text
stringlengths 115
474k
| Haklar
stringclasses 21
values | Kararın Bağlantı Linki
stringlengths 53
58
| Başvuru Konusu
stringlengths 0
2.09k
| labels
int64 0
1
|
---|---|---|---|---|
Başvurucu, 25/8/2003 tarihinde Ankara İş Mahkemesinde açtığı tazminat davasında yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. Başvuru, 5/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 28/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 12/12/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 16/1/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 27/9/2000 tarihinde, S.S. Çayırhan Nergis Konut Yapı Kooperatifine ait işyerinde meydana gelen iş kazası sonucu yaralanmıştır. Başvurucu, anılan kooperatif aleyhine 25/8/2003 tarihinde Ankara İş Mahkemesinde açtığı davada, kaza sonucu iş göremez hale geldiğini ve iyileşemediğini belirterek, maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmiştir. Mahkemece, 18/3/2010 tarih ve E.2003/1541, K.2010/91 sayılı kararla başvurucunun kaza sonucu malul kalmadığı gerekçesiyle manevi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 000,00 TL’nin davalıdan tahsiline, maddi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/2/2012 tarih ve E.2010/6543, K.2012/1530 sayılı kararıyla; başvurucunun Adli Tıp Kurumu raporuna göre %8,20 oranında meslekte daimi kazanma gücü kaybının oluştuğu, buna göre bir hesaplama yaptırılarak maddi ve manevi tazminatın hesaplanması gerektiği belirtilerek hüküm bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, 13/6/2012 tarih ve E.2012/303, K.2012/378 sayılı kararla; hükme esas alına raporda Adli Tıp Kurumunun %8,20 oranında meslekte kazanma gücü kaybına göre hesaplama yapıldığı gerekçesiyle manevi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 000,00 TL’nin davalıdan tahsiline, maddi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 15/10/2012 tarih ve E.2012/17704, K.2012/17357 sayılı ilamıyla; ilk bozma kararında belirtilen doğrultuda %8,20 oranındaki meslekte kazanma gücü kaybı dikkate alınarak maddi ve manevi tazminat miktarlarının hesaplanması gerektiği belirtilerek hüküm bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, 25/4/2013 tarih ve E.2012/1136, K.2013/371 sayılı kararla; davanın kısmen kabulüne, 988,57 TL maddi tazminatın, 000 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalının temyizi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/9/2013 tarih ve E.2013/13156, K.2013/17305 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır. Karar, 8/10/2013 tarihinde başvurucu tarafından öğrenilmiştir. Başvurucu, 5/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile maddesinin (1) numaralı fıkrası, 30/1/1950 tarih ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası ile maddesinin birinci fıkrası ve maddesi, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun mülga maddesi. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7887 | Başvurucu, 25/8/2003 tarihinde Ankara 5. İş Mahkemesinde açtığı tazminat davasında yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, 18/2/1988 tarihinde Kaş Kadastro Mahkemesinde açtığı kadastro tespitine itiraz davasında yerel Mahkemece verilen kararlar müteaddit kereler Yargıtayca bozulmuş ve söz konusu dava yerel Mahkeme aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15553 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucular, 14/12/1955 tarihinde Manavgat Asliye Hukuk Mahkemesinde aleyhlerine açılan men’i müdahale davasının, taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle Manavgat Kadastro Mahkemesine devredildiğini, Manavgat Kadastro Mahkemesinde açtıkları tespite itiraz davaları ile anılan dava dosyasının birleştirildiğini, Mahkemece 20/8/2013 tarihinde davanın kısmen kabulüne hükmedildiğini, ancak hükmün temyiz edilmesi nedeniyle kesinleşmediğini, makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. Başvuru, 9/4/2014 tarihinde Manavgat Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 19/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/2/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/2/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: a) Başvurucuların murisleri Musa ve Hasan Öztürk aleyhine, H.Ö. ve arkadaşları tarafından 14/12/1955 tarihinde Manavgat Asliye Hukuk Mahkemesinde taşınmaza müdahalenin men’i davası açılmıştır. b) Mahkemece, davanın takip edilmemesi nedeniyle 20/6/1961 tarihinde, 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi gereği işlemden kaldırılmasına karar verilmiş, 23/12/1961 tarih ve E.1955/132, K.1961/335 sayılı kararla davanın yenilenmemesi nedeniyle açılmamış sayılmasına hükmedilmiştir. c) H.Ö. ve arkadaşlarının 24/10/1963 tarihli yenileme dilekçeleri üzerine, dava Mahkemenin E.1963/358 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. d) Mahkemece 18/2/1966 tarih ve E.1963/358, K.1966/24 sayılı kararla; taşınmazın bulunduğu yerde kadastro çalışması başladığı için Mahkemenin görevsizliğine, dosyanın Manavgat Tapulama Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 19/2/1964 tarihinde Manavgat Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tescil davası sonunda Mahkemece, 17/12/1965 tarih ve E.1964/55, K.1965/347 sayılı kararla taşınmazın bulunduğu yerde kadastro çalışması başladığı için Mahkemenin görevsizliğine, dosyanın Tapulama Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, yargılamaya Manavgat Tapulama Mahkemesinin E.1966/1979 sayılı dosyasında, başvurucuların murisleri aleyhine açılan müdahalenin men’i davasıyla birlikte devam edilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 391 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından, H.Ö. ve arkadaşları aleyhine 26/10/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 31/7/1990 tarih ve E.1976/309, K.1990/137 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 350 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 26/10/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 31/7/1990 tarih ve E.1976/313, K.1990/138 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 407 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 26/10/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 31/7/1990 tarih ve E.1976/317, K.1990/139 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 409 parsel numaralı taşınmaza yönelik başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 5/12/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 31/7/1990 tarih ve E.1976/319, K.1990/140 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 255 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 5/12/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 31/7/1990 tarih ve E.1976/321, K.1990/141 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 259 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 5/12/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) 12/1/1981 tarih ve 1981/5 sayılı protokol ile Manavgat 2 No.lu Tapulama Mahkemesi kurulmuştur. c) Manavgat Tapulama Mahkemesince, 2/8/1982 tarih ve E.1976/312, K.1982/218 sayılı kararla; dava dosyasının 2 No.lu Tapulama Mahkemesine devrine karar verilmiştir. d) Manavgat Kadastro Mahkemesi, 31/7/1990 tarih ve E.1982/79, K.1990/21 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 2 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 5/12/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 2/8/1982 tarih ve E.1976/314, K.1982/217 sayılı kararla; dava dosyasının 2 No.lu Tapulama Mahkemesine devrine karar verilmiştir. c) Manavgat Kadastro Mahkemesi, 31/7/1990 tarih ve E.1982/80, K.1990/22 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. a) Aynı taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları sonunda 408 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak, başvurucuların murisleri tarafından, A.Ö. ve arkadaşları aleyhine 5/12/1976 tarihinde, Manavgat Tapulama Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. b) Mahkemece, 2/8/1982 tarih ve E.1976/318, K.1982/219 sayılı kararla dava dosyasının 2 No.lu Tapulama Mahkemesine devrine karar verilmiştir. c) Manavgat Kadastro Mahkemesi, 31/7/1990 tarih ve E.1982/75, K.1990/20 sayılı kararla; Mahkemenin E.1966/1979 sayılı dava dosyası ile aralarında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle her iki dava dosyasının birleştirilmesine, yargılamaya E.1966/1979 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar verilmiştir. Maliye Hazinesi ve Orman Genel Müdürlüğü davalı sıfatıyla davaya katılmışlardır. Tapulama Mahkemeleri, Kadastro Mahkemesi adını alarak yargılamaya devam etmiştir. Manavgat Kadastro Mahkemesi, asıl ve birleşen tüm dava dosyalarında yaptığı yargılama sonunda; 31/7/1990 tarih ve E.1966/1979, K.1990/136 sayılı kararla tüm davaların reddine, taşınmazların hisseleri oranında davacılar ve davalılar adlarına tapuya tescillerine karar vermiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 24/1/1992 tarih ve E.1991/1842, K.1992/657 sayılı ilâmıyla kararın davalıların tamamına tebliğinden sonra dosyanın Yargıtaya gönderilmesi için dosyanın geri çevrilmesine karar verilmiştir. Dosyanın, eksikliklerin tamamlanmasından sonra yeniden Yargıtaya gönderilmesi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesi, 11/9/1992 tarih ve E.1992/7081, K.1992/10111 sayılı ilâmla dosyanın Yargıtay Hukuk Dairesine gönderilmesine karar vermiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi, 19/10/1993 tarih ve E.1992/13337, K.1993/8328 sayılı kararla hükmün bozulmasına karar vermiştir. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, 20/8/2013 tarih ve E.1996/12, K.2013/89 sayılı kararla tescil davalarının reddine, meni müdahale davalarının ve kadastro tespitine itiraz davalarının kısmen kabulüne, taşınmazların hisseleri oranında davacılar ve davalılar adlarına tapuya tescillerine karar verilmiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/2/2014 tarih ve E.2013/10091, K.2014/1822 sayılı ilâmıyla hüküm onanmış ve karar düzeltme yoluna başvurulmaması üzerine karar kesinleşmiştir. Başvurucular, 9/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Onama kararı 13/5/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (Bkz. B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4963 | Başvurucular, 14/12/1955 tarihinde Manavgat Asliye Hukuk Mahkemesinde aleyhlerine açılan men’i müdahale davasının, taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle Manavgat Kadastro Mahkemesine devredildiğini, Manavgat Kadastro Mahkemesinde açtıkları tespite itiraz davaları ile anılan dava dosyasının birleştirildiğini, Mahkemece 20/8/2013 tarihinde davanın kısmen kabulüne hükmedildiğini, ancak hükmün temyiz edilmesi nedeniyle kesinleşmediğini, makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. | 1 |
Başvuru, kolluk görevlilerinin darp ve hakaretine maruz kalınması ve bu olayla ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkisiz olması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Barosuna bağlı olarak çalışan serbest avukattır. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları, soruşturma mercileri ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12, 25). Darbe teşebbüsüne iştirak ettikleri şüphesiyle yedi er, Gaziosmanpaşa Polis Merkezinde (Polis Merkezi) gözaltına alınmıştır. Erler, bir vatandaş tarafından sivil bir araçla getirilmiş ve kendi rızalarıyla Polis Merkezine teslim olmuştur. Başvurucu 17/7/2016 tarihinde şüpheli erlerden üçünün ifadesine katılmak üzere İstanbul Barosunca zorunlu müdafi olarak görevlendirilmiş ve şüphelilerle görüştürülmüştür. Başvurucu, görüşme sırasında şüphelilerin kendisine kolluk görevlilerinin kötü muamelesinden yakındıklarını belirtmiştir. Daha sonra soruşturma savcısınca şüphelilerin ifadesinin adli kolluk tarafından alınmasının istenmemesi nedeniyle ifade alımı işleminden vazgeçilmiş ve bu durum başvurucunun da altında imzasının olduğu bir tutanakla kayıt altına alınmıştır. Başvurucu, Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığına (Cumhuriyet Başsavcılığı) verdiği şikâyet dilekçesinde 18/7/2016 tarihinde şüpheli erlerin aileleriyle görüştüğünü ve zorunlu müdafi olmadığı iki şüphelinin de özel avukatı olma teklifini kabul ettiğini belirtmiştir. 19/7/2016 tarihinde sabah saatlerinde tekrar Polis Merkezine giden başvurucuyla buradaki görevli polis memurları arasında birtakım olaylar yaşanmıştır. Olayın gelişimi hususunda tarafların farklı anlatımları mevcuttur:i. Başvurucu, olay günü avukat meslek kimliğini göstererek müdafii olduğunu belirttiği beş şüpheliyle görüşmek istediğini ancak kendisine izin verilmediğini, şüphelilerin -güvenlik gerekçesiyle Polis Merkezinde amir odasında yapıldığı belirtilen- adli muayene işlemlerine katılmak istediğini ancak buna da müsaade edilmediğini belirtmektedir. Başvurucu bu nedenle adli muayeneye giden şüphelilere vücutlarındaki yaralanmaları doktora göstermelerini yüksek sesle hatırlatmıştır. Bunun üzerine yürütülen soruşturmada görevli polis memuru S. başvurucuya sövgü şeklinde hakarette bulunmuş ve kamera açısının bulunmadığı, mutfak olarak kullanılan bir odaya başvurucuyu zorla götürerek diğer polis memurlarının da yardımıyla darbetmiş ve başvurucunun ellerini arkadan kelepçelemiştir.ii. Olaya ilişkin olarak kolluk görevlilerince düzenlenen -başvurucunun imzadan imtina ettiği- tutanakta ise başvurucunun olay günü meslek kimliğini, görevlendirme belgesini ya da vekâletnamesini ibraz etmeksizin sırtındaki çantayla Polis Merkezine girdiği, burada bağırıp çağırarak gözaltındaki şüphelileri etkilemeye çalıştığı belirtilmiştir. Ayrıca tutanakta; darbe teşebbüsü nedeniyle daha müteyakkız olunması gereken bir ortamda başvurucunun agresif hareketlerinden ve sırtındaki çantadan şüphelenildiği, bu nedenle başvurucunun kontrol altına alınmaya çalışıldığı ancak fiziki olarak direnen ve meslek kimliğini ibraz etmeyen başvurucuya kademeli olarak güç kullanıldığı, kelepçe takıldığı bilgisine yer verilmiştir. Polis memuru S. ifadesinde başvurucunun boğazına saldırarak kendisini yaraladığını, kontrol altına almaya çalıştıkları başvurucunun arbede sırasında başını mutfak tezgâhına vurduğunu dile getirmiştir. Polis Merkezinde görevli kolluk görevlileri nöbetçi Cumhuriyet savcısını aramış ve onun talimatı ile adli soruşturma başlatmıştır. Cumhuriyet savcısı; olayın taraflarının sağlık raporlarının temin edilmesi, ifadelerinin alınması, tanık beyanlarına başvurulması, başvurucunun görev belgesinin bir nüshasının evraka eklenmesi ve olay anına ilişkin kamera kaydının çıkarılması talimatlarını vermiştir. Başvurucu da ayrıca Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği -UYAP ortamına 2/8/2016 tarihinde kaydedilen- dilekçeyle ilgili kolluk görevlilerinden şikâyetçi olmuştur. Başvurucu bu dilekçesinde anılan iddialarını yinelemiş ve müdafii olduğunu belirttiği şüphelilerin de kolluk görevlilerinin darp, hakaret ve sair kötü muamelesine maruz kaldıklarını iddia etmiştir. Şikâyet dilekçesi ekine sağlık raporunu ve yaralandığına ilişkin fotoğrafları da ekleyen başvurucu, olay yerinde bulunan kişiler dışında olaydan sonra aradığı iki avukat arkadaşını da iddialarını doğrulayabilecek tanıklar olarak göstermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, gözaltındaki beş ere kötü muamelede bulunulduğu iddiası ve başvurucunun darbedildiği yönündeki şikâyetini aynı soruşturmada incelemiştir. Gözaltındaki erlerden beşinin ve polis memurlarından yedisinin tanık sıfatıyla, polis memuru S.nin ise şüpheli sıfatıyla ifadeleri Cumhuriyet savcısı tarafından bizzat alınmıştır. Erler ifadelerinde, başvurucu ile polis memurları arasında tartışma ve karşılıklı hakaret yaşandığını, daha sonra başka bir yere götürülen başvurucunun çığlığını duyduklarından darbedildiğini düşündüklerini belirtmiştir. Polis memurları ise başvurucunun avukat meslek kimliğini ibraz etmediğini, bağırıp çağırdığını, S.ye hakaret ettiğini ve yapılan müdahaleye fiilî olarak direnç gösterdiğini, bu nedenle kademeli şekilde güç kullanılarak kontrol altına alındığını dile getirmiştir. Başvurucu hakkında düzenlenen sağlık raporunda sol dirsek, sol ve sağ dizde abrazyon (sıyrık), boyunda ağrı ve hassasiyet, burunda kanama olduğu, mevcut yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir şekilde olduğu belirtilmiştir. Polis memuru S. hakkında düzenlenen sağlık raporunda boyun kısmında 8 cm ve 6 cm'lik birbirine paralel iki kızarıklık, burnun sağında 6 cm ve 4 cm'lik birbirine paralel iki kızarıklık olduğu, mevcut yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir şekilde olduğu belirtilmiştir. Olay anındaki Polis Merkezi kamera kaydı Cumhuriyet Başsavcılığınca temin edilmiş ve bu görüntü üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Bilirkişi raporunda toplam beş farklı kameranın olay saati aralığındaki kayıtlarının incelendiği ve görüntülerde ses kaydının olmadığı belirtilmiştir. Raporda başvurucunun olay günü saat 45'te Polis Merkezine geldiği, başvurucunun arkasından bahçe nöbetçisi olan polis memurunun da geldiği, daha sonra X-Ray kontrolünde görevli polis memuruyla başvurucunun iç kısma doğru geçmeleri üzerine bahçe nöbetçisinin tekrar görev yerine döndüğü tespiti yapılmıştır. Başvurucunun koridorda gezindiği ve bazı kapılardan giriş yapmak istediğinde içeri alınmadığı, polis memurlarıyla tartışan başvurucunun koridorun iç kısmına geçtiği, daha sonra sağ kolundan tutularak koridor başında bulunan bir odaya götürüldüğü, bu alana ait kamera kaydının olmadığı belirtilmiştir. Raporda başvurucunun bu odadan saat 53'te çıktığı ve bahçedeki bankta oturduğu bilgilerine de yer verilmiştir. Öte yandan başvurucu hakkında kamu görevlisine direnme suçundan ayrıca soruşturma yürütülmüş ve kamu davası açılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda adli para cezasına hükmedilmiştir. İstinaf incelemesinde delil yetersizliği nedeniyle başvurucunun beraatine oyçokluğu ile karar verilmiş olup yargılama, temyiz kanun yolu aşamasında derdesttir. Bu yargılamada yer alan ve kolluk görevlileri tarafından düzenlenen olay anına ilişkin Kamera Görüntüsü İzleme Tutanağı'nda; başvurucunun koridorda Komiser Yardımcısı H.K. ile yürüdüğü, nezarethane kapısındaki görevlilerce içeri alınmadığı, adli muayene yapılan odaya girmek istediğinde buraya da alınmadığı ve tekrar nezarethane kapısına yöneldiği, polis memuru S.nin başvurucuyu sağ kolundan tutarak mutfak kısmına götürdüğü, arkasından üç görevlinin daha gittiği, bu odayı gören kamera olmadığı tespitleri yapılmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma 9/12/2016 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sona erdirilmiştir. Kararda başvurucunun iddiasının kamera görüntüsü ile kanıtlanamadığı, başvurucunun iddiasını destekleyen tanık ifadelerinin görmeye değil kanaate dayandığı, başvurucudaki yaralanmanın basit düzeyde olup kademeli güç kullanımının aşıldığını göstermediği hususlarına yer verilmiştir. Kolluk görevlilerinin ifadelerinin ise S.nin alınan adli raporu ve incelemesi yapılan kamera görüntüsü ile uyumlu olduğu belirtilmiştir. Kararda ayrıca başvurucunun üç şüphelinin ifadesinin alınması için görevlendirildiği ve daha sonra ifade alımından vazgeçildiği, buna dair düzenlenen tutanakta başvurucunun da imzasının bulunduğu vurgulanmıştır. Başvurucu bu karara itiraz etmiş, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 7/2/2017 tarihinde itirazı reddetmiştir. Ret kararı başvurucuya 6/3/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 5/4/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Kasten yaralama" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (3) Kasten yaralama suçunun;…d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,…işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında,... artırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır." 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Polis,...E) Polisin kanunlara uygun olarak aldığı tedbirlere karşı gelenleri, direnenleri ve görev yapmasını engelleyenleri, ....eylemin veya durumun niteliğine göre; koruma altına alır, uzaklaştırır ya da yakalar ve gerekli kanuni işlemleri yapar....Yakalanan kişilerin kaçması veya saldırıda bulunmasının önlenmesi bakımından kişinin sağlığına zarar vermeyecek şekilde her türlü tedbir alınabilir...." 2559 sayılı Kanun'un "Zor ve silah kullanma" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir.Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir. İkinci fıkrada yer alan;a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını,ifade eder.Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur...." 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Şüphelinin veya sanığın müdafi seçimi" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:"Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz."B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "İşkence yasağı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muamelelere tabi tutulamaz." 18/6/2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 16/12/1966 tarihli Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme'nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiğini belirtmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme'nin maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediğini içtihatlarında hatırlatmıştır (birçok karar arasından bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119). AİHM, devletin pozitif yükümlülüklerinin kapsamının Sözleşme'nin maddesine aykırı muamelelerde bulunanların devlet memuru olması veya şiddetin özel kişiler tarafından uygulanmış olmasına göre farklılık gösterdiğini kabul etmektedir (Beganović/Hırvatistan, B. No: 46423/06, 25/6/2009, § 69). AİHM, Sözleşme'nin maddesinin savunulabilir ve makul şüphe uyandıran kötü muamele iddialarının etkin biçimde soruşturma yükümlülüğü getirdiğine dikkat çekmektedir (Labita/İtalya, § 131). AİHM’in içtihadında tanımlanan etkinlik için minimum standartlar soruşturmanın bağımsız, tarafsız, kamu denetimine açık olmasını ve yetkili makamların titizlikle ve çabuklukla çalışmasını gerektirmektedir (Mammadov (Jalaloglu)/Azerbaycan, B. No: 34445/04, 11/1/2007, § 73). Bir muamele veya cezanın kötü muamele olduğunun söylenebilmesi için eylemin minimum ağırlık eşiğini aşması beklenir (Raninen/Finlandiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, § 55; Erdoğan Yağız/Türkiye, B. No: 27473/02, 6/3/2007, §§ 35, 37; Gäfgen/Almanya [BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, §§ 88, 90; Costello-Roberts/Birleşik Krallık, B. No: 13134/87, 25/3/1993, § 30). AİHM, Berliński/Polonya (B. No: 27715/95 ve 30209/96, 20/9/2002, §§ 62, 65) kararında kolluk görevlilerine karşı etkin bir fiziki direnme sergilenmesi ve şiddet eyleminde bulunulması sonrası kolluk görevlilerinin de orantılı bir güç kullanımına gitmesini Sözleşme'nin maddesine aykırı bulmamıştır. Karara konu olayda üyesi olmadıkları spor salonundan çıkmayan iki vücut geliştirme sporcusu, sayıca üstün altı kolluk görevlisinin yasal sözlü talimatına uymayarak spor salonundan çıkmamış; yakalama işlemine etkili şekilde direnmiş ve iki kolluk görevlisine tekme atmıştır. Polis memurları bu durum sonrası cop ve biber gazı kullanmış, başvurucuları silahla tehdit ederek kontrol altına alabilmiştir. Olay nedeniyle başvurucular ağır şekilde yaralanmış ve başvuruculardan biri dört gün hastanede yatmak zorunda kalmıştır. AİHM, kolluk görevlilerinin uyguladığı gücün orantılı olduğu sonucuna varırken polis memurlarının sayısal üstünlüğünü gözetmiş ancak başvurucuların da vücut geliştirme sporcusu olmaları hasebiyle fiziki bir avantaj sahibi olduğuna vurgu yapmıştır. AİHM, Rehbock/Slovenya (B. No: 29462/95, 28/11/2000, §§ 72, 78) kararında ise önceden planlandığı için risklerin minimize edilebileceği bir operasyon kapsamında sayıca üstünlüğü bulunan on üç polis memurunun silah taşımayan ve fiziki saldırıda da bulunmayan üç şüpheliye karşı güç kullanmasını orantısız bir müdahale olarak niteleyip kötü muamele yasağının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM Özen ve diğerleri/Türkiye (B. No: 29272/08, 23/2/2016) kararında, bir adli vaka nedeniyle polis karakolunda bulunan yakınlarının yanına gelen ve sayıları on kişiye ulaşan başvurucular ve arkadaşları ile polis memurları arasında yaşanan kavgada polislere karşı fiziki şiddete başvuran ve en az bir tabanca taşıdığı tespit edilen başvurucular ile arkadaşlarına karşı kolluk kuvvetince uygulanan gücün orantılı olduğu ve kötü muamele yasağının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. AİHM bu kararda kolluk personelince uygulanan gücün orantılı olduğu sonucuna varırken polise karşı fiziki şiddete başvuran kişi sayısının fazlalığına -Rehbock/Slovenya kararına da atıf yaparak- ve olayın kolluk tarafından önceden planlanan bir operasyon kapsamında olmayıp ani gelişmesine, başvuruculardaki yaralanmaların hafif nitelikte olmasına dikkat çekmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/20159 | Başvuru, kolluk görevlilerinin darp ve hakaretine maruz kalınması ve bu olayla ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkisiz olması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, müştereken malik olduğu taşınmazının 1993 yılında kamulaştırılmasından sonra kamulaştırma amacına uygun kullanılmadığından bahisle idare adına olan tapu kaydının iptaline ve yeniden kendi adına tesciline karar verilmesi talebiyle açtığı davada verilen ret kararının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 19/10/2012 tarihinde Anayasa Mahkemesine bizzat yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, başvurunun karara bağlanması için Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Kayseri İli, Cırgalan Köyü, Ovacık Mevkii 3 pafta, 2189 parselde kayıtlı, başvurucunun müştereken maliki olduğu taşınmaz, 1993 yılında kamulaştırılmıştır. Başvurucu, taşınmazın kamulaştırma amacına uygun olarak kullanılmadığı gerekçesiyle 11/2/2010 tarihinde Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesine tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Bu dava, Mahkemenin 27/7/2010 tarih ve E. 2010/210, K. 2010/678 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine söz konusu Mahkemenin kararı, Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/12/2010 tarih ve E. 2010/11451, K. 2010/15719 sayılı kararı ile onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 22/3/2011 tarih ve E. 2011/2171, K. 2011/3854 sayılı kararı ile reddedilmiş, karar aynı tarihte kesinleşmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin üçüncü fıkrası, geçici maddesinin yedinci fıkrası, 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası, geçici maddesinin (8) numaralı fıkrası, 18/6/1927 tarih ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/388 | Başvurucu, müştereken malik olduğu taşınmazının 1993 yılında kamulaştırılmasından sonra kamulaştırma amacına uygun kullanılmadığından bahisle idare adına olan tapu kaydının iptaline ve yeniden kendi adına tesciline karar verilmesi talebiyle açtığı davada verilen ret kararının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonlarca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması sebebiyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2019/1833 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2019/1833 numaralı dosya üzerinden yapılmasına ve diğer dosyaların kapatılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların bir kısmı, haklarında yürütülen yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının; bir diğer kısmı ise makul sürede yargılanma hakkının yanı sıra Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine çeşitli tarihlerde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/1833 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Türk Silahlı Kuvvetleri emekli personeli olan başvurucu hakkında ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetleri sosyal tesislerine girişinin yasaklanması işlemi tesis edilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık cevabında, başvuruya ilişkin olarak görüş bildirilmesine gerek görülmediği belirtilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Hava Kuvvetleri Komutanlığı emrinde astsubay statüsünde görev yaptığı dönemde kurum içerisinde birtakım personelle ilgili yürütülen idari soruşturmada bazı personelin beyanlarıyla cinsel içerikli faaliyetlerinin tespit edilmesi sonucu başvurucu da soruşturmaya dâhil edilmiştir. Tahkikat kapsamında 8/3/2012 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmış ve başvurucuya cinsel yaşamına ilişkin sorular sorulmuştur. Soruşturma sırasında sicil üstlerince başvurucu hakkında "Silahlı kuvvetlerde kalması uygun değildir." sicili düzenlenmiş ancak başvurucunun emekli olmak için dilekçe vermesi üzerine 23/7/2012 tarihinde isteğe bağlı emeklilik işlemi başlatılmıştır. Başvurucunun emeklilik talebi Millî Savunma Bakanlığının 24/8/2012 tarihli kararıyla onaylanmıştır. Bu arada yürütülen tahkikat sonucu resen emeklilik işlemleri de davam etmiş ve Millî Savunma Bakanlığının 27/9/2012 tarihli kararıyla başvurucu Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ayırma işlemine tabi tutulmuştur. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Kurul tarafından 15/2/2013 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere başvurucunun TSK sosyal tesislerine girişinin süresiz olarak yasaklanmasına karar verilmiştir. Söz konusu kararın gerekçesinde, başvurucunun cinsel hayatına ilişkin eylemleri askerlik haysiyet ve şerefine dokunan fiiller olarak nitelendirilmiştir. Başvurucunun bireysel başvuru konusu yapmadığı TSK'dan resen ayırma işleminin iptali istemli davasında, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM)Birinci Dairesi 26/3/2014 tarihinde, davanın yasal temelinin isteğe bağlı emeklilik işlemleri olduğu ve sebep unsuru bakımından idari işleminin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle resen ayırma işleminin iptaline karar vermiştir. Anılan karar, yasa yolu incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Öte yandan başvurucu sosyal tesislerine girişinin süresiz yasaklanmasına yönelik idari işlemin iptali talebiyle AYİM'de 19/4/2013 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; hiçbir gayriahlaki davranış içinde olmadığını, ayırma işleminden önce kendi isteği ile emekliye ayrıldığını, dava konusu işlem sırasında emekli personel statüsünde olduğunu belirterek, yok hükmünde olan resen ayırma işlemine dayanılarak sosyal tesislere girişinin yasaklanmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. AYİM Başsavcılığının işlemin iptaline karar verilmesi gerektiği yönündeki düşünce yazısında, başvurucu hakkında isnat eylemler hakkında söz konusu işlemin gerçekleştirilebilmesi için askerlik haysiyet ve şerefine dokunan fiillerin sosyal tesislerde işlenmesinin mevzuat gereğince zorunluluk olduğu vurgulanmıştır. Görüşte, başvurucunun meslek hayatı boyunca değişik tarihlerde gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerinin emekliye ayrılmadan önceki döneme ait olduğu ve sosyal tesislere giriş yasağı uygulanmasının ölçülü bir işlem olmadığı ifade edilmiştir. AYİM Üçüncü Dairesinin 26/9/2014 tarihli kararıyla davanın reddine hükmedilmiştir. Kararda, başvurucunun askerlik haysiyet ve şerefine dokunan fiillerinin sübuta erdiği, eylemlerinin alışkanlık ve yaşam tarzı hâline geldiği belirtilerek tedbir mahiyetinde tesis edilen işlemin ölçülü olduğu şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 5/2/2015 tarihli kararıyla kısmen kabul edilerek ilgili hükmün kaldırılmasına, sosyal tesislere girişin yasaklanması işleminin iptali yönünden davanın reddine, başvurucunun emekli askerî personel kartının alınması işleminin ise iptaline hükmedilmiştir. Karar gerekçesinde, idari tahkikat kapsamında alınan ifadenin baskı altında alındığına dair delil olmadığı, diğer personellerin beyanlarıyla tespit edilen cinsel içerikli faaliyetlerin başvurucu tarafından da ilgili ifadede kabul edildiği belirtilmiştir. Ayrıca başvurucunun davranışlarına yansıyan ve askerî personel yönünden kabulü mümkün olmayan yaşam tarzının, sosyal tesislerde Türk Silahlı Kuvvetler mensuplarının moral ihtiyaçlarını karşılama, dayanışmayı arttırmaya yönelik niyet ve amacını olumsuz etkilediği vurgulanarak, sosyal tesislere girişin yasaklanması işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilmiştir. Nihai karar 23/3/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurunun incelenme sürecinde 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Anayasa'ya eklenen geçici maddenin birinci fıkrasının (E) bendiyle AYİM kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında TSK'da görev yapan askerî personel hakkında ahlaki nedenlerle disiplin işlemleri tesis edilmesine dayanak oluşturan mevzuata ve benzer durumlara ilişkin uluslararası hukuka yer vermiştir (G.G. [GK], B. No: 2014/16701, 13/10/2016, §§ 23-30; Tevfik Türkmen [GK], B. No: 2013/9704, 3/3/2016, §§ 23-39; Yaşar Türkmen, B. No: 2014/5418, 15/2/2017, §§ 20-33; Mehmet Çakır, B. No: 2014/5121, 16/2/2017, §§ 19-27). 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin sosyal ve moral ihtiyaçlarını karşılamak, dayanış-mayı artırmak, mesleki, sosyal gelişmelerini mümkün kılacak imkânları hazırlamak maksadıyla ve Genelkurmay Başkanlığının izni ile;a) Orduevi ve bağlısı şubeler,b) Askerî gazinolar, kışla gazinoları ve vardiya yatakhaneleri, kurulabilir. ..." 211 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Belirli zamanlarda özel askerî eğitimlerin yapılması, personelin moral ve motivasyonuna katkı sağlanması maksadıyla Genelkurmay Başkanlığının izni ile özel, yerel veya kış eğitim merkezleri kurulabilir..." 211 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Ordu evleri, askeri gazinoları ve kışla gazinoları askeri bina olup askeri mahal vasıf ve mahiyetini haizdir." 6/9/1961 tarihli ve 10899 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği'nin "2- Ordu evleri ve askeri gazinolar:" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Bunlar askerî binalar olup askerî mahal vasıf ve mahiyetini haizdir....4 - Subaylar, askeri memurlar ve astsubaylar ile bunların emeklileri orduevlerinin ve askeri gazinoların tabii üyeleridirler.Tabii üyeler ile orduevleri, askeri gazino ve öteki askeri sosyal tesislerden yararlanma hakkına sahip diğer kişilerin (…);b) Söz atma, sarkıntılık, ırz ve iffete tecavüz, askerlik haysiyet ve şerefine dokunan fiilleri işlemeleri veya orduevleri, askerî gazino ve öteki askerî sosyal tesislerde uyulması öngörülen kurallara uymamakta ısrar etmeleri halinde bunlar hakkında gerektiğinde yasal işlem yaptırılmakla birlikte bu tesislere girişleri Genelkurmay Başkanlığınca yasaklanabilir. Yapılan yasal işlem sonucunda bu fiilleri işlemedikleri anlaşılanlar hakkında, daha önce alınmış olan yasaklama kararı Genelkurmay Başkanlığınca kaldırılır..." | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/6682 | Başvuru, Türk Silahlı Kuvvetleri emekli personeli olan başvurucu hakkında ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetleri sosyal tesislerine girişinin yasaklanması işlemi tesis edilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, tam yargı davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/9/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 29/5/2006 yılında açtığı iptal davası 11/6/2018 tarihinde kesin olarak sonuçlanmıştır. Başvurucu7/9/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25807 | Başvurucu, tam yargı davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 9/10/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 15/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 9/5/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından başvuru hakkında görüş sunulmamıştır. İkinci Bölüm tarafından 12/7/2016 tarihinde yapılan toplantıda başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, muvazzaf astsubay statüsünde görev yapmakta iken ahlaki düşüklük içinde olduğuna dair hakkında yapılan ihbar üzerine idari tahkikat başlatılmış bu tahkikat sonucunda sıralı sicil üstleri tarafından 31/10/2012 tarihinde, ahlaki durumu nedeniyle "Türk Silahlı Kuvvetlerinde kalması uygun değildir." ortak kanaatli ayırma sicil belgesi düzenlenmiştir. 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin (Astsubay Sicil Yönetmeliği) maddesi gereğince Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturulan Komisyonda başvurucunun durumu değerlendirilmiş ve 25/1/2013 tarihli kararı ile başvurucu hakkında ayırma işlemi yapılmasına karar verilmiştir. Anılan karar 28/1/2013 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından onaylandıktan sonra Genelkurmay Başkanı'nın onayına sunulmuş; Genelkurmay Başkanı tarafından da 1/2/2013 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı kararı doğrultusunda işlem yapılmasının uygun görüldüğü belirtilmiştir. Bunun üzerine 15/2/2013 tarihli Millî Savunma Bakanı oluruna dayanılarak 25/2/2013 tarihinde başvurucunun TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu, TSK’dan çıkarılmasını gerektiren bir disiplinsizliği veya adli eylemi mevcut olmadığı hâlde disiplinsizlik ve ahlaki durumu nedeniyle ilişiğinin kesildiğini, tesis edilen ayırma işleminin hukuka aykırı olduğunu belirterek ayırma işleminin yürütmesinin durdurulması ve iptal edilmesi istemiyle Millî Savunma Bakanlığı aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Birinci Dairesinde 9/4/2013 tarihinde dava açmıştır. Davalı idare tarafından sunulan savunma dilekçesinde 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesinin “Disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle ayırma” başlıklı (b) fıkrası uyarınca başvurucunun ilişiğinin kesildiği, her askerin ahlaki yaşayışının kusursuz ve lekesiz olması gerektiği, ahlak olgusunun yalnızca arzu edilen bir durum değil görevin başarıyla icra edilebilmesi için bir koşul olduğu vurgulanmış; kamu hizmetinin yürütülmesinde zararlı olacak kişilerin idare mekanizmasının dışına çıkarılmasının kaçınılmaz olduğu ve idarenin başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminde takdir yetkisinin objektif sınırları içinde kaldığı, dava konusu ayırma işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. Davalı idare tarafından ayrıca 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesi kapsamında AYİM'e gizli belge ve bilgiler gönderilmiştir. AYİM Birinci Dairesinin 30/4/2013 tarihli ara kararı ile dava dosyasındaki mevcut bilgi ve belgeler çerçevesinde başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminin uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmediği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması talebi reddedilmiştir. AYİM Başsavcılığı tarafından sunulan düşünce yazısında, bekar olan başvurucunun arkadaşlık ettiği kadınlarla yaşadığı mahrem ilişkilere ait görüntüleri bilgisayarında muhafaza ettiği, bu kadınlardan maddi menfaat temin ederek alacak-borç ilişkileri içine girdiği, başvurucunun görev yaptığı birlik komutanlığına müracaatta bulunan bir kadın tarafından kendisine ait paranın ve maddi değeri olan eşyaların başvurucu tarafından alındığı ancak iade edilmediği hususunda şikâyette bulunulduğu, başvurucunun suç duyurusunda bulunması üzerine açılan kamu davasında söz konusu kadın hakkında şantaj suçunu işlediği iddiasıyla mahkûmiyet hükmü kurulduğu, bu suretle başvurucunun özel hayatına ilişkin hususların aleniyet kazandığı, durumun birlik komutanları tarafından tespiti üzerine başlatılan idari tahkikat sonucunda başvurucunun asker kişi olmanın gerektirdiği ahlaki seviyeye ulaşamadığı kabul edilerek statüden çıkarılması yoluna gidildiği, başvurucunun yaşayış şeklinin ve karşı cinsle alenileşmiş ilişkilerinin TSK'nın itibarını sarsacak dereceye ulaştığı, bu nedenlerle ayırma işlemi tesis edilmesinde takdir yetkisinin ölçülü ve objektif olarak kullanıldığı ve işlemde hukuka aykırı bir yön bulunmadığından davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. AYİM Birinci Dairesinin 18/3/2014 tarihli ve E.2013/493, K.2014/280 sayılı kararı ile dava reddedilmiştir. Kararda, başvurucunun cinsel birlikteliklerine ilişkin detaylara yer verilmiş ve TSK'nın itibarını zedeleyecek ahlak dışı tavır ve davranışlar nedeniyle tesis edilen ayırma işleminde takdir yetkisinin objektif kriterlere göre kullanıldığı ve kamu yararı ile birey yararı dengesinin gözetildiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca, başvurucunun mesleki sicili ve disiplin durumu itibarıyla başarılı bir personel portresi çizmesine karşın mevzuatın aradığı anlamda "iyi ahlak sahibi olmak" vasfını taşımadığı vurgulanmıştır. Başvurucu tarafından yapılan karar düzeltme talebi aynı Dairenin 9/9/2014 tarihli ve E.2014/976, K.2014/959 sayılı kararıyla reddedilmiş ve karar 27/9/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 9/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvuru dosyasına sunulan “gizli” ibareli belgelerin incelenmesinden, ahlak dışı bir yaşam sürdüğü iddiasıyla başvurucu hakkında ihbar mektubu gönderildiği, ihbar mektubu ile birlikte gönderilen CD'de yer alan görüntülerin başvurucuya ait olduğunun ileri sürüldüğü, bazı cinsel birlikteliklerini kayıt altına alan başvurucunun bu kayıtları kendisine karşı kullanan bir kadın hakkında suç duyurusunda bulunduğu ve bir dönem birliktelik yaşadığı söz konusu kadının şantaj suçundan yargılandığı, yargılama neticesinde bu kişi hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmedildiği, başvurucunun birliktelik yaşadığı kadınlardan maddi menfaat temin ettiği iddiasıyla birlik komutanlığına yansıyan birtakım olayların yaşandığı, bu hususta başvurucu hakkında şikâyette bulunulduğu ve hakkındaki iddialarla ilgili olarak başvurucunun ifadesinin alındığı anlaşılmaktadır.B. İlgili Hukuk 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun “Disiplin” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Disiplin: Kanunlara, nizamlara ve amirlere mutlak bir itaat ve astının ve üstünün hukukuna riayet demektir. Askerliğin temeli disiplindir. Disiplinin muhafazası ve idamesi için hususi kanunlarla cezai ve hususi kanun ve nizamlarla idari tedbirler alınır.” 211 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “Silahlı Kuvvetlerde askeri eğitim ile beraber ahlak ve maneviyatın yükseltilmesine ve milli duyguların kuvvetlendirilmesine bilhassa itina olunur. Cumhuriyete sadakat, vatanını sevmek, iyi ahlaklı olmak, üste itaat, hizmetin yapılmasında sebat ve gayret, cesaret ve atılganlık, icabında hayatını hiçe saymak, bütün silah arkadaşları ile iyi geçinmek, birbirlerine yardım, intizam severlik, yapılması men edilen şeylerden kaçınmak, sıhhatini korumak, sır saklamak her askerin esas vazifesidir.” 926 sayılı Kanun’un “Çeşitli nedenlerle Silahlı Kuvvetlerden ayrılacak astsubaylar hakkında yapılacak işlem” kenar başlıklı maddesinin işlem tarihinde yürürlükte olan (b) fıkrası şöyledir: “Disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle ayırma: Disiplinsizlik veya ahlaki durumları sebebiyle Silahlı Kuvvetlerde kalmaları uygun görülmiyen astsubayların hizmet sürelerine bakılmaksızın haklarında T. Emekli Sandığı Kanunu hükümleri uygulanır. Bu sebeplerin neler olduğu ve bunlar hakkındaki sicil belgelerinin nasıl ve ne zaman tanzim edileceği, nerelere gönderileceği, inceleme ve sonuçlandırma ile gerekli diğer işlemlerin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı Astsubay Sicil Yönetmeliğinde gösterilir. Bu gibi astsubaylardan durumlarının Yüksek Askerî Şura tarafından incelenmesi Genelkurmay Başkanlığınca gerekli görülenlerin Silahlı Kuvvetlerden ayırma işlemi, Yüksek Askerî Şura kararı ile yapılır.” Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin işlem tarihinde yürürlükte olan “Disiplinsizlik ve ahlâkî durumları nedeniyle ayırma usulleri” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlâkî durumları gereği Türk Silâhlı Kuvvetlerinde kalmaları, bulunduğu rütbeye veya bir önceki rütbesine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır: a. Disiplin bozucu hareketlerde bulunması, ikaz veya cezalara rağmen ıslah olmaması, b. Hizmetin gerektirdiği şekilde tavır ve hareketlerini ikazlara rağmen düzenleyememesi, c. (Değişik:RG-13/06/2003-25137) Aşırı derecede menfaatine, içkiye, kumara düşkün olması, ... e. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin itibarını sarsacak şekilde ahlâk dışı hareketlerde bulunması, ...” Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin işlem tarihinde yürürlükte olan “Disiplinsizlik ve ahlâkî durum nedeniyle ayırma sicil belgesi düzenlenmesi ve uygulanacak usuller” kenar başlıklı maddesinin ilgili bölümü şöyledir: “Disiplinsizlik ve ahlâkî durum nedeniyle ayırma iki şekilde yapılır. a. Ayırma işleminin sıralı sicil üstlerince başlatılması: Disiplinsizlik ve ahlâkî durum nedeniyle ayırma sicil belgesinin düzenlenmesinde, süre söz konusu olmayıp, her zaman düzenlenebilir. Temel nitelikler hariç olmak üzere, diğer niteliklere işaret konulmaz. Sicil üstleri, sicil belgelerinin temel nitelikler ve son bölümdeki kendilerine ait olan kanaat hanelerine bu Yönetmeliğin 60 ncı maddesindeki disiplinsizlik ve ahlâkî durumlardan hangisine göre kesin kanaate vardıklarını belirttikten sonra ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ kanaatini yazarak imzalar ve gerekli belgeleri ekleyerek, bekletmeden sıralı sicil üstlerinin tümünün kanaatlerinin yazılmasını sağladıktan sonra, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlığına gönderirler. ... Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlıklarına gelen bu siciller, ilgili şubelerce karargâhta bulunan dosya ve diğer belgelerle karşılaştırılarak incelenir ve bunlar Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı karargâhında; Kurmay Başkanının başkanlığında personel, istihbarat ve harekât başkanları, personel ve tayin dairesi başkanları ve gerekli gördükleri şube müdürleri ile kıdem, personel yönetim şube müdürleri ve adlî müşavir veya hukuk işleri müdürlerinden oluşan komisyona sevk edilir. Bu komisyon tarafından, düzenlenen sicilin Kanun ve Yönetmeliklere uygunluğu, ekli belgelerin yeterliliği ve geçerliliği yönünden incelendikten sonra bir değerlendirme yapılır. Gerekirse, sicil üstlerinin şifahî veya yazılı görüşleri alınır; bilgi veya belge isteğinde bulunulabilir. Komisyon, yapmış olduğu inceleme ve değerlendirme sonucunda almış olduğu kararı, bir tutanak ile Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının onayına sunar ve alınacak onaya göre işlem yapılır. Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından emekliliği uygun görülmeyenlerin sicilleri, mazbata edilerek şahsî dosyalarına konur ve bunların görev yerleri değiştirilir. Emekliliği, Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından onaylanan personelin dosyaları, Genelkurmay Başkanlığına gönderilir. Genelkurmay Başkanlığına gelen dosyalar, personel başkanlığınca adlî müşavirlikle koordine edilerek, Yüksek Askerî Şûra kararına sunulup sunulmaması yönünden incelenir ve Genelkurmay Başkanının tasvibine sunulur. Genelkurmay Başkanı tarafından, durumları Yüksek Askerî Şûrada görüşülmesi gerekli görülenler hakkındaki istemler, ilk Yüksek Askerî Şûra toplantısında gündeme alınarak haklarında kesin karara varılır ve işlemleri tamamlanır. Genelkurmay Başkanının, durumlarını Yüksek Askerî Şûrada görüşülmesine gerek görmediği astsubayların dosyaları, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığına iade edilir. Bu gibi astsubaylar hakkında, Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının daha önce verdiği karara göre işlem yapılır... Bu Yönetmeliğin 60 ncı maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yazılı fiillerden dolayı haklarında ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ sicili düzenlenmesi gereken astsubaylar ile mevcut belgelerin ast kademelere intikali sakıncalı görülen astsubaylar hakkında, bu belgelere dayanarak Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından sicil düzenlenebilir. Bu şekilde düzenlenen sicile göre kesin işlem yapılır. b. Ayırma işlemlerinin personel başkanlıklarınca başlatılması: Sıralı sicil üstlerince haklarında ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ sicili düzenlenmemesine rağmen, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlıklarınca bütün rütbelerdeki safahatı kapsayacak şekilde sicil belgeleri, özlük dosyaları ve varsa kişi hakkındaki özel dosyaların incelenmesi sonucu durumları, bu Yönetmeliğin 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında yazılı fiillerden biri, birden fazlası veya hepsine birden uyan personelin tespiti hâlinde, bunlar, bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen komisyona sevk edilirler. Komisyon, inceleme ve değerlendirme sonucunda aldığı kararı bir tutanak ile Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının onayına sunar... Emekli edilmesi uygun görülenler hakkında Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı ile Genelkurmay Başkanı tarafından ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ şeklinde sicil düzenlenir ve bunlar hakkında, bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen şekilde işlem yapılır.” 6/9/1961 tarihli ve 10899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Asker, kendisinden beklenen vazifeleri hakkıyla yapabilmek için yüksek ahlâk ve kuvvetli maneviyata sahip olmalıdır. Her askerde bulunması lâzım gelen ahlakî ve mânevi vasıflar şunlardır: … (h). İyi ahlâk sahibi olmak: Askerin ahlâkı ve yaşayışı kusursuz ve lekesiz olmalıdır. Asker, esrarkeşlikten, sarhoşluktan, yalancılıktan borçtan ve kumardan, dolandırıcılıktan, ahlâksız kimselerle düşüp kalkmaktan, hırsızlıktan, yağmadan, yakıp yıkmaktan ve sair bütün fenalıklardan sakınmalıdır. Bunlar vazifenin yapılmasına mâni olurlar, yaşayışı, sıhhati, azim ve cesareti bozar; namusu, lekeler, manevi şahsiyeti öldürür ve her biri ayrı ayrı cezaları üstüne çeker…” | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15792 | Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna, esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 6/12/2006 tarihinde gözaltına alınmış, hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurma, kurulan örgüte üye olma, örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçlarından kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 18/6/2008 tarihli kararıyla başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar bozulmuş, bozmaya uyularak yürütülen yargılamada İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 26/6/2014 tarihli kararıyla başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Karar temyiz edilmiş olup inceleme devam etmektedir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12748 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; konutu terk etmemeye ilişkin adli kontrol tedbirinin hukuka aykırı olması, söz konusu tedbire dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/12/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve bu kararda incelenen iddia dışında kalan iddiaların kabul edilemez olduğuna, incelemeye konu iddia yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekleri ile başvurucu hakkındaki soruşturmayı yürüten soruşturma makamından temin edilen ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı (Batı Başsavcılığı) tespit edilemeyen bir tarihte, Fetullahçı Terör Örgütünün (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanmasının (PDY) avukat yapılanması içinde yer aldıkları ve böylece sözü edilen silahlı terör örgütüne üye oldukları iddiasıyla aralarında başvurucunun da bulunduğu bazı avukatlar hakkında soruşturma başlatmıştır. 11/12/2018 tarihli sulh ceza hâkimliği kararıyla şüphelilerin ve müdafilerinin dosyayı inceleme ve dosyadaki belgelerden örnek alma yetkileri kısıtlanmıştır. Sulh ceza hâkimliğinden alınan kararlarla, başvurucunun cep telefonuyla kurduğu iletişimler belli bir süre tespit edilip dinlenmiş, kayda alınmış ve telefonunun sinyal bilgileri değerlendirilmiştir. Buna göre;i. Başvurucu 29/5/2019 tarihinde saat 17 sıralarında Av. A.S.G. ile 39 saniye görüşmüştür. Görüşmede, bir şüphelinin ifadesinin alınması sırasında ne yapılacağı konusunda A.S.G.ye “... [İ]ddiaları kabul etmiyoruz, yapacak bir şey yok zaten ifade alınırken değil mi?” diye sormuştur. A.S.G. de kendisini doğrulamıştır.ii. Başvurucu 16/9/2019 tarihinde saat 33 sıralarında A.S.G. ile bazı duruşmalar ve bir kişinin vergi dairesiyle ilgili bir işi hakkında 92 saniye konuşmuştur. Bir sanığın etkin pişmanlığıyla ilgili olarak A.S.G.ye “Fazla söylenecek bir şey yok. Yanımızda hani konuştuğumuz şeyleri tekrarlayacağız, değil mi? O da biliyor zaten.” ve “Hani konum itibarıyla bilebileceklerini söylediğini ... tamam.” demiştir. A.S.G. de kendisini teyit etmiştir. iii. Başvurucu 23/9/2019 tarihinde saat 05 sıralarında K. isimli biriyle 154 saniye görüşmüştür. K.ya bir tutukluya yaptığı ziyaret ve bu kişiyle ilgili yapılacak tutukluluk incelemesi hakkında bilgi verip S. isimli bir avukatın telefon numarasını söylemiştir.iv. Başvurucu 30/9/2019 tarihinde saat 57 sıralarında Av. F.T. ile 410 saniye görüşmüştür. F.T. Karaman’ın Ermenek ilçesindeki bir davayla veya davalarla ilgili olarak vekâletname verenlerin isimleri ile bir idari davaya dair başvurucudan brifing almış ve bir gerekçeli kararı göndermesini istemiştir. Görüşme sırasında konuşma üslubu konusunda taraflar arasında tartışma çıkmış ve F.T. başvurucuya “Sınırınızı bilmeniz lazım bu noktada.” demiştir.v. 10/10/2019 tarihinde saat 38 sıralarında başvurucu, S. adına kayıtlı bir cep telefonuna bir adresin bilgisini içerir mesajlar göndermiştir.vi. Başvurucu 17/10/2019 tarihinde saat 42 sıralarında Ç. ile 220 saniye konuşmuştur. Konuşma A.S.G.ye Ç.nin ulaşamaması ve A. isimli kişinin devam edip etmemesiyle ilgilidir (Devam edilen şeyin ne olduğu anlaşılamamıştır.).vii. Başvurucu 29/10/2019 tarihinde saat 01 sıralarında A.S.G. ile 99 saniye konuşmuştur. Görüşme sırasında A.S.G. sonraki gün şehir dışında olacağını, bir başka avukatın da bir başka şehre gideceğini söyleyip yetki belgesini elektronik posta ile göndereceğini belirterek başvurucudan idari yargıda yapılacak iki duruşmaya katılmasını rica etmiştir. viii. 8/11/2019 tarihinde saat 40 sıralarında başvurucu, A.S.G. ile 185 saniye görüşmüştür. Görüşme bir kişinin verdiği vekâletnamede A.S.G.nin isminin olup olmaması, A.S.G. için yetki belgesi düzenlenip düzenlenmediği ve alınacak ödemeyle ilgili kesilecek makbuzun (Anlaşıldığına göre serbest meslek makbuzu kastediliyor.) nasıl düzenleneceği hakkındadır. Bu konuşmadan sonra başvurucu konuşulan meselenin açıklığa kavuşturulması için aynı gün saat 43 sıralarında Y.Ü. ile 101 saniye konuşmuştur.ix. 12/11/2019 tarihinde saat 21 sıralarında S.B. ile 33 saniye görüşen başvurucu, S.B.ye almayı isteyip istemediğini sormuş; S.B. de onu taşıyamayacağı için cumartesi günü alacağını söylemiştir (Neden bahsedildiği anlaşılamamıştır.).x. Başvurucu 18/12/2019 tarihinde saat 32 sıralarında A.S.G. ile yaklaşık 97 saniye görüşmüştür. Bu görüşme sırasında A.S.G. başvurucudan bir soruşturmayla ilgili bir yazıyı alıp alamadığını sormuş ve silahlı terör örgütüne üye olma suçu ile ilgili olduğu anlaşılan bir dava dosyasını incelemesini istemiştir.xi. Başvurucu 27/12/2019 tarihinde saat 37 sıralarında Mu.Ç. ile 50 saniye konuşmuştur. Görüşme içeriğinden başvurucunun daha önce Mu.Ç.ye yanında çalıştırmak için birini sorduğu, Mu.Ç.nin de başvurucunun telefon numarasını o kişiye vermek için başvurucunun rızasını aldığı anlaşılmıştır. Görüşmeye göre çalışacak kişi başvurucuyu arayacaktır.xii. Başvurucu 8/1/2020 tarihinde saat 38 sıralarında S.K.G. ile 383 saniye görüşmüştür. Başvurucuyu Ç.nin ismini vererek arayan S.K.G. özetle eşinin meslekten çıkarılmış bir hâkim olduğunu, eşinin durumunun da kendisiyle aynı olduğunu, haklarındaki yargılamaların beraatle sonuçlandığını, bu kararların kesinleştiğini ve avukatlık ruhsatını almayı beklediğini anlatmıştır. Başvurucu, birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla durumu değerlendireceklerini söylemiştir.xiii. Başvurucu 15/1/2020 tarihinde saat 33 sıralarında O. adına kayıtlı telefona adres bilgisi göndermiştir.xiv. 4/2/2020 tarihinde saat 15 sıralarında başvurucu, S.Y. adına kayıtlı bir cep telefonuna bir adres bilgisini içeren mesaj göndermiştir. Bahsi geçen soruşturma kapsamında sulh ceza hâkimliğinden alınan bir karara istinaden A.S.G.nin cep telefonuyla kurduğu iletişimler de dinlenip kayda alınmıştır. Buna göre A.S.G. 24/7/2019 tarihinde saat 11 sıralarında başvurucu ile konuşmuştur. Bu konuşmada A.S.G. başvurucudan Ankara ile alakalı olarak birinin görüşmek istediğini bildiren ve İngiltere’de avukatlık yapan F. isimli kişiyle telefonda acil olarak konuşmasını ve görüşmek isteyen kişiye randevu vererek onunla konuşmasını istemiştir. Kolluk görevlileri, söz konusu görüşmenin örgüt üyesi olup yurt dışına kaçan kişilerin Ankara ile ilgili bir konu olduğunda A.S.G. ve başvurucuyla irtibata geçtiklerinin delili olduğunu değerlendirmiştir. Batı Savcılığı 14/1/2020 tarihinde, soruşturma görevinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Ankara Başsavcılığı) ait olduğu gerekçesiyle bir fezleke düzenlemiş ve soruşturma evrakını Ankara Başsavcılığına göndermiştir. Hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan iddianame düzenlenen bir şüpheli, başvurucunun 2011-2012 yıllarında anılan silahlı terör örgütüyle iltisaklı bir yurtta belletmenlik yaptığına ilişkin beyanda bulunmuştur. Başvurucunun cep telefonuyla kurduğu iletişimlerin tespitine ilişkin tutanaklar Ankara Başsavcılığının talimatı uyarınca kolluk görevlileri tarafından analiz edilmiş, başvurucunun kurduğu iletişimlerle diğer şüphelilerin kurduğu iletişimlerin ortak noktaları tespit edilmiştir. Yapılan analizlere göre başvurucu; A.S.G. ile 28/1/2019-27/9/2019 tarihleri arasında 109 kez ve toplamda 451 saniye, S.B. ile 21/3/2019-16/9/2019 tarihleri arasında 10 kez ve toplamda 751 saniye görüşmüştür. Başvurucunun müdafi veya vekil olarak görev yaptığı davaların dosyaları ile Gelir İdaresi Başkanlığından alınan veriler kolluk görevlilerince karşılaştırılmış ve başvurucu ile müvekkilleri arasında para hareketi olmadığı saptanmıştır. Kollukça yapılan değerlendirmeye göre başvurucunun 23/9/2019 tarihinde K. isimli kişiyle yaptığı görüşmede ceza infaz kurumunda ziyaret ettiğini söylediği kişi Av. H.K.dır ve bu kişi örgütün hukuk yapılanması içinde söz sahibidir. Zira bir soruşturma kapsamında ifadesi alınan Y.U., aldığı talimat üzerine bilgisayardan GBT kontrolü için açacağı ofisi kiralamak amacıyla 2013 yılında H.K.dan yardım aldığını hatta ofisin sabit IP’li internet aboneliğinin H.K.nın bir çalışanının üzerine yapıldığını beyan etmiştir. 11/9/2020 tarihinde 50-55 saatleri arasında başvurucu ikamet ettiği konutta yakalanarak gözaltına alınmış, başvurucunun konutu ile aracında arama yapılmış ve konutunda bulunan bir SIM karta, iki dizüstü bilgisayara, bir cep telefonuna ve iki tablet bilgisayar ile üç adaptöre el konulmuştur. Ankara Başsavcılığı 13/9/2020 tarihinde; aralarında başvurucunun da bulunduğu, haklarında silahlı terör örgütüne üye olma suçu nedeniyle soruşturma yürütülen bazı avukatların adli kontrol tedbirleri kapsamında yurt dışına çıkmama yükümlülüğüne tabi tutulmalarına karar verilmesini istemiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği aynı gün Ankara Başsavcılığının talebi doğrultusunda karar vermiştir. Gözaltı sürecinde yapılan COVID-19 testinin pozitif çıkması üzerine başvurucu 14/9/2020 tarihinde gözaltından salıverilmiştir. Hastalığı nedeniyle başvurucuya 28/9/2020 tarihinde yedi günlük, 5/10/2020 tarihinde ise on dört günlük istirahat raporu verilmiştir. Başvurucu 21/10/2020 tarihinde saat 10’da ifade vermek üzere müdafii ile Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Şube Müdürlüğüne gitmiştir. Kolluk görevlilerince başvurucunun rahatsızlığı nedeniyle kendisine verilen istirahat raporunda yazılı sürenin sona ermesi sonrasında yakalandığına ilişkin tutanak düzenlenmiştir. Başvurucu, kolluk görevlileri tarafından müdafiinin nezaretinde alınan ifadesinde özetle 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan silahlı bir darbe teşebbüsünün ardından 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname gereği kapatılan Özel Fatih Üniversitesinde tam burslu olarak öğrenim görse de 2017 yılında Hacettepe Üniversitesinden mezun olduğunu, ailesiyle ikamet ettiği konutu aynı zamanda avukatlık bürosu olarak kullandığını ifade edip örgüt üyeliği suçlamasını kabul etmemiştir. Başvurucunun sorulara verdiği cevaplara göre; - Başvurucu, A.S.G.nin yanında işe başlamadan önce birçok iş başvurusu yapmış ama bu başvurulara ya cevap verilmemiş ya da olumsuz cevap verilmiştir.-A.S.G.nin yanında özel hukuk davalarını takip etmek üzere 2019 yılı Şubat ayı ile 2020 yılı Mayıs ayı arasında çalışan başvurucu, çalışması karşılığında A.S.G.den aylık almıştır. A.S.G.ye verilen vekâletnamelerin bazılarında başvurucunun ismi de yer almıştır. Bazen de başvurucuya A.S.G. tarafından yetki belgesi verilmiştir. Böylece başvurucu, A.S.G.nin yetişemediği bazı duruşmalara girmiştir. Dosyalara A.S.G. hâkim olduğu için ne yapması gerektiğini başvurucuya A.S.G. söylemiştir. Başvurucu, A.S.G.den aylığı genelde elden almıştır fakat COVID-19 küresel salgını sırasında başvurucunun aylığı banka hesabına yatırılmıştır. - Başvurucu, adının da yer aldığı vekâletnamelerin sunulduğu dava dosyalarının çoğundan haberdar değildir. Dosyalar başvurucuya ait olmadığı için başvurucu, bahse konu dosyalar nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişilerden para almamıştır. Durumu fark etmesinden sonra, UYAP’ta müdafi olarak kayıtlı olduğu birçok dosya için istifa dilekçesi göndermiştir. - F.yi genel ağ üzerinden bulmuşlardır. Başvurucu bu kişiyi şahsen tanımamaktadır ve Ankara Anlaşması çerçevesinde vize veya çalışma izni alınabilmesi için A.S.G.nin bir müvekkilinin isteği üzerine bilgi almak maksadıyla bu kişiyle görüşmüş olabilir. Bu kişi kendilerine kimseyi yönlendirmemiştir. - Başvurucunun bizzat takip ettiği fazla dosya yoktur. Bu dosyalardan ancak üç dört tanesi FETÖ/PDY ile ilgilidir. Başvurucu, vekilliğini üstlendiği kişilerden ücretini bazen elden almış, bazen de başvurucunun ücreti banka hesabına yatırılmıştır. - Başvurucu; İ.yi (İ.G.) A.S.G.nin eşi olması, S.B.yi ise bu kişinin bir süre A.S.G.nin bürosunda staj yapması nedeniyle tanımıştır ancak başvurucunun S.B. ile samimiyeti yoktur. Tespit edilen telefon görüşmelerine ait kayıtlardaki bazı kişiler başvurucunun arkadaşı ve/veya meslektaşı ya da yakınıdır. Geriye kalanlar başvurucunun veya A.S.G.nin işi gereği tanıdığı kişiler ya da müvekkilleri ya da bu kişilerin yakınları olabilir.- Başvurucu A.S.Ü.yü ve Y.Ü.yü tanımamaktadır. Başvurucunun A.S.Ü ile Ankara dışında aynı baz istasyonu çevresinde bulunmasının nedeni il dışında katıldığı bir duruşma olabilir. Başvurucunun Y.Ü. ile görüşmesi bir özel hukuk davasındaki vekâlet ücretine ilişkindir. - Mu. Ç. A.S.G.nin bir müvekkilidir. Başvurucu ona büroda çalışacak bir kişiyi sormuş olabilir. - Başvurucunun S.K.G. ile görüşmesini A.S.G. istemiştir. S.K.G. sonrasında büroda çalışmamıştır.- S.Y.ye adres bilgilerini Ankara’daki bir icra dosyası için çıkarılacak vekâletname için göndermiştir. Başvurucu, O.yu hatırlamamaktadır. O. genel ağdan büroya ulaşan bir yabancı olabilir. - K. , A.S.G.nin müvekkili olan H.K.nın babasıdır. Başvurucunun bu kişiyle yaptığı görüşmede bahsi geçen kişi S.B.dir. Başvurucunun S.B. ile ilişkisi yalnızca iş ilişkisidir. K., H.K. hakkında bilgi almak için S.B.nin telefonunu istemiş olabilir. - Başvurucu F.T. ile birlikte çalışmamıştır. Başvurucunun F.T. ile görüşmesi Ermenek’te yaşanan maden kazasıyla ilgili davaya ilişkindir. Başvurucunun hatırladığına göre A.S.G. söz konusu davada vekildir. - S., başvurucunun müvekkili H.Ö.nin eşidir. Başvurucu, bir iş davası için büroya geleceğinden S.ye adres bilgisi göndermiştir.- Ç., A.S.G.nin bir müvekkilidir. Ç. hakaret ve yaralama suçuyla ilgili bir davanın tarafıdır. - Başvurucunun S.B. ile yaptığı konuşmada bahsi geçen şey, hijyenik kadın pedidir. Soruşturma dosyasına sunduğu belgelere göre başvurucu, 2018 yılında genel ağ üzerinden birçok yere öz geçmişini gönderip iş başvurusu yapmıştır. Bu başvurulardan ikisine olumsuz cevap verilmiştir. 2020 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında UYAP’ta müdafi olarak kayıtlı olduğu birçok dosya için istifa dilekçesi göndermiştir ve 19/8/2020 tarihinde ikamet ettiği dairede avukatlık faaliyetine başlamıştır. A.S.G. başvurucunun hesabına 30/4/2020 tarihinde 750 TL yatırmıştır. Başvurucu ifadesi sonrasında mevcutlu olarak Ankara Başsavcılığına sevk edilmiştir. Aynı gün Ankara Başsavcılığı; Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden (Hâkimlik) başvurucunun adli kontrol tedbiri kapsamında konutunu terk etmemeye ilişkin yükümlülüğe tabi tutulmasını talep etmiştir. Ankara Başsavcılığına göre yurt dışına kaçan örgüt üyeleri Ankara ile ilgili bir konu olduğunda başvurucuya ulaşmaktadır. Başvurucu, A.S.G.nin yönlendirmesi ile şüphelilerin ifade verdikleri sırada hazır bulunmaktadır ve yapılacak savunmaları A.S.G. belirlemektedir. Başvurucunun avukatlık faaliyetini H.K. yönlendirmektedir. Meslekten çıkarılmış hâkimler ile çalışan ve bu şahısları işe almak için görüşmeler yapan başvurucu, A.S.G. ve S.B. ile irtibatlıdır; ayrıca 62 şüphelinin görüştüğü 131 farklı kişiyle bağlantılıdır. Aynı soruşturma dosyasında şüpheli olan biriyle (A.S.Ü.) Ankara dışında bir kez, farklı günde aynı baz istasyonu çevresinde bulunmuştur (Bu husus söz konusu talep yazısında “1 farklı bazda 1 farklı günde dosya şüphelisi olan 1 farklı şahısla baz birlikteliği” şeklinde ifade edilmiştir.). Avukatlık yaptığı 76 davadan 70’i FETÖ/PDY ile ilgilidir ve yargılanan şahısların yaptığı herhangi bir ödeme başvurucunun banka kayıtlarına yansımamıştır. Dolayısıyla başvurucunun eylemleri, doğal avukatlık faaliyetleri dışındadır ve başvurucu, örgüt lehine diğer şüphelilerle birlikte aynı yapılanmanın içindedir. Bununla birlikte tutuklama tedbiri ölçülü değildir. Bu sebeple başvurucunun adli kontrol tedbirine tabi tutulması yeterlidir. Hâkimlik, dosya üzerinden yaptığı inceleme sonunda Ankara Başsavcılığının talebini kabul ederek başvurucunun elektronik kelepçe takılarak konutunu terk etmemeye ilişkin yükümlülüğe tabi tutulmasına karar vermiştir. Başvurucu, müdafii aracılığıyla adli kontrol kararına itiraz etmiştir. İtirazında özetle soruşturma dosyasında suç unsuru bulunmadığını, dinleme kayıtlarında avukatlık mesleğinin ifasıyla ilgili hususların yer aldığını, çağrı olmadan ifadeye gittiğini, kendisinin ve müdafiinin savunması alınmadan adli kontrol kararı verildiğini, konutu terk etmeme şeklindeki yükümlülüğün ölçülü olmadığını ve bu yükümlülük nedeniyle mesleğini yapamaz duruma geldiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun itirazı, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 2/11/2020 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu 1/12/2020 tarihinde bu başvuruyu yapmıştır. Hâkimlik 28/1/2021 tarihinde, başvurucu ile müdafiinin adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına veya tabi olunan yükümlülüğün değiştirilmesine yönelik talebine ve Cumhuriyet savcısının adli kontrol tedbirinin değiştirilmesine ilişkin olumlu görüşüne istinaden konutu terk etmeme şeklindeki yükümlülüğü kaldırmış ancak adli kontrol tedbiri kapsamında başvurucunun hâkim tarafından belirlenen yerlere belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurma yükümlülüğüne tabi tutulmasına karar vermiştir. Bir süre sonra başvurucunun mesleği de gözetilerek yapılacak başvuruların aralığı değiştirilmiştir. Başvurucu hakkında yürütülen soruşturma henüz sonuçlandırılmamıştır. A. Konutu Terk Etmemeye İlişkin Adli Kontrol Tedbiri Yönünden İlgili kanun maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ilgili maddesi ve konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları, Anayasa Mahkemesinin Esra Özkan Özakça ([GK], B. No: 2017/32052, 8/10/2020, §§ 36-52) kararında yer almaktadır. Bununla birlikte Yargıtay Ceza Dairesinin (Ceza Dairesi) konuya temas eden bazı kararlarına da değinilmelidir. 16/2/2015 tarihli ve E.2014/13444, K.2015/2705 sayılı kararda 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (3) numaralı fıkrasındaki maddenin (1) numaralı fıkrasında yazılı hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdiği kararlar veya yaptığı işlemler nedeniyle tazminat davalarının ancak devlet aleyhine açılabileceğine ilişkin düzenlemeye işaret edilerek uzun süre uygulanan adli kontrol tedbirinin (3 yıl 6 ay 18 gün süreyle her gün 00-00 saatleri arasında karakola başvurarak imza atma) seyahat özgürlüğünü kısıtlama tedbirini aşarak davacıyı özgürlükten yoksun bıraktığı, davacı hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin bir aşamadan sonra ölçüsüz hâle geldiği, davacı yararına makul oranda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir. 22/2/2021 tarihli ve E.2019/13827, K.2021/1802 sayılı kararda da kaldırılmasına rağmen konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol kararının bir süre daha uygulanması nedeniyle davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesinde isabetsizlik görülmemiştir. 7/10/2022 tarihli ve E.2021/4456, K.2022/6818 sayılı kararda ise hakkındaki beraat kararı kesinleşen kişi lehine, adli kontrol, arama ve elkoyma tedbirlerinin uygulanması nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi yerinde bulunmuştur. Ne var ki;i. 1/3/2021 tarihli ve E.2019/2337, K.2021/2077 sayılı kararda adli kontrol nedeniyle hâkimlerin ve Cumhuriyet savcılarının özel amaçla davrandığına ilişkin olarak dosya kapsamı itibarıyla bir delil bulunmadığı ve hukuki sorumluluğu gerektirecek bir eylemin de söz konusu olmadığı dikkate alınarak adli kontrol tedbirinin hukuki olmaması nedeniyle açılan tazminat davasının reddine ilişkin ilk derece mahkemesi kararı onanmıştır. ii. 29/11/2021 tarihli ve E.2020/1747, K.2021/8300 sayılı kararda adli kontrol tedbiri uygulanmasının 5271 sayılı Kanun’un maddesinde tazminat sebebi olarak düzenlenmediği, 24/5/2022 tarihli ve E.2021/1184, K.2022/3996 sayılı kararda ise adli kontrol işlemlerinin 5271 sayılı Kanun’un maddesine göre tazminata konu edilemeyeceği açıkça belirtilmiştir. iii. Haksız adli kontrol tedbiri nedenine dayalı tazminat davasıyla ilgili 13/6/2022 tarihli ve E.2021/745, K.2022/4616 sayılı kararda ise davanın 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (3) numaralı fıkrasında düzenlenen hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının eylemlerinden ötürü tazminat talebine ilişkin olduğu belirtilerek talep hakkında karar vermeden önce tazminata konu edilen eylemlerle ilgili olarak hâkimler ve Cumhuriyet savcıları hakkında adli veya idari soruşturma yapılıp yapılmadığının, yapılmış ise akıbetinin ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerektiği ifade edilmiştir.B. Hâkim Önüne Derhâl Çıkarılma Güvencesi Yönünden AİHM’e göre Sözleşme’nin maddesinin (3) numaralı fıkrasındaki bir hâkim veya kanunla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne hemen çıkarılmaya ilişkin gereklilik, hâkimin karar vermeden önce huzuruna getirilen kişiyi dinlemesini gerektirir (Schiesser/İsviçre, B. No: 7710/76, 4/12/1979, § 31; De Jong, Baljet ve Van den Brink/Hollanda, B. No: 8805/79; 8806/79; 9242/81, 22/5/1984, § 51; Nikolova/Bulgaristan [BD], B. No: 31195/96, 25/3/1999, § 49; Aquilina/Malta [BD], B. No: 25642/94, 29/4/1999, § 50; avukatın tutuklamayla ilgili duruşmaya dâhil edilmemesinin Sözleşme’nin maddesinin (3) numaralı fıkrasının ihlaline olan katkısı için ayrıca bkz. Lebedev/Rusya, B. No: 4493/04, 25/10/2007, §§ 83-91). Hâkim önüne derhâl çıkarılma, tutuklamanın derhâl ve kendiliğinden yargı denetimine tabi tutulmasını temin edip gözaltının ilk aşamasında en yüksek düzeyde olan kötü muamele riskine ve kolluk kuvvetleri ile diğer yetkililere verilen yetkilerin kötüye kullanılmasına karşı etkili koruma sağlamayı amaçlar (Aquilina/Malta, §§ 47-49; Ladent/Polanya, B. No: 11036/03, 18/3/2008, § 72). | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/36865 | Başvuru, konutu terk etmemeye ilişkin adli kontrol tedbirinin hukuka aykırı olması, söz konusu tedbire dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespitine ilişkin kayıtların hukuka aykırı şekilde elde edilmesi, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Batman Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle başvurucu hakkında soruşturma başlatmıştır. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 2/7/2018 tarihli iddianame düzenlemiştir. İddianamede özetle başvurucunun HTS kayıtlarına göre ardışık olarak aranması ve tanık ifadesine göre sohbetlere katılması neticesinde atılı suçu işlediğini iddia etmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Batman Ağır Ceza Mahkemesince görülmeye başlanmıştır. Mahkemece 23/7/2018 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda diğerlerinin yanı sıra A.G.nin tanık olarak dinlenilmesi için gerekli işlemin yapılmasına karar verilmiştir. Duruşma iki celsede bitirilmiştir. Birinci celsede tanık A.G.nin bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimata ikmalen cevap verilmiştir. Tanık A.G.nin istinabe yoluyla alınan beyanında 2015-2018 yılları arasında Batman'da görev yapmasından dolayı başvurucuyu tanıdığını, başvurunun 2015-2018 yılları arasında sohbet toplantılarına katıldığını ifade etmiştir. İkinci celsede iddia makamı, esas hakkında mütalaa sunmuştur. Başvurucu ve müdafii süre talebinde bulunmamış, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasını yapmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"HTS kayıtlarına göre Sanık Tekin Tunç'un1- Kendisi adına kayıtlı hat ile 28/7/2015 tarihinde saat 03 ile 07 saatleri arasında [Ş.] Kuruyemiş/Hıdır Balta adına kayıtlı kontörlü hattan Batman Cumhuriyet Başsavcılığınca hakkında FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan soruşturma yürütülen tutuklu askeri personel [A.G.] ile ardışık olarak arandığı,2- 7/8/2015 tarihinde [U.] Büfe isimli market/büfeden saat 41 - 48 saatleri arasında hakkında FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan soruşturma yürütülen [A.A.], [Ö.] ve [A.G.] isimli askeri personeller ile birçok askeri personel tarafından asker sorumlusu olarak teşhisi yapılan [A.A.] isimli şahsın ardışık olarak arandığı arandığı,3- 2015 tarihinde 43 - 48 saatleri arasında [] Kuruyemiş isimli market/ büfeden haklarında FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan soruşturma yürütülen [Ö.], [F.E.],[S.K.] ve [K.Ö.] isimli askeri personellerle birlikte ardışık olarak arandığı,4- 2015 tarihinde 46 - 47 saatleri arasında [] Kuruyemiş isimli market/ büfeden haklarında FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan soruşturma yürütülen [T.S.] isimli askeri personelle birlikte ardışık olarak arandığı tespit edilmiştir.Sanık Tekin Tunç'un ayrıntısı dosya içeriğinde yer alan inceleme ve tespit tutanağı kapsamında belirlenen 4 farklı ankesörlü hattan 15 kez aramasının bulunduğu belirlenmiştir....Tanık [A.G.nin] ... [s]anığı Batman'da iş arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, aynı birlikte çalıştıklarını, [s]anığın aynı askeri birlik içerisinde muhaberede çalıştığını, birlikte 2 defa cemaat evine sohbete gittiklerini beyan etme[si],Sanığın bu şekilde açığa çıkmamak, gizliliği korumak ve iz bırakmamak amacıyla Batman'da bulunan kontörlü ya da sabit hatlarla sohbet hocası, mahrem imam diye adlandırılan örgüt üyeleri ile iletişim kurduğu, toplantıların yeri ve zamanını öğrendiği, bu şekilde irtibatını sağladığı, örgüt yapılanması içerisinde kod isimlerini bildiği ancak açık kimlik bilgilerini bilmediği örgüt sorumluları ile gizlilik içerisinde 'sohbet' adı verilen faaliyetlere katıldığı, tanık beyanının da bu hususu teyit ettiği, örgütün subay yapılanması içinde yer aldığı, bu şekilde yukarıda ayrıntıları izah edilen fetullahçı silahlı terör örgütü fetö/pdy ile arasında organik ve sıkı bir bağ olduğu, örgütün bir üyesi olduğu... [anlaşılmıştır.]" Başvurucu, istinaf ve gerekçeli temyiz dilekçelerinde diğerlerinin yanı sıra telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespitine ilişkin kayıtların hukuka aykırı şekilde elde edildiğini, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanıldığını belirtmiştir. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek 24/12/2019 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 22/4/2020 tarihinde öğrendikten sonra 30/6/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/19645 | Başvuru; telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespitine ilişkin kayıtların hukuka aykırı şekilde elde edilmesi, mahkûmiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak bu verilere dayanılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tutuklu olan başvurucunun mektuplarının Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne kaydedilmesine karşı infaz hâkimliğine yapılan şikâyetin görev yönünden reddedilmesi nedeniyle kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunmaktadır. Başvurucu, mektuplarının hiçbir yasal düzenlemeye dayanmadan ceza infaz kurumu tarafından Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne (UYAP) kaydedilmesi uygulamasına son verilmesi için 19/7/2019 tarihinde infaz hâkimliğine şikâyette bulunmuştur. İnfaz hâkimliği; mektup ve faksların taranarak UYAP'a kaydedilmesinin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün (CTE) 10/10/2016 ve 1/3/2017 tarihli yazıları doğrultusunda gerçekleştirildiği, CTE’nin işlemlerine karşı idari yargı yolunda dava açılması gerektiğinden dilekçenin görev yönünden reddine karar vermiştir. Bu karara karşı başvurucunun yaptığı itiraz, ağır ceza mahkemesince 17/9/2019 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 30/9/2019 tarihinde öğrendikten sonra 15/10/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, 6/2/2023 tarihinde tahliye edilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/34832 | Başvuru, tutuklu olan başvurucunun mektuplarının Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne kaydedilmesine karşı infaz hâkimliğine yapılan şikâyetin görev yönünden reddedilmesi nedeniyle kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün (İçtüzük) maddesi uyarınca sınır dışı etme işleminin yürütmesinin tedbiren durdurulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Komisyonca 23/11/2018 tarihinde tedbir talebinin ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. İkinci Bölüm tarafından 23/11/2018 tarihinde başvurucunun ülkesine sınır dışı edilmesine ilişkin işlemin geçici olarak (tedbiren) durdurulmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan gelen belgelere göre olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1988 doğumlu olup Irak Cumhuriyeti (Irak) vatandaşıdır. Çankırı Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından 6/2/2018 tarihinde başvurucunun sınır dışı edilmesine karar verilmiş, sonrasında imza atma yükümlülüğü karşılığında serbest bırakılmıştır. Başvurucunun sınır dışı etme işlemine karşı açtığı dava, Kastamonu İdare Mahkemesinin 27/9/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Verilen karar başvurucuya 5/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu tarafından 23/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucu 26/9/2019 tarihli dilekçesiyle bireysel başvurusundan feragat ettiğini ve gönüllü olarak Azerbaycan'a gitmek istediğini belirtmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34061 | Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/4/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak başvuru hakkında Birinci Bölüm Birinci Komisyonun 18/3/2019 tarihli kararıyla başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kısmi kabul edilemezlik kararı verilmiştir. Komisyonca başvurucunun yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği iddiası yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 5/5/1993 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce gözaltına alınmış ve 19/5/1993 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucu, soruşturma işlemleri sırasında müdafi yardımından yararlandırılmamıştır. İstanbul 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) 24/2/2004 tarihinde "... sanığın emniyetteki samimi beyanları, sanığın evinde ele geçirilen silahların ekspertiz raporları, eylemlerdeki mağdur ve tanıkların sanığı teşhis ettiklerine dair teşhis tutanakları, emniyet ve aşamalardaki beyanları, sanığın örgütü ile süreklilik gösteren bağı, dosya içerisinde bulunan yer gösterme tutanakları, olaylarla ilgili cerayim evrakları ve tüm dosya kapsamı..." gerekçeleriyle başvurucunun Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) silahlı örgütünün anayasal düzeni cebren ortadan kaldırmaya yönelik eylemlerine aslen iştirak suçundan ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Bu karar, Yargıtay incelemesinden geçerek 4/10/2004 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, mahkûmiyetiyle sonuçlanan olaylara ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştur. Başvurucu; yargılama süresinin makul olmadığından, masumiyet karinesinin ve gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğinden, soruşturmanın ilk aşamasında müdafi tarafından temsil edilmediğinden ve baskı altında alınan ifadelerinin mahkûmiyetine esas alındığından şikâyetçi olmuştur. AİHM 3/11/2009 tarihli (B. No: 20406/05) kararıyla başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki şikâyetlerine ilişkin iddialarını kabul edilebilir bulmuştur. AİHM, aynı konuya ilişkin verdiği Yıldız ve Sönmez/Türkiye (B. No: 3543/03 ve 3557/03, 5/11/2006) ve Böke ve Kandemir/Türkiye (B. No: 71912/01, 26968/02, 36397/03, 16/6/2006) kararlarına atıf yapmak suretiyle başvurucunun soruşturma evresinde müdafi yardımından yararlanma ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM, anılan kararlara atıfla ilgili dönemde gözaltı sırasında müdafi yardımından yararlanma hakkının kanunla engellendiğine ve gözaltında alınan bu ifadelerin mahkûmiyet hükmünde delil olarak kullanıldığına vurgu yapmıştır. AİHM, asıl hukuki sorunu -müdafi yardımından yararlanma hakkı- incelediğini dikkate alarak başvurucunun baskı altında toplanan aleyhe delillerin hükme esas alınması, kararın gerekçe içermemesi ve masumiyet karinesinin ihlal edilmesi kapsamında kalan şikâyetlerini incelemeyi gerekli görmemiştir. AİHM, başvurucuya manevi tazminat ödenmesine karar vermiş; ayrıca kararında talep edilmesi hâlinde yeniden yargılama yapılmasının ihlalin giderimi için uygun bir yol olacağını da belirtmiştir. Başvurucu, hükmü veren İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinden (Mahkeme) AİHM'in ihlal kararını gerekçe göstererek infazın durdurulması ve yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. Mahkeme 3/5/2010 tarihinde yargılamanın yenilenmesi talebinin kabule değer olduğuna karar vermiştir. Mahkeme 29/9/2011 tarihinde "...AİHM kararında belirtilen eksikliğin giderilmesi mümkün olmadığından kararın verildiği tarihteki usul ve yasalara uygun davranıldığından ve tüm dosya kapsamına göre esasa etki etmediğinden yargılanmanın yenilenmesi talebinin CMK. 311 ve maddeleri gereğince reddine" karar vermiştir. Başvurucu bu kararı temyiz etmiştir. Yargıtay, kararın itiraza tabi kararlardan olduğu gerekçesiyle dosyayı itiraz mercii olan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. İtiraz mercii 9/7/2013 tarihinde "...CMK'nun 318, 319, 320 ve maddeleri gereğince delil toplanması aşamasından sonra AIHM'nin verdiği ihlal kararı doğrultusunda hükümlünün soruşturma aşamasında müdafi yardımından yararlandırılmadan alınan beyanının hükümde delil olarak kabul edilmiş olması durumunda bu delilin hükümden çıkarılarak mevcut diğer deliller ile aynı kararın verilmesinin mümkün bulunduğu sonucuna varılması halinde CMK 323/1 maddesi gereğince önceki hükmün onaylanması, aksi takdirde önceki hükmün iptal edilerek yeniden hüküm kurulması gerektiği... " gerekçesiyle İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 29/9/2011 tarihli kararını kaldırmıştır. Mahkeme 14/7/2015 tarihinde, İstanbul 1 No.lu DGM tarafından başvurucu hakkında verilen 24/2/2004 tarihli kararı "AİHM'in [başvurucu] Türkiye davasının yargılanması sonucunda 03/11/2009 tarihinde verilen kararda hazırlık soruşturmasında sanığın ifadesi alınırken avukat bulundurulmamasının Sözleşmenin 6/1 ve 3maddesini ihlal edildiğine ilişkin karar verildiği, İstanbul 1 nolu DGM'nin 24/2/2004 tarih, 1993/251 esas ve 2004/34 karar sayılı kararında, kararın gerekçesinde, mahkumiyet hükmü kurulurken sadece sanığın hazırlık soruşturmasında vermiş olduğu ifadelerin dayanak yapılmadığı, diğer deliller de dikkate alınarak mahkumiyet hükmü kurulduğu, Mahkememizce yapılan dosya incelemesinde; sanığın hazırlık aşamasında verdiği ifadeler dikkate alınmasa dahi mevcut diğer delillerin mahkumiyet hükmü kurmaya yeterli olduğu kanaatine varıldığından İstanbul 1 nolu DGM'nin 224/02/2004 tarih, 1993/251 esas ve 2004/34 kararının CMK 323/1 maddesi gereğince" şeklindeki gerekçe ile onaylamıştır. Başvurucu, kararı temyiz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 23/3/2016 tarihinde anılan hükmü müebbet hapis cezası şeklinde düzelterek onamış ve karar bu şekilde kesinleşmiştir. AİHM'in ihlal kararının Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince denetlenen kararlardan olduğu ancak dosyanın kapatıldığı yapılan incelemeden anlaşılmıştır. Başvurucu, kararı 23/3/2016 tarihinde öğrenmiş ve 21/4/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:...f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir. (2) Birinci fıkranın (f) bendi hükümleri, 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararları ile, 2003 tarihinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkında uygulanır. " Yargıtay Ceza Dairesinin 12/12/2017 tarihli ve E.2017/1519, K.2017/5547 sayılıilamının ilgili kısmı şöyledir: "...AİHM'nin kararı gereği yeniden yargılama sonucunda verilen karar üzerine duruşmalı yapılan inceleme ile ... Yapılan yargılama sonunda toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın üyesi bulunduğu silahlı terör örgütünün Devletin birliğini bozma ve ülke topraklarından bir kısmını Devlet idaresinden ayırma amacına yönelik olarak vahamet arz eden olayları gerçekleştirdiği, sanığın sübutu kabul olunan eylemlerinin amaç suçun işlenmesi doğrultusundaki örgütsel bağlılık ile ülke genelindeki organik bütünlüğüne göre amacı gerçekleştirme tehlikesi yaratabilecek nitelikte olduğu belirlenip, kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğunda ..." Yargıtay Ceza Dairesinin 16/7/2018 tarihli ve E.2016/3457, K.2018/2466 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir: "... İşlenen suç ne kadar ağır olursa olsun, failin cezalandırılması adil bir yargılama sonunda, suçun hukuka uygun delillerle ispatına bağlıdır. Bu ispat, Yargıtay CGK’nın ve Ceza Dairelerinin bir çok kararında yer verdiği üzere; 'Ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunu, suçun kuşkuya yer verilemeyeceği şekilde ispat edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanığın aleyhine yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkumiyetinin yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanığın cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına geleceği, bu durumda ceza yargılamasında mahkumiyetin büyük veya küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların önüne geçebilmenin de başka bir yolu olmadığı' şeklinde ifade edilmiştir....Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin ihlal kararları doğrultusunda yeniden yargılama yapmak CMK maddenin 1/f fıkrasının emredici hükmüdür. Yerel mahkemenin bu çerçevede duruşma açarak yeniden yargılama yaparak, hukuki ve fiili olanaklar içinde ihlal kararında belirtilen ve resen topladığı delilleri değerlendirip, Adli Tıp raporu ile desteklenen zora dayalı ifade sonucu elde edilen delillerin hükme esas alınmayacağını isabetle belirleyip, şüpheli ve sanıkların savunmalarındaki çelişkileri vurgulayıp, mağdurun şifai ve elyazımı beyanlarını destekleyen anlatımlara itibar edip, önceden verilip kesinleşen kararları değerlendirmek suretiyle hükümlünün suçunun sabit olmadığına ilişkin ulaşmış olduğu sonuçta isabetsizlik bulunmadığından ..."B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:''Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir...''…c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;'' AİHM İçtihadı AİHM'e göre Sözleşme'nin maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi kapsamında suç isnadı altında bulunan kişi, savunma hakkının kullanılmasında üç ayrı hakka sahiptir. Bunlar kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafinin yardımından yararlanma, bir müdafi tayin etme olanağından yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görülürse resen atanacak bir müdafinin yardımından yararlanma haklarıdır. Dolayısıyla suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması istenemez (Pakelli/Federal Almanya, B. No: 8398/78, 25/4/1983, § 31). Bir suçla itham edilen herkesin avukat yardımından etkili bir şekilde yararlanma hakkı mutlak bir hak olmamakla beraber adil yargılanma ilkesinin temel özelliklerinden birini oluşturmaktadır (Salduz/Türkiye [BD], B. No: 36391/02, 27/11/2008, § 51). Kendini suçlamama hakkı, kamu makamlarının şüphelinin/sanığın arzusu hilafına baskı ve zorlama metotları ile elde edilen delillere başvurmadan iddialarını ispat etmelerini öngörmektedir (Jalloh/Almanya [BD], B. No: 54810/00, 11/7/2006, § 100; Salduz/Türkiye, § 54). AİHM, soruşturma evresindeki ikrarın kötü muamele veya işkence altında verildiği belirtilerek hâkim önünde reddedilmesi hâlinde bu konu irdelenmeden esasa geçilerek ikrarın dayanak olarak kullanılmasını bir eksiklik olarak değerlendirmiştir (Hulki Güneş/Türkiye, B. No: 28490/95, 19/6/2003, § 91). Bu kapsamda ikrarın hiç kimseyle görüşülmesine izin verilmeyen ve uzun süren bir gözaltı sırasında yapılmış olması gibi hususlar da gözönünde bulundurulmalıdır (Barbera, Messegue ve Jabardo/İspanya [GK], B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 87). İlke olarak şüpheliye gözaltına alındığı ya da tutuklandığı andan itibaren avukat yardımından yararlanma imkânı sağlanmalıdır (Dayanan/Türkiye, B. No: 7377/03, 13/10/2009, § 31). Diğer taraftan AİHM; kolluk tarafından ifade alınma aşamasını da kapsayan müdafi yardımından yararlanma hakkının geçerli bir nedene dayanılarak kısıtlanabileceğini, bu durumda somut olay açısından yargılamanın bütününe bakılarak söz konusu kısıtlamanın adil yargılanmaya engel olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir (John Murray/Birleşik Krallık [BD], B. No: 18731/91, 8/2/1996, § 63; Magee/Birleşik Krallık,B. No: 28135/95, 6/6/2000, § 41). AİHM, bazı durumlarda kişinin talebi olmasa da resen ücretsiz olarak avukat tayin edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Kişinin olanağının olmaması yanında ayrıca suçlama nedeniyle özgürlükten mahrum bırakılmayı gerektiren alabileceği bir ceza ve davanın karmaşıklığı avukat yardımının sağlanmasını gerektiren bir hukuki menfaati ortaya çıkarmaktadır (Tunç/Türkiye, B. No: 32432/96, 27/3/2007, §§ 55, 56). AİHM, Sözleşme'nin maddesi bağlamında devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamakta (Del Rio Prada/İspanya [BD], B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 137); bu, AİHM bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137). Bu bağlamda AİHM, Sözleşme’nin maddesinin ne lafzı ne de ruhunun başvuranın iradi olarak açık ya da örtülü biçimde adil yargılanma hakkından vazgeçmesini engellemediğini belirtmektedir (Aksin ve diğerleri/Türkiye, B. No: 4447/05, 1/10/2013, § 48). Adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için açık bir biçimde dile getirilmesi, ayrıca bu vazgeçmenin önemiyle orantılı asgari güvencelerin de bulunması gerekir (Salduz/Türkiye, § 59). AİHM, taraf devletlerin -AİHM kararında belirtilen sonuçlarla uyumlu olmak kaydıyla- bu yükümlülüklerini ifa edecekleri aracı seçmekte serbest olduklarını vurgulamaktadır. Bununla birlikte AİHM bazı özel koşullarda, anılan yükümlülüğün ifası bağlamında -sorumlu devlete yardım etmek amacıyla- ihlal bulunmasına yol açan durumun ortadan kaldırılması için alınabilecek özel ve/veya genel tedbirlerin türünü de gösterebileceğini belirtmektedir. AİHM istisnai bazı durumlarda ise bulunan ihlalin türünün telafi için alınması gereken tedbirler hususunda bir tercih imkânı bırakmayabileceğini, bu hâlde kendisinin hangi tedbirin uygulanacağını kararında gösterebileceğini ifade etmektedir (Del Rio Prada/İspanya, § 138). AİHM, Bochan/Ukrayna (2) (B. No: 22251/08, 5/2/2015) kararında Sözleşme’nin maddesinin gerekçeli karar hakkı yönünden ihlal edildiğine hükmettikten sonra (Bochan/Ukrayna, B. No: 7577/02, 3/5/2007) başvurucu tarafından ulusal mahkemede yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti incelemiştir. AİHM, Sözleşme’nin maddesinin kural olarak kesin hükme bağlanmış bir davanın yeniden incelenmesini öngören olağanüstü kanun yollarına ilişkin başvurulara uygulanmayacağını ancak ilgili hukuk sistemindeki söz konusu olağanüstü başvuru yoluna ilişkin yargısal sürecin türü, konusu ve somut özelliklerinin bu tür olağanüstü başvuru yolunu Sözleşme’nin maddesinin kapsamına getirebileceğini ve adil yargılanma güvencelerini bu başvurucular yönünden de geçerli hâle getirebileceğini ifade etmiştir (Bochan/Ukrayna (2), § 50). AİHM, özellikle olağanüstü başvuru yolunun tür ve konu bakımından olağan başvuru yolu gibi görüldüğü durumlarda iç hukuktaki tanımlamadan bağımsız olarak bu tür yargısal süreçlerin Sözleşme’nin maddesi kapsamında görülebileceğini belirtmiştir. AİHM, ilgili yargısal mercilere takdir hakkının tanınmadığı durumlarda ilgili olağanüstü yolun temyiz benzeri bir yol olduğunu kabul etmiştir (Bochan/Ukrayna (2), §§ 46-49). AİHM somut olayda Ukrayna ulusal hukukunu incelemiş ve kendisinin ihlal kararlarına ilişkin olarak öngörülen yargılamanın yenilenmesinin temyiz benzeri bir süreç olduğunu gözeterek Hükûmetin başvurunun adil yargılanma hakkı kapsamında olmadığı yönündeki itirazını reddetmiştir (Bochan/Ukrayna (2), §§ 51-56). | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/7967 | Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, meni müdahale ile tapu iptali ve tescil talebini içerir davada Mahkemenin delilleri keyfî ve hatalı değerlendirerek kanuna ve usule aykırı karar vermesi nedeniyle mülkiyet hakkının, silahların eşitliği ilkesi ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, kararda esasa etkili itirazların cevaplanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 4/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atıfta bulunarak başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu adına kayıtlı bulunan 687 ada 356, 362, 364 ve 370 sayılı parseller 12/8/1991 tarihinde davalılardan A.E.ye ve bu şahıs tarafından da 24/9/1991 tarihinde diğer davalı SS H. Yapı Kooperatifine (Kooperatif) devredilmiştir. Bu parsellerin de içinde bulunduğu toplam on üç adet taşınmaza ilişkin olarak A.E. ve Kooperatif arasında 8/10/1991 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve bu aşamalardan sonra 17/12/1992 tarihinde de başvurucu ile A.E. arasında düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlenmiştir. Başvurucu, A.E. ile yapmış olduğu inşaat sözleşmesine dayanarak 17/11/1997 tarihindemeni müdahale davası ve 28/5/2002 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Niğde Asliye Hukuk Mahkemesi her iki davanın aralarındaki hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birleştirilmesine karar vermiş ve yapmış olduğu yargılama sonucunda da her iki davayı reddetmiştir. Temyiz edilen karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin denetiminden geçerek 3/8/2005 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, 27/2/2006 tarihli dilekçesiyle önceki davanın sonucunu etkileyecek olan vaziyet planı ve projenin hükmün kesinleşmesinden sonra ele geçirildiğini belirterek yargılamanın yenilenmesi isteğinde bulunmuştur. Niğde Asliye Hukuk Mahkemesi aşamalarda vermiş olduğu kararların temyiz edilip Yargıtay tarafından bozulmasından sonra en son 28/2/2012 tarihli ve E.2011/303, K.2012/155 sayılı karar ile Kooperatife ve A.E.ye yönelik tazminat hakkı saklı kalmak kaydıyla tapu iptali tescil isteğinin reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: “Yapılan yargılama ve tüm dosya kapsamında toplanan delillerin birlikte değerlendirilmesinde; davalı alt yüklenici kooperatifin orijinal vaziyet planında tahrifat yaparak blokların C3, C2, C1 şeklinde sıralamasını C1, C2, C3 şeklinde değiştirdiği ve tapuda kat irtifakının değiştirilmiş vaziyet planı esas alınarak kurulduğu, değiştirilmiş vaziyet planına göre davacıya C1 Blok 13 nolu dairesi ile C3 Blok 9, 12 ve 16 nolu dairelerin verilmesi gerekirken C1 Blok 9, 12 ve 16 nolu dairelerle C3 Blok 13 nolu dairenin 1/3 payının verildiği dosya kapsamı ile sabittir.Davacının yargılamanın iadesine karar verilen mahkememizin 2002/359 esas sayılı davasında kendisine verilmesi gerekirken dairelerin tapularının iptali ile adına tescilini talep ettiği, gelen tapu kayıtlarında 395 nolu parselde kat irtifakının 18/01/1993 tarihinde kurulduğu, davacıya ait dairelerin davalı kooperatif adına tescil edildiği, dava açıldıktan sonra kooperatifin ferdileşerek 25/05/2005 tarih 4748 yevmiye nolu işlemle tapuların üyelere devir edildiği, ferdileşme sonucu C1 Blok 13 nolu dairenin davalı K.'ya, C3 Blok 9 nolu dairenin davalı 'ye, C3 Blok 12 nolu dairenin davalı S.A.'ya , C3 Blok 16 nolu dairenin davalı S.'ye devir edildiği, bilahare davalı K.'nın C1 Blok 13 nolu daireyi 25/10/2005 tarihinde dahili davalı K.E.'ye davalı 'nin de C3 Blok 9 nolu daireyi 20/04/2007 tarihinde dahili davalı S.G.'ye devrettikleri dosya kapsamından ve bozma ilamından anlaşılmaktadır.Bozma sonrası davacı tarafın delillerini bildirdiği, bildirilen tanıklar dinlenmiş, dinlenen tanıklar C3 Blok 9 nolu daireyi davalı 'nin kiraladığını, kira parasını 'ye ödediklerini beyan etmişler ve bahsi geçen dairenin tarafından düzenlenmiş kira sözleşmesive kira ödemesine ait hesap ekstresi ibraz etmiş iseler de kötü niyetin taşınmazın iktisabı anında mevcut olması, iktisap gerçekleştikten sonra bir kısım olayları öğrenmenin başlangıcında var olan iyi niyeti etkilemeyeceği, diğer yandan kooperatifin üyesi ve kişi konumunda olan davalılar ve dahili davalıların kooperatife ait orijinal vaziyet planında tahrifat yapılarak blok sıra numaralarının değiştirilmesine iştirak ettiklerinin ve sıra numarasının değiştirildiğine dair bilgilerinin bulunduğunun kanıtlanamadığı anlaşılmakla,bozma ilamı doğrultusunda davacının davalı kooperatif ve davalı A.E.'ye karşı tazminat hakkı saklı kalmak üzere tapu iptal ve tescile ilişkin davanın tüm davalılar yönünden reddine karar verilerek aşağıdaki hüküm kurulmuştur. Söz konusu karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/4/2013 tarihli ve E.2012/6871, K.2013/2465 sayılı kararı ile onanmıştır. Onama ilamının ilgili kısmı şöyledir: “Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı doğrultusunda inceleme yapılıp hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, bozmanın kapsamı dışında kesinleşmiş olan yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenemeyeceğine göre, davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.'' Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 14/1/2014 tarihli ve E.2013/4972, K.2014/77 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Anılan ilamın ilgili kısmı şöyledir: “Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, HUMK'nın maddesinde sayılan hallerden hiçbirisine uymayan karar düzeltme isteminin reddi gerekmiştir.” Nihai karar başvurucuya 11/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 4/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4695 | Başvuru, meni müdahale ile tapu iptali ve tescil talebini içerir davada Mahkemenin delilleri keyfî ve hatalı değerlendirerek kanuna ve usule aykırı karar vermesi nedeniyle mülkiyet hakkının, silahların eşitliği ilkesi ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, kararda esasa etkili itirazların cevaplanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; terör olaylarından doğan maddi zararların eksik tazmin edilmesi, manevi zararların ise hiç tazmin edilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/9/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Mardin'in Nusaybin ilçesinde 6/7/1994 tarihinde öldürülen Musa Kaya'nın miraşçılarıdır. Başvurucular, murislerinin terör olayları nedeniyle öldürüldüğü iddiasıyla 17/7/2004 tarihli ve5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında kurulan Mardin Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) 24/2/2005 tarihinde başvurmuşlardır. Komisyonun 6/10/2006 tarihli kararıyla, başvurunun aranan şartlara uygun olmadığı ve 5233 sayılı Kanun kapsamına girmediği belirtilmiştir. Komisyon kararının gerekçesinde, başvurucularının murislerinin PKK terör örgütü sempatizanı olduğu, Hizbullah terör örgütünce iki örgüt arasındaki hesaplaşma sonucu öldürüldüğü ifade edilmiştir. Başvurucular, anılan Komisyon kararının iptali ile 000 TL maddi, 000 TL manevi olmak üzere toplam 000 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle Mardin İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmışlardır. Mahkeme 30/6/2009 tarihli kararıyla dava konusunu işlemin iptaline, toplam 305,50 TL maddi tazminat ödenmesine, fazlaya ilişkin kısmının reddine, manevi tazminat istemini ise 5233 sayılı Kanun kapsamında bu istemin karşılanmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle reddine karar vermiştir. Mahkeme kararının gerekçesinde, iki örgüt arasındaki hesaplaşma neticesinde başvurucuların murisinin öldürüldüğü gerekçe gösterilerek olayın 5233 sayılı Kanun kapsamına girmediğinden bahisle başvurucuların isteminin reddedilmesine karşın Musa Kaya'nın herhangi bir terör örgütünün üyesi olduğuna ilişkin hukuken kabul edilebilir herhangi bir bilgi, belge ve mahkûmiyet kararı bulunmadığı, öldürülmesinin yörede yaşanan yaygın ve yoğun terör olayları nedeniyle gerçekleştiği ve bu hâliyle 5233 sayılı Kanun kapsamında kaldığı sonucuna varılmış; aksi yönde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir. Mahkeme, başvurucuların maddi tazminat istemine ilişkin olarak ise 5233 sayılı Kanun'un maddesinde düzenlenen hesaplama yöntemini kullanmış ve toplam 305,50 TL ödenmesine; fazlaya ilişkin maddi tazminat taleplerinin yasal dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle reddine karar vermiştir. Başvurucuların manevi tazminat talepleriyle ilgili olarak ise 5233 sayılı Kanun ile terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarara uğrayan kişilerin sadece maddi zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usullerin düzenlendiği, manevi zararların Kanun kapsamında yer almadığı gerekçesine yer vermiştir. Başvurucular maddi zararın hesaplanmasında kullanılan gösterge ve katsayıların çok düşük olarak belirlendiğini, gerçek zararı karşılamadığını, murislerinin yirmi bir yaşında öldürüldüğünü, ortalama yaşam süresinin dikkate alınması gerektiğini, manevi tazminat yönünden ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve son yıllardaki yargı kararları ışığında genel hükümlere göre ödeme yapılması gerektiğini ileri sürerek kararı temyiz etmişlerdir. Danıştay Onbeşinci Dairesi (Daire); kararlarının usul ve hukuka uygun olduğunu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğini belirterek kararı 15/10/2015 tarihinde onamıştır. Başvurucuların karar düzeltme talepleri de Daire tarafından 26/5/2016 tarihli kararla reddedilmiştir. Karar düzeltme taleplerinin reddine ilişkin karar başvuruculara 11/8/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 7/9/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici maddeleri (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-21, 23). 5233 sayılı Kanun’un "Zararın karşılanmasına ilişkin sulhname" kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Komisyon, doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile yaptığı tespitten sonra 8 inci maddeye göre belirlenen zararı, 9 uncu maddeye göre hesaplanan yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerindeki nakdî ödeme tutarını, 10 uncu maddeye göre ifa tarzını ve 11 inci maddeye göre mahsup edilecek miktarları dikkate alarak, uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak safi miktarı belirler. Komisyonca, bu esaslara göre hazırlanan sulhname tasarısının örneği davet yazısı ile birlikte hak sahibine tebliğ edilir. Davet yazısında hak sahibinin sulhname tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde gelmesi veya yetkili bir temsilcisini göndermesi gerektiği, aksi takdirde sulhname tasarısını kabul etmemiş sayılacağı ve yargı yoluna başvurarak zararının tazmin edilmesini talep etme hakkının saklı olduğu belirtilir. Davet üzerine gelen hak sahibi veya yetkili temsilcisi sulhname tasarısını kabul ettiği takdirde, bu tasarı kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanır. Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci fıkraya göre kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenlenerek bir örneği ilgiliye gönderilir. Sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır.” 5233 sayılı Kanun’un "Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerinde yapılacak ödemeler" kenar başlıklı maddesi şöyledir:“ Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerinde (7000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucunda bulunan miktarın; a)...e) Ölenlerin mirasçılarına elli katı tutarında, Nakdî ödeme yapılır. Nakdî ödemenin tespitine esas tutulacak miktar, ödeme yapılmasına ilişkin valinin veya Bakanın onayı tarihinde geçerli gösterge ve katsayı rakamları esas alınarak belirlenir. Birinci fıkranın (e) bendine göre belirlenen nakdî ödemenin mirasçılara intikalinde 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun mirasa ilişkin hükümleri uygulanır. ...Nakdî ödemenin şekli, tutarı, yaralanma ve engellilik derecelerinin tespitine ilişkin esas ve usuller yönetmelikle belirlenir." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “ İdari dava türleri şunlardır: ...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, ...” 2577 sayılı Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” 20/10/2004 tarihli ve 25619 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Yönetmelik’in (Yönetmelik) "Komisyonun görevleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" Komisyonun görevleri şunlardır:a) Zarar görenin veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin başvurusu halinde bu Yönetmelik kapsamına giren bir zararın bulunup bulunmadığını tespit etmek.b) (Değişik: 20/11/2006-2006/11254 K.) Kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca uygulanmış projelerin, zararın giderilmesine katkıları; zarar görenin değerlendirebileceği enkaz ve diğer yararlar; sigorta şirketlerince veya ilgili mevzuata göre kamu kurum ve kuruluşları ile sosyal güvenlik kuruluşlarınca karşılanan tazminatlar, tedavi ve cenaze giderlerinin zarar miktarından mahsup edilmesi suretiyle belirlenen nakdî veya aynî ödeme miktarını içeren sulhname tasarılarını hazırlamak. c) (Değişik: 20/11/2006-2006/11254 K.) Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenleyerek bir örneğini ilgiliye tebliğ etmek.d) (Değişik: 20/11/2006-2006/11254 K.) Başvuru sahibinin Kanun ve bu Yönetmelik kapsamına giren bir zararının bulunmadığının tespit edilmesi hâlinde, buna ilişkin karar tutanağı düzenleyerek bir örneğini ilgiliye tebliğ etmek." Anayasa Mahkemesi İçtihadı Anayasa Mahkemesinin 25/6/2009 tarihli ve E.2006/79, K.2009/97 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"5233 sayılı Yasa, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaş ile devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm yöntemi getirmiştir. Yasakoyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa'da ayrıntılı olarak kurala bağlamıştır....Terör ve terörle mücadeleden doğan ancak idari bir eylem veya işlemle nedensellik bağı bulunmayan maddi zararların karşılanmasına ilişkin 5233 sayılı Yasa'daki düzenlemeler, yasakoyucunun sosyal hukuk devletinin gereği olarak sorumluluk hukukunun genel ilkelerine yasayla getirdiği bir istisnadır. İdarenin kusurunun bulunmadığı ancak 'sosyal risk ilkesi' gereği sulh yoluyla karşılanması gereken zararların nelerden ibaret olduğunun tespiti, yasakoyucunun takdir yetkisi içindedir. İtiraz konusu kurallarda yer alan maddi zararların öncelikle sulh yoluyla karşılanmasına ilişkin hükümlerin bulunmasını bu kapsamda değerlendirmek gerekir.5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan ve herhangibir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararlardan sadece 'maddi' olan kısmının sulh yoluyla tazminine ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa'da bu zararlardan 'manevi' olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi, maddede 'sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır' denilerek Anayasa'nın maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir." Danıştay İçtihadı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 26/3/2014 tarihli ve E.2013/1489, K.2014/1219 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“5233 sayılı Yasa, idarenin terör olaylarına dayalı kusursuz sorumluluk alanını genişleten, oluşan zararların yargı yoluna başvurmadan sulh yoluyla ödenmesine öngören, bu yönüyle uyuşmazlığın sadece maddi zararlara ilişkin kısmının yargı dışı alternatif bir yöntemle giderilmesini sağlayan, ancak manevi zararların karşılanmasını da engellemeyen nitelikte bir yasadır.Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18888/02 nolu başvuruya konu 12/01/2006 günlü Aydın İçyer - Türkiye kararının paragrafında, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla ilgili olarak 'Tazminat Kanun’unda yalnız maddi zararlar için tazminat talep etme olanağının bulunduğu doğru olsa da Kanun’un maddesinin idari mahkemelerde manevi zarar için tazminat talep etme olanağı verdiği görülmektedir.' ifadesine yer verilmiştir.Bu durumda, terör olayları nedeniyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi kapsamında bulunup 5233 sayılı Yasa uyarınca karşılanmayan ilgililerin ileri sürdükleri manevi zarara bağlı tazminat taleplerine ilişkin uyuşmazlıklarda, idare hukukunun tazminata ilişkin ilke ve kuralları çerçevesinde 2577 sayılı Yasanın öngördüğü usullere tabi olarak manevi tazminat ödenip ödenmeyeceğine ilişkin yargısal incelemesinin yapılması gerekmektedir.” B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir...” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/16401 | Başvuru, terör olaylarından doğan maddi zararların eksik tazmin edilmesi, manevi zararların ise hiç tazmin edilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, öğrenci olan başvurucunun üniversite içinde dağıttığı bir bildiri nedeniyle disiplin cezasıyla cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/11/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Bazı sendika, meslek birlikleri ve sivil toplum örgütlerinin katılımı ile Ankara'da 10/10/2015 günü "Savaşa İnat Barış Hemen Şimdi! Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi" adı altında bir toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacağı bildiriminde bulunulmuştur. Aynı gün saat 04'te Ankara Tren Garı önünde toplanmaların başladığı ve katılımın devam ettiği sırada 3 saniye arayla iki ayrı patlama gerçekleşmiştir. Patlamalar sonucu 100'ün üzerinde insan hayatını kaybetmiş, 500'ün üzerinde insan ise yaralanmıştır. Başvurucu, olayların meydana geldiği tarihte Çukurova Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencisi olup Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı Fevzi Çakmak Yurdu'nda kalmaktadır. Başvurucu 22/10/2015 tarihinde Çukurova Üniversitesi Balcalı Kampüsü öğrenci kafeteryası önünde Ankara'da yaşanan bombalı saldırıyla ilgili bir bildiri dağıtmıştır. Bunun üzerine başvurucu hakkında Fevzi Çakmak Yurt Müdürlüğü Öğrenci Disiplin Kurulunca bir disiplin soruşturması başlatılmıştır. Yapılan soruşturma sonucunda Disiplin Kurulunun 19/2/2016 tarihli kararının 30/3/2016 tarihinde uygun görülmesiyle başvurucu hakkında, bildiri dağıtması ve bildiride geçen ifadeler nedeniyle 3/1/1999 tarihli ve 23572 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (mülga) Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Yurt İdare ve İşletme Yönetmeliği'nin (3/1/1999 tarihli Yönetmelik) maddesinin (f) fıkrası gereğince yurttan süresiz çıkarma cezası verilmiştir. Bahse konu disiplin cezası üzerine Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü Kredi Dairesi Başkanlığının 4/4/2016 tarihli kararıyla başvurucunun öğrenim kredisi kesilmiştir. Başvurucu, sözü edilen yurttan süresiz çıkarma ve öğrenim kredisinin kesilmesi işlemlerinin iptali istemiyle 13/6/2016 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Mahkeme, ilgili Yönetmelikte yurt öğrencilerinin ideolojik veya politik amaçlı gösteri, toplantı, tören düzenlemek, demeç vermek fiilini işlemeleri halinde yurttan süresiz çıkarılacaklarının açıkça düzenlendiğini, başvurucunun da siyasi içerikli bildiri dağıttığını ikrar ettiğini, bu nedenle bildiri içeriğinde yer alan ifadelerin suç oluşturup oluşturmadığından bağımsız olarak salt siyasi içerikli bildiri dağıtmış olması sebebiyle başvurucu hakkında verilen disiplin cezası ile buna bağlı kredisinin kesilmesine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek 27/4/2017 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Başvurucunun istinaf talebi üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Daire), istinaf başvurusuna konu edilen kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu gerekçesiyle 4/10/2017 tarihinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir. Daire kararı başvurucuya 31/10/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/11/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Somut olayda başvurucunun eyleminin gerçekleştiği tarihte yürürlükte bulunan 3/1/1999 tarihli Yönetmelik'in "Dayanak" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Yönetmelik; 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanunu ile 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanununun Uygulanmasına Ait Yönetmeliğin 13 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır." 19/12/1989 tarihli ve 20377 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanununun Uygulanmasına Ait Yönetmelik'in "Yurtların idare ve işletilmesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Yurtlara alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, yurtların idaresi yurtlarda barınma süresi, uygulanacak disiplin esasları, disiplin kurullarının kuruluşu, yetki ve işleyişleri, yurtların normal ve olağanüstü açılma ve kapatılması, sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler, özel ve gece hizmetleri ve küçük işletmelerin çalıştırılmasına dair esaslar ile diğer hususlar Kurum tarafından ayrıca çıkarılacak bir yönetmelikte tespit edilir. Danıştay Onüçüncü Dairesinin 9/3/2016 tarihli ve E.2015/446, K.2016/611 sayılı kararı ile 351 sayılı Yönetmelik'in maddesinin iptaline karar verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Davacı tarafından 19/12/1989 tarih ve 20377 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 351 sayılı Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarıldığı, diğer ilgili Bakanlıkların görüşünün alınmadığı ileri sürüldüğünden, ilgili Yönetmeliğin hazırlık çalışmalarında Maliye ve Bayındırlık Bakanlıklarının görüşünün alınıp alınmadığı, söz konusu Bakanlıkların hazırlık çalışmasında yer alıp almadığı hususunun ortaya konulması amacıyla yapılan Dairemizin 5/11/2015 tarih ve E:2015/446 sayılı ara kararına davalı idareler tarafından verilen cevaplarda; yapılan arşiv çalışmaları sonucunda konu ile ilgili bilgi ve belgelere rastlanılmadığının ifade edildiği görülmüştür.Bu durumda, 351 sayılı Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin hazırlık çalışmalarında, 351 sayılı Kanunun maddesinde kurala bağlanan emredici hükme uyulmadan, Maliye Bakanlığı ile Bayındırlık Bakanlığının görüşünü almadan söz konusu Yönetmeliğin hazırlandığı anlaşıldığından, mevzuat hükümlerine aykırı olarak hazırlandığı açık olan ilgili Yönetmeliğin maddesinin iptali gerekmektedir." 3/1/1999 tarihli Yönetmelik'in "Yurttan süresiz çıkarma cezası" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yurttan süresiz çıkarma cezası; öğrencinin öğrenimi süresince kurum yurtlarından herhangi birine alınmamak üzere yurtla ilişiğinin kesilmesidir.Yurttan süresiz çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...f) Milli birlik ve bütünlük duygularını zedeleyici veya bozucu maksatla bayrak ve sembol asmak, kullanmak, marşlar söylemek, açlık grevinde bulunmak, oturma eylemi yapmak, pankart taşımak veya asmak, ideolojik veya politik amaçlı gösteri, toplantı, tören düzenlemek, demeç vermek,...Yönetmeliğin bu maddesine göre yurttan ilişiği kesilen öğrencilerin kredileri de kesilir." 3/1/1999 tarihli Yönetmelik'i ilga eden, 9/8/2016 tarihli ve 29796 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Yurt İdare ve İşletme Yönetmeliği'nin (9/8/2016 tarihli Yönetmelik) "Dayanak" kenar başlıklı maddesinde ise söz konusu Yönetmelik'in 16/8/1961 tarihli ve 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurt Hizmetleri Kanunu'nun maddesinin sekizinci fıkrasının (c) bendine dayanılarak hazırlandığı belirtilmiştir. 9/8/2016 tarihli Yönetmelik'in dayanağı olan 351 sayılı Kanun'un maddesi ise 2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (703 sayılı KHK) maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlükten kaldırılmadan önce maddenin dayanak olarak gösterilen ilgili kısmı şöyledir:"Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: ...c) Yönetmelik taslaklarını inceleyip, Başbakan veya Kurumun bağlı olduğu Bakan onayına sunmak üzere karara bağlamak" 9/8/2016 tarihli Yönetmelik'te "Yurttan süresiz çıkarma" cezasına ilişkin 3/1/1999 tarihli Yönetmelik'in maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendi ile aynı maddenin -yurttan ilişiği kesilen öğrencilerin kredilerinin de kesileceğine dair- son fıkrası aynen korunmuştur. 9/8/2016 tarihli Yönetmelik'i ilga eden, 9/4/2021 tarihli ve 31449 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Gençlik ve Spor Bakanlığı Yurt Hizmetleri Yönetmeliği'nin (9/4/2021 tarihli Yönetmelik) "Dayanak" kenar başlıklı maddesinde ise söz konusu Yönetmelik'in 351 sayılı Kanun'un maddesi, 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi ve maddesine dayanılarak hazırlandığı belirtilmiştir. 9/4/2021 tarihli Yönetmelik'te dayanak olarak gösterilen 351 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Bu kanunun uygulanmasına ait yönetmelik Gençlik ve Spor Bakanlığınca hazırlanır." 9/4/2021 tarihli Yönetmelik'te dayanak olarak gösterilen 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin maddesi ile maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Madde 184 - (1) Gençlik ve Spor Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:...ğ) Yurt yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek, desteklemek ve yurt hizmetlerine ilişkin usul ve esasları belirlemek,...Madde 188 - (1) Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğünün görev ve yetkileri şunlardır:...f) Öğrenci disiplin işlemleri ile ilgili işlerin mevzuat hükümlerine uygun olarak yürütülmesini sağlamak," 9/4/2021 tarihli Yönetmelik'in "Yurttan çıkarma cezası" kenar başlıklı maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendi şöyledir:"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Anayasada belirtilen niteliklerine aykırı davranışlarda bulunmak, milli birlik ve bütünlük duygularını zedeleyici veya bozucu maksatla bayrak veya sembol asmak, kullanmak, marşlar söylemek, açlık grevinde bulunmak, oturma eylemi yapmak, pankart taşımak veya asmak, ideolojik veya politik amaçlı gösteri, toplantı, tören düzenlemek, demeç vermek, katılmak veya katılmaya zorlamak." | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/38607 | Başvuru, öğrenci olan başvurucunun üniversite içinde dağıttığı bir bildiri nedeniyle disiplin cezasıyla cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, sözleşmeden kaynaklanan ücret alacağının tahsili istemiyle açılan davada usul kurallarının hatalı uygulanması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 2008-2009 sezonunda Çankaya Belediyesi Spor Kulübünde lisanslı ve sözleşmeli hentbol sporcusu olarak çalışmıştır. Başvurucu, adı geçen Spor Kulübü ile arasında düzenlenen ücret sözleşmesi uyarınca tarafına ödenmesi gereken ücretin ödenmemesi üzerine 15/5/2013 tarihinde alacak davası açmıştır. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 1/10/2015 tarihli kararı ile davanın kabulüne karar vererek başvurucuya 800 TL ücretin ödenmesine hükmetmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sisteminde (UYAP) yapılan araştırma sonucunda Yargıtay Hukuk Dairesinin 8/10/2018 tarihli kararı ile hükmün bozulduğu anlaşılmıştır. Başvurucu 23/10/2018 tarihine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/31089 | Başvuru, sözleşmeden kaynaklanan ücret alacağının tahsili istemiyle açılan davada usul kurallarının hatalı uygulanması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; vergi, resim ve harç istisna belgesi verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından ihale açılmıştır. İhale evrakında işin yatırım programında olduğu ve ihalenin yabancı istekliye de açık olduğu belirtilmiştir. Pazarlık usulü ile yapılan ve yabancı firmanın davet edilmediği ihale 21/6/2016 tarihli kararla başvurucu üzerinde bırakılmıştır. Başvurucu, ihale konusu işle ilgili olarak vergi, resim ve harç istisna belgesi(istisna belgesi) verilmesitalebiyle Ekonomi Bakanlığına başvurmuştur. Başvurucunun talebi 20/7/2016 tarihli işlemle, ihalenin pazarlık usulüyle yapıldığı, yabancı katılımının olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu istisna belgesi verilmemesi nedeniyle 852,12 TL sözleşme damga vergisi, 830,02 TL karar damga vergisi ödediğini ayrıca hakedişlerden aylık 000 TL damga vergisi kesildiğini ifade etmiştir. Bu arada 15/7/2016 tarihli ve 6728 sayılı Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 9/8/2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. 6728 sayılı Kanun’un ve maddeleriyle yapılan söz konusu değişikliklerle 1/7/1964 tarihli ve 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu'nun ek maddesinin (4) numaralı fıkrası ile 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun ek maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan uluslararası ihale tanımında "ve yabancı firmalarca da teklif verilen…" ifadesine yer verilmiştir. Başvurucu, istisna belgesi verilmemesine ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açmış, usule ilişkin kararların ardından davayı esastan inceleyen Ankara Vergi Mahkemesi (Vergi Mahkemesi) davanın esastan reddine karar vermiştir. Gerekçede 6728 sayılı Kanun'la değiştirilen ilgili kurallara göre ihalenin uluslararası ihale olarak kabul edilmesi için yalnızca ihalenin yerli ve yabancı isteklilere açık olduğunun belirtilmesinin yeterli olmadığı, fiilen ihalenin bu şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğinin de incelenmesi gerektiği, olayda ihaleye davet edilen sekiz adet firmanın tamamı yerli firmalar olup yabancı firma teklifinin bulunmadığı ve dolayısyla ihalenin uluslararası ihale olarak nitelendirilemeyeceği açıklanmıştır. Buna göre vergi, resim ve harç istisnası belgesi düzenlenmesi isteminin reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun istinaf başvurusunun reddi üzerine karar kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 22/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 7/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru süresi içinde yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi 24/12/2020 tarihli ve E.2020/15, K.2020/78 sayılı kararıyla 6728 sayılı Kanun'la değişik 488 sayılı Kanun'un ek maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan "…ve yabancı firmalarca da teklif verilen…" ibaresi ile 492 sayılı Kanun'un ek maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan "…ve yabancı firmalarca da teklif verilen…" ibaresini Anayasa'nın , ve maddelerine aykırı bularak iptal etmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/37413 | Başvuru, vergi, resim ve harç istisna belgesi verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; mensubu olunan partinin binasından çıkışın engellenmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, kolluk görevlilerince fiziksel şiddet uygulanması ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Milletvekili olan başvurucu, bir kısım belediye başkanının görevden alınıp yerlerine kayyım atanmasını protesto etmek amacıyla 20/8/2019 tarihinde Diyarbakır'da mensubu olduğu partinin binasından yanındaki kişilerle dışarıda bekleyen grupla buluşmak üzere çıkmak istemiştir. Düzenledikleri tutanağa göre kolluk görevlileri, başvurucu ve yanındaki gruba valiliğin toplantı, gösteri yürüyüşlerinin bir süre yasaklandığına ilişkin emri doğrultusunda binadan çıkmalarına izin verilmeyeceğini bildirmiştir. Başvurucunun da aralarında olduğu grubun binadan çıkmaya çalışması neticesinde kolluk görevlileri müdahalede bulunmuştur. Olay nedeniyle düzenlenen kolluk tutanağı ile kolluk görevlilerince yapılan görüntü kayıtlarının çözümüne ilişkin tutanağa göre başvurucunun da aralarında olduğu grup, polis kalkanlarına yüklenerek kolluk kuvvetlerinin direncini kırmaya çalışmıştır. Grubun bulunduğu alandan kolluk görevlilerine bazı cisimler atılmış, anılan olay neticesinde beş kolluk görevlisi yaralanmıştır. Bununla birlikte kolluk görevlileri tarafından başvurucuya yönelik bir müdahale gerçekleşmemiştir. Yaşanan olay sonrasında başvurucunun özel bir hastaneye müracaat etmesi üzerine adli muayene raporu düzenlenmiştir. Anılan raporda başvurucunun oksipital (boyun arka kısmı, ensenin üzeri) bölgesinde şişlik, sırtında ise ekimoz ve şişlikler tarif edilmiş; başvurucunun hayati tehlikesinin bulunmadığı ve yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olduğu belirtilmiştir. Başvurucu; ilgili kamu görevlileri hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, işkence, görevi kötüye kullanma ve yaralama suçlarından soruşturma başlatılması için 6/12/2019 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusunda başvurucu, olaya ilişkin görüntü ve kamera kayıtlarının internette yer aldığını, bu görüntülerden kendilerinin abluka altına alındığının ve fiziksel şiddete uğradıklarının anlaşıldığını belirtmiştir. Başsavcılık 13/1/2020 tarihinde Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğüne olayla ilgili emniyet birimlerinde bir tahkikat evrakının olup olmadığının tespit edilmesi, olması hâlinde ise bir örneğinin gönderilmesi, olayda başvurucuya müdahale eden polis memurlarının açık kimliklerinin tespit edilmesi, olaya dair tanık araştırılması yapılarak varsa tanık beyanlarının alınması, kamera kaydı tespiti yapılarak kaydın CD ortamına aktarılması ve çözümlemesinin yapılması talimatlarını iletmiştir. 24/9/2020 tarihinde celbedilen bilgi ve belgeler neticesinde Başsavcılık, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başsavcılığın yaptığı değerlendirmenin ilgili kısmı şöyledir:"... Gülüstan Kılıç Koçyiğit'in de aralarında bulunduğu grubun ... il binasından çıkıp dışarıdaki grupla birleşmesini engellemek amacıyla ablukaya alındığı, ablukadaki grubun polis memurlarına karşı eylemde bulunması üzerine polis memurları tarafından gruba müdahale edildiği, grup içerisinde bulunan müşteki Gülüstan Kılıç Koçyiğit isimli şahsa yönelik herhangi bir müdahalenin bulunmadığı, müştekinin herhangi bir yaralanması olduğuna dair bir raporun bulunmadığı, olayda polis memurlarına atfedilebilecek suç unsuruna rastlanmadığı... [anlaşılmıştır.]" Başvurucu; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin değerlendirme yapılmadığını, sunulan darp raporunun dikkate alınmadığını, basına düşen ve kendisinin de sunduğu görüntülerin incelenmediğini, tanık ve şüpheli ifadelerinin alınmadığını belirterek anılan karara itiraz etmiştir. Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği 18/3/2021 tarihli kararıyla başvurucunun itirazını reddetmiştir. Başvurucu 27/3/2021 tarihinde kararı öğrendikten sonra 21/4/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/17150 | Başvuru, mensubu olunan partinin binasından çıkışın engellenmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, kolluk görevlilerince fiziksel şiddet uygulanması ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, çeşitli basın açıklamalarına katılan başvurucular hakkında izinsiz basın açıklamalarına katıldıkları gerekçesiyle emre aykırı davranıştan idari para cezası uygulanmasının toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 1/7/2019 ile 14/2/2020 arası farklı tarihlerde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle ekli listede bulunan bireysel başvuru dosyalarının 2019/23334 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Mersin Valiliği (Valilik) tarafından 9/1/2019 tarihli ve 67781986-640 sayılı kararla mülki sınırlar içinde 2019 yılı toplanma alanları, yürüyüş güzergâhları, miting alanları ve basın açıklaması yapılacak yerler belirlenmiş; ilan edilmiş ve ilgili taraflara tebliğ edilmiştir. Anılan kararda ayrıca basın açıklaması etkinliklerinin kamu düzenini, eğitim öğretimi, çalışma hayatını ve ticaret hürriyetini engelleyici veya bozucu biçimde olmamak kaydıyla ve 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun "Bildirim Verilmesi" başlıklı maddesinde belirtilen süre içinde bilgi verilmek suretiyle yapılması gerektiği hususu belirtilmiştir. Başvurucular Mersin'in farklı yerlerinde ve farklı tarihlerde basın açıklamaları ve oturma eylemlerine katılmıştır. Bu kapsamda başvurucuların da aralarında olduğu gruplar tarafından 10/5/2019, 12/5/2019, 13/5/2019, 21/5/2019, 22/5/2019, 23/5/2019, 24/5/2019, 25/5/2019, 15/10/2019 ve 16/10/2019 tarihlerinde Mersin'in Akdeniz ilçesinde bulunan Özgür Çocuk Parkı'nda; 18/3/2019 ve 20/10/2019 tarihlerinde Yenişehir ilçesinde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ilçe binası önünde; 16/3/2019, 24/4/2019 ve 21/5/2019 tarihlerinde Akdeniz ilçesinde bulunan HDP ilçe binası önünde ve 12/10/2019 tarihinde Forum Alışveriş Merkezi önünde "Açlık Grevlerine Destek", "Halepçe Katliamının Yıldönümü", "Gündemdeki Olaylar Ve Kuzey Suriye Operasyonu", "Savaşa Hayır" ve "Kadın Cinayetlerini Önleme" gibi güncel konularda basın açıklamaları ile oturma eylemleri gerçekleştirilmiştir. Söz konusu tarihlerde kolluk kuvvetleri tarafından basın açıklamalarının yapılacağı yerlere gelinerek Valiliğin ilgili kararı gereğince uyarılarda bulunulmuştur. Bu kapsamda Özgür Çocuk Parkı'nda gerçekleşen eylemler yönünden Valilik kararı gereğince bildirimde bulunmadan basın açıklaması yapılamayacağı, diğer mekânlar yönünden ise bu alanların basın açıklaması yapılacak yerler kapsamında olmadığı hususunda uyarılar yapılmıştır. Yapılan uyarılara rağmen söz konusu tarihlerde basın açıklamaları gerçekleştirilmiş ve kolluk tutanaklarına göre başvurucuların da aralarında bulunduğu gruplar herhangi bir taşkınlık yapmadan ve müdahale edilmeden kısa süre içinde dağılmıştır. Başvurucuların tamamı hakkında 2019 yılında çeşitli tarihlerde söz konusu basın açıklamalarına ve oturma eylemlerine katılmaları nedeniyle 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun maddesi uyarınca emre aykırı davranışta bulunmaktan birden çok kez idari para cezasına hükmedilmiştir. Başvurucular tarafından idari para cezalarına farklı tarihlerde itiraz edilmiştir. İtirazları inceleyen Mersin ilgili Sulh Ceza Hâkimlikleri (Hâkimlikler), başvurucular hakkında uygulanan idari para cezalarının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle farklı tarihlerde itirazları kesin olarak reddetmiştir. Kararlar farklı tarihlerde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5326 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "(1) Yetkili makamlar tarafından adli işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye... idari para cezası verilir..." 2911 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, tüm il ve ilçe sınırları içerisinde aşağıdaki hükümlere uyulmak şartıyla her yerde yapılabilir.İl ve ilçelerde toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergâhı, kamu düzenini ve genel asayişi bozmayacak ve vatandaşların günlük yaşamını zorlaştırmayacak şekilde ve 22 nci maddenin birinci fıkrasında sayılan sınırlamalara uyulması kaydıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasi partilerin il ve ilçe temsilcileri ile güzergâhın geçeceği ilçe ve il belediye başkanlarının, en çok üyeye sahip üç sendikanın ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının il ve ilçe temsilcilerinin görüşleri alınarak mahallin en büyük mülki amiri tarafından belirlenir. İl ve ilçenin büyüklüğü, gelişmişliği ve yerleşim özellikleri dikkate alınarak birden fazla toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergâhı belirlenebilir.Belirlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergâhı yerel gazeteler ile valilik ve kaymakamlık internet sitelerinden ilan edilerek halka duyurulur." 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun 11/A. maddesi şöyledir: "Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür." Aynı Kanun'un 11/C maddesi şöyledir:"İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. (Ek cümle: 25/7/2018-7145/1 md.) Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır. (Ek paragraf: 25/7/2018-7145/1 md.) Vali, kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunduğu hâllerde on beş günü geçmemek üzere ildeki belirli yerlere girişi ve çıkışı kamu düzeni ya da kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi bulunan kişiler için sınırlayabilir; belli yerlerde veya saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını, araçların seyirlerini düzenleyebilir veya kısıtlayabilir ve ruhsatlı da olsa her çeşit silah ve merminin taşınması ve naklini yasaklayabilir. (Mülga birinci cümle: 25/7/2018-7145/1 md.) (…) Bu fıkra kapsamında alınan ve ilan olunan karar ve tedbirlere uymıyanlar hakkında 66 ncı madde hükmü uygulanır." düzenlemesini taşımaktadır." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"(Değişik: 23/1/2008-5728/125 md.) İl genel kurulu veya idare kurulları yahut en büyük mülkiye amirleri tarafından kanunların verdiği yetkiye istinaden ittihaz ve usulen tebliğ veya ilan olunan karar ve tedbirlerin tatbik ve icrasına muhalefet eden veya müşkülat gösterenler veya riayet etmeyenler, mahallî mülkî amir tarafından Kabahatler Kanununun 32 nci maddesi hükmü uyarınca cezalandırılır. (Ek cümle: 27/3/2015 - 6638/16 md.) Ancak, kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürecek toplumsal olayların baş göstermesi hâlinde vali tarafından kamu düzenini sağlamak amacıyla alınan ve usulüne göre ilan olunan karar ve tedbirlere aykırı davrananlar, üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır." B. Uluslararası Hukuk Mevcut başvurulara ilişkin ulusal ve uluslararası hukuk kaynaklarının derli toplu verildiği kararlar için bkz. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, §§ 22-31; Rıza Gökçen Erus ve diğerleri, B. No: 2014/17391, 19/4/2018, §§ 24- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mevcut başvurulara benzer başvurulardan olan Akarsubaşı/Türkiye (B. No: 70396/11, 21/7/2015) başvurusunu 21/7/2015 tarihinde karara bağlamıştır. Devlet memuru ve Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) üyesi olan başvurucu, Adana Adliyesi önünde Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN) tarafından düzenlenen gösteriye katılmıştır. Burada bir basın açıklaması okunmuş ve göstericiler söz konusu basın açıklaması çerçevesinde kendi kurumlarında kreş yapılmasını talep etmiştir. Daha önce basın açıklaması yapılamayacak yerlere ilişkin olarak verilmiş Valilik kararını ihlal edecek şekilde Adliye Sarayının giriş merdivenleri önünde yapılan bu basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle başvurucu hakkında 5326 sayılı Kanun’un maddesine dayanılarak 143 TL idari para cezası uygulanmıştır. Başvurucunun itirazları mahkemece reddedilmiştir. AİHM; devletlerin yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda bu hakka kanuna aykırı nitelikte dolaylı sınırlamalar getirmekten kaçınmakla da yükümlü olduklarını hatırlatmıştır. AİHM, basın açıklamasının barışçıl özelliğine vurgu yapmış ve kamu makamlarının barışçıl biçimde yapılan bir gösteriye karşılık vermeleri gerektiğinde başvurucunun barışçıl şekilde gösteri yapma hakkı ile yerel makamların kamu düzenini koruma görevi arasındaki dengeyi sağlamakla yükümlü olduğunu belirtmiştir. AİHM, ilk derece mahkemesinin söz konusu dengelemeyi yapmadığı gibi gösterinin amacını ve barışçıl niteliğini de değerlendirmediğine dikkat çekmiştir. AİHM'e göre başvurucuya yalnızca basın açıklamasının okunması gereken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle para cezası verilmesi, bir sendikaya üye olan herkesi cezalandırılma korkusuyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesi ile güvence altına alınan toplantı ve gösteri yapma hakkını kullanmaktan caydırabilecek niteliktedir. AİHM 5326 sayılı Kanun’un maddesinin imkân verdiği müdahalenin zorlayıcı bir sosyal gereksinime karşılık geldiğinin ilgili ve yeterli gerekçe ile gösterilemediği ve Sözleşme’nin maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli olarak görülemeyeceği sonucuna varmıştır. Yine AİHM; Yılmaz Yıldız ve diğerleri/Türkiye (B. No: 4524/06, 14/10/2014, §§ 43, 47, 48) kararında, yetkililer tarafından yasaklanan bir alanda gösteri yapmak için toplanmış olmalarına rağmen başvurucuların niyetlerinin kamu menfaatini ilgilendiren konular yani Sosyal Sigortalar Kurumu hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesi üzerine tartışmaya katılma olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların barışçıl bir gösteri yaptıklarını, hastanelerin girişlerinde herhangi bir rahatsızlığa sebep olmadıklarını, ayrıca hastaların hastanelere girmelerine imkân verdiklerini gözlemlediğini ifade etmiştir. Ayrıca gösteri yapan kişilerin gerek kamu düzenine yönelik bir tehlike arz ettiklerini gerekse şiddet içeren eylemlere kalkıştıklarını gösteren bir delil olmadığını vurgulamıştır. AİHM, başvurucuların ilgili makamlar tarafından verilen emirlere uymamalarından suçlu bulunmalarının doğru olduğunu ancak yerel mahkeme kararlarının gerekçe kısmında, söz konusu mahkemelerin müdahalenin orantılılığı ve başvuranların toplantı özgürlüğü nedeniyle sahip oldukları hakların dengelenmesi hususları üzerinde durduklarının tespit edilmediğini kaydetmiştir. Dolayısıyla AİHM, yerel mahkemeler tarafından belirtilen gerekçelerin ilgili ve yeterli olmadığını ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığını belirtmiştir. Bu belirtilenler ışığında AİHM, Sözleşme’nin maddesinin (2) numaralı paragrafı kapsamında başvurucuların yalnızca barışçıl bir gösteriye katılmaları nedeniyle yargılanmalarının ve sonunda kendilerine idari para cezaları verilmesinin kamu düzenini sürdürme amacıyla orantılı ve gerekli olmadığını belirtmiştir. | Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/23334 | Başvurular, çeşitli basın açıklamalarına katılan başvurucular hakkında izinsiz basın açıklamalarına katıldıkları gerekçesiyle emre aykırı davranıştan idari para cezası uygulanmasının toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca müşterek çocukla aile konutundan uzaklaştırmaya yönelik tedbir nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu ve eşi hakkında 2020 yılından itibaren devam eden süreçte çok sayıda karşılıklı önleyici tedbir kararı uygulanmıştır. 2020 yılında Kayseri Aile Mahkemesinde (Aile Mahkemesi) açılan boşanma davası devam etmektedir. Müşterek çocuğun velayeti 6/11/2020 tarihinde tedbiren başvurucuya verilmiştir. Başvurucu, eşinin kendisini darp ettiği iddiasıyla 3/2/2020 tarihinde kolluğa başvurarak 6284 sayılı Kanun kapsamında önleyici tedbir talebinde bulunmuştur. Kolluk tarafından 6284 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bendi uyarınca başvurucunun eşinin şiddet tehdidi, hakaret ve aşağılama içeren davranışlarda bulunmaması, müşterek konuttan uzaklaştırılması, eşinin konutuna ve işyerine yaklaşmaması, şiddete uğramamış olsa bile eşinin yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması yönünde otuz gün süreyle önleyici tedbir kararı verilmiştir. Kayseri Aile Mahkemesince (Mahkeme) önleyici tedbir kararı, bulundurulması ya da taşınmasına kanunen izin verilen silahların kolluğa teslimini öngören (g) bendi de eklenmek suretiyle 3/2/2020 tarihinde onaylanmıştır. Başvurucu, eşinin önleyici tedbir kararına rağmen eve gelip fotoğraflarını yaktığını ve eşyalara zarar verdiğini, eşine ait şirkete ait ancak fiilen kendisinin kullanımında olan aracın eşinin çalışanı tarafından rızası hilafına yedek anahtarla götürüldüğünü, müşterek çocuğun da götürülmek istendiğini ancak karşı çıktığını, şiddet tehlikesinin devam ettiğini ileri sürmek suretiyle önleyici tedbir kararının uzatılması için 26/2/2020 tarihinde Mahkemeye başvurmuştur. Mahkeme, tedbir isteyenin maruz kaldığı şiddet derecesi ve tutumunu gerekçe göstererek önleyici tedbir kararının 6284 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca üç ay süre ile uzatılmasına 28/2/2020 tarihinde karar vermiştir. Başvurucuya karşı 2/3/2020 tarihinde Aile Mahkemesinde boşanma davası açılmıştır. Başvurucunun eşi boşanma davası açmasının akabinde başvurucunun kendisine saldırgan bir tutum izlediği, kendisini davadan feragat etmeye zorladığı, can güvenliğinin olmadığı iddiasıyla 25/9/2020 tarihinde kolluğa başvurarak 6284 sayılı Kanun kapsamında önleyici tedbir uygulanmasını talep etmiştir. Kolluk tarafından 6284 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentleri uyarınca başvurucunun eşine karşı şiddet tehdidi, hakaret ve aşağılama içeren davranışlarda bulunmaması, müşterek konuttan uzaklaştırılması, eşinin konutuna ve işyerine yaklaşmaması, şiddete uğramamış olsa bile eşinin yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması yönünde otuz gün süreyle önleyici tedbir uygulanmasına karar verilmiştir. Mahkemece kişiler aynı haneyi paylaşsa da paylaşmasa da ailede, hanede ya da aile mensubu sayılan kişiler arasında fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü şiddeti önlemek amacı ile ilgili tedbirlerin alınması gerekliliği gerekçe gösterilerek 25/9/2020 tarihinde önleyici tedbir kararının onaylanmasıyla başvurucu aleyhine ilk önleyici tedbir kararı verilmiştir. Başvurucu, 29/9/2020 tarihinde anılan karara karşı itirazda bulunmuştur. Başvurucu itirazında, 2/2/2020 tarihinde eşinin kendisini darp ettiğini, olayla ilgili yargılama sürecinin Kayseri Asliye Ceza Mahkemesinde devam ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca eşinin kendisine hakaret ettiği ve evdeki kameraları rızası dışında aktifleştirerek elde ettiği görüntüleri mahkemeye sunmak suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucu ayrıca, önleyici tedbir kararının müşterek konuttan uzaklaştırmayı da kapsaması nedeniyle müşterek çocuğu da alarak konuttan ayrılmak zorunda kaldığını, Kayseri'de tanıdığı kimse olmadığı için pandemi döneminde Ankara'ya taşındığını ileri sürmüştür. Başvurucu, itiraz dilekçesine eşiyle tartışmalarına ilişkin dört adet ses kaydını içerir CD eklemiştir. Aile Mahkemesi, tarafların beyanları ve CD içeriklerini gözetmek suretiyle tedbir isteyenin yakınlarına, tanıklarına ve çocuklarına yaklaşılmamasına ilişkin tedbiri içeren (d) bendinin somut olayda uygulanmasını gerektirir bir durum bulunmadığı gerekçesiyle başvurucunun itirazının kısmen kabulü ile (d) bendinin kaldırılmasına ve önleyici tedbirin (a), (b) ve (c) bendi yönünden devam etmesine 8/10/2020 tarihinde karar vermiştir. Başvurucunun eşi 21/10/2020 tarihli dilekçesi ile Mahkemeden önleyici tedbir kararının uzatılmasını talep etmiştir. Talebin dayanağı olarak başvurucunun üçüncü kişiler aracılığıyla ve evinin etrafında arabasıyla dolaşmak suretiyle tehditlerine devam ettiği, müşterek konutun anahtarını değiştirdiği, delilleri yok etmek için güvenlik kamerasının kablolarını kestiği ileri sürülmüştür. Ayrıca talep dilekçesine delil olarak video kaydı, fotoğraf görüntüleri ve polis tutanağı eklenmiştir. Mahkeme, dilekçe ve dosya kapsamını dikkate alarak 6284 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri uyarınca hükmedilen önleyici tedbirin üç ay süre ile uzatılmasına 22/10/2020 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu 30/10/2020 tarihli dilekçesi ile anılan karara karşı Aile Mahkemesine itirazda bulunmuştur. Başvurucu itiraz dilekçesinde; kendisinin karşı tarafın güvenliğini tehlikeye sokacak bir fiziki yapıda olmadığını ve silahının da bulunmadığını, önleyici tedbir kararının müşterek konuttan uzaklaştırmayı da kapsaması nedeniyle müşterek çocuğun barınması ve eğitiminin tehlikeye girdiğini ileri sürmüştür. Aile Mahkemesi, önleyici tedbir kararının kaldırılmasını gerektirir yeni bir olgunun ortaya çıkmadığı gerekçesiyle 9/11/2020 tarihinde itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu Aile Mahkemesinin itirazın reddi kararını 9/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 8/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru tarihinden sonra Mahkemece 14/1/2021, 8/7/2021, 27/12/2021, 21/6/2022, 12/12/2022 ve 5/6/2023 tarihlerinde başvurucu aleyhine hükmedilen önleyici tedbirin altışar ay uzatılması yönünde kararlar verilmiştir. Kayseri Asliye Ceza Mahkemesinde görülen basit yaralama davasında her iki taraf hakkında 25/11/2021 tarihinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir. Verilen bu karar 11/1/2022 tarihinde kesinleşmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/37585 | Başvuru 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca müşterek çocukla aile konutundan uzaklaştırmaya yönelik tedbir nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, bir kişinin kamu görevlilerince kaçırılıp öldürülmesi ve bu olaylailgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının; olayın faillerinin yargılanmaması nedeniyle bu kişilerden yönelebilecek ve yaşam boyu sürecek tehdit, belirsizlik ve endişe sebebiyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. OLAYLAR VE OLGULAR Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 14/7/1994 tarihinde saat 00 sıralarında İdil Jandarma Komutanlığına, İdil ilçesine bağlı bir köy yolunu İdil-Cizre kara yoluna bağlayan sapağa bir kilometre mesafede bulunan taşlık bir tarlada bir ceset bulunduğu bildirilmiştir. Konudan haberdar edilen İdil Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) olay hakkında derhâl soruşturma başlatmıştır. Olay yerini inceleyen ve olay yerinin basit bir krokisini çizen jandarma görevlileri bu kişinin gözlerinin poşu ile bağlandığı, uzun namlulu bir silahla -kafasını tarladaki kayaya dayamak suretiyle- öldürüldüğü sonucuna varmışlardır. Cesedin üzerinden başvurucunun eşi S. adına düzenlenmiş bir adet hasta sevk evrakı ile bir hesap makinesi çıkmıştır. Olay yerinde incelemelerde bulunan Cumhuriyet savcısı, cesedin ayak kısmında 30 adet boş kovan bulunduğunu tespit etmiştir. Olay yerinde bir pratisyen hekim tarafından yapılan ölü muayenesi işleminde, ölenin vücudunda pek çok ateşli silah giriş ve çıkış deliği saptanmış, ölümün ateşli silah yaralarından meydana geldiği sonucuna varılmış ve klasik otopsi işlemine gerek görülmemiştir. Olayı ihbar eden kişilerden A.A. jandarma görevlilerince alınan 14/7/1994 tarihli ifadesinde; saat 30 sıralarında beyaz renkli bir aracın köy yoluna saptığını, on dakika kadar sonra aracın gittiği yönden silah sesleri geldiğini, bir süre sonra aracın Cizre yönüne doğru gittiğini, iki saat sonra tarladan gelen köylülerin yol üzerindeki bir cesetten söz etmeleri üzerine olayı görevlilere haber verdiklerini ve cesedin kime ait olduğunu bilmediğini söylemiştir. A.A.nın ifadesinde geçen beyaz renkli aracın tespiti amacıyla Cizre Emniyet Müdürlüğü ile istinabe yoluyla yazışma yapılmış ancak İdil yolu üzerindeki arama noktasında sadece 00-00 saatleri arasında görevli bulunduğu öğrenilmiştir. İstinabe suretiyle 2/8/1994 tarihinde ifadesi alınan A.Y., bulunan cesedin dayısı S.ye ait olduğunu, birlikte elektronik eşya dükkânı işlettiklerini, dayısının nasıl öldürüldüğünü görmediğini ve bir ay kadar önce dayısının gözaltında tutulduğunu beyan edipS.nin açık kimlik bilgilerini bildirmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 19/12/1994 tarihinde, açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen faillerin gerçekleştirdiği eylemlerin kasten öldürme ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarını oluşturduğunu tespit edip zamanaşımı süresinin 14/7/2014 tarihinde dolacağını belirlemiş ve faillerin zamanaşımı süresi sonuna kadar aranması için daimî arama kararı vermiştir. Daimî arama kararı uyarınca kolluk görevlilerince zaman zaman düzenlenen, faillerin tespit edilemediğine ve faillerin kimliklerinin tespitine çalışıldığına ilişkin tutanaklar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Olay yerinde bulunan 30 adet boş kovanı tetkik eden Diyarbakır Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı (Kriminal Laboratuvar) 23/12/1994 tarihli raporunda; yirmi beşi bir silahtan, beşi ise başka bir silahtan atılan kovanların faili meçhul olaylar arşivine kaydedildiğini belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının isteği üzerine farklı olaylarda ele geçirilen kovanları olay yerinde bulunan boş kovanlar ile karşılaştıran Kriminal Laboratuvar 14/9/1998 tarihli raporunda kovanlar arasında bağlantı kurulamadığını bildirmiştir. S.nin kardeşi A. 27/3/2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe vererek S.nin 14/7/1994 tarihinde polis memurları R.H. ve .. tarafından beyaz renkli bir araca bindirilip götürüldüğünü, bu sırada araçta biri şoför olmak üzere üç kişinin bulunduğunu, ertesi gün S.nin cesedinin bulunduğunu, S.nin 1994 yılının Haziran ayının sonlarında B... isimli bir terör örgütü itirafçısı ile özel tim görevlilerince yirmi gün gözaltında tutulduğunu, 23/4/1994 tarihinde polis memurları R.H. ile ..nin S.yi zorla bir araca bindirip götürdüklerini ve sabaha kadar gözaltında tuttuklarını iddia etmiştir. Ayrıca A., B...yi görürse teşhis edebileceğini ifade etmiştir. Eşinin polis memurları B..., R.H. ve .. tarafından öldürüldüğüne ve olay hakkında şikâyetçi olduğuna dair dilekçe vermesi üzerine başvurucu 14/5/2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 Sor. sayılı soruşturması kapsamında dinlenmiştir. Başvurucu ifadesinde; eşi, çocukları ve eşinin kardeşi A. ile birlikte evlerinde uyumakta iken 00-30 sıralarında evlerinin kapısının çalındığını, eşinin .. ve B... Tarafından beyaz renkli bir araca bindirilerek götürüldüğünü, araçta R.H. ile tanımadığı bir kişinin olduğunu, bir gün sonra eşinin cesedinin bulunduğunu, olay hakkında Cumhuriyet Başsavcılığınca bir soruşturma yürütüldüğünü, eşinin terör örgütüyle bir ilgisinin bulunmadığını, bahsettiği kişilerin daha önce de eşine işkence ettiklerini ve bir keresinde eşinin yirmi gün gözaltında kaldığını söylemiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 18/5/2012 tarihinde, S.nin ölümü hakkında yürütülen soruşturmayı 2009/430 Sor. sayılı soruşturmadan ayırmış ve soruşturma yetkisinin kendisine ait olmadığı gerekçesiyle yetkisizlik kararı vererek soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, yetkisizlik kararıyla gelen soruşturma evrakını S.nin ölümü hakkında yürütülen soruşturma ile birleştirmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Emniyet Müdürlüğü ile Cizre Emniyet Müdürlüğünden başvurucunun ifadesi ile A.nin dilekçesinde isimleri geçen kişilerin açık kimlik bilgilerinin tespitini istemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 3/8/2012 ve 6/8/2012 tarihli cevap yazılarında, 1994 yılında görev yapan R.H. ve .. isimli veya bu isimlerle bilinen polis memuruna rastlanmadığı ve B... kod adlı terör örgütü mensubunun A.Y. olduğu bildirilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 10/8/2012 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca A.Y.nin terör örgütü üyesi olma ve kasten öldürme suçlarını işlediği iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında hakkında yakalama emri düzenlendiği, soruşturmaya konu olayın da silahlı terör örgütü faaliyeti kapsamında işlendiği kanaatine varıldığı ve soruşturma görevinin kendisine ait olmadığı gerekçesiyle bir fezleke düzenleyerek soruşturma evrakını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK madde ile görevli) göndermiştir. A.Y. hakkında yakalama emri düzenlenmesine neden olan soruşturma kapsamında düzenlenen 14/7/2009 tarihli iddianamede şüpheliler T., K.A., T.A., A.Y., H.A., F.A. ve K.A.nınS.yi öldürdüklerine dair bir iddiadan söz edilmediği anlaşılmıştır. 4/10/2013 tarihinde daimî arama kararı veren Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK madde ile görevli) 21/2/2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun maddesi gereği kurulan mahkemeler ile cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verildiği gerekçesiyle 15/3/2014 tarihinde yetkisizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 27/6/2014 tarihinde, A.Y.nin ifadesinin alınması için Batman Cumhuriyet Başsavcılığına istinabe yazısı yazmış ve zamanaşımının dolacağı tarihi belirtmiş ise de adı geçenin İstanbul'da ikamet etmesi nedeniyle ifadesi alınamamıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı 17/10/2014 tarihinde, başvurucunun ifadesinde bahsi geçen kişilerin kim olduğunun tespit edilemediği, kimlik bilgileri belirlenemeyen faillerin gerçekleştirdiği eylemin suç tarihinde yürürlükte bulunan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nda yer alan devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma ve kasten öldürme suçlarını oluşturduğu ve bu suçlar için 765 sayılı Kanun'da öngörülen yirmi yıllık dava zamanaşımı süresinin 14/7/2014 tarihinde dolduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu vekili, ölüm olayıyla ilgili başka birsoruşturmada verilen bir kararadeğinerek insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı süresinin işlemeyeceğini ve A.Y. hakkında açılan bir dava bulunduğu için zamanaşımı süresinin kesildiğini belirterekCumhuriyet Başsavcılığınca verilen karara itiraz etmiştir. Ayrıca başvurucu vekili, en başından itibaren pek çok eksiklik ihtiva eden, S.nin ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın etkisiz olduğunu iddia etmiştir. Bu kapsamda başvurucu vekili, başka hususlar yanında cesedin S.nin yakınlarına teşhis ettirilmemesinden, beyaz renkli araç hakkında yeterli araştırma yapılmamasından ve şikâyet dilekçesi verene kadar başvurucunun ifadesinin alınmamasından yakınmıştır. Bu itiraz, Midyat Sulh Ceza Hâkimliğinin 31/12/2014 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Bu karar başvurucu vekiline 22/1/2015 tarihinde tebliğ edilmiş ve 20/2/2015 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. Konuyla ilgili ulusal ve uluslararası hukuk norm ve uygulamaları, Anayasa Mahkemesinin Sultani Acar (B. No: 2014/16344, 22/3/2018, §§ 29-61) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/3326 | Başvuru, bir kişinin kamu görevlilerince kaçırılıp öldürülmesi ve bu olayla ilgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının; olayın faillerinin yargılanmaması nedeniyle bu kişilerden yönelebilecek ve yaşam boyu sürecek tehdit, belirsizlik ve endişe sebebiyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kamulaştırılan taşınmaz için tespit edilen kamulaştırma bedeli üzerinden faize hükmedilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. OLAYLAR VE OLGULAR Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Nesrin Akkaya, Murat Akkaya ve Fırat Akkaya sırasıyla 1956, 1978 ve 1981 doğumlu olup İzmir'in Bornova ilçesinde; Fatma Çukur 1985 doğumlu olup İzmir'in Karşıyaka ilçesinde ikamet etmektedir. Başvurucular, murisleri Recep Akkaya'dan kendilerine miras yoluyla intikal etmiş olan İzmir'in Bornova ilçesi Kazımdirik Mahallesi'nde yer alan 60 ada 1 ve 2 parsel numaralı taşınmazların ayrı ayrı 1/12 payı oranında malikidirler. İmar uygulamasında yol, yeşil alan ve otopark olarak yer alan taşınmazların İzmir Büyükşehir Belediye Encümeninin 8/5/2008 tarihli kararıyla kamulaştırılmasına karar verilmiştir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı (Büyükşehir Belediyesi) 17/10/2008 tarihinde başvurucular aleyhine açtığı dava ile İzmir'in Bornova ilçesi Kazımdirik Mahallesi'nde yer alan 60 ada 1 ve 2 parsel numaralı taşınmazların kamulaştırma bedelinin tespitini ve Hazine adına tescilini talep etmiştir. İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) 5/4/2010 tarihli kararı ile taşınmazların kamulaştırma bedelinin 440,93 TL olduğunun tespitine ve her iki taşınmaz üzerinde başvurucuların murisi Recep Akkaya adına kayıtlı olan ayrı ayrı 1/12 pay tapularının iptaliyle davacı Büyükşehir Belediyesi adına tesciline karar vermiştir. Başvurucular tarafından temyiz edilen karar, Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) 21/2/2011 tarihinde onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi de Daire tarafından 13/6/2011 tarihinde reddedilmiştir. Anılan karar başvuruculara 20/7/2011 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular, yukarıda belirtilen mahkeme kararında mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden bahisle 13/12/2011 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru yapmıştır. AİHM 15055/12 başvuru numaralı kararı ile mülkiyet hakkı çerçevesinde enflasyonun etkisiyle kamulaştırma bedelindeki değer kaybının telafi edilmediği yönündeki şikâyetler hususunda başvurucuların 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'la kurulan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvurmaları gerektiğine ve diğer şikâyetlerin ise muhtelif gerekçelerle kabul edilemez olduğuna hükmetmiştir. Anılan karar doğrultusunda başvurucular; 25/8/2017 tarihinde Tazminat Komisyonuna başvuru yaparak AİHM başvuru formuna atıfla, aynı taleplerinin 6384 sayılı Kanun hükümlerine göre sonuçlandırılmasını istemiştir. Diğer bir deyişle başvurucular, ilk derece mahkemesi tarafından hükmolunan kamulaştırma bedelinin enflasyon karşısında değer kaybetmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Tazminat Komisyonu, 14/3/2018 tarihli kararı ile başvurunun reddine karar vermiştir. Tazminat Komisyonu bu sonuca ulaşırken idare tarafından kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırma süreci boyunca 1 yıl 5 ay 18 gün kullanıldığını ve değer kaybının %11,84 olmasını nazara almıştır. Tazminat Komisyonuna göre taşınmazın dava tarihi ile karar tarihi arasında geçen 1 yıl 5 ay 18 gün boyunca kullanılması tazminattaki değer kaybını tamamen karşılamasa da yeterince karşılamaktadır. Sonuç olarak Tazminat Komisyonu, kamulaştırma bedelinde meydana gelen değer kaybının bireyin mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında korunması gereken adil dengeyi başvurucuların aleyhine bozmadığı sonucuna varmış ve başvurunun reddine karar vermiştir. Başvurucular, bu karara karşı 19/4/2018 tarihinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz etmiş ve AİHM’e yaptıkları başvurudaki taleplerini yinelemiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 28/6/2018 tarihli kararı ile itirazın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasının açıldığı (bedelin tespit edildiği) tarih ile Mahkemece müracaat eden adına bankaya bloke edilen bedellerin söz konusu kişilere ödenmesine karar verilip ödemenin yapıldığı tarih arasında kamulaştırma bedelinde oluşan değer kaybı oranının %11,84 olduğu, bu süre zarfında taşınmazın kullanılmasının kamulaştırma tazminatındaki değer kaybını tamamen olmasa da yeterince karşıladığı, kamulaştırma bedelinde oluşan değer kaybı farkının bireyin mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozmadığı, dolayısıyla başvurucu üzerinde orantısız ve aşırı bir yük oluşturmadığı değerlendirmesinde bulunulmuştur. Nihai karar 17/7/2018 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 15/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Kamulaştırma bedelinin değer kaybı şikâyetleri ile ilgili hukuk için bkz. Ali Şimşek ve diğerleri, B. No: 2014/2073, 6/7/2017, §§ 18- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/26618 | Başvuru, kamulaştırılan taşınmaz için tespit edilen kamulaştırma bedeli üzerinden faize hükmedilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 1/10/2014, 26/9/2014 ve 29/12/2014 tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucu Yusuf Güngen'in adli yardım talebi reddedilmiş, diğer başvurucuların adli yardım talepleri ise kabul edilerek başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/16238 ve 2015/653 sayılı bireysel başvuru dosyaları konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/16223 sayılı dosya üzerinde birleştirilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular aleyhine Başkale Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davası Mahkemenin 28/3/2014 tarihinde verdiği kararla sona ermiş ve dava tarafların kararı temyiz etmemesi üzerine kesinleşmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16223 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yargı kararının uygulanmaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde profesör olarak görev yapmaktadır. Başvurucu, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün 31/8/2012 tarihli ve 55537, 55538, 55539 ve 55540; 17/5/2013 tarihli ve 30826 sayılıişlemleri ile farklı fiillerden dolayı beş ayrı göreve son verme cezası ile cezalandırılmıştır. 31/8/2012 tarihli ve 55537, 55538, 55540 sayılı işlemler ile 17/5/2013 tarihli ve 30826 sayılı işlemlere dayanak disiplin kurulu kararlarında, soruşturma konusu fiiller 21/8/1982 tarihli ve 17789 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yükseköğretim Kurumları Yönetici Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) maddesi kapsamında; 31/8/2012 tarihli ve 55539 sayılı işleme dayanak disiplin kurulu kararında ise soruşturma konusu fiil, Yönetmelik'in maddesi uyarınca kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve hâller kapsamında değerlendirilmiştir. Ancak başvurucunun derecenin kademesinde olması nedeniyle söz konusu ceza uygulanamayacağından aynı Yönetmelik'in maddesi gereğince 1/4 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırılması fakat bu uygulamanın daha önce bir kez yapıldığı (tekerrür) gözetilerek aynı madde uyarınca görevine son verilmesi yönünde mezkur işlemler tesis edilmiştir. A. İhlal İddialarına Konu Mahkeme Kararları: İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1665 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 31/8/2012 tarihli ve 55537 sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkeme 28/11/2012 tarihli ara kararıyla yürütmenin durdurulması istemini reddetmiştir. Mahkeme 12/7/2013 tarihli kararıyla dava konusu işlemi iptal etmiştir. İptal kararının gerekçesinde özetle; Yönetmelik'in maddesinde göreve son verme cezasının disiplin amirlerinin bu yoldaki isteği üzerine Yüksek Disiplin Kurulu kararı ile verileceğinin düzenlendiği belirtilmiştir. Dava konusu göreve son verme işleminin ise Disiplin Kurulu kararı ile tesis edilmesi nedeniyle hukuka uygun olmadığı tespit edilmiştir. Kararın gerekçesinde ayrıca, tekerrüre esas alınan 9/12/2011 tarihli işlem ile verilen cezanın İstanbul İdare Mahkemesinin 21/3/2013 tarihli kararıyla iptal edilmiş olması karşısında dava konusu işlemin bu yönüyle de hukuka uygun olmadığı belirtilmiştir. KararDanıştay Sekizinci Dairesince 4/2/2014 tarihinde onanmış, aynı Dairenin karar düzeltme isteminin reddine dair 25/12/2014 tarihli kararıyla kesinleşmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1683 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 31/8/2012 tarihli ve 55538 sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 29/3/2013 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde, Yönetmelik'in maddesi uyarınca yetkisiz makamtarafından tesis edilmesi (bkz. § 11) nedeniyle dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 30/9/2013 tarihli kararıylaaynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar Danıştay Sekizinci Dairesince 6/5/2014 tarihinde onanmış, aynı Dairenin karar düzeltme isteminin reddine dair 25/12/2014 tarihli kararıyla kesinleşmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1677 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 31/8/2012 tarihli ve 55539 sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 26/11/2012 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle; bir gazeteye kişisel görüş belirtmekten ibaret olan fiilinkademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiillerle aynı ağırlık ve nitelikte olmadığı, başka bir ifadeyle isnat edilen fiil ile verilen ceza arasında orantılılık bulunmadığı, bu nedenle tesis edilen işlemin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 18/4/2013 tarihli kararıylaaynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar, Danıştay Sekizinci Dairesince4/2/2014 tarihinde onanmış; aynı Dairenin karar düzeltme isteminin reddine dair 25/12/2014 tarihli kararıyla kesinleşmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1657 sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 31/8/2012 tarihli ve 55540 sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 27/12/2012 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde, Yönetmelik'in maddesi uyarınca yetkisiz makamtarafından tesis edilmesi (bkz. § 11) nedeniyle dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 7/5/2013 tarihli kararıylaaynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar, Danıştay Sekizinci Dairesince 4/2/2014 tarihinde onanmış; aynı Dairenin karar düzeltme isteminin reddine dair 27/6/2014 tarihli kararıyla kesinleşmiştir. Nihai karar 21/8/2014 tarihinde idareye tebliğ edilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2013/1413 sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 17/5/2013 tarihli ve 30826 sayılı işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 11/10/2013 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle; daha önce bir kez daha uygulandığı belirtilen tekerrüre esas alınan cezanın (9/12/2011 tarihli, 38763 sayılı işleme konu ceza) İstanbul İdare Mahkemesinin 21/3/2013 tarihli kararıyla iptal edildiği belirtilmiştir. Buna göre daha önceki cezanın yargı kararıyla iptal edilmiş olması ve dolayısıyla davanın konusunu teşkil eden, cezanın aynı Yönetmelik'in maddesi gereğince göreve son verme olarak uygulanmasına yönelik işleminmaddi ve hukuki dayanağının ortadan kalkması sebebiyle hukuka uygun olmadığı tespit edilmiştir. Mahkeme 30/12/2013 tarihli kararıyla aynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar, Danıştay Sekizinci Dairesince 18/2/2015 tarihinde onanmış; aynı Dairenin karar düzeltme isteminin reddine dair 16/3/2017 tarihli kararıyla kesinleşmiştir.B. İhlal İddialarına Konu Mahkeme Kararları Sonrasında İdarece Tesis Edilen İşlemler İstanbul İdare Mahkemesinin 29/3/2013 tarihli kararı ile 31/8/2012 tarihli ve 55538 sayılı işlemin yürütmesinin durdurulması üzerine aynı soruşturma dosyası Yüksek Disiplin Kurulunda görüşülmüş ve 30/5/2013 tarihli ve 2013/72 sayılı kararla isnat edilen disiplin suçunun oluşmadığı gerekçesiyle göreveson verilmesine ilişkin teklif reddedilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin7/5/2013 tarihli kararı ile 31/8/2012 tarihli ve 55540 sayılı işleme konu göreve son verme cezasının iptal edilmesi üzerine aynı soruşturma dosyası Yüksek Disiplin Kurulunda görüşülmüş ve 30/5/2013 tarihli ve 2013/71 sayılı kararla isnat edilen disiplin suçunun oluşmadığı gerekçesiyle göreveson verilmesine ilişkin teklif reddedilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin 2/7/2013 tarihli kararı ile 31/8/2012 tarihli ve 55537 sayılı işleme konu göreve son verme cezasının iptal edilmesi üzerine aynı soruşturma dosyası Disiplin Kurulunun 28/11/2013 tarihli toplantısında yeniden incelenmiştir. Disiplin Kurulunca, belirtilen fiilden dolayı başvurucunun Yönetmelik'in maddesinin (l) bendi uyarınca kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılması gerektiği değerlendirilmiştir. Ancak başvurucunun derecenin kademesinde olması nedeniyle söz konusu ceza uygulanamayacağından aynı Yönetmelik'in maddesi gereğince 1/4 oranında aylıktan kesme cezası olarak uygulanmasına karar verilmiştir. Belirtilen işlem tesis edilirken İstanbul İdare Mahkemesinin 2/7/2013 tarihli iptal kararındaki gerekçe doğrultusunda tekerrüre ilişkin hükümler uygulanmamıştır. Söz konusu disiplin cezasının da daha sonra İstanbul İdare Mahkemesinin 26/12/2014 tarihli kararıyla iptal edildiği ve kararın Danıştay tarafından onanarak kesinleştiği tespit edilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin 11/10/2013 tarihli kararı ile 17/5/2013 tarihli ve 30826 sayılı işleme konu göreve son verme cezasının yürütmesinin durdurulması üzerine aynı soruşturma dosyası Disiplin Kurulunun 3/12/2013 tarihli toplantısında yeniden incelenmiştir. Disiplin Kurulunca, belirtilen fiilden dolayı başvurucunun kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılması gerektiği değerlendirilmiştir. Ancak başvurucunun derecenin kademesinde olması nedeniyle söz konusu ceza uygulanamayacağından aynı Yönetmelik'in maddesi gereğince 1/4 oranında aylıktan kesme cezası olarak uygulanmasına karar vermiştir. Fakat Rektörlük makamının 13/12/2013 tarihli ve 75070 sayılı işlemi ile bu kez Disiplin Kurulunun 28/11/2013 tarihli kararına konu cezaya atfen (bkz. § 31)bu uygulamanın daha önce yapıldığı (tekerrür) belirtilerek cezanın yine Yönetmelik'in maddesi gereğince göreve son verilmesi şeklinde uygulanması uygun görülmüştür. Başvurucunun söz konusu cezaya karşı yaptığı itiraz Üniversite Disiplin Kurulunun 9/1/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bu süreçte başvurucunun, yukarıda belirtilen cezalara konu fiillerinin dışında ayrıca, 13/7/2012 tarihinde Rektörlük Sekreterliğine giderek ve sekretere silahla geldiğini de belirterek hakaret ve tehdit içeren konuşmalarda bulunduğu iddiasıyla hakkında yapılan soruşturma neticesinde Disiplin Kurulunun 6/2/2014 tarihli ve 3 sayılı kararıyla Yönetmelik'in maddesi uyarınca kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılması gerektiği değerlendirilmiştir. Ancak başvurucunun derecenin kademesinde olması nedeniyle söz konusu ceza uygulanamayacağından aynı Yönetmelik'in maddesi gereğince 1/4 oranında aylıktan kesme cezası olarak uygulanmasına karar verilmiştir. Fakat Rektörlük makamının 13/2/2014 tarihli ve 2534 sayılı işlemi ile bu uygulamanın daha önce iki kez yapıldığı (tekerrür) gözetilerek cezanın Yönetmelik'in maddesi uyarınca göreve son verilmesi şeklinde uygulanması uygun görülmüştür. Aynı süreçte başvurucu, İstanbul , , , ve İdare Mahkemelerinin göreve son verme cezalarının iptaline ilişkin kararlarının uygulanarak görevine başlatılması talebiyle 23/1/2014 tarihinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne başvurmuştur. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü 12/3/2014 tarihli ve 4967 sayılı işlemi ile başvurucunun göreve başlatılma talebini reddetmiştir. İşlemin gerekçesinde, söz konusu mahkeme kararlarının gereklerinin yerine getirilerek uygulandığı, ancak Disiplin Kurulunun 3/12/2013 ve 6/2/2014 tarihlerinde almış olduğu kararlar ile (bkz. §§32, 33) görevine son verilmiş olması ve bu kararların yürürlükte bulunması sebebiyle göreve başlatılması yönünde işlem tesis edilmesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu işlem 19/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Olayla İlgili Diğer Yargısal ve İdari Süreçler İstanbul İdare Mahkemesinin 2014/930 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 13/2/2014 tarihli ve 2534 sayılı işlemin (bkz. § 33) iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle 25/4/2014 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 30/4/2014 tarihli ara kararıyla davanın durumu ve uyuşmazlığın niteliği gereği, yürütmenin durdurulması hakkında yeni bir karar alınıncaya kadar dava konusu işlemin yürütmesi durdurulmuştur. Yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne dair 30/4/2014 tarihli karar 16/5/2014 tarihinde idareye tebliğ edilmiştir. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü müzekkereye cevap olarak Anayasa Mahkemesine sunduğu 18/7/2016 tarihli yazıda, başvurucunun görevine son verilmesine ilişkin işlemlerin dava konusu edildiği İstanbul İdare Mahkemesinin E.2014/944 ve İstanbul İdare Mahkemesinin E.2014/291 sayılı dosyalarının devam etmesi nedeniyle İstanbul İdare Mahkemesinin 30/4/2014 tarihli ve E.2014/930 sayılı yürütmenin durdurulması kararından sonra başvurucunun göreve başlatılmadığını belirtmektedir. Mahkemenin 3/7/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde, Yönetmelik'in maddesi uyarınca dava konusu işlemin yetkisiz makam (rektör) tarafından tesis edildiği, ayrıca fiil ile verilen ceza arasında açık orantısızlık bulunduğu, bu sebeple dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 22/9/2014 tarihli kararıylaaynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar Danıştay Sekizinci Dairesinin 16/3/2017 tarihli kararıyla onanmıştır. Davalı idare tarafından karar düzeltme yoluna gidilmiş olup karar henüz kesinleşmemiştir. Diğer taraftan bu süreçte,İstanbul İdare Mahkemesinin 22/9/2014 tarihli kararıyla 13/2/2014 tarihli ve 2534 sayılı işleme konu göreve son verme cezasının iptal edilmesi üzerine aynı soruşturma dosyası Yüksek Disiplin Kurulunda görüşülmüş ve 22/1/2015 tarihli ve 2015/1 sayılı kararla göreveson verilmesine ilişkin teklif reddedilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin 2014/291 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, göreve son verme cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 13/12/2013 tarihli ve 75070 sayılı işlemin (bkz. § 32) iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle 7/2/2014 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 9/5/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde, Yönetmelik'in maddesi uyarınca dava konusu işlemin yetkisiz makam (rektör) tarafından tesis edilmesi nedeniyle hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne dair 9/5/2014 tarihli karar 11/7/2014 tarihinde idareye tebliğ edilmiştir. Söz konusu karar üzerine başvurucu 19/8/2014 tarihinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde profesör kadrosuna atanmıştır. Mahkeme 27/10/2014 tarihli kararıyla yürütmenin durdurulmasına ilişkin 9/5/2014 tarihli kararındaki aynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar Danıştay Sekizinci Dairesinin 16/3/2017 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir. Diğer taraftan bu süreçte İstanbul İdare Mahkemesinin27/10/2014 tarihli kararıyla13/12/2013 tarihli ve 75070 sayılı işleme konu göreve son verme cezasının iptal edilmesi üzerine aynı soruşturma dosyası Yüksek Disiplin Kurulunda görüşülmüş ve 25/9/2014 tarihli ve 2014/133 sayılı kararlagöreveson verilmesine ilişkin teklif reddedilmiştir. Bununla birlikte başvurucu aynı fiilden dolayı disiplin amirinin 24/12/2014 tarihli ve 28784 sayılı işlemi ile aylıktan kesme cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucunun söz konusu işlemin iptali istemiyle açtığı dava neticesinde İstanbul İdare Mahkemesinin27/5/2015 tarihli kararıyla isnat edilen disiplin suçunun oluşmadığı gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiştir. Karar Danıştay Sekizinci Dairesi tarafından 13/5/2016 tarihinde onanmıştır. Karar düzeltme incelemesi Danıştayda devam etmektedir. İstanbul İdare Mahkemesinin 2014/944 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, hakkındaki yargı kararlarının uygulanarak göreve başlatılması talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin 12/3/2014 tarihli ve4967 sayılı işlemin (bkz. § 35) iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle 22/4/2014 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemenin 4/7/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle; Anayasa'nın ve 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince idarenin yargı kararlarına uymak zorunda olduğu belirtilmiştir. Buna göre İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1677, İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1657, İstanbul İdare Mahkemesinin E.2012/1683 ve İstanbul İdare Mahkemesinin E.2013/1413 sayılı dosyalarında verilen yürütmenin durdurulması isteminin kabulü ve iptal kararları gereğince başvurucunun görevine başlatılması gerekirken aksi yönde tesis edilen işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı ifade edilmiştir. Yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne ilişkin 4/7/2014 tarihli karar 31/7/2014 tarihinde idareye tebliğ edilmiştir. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü müzekkereye cevap olarak Anayasa Mahkemesine sunduğu 18/7/2016 tarihli yazıda, İstanbul İdare Mahkemesinin 9/5/2014 tarihli ve E.2014/291 sayılı yürütmenin durdurulması kararı gereği işlem tesis edilerek başvurucunun atamasının yapılmış olması (bkz. §50) nedeniyle İstanbul İdare Mahkemesinin mezkur kararına yönelik ayrıca bir işlem tesis edilmediğini belirtmektedir. Mahkeme 20/10/2014 tarihli kararıyla yürütmenin durdurulmasına ilişkin 4/7/2014 tarihli kararındaki aynı gerekçeyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Karar Danıştay Sekizinci Dairesinin 16/3/2017 tarihli kararıyla onanmıştır. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2013/871 (Bozma Sonrası E.2017/423) Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, İstanbul , ve İdare Mahkemelerinde açtığı davalar neticesinde anılan mahkemelerce verilen yürütmenin durdurulması kararlarının uygulanmadığını ve soruşturma sürecinde şahsının ve ailesinin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini belirterek bu sebeple uğradığı maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde 19/4/2013 tarihinde dava açmıştır. Mahkemenin Danıştayın bozma kararı uyarınca verdiği 18/5/2017 tarihli kararında, başvurucunun göreve başlatılmamasına sebep olan 31/8/2012 tarihli ve 55537 sayılı göreve son verme işleminin İstanbul İdare Mahkemesinin 12/7/2013 tarihli kararı ile iptal edildiği ve temyiz incelemesi sonucu onanarak kesinleştiği, ayrıca başvurucunun göreve iade edildiğinin tespit edildiği belirtildikten sonra;- Uyuşmazlıktaki mahkeme kararlarına konu işlemlerin tesis edildiği 31/8/2012 tarihi ile tazminat davasının açıldığı 19/4/2013 tarihleri arasındaki sekiz aylık döneme ilişkin ücret tutarı olarak idarenin 5/9/2014 tarihinde başvurucuya 244,04 TL ödediği, dolayısıyla maddi tazminat talebinin bu kısmı hakkında karar verilmesine yer olmadığı; fiilî çalışmaya bağlı parasal hak unsurları yönünden maddi tazminat talebinin reddi gerektiği,- Söz konusu ücret alacağının faizsiz olarak ödendiği anlaşıldığından dava tarihinden ödeme tarihine kadar geçen süre için faiz ödemesi yapılması gerektiği,- Manevi tazminat talebinin ise yürütmeyi durdurma kararları verilen göreve son verme işlemlerinin başvurucunun davalı idareye başvuru tarihi itibarıyla hukuka aykırılıklarının mahkeme kararıyla sabit olmadığı ve esasen yürürlükte olan bir başka işlem nedeniyle mahkeme kararlarının yerine getirilemediğinin anlaşıldığı, bu sebeple başvurucunun manevi zararından söz edilemeyeceği gerekçesiyle reddi gerektiği yönünde hüküm kurulmuştur. Karar, temyiz incelemesi için Danıştayda olup henüz kesinleşmemiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2013/2339 (Bozma Sonrası E.2017/421) Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, İstanbul ve İdare Mahkemelerinde açtığı davalarda verilen iptal kararlarının uygulanmaması nedeniyle uğradığı maddi vemanevi zararın tazmini istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde 29/7/2013 tarihinde dava açmıştır. Mahkemenin Danıştayın bozma kararı uyarınca verdiği 18/5/2017 tarihli kararında, başvurucunun göreve başlatılmamasına sebep olan 17/5/2013 tarihli ve 30826 sayılı göreve son verme işleminin İstanbul İdare Mahkemesinin 30/12/2013 tarihli kararı ile iptal edildiği ve temyiz incelemesi sonucu onanarak kesinleştiği, ayrıca başvurucunun görev iade edildiğinin ve uyuşmazlıktaki mahkeme kararlarına konu işlemlerin tesis edildiği 31/8/2012 ile tazminat davasının açıldığı 29/7/2013 tarihleri arasındaki on bir aylık döneme ilişkin ücret alacağı tutarının 886,69 TL olduğunun tespit edildiği belirtildikten sonra;- Söz konusu ücret alacağının sekiz aylık döneme tekabül eden 244,04 TL kısmının E.2017/423 sayılı dosyada dava konusu edildiği ve davanın hâlen derdest olduğu, dolayısıyla maddi tazminat talebinin bu kısmının derdestlik nedeniyle incelenmeksizin reddi gerektiği, - Söz konusu ücret alacağının, üç aylık döneme tekabül eden 642,65 TL kısmının 5/9/2014 tarihinde idarece başvurucuya ödendiği, bu sebeple maddi tazminat talebinin bu kısmı hakkında karar verilmesine yer olmadığı ancak söz konusu ücret alacağının faizsiz olarak ödendiği anlaşıldığından dava tarihinden ödeme tarihine kadar geçen süre için faiz ödemesi yapılması gerektiği,-Fiilî çalışmaya bağlı parasal hak unsurları yönünden maddi tazminat talebinin reddi gerektiği,- Profesör olarak görev yapan başvurucunun hukuka aykırılığı sabit olan işlemler zinciri ve mahkeme kararlarının uygulanmaması nedeniyle mesleki kariyeri ile sosyal çevresindeki saygınlık ve itibarının zarar gördüğü ve bu nedenle ızdırap ve eleme maruz kaldığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle 000 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği yönünde hüküm kurulmuştur. Karar temyiz incelemesi için Danıştayda olup henüz kesinleşmemiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2014/1070 Sayılı Dava Dosyası Başvurucu, lehine verilen mahkeme kararlarının uygulanmaması nedeniyle 31/5/2013-31/5/2014 tarihleri arasında uğradığı maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde 2/6/2014 tarihinde dava açmıştır. Mahkemenin 31/3/2016 tarihli kararında, başvurucu hakkında tesis edilen göreve son verme işlemlerinin hukuka aykırılığının mahkeme kararları ile tespit edildiği, başvurucunun ancak Ağustos 2014 tarihinde göreve başlatıldığı, hukuka aykırı işlemleri nedeniyle idarenin hizmet kusurunun oluştuğu tespit edilmiştir. Bu tespitten hareketle kararda;- 31/5/2013-31/5/2014 tarihleri arasında yoksun kaldığı ücret tutarlarının mahkeme kararları gereğince zaten başvurucuya ödendiğinin tespit edildiği belirtilerek ve ayrıca, fiilî çalışmaya bağlı parasal hak unsurları yönünden maddi tazminat talebinin reddi gerektiği,- Başvurucunun hukuka aykırı bir şekilde ve süregelen birden fazla işlemle görevine son verilmesi nedeniyle sıkıntı ve üzüntü duyduğu kabul edilerek dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte 000 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği yönünde hüküm kurulmuştur. Karar temyiz incelemesi için Danıştayda olup henüz kesinleşmemiştir. 2577 sayılı Kanun'un "Kararların sonuçları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez." Yönetmelik'in "Süre Durdurma Cezasının Uygulanamaması" başlıklı maddesi şöyledir:"Yönetici, öğretim elemanı, memur veya diğer personelin bulunduğu maaş derece ve kademesi itibariyle hakkında kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının uygulanmasının mümkün olmadığı hallerde, fiilin ağırlık derecesine göre brüt aylıklarının ¼'ü - ½'si kesilir ve tekerrüründe görevlerine son verilir." Anılan Yönetmelik'in "Disiplin Cezası Vermeye Yetkili Amir ve Kurullar" başlıklı maddesinin (d) bendi şöyledir: "Üniversite öğretim mesleğinden veya kamu görevinden çıkarma cezası disiplin amirlerinin bu yoldaki isteği üzerine, Yüksek Disiplin Kurulu kararı ile verilir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4723 | Başvuru, yargı kararının uygulanmaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kolluk görevlilerinin darp ve hakaretine maruz kalınması sonrası düzenlenen sağlık raporlarının gerçeği yansıtmaması ve gerçeğe aykırı rapor düzenleyen sağlık görevlisi hakkında etkili bir soruşturma yapılmaması nedenleriyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 29/7/1994 doğumludur. Başvurucu 16/4/2015 tarihinde Ceylanpınar ilçesinden Suriye'ye yasa dışı yollarla geçmeye çalışırken kolluk görevlileri tarafından yakalanmıştır. Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) tarafındanterör örgütü üyeliği suçlamasıyla başvurucu hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu soruşturma kapsamında başvurucu üç gün gözaltında kalmıştır. Başvurucunun iddiasına göre yakalama işlemini yapan askerler kendisine kötü muamelede bulunmuş, hakkındaki suçlamayla ilgili ifade vermemesi durumunda ailesine haber verilmeyeceği ve bir terör örgütüne teslim edileceği yönünde kendisini tehdit etmiş, gece soğuk zemin üzerinde çıplak şekilde bekletmiş ve darbetmişlerdir. Gözaltı işlemi nedeniyle başvurucu hakkında toplam altı adli rapor düzenlenmiştir. Bu raporların tamamında başvurucunun vücudunda darp ya da cebir izi bulunmadığı tespitleri yapılmıştır. Başvurucu anılan kötü muamele şikâyetlerini ilk kez 17/4/2015 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği ifade sırasında dile getirmiştir. Bunun üzerine Cumhuriyet savcısı başvurucuyu tekrar doktor muayenesi için Ceylanpınar Devlet Hastanesine göndermiştir. 17/4/2015 tarihinde düzenlenen adli raporda şu tespitlere yer verilmiştir:"Hasta oryante koopre yapılan fizik muayenede sağ bacak tibial [kaval kemiğine ait] kısım ön bölgede 2x3 cmlik morluk tespit edildi. Sol bacak tibial bölgede 3x3 cmlik morluk tespit edildi. Bacak grafi çekildi kırık görülmedi. BTM ile giderilebilir kati hekim raporudur." Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıca Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığına 21/4/2015 tarihinde talimat evrakı gönderilerek başvurucunun ifade tutanağı ve hakkında düzenlenen adli raporlar dâhilinde Şanlıurfa Adli Tıp Kurumunca (ATK) tekrar muayene edilmesi ve bu konuda düzenlenecek sağlık raporunun gönderilmesi istenmiştir. Başvurucu hakkında ATK tarafından 22/4/2015 tarihinde düzenlenen sağlık raporunun ilgili kısımları şöyledir:"...Kişinin 20/04/2015 tarihinde Adli Tip Şube Müdürlüğü'müzde kelepçeler çıkartıldıktan sonra muayene odasında yanlız hasta kalacak şekilde görevli personel çıkarıldıktan sonra yapılan görüşmede; gününü hatırlamadığı ancak yaklaşık 1 hafta önce gece saat 12:00 sıralarında sınırda yakalandığını, göz altına alırken sırt karın ve bacak kısmına darbe aldığını, elbiselerinin çıkarıldığını, sadece boxer kilodunun kaldığını, yaklaşık 1 saat toprağın üzerinde yatırdıklarını, sözle küfür ve tehdit olduğunu, karakola götürdüklerinde sırtına darbe aldığını botlarla bacağına darbe aldığını, doktora götürdüklerinde bacağını göstermediğini, vücudun diğer yerlerinde iz oluşmadığını, tam hatırlamadığını ama toplamda 3-4 kez doktora muayeneye götürdüklerini, savcıya olayı anlattıktan sonra savcının detaylı muayene için doktora sevk ettiğini, doktora bu kez bacağını gösterdiğini söylediği,Kişiye muayene şekli ve amacı anlatıldı. Kıyafetlerini çıkarması söylendi. Kişi kilodunu çıkarmak istemediğinden kilot bölgesi muayene edilemedi. Muayenesinde alın solda 4x2 cmlik eski nedbe dokusu (eskiden olduğunu söylediği), her iki ön kolda arka yüzlerde birbirine paralel uzanım gösteren eski kesi nedbeleri (self mutilasyon kendisinin yaptığını söylediği), her iki uyluk ön ve arka yüzde çok sayıda eski ve yeni tarihli kıl diplerinde folikülit (sivilce), her iki bacak ön yüzde fokal alanlarda çapları yaklaşık 5-2 cmlik üzerinde çevre cilde oranla daha az ve seyrek kıl doku izlenen yer yer pullanmış alanlar içeren eski tarihli nedbe alanları izlendi. Tüm vücutta bacak ön yüzlerde eski ya da yeni tarihli ekimoz (morluk), sıyrık izlenmedi. Sağ el bilekte dorsalde kelepçe ile uyumlu yaklaşık 2x4 cmlik hiperemik alan (muayenenin sonuna doğru kaybolduğu görüldü.)SONUÇ: Ekimozun (cilt altı kanamanın, diğerbirtabirle çürümeveya morluğun), alınan travma sonrası cilt altına kılcal damar yapılarının bütünlüğünün bozularak kanın damar dışı alanlarda birikmesi sonucu cilt üzerinde görülen şeklidir. Travma sonrası ekimozun dışarıdan gözle ile görülebilecek süreye ulaşması kişinin ten rengi travmanın boyutu ve vücuttakı yeri ile ilgili olarak bazen 3 günü bulabilmektedir. Ekimozların yaşları ve tahmini zaman aralığı kişiden kişiye değişkenlik göstermekle birlikte, ciltte oluşturdukları renklere (mor kırmızı renk, yeşil renk, kahverengi ve sarı renk gibi) göre eski ya da yeni ekimoz şeklinde bir fikir oluşturmaktadır. Adli Tıp Uzmanı olmayan hekimlerin ekimozu tarif ederken bazen morluk olarak bahsettiği, bahsedilen morluğun da ciltte ki rengi değil ekimozu belirttiği bu nedenle ekimoz yaşı tayinine gidilemediği, Kişinin morluk olarak tarif edilen tıbbi evrak ile şubemizde yapılan muayene arası geçen süre dikkate alındığında; Bu vakadatravmanınoluşu ve ekmozun kaybolması arası süre beklenenden kısa olup,travma tarihi sonrasıkişide kahverengiyada sarı renkte son dönem iyileşmekte olan ekimoz beklendiği, ancak bu vakada izlenmediği,Kişinin şubemizde belirttiği travmanın yüzey alanının geniş olduğu karın ve sırt gibi bölgelerde ise travmanın şiddeti ile doğru orantılı olarak cilt üzerinde iz bırakmayabileceği,Kişinin şubemizde yapılan muayenesinde olay ile illiyetli herhangi bir travmatik değişim tespit edilmediği, olay tarihli tıbbi evrakta da ekimozdan morluk şeklinde bahsedildiği cihetle;Kişinin olay tarihinde tıbbi evrakında tarif edilen lezyonun olay ile illiyetinin tarafınızca kabulü halinde kişide yumuşak doku lezyonlarına neden olan yaralanmasının; Kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durum OLMADIĞI, Kişi üzerindeki etkisinin basit bir tibbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte OLDUĞU kanaatini bildirir rapordur." Cumhuriyet Başsavcılığı, kolluk görevlilerinin kötü muamelede bulunduğu ve gözaltında düzenlenen adli raporların gerçeği yansıtmadığı iddialarına ilişkin olarak soruşturma dosyasından iki kez ayırma işlemi yapmıştır. Ayrılan soruşturmalardan ilki kolluk görevlilerinin başvurucuya kötü muamelede bulunduğu iddiasıyla, diğeri başvurucu hakkında ilk adli raporu tanzim eden doktorla ilgilidir. Bu kapsamda Doktor Y. hakkında görevi kötüye kullanma suçundan yürütülen soruşturmada Cumhuriyet Başsavcılığı 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca Ceylanpınar Kaymakamlığından (Kaymakamlık) soruşturma izni talebinde bulunmuştur. Kaymakamlık tarafından yapılan idari tahkikat sonucunda 25/5/2015 tarihinde soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Karar gerekçesinde, başvurucunun Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği ifadeye göre ilk muayenesini yapan doktora darba maruz kaldığını söylememesi ve bu muayeneden sonra başvurucunun iki farklı doktor tarafından daha muayene edilmesine rağmen yine darp bulgusu saptanamadığı hususlarına vurgu yapılmıştır. Kaymakamlığın anılan kararına başvurucu itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi (Bölge İdare Mahkemesi) 13/10/2015 tarihli kararı ile itirazı reddetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Ön inceleme dosyasında yer alan bilgi ve belgelerin; hakkında ön inceleme yaptırılan Y.nin üstüne atılı bulunan yukarıda yazılı eylemden dolayı soruşturma açılmasını gerekli kılacak nitelik ve yeterlilikte olmadığı, verilen kararda yöntem ve yasaya aykırılılık görülmediği anlaşıldığından şikayetçi Mahmut YAVUZ [Başvurucu] vekili Av.S.K.nin ve Av.B. Y.nin yaptığı itirazın reddine ve kararın onanmasına, ..." Anılan karar başvurucuya 20/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun kolluk görevlilerinin kendisine kötü muamelede bulunduğu iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturmanın akıbeti ise Anayasa Mahkemesince 7/1/2019 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan müzekkere ile sorulmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığının 18/1/2019 tarihli cevap yazısında kolluk görevlileri ile ilgili olarak yürütülen soruşturmanın derdest olduğu bildirilmiştir. Başvurucu tarafından kolluk görevlileri hakkında kötü muamele iddiasıyla yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak herhangi bir şikâyet ileri sürülmemiş, başvuru formunda şikâyete konu edilen nihai karar olarak Bölge İdare Mahkemesi kararı gösterilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/20032 | Başvuru, kolluk görevlilerinin darp ve hakaretine maruz kalınması sonrası düzenlenen sağlık raporlarının gerçeği yansıtmaması ve gerçeğe aykırı rapor düzenleyen sağlık görevlisi hakkında etkili bir soruşturma yapılmaması nedenleriyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu yüz çehresinde kalıcı hasar kalması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; açılan tazminat davasının makul sürede tamamlanmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 17/3/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Eliçe Aydın, diğer başvurucuların kızıdır ve 2002 doğumludur. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinin (Hastane) 13/4/2006 tarihli raporuna göre başvurucu Eliçe'de çok ileri derecede işitme kaybı söz konusudur ve yeniden işitebilmesi için cerrahi bir müdahale ile kendisine koklear implant uygulanması gerekmektedir. Bu amaçla başvurucu 17/10/2006 tarihinde Hastanede ameliyat olmuştur. Ameliyat notuna göre koklea bulunamadığı için operasyona son verilmiştir. Sonuç itibarıyla uygun bir yer bulunamaması nedeniyle başvurucuya implant takılamamıştır. Ameliyat sonrasında başvurucu Eliçe'nin yüzünün sol tarafında birtakım sorunlar baş göstermiş ve başvurucu ilaç tedavisi görmüştür. İlaç tedavisi de başvurucunun sorunlarını gidermede yeterli olmamıştır. Başvurucu 12/12/2006 tarihinde yeniden aynı kurumda, aynı sağlık ekibinin katıldığı bir ameliyata daha alınmış ve başvurucuda oluşan hasarın giderilmesine çalışılmıştır. İkinci ameliyata rağmen başvurucunun yüzünde meydana gelen sağlık sorunu giderilememiştir. Başvurucuların beyanına göre sağlık ekibi, yaşanan sorun karşısında yapılabilecek bir şey olmadığını ifade etmiştir. Başvurucular, başka doktorlara muayene için gittiklerinde Eliçe'nin yanlış ameliyat edildiği, bu nedenle yüzünün sol kısmında felç geliştiği ve bunun düzelmesinin imkânsız olduğunun söylendiğini beyan etmişlerdir. Tıbbi müdahaleler sonucuna göre, güldüğünde başvurucunun çenesi sola doğru kaymakta ve sol göz kapağı kapanmamaktadır. Başvurucular zararlarının tazminini idareden talep etmiş iseler de talepleri zımnen reddedilmiştir. Bunun üzerine kusurlu eylem sonucu başvurucu Eliçe'nin yüzünün sol kısmında kalıcı bozukluk oluştuğunu belirterek uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini için 17/12/2007 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesine (Mahkeme)tam yargı davası açmışlardır. Mahkeme tarafından yargılama dosyası Adli Tıp Kurumuna (ATK) gönderilerek bilirkişi raporu alınmıştır. 12/5/2010 tarihli İhtisas Kuruluna ait bilirkişi raporunun sonuç kısmında;- Eliçe Aydın'a Prof. Dr. Ç.B. tarafından yapılan sol kohlear implant operasyonu esnasında implantın kulağın anatomik koşulları uygun olmadığı için takılamadığı,- Gelişen fasiyal paralizinin bu tür ameliyatların olası komplikasyonlarından olduğu,- Marmara Üniversitesinde uygulanan tıbbi işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 17/4/2012 tarihli kararında maddi tazminat talebini reddederken manevi tazminat talebinin kısmen kabulüne, dava açma tarihinden itibaren davacı Eliçe için 000 TL, diğer davacılar için 000 TL ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme maddi tazminat talebinin reddine karar verirken itiraz edilmeyen bilirkişi raporuna dayandığını ve bu rapora göre gerçekleştirilen ameliyat ve sonrası tedavi sürecinde davalı idare personelinin hizmet kusuru bulunmadığını gerekçe olarak ortaya koymuş; manevi tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verirken ise davacıların ve yakınlarının ameliyatın sürecinin gecikmesi ve ameliyat öncesi olası riskler hususunda bilgilendirildiğini gösterir belgenin mevcut olmadığını, dolayısıyla gerekli aydınlatmanın yapıldığının ispatlanamadığını, bu durumun davacılarda elem ve üzüntünün artmasına sebep olan bir kusur olduğunu belirtmiştir. Temyiz edilen karar, Danıştay Dairesinin (Daire) 21/11/2014 tarihli ilamıyla onanmıştır. Söz konusu karar 18/2/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 17/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucuların karar düzeltme talebi bireysel başvuru yapıldıktan sonra aynı Dairenin 27/11/2015 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi şöyledir: “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir. Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14).B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], B. No: 53924/00, 8/7/2004, § 90; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], B. No: 32967/96, 17/1/2002, § 49). AİHM'e göre taraf devletler,uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkması durumunda ilgili devlet, hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete atfedilmesi için yeterli olup olmadığı hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiąc/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/5228 | Başvuru, tıbbi ihmal sonucu yüz çehresinde kalıcı hasar kalması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; açılan tazminat davasının makul sürede tamamlanmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/8990 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; sağlık durumu ciddi olan bir hastaya geç müdahalede bulunulması sonucu ölüm olayının meydana gelmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu dava ve ceza soruşturması dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 11/6/2005 tarihinde yaşamını yitiren 1974 doğumlu N.G.nin kardeşidir.A. Başvurucunun Kardeşi N.G.nin Ölümü Başvurucunun beyanına göre kardeşi N.G. ikamet ettiği Elazığ'ın Rızaiye Mahallesi'ndeki evinde 8/6/2005 tarihinde on kutu ilaç içerek intihar girişiminde bulunmuştur. Başvurucu; başvuru formunda kardeşinin ilaçları içtikten hemen sonra pişman olup durumu annesine ve ağabeyine söylediğini, bunun üzerine kardeşinin alelacele evlerine 200 metre uzaklıkta bulunan Elazığ Devlet Hastanesi Acil Servisine (Hastane) götürüldüğünü belirtmiştir. Başvurucu, kardeşinin saat 05'te şuuru açık bir şekilde ağabeyi ile birlikte Hastaneye vardığını ifade etmiştir. Başvurucu; başvuru formunda olay günü Hastanede nöbetçi olan doktorlara kardeşinin ilaç içip intihar girişiminde bulunduğunun söylendiğini ancak doktorların ilk başta kardeşiyle ilgilenmediklerini, kardeşinden normal bir hasta gibi sıra alıp beklemesini istediklerini, depresyon hastası olan kardeşinin normal bir kişi gibi ayakta durması ve konuşması nedeniyle Hastanenin Acil Servisindeki doktorların gerekli tedaviyi zamanında uygulamadıklarını ve kardeşiyle muhatap olmadıklarını ifade etmiştir. Başvurucu; kardeşinin 40-45 dakika sonra ilaçların etkisiyle fenalaşarak yere düştüğünü, yere düşene kadar kardeşine hiçbir tıbbi müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir. Başvurucunun olayların gelişimine ilişkin anlatımı anılan şekilde olmakla birlikte Hastanenin poliklinik defterinde başvurucunun kardeşi N.G.nin Hastaneye 8/6/2005 tarihinde saat 35'te geldiği yazılıdır. Bilgisayar kayıtlarında ise N.G.nin saat 45'te Hastaneye geldiği bilgisi yer almaktadır. Hastane kayıtlarına göre başvurucunun kardeşini bu Hastanede ilk olarak Dr. E.G. muayene etmiştir. Dr. E.G., bazı tetkikler yaptıktan sonra icapçı doktor Ö.nün de görüşünü alarak başvurucunun kardeşini ilaç içme (entoksikasyon) tanısıyla Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Acil Anestezi ve Reanimasyon Servisine sevk etmiştir. Olay günü Hastanenin Acil Servisinde görev yapan diğer bir hekim ise Dr. N.K.dır. Sevk kararı üzerine N.G. ambulansla Fırat Tıp Merkezine götürülmüştür. Fırat Tıp Merkezi Acil Tıp Ana Bilim Dalı Hasta Değerlendirme Formu'na göre N.G., hastaneye saat 00'te gelmiştir. Anılan formda, hastanın Fırat Tıp Merkezine ulaştığı anda genel durumunun orta, bilincinin açık olduğu belirtilmiştir. Anılan forma göre Fırat Tıp Merkezi Acil Servisinde muayene edildiği sırada N.G.nin aniden solunumu durmuştur. Bunun üzerine N.G. Anestezi Yoğun Bakım ve Tedavi Servisine alınarak burada tedavi görmüş ise de kurtarılamayarak 11/6/2005 tarihinde saat 10'da yaşamını yitirmiştir.B. Ceza Soruşturması Süreci Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan inceleme neticesinde olay hakkında resen bir ceza soruşturması başlatıldığı anlaşılmıştır. Ayrıca ölen kişinin yakınlarının da Hastanede görev yapan doktorların olayda ihmallerinin olduğu ve yakınlarına geç müdahalede bulundukları iddiasıyla, ilgili doktorlardan şikâyetçi oldukları görülmüştür. Ceza soruşturması kapsamında 11/6/2005 tarihinde otopsi işlemi gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen otopsi işlemi sonucunda hazırlanan 16/11/2005 tarihli raporun sonuç kısmında kişinin ölümünün ilaç intoksikasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu belirtilmiştir. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı, şikâyet edilen doktorların kamu görevlisi olması nedeniyle 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun gereğince dosyayı Elazığ Valiliğine göndermiştir. Elazığ Valiliği 19/8/2005 tarihli ve 11370 sayılı yazısıyla Elazığ Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı Opr. Dr. H.K.yı ön inceleme raporunu hazırlamak üzere görevlendirmiştir. Muhakkik H.K., bu kapsamda olay günü N.G.ye ilk müdahaleyi yapan Dr. E.G.nin yazılı beyanını almıştır. Dr. E.G.nin 1/9/2005 tarihli yazılı beyanı şöyledir:"Hasta 2005 tarihinde saat 35'te Acil Servisimize başvurmuştur. Hatta geldiğinde şuuru açık bir şekilde yürüyerek geldi. Hastanın yakınları 10 kutu antidepresan ilaç aldığını söylediler. Hastayı hiç bekletmeden tansiyonuna baktık, damar yolu açtık, solunumu takip ettik. Tansiyonu 160/80 mmhg idi. Daha sonra hastaya mide lavajı yapacaktık, o esnada hasta kustu.Hastanın tansiyonu 70/40 mmhg'yedüşünce ikinci mayi takıldı. Hastanemizde Anestezi ve Reanimasyon Merkezi olmadığından bu hastanın takip edilmesi icapçı Dr. [Ö.] ile görüşülüp hiç bekletmeden F.T. Acil Anestezi ve Reaminasyon Merkezine sevk edildi.Hastaya Acil Servisimize geldikten sonra hiç beklemeden gerekli müdahalelerini yapıp, Fırat Tıp Merkezine sevk ettim. Yaptığım işlemler ve hastanın geliş saati kayıtlarda mevcuttur. " Muhakkik H.K. tarafından yazılı beyanı alınan Dr. N.K. da iş arkadaşıyla benzer yönde beyanda bulunmuş ve yapılması gereken işlemlerin seri şekilde yapıldığını savunmuştur. Muhakkik H.K. ölen kişinin yakınlarının dilekçelerini, şikâyet edilen doktorların beyanlarını ve Hastane kayıtlarını dikkate alarak 2/9/2005 tarihli bir rapor hazırlamıştır. Raporda; hastanın Hastaneye saat 05'te değil saat 35'te getirildiği, hastanın muayenesinin hiç bekletilmeden yapıldığı, olay adli vaka olduğundan saat 39'da Acil Servis Adli Vaka Defteri'ne kayıt yapıldığı, olayın bilgisayar kaydının ise zaman kaybetmemek için saat 45'te yapıldığı belirtilmiş ve olayda Elazığ Devlet Hastanesi doktorlarının ihmallerinin bulunmadığı kanaatine varıldığı ifade edilmiştir. Elazığ Valiliğince 27/2/2006 tarihinde anılan rapor doğrultusunda ilgili doktorlar hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Bu karara yapılan itiraz üzerine Malatya Bölge İdare Mahkemesi; hastaya ilk müdahalede geç kalındığı yönünde kuvvetli emareler bulunduğu, dolayısıyla şikâyet edilen doktorlar hakkında soruşturma açılmasında kamu yararı olduğu gerekçesiyle 3/5/2006 tarihinde anılan kararın kaldırılmasına karar vermiştir. Bu karar üzerine Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Dr. E.G. ile Dr. N.K.nın şüpheli sıfatıyla ifadeleri alınmıştır. Akabinde ise 22/1/2007 tarihli iddianameyle Hastanede görev yapan Dr. E.G. ile Dr. N.K. hakkında görevi kötüye kullanma suçundan Elazığ Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianamenin ilgili kısmı şöyledir:"Her ne kadar hastane kayıtlarında müntehirin 35 de Elazığ Devlet Hastanesi acil polikliniğine başvurduğu ve hemen damar yolu açılarak Elazığ Fırat Üniversitesi Tıp Merkezine saat 00 da sevk edildiği kayıtlarda mevcut olduğu tespit edilmiş ise de; şikayetçinin iddiaları ve mevcut mahkeme kararına göre bu husus yargılama gerektirdiğinden şüpheliler hakkında görevlerini ihmal ederek kötüye kullanmalarından dolayı dava açmak zorunda kalınmıştır." Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi 10/4/2007 tarihinde, olay günü başvurucunun kardeşine ilk müdahaleyi yapan Dr. E.G.nin ifadesini almıştır. Dr. E.G.nin ifadesi şöyledir:" 'Suç tarihinde ben Elazığ Devlet Hastanesi'nde doktor olarak çalışmaktaydım. O gün de nöbetçiydim. Olayın üzerinden 2 yıla yakın bir zaman geçtiği için ayrıntılarını hatırlamıyorum ancak hatırladığım kadarıyla hasta yakını olan bir bayanın elinde poşet ile gelip 'Oğlum bunları içti' diye söylediğini hatırlıyorum. Hastanın yanında bayan ile birlikte bir erkek daha vardı. Bu hasta yakını olan bayan ve erkek bana hastanın akli dengesinin yerinde olmadığını da beyan ettiler. Akıl hastanesinde tedavi gördüğünü beyan ettiler. Bu beyanlar üzerine ben hemşire [S.O.] ile birlikte mide yıkanması amacıyla [hastayı] müdahale odasına aldık. Bu arada tansiyonunu kontrol ettik. Tansiyonu düşük olduğu için damar yolu açıldı ve serum takıldı. Mide yıkanması için sondayı taktığımız sırada hasta oldukça kustu. Bunun üzerine ben hemşire [S.O.dan] tekrar tansiyonunu ölçmesini istedim. O ölçtü. Tansiyon biraz düşüktü. Ancak şu aşamada ne olduğunu rakam olarak hatırlayamıyorum. Bu arada ikinci bir damar yolu daha açıldı, ikinci serum da takıldı. Bu esnadahastanın şuuru açıktı ve durumu stabildi yani genel durumu tansiyon ve nabız olarak endişe verici bir düzeyde değildi. Bu arada o günün nöbetçisi olan dahiliye uzmanı ile görüştüm. Kendisine hastaya ilişkin tıbbi verileri söyleyip görüş sordum. O da bana bu tür hastaların anestezi ve yoğun bakımda tedavi görmesi gerektiğini söyledi. Bizim hastanemizde de yanlış hatırlamıyorsam yer yoktu. Genel uygulamamızda çok fazla ilaç alan ve hayati tehlikesi bulunanları Fırat Tıp Merkezi'ne sevk ediyoruz. Bu hastayı da Fırat Tıp Merkezi ile görüşüp Fırat Tıp Merkezi'ne sevk ettik. Bu işlemler belli bir tempo ile yapıldığı için ne kadar sürede yapıldığını hatırlamıyorum. Ancak çok kısa sürdüğüne eminim. Bu süre hastanın bizim kayıtlara giriş saati ile Fırat Tıp Merkezi'ne giriş saatleri karşılaştırıldığında rahatlıkla anlaşılabilir. Ben olayın bazı ayrıntılarını unutmuş olabilirim. Ancak önceki beyanlarımda daha ayrıntılı bilgi vermiş olabilirim. Kaldı ki Fırat Tıp Merkezi kayıtlarında da hastanın geldiği zaman ki durumunun kötü olmadığı, şuurunun yerinde olduğu buradaki kayıtlarla sabittir. Bu nedenle müteveffa [N.G.ye] ait Fırat Tıp Merkezi'ndeki tedavi evraklarının da celp edilmesini istiyorum. Hastaya benim dışımda acil serviste bulunan diğer doktor arkadaşım olan [N.K.], hemşire [S.O.] ve yine hemşire olan [E.] isimli soyismini hatırlamayadığım bir hemşire daha vardı. Bu aşamada hatırlayabildiklerim bunlardır, dedi.' " Elazığ Sulh Ceza Mahkemesince ifadesi alınan Dr. N.K. iş arkadaşıyla benzer yönde beyanda bulunmuştur. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, Dr. E.G.nin ifadesinde adı geçen hemşirelerin de ifadesini almıştır. İfadesi ilk kez kovuşturma aşamasında 12/6/2007 tarihinde alınan Hemşire S.O.nun beyanları şöyledir:" '(...) Olay tarihi epeyce eskidir. Yaklaşık 2 yıl oluyor. Hatırladığım kadarıyla hasta yanında annesi ile birlikte geldi. Ellerinde bir poşet vardı. Annesi olduğunu söyleyen bayan poşetteki ilaçları göstererek o ilaçları içmek suretiyle intihar ettiğini söylüyordu. Gösterdiği ilaç kutularının çoğu anti-depresan ilaçlarlardı. Ben ve doktor beyler ile sağlık memurları hastayı müdahale odamıza aldık. Tansiyonuna baktık. Şu anda hatırlamıyorum ancak tansiyonu adli vaka defterinde yazılıdır. Geldiğinde hastanın bilinci yerindeydi. Damar yolu açtık (her iki koldanda damar yolu açtık). Açılan damar yolundan serum verdik. Bu arada Nazogastrik sonda tatbik etmeye çalıştığımız sırada hasta kustu. Daha sonra hastaFırat Üniversitesi Tıp Merkezine sevk edildi. Bu sevk konusunda hangi uzmanın karar verdiğini hatırlayamıyorum. Evraklarda yazılıdır. Hasta, hastanemize müracaat ettikten sonra herhangi birşekilde tedavi için bekletilmemiştir. Biz adli vakaları hiç bekletmeyiz. Kaldıki ilaçla intiharlarda süre önemlidir, bu nedenle bekletmedik. Ben maktülün daha önce de hastaneye gelip gelmediğini bilmiyorum, dedi.' " İfadesi alınan diğer hemşire E.Z. de arkadaşının ifadesine benzer yönde beyanda bulunmuştur. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, N.G.yi hastaneye götüren A.G.nin (N.G.nin ağabeyi) ifadesini almıştır. A.G.nin 10/4/2007 tarihli ifadesi şöyledir:"Müteveffa [N.G.] benim kardeşim olur. Biz Elazığ Devlet Hastanesinin 3 sokak aşağısında olan Rızaiye Mahallesinde ikamet ederiz. Kardeşimin ilaç içtiğini öğrenmemiz üzerine ben kardeşim [N.G.] ile birlikte yürüyerek hastaneye gittik. Hastaneye giderken kardeşimin durumu iyiydi. Çünkü yürüyerek gitti. Hastaneye vardığımızda acilde bulunan görevli herkese kardeşimin ilaç içtiğini, intihar ettiğini söyleyerek tedavinin yapılmasını talep ettik. Acilde görevli herkesten talepte bulunmamıza rağmen işin yoğunluğunu söyleyerek bize sıramızı beklememizi söylediler. Hatta ilaç alsa bu kadar rahat konuşamaz, ayakta duramaz şeklinde beyanda bulunup inanmadıklarını söylediler. Bunun asıl nedeni kardeşimin psikolojik bozukluğu olması nedeniyle sık sık bu hastanenin aciline gidip geliyormuş. Bu nedenle kardeşimin o günkü gelişini de çok önemsemediler. Bana bu yukarıda anlattığım şeyleri yapan kişiler arasında huzurda bulunan her iki sanık da vardı. Bize sıramızı beklememizi söylemeleri üzerine ben kardeşim ile birlikte bekleme salonunda beklemeye başladım. Kardeşim bu esnada iki tane de sigara içti. Yaklaşık 20-30 dakika kadar bir süre sonra annem kardeşimin içtiği ilaçları bir poşete doldurmuş hastaneye geldi. Annem geldikten sonra hep birlikte yeniden hastane personelinin yanına gittik. Huzurda bulunan sanıklar da oradaydılar. Annem ağlamaklı ve telaşlı bir halde poşette bulunan ilaçlardan kardeşimin içerek intihar etmeye çalıştığını söyledi. Huzurda bulunan sanıklar da "O kadar ilaç içmiş olsa zaten ölür, bizim yapabileceğimiz bir şey de olmaz" şeklinde söyleyerek olayın vahametini ciddiye almadılar. Biz tekrar bekleme salonuna geri döndük. 5 dakika kadar burada oturduk. Bu esnada kardeşim fenalaştı. Biz doktorlara haber verdik. Bunun üzerine hemen yan odaya aldılar. Burada bank gibi bir şey vardı. Biz kardeşimi oraya oturttuk. Kardeşim oradan yere düştü. Kafası betona denk geldi. Bu arada da şiddetli bir şekilde kustu. Bunları gören annem ağlamaya başladı. Bu sırada kardeşime serum bağlayıp araştırma hastanesine sevk ettiler. Bunun dışında kardeşime herhangi bir tıbbi müdahale olmamıştır. Sanıkların savunmalarında geçen beyanların hiçbiri doğru değildir (...)" Elazığ Sulh Ceza Mahkemesince ifadesi alınan başvurucunun annesi F.G., olayların gelişimi ile ilgili olarak oğlu A.G. ile benzer yönde beyanda bulunmuştur. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, olay günü Hastanede N.G.yi gördüğünü ve N.G. ile belli süre muhabbet ettiğini belirten F.Y. adlı kişinin tanık sıfatıyla ifadesini almıştır. F.Y. adlı kişinin soruşturma aşamasında herhangi bir şekilde ifadesi alınmamış olup ilk kez kovuşturma aşamasında 12/6/2007 tarihinde ifadesi alınmıştır. F.Y.nin ifadesi şöyledir:" 'Ben Elazığ-Tunceli Hozat ilçesi arasında yolcu taşımacılığı yaparım. Olay tarihinde kolu kırılan bir hastayı ücreti karşılığında Elazığ Devlet Hastanesine getirdim. Ben hastanenin koridorundayken hastaneye ölen [N.G.] yürüyerek yanında huzurda bulunan katılan [A.G.] olduğu halde geldi. Yanıma gelip oturdu. Bu esnada katılanın doktorların yanına giderek durumu anlatıp anlatmadığınıbilemiyorum. Bu şekilde 15-20dakika kadar [N.G.] benim yanımda oturdu. Bu esnada katılan [A.G.nin] nerede olduğunu bilemiyorum. [N.G.] benim yanımda oturduğu sırada annesi olan [F.G.] elinde bir poşet ile hastaneye geldi. [F.G.] gelir gelmez orada bulunan bayan hemşirelerden birine giderek elinde bulunan poşeti gösterip içindeki ilaçları içerek [N.G.nin] intihar etmeye çalıştığını anlattı. Bu sırada [F.G.] bağırıp çağırmaya başlamıştı. Ben de müdahale ederek hemşirelere midesinin yıkanmasının gerektiğini söyledim. Bu sırada [N.G.nin] vücudunda titremeler başladı. Daha sonra benimle birlikte hemşire [N.G.yi] kolundan tutup sedyeye götürdük. Ben salona geri döndüğüm esnada [N.G.nin] sedyeden yere düştüğünü gördüm. Bu esnada katılan [A.G.nin] nerede olduğunu ben bilmiyorum. Daha sonrasında ne olduğunu ben bilmiyorum. Benim gördüklerim bunlardan ibarettir dedi.' " Sanık konumundaki doktorlar, F.Y. adlı kişinin beyanlarını kabul etmediklerini ve F.Y.yi ilk kez duruşma salonunda gördüklerini ifade etmişlerdir. F.Y. adlı tanığın beyanlarından sonra bir kez daha ifadeleri alınan hemşireler ise olayın gelişimine ilişkin kendi anlatımlarının doğru olduğunu savunmuşlardır. Katılan tarafın vekili ise kendi iddialarının hastaya tıbbi müdahale yapılıncaya kadar geçen süreyle ilgili olduğunu, bu süre zarfında gerekli müdahale yapılmadığı için olayın meydana geldiğini, hemşire olan tanıklar bekleme süresi geçip fenalaştıktan sonra hastaya müdahale ettikleri için bu müdahale olayını anlattıklarını, bekleme süresi içinde hastaya müdahale etmedikleri için doktorların da hastaya rastlayan tanık F.Y.yi görmemiş olmalarının normal olduğunu ifade etmiştir. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi olayla ilgili olarak Yüksek Sağlık Şûrasından bir rapor almıştır. Yüksek Sağlık Şûrasının 26-29/5/2009 tarihli raporunda; kişinin ölümünün çok miktarda ilaç alımına bağlı zehirlenme sonucu meydana gelmiş olduğu, doktorların tıbben yapılması gereken işlemleri yaptığı, dolayısıyla doktorların kusurunun bulunmadığı belirtilmiştir. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, elde ettiği tüm bu verileri değerlendirerek 7/12/2009 tarihli kararla doktorların beraatine karar vermiştir. Mahkeme, doktorlar hakkında görevi kötüye kullanma suçundan kamu davası açılmış ise de doktorların atılı suçu işlediklerine dair cezalandırılmalarına yeter derecede kesin ve inandırıcı bir delil elde edilemediğini belirtmiştir. Temyiz edilen karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 1/11/2012 tarihli ilamıyla ilk derece mahkemesince eksik inceleme sonucu hüküm kurulduğu gerekçesiyle bozulmuştur. Yargıtay ilamında özellikle hastanın özürsüz olarak bekletilmesi gibi bir durumun olup olmadığı, böyle bir gecikme varsa bu gecikmenin ölümün gerçekleşmesine sebep olup olmayacağı hususlarının yeterli bir şekilde araştırılmadığına vurgu yapılmıştır. Bozma kararından sonra yargılamaya devam eden Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu İstanbul Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulundan rapor almış ve bu rapora dayanarak yine doktorların beraatine karar vermiştir. Temyiz edilen bu karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 25/4/2017 tarihli ilamıyla ilk derece mahkemesince eksik inceleme sonucu hüküm kurulduğu gerekçesiyle bozulmuştur. Yargıtay, ilk derece mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda yarım saatlik gecikmenin ölüme sebep olup olmayacağı hususuna ilişkin olarak herhangi bir değerlendirme yapılmamış olmasına vurgu yapmıştır. Yargıtay ilamından sonra yargılamaya devam eden Elazığ Asliye Ceza Mahkemesi 14/11/2017 tarihli kararla davanın zamanaşımından düşmesine karar vermiştir. UYAP kayıtlarından, temyiz edilen bu karar hakkında henüz bir karar verilmediği anlaşılmıştır. Tam Yargı Davası Süreci Başvurucu 26/7/2005 tarihinde Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş ve anılan olay sebebiyle uğramış olduğu maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi talebinde bulunmuştur. Sağlık Bakanlığı başvurucunun talebini reddetmiştir. Bunun üzerine başvurucu 16/9/2005 tarihinde Elazığ İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde özetle ilaç içerek intihar girişiminde bulunan kardeşinin saat 05'te Hastaneye ulaştığını, Hastanenin Acil Servis doktorlarının kardeşinden normal bir hasta gibi sıra alıp beklemesini istediğini, fenalaşana kadar kardeşine herhangi bir tıbbi müdahale yapılmadığını, böylece 35-40 dakika geçtiğini, sağlık hizmetlerinin geç işlemesi nedeniyle olayda hizmet kusurunun bulunduğunu belirtmiştir. Bu davada, başvurucunun yanı sıra başvurucunun annesi ile kardeşleri de davacı taraf sıfatıyla yargılamaya katılmıştır. Davalı idare, başvurucunun kardeşinin Elazığ Devlet Hastanesine müracaatı üzerine gerekli tıbbi muayene ve müdahalenin zamanında yapıldığını belirterek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Elazığ İdare Mahkemesi 26/5/2010 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığına müzekkere yazarak Hastanede başlayan ve Fırat Tıp Merkezinde ölümle neticelenen somut olayda ilgili sağlık kuruluşlarına ve görevli sağlık personeline atfedilebilecek bir kusur bulunup bulunmadığı hususunun tespit edilmesini istemiştir. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu, başvurucunun kardeşi hakkında düzenlenen tıbbi ve adli evrakı dikkate alarak 18/8/2010 tarihli bir rapor hazırlamıştır. Raporda, gerek Elazığ Devlet Hastanesinde gerekse Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca başvurucunun kardeşinin tıbbi kayıtlara göre Elazığ Devlet Hastanesine saat 35'te ulaştığı ifade edilmiş ve bu saat esas alınarak başvurucunun kardeşine yapılan ilk müdahale yönünden herhangi bir sorun görülmemiştir. Raporda, Hastaneye saat 05'te ulaşıldığı ancak hastaya 35-40 dakika hiçbir tıbbi müdahalede bulunulmadığı yönündeki iddialar hakkında herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Başvurucu, anılan rapora itiraz etmiştir. Başvurucu; idare mahkemesinde görülen davanın icra edilen tıbbi müdahale ve sonrası ile ilgili olmayıp kardeşine geç müdahale edilmesi ile ilgili olduğunu, davanın temelinde saat 05'te Hastaneye ulaşan kardeşine uzun bir süre müdahale edilmemesinin bulunduğunu ifade etmiştir. Elazığ İdare Mahkemesi, Elazığ Sulh Ceza Mahkemesine müzekkere yazarak olay hakkında yürütülen ceza soruşturmasının akıbetini sormuş; karar verilmişse kararın onaylı örneğinin Mahkemeye gönderilmesini istemiştir. Elazığ Sulh Ceza Mahkemesi, müzekkere ile istenen bilgi ve belgeleri Elazığ İdare Mahkemesine göndermiştir. Elazığ İdare Mahkemesi 17/3/2011 tarihli kararla tarafların beyanlarını, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu raporunu ve dava dosyasında bulunan diğer bilgi ve belgeleri dikkate alarak davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme, kararında öncelikle Adli Tıp Kurumu raporuna yapılan itirazı incelemiş ve bu itirazı yerinde görmeyerek raporun hükme esas alınabilecek yeterlilikte olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, akabinde başvurucunun kardeşi N.G.nin rahatsızlığının teşhis ve tedavisinde hizmetin geç veya kötü işlediğine dair idareye atfedilebilecek bir kusur bulunmadığının Adli Tıp Kurumu raporu ile ortaya konulmuş olması karşısında davalı idarenin tazminat sorumluluğuna gidilmesine hukuken olanak bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucu 29/4/2011 tarihli dilekçeyle ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmiştir. Başvurucu, temyiz dilekçesinde özetle kararın maddi yönden ve usul yönünden kanuna aykırı olduğunu, hükme esas alınan raporda kardeşine yapılan tıbbi müdahale ve sonrasının incelendiğini, oysa açtığı davanın bununla ilgili olmayıp tıbbi müdahale öncesi yaşanan gecikmeyle ilgili olduğunu belirterek kararın bozulması isteminde bulunmuştur. Danıştay Onbeşinci Dairesi 17/4/2014 tarihli ilamla ilk derece mahkemesi kararının onanmasına karar vermiştir. Karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 18/12/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Bu karar 3/2/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 27/2/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Ölüm olayının meydana geldiği dönemde yürürlükte olan 13/12/1983 tarihli ve 181 sayılı mülga Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin ikinci maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Sağlık Bakanlığının görevleri şunlardır:a) Herkesin hayatını bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam iyilik hali içinde sürdürmesini sağlamak için fert ve toplum sağlığını korumak ve bu amaçla ülkeyi kapsayan plan ve programlar yapmak, uygulamak ve uygulatmak, her türlü tedbiri almak, gerekli teşkilatı kurmak ve kurdurmak, (...)" 11/5/2000 tarihli ve 24046 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) "Yataklı Tedavi Kuruluşları Bünyesinde Yer Alan Acil Servisler" başlıklı maddesi şöyledir:"Genel ve katma bütçeli dairelere, il özel idarelerine, belediyelere, kamu iktisadi teşebbüslerine ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait yataklı tedavi kurumları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait yataklı tedavi kurumları 24 saat kesintisiz olarak acil sağlık hizmeti verirler. Bu kurum ve kuruluşlar bünyesinde bulunan acil servislerde, acil hasta ve yaralılar karşılanarak, ilk tıbbî müdahale ve tıbbî bakım yapılır. Hasta veya yaralılar için yönlendirme Merkezin bilgisi dahilinde yapılır. Birinci fıkrada sayılan özel ve kamuya ait bütün hastanelerin acil birimleri, bütün acil başvurularını ayırım yapmaksızın kabul ederler. Başvuran her hasta için acil tıbbî değerlendirme, müdahale ve gerektiğinde stabilizasyon sağlanır.Acil sağlık hizmeti, hizmete ihtiyaç duyulan andan itibaren, kesin tedavi sürecine kadar hiçbir kesinti olmadan verilir. Acil servisler, hastaya hastane öncesi bakım sağlayan ambulans hizmetlerini destekler ve gerekirse tıbbî yönlendirme sağlar.İlk tıbbî müdahale yapıldıktan sonra ileri tıbbî bakım ve tedavi konusunda yetersizlik söz konusu ise, sevki uygun görülen hastane ile koordinasyon sağlanarak verilen tıbbî bakımın tamamı ilgili birim sorumlusu tarafından yazılı olarak belgelendirilir. Bu belge nakil yapılacak kuruma hasta ile birlikte gönderilir. Nakil ancak, stabilizasyon sağlandıktan sonra veya hayatî tehlike veya sakatlık tehlikesi taşıyan hastaların uygun bakımlarının, stabilizasyonlarının ve tedavilerinin mevcut tıbbî-teknik imkanlar ile gerçekleştirilemeyeceğinin tespit edilmesi halinde yapılır.Acil servislerde kaliteli ve itinalı hizmet sunumunun sağlanması için;a) Bu birimler fizikî altyapı, insan gücü, tıbbî cihaz, donanım, lüzumlu ilaç, serum, sarf malzemesi ve ambulans hizmetleri yönünden hiçbir aksaklığa meydan verilmeyecek ve hizmetin 24 saat kesintisiz sunulmasını sağlayacak şekilde yapılandırılır. Hastane acil servisi için organizasyon planı yazılı olarak hazırlanır ve acil servisin faaliyetleri bu yazılı plan çerçevesinde yürütülür.b) Hizmetler; uzman tabip sorumluluğunda, acil sağlık hizmetleri konusunda eğitim görmüş, tecrübeli ve yeter sayıda tabibin, hemşirenin ve diğer personelin de katılımı ile bir bütün olarak yürütülecek şekilde organize edilir. Bütün görevlilerin acil servis birimindeki görev, yetki ve sorumlulukları yazılı olarak hazırlanır ve acil serviste görülebilecek bir yere asılır.c) Bu birimlerde görevlendirilecek personel; hizmetin hedefleri, çalışma standartları, görevleri, yetkileri ve sorumlulukları konusunda hizmet öncesi resmî bir eğitim programına alınır, hizmet sırasında sürekli izlenir ve sonuçlar periyodik olarak değerlendirilir.d) (Değişik: RG 24/3/2004- 25412) Bu birimler fiziki konum itibarıyla araç giriş ve çıkışına elverişli ayrı girişi olan, ambulans park alanı, triaj alanı, hasta yakını bekleme salonu, ayaktan tedavi, gözlem, küçük müdahale, canlandırma üniteleri ile malzeme, haberleşme, güvenlik ve personel odalarından teşkil edilir. Bu birimler zemin katta ve bağımsız görüntü vermekle birlikte hastane dahilinde bulunan tanı, tetkik ve tedavi ünitelerine kolay ulaşılabilir, yönlendirme, tanıtma ve halkla ilişkiler bakımından yeterli ve uygun fiziki nitelikleri haiz olmalıdır.e) Acil servislerde bulunan bütün araç-gereç ve tıbbî donanım, daima kullanıma hazır halde bulundurulur.f) Başvurudan işlemlerin tamamlanmasına kadar, acil vaka ile ilgili bütün veri kayıt ve arşiv sistemi kurularak ilgili mevzuatta öngörülen süre ve usulde saklanır. Adlî vakalara ilişkin işlem ve bildirimler mevzuata uygun olarak yapılır.Acil servislerin malzeme, personel, hizmet kıstasları, fizikî şartları ve diğer hususlar Bakanlıkça belirlenir." Yönetmelik'in "Kayıt ve Bildirim" başlıklı maddesi şöyledir:"Acil sağlık hizmetleri sunan bütün hizmet birimleri, Bakanlıkça hazırlanan kayıt formlarını doldurmak ve bildirim formları ile sundukları hizmet ile ilgili bilgileri Bakanlığa periyodik olarak bildirmek zorundadırlar." Yönetmelik'in "Kayıtların Saklanması ve Arşiv" başlıklı maddesi şöyledir:"Sunulan hizmet ile ilgili kayıtlar, ilgili mevzuat hükümlerine göre muhafaza edilir. Var ise, bütün ses kayıtları üç ay süre ile saklanır. Bu süre sonunda herhangi bir başvuru olmaz ise kayıt silinir. Merkez, bu işlemi, kuruluşun teknik imkanları ve hizmet yoğunluğunun cevaz verdiği nispette gerçekleştirir. Seslerin kaydedilemediği veya kayıtların muhafaza edilemediği durumlarda yazılı kayıtlardan yararlanılır." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Yaşam hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesişöyledir: "Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre yaşam hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülükler -ister özel hastane ister devlet hastanesi olsun- hastaların yaşamlarının korunmasını teminat altına alma zorunluluğu getiren düzenleyici bir çerçeve oluşturulmasını gerekli kılar (Asiye Genç/Türkiye, B. No: 24109/07, 27/1/2015, § 67). | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/3640 | Başvuru, sağlık durumu ciddi olan bir hastaya geç müdahalede bulunulması sonucu ölüm olayının meydana gelmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, hükümlü olan başvurucuya ait bir kısım eşyanın alıkonulması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucu 20/7/2015 tarihinde İzmir 2 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (İnfaz Kurumu) nakledilmiştir. Başvurucu; nakil esnasında yanında getirdiği radyo, şalvar, şal, küçük makas, para bandı, kalemlik, keçeli kalem, tırnak makası ve lacivert yeleğin kendisine verilmediğini belirterek söz konusu eşyaların iade edilmesi talebiyle 25/8/2015 tarihinde İnfaz Kurumuna başvurmuştur. İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının 31/8/2015 tarihli kararıyla söz konusu eşyaların başvurucuya verilmesinin uygun olmadığına karar verilmiştir. Kararda; radyonun farklı radyo frekanslarına sahip olduğundan haberleşme amacıyla kullanılabileceği, şalvar ve şalın ise 17/6/2005 tarihli ve 25848 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmelik'te (Eşya Yönetmeliği) sayılan giyim eşyaları arasında olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca küçük makasın ve çakısı bulunan tırnak makasının güvenlik zafiyeti oluşturacağı, lacivert yeleğin ise İnfaz Kurumu personelinin kullandığı üniforma ile aynı renkte olduğundan başvurucuya verilmediği ifade edilmiştir. Kararda; para bandı, keçeli kalem gibi eşyaların Eşya Yönetmeliği çerçevesinde verilmesinin uygun görülmediği, eğitim amaçlı çalışmalarda ihtiyaç duyulduğu takdirde İnfaz Kurumunca belirlenen el işi ve hobi atölyelerinde bulunan eşyalardan başvurucunun faydalandırılacağı belirtilmiştir. Başvurucu, alıkonulan söz konusu eşyaları daha önce bulunduğu ceza infaz kurumunun kantininden temin ettiğini ve bunları uzun süredir kullandığını belirterek güvenlik tehlikesi oluşturmayan eşyalarının keyfî şekilde alıkonulması şeklindeki uygulamanın kaldırılması talebiyle İzmir İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) başvurmuştur. İnfaz Hâkimliği 12/10/2015 tarihli kararıyla başvurucunun talebinin kısmen kabulüne hükmetmiştir. Buna göre radyo, küçük makas, para bandı, keçeli kalem ve küçük boy tırnak makasının daha önce başvurucu tarafından kullanıldığı ve kantinden temin edildiği gerekçesiyle iade edilmesine karar verilmiştir. Kararda; şalvar, şal, kalemlik, büyük boy tırnak makası ile lacivert yeleğin ise başvurucuya verilmemesine ve İnfaz Kurumunda muhafaza altına alınmasına hükmedilmiştir. Gerekçede; ilgili İnfaz Kurumunun can güvenliği, mahpusların psikolojik durumları, başkalarına zarar verme ihtimalleri, İnfaz Kurumunun fiziki şartları gibi hususları dikkate alarak hükümlü ve tutukluların yanlarında bulundurabilecekleri eşya türleri hakkında mevzuat çerçevesinde değerlendirme yapabileceği, bu yöndeki somut uygulamanın da hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir. Başvurucunun anılan karara karşı yaptığı itiraz İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 26/10/2015 tarihli kararla reddedilmiştir. Nihai karar 16/11/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 15/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesinin 8/2/2016 tarihli müzekkeresiyle ilgili İnfaz Kurumundan söz konusu eşyalardan olan şalvarın başvurucuya iade edilip edilmediği hususu sorulmuştur. İnfaz Kurumunun 9/2/2016 tarihli cevabında; yazıya konu şalvarın PKK silahlı terör örgütünün dağ kadrosunda bulunan şahısların kullandığı şekilde ve renkte olduğu, bu nedenle başvurucuya teslim edilmediği ve emanet eşya deposunda muhafaza altında olduğu belirtilmiştir. A. Ulusal Hukuk 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un "Oda ve eklentilerinde bulundurulabilecek kişisel eşyalar" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerin oda ve eklentilerinde bulundurabilecekleri veya bulunduramayacakları kişisel eşya, gıda, tıbbî malzeme ve diğer ihtiyaç maddeleri yönetmelikle düzenlenir." 5275 sayılı Kanun'un "Hükümlünün giydirilmesi" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:"(2) Hükümlülerin giysileri, iç ve dış güvenlik görevlilerinin giymekte olduğu üniformalara benzer şekil ve renkte olamaz." 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (İnfaz Tüzüğü) "Hükümlülerin yaşam tarzları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Her kurumun, hükümlülerin kurum içindeki yaşam tarzını ayrıntıları ile gösteren bir iç yönetmeliği bulunur." İnfaz Tüzüğü'nün "Oda ve eklentilerinde bulundurulabilecek kişisel eşyalar" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Kapalı kurumlarda bulunan hükümlülerin oda ve eklentilerinde bulundurabilecekleri veya bulunduramayacakları kişisel eşya, gıda, tıbbî malzeme ve diğer ihtiyaç maddeleri yönetmelikle düzenlenir." Eşya Yönetmeliği'nin "Giyim eşyaları" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hükümlülerin koğuş, oda ve eklentilerinde birer adet palto, manto ve mont, iki adet ceket veya ceket yerine kullanılabilen hırka, dört adet pantolon ve/veya etek, bayan için iki adet elbise, bir takım eşofman, dört adet gömlek, iki adet kazak, iki takım pijama, bir spor ayakkabısı, bir kışlık ayakkabı, bir iskarpin, üç adet tişört, iki adet kravat, bir adet kemer, gerektiği kadar iç çamaşırı, çorap, bir terlik, havlu ve bir bornoz ile kaşkol, 25/11/1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanuna aykırı olmayan bir adet şapka bulundurulmasına izin verilir.Hükümlüler; ceza infaz kurumu dışından getirilmesine izin verilen giyim eşyalarından eskiyenlerini, yenileriyle değiştirebilir." Eşya Yönetmeliği'nin "Temizlik" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Hükümlüler, koğuş, oda veya eklentilerinde, kantinden temin edilmek koşuluyla kişisel ve çevresel temizliklerini temin için tarak, saç fırçası, sabun, kese, diş macunu, diş fırçası, tıraş sabunu, şampuan, parfüm, krem, saç boyası, çakısı bulunmayan tırnak makası, plastik saplı tıraş bıçağı, beş adet plastik elbise askısı, çamaşır mandalı ve gündelik hayatta kullanılan plastik eşyalar ile idarece uygun görülen uzunlukta çamaşır ipi bulundurabilir." Eşya Yönetmeliği'nin "El işi faaliyetleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hükümlülerin, gerekli malzemeler kantinden temin edilmek koşuluyla, el işi faaliyetlerini, ceza infaz kurumlarının uygun bölümlerinde yapmaları esastır.Ceza infaz kurumunun güvenliğini bozmamak kaydı ile bu faaliyetlerin devamına koğuş, oda ve eklentilerinde izin verilebilir.Maket bıçağı, tornavida gibi kesici ve delici alet ile boyama ve yapıştırmada kullanılan madde ve malzemelerin koğuş, oda ve eklentilerinde bulundurulmasına izin verilmez."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesine Protokol'le eklenerek 1/6/2010 tarihinde yürürlüğe giren önemsiz zarar kriterine ilişkin içtihadında bu yeni kriterin Sözleşme ve protokolleri ile güvence altına alınan hakların Avrupa düzeyinde hukuksal açıdan korunmasını sağlama yönündeki temel görevine yoğunlaşması için önemsiz başvuruları ivedilikle inceleme olanağı vermesi amacıyla oluşturulduğunu belirtmektedir (Stefanescu/Romanya (k.k.), B. No: 11774/04, 12/4/2011, § 35). De minimis non curat praetor (Hâkim önemsiz ve küçük işlerlerle uğraşmaz.) prensibine göre yeni kabul edilebilirlik şartı -bir hak ihlali ne denli gerçek olursa olsun- uluslararası bir mahkeme tarafından incelenmeyi gerektirecek asgari bir ağırlık düzeyine ulaşması gerektiği görüşüne dayanır (Korolev/Rusya (k.k.), B. No: 25551/05, 1/7/2010). Bu kriterin incelenmesinde ihlal edildiği iddia edilen hakkın mahiyetini, ihlal iddiasının ciddiyeti ve/veya ihlalin başvuranın kişisel durumu üzerinde oluşturacağı olası sonuçlarını da gözönünde bulundurmak gerekir (Giusti/İtalya, B. No: 13175/03, 18/10/2011, § 34). AİHM, söz konusu kriteri uygularken Sözleşme ve protokollerinin güvence altına aldığı insan haklarına saygının başvurunun esastan incelenmesini gerektirip gerektirmediği hususunu da incelemektedir. Bu kapsamda AİHM, önem kriteri getirilmeden önce deönüne gelmiş olan Sözleşme ile ilgili hususta açık ve çokça uygulanmış olan bir içtihadın bulunması durumunda bu incelemenin yapılmasının gerekli olmadığına hükmettiğini (Van Houten/Hollanda (kayıttan düşürme), B. No: 25149/03, 29/9/2005, §§ 33-38; Kavak/Türkiye (k.k.), B. No: 34719/04 ve 37472/05, 19/5/2009) hatırlatarak kendi içtihatlarını genişletebilecek veya bunlara katkı sağlayabilecek nitelikte olmayan başvuruları incelememektedir (Tayfun Görgün/Türkiye (k.k.), B. No: 42978/06, 16/9/2014). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/19665 | Başvuru, hükümlü olan başvurucuya ait bir kısım eşyanın alıkonulması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; patlayan bir roket mermisi sonucu bir çocuğun ölmesi, birden fazla kişinin yaralanması ve bu olayla ilgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 8/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca 18/2/2014 tarihinde 2014/550 numaralı bireysel başvurunun, 28/2/2014 tarihinde ise bu bireysel başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bu bireysel başvuru dosyasıyla 2014/550 numaralı bireysel başvuru dosyası arasında konu yönünden hukuki irtibat bulunduğu gerekçesiyle 16/10/2015 tarihinde başvuruların birleştirilmesine ve incelemenin 204/549 sayılı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu Bedrettin Yavuz, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuş; diğer başvurucu ise beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve aslı incelenen Sason Asliye Ceza Mahkemesinin (Ceza Mahkemesi) E.2010/4 sayılı dosyası çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Batman'ın Kozluk ilçesi Çevrecik köyünde mukim E.B. isimli kişinin evinin önünde 28/8/1998 günü saat 35'te büyük bir patlama olmuş ve bu olay nedeniyle aralarında başvurucuların ve başvurucu Bedrettin Yavuz'un iki yaşındaki oğlu H.Y.nin de bulunduğu yedi kişi yaralanmıştır. H.Y. hastaneye ulaştırıldıktan beş on dakika sonra vefat etmiştir. Batman nöbetçi Cumhuriyet savcısı nezaretinde derhâl ölü muayene işlemi yapılmıştır. İşlemde hazır bulunan Doktor A.Y., ölüm sebebinin muhtemelen künt bir cisim veya demir parçasının harabiyeti sonucu oluşan beyin dokusu kaybı ve beyin içi kanama olduğu sonucuna varmış; ölüm saatinin 15-30 olduğunu belirtmiştir. Ölüm sebebi ve zamanının tespit edildiği gerekçesiyle klasik otopsi işlemi yapılmamıştır. Olay nedeniyle başvurucu Halime Akdaş'ın sol omzunda 10-15 cm'lik kesi meydana gelmiştir. Kesin adli rapora göre başvurucu Halime Akdaş, kırk beş gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır ve yaranın iyileşme süresi üç aydır. Başvurucu Bedrettin Yavuz'un sağ kulak arkasında olay nedeniyle 1,5-2 cm'lik kesici-delici alet yarası oluşmuştur. Kesin adli rapora göre başvurucu Bedrettin Yavuz, yedi gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır. Olay nedeniyle Kozluk Cumhuriyet Başsavcılığınca resen soruşturma başlatılmıştır. Olay yeri, Kozluk İlçe Jandarma Komutanlığı görevlilerince incelenmiş ve patlayan nesneye ait olduğu değerlendirilen yedi parça tespit edilmiştir. İlçe Jandarma Komutanlığı görevlilerince ifadelerine başvurulan Y.Y., E.G., H.A., Ö.B., K., Y., İ.Ş. ve R.Y. patlamadan on dakika önce yakındaki Ziyaret köyünün tepelerinden köylerine doğru dört beş el izli mermi ateşlendiğini ifade etmekle birlikte ateş eden ve patlamaya neden olan kişi/kişilerin tespitine yönelik herhangi bir beyanda bulunmamıştır. Kozluk Cumhuriyet savcısınca 29/9/1998 tarihinde ifadesi alınan başvurucu Halime Akdaş,önce Acarlar köyü tarafından dört beş el izli mermi,daha sonra Acar Jandarma Karakolu yönünden patlama sesi geldiğini; kendisinin patlama nedeniyle yaralandığını, şikâyetçi olmadığını beyan etmiştir. Kozluk Cumhuriyet savcısınca ifadesi alınan başvurucu Bedrettin Yavuz 29/9/1998 tarihli ifadesinde; önce Acar köyü mevkiinden izli mermi geldiğini, daha sonraaynı yerden bilmediği bir şey atıldığını ifade etmiş ve atılan şey nedeniyle büyük bir patlama olduğunu söylemiştir. Patlayan nesne; Cumhuriyet savcısınca mağdur sıfatıyla dinlenen başvuruculardışındaki dört kişiden üçü tarafından bomba, biri tarafından havan topu olarak nitelendirilmiştir. Yine bu kişilerden bir kısmı, patlayan nesnenin Acar JandarmaKarakolu yönünden geldiğini ifade ederken diğer bir kısmı, Acar Jandarma Karakolundan atıldığını öğrendiğini söylemiştir. İki bomba imha uzmanınca hazırlanan 9/12/1998 tarihli raporda, olay yerinden elde edilen yedi parçanın RPG-7 model rokete mermisine ait olduğu ve roketin menşeinin belli olmadığı belirtilmiştir. Cumhuriyet savcısınca Acar Jandarma Komutanlığında görevli on yedi kişininsanık sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Bir kısmı rütbeli olan bu kişiler suçlamaları kabul etmemiş ve görev yaptıkları birlikten herhangi bir atış yapılmadığını söylemiştir. İfadesi alınan kolluk görevlilerden B. Kozluk yönünden bir tepeye doğru izli mermi kullanılarak atış yapıldığını gördüğünü ifade etmiştir. Kolluk görevlileri E.Y.A., S.,G.Ö., S.Ş., Y.İ., T.K. ve Ç; teröristler ile korucular arasında çatışma olduğunu duyduklarını söylemiştir. Kolluk görevlisi A.Ç ise birkaç silah sesi duyduğunu beyan etmiştir. Karakol Komutanı A. köye 4 km mesafede Sason'da konuşlu askerî birliklerle teröristler arasında bir çatışma olduğunu, bulundukları kışlada Acar Jandarma Komutanlığı dışında komando bölüğü ve topçu bataryasının da bulunduğunu, Acar Jandarma Komutanlığında iki tank ile bir havan silahı olduğunu, bu tank ve havan silahıyla atış yapılmadığını, bunlarla isabetli atış yapılmasının da mümkün olmadığını ifade etmiştir. Sason İlçe Jandarma Komutanlığı 27/9/1999 tarihli yazıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) RPG-7 model roketatarın kullanıldığı bilgisini vermiştir. Kozluk ve Sason Cumhuriyet Başsavcılıklarınca verilen karşılıklı yetkisizlik kararları sonrasında Sason Cumhuriyet Başsavcılığı 28/12/1999 tarihinde, olay tarihinde köy korucuları ile teröristler arasında çatışma çıktığı ve teröristlerin attığı bir roketin Çevrecik köyüne isabet ettiği gerekçesiyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığına fezleke düzenlemiştir. Fezlekede suç vasfı, kasten veya tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme ve yaralamaya sebebiyet vermek olarak belirtilmiştir. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, suç vasfı itibarıyla görevli olmadığı gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evraklarını Sason Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Sason Cumhuriyet Başsavcılığı 6/3/2000 tarihli iddianameyle, olay tarihinde Acar Jandarma Karakolunda görevli olup ifadeleri alınan on yedi kişi hakkında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme ve yaralamaya sebebiyet vermek suçunu işledikleri iddiasıyla Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açmıştır. Diyarbakır Askerî Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararı Batman Cumhuriyet savcısınca temyiz edilmiştir. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Dairesi, davaya bakma görevinin Mahkemeye ait olduğu ve 21/12/2000 tarihli ve 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun uyarınca davanın ertelenmesine yer olup olmadığının değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu gerekçeleriyle 20/9/2001 tarihinde görevsizlik kararını bozmuştur. Ceza Mahkemesi9/11/2001 tarihinde, sanıklara isnat edilen suçun 4616 sayılı Kanun kapsamında kaldığı gerekçesiyle kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir. Bu kararın başvurucuya tebliğ edildiğine dair herhangi bir belge dava dosyasında bulunmamaktadır. Sanıklardan F. kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine dair karardan sonra tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme neden olmak suçunu işlemişve Ceza Mahkemesince F. hakkında verilen erteli para cezasına mahkûmiyet kararı 1/12/2003 tarihinde kesinleşmiştir (Ceza Mahkemesinin dosyasında kesinleşme şerhi bulunmasa da kararda kesinleşme şerhinin 1/12/2003 olduğu ve harç tahsil müzekkeresinin sayısı yazmaktadır.). Bu nedenle dava dosyası Ceza Mahkemesince tüm sanıklar yönünden yeniden ele alınmıştır. Dosyanın hangi tarihte ele alındığı tam anlaşılamasa da -F. hakkındaki mahkûmiyet kararının hangi tarihte dosyaya girdiğine dair herhangi bir belge Ceza Mahkemesi dosyasında bulunmamaktadır- 5/3/2007 tarihinde Sason Cumhuriyet Başsavcılığından mütalaa talep edildiği tespit edilmiş ve bu açıdan dosyanın en geç 5/3/2007 tarihinde ele alındığı sonucuna varılmıştır. Ceza Mahkemesi, iki yıla yakın bir süre sanıkların açık kimlik bilgileri ile adli sicil kayıtlarının temini için yazışmalar yapmıştır. Ceza Mahkemesi, Batman Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş; Batman Ağır Ceza Mahkemesi ise Ceza Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 21/12/2009 tarihinde Ceza Mahkemesini yargı yeri olarak belirlemiştir. Ceza Mahkemesi, F., S.Ş. ve Y.İ. dışındaki sanıkların sorgularını istinabe suretiyle yapmış ve söz konusu işlemleri bir yılı aşkın bir sürede tamamlamıştır. Ceza Mahkemesindeki yargılamada başvurucu Halime Akdaş, Acar Jandarma Komutanlığından önce dokuz izli mermi, daha sonra da havan topu atıldığını beyan ederek şikâyetçi olduğunu ifade etmiştir. Başvurucu Bedrettin Yavuz da sanıklardan şikâyetçi olduğunu bildirmiştir. Ceza Mahkemesi 18/1/2012 tarihinde, kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verildiği tarihten itibaren beş yıl içinde aynı neviden veya daha ağır şahsi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlemedikleri gerekçesiyle F. dışındaki sanıklar hakkındaki davaların ortadan kaldırılmasına karar vermiştir. Ceza Mahkemesi aynı kararla, isnat edilen suçu işlediğinin sabit olmaması nedeniyle F.ninberaatine karar vermiştir. Başvurucular, yalnızca ortadan kaldırma kararından bahsederek sanıkların adil şekilde yargılanmadıkları ve verilen cezanın -ortadan kaldırma kararı verildiğinden herhangi bir ceza söz konusu değildir- hakkaniyete aykırı olduğu gerekçesiyle hükmü temyiz etmişlerdir. Yargıtay Ceza Dairesi, beraat eden sanık yönünden hükmün temyiz edilmediği tespitini yaparak temyiz incelemesini yalnızca ortadan kaldırma kararlarıyla sınırlı olarak yapmış ve dava zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle kamu davasının düşmesine karar vermiştir. 11/9/2013 tarihli kararın ilgili kısmı şöyledir: "...Sanıklara isnat edilen ve daha ağır bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan eylem 765 sayılı TCK’nın 455/2-son maddesinde yaptırıma bağlanmış olup,anılan suç aynı Kanunun 102/ maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabidir.Zamanaşımını kesen nedenlerin varlığı halinde süre yeniden işlemekte ise de, bu süre 104/ maddesi uyarınca en fazla yarı oranında uzayacağından, suç tarihi olan 1998 tarihinden itibaren 765 sayılı TCK’nın 102/3 ve 104/ maddelerinde öngörülen 15 yıllık zamanaşımısüresinin 2013 tarihinde dolmuş olduğu, 4616 sayılı kanun hükümleri uyarınca verilen kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararının zamanaşımını durduran bir etkisinin de bulunmadığı anlaşılmakla; hükmün gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle 5320 sayılı Kanunun maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un maddesi gereğince BOZULMASINA, aynı Kanunun maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 765 sayılı TCK’nın 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CMK’nın 223/ maddeleri gereğince kamu davasının DÜŞMESİNE... karar verildi." Nihai karar, başvurucular tarafından 10/12/2013 tarihinde öğrenilmiş olup yasal süresi içinde 8/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası: ... 3 - Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene ... geçmesile ortadan kalkar. ..." 765 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir: "Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkümiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir. Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz." 765 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya meslek ve sanatta acemilik veya nizamat, ve evamir ve talimata riayetsizlik ile bir kimsenin ölümüne sebebiyet veren şahıs iki seneden beş seneye kadar hapse ve 250 liradan 500 liraya kadar ağır para cezasına mahkum olur. Eğer fiil birkaç kişinin ölümünü mucip olmuş veya bir kişinin ölümü ile beraber bir veya birkaç kişinin de mecruhiyetine sebebiyet vermiş ve bu yaralanma 456 ncı maddenin 2 nci fıkrasında beyan olunan derecede bulunmuş ise dört seneden on seneye kadar hapis ve 000 liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezası ile mahkum olur. ..." 4616 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlar nedeniyle; ... 4) (İptal: Anayasa nin 18/07/2001 tarihli ve E. 2001/4, K. 2001/332 sayılı Kararı ile.; Yeniden düzenleme: 21/05/2002 - 4758 S.K./ md.) 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş ve ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı on yılı geçmeyen suçlardan dolayı henüz takibata geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme bağlanması ertelenir; varsa tutukluluk halinin kaldırılmasına karar verilir. Bu suçlarla ilgili dosya ve deliller, her bir suçun dava zamanaşımı süresinin sonuna kadar muhafaza edilir. Erteleme konusu suçun dava zamanaşımı süresi içinde bu suç ile aynı cins veya daha ağır şahsi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlendiğinde, erteleme konusu suçtan dolayı da dava açılır veya daha önce açılmış bulunan davaya devam edilerek hüküm verilir. Bu süre, erteleme konusu suç ile aynı cins veya daha ağır şahsi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlenmeksizin geçirildiğinde, ertelemeden yararlanan hakkında kamu davası açılmaz; açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir. ..." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Dava zamanaşımı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası; ... d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl, ... Geçmesiyle düşer..." 5237 sayılı Kanun'un "Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi" kenar başlıklı maddesinin (2), (3) ve (4)numaralı fıkraları şöyledir: "(2) Bir suçla ilgili olarak; a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi, d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, Halinde, dava zamanaşımı kesilir. (3) Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar. (4) Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar." 5237 sayılı Kanun'un "Taksirle öldürme" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.""1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."B. Uluslararası Hukuk Yaşam hakkının usul boyutuyla ilgili uluslararası hukuk, Anayasa Mahkemesinin İrfan Durmuş ve diğerleri (B. No: 2014/4153, 11/5/2017, §§ 49-54) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/549 | Başvuru, patlayan bir roket mermisi sonucu bir çocuğun ölmesi, birden fazla kişinin yaralanması ve bu olayla ilgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, güvenlik güçlerince gözaltına alındığı iddia edilen kişiden bir daha haber alınamaması (zorla kaybedilme) ve bu olay hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkili yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/5/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirilmesine gerek görülmediğini bildirmiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından (Cumhuriyet Başsavcılığı) temin edilen soruşturma evrakına göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Cumhuriyet Başsavcılığına 1/3/1994 tarihinde bir dilekçe veren başvurucunun oğlu B., kardeşi nin Hamzalı köyü Poran mezrasında operasyon icra eden askerlerce bilinmeyen bir yere götürüldüğünü vesonrasında den bir daha haber alamadığını iddia ederek nin akıbetinin kendisine bildirilmesini talep etmiştir. B.nin dilekçesini 3/3/1994 tarihinde Kulp Jandarma Komutanlığına gönderen Cumhuriyet Başsavcılığı, gereğinin yapılarak neticenin bildirilmesini istemiştir. Jandarma görevlileri 16/6/1994 tarihinde, hangi askerî birliğin operasyon yaptığının ve nin askerî birliklerce götürülüp götürülmediğinin tespit edilemediğine, nin aranan kişilerden olmadığına, bağlı oldukları karakolca gözaltına alınmadığına ve araştırmaya devam edildiğine ilişkin bir tutanak düzenlemişlerdir. Cumhuriyet Başsavcılığı 5/10/1994 tarihinde, nin babası Z.nin ifadesini almıştır. Müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde Z., Kara Kuvvetleri Komutanlığı Bolu 2'nci Komando Tugay Komutanlığı (Tugay Komutanlığı) ve Bismil Jandarma Komutanlığı emrindeki askerlerce terör örgütü mensuplarına karşı yapılan operasyon kapsamında nin bilinmeyen bir yere götürüldüğünü ve den bir daha haber alamadığını söylemiştir. Hamzalı köyü muhtarı olan A.T. Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan 31/10/1994 tarihli ifadesinde; güvenlik güçlerinin terör örgütü mensuplarına karşı yapılan operasyon kapsamında, araziyi bilmesi nedeniyle kendilerine yardımcı olması için yi yanlarına alıp götürdüklerini, bir süre sonra güvenlik güçleri ile teröristler arasında çatışma çıktığını, nin çatışma esnasında ölüp ölmediği ve nin nerede olduğu konusunda bilgilerinin olmadığını beyan etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, terör örgütü mensuplarının örgüte eleman kazandırmak amacıyla zaman zaman askerî üniforma giydiklerinden söz ederek olayı soruşturma görevinin kendisine ait olmadığı gerekçesiyle 15/2/1995 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına (DGM Başsavcılığı) göndermiştir. DGM Başsavcılığı istinabe yoluyla 1995 yılında B.nin ifadesini almıştır. DGM Başsavcılığı, 1994 yılı Şubat ve Mart aylarında Hamzalı köyü ve çevresinde hangi tarihlerde, hangi askerî birliklerce operasyon yapıldığına dair bilgiyi Olağanüstü Hâl Bölge Valiliğinden temin etmiştir. DGM Başsavcılığı, nin örgüt tarafından kaçırıldığına dair delil bulunmadığı gerekçesiyle 2/6/1997 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Kolluk görevlilerince 2/12/1997 tarihinde beyanı tespit edilen Z., 1993 yılında kaybolmadan önce terör örgütü elemanı gibi davranan nin terör örgütüne katılmış olabileceğini söylemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Z.nin ifadesine dikkat çekerek 31/12/1997 yılında görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını DGM Başsavcılığına göndermiştir. DGM Başsavcılığı, Cumhuriyet Başsavcılığının varsayıma dayalı görevsizlik kararı verdiğini belirterek 9/2/1998 tarihinde karşı görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını yeniden Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 1994 yılı Şubat ve Mart aylarında Hamzalı köyü ve çevresinde hangi güvenlik güçlerinin, hangi tarihlerde operasyon yaptığına dair bilgiyi Diyarbakır Jandarma Komutanlığından temin etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının bilgi istemi üzerine Bolu İl Jandarma Komutanlığı 16/4/2004 tarihli yazıyla 1994 yılı Şubat ayında Kulp ilçesi Yolçatı köyünde herhangi bir operasyon düzenlenmediğini bildirmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 31/3/2005 tarihinde istinabe suretiyle İ.A.nın ifadesini almıştır. Tanık sıfatıyla verdiği ifadesinde İ.A., 1994 yılının Şubat ayında Bolu'dan geldiğini söyleyen kalabalık bir askerî grubun Hamzalı köyü Yolçatı mezrasına gelerek köyün tüm erkeklerini topladığını, sırt çantalarını taşımalarına yardımcı olmaları maksadıyla askerlerin kendisi ile A.K., A.B., A. ve yi yanlarında götürdüklerini, giderlerken iki kola ayrıldıklarını, A.K. ile nin aynı, kendisinin ise farklı kolda olduğunu, iki kolun bir süre sonra aynı yolda birleştiğini, yi göremediğini, daha sonra A.B. ve A. ile birlikte köyden yiyecek getirmeye gittiklerini, yiyecekleri askerlere verip köye döndüklerini, ertesi gün A.K.nın cesedini bulduklarını beyan etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 4/4/2005 tarihinde istinabe yoluyla dinlediği A.B., ile ilgili bir beyanda bulunmamıştır. Cumhuriyet savcısınca 26/5/2005 tarihinde ifadesine başvurulan Köy Muhtarı T.T., 2004 yılında muhtar seçildiğini ve 1994 yılının Şubat ayında Bismil'de mukim olduğunu ifade etmiştir. 13/7/2005 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istinabe yoluyla dinlenen A., olay tarihinde annesini ziyaret maksadıyla Yolçatı mezrasında bulunduğunu, askerlerin A.K., , H.T., Ab.K., İ.A., A.B., İh.A. ve B.yi alıp götürdüklerini, A.K. ile dışındakilerin bir süre sonra geri geldiğini, bir sonraki gün A.K.nın cesedini bulduklarını, aramalarına rağmen yi bulamadıklarını söylemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma konu suçların askerî suçlardan olduğu gerekçesiyle 26/7/2005 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Kolordu Komutanlığı Askerî Savcılığına (Askerî Savcılık) göndermiştir. Askerî Savcılık 2006 yılında istinabe yoluyla A.T., H.T. ve İ.A.nın tanık sıfatıyla ifadelerini almıştır. Tugay Komutanlığı Yardımcılığı Disiplin Mahkemesi 19/6/2006 tarihli yazıyla, Tugay Komutanlığı ise 13/2/2007 tarihli yazıyla arşiv kayıtlarına göre 10/2/1994 tarihinde Hamzalı köyü Yolçatı mezrasında operasyon yapılmadığını bildirmiştir. 2011 yılında yapılan araştırmalarda nin terör eylemlerine katıldığına ya da terör örgütü ile bağlantısının bulunduğuna dair kayıt bulunmadığı tespit edilmiştir. Askerî Savcılık 13/6/2011 tarihinde, istinabe suretiyle Ab.K.nın ifadesini almıştır. Tanık sıfatıyla verdiği ifadesinde Ab.K. 1994 yılında B., , A.K. ve İ.A. ile birlikte askerlerce gözaltına alındığını, kendileri serbest bırakılsa da A.K. ile nin askerlerce tutulduğunu, den daha sonra haber alamadıklarını, ertesi gün A.K.nın cesedini bulduklarını söylemiştir. Askerî Savcılık 28/11/2013 tarihinde, hukuka aykırı gözaltına alma işleminin ne adli ne de askerî görev olduğunu belirterek görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK madde ile görevli) göndermiştir. Başvurucu vekili 5/2/2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK madde ile görevli) vekâletname sunmuştur. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK madde ile görevli) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun maddesi uyarınca kurulan mahkemelerle Cumhuriyet başsavcılıklarının 21/2/2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun'la görevlerine son verildiği gerekçesiyle 19/3/2014 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da 8/9/2014 tarihinde yetkisizlik kararı verip soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 8/12/2014 tarihinde, olayın meydana geldiği tarihte yürürlükte bulunan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunun'da öngörülen en üst haddeki dava zamanaşımı süresi olan yirmi yıllık sürenin ziyadesiyle geçtiği gerekçesiyle açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. 8/8/1998 tarihinden kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesine kadar geçen sürede nin kaybolmasının nedeninin bilinmediğine ve nin gözaltına alınıp alınmadığının tespit edilemediğine dair kolluk görevlilerince zaman zaman düzenlenen tutanaklar soruşturma makamlarına gönderilmiştir. Vekili aracılığıyla başvurucu; delillerin toplanmadığını, eksik inceleme yapıldığını ve oğlunun kaybolması ile ilgili soruşturmanın etkisiz olduğunu belirterek 29/12/2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazı, Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliğinin (Hâkimlik) 4/3/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Hâkimliğin kararı başvurucu vekiline 8/4/2015 tarihinde tebliğ edilmiş olup söz konusu karara karşı bireysel başvuru 4/5/2015 tarihinde yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "İnsan haklarına saygıyükümlülüğü" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar." Sözleşme'nin "Yaşam hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur..." Zorla Kaybedilme İddiasıyla Yapılan Başvurular Yönünden Şimdiye kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yakınlarının kaybolduğunu ileri süren pek çok kişinin Sözleşme'nin maddesinin ihlal edildiğine ilişkin başvurularını incelemiştir. Bu başvuruların tamamına yakınında kaybolmanın gözaltı sırasında gerçekleştiği ve/veya devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği iddia edilmiştir. Gözaltı sırasında kaybolmaya ilişkin iddiaları incelerken AİHM, öncelikle delillerin değerlendirmesini ve olayların tespitini yapmaktadır. Bunu yaparken AİHM, her türlü makul şüphenin ötesindeki kanıt kriterini uygulamaktadır. AİHM'e göre bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir; ayrıca delillerin toplanması sırasında tarafların tutumu da dikkate alınabilir (Cülaz ve diğerleri/Türkiye, B. No: 7524/06, 39046/10, 15/4/2014, §§ 167-171; Tekçi ve diğerleri/Türkiye, B. No: 13660/05, 10/12/2013, §§ 89-93) . Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt unsuru bulunmuyorsa AİHM, Sözleşme'nin maddesinin maddi boyutunun ihlal edilmediğine karar vermektedir (Şeker/Türkiye, B. No: 52390/99, 21/2/2006, §§ 63-66; Aydın Eren ve diğerleri/Türkiye, B. No:57778/00, 21/2/2006, §§ 35-46). Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde delil bulunması hâlinde AİHM, devletlerden yeterli ve ikna edici açıklamalar -görevlilerinin ölümcül güce başvurmalarını haklı gösterecek nitelikte gerekçeler dâhil- sunmasını ummakta ve bu tür bir açıklama yapılmaması hâlinde davalı devlet aleyhine olumsuz sonuçlar çıkarma hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır (Cülaz ve diğerleri/Türkiye, §§ 170, 173; Tekçi ve diğerleri/Türkiye, §§ 92, 95). Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde delil bulunsa bile AİHM, kayıp kişinin ölmüş olduğu tahminine düşünülmeden varılamayacağını, buna ancak davanın kendi koşulları içinde yapılacak bir değerlendirmeden sonra karar verilebileceğini, bu bağlamda kişinin son kez görüldüğü tarihin önemli bir unsur olduğunu hatırlatmaktadır (Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], B. No: 16064/.., 18/9/2009, § 143;Vagapova ve Zoubirayev/Rusya, B. No: 21080/05, 26/2/2009, §§ 85, 86). Diğer taraftan AİHM'e göre kayıp kişiden en son haber alındığı tarihten itibaren geçen süre, kayıp kişinin ölü kabul edilmesine karar verilmesi için tek başına yeterli değildir. Ölümün kabul edilebilmesi için kaybolma olayının hangi şartlarda gerçekleştiğinin ve mağdurun silahlı çatışmanın hangi tarafında yer aldığının da dikkate alınması gerekir(Timurtaş/Türkiye, B. No: 23531/94, 13/6/2000, §§ 82, 83; Osmanoğlu/Türkiye, B. No: 48804/99, 24/1/2008, §§ 55-58). AİHM, anılan Vagapova ve Zoubirayev/Rusya başvurusunda, hayatını tehlikeye atan koşullarda dört yılı aşkın bir süreden beri kayıp olan genç bir kişinin öldüğünü varsaymıştır. Yine AİHM Tanış ve diğerleri/Türkiye (B. No: 65899/01, 2/8/2005, § 210) başvurusunda, hayatlarını tehlikeye atan koşullarda jandarma karakolunda gözaltına alınmalarının ardından dört yıldan fazla bir süreden beri kayıp olan iki kişinin ölmüş olabileceği yönündeki varsayımı kabul etmiştir. AİHM, başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt bulunduğu başvurular yanında bu nitelikte delillerin bulunmadığı başvurularda da başvurucuların yaşam hakkının etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin usul boyutunun ihlal edildiğine yönelik şikâyetlerini incelemiştir. Hatta AİHM, başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair bir iddialarının bulunmadığı ve başvurucuların yakınlarının yaşamı için doğrudan ve gerçek bir tehlikenin mevcut olmadığı bir başvuruda, yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti incelemiştir (başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt bulunmadığı durumlarda yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine yönelik iddiaların incelendiği başvurular için bkz. Bozkır ve diğerleri/Türkiye, B. No: 24589/04, 26/2/2013; Toğcu/Türkiye, B. No: 27601/95, 31/5/2005, § 109; gözaltı iddiasının bulunmadığı ve başvurucuların yakınlarının yaşamı için doğrudan ve gerçek bir tehlike bulunmadığı bir durumda yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine dair iddianın incelendiği başvuru için bkz. Nebahat Tüzer ve Muhammed Sait Tüzer/Türkiye (k.k.), B. No: 22519/06, 17/12/2013). Sözü edilen incelemeleri yaparken AİHM, ilk önce Sözleşme'nin maddesini Sözleşme'nin maddesiyle birlikte yorumlayarak devletin yaşama hakkı kapsamındaki bir olayı etkili soruşturma yükümlülüğünün bulunduğunu hatırlatmakta ve bu yükümlülüğün öldürme eyleminin bir devlet görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin açık olduğu davalarla sınırlı olmadığına dikkat çekmektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 56; Şeker/Türkiye, § 67; Toğcu/Türkiye, § 109). Daha sonra AİHM, soruşturmanın sorumlu kişilerin tespiti ve cezalandırılmasını sağlama bakımından da etkili olması gerektiğini ancak bu yükümlülüğün bir sonuç yükümlülüğü olmadığını, yetkili makamların olaya ilişkin tüm kanıtları toplamak için mümkün olan makul önlemlerin tamamını almaları gerektiğini ve soruşturmadaki ölüm nedenini ya da sorumlu kişinin tespitini engelleyen herhangi bir kusurun bu standarda uymama tehlikesi yaratacağını belirtmektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 57; Toğcu/Türkiye, § 110). Ayrıca soruşturmanın makul bir süratle yürütülmesi gerektiğine işaret eden (Şeker/Türkiye, § 68; Toğcu/Türkiye, § 111) AİHM, yaşamı tehdit eden koşullarda ortadan kaybolan kişiden haber alınmadan geçen süre uzadıkça söz konusu kişinin ölmüş olma ihtimalinin arttığını kabul etmektedir (Tahsin Acar/Türkiye [BD], B No: 26307/95, 8/4/2004, § 226). Son olarak AİHM, anılan ilkelerin hayati tehlike arz eden koşullar altında kaybolan kişilere yönelik başvurular için de geçerli olduğunu belirterek başvuruya konu edilen ve etkisiz olduğu ileri sürülen soruşturmayı incelemektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 58; Şeker/Türkiye, § 69; Toğcu/Türkiye, § 112). Süre Aşımı Yönünden Konuyla ilgili bilgiler Anayasa Mahkemesinin Sultani Acar (B. No: 2014/16344, 22/3/2018, §§ 43-61) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7748 | Başvuru, güvenlik güçlerince gözaltına alındığı iddia edilen kişiden bir daha haber alınamaması zorla kaybedilme) ve bu olay hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkili yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haksız olarak konutu terk etmeme adli kontrol tedbiri uygulanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Beşiktaş ve Sarıyer İlçesi Umumi Hıfzısıhha Kurulları tarafından 5/1/2021 tarihinde alınan kararla COVID-19 salgınının yayılmasının engellenmesi ve toplum sağlığının korunması için toplantı, miting, yürüyüş, oturma eylemi, forum, açık hava toplantısı, gösteri, basın açıklaması gibi faaliyetlerin yapılması 5/2/2021 tarihine kadar yasaklanmıştır. Adından İstanbul Valiliğince (Valilik) de yasaklama kararı alınmıştır. Bir üniversiteye rektör atanmasını protesto etmek amacıyla 1/2/2021 tarihinde bazı sivil toplum kuruluşları ve topluluklar tarafından sosyal medya ve basın yoluyla bir üniversitenin kampüsünün önü ve çevresinde toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması yapılması yönünde çağrıda bulunulduğu güvenlik güçlerince tespit edilmiştir. Güvenlik güçlerince hazırlanan tutanağa göre 1/2/2021 tarihinde bu çağrı üzerine basın açıklaması ve protestoya katılmak amacıyla toplanan gruba Valilik tarafından alınan yasaklama kararı birçok defa tebliğ edilmiştir. Grubun dağılmamakta ısrar etmesi, sözlü ve fiilî karşı koyması üzerine güvenlik güçlerince gruba müdahalede bulunulmuş ve aralarında başvurucunun da bulunduğu toplamda 101 kişi yakalanarak gözaltına alınmıştır. Başvurucu; Cumhuriyet savcısı huzurundaki ifadesinde özetle protesto amacıyla olay yerinde bulunduğunu, dağılmaları yönünde kendilerine uyarı yapılmadığını belirtmiştir. Güvenlik güçlerince hazırlanan fezlekede ise başvurucunun katıldığı protestolara, hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve mala zarar verme suç kaydı bulunduğuna ve MLKP örgütüne dair yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alındığına dair bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca başvurucunun 1/2/2021 tarihinde slogan atarak eylem yapan ve dağılmamakta ısrar eden grupta yer aldığına dair fotoğrafı sunulmuştur. Aralarında başvurucunun da yer aldığı birçok şüpheli hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun maddesinde düzenlenen kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçundan konutu terk etmeme adli kontrol tedbirinin uygulanmasına karar verilmesi talep edilmiştir. Talepte suçun vasfı, mevcut delil durumu, eylem yoğunluğu gerekçeleriyle adli kontrol tedbiri uygulanmasının talep edildiği bildirilmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği ( Sulh Ceza Hâkimliği) 2/2/2021 tarihinde başvurucu ve diğer bazı şüpheliler hakkında "... toplanan deliller, kolluk görevlilerince düzenlenmiş olan tutanak içerikleri, görüntü izleme ve tespit tutanakları ile soruşturma dosyasındaki tüm bilgi ve belgeler nazara alındığında şüphelilerin kaçma ve delilleri karartma ihtimalinin bulunduğu, şüphelilerin eylem yoğunlukları, şüphelilerin üzerine atılı suçun düzenlendiği kanun hükümlerinde atılı suç için öngörülen cezanın alt ve üst hadleri göz önüne alındığında şüpheliler hakkında herhangi bir adli kontrol tedbiri uygulanmaksızın serbest bırakılması halinde, hakkında yürütülecek soruşturma ve kovuşturmayı sonuçsuz bırakmaya matuf eylemde bulunabileceği ve kaçma ihtimali bulunması karşısında, şüpheliler hakkında istenilen... konutunu terk etmemek suretiyle adli kontrol altına alınması talebinin ölçülü ve orantılı olduğu sonuç ve kanısına varılarak......" gerekçesiyle konutu terk etmeme adli kontrol tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir. Başvurucunun itirazı İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği ( Sulh Ceza Hâkimliği) tarafından 12/2/2021 tarihinde reddedilmiştir. Ret kararında "... kararda kuvvetli suç şüphesini gösteren delil ve vakıaların soruşturma dosyasının içeriğine uygun şekilde ortaya konulduğu; adli kontrolü gerektiren nedenlerin ve adli kontrol tedbirinin ölçülülük ilkesine uygun olduğunu gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilerek açıklandığı, açıklamaların soruşturma dosyası içeriğine de uygun olduğu; şüpheli hakkında uygulanmasına karar verilen adli kontrol tedbirlerinin de kanuna, soruşturmanın amaç ve kapsamına, şüphelinin durumuna uygun olduğu..." ifadelerine yer verilmiştir. Başvurucu ret kararını 19/3/2021 tarihinde öğrenmiş ve 30/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru sonrasında Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede, başvurucu hakkında kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açıldığı tespit edilmiştir. İddianamede; 1/2/2021 tarihinde bazı sivil toplum kuruluşları ve topluluklar tarafından sosyal medya ve basın yayın yoluyla bir üniversitenin çevresinde toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması yapılması yönünde çağrılarda bulunulduğu, Umumi Hıfzıssıhha Kurulları ve ardından Valilik tarafından toplantı, miting, yürüyüş, oturma eylemi, basın açıklaması gibi faaliyetlerin yapılmasının 5/2/2021 tarihine kadar yasaklandığı, sosyal medya çağrıları sonrasında bildirilen tarihte toplanmaya başlayan gruplara yasaklama kararının güvenlik güçleri tarafından bildirildiği ve dağılmaları yönünde birçok kez ikazda bulunulduğu ancak grupların uyarıları dikkate almayarak yürüyüşe geçip slogan atmaya başladıkları, kademeli olarak güç kullanılarak gruplara müdahale edildiği belirtilmiştir. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi (Asliye Ceza Mahkemesi) 29/6/2021 tarihinde dosyanın geldiği aşamayı gözeterek başvurucu hakkındaki konutu terk etmeme adli kontrol tedbiri dâhil tüm tedbirlerin kaldırılmasına karar vermiştir. Yargılama Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde derdesttir. Komisyonca, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, yargılama giderlerini ödemekten geçici olarak muaf tutulmasına ve iddialarının kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/21481 | Başvuru, haksız olarak konutu terk etmeme adli kontrol tedbiri uygulanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, askeri öğrencilik statüsüne son verilmesi üzerine maddi ve manevi tazminat ödenmesi talebiyle açtığı davada, Anayasa’nın maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 4/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 27/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 2/5/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular Adalet Bakanlığına bildirilmiş, Adalet Bakanlığı görüşünü 28/5/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı görüşü, başvurucuya 9/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup, başvurucu, karşı görüşlerini 9/6/2014 tarihinde sunmuştur. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kara Harp Okulunda askeri öğrenci olarak öğrenim görmekte iken kalp rahatsızlığı nedeniyle sağlık kurulu raporuna dayanılarak okul ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu, askeri öğrenciliğe engel rahatsızlığı nedeniyle okula alınmaması gerektiği halde okula alındığını, bu nedenle emsallerine göre hayatta geri kaldığını, sağlık hizmetindeki kusur nedeniyle bu durumun meydana geldiğini iddia ederek, uğradığını ileri sürdüğü 000 TL maddi ve 000 TL manevi zararının tazmini istemiyle 27/5/2011 tarihinde AYİM İkinci Dairesinde dava açmıştır. Yapılan yargılama ve başvurucunun uğradığı zararın tespiti için yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda, AYİM İkinci Dairesinin 27/3/2013 tarihli ve E.2011/895, K.2013/447 sayılı kararı ile; bilirkişi raporu uyarınca başvurucuya 501 TL maddi, 000 TL manevi tazminat verilmesine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine, hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarları üzerinden nispi olarak hesap edilen 300 TL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak başvurucuya verilmesine, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) maddesi gereğince reddedilen maddi ve manevi tazminat miktarları üzerinden hesap edilen 650 TL avukatlık ücretinin de başvurucudan alınarak davalı idareye verilmesine, davalı idare tarafından savunmaya ek olarak gönderilen belgelerin aynı gizlilik derecesi ile iadesine hükmolunmuştur. Başvurucu, AYİM kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek kararın düzeltilmesini talep etmiş, AYİM İkinci Dairesinin 18/9/2013 tarihli ve E.2013/1178, K.2013/1016 sayılı kararıyla talebin reddine karar verilmiş ve karar, 10/10/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 4/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un maddesi ile 1602 sayılı Askeri Yüksek İdari Mahkemesi Kanunu’nun maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen cümle şöyledir:“Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” 1602 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Daireler veya Daireler Kurulu, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapabilecekleri gibi, tayin edecekleri süre içinde, lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.Taraflardan biri ara kararının icaplarını yerine getirmediği takdirde bunun verilecek karar üzerindeki etkisi, görevli daire veya kurulca önceden takdir edilir, ara kararında bu husus ayrıca belirtilir. Ancak, istenen bilgi ve belgeler Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğine ve yüksek menfaatlerine veya Türkiye Cumhuriyetinin güvenliği ve yüksek menfaatleri ile birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan, Genelkurmay Başkanı veya ilgili Bakan gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir.(Değişik dördüncü fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Dava dosyasındaki bilgi ve belgeler taraf ve vekillerine açıktır. Şu kadar ki; mahkeme tarafından getirtilen veya idarece gönderilen bilgi, belge ve dosyalardan, başka şahıs ve makamların özel bilgileri ile şeref, haysiyet ve güvenliğinin korunması veya idarenin soruşturma metotlarının gizli tutulması maksatlarıyla taraf ve vekillerine incelettirilmemesi kaydı konulanlar ile personelin özlük dosyasındaki dava konusu haricindekiler taraf ve vekillerine incelettirilemez. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Taraf ve vekillerine incelettirilemeyecek nitelikteki bilgi ve belgeler; bulundukları yer itibarıyla taraf ve vekillerine açık olan diğer evraktan ayrılamaz nitelikte iseler, taraf ve vekillerine incelettirilecek suretleri, ilgili bölümleri idare tarafından karartılarak ayrıca gönderilir. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Davacı taraf veya vekili, karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgelerin savunmaya esas teşkil edecek unsurlar olduğu iddiası ile mahkemeye itiraz edebilir. Yapılan bu itiraz, mahkeme tarafından incelenerek haklı görülen hususlarda, mahkemenin belirleyeceği çerçevede daha önce karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgeler karşı tarafa incelettirilebilir. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Bu hükümlere göre elde edilen ve gizlilik derecesine sahip bilgi ve belgeler, taraf ve vekillerince mahkeme haricinde, diğer bir maksatla kullanılamaz. Aksine davranışta bulunanlar hakkında ilgili kanun hükümleri saklıdır.” 26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı KHK’nın maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Tahkim usulüne tabi olanlar dahil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekalet ücreti takdir edilir.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7872 | Başvurucu, askeri öğrencilik statüsüne son verilmesi üzerine maddi ve manevi tazminat ödenmesi talebiyle açtığı davada, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru; psikolojik taciz nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının, şüpheli hakkında hukuka aykırı şekilde soruşturma izni verilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde (Fakülte) doçent olarak görev yapmaktadır. Başvurucu; Fakültede görev yapan öğretim üyesi E.E.nin 24/2/2012 tarihinde kendisine sözle sataştığını, öğrenci ve hastaları önünde kendisini azarladığını, hâl böyle iken kendisi E.E.ye sataşmış gibi gösterilerek hakkında disiplin soruşturması açıldığını belirtmiştir. Bunun üzerine başvurucu, kendisine karşı iftira suçunu işlediğinden bahisle E.E. hakkında Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde şikâyetçi olmuştur. Şikâyet dilekçesinde; kendisinin E.E.ye sözle sataşmasının söz konusu olmadığını, E.E.nin bu iddiasının iftira niteliğinde olduğunu ileri sürmüştür. Isparta Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizlik kararı üzerine konuyu inceleyen Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörlüğünce oluşturulan Kurulun 2/12/2014 tarihli kararıyla şüpheli hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Başvurucu; soruşturma açılmaması kararına karşı Danıştay nezdinde itiraz yoluna gitmiş, Danıştay Birinci Dairesinin 25/2/2015 tarihli ve E.2015/312, K.2015/252 sayılı kararıyla dosyada mevcut delillerin, atılı suçtan dolayı şüpheli hakkında kamu davası açılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle soruşturma izni verilmemesi kararının onanmasına karar verilmiştir. Karar 17/6/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun ayrıca 2015/6520 bireysel başvuru numarasında kayıtlı başka bir başvurusu bulunmaktadır. Söz konusu başvuru, psikolojik taciz nedeniyle uğradığı zararların tazmini istemiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığı koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvurucunun psikolojik taciz iddiasına konu olaylar şöyledir:i. Başvurucunun görev yerinin değiştirilmesi ve yürütmekte olduğu projelerin yarım kalmasıii. İdari görevlerinin ve performansının engellenmesi, üzerindeki görevlerin başka öğretim üyesine verilmesiiii. Ana Bilim Dalı toplantılarının kendisinin olmadığı zamanlara denk getirilmesi, önemli duyurulardan haberdar edilmemesiiv. Ayrımcılığa maruz kalması (Örneğin; diğer öğretim üyelerinin bilimsel kongre görevlendirmesi yolluklu olduğu hâlde kendi görevlendirmesinin yolluksuz yapıldığı, doçentlik sınavı için yol izni verilmediği)v. Devamlı hakkında tutanak tutulması ve soruşturma açılarak disiplin cezası verilmesivi. Uygun fiziki koşullar sağlanmayarak hastaların kendisinden şikâyetçi olmasının sağlanmasıvii. Lehine sonuçlanan yargı kararlarının uygulanmaması Anayasa Mahkemesinin 31/1/2019 tarihli kararıyla açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir. 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun maddesi. | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/11882 | Başvuru, psikolojik taciz nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının, şüpheli hakkında hukuka aykırı şekilde soruşturma izni verilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucular, birinci başvurucu Adem Ülgen’in 27/6/2006 tarihinde hayvan otlattığı bölgede mayın patlaması sonucu yaralandığını ve söz konusu olay nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtıkları davanın reddedildiğini ve makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın , ve maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespitiyle uğradıkları maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir. Başvuru, 19/8/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 30/6/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Başvurucular, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığını belirterek adli yardım isteminde bulunmuşlar, Bölüm tarafından 5/11/2014 tarihinde adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 6/11/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 23/12/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin aynı olayda yaralanan diğer bir kişi ile ilgili kararına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Ağrı ili, Doğubayazıt ilçesi Türkiye-İran sınırında bulunan Ziyaret Piyade Hudut Takım Komutanlığına 300 metre mesafedeki sınır güvenliğini temin amacıyla oluşturulan mayınlı bölge yakınında 27/6/2006 tarihinde onbir ve onüç yaşlarında olan iki arkadaşıyla birlikte hayvan otlatan oniki yaşındaki birinci başvurucu Adem Ülgen, koyun sürüsünün mayın levhası bulunan tel örgünün yukarısından aşağıya doğru inmesi üzerine arkadaşlarıyla birlikte koyunların peşinden giderek mayınlı bölgeye girmiştir. Diğer iki başvurucu Adem Ülgen’in anne ve babasıdır. Mayınlı arazide buldukları mayının patlaması sonucu diğer iki çocuk gibi birinci başvurucu da vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanmıştır. Söz konusu olay nedeniyle uğramış oldukları maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle Adem Ülgen’e velayeten ve kendi adlarına asaleten diğer başvurucular Hanım Ülgen ve Ahmet Ülgen tarafından birinci başvurucu için 000,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi tazminatın; ikinci ve üçüncü başvurucular için de ayrı ayrı 000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle Milli Savunma Bakanlığı aleyhine dava açılmıştır. Erzurum İdare Mahkemesinin 23/5/2008 tarih ve E.2007/166, K.2008/573 sayılı kararıyla dava reddedilmiştir. Kararın gerekçe kısmı şöyledir:“Olayın meydana geldiği yerde Türk-İran hudut hattında Ziyaret Hudut Takım Karakolunun korunması amacıyla mayın döşendiği ve alanın mayınlı saha olduğu, olay yeri çevresinin tel örgü ile çevrili ve üzerinde mayın yazılı levhaların bulunduğu, 28/6/2006 günü olay yeri keşif tutanağında mayınlı saha içerisinde koyun sürülerinin mevcut olduğu, bu sürülerin yaralanan çocuklar tarafından getirildiği, olayın tanığı olan Ziyaret Hudut Takım Karakolunda Piyade Onbaşı olan kişinin alınan ifadesinde olay günü karakolda nöbetçi olduğu, koyun sürüsünün mayın levhası bulunan tel örgünün yukarısından aşağı inerken peşinden gelen üç çocuğu dört kez düdük çalarak mayınlı bölgeye girmemeleri konusunda uyardığı, ancak çocukların uyarıyı dikkate almadan mayınlı bölgeye girdikleri, sonra da çocukları düdükle ikaz ettiği, mayınlı bölgeden çıkmamaları üzerine durumu karakol komutanlığına bildirdiği, çocukların ellerinde bir şeyle oynarken patlamanın olduğunu beyan ettiği anlaşılmıştır. Bu itibarla, çocukların görevlinin ikazına uymadıkları ve davacı vekilinin de kabulü ile askeri yasak bölgeye girerek mayınlı saha içerisinde bulunan mayınla oyun oynadıklarının sabit olduğu, Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 6/11/2006 gün ve 2006/799 sayılı kararında, alınan ekspertiz raporunda davacılara ait çakı bıçağı üzerinde TNT ihtiva eden patlayıcı madde artığının bulunduğunun tespit edildiği ve bu yerde benzer olayların daha önce de yaşandığı anlaşıldığından, bu bölgenin mayınlı saha olduğunun ailelerce bilinmemesinin söz konusu olmadığı ve olayın davacıların kendi kusurundan kaynaklandığı sonucuna varılmış olup, olayda idareye atfedilecek herhangi bir kusur veya olayın gelişimi de dikkate alındığında sosyal risk ilkesine göre idarece tazmini gereken bir zarar bulunmamaktadır. Bu itibarla, söz konusu zararın meydana gelmesinde mayınlı saha olduğu bilinen ve etrafında uyarı levhaları ve tel örgüler bulunan alana girerek çakıyla mayını kurcalayan davacıların çocuğu ile bakım ve gözetim görevini gereği gibi yerine getirmeyen anne ve babanın tam kusurlu olduğu anlaşılmış olup, zarardan davalı idareyi sorumlu tutmak ve tazminata mahkûm etmek hukuka uygun olmayacağından tazminat talebini reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.” Başvurucular tarafından temyiz edilen karar, Danıştay Dairesinin 8/5/2013 tarih ve E.2009/4370, K.2013/4250 sayılı kararıyla onanmıştır. Başvurucular tarafından karar düzeltme kanun yoluna gidilmemiştir. Karar, başvurucular vekiline 25/7/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular tarafından 19/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Bakanlığın, aynı olayda yaralanan diğer çocuklardan biri tarafından yapılan 2013/6585 No.lu bireysel başvuruya ilişkin olarak sunduğu 4/2/2013 tarihli görüşünde başvuru konusu olaya ilişkin ilave olarak aşağıdaki bilgilere yer vermiştir:Ceza Soruşturması Süreci Başvuruya konu mayın patlaması üzerine Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mekanize Tugay Komutanlığı görevlileri hakkında yürütülen soruşturma kapsamında olayla ilgili bilgi ve görgüsü olan tüm tanıklar dinlenmiş, olay yerinde uzman ekiplerce gerekli inceleme gerçekleştirilmiş, olay yerinin fotoğrafları çekilmiştir. Olay yerinin tel örgü ile çevrili olduğu ve bölgenin mayın sahası olduğunu gösterir levhaların tel örgü üzerinde asılı olduğu tespit edilmiştir. Olayın meydana geldiği bölgenin derece kara askeri yasak bölge ve aynı zamanda Ziyaret Hudut Takım Karakolu askeri güvenlik bölgesi içinde kaldığı ve olay yerinde bulunan mayın parçalarının yanı sıra mağdurlara ait çakı bıçağı üzerinde yapılan kriminal inceleme neticesinde söz konusu bıçak üzerinde TNT ihtiva eden patlayıcı madde artığı bulunduğu belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında elde edilen tüm delilleri değerlendiren Doğubeyazıt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, olayın, mağdurların mayınlı yasak bölgeye girerek burada buldukları mayınlarla oynarken (açmaya çalışırken) meydana geldiğine kanaat getirilerek 6/11/2006 tarih ve 2006/799 karar sayılı kararıyla kovuşturmaya yer olmadığına hükmedilmiştir. Anılan karara ilişkin olarak başvurucular tarafından yapılan itiraz ise Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinin 20/12/2006 tarih ve 2006/273 sayılı kararı ile reddedilmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin son fıkrası şöyledir:“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası, maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları, maddesinin (5) numaralı fıkrası, maddesinin (3) numaralı fıkrası ile maddesi. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6581 | Başvurucular, birinci başvurucu Adem Ülgen’in 27/6/2006 tarihinde hayvan otlattığı bölgede mayın patlaması sonucu yaralandığını ve söz konusu olay nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtıkları davanın reddedildiğini ve makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın 17. , 36. ve 40. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespitiyle uğradıkları maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir. | 1 |
Başvuru, vesayet altında bulunan kişi adına araç alımına yönelik izin talebinin mahkemece reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/1/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, alzheimer hastalığı nedeniyle %91 engelli olan ve kendisi ile aynı çatı altında yaşayan annesi S.B.ye Küçükçekmece Sulh Hukuk Mahkemesinin (Mahkeme) 1/12/2014 tarihli kararı ile vasi tayin edilmiştir. Başvurucu; annesinin bakım ve hastane işlerinin zor olduğunu, parasını kendi ödemek koşuluyla annesi adına özel tüketim vergisinden muaf olacak şekilde sıfır araç almak istediğini belirterek Mahkemeden izin talebinde bulunmuştur. Mahkeme 3/11/2015 tarihli ek kararında; kısıtlının birikmiş parasının olmadığını, aracın bedeli başvurucu tarafından ödense dahi vergi, trafik cezası ile muhtemel bir kaza sonrasında ortaya çıkabilecek maddi ve manevi tazminat taleplerini karşılamasının mümkün olmadığını, bu açıdan izin talebinin borçlandırıcı bir işlem niteliğinde olduğunu belirterek talebin reddine karar vermiştir. Başvurucunun itirazı üzerine Küçükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesi (denetim makamı) 10/11/2015 tarihli kararında itirazın reddine karar vermiştir. Başvurucu 4/12/2015 tarihli dilekçesinde, aynı yöndeki talebini yineleyerek izin talebinde bulunmuş; Mahkeme 14/12/2015 tarihli ek kararla önceki yargısal sürece atıfta bulunarak (bkz. §§ 8, 9) izin konusunda karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Başvurucunun beyanına göre karar 14/12/2015 tarihinde öğrenilmiş, 11/1/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucunun annesi, bireysel başvuru tarihinden sonra 5/7/2017 tarihinde vefat etmiştir. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Aşağıdaki hâllerde vesayet makamının izni gereklidir:... Olağan yönetim ve işletme ihtiyaçları dışında kalan taşınır veya diğer hak ve değerlerin alımı, satımı, devri ve rehnedilmesi,..."4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:" İlgililer, vesayet makamının kararlarına karşı, tebliğ gününden başlayarak on gün içinde denetim makamına itiraz edebilirler. Denetim makamı, gerektiğinde duruşma da yaparak bu itirazı kesin karara bağlar. " | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/935 | Başvuru, vesayet altında bulunan kişi adına araç alımına yönelik izin talebinin mahkemece reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; usulsüz iade edilen tapu harcının müteselsil sorumlu sıfatıyla ilgili kamu görevlisi adına tahakkukuna ve vergi ziyaı cezası verilmesine ilişkin işlemlere karşı açılan davaların aynı konuyla ilgili olarak yürütülen ceza yargılaması sonuçlanmadan reddedilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin, söz konusu davada hukuka aykırı karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Komisyonlarca muhtelif tarihlerde başvuruların kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölümler tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucuya ait 2016/10911, 2016/10913, 2016/10914, 2016/10915, 2016/10916, 2016/10917, 2016/10919, 2016/10920, 2016/11033, 2016/11034, 2016/11035, 2016/11036, 2016/11037, 2016/11038, 2016/11039, 2016/11040, 2016/11041 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyalarının konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2016/10910 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine; incelemenin 2016/10910 başvuru numaralı dosya üzerinden yürütülmesine ve diğer bireysel başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğünde müdür yardımcısı olarak görev yapmakta iken emekliye ayrılmıştır. Tapu ve Kadastro Müfettişliği tarafından başvurucunun görevde olduğu 1/1/2006 ile 9/1/2009 tarihleri arasında Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğünce gerçekleştirilen işlemler incelenmiştir. Bu inceleme sonucu 12/4/2010 tarihli ön inceleme raporu düzenlenmiştir. Ön inceleme raporunda;i. Tapu Sicil Müdürlüğünce harcı önce tahsil edilerek gerçekleştirilen kırk beş işleme ait tapu harcının sahte ve usulsüz iade evrakı düzenlenmesi suretiyle mükellef dışındaki kişilere iadesinin sağlandığı belirtilmiştir.ii. Başvurucunun da aralarında bulunduğu bazı tapu personelinin resmî belgeyi gerçeğe aykırı olarak düzenlemek suretiyle tapuda gerçekleştiği hâlde işlemlerin gerçekleşmediğine ilişkin olarak Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü adına sahte iade yazıları hazırladığı tespitine yer verilmiştir.iii. Harçların usulsüz iade alınması nedeniyle Hazinenin zarara uğradığı, söz konusu zarara eylemleri ile sebebiyet verenlerin hukuki tazmin sorumluluğunun bulunduğu, konunun Maliye Bakanlığına bildirildiği ifade edilmiştir. Maliye Bakanlığınca vergi denetmenlerine hazırlatılan 14/10/2010 tarihli basit rapora dayanılarak başvurucu, Takdir Komisyonuna sevk edilmiştir. Başvurucu, Takdir Komisyonunca haksız iade edildiği tespit edilen harç tutarlarının toplanması suretiyle belirlenen matrah dikkate alınarak resen tarh olunan çeşitli dönemlere ilişkin vergi ziyaı cezalı tapu harçlarından 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun ve maddeleri uyarıncamüteselsilen sorumlu tutulmuştur. Bu sırada Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı, Tapu Sicil Müdürlüğünce tahakkuk ettirilen harçların sahte ve usulsüz iade evrakı düzenlemek suretiyle iadesinin sağlandığına ilişkin iddialarla ilgili olarak soruşturma başlatmıştır. Anılan soruşturma kapsamında başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım personelin sahte resmî belgeler düzenleyerek Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü adına iade yazıları hazırladığına ilişkin tespitler yapılmıştır. İlgililer hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurma, 2/10/1981 tarihli ve 2531 sayılı Kamu Görevlerinden Ayrılanların Yapamayacakları İşler Hakkında Kanun'a muhalefet, 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'na muhalefet, rüşvet alma, rüşvet verme, görevi kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarından Muğla Ağır Ceza Mahkemesinde (Ceza Mahkemesi) dava açılmıştır. Ceza Mahkemesi 12/6/2015 tarihli kararıyla başvurucunun rüşvet alma, resmî belgede sahtecilik ve kamu kurumunu dolandırma suçlarından mahkûmiyetine; diğer suçlar yönünden ise beraatine karar vermiştir. Karar temyiz edilmiş olup Yargıtay incelemesindedir. Başvurucunun resen tarh olunan çeşitli dönemlere ilişkin vergi ziyaı cezalı tapu harçlarının iptali istemiyle açtığı davalar Muğla Vergi Mahkemesince (Mahkeme)reddedilmiştir. Kararların gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir: "... resen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunması şeklinde tanımlanmış,134/'ncü maddesinde ise; vergi incelemesinden maksadın, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak, tespit etmek ve sağlamak olduğu kurala bağlanmıştır.Vergi incelemesi, vergi hukuku hükümlerine göre yapılan ve ödenmesi gereken verginin doğruluğunu sağlamaya yönelik bir işlemdir. Özel bilgi ihtisas ve tecrübeyi gerekli kılan bir hizmet olması nedeniyle çeşitli vergilerin tarh ve tahakkukuna ilişkin diğer inceleme ve araştırmaların, ödenmesi gereken verginin doğruluğunu sağlamaya dönük bir yönlerinin bulunmadığı da dikkate alındığında, bunları vergi uygulamasına ilişkin idari faaliyetlerin düzenli ve yasalara uygun olmasını gerçekleştirmeye matuf işlemler arasında kabul etmek gerekmektedir....Vergi Hukuku bakımından yaptırıma bağlanan bir eylemin aynı zamanda Ceza Hukuku açısından suç niteliği taşıdığı hallerde, söz konusu eylemin bütün unsurlarıyla sübuta erip ermediği ve şüpheli tarafından işlenip işlenilmediği hususları, konusunda uzman mahkeme olan Ceza Mahkemeleri'nce yapılacak yargılama neticesinde ortaya konulacağından, Mahkememizce bu doğrultuda dava konusu uyuşmazlığın görüm ve çözümü Muğla Ağır Ceza Mahkemesi'nin E:2010/156 sayılı dava dosyasında verilecek karara kadar beklenilmiştir.Olayda, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Müfettişliği tarafından yapılan inceleme sonucunda tanzim edilen 2010 tarih ve 31501/02 sayılı ön inceleme raporunda, 2006 ile 2009 tarihleri arasında Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü bünyesinde, Tapu Sicil Müdürlüğü'nce tahakkuk ettirilen harçların sahte ve usulsüz iade evrakı düzenlemek suretiyle harçların iadesinin sağlandığına ilişkin başlatılan inceleme sonucunda, davacının da aralarında bulunduğu bir kısım Tapu personelinin resmi belgeyi gerçeğe aykırı olarak düzenlemek suretiyle Tapuda gerçekleştiği halde bir kısım işlemlerin gerçekleşmediğine ilişkin Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü adına sahte iade yazıları hazırlandığı ve bu eyleme iştirak edenlerin sorumlu bulunduğuna yönelik tespitler yapıldığı, bu tespitlerden sonra Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2009/363 soruşturma numarasına kayıtlı dosyasında yürütülen soruşturma sonrasında ilgililer hakkında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kamu görevlerinden ayrılanların yapamayacakları işler hakkında kanuna muhalefet, 3628 sayılı Kanuna muhalefet, rüşvet almak, rüşvet vermek, görevi kötüye kullanma, dolandırıcılık suçlarından dava açıldığı, açılan dava üzerine yapılan yargılama sonucunda davacı hakkında Muğla Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2015 tarih ve E:2010/156, K:2015/227 sayılı kararıyla, rüşvet almak suçunun subuta ermesi nedeniyle 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, resmi belgede sahtecilik suçundan eylemine uyan 3 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, kamu kurumunu dolandırmak suçundan eylemine uyan 3 yıl 4 ay hapis ve 5000 gün adli para cezası ile cezalandırılmasına, örgüt kurmak ve yönetmek suçu ile 2531 sayılı Kanun'a muhalefet suçlarından ise beraatine karar verildiği görülmektedir.Bu durumda, Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü'nde müdür yardımcısı olarak görev yapmakta iken emekliye ayrılan davacının, üzerine atılı eylemleri işlediği ve bu eylemler nedeniyle tapu harçlarının usulsüz iadesine sebebiyet vermek suretiyle Hazine'yi zarara uğrattığı yapılan ceza yargılaması ile ortaya konulduğundan, 492 sayılı Kanun'un ve maddeleri uyarınca tahsil edilemeyen harçların ödenmesinden mükellefler ile birlikte müteselsilen sorumluluğu bulunan davacı adına, usulsüz iadesi gerçekleştirilen tapu haçlarına ilişkin vergi incelemesi uyarınca yapılan takdire sevk işlemi sonucunda, takdir komisyonu tarafından 213 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca yapılan vergi ziyaı cezalı tarhiyatta hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Başvurucu, davaların reddine ilişkin kararlara itiraz etmiştir. İtiraz dilekçelerinde Ceza Mahkemesi kararının henüz kesinleşmediğini, zamanaşımının dikkate alınmadığını, tapu harcının tahsil edilmesinde ve işlem yapılmadığında iade edilmesinde sorumluluğun Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğünde olduğunu, dolayısıyla vergi sorumlusunun da kendisi olamayacağını belirterek eksik inceleme ile hukuka aykırı olarak verilen kararların bozulmasını istemiştir. Aydın Bölge İdare Mahkemesi (Bölge İdare Mahkemesi) itiraz istemlerini reddetmiştir. Başvurucu aynı iddialarla karar düzeltme isteminde de bulunmuştur. Bölge İdare Mahkemesi gerekçe ekleyerek karar düzeltme istemlerini reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir: "...Mahkememizce dosyada yer alan ön inceleme raporu ile Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin E: 2015/227 sayılı dosyası içeriğinde ortaya konulan tespitler ve Mahkememizin E:2016/900 sayılı dosyasında yer alan bilgi ve belgeler birlikte incelenmiş olup, davacının Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğünde çalıştığı dönemde 45 adet tapu işleminden tahsil edilen tapu harcının usulsüz olarak Ziraat Bankasına yazılan yazılarla iade edildiği, davacı tarafından memur iken emekli olduğundan bahisle haksız iadelerden sorumlu tutulamayacağı iddiasında bulunulmuşsa da; haksız iadelerin davacının görev yaptığı döneme ilişkin bulunduğu, söz konusu işlemlerin 15 adedinin bizzat davacı tarafından onaylandığı, işlemlerin bazısında kendi ismi yerine değil tapu müdürü A.Karakoç'un ad ve ünvanı altına imza koyduğu, bizzat kendisi tarafından onaylanan sahte işlemlerle iadeye konu olan tapu harçlarıyla ilgili alım satıma taraf olanlardan kendilerine ulaşılabilenlerin ifadesine başvurulduğu, ilgililerin söz konusu tapu harcı iadelerinden haberdar olmadıklarının ifadeleriyle tespit edildiği, yapılan haksız iadelerin banka üzerinden gerçekleştirilmesinin prosedür olarak da usulsüz olduğu, belirtilen türdeki haksız iadelerin tespit edilebilen 16 tanesinin iş sahibi sıfatıyla davacının yakını olan ve aynı yerde çalışan Ç. Çetinkaya tarafından gerçekleştirildiği, dolayısıyla ilgilinin haksız iadenin tahsil edilmesinde doğrudan bağlantısının bulunduğu, adı geçenin tapuda işlem yapmaya yetkili olmadığı halde başka memurların şifresiyle kendisine işlem yaptırıldığı, davacının da buna göz yumduğu gibi işlem yapmasını sağladığı, tapuda işlem yaptıran B. Ertekin'in beyanına göre davacının kayınbiraderi Ç. Çetinkaya'nın davacının emlak bürosuyla çalışması konusunda kendisine telkinde bulunduğu ve davacıya bundan itibaren işlem başına 250,¨ ödenmeye başladığı, Ç. Çetinkaya'nın davacının özel elemanı gibi çalıştığı, davacının gelirinin çok üzerinde giderlerinin olduğu, iş sahipleriyle oğlu ve Ç. Çetinkaya üzerinden kurduğu ilişkilerin mali bakımdan kurumu zarara sokacak mahiyet taşıdığı, dinleme kayıtlarının bu ilişkileri doğruladığı, iade işlemlerinde tapu mührünün ve harç tahsil makbuzlarının kullanılmış olması nedeniyle işlemlerin mutlaka kurum içinden birileri tarafından gerçekleştirildiği, bu konuda işlemleri gerçekleştiren olarak tespit edilebilenler arasında davacının da olduğu, iş sahipleri hiç iade işlemi almadığı ve davacının bir kısım işlemlerde o sıfat ve adı taşımadığı halde tapu müdürü yerine imza atarak ve yine banka üzerinden iade işlemi yapılması usule aykırı olduğu halde bunu rutin hale getirerek kurumu zarara uğrattığı ve tapu harcının haksız iadesine sebep olduğu, harcın amme alacağı niteliğinde bulunması nedeniyle tahsil edilen harcı sahte işlemlerle iptal ettirerek Hazine dışına çıkarıldığından ve davacının yönetici olarak, bazı işlemleri bizzat tasdik eden olarak ve usulsüz işlemlerde birlikte hareket ettiği kişileri korumak suretiyle bu olayda dahli olduğunun sabit bulunduğunun yapılan tespitlerle ortaya konulduğunun anlaşılması karşısında harcın geri alınmasına ilişkin olarak yapılan cezalı tarhiyat işleminde hukuka aykırı bir yön bulunmamıştır." Başvurucu, davaların reddine ilişkin kararların bir kısmını ise temyiz etmiştir. Temyiz dilekçelerinde itiraz isteminde bulunurken ileri sürdüğü iddialara yer vermiştir. Danıştay Dokuzuncu Dairesi bozma kararları vermiştir. Kararların gerekçesi şöyledir: "...492 sayılı Kanunun maddesi uyarınca memurların mükellefler ile birlikte müteselsilen sorumlu tutulabilmesi için gerekli harçlar ödenmeden işlem yapması gerektiği, olayda ise, Bodrum Tapu Sicil Müdürlüğü memurları tarafından tapu harcı peşin olarak tahsil edilerek uyuşmazlık konusu 45 işlemin yapıldığı, tahsil edilen tutarın ise sahte ve usulsüz iade evrakı düzenlemek suretiyle mükellef dışındaki kişilere iadesinin sağlandığı görülmektedir.Bu durumda, tapu memurları tarafından işlem yapılırken tahsil edilen tapu harcının sahte ve usulsüz iade evrakı düzenlemek suretiyle mükellef dışındaki kişilere ödenerek hazinenin zarara uğratıldığına yönelik eylemin492 sayılı Kanunun maddesi kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı görüldüğünden, anılan maddeye dayanılarak tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcında ve cezalı tarhiyata karşı açılan davanın yukarıda anılan gerekçeyle reddine hükmeden vergi mahkemesi kararında isabet görülmemiştir." Mahkeme, bozma kararları üzerine ısrar kararları vermiştir. Anılan kararlar başvurucu tarafından temyiz edilmediğinden kesinleşmiştir. Bu kararlar bireysel başvuruya konu edilmemiştir. Başvurucu, başvurulara konu nihai kararları tebellüğ etmesinin ardından muhtelif tarihlerde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun "Vergi Kanunlarının uygulanması ve ispat" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"...B) İspat: Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya, ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz.İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir." 213 sayılı Kanun'un "Re'sen vergi tarhı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Resen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. İnceleme raporunda bu maddeye göre belirlenen matrah veya matrah farkı resen takdir olunmuş sayılır...." 213 sayılı Kanun'un maddesinin "Maksat" kenar başlıklı birinci fıkrası şöyledir:"Vergi incelemesinden maksat, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak tespit etmek ve sağlamaktır..." 213 sayılı Kanun'un "Vergi ziayı" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Vergi ziyaı, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden, verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eder" 213 sayılı Kanun'un "Vergi ziyaı cezası" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "341 inci maddede yazılı hallerde vergi ziyaına sebebiyet verildiği takdirde, mükellef veya sorumlu hakkında ziyaa uğratılan verginin bir katı tutarında vergi ziyaı cezası kesilir." 492 sayılı Kanun'un "İşlemin yapılamıyacağı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Bu kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, harçların tamamı peşin olarak ödenmeden harca mevzu olan işlem yapılmaz." 492 sayılı Kanun'un "Memurların sorumluluğu" kenar başlıklı maddesi şöyledir: " Gerekli harçları tamamen almadan işlem yapan memurlar harcın ödenmesinden mükellefler ile müteselsilen sorumludurlar."B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı ile (2) numaralı fıkrası şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir..." "Kendisine bir suç isnat edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadıa. Genel Olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yerleşik içtihadı uyarınca Sözleşme ile korunan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece ulusal mahkemelerce yapılan hukuki ya da maddi hataları ele almanın kendi görevi olmadığını belirtmektedir (García Ruiz/İspanya [BD], B. No: 30544/96, 21/1/1999, § 28; Perez/Fransa [BD], B. No: 47287/99, 12/2/2004, § 82). Bu içtihada göre Sözleşme'nin maddesi adil yargılanma hakkını güvenceye almakla birlikte delillerin kabul edilebilirliğine ya da delillerin nasıl değerlendirileceğine ilişkin herhangi bir kural koymaz, bu hususlar öncelikli olarak ulusal hukukun ve mahkemelerin düzenleme alanına girer. Normal şartlarda ulusal mahkemelerin belirli delil unsurlarına ya da önlerindeki uyuşmazlıktaki tespit ya da değerlendirmelere tanıyacakları ağırlık gibi meseleler AİHM'in yeniden inceleme alanına girmez. AİHM, bir dördüncü derece yargı yeri gibi davranmamalıdır; dolayısıyla keyfî olduğu ya da makul olmadığı açıkça görülebilecek tespitlerde bulunmadıkları takdirde ulusal mahkemelerin kararlarını Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrası kapsamında sorgulamaz (Bochan/Ukrayna (No.2) [BD], B. No: 22251/08, 5/2/1015, § 61).b. Masumiyet Karinesine İlişkin İçtihat Sanığı yargılayan mahkemenin veya bu mahkemenin üyelerinin sanığa isnat edilen suçu işlediği ön yargısıyla hareket etmemesini ifade eden ve Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen masumiyet karinesi, birinci fıkrada teminat altına alınan adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından biridir (Minelli/İsviçre, B. No: 8660/79, 25/3/1983, § 27). Masumiyet karinesi, suç isnadının karara bağlandığı yargılamalarda geçerli olduğu için Sözleşme’nin maddesinde ifade edilen “medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar” çerçevesinde değerlendirilen idari davalar, kural olarak masumiyet karinesinin uygulama alanı dışında kalmaktadır. Ancak idari davada uyuşmazlık konusu olan maddi olayın tespitinde idari yargı mercii, aynı maddi olayı ele alan ceza mahkemesinin daha önce verdiği cezai sorumluluğun bulunmadığını tespit eden kararına uygun hareket etmelidir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. X/Avusturya [GK], B. No: 9295/81, 6/10/1982; C/Birleşik Krallık (k.k.), B. No: 11882/85, 7/10/1987). Bu kural, kişi hakkında verilen beraat kararı sorgulanmadığı sürece aynı maddi olay çerçevesinde daha düşük ispat standardı kullanılarak kişinin disiplin sorumluluğu çerçevesinde yaptırıma tabi tutulmasına engel teşkil etmemektedir (Ringvold/Norveç, B. No: 34964/97, 11/2/2003, § 38). Ayrıntılı AİHM içtihatları için bkz. Galip Şahin, B. No: 2015/6075, 11/6/2018, §§ 18- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/10910 | Başvuru, usulsüz iade edilen tapu harcının müteselsil sorumlu sıfatıyla ilgili kamu görevlisi adına tahakkukuna ve vergi ziyaı cezası verilmesine ilişkin işlemlere karşı açılan davaların aynı konuyla ilgili olarak yürütülen ceza yargılaması sonuçlanmadan reddedilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin, söz konusu davada hukuka aykırı karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, basın açıklamasına katılan başvurucunun emre aykırı davrandığı gerekçesiyle hakkında idari para cezası uygulanmasının toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.A. Başvuruya Konu Olayla Bağlantılı Gelişmeler Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Diyarbakır Valiliğinin (Valilik) 17/8/2016 tarihli oluruyla 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun maddesi ile 10/6/1949 tarihli 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun maddesinin (A) bendine istinaden 25/10/1983 tarihli ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu'nun maddesinin (m) bendi uyarınca Diyarbakır'ın ilçelerinde toplantı ve gösterilerin millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve sağlığının korunması amacıyla ikinci bir emre kadar yasaklanmasına karar verilmiştir. Kararda, PKK/KCK terör örgütünün 2016 yılı Ağustos ayında Diyarbakır'da gerçekleştirdiği terör eylemleri açıklanmış; Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hâlin devam ettiği belirtilmiştir. Valiliğin ilgili yasaklama kararı şöyledir:" 2016 günü İlimiz Sur İlçesi On Gözlü Köprü mevkiinde ve 2016 günü ilimiz Bismil Mardin Karayolu üzerinde bulunan Murat UÇAR Bölge Trafik İstasyonuna yönelik PKKlKCK terör örgütü tarafından bombalı araçla saldırılar düzenlenmiş, düzenlenen saldırılar neticesinde 2016 günü 5 sivil vatandaşımız yaşamını yitirmiş 9 Polis ve 7 sivil şahıs yaralanmış, 201 6 günü ise 5 Polis ve 2 sivil vatandaş şehit olmuş, 7'si Polis olmak üzere toplamda 45 kişi ise yaralanmıştır. PKK/KCK terör örgütüne yönelik son dönemde Güvenlik Kuvvetlerimizin başarılı operasyonları neticesinde örgütün büyük zayiat verdiği, terör örgütünün üst yönetimince yaşadıkları bu büyük kayıpların karşılığı olarak misilleme yapmak için başta güvenlik kuvvetleri olmak özere, kamu kurum ve kuruluşları ile sivil vatandaşlara yönelik eylemler yapılabileceği, benzer girişimlerin, DEAŞ, FETÖ/PDY ve DHKP/C gibi diğer terör örgütleri güdümünde faaliyet yürüten müzahir kitle tarafından toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, basın açıklaması, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma vb. tarzda eylem ve etkinlikler gerçekleştirebileceği, bu tarz eylemlerin toplum dinamiklerini ve hassasiyetlerini tahrik edecek şeklide farklı görüşe mensup grupları karşı karşıya getirecek kaos ve çatışma ortamı yaratabileceği, PKK/KCK terör örgütünün 15 Ağustos 1984 tarihinde ilk silahlı eylemini gerçekleştirdiği olay kapsamında, örgütü ve terörist başını övücü propaganda yapılabileceği, güvenlik kuvvetlerince yapılabilecek bir müdahalede ise güvenlik kuvvetlerine ve çevreye terör örgütlerince eylem yapılabileceği, kamu düzeninin bozulabileceği, yapılmak istenilen faaliyetlerin amacının Anayasada belirtilen ülkenin bölünmez bütünlüğüne açıkça aykın olduğu, bu şekilde bir faaliyetin terör örgütü elebaşı ile ilk silahlı eyleme katılan örgüt mensuplarının ve PKK/KCK terör örgütünün propagandasına dönüşeceği, Ayrıca alınan istihbari bilgiler, sosyal ağlar üzerinden yapılan paylaşımlar, geçmiş yıllarda ilimizde yaşanan müessif olaylar, terör örgütü yöneticileri tarafından illegal faaliyet talimatı verilmesinin toplumda çatışma ortamı yaratılmaya çalışılacağı değerlendirilmektedir. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller ile gerçek ve tüzel kişilerin düzenleyecekleri toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yerini zamanını, usul ve şartlarını, yetkili merciin yasaklama ve erteleme hallerini düzenleyen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun Toplantının ertelenmesi ve bazı hallerde yasaklanması başlıklı Maddesinde ... Vali veya kaymakam, milli güvenlik, kamu düzeni; suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklayabilir. Denilmek suretiyle bir İl sınırlarında düzenlenmek istenen bir toplantının hangi hallerde yasaklanabileceğini hükmetmiş, yine 5442 sayılı İl İdaresi Kanunun 11/A (Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç İşlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır ...) ve 11/C (İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır ... hükümleri yer almıştır. Bilindiği üzere; ülkemizde 15 Temmuz 2016 tarihinde TSK içine sızmış FETÔ mensuplarınca bir darbe girişiminde bulunulmuş, bu hain girişim bertaraf edilmesinin akabinde. darbe girişiminde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilebilmesi için 2016 Perşembe günü ülke genelinde 3 ay süreyle Olağanüstü Hal ilan edilmiş olup, 2935 Sayılı Olağanüstü Hal Kanunun 11-m Maddesinde "Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her toplantıyı izlemek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak." şeklinde tedbirler alınabileceği belirtilmektedir. Belirtilen hususlar ile ilgili olarak Diyarbakır Valiliğince 2016 tarih ve 201612132 sayılı kararı ile il Merkezimizde ikinci bir emre kadar açık alanlarda stant açma, çadır kurma, basın açıklamaları, oturma eylemi, miting, her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin v.b tüm eylemler yasaklanmıştı. Görülen lüzum üzerine 2016 tarihinden itibaren DIŞ İLÇELERİMİZDE DAHİL EDİLEREK İLİMİZ GENELİNDE, İKİNCİ BİR EMRE KADAR AÇIK ALANLARDA STAND AÇMA, ÇADIR KURMA, BASIN AÇIKLAMALARI, OTURMA EYLEMİ, MİTİNG, HER TÜRLÜ TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞLERİNİN B, Milli Güvenlik, Kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununun maddesine, 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunun ll-m maddesine istinaden YASAKLANMASI ..." Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES/Sendika) Ergani temsilciliği, Ergani Devlet Hastanesi önünde basın açıklaması yapmak amacıyla 29/6/2017 tarihinde (havale tarihi) Ergani Kaymakamlığına (Kaymakamlık) başvurmuştur. Sendika, basın açıklamasının konusunun taşeron işçi statüsünde çalışan bedensel ve zihinsel engelli bir kişinin hastanede cinsel saldırıya uğramasına ilişkin olduğunu bildirmiştir. Kaymakamlık, başvurucu Sendikaya gönderdiği 30/6/2017 tarihli yazı ile talebin reddedildiğini bildirmiştir. Kaymakamlık yazısı şu şekildedir:"...Ses Ergani Temsilcilik eş başkanı [H.K.]'ın vermiş olduğu dilekçede "30 Haziran 2017 Cuma günü KESK Ergani şubeler platformu olarak hastanede taşeron personeli olan bedensel ve zihinsel bir gencin tecavüze uğramasına ilişkin Erganı Devlet Hastanesinin önünde saat 30 da basın açıklaması düzenleme istediklerini" beyan ederek bildirimde bulunmuştur.Bilindiği üzere ülkemizde 15 Temmuz 2016 tarihinde TSK içine sızmış FETÖ mensuplarınca bir darbe girişiminde bulunulmuş bu hain girişimin bertaraf edilmesinin akabinde darbe girişiminde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesinin akabinde de 2016 Perşembe günü ülke genelinde 3 ay süreyle Olağanüstü Hal ilan edilmiş olup Olağanüstü Hal halen devam etmektedir.2935sayılı Olağanüstü Hal Kanunun 11-m maddesinde "Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak" şeklinde tedbirler alınabileceği belirtilmektedir.İlgi (b) sayılı yazıya istinaden [Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün Valilik Makamı onaylı yazısı] 2016 tarih ve 2016/2132 sayılı ile ilimiz merkezinde görülen lüzum üzerine 2016 tarihinde dış ilçelerimizde dahil edilerek ikinci bir emre kadar açık alanlarda stand açma çadır kurma, basın açıklaması, oturma eylemi miting, her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşleri v.b. Milli Güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunun maddesine, 2395 sayılı Olağanüstü Hal Kanununun 11-m maddesine istinaden YASAKLANMIŞ, Bu bağlamda da idaremiz dahilinde milli güvenlik ve kamu düzeninin bozulmaması başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla 2017 günü saat:13:30 da Ergani Devlet Hastanesi önünde yapılarak basın açıklaması UYGUN OLMADIĞI değerlendirilmiştir."B. Başvuruya Konu Olay Başvurucu 1984 doğumlu olup olay tarihinde Ergani ilçesinde öğretmen olarak görev yapmaktadır. Kolluk görevlilerince düzenlenen 30/6/2017 tarihli tutanağa göre başvurucunun da aralarında olduğu seksen kişilik bir grup, basın açıklaması yapmak üzere hastane önünde toplanmıştır. Kolluk görevlileri, Valiliğin yasaklama kararı nedeniyle basın açıklaması yapmalarına izin vermeyeceklerini topluluğa bildirmiş ve dağılmaları gerektiği yönünde topluluğu uyarmıştır. Kolluk görevlilerinin uyarılarına rağmen topluluk dağılmamış, R.B. isimli bir katılımcı basın açıklaması yapmıştır. Tacize uğrayan şahsın ailesi ve yakınlarının grup içinde olması ve yaşanan olayın mahiyetini gözönünde bulunduran kolluk görevlileri, basın açıklamasına ve toplantıya herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Basın açıklaması sonrası grup, kendiliğinden ve olaysız bir şekilde dağılmıştır. Basın açıklamasına katılan başvurucunun emre aykırı davranışta bulunduğu gerekçesiyle hakkında 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun maddesi uyarınca 227 TL idari para cezası uygulanmıştır. Başvurucu hakkında düzenlenen İdari Yaptırım Tutanağı'nda başvurucunun eylemine dair herhangi bir bilgi yoktur. Başvurucu; katıldığı basın açıklamasının ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı kapsamında olduğunu, idari para cezası uygulanmasının ulusal ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu; itiraz dilekçesinde, basın açıklamasına konu cinsel taciz olayının hastanede gerçekleşmesi ve mağdur kişinin ilgili yerde işçi olarak çalışması nedeniyle etkinliğin ilgili hastanenin merdiveninde yapıldığını belirtmiştir. Katılımcıların basın açıklaması sonrası olaysız şekilde dağıldığını belirterek idari para cezasına itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen Ergani Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) başvurucunun itirazını 3/4/2018 tarihinde kesin olarak reddetmiştir. Hâkimlik itirazın reddine ilişkin gerekçesinde, toplantının 2911 sayılı Kanun'un maddesine aykırı olarak bildirimde bulunmaksızın, aynı Kanun'un maddesine aykırı olarak kamu hizmeti görülen bina ve tesislerinde yapıldığını belirtmiştir. Ayrıca kararda toplantının amacının bir önemi olmadığını vurgulamıştır. A. Ulusal Hukuk 2911 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Bölge valisi, vali veya kaymakam, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması hâlinde yasaklayabilir." 5326 sayılı Kanun'un maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"Yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezaya emri veren makam tarafından karar verilir.Bu madde, ancak ilgili kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde uygulanabilir." 5442 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"(Değişik: 23/1/2008-5728/125 md.) İl genel kurulu veya idare kurulları yahut en büyük mülkiye amirleri tarafından kanunların verdiği yetkiye istinaden ittihaz ve usulen tebliğ veya ilan olunan karar ve tedbirlerin tatbik ve icrasına muhalefet eden veya müşkülat gösterenler veya riayet etmeyenler, mahallî mülkî amir tarafından Kabahatler Kanununun 32 nci maddesi hükmü uyarınca cezalandırılır. (Ek cümle: 27/3/2015 - 6638/16 md.) Ancak, kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürecek toplumsal olayların baş göstermesi hâlinde vali tarafından kamu düzenini sağlamak amacıyla alınan ve usulüne göre ilan olunan karar ve tedbirlere aykırı davrananlar, üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır." 2935 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince olağanüstü hal ilanında; genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarının yaygınlaşmasını önlemek amacıyla 9 uncu maddede öngörülen tedbirlere ek olarak aşağıdaki tedbirler de alınabilir:...m) Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak,"..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Akarsubaşı/Türkiye (B. No: 70396/11, 21/7/2015) kararına konu olayda kırk beş kişi, Adana Adliyesi önünde düzenlenen gösteriye katılmıştır. Gösteride basın açıklaması da yapılmıştır. Daha önce basın açıklaması yapılamayacak yerlere ilişkin olarak verilmiş valilik kararını ihlal edecek şekilde Adliye Sarayının giriş merdivenleri önünde yapılan bu basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle başvurucu hakkında idari para cezası uygulanmıştır. Başvurucunun itirazları mahkemece reddedilmiştir. AİHM devletlerin yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda bu hakka, yasaya aykırı nitelikte dolaylı sınırlamalar getirmekten kaçınmakla da yükümlü olduklarını hatırlatmıştır. AİHM anılan cezalandırmada, gösterinin barışçıl amacı ve yapılma biçiminin dikkate alınmadığını vurgulamıştır. Öte yandan müdahalenin varsayılan meşru amacıyla orantılı olup olmadığını değerlendirmeye imkân verecek nitelikte uygun ya da yeterli bir gerekçe içermediğini de belirtmiştir. AİHM'e göre başvurana yalnızca basın açıklamasının okunması gereken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle para cezası verilmesi, bir sendikaya üye olan herkesi cezalandırılma korkusuyla gösteri yapma hakkını kullanmaktan caydırabilecek niteliktedir. AİHM, 5326 sayılı Kanun’un maddesinin imkân verdiği müdahaleyi toplantı hakkına orantısız bir müdahale olarak kabul etmiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesi kapsamında toplantı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Sözleşme'nin maddesi, taraf devletlere tek taraflı bildirimde bulunarak bazı hâllerde Sözleşme'deki belli hak ve özgürlüklere aykırı davranma, bir başka deyişle anılan hak ve özgürlüklere ilişkin yükümlülükleri azaltma imkânı sunmaktadır. Bugüne kadar Sözleşme'ye taraf birçok devlet (Türkiye, İngiltere, Fransa, İrlanda, Yunanistan, Ukrayna, Arnavutluk, Gürcistan ve Ermenistan) Sözleşme'deki yükümlülüklerine ilişkin derogasyon bildiriminde bulunmuştur. AİHM bu bildirimlerle bağlantılı uygulamalardan kaynaklanan başvuruları karara bağlamıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 148). AİHM bu başvurularda öncelikle derogasyon bildiriminde bulunulmasını haklı kılacak acil bir durum bulunup bulunmadığını değerlendirmekte, daha sonra söz konusu olağanüstü hâlin bu durum için alınan olağanüstü tedbirleri tam manasıyla gerektirip gerektirmediği yönünden bir inceleme yapmakta ve son olarak uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlal edilip edilmediğini tartışmaktadır (Lawless/İrlanda (3), B. No: 332/57, 1/7/1961, §§ 23-47; Aksoy/Türkiye, B. No: 21987/93, 18/12/1996, §§ 69-84; Brannigan ve McBride/Birleşik Krallık, B. No: 14553/89-14554/89, 26/5/1993, §§ 44-73). Brannigan ve McBride/Birleşik Krallık kararında AİHM, Kuzey İrlanda'da terörist faaliyetler nedeniyle yaşanan olağanüstü hâlin hâkim kararı olmaksızın tutuklama ve gözaltı sürelerinin uzatılması şeklindeki olağanüstü tedbirleri gerektirip gerektirmediğini incelemiştir. AİHM bu konuda, söz konusu tedbirlerin gerçekten olağanüstü durumun yarattığı olumsuzlukların giderilmesi sebebiyle alınıp alınmadığı, uzatılmış gözaltı süresi yönünden yargı denetimi yokluğunun gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği ve verilen yetkilerin suistimal edilmesini önlemek için başka mekanizmalar olup olmadığı gibi unsurları tartışmıştır (Brannigan ve McBride/Birleşik Krallık, §§ 49-65). | Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15924 | Başvuru, basın açıklamasına katılan başvurucunun emre aykırı davrandığı gerekçesiyle hakkında idari para cezası uygulanmasının toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru 14/4/1995 tarihinde Tekel Genel Müdürlüğü aleyhine açılan alacak davasının uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 19/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1993 yılında Tekel Genel Müdürlüğüne sattığı tütün ürününün bedelini alamadığını ileri sürerek 14/4/1995 tarihinde Tekel Genel Müdürlüğü aleyhine alacak davası açmıştır. Muş Asliye Hukuk Mahkemesi 18/4/2014 tarihli kararı ile davanın kabulüne karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 8/12/2014 tarihli ilamı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 16/4/2015 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan araştırmada başvurucu Fahrettin Aktaş'ın 25/9/1998 tarihinde vefat ettiği anlaşılmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18155 | Başvuru 14/4/1995 tarihinde Tekel Genel Müdürlüğü aleyhine açılan alacak davasının uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kolluk görevlilerince güç kullanımı neticesinde yaralanma meydana gelmesi olayıyla ilgili olarak etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 3/2/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: 1994 doğumlu olan ve Ankara'da yaşayan birinci başvurucu, beyanına göre olay tarihinde üniversite öğrencisidir. 1945 doğumlu olan ve Ankara'da yaşayan ikinci başvurucu ise beyanına göre mühendis olup eski Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) başkanı ve aynı zamanda onur kurulu üyesidir. Başvurucuların birbirini tanıyıp tanımadığı başvuru dosyasından anlaşılmamıştır. 2/6/2013 tarihinde TMMOB tarafından Kızılay'da basın açıklaması yapılmıştır. İddiaya göre başvurucular aynı tarihte Kızılay'da bir kafede oldukları esnada kafede bulunan diğer kişilerle birlikte kolluk görevlilerinin fiziki ve sözlü şiddetine maruz kalmıştır. Başvurucuların olay anlatımına göre kafede bulundukları sırada 80 ila 100 kolluk görevlisi müdahale etmiş, kafedeki insanları kafenin bahçesine çıkarmış, burada herkese hakaret ederek, copla veya tekmeyle darbederek insanların yaralanmalarına sebep olmuştur. Başvurucular anılan müdahale esnasında kolluk görevlilerinin ayrıca biber gazı kullandığını, gaz nedeniyle nefes alamadıklarını belirtmiştir. Birinci başvurucu, kolluk görevlisinin kaskıyla yaralandığını, tekmelerle darbedildiğini iddia ederken ikinci başvurucu, copla kafasına darbe alarak yere düştüğünü ileri sürmüştür. Birinci başvurucu hakkında olay gecesi saat 48'de Hacettepe Üniversitesi Hastanesince düzenlenen Adli Olgu Bildirim Formu'nda başvurucunun "kafasına kask çarpması sonucu yaralanma öyküsünün bulunduğu, yapılan muayenesinde saçlı deride kesi, sol tibia üzerinde hiperemi" olduğu belirtilmiştir. İkinci başvurucu hakkında olay gecesi saat 25'te (saat itibarıyla 3/6/2013 tarihinde) Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesince düzenlenen adli rapora göre "eylemler sırasında kafasına copla vurulduğunu ifade eden başvurucunun fiziki muayenesinde bilateral parietal hassasiyet" tespit edilmiş, "yüzeysel kafa yaralanması ön tanısı" konulmuştur. Başvurucular 27/8/2013 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) ayrı ayrı şikâyette bulunmuştur. Başvurucuların şikâyetleri üzerine açılan soruşturmalar hukuki ve fiilî irtibat bulunduğu gerekçesiyle 1/10/2013 tarihinde birleştirilmiştir. Başvurucuların 12/2/2014 tarihinde Başsavcılıkça ifadeleri alınmıştır. i. Birinci başvurucunun kendisini darbeden kolluk görevlilerini görmediğini, teşhis edemeyeceğini ancak kolluk görevlilerinden şikâyetçi olduğunu belirttiği ifadesi şöyledir:"Kafenin bahçesine kalabalık bir polis grubu geldi. Kafenin camlarını kırarak içeriye gaz bombası attıklarını gördüm. En az iki gaz bombası atıldığını biliyorum. İçeride nefes alınamaz bir duruma gelinince ben kapının arkasında bulunan sahne bölümüne geçtim. Bir müddet orada bekledim. Polisler 'göz altına almayacağız, dışarı çıkın' diye bağırdılar. Kendime geldiğimi hissettikten sonra dışarı çıkmaya karar verdim. O sırada iki bayana polisler tarafından copla vurulduğunu gördüm. Dışarı çıktığımda polisler tarafından oluşturulmuş koridorun içinden de geçtiğimizden dolayı polislerin cop darbelerine ve tekmelerine maruz kaldım. Sokağa çıktıktan sonra biraz ilerlediğimde bir beyaz bir cismin yan taraftan kafama isabet etti. Tahminime göre bu bir polis kaskıydı. Başımda kanama olduğunu hissedince en yakın hastane olan Akay Hastanesine gittim. Oradan da Hacettepe Hastanesine yönlendirdiler. Orada tedavi oldum. Başımda ve vücudumun çeşitli yerlerinde yaralanmalar oluşmuştu." ii. İkinci başvurucunun ifadesi şöyledir:"Eşimle birlikte TMMOB'nin basın açıklaması yapacağının haber verilmesi üzerine açıklamanın yapılacağı Kızılay Yüksel Caddesine gitmek üzere hareket ettik. O gün Kızılay'da polisler tarafından alınmış yoğun tedbirler nedeniyle pek çok yol kapalıydı. Dolayısıyla gitmek istediğimiz yere Karanfil Sokak üzerinden gitmeye karar verdik. Orada da yollar kapalı olduğu için en yakında bulunan Piraye Kafe isimli ve aynı zamanda Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak bulunan yere gittik. Orada da pek çok insan vardı. Hem oturup dinlenmek hem de olayların yatışması için orada beklemeye başladık. Saat 22:00 civarlarında kafenin bahçesine polisler geldi, kafenin camlarını kırarak içeriye bir veya birden fazla gaz bombası attılar. İçerisi göz gözü görmez şekilde nefes alınamayacak haldeydi. Eşimle birlikte kendimizi zor dışarı attık. Kafeden dışarı çıkar çıkmaz bir kaç polisin cop darbelerine maruz kaldım. Coplardan ikisi başıma isabet etti. Polislerin başında kask olduğundan yüzlerini hatırlamıyorum. Eşimle birlikte oradan ayrılarak sokağa çıktık. Yakında bulunan Tarım Bakanlığının bir binasının önündeki merdivenlere oturduk. Bu sırada polislerden bir tanesi bana doğru ileri geri konuşarak 'o..... çocuğu' dedi. Ben de kendisine 'bu şekilde konuşmaya utanmıyormusun' diyerek cevap verdim. Hatırladığım kadarıyla kasksız, resmi kıyafetli bu polis memuru iri yuvarlak yüzlüydü. Bu şahıs tarafından bana karşı bir tekme atma teşebbüsünde bulunuldu. Yanında bulunan polis arkadaşları engellediler. Aynı küfürü bana ikinci kez tekrarladı. Daha sonra polisler yanımızdan ayrıldılar. Olay sonrasında tedavi amacıyla Gazi Üniversitesi Hastanesine gittim. Orada sağlık raporu düzenlendi. Olay sonrasında başımda ve sol kol omuz kısmında yaralanmalar olduğu tespit edildi." Başvurucuların yaralanmalarının niteliğini tespit etmek amacıyla Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğünden (Adli Tıp Kurumu) görüş sorulmuştur. Adli Tıp Kurumunun 12/2/2014 tarihli raporuna göre birinci başvurucunun yaralanması basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif niteliktedir. Adli Tıp Kurumunun 17/10/2014 tarihli raporuna göre ikinci başvurucunun vücudunda haricen yaşamını tehlikeye sokan ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek herhangi bir lezyon saptanmamıştır. Başsavcılık tarafından 19/11/2014 tarihinde şüpheli "Ankara Emniyet Müdürlüğü" hakkında zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması ve kasten yaralama suçlarıyla ilgili olarak kovuşturma yapılmamasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Olayımızda kamu düzenini bozan kişilerin arasında yer alan Özcan Kaya GÜVENÇ ile Alper Tunga KURU'nun ve yanındakilerin eylemine son verilmesi amacıyla en basit haliyle polisin zor kullanma yetkisini kullandığı izlenmiştir.Güvenlik görevlilerinin zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşmadıkları, müştekilerin Adli Tıp Raporuna göre basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ve vücudunda hiç bir lezyon oluşturmayacak şekilde hafif ölçüde yaralanmasından anlaşılmıştır.Bu sebeple;İşlenen bir suçu sonlandırmak ve failleri yakalamak amacıyla amirlerinin ve yasanın verdiği yetkiyi kullanan kamu görevlileri hakkında zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması ve kasten yaralama suçlarından kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına..." Başvurucuların Başsavcılık kararına itirazları, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 24/12/2015 tarihli kararıyla Başsavcılık kararının "usul ve yasaya uygun olduğu" gerekçesine dayanılarak reddedilmiştir. Ret kararının başvuruculara tebliğ edildiğini gösteren bir belge, başvuru veya UYAP'taki soruşturma dosyasında bulunmamaktadır. Başvurucular 4/1/2016 tarihinde ret kararını öğrendiklerini belirterek 3/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Özge Özgürengin, B. No: 2014/5218, 19/4/2018, §§ 24, 25, 29-31; Ali Ulvi Altunelli, B. No: 2014/11172, 12/6/2018, §§ 24-26, 36-38; Mehmet Güneş B. No: 2015/16417, 11/12/2018, §§ 24- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/2486 | Başvuru, kolluk görevlilerince güç kullanımı neticesinde yaralanma meydana gelmesi olayıyla ilgili olarak etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, uzun bir süredir tutuklu olduğunu, formül gerekçelerle tutukluluğunun devamına karar verildiğini, kendisiyle aynı durumda olan kişilerin serbest bırakıldığını ve tutukluluğun infaza dönüştüğünü ileri sürerek Anayasa’nın , , ve maddelerinde koruma altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 27/2/2013 tarihinde Söke Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 31/12/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 23/1/2014 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 24/1/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, görüşünü 24/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya bildirilmiş ve başvurucu, Adalet Bakanlığının görüşüne karşı beyanlarını 17/3/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve ekli belgelerde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kuşadası Sulh Ceza Mahkemesinin 30/10/2010 tarihli ve 2010/71 sorgu sayılı kararı ile uyuşturucu madde ticareti yapma isnadıyla tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında uyuşturucu ticareti yapma suçunu işlediği gerekçesiyle hazırlanan iddianame, Söke Ağır Ceza Mahkemesince 4/8/2011 tarihinde kabul edilmiştir. Başvurucu son olarak, İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 5/9/2012 tarihinde dosya üzerinden verdiği tutukluluk halinin devamına ilişkin karara itiraz etmiş, ancak itiraz İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 12/10/2012 tarihli ve 2012/2427 Değişik İş kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu bu kararı 12/10/2012 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir. Başvurucunun tutukluluk durumu, İzmir Ağır Ceza Mahkemesince 5/12/2012 ve 31/1/2013 tarihlerinde resen incelenerek tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 15/3/2013 tarihli ve E.2011/198, K.2013/35 sayılı kararı ile başvurucunun suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme suçundan 3 yıl hapis, zincirleme uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 15 yıl 9 ay hapis ve 700 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir Başvurucu, hakkında verilen kararı temiz etmiş olup, dava Yargıtay önünde derdesttir. Başvurucu 27/2/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi. 6216 sayılı Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:"Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder." Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Başvurucu mücbir sebep veya ağır hastalık gibi haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvurusunu yapamadığı takdirde, mazeretinin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilir. Komisyonlar raportörlüğünce mazeretin kabulünün gerekip gerekmediği yönünde karar taslağı hazırlanır. Komisyon, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek mazereti kabul veya reddeder.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1715 | Başvurucu, uzun bir süredir tutuklu olduğunu, formül gerekçelerle tutukluluğunun devamına karar verildiğini, kendisiyle aynı durumda olan kişilerin serbest bırakıldığını ve tutukluluğun infaza dönüştüğünü ileri sürerek Anayasa’nın 10. , 19. , 38. ve 40. maddelerinde koruma altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
1 Başvuru; ceza davasında suçun hatalı vasıflandırılması, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılama yapılmaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 4/9/2009 tarihinde Bolu'da seyir hâlinde iken belirtilen hız limitini aştığı gerekçesiyle cezai işlem uygulamak için görevli memurlarca durdurulmuştur. Başvurucu ile memurlar arasında bir tartışma yaşandığı ve başvurucunun görevli memurlara hakaret ettiği iddiasıyla şikâyette bulunulmuştur. Bolu Cumhuriyet Başsavcılığının 16/12/2009 tarihli iddianamesi ile başvurucunun görevli memura görevinden dolayı hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Bolu Sulh Ceza Mahkemesi 28/1/2011 tarihli kararı ile başvurucu hakkında açılan davanın düşürülmesine hükmetmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: "Her ne kadar sanık hakkında cezalandırılması talebi ile Mahkememize Kamu davası açılmış ise de Mahkememizce verilen 13/5/2010 tarihli ve 2009/1339 Esas 2010/929 Karar sayı ile durma kararı verilip dosya gönderildiği Adalet Bakanlığınca soruşturma yapılmasına izin verilmesine yer olmadığına dair karar verildiği ve soruşturma şartının gerçekleşmediği anlaşıldığından TCK.nun 301/4 fıkrası ve 5271 sayılı CMK.nun 223/1 cümlesi uyarınca sanık hakkında açılan davanın düşürülmesine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Yargıtay Ceza Dairesinin 25/12/2013 tarihli kararı ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Adalet Bakanlığı'nın eylemin TCK'nın maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğinden 'soruşturma izni verilmesine yer olmadığına' şeklindeki kararı karşısında, genel hükümlere göre yargılamaya devam edilerek davanın sonuçlandırılması gerektiği gözetilmeden, 'soruşturma izni verilmediği' şeklindeki dosya içeriği ile uyumsuz gerekçeyle, davanın düşürülmesine karar verilmesi kanuna aykırı (...) görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA (...)" Sulh ceza mahkemelerin kaldırılması nedeniyle Bolu Asliye Ceza Mahkemesince (Mahkeme) bozma kararına uyularak devam edilen yargılamanın 21/10/2014 tarihli celsesinde başvurucunun müdafii tarafından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi talebinde bulunulmuştur. Mahkemenin 21/10/2014 tarihli kararı ile başvurucunun hakaret suçundan 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmedilmiş ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun itirazı, Bolu Ağır Ceza Mahkemesinin 17/12/2014 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu 6/2/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/2285 | 1 Başvuru, ceza davasında suçun hatalı vasıflandırılması, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılama yapılmaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yerel ölçekte yayın yapan Mahmutlar Post gazetesinde yayımlanan bir köşe yazısında kullanılan ifadelerin başvurucunun kişilik haklarını zedelediği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/1/2014 tarihinde Alanya Hukuk Mahkemeleri Ön Bürosu vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 31/3/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Alanya Vergi Dairesinde memur olarak görev yapmaktayken adının karıştığı bazı adli olaylar nedeniyle memuriyetten çıkarılmıştır. Olayların geçtiği tarihte başvurucu hakkında ceza mahkemelerinde bazı davalar açılmıştır. Yerel ölçekte yayın yapan Mahmutlar Post gazetesinin 23/6/2009 tarihli nüshasında "Gülün Aynası" isimli köşede "Haydi Güzelleşelim” başlıklı bir yazı yayımlanmıştır.Bahse konu yazının başvuruya ilişkin kısımları şöyledir: “...Bu arada geçtiğimiz hafta Perşembe günü Türkiye'nin tüm Ulusal Gazetelerin Manşetlerini süsleyen Alanya Vergi Dairesi emeklisi Yıldız Otta da 8 trilyonluk mal varlığı ile bayağı günün konuşmalarını kapsadı. Söz konusu hanım evime üç sene önce eşi ile gelip, sürekli bana Vergi Dairesinde çok baskı gördüğünü, haksız suçlamalarla karşılaştığını yazmamı ister dururdu, devamlı farklı şeyler anlatması bende bir güvensizlik uyandırmıştı. Kendisine bir gün mesaj çekip hanımefendi benim telefonumu silin cebinizden, siz bende olumsuz etkiler bıraktınız bir daha görüşmek istemiyorum aramayın diye mesaj çekmiştim. Rahatsızlığımın önüne geçtim ancak kalbi kırıldı diye de günlerce üzülmüştüm. Şimdi manşetleri okuyunca vay anasına dedim insan sarrafıymışım, demek ki hislerim ne kadar kuvvetliymiş. Canım kocam da bu önsezilerimin gücünden korktuğundan ne kadar aklından geçirse de ihanete cesaret edemiyor zavallım. ...” Başvurucu, söz konusu yazıyı kaleme alan G.B.nin hakkında 8 trilyonluk servetinden bahisle yaptığı gerçek dışı alıntı haberle reyting artırmak veya belli kişiler yararına davranma maksadıyla basın yoluyla kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu belirterek dava dilekçesinde belirtilen maddi ve manevi tazminatın tahsilitalebiyle 23/2/2010 tarihinde gazete ve köşe yazarı aleyhine dava açmıştır. Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi 16/11/2011 tarihli ve E.2010/120, K.2011/694 sayılı kararıyla davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"...Alanya Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/2595 Sor. nolu dosyası celp olunmuş, incelemesinde, şüpheli Yıldız Oto Ağca hakkında müşteki Gülsan Birdal'a yönelik hakaret suçlaması ile ilgili soruşturma yapıldığı, soruşturma neticesinde suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesi ile 11/6/2010 tarihi itibari ile takipsizlik kararı verildiği görüldü,Alanya Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/209 Esas, 2009/165 Karar sayılı ilamının yapılan incelemesinde, aralarında davacının da bulunduğu bir kısım sanıkların hürriyeti tahdit suçunu işledikleri iddiasıyla yargılamasının yapıldığı, yargılama neticesinde davacı Yıldız'ın diğer bir kısım sanıkları azmettirerek hürriyeti tahdit suçunu işlediği gerekçesi ile neticeten 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, dosyanın temyiz edildiğinden Yargıtay incelemesinde olduğu, kararın henüz kesinleşmediği görülmüştür. Alanya Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/1075 Esas, 2010/384 Karar sayılı ilamının yapılan incelemesinde, davacı Yıldız'ın sanık olduğu ve gerçeğe aykırı mal beyanında bulunmaktan ceza aldığı görülmüştür. Tarafların ekonomik sosyal durumlarının tespiti için ilgili birimlere yazılar yazılmış, yazı cevapları dosyamız içerisinde hazır bulundurulmuştur.Mahkememizce yapılan yargılama, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamı itibari ile, davacı tarafından davalılar aleyhine Mahmutlar Post yerel gazetesinin 23/6/2009 tarihli sayısında Gülsen Birdal tarafından yazılan "Gülün Aynası" başlıklı yazıda kişilik haklarına saldırı yapıldığından bahisle davalılar aleyhine mevcut maddi ve manevi tazminat talepli davanın açıldığı, bu çerçevede Mahkememizce yapılan araştırmada davalı Gülsen Birdal tarafından yazılan Gülün Aynası başlıklı yazı içeriğinde davacı ile ilgili ulusal bazda yayınlanan gazetelerde çıkan haberlerle ilgili bilgi verildiği ve davacı ile davalı yazar arasında geçen ilişkiden bahsedildiği, söz konusu yazı içeriğinde davacının kişilik haklarına herhangi bir saldırı olmadığı, sadece bir paragrafında ulusal basında çıkan bir haberin geçtiği, o haberle ilgili davalı yazarın herhangi bir yorumda bulunmadığı, ulusal bazda yayınlanan haberlerin yayınlanmasından sonra aleniyet kazandığı, söz konusu haberlerin daha sonradan yerel gazete tarafından alınarak kullanılmasının kişilik haklarına herhangi bir saldırı teşkil etmeyeceği, zira söz konusu ulusal basında çıkan haberlerin dayanağının davacının yukarıda bahsedilen Alanya Asliye Ceza Mahkemesinin dosyalarına dayandığı görülmüş olup tüm bu hususlar birlikte değerlendiğinde mahkememizde söz konusu yayın nedeniyle davacının kişilik haklarına bir saldırı olmadığı yönünden kanaat oluşmuş ve bundan dolayı davacının manevi tazminat talebinin reddinin gerektiği, yine maddi tazminat talebinin şartlarının mevcut davada oluşmaması nedeniyle bu talebin de reddi..." Anılan karar, başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 14/5/2013 tarihli ve E.2012/12380, K.2013/8816 sayılı ilamıyla onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 26/11/2013 tarihli ve E.2013/14678, K.2013/18501 sayılı ilamıyla reddedilmiş ve anılan karar 25/12/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1032 | Başvuru, yerel ölçekte yayın yapan Mahmutlar Post gazetesinde yayımlanan bir köşe yazısında kullanılan ifadelerin başvurucunun kişilik haklarını zedelediği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/51216 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, iş mahkemesinde görülen alacak davasında yargılama makamlarının lehe olan hususları dikkate almayarak gerekçesiz karar verdiği ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığı nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 9/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Ankara İş Mahkemesinde Görülen Dava Başvurucu aleyhine 11/7/2006 tarihinde Ankara İş Mahkemesinde açılan alacak davasında davacı B.A. başvurucu yanında işitme testi yapan sağlık teknikeri olarak 2000 yılında işe başladığını, başvurucunun Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) üyesi olması nedeniyle kendisinden OYAK-Toplu Konut iş birliğiyle Ankara Eryaman'da yapılacak konutların satışına başvurucunun kendi adına girmesini, peşinat ve taksitleri ödemesini istediğini, daha sonra devir işlemlerini yapacağını belirttiğini, bu kapsamda başvurucu adına bahsi geçen yerden konut aldığını, ilerleyen dönemlerde başvurucunun maaşını düşürdüğünü, söz konusu konut için ödemeye yapmaya devam ettiğini fakat bir süre sonra düşürülen ücretle geçinemeyeceğini belirterek 2006 yılı Şubat ayında işten çıktığını belirterek söz konusu konutun adına devrini veya reel bedelinin tahsilini talep etmiştir. Ankara İş Mahkemesi yaptığı değerlendirme sonucu 8/10/2008 tarihli kararı ile dava dilekçesinin görev yönünden reddine hükmetmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"...Davalı vekili davanın reddini istemiş olup,öncelikle görev itirazında bulunmuş,tarafların sunduğu deliller toplanmıştır.Her ne kadar dava iş mahkemesinde açılmış isede, taraflar arasında hizmet akdine dayanan bir ilişki söz konusu olmayıp, işci işveren ilişkiside yoktur. Meselenin halli genel mahkemelerin konusuna girdiği kanaatine varıldığından davalı taraf vekilinin dilekcesinde de belirtildiği gibi dava dilekcesinin görev yönünden reddine ve süresi içinde müracat edildiğinde ve dosya kesinleştiğinde davadilekcesinde belirtilen harca değer esas alınarak dosyanın görevli ve yetkili Ankara Nöbetci Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekli görülmüştür. Belirtildiği gibi taraflar arasında hizmet sözleşmesi söz konusu olmayıp, ayrıca iş yasasına dayalı bir uyuşmazlık da söz konusu değildir. ..." İlk Derece Mahkemesinin kararı, Yargıtay Hukuk Dairesince 3/2/2009 tarihinde onanmış ve yargılama süreci sona ermiştir.B.Ankara İş Mahkemesinde Görülen Dava Başvurucu aleyhine 12/7/2006 tarihinde Ankara İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında, yukarıda yer verilen davada da davacı taraf olan B.A., başvurucuya ait iş yerinde 2000 yılı Kasım ayından 2006 yılı Şubat ayına kadar işitme testi yapan sağlık teknisyeni olarak çalıştığını, iş akdinin başvurucu tarafından haksız olarak feshedildiğini, başvurucunun OYAK üyesi olması nedeniyle kendisine OYAK-Toplu Konut iş birliğiyle Ankara Eryaman'da yapılacak konutlara başvurucu adına girmesini teklif ederek peşinatı ve taksitleri davacı ödediği takdirde "Konutun devrini sonra veririm." diye beyan ettiğini ve taahhütte bulunduğunu, bunun üzerine konutu alıp peşinat ve taksitleri ödediğini, bu işlemler tamamlandıktan iki ay sonra başvurucu tarafından 2004 yılı Haziran ayına kadar net 800 TL olan aylık ücretinin 2004 yılı Haziran ayından itibaren 200 TL'ye indirildiğini, başvurucunun ücret indirme sebebi olarak başvurucunun OYAK üyesi olması imkânından yararlanarak davacının ev sahibi oluşunu beyan ettiğini, bunun üzerine 2006 yılı Ocak ayında davacının başvurucuya ücretinintam olarak verilmemesi hâlinde girmiş olduğu KPSS'yi kazanması hâlinde tercihini ona göre yapacağını söylediğinde ise başvurucunun bu nedenle iş akdini feshettiğini, iş yerinde fazla mesai yapıldığını ve yıllık izinlerin kullanmadığını beyan ederek 2004 yılı Haziran ve 2006 yılı Şubat arası ücret farkı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai ücreti ve yıllık izin ücretinden olmak üzere toplam 500 TL'nin başvurucudan tahsilini talep etmiştir. Başvurucu davaya cevap dilekçesinde, davacının başvurucuya ait iş yerinde çalışmasının olmadığını, davacının Ç.ye ait iş yerinde 2000 yılı Kasım ayında stajyer konumunda işi öğrenmek için gelip gitmeye başladığını, 1/3/2001 tarihinde sigortalı olarak işe başladığını, verdiği vekâletname ile davacıyı gidip seçtiği konutta kendi nam ve hesabına satın alım gerçekleştirme konusunda yetkili kıldığını, 2004 yılında teslim edilen konutun eksiklerinin başvurucu tarafından yapıldığını, sözlü anlaşma uyarınca konutta davacının 2006 Eylül ayına kadar oturup sonrasında işe başlaması nedeniyle konutu boşaltması gerektiğini ancak davacının verdiği peşinat ve taksitlerin faiziyleiadesi hâlinde konutu teslim edeceğini söyleyip başvurucudan 600 TL alıp ibra ettiğini, davacının başvurucunun işverenliğinde bir çalışmasının olmadığını beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Yapılan yargılama sürecinde Ankara İş Mahkemesince, davacının çalıştığı iş yerinden ve Sosyal Güvenlik Kurumundan (SGK) şahsi sicil dosyası, ücret bordroları, fazla mesai ve puantaj kayıtları ile izin çizelgeleri istenilerek dava dosyasına konulmuş; taraflarca gösterilen tanıklar dinlenmiş ve ibraz edilen tüm belgeler alındıktan sonra dosya bilirkişiye verilmiş; alınan bilirkişi raporuna itiraz edildiğinden ek rapor alınmış; bu rapora da itiraz edildiğinden dosya başka bir bilirkişiye verilerek yeni bir rapor ve ek rapor alınmış; yapılan değerlendirme sonucu 6/10/2009 tarihli karar ile davanın kısmen kabulüne hükmedilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir: "... Tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya alınan belge içerikleri, tanık anlatımları ve bilirkişi raporu göz önüne alındığında; davacının davalıya ait işyerinde 2000-2006 tarihleri arasında 5 yıl 4 ay hizmet akdı ile çalıştığı iş akdinin 2006 yılıOcak ayında ücret hususunda davalı ile görüşerek tam ücret verilmemesi halinde KPSS sonucuna göre tercihini kullanacağını işverene bildirdikten sonra davalı "hem benim adıma eve girecek, benim sayemde menfaat sahibi olacaksın, hemde verdiğim ücreti beyenmeyeceksin" diyerek, davacının iş akdinin haksız olarak davalı tarafından feshedildiğinden kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacı ile aynı işyerinde çalışan Ö.B.'nİntalimatla alınan ifadesinde davacı ile aynı işyerinde çalıştıklarını ve 00 TL ücret aldığını, ayrıca Samsun Devlet hastanesinde çalışan emsal bir işçinin net43 TL ücretle çalıştığıSağlık Bakanlığınca bildirilmiş ayrıca meslek kuruluşundan alınan bilgilere göre davacınınsağlık teknisyeni olarak ücretinin 00 TL olduğu kanaatine varılmıştır. Dinlenen tanık beyanlarına göre işyerinde fazla mesai yapıldığı, davacının izinlerini kullandığı veya ücretinin ödendiği davalı tarafça ispat edilemediğinden bilirkişinin 2008 tarihli rapora belirtilen miktarlar kadar alacağının olduğu kananatine varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. ..." Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu 16/2/2012 tarihli ilam ile davacı tarafın sunduğu ıslah dilekçesine karşı başvurucunun zamanaşımı itirazı değerlendirilmeden karar verildiği gerekçesine dayanılarak bozmaya hükmedilmiştir. Bozma üzerine dava dosyasını tekrar incelemeye alan Ankara İş Mahkemesi, bozma ilamı doğrultusunda değerlendirme sonucu davanın kısmen kabulüne hükmedilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir: "... Bu kez mahkememizin yukarıda yazılı esasına kaydı yapılarak Yargıtay bozma ilamına uyularak Yargılamaya devam olunmuş, Yargıtay bozma ilamı doğrultusunda zaman aşımı itirazın değerlendirilmesi içindosya bilirkişiye verilerek 2013 tarihli ek rapor alınmış buna göre davacının ihbar tazminatından net 24 TL kıdem tazminatından net 61 TL izin ücretinden net 33 TL ücret alacağından net 00 TL ve fazla mesai ücretinden net 06 TL alacağı olduğu belirlenmiştir. ..." Tarafların temyiz talebinde bulunmaları üzerine Yargıtay Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu 24/9/2013 tarihli karar ile İlk Derece Mahkemesi kararı onanmış ve yargılama sona ermiştir. Onama ilamı başvurucuya 13/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 9/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4961 | Başvuru, iş mahkemesinde görülen alacak davasında yargılama makamlarının lehe olan hususları dikkate almayarak gerekçesiz karar verdiği ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığı nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının aynı tablonun (1) numaralı satırında yer alan 2019/22400 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, haklarındaki yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/22400 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun tutuklamanın hukukiliğine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Darbe teşebbüsü sonrasında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından FETÖ/PDY örgütlenmesine ilişkin olarak başlatılan bir soruşturma kapsamında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan başvurucu 29/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. 15/8/2016 tarihine kadar gözaltında kalan başvurucu bu tarihte Başsavcılık tarafından terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanması istemiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilmiştir. Tutuklama talep yazısının ilgili kısmı şöyledir:"Oğlu [A.] isimli şahsın FETÖ/PDY terör örgütüne müzahir [Ö.A.T.] Koleji öğrencisi olduğu, oğlu [F.T.A.] isimli şahsın FETÖ/PDY terör örgütüne müzahir [Ö.A.T.] Lisesi mezunu olduğu,FETÖ/PDY terör örgütünün kendi içerisinde, internet üzerinden kapalı devre sistemiyle çalışan, örgüt içi özel bir haberleşme/iletişim imkanı sağlayan 'ByLock' programı kullananlar arasında olduğu tespit edilmiştir." Antalya Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte başvurucunun sorgusunu yapmıştır. Sorgu tutanağına göre başvurucuya isnat edilen suçlar anlatılmış ve sorgu esnasında başvurucunun Antalya Barosunca görevlendirilen müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu savunmasında ByLock haberleşme programını kullanmadığını, çocuklarını ikametgâhına yakın olması ve eğitimdeki başarısı nedeniyle Ö.A.T. Kolejine kaydettirdiğini ve örgütle bir bağının bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucu, Antalya Sulh Ceza Hâkimliğince yapılan sorgunun ardından 15/8/2016 tarihinde, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Kararın ilgili kısmı şöyledir:" ... üzerilerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediklerine dair bir kısım şüphelilerde FETÖ terör örgütünün kendi içerisinde internet üzerinden kapalı devre sistemi ile çalışan bylock programının bulunması, bir kısım şüphelilerin FETÖ terör örgütü ile müzayir şirketlerde kayıtlarının bulunması, arama el koyma işlemlerinde ele geçirilen kitaplar dökümanlar, bir kısım şüphelilerin kaçamaklı beyanları, gizli tanık beyanı, şüphelilerin üzerilerine atılı suçlar için kanunda öngörülen cezanın alt ve üst sınırı ile suçların katalog suçlardan olduğu, şüphelilerden elde edilen dijital veriler üzerinde incelemenin henüz tamamlanmamış olması, delilleri yok etme, gizleme ve tanıklar üzerinde baskı oluşturma şüphesinin bulunduğu, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının fırsat bulduklarında yasal ve gayri yasal yollarla yurt dışına kaçtıkları, bu haliyle şüphelilerinde kaçma ihtimallerinin bulunduğu, soruşturmanın henüz tamamlanmamış olması da birlikte değerlendirildiğinde; T. Anayasasının maddesinde ifade olunan ölçülülük ilkesi uyarınca daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbiri uygulamasının bu aşamada soruşturmaya konu suç ve şüpheliler açısından yetersiz kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine varılarak silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan şüphelilerin 5271 sayılı CMK'nın 100 ve devamı maddeleri uyarınca... tutuklanmalarına... [karar verildi.]" Antalya Sulh Ceza Hâkimliğinin 1/12/2016 tarihli kararı ile başvurucu hakkında tutukluluğun devamına hükmedilmiş, başvurucu tarafından bu karara karşı yapılan itiraz ise Antalya Sulh Ceza Hâkimliğinin 16/12/2016 tarihli kararı ile kesin olmak üzere reddedilmiştir. Başvurucu 1/9/2016 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname (672 sayılı KHK) ile kamu görevinden çıkarılmıştır. Başvurucu 30/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Soruşturmanın devamında başvurucudan elde edilen dijital materyallere ilişkin bilirkişi incelemesi yaptırılmış ve başvurucuya yöneltilen eylemlere ilişkin olarak tanık beyanları alınmıştır. Başsavcılık tarafından 24/3/2017 tarihli iddianameyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle Antalya Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açılmıştır. İddianamede öncelikle FETÖ/PDY hakkında genel bilgiler verilmiş daha sonra ise başvurucuya yönelik suçlama ve delillere yer verilerek başvurucunun terör örgütü üyesi olduğu iddia edilmiştir. Bu bağlamda iddianamede yer verilen olay ve olgular özetle şöyledir:i. Başvurucunun çocuklarının FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu belirtilen Ö.A.T. eğitim kurumunda öğrenim gördüğü belirtilmiştir.ii. Başvurucunun FETÖ/PDY ile irtibatlı olan Bank Asyadaki hesabının incelenmesi neticesinde, 2013 yılı Aralık ayında hesabında 24 TL olduğu, 2014 yılı Mart ayında hesabında para olmadığı, 2014 yılı Temmuz ayında 800 TL kart borcu ödeme işleminin bulunduğu, 2014 yılı Ağustos ayında hesapta kalan 10 TL bakımından son işlemin gerçekleştirildiği ve hesabında para kalmadığı belirtilmiştir. iii. Başvurucunun gözaltında iken 15/8/2016 tarihinde yaptığı görüşme esnasında "([A.]@mac.com), (me.com), (şifre: 773800, la7738, La7738, profdrLa), (bilgisayarşifre:profLa), (itunes geçmişini sil)" yazılı kâğıt parçasını avukatına verirken kolluk görevlisi tarafından fark edildiği, söz konusu şifrelerin başvurucunun telefon ve bilgisayarına ait olduğunun tespit edildiği, bununla birlikte programların bloke olması nedeniyle giriş yapılamadığı, başvurucunun bu davranışının örgütsel belge ve dokümanları yok etme veya bunlara ulaşılmasını engelleme amacı taşıdığı belirtilmiştir.iv. Başvurucunun 672 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarıldığı belirtilmiştir. v. Başvurucu hakkında tanık beyanlarına yer verilmiştir. Alınan tanık beyanlarının ilgili kısmı şöyledir: - K.A. ifadesinde "... [Başvurucu] söz konusu süreçte tutuklanınca ben rahatsızlığım ile ilgili başka bir doktor arama girişiminde bulundum, hatta gittiğim bir doktor [] Bey hakkında 'o fetöcü' gibi söylemlerde bulundu, hatta 'ona sizi kim gönderdi' gibi sözler söyledi. ... benim düşüncem söz konusu şahsın bu yapıyla herhangi bir alakası yoktur." şeklinde beyanda bulunmuştur.- Gizli tanık T. ifadesinde ''kendisiyle birlikte eşi [E.A.] bu yapının güçlü olduğu zamanda üniversiteye gelmişlerdir, eşi [E.A.] hiçbir baskı olmamasına rağmen bu yapı tarafından Baş Müdür yapılmıştır. Bu yapıya mensup insanlardır'' şeklinde beyanda bulunmuştur.- Gizli tanık S. ifadesinde ''Eşi [E.A.] ile birlikte üniversite imamı [Ö.G.] tarafından üniversiteye özel olarak getirilip alınan kişilerdir. Dolayısıyla bu şahısların bu yapıya mensup olduklarını veya bu yapıdan nemalandıklarını düşünüyorum'' şeklinde beyanda bulunmuştur.vi. Başvurucunun eşi olan E.A.nın şüpheli sıfatıyla alınan beyanında çocuklarını örgüte ait olduğunu bildiği hâlde Ö.A.T eğitim kurumuna göndermeye devam ettiğini, çocukların eğitim ihtiyaçlarını örgüte müzahir NT Kırtasiyeden karşıladıklarını, okul taksitlerini başvurucunun Bank Asyadaki hesabından ödediklerini, yine örgüte müzahir Gonca çocuk dergisine üyeliğinin olduğunu ifade ettiği belirtilmiş; E.A.nın FETÖ/PDY ile irtibatlı Bank Asyada hesabının bulunmakla birlikte 2013 yılı Aralık ayından sonra hesap hareketine rastlanmadığı vurgulanmıştır.vii. Başvurucunun kardeşi olan E.N.K.nın ByLock haberleşme programını kullandığının bildirilmesine rağmen sonradan yapılan araştırmada anılan programın kullanıcısı olmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. İddianame 7/4/2017 tarihinde Mahkeme tarafından kabul edilerek E.2017/256 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme aynı tarihte yaptığı tensiple birlikte başvurucunun ByLock haberleşme programını kullanıp kullanmadığının tespiti için ilgili kolluk birimine müzekkere yazılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Tutukluluk hâlinin devamına ilişkin karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"[Sanıkların] savunmaları, Antalya İl Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılan ByLock tespit tutanakları (sanıklar [E.Ç.], [S.K.], [S.T.] yönünden), tanık beyanları, arama el koyma tutanakları, kolluk araştırma tespit tutanakları ve tüm dosya kapsamı dikkate alındığında, sanıkların üzerilerine atılı suçu işledikleri yönünde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçunun 5271 Sayılı CMK.nun 103/3 maddesinde düzenlenen katalog suçlardan olması, sanıkların Mahkememizce henüz savunmalarının alınmamış olması, sanıklara yüklenen suçun 5237 sayılı TCK'da öngörülen cezasının alt ve üst sınırları, sanıkların tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alındığında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 13 maddesinde yer alan ve ölçülülük ilkesi uyarınca daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbirinin uygulanmasının bu aşamada davaya konu suç ve sanık açısından yetersiz kalacağı kanaatine varıldığından [sanıkların] ayrı ayrı tutukluluk hallerinin devamına," Antalya Emniyet Genel Müdürlüğü 8/5/2017 tarihli yazı ile başvurucunun ByLock haberleşme programını kullandığına dair herhangi bir veriye ulaşılamadığını bildirmiştir. Mahkeme 21/6/2017 tarihinde yaptığı ilk oturumda başvurucunun savunmasını almıştır. Başvurucu savunmasında özetle üniversite hastanesine boşalan kadrolara müracaat ederek geldiğini, akademik yükselmesinin olmadığını ve kendisine idari görev verilmediğini, ByLock haberleşme programını kullanmadığını, tanık anlatımlarının somut olaylara dayanmadığını, faiz oranının ve dosya masrafının az olması nedeniyle Bank Asyadan araç kredisi kullandığını, eşinin de kendisine kefil olması nedeniyle prosedür gereği isimlerine hesap açıldığını, bu hesabı aktif olarak kullanmadığını, dört yıl boyunca hesabındaki esaslı tek işlemin kredi kartı borcu ödemesi olduğunu, gözaltına alınmasının verdiği psikoloji ile avukatına kullanıcı isimleri ve şifrelerin yazılı olduğu kâğıt parçasını verdiğini ve "iTunes" programındaki geçmişini silmesini istediğini, "iTunes" programının müzik ve video izleme amacıyla kullanıldığını, gözaltına alındığı esnada bütün cihazlarını açık şekilde ve şifreleriyle birlikte kolluk birimlerine verdiğini, bu davranışının ruh hâlinden kaynaklandığını beyan etmiştir. Mahkeme aynı oturum sonunda adli kontrol tedbirleri uygulanarak başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Sanık [A.nın] bu celse alınan savunması, sanık hakkında bylock programıyla ilgili herhangi bir tespitin bulunmayışı, bu celse dinlenen tanık [E.A.nın] beyanları, sanıktan elde edilen dijital materyaller üzerinde yapılan inceleme sonucunda tanzim edilen raporlar, mevcut delil durumu, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alındığında tutukluluk halinin devamının ölçülü olmayacağı, adli kontrol tedbiri uygulanmasının yeterli olacağı kanaatine varılmakla sanığın tahliyesine, başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değil ise salıverilmesine, aynı gerekçelerle sanığın 5271 sayılı CMK'nun 109/3-a ve b maddelerinde belirtilen yurt dışına çıkış yasağı ve her hafta Cuma günü ikamet ettikleri kolluk birimine 08:00 ile 20:00'saatleri arasında başvurarak imza atması şeklinde adli kontrol altına alınmasına, mazeretsiz olarak adli kontrol tedbirine uymadıkları takdirde tutuklanacağının ihtarına," Mahkeme 28/2/2018 tarihli oturumda aralarında başvurucunun da bulunduğu bir kısım sanık hakkında ayırma kararı vermiş ve başvurucu hakkındaki dava E.2018/104 sayılı dosya üzerinden devam etmiştir. Yargılama sonucunda 12/7/2018 tarihli hüküm ile başvurucu hakkında beraat kararı verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"[Sanıkların] FETÖ/PDY terör örgütünün gizli haberleşme programı olan ByLock kullanıcısı olmadıkları, örgüt içerisinde bulunduklarına ilişkin bir delil bulunmadığı, örgüt içinde çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk arzeden eylemlerinin tespit edilemediği, sanıkların örgütün hiyerarşik yapısı içerisine girdiğine, örgüt ile aralarında üyelik için gerekli bulunan organik bağ kurduklarına, örgütün kuruluşu, kurucuları, lideri, amacı, stratejileri ve eylemleri ile irtibatlı olduklarına dair her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, Tanık Koruma Kanununun 9/8 maddesine göre gizli tanıkların beyanlarının tek başına hükme esas teşkil etmeyeceği, gizli tanıkların beyanlarının somut bilgi ve görgüye değil yoruma dayalı olduğu, kişisel kanaat niteliğinde olduğu, bu nitelikteki beyanların ceza yargılamasında ceza mahkumiyeti hükmüne esas alınamayacağı, dijital inceleme raporlarındaki tespitlerin tespit tarihleri ve tespite konu bulguların mahiyeti dikkate alındığında sanıkların örgüt içinde yer aldıklarını göstermediği, bankasya hesabı olan sanıkların bankasya hesap hareketlerinin incelenmesinde, sanıkların savunmalarının aksini kanıtlayabilecek örgütün para yatırın çağrısına uyduklarını gösterir bir hesap hareketi tespit edilemediği, sanıklar [A.K.] ve [H.E.nin] Cumhurbaşkanının Bank Asya'ya ilişkin açıklamalarından sonra söz konusu bankadan paralarını çektikleri, sonuç olarak silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediklerini gösterir, mahkumiyete yetecek derecede vicdani kanaat sağlayacak bir delilin dosya içeriğinde mevcut olmadığı anlaşıldığından CMK’nun 223/2-e maddesi gereğince beraatlerine" Anılan beraat kararına karşı Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. Bu başvuruda; başvurucunun örgütle irtibatlı olduğuna ilişkin gizli tanık anlatımlarının bulunduğu, avukatı ile yaptığı görüşme esnasında üzerinde bilgisayar ve program şifrelerinin ve "itunes geçmişini sil" ibaresinin yazılı olduğu kâğıt parçasını verirken yakalandığı, böylece başvurucunun örgütsel belge ve dokümanları yok etme veya bunlara ulaşılmasını engelleme amacını taşıdığının anlaşıldığı, dijital inceleme sonuç raporu ile Bank Asya hesap hareketlerine ilişkin bilirkişi raporu da dikkate alındığında mahkûmiyet yerine beraat kararı verilmesinin isabetsiz olduğu ileri sürülmüştür. Cumhuriyet savcısınca yapılan istinaf başvurusu Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin 10/1/2020 tarihli kararı ile esastan reddedilmiştir. Anılan hüküm, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca 27/1/2020 tarihinde istinaf başvurusundaki benzer gerekçelerle temyiz edilmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla temyiz aşamasında derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Ömer Ulukapı, B. No: 2017/17771, 17/7/2018, §§ 18- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/75064 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, “kaçakçılık” suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını ve hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunmamasına rağmen dava konusu aracın müsaderesine karar verildiğini belirterek, Anayasa’nın , ve maddelerinde tanımlanan mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, yargılamanın yenilenmesi veya maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 7/6/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 10/1/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 29/1/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 31/3/2014 tarihli görüş yazısı başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu süresi içinde, Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyanlarını sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, 19/7/2002 tarihinde başvurucunun idaresindeki araca el konulmuş ve başvurucunun ifadesi alınmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, “kaçakçılık ve resmi belgede sahtecilik” suçlarından yapılan soruşturma sonunda, 30/12/2002 tarihinde, “kaçakçılık ve resmi belgede sahtecilik” suçlarına ilişkin soruşturma dosyalarının ayrılmasına karar verilmiştir. Başvurucu ve diğer beş şüpheli hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 30/12/2002 tarih ve E.2002/50658 sayılı iddianamesi ile “kaçakçılık” suçunu işledikleri iddiasıyla Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Başvurucu dışındaki üç şüpheli hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 30/12/2002 tarih ve E.2002/94437 sayılı iddianamesi ile “resmi belgede sahtecilik” suçunu işledikleri iddiasıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, “kaçakçılık” suçundan yaptığı yargılama sonunda, 11/10/2006 tarih ve E.2003/62, K.2006/834 sayılı kararıyla suçun işlendiği hususunda kesin ve inandırıcı delil bulunamadığından başvurucunun beraatine ve suç konusu aracın ruhsat sahibine iadesine karar vermiştir. Katılanın temyizi üzerine karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 22/12/2008 tarih ve E.2008/7468, K.2008/22223 sayılı ilâmı ile sanıklar hakkında kaçakçılık suçundan açılan başka bir dava bulunup bulunmadığının araştırılması, “resmi belgede sahtecilik” suçundan açılan davanın sonuçlanıp sonuçlanmadığının tespiti ve gerekirse birleştirme kararı verilerek hüküm kurulması gerektiği belirtilerek bozulmuştur. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi “resmi belgede sahtecilik” suçundan yaptığı yargılama sonunda, 26/5/2009 tarih ve E.2009/74, K.2009/177 sayılı kararı ile sanıklardan A.B.’nin çalışmak için 1996-2000 yılları arasında Kırgızistan’da bulunduğu ve dönüş yapacağı sırada gümrük işlemleriyle uğraşan sanıklar K. ve B.K.’nın, sanık A.B. ile temasa geçerek permi hakkı olduğunu belirtmek suretiyle suça konu aracı yurda sokmaya karar verdikleri ve belgeleri sahte olarak hazırlamak suretiyle aracın gümrükten geçişini sağladıkları, daha sonra aracı üçüncü kişilere sattıkları, sanık A.B.’nin yurtdışından araç almadığı halde almış gibi belge düzenleyerek gümrük işlemlerinin yapıldığı, her üç sanığın işbirliği içinde sahte belgeler düzenledikleri, bu şekilde suçlarının sübuta erdiği gerekçesiyle “resmi belgede sahtecilik” suçundan ayrı ayrı 1 yıl 11 ay 10 gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiş ve 22/6/2009 tarihinde hüküm kesinleşmiştir. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, Yargıtay Ceza Dairesinin 22/12/2008 tarihli bozma ilâmına uyarak yaptığı yargılama sonunda, 16/6/2009 tarih ve E.2009/566, K.2009/665 sayılı karar ile başvurucu hakkında “kaçakçılık” suçundan açılan kamu davasının, 10/7/2003 tarih ve 4926 sayılı mülga Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası delaletiyle 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (4) numaralı bendi ile 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (8) numaralı fıkrası gereği zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 26/5/2009 tarihli mahkûmiyet kararına göre suça konu aracın sahte belgelerle yurtdışından getirildiği, mevcut hali ile ithalat şartını taşımadığı ve kaçak olduğu gerekçesiyle 21/3/2007 tarih ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları delaletiyle 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca müsaderesine karar vermiştir. Başvurucunun müsadere kararı yönünden temyizi üzerine hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 4/2/2013 tarih ve E.2011/12045, K.2013/2898 sayılı ilâmıyla onanmıştır. Karar, 17/5/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 7/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 765 sayılı mülga Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (4) numaralı bendi; 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (8) numaralı fıkrası, 4926 sayılı mülga Kanun’un maddesinin birinci fıkrası. 5607 sayılı Kanun’un maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:“(1) Bu Kanunda tanımlanan suçlarla ilgili olarak 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümleri uygulanır.…(2) Etkin pişmanlık nedeniyle fail hakkında cezaya hükmolunmaması veya kamu davasının düşmesine karar verilmesi, sadece suç konusu eşya ile ilgili olarak müsadere hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.” 5237 sayılı Kanun’un maddesinin (4) numaralı fıkrası.“(4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir.” | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3803 | Başvurucu, “kaçakçılık” suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını ve hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunmamasına rağmen dava konusu aracın müsaderesine karar verildiğini belirterek, Anayasa’nın 35. , 36. ve 38. maddelerinde tanımlanan mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, yargılamanın yenilenmesi veya maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, 2/4/2005 tarihinde açtığı kadastro tespitine itiraz davası hâlen temyiz aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16806 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, 9/9/2004 tarihinde Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinde aleyhine açılan tazminat davasında hukuka aykırı karar verildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitini ve tazminat ödenmesini talep etmiştir. Başvuru, 22/4/2013 tarihinde Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlanmış, Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 31/10/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 16/12/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/12/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine, trafik kazası nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi istemiyle 9/9/2004 tarihinde Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açılmıştır. Mahkemenin 27/3/2008 tarih ve E.2004/722, K.2008/149 sayılı kararıyla, keşif akabinde alınan bilirkişi raporunda, başvurucunun 5/8, davacının 3/8 oranında kusurlu olduklarının tespit edildiği, bilirkişi raporuna itiraz üzerine dosyanın yeniden kusur oranının değerlendirilmesi ve tazminat hesaplanması amacıyla bilirkişi incelemesine gönderildiği ve alınan raporda başvurucuya %40, davacıya %60 kusur izafe edildiği, kusur yönünden alınan ikinci raporun oluşa uygun bulunduğu ve hükme esas alındığı, bu kusur oranı doğrultusunda yapılan hesaplama ile davacılar hakkında geçici iş görmezlik karşılığı tazminat hesaplandığı belirtilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucunda ise Yargıtay Hukuk Dairesinin 18/6/2009 tarih ve E.2008/13399, K.2009/8103 sayılı ilâmıyla, davacıların, trafik kazası sonucu yaralandıkları ve sürekli iş göremez hale geldiklerini iddia ederek tedavi giderleri ile iş göremezlik zararlarının giderilmesi isteminde bulundukları, Mahkemece geçici iş göremezlik nedeniyle uğranılan zararların tazminine karar verildiği, davacıların sürekli iş göremezlik nedeniyle uğradıkları zararın giderilmesi istemlerinin karşılanmadığı, meslekte kazanma gücü kaybı konusunda Adli Tıp Kurumundan alınacak raporla davacıların iş göremezlik oranları belirlendikten sonra varılacak sonuca göre tazminata karar verilmesi gerektiği belirtilerek, İlk Derece Mahkemesinin kararı bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılamada Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 23/2/2011 tarih ve E.2009/529, K.2011/287 sayılı kararıyla 6/1/2011 tarihli bilirkişi raporu ve tüm deliller değerlendirilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 23/1/2013 tarih ve E.2008/13399, K.2009/8103 sayılı ilâmıyla hüküm onanmıştır. Karar, 22/3/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 22/4/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesi,22/4/1926 tarih ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun , ve maddeleri,13/10/1983 tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun maddesi ile maddesi (B. No: 2013/7740, 8/5/2014, §§ 15-22). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2761 | Başvurucu, 9/9/2004 tarihinde Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde aleyhine açılan tazminat davasında hukuka aykırı karar verildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitini ve tazminat ödenmesini talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması ile soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/11/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. 6-7 Ekim Olaylarına İlişkin Genel Bilgiler PKK'nın terör örgütü olduğu ulusal ve uluslararası makamlar tarafından kabul edilmiş tartışmasız bir olgudur. Anılan örgütün gerçekleştirdiği terörist şiddet, bölücü amaçları dolayısıyla anayasal düzene, millî güvenliğe, kamu düzenine, kişilerin can ve mal emniyetine yönelik ağır tehdit oluşturmaktadır. Bu yönüyle ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan PKK kaynaklı terör, onlarca yıldır Türkiye'nin en hayati sorunu hâline gelmiştir (Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 7-18). Bununla birlikte kamuda demokratik açılım süreci, çözüm süreci ve Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi gibi farklı isimlerle ifade edilen süreç içinde 2012 yılının son döneminden itibaren PKK tarafından gerçekleştirilen terör saldırıları önemli ölçüde azalmıştır. Ancak Suriye'de son yıllarda yaşanan iç savaşın Türkiye'nin güvenliği üzerinde etkileri olmuş, PKK ve DAEŞ kaynaklı terör olayları yeniden artmaya başlamıştır. Bu bağlamda Suriye'nin Türkiye sınırında bulunan Ayn el-Arap (Kobani) kentinde -PKK'nın Suriye kolu olduğu kabul edilen- PYD ile DAEŞ arasındaki çatışmalar, 2014 yılının Eylül ayı sonunda ve Ekim ayı başında yoğunlaşmıştır. Bu sırada PKK'nın üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan'ın sosyal medya hesabından 5/10/2014 tarihinde saat 07'de "Gençleri kadınları 7 den 70 e herkesi Kobane'ye sahip çıkmaya onurumuzu namusumuzu korumaya metropolleri işgal etmeye çağırıyoruz." şeklinde bir açıklamada bulunulmuştur. PKK güdümünde yayın yaptığı belirtilen bir internet haber sitesinde 6/10/2014 tarihinde Komalen Ciwan Koordinasyonu (PKK'nın gençlik yapılanması) adına bir açıklama yayımlanmıştır. Açıklamada "Bilindiği üzere 23 gündür Kobani merkezli DAİŞ (DAEŞ) faşizmi son barbarlığıyla devam etmektedir. ... tüm kürt gençliği şehit Jiyan, şehit Gerilla ve şehit Militan yoldaşların ruhuyla zafere kadar Arin Mirkan (Kobani'deki çatışmalar sırasında düzenlediği intihar saldırısında ölen YPG mensubu) çizgisinde yürümeye çağırıyoruz. Kobani ile başlayan devrim dalgası tüm Kürdistan'a yayılmalı ve bu temelde Kürdistan gençliğini ayaklanması çağrısında bulunuyoruz." ifadelerine yer verilmiştir. Aynı sitede yer alan ve Kürdistan Kurumlar adına yapıldığı belirtilen bir açıklamada ise "Kobani'ye yönelik saldırılar bir katliam eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Bütün dünya ve insanlık bu katliama kulaklarını kapamış gözlerini yummuştur. Kürdistan halkı olarak bu durumu kabul etmemiz mümkün değil. Bu nedenle bütün halkımız Suruç'a gidebilecekler hemen bir saniye zaman kaybetmeden gitmeli ve Kürdistan'ın her karış toprağı Kobani için ayağa kalkmalıdır. Kobani tüm dünyanın gözleri önünde bir katliam tehlikesi altında iken bizim yerimizde oturmamız, uyumamız, günlük yaşantımızı sürdürmemiz mümkün değildir. Tüm halkımızı yediden yetmişe bulunduğu her yerde yaşamı IŞİD ve işbirlikçisi AKP'ye dar etmeye ve serhildanı en üst düzeyde genişleterek bu katliamcı çetelere karşı durmaya çağırıyoruz." denilmiştir. 6/10/2014 tarihinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) da aynı olaylara ilişkin bir toplantı yapmıştır. Toplantı sırasında HDP'nin sosyal medya hesabından "HALKLARIMIZA ACİL ÇAĞRI! ŞUANDA TOPLANTI HALİNDE OLAN HDP MYK’DAN HALKLARIMIZA ACİL ÇAĞRI! Kobané’de durum son derece kritiktir. IŞİD (DAEŞ) saldırılarını ve AKP iktidarının Kobané’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz", "Kobané’de yaşanan katliam girişimine karşı 7 den 70 e bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz" ve "Bundan böyle her yer Kobane'dir. Kobane'deki kuşatma ve vahşi saldırganlık son bulana kadar SÜRESİZ DİRENİŞE çağırıyoruz." şeklinde açıklama ve çağrılar yapılmıştır. Yukarıda belirtilen internet haber sitesinin 7/10/2014 tarihindeki yayınında "KCK (PKK'nın üst yapılanması) Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı: DAİŞ vahşetine karşı milyonları sokağa çağırarak, 'Kuzey halkımız IŞİD çetelerine, uzantılarına hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır.' dedi. KCK, tüm sokakları Kobani sokaklarına dönüştürmeye çağırdı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı yaptığı yazılı açıklamada; 'Çirkin ve sinsi katliam' karşısında kürt halkından mücadeleyi her yere, her zamana taşıyarak süreklileştirmesini isterken çetelere ve uzantılarına hiçbir yerde yaşam şansı tanınma[ma]sı gerektiğini kaydetti. KCK, özellikle 'bu saatten itibaren milyonlar sokaklara akmalı, sınır insan seline dönüşmelidir. Türk Devletinin ve kanlı çete IŞİD'in ortaklığı sonucu sınır hattı boşaltılarak Kobani direnişi desteksiz bırakılmak istenmektedir. Halkımız bu çirkin ve sinsi katliam karşısında başlattığı mücadeleyi her yere, her zamana taşıyarak süreklileştirmelidir. Kuzey halkımız IŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır. Tüm sokaklar Kobani sokaklarına dönüştürülmeli, tarihin bu eşsiz direnişine denk bir direniş gücü ve örgütlüğü geliştirilmelidir. Bu saatten itibaren milyonlar sokaklara akmalı, sınır insan seline dönüşmelidir. Her Kürt ve onurlu her insan, dostlar, duyarlı kesimler bu andan itibaren eyleme geçmelidir. An direniş eylemini geliştirme ve büyütme anıdır. Bu temelde tüm halkımızı, duyarlı kesimleri, dostlarımızı Kobani direnişini sahiplenerek yürütmeye, başta kürt gençleri olmak üzere tüm gençlerin Kobani'de özgürlük saflarına katılarak, direnişi yükseltmeye çağırıyoruz.'[dedi.]" şeklinde açıklamalar yer almıştır. Aynı sitenin 8/10/2014 tarihli yayınında ise "KCK: Milyonlar sokaklardan ve mücadele alanlarından çekilmemeli" başlıklı açıklamaya yer verilmiştir. Yazıda "Halkımız bulunduğu her yerde direniş mücadelesini büyüterek süreklileştirmelidir. Halkımız haklı ve meşru mücadelesini zafere kadar yüksek bir kararlılıkla sürdürmelidir. Milyonlar sokaklardan ve mücadele alanından çekilmemelidir. Halkımız; mücadeleden atılacak her geri adımın önümüzdeki günler, aylar ve zamanlarda daha büyük bedellere mal olacağı bilinciyle hareket ederek, mücadelesini kesintisiz yükseltmelidir. Ve kendi öz savunmasını güçlendirerek 'her yer Kobani, her yer direniş-serhildan' anlayışı ile direnişini zafere taşımalıdır." şeklinde ifadeler bulunmaktadır. Ayrıca sitede yer alan "Komalen Ciwan: Kürdistan'da devlet namına bir şey kalmamalı" başlıklı yazıda "Kürt gençlik hareketi Komalen Ciwan devrim halk savaşını her alanda güçlü yürütme çağrısında bulunarak, Devletin Kürdistan'da hiçbir meşruiyeti kalmamıştır, kalmamalıdır da, yasaklarla Kürdistan'ı zindana çevirmeye çalışan kararlarına karşı Kürdistan'ı onlar için zindana çevirmeli, mezar etmeli. Kürdistan'da devlet namına bir şey kalmamalıdır."; "Kürdistan Halk İnsiyatifi; sokağa çıkma yasağına uymayın" başlıklı yazıda ise "Kürdistan Halk İnsiyatifi yayınladığı bir açıklamayla Kürt halkı ve dostlarına Türkiye'nin Kuzey Kürdistan'da ilan ettiği sokağa çıkma yasağına uymamaları ve Kobani'deki saldırılara karşı Rojava ile dayanışma eylemlerini ve serhildanlarını sürdürmesini istedi." şeklinde açıklamalar yer almaktadır. Bu çağrılar üzerine Suriye'deki çatışmalar dolayısıyla tepkilerini dile getirdiğini ileri süren gruplar 6/10/2014 tarihinden itibaren Türkiye'nin birçok yerinde günlerce devam eden ve kamuda "6-7 Ekim olayları" olarak adlandırılan şiddet eylemlerini gerçekleştirmiştir. Bu eylemler sırasında ülkenin pek çok yerinde kamu binalarına, banka şubelerine, işyerlerine, araçlara, güvenlik güçlerine ve sivillere taş, sopa, molotofkokteyli ve silahlarla saldırıda bulunulmuştur. Bu sırada kamu makamlarınca güvenliğin sağlanması için birçok şehirde eğitime ara verilmiş ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Kamu makamlarının ve soruşturma mercilerinin tespitlerine göre -aralarında İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Şanlıurfa, Van, Erzurum, Diyarbakır ve Gaziantep gibi büyük kentlerin de olduğu- otuz altı ayrı ilde gerçekleştirilen şiddet eylemleri sonucunda (2'si güvenlik görevlisi) 45 kişi hayatını kaybederken (331'i güvenlik görevlisi) 769 kişi yaralanmıştır. Ayrıca çatışmalar sırasında 5 örgüt mensubunun hayatını kaybettiği, 3 örgüt mensubunun ise yaralandığı belirtilmiştir. Öte yandan ülke genelinde gerçekleştirilen 389 şiddet eylemine 899 kişinin katıldığı, olaylarda (737'si güvenlik güçlerine ait olmak üzere) 881 aracın zarar gördüğü, (27'si kaymakamlık, 52'si emniyet, 283'ü okul, 73'ü siyasi parti, 12'si belediye binası olmak üzere) 558 binaya saldırıda bulunulduğu ve zarar verildiği tespit edilmiştir. Olaylara ilişkin olarak 291 şüpheli gözaltına alınmış, bunlardan 105'i hakkında tutuklama tedbiri uygulanmıştır.B. Başvurucunun Tutuklanmasına İlişkin Süreç Başvurucu 7/6/2015 tarihinde yapılan Dönem Milletvekili Genel Seçimi'nde HDP'den İstanbul milletvekili seçilmiştir. Başvurucunun 1/11/2015 tarihinde yapılan Dönem Milletvekili Genel Seçimi'ne kadar devam eden milletvekilliği bu tarihte sona ermiştir. Başvurucu 2014 yılında HDP MYK üyeliği de yapmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından 6/10/2014-7/10/2014 tarihlerinde başlayıp sonraki günlerde birçok şehre yayılan ve çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği veya yaralandığı şiddet olayları (bkz. §§ 12, 13) dolayısıyla 9/10/2014 tarihinde bir (2014/146757 sayılı) soruşturma başlatılmıştır. Bu soruşturma kapsamında başvurucu 23/6/2017 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde şüpheli sıfatıyla ifade vermiştir. Başvurucu ifadesinde özetle 6/10/2014 tarihinde HDP MYK toplantısı yapıldığını ve Kobani kentinde PYD ile DAEŞ arasındaki çatışmalara ilişkin bir çağrıda bulunulduğunu belirterek bu çağrının şiddete teşvik amacı taşımadığını ileri sürmüştür. Başvurucunun ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Suçlamaya konu Merkez Yürütme Kurulumuzun 6 Ekim 2014 tarihli çağrısı neticesi ile gerçekleşen demokratik hak arama ve sivil itaatsizlik eylem1erinden ötürü açılmış olan soruşturmada bize atfedilen suçlamaları kabul etmiyorum. MYK'mızın böyle bir kararı yoktur. ...2014 tarihi akşam saatlerinde İŞİD isimli terör örgütünün Kobani'nin dünya ile tek bağlantısı olan Mürşitpınar sınır kapısını kuşatmaya alması sonucu sivil katliamı ile bir kez daha yüz yüze kalınmıştır. Bu konuda, Kobani'de yaşayan bölge yöneticileri, Partimiz yöneticilerine durumun vahametini iletmişlerdir. Bunun üzerine Merkez Yürütme Kurulu olarak acilen toplanarak önce dönemin Başbakanı'na ulaşılmış, konu aktarılmış ve acil bir müdahale konusunda kendilerine konu tüm açıklığıyla Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş tarafindan aktarılmıştır. Hükümetten yaşanacak katliamı önlemeye yönelik hiçbir adımın atılmaması görülünce de hükümeti harekete geçirmek, dünyanın olası katliama seyirci kalmasını engellemek amacıyla Kobani'de yaşanan durum kamuoyuyla paylaşılmıştır. Bu en temel demokratik hak kullanımı çağrısıdır. Katliam önlemeye çalışmak için gösterilen bu çabanın bugün bir suçlama olarak bizleri zan altına alması sadece adalet açısından değil, vicdanen de kabul edilebilir değildir. Çağrımız demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sivil toplum kurumlarının kullandığı duyarlılık yaratma ve hükümetlerin çeşitli sorunlar karşısında belli yönde davranmaları için başvurulan çeşitli demokratik protesto ve duyarlılık yaratma eylemleri kapsamındadır. Öncelikle söylenmesi gereken husus bu çağrı ile sadece Türkiye kamuoyuna değil tüm Dünya kamuoyuna ulaşmak amacı taşıdığımızdır..." Soruşturma sürecine ilişkin aşamalar -soruşturma evrakı üzerinden tespit edildiği ölçüde- temel olarak şöyle gerçekleşmiştir: - Başsavcılık 15/4/2015 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından 10/10/2014 tarihi itibarıyla HDP MYK üyesi olan kişilerin açık kimlik ve adres bilgilerini talep etmiştir.- 6-7 Ekim olayları ile ilgili olarak bazı HDP'li milletvekillerinin beyanlarını ve HDP’nin resmî sosyal medya hesabından yapılan açıklamaları içeren 20/9/2014 tarihli tutanak soruşturma dosyasına 1/10/2015 tarihinde eklenmiştir. - Başsavcılık dosya kapsamında şüpheli olarak bulunan kişilerin ifadelerinin temin edilmesi amacıyla 2015-2017 yılları arasındaki süreçte ilgili kurumlarla çeşitli yazışmalar yapmıştır.- 6-7Ekim olayları sırasında meydana gelen ölüm ve yaralanma vakalarına ilişkin otopsi raporları, adli muayene raporları, mala zarar verme eylemlerine ilişkin olay yeri krokileri ve görgü tespit tutanakları ile tüm bu olaylara yönelik yapılan soruşturmalar kapsamında elde edilen delillerin listeleri, adli kolluk fezlekeleri, iddianameler ve karar örnekleri Başsavcılığın talebi üzerine olayların gerçekleştiği illerdeki Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından gönderilmiş ve soruşturma dosyasına girmiştir. - PKK/KCK terör örgütü ve bağlı yapılanmaları ile HDP'nin 6/10/2014-7/10/2014 tarihlerinde gerçekleşen olaylardaki sorumluluğuna yönelik Araştırma Tutanağı ve başvurucunun da aralarında bulunduğu kişilerin PKK/KCK terör örgütüyle bağlantılarına dair İnceleme Tutanağı, ayrıca bu kişilerin olay tarihinde kullandıkları mobil telefonların HTS kayıtları Başsavcılığın talebi üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gönderilmiş ve soruşturma dosyasına girmiştir.- Başsavcılık 19/7/2018 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinden (TBMM) başvurucunun da aralarında bulunduğu 25 şüphelinin milletvekili olup olmadığı, milletvekili olanların hangi tarihte milletvekili seçildikleri ve haklarında yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin düzenlenmiş fezleke olup olmadığı hususlarına yönelik bilgi talebinde bulunmuştur.- Başsavcılık 13/12/2018 tarihinde bazı Cumhuriyet başsavcılıklarından 6-7 Ekim olayları sırasında meydana gelen ölüm, yaralama, mala zarar verme, yağma ve diğer suçlara ilişkin müşteki ve mağdur ifadelerinin, bilirkişi raporlarının, görgü tespit tutanaklarının, olay yeri krokilerinin, adli muayene raporlarının, otopsi raporlarının ve tanık ifadeleri başta olmak üzere diğer tüm delillerin fezleke şeklinde hazırlanarak gönderilmesini talep etmiştir. Başsavcılığın bu talebi doğrultusunda farklı tarihlerde istenen bilgi ve belgeler ilgili Cumhuriyet başsavcılıklarınca gönderilerek soruşturma dosyasına dâhil edilmiştir.- 6-7 Ekim olayları öncesinde ve olaylar sırasında HDP'li milletvekili ve Parti yöneticileri tarafından yapılan çağrı ve açıklamalara ilişkin tutanakla şüphelilerin konut ve işyerlerinde yapılan aramalarda elde edilen deliller ile Muş, Antalya ve Diyarbakır'da gerçekleşen olaylara dair Tespit Tutanağı 13/12/2018 tarihinde soruşturma dosyasına girmiştir.- Başka soruşturma kapsamında daha önceden alınan ifadelerinde HDP’nin resmî sosyal medya hesabından yapılan çağrı ve aralarında başvurucunun da bulunduğu HDP'li milletvekili ve Parti yöneticilerinin açıklamaları üzerine 6-7 Ekim olaylarına katıldıklarını beyan eden şüpheliler Ş.K., B.A., B., N.K., N.T., N.B., S., S.A., A.K. ve A.B.nin ifadesi 7/1/2019 tarihinde, H.Y.nin ifadesi ise 27/2/2019 tarihinde soruşturma dosyasına eklenmiştir. - 6-7 Ekim olaylarına PKK/KCK terör örgütünün baskısıyla katıldıklarını beyan eden şüpheliler A.K., E.P., Z.Ö., , G., E.A. Y.E., R., N.Y.nin başka soruşturma kapsamında daha önceden alınan ifadeleri ise 27/2/2019 tarihinde soruşturma dosyasına dâhil edilmiştir. Soruşturmanın devamında 25/9/2020 tarihinde gözaltına alınan başvurucu, Başsavcılıkta verdiği 1/10/2020 tarihli ikinci ifadesinde ise Kobani kentinde PYD ile DAEŞ arasındaki çatışmalara ilişkin olarak kendisinin de içinde bulunduğu Parti yetkililerinin yürüttüğü yaklaşık bir aylık süreçte çatışmaların takip edildiğini ve bu kapsamda DAEŞ terör örgütüne karşı dünya kamuya çağrıda bulunulduğunu, bu çağrının şiddete teşvik amacı taşımadığını ve o dönemlerde MYK toplantılarına katılmakla birlikte katıldığı herhangi bir MYK toplantısında Partinin sosyal medya hesabından Kobani kentinde devam eden olaylara ilişkin bir bildiri yayımlanmasına yönelik karar alınmadığını ileri sürmüştür. Başvurucunun ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"HDP İstanbul milletvekili oldum. Ben aynı zamanda HDP'nin Merkez Yürütme Kurulu ve parti meclis üyesiydim. Bu üyeliklerim 2018 yılında bitti. Halen aktif herhangi bir görevim yoktu....O dönem son derece gerilimli bir dönemdi. IŞID örgütü tecavüzcü, katliamcı basında izlediğimiz o örgüt Kobani'de Ezidi ve Kürt halkının ve kadınlarının olduğu bölgeye doğru harekete geçmişti ve biz izliyorduk parti olarak. Ben bir kadın siyasetçi olarak ve partimdeki tüm kadın siyasetçiler bu İŞİD tecavüzcü örgütünün bu sürecinden endişe duyuyorduk....Bu olay parti gündemimizdeydi. Siyasi parti olarak bu olaylara çözüm arıyorduk. Çünkü üçüncü büyük parti olmaya aday bir parti idik. Parti politikalarımız da buna çözüm aramak ve bulmaktı. Bu tartışmalarımızda MYK'dan bir grup arkadaşımız görev aldı. Eş başkanlarımız parti sözcülerimiz, hükümetle görüşmeler başlatıldı. Efkan ALA ile Başbakanla bir taraftan hükümetle görüşmeler sürüyordu. Bir taraftan toplumun gerilimini nasıl söndürürüz nasıl öne alırız. Bunun için çare ve çözüm arıyorduk. Çözümü şöyle tartışıyorduk. Türkiye ve dünya halklarına bir çağrı yapıp Ezidi ve Kürt kadınların yanında olmaya dayanışmaya çağıralım şeklinde düşünce oluştu. Bizim parti olarak twitter veya internet hesabından şiddet içeren herhangi bir çağrı bildiri yayınlama gibi bir kararımız olmadı. Böyle bir yöntemimiz de yoktur. Bizim kararımız şöyleydi. IŞID örgütüne karşı katliamı önlemek için bir taraftan hükümetle görüşmeler sürerken tüm dünya ve Türkiye halklarına dayanışmaya ve onların yanında olmaya çağrı yaptık. Bu süreç yaklaşık 1 aya yakın bir süreçti....HDP MYK'sında o dönemlerde uygun olduğum zaman MYK toplantılarına katıldım. Zira ben öğretim üyesi olduğum için üniversitede oluyordum. Ancak benim katıldığım MYK toplantılarında partinin twitter veya facebook hesaplarından Kobani olaylarıyla ilgili bir bildiri yayınlanmamıştır." Başsavcılık 1/10/2020 tarihinde başvurucuyu devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye azmettirme, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye teşebbüse azmettirme, var olanveya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanarak yol kesmek suretiyle suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla gece vakti silahla birden fazla kişi ile yağmaya azmettirme ve cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaya azmettirme suçlarından tutuklanması talebiyle Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklama talep yazısında başvurucunun atılı suçları işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu, müsnet suçların katalog suçlardan olduğu, dolayısıyla başvurucu yönünden tutuklama nedenlerinin bulunduğu belirtilmiştir. Başvurucunun sorgusu 2/10/2020 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından yapılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun müdafileri de sorgunun yapıldığı Hâkimlik salonunda hazır bulunmuştur. Başvurucu; sorgusunda Başsavcılıkta verdiği 1/10/2020 tarihli ifadenin geçerli olduğunu, HDP MYK üyesi olmakla birlikte 6/10/2014 tarihinde yapılan MYK toplantısına katılmadığını ve HDP MYK çağrısının şiddete teşvik amacı taşımadığını belirtmiştir. Başvurucunun savunmasının ilgili kısmı şöyledir:"... Ben bu konuya ilişkin olarak Savcılıkta verdiğim ifademi aynen kabul ediyorum. Kuruluşundan 2018 yılına kadar HDP'de görev yaptım. Her ne kadar sözü edilen MYK toplantısında bulunmasam da hiçbir MYK kararı şiddet içerikli değildir. O dönem Kobani İŞİD saldırısı altına girdiğinde parti olarak çözüm arıyorduk. Son derece demokratik ve barışçıl bir çağrı yaptık. Doğru karar aldığımızı düşünüyorum. Şiddet içeren ya da şiddetle sonuçlanan hiçbir çağrı yapmadık. Savunmama ekleyeceğim başkaca bir husus yoktur..." Hâkimlik, sorgu sonucunda başvurucunun atılı suçlardan tutuklanmasına karar vermiştir. 2/10/2020 tarihli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Şüpheliler ...Emine Beyza Üstün'ün üzerine atılı bulunan Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürme, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye teşebbüs, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak yol kesmek suretiyle suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla gece vakti silahla birden fazla kişi ile yağma, cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma eylemlerine azmettirme suçlarına ilişkin olarak; çağrı üzerine ülkenin 32 ilinde yollara barikatlar kurmak suretiyle yolların kesildiği, uzun namlulu silah, molotof kokteyli, havai fişek, taş ve sopa kullanılmak suretiyle kamu binalarına, kamu araçlarına, vatandaşların ikametlerine, işyerlerine ve araçlarına zarar verildiği, çok sayıda vatandaşın kolluk kuvvetinin yaralandığı, bazı illerde vatandaşların ve yabancı uyruklu vatandaşların hayatlarını kaybettiğinin tespit edildiği iddia olunan olaylara ilişkin olarak şüphelilerin savunmaları, taraf beyanları, teşhis tutanakları, sosyal medya paylaşımına ilişkin inceleme tutanakları, video görüntüleri, müşteki beyanları, olay görüntülerinin içeren tutanaklar, dijital inceleme tutanakları, bir kısım şüphelilerin çağrıda bulunan oluşum içerisinde yer aldıklarına ilişkin belirleme ve bu yöndeki bir kısım kabul beyanları, arama ve el koyma tutanakları, örgütsel irtibata ilişkin e-mail içerikleri ve tüm dosya kapsamına göre atılı suçların işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu dışındaki suçların katalog suçlardan olduğu, soruşturmanın henüz tamamlanmadığı, şüphelilerin salıverilmeleri halinde dosya kapsamında ifadelerine başvurulan tarafların beyanlarına etki edilmesi ihtimalinin varlığı, atılı suçlar için kanunda öngörülen alt ve üst sınırı dikkate alındığında hayatın olağan akışına göre kaçma şüphesinin oluştuğu gibi yazılı suçlar yönünden haklarında soruşturma yürütülen şahısların yasa dışı yollardan kolaylıkla yurt dışına kaçtıkları da dikkate alındığında adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı, tutuklama tedbirinin ise ölçülülük ilkesine uygun olduğu kanaatiyle CMK'nın maddesi ile ilgili düzenlemeler ile AİHS maddesindeki tutuklama şartları kapsamında isnat olunan suçlar ile orantılı olarak tedbir kapsamında şüphelilerin CMK'nın maddeleri uyarınca ayrı ayrı TUTUKLANMALARINA ... [karar verildi.]" Başvurucu, tutuklama kararına itiraz etmiş; Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 16/10/2020 tarihinde itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Dosyada mevcut bilgi, belge ve araştırma tutanakları, taraf beyanları, dijital materyaller, sosyal medya paylaşım tutanakları, e-mail içerikleri ve dosyadaki diğer somut deliller uyarınca, şüpheliler yönünden kuvvetli suç şüphesinin var olduğu, soruşturmanın sürdürüldüğü, örgütsel irtibat olduğu değerlendirilen bir kısım şüphelilerin ifadelerinin henüz tamamlanmadığı ve delillerin henüz tam olarak toplanmadığı, atılı suçların CMK'nın 100/3 maddesinde öngörülen suçlardan oluşu ve bu suçlar ile tutuklama tedbirinin orantılı bir tedbir niteliğini taşıması dikkate alınarak şüphelilerin itirazı yönünden aşağıdaki şekilde karar verilmiştir... Dayanılan nedenlere, gösterilen gerekçeye ve evrak içeriğine nazaran, Ankara Sulh Ceza Hakimliği'nin 02/10/2020 gün ve 2020/1032 sorgu sayılı kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan, itirazların AYRI AYRI REDDİNE ... [karar verildi.]" Bu karar başvurucuya 16/10/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucunun soruşturma dosyası hakkında verilen kısıtlama kararına da 29/9/2020 tarihinde itiraz ettiği görülmüştür. Başsavcılığın -başvurucuyla birlikte 108 şüpheli ve 676 müşteki/mağdurun yer aldığı- 30/12/2020 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürme ve öldürmeye teşebbüs etme, kasten yaralama, kamu malına zarar verme, hırsızlık, birden fazla kişi ile birlikte gece vaktinde suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla yağma, devletin egemenlik alametlerini aşağılama, çalışma hürriyetini ihlal etme ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işlediğinden bahisle cezalandırılması talebiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İlk olarak PKK/KCK'ya ilişkin genel açıklamaların yapıldığı iddianamede 6-7 Ekim olaylarına giden süreç ve belirtilen tarihlerde gerçekleşen olaylar kronolojik olarak anlatılmış, örgüt liderlerinin bu süreçteki talimat ve çağrılarına değinilmiş, son olarak şüphelilerin eylemlerine yer verilmiştir. Buna göre iddianamede, başvurucuya yöneltilen suçlamalara ilişkin dayanılan temel olgular şöyle özetlenebilir: i. Örgütle iltisakı bulunduğu belirtilen bir yayın organında örgütün kurucusu Abdullah Öcalan ve diğer yöneticilerin 6-7 Ekim olaylarına giden süreçteki talimat ve çağrılarına ilişkin olarak 18/9/2014-1/10/2014 tarihleri arasında çıkan haber metinleri şöyledir:- [18/9/2014 tarihli haber metni]"KARAYILAN KOBANE İÇİN 'PROFESYONEL KATILIMA' ÇAĞIRDI""...'ikinci bir Şengal faciasıyla [3/8/2014 tarihinde Irak'ın Ninova vilayeti sınırları içinde bulunan ve Şengal olarak da bilinen yerleşim yeri Sincar'a DAEŞ terör örgütü saldırarak çok sayıda kişiyi öldürmüş veya kaçırmıştır. Örgüt yöneticilerinden Murat Karayılan bu olaylara atıf yapmaktadır.] karşılaşmak istenilmiyorsa derhal harekete geçilmelidir. Kim, neyi, ne kadar yapabiliyorsa yapmalıdır' dedi ... DeğerIi Kobani halkı ve gençliği şunu bilmeli: İŞİD'e karşı başarılı olabilmeleri için YPG'ye katılmaları ve eğitim temelinde profesyonel asker olmaları halinde başarılı olabilirler. Kuzey gençliğine çağrımdır; gidin bizzat savaşa savaşçı olarak katılın(...) Kobane'deki direnişin başarısı için daha nitelikli katılıma ihtiyaç vardır ..." - [18/9/2014 tarihli haber metni]"KOMALEN CİWAN GENÇLİĞİ ROJÂV SAVUNMASINA ÇAĞIRDI""...Kuzey Kürdistan gençliğinin Kuzey devriminin kazanımlarını korumak kadar Rojava devriminin savunmasına da aktif katılması gerektiğini kaydeden Komalen Ciwan, '(...) Önderliğimizin başlatmış olduğu seferberliğin Kürdistan'ı kalıcı bir savunmaya kavuşturuncaya kadar devam ettiğini unutmamak gerekir. Bu nedenle Kürdistan'ın savunmasından her Kürt genci kendini sorumlu görmelidir' dedi. Komalen Ciwan gençlere, 'dönem öz savunmayı geliştirmek, bir bütün Kürdistan'da dilini, kültürünü, toprağını, halkını ve devrim değerlerini savunma dönemidir. Bu nedenle Kürdistan gençliği her zamankinden daha fazla fedai ruhla Kürdistan savunmasına yürümelidir. Bu onurlu direnişte ön cephedeki yerini almalıdır' çağrısında bulundu ..." - [20/9/2014 tarihli haber metni]"KCK; SINIRLAR KALKMALI, URFA İLE KOBANE BİRLEŞMELİ" "Kobane halkının sadece Rojava için değil, tüm Kürdistan'ın özgürlüğü için ve Ortadoğu halkları için direndiğini de ifade eden KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı açıklamasında şunlara yer verdi: 'Bu kahramanca direnişe destek vermek sadece Kürtlerin değil, tüm Ortadoğu halklarının onur borcudur. Sadece destek vermek de yetmez, bu direnişe katılmak esas alınmalıdır. Kobane devrimi Urfa'ya taşırılmalı, Rojava Devrimiyle Kuzey Kürdistan Devrimi ortaklaştırılıp birleştirilerek İŞİD faşizmi döktüğü kanda boğulmalıdır. Urfa, Kobane ile bir bütün haline gelip İŞİD faşizmini yenilgiye uğratmalıdır. İŞİD faşizmi başta Urfa halkı olmak üzere tüm Kuzey Kürdistan halkını karşısında direnirken görmelidir' ..."- [22/9/2014 tarihli haber metni] "ÖCALAN SEFERBERLİK ÇAĞRISINI YİNELEDİ”"Diğer yandan İŞİD saldırıları konusunda da tüm halkımız özellikle devam eden yüksek yoğunluklu savaşa karşı yaşamını şekillendirmesi gerekiyor. Şu an Kürdistan'da devam eden yüksek yoğunluklu savaş var. Sadece Rojava halkı değil Kuzey ve tüm parçalardaki Kürt halkı buna göre yaşamını şekillendirmesi gerekiyor. Bütün Kürt halkını topyekun bu yüksek yoğunluklu savaşa karşı direnişe geçmeye çağırıyorum ..."- [27/9/2014 tarihli haber metni]"YDG-H: HER YERİ KOBANE'YE DÖNÜŞTÜRELİM""YDG-H ile YDGK, Kobane'de gününe giren DAİŞ çetelerinin saldırılarına dikkat çekerek gençleri direnişe çağıran ortak bildiri yayınladı. Bildiride, 'Tüm Kürdistan ve Türkiye gençliği savaşa katılmalı ve serhildanlara öncülük etmelidir (...) Kaybedeceğimiz tek bir anın dahi olmadığını biliyoruz. Kuzey Kürdistan Kobane olacak. Bütün gençliği bu andan itibaren SERHİLDAN yaratmaya ve devrim cephesinde gerillalaşmaya çağırıyoruz. Gün tarih yazma, sömürgeciliği Kürdistan'dan def etme günüdür'..."- [1/10/2014 tarihli haber metni]"HALK İNİSİYATİFİ: PERŞEMBE GÜNÜ AMED'DE YAŞAM DURACAK!""Amed'de 2 Ekim 2014 Perşembe günü yaşam durmalı. Hiçbir yurtsever esnafımız kepenk, kontak açmamalı, hiçbir aile çocuğunu okula göndermemelidir. Direneceksek bugün direneceğiz, Amed halkı gençliğin ve kadınların öncülüğünde alanlara inmelidir. Halkımızı her sokakta her meydanda ateşler yakarak, barikatlar kurarak omuz omuza direnmeye çağırıyoruz."ii. Şüphelilerin PKK/KCK'nın üst yönetimi tarafından yapılan plan dâhilinde 6-7 Ekim olaylarına giden süreçte ve olaylar sırasında açıklamalar yaptığına ve bu olayların ayaklanma amacı taşıdığına ilişkin tanık beyanları bulunmaktadır. - 4/12/2019 tarihinde ifadesi alınan gizli tanık Mahir, olayların başlangıcından önce HDP tarafından yapılan çağrının kararlaştırıldığı HDP MYK toplantısına terör örgütü üyelerinin katıldığını belirtmiştir. Gizli tanık Mahir'in iddianamede yer alan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...2014 yılı Ekim ayı öncesinde Kobani'de İŞİD ve YPG arasındaki çatışmalar şiddetlenmişti. Kobani’nin İŞİD’in eline geçmesi, PKK'nin YPG üzerinden Rojava'daki tüm kazanımlarını kaybetmesi anlamına geliyordu … Bunun bilincinde olan Kandil yönetimi Rojava'yı savunmak ve destek vermek amacıyla Türkiye'de yaşayan başta Kürt kitlesini ve Türkiye'de yer alan sol-sosyalist çevreleri Rojava'daki İŞİD ile YPG/YPJ arasında yaşanan mücadeleye destek vermeleri için harekete geçirmek istiyordu. Bu kapsamda Türkiye'deki tüm örgütsel yapılarına sık sık talimatlar gönderdi. Bu talimatların birinci dereceden muhatabı Türkiye KCK genel sözcülüğü, kadın ve gençlik sözcülüğüdür. 6-7-8 Ekim 2014 Kobani serhildanları sürecinde Türkiye KCK sözcülüğünde bulunan ve şuan isimlerini hatırlayabildiklerim; Ö. (KANDİL ALANINDA BULUNMAKTADIR) Y.F. (KANDİL ALANINDA BULUNMAKTADIR) E.G., (KANDİL ALANINDA BULUNMAKTADIR)E., (KANDİL ALANINDA BULUNMAKTADIR) R.K., (KANDİL ALANINDA BULUNMAKTADIR) F.A., (AVRUPA’DA BULUNMAKTADIR) Eylül 2014 sonlarına doğru örgütün talimatları doğrultusunda KCK Türkiye sözcülüğü HDP Eş Genel Başkanı S. ile görüşerek halkın Kobani'ye güçlü şekilde sahip çıkması yönünde çağrı yapmasını istedi....KCK Türkiye örgütü sokak eylemlerini (serhildan) zayıf yetersiz gördüğünden daha büyük çıkış-hamle yapma ihtiyacı duyuyordu. Mevcut sokak eylemlerini bir üst seviyeye taşımak amacıyla KCK Türkiye sözcülüğü o dönem yapılan HDP MYK toplantısına katıldı. Bu toplantıda MYK'ya karar aldırıldı. 6 Ekim 2014’de daha MYK toplantısı devam ederken acil yazılı bir çağrıda bulundu. Bu çağrı "HALKLARIMIZI SOKAGA ÇIKMAYA VE ÇIKMIŞ OLANLARA DESTEK VERMEYE ÇAĞIRIYORUZ şeklinde idi. Bu çağrıların akabinde HDP, DBP, HDK, DTK, KADIN, GENÇLİK, SERHİLDAN KOMİTESİ gibi yapılanmalar tarafından da serhildan (başkaldırı) çağrıları yapıldı.Bu kadrolar ayrıca bir talimata gerek duymaksızın kitlesel eyleme molotoflu, taşlı, havai fişekli ve el yapımı patlayıcılı katılır, aktif olarak yer alır. Bu çağrılar sonucunda kimse normal bir basın açıklaması, yürüyüş, miting gibi eylemde bulunulmayacağını bilir. PKK'ya yeni katılmış bir aylık kadro adayı dahi örgütsel çağrıların ne anlama geldiğini bilir. PARTİ (PKK) kültürünü alan sempatizan, taraftar, çalışan, kadrolar, siyasi alanda faaliyet yürüten parti meclisi üyeleri örgüt adına yapılan çağrıların tam olarak ne anlama geldiğini bilir ve ona göre hareket ederek uygulanmasını sağlar.KCK Türkiye sözcülüğü Kobani olayları dönemindeki tüm faaliyetlerini o dönem Diyarbakır ve Şanlıurfa ili Suruç ilçesinden yürütmekte idi....Kobani Olaylarında son derece tahrik edilmiş öfkeli kalabalıkların şiddete yönelmesine öncülük eden esas güç gençlik yapılanmasıdır. Bu gençlik yapılanmasını 2014'te ilan edilmesi planlanan öz yönetim-özerklik hamlesi kapsamında hazırlayan eğiten PKK-YK üyesi ABBAS KOD DURAN KALKAN’dır…"- 7/1/2020 tarihinde ifadesi alınan tanık K.G. 6-7 Ekim olaylarının başta Duran Kalkan adlı örgüt yöneticisi olmak üzere örgütün üst yönetimince planlandığını ve HDP MYK'nın ve HDP'li yetkililerin çağrı/açıklamalarının ardından serhildan (Kürt siyasi isyanlarını tanımlayan bir terim) olarak kabul edilmesi gereken yoğun şiddet eylemlerinin başladığını ifade etmiştir. Tanık K.G.nin iddianamede yer alan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...Serhildan olarak adlandırılan sokak çatışmaları, örgüt tarafından dünyadaki diğer örneklerinin (Filistin ya da İrlanda gibi ülkelerde olan) Türkiye'de kendi kitlesi içinde gerçekleştirmesini hedeflemekteydi. KCK yapılanmasında gerçekleştirilen her Serhildan Kandil yönetimi tarafından örgütün yönlendirilmesi ve talimatlarıyla gerçekleştirilen eylemler olmaktadır, Bu eylem içerisinde çatışmalar; Molotof, Taş, Havai Fişek, El Yapımı Patlayıcıların kullanılmasıyla, gençlik ve kadın çalışma alanlarındaki örgüt mensuplarının öncülüğünde geliştirilir. Serhildan eylemlerinin temel amacı, örgüt tabanını harekete geçirmek, kitlesel bir destek arayışını geliştirmek ve tüm kamuoyuna demokratik hir hakkın engellendiği bunun karşısında da bir direniş olduğu izlenimini vermektir.Serhildan eylemleri Kandil yönetiminin çağrısıyla geliştiği gibi özellikle KCK yapılanmasında siyasi faaliyet gösteren partilerin yetkilileri tarafından gerçekleştirilen çağrılarla da gerçekleşebilmektedir. Çoğu zaman bu iki mekanizma birbiriyle ortak hareket ederler, hedef kitlenin ve amacın ortak olmasından dolayı bu ikili hareket vazgeçilmez olmaktadır örgüt için. Serhildan eylemleri için örgüt aynı zamanda çoklu bir konsepti de esas alır. Bu çoklu konseptin içine; Siyasi Parti, Gençlik ve Silahlı örgüt mensuplarının katılımı gerçekleşir. Bu üç alan bir nevi de sokak eylemlerinin çatışmalarının oluşumu için koordinasyon şeklinde hareket ederler. Her ne kadar halk inisiyatifi ya da siyasi parti temsilcileri olarak açıklamalar yapılsa da Serhildan süreçlerinin başlangıcı Kandil yönetiminin talimatı ve Serhildan komitelerinin koordinasyonluğunda gerçekleşen örgütsel bir faaliyet olmakladır. Burada temel mantık ifade ettiğim gibi örgüt tabanını oluşturan kitlenin, örgüt militanıymış gibi çatışma ve eylem içine çekilmesi olmaktadır.…Bu anlamda; 6-8 Ekim olaylarının alt yapısı Örgüt üst yönetimi tarafından hazırlandı. 2011 yılı Temmuz ayında Suriye ülkesinde yaşanan gelişmeler PKK YPG unsurlarının o bölgede etkin bir güç pozisyonuna geçmeleri hem bölge gelişmelerinde, hem de Türkiye genelinde önemli bir kırılmayı da beraberinde getirdi. Suriye'de YPG unsurlarının belli bölgelerde yönetim mekanizmalarını ele geçirmeleri sonrasında Rojova devrimi denilen sürecin bir benzerinin de örgütün üst yönetiminin talimatları doğrultusunda Türkiye'de Doğu ve Güneydoğu'daki bölge illerinde de gerçekleştirilebileceği düşüncesi hakim oldu.…Kandil üst yönetimi özellikle Irak sınırından Afrin kentine kadar var olan koridorun savunulması ve parçalanmaması için yoğun faaliyet gösterdi. Bunun nedeni Afrin'den Kobani’ye kadar özerklik öncesi var olan kantonların korunması ve bu bölge arasında oluşturulan bağlantının kopmasını engellemekti. Benim tanık olduğum Kandil alanından 10 taburluk (yaklaşık 300 örgüt mensubu) Kobani'deki savaşa gönderildi.Buradaki çatışmaları Kandil'den takip edebildiğimiz kadarıyla örgüt üst düzey yöneticileri tarafından kitlesel destekten mahrum kalmamak adına alt kadrolara, siyasi ve legal yapılara yönelik yoğun bir perspektif ve talimat trafiği yaşanmaktaydı. Gerek Türkiye'de gerekse Avrupa ülkelerinde, Suriye ülkesinde yaşanan çatışma ve savaşa yoğun bir destek verilmesi için örgüte bağlı tüm kurum ve kuruluşları harekete geçirmiş ve örgüt üst yönetimi tarafından özellikle Türkiye sınırları içerisinde gündem oluşturmak ve eylem yapmak amacıyla sürekli olarak örgüt güdümünde faaliyet gösteren basın yayın organları aracılığıyla talimatlar verdi.Özellikle bu dönemde … HDP'li S., P.B. ve S.S.Ö. Kandil’e sürekli gidip gelmekteydiler. Örgüt üst yönetimi tarafından böylesi bir konjonktür içerisinde Kobani’de yaşanan ve örgütün var olma gerekçesi olarak gördüğü savaşa verilecek kitlesel desteğin daha çok siyasi ve legal oluşumlarla birlikte yerel örgüt kadroları tarafından organize edilerek eylemselliğin harekete geçirilmesi misyonu yüklenmişti.…Başta Kobani olmak üzere yaşanan gelişmelerden dolayı Kandil üst yönetimi siyasi alan çalışmalarının ve siyasi alandaki etkin aktörlerin kamuoyunda yıpratılmamalarına özen gösteriyorlardı. Kobani'deki çatışmaların bir benzerini Kandil üst yönetimi, İmralı heyeti ile birlikte gerçek anlamda Suriye-Türkiye arasındaki tüm sınırları ortadan kaldırarak Ortadoğu'da yaşanan çatışma süreçlerinin Türkiye'de de yaygın bir şekilde hayata geçirilmesini istemekteydi.Buna mukabil olarak Suruç'tan Kobani'ye heyetlerin gönderilmesi, bu heyetlerin orada gerçekleştirdiği temaslar ve sonrasındaki açıklamalarında Kobani’de yaşanan çatışmaları gerekçe göstererek HDP tabanının ve kitlesinin bulundukları her yerde alanlara çıkarak yoğun bir SERHİLDAN (Başkaldırı) yapılması yönünde örgüt üst yönetiminin çağrıları ve talimatları oldu. Genel anlamıyla 6-8 Ekim olayları olarak bilinen süreci ortaya çıkaran temel faktör Kobani'deki savaş ve çatışmalar gösterilse de özü itibari ile Türkiye genelinde Rojova devrimi kazanımlarının yani örgütün Suriye topraklarında oluşturmuş olduğu özerkliğin Türkiye'de de olabileceği öngörülmesiyle 6-8 Ekim olaylarının … özerklik adına ön hazırlığına başlanıldı.…Her ne kadar örgüt tabanının ve kitlenin Türkiye'de gerçekleştirilecek olan ÖZERKLİK ilanı amacıyla Kobani eylemlerine katılımları sağlanmış ise de örgütün hedeflediği kitlesel eylemsellikler gerçekleştirilemedi. Halkı sokağa dökmek ve eylemlere destek vermek adına özellikle ANF haber kanalı üzerinden örgüt üst yönetimi tarafından defaten SERHİLDAN çağrıları yapsalar da halkın tam anlamıyla sokaklarda eylemlere katılım yapmadığı gözlemlenmişti....S., siyasi yapılanmaların MYK ve PM üyeleri ve STK’ların yapmış olduğu açıklamalar sonrasında SERHİLDAN olayları şiddet sokak eylemleri şeklinde yoğun bir biçimde yaşanmıştır. HDP, DBP MYK ve PM’si, DTK ve S. bu şekilde açıklama yapmamış olsaydı 6-8 Ekim olaylarındaki SERHİLDAN eylemlerinin şiddeti bu denli olmaz ve ölümler yaşanmayabilirdi.Bunun ile birlikte bu çağrılar üzerine örgütün kırsal alan kadro katılımlar da örgüt tarihindeki en üst seviyelere ulaşmıştır. Bunu bizzat bu dönemde ABBAS KOD Duran KALKAN tarafından ‘TARİHİMİZDEKİ REKOR SEVİYEDE YENİ ŞERVAN (SAVAŞÇI) KATILIMINI BU SÜREÇTE GERÇEKLEŞTİRDİK’HDP MYK'sı ve Eş başkanları SERHİLDAN çağrıları yaptıklarında her ne kadar demokratik bir tepki gibi bu çağları göstermiş olsalar da bu kitlesel eylemlilikte daha öncesinden de belirttiğim gibi Kandil üst yönetimi tarafından SERHİLDAN KOMİTESİ hazırlıkları ile gerçekleştirilecek çatışma ortamına yönelik çağrılar olmaktaydı. Bu şekilde yapılan çağrılar sonucunda örgütün Gençlik yapılanması, kadın yapılanması ve Öz savunma birimlerinin planlanan gerçekleştirilecek olaylara bizzat katılacaklarını her örgüt mensubu gibi HDP MYK ve PM üyeleri ve Eş başkanları da bilir ve bu şekilde gerçekleştirilen olayların yakma, yıkma, öldürme, yaralama, kamu malına zarar verme gibi şiddet olaylarının başlayacağını başından beri her örgüt mensubu ve HDP, MYK, PM ve Eş başkanları bilirler. Olaylarda ayrıca silah, bıçak, molotof, el yapımı patlayıcılar kullanılacağını da bilirler."- Tanık İ.B. ise 3/11/2020 tarihli beyanında o dönem HDP milletvekili olduğunu ve 6-7 Ekim olaylarının PKK/KCK tarafından planlandığını ifade etmiştir. Tanık İ.B.nin iddianamede yer alan beyanının ilgili kısmı şöyledir: "…İfademin önceki bölümünde de belirttiğim gibi dönem milletvekili olmamla birlikte söz konusu heyetler içerisine HDP ve MYK'nın çağrısı üzerine katıldım.... Kobani olayları olarak bilinen ve ölüm olaylarının yaşandığı eylemlerin demokratik bir hak olmadığını tam aksine şiddet eylemleri olduğunu söyleyebilirim. Ben şiddetin her türlüsüne karşı duran bir kişiliğe sahibim. Yapılan Kobani olayları esnasında gerçekleştiren eylemlerin ve ölümlerin PKK örgütü tarafından organize edildiği ve Türkiye topraklarında özerklik ilan edilmesi adına gerçekleştirildiğini söyleyebilirim. Yapılan açıklamalar talimatlar ve çağrılar da bunu göstermektedir..."iii. İddianamede; DAEŞ ve PYD/YPG arasındaki çatışmaların yoğunlaşması üzerine PKK tarafından halkın sokağa çıkması yönünde çağrılar yapılırken HDP'nin sosyal medya hesabından da 6/10/2014 tarihinde eş zamanlı olarak benzer çağrıda bulunulduğu (bkz. § 9), bu çağrının HDP MYK adına yapıldığı ve başvurucunun da çağrının kararlaştırıldığı toplantıya katıldığı ifade edilmiştir. iv. 6-7 Ekim olaylarına katılan ve haklarında soruşturma/kovuşturma yürütülen kişilerin ifadelerine yer verilmiştir. Bu ifadelerde genel olarak HDP yetkililerinin açıklamaları ve Parti yetkililerinden gelen telefon ve yazılı mesajlar üzerine olaylara dâhil olunduğu vurgulanmıştır. İfadesi alınan kişilerden bazıları ise olaylara PKK/KCK terör örgütünün baskıları nedeniyle katıldıklarını belirtmiştir.- 6-7 Ekim olayları sırasında gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle terör örgütü üyesi olmamakla beraber terör örgütü adına suç işleme, örgüt faaliyeti çerçevesinde kamu malına zarar verme ve terör örgütü propagandası yapma suçlarından hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunduğu belirtilen H.Y. “…8/10/2014 günü Muş il merkezinde HDP tarafından düzenlenen yürüyüş ve basın açıklamasına katıldım. Bunu HDP'nin resmi ... isimli sosyal paylaşım sitesinden öğrendim ve katılmaya karar verdim.” şeklinde beyanda bulunmuştur. - S. “HDP'nin almış olduğu ve yapmış olduğu eylem çağrısı üzerine parti yöneticisi olarak katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- N.T. “HDP Kepez ilçe teşkilatı üyesiyim. Kobane eylemleri olarak bilinen protesto etkinliğine partimizin almış olduğu karar doğrultusunda katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- N.B. “HDP Antalya il eş başkanıyım. Kobane eylemleri olarak bilinen protesto etkinliğine partimizin almış olduğu karar doğrultusunda katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- Ş.K. “…HDP Antalya il başkanıyım. Kamuoyunda Kobane eylemleri olarak bilinen protesto etkinliğine partimizin almış olduğu karar doğrultusunda katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- S.A. “…ben zaman zaman HDP partisine gidiyordum, orada İŞİD örgütünün Kobane'ye yaptığı saldırıları protesto için eylem yapılacağı söylenmişti, ben de bu eyleme katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- B.A. “…ben HDP il yönetim kurulu üyesiyim. Parti genel merkezimiz ve eş başkanımız tarafından Suriye'nin Kobane bölgesine İŞİD terör örgütü tarafından yapılan saldırıların protesto edilmesi için çağrıda bulunuldu ve biz genel merkezimin çağrısına uyarak protesto eylemine katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- A.K. “…HDP eş başkanın çağrısı üzerine değişik parti ve sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile Suriye'de bulunan ve kamuoyunda Kobani eylemleri olarak bilinen eyleme toplumsal duyarlılığım neden ile katıldım.” şeklinde beyanda bulunmuştur.- B. “…Ben HDP Muratpaşa ilçe teşkilatının üyesiyim. Kobane eylemleri olarak bilinen protesto etkinliğine partimizin almış olduğu karar doğrultusunda katıldım…” şeklinde beyanda bulunmuştur.- N.K. “...HDP Antalya il örgütünün üyesiyim, yöneticiliğim yoktur. Kamuoyunda Kobane eylemleri olarak bilinen protesto eylemine Antalya'da katıldım. Partimiz eylem yapılacağını telefon mesajı ile bize bildirdi.” şeklinde beyanda bulunmuştur. - A.B. “...HDP genel merkezi ve eş başkanı tarafından Suriye'nin Kobani bölgesine İŞİD terör örgütü tarafından yapılan saldırıların protesto edilmesi için bir çağrıda bulunuldu…” şeklinde beyanda bulunmuştur. - E.A. “…yaya olarak eve giderken aniden arkamda her iki kolumu iki kişinin tuttuğunu hissettim, ardından belimin sol tarafında bir metal hissettim silah olduğunu anladım... 'Sen niye mahalle komisyonuna katılmıyorsun, mitinglere katılmıyorsun, bunun devamı halinde seni getirdiğimiz gibi aileni de getirip burada öldürebiliriz' dedi…” şeklinde beyanda bulunmuştur. - E.P. “...köyümde iken Brüks isimli terör örgütü mensubu gelerek köyden evden bir kişi Malazgirt'e giderek eylem yapacak şeklinde konuşmalar yapıyordu.... Adı geçenin daha sonra ikametim olan eve geldiğinde gördüm. Burda benim evde oturduğumu görünce bana neden gitmediğim eğer gitmezsem diğer kız kardeşimi de kaçıracağını söyledi ve ben de korktuğum için Malazgirt merkeze geldim…” şeklinde beyanda bulunmuştur.- N.Y. “…7/10/2014 günü köye Brüsk olarak bilinen leşker kıyafeti ile gelen eli silahlı bir PKK/KCK terör örgütü üyesinin köyde bulunan herkesi tehdit ettiğini, 8/10/2014 günü Malazgirt merkezde yapılacak etkinliğe katılmaları yönünde tehditler savurduğunu ve gitmeyenlere ceza yazacağını duydum...” şeklinde beyanda bulunmuştur. - Z.Ö. “…Etkinliklerden bir gün önce yani 06/10/2014 günü akşam saatlerinde Murat mahallesindeki ikametimizde oturduğumuz esnada kapımıza biz örgüt mensubuyuz diyen iki şahıs geldi. 'Yarın Malazgirt'te eylem var siz de katılacaksınız. Katılmazsanız size ailenize, iş yerlerinize zarar veririz' dediler...” şeklinde beyanda bulunmuştur. - Y.E. “....07/10/2014 günü akşam saatlerinde köy camisinden PKK/KCK terör örgütü mensupları anons ederek bize 'köyde gözükmeyin Malazgirt Merkeze gidin, etkinliğe katılan toplum ne yapıyorsa o şekilde davranın' dediler…” şeklinde beyanda bulunmuştur. - R. “…7/10/2014 günü köye PKK/KCK Terör örgütü olduğunu söyleyen Brüsk olarak anılan bir şahsın geldiğini ve herkesin Malazgirt'e gidip yapılacak eyleme katılmasını istediğini ve gitmeyenlere kötü şeyler yapacağını yine köylülerden duyduğum için Malazgirt'e gitmek zorunda kaldım…” şeklinde beyanda bulunmuştur. - A.K. “…ben 7/10/2014 tarihinde ilçede meydana gelen etkinlik hakkında bilgi sahibi değildim. 8/10/2014 günü yapılan etkinliğe ise zorla getirildim. 7/10/2014 tarihinde ikamet ettiğim Aşağıkıcık isimli köye PKK/KCK terör örgüt mensupları geldi. Köylüyü köy meydanında topladı. Benim ikametim de köy meydanına yakındı. Zaten bizim köy 14 haneden ibarettir. PKK/KCK terör örgütü mensubunun köy meydanındaki sesleri ikametime geliyordu. Örgüt mensubu köylüye hitaben 'Yarın Malazgirt'te yürüyüş var herkes katılmak zorundadır. Katılmayan olursa biz katılmayanların kim olduğu yönünde bilgi sahibi oluruz ve bunlara katılmadıklarından dolayı ağır para cezası keseceğiz, cezaya itiraz edenler ölüm cezasıyla cezalandırılacak' dedi...” şeklinde beyanda bulunmuştur. - “…Aynı günün akşamında ikametimde istirahat ettiğim esnada örgüt elemanı Brüsk diye tanınan şahıs kapıma geldi. 'Yarın Malazgirt'te eylem var hepiniz bu eyleme katılacaksınız. Katılmazsanız çocuklarının hepsini dağa götüreceğim' dedi. Ben korktuğumdan dolayı 8/10/2014 günü sabah saatlerinde köyden çocuklarım olan Rıdvan ve Gürkan ile birlikte Malazgirt'e geldim...” şeklinde beyanda bulunmuştur. - G. “...7/10/2014 tarihinde ikamet ettiğim Laledağ isimli köyde PKK/KCK terör örgütü mensupları evimize baskın yaparak bize Malazgirt merkezde yapılacak etkinliğe gitmemizi söylediler. Gitmezsek para cezası keseceklerini söylediler...” şeklinde beyanda bulunmuştur.v. İddianamenin değerlendirme kısmında ise 6-7 Ekim olaylarının örgütün üst yönetimince planlanan ve serhildan olarak adlandırılan ayaklanma eylemi niteliğinde olduğu belirtilerek örgütün bu plana dayanarak Suriye'deki kazanımlarının benzerini Türkiye'de de elde etmeyi amaçladığı ifade edilmiştir. İddianameye göre başvurucu ve diğer şüphelilerin örgütten aldıkları talimatlarla olayların başlamasında rol üstlenmeleri nedeniyle olaylar sırasında işlenen suçlar ile devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan cezalandırılmaları gerekmektedir. İddianamede yer alan değerlendirmenin ilgili kısmı şöyledir: "... 06 EKİM 2014 tarihinde başlayarak ülke geneline sirayet eden ve KOBANİ olayları olarak bilinen olayların yaşanması ve terör örgütüne müzahir kitlelerin meydanlara sokaklara çıkarak terör nitelikli eylemlerin (SERHİLDAN/BAŞKALDRI) yapılması için PKK/KCK silahlı terör örgütü, örgütün ele başı Abdullah ÖCALAN, sözde örgüt yöneticileri, örgütün gençlik yapılanması ve kadın yapılanması tarafından sistematik olarak 17/09/2014 tarihinden itibaren çağrıların ve talimatların verildiği, terör örgütüne müzahir kitlenin terör eylemlerine katılımı istenen seviyede olmaması üzerine PKK/KCK silahlı terör örgütü tarafından verilen talimatlar sonrasında PKK/KCK silahlı terör örgütü güdümünde sözde siyaset yapan kurum, kuruluş parti (HDP, HDK, DTK, DBP) ve sözde siyasetçilerin devreye sokulduğu, soruşturma kapsamında bulunan şüphelilerin özellikle 06/10/2014 ve 07/10/2014 tarihlerinde şâhsi olarak ve bağlı bulundukları kuruluşlar aracılığı ile yaptıkları çağrı ve talimatlar sonucunda PKK/KCK silahlı terör örgütüne müzahir kitlelerin meydanlara, caddelere ve sokaklara çıkarak şiddet içerikli terör eylemlerinin en üst seviyeye çıkartıldığı, meydana gelen olaylar neticesinde öldürme, öldürmeye teşebbüs, yağma, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, yaralama, çocuk düşürtme, hırsızlık, işyeri ve konut dokunulmazlığını ihlal, mala zarar verme, 5816 Sayılı Yasaya muhalefet; bayrak yakma şeklinde yoğun şekilde terör olaylarının yaşandığı, olayların meydana gelmesinden HDP MYK'sı (Halkların Demokratik Partisi Merkez Yürütme Kurulu) tarafından sokağa çıkma, sokağa çıkanlara destek verme ve direnişte bulunma çağrılarının yapılmasının etkili olduğu, ...MYK toplantısına terör örgütünün KCK Türkiye sözcülerinin de katıldığı, terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket edildiği,...dolayısıyla örgüt elebaşısı ve sözde Kandil yönetimi ile KCK Yürütme Konseyinin talimat bütünlüğü kapsamında tüm şüphelilerin baştan beri aynı kast ve irade ile fikir ve eylem birliği içerisinde Devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü hedef alarak terör amaçlı öldürücü, yıkıcı, yakıcı vb. nitelikteki şiddet içerikli yoğun sokak eylemlerinin tüm ülke genelinde gerçekleştirilmesi için KCK, KİK, Gençlik Yapılanması, HDP, DTK, HDK, DBP adına örgüt güdümünde basın açıklaması ve sosyal medya hesaplarından yapmış oldukları aynı içerikte SERHİLDAN/BAŞKALDIRI talimat, çağrı/açıklamaları ile şahsi sosyal medya hesaplarından yaptıkları/yaptırdıkları tüm açıklama, çağrı ve talimatlara ilişkin tespitlerin yapıldığı ve buna ilişkin tüm tutanakların yukarıda ayrıntıları ile mevcut olduğu ve iddianameye derç edildiği,6-8 EKİM 2014 Kobani Olayları olarak bilinen ve ülke geneline sirayet eden olayların amacının her ne kadar terör örgütü ve örgüte müzahir yapılanmalar tarafından demokratik bir hak arayışı olarak lanse edilse de, gerçek amacının PKK/KCK silahlı terör örgütünün kuruluşundan itibaren sözde BAĞIMSIZ BİRLEŞİK KÜRDİSTAN devleti kurmak adına basamak oluşturan ÖZERKLİK ve ÖZ YÖNETİM ilanı için yapılan SERHİLDAN/BAŞKALDIRI eylemleri olduğu, ...ülke genelinde meydana gelen tüm olaylarda toplamda ise; Adam Öldürme (37), Adam Öldürmeye teşebbüs (31), Yağma (24), Alıkoyma (38), Alıkoymaya Teşebbüs (2), Mala Zarar Verme (1750), Yakarak Mala Zarar Verme (397), Kamu Malına Zarar Verme (1060), Yakarak Kamu Malına Zarar Verme (503), İşyeri Dokunulmazlığını İhlal (53), Geceleyin İşyeri Dokunulmazlığım İhlal (294), Geceleyin Açıktan Hırsızlık (26), Açıktan Hırsızlık (20), Hırsızlık (114), Geceleyin Hırsızlık (272), Basit Yaralama (5), Silahla Basit Yaralama (43), Kamu Görevlisini Silahla Basit Yaralama (264), Kamu Görevlisini Kasten Basit Yaralama (7), Kemik Kırığı Oluşacak Şekilde Kasten Silahla Yaralama, Kamu Görevlisini Kemik Kırığı Oluşacak Şekilde Kasten Silahla Yaralama (1), Silahla Kasten Yaralama (78), Kamu Görevlisini Silahla Yaralama (51), İş ve Çalışma Hürriyetinin İhlali (3), İbadethanelere Zarar verme (4), Düşük Yapmaya Neden Olma (1), Bayrak Yakma (24), 5816 Sayılı Yasaya Muhalefet (25), Suç İşlemeye Tahrik, Devletin Birliğini Ülkenin Bütünlüğünü Bozma suçlarının işlendiği...Bu kapsamda, şüphelilere atılı suçların gerek işleniş şekilleri ve kullanılan araçlar itibarıyla, gerekse gerçekleşen neticeler itibarıyla vahim nitelik taşıdıkları, dolayısıyla tüm şüphelilerin suçlara konu eylemlerinin devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü hedef alarak vahim sonuçlar doğuracak şekilde işlenmiş olmaları nedeniyle Türk Ceza Kanunun Maddesinde düzenlenen Devletin Birliğini ve Ülkenin Bütünlüğünü Bozmak suçunun her bir şüpheli açısından ayrı ayrı oluştuğu,Yine şüphelilerin eylemlerinin yukarıda her bir müştekiye yönelik tespitleri yapılan tüm suçlardan, Türk Ceza Kanunun 214/3, 38/ maddesi delaletiyle sorumlu olsalar da, şüphelilerin yukarıda tüm müştekilere yönelik tespiti yapılan suçların işlenmesi yönünde eylemleri itibarıyla önemli etkide bulunmaları nedeniyle her bir şüphelinin TCK'nın 37/maddesi gereğince tüm suçlardan ayrı ayrı sorumlu oldukları..." Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 7/1/2021 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2021/6 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme aynı tarihte yaptığı tensip incelemesinde başvurucu ve diğer 26 sanığın tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "...HDP (Halkların Demokratik Partisi) MYK (Merkez Yürütme Kurulu) üyeleri; A.K., B.Y., H.A., Y.Ö. Z.K. ve Ç. isimli sanıkların kaçak konumunda oldukları, dosyada çok fazla sayıda müşteki ve tanığın bulunduğu, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma ihtimalinin bulunması, dolayısıyla soruşturmalardan kaçmış olduklarının bilinmesi, bu kapsamda tutukluluk tedbiri dışındaki CMK'nun maddesinde düzenlenen yurt dışına çıkış yasağı dahil sair adli kontrol tedbirlerinin soruşturmanın mahiyetine ve delil durumuna nazaran yetersiz kalacağı, Anayasanın maddesi uyarınca iç hukuk bakımından bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tutukluluk tedbiri konusundaki yerleşik birçok karar ve gerekçesinde 'Kişilerin kaçma riskinin bulunması, kamu düzeninin sağlanması ve yeni bir suç işlenmesinin önlenmesi' amacının tutukluluk tedbirinin uygulanabileceği haller arasında sayılmış olması, somut dava dosyasında da yukarıda açıklandığı üzere bu kaygı ve kriterlerin mevcut olması nedeniyle tutukluluk tedbirinin gerekli olduğu anlaşılmakla .... sanıklar ... ve Emine Beyza Üstün'ün üzerlerine atılı suçlardan ayrı ayrı TUTUKLULUK HALLERİNİN DEVAMINA... [karar verildi.]" 14/6/2021 tarihli tutukluluk incelemesi neticesinde ise Mahkeme yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanmak suretiyle başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Başvurucu 22/6/2021 tarihinde yapılan duruşmada suçlamalara ilişkin savunmasını sözlü olarak vermiştir. Başvurucu savunmasında özetle 6-7 Ekim olaylarında bir sorumluluğu olmadığını, 6/10/2014 tarihinde yapılan HDP MYK toplantısına katılmadığını, HDP MYK çağrısının şiddete teşvik amacı taşımadığını ve kendisinin de aralarında olduğu Parti yetkililerinin yürüttüğü bir süreç kapsamında çağrının yapıldığını belirtmiştir. Başvurucunun ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Ben o toplantıda yoktum ama yoktum. Bu bir günlük bir karar değil onu açıklamaya çalıştım size savunmamda ya da aktarımımda, değerlendirmemde kendi dilimle. Biz o dönemi önlemeye çalışıyorduk. Ben aktif olarak akademideydim ve bunu bir eksiklik olarak görerek söylüyorum, buna parantez açayım. Hafta içinde yapılan toplantılara katılamıyordum. Buranın mazereti olarak söylemiyorum tekrar bunu söylerken bile hicap duyuyorum. Akşamları ve hafta sonları yapılan toplantılara gidiyordum. Ama şöyle bir şey var biz sadece ve sadece dayanışmaya çağırdık. O tweeti atan atılması için bir karar olmamasına rağmen atıldı o tweet basın komisyonumuz tarafından, oradaki siyasetçiler tarafından. Hiç problem değil biz bunu zaten her alanda yapmaya çalıştık. Sürekli dayanışma ile bu saldırının önüne geçmeye çalıştık.." Başvurucu hakkındaki dava bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde derdesttir. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tutuklama nedenleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa. (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;... Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3,bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),...(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149), Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),..." 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. (2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;a) Kuvvetli suç şüphesini,b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir." 5271 sayılı Kanun'un "Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilgili kısmı ile (3) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:"(2) Müdafiin dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla kısıtlanabilir. Bu karar ancak aşağıda sayılan suçlara ilişkin yürütülen soruşturmalarda verilebilir: a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; ... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316),... (3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz." (4) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Azmettirme" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun’un "Kasten öldürme" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun’un "Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur..." 5237 sayılı Kanun’un "Yağma" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun’un "Nitelikli yağma" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) ile (h) bendi şöyledir:" (1) Yağma suçunun;... g) Suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla,h) Gece vaktinde,İşlenmesi halinde, fail hakkında on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur." 5237 sayılı Kanun’un "Suç işlemeye tahrik" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"1) Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silahlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik eden kişi, onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişi, bu suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun’un "Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/36 md.) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur." Yargıtay Ceza Dairesi 3/2/2020 tarihli ve E.2019/5464 sayılı kararında Diyarbakır'da 6-7 Ekim olayları sırasında gerçekleştirilen şiddet eylemlerinde Y.B., A., H.G., R.G.nin öldürülmesi ve birçok kişinin yaralanmasına ilişkin yaptığı değerlendirmede HDP MYK adına yapılan çağrının devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, kasten öldürme ve sair suçlardan haklarında mahkûmiyet hükmü verilen sanıklar üzerinde isnat edilen suçları işlemeleri açısından etkili olduğunu belirterek devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçunun maddi şartlarının gerçekleştiği sonucuna varmıştır. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "...PKK/KCK örgütü güdümünde yayın yapan internet sitelerinde, 01 Ekim 2014 tarihinde yapılan haberde; 'Amed Halk İnisiyatifi adına yapılan açıklamada; Perşembe günü Âmed de yaşam duracak, DTK (Demokratik Toplum Kongresi) bileşenleri DBP'nin 2 ekim günü aldığı hayatı durdurma çağrısının, yerinde olduğu ve güçlü bir katılım istendiği' bu yayın sonrasında 2 Ekim tarihinde Diyarbakır'da işyeri kepenk ve kontak kapatma yapılarak hayatın durdurulması eylemlerine başlandığı, aynı sitenin 6 Ekim tarih ve saat 17:45'deki haberinde, terörist başı Abdullah Öcalan ile görüşen Mehmet Öcalan'ın basın açıklamasına yer verilerek 'IŞİD olan her yerde direniş olacağını, Kürtlerin oyalandığını, örgüt liderinin avukatları ile görüştürülmesi gerektiğini, Çözüm süreci için 15 ekime kadar süre verildiğini, bu sürecin yapay bir yapı olduğu, sürecin bitirileceği' belirtilmiştir.19:25'de verilen haberde; Halkın Demokrasi Partisinin MYK açıklamasına yer verilerek; 'Halklarımıza açil çağrı: Kobanide durum son derece kritiktir, İŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobane ye ambargo tutumunu pretesto etmek üzere halkımızı sokağa çıkmaya ve sokakta olanlara destek vermeye çağırıyoruz.' şeklindeki çağrıya yer verilmiştir.Saat 40 da; Komalen Ciwan Kordinasyonu; Kobani ile başlayan devrim dalgasının tüm Kürdistana yayılmak ve bu temelde kürt gençliğinin ayaklanması çağrısında bulunuyoruz',2014 tarihli yayında; KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı; 'Kuzey halkımız, İŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine yaşam hakkı tanınmamalıdır.' içeriğindeki gerek PKK/KCK üst yönetimi gerekse HDP tarafından yapılan çağrılar sonucunda IŞİD terör örgütü mensuplarınca masum insanlara yönelik gerçekleştirilen bütün dünya kamuoyu tarafından nefretle karşılanan terör eylemlerinin yarattığı kaos ortamından istifade edilerek, bu örgüte yönelik tepkileri Türkiye Cumhuriyeti Devletine yöneltmek amacıyla kendisine müzahir yayın organlarında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin IŞİD terör örgütüne destek veriyor şeklinde yaygın propaganda yaparak o bölgedeki Devlet Görevlilerini hedef almak suretiyle şiddeti meşrulaştırmaya çalıştığı, Kürdistan olarak tanımladığı bölgede yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak, şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kendi amaçları için kullanıp, bu bölgede vatandaşlar silahlı bir direniş ve isyana davet edilmiştir. Nitekim bu çağrılar sonrasında, 2014 tarihinde Diyarbakır'da şiddet olayları başlamış, PKK'nın gençlik yapılanması olan ve terör örgütü olduğuna dair hakkında karar bulunan ÖS/YDG-H mensupları tarafından, şehrin değişik bölgelerinde güvenlik güçlerine, kamu kurum ve kuruluşlarına silah ve patlayıcılar ile saldırıların başladığı, saldırıların şiddeti ve yoğunluğunun 07 Ekim'de artarak devam ettiği, bu süreçten bir kesit olarak davaya konu eylemin gerçekleştirildiği, şiddete yönelik terör olaylarının kontrol altına alınabilmesi için Diyarbakır Valiliğince saat 00 itibariyle sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, olayların devam etmesini isteyen terör örgütü üst yönetimi; 2014 tarihli yayının da KCK açıklaması olarak verilen haberde; 'Halkımız bulunduğu her yerde direniş mücadelesini büyüterek süreklileştirmelidir. Halkımız kendi öz savunmasını güçlendirerek direnişini zafere taşımalıdır. Sokağa çıkmama yasağına uyulmaması, Devrimci halk savaşının her alanda güçlü şekilde sürdürülmesi, Kürdistan da meşruiyeti kalmayan devletin, yasaklarla Kürdistanı zindana çeviren kararlarına karşı, Kürdistanı onlar için zindana çevrilmeli ve mezar edilmeli, Devlet namına birşey kalmamalıdır.' şeklinde isyanın sürdürülmesine yönelik çağrıyı tekrarladığı, güvenlik güçlerinin yoğun çabası sonucu olayların kısmen bastırıldığı ve il genelinde asayişe yönelik kontrolün sağlandığı anlaşılmıştır....Diyarbakır ilinde genele yönelik gerçekleşen şiddet eylemlerinin asıl amacı, IŞİD terör örgütüne yönelik yöresel halkta ve genel kamuoyunda oluşan tepki ve nefretin, kendi hedefleri kapsamında fırsata çevirerek kitleleri etkilemek suretiyle, halkı IŞİD'e karşı savaşma görüntüsü altında Devlete yönelik direniş ve isyana teşvik etmektir.Nitekim somut olayda, kurban ibadeti kapsamında et dağıtmakta olan mağdur ve maktullerden birisinin dış görüntüsünü IŞİD mensubuna benzeten örgüte müzahir grupta daha önceden körüklenen nefret duygusu ve kanlı bir intikam hissinin oluşturduğu körlük nedeniyle, sağlıklı karar verme yeterliliğinden yoksun bulunan, olay yerindeki bir kısım vatandaşların sağduyulu davranmaları yönündeki telkinlerini dikkate almayan, şiddeti meşru gören kitle psikolojisi ile canavarlaşan hislerle eziyet çektirmek suretiyle birisi çocuk yaşta bulunan olan dört maktule karşı öldürme, mağdura karşı ise öldürmeye teşebbüs suçlarının işlendiğine dair yerel mahkemenin kabulünde isabetsizlik görülmemiştir.Sanıklar [S.Ç., A., U. , A. P., Ş. Y., A. G., Y., Ü. , R. B., A. T., H. U., B. , A. K., T., E. B., Ç., R. S., R. Ö., Y. O., , A. K., İ., F. G., A. S.] haklarında Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, Canavarca hisle ve eziyet çektirerek öldürme ve öldürmeye teşebbüs suçları ile sanık [R.Ö.] hakkında hırsızlık suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesinde;Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı, hakkında beraat hükmü kurulan sanıklar yönünden; yapılan yargılamaya, mahkemenin kovuşturma sonucu toplanan delillerin mahkumiyete yeterli olmadığına ilişkin inanç ve takdirine, dosya kapsamına uygun yeterli gerekçeye göre takdirde isabetsizlik görülmemekle; sanıklar müdafilerinin ve katılan vekillerinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/ maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle mahkumiyet ve beraate ilişkin hükümlerin ONANMASINA... [karar verildi.]" B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Selahattin Demirtaş [GK], B. No: 2016/25189, 21/12/2017, §§ 82-91; Mehmet Osman Kavala [GK], B. No: 2018/1073, 22/5/2019, §§ 36-39). | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/35076 | Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması ile soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, deprem sebebiyle hak sahipliğinden yararlandırılması yönündeki talebin reddedilmesi nedeniyle eşitlik ilkesi ile adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/9/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Diyarbakır ve çevresinde 6/9/1975 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle Lice ilçesi Boyunlu köyünde bulunan başvurucuya ait ev yıkılmıştır. Deprem nedeniyle evi hasar görenler 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayatlara Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun hükümleri uyarınca hak sahibi kabul edilmişlerdir. Buna göre söz konusu deprem nedeniyle binalarda oluşan ağır hasar ve yıkık binalar dolayısıyla 159 aile hak sahibi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca 1975 ve 1976 yıllarında Hani, Kulp ve Lice ilçeleri ile köylerinde geçici ve kalıcı nitelikte toplam 115 konut tamamlanıp hak sahiplerine teslim edilmiştir. Boyunlu köyünde talep ve taahhütname veren afetzedelerin adı, soyadı, doğum tarihi ve baba adı belirtilmek suretiyle hak sahipliği listesi hazırlanmıştır. Buna göre köy merkezinde 81 ve Varlı mezrasında 18 kişinin hak sahibi olduğu tespit edilmiştir. Hak sahipliğinin belirlenmesinden sonra 102 konut ihale yoluyla yaptırılmıştır. Diyarbakır Valiliğince (İdare) oluşturulan komisyonca hazırlanan hak sahibi olarak kabul edilenlere ait isim listesinde başvurucu da yer almaktadır. Başvurucu, 7269 sayılı Kanun uyarınca hak sahibi olduğunu belirterek adına konut veya kredi verilmesi istemiyle 21/3/2016 tarihinde İdareye başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun talebine İdarece herhangi bir cevap verilmemiştir. Başvurucu; tesis edilen idari işlemin hukuka aykırı olduğunu, İdarece hak sahibi olduğunun kabul edildiğini, bugüne kadar kendisine herhangi bir konut teslimi yapılmadığını öne sürerek Diyarbakır İdare Mahkemesinde (Mahkeme) idari işlemin iptali istemiyle 15/7/2016 tarihinde dava açmıştır. Mahkeme 29/11/2016 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, hak sahiplerinin borçlanma işlemlerini yaptırmaları ve bilahare konutlarını teslim almaları için herhangi bir ilan ve duyuru yapıldığı yolunda İdarenin dava dosyasına bilgi ve belge sunamadığı hususuna değinilmiştir. Kararda; 7269 sayılı Kanun'a göre hak sahibi olduğu anlaşılan, süresi içinde talep ve taahhütname vermediği yönünde de hakkında herhangi bir iddiada bulunulmayan başvurucunun hak sahipliğinin devam ettiği belirtilmiştir. Mahkeme, başvurucunun hak ettiği konutun verilmesi için gerekli işlemlerin yapılması talebinin zımnen reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı kanaatine varmıştır. Davalı İdarenin istinaf talebini inceleyen Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Dairesi (Daire) 28/4/2017 tarihinde hükmün kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir: i. Deprem olayının üzerinden kırk yıl geçtiği, davalı İdarenin yönetmelik hükümleri uyarınca verilen talep ve taahhütnameleri gözönünde bulundurup hak sahiplerini belirleyerek ilan ettiği, ilan edilen bu listeler çerçevesinde ihaleler yapılmak suretiyle Hani, Kulp, Hazro ve Lice ilçelerinde birçok hak sahibine geçici ve kalıcı nitelikte konut teslimi yapıldığı hususlarına vurgu yapılmıştır.ii. Boyunlu köyü için talep ve taahhütname vermesi üzerine belirlenen hak sahipleri listesinde ismi yer alan başvurucunun ise gerek kendi köyünde gerekse civar ilçe ve köylerde bu konutların teslim edilmesinden sonra herhangi bir başvurusunun olmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun talep ve taahhütname vermesi sebebiyle hak sahibi listesinde isminin yer almasına ve teslim edilen konutların olduğunu bilmesine rağmen kendisine neden konut teslimi yapılmadığına ilişkin yapılmış herhangi bir başvurusunun da bulunmadığına dikkat çekilmiştir.iii. Gelinen süreçte genel olarak hak sahipleri listesinde belirlenen birçok kişiye konut teslimi yapıldığı dikkate alındığında hak sahiplerinin borçlandırma işlemlerini yaptırmaları ve bilahare konutlarını teslim almaları için davalı İdarenin herhangi bir ilan ve duyuru yapmadığından bahsedilemeyeceği hususuna değinilmiştir. iv. 15/6/1988 tarihli ve 19816 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Devlet Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmelik'in (Arşiv Yönetmeliği) maddesine göre kurum arşivlerinde en fazla 10-14 yıl süre saklanması gereken belgelerin ibraz edilemediğinden hareketle hak sahiplerinin borçlandırma işlemlerini yaptırmaları ve bilahare konutlarını teslim almaları için ilan yapılmadığı şeklinde İdarenin sorumlu olduğu sonucunun çıkarılmasının hakkaniyete uygun olmadığına işaret edilmiş ve ispat yükü başvurucuya yöneltilmiştir.v. Başvurucunun süresi içinde borçlanma başvurusu yaptığı ve borçlanmasını tamamladığına dair herhangi bir bilgi ve belge ibraz edemediği gözönüne alınmıştır. Nihai karar 7/8/2017 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/9/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan araştırmada başvurucunun 19/12/2017 tarihinde vefat ettiği anlaşılmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/34145 | Başvuru, deprem sebebiyle hak sahipliğinden yararlandırılması yönündeki talebin reddedilmesi nedeniyle eşitlik ilkesi ile adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari gözetim altında tutmanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutulma koşulları nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 22/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formundaki ve Emniyet Genel Müdürlüğünün (EGM) verdiği bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: 1978 doğumlu olan başvurucu, Rusya Federasyonu Kabardino-Balkar Cumhuriyeti vatandaşıdır. Başvurucunun hangi tarihten itibaren Türkiye’de bulunduğuna dair dosyada herhangi bilgi mevcut değildir. 3/12/2013 tarihinde ikamet izninin süresini uzatmak amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğüne giden başvurucu yakalanmıştır. Başvurucu, aynı tarihte Kumkapı Geri Gönderme Merkezine (Merkez/GGM) götürülmüştür. Toplam yirmi bir gün GGM’de tutulduktan sonra 23/12/2013 tarihinde serbest bırakılmıştır. Salıverme tutanağında başvurucunun üçüncü bir ülkeden sığınma talebinde bulunduğu açıklanarak sınır dışı edilmek amacıyla Trabzon iline gitmek üzere serbest bırakıldığı belirtilmiştir. Dosyada başvurucu hakkında verilmiş bir “sınır dışı etme” ya da “idari gözetim altına alma” kararı bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin başvurucunun kaldığı süre içinde Kumkapı GGM’nin durumu hakkında EGM'den istediği bilgilere 14/8/2017 tarihli yazıyla verilen cevabın ilgili kısmı şöyledir: "Bahse konu şahsın yapılan dosya tetkikinde; Adı geçenin 03/12/2013 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Yabancılar Şube Müdürlüğüne müracaat ederek ikamet talebinde bulunmuş olup, işlemleri sırasında İstanbul Asliye Ceza Mahkemesince A-99 (Çıkış Yasağı) tahdit kaydının olduğunun görülmesi üzerine şahıs hakkında gerekli işlemlerin yapılması için şahıs Geri Gönderme Merkezine sevk olmuştur...." A. Ulusal Hukuk 15/7/1950 tarihli ve 5682 sayılı Pasaport Kanunu ile aynı tarihli ve 5683 sayılı mülga Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun'un ilgili maddeleri T.T. (B. No: 2013/8810, 18/2/2016, §§ 22-25) kararında; 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun ilgili maddeleri B.T. ([GK], B. No: 2014/15769, 30/11/2017, §§ 19-21) kararında açıklanmıştır. B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddeleri, tutulma koşullarından dolayı kötü muamele yasağı, etkili başvuru ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarına dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin uygulaması B.T.(Aynı kararda bkz. §§ 23-38) kararında açıklanmıştır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1369 | Başvuru, idari gözetim altında tutmanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutulma koşulları nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, hakkında yapılan ceza yargılamasının makul süreyi aşması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11339 | Başvuru, hakkında yapılan ceza yargılamasının makul süreyi aşması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, trafik kazasında yaralanma üzerine açılan manevi tazminat davasında yeterli giderim sağlanmaması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 9/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 8/1/2001 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu yaralanmıştır. Kaza tarihinde başvurucu özel bir dershanede (Şirket) öğretmen olarak çalışmaktadır ve olay günü çevre ilçelerdeki okulları gezip öğrenci kaydı yapmak üzere Şirket yetkilisi A.Ç.nin sevk ve idaresindeki araç ile yola çıkmışlardır. Başvurucunun içinde bulunduğu araç yüksek hızla mıcırlı yola girmesi sonucu takla atmış, sürücü ve başvurucu yaralanmıştır. Başvurucunun bel ve kaburga kemiklerinde kırılma, akciğerinde yırtılma meydana gelmiştir. SSK (Sosyal Sigortalar Kurumu) Başkanlığı Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığına bağlı sigorta müfettişi tarafından hazırlanan 3/3/2004 tarihli raporda maluliyet oranının%37 olduğu, kazanın iş kazası niteliğinde olduğu bildirilmiştir. Başvurucu 1/1/2006 tarihinde araç sürücüsü, araç sahibi ve Şirkete karşı Şereflikoçhisar Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) manevi tazminat davası açmıştır. Mahkeme makine mühendisi ve iş güvenliği uzmanlarından oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden rapor almıştır. 14/6/2007 tarihli raporda araç sürücüsünün%75 oranında kusurlu olduğu, başvurucunun ön koltukta oturmasına rağmen emniyet kemeri takmamış olması nedeniyle %25 kusurlu olduğu, araç sahibinin kaza ile doğrudan bir ilintisi bulunmamakla birlikte 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu hükümleri uyarınca sürücünün kusurundan müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğu belirtilmiştir. Söz konusu rapora tarafların itirazı üzerine Mahkeme İstanbul Teknik Üniversitesinde görevli iki öğretim üyesi ve bir iş güvenliği uzmanından oluşan üç kişilik bilirkişi kurulundan rapor almıştır. 14/2/2011 tarihli raporda olayda araç sürücüsünün %60 oranında kusurlu olduğu, araç sahibinin bu kusurdan müteselsilen sorumlu bulunduğu, aracın ön koltuğunda oturan başvurucunun emniyet kemeri takılı olmadığı için %20 oranında kusurlu olduğu, yol şartlarının kazaya etkisinin ise%20 olduğu bildirilmiştir. Mahkeme 25/12/2012 tarihli kararla araç sahibi ve Şirket yönünden davanın kısmen kabulü ile başvurucuya 000 TL manevi tazminat ödenmesine, davanın sürücü aleyhine açılan kısmının reddine hükmetmiştir. Karar Yargıtay Hukuk Dairesince 30/4/2013 tarihinde bozulmuştur. Yargıtay karar gerekçesinde kazada kusuru bulunan araç sürücüsünün de tazminattan sorumlu tutulması gerektiği ve ayrıca belirlenen tazminat miktarının yetersiz olduğu ifade edilmiştir. Mahkeme tarafından bozmaya uyulmuş 10/10/2013 tarihli kararla davanın kısmen kabulü ile 000 TL manevi tazminatın davalılardan alınarak başvurucuya ödenmesine hükmedilmiştir. Bu karar Yargıtay Hukuk Dairesince 30/4/2013 tarihinde tazminat miktarının yüksek olduğu gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkeme bozmaya uymuş, 15/10/2014 tarihinde davanın kısmen kabulüne ve 000 TL manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Karar Yargıtay Hukuk Dairesince 12/10/2015 tarihinde onanmıştır. Bu karar başvurucu vekiline 10/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Olay tarihinde yürürlükte olan 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre kişinin yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelen ancak ihmal suretiyle meydana gelen olaylara ilişkin etkili bir yargısal sistem kurma yönündeki pozitif yükümlülük mutlaka ceza davası açılmasını gerektirmez. Mağdurlara tek başına ya da bir ceza soruşturmasıyla birlikte hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olması yeterli olabilir (Vo/Fransa [BD], B. No: 53924/00, 8/7/2004, § 90; Mastromatteo/İtalya [BD], B. No: 37703/97, 24/10/2002, §§ 90, 94, 95; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], B. No: 32967/96, 17/1/2002, § 51; Anna Todorova/Bulgaristan, B. No: 23302/03, 24/5/2011, § 73; Ercan Bozkurt/Türkiye, B. No: 20620/10, 23/6/2015, § 59; Cavit Tınarlıoğlu/Türkiye, B. No: 3648/04, 2/2/2016, § 114; Fatih Çakır ve Merve Nisa Çakır/Türkiye, B. No: 54558/11, 5/6/2018, § 42). AİHM, Sözleşme'nin maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklere ilişkin ilkelerin, Sözleşme'nin maddesi kapsamına giren fiziksel bütünlüğün korunması hakkına yönelik ciddi müdahaleler bakımından da aynı düzeyde uygulanabilir olduğuna işaret etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; Codarcea/Romanya, B. No: 31675/04, 2/6/2009, § 103; S.B./Romanya, B. No: 24453/04, 23/9/2014, § 70). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/18790 | Başvuru, trafik kazasında yaralanma üzerine açılan manevi tazminat davasında yeterli giderim sağlanmaması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/13177 sayılı bireysel başvuru dosyası konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/9841 sayılı dosya üzerinde birleştirilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Tüma Kahraman ve Süleyman Kahraman'ın babaları olan muris ile başvurucu Ali Bedir'in babası olan muris aleyhine 1963 yılında Nusaybin Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan ve başvurucu Ahmet Çelik'in babası olan murisin 13/7/1966 yılında verdiği dilekçeyle davalı sıfatıyla müdahil olduğu meni müdahale davası önce görevsizlik nedeniyle Nusaybin Kadastro Mahkemesine, anılan Mahkemenin kapatılmasıyla da Mardin Kadastro Mahkemesine gönderilmiştir. Kadastro tespitine itiraz olarak devam eden söz konusu dava, yerel Mahkeme aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9841 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/8824 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/33879 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruya konu olayların meydana geldiği süreçteki olağanüstü hâl (OHAL) koşullarına, OHAL ilanına ve uygulanan tedbirlere ilişkin genel bilgiler için bkz. A. (3) [GK], B. No: 2018/10286, 2/7/2020, §§ 10-18; Ayla Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, §§ 10- Başvurucu, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (Belediye) bünyesinde hizmet alım sözleşmesi kapsamında iş gören özel bir şirkette (işveren) taşeron işçi olarak çalışmaktadır. Belediye tarafından başvurucunun terör örgütü ile irtibat veya iltisak içinde olduğu yönünde Belediyeye bildirimde bulunulmuştur. İşveren, güven ilişkisinin zedelendiği gerekçesiyle 23/10/2017 tarihinde başvurucunun iş sözleşmesini feshetmiştir. Başvurucu, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebiyle 13/11/2017 tarihinde Diyarbakır İş Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 2/7/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararda işverenin iş sözleşmesini başvurucu hakkında terör örgütü ile irtibatlı ya da iltisaklı olabileceği hususunda şüphenin bulunduğu gerekçesiyle 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) maddesi kapsamında gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Kararda başvurucunun adli sicil ve arşiv kaydında yer alan Diyarbakır 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin gerekçeli kararının dosyaya getirtildiği vurgulanmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda işverenin terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı tespit edilen başvurucudan şüphe duymasının makul olduğu ve başvurucuyu çalıştırmasının işverenden beklenemeyeceği ifade edilmiştir. Başvurucu; söz konusu karara karşı sunduğu istinaf dilekçesinde, terör örgütüyle irtibatının bulunmadığını, Mahkemece araştırma yapılmadan karar verildiğini, 667 sayılı KHK'nın kendisi açısından uygulanamayacağını, fesih sırasında savunmasının alınmadığını ileri sürmüş ve mahkeme kararının kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (İstinaf Mahkemesi) 29/3/2019 tarihinde ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğunu belirterek istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; 667 sayılı KHK hükümlerine, mahkeme içtihatlarına değinildikten sonra dosya kapsamında başvurucu hakkında terör örgütü üyesi olmak suçundan mahkûmiyetine dair ilamın yer aldığı ifade edilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 10/5/2019 tarihinde öğrendikten sonra 30/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/19273 | Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, işçilik alacağı nedeniyle açılan davanın aynı maddi olaya dayanılarak açılan başka davalarda verilen kararlardan aksi bir sonuca ulaşılarak reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/8/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunulmasına gerek görülmediğini bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Elektrik Üretim A.Ş.nin (EÜAŞ) Seyitömer Termik Santrali'nde işçi olarak çalışan başvurucu, hizmet kolunda faaliyette bulunan TES-İŞ'e (Sendika) çalıştığı kuruma ait işyeri numarası ile üye olma talebinde bulunmuştur. Sendika, başvurucunun üyelik taleplerini kabul ederek üyelik başvuru formunu kuruma göndermiştir. EÜAŞ, başvurucunun kendi personeli olmadığını belirterek belgeleri iade etmiştir. Başvurucu, üyelik taleplerinin kabulü nedeniyle Sendika ile işveren arasında imzalanan ve hâlen yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlanması gerektiğini ileri sürerek bu sözleşmeden kaynaklanan işçilik alacaklarının tahsili isteğiyle dava açmıştır. Kütahya İş Mahkemesi, yapmış olduğu yargılama sonunda verdiği 30/5/2014 tarihli kararlarla başvurucunun taleplerini kabul etmiştir. Mahkeme; Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşen aynı mahiyetteki çok sayıda dosyayı da emsal göstererek hizmet alım ihalesini alan alt işverenler değişmesine rağmen başvurucuların çalışmaya devam ettiği, hizmet alımına konu işin asıl iş niteliğinde olduğu ve bu itibarla asıl işveren ile alt işveren arasındaki hizmet alımının muvazaalı olduğu yönünde bir saptamaya yer vermiştir. Kütahya İş Mahkemesinin başvuruya konu olan kararları yanında benzer nitelikteki çok sayıda karar davalı EÜAŞ tarafından temyiz edilmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden temin edilen belgelerden Yargıtay Hukuk Dairesinin 12/11/2014 tarihinde yapmış olduğu temyiz incelemesi sonucunda başvurucuyla birlikte çok sayıda işçi hakkında verilen kabul kararını bozduğu saptanmıştır. Bozma kararlarında, elektrik üretimi yapan davalı Şirketin 20/2/2001 tarihli ve 4628 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un maddesinde tanınan imtiyazlara sahip olması nedeniyle asıl işin tamamı veya bir kısmını alt işverene devredebileceği tespitinde bulunulmuş ve bu saptamadan hareketle EÜAŞ'ın hizmet alım usulünde muvazaalı alt işverenlik ilişkisinden bahsedilemeyeceği sonucuna varılmıştır. Yargıtay bozma kararında ayrıca alt işverenlik hususunun ilk defa 4628 sayılı Kanun'un maddesi kapsamında değerlendirildiğine de işaret etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin bozma kararları üzerine aralarında başvurucunun da bulunduğu bazı işçiler tarafından açılan davalar Kütahya İş Mahkemesine, bazı davalar da Kütahya İş Mahkemesine tevzi edilmiştir. Kütahya İş Mahkemesi bozma üzerine yapmış olduğu yargılama sonucunda iki yüz elliden fazla dosyada direnme kararı vermiş olup bu kararlar da temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) direnme üzerine yapmış olduğu 30/9/2015 tarihli inceleme sonucunda davalı kamu tüzel kişiliği ile yapılan hizmet alım sözleşmelerinin içeriği, alt işverenlerin değişmesine rağmen çalışan işçilerin değişmemesi, alınacak işçilerin unvanlarının şartnamede ayrı ayrı belirtilmesi, alt işverenin ücret bordrolarını tutan bir işçi dışında diğer işçileri sevk ve idare eden işçisinin bulunmaması, puantaj kayıtlarının EÜAŞ tarafından belirlenen kişilerce tutulması, işe alan ve işten çıkaranın EÜAŞ olması, davacı ve alt işveren şirket işçilerinin asıl işveren EÜAŞ işçileri ile aynı şekilde ve üretimin her bölümünde çalışması, emir ve talimatların EÜAŞ tarafından verilmesi, çalışma şartlarının ve yıllık izinlerin EÜAŞ tarafından belirlenmesi, alt işveren işçilerinin yapılan iş ve hizmette EÜAŞ tarafından temin edilen ve yine davalıya ait araçları kullanması gibi nedenleri gözönünde tutarak davalı Şirket ile alt işveren arasındaki hizmet alım sözleşmesinin muvazaalı olduğu ve davacıların asıl işveren Şirketin işçisi olduğu gerekçeleriyle direnme kararlarını yerinde bulmuştur. HGK, Özel Daire tarafından incelenmeyen diğer temyiz itirazlarının incelenmesi amacıyla dosyaları Özel Daireye göndermiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi, direnme kararının yerinde bulunması üzerine önüne gelen budosyalarda kamu tüzel kişisi olan davalının imzaladığı alt işverenlik sözleşmesinin muvazaa sebebiyle geçersiz ve davacıların da baştan itibaren kamu tüzel kişisinin işçisi olduğu HGK kararıyla kabul edildiğinden uygulama birliği ile hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri uyarınca bu dosyaları onadığını bildirmiştir. Kütahya İş Mahkemesi ise aralarında başvurucunun dosyasının da bulunduğu iki yüz otuz iki dosyada Yargıtay Hukuk Dairesinin 12/11/2014 tarihli bozma ilamına uyarak davanın reddine karar vermiştir. Başvurucu, davanın reddi kararını temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 29/6/2015 tarihli kararla bozmaya uygun olarak verilen ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Aynı Daire, Kütahya İş Mahkemesinin bozma üzerine verdiği muhtelif tarihli hükümlerden bazılarının temyiz incelemesinde, HGK'nın 30/9/2015 tarihli kararıyla muvazaanın varlığı kabul edilmiş ise de 12/11/2014 tarihli bozma kararındaki görüşünü korumasına rağmen hukuki istikrar adına HGK'dan geçen dosyaları onadığına işaret etmiştir. Daire, kendisi tarafından bozulup ilk derece mahkemesince bozmaya uyulması nedeniyle HGK'nın önüne çıkmayan başvuruya konu dosya ve benzer durumdaki dosyalarda ise davalı lehine usule ilişkin müktesep hak oluştuğuna da işaret ederek onama kararı vermiştir. Bu arada aralarında başvurucunun vekilinin de bulunduğu avukatlar tarafından 15/5/2015 tarihli dilekçeyle Yargıtay Hukuk Dairesi ve Yargıtay Hukuk Dairesi ile Yargıtay Hukuk Dairesi kararları arasında asıl işveren ile alt işveren arasındaki iş ilişkisinin muvazaalı olup olmadığı hususunda içtihat aykırılığı bulunduğu ileri sürülerek içtihadın birleştirilmesi talep edilmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu 3/3/2016 tarihli ve 74 sayılı karar ile muvazaa iddiasının her somut olayın özelliğine göre çözümlenmesi gerektiğinden içtihadı birleştirme yoluna gidilmesine gerek olmadığına karar vermiştir. Nihai karar 30/7/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 28/8/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Hakan Altıncan ([GK], B. No: 2016/13021, 17/5/2018, §§ 20-36) başvurusu hakkında verilen karar. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/14955 | Başvuru, işçilik alacağı nedeniyle açılan davanın aynı maddi olaya dayanılarak açılan başka davalarda verilen kararlardan aksi bir sonuca ulaşılarak reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; iddianamede belli hakları kullanmaktan yoksun bırakmaya ilişkin hükümlerin uygulanması talep edilmemesine karşın hak yoksunluklarına da karar verilmesi nedeniyle suçlamayı (isnadı) öğrenme hakkının; cezanın azaltılmasına veya bireyselleştirilmesine ilişkin esaslı taleplerin karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 21/2/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgelerde yer aldığı şekliyle olaylar özetle şöyledir: Antalya'da faaliyet gösteren Antalya Yeni Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifi yetkililerine yönelik yolsuzluk iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, kolluk makamları ile kooperatifin bağlı bulunduğu meslek birliği tarafından kooperatif hesaplarında incelemeler yapılmıştır. Başvurucunun anılan kooperatifin yönetim kurulu üyesi olduğu dönemi de kapsadığı tespit edilen tarihlerde gerçekleştirildiği kabul edilen eylemlere ilişkin bazı kooperatif yetkilileri ile diğer kişiler hakkında farklı tarihlerde düzenlenen üç ayrı iddianame ile zimmet, nitelikli dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma ve 24/4/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'na (1163 sayılı Kanun) aykırılık suçlarından kamu davaları açılmıştır. Bu iddianamelerden ikisinde, anılan kooperatifin aralarında başvurucunun da bulunduğu bazı yönetim kurulu üyeleri hakkında, görevlerinin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmeyerek kooperatifin zarara uğramasına sebebiyet verdikleri ve eylemlerinin 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) "görevi kötüye kullanma" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlenen suçu oluşturduğu ileri sürülerek bu suçtan dolayı cezalandırılmaları ve haklarında 5237 sayılı Kanun'un "belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma" kenar başlıklı maddesinin uygulanması talep edilmiştir. Farklı mahkemelerde görülmekte olan ceza davaları, Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2015/290 sayılı dosyasında birleştirilerek yargılamaya bu dosya üzerinden devam edilmiştir. UYAP aracılığıyla erişilen duruşma tutanaklarının incelenmesinden yargılamanın toplam on dokuz celsede tamamlandığı anlaşılmaktadır. Kooperatif işlemlerine dair soruşturma evresinde alınan ve iddianamelere dayanak olan bilirkişi raporlarının yanı sıra duruşma tutanaklarına göre de Mahkeme, kooperatif hakkındaki iddialar ve atılı suçlar kapsamında başvurucu da dâhil olmak üzere tüm sanıkların eylemlerinin incelenmesi, varsa zarar ve miktarı ile bu zararın giderilip giderilmediği hususlarının açıklığa kavuşturulmasını amacıyla bilirkişi heyetinden rapor almıştır. Yargılamanın 28/5/2018 tarihli celsesinde Cumhuriyet savcısı, esas hakkında mütalaasını sunmuştur. Mütalaada, Mahkemece alınan bilirkişi raporuna atıf yapılarak diğer sanıkların 2009 ila 2013 yılları arasında gerçekleştirdikleri ve dava konusu suçları oluşturdukları iddia edilen eylemler açıklanmıştır. Başvurucunun da 4/5/2008 ila 25/2/2012 tarihleri arasında kooperatifin yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı ve bu dönemde gerçekleşen eylemler sırasında görevinin gereklerini yerine getirmeyerek kooperatifin zarara uğramasına neden olduğu, farklı tarihlerde gerçekleştiği ileri sürülen eylemlerinin zincirleme suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu belirtilmiştir. Sonuç olarak başvurucu hakkındaki temel cezanın iddianamelerde belirtilen 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca belirlenmesi, bu cezanın 5237 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca artırılması ve kasıtlı suçtan mahkûmiyetin yasal sonucu olarak aynı Kanun'un maddesinin de uygulanması talep edilmiştir. Başvurucu, esas hakkında mütalaaya karşı müdafiinin de hazır bulunmasıyla savunma yapmış; hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması hâlinde lehine olan hükümlerin de uygulanmasını istemiştir. Yargılama sonucunda Mahkemece 6/9/2018 tarihli karar ile başvurucu hakkında 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca görevi kötüye kullanma suçundan 3 ay hapis cezasına hükmedilmiştir. Gerekçeli kararda; Mahkemece alınan bilirkişi raporuna ve aşamalarda elde edilen diğer delillere atıf yapılarak bazı sanıkların kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken krediyi aldıkları, alınan kredi bedelini üyelerin hesaplarına yatırmadıkları, kooperatif lehine avukatlar tarafından tahsil edilen parayı kooperatif hesabına yatırmayarak kendi uhdelerinde tuttukları, birden fazla taşınmazın satış işlemlerinden dolayı kooperatifi raporda belirtilen miktarlarda maddi zarara uğrattıkları kabul edilmiştir. Bu eylemleri gerçekleştirdikleri kabul edilen sanıkların zimmet, nitelikli dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma ve 1163 sayılı Kanun'a aykırılık suçlarından cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Aynı deliller doğrultusunda, başvurucunun kooperatif yönetim kurulu üyesi olduğu dönem açısından diğer sanıkların gerçekleştirdikleri kabul edilen eylemler sırasında kooperatifin zarara uğramasını engellemeye yönelik 1163 sayılı Kanun'dan kaynaklanan görevlerini ihmal etmek suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu işlediği kabul edilmiştir. Hükümde; başvurucu ve başvurucu ile aynı suçtan cezalandırılan diğer sanıklar hakkında 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan hak yoksunluklarının uygulanmasına, verilen cezaya aynı Kanun'un maddesi, maddenin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ve maddesi ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (5271 sayılı Kanun) maddesinde düzenlenen hükümlerin uygulanmamasına dair açıklamalar şu şekildedir:"Sanıklar için daha uyarıcı ve caydırıcı olacağından TCK 62 madde uygulanmasına yer olmadığına, Sanıklar hakkında TCK.nun 53/ maddesinin a, d, e bendlerinde belirtilen haklardan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, c, bendindeki hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından koşullu salıvermeye kadar diğer kişiler yönünden ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanmaktan YOKSUN BIRAKILMALARINA, sanıklar hakkında TCK nun 53/1-b maddesinin Anayasa Mahkemesinin 2015 tarih 2014/140-2015/85 E-K sayılı kararı ile iptal edilmesi sebebi ile uygulanmasına yer olmadığına,Sanıklar için suçun işleniş özelliğine göre olumlu kanaate varılamadığından haklarında CMK 231 ve TCK 50/1-a maddelerinin uygulanmasına takdiren yer olmadığına, Sanıklar için dosyaya yansıyan samimi bir pişmanlık dolayısıyla yeniden suç işle[me]yecekleri hususunda olumlu kanaate varılamadığından TCK 51 maddesinin uygulanmasına yer olmadığına [karar verilmiştir.]" Cumhuriyet savcısı, başvurucu hakkındaki hüküm de dâhil olmak üzere bazı mahkûmiyet hükümlerine yönelik olarak aleyhe istinaf talebinde bulunmuştur. Başvuru dilekçesinde, başvurucu hakkında verilen cezanın 5237 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca artırılması gerektiği hâlde Mahkemece bu madde uygulanmayarak az ceza verildiği ileri sürülmüştür. Diğer yandan başvurucunun müdafii de mahkûmiyet hükmünün yeterli gerekçeyi içermediği ve takdiri indirim nedenine, hapis cezasına seçenek yaptırımlara, hapis cezasının ertelenmesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair hükümlerin hukuka aykırı olarak uygulanmadığı gerekçesiyle istinaf talebinde bulunmuştur. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi (Daire) 10/1/2020 tarihli kararında; başvurucu yönünden 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkrasının uygulanmaması dışında hüküm ve gerekçesinin uygun bulunduğu, cezanın kanuna uygun olarak bireyselleştirildiği belirtilmiştir. Bu doğrultuda, başvurucu yönünden hüküm fıkrasına "TCK’nun 53/5 maddesi gereğince sanıkların üzerine atılı Görevi Kötüye Kullanma suçunu TCK'nın 53/1-(d) maddesindeki hak ve yetkileri kötüye kullanmak suretiyle işlediği anlaşıldığından, cezanın infazından sonra uygulanmak üzere takdiren 1 ay 15 gün süreyle bu hak ve yetkileri kullanmalarının YASAKLANMASINA" ibaresinin eklenmesi suretiyle ve kesin olmak üzere düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Başvurucu, nihai karardan 26/1/2020 tarihinde haberdar olduğunu beyan ederek 21/2/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 1163 sayılı Kanun'un "Üyelerin titizlik derecesi ve sorumlulukları" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Yönetim Kurulu, kooperatif işlerinin yönetim için gereken titizliği gösterir ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayretini sarf eder.Yönetim Kurulu, kendi tutanakları ile Genel Kurul tutanaklarının, gerekli defterlerin ve ortak listelerinin muntazam hazırlanıp, tutulup, saklanmasından ve işletme hesabiyle, yıllık bilançonun kanuni hükümlere uygun olarak hazırlanıp tetkik olunmak üzere denetleme kuruluna verilmesinden sorumludur.Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Görevi kötüye kullanma" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre;a) Adlî para cezasına,b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine,c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye,d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya,e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya,f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya,Çevrilebilir...." 5237 sayılı Kanun'un "Hapis cezasının ertelenmesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin;a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması,b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması,Gerekir.(2) Cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir. Koşulun yerine getirilmesi halinde, infaz hâkimi kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhal salıverilir...." 5237 sayılı Kanun'un "Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,b) Seçme ve seçilme ehliyetinden,c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,Yoksun bırakılır. (2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz. (3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir.... (5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar...." 5237 sayılı Kanun'un "Takdiri indirim nedenleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir. (2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir." 5271 sayılı Kanun'un "Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" kenar başlıklı maddesinin ilgili fıkraları şöyledir:"(5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl (2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,Gerekir. ......" | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/7757 | Başvuru, iddianamede belli hakları kullanmaktan yoksun bırakmaya ilişkin hükümlerin uygulanması talep edilmemesine karşın hak yoksunluklarına da karar verilmesi nedeniyle suçlamayı (isnadı) öğrenme hakkının; cezanın azaltılmasına veya bireyselleştirilmesine ilişkin esaslı taleplerin karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Seçimi’nde bağımsız aday olmak istenilen seçim bölgesinin değiştirilmesi talebinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından reddedilmesinin seçilme hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 15/4/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 5/5/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 7/4/2015 tarihinde İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanlığına verdiği dilekçe ile 7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak olan Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nde İstanbul ili seçim çevresinden bağımsız milletvekili adayı olabilmeyi talep etmiştir. Daha sonra başvurucu 9/4/2015 tarihli dilekçesi ile Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığına gönderilmek üzere İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanlığına başvuruda bulunarak İstanbul ili seçim çevresinden yaptığı bağımsız milletvekili adaylığı başvurusunun maddi hataya dayandığını belirtmiştir. Başvurucu dilekçesinde kendi sorumluluğu dışında meydana gelen maddi bir hata nedeniyle ailesinin ve kendisinin Bursa ili seçmen listesine kayıt edildiğini, durumu 9/4/2015 tarihinde öğrendiğini, bu nedenle anılan adaylık başvurusunun Bursa ili olarak değiştirilmesini talep etmiştir. YSK 9/4/2015 tarihli kararı ile 7 Haziran 2015 Pazar günü yapılacak olan Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’nde uygulanacak seçim takviminde, bağımsız aday olarak katılmak isteyenlerin en geç 7 Nisan 2015 Salı günü saat 00'ye kadar ilgili il seçim kurulu başkanlıklarına bizzat başvurmalarının gerektiği ve bu nedenle başvurunun süresinde olmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar vermiştir. Başvurucu, YSK tarafından verilen kararı 11/4/2015 tarihinde öğrendiğini beyan etmiş olup 15/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 26/4/1961 tarihli ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Yüksek Seçim Kurulu yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir başkan ve bir başkanvekili seçerler.Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süresi altı yıldır. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.Yeni üyelerin tamamının seçilmelerine kadar eski üyeler görevlerine devam ederler.Başkanvekili, başkanlık görevlerinin yapılmasında başkana yardım ve bulunmadığı zaman ona vekillik eder. Başkanvekilinin de engeli halinde, asıl üyelerin en yaşlısı başkanlık görevini yerine getirir.Her yenileme seçiminden sonra, Yüksek Seçim Kuruluna Yargıtay ve Danıştay'dan seçilmiş üyeler arasından ad çekme ile ikişer yedek üye ayrılır. Başkan ve başkanvekili ad çekmeye girmezler.…” 298 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Bu kanunda gösterilen kurulların veya kurul başkanlarının kesin olmayan kararlarına karşı seçme yeterliğine sahip yurttaşlar, siyasi partiler veya bunların tüzüklerine göre kuruluş kademelerinin başkanları veya vekilleri, müşahitler, adaylar ve Cumhuriyet Senatosu üyeleri ile milletvekilleri itiraz edebilirler.” 298 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Bu kanunda, kurulların kesin olduğu yazılı bulunmayan kararlarına karşı, her kurulun bağlı olduğu üst kurul, itiraz merciidirYüksek Seçim Kurulunun re'sen veya itiraz üzerine vereceği kararlar kesindir.” 298 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Yüksek Seçim Kurulu evrak üzerinde, incelemeler yapar. Ayrıca lüzum gördüğü bilcümle tahkik ve her türlü tetkik işlemlerini de yapar. Gerekli mercilerden her türlü bilgi ve belgeleri ister. Bu mercilerin, en kısa bir zamanda ve en geç yedi gün içinde istenilen bilgi ve belgeyi vermeleri mecburidir. Kurul başkanı, lüzum ve ihtiyaca göre, bu işlerde çalışmak üzere, Yargıtay ve Danıştay memurlarını da vazifelendirebilir. İtiraz dilekçesinin bir sureti, tutanağına itiraz edilene tebliğ olunur. Tutanağına itiraz olunan kimse, isterse yazı ile savunabileceği gibi, isteği üzerine, Yüksek Seçim Kurulunun tayin edeceği günde bizzat veya bir vekil marifetiyle kendini kurul huzurunda savunabilir. Kurul, yapılan itiraz ve ihbarları kendisine verildiği tarihten itibaren en geç üç ay içinde bir karara bağlar. Kurulun kararı kesindir. Aleyhine hiçbir mercie ve kanun yoluna başvurulamaz. Seçimin özelliğine göre seçim sonuçları hakkında kesin karar vermeye yetkili mercie yapılacak itirazlarda da yukarıki 1 inci ve 3 üncü fıkralar hükümleri uygulanır. Ancak, bu kurul itirazları onbeş gün içinde kesin karara bağlar. Yukarıki fıkralarda yazılı kararlar aleyhine hiçbir mercie ve kanun yoluna başvurulamaz. Tutanakların iptali halinde özel kanunlarındaki hükümler uygulanır.” | Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/6402 | Başvuru, 25. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Seçimi’nde bağımsız aday olmak istenilen seçim bölgesinin değiştirilmesi talebinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından reddedilmesinin seçilme hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Sayıştay Dairesince verilen tazmin hükmü ile söz konusu kararın takibine yönelik olarak icra mahkemesine yapılan şikâyetlerin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 13/4/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca aralarında hukuki ve fiilî irtibat bulunduğu gerekçesiyle E.2016/7035 sayılı bireysel başvuru dosyası, E.2016/7034 sayılı bireysel başvuru dosyasında birleştirilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Olay tarihinde başvuruculardan Selma Özdil, İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü bünyesinde personel şube müdürü, İsmail Özcan ise daire başkanı olarak görev yapmaktadır.A. Sayıştay Süreci Sayıştay denetimi sırasında İZSU'nun 2008 yılına ait yönetim dönemi hesabı hakkında düzenlenen denetçi raporuna istinaden Sayıştay Dairesi (Daire) 1276 sayılı kararında; memurlara ödenecek ikramiyenin hesabına taban ve kıdem aylıklarının, Hukuk Müşaviri ve Daire Başkanlarına yapılan ikramiye ödemelerinde ise makam tazminatının dâhil edilmesi nedeniyle çalışanlara 726,26 TL fazla ikramiye ödemesi yapıldığını, fazla ödemeden başvurucuların müteselsilen sorumlu olduğunu belirterek kamu zararının başvuruculardan tahsiline karar vermiştir. Başvurucuların temyizi üzerine karar, Sayıştay Temyiz Kurulunun (Temyiz Kurulu) 10/10/2012 tarihli kararı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi, yine Temyiz Kurulunun 6/5/2014 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucular 3/9/2014 tarihli dilekçe ile yargılamanın iadesi talebinde bulunmuşlar, Daire 29/1/2015 tarihli kararı ile başvurucuların talebini reddetmiştir. Başvurucular 3/4/2015 ve 24/8/2015 tarihli dilekçe ve ek dilekçeler ile Sayıştay Daireleri ve Temyiz Kurulunun aynı olaya ilişkin farklı kararlarının bulunduğunu belirterek içtihatların birleştirilmesini talep etmiştir. 3/4/2015 tarihli dilekçe üzerine Daire 12/5/2015 tarihli kararında; Sayıştay Daireleri ve Temyiz Kurullarınca somut olayla ilgili olarak farklı kararlar verildiğini, içtihatların birleştirilmesine ihtiyaç olduğunu belirterek keyfiyetin Sayıştay Başkanlığına bildirilmesine karar vermiştir. 24/8/2005 tarihli dilekçeye ise herhangi bir cevap verilmemiştir.B. İcra Takibi ve Mahkeme Süreci Başvurucular hakkında Sayıştay kararına dayanılarak İzmir İcra Müdürlüğünün E.2015/6098 sayılı dosyasında ilamlı icra takibi başlatılmıştır. Başvurucular, Sayıştay kararlarına dayanılarak ilamlı icra takibi yapılamayacağını belirterek takibin iptali için İzmir İcra Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) ayrı ayrı şikâyette bulunmuşlardır. Mahkeme 18/5/2015 ve 28/5/2015 tarihli kararlarında, Anayasa'nın maddesine göre Sayıştayın Yüksek Mahkeme olduğunu, Sayıştay Dairesince verilen tazmin kararlarına dayanılarak ilamlı takip yapılabileceğini belirtmiş ve talepleri reddetmiştir. Temyiz üzerine kararlar, Yargıtay Hukuk Dairesince 23/2/2016 tarihinde onanmıştır. Onama kararları başvurucu Selma Özdil'e 15/3/2016, İsmail Özcan'a 25/3/2016 tarihinde tebliğ edilmiş; başvurucular 13/4/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/7034 | Başvuru, Sayıştay 3. Dairesince verilen tazmin hükmü ile söz konusu kararın takibine yönelik olarak icra mahkemesine yapılan şikâyetlerin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca 9/12/2019 tarihinde tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik kararı verilmiş; başvurunun tutuklamanın hukukiliğine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin ise Bölüm tarafından yapılmasına, ayrıca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Darbe teşebbüsü sonrasında Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından başlatılan soruşturma kapsamında başvurucu 13/12/2017 tarihinde gözaltına alınmıştır. Askerî personel (sözleşmeli üsteğmen) iken hakkında soruşturma başlatılan başvurucu, soruşturma nedeniyle 14/5/2018 tarihinde açığa alınmıştır. Başvurucunun sözleşmenin yenilenmesi talebi ise 8/9/2020 tarihinde reddedilmiştir. Başsavcılık tarafından 21/12/2017 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde özetle 2009 yılında Mersin Üniversitesi Tarsus Teknik Eğitim Fakültesinden mezun olduktan sonra 2010 yılında Kara Kuvvetlerinde istihkâm subayı olarak göreve başladığını, sınavı kazanmasında FETÖ/PDY'nin herhangi bir katkısının olmadığını, eğitim hayatı boyunca örgüte ait evlerde kalmadığını, dershanelerine gitmediğini, Bank Asyada hesabının bulunmadığını ve örgüte ait derneklere üye olmadığını beyan etmiştir. Başvurucu; aleyhinde ifade veren G. ile istihkâm okulunun misafirhanesinde dört ay ve İstanbul Tuzla'da piyade okulu misafirhanesinde bir hafta birlikte kaldıklarını, bunun haricinde herhangi bir irtibatlarının olmadığını ve herhangi bir husumetinin de bulunmadığını beyan etmiştir. Başvurucu; herhangi bir imamla sohbetlere katılmadığını, kendini gizlemek için alkol almadığını, eşinin başını açmadığını, eşinin din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olduğunu ve FETÖ/PDY ile hiçbir bağlantısının bulunmadığını belirterek suçlamaları kabul etmediğini ifade etmiştir. Başvurucu, Başsavcılık tarafından üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanması istemiyle 21/12/2017 tarihinde Trabzon Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) sevk edilmiştir. Başvurucunun sorgusu Hâkimlik tarafından aynı tarihte yapılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucunun sorgudaki ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"[G.nin] aleyhime iddialarını kabul etmiyorum, ben Metin kod adlı birinin aracılığı ile [G.] ile hiç bir zaman FETÖ/PDY örgütünün sohbet adlı örgütsel toplantılarına katılmadım, beni [G.] ve hiç kimse sohbet badisi yapmadı, benim [G.] ile istihkam okulunda dört ay bir müddet de Tuzla piyade okulunda bölük komutanlığı kursunda birlikte kaldık, özellikle beraber kalmışlığımız yoktur, tamamen denk geldi, zaten bizim nerede kalacağımız o dönem ki bölük komutanlarımız tarafından belirleniyordu." Başvurucu, Hâkimlikçe yapılan sorgusunun ardından 21/12/2017 tarihinde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararının ilgili kısmı şöyledir:"...üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine dair tanık beyanı, şüphelinin savunması, üzerine atılı suçun 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 100/3 maddesinde sayılan katalog suçlardan olması şüphelinin üzerine atılı suç için kanunda öngörülen hapis cezasının alt ve üst sınırları itibariyle bu aşamada tutuklama tedbirinin ölçülü olacağı ve bu aşamada CMK 109 maddede düzenlenen adli kontrol koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağı da nazara alınarak Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığının talebinin kabulü ile şüphelinin işlediği iddia olunan [terör örgütüne üye olma] suçundan CMK 100 ve 101 maddeleri uyarınca tutuklanmasına ... [karar verildi.]" Başvurucu, anılan karara itiraz etmiş; itirazı inceleyen Trabzon Sulh Ceza Hâkimliği 9/1/2018 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Soruşturma aşamasında dinlenen tanık G.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir:" ...15/9/2010 tarihinde İzmir İstihkam okuluna katılış yaptım. Burada gerçek adı Mehmet olan Metin kod adlı İzmir Yamanlar Kolejinde öğretmenlik yapan bir şahıs aradı. Dışarıda bu şahısla buluştuk. Bana daha rahat görerebilmemiz için dışarıda ev tut dedi. Fakat ben kendileri ile görüşmek istemediğim için ev tutmadım. Birlik içerisinde ki misafirhanede kaldım. Beni şu an üsteğmen olan [G. (başvurucu)] isimli devremle tanıştırdı. [G. (başvurucu)] de benim gibi misafirhanede kalıyordu. Bu [G. (başvurucu)] ile 7-8 ay kadar grup arkadaşlığı yaptık... " Başsavcılık 5/2/2018 tarihli iddianameyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmıştır. İddianamede öncelikle FETÖ/PDY hakkında genel bilgilere, sonrasında başvurucuya yönelik suçlama ve delillere yer verilmiştir. Başsavcılık, başvurucunun FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer almak suretiyle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğini iddia etmiştir. İddianamede suçlamaya esas alınan olgu, tanık G.nin ifadesidir (bkz. § 17). Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 21/2/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne ve başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Mahkemenin E.2018/73 sayılı dosyası üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Başvurucu 16/3/2018 tarihinde tutukluluğunun devamına ilişkin karara itiraz etmiş, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi 17/4/2018 tarihinde itirazı kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu 25/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme 11/5/2018 tarihinde "tutuklulukta geçirdiği süre, delillerin önemli ölçüde toplanmış olması, bu aşamadan sonra amaçlanan gayeye daha ölçülü ve orantılı koruma tedbiri olan adli kontrol koruma tedbirleri ile de ulaşılabileceği" gerekçesiyle başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Bununla birlikte Mahkeme; başvurucu hakkında yurt dışına çıkışının yasaklanması, belirlenen gün ve saatte belirlenen yere başvurma şeklinde adli kontrol tedbirinin uygulanmasına hükmetmiştir. Tanıkların kovuşturma aşamasında alınan ifadelerinin ilgili kısmı ise şöyledir: i. G.: "Sanık [G. (başvurucu)] yönünden ise 2010 yılında İzmir İstihkam Okulu'nda bulunduğum dönemde Metin kod isimli, gerçek adı Mehmet olan bir şahıs benimle ilgileniyordu, ben o dönemde misafirhanede kalıyordum, bana rahat görüşebilmemiz için eve çıkmamı söyledi, ben kabul etmedim, bunun üzerine beni devrem olan [G. (başvurucu)] ile tanıştırdı, ben daha öncesinden sanık [G. (başvurucu)]nin bu yapı ile bağlantılı olduğunu bilmiyordum, sanık ile birlikte bir kez Metin kod adlı şahısla buluştuk, bir daha birlikte herhangi bir toplantıya katılmadık, sonrasında da kendisiyle örgütsel anlamda herhangi bir irtibatımız olmadı, sanığın ne tür faaliyetlerde bulunduğu ya da bu yapı içerisinde hangi pozisyonda olduğu hakkında herhangi bir bilgim yoktur." ii. H.: "Ben huzurda bulunan sanığı tanımam. Ben üzerime atılı suça ilişkin olarak Trabzon'da ifade verdim. Ben 2011 yılında İzmir'de subaylık temel kursuna katıldım. Rütbem üstteğmen'dir. Ben [G.yi (başvurucu)] ilk kez görüyorum. Ben subaylık temel kursunda iken badimin [G. (başvurucu)] olduğunu söylemedim. Ceyhun isimli bir arkadaştı. Ben huzurda bulunan [G. (başvurucu)] ile ilgili bir beyanda bulunmadım. Benim beyanda bulunduğum kişi Ceyhun B.'dir. Muhtemelen emniyette ifadeleri karıştırdılar." Mahkeme 22/12/2020 tarihli karar ile başvurucunun beraatine hükmetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"...Sanığın örgüte müzahir Bank Asya da açılmış bir hesabının olmaması ve örgüt içi haberleşme programı olan Bylock isimli programa rastlanmamış olması, İzmir, Hakkari, Ankara ve Trabzon Emniyet Müdürlüğü'ne araştırma müzekkeresi yazılmış ve gelen cevabi yazılarda sanığın müzekkere tarihi itibariyle herhangi bir ardışık aramasının tespit edilemediği, etkin pişmanlıkta bulunan [G.nin (tanık)] talimat mahkememizdeki beyanında sanık ile birlikte Metin kod adlı şahısla buluştuklarını, bir daha birlikte herhangi bir toplantıya katılmadıklarını, sonrasında da sanık ile örgütsel anlamda herhangi bir irtibatının olmadığı şeklindeki ayrıntılı ve çelişmeyen beyanları, [H.nin] soruşturma aşamasında teşhis tutanağındaki beyanlarını doğrulayacak bir delile ulaşılamaması ve [H.nin] kovuşturma aşamasındaki 'Ben subaylık temel kursunda iken badimin[G. (başvurucu)] olduğunu söylemedim. Ceyhun isimli bir arkadaştı. Ben huzurda bulunan[G. (başvurucu)] ile ilgili bir beyanda bulunmadım. Benim beyanda bulunduğum kişi Ceyhun B.dir. Muhtemelen emniyette ifadeleri karıştırdılar" şeklindeki beyanı, sanıktan ele geçirilen dijital metaryallerde Kakaotalk, Coco, CoverMe ve Threema uygulamalarına ait kalıntılar tespit edilmiş ise de söz konusu programların yüklenip yüklenmediği, örgütsel amaçlı faaliyetlerde kullanılıp kullanılmadığına dair raporda bir tespitin bulunmaması birlikte değerlendirildiğinde sanığın süreklilik ve devamlılık arz edecek şekilde örgüt içerisinde faaliyet gösterdiğine dair herhangi bir delilin mevcut olmaması, sanık hakkındaki bahsi geçen iddialar ile tespitlerin terör örgütüne üye olma suçunun oluşabilmesi için aranan süreklilik, çeşitlik ve devamlılık arz edecek boyutta olmadığı da dikkate alındığında, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince atılı suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması ..." Beraat kararına karşı Cumhuriyet savcısı, kurulan hükmün kaldırılması talebiyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Talebin ilgili kısmı şöyledir:"...Dosya kapsamında askeri personel olarak görev yapan sanığın [G.] ve [H.] isimli şahısların beyanı ile sabit olduğu üzere askeri yapılanmada örgüt hiyerarşisine girdiği, ayrıca sanıktan elde edilen dijital materyallere ilişkin export ve inceleme raporunda sanığa ait cep telefonunda kakao talk, coco, cover me ve theema isimli örgüt mensuplarının yoğunluklu olarak kullandıkları programların tespit edildiği, sanığın bu eylemlerle illegal askeri yapılanma içerisinde mahrem imam olarak görev yapan örgüt yöneticileri tarafından gizlilik esasına dayalı olarak takibinin yapıldığı, sanığın asker kişi olmasına rağmen devlet hiyerarşisi dışında örgüt hiyerarşisine girdiği ve hareket ettiği, gizliliği ve örgütün illegal faaliyetlerini bilerek örgüt içerisinde yer aldığı ve örgütün amaçları ve eylemleri doğrultusunda hareket ederek FETÖ/PDY terör örgütüne üye olduğu, bu eylemleri ile üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinin anlaşıldığı ancak sanık hakkında beraat kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğu..." Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf incelemesinde derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Metin Evecen, B. No: 2017/744, 4/4/2018, §§ 31- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/13901 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucular, “silahlı terör örgütü üyesi olmak, memura görevini yaptırmamak için direnmek, molotof kokteyli atmak, kamu malına zarar vermek, terör örgütü adına suç işlemek ve terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından yargılandıkları davada soyut ve çelişkili tanık beyanlarına dayanılarak hüküm kurulduğunu, etkili soruşturma ve kovuşturma yürütülmediğini, yargılamanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, Anayasa’nın , , , , ve maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. Başvuru, 18/2/2014 tarihinde Adana Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Başvurucular, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığını belirterek adli yardım isteminde bulunmuşlar, Birinci Bölüm Üçüncü Komisyon tarafından 21/5/2014 tarihinde adli yardım taleplerinin kabulüne karar verilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 21/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 19/6/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 30/6/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Mustafa Akpınar, Maruf Beçet ve İbrahim Güner, Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK. maddesi ile yetkili) yürütülen soruşturma kapsamında 17/10/2005 tarihinde gözaltına alınmışlardır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi (CMK. maddesi ile görevli), 18/10/2005 tarih ve 2005/488 Değişik İş sayılı kararı ile başvuruculardan Maruf Beçet ve İbrahim Güner’in tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarına, Mustafa Akpınar’ın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucular Mustafa Akpınar, Maruf Beçet ve İbrahim Güner ile diğer iki şüpheli hakkında, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 28/10/2005 tarih ve E.2005/207 sayılı iddianamesi ile “silahlı terör örgütü üyesi olmak, memura görevini yaptırmamak için direnmek, molotof kokteyli atmak, kamu malına zarar vermek ve terör örgütü adına suç işlemek” suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmış, dava Adana Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. maddesi ile görevli) E.2005/165 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Başvuruculardan Mustafa Akpınar 28/12/2005 tarihli duruşmada tahliye edilmiştir. Başvurucu Hasan Şendur hakkında, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 19/1/2007 tarih ve E.2007/11 sayılı iddianamesi ile Adana Ağır Ceza Mahkemesinin E.2005/165 sayılı dosyası ile irtibatlı olarak, “terör örgütü propagandası yapmak, güvenlik güçlerine etkin direnme ve kamu malına zarar vermek” suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, 4/6/2008 tarih ve E.2005/165, K.2008/120 sayılı karar ile başvuruculardan Mustafa Akpınar, Maruf Beçet ve İbrahim Güner’in, “terör örgütü adına suç işlemek” suçundan ayrı ayrı 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, diğer suçlardan beraatlerine, başvurucu Hasan Şendur’un tüm suçlardan beraatine karar verilmiştir. Kararın başvurucular Mustafa Akpınar, Maruf Beçet, İbrahim Güner ve Cumhuriyet Savcısı tarafından temyizi üzerine, Yargıtay Ceza Dairesinin 11/1/2013 tarih ve E.2010/8791, K.2013/498 sayılı ilâmıyla eksik incelemeye dayalı hüküm kurulduğu ve 6/10/1983 tarih ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na göre de değerlendirme yapılması gerektiği belirtilerek, tüm başvurucular yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine dava, Adana Ağır Ceza Mahkemesinin E.2013/40 sayılı dosyasına kaydedilmiş, özel yetkili mahkemelerin kapatılması üzerine, Adana Ağır Ceza Mahkemesince (6352 sayılı Kanun’un geçici maddesi ile görevli) 11/3/2014 tarih ve E.2013/40, K.2014/329 sayılı kararla Mahkemenin görevsizliğine, dava dosyasının görevli ve yetkili Adana Ağır Ceza Mahkemesine devrine karar verilmiştir. Adana Ağır Ceza Mahkemesinin E.2014/139 sayılı dosyasına kaydedilen davada yargılama halen devam etmektedir. Başvurucular, 18/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi, maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları, maddesinin (6) numaralı fıkrası, maddesinin (1), (3) ve (4) numaralı fıkraları, maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları; 12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun maddesi ile maddesinin ikinci fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2721 | Başvurucular, “silahlı terör örgütü üyesi olmak, memura görevini yaptırmamak için direnmek, molotof kokteyli atmak, kamu malına zarar vermek, terör örgütü adına suç işlemek ve terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından yargılandıkları davada soyut ve çelişkili tanık beyanlarına dayanılarak hüküm kurulduğunu, etkili soruşturma ve kovuşturma yürütülmediğini, yargılamanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, Anayasa’nın 10. , 36. , 38. , 40. , 138. ve 142. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. | 1 |
Başvuru, yargılama devam ederken kamu görevinden ihraç edilme sebebiyle davanın konusunun kalmadığından bahisle uyuşmazlığın esasına yönelik talebin karara bağlanmasının engellenmesi nedeniyle karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/8/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Bilimler Bölümünde tıbbi biyokimya uzmanlığı alanında doçent unvanı ile yardımcı doçent kadrosunda öğretim üyesi olarak görev yapmakta iken 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında Afşin Sağlık Yüksekokulunda görevlendirilmiştir. Başvurucu, görevlendirilmesine ilişkin 7/3/2016 tarihli işlemin iptali istemiyleKahramanmaraş İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 9/11/2016 tarihli kararıyla dava konusu işlemin geçici görevlendirmeden ziyade süreklilik arz eden bir durumun oluşmasına sebep olması ve bu durumun memur için asıl olanın asli kadrosunda çalıştırılması olduğuna yönelik yargısal içtihatlar da gözönüne alındığında hukuka ve mevzuata aykırı olduğu sonucuna varıldığını belirterek dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Davalı idare Gaziantep Bölge İdare Mahkemesine (Bölge Mahkemesi) itiraz etmiştir. Bölge Mahkemesi İdari Dava Dairesi 6/6/2017 tarihli kararıyla davalı idarenin itirazının kabulüne, mahkeme kararının kaldırılmasına ve dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak karar vermesi üzerine yargısal süreç tamamlanmıştır. Anılan kararın gerekçesinde, başvurucunun 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'deyayımlanan 675 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (675 sayılı KHK) ile kamu görevinden çıkarıldığı, bu sebeple görevlendirme işleminin iptali istemiyle açılan davanın konusunun ortadan kalktığı ifade edilmiştir. Nihai karar 4/8/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/8/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk bkz. Bayram Ali Devecioğlu, B. No: 2017/39387, 15/9/2020, §§ 14- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/34297 | Başvuru, yargılama devam ederken kamu görevinden ihraç edilme sebebiyle davanın konusunun kalmadığından bahisle uyuşmazlığın esasına yönelik talebin karara bağlanmasının engellenmesi nedeniyle karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden çıkarılan başvurucunun sendika temsilcisi olarak seçilmesi nedeniyle cezalandırılmasının sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. OHAL 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Ayrıca OHAL döneminde çeşitli kurumlarda görev yapan çok sayıda kamu görevlisi, terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca (MGK) devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile kamudan ihraç edilmiştir. 23/1/2017 tarihli ve 29957 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 2/1/2017 tarihli ve 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesiyle Anayasa'nın maddesi kapsamında ilan edilen ve 21/7/2016 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla onaylanan OHAL kapsamında, terör örgütlerine veya MGK'ca devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan KHK hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu (Komisyon) kurulmuştur.B. Arka Plan Bilgisi Başvurucu, olayların meydana geldiği tarihte Yalova Devlet Hastanesinde sağlık teknikeri olarak çalışmaktadır. 6/1/2017 tarihli ve 29940 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 679 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kamu görevinden çıkarılmıştır. Başvurucu, hakkında uygulanan kamu görevinden çıkarma işlemine karşı idari yargı yoluna başvurmuştur. Bursa İdare Mahkemesi 21/2/2017 tarihinde "idari davaya konu olabilecek bir idari işlem mevcut olmadığı ve KHK'nın hukuki denetimini yapma yetkisi bulunmadığı" gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine karar vermiştir. Kararın istinaf yargı yoluna götürülmesi üzerine İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Dairesi 2/10/2017 tarihinde dosyanın Komisyona gönderilmesine ve bu nedenle karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun dosyası Komisyonda derdesttir. Somut Başvuruya İlişkin Olaylar Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı olan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES/Sendika), internet sitesinde yer alan bilgilere göre 1996 yılında tüm sağlık çalışanlarının sosyal ve ekonomik haklarını savunmak için kurulmuştur. Başvurucu olayların geçtiği tarihte SES üyesidir ve Sendikanın 15/1/2017 tarihli Olağan Genel Kurulunda Yalova İl Temsilciliği Yönetim Kurulu üyesi olarak seçilmiştir. Yalova Valiliği (Valilik) 9/11/2017 tarihinde Sendikaya yazı göndererek başvurucunun KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş olması nedeniyle sendika temsilciliği yapamayacağını belirtmiş ve bu görevden çıkarılarak yerine başka birinin atanmasını istemiştir. Sendika 28/11/2017 tarihinde Valilik yazısına cevaben başvurucu hakkındaki hukuksal sürecin tamamlanmadığını, bu nedenle sendika üyeliğinin de devam ettiğini belirterek talebin yerine getirilmeyeceğini bildirmiştir. Valilik 8/1/2018 tarihinde Yalova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurucu hakkında yasal işlem başlatılması hususunda talepte bulunmuştur. Başsavcılık 24/1/2018 tarihinde 4/11/2004 tarihli ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında, başvurucunun sendika temsilciliği devam edemeyeceği hâlde bu görevi yürüttüğü gerekçesiyle başvurucu hakkında 287 TL idari para cezası uygulanmasına karar vermiştir. İtiraz üzerine Yalova Sulh Ceza Hâkimliği 20/3/2018 tarihinde, uygulanan idari para cezasının hukuka uygun olduğuna ancak ceza miktarının 914 TL olarak düzeltilmesine kesin olarak karar vermiştir. Nihai karar başvurucuya 30/3/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 25/6/2001 tarihli ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun "Tanımlar" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"a) Kamu görevlisi: Bu Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların kadro veya pozisyonlarında istihdam edilenlerden işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerini... ifade eder" 4688 sayılı Kanun’un "Üyeliğin sona ermesi" kenar başlıklı maddesinin beşinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "...sair nedenlerle kamu görevinden ayrılanların üyelikleri, sendika şubesi, sendika veya konfederasyon organlarındaki görevleri ... sona erer." 4688 sayılı Kanun’un "Sendika üyelerinin ve yöneticilerinin güvencesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "...Görevden uzaklaştırma, re’sen emeklilik, göreve son verilmesi, tayin veya sair hallerde görevlinin mahkemeye başvurması halinde, mahkeme kararı kesinleşinceye kadar sendikadaki görevi devam eder. " [Maddenin gerekçesi şöyledir:151 sayılı ILO Sözleşmesi'nin maddesi kamu görevlilerinin çalıştırılmaları konusunda sendika özgürlüğünü kısıtlayacak her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korunmadan yararlanacakları, bu koruma amacına yönelik olarak da kamu görevlisini çalıştırmanın bir kamu görevlisi örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşullarına bağlanamayacağı, böyle bir örgüt üyeliği veya örgütün faaliyetlerine katılması nedenleri ile görevine son verilemeyeceği ilkesini öngörmüştür. Bu ilke esas alınarak sendikalaşma özgürlüğünün kısıtlanmaması ve her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korunmanın sağlanması amacıyla bu madde düzenlenmiştir.] 5253 sayılı Kanun'un "Ceza hükümleri" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi şöyledir: "Dernek kurma hakkına sahip olmadıkları halde dernek kuranlar veya derneklere üye olmaları kanunlarla yasaklandığı halde dernek üyesi olanlar ile derneklere üye olması kanunlarla yasaklanmış kişileri bilerek dernek üyeliğine kabul eden veya kaydını silmeyen veya dernek üyesi iken derneklere üye olma hakkını kaybeden kişileri dernek üyeliğinden silmeyen dernek yöneticilerine beşyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir." 5253 sayılı Kanun'un "Kanunun meslekî kuruluşlara uygulanacak hükümleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Bu Kanunun 19, 20, 23, 26, 28, 29, 30 ve 31 inci maddeleri özel kanunlarında hüküm bulunmamak kaydıyla kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile işçi ve işveren sendikaları ve üst kuruluşları için de ceza hükümleriyle birlikte uygulanır." | Sendika hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/11352 | Başvuru, kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden çıkarılan başvurucunun sendika temsilcisi olarak seçilmesi nedeniyle cezalandırılmasının sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca 18/10/2019 tarihinde tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun tutuklamanın hukukiliğine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Başvurucu, en son İstanbul Vergi Mahkemesi hâkimi olarak görev yapmıştır. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) İkinci Dairesinin 16/7/2016 tarihli kararı ile başvurucunun görevden uzaklaştırılmasına karar verilmiş, 24/8/2016 tarihinde başvurucu meslekten ihraç edilmiştir. Başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının HSYK kararıyla görevden uzaklaştırılanlar hakkında soruşturma işlemlerinin yapılması yönündeki yazısı üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından 17/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başsavcılık 19/7/2016 tarihinde başvurucunun müdafii huzurunda ifadesini almış ve ardından mevcut delil durumu itibarıyla kuvvetli suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin var olduğunu belirterek tutuklanması istemiyle başvurucuyu Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği 21/7/2016 tarihinde başvurucunun adli kontrole tabi tutulmak suretiyle tahliyesine karar vermiştir. Başsavcılık anılan karara itiraz etmiş, bunun üzerine Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğince 24/7/2016 tarihinde yapılan sorgusunun ardından başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçlarından tutuklanmasına karar verilmiştir. Başsavcılık 31/8/2016 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 7/11/2016 tarihinde başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Bu karar başvurucuya 1/12/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, bu karara itiraz ettiğini ancak itirazı hakkında bir karar verilmediğini ileri sürmüştür. Başvurucu 29/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da 12/1/2017 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 12/4/2017 tarihinde kamu davası açmaya yetecek kadar delil elde edilemediği gerekçesiyle Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Bununla birlikte Başsavcılığın 3/10/2018 tarihli iddianamesiyle başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 26/5/2017 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/196 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. 15/8/2017 tarihli duruşmada başvurucunun tahliyesine karar verilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 23/5/2019 tarihinde başvurucunun beraatine karar vermiştir. Beraat kararına karşı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İstinaf incelemesi bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla devam etmektedir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/7647 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, öğretmenlik mesleğine yeniden atanma talebinin reddi üzerine açılan davada masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 1/4/2014 tarihinde Eskişehir Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 22/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/4/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) ortamından elde edilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, devlet okulunda aday İngilizce öğretmeni olarak görev yapmakta iken 20/11/2005 tarihinde MLKP terör örgütü üyesinin mezarı başında yapılan anma törenine katıldığı, bununla ilgil CD görüntülerinin olduğu, "Devrim ve komünizm şehitleri ölümsüzdür." ibareli pankartı tutarken resminin bulunduğu iddialarıyla ilgili olarak yapılan soruşturma sonucu başvurucunun memuriyetle ilişiği kesilmiş; bu işlemin iptali istemiyle Eskişehir İdare Mahkemesinde açılan dava reddedilerek karar kesinleşmiştir. Başvurucu ve anılan eyleme katılan kişiler hakkında söz konusu eylemler nedeniyle suçu ve suçluyu övmek suçunu işledikleri iddiasıyla ceza davası açılmıştır.Eskişehir Sulh Ceza Mahkemesi 19/12/2008 tarihli ve E.2006/667, K.2008/1124 sayılı kararıyla "... sanık fiilerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin iç hukukumuzda da uygulanması gereken yerleşik uygulamalarına göre 'ifade özgürlüğü' kapsamını aşan mahiyette olduğu yolunda ve eylemlerinin suç oluşturacak boyuta ulaştığına yönelik mahkûmiyetleri için yeterli, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği" gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Karar, temyiz edilmeden kesinleşmiştir. Başvurucu, 1/7/2009 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığına başvurmuş ve ceza davasından beraat ettiğini belirterek yeniden atanmasını istemiştir. Başvurucunun atanma talebi "Öğretmenlik göreviniz sırasında yaptığınız fiilinizden dolayı yeniden öğretmenliğe atanmanız uygun bulunmamıştır." gerekçesini içeren10/7/2009 tarihli işlemle reddedilmiştir. Başvurucu, belirtilen işlemin iptali istemiyle 11/9/2009 tarihinde dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi 24/2/2010 tarihli ve E.2009/1193, K.2010/297 sayılı kararıyla davayı oyçokluğuyla reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"657 sayılı Devlet Memurları Kanununun maddesinin A ve B fıkralarında; Anayasanın sözü geçen hükümlerine uygun olarak, Devlet memurluğuna atanmanın genel ve özel koşulları objektif kriterler halinde sayılmış olup, “Özel Şartlar” başlıklı B fıkrasının bendinde kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak koşuluna yer verilmiştir.1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun “Genel Amaçlar” başlıklı maddesinin fıkrasında, Türk Milli Eğitiminin genel amacının; Atatürk İnkılap ve ilkelerine ve Anayasa'da ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan hakları ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek olduğuna işaret edilmiş; aynı Kanununun maddesinde ise, öğretmenliğin, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği olduğu, öğretmenlerin bu görevlerini Türk Milli Eğtiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlü bulunduğu hükmüne yer verilmiştir. Dosyanın incelenmesinden; davacının Bilecik Merkez Osmangazi İlköğretim Okulunda aday İngilizce öğretmeni olarak görev yapmakta iken, yasadışı MLKP terör örgütü paralelinde faaliyette bulunan ve örgütün legal uzantısı olan www.atilim.org isimli internet sitesinde yapılan incelemeler neticesinde,bu internet sitesinin 2005 tarihli sayfasında 2005 tarihinde Eskişehir İlinde terörist Ahmet Metin Koyuncu'nun mezarı başında yapılan anma törenine katıldığı,bununla ilgil CD görüntülerinin olduğu,ayrıca "KOYUNCU ANMASINA TAHAMMÜLSÜZLÜK" VE "METİN KOYUNCU'YA DEVRİM SÖZÜ" başlıklı iki farklı haberde de kırmızı zemin üzerine sarı harflerle "DEVRİM VE KOMÜNİZM ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR." ibareli pankartı tutarken resminin bulunduğu, yine internet sitesinde değişik tarihlerde isminin geçtiği, kendisinin de internet sitesinde Meltem Şahin (Türk-Antalya) ismiyle yazı yazdığı iddialarıyla ilgili olarak yapılan soruşturma neticesinde 657 sayılı Kanunun maddesi hükmü kapsamında 2006 tarih ve 3158 sayılı onayla davacının memuriyetle ilişiğinin kesildiği, söz konusu işlemin iptali istemiyle Eskişehir İdare Mahkemesi nezdinde açılan davanın reddine hükmedildiği, Danıştay Onikinci Dairesinin E:2007/780,K:2009/2473 sayılı kararı ile teyiz isteminin reddedilerek Eskişehir İdare Mahkemesinin kararının onandığı, davacı hakkında Eskişehir Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde anılan fiil kapsamında suçu ve suçluyu övmek suçlamasıyla açılan ceza davasında ise üzerine atılı suçun tüm yasal unsurları ile oluşacak şekilde mahkumiyeti için yeterli her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraat ettiği,davacının son olarak açıktan öğretmen olarak atanmak suretiyle görevine dönme istemli başvurusunun ise dava konusu işlemlereddedildiği anlaşılmaktadır. Uyuşmazlıkta;davacının öğretmenlik görevi esnasında gerçekleştirdiği fiili de göz önünde bulundurulmak suretiyle yukarıda yer verilen 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun genel amaçları dahilinde öğretmenlik mesleğinin önemi dikkate alınarak davalı İdare tarafından tesis olunan dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmaktadır." Söz konusu karar, Danıştay Onikinci Dairesinin 6/2/2013 tarihli ve E.2010/8279, K.2013/214 sayılı kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 5/12/2013 tarihli ve E.2013/6259, K.2013/9784 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Bu karar 10/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, Anayasa Mahkemesine verdiği 18/3/2016 tarihli dilekçesi ile 11/2/2016 tarihinde Mardin ili Nusaybin ilçesinde bir devlet okuluna İngilizce öğretmeni olarak atamasının yapıldığını beyan etmiştir. Söz konusu atamanın, Millî Eğitim Bakanlığının 2016 yılı Şubat dönemi genel ataması kapsamında ve ilk atama niteliğinde yapıldığı anlaşılmaktadır.B. İlgili Hukuk 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesi şöyledir:"Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.A) Genel şartlar:...B) Özel şartlar:... Kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak.” 14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; 1739 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Milli Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlüdürler.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4793 | Başvuru, öğretmenlik mesleğine yeniden atanma talebinin reddi üzerine açılan davada masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 1/1/1997 tarihinde kadastro tespitine itiraz davası açılmış ve dava hâlen temyiz aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9114 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, sulh ceza hâkimliklerinin bağımsız ve tarafsız olmaması, tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın incelenmemesi, tutukluluğa etkili itiraz hakkının kullanılamaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, mal varlığına tedbir konulması nedeniyle çeşitli anayasal hakların, ceza infaz kurumundaki kısıtlamalar nedeniyle haberleşme hürriyetinin, siyasetçilerin açıklamaları nedeniyle masumiyet karinesinin, gazetecilik faaliyeti ve ifade özgürlüğü kapsamındaki eylemlerin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle de ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 28/3/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu; kamuoyunca bilinen bir gazeteci, yazar ve akademisyendir. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Bu kapsamda FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmalarına yönelik ülke genelinde soruşturmalar yapılmış; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen olan şüpheliler hakkında FETÖ/PDY'nin medya yapılanmasıyla bağlantılı olarak soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, anılan soruşturma kapsamında 27/7/2016tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ifadesi 2/8/2016 tarihinde İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünde alınmıştır. İfade alma işlemi sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. İfade tutanağında belirtildiğine göre ifade alma işlemi öncesinde, isnat edilen suçlar başvurucuya açıklanmıştır. İfadesine esas olmak üzere başvurucuya, darbe girişiminde bulunan FEFÖ/PDY'nin yapısının nasıl olduğu, örgütün yayın organlarında veya diğer alanlarda kendisine bir görev verilip verilmediği, herhangi bir internet sitesinde Fetullah Gülen'in yaptığı konuşmaları takip edip etmediği, örgütün hangi kademesinde ne tür görevler aldığı, sorumlu olduğu ya da emir aldığı kişilerin kim olduğu, örgütün medya organlarının yayın politikasının nasıl şekillendiği ve örgüt liderinin yayın organlarıyla irtibatının nasıl sağlandığı, örgüt lideriyle irtibatının bulunup bulunmadığı ve örgüt liderini ziyaret edip etmediği, darbe girişiminden önceden haberdar olup olmadığı, darbe girişiminde bulunan kişilerle ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeliyle bir irtibatının olup olmadığı sorulmuştur. Başvurucuya ayrıca 4/2/2016 ("Arınç Sarayı Sur'daki Tünellere Sokuyor" başlıklı) ve 5/2/2016 tarihli ("Dolmabahçe'de Sona Eren Neydi" başlıklı) yazılarıyla darbe girişimini meşru kılmaya çalışıp çalışmadığı sorulmuştur. Başvurucuya ayrıca "Devri Sabık Yaklaşırken", "Türkiye'nin Yeni Aktörleri" başlıklı yazılar, "İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler" başlıklı yazılarla darbe girişimini meşru kılmaya çalışıp çalışmadığı, bu yazıları kimlerden talimat alarak yazdığı, darbe girişiminden haberdar olup olmadığı, 17/25 Aralık soruşturmalarına ilişkin süreç sonrasında da Fetullah Gülen tarafından yönetildiği bilinen Zaman gazetesinde neden kalmaya ve örgütü desteklemeye devam ettiği sorulmuştur. Başvurucu; ifadesinde, köşe yazarı olarak gazete yöneticilerinden ve dışarıdan herhangi bir talimat almadığını, yazılarını kendi iradesi ve görüşleri doğrultusunda yazdığını, "Devri Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazısında iktidarı eleştirdiğini ancak darbeyi değil demokratik muhalefeti savunduğunu, 4/2/2016 ve 5/2/2016 tarihli yazılarının ise çözüm süreci sonunda gelen şehit haberlerine bir tepki niteliğinde olduğunu, bu yazılarında da demokratik çözüm arayışlarından yana olduğunu ifade ettiğini, Fetullah Gülen'in konuşması ile bu yazılar arasında zamansal olarak uyumsuzluk bulunduğunu ve onları anılan konuşmadan önce kaleme aldığını, yazısıyla bu konuşma arasında bir ilişki olmadığını, darbelere her zaman karşı olduğunu, suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 4/8/2016 tarihinde başvurucuyla birlikte on dört şüpheliyi tutuklanması talebiyle İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklama talep yazısında "Şüphelilerin, terör örgütü FETÖ/PDY'nin yönetimindeki Feza Gazetecilik A.Ş. ve bu şirketlerle birlikte hareket eden örgüte ait diğer şirketlerde örgüt propagandası yapacak, terör örgütünü meşru gösterecek şekilde yayınlar yaptıkları, bu şirketlere olası kayyum atanması hususları göz önüne alınarak eylem ve fikir birliği içerisinde şirketin mal varlıklarını birbirlerine devrettikleri, örgüte ait şirketlerin mal varlıklarının suçta kullanılması nedeniyle müsaderesini önlemeye yönelik tedbirler aldıkları, gazete dergilerinde yazı yazanların örgütün işlediği suçları meşru göstermeye çalıştıkları, meşru gösterdikleri ve örgüte mali yönden mallarını korumaya yönelik faaliyetlerine destek oldukları, FETÖ/PDY'nin 15/07/2016 tarihinde meşru Türkiye Cumhuriyeti hükumetini devirmeye yönelik darbe girişimine kalktığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını öldürmeye kalkıştığı, yüzlere vatandaşımızı şehit ettikleri, tanklar ile sivil vatandaşın araçları üzerinden geçerek acımasızca vatandaşlarımızı ezerek şehit ettiği, masun insanların vatanı ve bayrağını terör örgütü üyelerinden korumak için tankların önüne çıktığında keskin nişancılar ile tank ve tüfekler ile sivil vatandaşın üzerine hedef alarak ateş ettikleri, Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisini tarih boyunca hiç bir düşmanın dahi yapmadığı şekilde ilk defa bu örgütün bombaladığı, örgüt lideri Fetullah Gülen'in terör örgütü FETÖ/PDY'nin başarısız olması sonucu bunun mutluluğunu yaşayan kahraman Türk Vatandaşlarını 'ahmaklar' diye niteleyerek Türk Milletine hakaret ettiği, yabancı basın yayın organlarına çıkarak, adeta Türkiye'nin yabancı güçler tarafından işgal edilmesini istediği, şüphelilerinde bu örgüt lideri yönetimindeki kişinin istediği şekilde örgütün medya ayağını oluşturdukları, bu örgüt lideri ile eylem ve fikir birliği içerisinde hareket ettikleri, şüphelilerin üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunduğu" gerekçesiyle tutuklanmalarına karar verilmesi istenmiştir. Savcılığın talep yazısı, sorgu işlemi öncesinde İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucuya okunmuştur. Ayrıca sorgu tutanağında, başvurucuya isnat edilen suçların okunup anlatıldığı da belirtilmiştir. Bu sırada başvurucunun avukatı hazır bulunmuştur. Başvurucu, sorgu sırasında kolluk tarafından alınan ifadesini tekrar ettiğini belirtmiş ve ek olarak "Ben yaklaşık 30 yıldır siyaset biliminin çok geniş alanlarında yazılar yazan bir akademisyenim. Yayınlanmış 16 kitabım mevcuttur. Bu kitaplardan ikisi doğrudan darbeler hakkında yazılmıştır. Diğer kitaplarımda da eksiksiz ve istisnasız demokrasi müdafaası yapılmaktadır. Bu uzmanlık birikimiyle darbe tehditi konusunda toplumu cesaretlendirmek ve darbecileri caydırmak konusunda çok ciddi katkılarım olmuştur. Darbe günü sayın Cumhurbaşkanının halkı sokağa çağırması hem gazetede köşemde ve televizyon programlarında defaatle dile getirdiğim ve patenti bana ait olan bir tezdir. Bunu darbe konusu gündeme geldiği zamanda dile getirmiş ve tavsiyelerde bulunmuşumdur. Nitekim emniyette alınan ifademde kanıt dosyası olarak bana sunulan 5 makalenin hiçbirinde teşbih, mecaz, metafor ve hatta eşiğin aklına karpuz kabuğu düşürmek kabilinden darbe iması addedilecek tek kelime yoktur. Tersine hükumeti eleştirirken çözüm olarak dosyada yer alan her yazıda da demokratik çözümler, alternatifler, sandık ve seçim gösterilmiştir. Hükumete karşı eleştirilerim var ve bu eleştirilerim özellikle darbe konusundaki hassasiyetimden eleştiri özgürlüğünün geniş tutulmasının darbe iklimini de yok edeceğini bildiğim için sürdürdüm. Ben radikal hatta keskin addedilecek bir darbe karşıtıyım. Bunun tek bir istisnası yoktur. Nitekim darbe gecesi de meşru hükumetin yanında yer aldığımı belirten akabinde darbenin ihanet ve şerefsizlik olduğunu belirten twetler attım. Sonrasında da darbe tehditi devam ederken hükumeti destekleyen darbeyi lanetleyen ve bütün toplumun dikkatini ve darbe sonrası toplumu restore edecek bu travmanın geçmesini sağlayacak uyarılarda bulundum. Benim kadar radikal bir darbe karşıtının darbeci ithamına maruz kalmasını gördüğüm muamelenin ötesinde çok onur kırıcı buluyorum. Özellikle darbe gündemi sonrasında ülkenin duyduğu birlik beraberlik için çaba harcama zamanı varken şahsımın bilhassa uluslararası camia da 'iktidarı eleştirenler darbe karşıtı olarak tutuklanıyor' şeklinde aleyhe bir propagandaya konu edilmesinden ülkem ve milletim adına derin bir üzüntü duyarım. Fethullah Gülen örgütü ile herhangi bir bağlantım yoktur. Kendisini tanıyorum. Zaman gazetesinin onun kontrolünde olduğunu biliyorum. Kendisi ile 2006 ve 2011 yılında 2 defa görüştüm. Aramızda kayda değer bir görüşme olmadı. Yanımda da AK partili yöneticiler mevcuttu. En son darbe olayından sonra çoğunluk gibi ben de hayal kırıklığı yaşadım ve o camia ile birlikte olmaktan dolayı pişman oldum. Ben bir yazar olarak daha fazla okuyucuya ulaşmak amacıyla Türkiye'de trajı en yüksek gazete olan Zaman gazetesinde yazmayı tercih ettim. Esasında başkada yazı yazabileceğim gazete yoktur. Kişilik olarak muhalif bir yapım vardır. Benim hükümete karşı eleştirilerim demokrasinin ve özgürlüklerin genişleyip darbe teşebbüslerinin engellenmesi amacına yöneliktir. Gazetede yazdığım süre boyunca hangi konularda yazı yazacağım konusunda açıktan bir müdahale olmadı. Bazen farklı konularda yazmam için güncel olaylar hatırlatıldı ve tavsiye edildi. Yazdığım hiçbir yazıya müdahale edilmedi. Şahsen de gazetenin yayın politikası ile kendimi bağlı hissetmedim. Zaman zaman manşetlerde savunulan görüşlere aykırı yazılar yazdım. 2004 yılındaki Fethullah Gülen cemaatinin faaliyetlerinin sona erdirilmesine dair karar hakkında 2013 yılında aykırı görüşlerimi bildirdim ve MGK'nın o anki şartlarına göre karar aldığını ve Fethullah Gülen cemaatine herhangi bir olumsuz bir uygulamanın hükümet tarafından uygulanmadığını belirttim. Bu yazı gazetenin yayın politikasına aykırı bir yazıydı. Buna rağmen bu yazıya da müdahale edilmedi."şeklinde beyanda bulunmuştur. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince 4/8/2016 tarihinde, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir. Hâkimlik "... şüphelilerden Mümtazer Türköne'nin ... örgüt adına yayın yapan gazetede yazarlık yaptığı ve yazıları ile Fetö terör örgütünün amaçlarına hizmet etmek ... suretiyle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu örgüte yardım ettikleri kanaatine varılmıştır." şeklindeki değerlendirme ile başvurucu yönünden silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu sonucuna varmıştır. Kararın tutuklama koşullarına ilişkin kısmı şöyledir: "...Yüklenen silahlı terör örgütüne üye olma ve silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçlarının kanunda öngörülen ceza miktarı, işlendiği iddia edilen suçun önemli ve ciddi sayılan katalog suçlardan olması nedeniyle tutuklama nedenin 'kanun gereğince' var sayılmıştır. Soruşturmanın henüz tamamlanmaması nedeniyle şüphelilerin delilleri yok etme, gizleme, tanıklar üzerinde baskı oluşturma şüphesinin bulunduğu, işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik önlemi değerlendirildiğinde, Türkiye CumhuriyetiAnayasasının maddesindeifade olunan ‘ölçülülük’ ilkesi uyarınca, daha hafif koruma önlemi olanadli kontrol tedbiri uygulanmasının bu aşamadasoruşturmaya konu suç ve bu şüpheliler açısından ‘yetersiz’ kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine varılarak şüpheliler ve müdafilerinin serbest bırakılma istemlerinin REDDİ ile ...5271 sayılı CMK’nın 100 ve devamı maddeleri uyarınca ayrı ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi.]" İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince 29/12/2016 tarihinde, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 27/2/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bu kararın başvurucuya tebliğ edilip edilmediği belirlenememiştir. Başvurucu 28/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 10/4/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 24/4/2017 tarihinde, iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/112 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. İddianamede ilk olarak FETÖ/PDY'nin kuruluşu, amacı, yöntem ve stratejisi, hiyerarşik yapısı, istihbarat ağı, mali yapısı ve gelir kaynakları, silahlı gücü, emniyet ve yargı yapılanmasını kullanarak gerçekleştirdiği bazı yasa dışı faaliyetlere yönelik iddialara değinilmiştir. Sonrasında FETÖ/PDY'nin medyadaki yapılanmasına ve faaliyetlerine yer verilmiş; özellikle bu yapılanmanın, medya unsurlarının kamuoyunca bilinen isimleriyle Tahşiye, 17/25 Aralık, MİT tırları ve Selam-Tevhid-Kudüs Ordusu soruşturmalarına ilişkin etkilerine dair açıklamalar yapılmıştır. Savcılık; başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin FETÖ/PDY'nin medya gücünü oluşturduklarını, örgütün genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM'yi ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde rollerini yerine getirerek üzerilerine atılı suçları işlediklerini ileri sürmüştür. Başvurucunun da aralarında bulunduğu şüpheliler yönünden Savcılık tarafından yapılan hukuki değerlendirmenin ilgili kısımları şöyledir: "...Şüpheliler Mümtazer Türköne., A.B., İ.K., A.T.A., Ü., Ş.A, N.U., S., O.K., ve İ. FETÖ-PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların 'cımbızla çekilip' alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin 'mecaz' ya da 'metafor' olarak izah edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri, basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullanarak örgüt amacına hizmet ettikleri; ulusal güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu, toplumsal barışı ve asayişi bozabilecek beyanlarda bulundukları, askeri darbe çağrısında bulunmaktan çekinmedikleri, bu haliyle şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği tespit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla FETÖ-PDY terör örgütü hiyerarşisi içerisindeki görevlerini yerine getirdikleri, ...Bu şekilde ... şüphelilerin FETÖ-PDY silahlı terör örgütünün medya gücünü oluşturdukları ... üzerlerine atılı suçları işledikleri anlaşılmıştır." İddianamede, genelde suçlamalara konu olan gazete yazılarının yayın tarihlerine ve başlıklarına yer verilip bu yazıların hangi amaçla yazıldığına değinilmiştir. Başvurucu yönünden bu suçlamaların Zaman gazetesindeki yazılarına dayandırıldığı görülmektedir. Bu yazılara ve Savcılığın bunlara ilişkin iddianamedeki değerlendirmelerine aşağıda yer verilmiştir:i. 23/12/2013 tarihli, "Gemi Hızla Su Alıyor" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Kaptanın marifetinin fırtınalı denizde belli olması, Başbakan'ın sık kullandığı bir benzetme idi. Fırtına dehşetli, üstelik tam gövdeden bir torpil yemiş olan gemi hızla su alıyor. Siyasî maharetinin tam bu krizde hükmünü yürütmesi lâzım; ancak Başbakan kilitlenmiş görünüyor. Teşbihleri gerçeğe uygun yapalım. Su alan gemi Türkiye, hükümet değil. Bir hükümet gider, yenisi gelir. Ülkenin kayıplarını telafi etmek için millet bedel ödeyecek. Başbakan, bütün siyasî kariyeri boyunca kendisine hiç yakıştırılmayacak bir hatada ayak diriyor. Zan altında bulunan Bakan, kendisini soruşturacak olan polisleri kıyma makinesinden geçiriyor. Çürük elmaları ayıklamak Başbakan'ın görevi; tersine onları yetkili pozisyonda tutmak çok ağır bir sorumluluk. Başbakan'ın savunma argümanlarının tamamı yanlış. 'Neden haber vermediler' tepkisi ile başlayan savunma hatası, aynı şekilde devam ediyor. Savcı emrinde soruşturma yürüten polislerin haber vermesi kanunen suç teşkil ediyordu. Doğrudan İçişleri Bakanı'nı hedef alan bir soruşturmayı, ona haber vermek hangi akla uyar? 'Dış mihraklar', 'kirli ittifak', 'devlet içinde çete' argümanlarının iki zayıf tarafı var. Birincisi, 11 yıldır devleti yöneten hükümet, ülkenin asayiş ve güvenliğini emanet ettiği polis kadrolarını 'çete' olmakla itham ediyor. O zaman biz kime güveneceğiz? İkincisinin hiç mazur görülecek bir tarafı yok: Velev ki yolsuzluk soruşturması dış mihrakların marifeti; o zaman yolsuzlukları sineye mi çekeceğiz? Dış mihrakların ve çetelerin teşhir ettiği yolsuzluklara sayılmaz mı diyeceğiz? Bugün Resmi Gazete'de yer alan, Adli Kolluk Yönetmeliği'nde yapılan değişiklik, Başbakan'ın ilk gün 'amirlerine neden bilgi vermediler' eleştirisinin yanlışlığına ters bir delil. Yönetmelik değişiyor ve en üst amire bilgi verme zorunluluğu getiriliyor. Bu delil aynı zamanda kriz yöneten karargâhın ne kadar dağılmış vaziyette olduğunu gösteriyor. 'İçişleri Bakanı hakkında yürütülen soruşturmayı, içişleri bakanına haber verme zorunluluğu' anlamına gelen bu değişiklik, hukuk devletinin en temel rüknüne aykırı. CMK'da kapı gibi madde var. Soruşturmalar gizli ve yönetmelik değişikliği ile 'soruşturmanın gizliliğini ihlal' suçu ortadan kalkmaz. CMK'ya göre savcının emrinde soruşturmada görev alan polis, en üst amire haber verdiği zaman suç işlemiş olur ve tutuklanmak üzere kendisini hakîmin karşısında bulur. Doğrusu da budur. Gemi yalpalıyor. Kaptan sakin bir limana ilerlemek yerine fırtınanın tam merkezinde kalmakta ısrar ediyor. Doğrusu, kangren olan kolu kesip atmak. 'Soruşturma devam ediyor' diyerek, elinde güç bulunduranlar masumiyet karinesine sığınamaz. Tersine ellerindeki gücü, soruşturmanın selameti için kullandıklarını göstermeleri lazım. Doğal olanı, şaibeli bakanların anında görevden alınması ve aklanma iradesi sergilenmesiydi. Artık bu saatten sonra, rüşvet almakla itham edilen bir İçişleri Bakanı'nın emniyet teşkilatında yaptığı kıyımı kimse kolay kolay halka izah edemez. Sert tartışmalar, sert kutuplaşmalar getiriyor. Taraf olmaya gerek yok; bu konu sadece haktan hukuktan yana olunacak bir durum. Sağduyu, gerçeğin ortaya çıkmasını emrediyor. Yolsuzluk yapan kulağından tutulacak ve cezasını çekecek; AK Parti varsa safralarından kurtulup yoluna devam etsin. Bu tartışmayı, parti aidiyetleri üzerinden sürdürmek ortak değerlerimize zarar verir. Rüşvet alındı mı? Yolsuzluk yapıldı mı? Bilmiyoruz. Adli kolluk yönetmeliği değişikliği gibi adımlar, Hükümet'in bu iddiaların üzerine gidilmesini engellemek için akla zarar işler yaptığını gösteriyor. Türkiye 'ameliyat yapılan bir ülke' haline gelmemeli. 'Dış mihraklar, bakanlara rüşvet dağıtarak Türkiye'de ameliyat yaptılar' argümanını, 'rüşvet almasalardı ve bu operasyonu yaptırmasalardı' cevabı çürütmek için yeterli değil mi? Hükümetin yaklaşımı, soruşturmanın ötesinde Türkiye'nin hassas dengelerini sarsan ilave bir faktöre dönüşüyor. Başbakan için doğru tek ölçü var: Bakanlarına veya partisine değil, yönettiği Türkiye'ye sahip çıkmak. Su alan gemi Türkiye çünkü." ii. 24/12/2013 tarihli, "Başbakan Kaybettiği Savaşı Sürdürüyor" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Sözleri zaten bir stratejiyi veya siyasî bir hesabı değil, öfke ve intikam duygularını yansıtıyor. 'Velev ki' Cemaat'i önce didik didik doğradı sonra da darmadağın etti. Eline ne geçer? Derdine çare olur mu? 11 yıllık iktidar gücünü ve halk nezdindeki karizmasını saplandığı bataklığı aşmak için tüketiyor. Sırtındaki ağır yükle bu badireyi geçmesi imkânsız.Durumu özetleyen meşhur fıkrayı hatırlayalım. Başbakan halefine üç tane zarf bırakıp tembih ediyor: 'Çok zor durumda kaldığında sırasıyla aç'. Ekonomi berbat vaziyette ve hükümet sallanıyor. Yeni başbakan birinci zarfı açıyor ve çareyi okuyor: 'Muhalefeti suçla!' Durumu biraz toparlıyor ama bir zaman sonra muhalefetin baskısı dayanılmaz hale geliyor ve mecbur kalıp ikinci zarfı açıyor. Yine tek bir cümle: 'Dış mihrakları suçla.' Bir süre idare ettikten sonra bu sefer yolsuzluklar ayyuka çıkıyor, ahval berbat; ve çaresiz son zarfı açıyor. Zarfın içinde yine çok kısa bir not: 'Hemen halefine üç tane mektup bırak!'Başbakanımız, henüz üçüncü zarfı açmadı; çünkü kaybettiği bir savaşı cansiperane şekilde sürdürmeye çalışıyor. Sözleri zaten bir stratejiyi veya siyasî bir hesabı değil, öfke ve intikam duygularını yansıtıyor. Velev ki Cemaat'i önce didik didik doğradı sonra da darmadağın etti. Eline ne geçer? Derdine çare olur mu? 11 yıllık iktidar gücünü ve halk nezdindeki karizmasını saplandığı bataklığı aşmak için tüketiyor. Sırtındaki ağır yükle bu badireyi geçmesi imkânsız. Safralardan kurtulmaya ise yanaşmıyor. Arkasındaki halk desteği nereye gider? Bu soru apayrı bir konu; ama önünde duran hukukun ördüğü yüksek duvarı aşmasına yetecek hiçbir araca sahip değil. Ortada çok ciddi bir yolsuzluk dosyası var ve Başbakan üstü kapalı olsa da durumu kabul ediyor. Sadece Cumhuriyet'in haberinde yer alan 'Teslim edilen para, peşkeş çekilen, devletin parası, milletin parası değildir' sözü kendisine aitse, aleni bir suç ikrarı. Devletin bankasının genel müdürünün, bakanların çocuklarının sanık olarak yer aldığı bir soruşturmanın ucu gelir milletin ve devletin hukukuna dayanır. Yargıya savaş açarken söylediği, 'Siz de böyle pırlanta, tertemiz değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz var.' lafı, içinde iki suç barındırıyor. Birincisi, 'evet biz temiz değiliz' ikrarını; ikincisi ise başkalarına ait suçları şantaj amaçlı saklama itirafını.Krizin henüz daha bir haftası geride kaldı. Hukuk yavaş işler ama sağlam işler. Başbakan, umutsuzca yağıp-gürleyerek sürdürdüğü savaşta 'hükmen' mağlup oldu. 'İmam-hatiplere bağıştan', 'barış sürecini sabote etme' argümanına, Halk Bankası'nın ekonomimiz için vazgeçilmez değerine kadar geliştirilen hiçbir gerekçe yolsuzluğu meşrû göstermeye yetmiyor. Hükümet kan kaybetmeye devam ediyor. Sadece vaziyete isim konulması zaman alacak.Gidişatı anlamakta zorluk çekenlerin, zihni karışanların başvuracağı sağlam ölçüleri hatırlatalım. Bir tanesi, gazetemizin tirajında -bir kampanya yürütülmemesine rağmen- hızlı artış. Başbakan'ın Hocaefendi'ye karşı giriştiği polemik, onun gibi kendini kanıtlamış bir liderin ferasetine aykırı. 'Cemaat' bir siyasî parti değil, üstelik ahlakî-vicdanî bir prensibe dayanıyor. Üstelik bu savaşta 'Cemaatin' -'in'de yaşadıklarına göre- kaybedecek kaşaneleri yok. Siyasî iktidarlar, bir araya getirdikleri çıkar ortaklığı bitince dağılırlar. 'Cemaat' bir gönüllüler hareketi ve gücünü 'alma'ya değil 'verme'ye dayandırıyor. İktidar baskısı, böyle yapıları dağıtmaya yetmez, tam tersine güçlendirir. Cengiz Han, YesevîDergâhı'nın müridlerinin kellelerinden koca tepeler yaptı, yine de o mübarek ocağın ateşini söndüremedi. Yolsuzluk batağına saplanmış bir hükümet, evrensel boyut kazanmış böyle bir sivil-gönüllü hareketin neresini budayabilir? 'Budadı' diyelim, kendisine ne fayda sağlayabilir?Hocaefendi, Başbakan'a çareyi gösteriyor: 'Aklan' diyor, 'vahdeti temin et, vifak ve ittifak yollarını araştır'. Başbakan ise, geçmişte darbecilere karşı sert duruşunu 'bir tek geri adım atmayacağız' diye bu sefer pamuk gibi insanlara karşı gösteriyor. Siyaseti çöküyor, itibarı darmadağın oluyor. Peşinen kaybettiği savaşı, ısrarla sürdürüyor. Adaletin terazisi artık başbakanın elinde değil; o da bir kefede tartılıyor ve hızla ağırlığı azalıyor."iii. 29/12/2013 tarihli, "Yargı Başbakanın Siyasi Rakibi mi?" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"En son 'HSYK’yı kim yargılayacak?' diye kendi sorduğu soruya Başbakan, 'millet yargılayacak' cevabını verdiğine göre, zihnindeki 'yargı algısı'nda esaslı bir sorun olmalı. Başbakan’ın sürdürdüğü polemik, yargı erkine siyasî parti muamelesi yaptığını gösteriyor. Yargıyı, sandıkla tehdit ediyor. Yargı seçime mi girecek? Yargının yürüttüğü soruşturmayı, sandıkta halk mı karara bağlayacak?Diyor ki: 'Ben şuna inanıyorum; ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, egemenlik kayıtsız şartsız yargının değildir.' Başbakan’ın bu inancı yanlış. Üstelik yürütme erkinin başında olduğuna göre sahip olduğumuz demokratik-hukuk devletini tehlikeye atacak çapta büyük bir yanlış. Çünkü cümle içinde yer alan zıtlık, 'egemenlik' adı verilen gücün kendi içinde mevcut değil. Ayrıca bu iş bir inanç meselesi değil. Başbakanlar bir yargı soruşturması ile karşılaştıkları zaman egemenliği kendilerine göre yorumlamasınlar diye, bu prensip anayasaya çok açık bir şekilde yazılıyor. Nitekim bizim Anayasa’mızın maddesi ( maddede egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağını belirttikten sonra): 'Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır' hükmüyle, Başbakan’a çok açık cevap teşkil eden bir ifadeye yer veriyor. Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet sahip olduğu egemenliği yetkili organlar eliyle kullanır. Bu yetkili organlar (Anayasa’da sıralandığı üzere): Yasama, yürütme ve yargıdır. Anayasa, kuvvetler ayrılığı prensibine göre bağımsız olan bu üç 'millî irade organı' arasında bir hiyerarşi olmadığını, yani birinin diğerine üstünlüğünün bulunmadığını 'Başlangıç' kısmında belirtir. Hepsinin üstünde yer alan tek güç Anayasa ve kanunlar yani hukuktur. Zaten bu prensibin işlediği, yani devlet adına kullanılan yetkilerin tamamının hukuka dayandığı devlet düzenine 'hukuk devleti' adı verilir. Hukuk denetimi yargıdan sorulduğuna göre, fiilen yargı 'millî irade'nin en tartışmasız iş gören organı olmaktadır.Demek ki millî iradeyi tek başına Başbakan temsil etmiyor. O sadece yürütme erkinin başında bulunuyor. Parlamenter sistemde partisinin yasama organında çoğunluğu olduğu için, millî iradenin yasama kısmında da bir ağırlığı var. Yasama erki, iktidarı ve muhalefeti ile Parlamento’nun tamamına ait. Sonuçta hem yürütmede hem de yasamada Başbakan’ın yetkileri sınırsız değil. Yürütme olarak bazı yetkilerini Cumhurbaşkanı ile birlikte kullanıyor. Yasama organında da meselâ anayasa yapamıyor. Ve hepsinin üzerinde, kullandığı bütün yetkilerin hukuka uygun olması gerekiyor. İşte uygun olmadığı zaman devreye yargı erki giriyor. Onu dengeliyor. Yürütmenin (ve tabii yasamanın) yaptıklarının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi yargıya ait olduğu için, yargı erki her ikisinin de fiilen üstünde yer alıyor.Bir de şu anda tartıştığımız konunun bir erkler çatışması olmadığını hatırlayalım. Yargı yürütmenin elindeki bir yetkiye el koymuyor. Sınırlarına tecavüz etmiyor. Sadece yürütme organının da içinde yer aldığı bir yolsuzluk soruşturması yürütüyor. Yürütme alenî olarak bu soruşturmayı engellemeye çalışıyor. Engellemek için adlî kolluğu hallaç pamuğu gibi atıp, işini yapamaz hale getiriyor. Savcının soruşturmayı yürütmesini engellemek için, adlî kolluğun üzerinde idarî denetim kuruyor; soruşturma başlar başlamaz Adlî Kolluk Yönetmeliği’ni değiştiriyor ve yargıya müdahale ediyor. Bu durumun neresi erkler çatışması? Yargının yürüttüğü soruşturmayı engellemek, bir yetki çatışması mı?Başbakan yargı erkini doğrudan bir siyasî rakip statüsüne yerleştiriyor. Daha öteye geçip, ihanet retoriği ile siyasî bir savaş ilan ediyor. Yargıyı, yürüttüğü yolsuzluk soruşturması yüzünden 'ajan', 'çete' ilan ediyor. Yargı bir siyasi parti olmadığına göre, bu suçlamalara nasıl karşılık verecek? Tabii işini yaparak. Yargı, Başbakan aksini düşünse de seçimlere girmeyecek. Buna rağmen hepimiz adına millî iradeyi temsil etmeye ve suçluları yargılamaya devam edecek. Yargılarken sandıktan çıkan oya değil, delillere bakacaklar."iv. 10/1/2014 tarihli, "Cumhurbaşkanı, Freni Patlayan Kamyonu Durdurabilir Mi?" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Cumhurbaşkanı önceki gün Kara Harp Okulu'nda İngilizcesini de kullanmış: Checkand balance. Demokratik hukuk devleti denge ve fren mekanizmaları ile işler. Gücün suistimalini ve keyfîliği önlemek, adil bir devlet düzenini, insan haklarını korumak için devlet iktidarını kullanan güçler arasında dengeler kurulur ve fren sistemi her daim devrede tutulur. Bir dizi tedbirin ve mekanizmanın en başında kuvvetler ayrılığı prensibi yer alır. Kuvvetler ayrılığı prensibi ile yargı, çoğunluğun iradesi yerine genel-ortak (millî) iradeye bağlanır. Böylece hukuk, devlet gücünü kullanan herkesin üzerinde egemen olur. Yürütme, yasama ve yargı hukukun üstünlüğü altında (rule of law) birbirini dengeler ve frenler. Denge ve fren mekanizmaları her şeyin üzerine hukuku egemen kılmakla sınırları tayin eder. Bugün devlet, freni patlamış, balatalarını sıyırmış bir kamyon gibi son sürat yol alıyor. Direksiyonda Başbakan var ve bu koca kamyon girdiği bataklıktan çıkmak için önüne geleni ezip geçiyor. Bu badireyi geçse bile geride bir şey bırakmayacak ve sert bir kayaya toslayıp ülkeyi darmadağın edecek. Türkiye'nin istikrarını sürdürme yeteneği, artık Başbakan'ın irade ve inisiyatifinde değil; o sadece can derdinde. Dün zorlu engelleri aşarken kullandığı güç ve irade, yani 'sağlam liderliği', bugün sadece tahribatı büyütmeye yarıyor. 'Yolsuzluk yapmış olsa bile' kaydıyla, yaklaşmakta olan kaosun korkusu yüzünden hükümete destek verenler, kısa zamanda Başbakan'ın istikrarı sürdürme yeteneği kalmadığını anlayacaklar. Hükümet ne yaparsa yapsın, bu yolsuzluk dosyaları kapanmaz. Bataklık alanda yürüttüğü umutsuz kavga, sadece ülkenin daha fazla zarar görmesine yol açar.Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştirilmesi ile başlayan denge ve fren sorunu HSYK tasarısı ile büyüyerek devam ediyor. İzmir soruşturmasında, adli kolluk, savcıların talimatlarına uymadı. Operasyon başlar başlamaz adli kolluk sıfatı kazanan emniyet müdürlerinin görevden alınması, doğrudan soruşturmanın engellenmesi demek. Birilerinin suçlu olup olmadığından bahsetmiyoruz, kimseyi yargılamıyoruz. Soruşturma yapılamıyor; hukuk ve adalet adına daha vahim bir durum olabilir mi? Hükümet hem yargıyı, hem de yargının uyguladığı hukuku, elindeki bütün araçları seferber ederek yok etmeye, böylece suçları yok hükmüne sokmaya çalışıyor. Hukuk ortadan kalkınca bu ülkede birlikte yaşayabilmek için bize ne kalacak? Tek çare var: Bu kamyonun durdurulması lâzım. Cumhurbaşkanı, sahip olduğu yetkileri kullanarak hiç olmazsa yan koltuğa geçebilir ve el frenini yavaş yavaş çekebilir; devrilmeden kamyonu yavaş yavaş durdurabilir. Onu şoför mahallinde görmek, yani inisiyatifi ele alması bile sükûneti temin etmek için çok etkili bir çare. Cumhurbaşkanı'nın önceki gün Harp Okulu'nda söyledikleri, yargıyı kendisine bağlamaya kalkan Hükümet'i hedef alıyordu. Kuvvetler ayrılığı prensibini ve bu prensibe bağlı olarak herkesin yetki ve sorumluluklarının sınırlarını hatırlatması, yargı bağımsızlığını koruma çabası dışında yorumlanamaz. Cumhurbaşkanı'nın doğrudan Anayasa'dan kaynaklanan sembolik ama tam da bugünler için derin anlamlar taşıyan yetkileri var. Anayasa'nın maddesi bugün ihtiyaç duyduğumuz bir görevi tanımlıyor: 'Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder; Anayasa'nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir' Cumhurbaşkanı, yürütme erkinin yargı erkini kendisine bağlama teşebbüsüne ve yargıya yönelik ağır saldırılarına 'devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek'adına müdahale edebilir. Kriz zaten dolambaçlı yollardan geçip Cumhurbaşkanı'nın önüne geliyor. HSYK tasarısı, Cumhurbaşkanı'nın adil bir denge noktası oluşturması ve fren sistemini çalıştırması için bir fırsat. Bu kanun, önüne geldiği zaman sadece Meclis'e geri göndermekle yetinmeyecek, mutlaka anayasal görevini de ifa edecektir. Cumhurbaşkanı siyasî birikimi, mizacı ve üslubu ile de tam bugünler için bir kader adamı. Üstelik son çaremiz."v. 31/1/2014 tarihli, "Paranın İktidarı" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Hükümet kanadı yolsuzluk soruşturmalarını dört koldan karartmaya ve gündemden düşürmeye uğraşıyor. Muhtemelen soruşturmaları yürüttükleri için mağdur edilen polisler ve savcılar da ellerindeki kritik dokümanları sosyal medya aracılığıyla servis ediyor. 'Haramzadeler' isimli, sürekli kapatılan ama tekrar açılan bir Twitter hesabı bu belgeleri yayınlıyor. Yayınlanan metinler belli ki soruşturma dosyasına konmuş, yani resmî kontrolden geçmiş teknik takip raporları. Masumiyet karinesi herkes için geçerli; ancak kişileri suçlamak ve mahkûm etmek dışında, bu metinler -şayet doğru ise- içinde dönüp-durduğumuz ve çoğu zaman anlamakta güçlük çektiğimiz siyasî-ekonomik düzenin ne tür mekanizmalarla işlediğine dair çok sağlam ipuçları barındırıyor.Öncelikle Başbakan'ın fiilî gücünü, devlet rantını dağıtma iktidarından aldığı anlaşılıyor. Devletten ihale alan işadamları, karşılığında Başbakan için gazete ve televizyon satın alıyor. Kılıçdaroğlu'nun sorduğu 'ATV ve Sabah'ın patronu Başbakan mı?' sorusunun cevabı, bu soruşturma dokümanlarında delilli-ispatlı bir şekilde var. Aynı kaynaktan, yani devlet rantından gelen 'hayır' paralarının sağladığı toplumsal iktidar gücü tasavvur edilemeyecek kadar büyük. Bir siyasî partinin, neredeyse sınırsız kaynak kullanarak toplumun yoksul kesimlerine para dağıtma imkânı, doğrudan 'millî irade yolsuzluğu' değil midir? İşadamları havuza yüzer milyon atarak, tam bir milyar değerindeki medya şirketini Başbakan'ın emrine amade kılıyor. Her türlü ihale, ruhsat gibi işlerden ve özellikle kent rantından kesilen yüzde on komisyonlarla devasa bir sosyal organizasyon vücuda getiriliyor. En tepede medya gücü, en aşağıda sosyal devletin yerine geçen hayırsever bir parti organizasyonu. Anayasanın Başbakan'a verdiği hukukî yetkiler mi, yoksa devlet rantı üzerinden oluşmuş bu denetimsiz fiilî iktidar mı? Sizce hangisi daha güçlü?TÜSİAD Başkanı'nın Başbakan tarafından ihanetle suçlanmasına neden olan şikâyeti, Türkiye'deki iktidar sacayağının üçüncüsüne işaret ediyor. Başbakan'ın kullandığı devlet iktidarı, Janus'un iki yüzü gibi. Bir tarafta devlet rantı üzerinden zenginlik, öbür tarafta bu güce boyun eğmeyenlere ceza dağıtılıyor. Başbakan'ın medya patronu Aydın Doğan'a tehdidi, bu baskıların nasıl işlediğini göstermedi mi? 'İmar iznini, Şehircilik Bakanlığı verecek, Sarıgül'ün seçimi kazanması Aydın Doğan'ın otel yapmasına yetmeyecek.' Başbakan, sadece 'güç bende' demiş oluyor.Soruşturma dosyalarında yer alan bu dokümanlarda devlet kayırmasına mazhar olan işadamları ile Başbakan arasındaki ilişkinin ne kadar laçka ve laubali olduğu görülüyor. Hükümet'in imtiyazlar verdiği bir işadamı grubu ile Başbakan arasında kurulan bu çok içli-dışlı ilişki, Türkiye'de işleyen iktidar düzeninin ana iskeletini oluşturuyor. Bu düzene siyaset literatüründe 'ahbap-çavuş (crony) kapitalizmi' adı veriliyor. Lisanslar, imtiyazlar, vergi muafiyetleri, rantlar ve her türlü devlet müdahalesi tamamen keyfi şekilde hükümetle kanka olmuş işadamları arasında paylaştırılıyor. Bu düzenin vazgeçilmez bir ön şartı var: Keyfiliğin mümkün olabilmesi için özellikle ekonomik kamu hukukunun belirsiz olması, yani doğrudan hukuksuzluk gerekiyor. Türkiye'de ihale kanununun bu kadar çok değişmesinin ve kent rantını vergiye bağlayan bir kanunun çıkartılmayışının sebebini bu ön şartta aramalısınız. A.nin arazisine verilecek emsali belirleyen açık bir kanun maddesi olsaydı, Başbakan bu işadamını tehdit edebilir miydi?Yolsuzluk soruşturmaları, işte bu sağlam sacayağının tam ortasına 105'lik obüs mermisi gibi düştü. İktidar düzeneği içgüdüsel olarak tahribatı, kendisini var eden yöntemi kullanarak tamire çalışıyor: Hukuksuzluk üreterek. Yerine getirilmeyen mahkeme kararları, yargının Başbakan'a bağlanması ile ortadan kaldırılacak. Ancak düzenin hukuksuzluk üretme yeteneği kendisi ile birlikte çöktü. Bu yüzden hukuksuzluk, eninde sonunda davası görülecek suçların ve dosyaların sayısını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Yolsuzluk soruşturmaları, yürümeyen haliyle bile, paranın keyfi düzenine son verdi. Yeni düzen ancak sağlam bir hukukla tesis edilebilir."vi. 3/3/2014 tarihli, "Adalet Elbette Yerini Bulur" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Başbakan konuyu 'adalet yerini buldu” diye açıp 'hak yerini buldu' diye bitiriyor. Arada hüküm verdiği konu ise, Reza Zarrab ve bakan evlatlarının yer aldığı 17 Aralık sanıklarının serbest bırakılması. 'Hak yerini buldu' sözü doğru; ama adaletin çekingen yüzünü göstermesi için daha vakit var. Güç Başbakan’ın elinde olduğuna göre onun hakkına 'aslan payı' düşüyor. Meşhur hikâyedir: Aslan, karşısında tilki ve kurt birlikte yakaladıkları avı üçe ayırıp paylaştırıyor. 'İlk parça eşit pay sahibi olarak benim. İkincisi, kral olduğum için bana düşüyor. Üçüncü ise aranızda en güçlü olarak benim hakkım ve göz koyanı parçalarım.' İktidar güçlü olduğu için, Başbakan 'aslan payı'nı alıyor ve böylece 'hak yerini' bulmuş oluyor. Kolay değil. Soruşturmayı yürütenler başta olmak üzere, 9 bin polis hallaç pamuğu gibi atılıyor. Savcılar görevden alınıyor, yerlerine yenileri atanıyor. Adli Kolluk Yönetmeliği’nden başlayarak, yargıyı Başbakan’a bağlayan kanunlar çıkartılıyor. Hükümet medyası, kapsamlı bir karartma uyguluyor. Bu kadar çabanın bir sonucu olmalı ve hak yerini bulmalı. Peki ya adalet? Adaletin yerini bulması için, hakkın aslan payına uygun olarak dağıtılması yetmiyor. Güçlünün gücünü bir hak olarak ilan etmesi, iktidarı için yeterli değil. Bizim adalet duygumuzu da tatmin etmesi, yani bizim rızamızı alması lâzım. Rousseau’nun dediği gibi, hiçbir güç gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev haline getirmedikçe iktidarda kalamaz. Bizler boyun eğecek miyiz? Mesele gelip tam burada düğümleniyor. Bu tahliyelerin bizim adalet duygumuzda bir karşılığı var: Başbakan meşruiyetini hızla kaybediyor. Sandığı tek referans göstermekte haklı: Meşruiyetin biricik ölçüsü seçimler. 17 Aralık’tan sonra, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ihtimali bütünüyle ortadan kalktı. Partisinin başında siyasete devam edebilir mi? Üç dönem şartını kaldırsa bile, hükümetin değil sadece partisinin başında kalabilir. AK Parti’nin bugün itibarıyla genel seçim oyları 2002 düzeyinin altına inmiş durumda. Yolsuzluk soruşturmalarını durdurmak için çabalarken devletin çivisini çıkarttılar. Dağılan parçaları bir araya getirmek ve istikrarı yeniden kurmak artık Başbakan’ın elindeki araçlarla mümkün değil. Hukukun ortak payda hüviyetini kaybettiği şartlarda istikrarı ve güven ortamını sürdürmek için her şeye yeniden başlamak gerekir. Türkiye’nin gelip takıldığı bu dar boğaz aslında AK Parti’nin kurumsal kimliğinin değil, Erdoğan ve çevresindeki küçük bir azınlığın eseri. Dershaneleri kapatma teşebbüsüne, AK Parti içinden ne kadar büyük bir tepki geldiğini ve bu direncin Erdoğan’ın ısrarı ile aşıldığını hatırlayalım. Mevcut savaş, kişisel bir savaş olarak sürüyor. Ne kadar güçlü bir lider olursa olsun, AK Parti’nin kurumsal kişiliği ile Erdoğan’ı ayırdığınız zaman her şeyin rengi değişiyor. Erdoğan kazanamayacağı bir savaşa, hesap hatası yaparak girdi; şimdi kişiselleştirerek sürdürüyor. Böylece istikrarın kurucu aktörü olmaktan çıkıp, sürdürülmesi mümkün olmayan bir güvensizlik ortamının müsebbibine dönüşüyor. Savaşın kişisel niteliğini görmek için şu sorunun peşine düşmek yeterli: Bir siyasî parti, doğal seçmen tabanını oluşturan bir Cemaat’e karşı neden ölümüne bir savaş açar? Bir parti seçim kampanyasını, rakip partilere karşı değil de neden kendi seçmen kitlesine karşı yürütür? Kurumsal yapısı ve refleksleri ile bir siyasî parti, böyle bir hatayı nasıl yapar? Başbakan, gücünü bir hak olarak kullanırken, asıl bu gücün kaynağı olan sandıktaki meşruiyetini kaybediyor. Son tahliyeler acaba AK Parti’ye ne kadar oy kaybettirdi dersiniz? Seçim meydanlarında AK Parti’nin adayları diğer partilerin adayları ile yarışıyor. Başbakan ise adaleti esir alarak ve 'siyasî olmayan' bir kavga yürüterek onlara köstek oluyor. Bu yanlışlık ne kadar sürebilir? Adalet elbette herkes için mutlaka eninde sonunda yerini bulacaktır."vii. 14/3/2014 tarihli, "Yangınla Delil Yok Etmek" başlıklı yazının içeriği şöyledir: "Berkin Elvan’ın cenazesinde kabaran kitlesel tepki, Türkiye’nin vardığı yerin bir özeti gibiydi. Niyazımız: Allah rahmet eylesin ve benzer acılar tekrarlanmasın. 15 yaşındaki bir delikanlının yürek burkan ölümü, gündelik telaşın ve çekişmelerin üzerine çıkmak ve geleceği kurtarmak için can simidi gibi sarılacağımız bir vesile olmalı. Burak Can’ın ki de öyle.Doğru, önümüzde seçimler var. Sıcak gündemin her ayrıntısı, sandığı etkileme yeteneği ile ölçülüp-tartılıyor. Partiler rekabet ediyor ve gözleri başka bir şey görmüyor. Berkin’in bıraktığı izi takip ederek başka yolları denemeliyiz. 17 Aralık, siyasî rekabetin yeni bir kalıba döküldüğü tarih değil, bir iktidarın çöküşünün başlangıcı. Başbakan, kendi yol ve yöntemlerini kullanarak bir düzen inşa etmeye girişmiş. Mimarisini salt gücün ve iktidar hesabının oluşturduğu bir düzen. Kullandığı araçlar ise gayrimeşru. Bugüne kadar yolsuzluk, kanunsuzluk adıyla ortalığa dökülenlerin hepsi, bu düzenin yerle yeksan olmasını sağladı. Türkiye’nin 12 yılına hükmeden lider, kendi eseri olan bu düzenin yıkıntıları altında kaldı. Tekrar doğrulup ayağa kalkması ve Türkiye’ye işleyen yeni bir düzen kazandırması imkânsız. Hesapları yanlış çıktı ve kaybetti. Şimdi bu enkazın içinden Türkiye’yi harabeye çevirerek çıkmak istiyor. Gayrimeşru hesabının faturasını hepimize ödetmeye kalkıyor. 17 Aralık’ta toplumu bir arada tutan en önemli sermayemizi, birbirimize güvenimizi kaybettik. Erdoğan’ın toparlamak için yapabileceği hiçbir şey yok, çünkü bu güven kaybının müsebbibi kendisi. Enkazın üzerinden kalkmıyor, ortamın daha da çürümesine, kokmasına sebep oluyor. Yapabileceği başka hiçbir şey yok: Ortaya çıkan ayrık otunu gözlerden saklamak için orman yangını çıkarmaya davranıyor. Türkiye yangın yerine dönerse kendisinin ve şeriklerinin kurtulacağını düşünüyor. Deliller yok olacak, dikkat dehşet veren yangına çevrilecek. Başka çaresi yok. Erdoğan’ın kamplaştıran nefret dilini, habire düşman üreten söylemini başka türlü açıklayamazsınız. Ergenekoncular kimin marifetiyle ve neden çıktı? 'Millî orduya kumpas kuruldu' lafı üzerine kapsamlı bir strateji nasıl inşa edildi? Tek bir delil, tek bir dayanak olmadan Cemaat neden 'örgüte' dönüştü? İnsanların inançları, ahiretleri hangi kıstaslarla bu kadar ucuz sorgulanır oldu? Yargıyı kendine bağlamış, polisi şamar oğlanına çevirmiş bu kadar muktedir bir iktidar hangi pişkinlikle, 'paralel devlet' hayaleti üzerine bir yığın suç isnad edebildi? İcat ettiği günah keçilerinden şikâyet ederken, neden hiç muktedir olduğunu hatırlamadı? Bu kadar güç, bu kadar yolsuzluk ve bu kadar hukuksuzluktan sonra biçare mazlum rolünü hangi yüzle üstlendi?Bütün bu soruların tek cevabı var: Çaresizlik. Muktedirlerin çaresizliği sadece kendilerini değil, çevrelerini de bitirir. Hırsızın cesareti de çaresizliğinin eseridir. Rezilane, pespaye bir cesaret; ama neticede pervasız bir cesaret. Yolsuzluk delillerini yok etmek için devlet arşivlerini, dolayısıyla hafızamızı küle çevirmeye azmetmiş bir iktidarla karşı karşıyayız. Allah hepimizi, yolsuzluğu örtmek için ülkeyi yangın yerine çevirmeye azmetmiş bu iktidardan korusun.Seçime giderken yolsuzluklar hakkında hüküm vermek üzere bir seçimle karşı karşıya değiliz. Bu nefretin, bu düşmanlığın, bu fesadın, bu kundakçılığın kaynağını kurutmak zorundayız. Kaynağını kurutmak için tek yol var: Hükümet’in üzerine kâbus gibi çöken yolsuzlukların hakikatini ortaya çıkarmak. Ne kadar gecikirsek, ülke olarak ödeyeceğimiz bedel o kadar ağırlaşacak.Devletin çivisi çıktı. Bırakın paralelini, gölgesine sığınacağınız, hakkınızı arayacağınız bir devlet otoritesi kaldığına inanıyor musunuz? Neden? Yolsuzluklara karartma uygulayanlar, devletin meşruiyetini de karanlığa gömdüler. Yolsuzluk iddiaları patlamasaydı, eli kanlı katiller bugün dışarıda olur muydu?Hiç şüpheniz olmasın, Başbakan’ın nefret dili, katran gibi koyulaşacak. Toplumda biriken tepkiler boşalacak yer arayacak. Böylece yeteri kadar düşman bulunacak. Hepimize düşen: İnadına oyuna gelmemek ve hesap sormaktan ibaret. Etrafınızdaki yangın, delilleri yok etmek için."- Savcılık, kamuoyunca 17-25 Aralık soruşturmaları olarak bilinen dönemde Zaman gazetesinde yazan köşe ve haber yazarlarının davaya müdahil olarak algı mühendisliğine katkıda bulunduğunu, başvurucunun da aynı kapsamda bu yazıları yazdığını ileri sürmüştür. Savcılık 24/12/2013 tarihli yazısıyla başvurucunun Başbakan’ın kaybettiği savaşı sürdürdüğünü ve FETÖ-PDY ile girdiği savaşı kaybettiğini ileri sürerek FETÖ-PDY’nin amacı doğrultusunda tavır geliştirdiğini belirtmiştir. Savcılık, bu yazısında başvurucunun "Hocaefendi" olarak nitelendirdiği FETÖ-PDY kurucu lideri Fetullah Gülen'in tavsiye ve çözüm önerilerini Başbakan'a ilettiğini ileri sürmüştür.viii. 19/3/2015 tarihli, "Devri Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Bir 'devr-i sabık' olacak mı? Mutlaka ve kaçınılmaz biçimde. Yeni Dönem’in rengi ve kişiliği, eski hesaplar görülürken oluşur.Askerî vesayet dönemi nasıl Ergenekon, Balyoz fırtınaları ile kapandıysa, Erdoğan dönemi de, dava dosyaları ikmal edilerek tarihin kucağına öksüz bir çocuk gibi emanet edilecek. İnsanlar gibi iktidarlar da fani, neyse ki arada boşluk olmuyor; her iktidar sahibi koltuğunu başka bir iktidar sahibine bırakıyor. Dönemler de öyle.17/25 Aralık dosyalarının üzerini örtmek Türkiye’ye çok pahalıya patladı. Sadece yargı erki, bağımsızlığını ve adalet dağıtma yeteneğini yitirmedi; hukukla birlikte ülkenin var olan siyasî-ekonomik düzeni de yerle bir oldu. Bugünün geçiş hükümeti, ekonomisini, temel siyasî sorunlarını, uluslararası ilişkilerini yönetemeyen bir yapı sergilemiyor mu? Türkiye açıkça yönetilemeyen bir ülke. Sebeplerle sonuçlar arasındaki ilişkiyi doğru kurmayı nasıl olsa 'devr-i sabık davaları' görülürken, ince detaylarına kadar öğrenme fırsatı bulacağız. İktidar suç bastırmak için hukuku alt-üst etmeseydi, düşmanlar icat etmek için cadı avı başlatmasaydı bugün büyüyen 'yönetim zaafları', 'kriz manzaraları' ortaya çıkar mıydı? Finans sistemindeki kırılganlığın 'Bank Asya’ya çökme operasyonunun' sonucu olduğunu görmek için bankacı olmaya gerek yok. Sermayenin dünyanın her yerinde aradığı güveni, Erdoğan’ın emrivakilerinde bulabilmesi mümkün müydü? Adalete güven, herhalde tarih boyunca bu kadar düşmemişti. Yargı bağımsız olsaydı, yargıçlık teminatı işleseydi her çeşit suçta böylesine patlama yaşanır mıydı? Yolsuzluklar soruşturulmasın diye taşlar bağlanınca bütün köpeklere gün doğdu. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Yeni bir inşa süreci için enine boyuna devr-i sabık muhasebesine girişmek zorundayız.Devr-i sabık, üç ana dava kapsamında gündem oluşturacak. İlki görülemeyen davaların kendisi; yani 17 Aralık’ın kapatılan, 25 Aralık’ın açılamayan soruşturmaları tamamlanacak ve eksiksiz bir şekilde adalet hükmünü ikmal edecek. İkincisi bu soruşturmaları kapatmak için işlenen suçların faillerinin yargılandığı dava olacak. 'Kanunsuz emir', 'konusu suç teşkil eden emir', 'yargıyı engelleme' gibi suçlamalarla çok sayıda kamu görevlisi yargılanacak. Üçüncü olarak, kamu gücü ve imkânları ile sürdürülen ve çok geniş bir mağdur kitlesi oluşturan sistematik cadı avı ve muhalefeti susturma operasyonları dava konusu yapılacak. Bank Asya operasyonu ile emniyet teşkilatında yapılan kıyımı ve kanuna aykırı soruşturmaları muhtemelen iki ana dosyadan takip edeceğiz. Bank Asya operasyonuna 'yetkili' olarak bulaşanların, bu bankanın itibarını zedeleyecek haber yapanların, devletin tepesinde 'bu banka zaten batmış' diye batırmaya çalışanların yargılanmadığı bir ülkede en basit bir piyasa kuralını işletemez ve ekonominizi ayakta tutamazsınız.Görünen o ki bugünün söz ve hüküm sahibi epeyce makbul zevatı kanunsuz eylem ve işlemleri için yargı önünde hesap verecek. Aksi mümkün mü? Suçların cezasız kaldığına dair yakın tarihte tek bir istisna bile yok. Üstelik bu devr-i sabık’ın bir özelliği var. Sandıktan çıkan bir iktidarın suçlarını, yine sandıktan çıkan ve bu konuda vekâlet alan bir iktidar yargıya taşımış ve parlamenter denetim yollarını açmış olacak. Dahası da var. 2002 yılında bu iktidara destek veren ve üç dönem iktidarda tutan ana aktörler de devr-i sabık hesabında 'davacı' sıfatıyla yer alacak. Hiç kuşkunuz olmasın, yargılanacak olan 12 sene değil, sadece 2012 sonrası. Dünün bütün sivil dinamiklerini arkasına almış bir iktidar değil, sadece müteahhit lobilerine ve inşaat sektörüne hizmet eden ve bir-iki fikir fukarası kalem marifetiyle algı operasyonları yürüten daracık bir iktidar çekirdeği söz konusu olan.Yukardaki davalar arasında 'laik rejimi yıkmak' gibi bir suçlama yer almayacak; belki sadece 'dince kutsal sayılan değerleri siyasî çıkarlara alet etme' suçlaması, ana iddiaların tamamlayıcı unsuru olarak boy gösterecek. Devr-i sabık yaklaşıyor. Yeni dönemin iktidarının temel taşını devr-i sabık muhasebesi oluşturuyor."ix. 20/3/2015 tarihli, "Türkiye’nin Yeni Aktörleri" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Erdoğan, 2011 seçimleri sonrasını 'ustalık dönemi' ilan ederken hepimiz Koca Sinan’ın ustalık eseri Selimiye gibi bir şaheser inşa edeceğini düşünmüştük; hâlbuki ortaya çıka çıka Beştepe’deki Ak-Saray çıktı.Tarihin sunduğu fırsat, demokrasiyi sağlam çivilerle bu topraklara raptetme vasatıydı. Erdoğan, toplumun ve tarihin önüne serdiği bu eşsiz-benzersiz fırsatı sarayını, yani kendi kişisel otokrasisini inşa etmek için harcadı. İşin tuhafı onu da başaramadı. Geride gündelik yaşayan, iki ayağı üzerinde duramayan bir ejderha kaldı. Birkaç müteahhitte, kolay harcanabilen paraya, halka rüşvet olarak dağıtılan kamu imkânlarına, istihbarat raporlarını köşe yazısı diye yayımlayan beş-on gazeteciye dayanan bu güç, sahibi için bile artık taşınamaz durumda. Yeni dönemler sancılı geçiş süreçleri ile başlar. Haksız, hukuksuz ve adaletsiz gücün saltanatı tasfiye edilirken elbette savrulmalar yaşanacak. Demokrasi yavaş işleyen ve maliyeti yüksek bir yönetim biçimi olduğuna göre bedelini ödemekle meşgulüz.Erdoğan otokrasisinin devlet üzerindeki tagallübünü sürdüren temel sebep işte bu demokratik maliyeti. Ülke için ağırlaşan bu faturadan daha ağırı demokrasinin inkıtaya uğraması. Türkiye’de bir darbe ve yeniden vesayet düzenine dönme ihtimali yok. Olmaması, Erdoğan’ın inandırıcı bir hasma duyduğu ihtiyacın karşılanmaması anlamına geliyor. Güç sahibine düşman lazım, sandıktan başka rakip olmamalı.Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. 'Ustalık döneminde' kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden yakalanabilir. Demek ki kişisel karizmalara kapalı, gücünü hukuktan ve aklî gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak. Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşrû sınırlarına çekilecek; ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak.Bürokrasinin, kapıkulu düzeninden çıkıp devletin alî menfaatleri ve kamu yararı adına özerkleşmesi yeni dönemin en bariz özelliği olacak. İran’ın hemen yanı başımızda yeni bir imparatorluk inşa etmesi, bir devlet sorunu olarak büyürken, Mısır’la ilişki kuramayan bir otokrasi ile kendimizi koruyamayız. En çok korkulan ekonomik kriz, demokrasi dışı güçlerin tasallutundan değil, hem iktidarı hem de ekonomiyi tekeline almaya çalışan tek kişiden kaynaklanıyor ve para bürokrasisi bu tasalluta milim kıpırdamadan direniyor. Yeni yetme bir devlet değiliz, bürokrasinin devlet menfaatlerini koruma içgüdüsü bu sefer halka da güven verebilir. Demek ki sivil-asker devlet bürokrasisi kapıkulu düzeninden çıkacak, yeniden özgüven kazanacak ve sorumluluklarını yerine getirecek.Her şey gelip ekonomiye bağlanıyor. Dar bir oligarşiyi beslemek için ekonominin bütün dolaşım sistemi otokrata yakın müteahhitlere bağlandı. İnşaat sektörü, çarklarını çevirdiği otokratik düzen ile birlikte ekonominin üzerinde artık taşınamaz bir yüke dönüştü. Bu ağır yükten kurtulmanın tek yolu hukuku hakim kılmak ve siyasetin ekonomi üzerindeki tasallutuna son vermek. Derin ve uzun süreli bir ekonomik krize gömülmeden yeni dönemi başlatma fırsatı mevcut. Krizden kaçış refleksi, krizin kaynağı olan otokrasiyi yıkmakla mümkün. Piyasaya eşit ve adil rekabet şartları sağlayacak bir siyasî çoğulculuk gerekiyor.Güçlü, atak bir siyasî vizyon yerine toplumun ve ekonominin dinamiklerine alan açan, çoğulcu, dengeli, makûl ve uzlaşmacı bir iktidar mimarisi yükselecek. Hukuku evrensel ölçülerde yeniden egemen kılma çabası, bu geniş yelpazenin ortak paydasını oluşturacak.Köklü bir demokrasi tecrübemiz var. İfrattan tefrite savrulma ihtimalimiz yok. Türkiye’nin yetişmiş kadroları, derin birikimi bu sürecin kazasız-belasız atlatılması için yeterli. Toplumu, ekonomisi, siyasî kadroları ve devlet bürokrasisi sağduyuya uygun şekilde işbirliği içine girip otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem başlatacak. Yeni aktörler bu grupların temsilcisi olacak."- Savcılık başvurucunun "Devri Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazısında "... Yargı bağımsız olsaydı, yargıçlık teminatı işleseydi her çeşit suçta böylesine patlama yaşanır mıydı? Yolsuzluklar soruşturulmasın diye taşlar bağlanınca bütün köpeklere gün doğdu. Bedelini hepimiz ödüyoruz. Yeni bir inşa süreci için enine boyuna devr-i sabık muhasebesine girişmek zorundayız ..." şeklindeki ve "Türkiye'nin yeni aktörleri" başlıklı yazısındaki "... Türkiye'nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. Ustalık döneminde kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden yakalanabilir. Demek ki, kişisel karizmalara kapalı, gücünü hukuktan ve akli gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak. Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşru sınırlarına çekilecek ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidadar denklemi çıkacak ..." şeklindeki sözlerinin demokrasi içinde bir arayış gibi görünse de özünde askerî darbeyi davet edici bir mahiyet taşıdığını, darbe çağrısı suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih ettiğini belirtmiştir.x. 4/2/2016 tarihli, "Arınç Saray'ı, Sur'daki Tünellere Sokuyor" başlıklı yazının içeriği şöyledir:"Bülent Arınç'ın Saray'a yönelik salvolarını, hâlâ kişisel bir çekişme olarak yorumlayanlar, ayrıntılara ve doğrudan söylenen sözlere odaklanmalı. Sözler açık, bağlantılar açık, hatta stratejiler bile çok açık bir şekilde formüle bağlanıyor. Bırakın kılıçların kınından çekilmesini, mermi namludan çıkmış vaziyette. Ne için? Bir iktidar bloku çöküyor, yerini yeni bir iktidar koalisyonu alıyor. Taktik çıkışlar, gevezelikler değil, iki farklı güç arasında iktidar mücadelesine noktayı koyacak yüksek strateji devrede.Arınç Saray iktidarını, Sur ve Cizre'de PKK'nın açtığı hendeklere ve tünellere gömecek savaşı başlattı. Gömebilir mi? Devletin ve yüksek bürokrasinin de içinde yer aldığı Saray'a alternatif geniş bir koalisyonun 'sözcüsü' olduğunu dikkate alırsanız, 'evet, gömebilir'.Çelik'in, Başbakanlık başdanışmanlığından ayrılır ayrılmaz sıraladığı Çözüm Süreci'ne yönelik radikal eleştirileri, Arınç'ın çıkışının öncesine yerleştirirseniz, dışlanmış iki silah arkadaşı arasında uyumdan öte, kapsamlı bir stratejinin devreye sokulduğunu görebilirsiniz. Savaş alanı olarak 'Dolmabahçe mutabakatı' üzerindeki yoğunlaşmayı, mutlaka PKK'nın Bahar'la birlikte 35 civarında şehir merkezine yayacağı 'Devrimci Halk Savaşı' ile irtibatlamanız gerekecek. Devlet Güneydoğu'da köşeye sıkışmış vaziyette. Sorumlusu 'Dolmabahçe Mutabakatı'nda kendini ele veren Saray iktidarı. Türkiye'nin bu badireden en az zararla çıkabilmesi için, idam cezasının geri gelmesi, Dolmabahçe'de noktalanan Çözüm Süreci'nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini hatırlatıyorum.Dolmabahçe Mutabakatı, Erdoğan'ın ve çevresindeki Çözüm Ekibi'nin, PKK tarafından -argo tabirle- tufaya düşürülmesi idi. 'Silah bırakılacak ve kamu düzeni ihlal edilmeyecek' vaadi yüzünden 10 maddelik Öcalan'ın propaganda metni resmiyet kazandı. Erdoğan'ın gözettiği asıl hedef ise 7 Haziran seçimlerinin sükûnetle atlatılması ve başkanlık sisteminin önünün açılmasıydı. PKK için bu mutabakatın taktik bir hamle olduğu, 12 saat sonra Demirtaş'ın değişen tavrıyla ortaya çıktı. Erdoğan'ın bu mutabakatı reddetmesi için, Demirtaş'ın 'seni başkan yaptırmayacağız' sloganını devreye sokması ve tam üç haftanın geçmesi gerekti. Saray sözcülerinin '30 yıllık Kürt isyanı sona erdi'alkışlarının 'aldatıldık' feryadına dönüşmesi de bu üç haftanın sonunda gerçekleşti. Davutoğlu da Arınç da bu teşebbüse karşı çıkmıştı.Arınç ile Erdoğan arasında 'Dolmabahçe Mutabakatı' ekseninde yoğunlaşan polemiğin ayrıntıları çok önemli.Arınç'ın, 'Her aşamadan Cumhurbaşkanı'nın haberi vardı.' sözünü, 'yalan' değil de 'dürüstlüğe aykırı' diye Erdoğan'ın reddetmesi, bu konunun gizli kalması için verilen sözlere göndermede bulunuyor. Ayrıca Erdoğan 'benim bilgim haricinde yapıldı' demiyor; tersine 'Benzer toplantılar daha önce de Sadullah Ergin ve Beşir Atalay ile Ankara'da yapıldı.' diyor ve karşı çıktığı şeyin toplantının yapılması değil -Y.A., E.A. ve Ü. için- 'Onlarla aynı fotoğraf karesinde olmanız doğru olmaz.' dediğini hatırlatıyor. Kısaca gizli saklı bir ayrıntı yok. Cumhurbaşkanı sadece Anadolu Ajansı muhabirinin salona alınıp, Atatürk tablosu önünde Y.A. ile S.S.Ö.nün çektirdiği fotoğrafa itiraz ediyor.İki kere ikinin dört ettiği gibi, Dolmabahçe'de yapılan toplantının öncesinin ve sonrasının sonucu, bugün koskoca devletin Sur ve Cizre'de kazılan hendeklere yuvarlanması, ardı arkası kesilmeyen şehit haberleri. Devlet aklının bu durumlarda bulduğu çözüm standart: O hendekleri hatası olanlarla doldurup kapatmak. Tersine bugün iç güvenlik yönetimi hâlâ Dolmabahçe ekibinin elinde ise sözü geçen birinin, taşları yerinden oynatacak şekilde konuşmaya başlaması gerekiyor. Bülent Arınç işte bunu yapıyor. Saray iktidarını Sur'daki, Cizre'deki tünellerin içine sokup, üzerine duvar örüyor."- Savcılığa göre başvurucu; bu yazısıyla Güneydoğu’da yaşanan olaylardan siyasi iktidarı sorumlu tutmuş, "...Dolmabahçe'de noktalanan Çözüm Süreci'nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini hatırlatıyorum..." şeklindeki sözleri ile halkı askerî darbeye davet etmiş, baştaRecep Tayyip Erdoğan olmak üzere çözüm sürecini yürüten yetkililerin asılması gerektiğini ileri sürmüştür.İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 24/4/2017 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/112 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. 5/4/2018 tarihinde Savcılık, esas hakkındaki mütalaasını sunmuştur. Savcılık mütalaasında başvurucunun terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğini belirterek bu suçtan cezalandırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Mütalaada başvurucunun anılan suçu işlediğine dayanak olarak iddianamede ifade edilen yazılarının yanı sıra değindiği olgulardan bazıları aşağıdaki şekildedir: - Başvurucunun cep telefonunda yapılan incelemede örgüt üyelerinden O.Ö. isimli kişi ile 13/3/2016 ve 24/6/2016 tarihleri arasında Twitter isimli uygulama üzerinden mesajlaştığı, bu mesajlarda O.Ö.nün başvurucuya "Az evvel beyefendiye selam ve mesajınızı iletti FMRCN, çok dua etti, gözlerinin içi ışıldadı." şeklinde sözler söylediği ileri sürülmüştür.- Başvurucunun FETÖ/PDY'nin güdümünde bulunan ve erişimi engellenen Samanyolu Haber, Zaman, Bugün, Cihan, Yeniyön, Özgür Düşünce, Aksiyon dergisi ve Nokta dergisi gibi yayın kuruluşlarının Twitter hesaplarına da pek çok kez giriş yaptığının tespit edildiği ifade edilmiştir.- Başvurucunun 25/8/2015 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan "İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler" başlıklı yazısında, Taraf gazetesinde yayımlanan birhabereatfen Hükûmetin muhalif kesimlere yönelik kapsamlı bir gözaltı operasyonu düzenleyeceğini, yazının son kısmında "...suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek, sırtını devletin derinlerine yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan edenleri ise daha caydırıcı cezalar bekliyor, şer-i şerife uygun bir mecazla ifade edelim, önce çıplak vaziyette katrana batırılacak sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler, adaletin terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek..." şeklinde yorumda bulunarak Hükûmetin başına bu olayların geleceğini ima ettiği iddia edilmiştir. Atıf yapılan bu yazının tamamı şöyledir:"Taraf gazetesinde dün yer alan haber-yorum, Saray'ın niyetlendiği yeni algı operasyonlarını deşifre ediyor.Habere göre 7 Haziran öncesi son anda vazgeçilen, içinde gazetecilerin ağırlıklı yer tuttuğu muhalif 200 kişiye gözaltı operasyonu yeniden programa alınmış. Kapsam genişletilmiş; HDP'li, MHP'li, CHP'li belediyelerden medyaya kadar birçok kesime yönelik operasyon hazırlığı devam ediyormuş. Maksat 'güç bende' havası oluşturmak, daha doğrusu bir iktidar terörü estirmekmiş. Ne diyelim? Yakışır. Onca hırsızlığın, suçun üzerinde oturabilmek için iktidara böyle dört elle ve dört koldan sarılmak gerekir. Ellerinde kalanın iktidar değil, sadece kulpu olduğunun demek hâlâ farkında değiller.Gazetenin verdiği bilgilerin doğruluğunu, bu mutasavver teröre eşlik eden Havuz Medyası yayınlarından test edebilirsiniz. Birçok haberin ve yorumun arasında İ.K.nındünkü 'Entelektüel terör' başlıklı yazısı, saray danışmanları, bazı kamu görevlileri, üç dönem şartına takılanlar, medya patronları ve yandaş kalem sahiplerinden meydana gelen bu 'derin yapının' duygu ve düşüncelerine tercüman olmakla kalmıyor, aynı zamanda operasyonun hedeflerini ve kapsamını da ayan beyan önümüze koyuyor. Taraf'ın haber-yorumuna şüphe ile bakanlar, derin yapı mensuplarından birinin kaleminden çıkma somut bir suç delili olarak bu “kuvvacı” yazıyı okusunlar.'Acımasız bir direniş dönemi başlayacak.' diyor Yeni Şafak'ta İ.K. Kime karşı? 'Entelektüel teröre' karşı. Suça bulaşmış, yolsuzluk batağına saplanmış iktidar, güç ve şevket sahiplerini savunmak her zaman insanları aptal yerine koymakla ve mantığı tersine çevirmekle mümkündür. Devlet iktidarının bütün ürkütücü araçlarını seferber ederek estireceğiniz terörün karşısında vicdanı ve cesareti dışında dayanağı olmayan kalem sahiplerinden bahsederken tersine çevrilen 'terör' ve 'direniş' deyimleri gibi. Yazıyı, iktidara muhalefet eden namuslu kesimlere, yani 'entelektüel direnişe' karşı 'acımasız bir terör dönemi başlayacak' diye okursanız, Taraf gazetesinde sözü edilen 200 kişinin gözaltına alınacağı algı operasyonunda kalen ve kalemen yer alan bir suikastçıyı tam tüfeğiyle nişan alırken, üstelik yularından yakalamış olursunuz.Hastalıklı, takıntılı şekilde, daha çok ihtiras ve kibir ile yapıştıkları iktidar kulpu belli ki ellerinde kalmış. Yazıda tek bir 'hak', 'hukuk', 'adalet' ihsası yer almıyor. Geçmişte askerî vesayetçilerin kullandığı 'düşman edebiyatını' orijinal tek bir cümle bile eklemeden iktidara muhalefet eden herkese karşı topyekûn bir 'millî mücadele' başlatarak sürdürüyor. Demokratik muhalefeti darbeci jargonu ile terörize edip sindirmeye kalkan, meşru yollarla iktidar değişikliği talep edenleri topyekûn 'vatan haini' ilan eden bu ihtiras ve kibirle mefluç kafayı düzeltmeniz imkânsız. İktidara öylesine yapışmışlar ki, vazgeçemiyorlar. Tıpkı askerî vesayetçiler gibi her itirazı 'iç düşmanlara' ve 'iç işgale' bağlayan bu faşist kafanın muhalefete ve demokratik rekabete küçük bir alan açmaya bile razı olması mümkün değil.Karagül'ün ve havuz medyasında eşine çok rastlanan familyasının yaptığı, sadece kalemle iktidar kulpuna yapışmak veya yapışanlara destek olmaktan ibaret değil. 'Entelektüel direnişe' karşı derin devlet ağzıyla 'topyekûn terör' ilan eden birinin, bu iş için hazırlanan 200 kişilik listede parmağının olmadığını kimse iddia edemez. Onlar oturur, korkudan titreye titreye bir liste hazırlayıp, parçası oldukları kirli düzeni ve suç örgütünü işletip terör estirirken bizim elimiz armut mu toplayacak?Bana çizmelerimi giydirmesinler, ellerinde kalan iktidar kulpu boğazlarına dizilir. Liste hazırlayanlar, listeye yazıldıklarını unutmasın. Suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek; sırtını devletin derinlerine yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan edenleri ise daha caydırıcı cezalar bekliyor. Şer'-i Şerife uygun bir mecazla ifade edelim: Önce çıplak vaziyette katrana batırılacak, sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler. Adaletin terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip, dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek."- 29/10/2015 tarihinde Zaman gazetesinde yayımlanan yazısında, örgütün güdümündeki Koza İpek Grubuna yönelik operasyonları kastederek "Saray iktidarının çekirdek kadrosu içinde yer alan ve kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını zorladığı görüntüleri anlattıktan sonra 'Türkiye'nin normal bir ülkeye dönüşebilmesi için kısa bir tedaviden sonra memleketi tırmahaneye çevirmeye azmeden bu güruhu yargı önüne çıkartacak ve inanın itidal içinde cezalarını keseceğiz, bu meczup operasyonları iktidar cazibesinin eseri, belli ki diktatörsonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş." dediği, yazısını ise "Hapse girmeden önce tırmarhaneye girecekler, deli gömleği giydirilip kendilerine daha fazla zarar vermeleri önlenecek, tedavi edilecekler, akıl sağlıklarına kavuşmuş gözleri kafaları sarılı yargının önüne çıkarılacaklar ve hesap verecekler." şeklinde bitirdiği "Hapisten Önce Tımarhaneye Girecekler" başlıklı bu yazının tamamı şöyledir:"Bıçağı iki eliyle tutup, herkesin gözleri önünde vahşi çığlıklar atarak hasmına saplıyor. Lâkin bıçağı sapından değil, keskin tarafından tutuyor ve iki eli de paramparça oluyor. Katilin de zalimin de bir hukuku var; ellerini saracağız, ama sonra hapishaneden önce tımarhaneye göndereceğiz. Gözü bu kadar dönmüş, bu kadar tedbirsiz ve fütursuz etrafa dehşet saçanların kendilerinden de korunması lâzım. Bu yüzden Saray İktidarı'nın çekirdek kadrosu içinde yer alan ve kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını zorladığı görüntüleri televizyondan hep birlikte, birbirlerine “çak” yaparak sevinç naraları içinde izleyen meczup taifesinin yakınlarına sesleniyorum: Bu çılgın operasyonlarda katkısı bulunanların arasından 1 Kasım gecesi kısa bir mektupla kendine fenalık yapmak isteyenler çıkabilir; aman engel olun, onlar bu memlekete çok lâzım. Türkiye'nin hukukun işlediği, temel hakların güvencede olduğu “normal” bir ülkeye dönüşebilmesi için, kısa bir tedaviden sonra memleketi tımarhaneye çevirmeye azmeden bu gürûhu yargı önüne çıkartacak ve inanın itidal içinde cezalarını keseceğiz.Bu meczup operasyonları, iktidar cezbesinin eseri. Belli ki diktatör, sonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş. Önüne gelen kamuoyu araştırmaları tek başına iktidar umudu verse, seçimden beş gün önce böyle bir çılgınlığa yol verir mi? Özel kalem müdürlerinin ve danışmanların kişiliği ve eğilimi hep hadım ağası sakinliği ile “kraldan çok kralcı olmak”la mâluldür; kendi mevcudiyetleri ancak böyle anlam kazanır. Nasıl olsa hesabı lider verecek! Liderin kafası karışıksa, çaresiz kalmışsa, kendisi de cezbeye tutulmuşsa çılgın teşebbüslere onay vermeye başlar. Koza-İpek Grubu'na kayyum atama kararından sonra çekirdek kadrodan gelen sevinç çığlıklarını duydunuz mu? Biri kendini tutamıyor, geri kalan medya gruplarının da aynı akıbete uğrayacağını söylüyor. Bütün bu naralar, efelenmeler kime yarıyor? 'Yoksa bu adamlar muhalefetin ajanları mı; amaçları AK Parti'ye oy kaybettirmek mi?' diye soracaksınız, biliyorum. Hayır değil, bunlar iktidar cezbesine tutulmuş meczuplar.Bu operasyon ekibinin yargıda boşluk dolduran uzantıları olduğu, Başsavcılığın basın açıklamasında kendini gösteriyor. Hiçbir savcı veya az buçuk hukuk okumuş biri, Başsavcılığın açıklamasında geçen 'devlet aleyhine örgüt lehine algı operasyonu faaliyeti' ibaresini, başka türlü o metnin içine yerleştiremez. Ne demek 'algı operasyonu'? Böyle bir suç mu var? Nerede yazıyor? İş üstünde yakalanan hırsızın, yolsuzun şayet iktidarda ise çıkan haberler hakkında 'algı operasyonu' savunmasının bir savcının basın açıklamasında ne işi var? Ayrıca hangi savcı aynı açıklamada, bir mahkeme kararı olmadan koca bir topluluğu 'terör örgütü' olarak niteleyebilir? Üstelik kayyum atama gerekçesini olmayan bu örgüte finansal destek sağlamak şeklinde temellendirebilir? Birkaç gün önce dönemin başbakan yardımcısı bu ibarenin MGK kararları içinde bile yer almadığını açıklamadı mı? Daha ötesi de var: CMK madde bir tedbir kararının kaynağı; neyin tedbiri alınıyor? Atanan yönetim kurulu üyelerinin AK Partili veya iktidara yakın olması, gelen kayyumun şirketi devralmadan televizyon yayını durdurmasını tarafsız bir yargı kararı ile bağdaştırabilmek için bu kararda imzası bulunanlar galiba yargı önünde hesap verirken epeyce zorlanacaklar. Bu kadar zorlama, bu kadar hukuka aykırılık, bu kadar pervasızlık, bu kadar tedbirsizlik Saray İktidarı'nın çivisinin çıktığını gösteriyor.Hapse girmeden önce tımarhaneye girecekler. Deli gömleği giydirilip, kendilerine daha fazla zarar vermeleri önlenecek, tedavi edilecekler. Akıl sağlıklarına kavuşmuş, gözleri kafaları sarılı yargının önüne çıkartılacaklar ve hesap verecekler. Sırf kirli iktidara tutunmak için işledikleri suçların, dünyaya rezil ettikleri ülkenin, çivisini çıkarttıkları devletin ceremesini ödeyecekler." Başvurucunun soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki savunmaları özetle şöyledir:- Telefonundaki mesajlaşma içeriğiyle ilgili olarak bu ifadenin Fetullah Gülen için kullanılmadığını, sadece siyasetçiler için, özellikle cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık yapmış olanlar ve milletvekilleri için kullanıldığını,O.Ö.yü bir sosyal bilimci olduğu için de tanıdığını, onunla aşırı derecede bir muhabbetinin ve samimiyetinin bulunmadığını, beyefendi ile ilgili olarak kimin kastedildiğini de tahmin ettiğini ancak iktidar çevrelerindeki siyasetçiler arasında tartışmaya yol açmaması ve bir dava konusu yapılmaması için bu tahminini söylemeyeceğini belirtmiştir.- FETÖ/PDY'ye müzahir sitelere girmesi ile ilgili olarak bu hususa ilişkin raporun yanlışlarla dolu olduğunu, ceza infaz kurumunda bulunduğu tarihte sitelere girmesi gibi bir durumun ortaya çıktığını ve bu raporun tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.- Suçlamaya konu yazıların 17-25 Aralık soruşturmalarına ilişkin 2013 ve 2014 yıllarındaki yazılar olduğunu, bu soruşturmaların daha önce darbe girişimi olarak nitelendirildiği bir iddianamenin bulunmadığını, suçlamaya konu yazılarının suç oluşturmadığını, o dönemde başka gazetelerde yazılan yazılarda ve bazı siyasetçiler tarafından da benzer söylemlerde bulunulduğunu ileri sürmüştür. - "Türkiyenin Yeni Aktörleri" başlıklı yazısına ilişkin olarak başvurucu, bu yazısında demokrasinin inkıtaya uğraması endişesinden, Türkiye'de bir darbe ve yeniden vesayet düzenine dönme ihtimalinin olmadığından bahsettiğini, Savcılığın iddia ettiği gibi bir darbe imasının bulunmadığını belirtmiştir.- "Devri Sabık Yaklaşırken" başlıklı yazısına ilişkin olarak başvurucu, bu yazısında iktidar sahiplerinin kanunsuz eylemleri ve işlemleri nedeniyle yargı önünde hesap vereceğinden bahsettiğini, sandıktan çıkan bir iktidarın suçlarını yine sandıktan çıkan ve bu konuda yetkiler alan bir iktidarın yargıya taşımış ve parlamenter denetim yollarını açmış olacağını, bütün yazılarında iktidara yönelik eleştirilerinde demokratik alternatiflerden, parlamenter sistemin çözüm bulma yeteneğinden, demokrasi ve hukuka bağlılığından bahsettiğini, iktidarın hukuka aykırı eylemlerinin yargılama konusu olacağını söylemenin suç oluşturmadığını, hukuki bir prosedür olan yargılamadan bahsettiğini ifade etmiştir.- "İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler" başlıklı yazısına ilişkin olarak başvurucu; bu yazının iktidara karşı yazılmış bir yazı değil bir polemik yazısı olduğunu, İ.K. adlı köşe yazarının bir yazısına cevaben bu yazıyı yazdığını, bu yazıda Hükûmetin başına gelecek olaylardan bahsetmediğini, bu yazının İ.K. gibi devlet gücünü arkasına alarak tehdit savurduğunu iddia ettiği kişilere yönelik bir cevap niteliği taşıdığını, yazıda geçen cezalandırma yöntemini bu kişilerin teşhir edileceklerini ve rezil olacaklarını ifade etmek amacıyla mecazen kullandığını, yazının bu bağlamının soruşturma makamlarınca görmezden gelindiğini, söz konusu yazının düşünce özgürlüğü adına, demokrasi adına, çoğulcu bir toplum adına yazıldığını belirtmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 6/7/2018 tarihli kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Sanık MümtazerTÜRKÖNE'nin örgüte müzahir Zaman Gazetesi'nde yazarlık yaptığı, sanığa ait cep telefonu üzerinde yapılan incelemede örgütün elemanlarından O.Ö. isimli kişi ile 13/03/2016 ve 24/06/2016 tarihleri arasında twitter isimli uygulama üzerinden mesajlaştığı, bu mesajlarda O.Ö. isimli örgüt mensubunun sanık Mümtazer'e 'az evvel beyefendiye selam ve mesajınızı iletti FMRCN, çok dua etti, gözlerinin içi ışıldadı' şeklinde mesajlar yazdığının görüldüğü, sanığın 19/03/2016 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanan köşe yazısında 'Devr-i Sabık yaklaşırken' başlıklı yorumunda; askeri vesayet dönemi nasıl Ergenekon ve Balyoz fırtınaları ile kapandıysa Erdoğan dönemi de dava dosyaları ikmal edilerek tarihin kucağına öksüz bir çocuk gibi emanet edilecek dedikten sonra, sürecin tekrar başlayacağını söylediği, sanığın 25/08/2015 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanan 'İktidarın kulpunu nasıl teslim edecekler' başlıklı yazısında Taraf Gazetesi'nde yayınlanan birhabereatfen Erdoğan hükümetinin muhalif kesimlere yönelik kapsamlı bir gözaltı operasyonu düzenleyeceğini, yazının son kısmında 'suç işleyenler mahkemede mutlaka hesap verecek, sırtını devletin derinlerine yaslayıp bu memleketin değerlerine savaş ilan edenleri ise daha caydırıcı cezalar bekliyor, şer-i şerife uygun bir mecazla ifade edelim, önce çıplak vaziyette katrana batırılacak sonra elleri arkadan bağlı eşeğe ters bindirilip memleketin orta yerinde teşhir edilecekler, adaletin terazisini tersine çeviren zorbalar ise ayak parmaklarının üzerinde yükseltilip dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilenecek' şeklinde yorum yaptığı, sanığın 04/02/2016 tarihli köşe yazısında 'Dolmabahçe mutabakatında kendini ele veren saray iktidarı Türkiye'nin bu badireden en az zararla çıkabilmesi için ''idam cezasının geri gelmesi, dolmabahçede noktalanan çözüm sürecini sahiplerinin ipe dizilmesi lazım' dediği, sanığın söz konusu yazıları yayınlandıktan kısa bir süre sonra örgütün elebaşı Fethullah Gülen'in kendi güdümündeki Herkül.org isimli internet sitesinde cennetin kılıçların gölgesinde olduğunu, savaş durumunda kılıcın hakkını vermek gerektiğini söylediği, sanığın 20/03/2015 tarihli yazısında'Yeni yetme bir devlet değiliz, bürokrasinin devlet menfaatlerini koruma içgüdüsü bu sefer halka da güven verebilir. Demek ki sivil asker devlet bürokrasisi kapıkulu düzeninden çıkacak yeniden özgüven kazanacak ve sorumluluklarını yerine getirecek... otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem başlatacak" şeklinde yorumlarda bulunduğu, sanığın 08/02/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında, Cumhurbaşkanının kendisine yönelik tehdit iddiaları ile ilgili bir yazı kaleme aldığı yazının sonunu ise 'Tanrı Cumhurbaşkanını korusun' şeklinde bir cümle ile bitirdiği, 30/01/2015 tarihli yazısında 'Devletin şafttının kaydığını' söylediği, sanığın 17/03/2015 tarihinde aynı gazetede yayınlanan yazısında Erdoğan döneminin sona erdiğini, Cumhurbaşkanlığında üretilen siyasi ve ekonomik krizlerin bunu gösterdiğini söylediği, sanığın 12/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında dinin Cumhurbaşkanının devlet tekelinde sıradan bir iktidar sopası olarak kullanıldığını söylediği, sanığın 08/01/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında Fethullahçı örgütü kastederek 'mevcut olmadığı mahkeme kararı ile tespit edilen bir örgütü kırmızı kitaba nasıl koyacaksınız' diyerek Fethullahçı yapıyı savunduğu, sanığın 29/10/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında örgütün güdümündeki Koza İpek Grubuna yönelik operasyonları kastederek 'Saray iktidarının çekirdek kadrosu içinde yer alan ve kendi eserleri olan polisin Kanaltürk'ün kapılarını zorladığı görüntüleri anlattıktan sonra 'Türkiye'nin normal bir ülkeye dönüşebilmesi için kısa bir tedaviden sonra memleketi tırmahaneye çevirmeye azmeden bu güruhu (hükümeti) yargı önüne çıkartacak ve inanın itidal içinde cezalarını keseceğiz, bu meczup operasyonları iktidar cazibesinin eseri, belli ki diktatör(cumhurbaşkanı) sonun yaklaştığını görüp ipi koyvermiş' dediği, sanığın 17/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN'ı kastederek 'bize düşen sadece başkalarından esirgediği hukuku ondan esirgememek, kamudan aldığın gücü kullanarak yolsuzluk yaptıysan yargılanırsın, bunu örtmek için suç işlediysen ayrıca yargılanırsın... çok uzak bir gelecekte değil çok yakında' dedikten sonra 'dosyalar kabardı suçlar çoğaldı demek ki temizlik günleri yaklaştı' dediği, sanığın 16/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında korkunun saraya sığmadığını, sarayın iyice zıvanadan çıktığını söylediği, sanığın 18/12/2014 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında Erdoğan'ın islamcılığa sığındığını söyledikten sonra Fethullahçı yapıya yönelik operasyonları kastederek savaş yürüttüğünü söylediği, sanığın 22/01/2015 tarihinde yayınlanan yazısında 17-25 Aralık soruşturmaları ile ilgili yüce divan oylamasına atfen Cumhurbaşkanının artık bir diktatör olduğunu, bazı bakanların yüce divana gönderilmesinin engellenmesinin bedelinin ağır olacağını söylediği, sanığın 29/09/2015 tarihinde yayınlanan yazısında Fethullahçı örgütün güdümündeki Kimse Yok mu derneğinin faaliyetlerini övdükten sonra hükümeti kastederek iktidar zorbalığına rağmen en hassas köklü geleneklerimiz devam ediyor diyerek yazısını bitirdiği, sanığın 05/02/2015 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanan yazısında, Fethullahçı terör örgütünün finans kaynaklarından olan Bankasya isimli bankaya el konulmasını eleştirerek, cumhurbaşkanını eline makineli tüfeği alarak ekonomiyi yaylım ateşine tutmakla suçladığı, Bankasya dışındaki tüm bankaların diktatörün bankası olduğunu iddia ettiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı diktatörlükle itham ettikten sonra otokrasi oluşturmak istediğini söylediği, sanığın 06/02/2015 tarihinde yayınlanan Yolun sonu görünüyor başlıklı yazısında, Bankasya operasyonlarını kastederek 'Erdoğan ve şerikleri yargılanırken neler hissedeceksiniz? Gazetelerde, televizyonlarda boy boy Erdoğan ve onun yanında suça bulaşmış iktidar sahiplerinin yargılanma haberleri yer alacak' dedikten sonra yazısını 'Diktatör olmayı beceremeyenler... yargı önüne çıkarlar... sadece yolun sonunu haber verirler' dediği, sanığın 06/01/2015 tarihinde yayınlanan cenazesi Çamlıca'dan kalkacak olanlar başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı'nı kastederek 'Oyunuzu vereceğiniz parti, inanacağınızı gazete ve televizyon, itaat edeceğiniz lider ve cenazesinin kaldırılacağı cami, hepsi belli öbür tarafı ancak Allah bilir' dediği, sanığın 17 Aralık operosyonunun sonrasında Zaman Gazetesi'nde 22/12/2013 tarihinde yayınlanan Gemi Hızla Su Alıyor isimli yazısında, 29/12/2013 tarihinde yayınlanan Yargı Başbakanın siyasi rakibi mi isimli yazısında, 10/01/2014 tarihinde yayınlanan Cumhurbaşkanı freni patlayan kamyonu durdurabilir mi isimli yazısında, 31/01/2014 tarihinde yayınlanan Paranın iktidarı isimli yazısında, 02/03/2014 tarihinde yayınlanan Adalet Elbette Yerini Bulur isimli yazısında, 14/03/2014 tarihinde yayınlanan Yangında Delil Yok Etmek isimli yazısında 17/25 Aralık soruşturmlarının sözde yolsuzluk kisvesi altında örgüt elebaşı Fetullah Gülen tarafından verilen talimat doğrultusunda fetullahçı polis ve sözde yargı mensuplarıyla hükümeti devirmek amacıyla yapıldığını bildiği halde bu soruşturmaların sanki hukuka uygun şekilde yapılan soruşturmalar olduğu izlenimi yaratmaya çalıştığı, sanığın bu şekilde süregelen ve devamlılık arz eden terör örgütü lehine propaganda yazılarının TCK'nın 314/2 maddesinde belirtilen terör örgütü üyeliği suçunu oluşturduğu... [değerlendirilmiştir.]" Başvurucu, bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 25/6/2019 tarihinde başvurucunun istinaf talebinin esastan reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı temyiz yoluna başvurulmuş olup temyiz incelemesi bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla devam etmektedir. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Şahin Alpay ([GK], B. No: 2016/16092, 11/1/2018, §§ 41-64) başvurusu hakkında verilen karar. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/17839 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, sulh ceza hâkimliklerinin bağımsız ve tarafsız olmaması, tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın incelenmemesi, tutukluluğa etkili itiraz hakkının kullanılamaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, mal varlığına tedbir konulması nedeniyle çeşitli anayasal hakların, ceza infaz kurumundaki kısıtlamalar nedeniyle haberleşme hürriyetinin, siyasetçilerin açıklamaları nedeniyle masumiyet karinesinin, gazetecilik faaliyeti ve ifade özgürlüğü kapsamındaki eylemlerin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle de ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, hakkında açılan davada haksız şekilde mahkûm edildiğini ve yeniden yargılama talebinin reddine karşı yaptığı temyiz talebinin ise hatalı şekilde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı itirazı olarak değerlendirildiğini belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama yapılmasına ve mahkûm olduğu ceza nedeniyle ödediği paraların iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 12/6/2014 tarihinde Elazığ Ceza Mahkemeleri Ön Bürosu vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir hususun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 30/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/12/2014 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 12/12/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Hozat Sulh Ceza Mahkemesi 2/12/2008 tarih ve E.2008/23, K.2008/54 sayılı kararıyla, başvurucunun basit yaralama suçundan 500 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu, diğer hususlara ek olarak, % 85 görme engelli olduğunun dikkate alınmadığı gerekçesiyle kararı temyiz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 15/5/2012 tarih ve E.2011/32774, K.2012/5306 sayılı ilamıyla mahkumiyet hükmünü onamıştır. Başvurucu belirlenemeyen bir tarihte para cezasını ödemiştir. Başvurucu 18/4/2014 tarihinde, mahkumiyet kararında çelişkiler bulunduğu ve görme engeli olduğuna ilişkin ibraz ettiği 2000 yılına ait sağlık raporunun yeni delil teşkil ettiği gerekçesiyle yargılamanın yenilenmesini talep etmiştir. Yeniden yargılama talebine ilişkin süreçte başvurucunun bir avukat tarafından temsil edilmediği anlaşılmaktadır. Hozat Sulh Ceza Mahkemesi 20/3/2014 tarih ve E.2008/23, K.2008/54 sayılı Ek kararı ile başvurucunun talebini reddetmiştir. Mahkeme, ibraz edilen raporun kesinleşen yargılama aşamasında incelenmesi gerektiği, başvurucunun beraatını veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte yeni bir delil olmadığı, talepte yer alan diğer hususların ise yargılama aşamasında tartışılıp değerlendirildiği, kesinleşme tarihinden sonra yargılamanın yenilenmesini gerektirir yeni bir durumun bulunmadığı sonucuna varmıştır. Sulh Ceza Mahkemesi kararında, temyiz yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Başvurucu ek kararı 26/3/2014 tarihinde temyiz etmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 8/5/2014 tarih ve KD - 2014/150393 sayılı yazısıyla, Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiş bir mahkeme kararının yeni deliller karşısında düzeltilmesinin istendiğini ve bu istemin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinde düzenlenen “itiraz” niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı devamla, ileri sürülen itiraz sebeplerinin daha önce dile getirildiğini ve Yargıtay incelemesinde hükmün esasına etkili bir hususun inceleme dışı bırakılmadığını dikkate alarak, itiraz yoluna gidilmesini gerektirecek maddi ve hukuki bir sebep bulunmadığına karar vermiştir. Bu karar, başvurucuya 22/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 12/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 17/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Hükümlü Lehine Yargılamanın Yenilenmesi Nedenleri” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendi şöyledir:“Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa.” 5271 sayılı Kanun’un “Yenileme isteminin kabule değer görülmemesi nedenleri ve kabulü hâlinde yapılacak işlem” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:“(1) Yargılamanın yenilenmesi istemi, kanunda belirlenen şekilde yapılmamış veya yargılamanın yenilenmesini gerektirecek yasal hiçbir neden gösterilmemiş veya bunu doğrulayacak deliller açıklanmamış ise, bu istem kabule değer görülmeyerek reddedilir.…(3) Bu madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir.” 5271 sayılı Kanun’un “Yenileme isteminin esassız olmasından dolayı reddi, aksi takdirde kabulü” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:“(1) Yargılamanın yenilenmesi isteminde ileri sürülen iddialar, yeterli derecede doğrulanmaz veya 311 inci Maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri ile 314 üncü Maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yazılı hâllerde işin durumuna göre bunların önce verilmiş olan hükme hiçbir etkisi olmadığı anlaşılırsa, yargılamanın yenilenmesi istemi esassız olması nedeniyle duruşma yapılmaksızın reddedilir.…(3) Bu madde gereğince verilen kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilir.” 5271 sayılı Kanun’un “Kanun yolunun belirlenmesinde yanılma” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Kabul edilebilir bir başvuruda kanun yolunun veya merciin belirlenmesinde yanılma, başvuranın haklarını ortadan kaldırmaz.(2) Bu hâlde başvurunun yapıldığı merci, başvuruyu derhâl görevli ve yetkili olan mercie gönderir.” 5271 sayılı Kanun’un “İtiraz usulü ve inceleme mercileri” kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:“(3) İtirazı incelemeye yetkili merciler aşağıda gösterilmiştir:…a) Sulh ceza hâkiminin kararlarına yapılan itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulundukları asliye ceza mahkemesi hâkimine aittir.….” 5271 sayılı Kanun’un “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz Yetkisi” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz.” | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9295 | Başvurucu, hakkında açılan davada haksız şekilde mahkûm edildiğini ve yeniden yargılama talebinin reddine karşı yaptığı temyiz talebinin ise hatalı şekilde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı itirazı olarak değerlendirildiğini belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama yapılmasına ve mahkûm olduğu ceza nedeniyle ödediği paraların iadesine karar verilmesini talep etmiştir. | 1 |
Başvuru; işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmelerinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu vekili nihai hükmü 17/1/2023 tarihinde öğrendikten sonra 20/2/2023 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/12212 | Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmelerinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, hatalı enjeksiyon sonucu sakat kalınması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/6/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 25/9/2007 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucunda el parmaklarında uyuşukluk ve şişme şikâyetiyle Sakarya ili Adapazarı Yenikent Devlet Hastanesine müracaat etmiştir. Burada muayeneyi yapan doktorun talimatıyla hemşire tarafından başvurucuya iğne yapılmıştır. Bunun sonucunda başvurucunun sol bacağında uyuşma ve his kaybı meydana gelmiş ve başvurucu topal hâle gelmiştir. Başvurucu anılan sağlık kurumuna birçok kez başvurmuş ancak tedaviden bir sonuç alamamıştır. Ayrıca Kasımpaşa Asker Hastanesinin 29/12/2010 tarihli raporunda uyluk kasları ile birlikte diz altındaki bütün kaslarda sinir lezyonuna bağlı hasar olduğu tespiti yapılmış ve başvurucunun askerliğe elverişli olmadığı belirtilmiştir. Sakarya Valiliğinin konu hakkında başlattığı ön inceleme kapsamında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. K. tarafından verilen 11/7/2011 tarihli bilirkişi raporunda, başvurucuda tespit edilen peroneal sinir hasarının muhtemelen yapılan enjeksiyon ile ilgili olduğu kanaatine varıldığı bildirilmiştir. Raporda, literatüre bakıldığında rahatsızlığın en önemli nedeninin derin peroneal sinirin enjeksiyon esnasında travmaya bağlı olarak geliştiğinin bilindiği, bu travmanın bir nedeninin yanlış yere enjeksiyon olduğu, diğer bir nedeninin de derin peroneal sinirin anatomik varyasyonuna bağlı olabileceği belirtilmiştir. Raporda ayrıca o dönem Yenikent Devlet Hastanesinde acil servis doktoru olan Ş. ile telefonda konuşulduğu, kendisinin hastaya o gün müdahale ettiğini, dikloran ampul önerdiğini, iğne sonrası düşük ayak geliştiğini ifade ettiği, ancak enjeksiyonu yapan kişiyi tespit edemediklerini bildirdiğinden uygulayan kişinin görüşünün alınamadığı ifade edilmiştir. Başvurucu Sağlık Bakanlığı aleyhine Sakarya İdare Mahkemesinde (Mahkeme) maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Mahkeme, konu hakkında Adli Tıp Kurumundan (ATK) bilirkişi raporu almıştır. ATK'nın 7/1/2013 tarihli raporunda, kişiye gluteal bölgeden intramuskuler enjeksiyon yapıldığının belirlendiği, enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı ile sinir hasarına neden olabileceklerinin, enjeksiyonların tekniğinin uygun yapılması durumunda da daha önceden öngörülemeyecek ve önlenemeyecek arazların ortaya çıkabileceğinin tıbben bilindiği ve bu durumun, her türlü tıbbi özene rağmen oluşabilecek, herhangi bir kusur ve ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirildiği belirtilmiştir. Raporda,enjeksiyonun yapılış tekniği ve uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünden tıbbi bir delil tanımlanmadığından tüm bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, enjeksiyonu uygulayan sağlık personeline ve enjeksiyon yapılması talimatını veren hekime herhangi bir kusur izafe edilemediği, yapılan tıbbi işlemlerde ve tedavi sürecinde bir hizmet kusuru bulunmadığı bildirilmiştir. Mahkeme 29/5/2013 tarihli kararıyla oyçokluğuyla davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinde ATK'dan alınan bilirkişi raporunda başvurucunun rahatsızlığının herhangi bir kusur ve ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirildiğinin tespit edilmiş olduğu, bu durumda idarenin hizmet kusurundan söz edilemeyeceği ve tazminat ödemekle sorumlu tutulamayacağı ifade edilmiştir. Muhalif üye görüşünde ise ATK'dan alınan bilirkişi raporunda sadece enjeksiyon sonucu yaşanabilecek komplikasyonların anlatıldığı, somut olaya özgü bir araştırma ve incelemenin yapılmadığı, bu nedenle raporun hükme esas alınmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu karar Danıştay Dairesinin 6/5/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 11/2/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucuya 9/5/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 8/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.” 1/2/1999 tarihli Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın maddesi şöyledir: “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.Acil durumlar ile hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır. Hekim temsilcinin izin vermemesinin kötü niyete dayandığını düşünüyor ve bu durum hastanın yaşamını tehdit ediyorsa, durum adli mercilere bildirilerek izin alınmalıdır. Bunun mümkün olmaması durumunda, hekim başka bir meslektaşına danışmaya çalışır ya da yalnızca yaşamı kurtarmaya yönelik girişimlerde bulunur. Acil durumlarda müdahale etmek hekimin takdirindedir. Tedavisi yasalarla zorunlu kılınan hastalıklar toplum sağlığını tehdit ettiği için hasta veya yasal temsilcisinin aydınlatılmış onamı alınmasa da gerekli tedavi yapılır. Hasta vermiş olduğu aydınlatılmış onamı dilediği zaman geri alabilir.” 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) maddesinin, 8/5/2014 tarihli değişiklikten önceki hâli şöyledir:“Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbî işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbî müdahale usûlleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçlan ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir.Sağlık durumu ile ilgili gereken bilgiyi, bizzat hasta veya hastanın küçük, temyiz kudretinden yoksun veya kısıtlı olması halinde velisi veya vasisi isteyebilir. Hasta, sağlık durumu hakkında bilgi almak üzere bir başkasına da yetki verebilir. Gerek görülen hallerde yetkinin belgelendirilmesi istenilebilir.” Yönetmeliğin “Rızanın Kapsamı” başlıklı maddesinin, 8/5/2014 tarihli değişiklikten önceki hâli şöyledir: “Rıza alınırken hastanın veya kanunî temsilcisinin tıbbî müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbî müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbî işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbî işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlâl edilmemesi için azamî ihtimam gösterilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içerisinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler, ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin, sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ilefiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], 32967/96, 17/1/2002, § 51; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye). AİHM'e göre taraf devletler, uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak, hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkması durumunda, ilgili devlet hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010;Trocellier/Fransa). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete atfedilmesi için yeterli olup olmaması hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiac/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59 ). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/9714 | Başvuru, hatalı enjeksiyon sonucu sakat kalınması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Samsun ili Havza ilçesinde bulunan ve başvurucunun maliki olduğu taşınmazın bir kısmı için Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yol inşaatı ve emniyet sahası tesis etmek amacıyla kamulaştırma kararı alınmıştır. Bu amaca yönelik olarak 8/2/2010 tarihinde anılan idare tarafından başvurucu aleyhine kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılmıştır. Havza Asliye Hukuk Mahkemesi 13/7/2011 tarihli kararı ile davanın kabulüne karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 21/5/2012 tarihli ilamı ile bozulmuştur. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 26/12/2012 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada Mahkemece 20/6/2013 tarihli karar ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/12/2013 tarihli ilamı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 1/7/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Anılan ilam başvurucuya 31/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13621 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, işçilik alacaklarının tahsili talebiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 10/12/2012 tarihinde açtığı davada yargısal süreç Yargıtay Hukuk Dairesinin 17/10/2019 tarihli onama kararıyla sona ermiştir. Başvurucu, açtığı davada yargılamanın uzun sürdüğü iddiasıyla 17/5/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/17216 | Başvuru, işçilik alacaklarının tahsili talebiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, tutukluluk incelemesinin duruşmasız olarak yapılması ve bu incelemeler sırasında alınan savcılık görüşünün bildirilmemesi, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluğun hukukiliğine etkili bir şekilde itiraz edilememesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 3/1/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Tutuklamaya İlişkin Süreç Ülke genelinde Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanmasına (PDY) ilişkin olarak yürütülen soruşturmalar kapsamında Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım şüpheli hakkında FETÖ/PDY'nin Manisa Belediyesindeki örgütlenmesine yönelik olarak bir soruşturma başlatılmıştır. Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı 14/8/2015 tarihinde, anılan soruşturma kapsamında isnat edilen suçların yasada belirtilen niteliğini ve dosyadaki mevcut bulguları dikkate alarak şüpheli ve müdafileri ile diğer soruşturma süjelerinin soruşturma dosyasını incelemeleri ve dosyalardan örnek almalarının soruşturmanın selametini tehlikeye düşüreceği değerlendirmesi ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca soruşturma dosyasının incelenmesinin ve dosyadan örnek alma yetkisinin kısıtlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Kısıtlama talebi, Manisa Sulh Ceza Hâkimliğinin 14/8/2015 tarihli kararı ile kabul edilmiştir. Başvurucu 2/2/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ifadesi 3/2/2016 tarihinde Manisa Emniyet Müdürlüğünde, 5/2/2016 tarihinde ise Manisa Cumhuriyet Başsavcılığında alınmıştır. İfade tutanaklarından anlaşıldığı üzere başvurucuya yöneltilen FETÖ/PDY üyeliği suçlamasına dair olay ve olgular, sorulan sorularla açıklanmıştır. İfade alma esnasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadelerinde özetle Manisa Belediyesi imar işlerinde kaçak yapı servisinde inşaat teknikeri olarak görev yaptığını, Fetullah Gülen cemaati içinde düzenlenen dinî sohbetlere katılması dışında herhangi bir mütevelli heyetinde yer almadığını, kimseden himmet, burs, kurban, bağış adı altında para toplamadığını, isimli şahsı müteahhit olarak bildiğini ve sohbetlere katılması nedeni ile tanıdığını, Amerika Birleşik Devletleri'ne Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığının (KOSGEB) bir gezi düzenlemesi üzerine inşaat fuarına katılmak amacıyla gittiğini, Pensilvanya'ya gittiğini ancak Fethullah Gülen ile görüşmediğini beyan ederek suçlamaları kabul etmemiştir. Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı; ifade alma sonrasında aynı gün, terör örgütü kurma veya yönetme ve örgüte üye olma, 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkında Kanun'a muhalefet, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu'na muhalefet suçlarındantutuklanması istemiyle başvurucu ile birlikte yedi şüpheliyi Manisa Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Soruşturma dosyası içindeki bilgi ve belgeler ile ifade tutanakları sorgu işlemi sırasında Manisa Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucuya okunmuştur. Bu sırada başvurucunun avukatı da hazır bulunmuştur. Başvurucunun sorgudaki ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Ben Manisa Büyükşehir Belediyesinde İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı Yapı Denetim Şube Müdürlüğünde memur olarak görev yapmaktayım. Diğer şüphelilerden K. benim müdürüm olurdu. K.B. ise benim şefim olurdu. Ben görev yaptığım zamanlarda bağış almak ve bu paraları cemaate aktarmek suretiyle finansman sağladığım iddialarını kabul etmiyorum. Ben 2007 yılının mayıs ayına kadar dış görev almadım. Bu tarihten sonra K. beyle yavaş yavaş kontrollere başladım. 2008 yılında ise K. bey ve beyin görev değişikliği oldu. K.B. ve K. nın görevden alınması konusunda bilgi sahibi değilim. 2008 yılının eylül ayından sonra gittiğimiz her binanın fotoğraflarını almak suretiyle işlem yaptık. Bu fotoğraflar halen arşivlerimizde mevcuttur. Görev yaptığım sürede hizmet almak için gelen herkese eşit davrandım. Kanun dışına çıkarak kimseye iltimas geçmedim. Bu konudaki hakkımda ileri sürülen iddiaları kabul etmiyorum. Kimseden herhangi bir maddi çıkarım olmamıştır. Ben cemaatin sadece sohbetlerine katılırdım, o dönemde herkes katılırdı, ancak örgütsel faaliyetlerine katılmadım. Örgüt üyesi değilim. Suçlamaları kabul etmem. Ben vatanını milletini faydalı biriyim. Terörle bir ilgimyoktur. Ben bahsedilen tarihlerde taşeron işçiydim. Bana evrakı getiriyorlardı ben de ruhsatını kesip imzalıyordum. Herhangi bir sorumluluğum yoktur. Savunmam bundan ibarettir..." Manisa Sulh Ceza Hâkimliğince 5/2/2016 tarihinde, başvurucunun terör örgütü kurma veya yönetme ve örgüte üye olma, 6415 sayılı Kanun'a muhalefet ve 3194 sayılı Kanun'a muhalefet suçlarından tutuklanmasına karar verilmiştir. Hâkimliğin tutuklama kararının ilgili kısmı şöyledir: "Şüpheliler ... ve İsmail Solmaz'a isnat edilen terör örgütü kurmak veya yönetmek ve üye olmak, Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun'a muhalefet, İmar Kanunun'a muhalefet suçlarının vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosyada mevcut tutanaklar, dosyadaki mevcut bilirkişi raporu, şüphelilerin FETÖ/PDY terör örgütüne finans sağladıkları yönünde tanık beyanları, şüphelilerin üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, atılı suçun CMK'nun maddesinde sayılan katalog suçlardan olması, yasada öngörülen ceza miktarı nedeni ile kaçma şüphesi içerisinde olduğunu gösterir emarelerin bulunması, verilecek tutuklama kararının ölçülü oluşu ve adli kontrol hükümlerinin uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla 5271 sayılı CMK'nun 100 ve devamı maddeleri uyarınca ayrı ayrı tutuklanmalarına...[karar verildi.]" Başvurucu 9/2/2016 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiştir. Manisa Sulh Ceza Hâkimliği 10/2/2016 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı 21/6/2016 tarihinde başvurucunun ifadesine tekrar başvurmuştur. Başvurucu; ifadesinde, ada ve parsel numaraları ile adresleri bildirilen yapılara ilişkin yapı kullanma izin belgeleri üzerinde herhangi bir sahtecilik yapmadığını, söz konusu belgeler üzerinde yapılan sahteciliğe iştirak etmediğini, isimleri bildirilen müteahhitlerden de herhangi bir şekilde kendisi veya başkası adına menfaat temin etmediğini belirtmiştir. İfade alma esnasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Soruşturma sürecinde 25/7/2016 tarihli ve 668 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (668 sayılı KHK) maddesinin(1) numaralı fıkrasının (ç) bendi uyarınca tutukluluğu dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda verilen kararla sürdürülen başvurucunun son olarak 2/11/2016 tarihinde tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiş, anılan karara karşı itirazı Manisa Sulh Ceza Hâkimliğince 7/12/2016 tarihinde reddedilmiştir. Öte yandan başvurucu, 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (3) numaralı fıkrasında belirtilen "ifadelerini içeren tutanaklar, bilirkişi raporları ve hazır bulunmaya yetkili olduğu diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar"dan hangisini veya hangilerini istediğini belirtmeksizin fotokopi alma talebinde bulunmuştur. Bu talep, Cumhuriyet Başsavcılığınca 668 sayılı KHK'nın maddesinin (l) numaralı bendi uyarınca 15/8/2016 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucunun anılan ret kararına ve soruşturma dosyasına erişiminin kısıtlanması kararına karşı itirazı Manisa Sulh Ceza Hâkimliğince 5/12/2016 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu 3/1/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı 8/1/2018 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmıştır. İddianamede, başvurucu dışında altı şüpheli hakkında da benzer suçlardan kamu davası açıldığı belirtilmiştir. İddianamede ilk olarak FETÖ/PDY'nin kuruluşuna ve tarihçesine, hangi amaç ve saikle kurulduğuna, hangi alanlarda faaliyet gösterdiğine, hiyerarşik yapısına ve hukuka aykırı hangi tür eylemlerde bulunduğuna değinilmiştir. Devamında ise örgütün Manisa'daki yapılanmasına ilişkin olgulara yer verilmiştir. İddianamede, başvurucunun FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Bu suçlamaya esas alınan olgular şöyle özetlenebilir:i. Başvurucunun örgüt mensuplarının örgüt içinde haberleşme aracılığıyla kullandıkları ByLock programını kullandığı belirtilmiştir. ii. Başvurucu hakkında tanık veya şüpheli sıfatıyla birtakım beyanlarda bulunan , E.İ., B.A., A.Y., K., Z., , Ç., Y., K., Ş.K., Y.İ., H.U., İ.A., S.K., G., H.P. adlı kişiler ve Umut adlı gizli tanığın başvurucunun FETÖ/PDY'nin Manisa Belediyesi yapılanması içinde yer aldığı yönünde beyanlarda bulunduğu belirtilmiştir. Bu kapsamda Manisa Belediyesindeki örgüt yapılanmasından sorumlu kişi olan Y.nın müteahhit, mimar ve inşaat mühendisi meslek gruplarından olan kişiler ile Belediyenin İmar İşleri Müdürlüğü biriminde çalışan başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım personeli bir araya getirmek suretiyleoluşturduğu mütevelli heyetinde bulunan veya bulunmayan müteahhitlerin onaylı projelere aykırı olarak yaptıkları binaların yapı kullanma izin belgelerini alabilmelerini sağlamak amacıyla K. ve başvurucuya yönlendirdiği, K. ve başvurucunun ise bu binaların herhangi bir denetime maruz kalmadan sahte yapı kullanma izin belgelerini almalarını sağlamaları karşılığında Y.nın bu müteahhitlerden himmet, burs, kurban, zekât, sadaka, bağış ve benzeri adlar altında örgüte kazanç sağladığı, ayrıca başvurucunun örgütün düzenlediği çeşitli yurt içi ve yurt dışı gezilerine katıldığı, Amerika Birleşik Devletleri'ne yapılan gezide örgütün lideri olan Fethullah Gülen'i Pensilvanya'da ziyaret ettiği yönünde beyanlarda bulunulduğu belirtilmiştir.iii. HTS kayıtlarında başvurucunun FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle haklarında soruşturma yapılan, örgütün Manisa yapılanması içinde yer alan ve konumları itibarıyla il imamı ve mütevelli heyeti mensubu olan çok sayıda şüpheli ile yoğun görüşme kaydının bulunduğu belirtilmiştir.iv. Başvurucunun örgüt ile iltisaklı bir işyerinde çalıştığına dair Sosyal Güvenlik Kurumu kaydının bulunduğu belirtilmiştir.v. Başvurucunun 31/10/2016 tarihli ve 677 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden ihraç edildiği belirtilmiştir. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi 12/1/2018 tarihinde iddianameyi kabul etmiş ve E.2018/481 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi 7/8/2018 tarihinde yaptığı ilk duruşmada başvurucunun savunmasını almıştır. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi 21/2/2019 tarihinde yaptığı duruşmada başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme hükümle birlikte başvurucunun tahliyesine de karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi 28/2/2019 tarihli yazısı ile başvurucunun avukatı ile görüşmelerinin kayda alınıp alınmadığı hususlarında Manisa E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan bilgi talep etmiştir. Manisa E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünden gelen 6/3/2019 tarihli yazı cevabında; başvurucunun ceza infaz kurumunda bulunduğu 2/9/2016 ile 11/4/2018 tarihleri arasında avukatı ile görüşmelerinin 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) "Soruşturma ve Kovuşturma İşlemleri" başlıklı maddesinin (d) bendi gereğince teknik araçlarla kayda alındığı, avukatıyla görüşmelerinin teknik araçlarla kayda alınmasına veya üçüncü bir kişinin görüşmeyi izlemesine dair işlemlere başvurucunun herhangi bir itirazının olmadığı belirtilmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf aşamasında derdesttir.B. İlgili Süreç Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda FETÖ ve/veya PDY olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da darbe girişimiyle doğrudan bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). A. İlgili Mevzuat 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nun "Amaç ve kapsam" kenar başlıklı maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:"Bu kanun, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlere yönelik şikâyetleri incelemek, karara bağlamak ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere kurulan infaz hâkimliklerine ilişkin hükümleri kapsar." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliklerinin görevleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" (1) İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır: Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve tutukevlerine kabul edilmeleri,yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması, dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak, ...Kanunlarda başka bir yargı merciine bırakılan konulara ilişkin hükümler saklıdır." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğine şikâyet ve usulü" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlerin kanun, tüzük ve yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu gerekçesiyle bu işlem veya faaliyetlerin öğrenildiği tarihten itibaren on beş gün, herhalde yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde şikâyet yoluyla infaz hâkimliğine başvurulabilir.Şikâyet, dilekçe ile doğrudan doğruya infaz hâkimliğine yapılabileceği gibi; Cumhuriyet başsavcılığı veya ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürlüğü aracılığıyla da yapılabilir. İnfaz hâkimliği dışında yapılan başvurular hemen ve en geç üç gün içinde infaz hâkimliğine gönderilir. Sözlü yapılan şikâyet, tutanağa bağlanır ve bir sureti başvurana verilir....Şikâyet yoluna başvurulması, yapılan işlem veya faaliyetin yerine getirilmesini durdurmaz. Ancak, infaz hâkimi giderilmesi güç veya imkânsız sonuçların doğması ve işlem veya faaliyetin açıkça hukuka aykırı olması koşullarının birlikte gerçekleşmesi durumunda işlem veya faaliyetin ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Şikâyet başvurusu üzerine infaz hâkimi, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir hafta içinde karar verir; ancak, gerek gördüğünde karar vermeden önce şikâyet konusu işlem veya faaliyet hakkında resen araştırma yapabilir ve ilgililerden bilgi ve belge isteyebilir; ayrıca ceza infaz kurumu ve tutukevi ile ilgili Cumhuriyet savcısının da yazılı görüşünü alır. Disiplin cezasına karşı yapılan şikâyet üzerine infaz hâkimi, hükümlü veya tutuklunun savunmasını aldıktan ve talep edilen diğer delilleri toplayıp değerlendirdikten sonra kararını verir. Hükümlü veya tutuklu, savunmasını, hazır bulunmak ve vekâletnamesini ibraz etmek koşuluyla avukatıyla birlikte veya avukatı aracılığıyla yapabilir. İnfaz hâkimi gerekli görmesi durumunda hükümlü veya tutuklunun savunmasını ceza infaz kurumunda da alabilir.İnfaz hâkimi, inceleme sonunda şikâyeti yerinde görmezse reddine; yerinde görürse, yapılan işlemin iptaline ya da faaliyetin durdurulmasına veya ertelenmesine karar verir." 5271 sayılı Kanun'un "Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(2) Müdafiin dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla kısıtlanabilir. Bu karar ancak aşağıda sayılan suçlara ilişkin yürütülen soruşturmalarda verilebilir: a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; ... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316),... (3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz." (4) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir." 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Kanun'un 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonucu kanunlaşan 667 sayılı KHK'nın "Soruşturma ve kovuşturma işlemleri" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından, olağanüstü halin devamı süresince;...Tutuklu olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve tâlimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi ihtimalinin varlığı halinde, Cumhuriyet savcısının kararıyla, görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli hazır bulundurulabilir, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir. Tutuklunun yaptığı görüşmenin, belirtilen amaçla yapıldığının anlaşılması hâlinde, görüşmeye derhal son verilerek, bu husus gerekçesiyle birlikte tutanağa bağlanır. Görüşme başlamadan önce, taraflar bu hususta uyarılır. Tutuklu hakkında, tutanak tutulması hâlinde, Cumhuriyet savcısının istemiyle tutuklunun avukatlarıyla görüşmesi sulh ceza hâkimliğince yasaklanabilir. Yasaklama kararı, tutuklu ile yeni bir avukat görevlendirilmesi için derhal ilgili baro başkanlığına bildirilir ..." 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesi şöyledir: "MADDE 6- 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 59 uncu maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, aynı maddeye bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve diğer fıkra buna göre teselsül ettirilmiştir. (4) Görüşme sırasında; hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenemez; hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşme dinlenemez ve kayda alınamaz. (5) Türk Ceza Kanununun 220 nci maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve tâlimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla, üç ay süreyle; görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir. (6) İnfaz hakimliği hükümlünün; kurallara uyumunu, toplum veya ceza infaz kurumu bakımından arz ettiği tehlikeyi ve rehabilitasyon çalışmalarındaki gelişimini değerlendirerek, kararda belirttiği süreyi üç aydan fazla olmamak üzere müteaddit defa uzatabileceği gibi kısaltılmasına veya sonlandırılmasına da karar verebilir. (7) Beşinci fıkra kapsamına giren hükümlünün yaptığı görüşmenin, aynı fıkrada belirtilen amaca yönelik yapıldığının anlaşılması hâlinde,görüşmeye derhal son verilerek, bu husus gerekçesiyle birlikte tutanağa bağlanır. Görüşme başlamadan önce taraflar bu hususta uyarılır. (8) Hükümlü hakkında, yedinci fıkra uyarınca tutanak tutulması hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemiyle hükümlünün avukatlarıyla görüşmesi infaz hâkimince altı ay süreyle yasaklanabilir. Yasaklama kararı, hükümlüye ve yeni bir avukat görevlendirilmesi için derhal ilgili baro başkanlığına bildirilir. Cumhuriyet başsavcılığı baro tarafından bildirilen avukatın değiştirilmesini baro başkanlığından isteyebilir. Bu fıkra hükmüne göre görevlendirilen avukata, 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 13 üncü maddesine göre ücret ödenir. (9) İnfaz hâkimi tarafından bu madde uyarınca verilen kararlara karşı 4675 sayılı Kanuna göre itiraz edilebilir. (10) Bu madde hükümleri 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasına göre yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler ile beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler hakkında da uygulanır. (11) Tutuklular hakkında bu madde hükümlerine göre karar vermeye soruşturma aşamasında sulh ceza hâkimi, kovuşturma aşamasında mahkeme yetkilidir.” 668 sayılı KHK'nın "Soruşturma ve kovuşturma işlemleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "...l) Müdafiin dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise Cumhuriyet savcısının kararıyla kısıtlanabilir....".B. Mahkeme Kararları Osmaniye İnfaz Hâkimliğinin 11/7/2018 tarihli ve 2018/5756, K.2018/5759 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Tutuklu dilekçesinde avukatı ile görüşme sırasında kamera kaydına alınmasına, görüşmede infaz koruma memuru bulundurulmasına ve avukatı ile belge alış verişinin kontrol edilmesine itiraz ederek bu uygulamanın kaldırılmasını talep etmiştir.22/7/2016 tarih ve 667 sayılı KHK'nın 6/1-d. maddesinde: 'Tutuklu olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve talimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi ihtimalinin varlığı halinde, Cumhuriyet Savcısının kararıyla, görüşmeler teknik cihazla sesli veya göüntülü olarak kaydedilebilir, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli hazır bulundurulabilir, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir' hükmünü içermektedir.22/07/2016 tarih ve 667 sayılı KHK'nın Maddesi ile talep dilekçesi birlikte değerlendirildiğinde; madde metninde de açıkça belirtildiği üzere olağanüstü halin devamı süresince, tutuklu olanlar hakkında talebe konu kısıtlamaların Cumhuriyet Savcısının kararıyla yapılabileceğinin açıkça düzenlendiği, Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığının 29/09/2017 tarih ve B. 2016/9539 sayılı kararı ile 667 sayılı KHK'nın maddesi gereğince kısıtlama kararı verildiği, yapılan uygulamanın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından, talebin/şikayetin reddine..." Ankara Batı İnfaz Hâkimliğinin 10/10/2016 tarihli ve E.2016/4751, K.2016/4733 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Tutuklu B. 26/9/2016 tarihli dilekçesinde özetle; 'son süreçle alınan OHAL kararı ile birlikte cezaevlerinde hak gasplarının yaşandığını, bir tutuklu olarak avukat görüş hakkının hiç bir yasal gerekçe olmadan kayıt altına alınması avukat müvekkil görüş gizliliği hakkının engellenmesine neden olduğundan, uygulanan hak gasplarının kaldırılmasını istediğini' belirterek dilekçe gönderdiği anlaşılmıştır.Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü'nün 29/9/2016 tarih ve 2016/11463 sayılı yazısı ekinde gönderilen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 28/9/2016 tarihli ve 2016/1436 sayılı yazısında 'Anayasanın 120, maddesi uyarınca ilan edilen olağanüstü hal çerçevesinde çıkarılan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin, ceza soruşturma ve kovuşturma açısından değerlendirilmesinde; Tutuklu süphelilerin avukatlarıyla görüşmelerinde tedbir uygulanmasına, sınırlama getirilmesi hususlarında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Bakanlık Muhabere Bürosunun Başsavcı Vekili K. imzalı, 667 sayılı KHK ve Bakanlık Genelgeleri doğrultusunda yazılan 3/8/2016 tarih ve B. 2016/21916 sayılı yazıları ile gerekli talimatların ilgili ceza infaz kurumlarına verildiği, uygulamada birliğin sağlanması ve çelişkilerin giderilmesi adına uygulamanın değerlendirilmesinde; a-Tedbir-sınırlama sebeplerii-Toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi ihtimalinin bulunması,ii-Terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve talimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi ihtimalinin bulunmasıb-Tedbir ve sınırlandırmalar i-Görüşmenin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesiii-Görüşmeyi izlemek amacıyla görevlinin hazır bulunabilmesi,iii-Tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örneklerine, dosyalara ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulabilmesi,iv-Görüşmelerin gün ve saatlerinin sınırlandırılabilmesi,c-Bu tedbir ve sınırlandırmalara karar vermeye, Cumhuriyet savcısı yetkilidir.Yukarıda belirtilen talimatlar uygulama yapılması hususlarında gereği rica olunur.' şeklinde bilgi verilmiştir. 23/7/2016 Tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 6/1 maddesinde; Bu suçlardan tutuklananların soruşturma ve kovuşturma evresinde yakınları ile ziyaretleri ve avukatları ile görüşmelerinde 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un maddesi ile 17/6/2005 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 'Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkındaki Yönetmelik'hükümlerinden farklı bir uygulama getirilmiş olmakla;A- Tutukluların avukatları ile ziyaretleri;667 sayılı KHK.nin 6/1-d maddesinde 'tutuklu olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve tâlimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi ihtimalinin varlığı halinde, Cumhuriyet savcısının kararıyla, görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli hazır bulundurulabilir, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir. Tutuklunun yaptığı görüşmenin, belirtilen amaçla yapıldığının anlaşılması hâlinde, görüşmeye derhal son verilerek, bu husus gerekçesiyle birlikte tutanağa bağlanır. Görüşme başlamadan önce, taraflar bu hususta uyarılır. Tutuklu hakkında, tutanak tutulması hâlinde, Cumhuriyet savcısının istemiyle tutuklunun avukatlarıyla görüşmesi sulh ceza hâkimliğince yasaklanabilir. Yasaklama kararı, tutuklu ile yeni bir avukat görevlendirilmesi için derhal ilgili baro başkanlığına bildirilir. Baro tarafından bildirilen avukatın değiştirilmesi Cumhuriyet savcısı tarafından istenebilir'. denmektedir.Buna göre;Öncelikle tutuklunun 5237 sayılı Kanunun İkinci Kitap Dördüncü Kısım, Dördüncü (Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar), Beşinci (Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar), Altıncı (Milli Savunmaya Karşı Suçlar) ve Yedinci Bölümünde (Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk) tanımlanan suçlar, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından tutuklu olması,Toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi ihtimalinin bulunması,Terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve talimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi ihtimalinin bulunması,Kanundaki bu düzenleme, idarece tanzim edilen görüş yerlerinin nitelikleri birlikte değerlendirildiğinde; yapılan düzenlemede kanunda öngörülen şartların yerine getirildiği, kanuna aykırı bir düzenlemenin söz konusu olmadığı, yapılan uygulamanın ceza infaz kurumu kurallarına uygun olduğu anlaşılmakla yerinde olmayan şikayetlerin reddine..." Samsun İnfaz Hâkimliğinin 24/2/2017 tarihli ve E.2017/116, K.2017/122 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Tutuklu Z.K. hakimliğimize hitaben yazdığı 22/2/2017 tarihli dilekçesinde; cezaevine girdiği günden bu yana OHAL şartlarından dolayı avukatı ile sadece 10 dakika kamera kaydı ve görevli nezaretinde görüşebildiğini,iddianame kabul edildiği için ve çok ciddi suçlamalar olduğundan sağlıklı bir savunma yapabilmek için avukatı ile görüşme sayı ve süresinin kısıtlanmamasını, insan hakları normlarına uygun olarak savunma hakkını kullanabilmesi için kamera kaydı ve görevli nezaretinde görüşme uygulanmasının kaldırılmasını talep etmiştir. ......667 Sayılı KHK'nın 6/1-d maddesi uyarınca toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi ihtimali nedeniyle görüşmelerin ses kayıt ve görüntülü kamera ile kaydedilebileceği ve görüşmeleri izlemek amacıyla görevlinin hazır bulundurulacağı ve görüşmelerin hafta içinde mesai saatleri içinde yaptırılacağının belirtildiği,Samsun E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda 667 Sayılı Kanun Hükümünde Kararname kapsamına giren suçlardan tutuklu fazla sayıda kişinin bulunması nedeniyle avukat ile yapılacak görüşmemelerin aksamaması adına alınan kararın, 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 6/1-d maddesine aykırılık içermediği anlaşıldığından, tutuklunun talebinin reddine.." Karşıyaka İnfaz Hâkimliğinin 5/12/2018 tarihli ve E.2018/5623, K.2018/5760 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"..Tutuklu O.Y. İzmir 2 Nolu T tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığınca verilen 29/11/2018 tarih 2018/5758 sayılı kararına itiraz etmekle evrak ve ekleri incelendi....Avukat görüşlerinin sesli ve görüntülü odalarda veya memur eşliğinde yapıldığını, zaman ve saat olarak kısıtlandığını belirtmiştir....- İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 7/1/2016 tarih ve B.2016/30331 sayılı tedbir konulu yazısında;677 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 6/1-d bendi uyarınca FETÖ/PDY örgüt üyesi olup, bu soruşturmalar nedeniyle İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına bağlı ceza infaz kurumlarında tutuklu olarak bulunan şüphelilerin avukatları ile yaptığı görüşmelerin teknik cihazlar ile sesli ve görüntülü olarak kaydedilmesine, tutuklu ve avukatının cihazlarla sesli ve görüntülü izlemek amacıyla bir görevlinin hazır bulundurulmasına,Savunma amacı dışında toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve talimat verilmesi veya yorumlarıyla gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletilmesi amacının güdülmesi halinde tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge ve belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulmasına, bu amaçla yapılan görüşmenin derhal sonlandırılarak bu hususun gerekçesi ile birlikte tutanağa bağlanarak ilgili evrakların cumhuriyet başsavcılığımıza gönderilmesi' hususları bildirilmiştir....Yine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 19/2/2018 tarih, 2018/1265 B.M sayılı tedbir kararlarının kaldırılması hakkındaki yazı ile; ceza infaz kurumlarının yasal mevzuattan kaynaklanan yetkileri saklı kalmak koşulu ile İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 23/7/2017 tarih ve B.M 2016/2768 Muh sayılı yazısı ile 667 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere ilişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 6/1-d maddesi uyarınca; FETÖ/PDY örgüt üyesi olup 15/7/2016 tarihinde silahlı darbe teşebbüsünde bulunan ve halen Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma nedeniyle İzmir ilindeki ceza infaz kurumlarında tutuklu bulunan şüphelilerin avukatları ile yaptığı görüşmelerin teknik cihazlarla sesli ve görüntülü olarak kaydedilmesine, tutuklu ve avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla bir görevlinin hazır bulundurulmasına, salınma amacı dışında toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürülmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi, bunlara emir ve talimat verilmesi, veya yorumları ile gizli, açık veya şifreli mesajlar iletilmesi amacının güdülmesi halinde tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örneklerine, dosyasıyla ilgili aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulmasına, bu amaçla yapılan görüşmeleri derhal sonlandırılarak bu hususun gerekçesi ile birlikte tutanağa bağlanarak ilgili evrakları Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, bu soruşturmalar nedeni ile tutuklu bulunan şahısların avukatlarıyla tatil günleri dışında ve çalışma saatleri içerisinde olmak koşulu ile ceza infaz kurumu tarafından yapılacak düzenleme ile her bir tutuklu için haftada bir kez ve azami bir saate kadar görüştürülmelerine yönelik tüm tedbirlerin ceza infaz kurumlarının yasal mevzuattan kaynaklanan yetkileri saklı kalmak üzere kaldırılmasının uygun görüldüğü bildirilmiş olup, Kurumumuz İdareve Gözlem Kurulu Başkanlığı tarafından alınmış olan 28/11/2016 tarih ve 2016/5284 sayılı kararı yerine geçecek yeni bir karar alınması gerekliliği haiz olmuş ve İdareve Gözlem Kurulu Başkanlığınca 26/2/2018 tarih ve 2018/871 sayılı kararı ile avukat görüş sırasında yapılan tedbirler yasal mevzuatlar çerçevesi içerisinde kaldırılarak;a. Yetkili mercilerce haklarında herhangi bir kısıtlama kararı bulunmayan hükümlülerin mesai günlerinde, 00-00 saatleri arasında, bir defa iki saati geçmeyecek şekilde avukatları ile görüştürülmesine,b. Yetkili mercilerce haklarında kısıtlama kararı bulunmayan tutukluların, mesai günlerinde, 00-00 saatleri arasında, bir defa iki saati geçmeyecek şekilde avukatları ile görüştürülmesine karar verilerek Avukat görüşü üzerinde kısıtlama bulunmamaktadır. Ceza İnfaz Kurumumuzda Hükümlü ve tutukluların Ziyaret edilebilmeleri hakkında yönetmeliğin ' Tutuklunun müdafi, uzlaştırmacı ve arabulucu ile görüşmesi' başlıklı Maddesi kapsamında tutukluların Avukat ile görüşmeleri yapılmaktadır.......Tutuklu O.Y.nin, ..., avukat görüş talebi, ... OHAL'in uzatılmayarak sona ermesine istinaden FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne mensup tutuklu ve hükümlüler üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasına istinaden taleplerinin kabulüne..." İzmir İnfaz Hâkimliğinin 30/3/2018 tarihli ve E.2018/2099, K.2018/2139 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan silahlı kalkışma sonrası bu eyleme katılan ve suç işleyen kişilerin tespiti ve yargılanmalarının sağlanması amacı ile ilan edilen olağanüstü hal yasasına göre yürürlüğe sokulan 667 sayılı KHK'nın 6/1-d maddesinde bu amaçla yeni düzenlemeler getirilmiştir. 667 sayılı KHK'nın 6/1-d maddesi uyarınca OHAL'e neden olan olaylara katıldığı tespit edilen kişiler yönünden 5275 sayılı yasanın Maddesinin OHAL süresince farklı bir uygulamasının yapılmasına karar verildiği ve fakat Maddenin ilga edilmediği, bu süre zarfında 667 sayılı KHK hükümlerinin uygulandığı anlaşılmıştır. Hükümözlünün 12/02/2018 tarihli dilekçesine konu ettiği sıkıntı ve şikayetin 667 sayılı KHK ile getirilen düzenlemenin uygulanması nedeni ile kaynaklandığı görülmektedir. İzmir 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü tarafından hakimliğimize gönderilen yazı cevabına ekli ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca kararlaştırılan 19/2/2018 tarihli yazıya göre 667 sayılı KHK ile getirilen kısıtlamaların aradan geçen süre nedeni ile ve silahlı kalkışmaya karışan tespit edilen kişilerin deşifre edilmesi büyük oranla soruşturmaların açılıp tamamlanması nedeni ile kaldırılmasının uygun görüldüğü ve ceza infaz kurumu tarafından da bu yazı sonrası kurumca bu konularla yapılan iş ve işlemler hakkında 5275 sayılı yasa ve bu yasaya göre çıkartılan kurumların yönetmeliğine ilişkin tüzük, ilgili yönetmelikler, genelgeler ve kurum iç yönetmeliğine göre uygulamaya geçildiği bildirilmiştir.İzmir 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünce bu uygulamanın kaldırılmasına yönelik İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 667 sayılı KHK'ya dayalı olarak uygulamaya soktuğu ve kaldırılan düzenleme sonrası kurumca 5275 sayılı yasa ve ilgili mevzuata göre uygulamaya geçildiği anlaşıldığından dolayısıyla hükümözlünün 12/02/2018 tarihli dilekçesine konu süre sınırlaması ve 667 sayılı KHK ile getirilen diğer kısıtlamaların sona erdiği görülmekle 26/03/2018 tarihli dilekçesinde de yer alan 12/2/2018 tarihli dilekçesinde ayrıntılı belirttiği mağduriyetin bu aşamada konusuz kaldığı, nitekim hükümözlünün 23/02/2018 tarihli görüşmede de sürenin bu kısıtlamanın kaldırılmasına göre uygulandığı, bu aşamada kısıtlamanın kaldırılması karşısında 12/02/2018 tarihli dilekçeye konu olan sıkıntılar ile ilgili verilebilecek bir karar bulunmadığı kanaatine varılmakla karar verilmesine yer olmadığına hükmetmek gerekmiştir..." | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/15251 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, tutukluluk incelemesinin duruşmasız olarak yapılması ve bu incelemeler sırasında alınan savcılık görüşünün bildirilmemesi, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluğun hukukiliğine etkili bir şekilde itiraz edilememesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğinin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu,1999 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığında astsubay olarak göreve başlamıştır. Evli değildir. Hava Kuvvetleri Komutanlığına gelen isimsiz bir ihbar üzerine bazı askerî personel hakkında Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından İstihbarata Karşı Koyma (İKK) zafiyeti konusunda idari tahkikat başlatılmıştır. Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulmuş belgelere göre "İstihbarata Karşı Koyma" (İKK) zafiyeti kapsamında ilgili askerî personelin ifadeleri alınmıştır. İfade tutanaklarında, “ifadeyi alan” ve "ifadeyi yazan" kısmı ve ifadelerin bazı bölümleri karartılmıştır. Başvurucuya ait ifade tutanağında, bugüne kadar nerelerde görev yaptığı, kimlerle kaldığı sorulmuştur. Ayrıca bugüne kadar İnternet aracılığıyla veya yüz yüze tanışmak suretiyle birlikte olduğu bayanların kimler olduğu ve bu bayanlardan kendisinden bilgi almaya çalışan olup olmadığı sorulmuştur. Başvurucunun imzalamış olduğu 17/5/2012 tarihli ifade tutanağında, görev yaptığı birlik içinde evli olan ve subay olarak görev yapan bir bayanla ilişkisi olduğu, askerî lojmanda bu bayanla cinsel birliktelik yaşadığı, anılan kişiyle görev yerindeki rahat davranışları nedeniyle, amirinin bu bayanla olan ilişkilerine dikkat etmesi konusunda kendisini uyardığını söylediği belirtilmiştir. Söz konusu ifade tutanağında başvurucunun görev yerinde, evli bir sivil memurla da cinsel ilişki yaşadığını ayrıca pek çok bayanla ilişkisinin olduğunu söylediği yazılmıştır. Tahkikat sonucunda hazırlanan İstihbarat Raporunda, başvurucunun davranışlarının TSK'nin itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamında olduğu belirtilerek TSK'den ayırma işlemi tesis edilmesi teklifi getirilmiştir. Bu teklif doğrultusunda başvurucu hakkında 15/2/2013 tarihinde, 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesi uyarınca TSK'den ayırma işlemi tesis edilmiştir. Başvurucu, TSK'den ayırma kararına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) iptal davası açmıştır. AYİM, oybirliğiyle davayı reddetmiştir. AYİM'e göre başvurucuya isnat edilen davranışlar, TSK'nin itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamındadır ve bu nedenle başvurucunun TSK'deki görevini devam ettirmesi olanaklı değildir. Başvurucunun söz konusu karara karşı karar düzeltme istemi de reddedilmiştir. Nihai karar 21/10/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili tarafından 20/11/2014 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk 926 sayılı Kanun’un işlem tarihinde yürürlükte olan maddesi; 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ve maddeleri; 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin (Sicil Yönetmeliği) işlem tarihinde yürürlükte olan “Disiplinsizlik ve ahlâkî durumları nedeniyle ayırma usulleri” kenar başlıklı ve maddeleri.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Kamu makamlarının özel hayata saygı hakkına keyfî bir şekilde müdahale etmelerinin önlenmesi, Sözleşme'nin maddesi ile sağlanan güvenceler kapsamında yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletin özel hayata saygı hakkı kapsamında bulunan bir menfaate müdahale ettiğini tespit ettiğinde maddenin ikinci fıkrasında belirtilen koşulları incelemektedir. Buna göre kamu makamlarının müdahalesinin yasal bir dayanağı olup olmadığı, anılan fıkrada yer alan meşru amaçlara dayalı olup olmadığı, demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığı araştırılmaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Dudgeon/Birleşik Krallık, B. No:7525/76, 22/10/1981, § 43; Olsson/İsveç No.1, B. No: 10465/83, 24/3/1988, § 59; De Souza Ribeiro/Fransa, B. No: 22689/07, 13/12/2012, § 77). Ayrıca, AİHM kararlarına göre Sözleşme’nin maddesi açıkça usul şartları içermemekle birlikte anılan maddeyle güvence altına alınan haklardan etkili bir şekilde yararlanılabilmesi için müdahaleyi doğuran karar alma sürecinin bu maddeyle korunan hak ve özgürlüklere gerekli saygıyı sağlayacak nitelikte ve adil olması gerekir. Bu şekildeki bir süreç başvurucunun maddedeki haklarını -deliller ve kanıtlama konuları dâhil- adil şartlarda savunabileceği usule ilişkin etkili güvencelerden yararlandırılmasını gerektirir. AİHM'e göre bu şekildeki güvencelerin amacı maddede yer alan haklara keyfî şekilde müdahalede bulunulmasını önlemek ve müdahalenin gerekçelendirilmesini sağlamaktır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ciubotaru/Moldova, B. No: 27138/04, 27/4/2010, § 51; T.P. ve K./Birleşik Krallık, B. No: 28945/95, 10/5/2001, § 72). AİHM'e göre gerek negatif yükümlülükler gerekse pozitif yükümlülükler bakımından söz konusu usule ilişkin etkili güvencelerin sunulması gerekmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hokkanen/Finlandiya, B. No: 19823/92, 23/9/1994, §§ 55-58; Glaser/Birleşik Krallık, B. No: 32346/96, 19/9/2000, §§ 63-66; Bajrami/Arnavutluk, B. No: 35853/04, 12/12/2006, §§ 50-55; Abdulaziz, Cabales ve Balkandali/Birleşik Krallık, B. No: 9214/80, 28/5/1985, § 67). Gerek negatif yükümlülük alanındaki usule dair güvencelere örnek olması ve gerekse Anayasa Mahkemesi önündeki mevcut başvuruyla benzerlikler içermesi bakımından Smith ve Grady/Birleşik Krallık kararı incelenmelidir. Bu davada başvurucular Kraliyet Hava Kuvvetlerinde görevli personeldir ve eşcinsel olmaları nedeniyle görevlerine son verilmiştir. Başvuruculardan Bayan Smith hemşire olarak Bay Grady ise pilot olarak görev yapmıştır. Görevden alınmaları işlemine karşı açtıkları davada verilen kararda, her ikisinin de sicil ve görev performansının mükemmel derecede olduğu, herhangi bir disiplinsizliklerinin bulunmadığı belirtilmiştir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Smith ve Grady/Birleşik Krallık, B. No: 33985/96, 33986/96, 27/9/1999, § 30). Başvurucular Kraliyet Hava Kuvvetleri Polisi (İstihbarata karşı koyma ve güvenliğin sağlanması konularında görevlidir.) tarafından sorgulanmışlardır. Bu sorgulama sırasında sorgulama yapılmasının amacı açıklanmış, eşcinsel olanların silahlı kuvvetlerde çalıştırılmayacağı yönündeki devlet politikası hatırlatılarak başvurucuların karşılaşacağı sonuçlar belirtilmiştir. Başvuruculara hiç bir şey söylemek zorunda olmadıkları ancak konuşmaları halinde söyleyecekleri şeylerin aleyhe delil olarak kullanılabileceği uyarısı yapılmıştır. Bunun yanı sıra başvurucuların talepleri üzerine avukatlarıyla görüşerek hukuki yardım almalarına müsaade edilmiştir. Bayan Smith'in sorgusu sırasında bir kadın soruşturmacı da görüşmelere katılmıştır. Ayrıca görüşmelere başlanmadan önce bayan Smith'e, bazı soruların utanmasına sebep olabileceği, eğer böyle hissederse bunu belirtebileceği hatırlatılmıştır. Bayan Smith sorgudan önce bir avukatla görüşmüş ve avukatı hiç bir şey söylememesi, bazı basit sorulara cevap verebileceği yönünde tavsiyede bulunmuştur. Bay Grady'nin talebi üzerine de avukatının ve yine Kraliyet Hava Kuvvetlerinde pilot olarak görev yapan bir personelin objektif gözlemci olarak sorgulama sürecine katılması sağlanmıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 14, 25, 26, 27). AİHM, her iki başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahalede bulunulduğu tespitini yapmıştır. AİHM, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelerken özel hayata saygı hakkının cinsellik ve mahremiyet hakkı gibi yönleri söz konusu olduğunda kamu makamlarının takdir yetkisinin daha dar tutulması gerektiğini, bu alanlara yönelik müdahaleler için özellikle ciddi nedenlerin varlığının şart olduğunu vurgulamıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 88-89; Dudgeon/Birleşik Krallık, § 52). AİHM, demokratik toplumda gereklilik unsuru yönünden müdahale için gösterilen gerekçeleri incelediği sırada her iki başvurucu yönünden sorgulama sürecini değerlendirmiştir. AİHM'e göre sorgulama süreci son derece müdahaleci niteliktedir. Başvurucuların özel hayatlarının en mahrem yönlerine, cinsel hayatlarına, aile ilişkilerine dair çok ayrıntılı sorular sorulmuştur. Sorgu tarzı oldukça saldırgan ve müdahalecidir. Hatta hükümet görüşünde de Bayan Smith'e sorulan, üvey kızıyla cinsel ilişkisi olup olmadığı sorusunun savunulacak bir tarafı olmadığı belirtilmiştir (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, § 91). Ayrıca eşcinselliğin silahlı kuvvetlerden erken ayrılabilmek için bahane olarak kullanılıp kullanılmadığını anlamak amacıyla sorgulama yapıldığı belirtilmişse de söz konusu soruşturmaya kadar başvurucular cinsel yönelimlerini gizli tutmuşlardır ve görevden ayrılmak istemedikleri açıktır, bu nedenle sorgulamanın devam ettirilmiş olmasının makul bir gerekçesi bulunmamaktadır. AİHM, hükümetin sorgulamanın devam ettirilmesiyle ilgili olarak ileri sürdüğü tıbbi riskler veya güvenlik riskleri, disiplinle ilgili sebeplerin de somut olayda mevcut olmadığını, bu yüzden başvurucuların cinsel yönelimlerini kabul etmelerine rağmen sorgu sürecinin devam ettirilmesi konusunda hükümetin ikna edici ve ciddi gerekçeler ortaya koyamadığını vurgulamıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 106-110). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18218 | Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğinin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; idarenin işlemleri sebebiyle oluşan zararın tazmini istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı hüküm kurulması, davanın açılmasını anlamsız hâle getirecek şekilde aleyhe vekâlet ücretine hükmedilmesi ve yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/3/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmeyeceğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun Egebank (Banka) hesabına 000 Amerikan dolarını (USD) yatırmasından sonra anılan para Egebank Off Shore A.Ş. (Off Shore Şirketi) hesabına aktarılmıştır. Başvurucunun vade sonunda mevduatının iadesi istemiyle yapmış olduğu müracaata Off Shore Şirketi tarafından cevap verilmemiş, Banka ise Off Shore Şirketi ile tüzel kişiliklerinin ayrı olduğu gerekçesiyle sorumluluk kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Başvurucu; paranın tahsiline hükmedilmesi istemiyle Oyakbank (2001 yılında Egebanka ait hisseler Oyakbanka devredilmiştir.), Off Shore Şirketi ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aleyhine İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesinde alacak davası açmıştır. Anılan Mahkemenin 13/12/2002 tarihli kararı ile davalı Oyakbank hakkında "sorumluluğu bulunmadığı", TMSF hakkında ise "husumet yokluğu" gerekçeleriyle davanın reddine; diğer davalı Off Shore Şirketi hakkında ise davanın kabulüne karar verilmiştir. Anılan karar Yargıtay tarafından "davalı Egebank yönünden davanın erken açılmış olması nedeniyle reddine" gerekçesiyle düzeltilerek onanmıştır. Başvurucunun mevduatının kendisine ödenmesi talebiyle 15/9/2004 tarihinde yaptığı idari başvuru TMSF tarafından reddedilmiştir. Başvurucu, TMSF'nin Bankanın yönetimini devraldıktan sonra -bankacılık teamüllerine ve kanuna aykırı olarak işlemler yaptığı gerekçesiyle- kesinleşen İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi gereğince 506 TL anapara alacağının ve 762 TL mahkeme masrafları olmak üzere 268 TL maddi tazminat ile 000 TL manevi tazminat istemiyle 10/12/2004 tarihindeTMSF aleyhine İstanbul İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. İdari yargı süreci devam ederken 2011 yılında Yargıtayın Banka ile Off Shore Şirketi arasında muvazaa olduğu gerekçesiyle daha önceden erken açılmış olması sebebiyle reddine karar verilen davaların yeniden açılabileceğine ilişkin içtihadı üzerine başvurucu tarafından 00 USD'nin iadesine karar verilmesi istemiyle ING Bank A.Ş. (19/6/2007 tarihinde ING Bank, Oyakbankın hisselerinin tamamını satın almıştır.) ve TMSF aleyhine 20/2/2011 tarihinde İstanbul Ticaret Mahkemesinde (Ticaret Mahkemesi) dava açılmıştır. Ticaret Mahkemesi 30/11/2011 tarihli kararıyla 000 TL ve 687 USD'nin ING Bank adına borcu üstlenen TMSF'den tahsiline karar vermiştir. Anılan karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 12/11/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. İdare Mahkemesi 10/7/2015 tarihli kararıyla İstanbul Ticaret Mahkemesi ve İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi kararları sonucunda hükmedilen tutarın faizleriyle birlikte TMSF tarafından başvurucuya ödendiği gerekçesiyle maddi ve manevi tazminat talebinin reddine; reddedilen manevi tazminat talebi için 750 TL, maddi tazminat talebi için 970 TL olmak üzere toplam 720 TL başvurucu aleyhine vekâlet ücretine hükmetmiştir. İdare Mahkemesi kararının gerekçesi şu şekildedir:"...Mahkememizin 2015 tarihli ara kararına istinaden davalı idarece sunulan dilekçe ve eklerinden Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2011 tarih, E:2011/364 veK:2011/106 sayılı kararı kapsamında hükmedilen tutarın faizleriyle birlikte ilgili icra takip dosyasına ödendiği ve söz konusu mahkeme kararı kapsamında herhangi bir alacak kalmadığı,Egebank Offshore Ltd. Şti.'nin Banka'da olan hesaplarında bulunan para üzerinde Fon'un yapmış olduğu tasarruflarda herhangi bir usulsüzlük olup olmadığına ilişkin, bozma kararına uyulan Danıştay Dairesi'nin 2013 tarihli ara kararına cevaben gönderilen bilgi ve belgelerle davacı beyanlarından, bankanın fona devredildiği tarih itibariyle ilgili offshore hesabında bulunan mevduatların İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2002 tarih ve E:2001/292, K:2002/1356 sayılı kararı kapsamında davacıya ödendiği (800,00 TL) kanaatine ulaşıldığından, davacının talep etmiş olduğu maddi tazminata ilişkin tutarın yukarıda anılan Mahkeme kararları ile davacı lehine hükmedildiğinden ve idare tarafından da anılan yargı kararı yerine getirildiğinden dava konusu maddi tazminat taleplerinin reddine karar vermek gerekmektedir.Davacının manevi tazminat istemine gelince; davacının mevduat hesabının geç ödenmesinde manevi tazminatı gerektirecek biçimde idarenin ağır hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluğunu gerektirecek bir durum bulunmadığı, mahkeme kararıyla hükmedilen tutarlar da faiziyle birlikte davacıya ödendiğinden davacı lehine manevi tazminat hükmetmeye hukuken olanak bulunmamaktadır...." Başvurucu tarafından yapılan temyiz istemi Danıştay Onüçüncü Dairesinin 18/4/2016 tarihli kararıyla, karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin 12/1/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 21/2/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, vekâlet ücretinin tahsili amacıyla TMSF tarafından başlatılan icra takibi neticesinde 581,64 TL ödemiştir. Başvurucu 23/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 6/1/1982 tarihli 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:"Bu kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; ..., yargılama giderleri, ...hallerinde... Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır...." 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “(1) Yargılama giderleri şunlardır:...ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.h) Yargılama sırasında yapılan diğer giderler. ” 6100 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: “(1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir....” 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Davanın konusuz kalması sebebiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde, hâkim, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmeder." 31/12/2014 tarihli ve 29222 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin Üçüncü Kısım'ı şöyledir:"Yargı Yerleri ile İcra ve İflas Dairelerinde Yapılan ve Konusu Para Olan veya Para ile Değerlendirilebilen Hukuki Yardımlara Ödenecek Ücret İlk 000,00 TL için %12,00 Sonra gelen 000,00 TL için %11,00 Sonra gelen 000,00 TL için %8,00 Sonra gelen 000,00 TL için %6,00 Sonra gelen 000,00 TL için %4,00..." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/18412 | Başvuru, idarenin işlemleri sebebiyle oluşan zararın tazmini istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı hüküm kurulması, davanın açılmasını anlamsız hâle getirecek şekilde aleyhe vekâlet ücretine hükmedilmesi ve yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun ek maddesi kapsamında yapılan kadastro çalışmaları sırasında 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun maddesinin (B) bendi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan taşınmazın kadastro tutanağının beyanlar hanesinde kullanıcı tespitine ilişkin kaydın düzeltilmesi istemiyle açılan kadastro tespitine itiraz davasında usulsüz tebligat sebebiyle taraf teşkili sağlanmadan eksik ve yetersizinceleme ile karar verilmesi, verilen kararın hukuka aykırı olması, iddia ve deliller değerlendirilmeden temyiz isteminin gerekçesiz olarak reddedilmesi nedenleriyle mülkiyet, etkili başvuru ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/11/2013 tarihinde İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 12/2/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 14/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 26/8/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 8/9/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6831 sayılı Kanun'un maddesinin (B) bendi uyarınca Hazine adına orman sınırı dışına çıkarılan İstanbul ili Sultanbeyli ilçesi Orhangazi Mahallesi 102 ada 20 parsel sayılı taşınmazın beyanlar hanesinde bulunan, taşınmazın yirmi yıldan beri başvurucunun fiilî kullanımında olduğuna ilişkin kaydın düzeltilmesi ile on beş yıldır davacı A.ninkullanımında olduğunun yazılması istemiyle başvurucu aleyhine 16/7/2010 tarihinde Sultanbeyli Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmıştır. Mahkemece, 1/8/2012 tarihli ve E.2010/85, K.2012/723 sayılı karar ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir: "Davalı A.T. ye usulüne uygun tebligat yapılmış, ancak davalı duruşmalara katılmamış ve herhangi bir cevap vermemiştir....Davayla ilgili olarak belediye emlak kayıtları ile orman idaresinden 2/B kayıtları celp edilmiş, dava konusu taşınmaz başında harita mühendisi aracılığı ile keşif yapılmış,ayrıca keşifte, kadastro çalışmaları sırasındahazır bulunan muhtar, mahalli bilirkişi ile tanık dinlenmiştir.Belediye emlak kayıtlarının incelenmesinden, davacının kullanımında olan taşınmazın Orhangazi mahallesi 102 ada 10 ve 20 nolu parseller olduğu,davalıA.T.nin kullanımında olan yerin ise Akşemsettin Mahallesi 130 ada 10 nolu parsel olduğu görülmüştür....her ne kadar dava konusu Orhangazi mahallesi 102 ada 20 nolu parsel davalı A.T. adına tespit edilmiş ise de,dava konusu 20 nolu parseli davacının 102 ada 10 nolu parsel ile kullandığı, her iki parsele de davacı tarafından zilyet edildiği, davalı A.T.ye ait olan yerin Akşemsettin mahallesi130 ada10 nolu parsel oduğu, Orhangazi mahallesi 102 ada 20 nolu parselin sehven davalı adına tespit edildiği, her ne kadar bilirkişiler tarafından keşif sırasında yerin davalının kullanımında olduğu belirtilmiş ise de tespit tutanakları topluca düzenlendiğinden ve davalı adına Akşemsettin mahallesi 130 ada 10 nolu parsel tespit edildiğinden bilirkişilerin beyanlarına itibar edilmeyerek dava konusu 102 ada 20 nolu parselin davacının kullanımında olduğu sonucuna varıl(mıştır)." Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 18/3/2013 tarihli ve E.2013/2023, K.2013/1951 sayılı ilamı ile dosya içeriğine, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre temyiz itirazlarının yerinde olmadığı belirtilmek suretiyle onanmıştır. Karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin 26/9/2013 tarihli ve E.2013/8320, K.2013/9029 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Karar başvurucuya 9/10/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu8/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 6831 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: "Orman sayılan yerlerden:...B) 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları,Orman sınırları dışına çıkartılır.Orman sınırları dışına çıkartılan bu yerler Devlete ait ise Hazine adına, hükmi şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ise bu müesseseler adına, hususi orman ise sahipleri adına orman sınırları dışına çıkartılır. Uygulama kesinleştikten sonra tapuda kesin tashih ve tescil işlemi yapılır." 6831 sayılı Kanun'un 26/2/2014 tarihli ve 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'la yapılan değişiklikten önceki maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: "Orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanakların askı suretiyle ilânı, ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmündedir. Tutanak, harita ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren bir ay içinde kadastro mahkemelerine, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemeye müracaatla sınırlamaya ve 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü ve hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler itiraz edebilir. Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir. Ancak, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, on yıllık süre içerisinde dava açma hakları mahfuzdur....Kadastrosu yapılıp kesinleşen Devlete ait ormanlar, tapu sicil müdürlüklerince hiçbir harç, vergi ve resim alınmaksızın orman vasfı ile, 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarılan yerler halihazır vasfı ile kaydında belirtme yapılarak Hazine adına tapuya tescil olunur." 3402 sayılı Kanun'un ek maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: “6831 sayılı Orman Kanununun 20/6/1973 tarihli ve 1744 sayılı Kanunla değişik 2 nci maddesi ile 23/9/1983 tarihli ve 2896 sayılı, 5/6/1986 tarihli ve 3302 sayılı kanunlarla değişik 2 nci maddesinin (B) bendine göre orman kadastro komisyonlarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerler, fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki muhdesatın kime veya kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle, bu Kanunun 11 inci maddesinde belirtilen askı ilanı hariç diğer ilanlar yapılmaksızın öncelikle kadastrosu yapılarak Hazine adına tescil edilir.Bu maddeye göre yapılacak kadastro çalışmaları ikinci kadastro sayılmaz.Bu maddeye göre yapılacak kadastro sırasında orman ve Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin sınır nokta ve hatları; orman kadastro tutanakları esas alınmak suretiyle orman işletme müdürlüğünce görevlendirilecek en az bir orman yüksek mühendisi ya da orman mühendisinin iştirak ettirildiği kadastro ekibince zemine aplike edilir. Bu çalışmalar sırasında kadastro veya orman haritalarında düzeltmeyi gerektiren tutanak, pafta ve zemin uyumsuzluğunun tespiti halinde, yukarıda oluşturulan kadastro ekibince teknik mevzuata uygun hale getirilir. Bu çalışmalara kadastro kontrol mühendisi de iştirak ettirilir. Çalışma sonucunda bir zabıt düzenlenir ve bu zabıt ekip görevlileri ile kontrol mühendisi tarafından birlikte imzalanır. Düzeltme işlemleri, orman mevzuatı ile tapu ve kadastro mevzuatına göre yapılmış ve bu Kanuna göre yapılacak askı ilanı ile de ilan ve tebliğ edilmiş sayılır.Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerler, daha öncesi tescil edilmiş olduğuna bakılmaksızın Maliye Bakanlığının talebi üzerine, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce fiili kullanım durumları dikkate alınmak suretiyle ifraz ve/veya tevhit de yapılabilir. Bu işlemler sırasında, orman ve kadastro haritalarında tespit edilen fenni hatalar, yukarıdaki üçüncü fıkrada belirtilen usul ve esaslara göre düzeltilir." 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:"...Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kamu hukuku kısıtlamalarının beyanlar sütununa yazılması ve bu sütuna yazılabilecek diğer hususlar tüzükle belirlenir.Özel kanun hükümleri saklıdır." Dava ve karar tarihinde yürürlükte bulunan Tapu Sicil Tüzüğü'nün maddesi şöyledir: "Kütüğün beyanlar sütununa, mevzuatın yazılmasını öngördüğü hususlar tarih ve yevmiye numarası belirtilerek yazılır." 19/4/2012 tarihli ve 6292 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi ile Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun'un maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: "(1) 2/B alanlarında bulunan taşınmazlar hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce düzenlenen güncelleme listelerine veya kadastro tutanaklarına ya da kesinleşmiş mahkeme kararlarına göre oluşturulan tapu kütüklerinin beyanlar hanesine göre; bu taşınmazların 31/12/2011 tarihinden önce kullanıcısı ve/veya üzerindeki muhdesatın sahibi olarak gösterilen kişilerden bu taşınmazları satın almak için süresi içerisinde idareye başvuran ve idarece tespit edilen satış bedelini itiraz ve dava konusu etmeksizin kabul edenler bu Kanuna göre hak sahibi sayılır.(2) 2/B alanlarında bulunan taşınmazlar hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra düzenlenecek güncelleme listelerine veya kadastro tutanaklarına ya da kesinleşmiş mahkeme kararlarına göre oluşturulacak tapu kütüklerinin beyanlar hanesine göre; bu taşınmazların 31/12/2011 tarihinden önce kullanıcısı ve/veya üzerindeki muhdesatın sahibi olarak gösterilecek kişilerden bu taşınmazları satın almak için süresi içerisinde idareye başvuran ve idarece tespit edilen satış bedelini itiraz ve dava konusu etmeksizin kabul edenler de hak sahibi sayılır.(3) Hak sahiplerinden birinci fıkra kapsamında olanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, ikinci fıkra kapsamında olanlar ise, güncelleme listelerinin tescil edildiği veya kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren sekiz ay içinde idareye başvurarak, bu taşınmazların bedeli karşılığında kendilerine doğrudan satılmasını isteyebilirler.(4) Hak sahiplerine doğrudan satılacak olan taşınmazların satış bedeli, rayiç bedelin yüzde yetmişidir.(5) Başvuru sahiplerinden satış bedellerine mahsup edilmek üzere; belediye ve mücavir alan sınırları içinde olan yerler için iki bin Türk Lirası, dışında olan yerler için bin Türk Lirası başvuru bedeli alınarak ilgilileri adına emanet hesabına kaydedilir.(6) Hak sahiplerine satış işlemleri idarece, başvuru süresinin bittiği tarihten itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır.(7) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce düzenlenen güncelleme listeleri veya kadastro tutanakları kapsamında kalan taşınmazların satış işlemleri, 1/5/2010 tarihinden itibaren tespit edilen rayiç bedeller üzerinden yapılır.(8) Satış bedeli peşin veya taksitle ödenebilir. Satış bedelinin tamamının peşin ödenmesi hâlinde yüzde yirmi, en az yarısının ödenmesi hâlinde yüzde on oranında indirim uygulanır ve bu bedeller idarece yapılan yazılı tebligat tarihinden itibaren en geç üç ay içinde ödenir. Tebliğ edilen satış bedeline itiraz edilemez ve dava açılamaz. Peşinat alınmadan yapılan taksitle satışlarda ise satış bedelinin yüzde onu, yapılan yazılı tebligat tarihinden itibaren en geç üç ay içinde, kalanı ise belediye ve mücavir alan sınırları içinde en fazla üç yılda altı eşit taksitte, belediye ve mücavir alan sınırları dışında ise en fazla dört yılda sekiz eşit taksitte faizsiz olarak ödenir. Taksitli satışlarda kalan miktarı karşılayacak tutarda kesin ve taksitlendirmeye uygun süreli banka teminat mektubu verilmesi veya satışı yapılan taşınmazın üzerinde 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümleri uyarınca Hazine lehine kanuni ipotek tesis edilmesi hâlinde; taşınmaz, tapuda hak sahibi adına devredilir. İdare tarafından yapılan taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan taşınmaz satış sözleşmeleri ile kanuni ipotek sözleşmelerinde resmî şekil şartı aranmaz. Hak sahipliği belgesi; hak sahibinin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, imzası, fotoğrafı ve nüfus bilgilerini içerecek şekilde idarece düzenlenir. Düzenlenen hak sahipliği belgelerinin idarece yazılı olarak tapu idaresine bildirilmesi üzerine, devir ve kanuni ipotek tapu siciline resen tescil edilir. İpotek tesis edilerek devredilen taşınmazların üçüncü kişilere satılması hâlinde borcun kalan tutarından alıcılar sorumludur. Bu hususta tapu kütüğünde gerekli belirtme yapılır. Hak sahibi adına mülkiyet devredilmeden yapılan taksitli satışlarda, hak sahibi tarafından yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda, tahsil edilen tutar hak sahibine aynen ve faizsiz olarak iade edilir.(9) Peşin satışlarda satış bedelinin tamamını, taksitli satışlarda ise peşinatı veya taksitleri vadesinde ödememek suretiyle yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin doğrudan satın alma hakları düşer. Ancak, taksitli satışlarda, taksit süresinin sonuna kadar ödenmek kaydıyla taksitlerden ikisinin vadesinde ödenmemesi yükümlülüklerin ihlali anlamına gelmez. Vadesinde ödenmeyen taksit tutarlarına 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen oranda gecikme zammı uygulanır....(11) Hak sahibi olmadığı belirlenen başvuru sahiplerine, bu Kanundan yararlanamayacakları gerekçeleriyle birlikte bildirilerek başvuru bedeli aynen ve faizsiz olarak iade edilir.(12) Bu maddeye göre hak sahiplerine doğrudan satılması gereken taşınmazlardan ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğüne tahsis edilen, kamu hizmetlerine ayrılan veya bu amaçla kullanılan ya da Maliye Bakanlığınca belirlenen taşınmazlar ile ilgili idarelerce bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç üç ay içerisinde idareye bildirilmesi şartıyla özel kanunlar gereğince değerlendirilmesi gerekenler ile içme ve kullanma suyu havzalarında maksimum su seviyesinden itibaren üç yüz metrelik bant içerisinde kalan yerler hak sahiplerine satılmaz. Bu taşınmazların yerine istenilmesi hâlinde hak sahiplerine, hak sahibi oldukları taşınmazın rayiç değerine eşdeğer öncelikle aynı il sınırları içerisinde bulunan 2/B alanlarındaki taşınmaz, bu maddenin dördüncü fıkrasına göre hesaplanacak satış bedeli karşılığında doğrudan satılabilir.(13) Hak sahiplerinden idarenin teklifini kabul etmeyenler doğrudan satış hakkından yararlanamazlar, başkaca talepte bulunamazlar, hak ve tazminat talep edemezler ve dava açamazlar.(14) Bu maddeye göre hak sahibi bulunmayan veya doğrudan satın almaya ilişkin hak sahipliği kalmayan taşınmazların tapu kütüklerinde yer alan 2/B, kullanıcı ve muhdesat belirtmeleri Maliye Bakanlığının talebi üzerine tapu idaresince terkin edilir ve bu taşınmazlar Maliye Bakanlığınca satış dâhil genel hükümlere göre değerlendirilir.(15) Hak sahipliği kalmayan taşınmazların değerlendirilmesi amacıyla, 4706 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin son fıkrası kapsamında kalanlar hariç olmak üzere, üzerlerinde bulunan kişilere ait yapı ve eklentiler; o yıla ait Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapı birim fiyatlarından eksik imalat bedelleri ve yıpranma payı düşüldükten sonra kalan bedeli ilgililerine ödenmek suretiyle yıktırılır veya bu şekilde belirlenen bedel, taşınmazın değerine eklenerek son müracaat tarihinden itibaren üç yıl içinde satılarak satıştan elde edilen gelirden yapı ve eklenti sahiplerine ödenir ve idare tarafından yapıların tahliyesi sağlandıktan sonra ferağ işlemleri gerçekleştirilir...." 6292 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: " (4) Bu Kanun kapsamında kalan taşınmazlardan hak sahiplerine satılmaması, ilgililerine devredilmemesi veya iade edilmemesi gerektiği halde bu tasarruflara konu edilenlerden; satılanların satış bedeli kanuni faiziyle iade edilir, devir ve iade edilenler ise bedelsiz olarak geri alınır.(5) Hak sahibi bulunmayan taşınmazlar ile bu Kanun hükümlerine göre işlem yapılmak üzere hak sahipleri veya ilgilileri tarafından süresi içerisinde başvuruda bulunulmaması veya başvuruda bulunulmasına rağmen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi ya da gerekli şartları sağlayamaması sebebiyle doğrudan satılamamaları veya iade edilmemeleri sebepleriyle haklarında işlem yapılamayan taşınmazların tapu kütüklerinde yer alan 2/B, kullanıcı ve muhdesat belirtmeleri Maliye Bakanlığının talebi üzerine tapu idaresince terkin edilir ve bu taşınmazlar Maliye Bakanlığınca genel hükümlere göre değerlendirilir. Bu yerlerden kamu hizmetlerinde kullanılanlar, kamu idarelerinin ihtiyaçları için gerekli olanlar ve özel kanunları gereğince ilgili idarelere tahsisi gerekenler Maliye Bakanlığınca tahsis edilir." | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8332 | Başvuru, 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu nun ek 4. maddesi kapsamında yapılan kadastro çalışmaları sırasında 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu nun 2. maddesinin B) bendi uyarınca Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan taşınmazın kadastro tutanağının beyanlar hanesinde kullanıcı tespitine ilişkin kaydın düzeltilmesi istemiyle açılan kadastro tespitine itiraz davasında usulsüz tebligat sebebiyle taraf teşkili sağlanmadan eksik ve yetersiz inceleme ile karar verilmesi, verilen kararın hukuka aykırı olması, iddia ve deliller değerlendirilmeden temyiz isteminin gerekçesiz olarak reddedilmesi nedenleriyle mülkiyet, etkili başvuru ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucu tarafından gönderilmek istenen mektubun sakıncalı bulunarak muhatabına gönderilmemesine karar verilmesi nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/3/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, (kapatılan) Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin 8/11/2005 tarihli kararı gereğince hükümlü olarak Kocaeli 2 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. Başvurucu, içerisinde numaralandırılmış sayfalar bulunan mektubu başka bir ceza infaz kurumunda bulunan bir hükümlüye 18/12/2014 tarihinde göndermek istemiştir. Söz konusu mektupta; terör örgütünün söylemleriyle "3K" olarak adlandırılan gruba ilişkin eleştiriler getirilmiş, örgüt içinde alınan kararlara ilişkin bilgilere yer verilmiş ve "DHG, HG, 17'ler, Kng" gibi terör örgütünün kendi jargonunda kullandığı birtakım ifadelerle örgüt mensuplarına yönelik beyanlarda ve tavsiyelerde bulunulmuştur. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığı (Disiplin Kurulu) tarafından 19/12/2014 tarihinde verilen sakıncalı mektup değerlendirme kararıyla söz konusu mektubun muhatabına gönderilmemesine karar verilmiştir. Karar gerekçesinde, mektup vasıtasıyla örgütsel amaçlı haberleşme yapılmaya çalışıldığı belirtilmiştir. Başvurucu tarafından Disiplin Kurulu kararına karşı Kocaeli İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yapılan itiraz 27/1/2015 tarihli kararla reddedilmiştir. Kararda; mektup içeriğinde bir suç örgütünün yasa dışı faaliyetlerinin sürdürülmesine ilişkin ifadelere yer verildiği, örgütsel tavırlar konusunda başka bir hükümlüye eleştiri ve tavsiyelerde bulunulduğu belirtilmiştir. Başvurucu tarafından İnfaz Hâkimliğinin kararına karşı Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesine yapılan itiraz 12/2/2015 tarihli kararla reddedilmiştir. Karar gerekçesinde, İnfaz Hâkimliği tarafından verilen kararda yer alan gerekçenin uygun görüldüğü ifade edilmiştir. Nihai karar 19/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 16/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında hükümlü ve tutukluların gönderdiği veya kendilerine gönderilen mektupların denetlenmesine dayanak oluşturan mevzuata yer vermiştir (Ahmet Temiz, B. No: 2013/1822, 20/5/2015, §§ 16-20). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/4804 | Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucu tarafından gönderilmek istenen mektubun sakıncalı bulunarak muhatabına gönderilmemesine karar verilmesi nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, itirazın iptali talebiyle açılan davada yargılamanın makul süre içinde tamamlanmaması ve derece mahkemelerinin hatalı değerlendirmesi sonucu ihtiyati haciz talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/3/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, çalıştığı şirketin 2009/Nisan-Mayıs-Haziran ve Temmuz maaşlarını ödenmemesi sebebiyle şirket hakkında ilamsız icra takibi başlatmıştır. Şirket, borcunun aslını inkâr ederek itirazda bulunmuştur. Başvurucu, şirketin malvarlığının borç miktarı olan 444,67 TL için ihtiyaten haczine, yargılamanın yapılarak itirazın iptali ile takibin devamına ve davalının alacağın %40'ı oranında tazminat ödemesine karar verilmesi talebiyle dava açmıştır. İstanbul İş Mahkemesi 2/6/2010 tarihli kararında başvurucunun davalı işyerinde çalışırken ücretlerinin ödenmemesi nedeni ile iş akdini haklı olarak feshettiği gerekçesiyle bir kısım alacak taleplerinin kabulüne, takibin devamına, icra inkâr tazminatı talebinin reddine karar vermiştir. Başvurucu tarafından temyiz edilen hüküm 20/12/2012, 29/5/2013, 28/10/2014 tarihlerinde geri çevrilmiş; 8/9/2015 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu 14/3/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/5229 | Başvuru, itirazın iptali talebiyle açılan davada yargılamanın makul süre içinde tamamlanmaması ve derece mahkemelerinin hatalı değerlendirmesi sonucu ihtiyati haciz talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, yaklaşık 11 aydır tutuklu bulunmasına rağmen hakkında henüz iddianame düzenlenmediğini ve ayrıca tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinin yeterli olmadığını belirterek Anayasa’nın maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 4/6/2014 tarihinde Adana İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 26/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 16/10/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir Adalet Bakanlığının 28/10/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında Kozan Cumhuriyet Başsavcılığının 2013/1638 nolu hazırlık dosyasında “bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçundan soruşturma başlatılmış ve bu kapsamda Kozan Sulh Ceza Mahkemesinin 25/4/2013 tarih ve 2013/480 Değişik iş sayılı kararıyla hakkında yakalama kararı çıkartılmıştır. Başvurucunun yakalanması üzerine Kozan Sulh Ceza Mahkemesinin 23/7/2013 tarih ve 2013/2 sorgu sayılı kararıyla “bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık ve zimmet” suçlarından tutuklanmıştır. Kararın gerekçesi şu şekildedir: “şüpheli Alper Kınalı’nın üzerine atılı bilişim sistemleri banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık ve zimmet suçlarını işlediği yönünde şüphelinin ikrar mahiyetindeki savunması dikkate alınarak kuvvetli şüphe bulunduğu, ayrıca isnat edilen suçların tutuklama nedeni var sayılabilecek katalog suçlardan olduğu adli kontrol hükümlerinin suçların vasıf ve mahiyeti itibariyle uygulanmasının yeterli olmadığı anlaşılmakla CMK.nun 100 vd. maddeleri gereğince TUTUKLANMASINA” Soruşturma sürecinde Cumhuriyet savcılığınca 24/4/2013 tarihli yazı ile …bank Genel Müdürlüğü’nden soruşturma konusu ile ilgili olarak kurum içi soruşturma yapılması ve sonucundan düzenlenecek raporun gönderilmesi, 26/7/2013, 26/3/2014, 18/4/2014 tarihli yazılar ile idari soruşturma sonucunda düzenlenen raporun istenilmesi, 26/4/2013 tarihli yazı ile başvurucunun malvarlığının tespiti için ilgili kurumlara yazı yazılması, 7/1/2014 ve 22/1/2014 tarihli yazılar ile başvurucunun hesap hareketlerinin tespiti için ilgili kurumlara yazılar yazılması, 2/5/2014 tarihli yazı ile Kriminal Polis Laboratuar Müdürlüğünden rapor alınması ile müşteki ve tanık beyanlarının alınması yönünde soruşturma işlemlerinin yapıldığı, Kriminal Polis Laboratuar Müdürlüğünden talep edilen raporun 6/6/2014 tarihinde, ilgili bankadan talep edilen raporun ise 15/7/2014 tarihinde düzenlendiği, bu aşamada yapılan tutukluluk incelemelerinde ise başvurucu veya müdafisinin beyanı alınarak Kozan ve Sulh Ceza Mahkemelerince başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verildiği tespit edilmiştir. Kozan Sulh Ceza Mahkemesinin 18/4/2014 tarih ve 2014/248 değişik iş nolu kararı ile başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verilmiş, bu karara vaki itiraz üzerine Kozan Asliye Ceza Mahkemesinin 25/4/2014 tarih ve 2014/85 değişik iş nolu kararı ile itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir: “İncelenen tüm dosya kapsamına göre, şüpheli Alper Kınalı’nın üzerine atılı suçları işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, ayrıca şüpheli atılı suçu işlediğini ikrar ettiği, suçun tutuklama nedeni varsayılabilecek katalog suçlardan olduğu, mağdur sayısı nazara alındığında tutukluluk tedbirinin somut olayla ölçülü olduğu, Adli Kontrol hükümlerinin suçların vasıf ve mahiyeti itibariyle uygulanmasının yeterli olmadığı ayrıca şüphelinin tutukluluk halinin devamı yönünde verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından şüpheli müdafinin itirazının reddi ile …. şüphelinin tutukluluk halinin devamına …” İtirazın reddi kararı başvurucu vekiline 6/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 4/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Kozan Cumhuriyet Başsavcılığınca 16/7/2014 tarih, 2013/1638 soruşturma no ve 2014/74 sayılı iddianame ile başvurucu hakkında zincirleme suç hükümleri çerçevesinde 19/10/2005 tarih ve 5411 sayılı Bankacılık Kanun’un maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen zimmet suçunu işlediği iddiasıyla Kozan Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. İddianamede mağdur olarak 45 kişi, müşteki olarak ise 38 kişi gösterilerek başvurucu ile ilgili olarak şu değerlendirmede bulunulmuştur: “…Şüpheli Alper KINALI'nın banka müşterisi olan yukarıda gösterilen 82 farklı müşteki ve mağdur hesaplarından farklı tarihlerde yukarıda izah edilen ve şüphelinin beyan ve ikrar ettiği şekillerde görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu 132,40 TL parayı zimmetine geçirdiği, zimmete geçirilen paralar ile internet üzerinden bahis oynadığı ve K.K.T.C de kumar oynadığının tespit edildiği,2010 yılında başlayan ve suçun ortaya çıktığı 2014 tarihine kadar gerek müşteriler ve gerekse banka çalışanlarınca bu durumun fark edilmediği şüphelinin zimmet suçunun açığa çıkmaması için tediye fişlerine başkası tarafından anlaşılmayacak şekilde taklit sahte imza atma, boş tediye fişlerine müşterilerden imza aldıktan sonra kullanma, banka müşterilerine ait müşteriler nezdinde güven telkin etmek v.b yollar kullanmak suretiyle 3 yıl gibi uzunca bir süre hileli davranışlar sergileyerek suçun açığa çıkmasını engellediği bu surette zimmet suçunu işlediği sabit olmakla,” Kozan Ağır ceza Mahkemesi E.2014/167 sayılı dosya kapsamında 7/8/2014 tarihinde tensip zaptı düzenleyerek bir kısım müştekiler hakkında çağrı kağıdı çıkartılması, bir kısım tanıkların zorla getirilmeleri ve “ sanık Alper Kınalı’nın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, dosyadaki delillere göre ciddi suç belirtilerinin bulunması ve bunların varlığını koruması, sanığın üzerine atılı suçun yasada öngörülen ve yargılama neticesinde suçun sübutu halinde verilecek cezanın büyüklüğü ve suçun 5271 sayılı CMK.nun 100/ Maddesindeki suçlardan olması, kaçma şüphesinin bulunması nazara alınarak …” gerekçesiyle başvurucunun tutukluluk halinin devamına, tutukluluk incelemesinin 4/9/2014 tarihinde incelenmesine ve duruşmanın 30/9/2014 tarihine bırakılmasına karar vermiştir. Kozan Ağır Ceza Mahkemesi E.2014/167 sayılı dosyanın 4/9/2014 tarihli celsesinde dosya üzerinde yapılan incelemede yukarıda belirtilen gerekçelerle (Bkz.§ 14) başvurucu müdafinin tahliye talebinin reddi ile tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Kozan Ağır Ceza Mahkemesi 9/9/2014 tarihli celsede ise dosya üzerinde yaptığı inceleme sonucunda 5411 sayılı Kanun’un maddesi uyarınca görevsizlik kararı vererek dava dosyasının Adana Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Başvurucu müdafinin bu karara ve tutukluluk halinin devamı kararına yaptığı itiraz Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesinin 16/10/2014 tarih ve 2014/728 değişik iş sayılı kararı ile dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: “Sanık Alper Kınalı’nın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, suça kanunda öngörülen ceza miktarı, mahkemenin gerekçesi ve tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alınarak sanığın tutukluluk halinin devamına yönelik karar da hukuka ve kanuna aykırılık bulunmadığı, kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından, 6411 sayılı yasanın 164 maddesi gereğince davaya bakma yetkisinin ildeki Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu kanunda açıkça belirtildiğinden sanık müdafiinin itirazının ayrı ayrı reddine karar vermek gerekmiş ve mahkememizce oluşan vicdani kanıya göre aşağıdaki şekilde hüküm tesis olunmuştur.” Adana Ağır Ceza Mahkemesi E.2014/317 sırasına kaydedilen dava ile ilgili olarak 17/11/2014 tarihinde düzenlediği tensip zaptında müştekilerin beyanlarının alınması için talimat yazılmasına, duruşmanın 27/1/2015 tarihine bırakılmasına ve “ tutuklu sanık Alper Kınalı’nın üzerine atılı suçun niteliğine, delil durumuna, tutuklu kaldığı süreye göre tutukluluk halinin DEVAMINA, …”, tutukluluk incelemesinin 2/12/2014 ve 30/12/2014 tarihlerinde yapılmasına karar vermiştir. Adana Ağır Ceza Mahkemesi 2/12/2014 ve 30/12/2014 tarihlerinde dosya üzerinde yaptığı inceleme sonucunda başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Başvurucunun 30/12/2014 tarihli tutukluluğun devamı kararına yaptığı itiraz talebi Adana Ağır Ceza Mahkemesinin 8/1/2015 tarih ve 2015/14 değişik iş sayılı kararı ile dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda reddedilmiştir. Başvurucu hakkındaki dava halen Adana Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olup, başvurucunun tutukluluğu devam etmektedir.B. İlgili Hukuk 5411 sayılı Bankacılık Kanun’un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:“Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler. Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak, adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi hâlinde mahkemece re'sen ödettirilmesine hükmolunur. “ Aynı Kanun’un maddesi şöyledir: “Bu Kanunda tanımlanan düzeltici, iyileştirici ve kısıtlayıcı önlemleri almamak, işlemlerin kayıt dışı bırakılması ve gerçeğe aykırı muhasebeleştirme ve zimmet suçları ile sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme, bankacılık ve müşteri sırlarının açıklanması, bankacılık faaliyeti çerçevesinde işlenen nitelikli dolandırıcılık, bu suçların işlenmesi amacına yönelik olarak örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak veya bu suçlarla bağlantılı olup da ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlara ait davalar, fiilin işlendiği yerin bağlı olduğu ilin adıyla anılan (1) numaralı ağır ceza mahkemelerinde görülür. Gerekli görülen yerlerde Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu tür suçlara bakmak üzere o yerlerdeki diğer ağır ceza mahkemeleri de görevlendirilebilir veya yeni ağır ceza mahkemesi de kurulabilir.” 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun’un maddesi şöyledir;“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; … c) 1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci Maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu. ….” Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100 üncü Madde hükümleri göz önünde bulundurularak (Ek ibare: 11/04/2013-6459 S.K./ md), şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir.(2) Tutukluluk durumunun incelenmesi, yukarıdaki fıkrada öngörülen süre içinde şüpheli tarafından da istenebilir.(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re'sen karar verir.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8551 | Başvurucu, yaklaşık 11 aydır tutuklu bulunmasına rağmen hakkında henüz iddianame düzenlenmediğini ve ayrıca tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinin yeterli olmadığını belirterek Anayasa’nın 19. maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) duruşmada hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanmaya çalışılması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/5/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Birinci Bölüm tarafından 29/1/2020 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1991 doğumlu olan başvurucu, bireysel başvuru konusu olayların geçtiği tarihte Mersin'de ikamet etmektedir. 30/7/2015 tarihinde açık kimliği belirtilmeyen bir şahıs tarafından Van İl Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğüne yapılan bir ihbarda PKK/KCK terör örgütüne eleman kazandırmak için "Mersin'den otobüsle Van'a gelen Şehrivan [başvurucu] isimli bir kişinin yanındaki kişiyi örgüte teslim edeceği" iddia edilmiştir. İhbar üzerine Van Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başlatılan soruşturma kapsamında Mersin'den Van'a yolcu taşıyan özel bir firmaya ait yolcu otobüsü takibe alınmıştır. Bahse konu otobüsün Van Şehirler Arası Otobüs Terminali'ne ulaşmasından sonra otobüsten inen iki kadının çevreyi kontrol etmesi ve Yüksekova'ya giden arabaların hareket noktasını sorması üzerine bu iki kadının ihbar edilen şahıslar olabileceği değerlendirilerek kimlik kontrolü yapılmıştır. Yapılan kimlik kontrolünde kadınlardan birinin başvurucu Şehrivan Çoban olduğu, diğer kadının S. adına düzenlenmiş bir kimlik taşıdığı, asıl isminin ise R.T. olduğu tespit edilmiştir. 30/7/2015 tarihli Olay Tutanağında, kimlik kontrolü sonucunda R.T.nin 28/7/2015 tarihinden itibaren kayıp şahıs olarak aranmakta olduğunun anlaşıldığı belirtilmiştir. Soruşturma kapsamında 30/7/2015 tarihinde gözaltına alınan başvurucu 31/7/2015 tarihinde tutuklanmıştır. Mağdur sıfatıyla 31/7/2015 tarihinde beyanına başvurulan R.T.; Mersin'de ailesi ile birlikte ikamet ettiğini, akrabalarından bazılarının PKK terör örgütüne katıldığını, kendisinin de örgüte katılmaya karar verdiğini ifade etmiştir. Bu amaçla siyasi bir partinin Mersin'de bulunan il binasına giderek burada ismini örgüte katılmak isteyenler listesine yazdırdığını belirten R.T., daha sonra kendisinin telefonla aranarak partiye çağrıldığını ve örgüte katılımının sağlanması amacıyla başvurucuya teslim edildiğini beyan etmiştir. R.T.nin avukat eşliğinde alınan 31/7/2015 tarihli beyanının ilgili kısımları şöyledir:"Mersin ilinde ailemle birlikte kalıyorum. İfademde de belirttiğim gibi yakın akrabamdan bir kaç kişi PKK'ya katılmıştı. Ben de teyzemin çocukları [B.] ve[K.] ile birlikte katılmaya karar verdim. Mersinde bulunan [...] il binasına gittik. Tarifini ifademde verdiğim şekilde isimlerimizi PKK'ya katılmak üzere orada bulunan kişiye yazdırdık. Daha sonra bizi partiden arayarak partiye çağırdılar. Beni orada ismini Şehrivan olarak tanıdığım kişiye teslim ettiler. Şehrivan benim üstümdeki tişörtü değiştirdi. Belki önceki tişörtümle beni tanıyan olabilir diye değiştirmiştim. Şehrivanın bana anlattığına göre önce Van'a gidecektik oradan da Hakkariye gidecektik. Beni orada erkek bir arkadaşına teslim edecekti. Kendisi de geri dönecekti. Şehrivan ile Mersin'de bir gün kaldıktan sonra Van'a aynı otobüsle geldik. Otobüse binmeden önce benim de çalıştığım yerden arkadaşım olan [S.nin] kimliğini Şehrivan bana verdi." Başvurucu, Savcılıktaki 31/7/2015 tarihli sorgusunda suçlamaları reddetmiştir. Başvurucu sorgusunda özetle Mersin'de ikamet ettiğini, akrabalarını ziyaret etmek için Van'a geldiğini, daha önceden tanımadığı R.T. ile yöneticisi olduğu Yakınlarını Kaybeden Aileler Derneğinin (YAKAY-DER) bir organizasyonu sırasında tanıştıklarını ve birlikte yolculuk yaptıklarını ileri sürmüştür. Başvurucunun 31/7/2015 tarihli Savcılık sorgusunun ilgili kısımları şöyledir:"Aslen Bitlisliyim. Ancak Mersin ilinde ailemle birlikte ikamet ediyorum. Bir basın kuruluşunda çalışıyordum ancak şuanda işsizim Van'a akrabalarımı ziyaret amacıyla gelmiştim. [R.T.yi.] daha önceden tanımıyordum.... [R.T.nin.] İfadelerini kabul etmiyorum. Beni ağabeyimin evinde arama yapıldığını söylüyor. Öyle bir arama yapılsaydı birimiz gözaltına alınırdı. Bu şekilde bir arama yapılmamıştır. Ben kendisine acıdığım için evime aldım. PKK'ya götürdüğüm doğru değildir. [...] il binasının önünde bir kamera vardır. Kameraya bakılırsa benim onunla orada görüşmediğim anlaşılır. Üzerimden çıkan telefon numaraları ile ilgili olarak daha önce ifademde belirtmiştim aynen tekrar ederim. Üzerimden çıkan mektup ağabeyim göndermiş olabilir. Ben kimseyi PKK'ya katılmak için götürmüyordum. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum." Başsavcılığın 18/1/2016 tarihli iddianamesi ile başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kamu davası açılmıştır. İddianamede başvurucunun terör örgütünün emir ve komuta zinciri içinde hareket ederek örgütün kırsal alanına katılmak üzere mağdur R.T.yi Mersin'den Van'a getirme eyleminin örgüt faaliyeti çerçevesinde görev dağılımı gereğince yürütülen örgütsel bir faaliyet olduğu iddia edilmiştir. Van Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen yargılamanın 15/3/2016 tarihli celsesinde başvurucu hazır bulunarak müdafii eşliğinde tercüman aracılığı ile savunma yapmıştır. Başvurucu; soruşturma aşamasındaki savunmasını tekrar ederek özetle R.T.yi daha önceden tanımadığını, Van'da bulunan akrabalarını ziyaret etmek için Van'a gitmeyi planladığını, R.T.nin de Yüksekova'da bulunan akrabalarının yanına gitmek istediğini beyan etmesi üzerine R.T. ile birlikte yolculuk yaptıklarını, R.T.ye başkasına ait bir kimlik kartı vermediğini savunmuştur. Mahkemece istinabe suretiyle 2/3/2016 tarihinde dinlenen R.T., soruşturma aşamasında verdiği beyandan farklı bir beyanda bulunarak başvurucuyu önceden tanımadığını, Van'da bulunan teyzesini ziyaret etmek için otobüse binerek Van'a geldiğini, başvurucunun da aynı otobüste yolculuk ettiğini ve otogara vardıklarında gözaltına alındıklarını ifade etmiştir. R.T.nin 2/3/2016 tarihli beyanının ilgili kısımları şöyledir:"[B]en Mersin'de oturmaktayım, bahçe işlerinde çalışıyorum, Van'da teyzem bulunmaktadır, ismi [F.Y.dir], kocasının ismi de [S.Y.dir], daha önce hiç yanına gitmemiştim ilk defa ziyaret etmek istedim ve otobüse binip Van'a geldim, sanık Şehriban Çobanı ne Mersinde ne Vanda tanımıyordum o da aynı otobüsteymiş, otobüsten iner inmez otogarda bizi yakaladılar, benim kesinlikle iddia edilen konu ile ilgim yoktur ben akraba ziyaretine gitmiştim örgüte katılma amacım söz konusu değildir bu konuda kimseden yardım alma durumumda söz konusu değildir ......Mağdurun savcılıkdaki müdafii eşliğindeki ifadesi okundu soruldu, kabul etmiyorum ben çok yorgundum ve korkmuştum bu nedenle o şekilde ifade verdim şimdiki ifadem doğrudur, ben sanıkdan şikayetçi değilim davaya katılmak istemiyorum, zira kendisini tanımıyorum" Mağdur R.T.nin istinabe suretiyle alınan beyanı başvurucunun bizzat hazır bulunduğu 15/3/2016 tarihli celsede okunmuştur. Başvurucunun müdafii aynı tarihli celsede mağdurun soruşturma aşamasındaki soyut beyanı dışında aleyhe bir delil bulunmadığını ve mağdurun bu beyanının çelişkili olduğunu belirterek olayın aydınlatılması için tahkikatın genişletilmesi talebinde bulunmuştur. Mahkeme bu taleple ilgili herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır. Öte yandan terör suçlarından yargılanmakta olan tutuklu veya hükümlülerin ceza infaz kurumlarında 2016 yılı Mart ayı itibarıyla ses getirecek firar, ayaklanma veya rehin alma gibi eylemlerde bulunacaklarına dair istihbarata dayalı bir bilgi elde edilmesi üzerine ceza infaz kurumlarının bağlı bulunduğu idareler, meydana gelebilecek olaylara karşı tedbir almaları hususunda Bakanlık tarafından bilgilendirilmiştir. Bu kapsamda başvurucunun tutuklu olarak bulunduğu Van M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun şehir merkezinde terör olaylarının sıklıkla yaşanmakta olduğu mahallelere yakın bir mevkide yer aldığı, İnfaz Kurumunda meydana gelebilecek herhangi bir toplu eylemde civardaki terörist unsurların ve Kurumdaki diğer hükümlü veya tutukluların eylemlere destek verme riskinin yüksek olduğu, koğuş kapasitesinin aşılması sonucu asayişe konu olaylarda artış yaşandığı gözetilerek aralarında başvurucunun da yer aldığı, terör örgütü üyeliği suçundan yargılanan bazı tutukluların başka bir ceza infaz kurumuna nakledilmesi talep edilmiştir. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünce (Genel Müdürlük) nakil talebinin uygun görülmesi üzerine başvurucu 28/3/2016 tarihinde Ankara Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (İnfaz Kurumu) sevk edilmiştir. Sevkin uygun görüldüğüne dair yazıda, sevk edilen tutukluların yargılandıkları mahkemelerden duruşmalarda bulundurulmalarına ilişkin müzekkere gelmesi hâlinde bu duruşmaların Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile yapılması, SEGBİS ile duruşma yapılamadığı takdirde ilgili yer Cumhuriyet başsavcılıklarınca gerekli güvenlik önlemleri alınarak tutukluların duruşmalara götürülmeleri istenmiştir. Mahkeme, başvurucunun 14/4/2016 tarihinde yapılması planlanan duruşmaya SEGBİS aracılığı ile katılımının sağlanmasını temin etmek üzere İnfaz Kurumuna müzekkere yazmıştır. Anılan müzekkereye istinaden başvurucu; Mahkemeye sunduğu dilekçede SEGBİS aracılığı ile duruşmaya katılmak istemediğini, duruşmada hazır bulunarak savunma yapmak istediğini beyan etmiştir. 14/4/2016 tarihli celsede başvurucunun SEGBİS aracılığı ile duruşmaya katılmak istemediğine dair dilekçesi okunmuştur. Başvurucunun SEGBİS odasında bulunmayı reddetmesi nedeniyle SEGBİS bağlantısı kurulmaksızın başvurucunun yokluğunda duruşmaya devam edilmiştir. Bu duruşmada başvurucunun müdafiine, mağdur R.T.nin talimatla alınan beyanı ile üst araması sırasında başvurucunun üzerinde ele geçirilen bir mektubun tercümesine ilişkin bilirkişi raporu okunmuş ve bu belgelere karşı beyanı sorulmuştur. Duruşmada hazır bulunan başvurucu müdafii; mağdur R.T.nin başvurucu aleyhindeki beyanlarını geri aldığını, başvurucunun aleyhinde başka bir delil de bulunmadığını belirterek tahliye kararı verilmesini talep etmiştir. Aynı celsede Savcılık makamı esas hakkındaki mütalaasını Mahkemeye sunmuştur. Mütalaada; iddianameden farklı herhangi bir olaya ya da olguya yer verilmemiştir. Başvurucu müdafiinin mütalaya karşı savunma yapmak için süre talebinde bulunması üzerine Mahkemece talep kabul edilerek duruşma 12/5/2016 tarihine ertelenmiştir. Mahkeme duruşma tarihinde başvurucunun SEGBİS odasında hazır edilmesi için İnfaz Kurumuna müzekkere yazmış; bunun üzerine İnfaz Kurumu, SEGBİS aracılığı ile duruşmaya katılımının sağlanması için SEGBİS odasında hazır edilmesinin istendiği hususunda başvurucuyu bilgilendirmiştir. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu 26/4/2016 tarihli dilekçesinde çeşitli Yargıtay kararlarına atıf yapmak suretiyle savunma hakkının kısıtlanmaması için duruşmada hazır bulundurulmasının gerekli olduğunu ve video konferans yöntemi ile kendisini etkin bir şekilde savunmasının mümkün olmadığını belirterek SEGBİS odasında hazır bulunmayacağını, duruşmaya bizzat katılmak istediğini beyan etmiştir. Yargılamanın 12/5/2016 tarihli son celsesinde Mahkeme, başvurucunun bizzat duruşmada hazır bulunma talebini değerlendirmiştir. Buna göre başvurucunun savunmasının esaslı bölümünü oluşturan sorgusunun birinci celsede Mahkeme huzurunda yapıldığı, yargılamanın gerçekleştirildiği Van il merkezinde ve çevresinde meydana gelen terör olayları nedeniyle hem başvurucunun hem de kamu görevlilerinin güvenliğinin tehlikeye düşmesi ihtimali bulunduğundan Ankara'daki Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunan başvurucunun bu ilden Mahkemeye transferi sırasında güvenlik sorunu yaşanabileceği ve video konferans yöntemi ile savunma alınmasının ilgili mevzuata uygun olduğu gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiş ve başvurucunun yokluğunda duruşmaya devam edilmiştir. Başvurucunun yokluğunda yapılan son celsede başvurucunun müdafii esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma yapmış ve savunmasında özetle; mütalaaya katılmadıklarını, örgüt üyeliği suçunun işlendiğine dair somut bir delil bulunmadığını, başvurucunun aleyhinde beyanda bulunan R.T.nin söz konusu beyanlarının çelişkili olduğunu belirtmiştir. Mahkeme 12/5/2016 tarihli kararı ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Mağdur [R.T.] soruşturma aşamasında özetle terör örgütünün kırsal kadrosuna katılım yapmak üzere Mersin ilinden Van iline kendisinin Şehrivan ÇOBAN' ın getirdiğini beyan etmiş iken kovuşturma aşamasında özetle kendisinin Şehrivan ÇOBAN' ın hiç bir şekilde tanımadığını beyan etmiştir. Oysa sanık dahi kendisi ile Mersin ilinde tanıştığını, birlikte yolculuk yaptıklarını, otobüs biletini kendisinin aldığını yolda tişörtünü verdiğini beyan etmiş iken soruşturma aşamasında ayrıntılı bir anlatımda bulunan mağdurun kovuşturma aşamasında bu beyanlarından dönmesi sanığı suç ve cezadan kurtarma amacına yönelik olduğu kabul edilerek mağdurun dosya kapsamı ile uyumlu görülen soruşturma aşamasındaki beyanları kovuşturma aşamasındaki beyanlarına üstün tutulmuştur. Zira [R.T.nin.] kimlik tespiti sonrası yapılan GBT sorgulamasında 28/7/2015 tarihinden itibaren ailesinin başvurusu üzerine kayıp şahıs olarak arandığı dosyada mevcut Dz. 4 de bulunan GBT sorgu tutanağından anlaşılmıştır. Dolayısıyla akraba ziyaretine giden bir kimse hakkında ailesinin kayıp şahıs müracaatı yapması düşünülemeyecektir. Yine Mağdur [R.T.] kovuşturma aşamasındaki beyanlarında Şehrivan ÇOBAN'ı tanımadığını otobüsten iner inmez yakalandıklarını beyan etmiş ise de gerek Şehrivan ÇOBAN' ın ikrara dayalı anlatımları ile Mersin ilinden birlikte gelmeleri hatta Şehrivan ÇOBAN' ın evinde mağduru bir gece misafir ettiğine, biletini birlikte aldığına, kendisine tişört verdiğine dair anlatımları, mağdur ve sanığın otobüsten indikten sonra birlikte tuvalete gittikleri, daha sonra servis aracına birlikte bindiklerinin tespitine dair tutanak ile de örtüşmemektedir. Bu nedenlerle sanığın inkara dayalı savunmasına da itibar etmek mümkün olmamıştır. Sanığın mahkememizce itibar edilmeyen savunması, mağdurun kovuşturma aşamasındaki beyanlarında üstün tutulan soruşturma aşamasındaki beyanları, ihbar tutanağı, yakalama tutanağı, ile birlikte tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde sanık Şehrivan ÇOBAN' ın silahlı terör örgütü PKK/KCK nın kamplarına katılmak isteyen mağdur [R.T.nin.] Mersin ilinden önce Van iline getirdiği ihbar üzerine yakalandığı maddi olayın bu şekilde geliştiği kabul ve vicdani kanaatine varılmıştır. " Başvurucu; çelişkili tanık beyanının hükme esas alındığını, SEGBİS aracılığı ile duruşmaya katılmayı reddederek duruşmada bizzat hazır bulunmayı talep ettiği hâlde usule aykırı bir şekilde yokluğunda duruşma yapıldığını belirterek hükmü temyiz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 1/2/2017 tarihli kararı ile hükmü onamıştır. Kararda; başvurucunun yaşı küçük olan mağdurun kimliğini gizlemek amacıyla mağdura kıyafet vermesi, başkasına ait nüfus cüzdanı temin etmesi ve sahte otobüs bileti alması şeklindeki eyleminin silahlı terör örgütüne eleman kazandırma organizasyonu içinde yer aldığını gösterdiği, dolayısıyla Mahkemenin başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olduğu yönündeki kabulünün yerinde olduğu sonucuna varıldığı belirtilmiştir. Başvurucu 2/5/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "İfade ve sorgunun tarzı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendi şöyledir:"İfade ve sorgu işlemlerinin kaydında, teknik imkânlardan yararlanılır." 5271 sayılı Kanun'un "Sanığın duruşmadan bağışık tutulması" kenar başlıklı maddesinin (4) numaralı fıkrası "Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre sanığın aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle sorgusunun yapılabilmesi olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak sorgu yapılır." şeklinde iken 15/8/2017 tarihli ve 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) maddesi ile "Hâkim veya mahkemenin zorunlu gördüğü durumlarda, aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle yurt içinde bulunan sanığın sorgusu yapılabilir veya duruşmalara katılmasına karar verilebilir." şeklinde değiştirilmiştir. Bu KHK hükmü 1/2/2018 tarihli ve 7078 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un maddesi ile aynen kabul edilmiştir 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:"Hastalık veya disiplin önlemi ya da zorunlu diğer nedenlerle yargılamanın yapıldığı yargı çevresi dışındaki bir hastahane veya tutukevine nakledilmiş olan sanığın, sorgusu yapılmış olmak koşuluyla, hazır bulundurulmasına gerek görülmeyen oturumlar için getirilmemesine mahkemece karar verilebilir." 13/12/2004 tarihli 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un "Nakiller" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Hükümlüler, kendi istekleri veya toplu sevk, disiplin, asayiş ve güvenlik, hastalık, eğitim, öğretim, suç ve yargılama yeri nedenleriyle başka bir kuruma nakledilebilirler." 5275 sayılı Kanun'un "Zorunlu nedenlerle nakil" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Kurumların elverişsiz ve yetersiz kalması, kapsama gücünün aşılması, kullanılamaz hâle gelmesi, asayiş, güvenlik, doğal afet, yangın ve büyük onarım gibi zorunlu nedenlerle başka kurumlara nakledilmeleri gerekli görülen hükümlüler, yargı çevresi dışında Adalet Bakanlığınca belirlenen ve konumlarına uygun olan diğer kurumlara nakledilebilirler." 20/9/2011 tarihli ve 28060 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ceza Muhakemesinde Ses ve Görüntü Bilişim Sisteminin Kullanılması Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) "Ceza infaz kurumunda bulunanlar" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Teknik altyapının hazır olması durumunda ceza infaz kurumunda bulunan kişi SEGBİS ile dinlenebileceği gibi, SEGBİS üzerinden duruşmalara da katılabilir. (2) Talep eden makam, dinleme yapacağı kişinin kimlik bilgilerini, dinleme zamanını ve dinleme için yapılması gereken hazırlıkları ilgili ceza infaz kurumu yönetimine bildirir. (3) İlgili ceza infaz kurumu görevlisi, ikinci fıkrada belirtilen talimatlar doğrultusunda, dinlenecek kişiyi, dinleme odasında hazır eder. (4) Talep eden makam ayrıca belirtmediği sürece, dinlenecek kişinin dinleme talebinde belirtilen kişi olduğuna dair bir tutanak, ceza infaz kurumu görevlisince düzenlenir ve imzalanır." Genel Müdürlüğün 5/6/2015 tarihli ve Ceza infaz Kurumlarının Tahsisi, Nakil İşlemleri ve Diğer Hükümler konulu Genelgesi'nin "5275 sayılı kanunun 9'uncu maddesinde belirtilenler ile 3713 sayılı kanuna muhalefet suçlarından hükümlü ve tutukluların nakilleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Tutuklular, öncelikle yargılandıkları mahkemenin bulunduğu yerdeki kapalı ceza infaz kuramlarında, bu yerde kapalı ceza infaz kurumu bulunmuyor ise suçları itibariyle konumlarına uygun en yakın kapalı ceza infaz kurumlarında barındırılacaktır." Aynı Genelge'nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Ceza infaz kurumlarından yapılacak tüm nakillerde varsa, nakli yapılacak kişinin devam eden yargılamasına ilişkin duruşma tarihi dikkate alınacak, duruşma tarihinin yakın olması durumunda naklin bu tarihten sonra yapılması için gerekli tedbirler alınacaktır." Yargıtay Kararları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20/6/2017 tarihli ve E.2016/16-639, K.2017/339 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; alt sınırı beş yıl hapis cezasını gerektiren 5237 sayılı TCK'nun 314/ maddesi uyarınca silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan, yargı çevresi dışında tutuklu bulunan ve ses ve görüntü bilişim sistemi (SEGBİS) ile savunma yapma imkânı tanınan sanığın, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği oturumlar ile hükmün açıklandığı son oturuma getirtilmeden karar verilmesinin savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığı, bu bağlamda 'adil yargılanma' ilkesinin ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesine ilişkindir....Böylece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesinde konu edilen 'adil yargılanma hakkı' ilkesi gözetilerek, hâkimlerin hüküm vermeden önce sanığı bizzat görmeleri sağlanmaya çalışılmış,...Sanığın duruşmada hazır bulunabilmesi, yükümlülük yönü olmakla birlikte öncelikle kendisi açısından bir hak olup, bu hak 'adil yargılanma hakkı'nın temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Tarafı olduğumuz ve onaylamakla iç hukuk mevzuatına dahil ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 'adil yargılanma hakkı' başlıklı maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde, sanığın en azından kendi kendini savunmak hakkı bulunduğu belirtilmekle, mahkeme huzurunda doğrudan savunmasını yapabilmesi için duruşmada hazır bulunma hakkının varlığı da zımnen kabul edilmiştir.Kendisi yönünden hak olarak düzenlendiği kabul edilen bir hususta sanığın, bu hakkı ne şekilde kullanacağı konusunda hiçbir insiyatifinin olmadığının kabulü hâlinde hakkın varlığından da söz edilemeyecektir.Sanığın duruşmada hazır bulunma hakkını sanıktan kaynaklanan herhangi bir olumsuzluk olmaksızın, onun istemi dışında ortadan kaldıran ve zorunlu varesteliği öngören 1412 sayılı CMUK'nun maddesinin dördüncü fıkrasındaki; 'Duruşmadan vareste tutulmasını talep etmese bile, davanın görüldüğü yer mahkemesinin yargı çevresi dışında başka bir suçtan tutuklu veya cezası infaz edilmekte olan sanığın sorgusu bulunduğu yerdeki mahkeme aracılığı ile yaptırılabilir' şeklindeki düzenlemeye 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'da yer verilmemiştir.Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 12 Şubat 1985 tarihli Colozza ve Rubinat/İtalya ve 25 Kasım 1997 tarihli Zana/Türkiye kararlarında; 'Sözleşmeyle garanti altına alınan bir hakkın kullanılmasından vazgeçilmesi, bunun açıkça söylenmesiyle mümkün olabilir' denilmek suretiyle, sanığın duruşmada hazır bulunma hakkından feragat etmesinin mümkün olduğu belirtilmiştir. Aynı prensip Ceza Genel Kurulunun 2011 gün ve 192-241 ile 2013 gün ve 1442-451 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. Bu manada, tutuklu sanığın duruşmada hazır bulundurulması mahkeme kararı ile sınırlandırılabilecek, sorgusunun yapıldığı, esasa ilişkin delillerin toplandığı oturumlarda duruşma salonuna gelme yönünde bir talebi olmayan tutuklu sanığın katılımı SEGBİS ile sağlanabilecektir. SEGBİS ile savunma alınması hâlinde ise talep edildiğinde sanığın yanında müdafiinin veya bir başka avukatın bulunması sağlanacaktır. ...2016 tarihinde yürürlüğe giren 667 sayılı KHK'nın maddesinin fıkrasının [...] (i) bendinde ise; hâkim veya mahkemenin uygun gördüğü durumlarda, aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle şüpheli veya sanığın sorgusunu yapabileceği veya duruşmalara katılmasına karar verebileceği hüküm altına alınmıştır. ... Buna göre; derhal uygulanma ilkesi çerçevesinde geçmişe yürümeyecek olan usul hükümleri niteliğindeki 667 sayılı KHK'nın maddesinin fıkrasının (d) bendinin ve 676 sayılı KHK'nın maddesinin uyuşmazlık konusu olaya uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Sanığın duruşmaya uzaktan katılmasını kamu güvenliği, kaçma şüphesi veya tanıkların güvenliği gibi haklı sebeplerle sağlamlaştıran SEGBİS yönteminin, somut olaydaki dava şartları ve yargılama sahafahatı itibarıyla meşru zeminde karşılığı bulunup bulunmadığının gözetilmesi gerekmektedir. ... Buna göre, SEGBİS yönteminin savunma hakkını kısıtlayıp kısıtlamadığı, yargılama şartları ve meşru amaç kriterleri çerçevesinde her bir somut olay bakımından bağımsız bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;Yargılandığı suçtan dolayı mahkemenin yargı çevresi dışındaki bir cezaevinde tutuklu olup 2013, 2014 ve 2014 tarihli oturumlarda bizzat hazır bulundurulan ve 2014 tarihli oturumda SEGBİS vasıtasıyla savunması alınan sanığın, sorgu sırasında ve değişik tarihli dilekçelerinde duruşmalara bizzat katılmak istediğini belirtmesine karşın, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği oturumlar ile hükmün açıklandığı son oturumda duruşma salonunda hazır bulundurulmayıp yokluğunda yargılama yapılarak mâhkumiyetine karar verilmesinin savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olduğunun kabulü gerekmektedir." Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12/2/2019 tarihli ve E.2017/6-423, K.2019/93 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Bu aşamada ses ve görüntü bilişim sistemi (SEGBİS) üzeride durulması faydalı olacaktır.Şüpheli veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde uyulacak hususları belirleyen 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 'İfade ve sorgunun tarzı' başlıklı maddesinin fıkrasının (h) bendinde ifade ve sorgu işlemlerinin kaydında, teknik imkânlardan yararlanılacağı düzenlenmiş,2011 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesinde Ses ve Görüntü Bilişim Sisteminin Kullanılması Hakkında Yönetmeliğin; maddesinin fıkrasının (c) bendinde; SEGBİS: 'UYAP Bilişim Sisteminde ses ve görüntünün aynı anda elektronik ortamda iletildiği, kaydedildiği ve saklandığı Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi' olarak tanımlanmış, maddesinin fıkrasında; 'Teknik altyapının hazır olması durumunda ceza infaz kurumunda bulunan kişi SEGBİS ile dinlenebileceği gibi, SEGBİS üzerinden duruşmalara da katılabilir.' hükmü getirilmiştir. Böylelikle, ceza infaz kurumunda, tedavi kurumunda veya yargı çevresi dışında bulunan kişilerin dinlenilmesinde SEGBİS'in kullanılmasına ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir.Sanık hazır olmaksızın duruşma yapılamayacağı kuralını düzenleyen CMK’nın 'Sanığın duruşmada hazır bulunmaması' başlıklı maddesinin birinci fıkrası, 'Kanunun ayrık tuttuğu hâller saklı kalmak üzere, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılmaz. Gelmemesinin geçerli nedeni olmayan sanığın zorla getirilmesine karar verilir.' hükmünü amirdir. Bu kuralın istisnaları da aynı maddenin fıkrasında 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa, sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir.' ...Uyuşmazlık konusunun çözümüne ışık tutacak olan 'Sanığın duruşmadan bağışık tutulması' başlıklı CMK’nın maddesi ise suç ve karar tarihi itibarıyla;'(1) Mahkemece sorgusu yapılmış olan sanık veya bu hususta sanık tarafından yetkili kılındığı hâllerde müdafii isterse, mahkeme sanığı duruşmada hazır bulunmaktan bağışık tutabilir. (2) Sanık, alt sınırı beş yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren suçlar hariç olmak üzere, istinabe suretiyle sorguya çekilebilir. Sorgu için belirlenen gün, Cumhuriyet savcısı ile sanık ve müdafiine bildirilir. Cumhuriyet savcısı ile müdafiin sorgu sırasında hazır bulunması zorunlu değildir. Sorgusundan önce sanığa, ifadesini esas mahkemesi huzurunda vermek isteyip istemediği sorulur. (3) Sorgu tutanağı duruşmada okunur. (4) Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre sanığın aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle sorgusunun yapılabilmesi olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak sorgu yapılır. (5) Hastalık veya disiplin önlemi ya da zorunlu diğer nedenlerle yargılamanın yapıldığı yargı çevresi dışındaki bir hastahane veya tutukevine nakledilmiş olan sanığın, sorgusu yapılmış olmak koşuluyla, hazır bulundurulmasına gerek görülmeyen oturumlar için getirilmemesine mahkemece karar verilebilir. (6) Yurt dışında bulunan sanığın, belirlenen duruşma tarihinde hazır bulunmasının zorluğu hâlinde, bu tarihten önce duruşma açılarak veya istinabe suretiyle sorgusu yapılabilir.' şeklinde iken 2017 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 694 sayılı KHK'nın maddesi ile anılan maddenin dördüncü fıkrası; 'Hâkim veya mahkemenin zorunlu gördüğü durumlarda, aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle yurt içinde bulunan sanığın sorgusu yapılabilir veya duruşmalara katılmasına karar verilebilir.' biçiminde değiştirilmiş, 2018 tarihli ve 30354 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7078 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un maddesiyle de anılan fıkra kanunlaşmıştır.Görüldüğü üzere, 694 sayılı KHK'nın maddesi ile CMK’nın maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan birinci değişiklik 'yukarıdaki fıkralar içeriğine göre' ibaresinin madde metninden çıkarılmasıdır. Bu halde alt sınırı beş yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda sanığın huzurda dinlenilmesine ilişkin gereklilik, sanığın istinabe suretiyle sorguya çekilmesini düzenleyen aynı maddenin ikinci fıkrası bakımından devam etmekte iken, sanığın SEGBİS yöntemi ile sorgusunun yapılmasını düzenleyen dördüncü fıkrası bakımından aranmamıştır. Böylelikle, alt sınır ayrımı yapılmaksızın tüm suçlar yönünden sanığın SEGBİS yöntemi uygulanarak sorgusu yapılabilecektir. 694 sayılı KHK'nın maddesi ile CMK’nın maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan ikinci değişiklik ise 'Hâkim veya mahkemenin zorunlu gördüğü durumlarda' ibaresinin madde metnine eklenmesidir. Bu manada, somut yargılamanın şartlarına göre bir değerlendirme yapacak olan Yerel Mahkeme, zorunlu gördüğü durumlarda, sanığın SEGBİS yöntemi ile sorgusunu yapabilecek veya sorgusu yapılan sanığın bu sistem vasıtasıyla oturumlara katılmasına karar verebilecektir." Yargıtay Ceza Dairesinin 15/2/2016 tarihli ve E.2015/8703, K.2016/749 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "Yargılandığı suçtan dolayı mahkemenin yargı çevresi dışındaki bir cezaevinde tutuklu olup 2014 tarihli oturumda bizzat duruşmada hazır bulundurularak, 2014 tarihli oturumda da sesli ve görüntülü iletişim tekniği kullanılarak sorgusu yapılan, ancak SEGBİS ile alınan sorgusu sırasında ve değişik tarihlerde sunduğu yazılı dilekçeleri ile, duruşmalara bizzat katılmak istediğini belirten sanığın, CMK'nın 196/ maddesi hükmü gereğince; duruşmada hazır bulundurulmamasının dayanağı olan zorunlu nedenler karar yerinde gösterilmeden yokluğunda yargılama yapılarak hükmün tefhim edilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,Kanuna aykırı[dır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 26/5/2016 tarihli ve E.2016/1697, K.2016/3295 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"CMK’nın genel ilkeleri ve maddedeki düzenleme Dairemizce benimsenen Y.G.K.'nın 2008 tarih ve 9-148-169 sayılı kararı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihatları göz önünde bulundurulduğunda; duruşmada hazır bulunma hakkı adil yargılama kapsamında değerlendirilmekte olup, bu hakkın sınırlanması ancak ciddi şekilde gerekli olması halinde istisna olarak uygulanmalıdır. A.İ.H.'nin Marcello Viola v. İtalya kararı temyiz duruşmasına ilişkindir. Bu nedenlerle kovuşturma aşamasında;1-) Genel kural sanığın duruşmada hazır bulundurulmasıdır. Bu hak ciddi nedenlere dayalı olarak mahkeme kararı ile sınırlandırılabilir.2-) İlk ve son savunmanın yapıldığı, esasa ilişkin delillerin toplandığı oturumlara sanığın SEGBİS yolu ile katılması, açık kabulüne dayalı olmalıdır.3-) Sesli ve görüntülü yöntemle savunma alınması halinde sanık müdafiinin talebi durumunda sanığın yanında bulunma olanağının sağlanması; koşulları gerçekleştiğinde savunma hakkının kısıtlanmadığı kabul edilebilecektir.Tüm bu açıklamalar karşısında; duruşmalardan önce SEGBİS sistemiyle savunma yapmak istemediklerini ve mahkemede hazır bulunarak savunma yapmak istediklerini beyan eden sanığın müdafiinin de aynı yöndeki talebine rağmen duruşmada hazır bulundurulmayarak SGBİS sistemiyle alınan savunma ile hüküm kurularak CMK 196/2 maddesine muhalefet etmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,...Kanuna aykırı[dır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 28/6/2016 tarihli ve E.2016/3392, K.2016/4533 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"1-Ceza yargılamasının temel ilkelerinden biri 'doğrudan doğruyalık-vasıtasızlıktır.' Bu nedenle CMK’nın 193/ maddesinde 'sanık olmaksızın yargılama olmaz' genel kuralına yer verildikten sonra istisnalar aynı Kanunun 193/2, 194/2, 195, 196, 200/1 ve maddelerinde gösterilmiştir. Sanığın kabulüne bağlı olarak alt sınırı 5 yıl ve daha fazla hapis cezası gerektiren suçlar hariç olmak üzere istinabe yoluyla sorguya çekilebilecektir. Görüntülü ve sesli iletişim tekniği kullanılarak sorgu yapma yöntemi CMK'nın 196/ maddesi hükmüne göre mümkün kılınmıştır.CMK'nın genel ilkeleri ve maddedeki düzenleme Dairemizce benimsenen Y.G.K.'nın 2008 tarih ve 9-148-169 sayılı kararı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihatları göz önünde bulundurulduğunda; duruşmada hazır bulunma hakkı adil yargılama kapsamında değerlendirilmekte olup, bu hakkın sınırlanması ancak ciddi şekilde gerekli olması halinde istisna olarak uygulanmalıdır.Bu açıklamalar karşısında; yargılandıkları suçtan tutuklu olan sanıkların duruşmada hazır edilerek savunmalarının tespiti yerine, SEGBİS sistemi aracılığıyla ifadeleri alınarak haklarında mahkumiyet kararı verilmesi,...Kanuna aykırı[dır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 19/12/2017 tarihli ve E.2016/16369, K.2017/16223 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Duruşmada hazır bulunmak isteyen sanığın, duruşmada hazır bulundurulması sadece ödev değil aynı zamanda bir haktır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2008, 9-148/169 sayılı kararı)Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/ maddesine göre; cezai bir suç ile itham edilen herkesin, kendini savunma, iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme, duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercüman yardımından para ödenmeksizin yararlanması haklarını güvence altına almıştır. Duruşmada hazır bulunmaksızın bu hakları nasıl kullanabileceğinin anlaşılması zordur. (Colozza v. İtalya 12 Şubat 1985)Adil bir ceza yargılaması sürecinin oluşumunda sanığın mahkeme nezdinde hazır bulunmasının büyük önemi bulunmaktadır. (Lala v. Hollanda 22 Eylül 1994) Bunun sebebi hem adil yargılama hakkının mevcudiyeti hem de beyanların doğruluğunun anlaşılması ve mağdur ile tanıkların beyanlarıyla karşılaştırılmasıdır. (Sedoviç v. İtalya)Temyiz aşamasında davalının duruşma salonunda şahsen hazır bulunması ilk derece mahkemesinde görülmekte olan duruşmalarda hazır bulunmasına nispeten daha az önem arzetmektedir. (Kamasinsıki v. Avusturya, 19 Aralık 1989)Adaletin gerçekten adil bir şekilde sağlanmasının demokratik bir toplumda tuttuğu yer göz önünde bulundurularak savunma hakkının kısıtlanmasına yönelik her bir tedbirin ciddi şekilde gerekli olmasına işaret edilmiştir. Daha az kısıtlayıcı bir tedbirin bulunması halinde o uygulanmalıdır. (Van Mechelen ve diğerleri) Sözleşme ile garantiye alınan hakkın kullanılmasından vazgeçilmesi, bunun açıkçasöylenmesi ile mümkün olabilir.(Zana/Türkiye)CMK'nın genel ilkeleri ve maddedeki düzenleme Y.G.K.'nın 2008 tarih ve 9-148-169 sayılı kararı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihadları göz önünde bulundurulduğunda; duruşmada hazır bulunma hakkı adil yargılama kapsamında değerlendirilmekte olup, bu hakkın sınırlanması ancak ciddi şekilde gerekli olması halinde istisna olarak uygulanmalıdır. A.İ.H.'nin Marcello Viola v. İtalya kararı temyiz duruşmasına ilişkindir. Bu nedenlerle kovuşturma aşamasında;1-) Genel kural sanığın duruşmada hazır bulundurulmasıdır. Bu hak ciddi nedenlere dayalı olarak mahkeme kararı ile sınırlandırılabilir.2-) İlk ve son savunmanın yapıldığı, esasa ilişkin delillerin toplandığı oturumlara sanığın SEGBİS yolu ile katılması, açık kabulüne dayalı olmalıdır.Tüm bu açıklamalar karşısında; bozma sonrası yapılan yargılamada SEGBİS sistemiyle kendisine bağlanan sanığın, savunma yapmak istemediğini ve mahkemede hazır bulunarak savunma yapmak istediğini beyan etmesine rağmen duruşmalarda hazır bulundurulmayıp SEGBİS sistemi aracılığıyla yargılaması yapılarak mahkumiyetine karar verilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,Bozmayı gerektirmiş[tir.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 8/10/2019 tarihli ve E.2019/8212, K.2019/12041 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:15/8/2017 tarihinde yürürlüğe giren 694 sayılı KHK'nın maddesiyle CMK'nun maddesinde yapılan ve 1/2/2018 tarihli 7078 sayılı Yasa'nın maddesiyle aynen kabul edilen değişiklikle;Hakim veya mahkemenin zorunlu gördüğü durumlarda, aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle yurt içinde bulunan sanığın sorgusunun yapılabilmesine veya duruşmalara katılabileceğine karar verilebileceği belirtilmiştir.Anılan kanun gerekçesinde de; düzenlemeyle sanığın duruşmada hazır bulunmasının tarafların güvenliklerini tehlikeye düşürmesine veya davanın makul sürede sonuçlandırılmasına engel olması ya da buna benzer başka sebeplerin varlığı ile mahkemece zorunlu görülmesi halinde, yurt içinde bulunan sanığın sorgusunun SEGBİS kullanılmak suretiyle yapılabilmesi veya duruşmalara katılabilmesinin öngörüldüğü, Nitekim YGGK'nın 13/2/2018 tarihli, 2016/16-814 Esas ve 2018/42 Karar sayılı ve 27/2/2018 tarihli, 2017/16-33 Esas ve 2018/74 Karar sayılı ilamlarında da, yukarıda belirtilen kanun değişikliği itibarıyla hakim veya mahkemenin zorunlu gördüğü durumlarda alt sınırı beş yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan yargılanan ve mahkeme huzuruna getirilme talebi bulunan sanığın SEGBİS yöntemi ile sorgusunun yapılmasına ve duruşmalara katılımına karar verilmesinin bozma sebebi oluşturmayacağına karar verilmiştir.Bozma sonrasında SEGBİS sistemi aracılığıyla ifade vermek istemeyen sanığın sorgusunun kanun gerekçesinde de belirtildiği gibi zorunlu görülen tarafların güvenliklerinin tehlikeye düşmesi veya davanın makul sürede sonuçlandırılmasına engel olması gibi hangi durumların gözönünde bulundurulduğu açıklanıp belirtilmeden duruşmada hazır bulundurulmayıp, SEGBİS aracılığıyla sorgusu yapılarak mahkumiyetine karar verilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,Bozmayı gerektirmiş[tir.]"B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında, Sözleşme'de açıkça düzenlenmemiş olmasına rağmen Sözleşme'nin maddesinin amaç ve hedefleri bir bütün olarak gözetildiğinde suç isnadı altında olan bir kimsenin yargılamaya katılma hakkının bulunduğu kabul edilmektedir (Hermi/İtalya [BD], B. No:18114/02, 18/10/2006, § 59). Buna göre bir bütün olarak değerlendirildiğinde Sözleşme'nin maddesi sanığa duruşmaya fiilen katılma hakkı tanımaktadır. Söz konusu madde, ilke gereği diğerlerinin yanı sıra yalnızca duruşmalara katılma hakkını değil aynı zamanda duruşmaları dinleme ve izleme hakkını da kapsamaktadır (Stanford/Birleşik Krallık, 23/2/1994, § 26). AİHM, ceza davalarında video konferans sistemi aracılığı ile duruşma yapılmasının savunma açısından güçlüklere sebep olduğu ve duruşmada hazır bulunma hakkını ihlal ettiği yönündeki şikâyeti Asciutto/İtalya (B. No: 35795/02, 27/11/2007) kararında incelemiştir. Anılan karara konu olayda, üyesi olduğu mafya örgütünün faaliyetleri çerçevesinde işlediği suçlar nedeniyle hapis cezasına mahkûm edilen başvurucu bu cezaya karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Hakkındaki hapis cezasının infazı kapsamında özel bir tutukluluk rejimine tabi olarak ceza infaz kurumunda tutulan başvurucu, dışarıyla olan ilişkilerinin kısıtlanması sebebiyle ağır ceza mahkemesi ve istinaf mahkemesinde görülen duruşmalarda hazır bulundurulmamıştır. Başvurucunun bu duruşmalara katılımı video konferans sistemi aracılığı ile sağlanmıştır (Asciutto/İtalya, §§ 5-21). AİHM, Asciutto/İtalya kararında başvurucunun hâkim önüne çıkarılmamasının ve duruşmalara video konferans sistemi aracılığı ile katılmak zorunda bırakılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği şikâyetini kabul edilemez bulmuştur. AİHM, yaptığı değerlendirmede öncelikle hakkaniyete uygun bir ceza yargılaması için sanığın mahkeme huzuruna çıkarılmasının büyük önem arz ettiğine ilişkin içtihadını hatırlatmıştır (Asciutto/İtalya, § 57). Bu içtihada göre sanık duruşmada hazır bulunmadan Sözleşme'nin maddesinin (3) numaralı fıkrasında özel olarak düzenlenen "bizzat savunma", "tanık sorgulama veya sorgulatma" ve "ücretsiz tercüman yardımından yararlanma" haklarının kullanılması zordur. Dolayısıyla sanığın duruşmada hazır bulunma hakkını güvence altına alma yükümlülüğü Sözleşme'nin maddesinin temel gerekliliklerindendir (Hermi/İtalya, §§ 58, 59). Dahası duruşmada hazır bulunma hakkı sanığın savunmasının doğruluğunu kanıtlama, onu tanık ve mağdur ifadeleriyle karşılaştırma olanağı sunar (Medenica/İsviçre, B. No: 20491/92, 12/12/200, § 54). AİHM; sanığın video konferans yöntemi ile duruşmalara katılmasının tek başına Sözleşme'ye aykırı olmadığını, ancak her bir davanın kendine özgü koşulları dikkate alındığında bu yöntemin uygulanmasının meşru bir amaç taşıması ve uygulamaya ilişkin koşulların Sözleşme'nin maddesinde öngörüldüğü şekliyle savunma haklarına ilişkin gerekliliklerle uyumlu olması gerektiğini belirtmiştir (Asciutto/İtalya, § 64). Video konferans uygulaması, diğer hususların yanında tutuklu veya hükümlülerin ceza infaz kurumundan duruşma salonuna transferleri nedeniyle oluşan gecikmelerin azaltılması ve yargılamaların hızlandırılması amacını taşımaktadır (Marcello Viola/İtalya, B. No: 45106/04, 5/1/2007, § 70). Bu nitelikteki imkânlara başvurmak bizzat duruşmada hazır bulunma hakkının amaçlarıyla çelişmemektedir. Fakat tutuklunun veya hükümlünün yargılama sürecini takip edebilmesi, duruşmada dinlenen insanları görebilmesi ve sarf edilen ifadelerden haberdar olabilmesi, ayrıca kendisinin de mahkeme, tanıklar ve diğer ilgililer tarafından görülmesinin ve dinlenilmesinin teknik engeller bulunmaksızın garanti edilmesi gerekir (Sakhnovskiy/Rusya [BD], B. No: 21272/03, 2/10/2010, § 98; Marcello Viola, §§ 72-74). Bu ilkelere göre Asciutto/İtalya kararında somut olayı değerlendiren AİHM başvurucunun farklı bir ceza infaz rejimine tabi tutulan bir tutuklu olması nedeniyle ilgili ceza mevzuatında öngörülen hükümler çerçevesinde video konferans yöntemi ile ağır ceza mahkemesi ve istinaf mahkemesinde görülen duruşmalara katılımının sağlandığına dikkat çekmiş, bu yöntemin uygulanmasının meşru bir amaç taşıyıp taşımadığını ve yöntemin uygulandığı koşulların savunma haklarına riayet edip etmediğini incelemiştir. Bu incelemede öncelikle başvurucunun mafya üyesi olma suçundan yargılandığı gözönüne alınarak kaçma veya suikasta uğrama riskinin mevcut olması nedeniyle duruşma salonuna transferinin ağır güvenlik tedbirleri alınmasını gerektirdiğini ve davanın duruşma salonunda hazır bulunan diğer tarafları ile tanıklara baskı uygulama gücünün bulunduğunu belirtmiştir. Bu durumda başvurucunun duruşma salonuna transferinin zorluğuna vurgu yapan AİHM video konferans yönteminin uygulanmasının kamu düzenini koruma, tanıkların ve mağdurların güvenliğini ve özgürlüğünü sağlama, aynı zamanda yargılamayı makul sürede tamamlama gibi meşru amaçlar taşıdığı kanaatine varmıştır. Video konferans yönteminin uygulanmasına ilişkin koşulların savunma haklarına uyup uymadığı hususunda yapılan incelemede ise başvurucunun duruşmada hazır bulunan kişileri görme ve söylenenleri duyma imkânına sahip olduğunu, yargılamada teknik nitelikte sorunlar yaşandığı hususunda bir şikâyetin dile getirilmediğini ve ilgili mevzuata göre başvurucu müdafiinin video konferans bağlantısı kurulan odada hazır bulunma hakkına sahip olduğunu gözeterek başvurucunun video konferans yöntemi ile ağır ceza mahkemesi ve istinaf mahkemesindeki duruşmalara katılımının davanın diğer tarafına göre savunma açısından başvurucuyu dezavantajlı duruma düşürmediği ve sonuç olarak Sözleşme'nin maddesinde öngörüldüğü şekliyle savunma hakkının kullanıldığı sonucuna ulaşmıştır (Asciutto/İtalya, §§ 63-69) | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/22672 | Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) duruşmada hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanmaya çalışılması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, 2/3/2005 tarihinde Kaş Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı ve görevsizlik kararı sonrasında Kaş Kadastro Mahkemesine gönderilen tapu iptali ve tescil davasının makul sürede sonuçlandırılamadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 2/12/2013 tarihinde Antalya Kadastro Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 27/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 18/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/8/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 2/3/2005 tarihinde Antalya ili Kaş ilçesi Sarıbelen köyünde bulunan tapunun 08/03/1990 tarih Cilt 82, sayfa 80-89 ve 2,3,9,12,13,14,23,24,25,26,27,28,29,30,31 sıra numarasında kayıtlı taşınmazların kendisine ait iken usulsüz olarak davalı şirket adına satışının yapıldığını belirterek, söz konusu taşınmazların kendisi adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi istemiyle Kaş Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Kaş Asliye Hukuk Mahkemesi, 30/5/2007 tarih ve E.2005/44, K.2007/165 sayılı kararıyla taşınmazın bulunduğu Antalya ili Kaş ilçesi Sarıbelen köyünde arazi kadastro çalışmalarının yapılması nedeniyle Kaş Kadastro Mahkemesinin görevli olduğunu belirterek davanın reddine, dosyanın resen Kaş Kadastro Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi, 26/03/2008 tarih ve E.2008/1515, K.2008/3784 sayılı ilâmı ile İlk Derece Mahkemesinin kararını onamıştır. Bu karara karşı karar düzeltme yoluna gidilmediğinden İlk Derece Mahkemesinin kararı 23/05/2008 tarihinde kesinleşmiştir. Görevsizlik kararı üzerine, Kaş Kadastro Mahkemesinin E.2008/34 sayılı dosyasına kaydedilen davadaki yargılama halen devam etmektedir. Başvurucu, 2/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (Bkz. B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8733 | Başvurucu, 2/3/2005 tarihinde Kaş Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı ve görevsizlik kararı sonrasında Kaş Kadastro Mahkemesine gönderilen tapu iptali ve tescil davasının makul sürede sonuçlandırılamadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, imar planında taşınmazın önce kamu hizmeti alanına ayrılması, sonra da imar durumunun özel sağlık alanı olarak belirlenmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların maliki olduğu başvuruya konu Ankara'nın Mamak ilçesi General Zeki Doğan Mahallesi 36260 Ada 1 Parsel numaralı taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planıyla sağlık ocağı alanı vasfıyla kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucular, taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Ankara Büyükşehir Belediyesine (Belediye) başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememişlerdir. Belediye tarafından 20/11/2009 tarihinde onaylanan imar planı değişikliğiyle taşınmazın vasfı özel sağlık alanı olarak değiştirilmiştir. Başvurucular, imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine 3/7/2012 tarihinde kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açmışlardır. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, davanın idari yargıda görülmesi gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Başvurucular bunun üzerine 16/4/2014 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmışlardır. Mahkeme 12/12/2016 tarihinde dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Kararın istinaf edilmesi üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 10/10/2017 tarihinde davanın kesin olarak reddine karar vermiştir. Kararda, taşınmazın sağlık ocağı alanı olarak kamu hizmetine ayrıldığı fakat imar planı değişikliğiyle taşınmazın vasfının özel sağlık alanı olarak değiştirildiği vurgulanmıştır. Buna göretaşınmaz üzerindeki tasarruf hakkına yönelik kısıtlamaların imar planı değişikliği sonucu ortadan kalktığı, başvurucuların taşınmazı kullanabilme imkânına kavuştuğu belirtilmiştir. Diğer taraftan taşınmazın kamu hizmeti alanına ayrılma durumunun kalkması nedeniylekamulaştırılması zorunluluğunun bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucular, yargılamanın devamı sırasında 13/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/39050 | Başvuru, imar planında taşınmazın önce kamu hizmeti alanına ayrılması, sonra da imar durumunun özel sağlık alanı olarak belirlenmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3758 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, murisi tarafından 8/11/1978 tarihinde açılan zilyetliğin tespiti ve kamulaştırma bedelinin tahsili davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talep etmiştir. Başvuru, 3/12/2012 tarihinde Osmaniye Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 29/1/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 25/2/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun murisi ve diğer davacılar, 8/11/1978 tarihinde Osmaniye Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları davada, zilyetliğin tespiti ve kamulaştırma bedelinin ödenmesini talep etmişlerdir. Mahkemece, 19/7/1991 tarih ve E.1978/408, K.1991/328 sayılı görevsizlik kararıyla dava dosyası İslahiye Kadastro Mahkemesine gönderilmiştir. İslahiye Kadastro Mahkemesi, 14/7/1995 tarihli görevsizlik kararıyla dosyayı yeniden İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesine göndermiştir. İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesi, 14/1/2014 tarih ve E.1995/247, K.2014/27 sayılı kararla davanın reddine karar vermiştir. Gerekçeli karar, 5/3/2014 tarihinde yazılmıştır. Karar, başvurucu ve bir kısım davacılar tarafından temyiz edilmiş olup, temyiz inceleme safhası devam etmektedir. B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi, 16/5/1956 tarih ve 1956/1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı, 4/11/1983 tarih ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici maddesi. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8738 | Başvurucu, murisi tarafından 8/11/1978 tarihinde açılan zilyetliğin tespiti ve kamulaştırma bedelinin tahsili davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3491 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, maluliyete sebep olan bedensel rahatsızlık nedeniyle meydana gelen zararların tazmini için açılan davada süre aşımı yönünden ret kararı verilmesinin mahkemeye erişim hakkının ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/1/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde 2014 yılına kadar uzman erbaş olarak görev yapmıştır. Başvurucu 10/9/2012 tarihinde posta komutanı olarak görev yapmakta iken itfaiye kısmında oluşan arızayı tamir ettiği sırada çıktığı merdivenin kırılması sonucu yaralanmıştır. Bu kaza sonucu başvurucunun sol ayağı üç yerinden kırılmıştır. Başvurucunun tedavisi Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) tarafından yapılmış ve 17/12/2012 tarihinde kendisine iki ay süreyle istirahat raporu verilmiştir. Takip eden süreçte başvurucu hakkında muhtelif tarihlerde raporlar düzenlenmiştir. 22/3/2013, 29/5/2013 ve 31/5/2013 tarihlerinde düzenlenen raporlarda başvurucunun bazı spor faaliyetlerinden muaf tutulması gerektiği, sınıfı görevini ve yurt dışı görevini yerine getirebileceği yönünde tespitlerde bulunulmuştur. Başvurucu 16/5/2013 ile 18/12/2013 tarihleri arasında yurt dışı görevinde bulunmuştur. Başvurucuya 2014 yılı içinde de hava değişimi izinleri verilmiş, son olarak 31/3/2014 tarihli GATA raporu ile başvurucunun sol ayak bileği eklem kısıtlılığı nedeniyleTSK bünyesinde görev yapamayacağı tespit edilmiş ve TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu 10/11/2014 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına başvurarak askerî görev nedeniyle yaralanması ve malul hâle gelmesi nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü 000 TL maddi, 000 TL manevi zararının tazmin edilmesini istemiştir. Talep, cevap verilmemek suretiyle zımnen reddedilmiştir. Başvurucu, zımnen ret kararının ardından 16/1/2015 tarihinde maddi ve manevi zararlarının ödenmesi istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) nezdinde tam yargı davası açmıştır. AYİM İkinci Dairesi (Mahkeme) 4/11/2015 tarihli kararıyla maddi ve manevi tazminat istemiyle açılan tam yargı davasını süre aşımı yönünden reddetmiştir. Ret gerekçesinde öncelikle 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun dava açma süresine ilişkin hükümlerine yer verilerek idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerinin şart olduğu, bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi hâlinde ret işleminin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açmaları gerektiği hatırlatılmıştır. Başvurucunun yaralanmanın meydana geldiği kazanın ardından gerçekleşen tedavi süreci sonunda düzenlenen 31/5/2013 tarihli raporla eylem ve eylemden doğan zararı öğrendiği belirtilen gerekçede başvurucunun 31/5/2013 tarihinden itibaren bir yıl içinde zararının tazmini istemiyle idareye başvurması gerekirken 10/11/2014 tarihinde yaptığı başvuru üzerine açtığı davanın süre aşımına uğradığı ifade edilmiştir. Başvurucu nihai kararı 25/1/2016 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 29/1/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Tolgahan Orhon, B. No: 2015/11349, 14/11/2018, §§ 21- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/1861 | Başvuru, maluliyete sebep olan bedensel rahatsızlık nedeniyle meydana gelen zararların tazmini için açılan davada süre aşımı yönünden ret kararı verilmesinin mahkemeye erişim hakkının ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, karar sonucunu etkileyecek bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 19/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 21/10/2008 tarihli iddianame ile başvurucu hakkında yanında diğer şüpheliler ile birlikte müştekilere ait konuta zorla girdiği, konutta bulunan müştekileri tehdit ettiği ve müştekilerden A.U.yu başka bir yere götürerek alıkoyduğu iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 16/9/2010 tarihli karar ile başvurucunun diğer sanıklarla birlikte müştekilere ait konuta zorla girdiği ve konutta bulunanlardan A.U.yu bıçakla tehdit edip başka bir eve götürerek alıkoyduğu gerekçesiyle konut dokunulmazlığını ihlal etme suçundan 10 ay hapis, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçundan 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, başvurucunun tehdit eylemi nedeniyle cezalandırılması istenmişse de bu eylem kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçunun unsuru olduğundan başvurucu hakkında bu fiil yönünden ceza tertibine yer olmadığına karar vermiştir. Hükmün temyiz edilmiş veYargıtay Ceza Dairesi 2/7/2014 tarihli karar ile onanmakla kesinleşmiştir. Kesinleşen hüküm nedeniyle başvurucu hakkında yakalama kararı çıkarılmış ve 21/8/2014 tarihinde yakalanarak ceza infaz kurumuna alınarak infazına başlanmıştır. Başvurucu müdafii, 13/10/2014 havale tarihli dilekçesinde mahkûmiyetle sonuçlanan yargılamaya konu suçların başvurucunun kimlik bilgilerini kullanan O. adlı şahıs tarafından işlendiğini ileri sürek yargılamanın yenilenmesi isteğinde bulunmuştur. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi yargılamanın yenilenmesi isteğini kabul ederek başvurucunun tahliyesine karar vermiş ve 26/12/2014 tarihli ek kararında 16/9/2010 tarihli karar ile tehdit suçundan ceza tertibine yer olmadığına, konut dokunulmazlığını ihlal etme ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından hapis cezasıyla cezalandırılmasına dair hükmün iptaliyle başvurucunun atılı suçlardan beraatine karar vermiştir. Hüküm temyiz edilmeden kesinleşmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15422 | Başvuru, karar sonucunu etkileyecek bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. | 0 |
Başvuru, davanın sonucuna etkili iddialar yönünden istinaf incelemesinin yapılmaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/7/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, şehit yakını olup Sağlık Bakanlığına (İdare) bağlı Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde taşeron firmalara bağlı işçi olarak 1/7/2004 tarihinde işe başlamıştır. Yaklaşık 11 yıl sonra başvurucu, şehit yakını kontenjanından memur olarak atanmaya hak kazanmıştır. Bunun üzerine memur olmak amacıyla 3/8/2015 tarihinde İdareye fesih bildirimini içeren dilekçesini vermiş ve dilekçesine Sosyal Güvenlik Kurumunun sigortalılık hizmet süresinin 15 yıldan ve prim ödeme gün sayısının 600 günden fazla olduğunu gösteren 4/5/2015 tarihli yazısını eklemiştir. Başvurucu daha sonra Sağlık Bakanlığında memur olarak işe başlamıştır. Başvurucu 15/10/2015 tarihinde, 11 yıllık hizmeti karşılığında tarafına kıdem tazminatı ödenmesine karar verilmesi istemiyle taşeron firma ile İdare aleyhine Bakırköy İş Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Davalı İdare, savunmasında kıdem tazminatından taşeron firmanın sorumlu olduğunu savunmuştur. Firma ise özetle başvurucunun memur olarak atandığı için iş sözleşmesini kendi iradesiyle sonlandırdığını, bu nedenle kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanamayacağını ileri sürmüştür. Mahkemenin 16/12/2016 tarihli Duruşmada Tutanağı'nda, başvurucunun hizmet süresinin 15 yıldan, prim ödeme gün sayısının ise 600 günden fazla olduğunu belirten Bağcılar Sosyal Güvenlik Merkezinden (Bağcılar SGM) alınan yazının dosyaya sunulduğu ve davalı tarafın bu yazıya cevap vermek için süre istediği belirtilmiştir. Başvurucunun ayrıca aşağıdaki beyanı tutanak altına alınmıştır: "... Ben işten ayrılmadan önce 3600 günümü doldurmuştum. Bağcılar SGM den buna ilişkin yazıyı aldım. Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi yetkililerine sundum ve işten ayrılmak istediğimi de söyledim. Yani öncelikle 3600 günümü doldurdum. Daha sonra memurluğa geçtiğim için ayrıldım. Buna ilişkin belgeyi dosyama sunmuştum ... dedi. Beyanı okundu imzası alındı." Mahkeme 4/5/2017 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararda, taraflar arasında kıdem tazminatına hak kazanılıp kazanılmadığı hususunda ihtilaf bulunduğu ifade edilerek Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/4/2012 tarihli ve E.2010/6615, K.2012/14620 sayılı kararına (bkz. § 18) atıfla başvurucunun memur olmak için işten ayrıldığı ve iş akdini haklı nedene dayanmadan eylemli olarak feshettiği belirtilmiştir. Başvurucu istinaf yoluna başvurmuştur. Dilekçesinde, Mahkemenin emsal olarak gösterdiği Yargıtay Hukuk Dairesi kararının güncelliğini yitirdiğini ifade etmiştir. Davasına emsal olabilecek Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/4/2016 tarihli kararı (bkz. § 19) ile Yargıtay Hukuk Dairesinin 14/12/2015 tarihli kararından (bkz. § 20) bahsettikten sonra 25/8/1971 tarihli ve 1475 sayılı İş Kanunu'nun maddesinin (5) numaralı fıkrası uyarınca sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını tamamlayarak işten ayrıldığından kendisine kıdem tazminatı ödenmesi gerektiğini belirtmiştir. Başvurucu, dilekçesine hem anılan Yargıtay kararlarını hem de Bağcılar SGM tarafından verilen 4/5/2015 tarihli yazıyı da eklemiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 10/5/2018 tarihinde başvurucunun istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. Kararda 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası uyarınca ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddianın dikkate alınamayacağı ifade edilmiştir. Gerekçede, başvurucunun ilk derecedeki yargılama boyunca 15 yıllık sigortalılık süresini doldurduğuna ve prim ödeme gün sayısının 600 günü geçtiğine dair bir beyanda bulunmadığı belirtilmiş ve aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:"Davacı yapılan yargılama boyunca mahkemeden 15 yıllık sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısının 3600 günü geçtiğine dair bir beyanda bulunmamış istinaf dilekçesine eklediği akla Bağcılar sosyal güvenlik merkezinden aldığı davacının 15 yıllık sigortalılık süresini ve 3600 gün prim ödeme süresini doldurduğuna dair belgeye eklediği anlaşılmıştır.HMK Madde 357- (1) madde gereğince Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde karşı dava açılamaz, davaya müdahale talebinde bulunulamaz, davanın ıslahı ve 166 ncı maddenin birinci fıkrası hükmü saklı kalmak üzere davaların birleştirilmesi istenemez, bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.Davacı ilk derece mahkemesinde emekliliğe hak kazandığına dair bir iddiada bulunmadığından istinaf dilekçesine ekli bu belge değerlendirme konusu yapılmamıştır.Davacının son beş yıllık sigortalılık süresini ile 3600 gün prim ödeme süresini doldurduğuna dair belge, ilk derece mahkemesine sunulmadığından HMK 357/1 madde gereğince değerlendirmeye alınmaksızın; ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu karar usül ve yasalara uygun olduğundan davacı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine dair aşağıdaki şekilde karar verilmiştir. " Nihai karar, başvurucuya 21/6/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 19/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Kanun Hükümleri 1475 sayılı Kanun'un "Kıdem tazminatı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanuna tabi işçilerin hizmet akitlerinin:.... (Ek: 25/8/1999 - 4447/45 md.) 506 Sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (a) ve (b) alt bentlerinde öngörülen yaşlar dışında kalan diğer şartları veya aynı Kanunun Geçici 81 inci maddesine göre yaşlılık aylığı bağlanması için öngörülen sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını tamamlayarak kendi istekleri ile işten ayrılmaları nedeniyle,Feshedilmesi veya kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde kendi arzusu ile sona erdirmesi veya işçinin ölümü sebebiyle son bulması hallerinde işçinin işe başladığı tarihten itibaren hizmet aktinin devamı süresince her geçen tam yıl için işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan süreler için de aynı oran üzerinden ödeme yapılır." 6100 sayılı Kanun'un "Yapılamayacak işlemler" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde karşı dava açılamaz, davaya müdahale talebinde bulunulamaz, davanın ıslahı ve 166 ncı maddenin birinci fıkrası hükmü saklı kalmak üzere davaların birleştirilmesi istenemez, bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.... (3) İlk derece mahkemesinde usulüne uygun olarak gösterildiği hâlde incelenmeden reddedilen veya mücbir bir sebeple gösterilmesine olanak bulunmayan deliller bölge adliye mahkemesince incelenebilir."B. Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/4/2012 tarihli ve E.2010/6615, K.2012/14620 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir:"...1475 sayılı yasanın 14/2 maddesi, işçinin aynı işverene bağlı olarak bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin kıdem hesabı yönünden birleştirileceğini hükme bağlamıştır. O halde kıdem tazminatına hak kazanmaya dair bir yıllık sürenin hesabında da işçinin daha önceki fasılalı çalışmaları dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, her bir fesih şeklinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde gerçekleşmesi hizmet birleştirmesi için gerekli bir koşuldur. İşçinin önceki çalışmaları sebebiyle kıdem tazminatı ödenmişse, aynı dönem için iki defa kıdem tazminatı ödenemeyeceğinden, tasfiye edilen dönemin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması mümkün olmaz. Yine, istifa etmek suretiyle işyerinden ayrılan işçi kıdem tazminatına hak kazanmayacağından, istifa yoluyla sona eren önceki dönem çalışmaları kıdem tazminatı hesabında dikkate alınmaz. Ancak, aynı işverene ait bir ya da değişik işyerlerinde çalışılan süre için kıdem tazminatı ödenmemişse, bu süre aynı işverende geçen sonraki hizmet süresine eklenerek son ücret üzerinden kıdem tazminatı hesaplanmalıdır. Zamanaşımı definin ileri sürülmesi halinde önceki çalışma sonrasında ara verilen dönem on yılı aşmışsa, önceki hizmet bakımından kıdem tazminatı hesaplanması mümkün olmaz. İşçinin kamu kurumlarında işçi olarak çalıştığı sürelerin birleştirilebilmesi için, önceki çalışmaların fesih şekli itibarıyla kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sona ermesi gerektiği 1475 sayılı Yasanın 14/5 maddesinde açık biçimde düzenlenmiştir. İşyerinde memur ya da sözleşmeli personel olarak çalışmış olan ve kendi isteği ile ayrılarak başka bir kamu kurumunda işçi olarak çalışmaya başlayan işçi yönünden yapılan işlemin prosedür gereği olduğunda söz edilemez. İşçi daha iyi şartlarda ve ayrı bir statüde çalışma yolunu seçmiştir. Bu itibarla istifa ile sona eren memur ya da sözleşmeli personel döneminin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması doğru olmaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları da bu doğrultudadır (Yargıtay H.G.K. 2008 gün 2008/9-586 E, 2008/ 633 K. 2007 gün 2007/9-814 E, 2008/896 K.). İstifa ile sona ermemiş olan memuriyet dönemi ile sözleşmeli personel olarak çalışılan süreler, 1475 sayılı yasanın 14 üncü maddesinin altıncı fıkrasında sözü edilen özel tavan gözetilmek suretiyle tazminat hesabında dikkate alınmalıdır. Somut olayda, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi sonucunda, davacı işçinin kendi isteği ile memuriyete geçmek için 2003 tarihli dilekçesiyle başvuruda bulunması sonucu memur statüsüne geçtiği anlaşılmaktadır. Saptanan bu durum karşısında ve yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulduğunda, davacının iş akdini haklı nedene dayanmadan eylemli olarak feshettiği anlaşıldığından kıdem tazminatı talebinin reddi gerekirken kısmen kabulüne karar verilmesi isabetsizdir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/4/2016 tarihli ve E.2014/36553, K.2016/8730 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir:''Dosya içeriğine göre; davacı işçi, fesih tarihinde yaş hariç diğer emeklilik koşullarını sağlamış, bu tarih itibari ile kıdem tazminatına hak kazanmıştır. Davacının bu yönde iradesini açıklamaması ve kurumdan aldığı belgeyi daha sonra ibraz etmesi hak kazanmayı ortadan kaldırmaz. Bu durum ancak muaccel olma ve temerrüt olgusunu etkiler. Ayrıca davacının iş akdini feshettikten sonra başka bir iş yerinde çalışmaya başlaması çalışma özgürlüğü kapsamında olup, davacının yasanın kendisine verdiği hakkı kullanması karşısında kötüniyetli davrandığından söz edilemez. Kanunda tanınan bu hakkın amacı, işyerinde çalışarak yıpranan ve bu arada sigortalılık yılı ile prim ödeme süresine ait yükümlülükleri tamamlayan işçinin, emeklilik için bir yaşı beklemesine gerek olmadan iş sözleşmesini aktif sonlandırabilmesine imkân tanımaktır. Davacının kıdem tazminatı talebinin kabulü yerine, dosya kapsamına da uygun olmayan yazılı gerekçeyle talebin reddine karar verilmesi hatalıdır." Yargıtay Hukuk Dairesinin 14/12/2015 tarihli ve E.2015/6303, K.2015/34351 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir:"İşçinin emeklilik nedeni ile iş sözleşmesini feshetmesinden kısa bir süre sonra, yeniden çalışmasını gerektirecek durumlar ortaya çıkabileceği gibi işçinin bu hakkını kendisi için daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini düşündüğü bir başka işyerinde çalışma amacı ile de kullanması mümkündür. Sosyal Güvenlik Hukuku alanında, yaş koşulunu da gerçekleştirmek sureti ile emekli olan işçilere sigorta destek primi ödeyerek çalışma imkanı tanındığı da dikkate alındığında, 1475 sayılı İş Kanunun 14/1- maddesindeki düzenleme açısından, kanun koyucunun amacının işçinin çalışma yaşamını aktif olarak sonlandırması olduğundan bahsedilemez. Çalışmakta olduğu iş yerinde yıpranmış olan ve bu arada sigortalılık yılı ile prim ödeme süresine ilişkin yükümlülüklerin tamamlayan işçinin, kendisi için çalışma koşullarının daha olumlu olduğunu düşündüğü bir işyerinde çalışma amacı ile bu hakkını kullanması halinde Medeni Kanunun maddesinde öngörülen dürüstlük kuralına aykırı davrandığı kabul edilemez. Yasa ile tanınmış emeklilik nedeni ile fesih hakkının kullanması ile birlikte kıdem tazminatına hak kazanılacağının kabulü gerekir. İşçinin hangi amaçla bu hakkı kullandığı, kıdem tazminatına hak kazanması açısından önem arz etmemektedir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/22162 | Başvuru, davanın sonucuna etkili iddialar yönünden istinaf incelemesinin yapılmaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, "2911 sayılı Kanun'a muhalefet" suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 21/2/2014 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 30/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 18/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 18/8/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan soruşturma kapsamında 31/5/2007 tarihinde gözaltına alınmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince (CMK. maddesi ile görevli) 2/6/2007 tarih ve 2007/76 Sorgu sayılı karar ile başvurucunun tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucu hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 7/6/2007 tarih ve E.2007/860 sayılı iddianamesi ile "silahlı terör örgütüne üye olmak, 2911 sayılı Kanun’a aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmak ve örgüt propagandası yapmak" suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (CMK. maddesi ile görevli), 9/6/2008 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 21/3/2011 tarih ve E.2007/366, K.2011/45 sayılı kararı ile başvurucunun “silahlı terör örgütüne üye olmak ve örgüt propagandası yapmak” suçlarından mahkûmiyetine, “2911 sayılı Kanun'a muhalefet” suçundan Mahkemenin görevsizliğine, dosyanın görevli ve yetkili Mahkemeye gönderilmek üzere tefrikine karar vermiştir. Tefrik edilen dosya Mahkemenin E.2011/71 sayılı dosyasına kaydedilmiş, 25/3/2011 tarih ve E.2011/71, K.2011/51 sayılı karar ile dosyanın görevli ve yetkili Gaziosmanpaşa Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Yargılamaya Gaziosmanpaşa Asliye Ceza Mahkemesinin E.2011/888 sayılı dosyası üzerinden devam edilmektedir. Başvurucu, 21/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 6/10/1983 tarih ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2528 | Başvurucu, "2911 sayılı Kanun'a muhalefet" suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, işçilik alacağından kaynaklanan tazminat davasında, ispat külfetinin yanlış tarafa yükletilmesi nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 21/2/2005 tarihinde bir nakliye firmasında tır şoförü olarak çalışmaya başlayan başvurucunun iş sözleşmesinin 17/8/2006 tarihinde sona ermesiyle başvurucu, Üsküdar İş Mahkemesinin E.2006/753 sayılı dosyasında işçilik alacaklarından kaynaklanan tazminat davası açmıştır. Üsküdar İş Mahkemesi 4/3/2010 tarihli kararında belirttiği "..davacı taraf iş akdinin haksız feshedildiğini iddia etmekte olup, davalı taraf ise verilen işi yapmaktan kaçınarak işyerini terk ettiğini savunmaktadır. İş akdinin ne şekilde sonlandırıldığı açısından değerlendirme yapmak gerekirse: davacı 11/8/2006 tarihinde çekmiş olduğu ihtarname ile 2006 yılı başından itibaren süre gelen harcırah uygulamasının aleyhine olduğunu, fazla mesai, genel tatil ve hafta tatili ücretlerinin ödenmediğini ileri sürmekte olup, 17/8/2006 tarihinden itibaren de işyerini terk edip işyerine gitmediği görülmektedir. Davalı işveren her ne kadar davacının 17/8/2006 dan itibaren işe gelmediğini ve bu yönde tutanaklar tutulduğunu savunmuş ise de, esasen davacının 17/8/2006 dan sonra işe gitmediği anlaşılmakla, 17/8/2006 tarihi itibariyle iş akdinin ne şekilde sona erdirildiğinin çözümlenmesi gerekmektedir. Dinlenen tanık beyanlarından anlaşılacağı üzere 1/1/2006 tarihinden itibaren harcırah uygulamasında yeni bir uygulamaya geçilmiş olup, bu uygulama çalışanların aleyhine olup, harcırah yada prim miktarlarında düşme olduğu tanık beyanlarınca ifade edilmiştir. Her ne kadar ilk alınan raporda yapılan bilirkişi değerlendirmesinde bu yönde durulmuş ve tanık beyanları ile bordroların birbirini doğrulamadığı görüşü mütalaa edilmiş ise de salt bordrolardaki miktarlara bakılarak prim uygulamasındaki aleyhe durum anlaşılamayacağından tanık beyanlarınca davacının iddiası doğrulanmakla uzun süre işyerinde çalışan davacının kendiliğinden işi bırakması da düşünülemeyeceğindeniş akdini haklı olarak feshettiği bu duruma göre kıdem tazminatı alacağına hak kazandığı ve fakat ihbar tazminatı alacağının doğmadığı..." gerekçesi ile davayı kısmen kabul etmiştir. Bu arada Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı ile Üsküdar Adliyesi kapatılmış, dosya İstanbul Anadolu İş Mahkemesine (Mahkeme) devredilmiştir. Temyiz üzerine karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/1/2013 tarihli kararında belirtilen "..davacı işçi, iş sözleşmesinin işverence haklı bir neden olmaksızın feshedildiğini ileri sürerek ihbar ve kıdem tazminatı isteklerinde bulunmuş, mahkemece işçinin haklı nedenle iş sözleşmesini sonlandırdığı gerekçesiyle ihbar tazminatı isteği reddedilmiş, kıdem tazminatı hüküm altına alınmıştır. Davacı işçinin diğer bazı arkadaşlarıyla birlikte işverene gönderdiği 10/8/2006 tarihli ihtarnamede, 31/12/2005 tarihindeharcırah sisteminin işçi aleyhine değiştirildiği, aylık harcırah gelirlerinde ortalama 250,00 TL düşüş olduğu, uygulama sebebiyle ödenmeyen harcırah alacaklarının olduğu,fazla çalışma hafta tatili ile bayramve geneltatilücretlerinin de ödenmediği belirtilerek, ödemelerin yapılması aksihalde yasal yollara başvuracağı bildirilmiştir. Mahkemece davacının harcırahfarkı, fazla çalışma,haftatatiliile bayramve geneltatil alacaklarının bulunmadığı belirlenmiş, istekler bu yönlerden reddedilmiş, ancak harcırahödeme sisteminde işçi aleyhine değişiklikolduğu gerekçesiyle işçinin feshihaklı kabul edilerek kıdem tazminatı talebikabul edilmiştir. Davacıişçi harcırah ödemesiyleilgiliolarak iş şartlarında esaslı değişiklikyapıldığını kanıtlayabilmiş değildir. Davacıişçiyeiddia edilen değişiklik öncesi ve sonrası yapılan harcırah ödemeleri karşılaştırıldığında harcırah gelirlerinde azalma olmadığı görülmektedir. Davacının harcırah farkı talebi de reddedilmiştir. Mahkemece bu tespite rağmen uzun süre işyerinde çalışan birişçinin kendiliğinden ayrılmayacağı gerekçesiyle işçinin haklı feshiolduğu sonucuna varılmıştır. Varsayıma dayalı olarak sonuca gidilmesi doğru değildir. Davacının kıdem tazminatı isteğinin de reddi gerekirken yazılı şekildetalebin kabulüne karar verilmesi hatalıdır.." gerekçesi ile bozulmuştur. Bozma ilamına uyan Mahkeme 26/9/2013 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/1/2014 tarihlikararı ile onanmıştır. Onama kararı başvurucuya 6/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, 31/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4575 | Başvuru, işçilik alacağından kaynaklanan tazminat davasında, ispat külfetinin yanlış tarafa yükletilmesi nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: i. İzmir Asliye Ceza Mahkemesinde Yürütülen Yargılama Başvurucu, görevli memura müessir fiil ve mala zarar verme şuçlarını işlediği iddiasıyla 24/12/2003 tarihinde kolluk kuvvetlerince yakalanmış ve hakkında anılan suçlardan kamu davası açılmıştır. İzmir Asliye Ceza Mahkemesinin 25/10/2007 tarihli kararıyla başvurucunun görevli memura müessir fiil suçundan adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş, temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesince karar bozulmuş, bozmaya uyularak yürütülen yargılamada İlk Derece Mahkemesinin 8/4/2010 tarihli kararı ile başvurucu hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş, başvurucu tarafından bu karara karşı temyiz talebinde bulunulmuş ancak bu talep hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı itiraza tabii olduğundan itiraz incelemesi olarak değerlendirilerek 3/8/2010 tarihinde reddedilmiş, bu karar 2/9/2010 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu itirazın reddi kararına karşı yaptığı temyiz istemi İzmir Asliye Ceza Mahkemesince kabul edilmemiş, bu karara karşı temyiz talepli başvuru da Yargıtay Ceza Dairesinin 15/11/2012 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. ii. İzmir İş Mahkemesinde Yürütülen Yargılama Başvurucu tarafından 29/1/2004 tarihinde İzmir İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında İlk Derece Mahkemesinin 31/3/2014 tarihli kararı ile kısmen kabul hükmü kurulmuş, temyiz incelemesi sonucu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/3/2015 tarihli ilamı ile bozulmuş, bozma üzerine dava dosyası İzmir İş Mahkemesinde tekrar incelenerek 9/11/2015 tarihinde dava kısmen kabul edilmiş, dosya üzerindeki temyiz incelemesi henüz sonuçlanmamıştır. iii. İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde Yürütülen Yargılama Yönünden Başvurucu aleyhine 22/12/2008 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan yaralamaya sebep olma nedeniyle tazminat davasında 28/11/2013 tarihli karar ile davanın kısmen kabulüne hükmedilmiş, bu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 25/6/2015 tarihli ilamı ile bozulmuş, bozma üzerine dava dosyası İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde tekrar incelenerek 3/11/2015 tarihinde davanın kısmen kabulüne hükmedilmiş, bu hüküm Yargıtay Hukuk Dairesince 23/6/2016 tarihinde onanmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4831 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, belediye tarafından gerçekleştirilen ücret tahsilatı işlemine karşı açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 25/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: İnşaat işi ile iştigal eden başvurucu Şirket, yapacağı apart otel nedeniyle numarataj belgesi almak için 17/3/2008 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı Numarataj Şube Müdürlüğüne (Belediye) müracaat etmiştir. Belediye, başvuru evrakı üzerinde yaptığı inceleme neticesinde söz konusu belgenin düzenlenebilmesi için 000 TL numarataj ücreti ödemesi gerektiğini başvurucu şirkete bildirmiştir. Başvurucu Şirket 26/3/2008 tarihinde Belediyeye bir dilekçe vermiştir. Başvurucu Şirket söz konusu dilekçede, henüz ortada bina olmadığı ve ileride inşa edilecek binanın da bağımsız bölümlerinin doğrudan cadde ve sokakla irtibatı bulunmadığı hâlde her bir bağımsız bölüm için ayrı kapı numarası veriliyormuş gibi hatalı bir değerlendirmeyle yapılan yüksek miktardaki ücretlendirmenin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Başvurucu Şirket aynı dilekçede, projesinin onaylanabilmesi için mecbur kaldığından tahakkuk ettirilen meblağı kanuni haklarını saklı tutarak itiraz kaydı ile yatıracağını ifade etmiş ve aynı gün ödeme işlemini gerçekleştirmiştir. Başvurucu Şirket, kendisinden tahsil edilen numarataj ücretinin 000 TL’lik kısmının iptali ve yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle 28/5/2008 tarihinde Ankara Vergi Mahkemesinde (Vergi Mahkemesi) dava açmıştır. Başvurucu Şirket dava dilekçesinde 26/3/2008 tarihli dilekçe ile yaptığı itirazın altmış gün içinde herhangi bir cevap verilmemek suretiyle reddi üzerine otuz günlük dava açma süresi içinde dava açma hakkını kullandığını belirtmiştir. Vergi Mahkemesi 4/6/2008 tarihinde, dava konusu edilen ücretin vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerden olmaması nedeniyle davanın görüm ve çözümünün vergi mahkemesinin görev alanına girmediği gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine; dava dosyasının görevli Ankara İdare Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Dava dosyasının gönderildiğiAnkara İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi)10/6/2009 tarihli kararıyla dava konusu tahsil işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Danıştay Sekizinci Dairesi28/2/2011 tarihli kararıyla İdare Mahkemesi kararını bozmuştur. Bozma kararının gerekçesinde 26/5/1981 tarihli ve 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün vergi mahkemelerinin görevinde olduğu, idare mahkemesince bu husus hakkında karar verilmesinde yasal isabet bulunmadığı belirtilmiştir. İdare Mahkemesi Danıştayın bozma kararına uyarak 16/6/2011 tarihinde, davanın görev yönünden reddine; dava dosyasının görevli Ankara Vergi Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Dava dosyasının gönderildiği Vergi Mahkemesi 29/6/2012 tarihli kararıyla davayı süre aşımından reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucu Şirketin davaya konu numarataj ücretini 26/3/2008 tarihinde ihtirazi kayıtla ödediği, bu tarihten itibaren otuz gün içinde vergi mahkemesinde dava açması gerekirken 28/5/2008 tarihinde açtığı davanın süresinde olmadığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca; başvurucu Şirketin 26/3/2008 tarihli dilekçesini, kendisinden istenen tutarı kanuni haklarını saklı tutarak ödediği yönündeki ibare nedeniyle "ihtirazi kayıt" niteliğinde bir dilekçe olduğu, bu dilekçenin aynı zamanda itiraz dilekçesi olarak da kabul edilmesine olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. Bu değerlendirmeye dayanak olarak ise söz konusu dilekçenin 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesi uyarınca üst makama hitaben yazılmamış olması ve tahsilat işlemininkaldırılması, değiştirilmesi istemini içermemesi gösterilmiştir. Karar Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 4/2/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucu Şirketin karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 24/6/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 30/10/2015 tarihinde başvurucu Şirkete tebliğ edilmiştir. Başvurucu Şirket 25/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2577 sayılı Kanun'un "Dava açma süresi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde (...) vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;(...)b) Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin;(...) yapıldığı (...)Tarihi izleyen günden başlar. Aynı Kanun'un "Üst makamlara başvurma" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/18081 | Başvuru, belediye tarafından gerçekleştirilen ücret tahsilatı işlemine karşı açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; talep edilen delilin toplanmaması, delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında hata yapılması, bir başka mağdura yönelik aynı eylem nedeniyle beraat kararı verilmesine rağmen haksız mahkûmiyet kararı verilmesi ve savunma hakkı tanınmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 23/1/2014 tarihli iddianamesiyle başvurucunun yetkilisi olduğu iş yerinde mağdurun rızası olmadan mağdur adına üç adet GSM (mobil cep telefonu) abonelik sözleşmesi düzenlendiği iddiasıyla başvurucu hakkında özel belgede sahtecilik suçundan kamu davası açılmıştır. Yargılamayı yürüten İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi 11/9/2014 tarihli kararıyla başvurucunun 5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'na muhalefet suçundan 080 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına kesin olarak karar vermiştir. Mahkûmiyet kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Katılan adına yapılan 30/07/2011 tarihli 531 573 62 25, 30/07/2011 tarihli 531 370 07 71 ve 531 377 71 99 numaralı abonelik sözleşmeleri celp edilmiş, müştekinin soruşturma aşamasında alınan imza örnekleri ile abonelik sözleşmesine konu imza örnekleri karşılaştırılmış çıplak gözle dahi müştekinin imza örnekleri ile uyuşmayan şekilde imza atılmak suretiyle sözleşmelerin düzenlendiği anlaşılmıştır. Sanığın savunma sırasında alınan beyanında bu sözleşme metninin firması tarafından yapıldığını kabul etmiştir. 5237 sayılı TCK nın 207/1 maddesinde "Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. " hükmüne yer verilmiştir. 5809 sayılı elektronik haberleşme kanunun 56/4 maddesinde "(Ek fıkra: 06/02/2014-6518 S.K./ md) Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi veya işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz." hükmüne yer verilmiştir. Sanığın geldiği 22/05/2014 tarihli duruşmada kendisine ön ödeme ihtaratında bulunulduğu ancak sanığın verilen süreye rağmen hakkındaki ön ödeme ihtarına uymadığı anlaşılmıştır. Sanığın katılanın bilgisi, izni ve rızası dışında iddianamede belirtilen bireysel mobil abonelik sözleşmelerini sanığın sahibi ve yetkilisi bulunduğu Konçoğlu İletişim isimli firmaya ait iş yerinde yapıldıkları anlaşılmakla, sanık hakkında her ne kadar özel belgede suçundan kamu davası açılmış ise de yargılama sırasında 6518 sayılı Kanunun maddesi ile 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun maddesine eklenen fıkra ve 6518 sayılı Kanunun maddesi ile 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun maddesinin fıkrasında yapılan değişiklik sonucu getirilen düzenleme sanıkların lehine olduğu anlaşıldığından sanığın üzerine atılı özel belgede sahtecilik suçu sabit görüldüğünden; 5237 sayılı TCK.’nun maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği yer ve zaman, suç konusunun önem ve değeri, fiilin özelliği, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, sanığın kastının yoğunluğu, tehlikenin ağırlığı nazara alınarak sanığın eylemine uyan 6518 sayılı Kanunun maddesi ile 5809 sayılı Kanununun maddesine eklenen fıkra ve 6518 sayılı Kanunun maddesi ile 5809 sayılı Kanununun maddesinin fıkrası uyarınca alt sınırdan ayrılarak mahkumiyetine karar verilmiştir... " İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, yetkilisi olduğu iş yerinde mağdurun rızası olmadan mağdur adına GSM abonelik sözleşmesi düzenlendiği iddiasıyla açılan bir başka davada, sözleşmede yer alan mağdura ait imzanın başvurucudan alınan imza örnekleriyle uyumlu olmadığı gerekçesiyle beraat kararı vermiş ve söz konusu karar temyiz edilmeksizin 16/7/2014 tarihinde kesinleşmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "...sanığın işyerinde düzenlenen T. abonelik sözleşmesinin ekinde nüfus cüzdanı fotokopisinin alınarak, bu sözleşmenin düzenlenmiş oluşu, ibraz edilen nüfus cüzdanı fotokopisinin ibraz edene ait olup olmadığının ilk görünüşte mümkün kılan iğfal kabiliyetine haiz bir durumun bulunduğuna ilişkin dosyaya yansıyan herhangi bir bilgi ya da belge bulunmayışı, duruşma sırasında alınan sanığın imza örneklerinin abonelik sözleşmesinde katılana atfen atılan imzalarla uyumlu olmaması hususları gözetilerek, atılı suçu sanığın işlediğine dair cezalandırılmasına elverişli nitelikte kesin ve net bir delil elde edilmediğinden şüpheden sanık yararlanır ilkesi gözetilerek müsnet suçtan 5271 Sayılı CMK.nun 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE ... karar verildi." Başvurucu 27/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5809 sayılı Kanun'un maddesine 6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun’un maddesiyle eklenen (4) numaralı fıkra şöyledir: “Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi veya işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz.” 5809 sayılı Kanun'un maddesinin 6518 sayılı Kanun’un maddesiyle değiştirilen (10) numaralı fıkrası şöyledir: "Bu Kanunun 56 ncı maddesinin birinci fıkrası hükümlerine aykırı hareket edenler bin günden beş bin güne kadar; ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarına aykırı hareket ederek bu işi bizzat yapanlar elli günden yüz güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır." Yargıtay Ceza Dairesinin 12/5/2016 tarihli ve E. 2015/17815, K.2016/17938 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun maddesine 06/02/2014 tarih ve 6518 sayılı Kanunun maddesi ile eklenen fıkrada “Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi veya işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz.” şeklinde yer alan düzenleme ile yeni bir suç tipi ihdas edilmiş olup, suçun oluşması için öncelikle adına işlem yapılan kişinin bilgisinin ve rızasının olmaması gerekmektedir. Suçun faili ise işletmeci veya onun adına iş yapan temsilcisidir. Bu şekilde fail tarafından abonelik tesisi veya işlemi ile elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamayacak ve yaptırılamayacak, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlemeyecek, düzenlenen evrakta değişiklik yapılamayacak ve bu şekilde düzenlenmiş veya değiştirilmiş evrak kullanılamayacaktır. Burada fail yönünden seçimlik eylemler söz konusudur. Failin maddede belirtilen eylemlerden birini gerçekleştirmesi halinde diğer unsurların da varlığı koşuluyla anılan suç oluşacaktır. Bu açıklamalar ışığında; gerçeğe aykırı olarak düzenlendiğini bildiği evrakı aktivasyon işleminde bizzat kullanan kişinin eyleminin de atılı suç kapsamında değerlendirilebileceği gözetilerek yapılan incelemede; ... 1932 gün ve 29/12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve bu karar esas alınmak suretiyle verilen Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairelerin süreklilik arz eden kararlarında belirtildiği üzere, kabul edip etmemenin hakim veya mahkemenin takdirine bağlı olduğu istekler hakkında verilen kararlar ile kanıtların değerlendirilmesine ilişkin kararlar kanun yararına bozma konusu olamaz. Kanun yararına bozma istemine konu Antalya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararda, sanığın üzerine atılı suçun unsurları yönünden delillerin tartışılıp değerlendirildiği cihetle, mahkemece delil takdiri yapılarak karar verilmesi nedeniyle kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceğinden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin REDDİNE ... karar verildi. Yargıtay Ceza Dairesinin 13/3/2017 tarihli ve E.2016/15057, K.2017/2168 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Somut uyuşmazlıkta sanığın cep telefonu hattının hizmete açılmasını sağlayan abonelik sözleşmesini yapan bayinin yetkili temsilcisi ve yapılan işlemin de sorumlusu olduğu göz önüne alındığında, 5809 sayılı Kanun kapsamında "...işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi..." sıfatı taşıdığı, üzerine atılı 5809 sayılı Kanun'un 56/ maddesinde unsurları yazılı "... Kişinin bilgisi ve rızası dışında ... abonelik tesisi veya işlemi veya cihaz kayıt işlemi yapma, gerçeğe aykırı evrak düzenleme, değişiklik yapma ve bu evrakları kullanma..." şeklindeki seçimlik hareketlerden herhangi birisini, abonelik süreci sırasında geçen teknik aşamalarda, müstakilen veya müştereken gerçekleştirip gerçekleştirmediği hususunun şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi gerekli olup, bu araştırma sonucu suça konu abonelik sözleşmelerinin sanık dışında kişilerce yapıldığının tespit edilmesi halinde ise, asıl sorumlu olan bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulması gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi,Kanuna aykırı ve suçtan zarar görenin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak, HÜKMÜN ... BOZULMASINA ... karar verildi." Yargıtay Ceza Dairesinin 13/3/2017 tarihli ve E.2017/677, K.2017/2170 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Sanığın suç tarihinde, adı geçen işyerinin yetkili temsilcisi olup olmadığının, yetki veya görev tanımının ve kapsamının ilgili operatörden de sorulmak suretiyle, 5809 sayılı Kanun kapsamında "...işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi..." sıfatı taşıyıp taşımadığının tespitinden sonra, sanık üzerine atılı 5809 sayılı Kanunun 56/ maddesinde unsurları yazılı "...kişinin bilgisi veya rızası dışında; abonelik tesisi veya işlemi, elektronik kimlik bilgisini haiz cihaz kayıt işlemi, yapmak ve yaptırmak veya bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlemek, usule uygun düzenlenen bir evrakta değişiklik yapmak veya kullanmak..." seçimlik fiillerinden her hangi birini, müstakilen veya müştereken işleyip işlemediğinin, kayıt dışı bir cep telefonunun kayıt altına alınmasını sağlayan dilekçenin oluşturulması veya kuruma gönderilmesi ile gerekli başvurunun takip edilmesi sırasında her hangi bir aşamada rolü veya aracılığı olup olmadığının şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi, bu araştırma sonucu suça konu cihaz kayıt işleminin sanık dışında kişilerce yapıldığının tespit edilmesi halinde, asıl sorumlu kişiler hakkında da suç duyurusunda bulunulması gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi, Kanuna aykırı ve suçtan zarar görenin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak, | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17027 | Başvuru, talep edilen delilin toplanmaması, delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında hata yapılması, bir başka mağdura yönelik aynı eylem nedeniyle beraat kararı verilmesine rağmen haksız mahkûmiyet kararı verilmesi ve savunma hakkı tanınmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Subsets and Splits