text
stringlengths
115
474k
Haklar
stringclasses
21 values
Kararın Bağlantı Linki
stringlengths
53
58
Başvuru Konusu
stringlengths
0
2.09k
labels
int64
0
1
Başvuru, işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında gerekçeli kararın geç yazılması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/50029
Başvuru, işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında gerekçeli kararın geç yazılması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idari eylemden doğan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/1/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Beytüşşebap Jandarma Komando Bölük Komutanlığı emrinde zorunlu askerlik görevini ifa ederken anılan birlik tarafından terörle mücadele faaliyetleri kapsamında yürütülen operasyona katılmış ve 21/5/2008 tarihinde teröristlerle girdiği çatışma esnasında sol gözünden yaralanmıştır. Başvurucu, Şırnak Devlet Hastanesinde gerçekleştirilen ilk müdahalesinin ardından sevk edildiği Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesinde (GATA) 23/5/2008 tarihinde sol gözünden ameliyat edilmiştir. Ameliyatı sonrasında taburcu edilmesinin ardından aynı Hastanede kontrol muayenelerine devam edilen başvurucu, GATA Sağlık Kurulu tarafından düzenlenen; 10/6/2008 tarihli raporla bir ay, 8/7/2008 tarihli raporla bir buçuk ay ve 25/8/2008 tarihli tarihli raporla bir buçuk ay istirahatli sayılmıştır. Belirtilen raporlarda başvurucunun sağlık durumuna ilişkin olarak yer verilen ilgili tespit ve değerlendirmeler şöyledir:i. 10/6/2008 tarihli rapor: Sol gözde görme seviyesi el hareketi düzeyindedir. Hastanın prognozu (iyileşme süreci) zaman gerektirmektedir.ii. 8/7/2008 tarihli rapor: Sol gözde görme seviyesi iki metreden parmak sayma düzeyindedir. Hastanın iyileşme süreci zaman gerektirmektedir.iii. 25/8/2008 tarihli rapor: Sol gözde görme seviyesi üç metreden parmak sayma düzeyindedir. Hastanın iyileşme süreci zaman gerektirmektedir. Başvurucunun istirahatinin bitiminde aynı Hastane tarafından hakkında düzenlenen 15/10/2008 tarihli raporda görme seviyesinin sol gözde tashihsiz (camsız) 5 düzeyinde olduğu, görme seviyesinin tashihle (camla) artmadığı tespitine yer verilmiştir. Aynı raporda başvurucunun askerliğe elverişli olduğu, komando olamayacağı, mevcut rahatsızlığının nakdî tazminat ve aylık bağlanması hakkındaki mevzuat hükümlerine göre dört ay iş ve güce engel teşkil edecek nitelikte olduğu tespitlerinde de bulunulmuştur. Başvurucu 28/12/2008 tarihinde askerlik süresini tamamlayarak terhis edilmiştir. Bu süreçte başvurucu 16/10/2008 ve 7/11/2008 tarihli dilekçeleri ile Millî Savunma Bakanlığına (MSB) başvurmuş ve ilgili mevzuat uyarınca tarafına nakdî tazminat ödenmesini talep etmiştir. 31/1/2009 tarihinde başvurucuya 105,00 TL nakdî tazminat ödenmiştir. Terhis olarak muvazzaf askerlik hizmetini tamamlamasının ardından yedeklik statüsüne geçen başvurucu, gözündeki rahatsızlıktan dolayı mevcut sağlık durumu itibarıyla askerliğe elverişli olup olmadığının tespiti için Askerlik Şubesi tarafından muhtelif tarihlerde hastaneye sevk edilmiştir. Yedeklik dönemi sürecinde başvurucu hakkında düzenlenen sağlık raporları ve bu raporlarda yer verilen, başvurucunun sağlık durumuyla ilgili bilgiler özetle şöyledir:i. Kasımpaşa Asker Hastanesinin 24/12/2010 tarihli sağlık kurulu raporu: Sol gözde görme en iyi düzeltmeyle 05 düzeyindedir. Bir yıl sevk geciktirmesi uygundur.ii. Kasımpaşa Asker Hastanesinin 8/4/2013 tarihli sağlık kurulu raporu: Hastanın hâlihazır durumu ile askerliğe elverişlilik durumuna karar verilememiştir. Bu kararın verilebilmesi için intravitreal konumda olan göz içi lensin çıkarılıp sekonder operasyon olması gerekmektedir. Hastalık ve arızanın askerlik hizmetinin sebep ve tesiriyle meydana gelip gelmediğine karar verilememiştir.iii. MSB tarafından 25/6/2013 tarihinde onaylanan İstanbul Haydarpaşa Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesinin 15/5/2013 tarihli sağlık kurulu raporu: Sol göz afaki. Kornea skar ve opasiteleri, diğer (Sol göz korneal lökom). Askerliğe elverişli değildir. Mevcut şikâyeti askerliğin sebep ve tesiriyle meydana gelmiştir. Başvurucu 29/7/2013 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığına (idare) başvurmuş ve zorunlu askerlik görevi sırasında katıldığı operasyonda yaralanmasından dolayı sol gözünde kalıcı nitelikte görme kaybı meydana gelmesi nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararın karşılanmasını talep etmiştir. Başvurucu 12/9/2013 tarihinde ise İstanbul Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesine müracaat etmiş ve mevcut sağlık durumu itibarıyla engellilik oranının tespit edilmesini istemiştir. Anılan Hastane tarafından düzenlenen 16/9/2013 tarihli engelli sağlık kurulu raporunda başvurucunun psikiyatrik ve göze bağlı rahatsızlıklara ilişkin olarak oluşan tüm vücut fonksiyon kaybı oranı %41 olarak tespit edilmiştir. Başvurucu tazminat ödenmesi talebiyle 29/7/2013 tarihinde idareye yaptığı başvurunun cevap verilmemek suretiyle reddi üzerine 6/11/2013 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) tam yargı davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde askerlik görevi sırasında katıldığı operasyonda yaralanmasından dolayı sol gözünde kalıcı nitelikte görme kaybı meydana gelmesi ve ayrıca çatışma sırasında yaşadığı olaylara bağlı olarak ruh sağlığının bozulması nedenleriyle uğradığı maddi ve manevi zararın tazminini talep etmiştir. Belirtilen dava süreci devam ederken 2/12/2013 tarihli müracaatı üzerine Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanlığı tarafından başvurucuya 1/4/2014 tarihinden geçerli olmak üzere vazife malullüğü aylığı bağlanmıştır. AYİM İkinci Dairesi (Mahkeme) 2/7/2014 tarihinde oyçokluğuyla verdiği kararla davayı süre aşımı nedeniyle reddetmiştir. Gerekçeli kararda öncelikle zorunlu askerlik hizmeti sırasında yaralanması olayı sonrasında başvurucu hakkında düzenlenen ve yukarıda ilgili kısımları aktarılan (bkz. §§ 10, 11, 14, 16) sağlık kurulu raporlarına yer verilmiş, bu kapsamda 15/10/2008 tarihli raporun başvurucunun uğradığı zarara ilişkin yeterli açıklamalar içerdiğine dikkat çekilmiştir. Bu itibarla başvurucunun olay nedeniyle uğradığı zararı 15/10/2008 tarihli raporla birlikte veye lehe yorumla terhis tarihi olan 28/12/2008 tarihinde öğrendiği kabulünden hareketle bu tarihten itibaren bir yıl içinde idareye müracaatta bulunması gerektiği belirtilen kararda, bu süre geçirildikten sonra 29/7/2013 tarihinde yapılan idari başvurunun zımnen reddi üzerine açılan davanın süresinde olmadığı ifade edilmiştir. Kararda ayrıca, başvurucu hakkında 2010-2013 yılları arasında düzenlenen sağlık kurulu raporlarındaki tanı, gözdeki bozulma derecesi ve engellilik oranı tespitlerinin terhis tarihinden sonra müracaat edilmesi hâlinde de düzenlenebilecek olduğu vurgulanmış; söz konusu raporların tam yargı davası açılması bakımından zararın öğrenilmesine ve dava açma süresine bir etkisinin olmadığı ancak başvurucunun vazife malulü olarak kabul edilmesinde etkisinin olabileceği değerlendirmesinde bulunulmuştur. Karşıoy görüşünde ise başvurucunun terhis tarihinden önceki ve sonraki rapor tarihleri döneminde meslekte kazanma gücü kaybı oranının tespit edilerek arada fark olup olmadığının, dolayısıyla zararının devam edip etmediğinin ve artıp artmadığının ortaya konulması; buna göre zararın tümü veya artan bölümü için davada süre aşımı bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Mahkemenin 12/11/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 3/12/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 2/1/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurunun incelenme sürecinde 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile Anayasa'ya eklenen geçici maddenin birinci fıkrasının (E) bendiyle AYİM kaldırılmıştır. İlgili hukuk için bkz. İlker Yılmaz, B. No: 2015/19041, 24/5/2018, §§ 25-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/5
Başvuru, idari eylemden doğan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, yargı kararının uygulanmaması sebebiyle açtığı manevi tazminat davasında lehine verilen kararın, dava dosyasında ve davalı idarenin itiraz dilekçesi ekinde olmayan ve üzerinde inceleme yapılmayan belgeler sanki varmış ve incelenmiş gibi ifade edilmek ve var olmayan belgelere dayanmak suretiyle bölge idare mahkemesi tarafından kaldırılması nedeniyle Anayasa’nın maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek yargılamanın yenilenmesi ve zararının tazmin edilmesi talebinde bulunmuştur. Başvuru, 20/12/2013 tarihinde Derinkuyu Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 24/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Nevşehir ili, Derinkuyu ilçesi, Til köyü, Kepezaltı mevkiinde kendisine ait tarımsal sulama kuyusu ile ilgili olarak yeraltı su seviyesinde azalmaya sebep olan bölgedeki diğer kuyular gerekçe gösterilerek kendisine ruhsat verilmediğinden bahisle bu kuyuların faaliyetinin önlenmesi, bu amaçla bölgedeki kuyuların denetlenerek ruhsatlı olup olmadıklarının tespiti, ruhsatsız kuyuların kapatılması, yasal yükümlülüklerini yerine getirmeyenler yönünden müeyyide uygulanması ve bölgenin kamu yararı doğrultusunda yeni belge ve tahsis taleplerine açılması istemiyle 26/4/2010 tarihinde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne başvurmuştur. DSİ Genel Müdürlüğü Kayseri Bölge Müdürlüğünün 7/6/2010 tarihli işlemiyle, 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun doğrultusunda DSİ Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan yeraltı sularının yeniden tahsisi ve yapılan ve yapılmış tahsislerin kontrolü ile ilgili yeni yasa çalışmalarının tamamlanmasının beklenildiği, bahse konu yasa çalışmalarının tamamlanmasından ve yayımlanmasından sonra taleplerinin değerlendirileceği gerekçesiyle başvurucunun talebi reddedilmiştir. Söz konusu işlemin iptali istemiyle açılan davada, Kayseri İdare Mahkemesinin 27/10/2011 tarih ve E.2010/511, K.2011/1048 sayılı kararıyla “başvuru hakkında yürürlükteki mevzuat hükümlerinin davalı idareye verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde bölgede ruhsatsız olduğu ileri sürülen kuyular bulunup bulunmadığı, bu kuyuların tahsis fazlası su kullanıp kullanmadığı, bölgenin kamu yararı doğrultusunda yeni belge ve tahsis taleplerine açılıp açılamayacağı yönünde gerekli kontroller ve araştırmalara ilişkin bilgilerin verilmesi gerekirken davacının başvurusunun mer’i mevzuat uyarınca her hangi bir araştırma ve tespit yapılmaksızın yeni yasa çalışmalarının tamamlanmasının beklenildiği gerekçe gösterilmek suretiyle reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı” gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiştir. Bu karar, temyiz üzerine Danıştay Dairesinin 11/4/2013 tarih ve E.2012/1545, K.2013/3224 sayılı kararıyla onanmıştır. Başvurucunun, anılan kararın uygulanması amacıyla 24/2/2012 tarihinde yaptığı başvuru, DSİ Genel Müdürlüğü Bölge Müdürlüğünün 15/3/2012 tarihli işlemiyle “bölgede 206 belgeli kuyu ve 23 adet ruhsatsız kuyunun tespit edildiği ve bunlar için idari para cezalarının uygulandığı, ayrıca mevzuat değişikliği sonrası oluşan yeni duruma göre kuyularını belgelendirmeyenlerin kuyularının tespit edilerek kapatılacağı, eksikliklerin tamamlanması durumunda başvurucuya ait kuyuların belgelere bağlanabileceği” belirtilerek reddedilmiştir. Başvurucunun, söz konusu işlemin iptali istemiyle açtığı davada, Kayseri İdare Mahkemesinin 8/1/2013 tarih ve E.2012/523, K.2013/5 sayılı kararıyla, “davalı idare tarafından her ne kadar mevzuat değişiklikleri sonucunda YAS Eylem Planı doğrultusunda konu hakkında gereğinin yapılacağı öne sürülmekle birlikte davaya konu başvurudaki ‘bölgedeki ruhsatsız açılan kuyuların tespit edilerek kullanıma kapatılması ve kendilerine tahsis yapılan kuyu sahiplerince tahsis fazlası su kullanıp kullanmadığının denetlenmesi ve sonucunda işlem tesis edilmesi’ istemi yönünden anılan mahkeme kararı gerekçesi gözetilerek uygulama yapılması gerekirken, karar ile tespit edilen hukuka aykırılık nedenlerine benzer şekilde işlem tesis edilmesi yoluna gidilmesinin mevzuatta öngörülen idarenin maddi ve hukuki koşullara göre uygulanabilir nitelikte olan bir yargı kararını uygulamakla yükümlü olduğu kuralının ihlal edildiği sonucuna varıldığı” gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiştir. Başvurucu tarafından, Kayseri İdare Mahkemesinin 27/10/2011 tarih ve E.2010/511, K.2011/1048 sayılı iptal kararının uygulanmadığından bahisle 000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine hükmedilmesi istemiyle tam yargı davası da açılmış, Kayseri İdare Mahkemesinin 22/1/2013 tarih ve E.2012/522, K.2013/57 sayılı kararıyla, “davacının yargı kararının yerine getirilmesi istemiyle idareye yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davanın Kayseri İdare Mahkemesinin 8/1/2013 tarih ve E.2012/523, K.2013/5 sayılı kararıyla iptal edildiği, dolayısıyla uygulanması istenen yargı kararının bütün hukuki sonuçlarıyla yerine getirilmediğinin yargı kararıyla da ortaya konulduğu ve idarenin ağır hizmet kusuru olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı” gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilerek 500,00 TL manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine hükmedilmiştir. Bu karara başvurucunun tazminat miktarının yetersiz olduğu, davalı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün ise başvurucunun uğradığı bir zararın bulunmadığı gerekçesiyle yaptıkları itiraz üzerine Kayseri Bölge İdare Mahkemesi, 12/6/2013 tarih ve E.2013/291, K.2013/665 sayılı kararıyla “dosyadaki bilgi ve belgeler ile davalı idare itiraz dilekçesinin eklerinin incelenmesinden, Kayseri İdare Mahkemesinin 27/10/2011 tarih ve E.2010/511, K.2011/1048 sayılı iptal kararının davalı DSİ Genel Müdürlüğü Bölge Müdürlüğüne 26/1/2012 tarihinde tebliğ edilmekle birlikte iş bu davanın açıldığı tarihten sonra 25/2/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun’un maddesine eklenen fıkra hükmüne dayanılarak çıkarılan ve 3/6/2011 tarihinde yürürlüğe giren DSİ Ölçüm Sistemleri Yönetmeliği hükümleri ile ruhsatlı kuyuların tahsis fazlası çekimlerinin önlenmesi amacıyla sondaj kuyularına ölçüm sistemi takma zorunluluğu için verilen 2 yıllık sürenin henüz dolmaması nedeniyle yasal zorunluluk nedeniyle İdare Mahkemesi kararının yerine getirilemediği gibi bu çalışmalar kapsamında ilk pilot bölge olarak Kayseri Yeşilhisar ve Derinkuyu arasında kalan bölgenin hidrojeolojik etüd raporu doğrultusunda çalışmalar yapılarak 7/9/2011 tarihinden itibaren Tilköy Havzası yeraltı tahsislerine açılmış; davacının Kepezaltı mevkiinde tarımsal sulama yapmak için talep ettiği kuyu ruhsatı ile yapılan müracaatının incelenmesinden de, kuyu açma talebinde bulunulan tarlanın Bünyami Arıkan’ın babasına ait olup babasının 1997 yılında vefatı nedeniyle 54 parçaya bölünmesi suretiyle bir çok varislerinin bulunduğunun tespit edilerek DSİ Genel Müdürlüğü Bölge Müdürlüğünün 14/10/2011 – 15/11/2011 tarihli yazılarıyla gerekli belgelerin getirilmesi istendiği, ayrıca da Bünyami Arıkan’a 20/2/2012 günlü yazı ile yasal düzenlemelerden bahsedilerek Kayseri Yeşilhisar ve Derinkuyu (Tilköy) arasında kalan bölgede 2012 yılına kadar toplam 206 belgeli kuyu ve 23 kaçak kuyunun tespit edilerek kaçak kuyular ile ilgili olarak idari para cezalarının uyglandığı, yeni duruma göre kuyularını belgelendirmeyenlerin kuyularının tespit edilerek kapatılacağının bildirildiğinin belirlendiği; bu durumda, davalı idarece gerek yeni yasal düzenlemeler nedeniyle, gerekse ruhsatsız kuyuların tespit çalışmalarının uzun sürmesi nedeniyle Kayseri İdare Mahkemesinin 27/10/2011 tarih ve E.2010/511, K.2011/1048 sayılı kararının 30 günlük yasal süresi içerisinde yerine getirilmediği, daha sonraki çalışmalarla bu kararın gereğinin yerine getirildiği, durumun da davacıya bildirildiği anlaşıldığından, yargı kararının uygulanmamasından söz edilemeyeceği gibi hizmet kusurunun da olmadığı açık bulunduğundan davacının manevi tazminatın gerekçesi olan üzüntü ve eleme uğradığından bahisle adına tazminata hükmedilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı” gerekçesiyle başvurucunun itirazını reddetmiş; davalı idarenin itirazını ise kabul ederek Kayseri İdare Mahkemesinin 22/1/2013 tarih ve E.2012/522, K.2013/57 sayılı kararını kaldırarak davanın reddine karar vermiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi ise Kayseri Bölge İdare Mahkemesinin 22/10/2013 tarih ve E.2013/1039, K.2013/1039 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Bu karar başvurucu vekiline 3/12/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin son fıkrası şöyledir: “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kararların sonuçları” başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:“ (1) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. …” “ (3) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir.” 16/12/1960 tarih ve 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun’un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: “İlan edilmiş yer altı suyu işletme sahaları dışında her arazi sahibi; arazisinde yeraltı suyu aramak, suyu bulduktan sonra, bunun kendi faydalı ihtiyaçlarına yetecek miktarını kullanmak hakkına maliktir. Ancak bu işler 8 inci maddenin şümulüne girdiği takdirde belge alınması mecburidir.” 167 sayılı Kanun’un maddesinin 6111 sayılı Kanun ile eklenen ikinci fıkrası şöyledir: “Kuyu, galeri, tünel ve benzerlerine çekilecek yeraltı suyu miktarının tespitini sağlayacak ölçüm sistemleri kurulmadan, kullanma belgesi verilemez. Bu ölçüm sisteminin özellikleri yönetmelikle belirlenir.” 167 sayılı Kanun’un 6111 sayılı Kanun ile eklenen geçici maddesi şöyledir: “10 uncu maddenin ikinci fıkrasında öngörülen yönetmelik, üç ay içinde hazırlanarak Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu Bakanlık tarafından yürürlüğe konulur.” 167 sayılı Kanun’un 6111 sayılı Kanun ile eklenen geçici maddesi şöyledir: “Bu maddenin yayımı tarihinden önce yeraltı suyu temini maksadıyla kuyu, galeri, tünel ve benzerleri için kullanma belgesi almış olanlar, iki yıl içerisinde 10 uncu maddenin ikinci fıkrasında öngörülen ölçüm sistemini kurarlar. Bu süre içerisinde ölçüm sistemi kurmayanların kullanma belgeleri Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından iptal edilir ve belgeye konu yer kapatma masrafları sahibinden alınarak kapatılır.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9559
Başvurucu, yargı kararının uygulanmaması sebebiyle açtığı manevi tazminat davasında lehine verilen kararın, dava dosyasında ve davalı idarenin itiraz dilekçesi ekinde olmayan ve üzerinde inceleme yapılmayan belgeler sanki varmış ve incelenmiş gibi ifade edilmek ve var olmayan belgelere dayanmak suretiyle bölge idare mahkemesi tarafından kaldırılması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek yargılamanın yenilenmesi ve zararının tazmin edilmesi talebinde bulunmuştur.
0
Başvuru, sürekli işçi kadrosuna geçme talebinin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle reddine dair işleme karşı açılan iptal davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Beykoz Belediyesi (İdare) bünyesinde taşeron işçi olarak çalışmaktayken 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (696 sayılı KHK) maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye (375 sayılı KHK) eklenen geçici maddesi kapsamında sürekli işçi kadrosuna atanmak için başvurmuştur. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (676 sayılı KHK) maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Başvurucunun güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurusu reddedilmiştir. Başvurucu söz konusu işlemin iptali istemiyle 18/5/2018 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, güvenlik soruşturmasına ilişkin herhangi bir bilgi verilmediğini belirtmiş ve güvenlik soruşturmasının neden olumsuz olarak sonuçlandığını bilmemekten yakınmıştır. Güvenlik soruşturmasının olumsuz olarak sonuçlanmasını gerektirecek herhangi bir durumun olmadığını, savunması alınmadan tesis edilen işlemin hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir. İstanbul İdare Mahkemesi (Mahkeme) 28/11/2018 tarihinde işlemin iptaline karar vermiştir. Kararda, başvurucunun herhangi bir terör örgütü ile irtibatlı ya da iltisaklı olduğuna veyahut istihdamına engel oluşturacak başka bir husus bulunduğuna dair somut hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığı belirtilmiştir. Davalı İdare karara karşı 26/2/2019 tarihinde istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, başvurucu hakkında yapılan güvenlik soruşturması neticesinde tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir. Güvenlik soruşturmasının içeriğine yönelik herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Başvurucu 13/3/2019 tarihinde istinaf başvurusuna cevap vermiştir. Cevap dilekçesinde, Mahkeme tarafından yapılan araştırma neticesinde güvenlik soruşturmasını olumsuz olarak neticelendirebilecek herhangi bir bilgi ya da belgeye ulaşılmaması nedeniyle verilen kararın hukuka uygun olduğu savunulmuş ve istinaf başvurusunun reddedilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 2/5/2019 tarihinde istinaf talebini kabul ederek mahkeme kararını kaldırmış ve temyiz yolu açık olmak üzere davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir:"Uyuşmazlıkta, davacının yapılacak atamasına esas olmak üzere hakkında başlatılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda eşi hakkında yapılan tespitler gözetilerek davalı idare bünyesinde oluşturulan Komisyon kararı ile davacının 657 sayılı Kanunun maddesinde öngörülen 'Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak' koşulunu sağlamadığı gerekçesiyle atamasının uygun bulunmadığı görülmektedir.Bu durumda, davacı hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırmasındaki eşi ile ilgili tespitler ve davacının yürütmekle görevli olduğu kamu hizmetinin mahiyeti dikkate alındığında; davalı idarenin davacıyı istihdam etmek konusunda çok yönlü değerlendirme hakkına sahip olmasının doğal sonucu olarak ve takdir yetkisi kapsamında, kamu hizmetinin güvenli ve sağlıklı yürütülmesinin gereği olarak tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık, aksi yöndeki Mahkeme kararında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Başvurucu karara karşı 22/5/2019 tarihinde temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu, eşi hakkında yapılan tespitler nedeniyle sürekli işçi kadrosuna geçirilmemesi nedeniyle cezaların şahsiliği ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Güvenlik soruşturmasının içeriğine yönelik herhangi bir bilgi verilmemesinden şikâyet etmiş, güvenlik soruşturmasını olumsuz olarak sonuçlandırabilecek herhangi bir organizasyon içinde olmadığını belirtmiştir. Eşi hakkında yapılan tespit nedeniyle cezalandırılmasının hukuka aykırı olduğunu ifade etmiştir. Danıştay Onikinci Dairesi 24/9/2019 tarihinde, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin yedinci fıkrası uyarınca temyiz istemini reddetmiştir. Kararda, temyiz başvurusuna konu kararın istinaf incelemesi üzerine kesinleşmesi nedeniyle istinaf incelemesinden geçtikten sonra temyiz incelemesine tabi tutulamayacağı ifade edilmiştir. Nihai karar başvurucuya 26/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 696 sayılı KHK'nın maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.GEÇİCİ MADDE 23- 5018 sayılı Kanuna ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri (MİT Müsteşarlığı hariç) ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli (I) sayılı listede yer alan idarelerin merkez ve taşra teşkilatlarında; ödemeleri merkezi yönetim, sosyal güvenlik kurumu, fon, kefalet sandığı, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı, gençlik hizmetleri ve spor il müdürlüğü bütçelerinden veya döner sermaye bütçelerinden, anılan liste kapsamındaki diğer idareler için ise kendi bütçelerinden karşılanan 4734 sayılı Kanun ve diğer mevzuattaki hükümler uyarınca personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında yükleniciler tarafından 4/12/2017 tarihi itibarıyla çalıştırılmakta olanlar;a) 657 sayılı Kanunun 48 inci maddesinin (A) bendinin (1), (4), (5), (6), (7) ve (8) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartları taşımak,...kaydıyla, bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on gün içinde idaresinin hizmet alım sözleşmesinin yapıldığı birimine, sürekli işçi kadrolarında istihdam edilmek üzere yazılı olarak başvurabilirler......" 657 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.A) Genel şartlar: Türk Vatandaşı olmak, Bu Kanunun 40 ncı maddesindeki yaş şartlarını taşımak, Bu Kanunun 41 nci maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak, Kamu haklarından mahrum bulunmamak, Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak. Askerlik durumu itibariyle;a) Askerlikle ilgisi bulunmamak,b) Askerlik çağına gelmemiş bulunmak,c) Askerlik çağına gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veyayedek sınıfa geçirilmiş olmak, 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak kaydı ile görevini devamlı yapmasına engelolabilecek (…) akıl hastalığı (…) bulunmamak. [Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.:2018/73; K.:2019/65 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir]B) Özel şartlar: Hizmet göreceği sınıf için 36 ve 41 nci maddelerde belirtilen öğretim ve eğitim kurumlarının birinden diploma almış olmak, Kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak." 676 sayılı KHK'nın maddesiyle 657 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen ve Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararıyla iptal edilen (8) numaralı alt bent şöyledir:"Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3429
Başvuru, sürekli işçi kadrosuna geçme talebinin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle reddine dair işleme karşı açılan iptal davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, yaşamının korunması için gerekli tedbirler alınmadığı ileri sürülen mahpusun intihar etmesi ve bu olay hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkisizliği nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/3/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun oğlu A.; bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasıyla hakkında yürütülen bir ceza soruşturması kapsamında 14/10/2016 Cuma günü tutuklanmış ve aynı gün saat 20 sıralarında Maltepe 1 No.lu L Tipi Ceza İnfaz Kurumuna (Ceza İnfaz Kurumu) götürülmüştür. Oda yerleşimi acil risk ihtiyaç raporunda, A.nın genel sağlık durumu iyi olmadığı ve bilinç sorunu söz konusu olabileceği için acil doktor muayenesi gerektiğine ilişkin değerlendirmeye yer verilmiştir. Sözü edilen raporda yer alan grafiğe göre A.nın çevresine ve kendisine zarar verme riski düşüktür. Kurum kabul görüşme raporunda kendisiyle yapılan görüşme sırasında A.da şaşkınlık, kafasını tutamama, dengesizlik, gözlerinin kapanması ve uykulu hâl gibi durumların mevcut olduğu ifade edilmiştir. İnfaz Koruma Başmemuru T. ile infaz koruma memurları R.K., K. ve B.G. tarafından düzenlenen 15/10/2016 tarihli bir tutanakta aynı gün saat 38 sıralarında C-1 koğuşundaki tutuklunun koğuş kapısına vurması üzerine söz konusu koğuşa gidildiği, A.nın koğuşun ortak yaşam alanında yerde yatar vaziyette görüldüğü, tutuklu A.P.den öğrenildiğine göre A.P.nin A.yı üst kat merdiven girişindeki ilk odada ayakkabı bağcığı ile kendini asmış hâlde görüp bağcığı kestiği, A.nın saat 41 sıralarında mahkûm kabul birimine götürüldüğü, saat 42 sıralarında durumun 112 Acil Çağrı Merkezine bildirildiği ve saat 58 sıralarında Ceza İnfaz Kurumuna gelen sağlık görevlilerinin A.nın ölü olduğunu söylediği belirtilmiştir. Bahsi geçen tutanağa göre A.nın nabzının alınamadığı 112 Acil Çağrı Merkezine bildirilmiştir. Ölüm olayından haberdar edilen İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) konuyla ilgili olarak derhâl bir ceza soruşturması başlatmıştır.A. Ölüm Olayı Hakkında Yürütülen Ceza Soruşturmasıyla İlgili Süreç Başsavcılıkta görevli bir Cumhuriyet savcısı saat 15 sıralarında olay yerini incelemiş ve koğuşlarda kamera bulunmasa da ortak yaşam alanlarında kameraların mevcut olduğunu tespit etmiştir. Aynı gün Cumhuriyet savcısının huzurunda bir hekim tarafından yapılan ölü muayenesi işlemi sırasında ölenin boynunda telem izi olduğu görülmüş ancak cesedinde darp ve cebir izi tespit edilmemiştir. Ölü muayenesi işlemi kesin ölüm nedeninin tespitine imkân vermediğinden Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince (Morg Dairesi) 16/10/2016 tarihinde A.nın cesedi üzerinde otopsi işlemi yapılmıştır. Otopsi işlemi sırasında yapılan cesedin dış muayenesinde sol ön kol dış yüzde 3 ve 5 cm'lik eskiye ait lineer (çizgisel, doğrusal) nedbeler (yara izleri), sağ ayak bileği dorsumda (sırtta, arkada) 12x3 cm'lik eskiye ait yanık skarı (yara izi) görülmüştür. Başsavcılık 22/11/2016-28/11/2016 tarihleri arasında Ceza İnfaz Kurumunun İkinci Müdürü İ.B. ile yukarıda kendilerinden bahsedilen (bkz. § 12) T., K., B.G. ve A.P.yi, ayrıca A. ile aynı koğuşta kalan İ.E. ve F.N.yi tanık olarak dinlemiştir.i. İ.B. özetle olay günü icapçı müdür olarak görevli olduğunu, C-1 koğuşunun geçici koğuş olduğunu, Ceza İnfaz Kurumuna yeni gelen mahpusların kemerlerine ve kendilerine zarar vermede kullanabilecekleri diğer eşyalarına el koyduklarını ancak aynı uygulamanın ayakkabı bağcığı için söz konusu olmadığını ve A.nın intihar etmesinden kuşkulanmasını gerektirecek bir durumun yaşanmadığını söylemiştir.ii. T.nin ifadesi şöyledir: “...Olayın meydana geldiği 15/10/2016 günü sabah saat 08:00 'de göreve başlamış, akşam saat 20:00 'ye kadar görevim devam ediyordu. İntihar eden [A.] 14/10/2016 günü tutuklanarak kuruma alınmış, geçici koğuş olan C 1 koğuşunda tutulmuş. Bize görevi devreden gece vardiyası bu tutuklunun sıkıntılı olduğunu, sık sık kapılara vurarak infaz koruma memurlarını çağırdığını söylediler. Bizim nöbeti aldığımız gündüz vardiyasında da aynı şekilde sık sık kapıya vurarak memur arkadaşları çağırmış, onlara ‘beni buraya niye aldınız, benim burada ne işim var’ şeklinde sözler söylemiş. Aynı bölümde bu tutuklunun dışında yaklaşık 4-5 kişi daha bulunuyordu. 15/10/2016 günü saat 16:38 sularında C1 koğuşunda kapıların vurulduğunu duyan arkadaşlar kapıyı açtıklarında [A.] isimli tutuklunun yere yatırılmış vaziyette olduğunu gördüklerinde bana haber verdiler. Ben de derhal 112 Acil'i aradıktan sonra C1 koğuşuna geçtim. Aynı koğuşta tutuklu bulunan [A.P.] isimli şahıs [A.yı] ayakkabı bağcığı ile kendisini ranza demirine asmış olduğunu gördüğünü, çakı bıçağı ile bağcığı kesip nefes alması için boynundaki ipi çıkartmış olduğunu söyledi. Ben de şahsın nabzını kontrol ettiğimde nabzı atmıyordu ancak vücudu halen sıcaktı. Tutuklunun uzun olan ayakkabı bağcığı ile 1 gün önce ne şekilde alındığını bilmiyorum. Genelde uzun bağcıkları, kemerleri ve diğer tehlikeli olabilecek eşyaları alıyoruz. Olay bu şekilde meydana gelmiş olup benim bu konuda bir ihmalim bulunmamaktadır.”iii. İ.E., A.nın 14/10/2016 tarihini bir sonraki güne bağlayan gece neredeyse hiç uyumadığını, kendilerinden sık sık sigara istediğini, çöpleri dağıttığını, yatağının pamuklarını söküp çıkardığını, zaman zaman kapılara vurduğunu ve bu şekilde tuhaf davranışlar gösterdiğini beyan etmiştir. Beyanına göre kahvaltıdan sonra neredeyse öğlene kadar A. ile sohbet eden İ.E.ye göre A. psikolojik sorunları olan biridir ya da uyuşturucu kullanmıştır. iv. Olayı infaz koruma memurlarına bildiren A.P.nin ifadesi şöyledir: “...[A.] daha ilk koğuşa geldiğinde garip davranışlarda bulunuyordu, sürekli tedirgin bir hali vardı. Durmadan ceplerini yokluyor, ‘cüzdanım nerede, telefonum nerede’ diye sorup duruyordu. Sık sık bizden sigara istiyordu. O bölümdeki çöpleri karıştıyor, yatakları yırtıyordu. Hatta ben [koğuş sorumlusu F.N.] ile konuşurken [F.N.] bu arkadaş için ‘kırık’ tabirini kullandı. Ben de bu şahıs sanki bonzai içip gelmiş, kafası hala dağınık diye yorum yaptım. O akşam bu arkadaşı yatırmaya çalıştık ancak yatağındaki battaniyeyi bile insan gibi görüyordu. Yatmak istemiyordu. Gece boyu 2-3 kez benim alt kattaki koğuşuma gelip beni uyandırdı. ‘camdan dışarı bak, askerlere bak, Suriyeliler orada, askerler Suriyelileri öldürüyor’ diye konuşuyordu. Ayrıca gece mutfak kısmına gidip oradaki üzümlerin hepsini etrafa saçıp çiğnemiş, ortalığı dağıtmıştı. Sabah kalktığımızda [İ.E.] isimli arkadaş bizden önce ortalığı toplamaya çalışmış. Biz de kahvaltıyı hazırlayıp birlikte kahvaltı ettik. Ara ara bizden sigara istedi, bu şekilde öğlen yemeğini de yedikten sonra sigaralarımızı içtik. [A.] yukarıdaki koğuşuna çıktı. Bende [F.N.] ile malta kısmında volta atıyorduk. Bir ara [A.nın] koğuş penceresinden sanki karşısında kızlar varmış gibi onlara seslenerek öpücükler, gülücükler atıyordu, üstü başını düzeltiyordu. Yine kapının dibinden sigara alıp veriyormuş gibi hareketler yapıyordu. Ben de [F.N.] ile volta atmaya devam ediyordum. Bir ara [A.nın] sesi hiç çıkmadı ve ortalıkta görülmedi. Biz de [A.nın] sessiz kalmasına şaşırdık, hatta tedirgin olduk. [F.N.] ile konuşurken [F.N.] bana ‘çık şuna bir bak bakayım, ne yapıyor’ deyince ben ikinci kata çıktım, kapısı açık olan boş koğuşa baktığımda [A.nın] ayağındaki spor ayakkabısının lacivert renkli bağcığının ranzanın üst kat demirine bağlamak suretiyle kendisini asmış olduğunu ve cansız şekilde asılı vaziyette olduğunu gördüm. Hemen üst kattan [F.N.ye] seslenerek, [A.nın] kendisini asmış olduğunu söyledim. O arada koşup mutfaktan çakı bıçağı bulup ipi kesmeye çalışıyordum. [F.N.] de bir yandan butona basıp bir yandan kapıya vurarak görevlilere haber vermeye çalışıyordu. Ben şahsın boynundaki ip kesmek için uğraşırken ip çok sıkışmıştı. İpi kestiğim anda da şahsın cansız bedenini tam olarak tutamadığım için bir anda kafası betona çarptı. Kontrol ettiğimde nabız yoktu. Bu arada [F.N.] ve gardiyanlarda geldiler. Daha sonra acil servise haber verilmişti ancak şahsın ölmüş olduğunu anladık. Benim görebildiğim kadarıyla şahsın ruhsal durumu iyi değildi. Yanımızda kaldığı bir gün boyunca sürekli anormal davranışlar gösteriyordu. Bizimle konuşurken intihar edeceği yönünde her hangi bir izlenim edinmedik...”v. A.P. ile benzer yönde beyanda bulunan F.N. ek olarak A.nın kendi kendine konuşup yerinde duramadığını ve psikolojisinin bozuk olduğunu düşündüklerini söyleyip ayrıntıya girmeden A.P.nin A.nın kendisine zarar vermesini ve etrafı dağıtmasını engellediğini ifade etmiştir.vi. K.nın ifadesinin konuyla ilgili kısmı şöyledir: “...15/10/2016 günü sabah 08:00 vardiyasında göreve başladım. Bizden bir gün önce tutuklu olarak kuruma alınan ve karantina koğuşu olan C 1 koğuşunda kalan [A.] isimli tutuklunun kaldığı koğuştaki arkadaşları bize bu çocuğun rahatsız olduğunu, sürekli sigara istediğini belirttiler. Biz de bu tutuklu ile görüştüğümüzde bize babasını özlediğini, kardeşlerini özlediğini, gidip onları görmek istediğini söylüyordu. Kendi gözlemlerimize göre çocuğun psikolojik sorunları vardı. Genelde her hangi bir sıkıntısı ve sorunu olmayan mahkumların ayakkabı bağcığı alınmıyor. Üstelik koğuşlarda çamaşır ipi de bulunmaktadır. Zaten şahsı bizden önceki devriye teslim almışlar. Gün içinde bu kişinin intihar edeceği yönünde her hangi bir izlenim elde etmedik...”vii. B.G. başka hususlar yanında A.nın zaman zaman “Beni bırakın, ailem beni bekliyor, ben gideceğim.” dediğini ve akli dengesinde bir sorun olduğunu düşündüğünü söylemiştir. 2/12/2016 tarihinde Başsavcılık İ.B., K., B.G. ve T.nin görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla yürütülen ceza soruşturmasını mevcut soruşturmadan ayırmıştır. Bu karardan Başsavcılığın daha önce anılan kişiler hakkında da bir soruşturma başlattığı anlaşılmaktadır. Sözü edilen soruşturmayla ilgili bilgiler aşağıda yer almaktadır (bkz. §§ 23-28). Morg Dairesi otopsi raporunu 21/2/2017 tarihinde tamamlamıştır. Anılan rapora göre kanında ve idrarında bazı uyarıcı ve/veya uyuşturucu maddeler (Kanda ve/veya idrarda rastlanan maddeler şunlardır: metamfetamin, amfetamin, 7-aminoklonazepam, difenhidramin, cumyl-4-cn-binaca, benzhydrol.) tespit edilen A. ası sonucu ölmüştür. Başsavcılık, Ceza İnfaz Kurumuna girdiği ilk andan itibaren uyuşturucu maddenin etkisi altında olan A.nın içinde bulunduğu ruh hâlinin etkisiyle intihar ettiği ve ölüme bir başkasının karıştığına dair delil tespit edilemediği gerekçesiyle 28/2/2017 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Başvurucu 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinde düzenlenen kasten öldürmenin ihmalî davranışla işlenmesi suçuna işaret ederek soruşturmada sadece intihara yönlendirme veya yardım meselesi üzerinde durulduğunu, Ceza İnfaz Kurumu personeli hakkında ihmal suretiyle ölüme sebep olma yönünden değerlendirme yapılmadığını ve bazı Ceza İnfaz Kurumu görevlileri hakkında görevi kötüye kullanma suçundan dolayı ayırma kararı verilmesinin hatalı olduğunu zira 5237 sayılı Kanun'un maddesine istinaden soruşturma yürütülmesi gerektiğini belirterek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. Başvurucuya göre ceza infaz kurumuna yeni gelen bir tutuklunun psikoloğa götürülmesi, özel olarak gözlem altında tutulması ve sağlık durumunun tespitinin ardından tutulacağı yer ve koşulların sözü edilen kriterlere göre belirlenmesi hususu Başsavcılıkça irdelenmemiştir. İstanbul Anadolu Sulh Ceza Hâkimliği itiraza konu kararda usule, yasaya ve oluşa aykırı bir yan bulunmadığı gerekçesiyle başvurucunun itirazını 16/5/2017 tarihinde reddetmiştir. B. Ceza İnfaz Kurumu Yetkilileri Hakkında Yürütülen Ceza Soruşturmasıyla İlgili Süreç Başsavcılık, başvurucunun oğlunun ölümü nedeniyle yürütülen disiplin soruşturmasının bir örneğinin temini için Ceza İnfaz Kurumu ile yazışma yapmıştır. Ceza İnfaz Kurumu 30/12/2016 ve 2/1/2017 tarihli yazılarıyla otopsi raporunun kendilerine ulaşmaması nedeniyle personel hakkındaki disiplin soruşturmasının henüz sonuçlanmadığı konusunda Başsavcılığı bilgilendirip başvurucunun oğlunun ölümü nedeniyle mahpuslar A.P., F.N., İ.E. ve B. hakkında yürütülen disiplin soruşturmasıyla ilgili evrakı Başsavcılığa göndermiştir. Ceza İnfaz Kurumundan gönderilen evraka göre;i. Ceza İnfaz Kurumu kamera kayıtları, Ceza İnfaz Kurumunda görevli üç kişi tarafından incelenmiştir. Yapılan incelemeler A.nın olay günü saat 18'de koğuş kapısı önünden ayrılarak avluya girip yeniden koğuş kapısına doğru gittiğini, saat 21'de koğuş kapısının önünden ayrılarak avluda dolaşan F.N. ve A.P.nin yanına gittiğini, bir müddet konuştuktan sonra tekrar koğuşun ortak alanına girdiğini, saat 22'de koğuş kapısının önünde bir müddet bekledikten sonra üst kata çıktığını ve üst katta bulunan 3 No.lu odaya girdiğini, saat 38'de A.P.nin de aynı odaya girdiğini, F.N.nin 17 saniye sonra koşarak geldiğini ve koğuşun kapısına vurduğunu, infaz koruma memurlarının saat 39'da 3 No.lu odaya geldiklerini, saat 40'ta A.nın F.N., A.P. ve infaz koruma memurları tarafından odadan çıkarılarak ortak yaşam alanına götürüldüğünü göstermiştir. ii. T., B.G., R.K. ve K.nın tanık sıfatıyla verdiği ifadeler, düzenledikleri tutanakla (bkz. § 12)uyumludur ve sadece A.nın intihar ettiğinin öğrenilmesinden sonraki müdahale anıyla sınırlıdır.iii. A.P. ve F.N. 18/10/2016 tarihli yazılı savunmalarında ceza soruşturmasında verdikleriyle uyumlu beyanlarına ek olarak A.nın kapı camından dışarı bakıp kendi kendine konuştuğunu açıklamıştır.iv.İ.E. 19/10/2016 tarihli yazılı savunmasında olay günü koğuşta uyuduğunu ve uyandığında A.nın kapıdan çıkarıldığını gördüğünü ifade etmiştir.v. Yazılı savunmasına göre B. olay tarihinde F-4 koğuşundadır ve olayla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. vi. 27/10/2016 tarihinde Ceza İnfaz Kurumu idaresi, olayla ilgilerinin bulunmadığı gerekçesiyle A.P., F.N., İ.E. ve B.ye disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu, Başsavcılığa verdiği 9/10/2017 tarihli dilekçesinde ceza soruşturmasında Ceza İnfaz Kurumu görevlileri hakkında yürütülmüş disiplin soruşturmasına ilişkin dosyanın Ceza İnfaz Kurumundan getirtilmesi dışında hiçbir usul işlemi yapılmadığını ve disiplin soruşturmasının adli soruşturma için yeterli olmadığını iddia ederek şüphelilerin ifadelerinin alınmasını talep etmiştir. 29/12/2016 ve 10/10/2017 tarihlerinde Başsavcılık, otopsi raporunun bir örneğinin dosyaya konulması için iç yazışma yapmıştır. Başsavcılık 24/10/2017 tarihinde İ.B., T., K. ve B.G. hakkında görevi kötüye kullanma suçu yönünden yürüttüğü soruşturmayı sonuçlandırıp kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir: “...Adli tıp kurumu raporuna göre [A.nın] ası sonucu hayatını kaybettiği, Maltepe 1 Nolu Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünce olay nedeniyle disiplin soruşturması yapıldığı, soruşturma sonucunda görevli personel hakkında ‘disiplin cezası verilmesine yer olmadığı’ şeklinde karar verildiği, disiplin soruşturması dosyası, şüpheli ifadeleri, otopsi raporu ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüpheliler hakkında üzerlerine atılı bulunan suçtan dolayı dava açılmasını gerektirecek nitelikte ve yeterlilikte somut delillerin elde edilemediği anlaşılmakla, şüpheliler hakkında Kamu Adına KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA... [karar verildi.]” Başvurucu özetle Başsavcılığın hiçbir usul işlemi yapmadan, herhangi bir delil toplamadan ve Ceza İnfaz Kurumunca yürütülen disiplin soruşturması kapsamındaki ifadeler ile tutanaklara dayanarak karar verdiğini, ayrıca Ceza İnfaz Kurumundaki kameralara ait kayıtlarının getirtilip incelenmesi yoluna gidilmediğini belirterek Başsavcılıkça verilen karara itiraz etmiştir. İstanbul Anadolu Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 18/12/2017 tarihinde başvurucunun itirazını reddetmiştir. Anılan karara göre Hâkimlik başvurucunun itirazını reddederken beyanları, toplanan delilleri, itiraza konu kararda açıklanan gerekçeyi, şikâyet ve savunma ile toplanan delillerin anılan kararda tartışılıp değerlendirildiğini ve soruşturma dosyasının kapsamını dikkate almıştır. Ceza İnfaz Kurumu idaresinin personeli hakkında yürüttüğü disiplin soruşturması 8/1/2018 tarihinde, olayın meydana gelmesinde kusurlarının bulunduğuna dair somut bilgi ve bulguya rastlanmadığı, ayrıca personelin görevini mevzuat doğrultusunda yerine getirdiği gerekçesiyle İ.B., T., K., R.K. ve B.G. ile A.nın Ceza İnfaz Kurumuna kabul işlemlerini yapan infaz koruma memuru S. hakkında ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesiyle sonuçlanmıştır. Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkeler 13/12/2004 ve tarihli 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un maddesinde belirtilmiştir. 5275 sayılı Kanun'un maddesine göre ceza infaz kurumlarına gönderilen hükümlüler üstleri ve eşyaları arandıktan sonra kabul odalarına konulur ve hekim muayenesinden sonra kuruma yerleştirme işlemleri yapılır. 5275 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca hastaneye sevki zorunlu görülen hükümlü, bulunduğu yere en yakın tam teşekküllü devlet veya üniversite hastanesinin hükümlü koğuşuna yatırılır. 5275 sayılı Kanun'un “Hükümlünün muayene ve tedavi istekleri” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Hükümlü, beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından, tıbbî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir. Bunun için hükümlü öncelikle kurum revirinde, mümkün olmaması hâlinde Devlet veya üniversite hastanelerinin mahkûm koğuşlarında tedavi ettirilir.” 5275 sayılı Kanun'un “Hükümlünün muayene ve tedavisi” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Kurumun sağlık koşullarının düzenlenmesi, hükümlünün acil veya olağan muayene ve tedavisi kurumun hekimi tarafından yapılır. Genel veya hastalık nedeniyle yapılan tüm muayene ve tedavi sonuçları, sağlık izleme kartına işlenir ve dosyasında saklanır.” 5275 sayılı Kanun'un maddesine göre hükümlünün sağlık nedeniyle hastaneye sevkine gerek duyulduğunda durum, kurum hekimi tarafından bir raporla derhâl ceza infaz kurumu yönetimine bildirilir. 5275 sayılı Kanun'un maddesine göre “İlgili Hukuk” bölümünde bahsi geçen 5275 sayılı Kanun maddelerinin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir. 5237 sayılı Kanun'un "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir. (2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,Gerekir. (3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.” 5237 sayılı Kanun'un "İntihara yönlendirme" kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) İntiharın gerçekleşmesi durumunda, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Başkalarını intihara alenen teşvik eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Mülga ikinci cümle: 29/6/2005 – 5377/10 md.)(4) İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler, kasten öldürme suçundan sorumlu tutulurlar. 5237 sayılı Kanun'un "Taksirle öldürme" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 5237 sayılı Kanun'un "Görevi kötüye kullanma" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.” 5271 sayılı Kanun'un maddesine göre Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Olay tarihinde yürürlükte olan 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan mülga Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (Tüzük) “Kuruma alınma ve kayıt işlemleri” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “... (4) Hükümlüler hakkında üst ve eşyası arandıktan sonra aşağıdaki işlemler yapılır:a) Kuruma gelen her hükümlü kabul odasına alınır. Bu süre içerisinde hükümlünün kuruma uyumuna yönelik yardım yapılarak, gerekli olan bilgiler sözlü ve yazılı olarak kendisine bildirilir. Kabul odasına alınan hükümlü burada en çok üç gün kalır,b) Kabul odasında geçen süre içerisinde cezaevi tabibi tarafından muayeneleri yapılır ve muayene sonucu sağlık fişine kaydolunur, c) Muayene sonucunda, kurumda tedavisi mümkün olmayan veya bulaşıcı bir hastalığı veya cezasının infazına engel herhangi bir maluliyeti olduğu tespit edilenler, kurum en üst amiri tarafından derhâl Cumhuriyet başsavcılığına bildirilir,... (5) Kabul odasındaki işlemler bitirildikten sonra hükümlü suç, grubuna uygun odaya yerleştirilir.” Mülga Tüzük'ün maddesine göre mülga Tüzük'ün maddesi tutuklular hakkında da uygulanabilir. 17/6/2005 tarihli ve 25848 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) “Giyim eşyaları” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası uyarınca hükümlülerin koğuş, oda ve eklentilerinde başka eşyalar yanında bir spor ayakkabısı, bir kışlık ayakkabı ve bir iskarpin bulundurmasına izin verilir. Yönetmelik'in maddesine göre Yönetmelik ceza infaz kurumlarında kalmakta olan tutukluları da kapsamaktadır.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/7436
Başvuru, yaşamının korunması için gerekli tedbirler alınmadığı ileri sürülen mahpusun intihar etmesi ve bu olay hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkisizliği nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yöneticilik görevinden kanunla alınma nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/5/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden tespit edilen hukuki irtibat nedeniyle 2015/7948 numaralı bireysel başvurunun 2015/7942 numaralı bireysel başvuru ile birleştirilerek incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı kadrolu öğretmen olup olay tarihinde başvuruculardan Mehmet Güçlü aynı zamanda eğitim merkezi müdürlüğü, Ramazan Erdem de okul müdürlüğü görevini yürütmektedir. Olay tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata göre yöneticilik görevlerinin yürütülebilmesi yönünden herhangi bir üst sınır öngörülmemekte, disiplin veya yetersizlik gibi haklı sebeplerle görevden alınma durumu hariç yöneticilik görevinin emeklilik tarihine kadar sürdürülmesi mümkün olmaktadır. Ancak 14/3/2014 tarihinde yürürlüğe giren kanuni değişiklikle Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kurum müdürlüklerine atama yapılmasına ilişkin usul esaslar değiştirilmiştir. 14/9/2011 tarihli ve 28054 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkında 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) maddesinin sekizinci fıkrasında okul ve kurum yöneticiliği görev süresi dört yıl olarak öngörülmüştür. Öte yandan 1/3/2014 tarihli ve 6528 sayılı Kanun'un maddesiyle 652 sayılı KHK'ya eklenen geçici maddenin (8) numaralı fıkrasıyla da bu ana kuralın mevcut yöneticilere uygulanması sağlanmış ve dört yıldan fazla süredir yöneticilik yapanların bu görevlerine son verilmiştir. Başvurucuların müdürlük görevi, Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihte dört yıllık süreyi doldurmuş olmaları sebebiyle Kanun gereğince kendiliğinden sona ermiştir. Başvurucuların müdürlük görevinin sona ermesi sebebiyle ek ders ücreti ve maaş farkı gibi mali haklarında azalma meydana gelmiştir. Başvurucular müdürlük görevlerinden alınmalarına neden olan işlemin iptali istemiyle Malatya İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmışlardır. Başvurucular dava dilekçelerinde kanun koyucunun yetki gaspı yaparak idarenin görev alanında olan atama işlemini kanun hükmüyle yaptığını ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı davrandığını ileri sürmüşlerdir. Başvurucular ayrıca kanun ile yöneticilik görevine son verilmesi suretiyle hak arama hürriyetinin ihlal edildiğini belirtmiş, son olarak özlük ve mali haklarının da kısıtlandığını ifade etmişlerdir. Başvurucular bu gerekçelerle söz konusu yasal düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia etmiş ve Anayasa Mahkemesine başvurulmasını derece mahkemesinden talep etmişlerdir. Mahkeme, esasını incelemeksizin davayı reddetmiştir. Mahkeme, davacıların görevine son verilmesinin doğrudan kanun ile gerçekleştirildiğini vurgulamış ve ortada idari davaya konu olabilecek bir işlemin bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucular bu karara karşı Malatya Bölge İdare Mahkemesinde (Bölge İdare Mahkemesi) itiraz yoluna başvurmuşlardır. Bölge İdare Mahkemesi, mahkeme kararını onamıştır. Başvurucuların karar düzeltme istemi Bölge İdare Mahkemesinin 4/3/2015 tarihli kararlarıyla reddedilmiştir. Nihai karar 6/4/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 6/5/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 652 sayılı KHK'nın maddesinin (8) numaralı fıkrasının olay tarihinde yürürlükte bulunan hâli şöyledir: "...(8) Okul ve kurum müdürleri; yazılı ve/veya sözlü olarak yapılacak okul veya kurum müdürlüğü sınavında başarılı olmak kaydıyla, hizmet süreleri, performans ve yeterlikleri dikkate alınarak il millî eğitim müdürünün teklifi üzerine vali tarafından atanır. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar yönetmelikle düzenlenir...." 6528 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen 652 sayılı KHK'nın maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:"...(8) Okul ve Kurum Müdürleri, İl Millî Eğitim Müdürünün teklifi üzerine, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcıları ise Okul veya Kurum Müdürünün inhası ve İl Millî Eğitim Müdürünün teklifi üzerine Vali tarafından dört yıllığına görevlendirilir. Bu görevlendirmelerin süre tamamlanmadan sonlandırılması, süresi dolanların yeniden görevlendirilmesi ile bu fıkranın uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir. Bu fıkra kapsamındaki görevlendirmeler özlük hakları, atama ve terfi yönünden kazanılmış hak doğurmaz.”..." 6528 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen 652 sayılı KHK'nın geçici maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir: "(8) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla halen Okul ve Kurum Müdürü, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcısı olarak görev yapanlardan görev süresi dört yıl ve daha fazla olanların görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer. Görev süreleri dört yıldan daha az olanların görevi ise bu sürenin tamamlanmasını takip eden ilk ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının medeni hak ve uyuşmazlıklar kolunun uygulanabilirliğine ilişkin içtihadını Regner/Çek Cumhuriyeti ([BD], B. No: 35289/11, 19/9/2017, § 99-112) kararında toparlamıştır. Kararın ilgili kısımları şöyledir:" AİHM 'medeni' kol bağlamında maddenin uygulanabilir olması için Sözleşme'de korunup korunmadığından bağımsız olarak ulusal hukukta tanınan -en azından savunulabilir bir temeli bulunan- bir 'hak' ile ilgili bir 'uyuşmazlık' olması gerektiğini tekrarlar. Uyuşmazlık samimi ve ciddi olmalıdır. Uyuşmazlık sadece bir hakkın gerçek varlığıyla değil, hakkın kapsamı ve uygulanma şekliyle de ilgili olabilir. Son olarak yargılamanın sonucu söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır. Ancak hafif bağlantılar ya da uzak sonuçlar maddenin devreye girebilmesi için yeterli olmaz . AİHM hakkın varlığıyla ilgili olarak, ulusal hukukun ilgili hükümlerinin ve ulusal mahkemelerin bunlara ilişkin yorumlarının başlangıç noktası olması gerektiğini tekrarlar. maddenin (1) numaralı fıkrası 'hak ve yükümlülükler' için taraf devletin maddi hukukunda herhangi bir somut içerik garanti etmez. AİHM taraf devletin ulusal hukukunda yasal bir temeli bulunmayan maddi bir hakkı maddenin (1) numaralı fıkrasının yorumu yoluyla türetmeyebilir. Bu çerçevede AİHM ulusal kanun koyucu tarafından ihdas edilen hakların maddi veya usule ilişkin ya da alternatifli olarak bu ikisinin bir kombinasyonu da olabileceğini gözlemler. Ulusal hukukta tanınan ve mahkemeler kanalıyla icra ettirilebilme usul güvencesiyle desteklenmiş bir maddi hakkın bulunduğu hallerde maddenin (1) numaralı fıkrası bağlamında hakkın var olduğu hususunda şüphe yoktur. Kanun hükmünün lafzının [otoritelere] takdir yetkisi bahşetmesi tek başına hakkın varlığını dışlayan bir unsur olarak görülemez. Gerçekte madde başvurucunun hakkına müdahale sonucunu doğuran takdir yetkisine dayalı kararlara ilişkin davalara da uygulanır. Ancak madde ulusal kanun koyucu tarafından -herhangi bir hak bahşetmeksizin- mahkemelerde ileri sürülmesi mümkün olmayan belli avantajlar sağladığı hallerde uygulanmaz. Aynı durum bir kimsenin ulusal mevzuattaki haklarının, bunların tanınacağına dair basit bir umut ile sınırlı olduğu ve hakkın tanınmasının bütünüyle otoritelerin takdirine ve keyfiyetine bağlı bulunduğu haller yönünden de geçerlidir. Ulusal mevzuatın bir kişinin maddi bir hakkını tanıdığı fakat şu veya bu sebeple bu hakkın mahkemeler aracılığıyla tespitini veya icra edilmesini temin edecek yasal araçlar öngörmediği haller de olabilmektedir. Bu durum -örneğin- ulusal hukukta yargısal muafiyet öngörüldüğü hallerde söz konusu olur. Buradaki muafiyet maddi hakkı güçlendirmekten ziyade ulusal mahkemelerin hakkın tespiti yetkisine yönelik getirilen prosedürel bir kısıtlama olarak görülmektedir. Bazı durumlarda ulusal hukuk bireyin öznel bir hakkını tanımamasına karşın işlemin keyfi olduğu veya yetki aşımı içerdiği ya da usul hataları bulunduğu yolundaki iddialarını inceletmek için dava açma hakkı bahşetmektedir. Bu durum, kamu otoritelerinin bir avantajı veya ayrıcalığı tanımak veya buna ilişkin isteği reddetmek hususunda mutlak takdir yetkisini haiz olduğu ve kanunun kişiye bu hakla ilgili olarak tanıdığı, mahkemelere başvuru hakkının kullanımı üzerine mahkemelerin bu işlemi hukuka aykırı bularak iptal edebildiği hallerde önem taşır. Böyle bir durumda maddenin (1) numaralı fıkrası avantaj ya da ayrıcalığın bir kere tanınmakla medeni bir hakka vücut vermesi koşuluyla uygulanabilir. İlgili hakkın 'medeni' karakteri ile ilgili olarak AİHM öncelikle işçi ve işveren arasında akdedilen iş sözleşmesine dayalı alelade [özel] hukuk kapsamındaki istihdam ilişkilerinin her iki taraf -sırasıyla, sözleşmede kararlaştırılan hizmeti sunan ve bu hizmet alımı karşılığında sözleşmede kararlaştırılan ücreti ödeyen taraflar-açısından 'medeni' hak doğurduğunu gözlemler.Devlet dahil kamu tüzel kişisi ile kamuda çalışanı arasındaki istihdam ilişkisi de yürürlükteki ulusal mevzuata göre özel kişiler ile kamu hizmeti yürüten bir kamu kurumu arasındaki ilişkiyi düzenleyen iş hukuku hükümlerine dayalı olabilir. Öte yandan özel sektöre uygulanabilir iş hukuku hükümleri ile kamu hizmetine uygulanabilir belli hükümlerin bileşiminden oluşan karma sistemler de bulunabilir. Vilho Eskelinen ve diğerleri içtihadında üretilen kriterlere göre, kamu hizmetlerinde istihdam edilen kamu çalışanlarıyla ilgili olarak iki koşul gerçekleşmedikçe taraf devlet AİHM önünde başvurucuyu maddede yer alan korumanın kapsamı dışına çıkarmak bakımından başvurucunun kamu görevlisi statüsüne dayanamaz. Birincisi, devlet kendi ulusal hukukunda söz konusu görev veya kamu çalışanı kategorisi için dava yolunu kapalı tuttuğunu açık bir biçimde düzenlemelidir. İkincisi, dava yolunun kapalı hale getirilmesi objektif temele dayalı bir devlet yararı ile haklılaştırılmalıdır. Dava yolunun kapalı tutulmasının haklılaştırılabilmesi için bir işveren olarak devletin, ilgili kamu görevlisinin kamu gücünün kullanımına katıldıklarını veya kamu görevlisi ile devlet arasında özel bir güven veya sadakat bağının var olduğunu ileri sürmesi yetmez. Devletin aynı zamanda söz konusu somut uyuşmazlığın konusunun kamu gücünün kullanımına ilişkin olduğunu veya özel bağı tartışmaya açtığını gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yüzden devlet ile kamu görevlisi arasındaki ilişkinin özelliği, olağan iş uyuşmazlıklarının -aylık, ikramiye ve diğer özlük haklarına ilişkin ihtilaflar gibi- maddenin garantilerinin dışında bırakılması bakımından kural olarak haklı bir temel olarak görülemez. Esasında maddenin uygulanacağı yönünde bir karinenin varlığı kabul edilmelidir. Ulusal hukuka göre kamu görevlisinin dava açma hakkının bulunmadığını ve kamu görevlisinin maddenin kapsamının dışında tutulmasının haklı bir temelinin bulunduğunu göstermek taraf devletin yükümlülüğündedir. AİHM Vilho Eskelinen ve diğerleri kararında ortaya konulan kriterler kamu görevlileriyle ilgili olarak kamu hizmetine alınma ya da atama, derece veya terfi, naklen atanma, göreve son verme dahil olmak üzere oldukça farklı türde uyuşmazlığa uygulanageldiğini vurgulamaktadır. AİHM kamu çalışanı icra memurunun disiplin soruşturması sonucu kamu görevinden ihraç edilmesine ilişkin başvuruyu incelediği Bayer/Almanya kararında (B. No: 8453/04, 16/7/2009, § 38) daha açık bir şekilde, 'aylık, ikramiye ve diğer özlük hakları' ile ilgili uyuşmazlıkların, 'olağan iş uyuşmazlıklarının' Eskelinen testi kapsamında maddenin uygulanması gereken tadadi örneklerinden ibaret olduğuna karar vermiştir. AİHM Olujić kararında (Olujić/Hırvatistan, B. No: 22330/05, 5/2/2009, § 34) Eskelinin kararındaki maddenin uygulanabilirliği karinesinin kamu görevinden çıkarılmaya ilişkin davalarda da uygulanacağına karar vermiştir.... AİHM bir mahkeme başkanının atama işleminin yargısal denetimi ile ilgili bir davada da maddenin uygulanabilir olduğuna karar vermiştir (Tsanova-Gecheva/Bulgaristan, B. No: 43800/12, 15/9/2015, §§ 84-85). AİHM maddenin yükselmeyi veya bir kadroda bulunmayı garanti etmediğini kabul etmekle birlikte atama ve yükselme süreçlerinde adalet ve hakaniyetin gözetilmesi ve kamu hizmetine girmede eşit muamele görme hakkının, ulusal mahkemeler bunların varlığını tanıdığı ve başvurucu tarafından bu bağlamda ileri sürülen hususları incelediği sürece ulusal hukukta tanınan bir hak olarak görülebileceğini belirtmektedir. ..."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7942
Başvuru, yöneticilik görevinden kanunla alınma nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 22/8/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). B. Başvurucuya İlişkin Süreç Asker (albay) olarak görev yapmakta olan başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan yürütülen bir soruşturma kapsamında 6/7/2017 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ifadesi 11/7/2017 tarihinde Başsavcılık tarafından alınmıştır. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde eğitim ve çalışma hayatı boyunca FETÖ/PDY ile hiçbir ilişkisi olmadığını, darbe teşebbüsü sırasında yurt dışında görev yaptığını ve örgüt üyesi olduğuna dair hakkında yapılan şikâyeti kabul etmediğini beyan etmiştir. Başsavcılık 11/7/2017 tarihinde tutuklanması istemiyle başvurucuyu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucunun sorgusu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinde 11/7/2017 tarihinde yapılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucunun sorgu sırasındaki ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"Benim bu yapı ile hiç bir alakam yoktur. Ben bu zamana kadar normal görevimi yaptım. Kanunların bana emrettiği görevler dışında hiç bir kimseden emir almadım ve uygulamadım. Aleyhime beyanda bulunan kişi benim lisedeki sınıf arkadaşımdır, 20 yıla yakındır kendisi ile hiç görüşmedim, aramda herhangi bir husumette bulunmamaktadır. Neden aleyhime böyle bir beyanda bulundu anlamış değilim. Kendisinin aleyhime olan beyanlarını kabul etmiyorum. Teşhisini de kabul etmiyorum." Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 11/7/2017 tarihinde, başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"... şüpheli Sezen Özlem'in üzerine atılı bulunan 5237 sayılı TCK'nın 314/2 maddesince silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren dosyada mevcut teşhis tutanağı, tanık beyanı ve yakalama tutanakları ile tüm dosya kapsamındaki somut delillere göre soruşturmanın henüz tamamlanmadığı, şüpheli hakkında delillerin henüz toplanmadığı, şüpheliye isnat edilen suça ilişkin yasada düzenlenen ceza miktarına göre de şüphelinin kaçma ve delilleri karartma ihtimallerinin mevcut olduğu, açıklanan nedenlerle adli kontrol uygulamasının da yetersiz kalacağı, şüphelinin üzerine atılı suçun CMK 100/2-11 maddesi hükmündeki suçlardan olması da değerlendirilerek CMK’nın maddesi ile ilgili düzenlemeler ile AİHS maddesindeki tutuklama şartları kapsamında isnat olunan suç ile orantılı olarak tedbir kapsamında şüphelinin CMK.nun 101 maddeleri uyarınca tutuklanmasına ... [karar verildi.]" Başvurucu 14/7/2017 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş, Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 21/7/2017 tarihinde tutuklama kararının yerinde olduğu gerekçesiyle itirazın kesin olarak reddine karar vermiştir. Başvurucu, itirazın kesin olarak reddedildiğine dair kararı 14/8/2017 tarihinde öğrendiğini bildirmiş ve 22/8/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başsavcılık 23/8/2017 tarihli iddianame ile başvurucunun terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde dava açmıştır. FETÖ/PDY'ye ilişkin genel açıklamaların yer aldığı iddianamede ilk olarak FETÖ/PDY'nin kuruluşuna ve tarihçesine, hangi amaç ve saikle kurulduğuna, hangi alanlarda faaliyet gösterdiğine, hiyerarşik yapısına ve hukuka aykırı hangi tür eylemlerde bulunduğuna değinilmiş; sonrasında başvurucuya yöneltilen suçlamaya ilişkin olgulara yer verilmiştir. İddianamede, başvurucunun örgütsel nitelikli eylemleri bakımından FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Bu suçlamalara esas alınan olgular şöyle özetlenebilir:i. Haklarında soruşturma bulunan Z.K. ve Ö.B. ile başvurucu arasında para transferi gerçekleşmiştir.ii. Darbe teşebbüsüne katılması sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ihraç edilen P. Yzb. Y.Y. tarafından 2001, 2002 ve 2003 yıllarında; P. Kur. Alb. Ş.E. tarafından 2008 ve 2009 yıllarında; Mu. Kur. Yb. S.S. tarafından 2010 ve 2012 yıllarında; Tümg. İ.T. tarafından 2010 yılında başvurucuya 100 tam sicil notunun verildiği tespit edilmiştir.iii. Tanık başvurucunun örgütle bağı olduğuna dair beyanda bulunmuştur. nin ifadesinin ilgili kısmı şöyledir: "Sezen Özlem 1990-1993 yılları arasında Edirne Lisesinde okuduğumuz yıllarda benim sınıf ve dershane arkadaşımdı, Bulgar göçmenidir. Kendisi lise birinci sınıftayken o tarihlerde cemaat şimdi FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne ait FED dershanesine birlikte gittik, 1993 yılında girdiği ÖSYM birinci basamak sınavına girerek yüksek bir puan aldı ancak ikinci basamak sınavına hazırlanmayı, dershaneye gitmeyi ve bizimle ders çalışmayı bıraktı, kendisine neden bıraktığını sorduğumda bana 'Askeriye'ye gireceğim.' cevabını verdi. Ben kendisine gittiği dershanenin örgüte ait olduğunu bildiğim için seni askeriyeye almazlar dediğimde; üç yıl boyunca gittiği FED dershanesinde resmi kaydının olmadığını söyledi. FED Dershanesi daha sonra FEM adını aldı. Üniversite ikinci basamak sınavına girerek İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Matematik Bölümünü kazandı ancak gitmedi, bir süre sonra da irtibatımız koptu, arkadaşlarımdan ve çevremden askeriyeye girdiğini öğrendim. Sezen Özlem lisede okurken ve dershaneye giderken ailesinin Edirne'de ikamet etmesine rağmen cemaat evlerine gidip gelmekteydi, 2-3 kez birlikte bu evlerden birine gittik, evlerde dershane hocalarımız olduğu için gitmiştik, bu evlerde bize ders çalıştırıldı ve maklube yemeği yediğimizi hatırlıyorum. Sezen Özlem ile 1993 yılından itibaren irtibatım koptu, kendisinin nerede olduğunu ne iş yaptığını bilmiyorum. Fotoğrafı gösterilmesi halinde teşhis yapabilirim." Başvurucuya isnat edilen suça dayanak olan olgulara ilişkin hukuki değerlendirmeler iddianamede şöyle ifade edilmiştir:" ... şüphelinin Anayasa'da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla kurulmuş ve bu amacı gerçekleştirmek için silahlı eylemler ile cebir ve şiddete başvuran FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile iltisakı, irtibatı ve aidiyeti olduğu, yine şüphelinin yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan eylemlerde bulunmak suretiyle örgüt hiyerarşisine dahil olduğu, bu şekilde şüphelinin üzerine atılı suçu işlemiş olduğu ... [FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğu anlaşılmıştır]." Başvurucu; soruşturma aşamasındaki savunmasında, FETÖ/PDY'ye ait okul ya da dershaneye gitmediğini, tanık olarak beyanda bulunan kişiyi hatırlamadığını ve beyanlarının doğru olmadığını ifade etmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme)8/9/2017 tarihinde iddianameyi kabul etmiş ve Mahkemenin E.2017/64 sayılı dosyası üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme 18/10/2017 tarihli duruşmasında başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Kovuşturma aşamasında istenen belgelerde -Adli Tıp Kurumunun 6/12/2019 tarihli raporuna göre- başvurucuya ait dijital materyalde ByLock isimli sohbet uygulamasına ait dosya kalıntıları tespit edildiği belirtilmiştir. Ayrıca başvurucunun kendi adına kayıtlı telefon hattının on yedi defa ankesörlü sabit hatlardan arandığı, başvurucu ankesörlü hattan arandığında; hakkında örgüt üyeliğinden soruşturma bulunan S.B. ve Ç.yle de aynı sabit hattan aranmak suretiyle irtibat kurulduğu tespit edilmiştir. Mahkeme 5/2/2020 tarihli kararıyla terör örgütüne üye olma suçundan başvurucuyu 7 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf aşamasında derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Salih Sönmez, B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33- Ayrıca Yargıtay Ceza Dairesinin 13/11/2019 tarihli ve E.2018/5526, K.2019/6842 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Yukarıda açıklanan özellikler doğrultusunda, bir asker şahsın; örgütün gizlilik ve deşifre olmamak kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta vb. gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaata ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun delil olacağında kuşku yoktur...."
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/32437
Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kolluk görevlisinin müdahalesi nedeniyle hayati tehlikeye sebep olacak şekilde yaralanma meydana gelmesi ve bu olaya ilişkin yapılan yargılama sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedenleriyle eziyet yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/4/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgelere göre olaylar özetle şöyledir: 29/12/2014 tarihinde Adana'nın Seyhan ilçesinde aile içi kavga yaşandığı ihbarını alan kolluk güçleri olayın gerçekleştiği apartmana intikal etmiştir. Başvurucu, ihbarın yapıldığı evde yaşamaktadır. Polislerden H.T. aracı park ettiğinden diğer polis memuru K. daha erken apartmana girmiştir. K. başvurucunun yanına gittiği sırada başvurucu, apartmanın yukarı katlarındaki apartman boşluğunda bulunmaktadır ve alkollüdür. Bu aşamadan sonra başvurucu ile polis memurları arasında yaşananlar taraflarca farklı şekilde anlatıldığından bu husus dikkate alınarak inceleme yapılmıştır. Başvurucunun 31/12/2014 tarihinde kolluk tarafından şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmak istenmiş ise de başvurucu avukatı olmadığından ifade vermek istememiştir. Polis memuru K. müşteki sıfatıyla kolluğa verdiği 30/12/2014 tarihli ifadesinde özetle aile içi kavga yaşandığı ihbarı üzerine gittiği apartmanın yukarı katlarında başvurucu ile karşılaştığında başvurucunun "Sizin ananızı avradınızı sinkaf ederim lan." dediğini, elinde bulunan çöp kovalarını aşağıya attığını, sinkaflı sözlerle sövmeye devam ettiğini, kırmızı renkli bir bisikleti kendisine doğru fırlattığını fakat bisikletin değmediğini belirtmiştir. Sonrasında asansöre binerek başvurucunun oturduğu kata çıktığını belirten K. açık olan kapıdan seslenmesi üzerine beş altı yaşlarında bir çocuğun kapıya geldiğini, ona annesini sorduğunda babasından korkarak evden kaçtığını söylediğini, daha sonra başvurucunun bulunduğu kata indiğini, başvurucunun psikopatça hareketler yaptığını, başını merdivene, duvara vurduğunu, çöp kovalarını etrafa ve kendisine fırlattığını, bu esnada dengesini kaybederek yüzüstü yere düştüğünü, sakin olmasını söylediğinde ise "Beni alacak anasından doğmadı, beni alacağın anasını avradını sinkaf ederim." dediğini, tekme ile sağ bacağına vurduğunu, iki eliyle boğazını sıktığını, apartman boşluğuna ittiğini söylemiştir. K. ifadesinin devamında başvurucudan kurtulmak isterken diğer polis memuru H.T.nin geldiğini ve başvurucuya biber gazıyla müdahale ettiğini, daha sonra birlikte başvurucuyu etkisiz hâle getirdiklerini, iki koluna girerek asansörle aşağıya indirdiklerini, başvurucunun eşinin sığındığı kattan çıkarak canından korktuğu için küçük oğluyla birlikte evden kaçtığını fakat eşinden şikâyetçi olmayacağını kendilerine söylediğini dile getirmiştir. K. kesinlikle başvurucuya vurmadığını, başvurucunun kendi kendini yaraladığını, kendisine hakaret edip darbeden başvurucudan şikâyetçi olduğunu bildirmiştir. Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğünün (ATK) K. hakkında düzenlenen 31/12/2014 tarihli raporunda, Adana Devlet Hastanesi Adli Tıp Polikliniğinde tespit edilen sağ tibia ön yüzde 10-12x1 cm abrazyon ve yüzeysel doku kaybı, boyun sağ altta 10x5 cm ve boyun sol yanda 15x5 cm abrazyon şeklindeki verilere göre meydana gelen yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu belirtilmiştir. Polis memurlarından H.T. 30/12/2014 tarihli kolluk ifadesinde özetle, olay yerine ekip otosuyla gittiklerinde başpolis memuru K.nin araçtan inerek apartmana girdiğini, kendisinin aracı park ettikten sonra yeniden apartmana geldiğini, zillere bastığını fakat kimsenin açmadığını, bir müddet sonra birinin gelerek kapıya açtığını, giriş katta merdivenin yanında arka jantı eğilmiş bir bisiklet gördüğünü, sesin geldiği kata çıktığında başvurucunun iki eliyle K.nın boğazını sıktığını ve "Beni alacak adamın anasını avradını sinkaf ederim." dediğini duyduğunu, olaya müdahale ettiğini ve başvurucuya biber gazı sıkarak arkadaşını kurtardığını, daha sonra etkisiz hâle getirdikleri başvurucuyu asansörle aşağıya getirerek sağlık görevlilerine teslim ettiklerini, kata geldiklerinde başvurucunun kafasında kanama olduğunu gördüğünü söylemiştir. Başvurucunun avukatı Adana Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) vermiş olduğu 14/1/2014 tarihli dilekçede olayı polis memurlarından farklı şekilde dile getirmiştir. Söz konusu dilekçede özetle başvurucunun olay günü antidepresan ilaç ve alkol aldığı, çocuklarının eğitimi konusunda eşiyle tartışmaya başladığı ve eşinin evden gitmesini istediği, eşi evden gidince de sinirlerine hâkim olamayarak bağırmaya başladığı, çocuğunun bisikletini apartman boşluğuna attığı, çöp kutularını tekmeleyerek çevreye rahatsızlık verdiği, kim tarafından yapıldığı bilinmeyen şikâyet üzerine polis memurlarının olay yerine geldiği, aldığı alkolün etkisiyle ayakta dahi durmakta zorlanan başvurucuya sert ve orantısız şekilde müdahale edildiği, bunun neticesinde başvurucunun hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı, bilinci kapalı şekilde ambulansa bindirilerek tedavi edilmek üzere hastaneye gönderildiği ifade edilmiştir. Dilekçede ayrıca başvurucunun başındaki yaralanmaların duvara vurulmak suretiyle oluştuğu, karnına aldığı ilk darbe sonucunda başvurucunun iki büklüm olduğu, bu esnada polis memurlarının başını defalarca duvara vurduğu, duvardaki kan izlerinden bu durumun anlaşılabileceği, başvurucunun polis müdahalesiyle ilk defa kattaki evinde karşılaştığı, daha sonra birkaç kat aşağıya götürüldüğü, sonrasında asansöre bindirilerek aşağıya indirildiği, bu anlarda sürekli darp, hakaret ve kötü muameleye maruz kaldığı, apartmanın dışına çıkarıldığında ise iki bina arasında birkaç polis memuru tarafından şiddetli şekilde darbedildiği belirtilmiştir. Başvurucu, polis memurlarıyla yaşadığı olay nedeniyle önce Çukurova Doktor Aşkım Tüfekçi Hastanesine, bu Hastanenin sevk etmesi üzerine ise Adana Devlet Hastanesine götürülmüştür. İlk Hastanede kan örneği alınarak yapılan ölçümde başvurucunun 192,6 promil alkollü olduğu anlaşılmıştır. ATK tarafından başvurucu hakkında düzenlenen 27/1/2015 tarihli raporda söz konusu Hastanelerin yaptığı tıbbi tespitlere sırasıyla şu şekilde yer verilmiştir:"(...) [başvurucunun] darp sonrası acile getirildiği, muayenesinde sağ oksipitalde 2 cm lik skalp kesisi olduğu, orto pariyetalde 3 cm skar kesisi olduğu, sağ periorbital şişlik ve ekimoz olduğu, sol üst dudakta ekimoz ve şişlik olduğu, grafilerde fraktür olmadığı,pnömotoraks tanısı olduğu, grafiler çekildiği, beyin BT normal olduğu, toraks BT de sağ hemitoraksta pinemotoraks izlendiği, sol hemitoraksta multpyfraktürler izlendiği, bu düzeyde cilt altı yumuşak dokularda hava izlendiği, sağ omuz lateralde cilt altında hava izlendiği,  [başvurucunun] darp nedeniyle getirildiği; 3 saat önce darba maruz kaldığını ifade ettiği, Çukurova Dr. Aşkım TÜfekçi Hastanesinden sevk edilmiş olduğu, sağda solunum sesleri azalmış, cilt altı amfizan olduğu, 30/12/2/14 tarihinde lokal anestesi altında tüptorakotomi uygulandığı, masif hava çıkışı gözlendiği, kot fraktürleri için tedavi uygulandığı, vital bulgular stabil olduğu, travmatik hemopinemotoraks olduğu, kaburgalarda birden fazla kırık olduğu, 06/01/2015 tarihinde taburcu edildiği, ekte gönderilen Çukurova Dr. Aşkım Tüfekçi Devlet Hastanesinin 29/12/2014 tarihli beyin BT radyoloji raporunda normal bulgular olduğu, batın BT normal olduğu, (...) Başvurucuda tespit edilen yaralanmaları ve yapılan müdahaleleri inceleyen ATK, bizzat başvurucuyu da muayene ederek hazırladığı yukarıdaki raporunda; pnömotoraksa neden olarak göğüs tüpü takılmasına yol açtığı bildirilen yaralanmanın;- Kişinin yaşamını tehlikeye sokan nitelikte olduğu, - Basit tıbbi müdahale ile giderilemez nitelikte olduğu, - Yüzde sabit ize neden olmadığı değerlendirilmiştir. ATK'nın 2/7/2015 tarihli ek raporunda ise vücutta oluşan kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisinin -skorlanarak hesaplandığında- orta (3) derecede olduğu belirtilmiştir. Yaşanan olaya ilişkin olarak polis memurları H.T., U. ve olayın faili K. tarafından düzenlenen29/12/2014 tarihli tutanak içeriğinin K.nın ifadesi ile benzerlik gösterdiği görülmektedir. Söz konusu tutanakta K.nın ifadesinden farklı olarak başvurucunun apartman dışına çıkarıldığında bir banka oturtulduğu, burada oturmaktayken bir anda banktan kalkarak polis memuru K.ya saldırıp yumruk atmak istediği fakat K.nın çekilmesi üzerine başvurucunun yüzüstü yere düştüğü hususuna yer verilmiştir. Belirtilen tutanağı düzenleyen polis memurlarından başka üç polis memuru tarafından düzenlenen 29/12/2014 tarihli başka bir tutanakta ise olay yerinde görüntü kaydı yapan kamera sisteminin bulunmadığı tespitine yer verilmiştir. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma kapsamında Adana İl Emniyet Müdürlüğüne yazı yazılarak başkaca deliller elde etmek amacıyla birtakım talimatlar verilmiştir. 27/1/2015 tarihli yazıyla;-Şüphelilerin polis memuru olması nedeniyle soruşturmanın ilgili polis merkezine bırakılmayarak cinayet büro amirliği tarafından yürütülmesi,-Gerektiğinde teşhis yaptırılarak olay günü ihbar nedeniyle konuya müdahale eden ve müşteki Abdullah Süngü ile ilgili olarak işlem yapan görevli polis memurlarının tespiti, bu memurlardan hangilerinin darp eylemine karıştığının tespit edilip usulüne uygun olarak şüpheli sıfatıyla savunmalarının alınması,-Olayın meydana geldiği mahallede müşteki ve vekilinin de hazır edilerek olay yeri göstermesi ile Olay Yeri İnceleme ekibince gerekli incelemenin yaptırılmasının temini, mahalinde kan örneği ve başkaca bulgular elde edildiğinde bunlarla ilgili genotip incelemesinin usulüne uygun olarak yaptırılması,-Müştekinin vekili tarafından dosyaya sunulan ve emanete alınan fotoğraf ve görüntü kayıtlarının soruşturma evresinde birer örneğinin alınıp incelenmesi ve teşhis işleminde kullanılması,-Darp eylemini gerçekleştiren şüphelilerin mevcutlu olarak Cumhuriyet Başsavcılığında hazır edilmelerinin temini,-Olaya ilişkin araştırma sonucu tespit edilecek veya bildirilecek tanıkların mevcudiyeti hâlinde usulüne uygun olarak beyanlarının alınması istenmiştir. Kolluk tarafından olay yerinde kamera kaydı bulunmadığına ilişkin tutanak düzenlenmiş ise de olay sırasında apartmanın önünü gösteren bazı kamera görüntüleri başvurucu tarafından soruşturma dosyasına sunulmuştur. Adana İl Emniyet Müdürlüğünde görevli polis memurları Cumhuriyet savcısının yazdığı talimatı da dikkate alarak başkaca kamera görüntüsü olup olmadığını araştırmış fakat ulaşılan kameralardaki geçmiş tarihli kayıtların silindiğini tespit etmiştir. Başvurucunun sunduğu görüntülerin çözümüne ilişkin 10/7/2015 tarihli bilirkişi raporunda; polis memurunun apartmanın giriş kapısında bulunduğu sırada aniden birisinin üstüne doğru geldiği, polis memurunun çekilmesiyle bu kişinin yere düştüğü, bu şahıs yerdeyken polis memurunun bir kez tekme attığı, bu kişinin elinde bulunan cismi polis memuruna doğru salladığı, polis memurunun yerdeki şahsın eline tekme atarak cismi savurduğu, daha sonra diğer polis memurlarının yerdeki şahsı kaldırarak götürdüğü tespit edilmiştir. Savcılığın talimatı uyarınca K.nın ifadesi şüpheli; ambulansla olay yerine gelen acil sağlık hizmeti çalışanları E., Ş.S., takviye ekip olarak gelen polis memurları Ş.B., O., Ö.K ve apartmanda oturan A.Ö.nün ifadeleri ise tanık sıfatıyla alınmıştır. Yine Olay Yeri İnceleme Tutanağı'na göre apartmanın katında bulunan 30 numaralı dairenin giriş kapısı önündeki merdiven sahanlığında tespit edilen kan lekesi başvurucudan elde edilen kan örneği ile karşılaştırılmak üzere delil olarak muhafaza altına alınmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğü Ankara Kriminal Polis Laboratuvarının raporuna göre elde edilen kan lekesi başvurucunun kan örneği ile genotipik olarak uyumludur. Yapılan soruşturma kapsamında elde edilen delillere göre Başsavcılık 18/9/2015 tarihli iddianame ile başvurucu hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlisine kamu görevinden dolayı hakaret, K. hakkında ise kasten öldürmeye teşebbüs suçlarından kamu davası açmıştır. Söz konusu iddianamede K.nın yapılan müdahale sonrası etkisiz hâle gelen başvurucuya görev gereklerini aşarak fiziksel saldırıda bulunduğu, yaşanan olay sonucunda başvurucunun hayati tehlike geçirecek şekilde göğsünden yaralandığı, eylemin niteliğine göre K.nın öldürme kastıyla hareket ettiği ileri sürülmüştür. Adana Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) yapılan yargılamanın 8/12/2015 tarihli ilk duruşmasında K.nın savunması alınmıştır. K. buradaki ifadesinde önceki beyanlarını tekrarlamakla birlikte apartmanın önünde başvurucu ile birlikte bulundukları sırada kendisine sağlık hizmeti alıp almayacağını sorduğunu, başvurucunun yumruk atmak amacıyla üzerine geldiğini, geri çekilince de yüzükoyun yere düştüğünü, bu esnada kendisine bir tekme attığını, elinde bir cisim olduğunu gördüğü için zarar vermemesi için eline vurduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun ilk duruşmada alınan ifadesi şöyledir:"Olay günü sabah saatlerinde antidepresan hap almıştım, akşam saatlerinde de alkol aldım, teog sınavına hazırlanan oğlumun yeterince çalışmadığını düşündüğümden kendisi ile tartıştım, bunun üzerine sinirlenerek dışarıya çıktım, bağırıp çağırıp çöp tenekesine tekme attım, sanıyorum komşularımın şikayeti üzerine polisler geldi, kendilerine fiili bir saldırım olmadı ancak küfrettiğimi hatırlıyorum, polisler de bana küfredip üçü birden saldırarak bana vurup yaraladılar, hatta kendilerine vurun beni öldürün diye bağırdığımı hatırlıyorum, olay nedeni ile diğer sanıktan şikayetçiyim." Mahkemede yapılan ikinci duruşmada apartman girişinde yaşanan olayla ilgili kamera görüntüleri yeniden izlenmiştir. İzlenen görüntülere ilişkin Mahkemece yapılan gözlemde "...sanıkların birlikte kapıdan apartmanın önüne çıktıkları, Abdullah Süngünün hemen yanında bulunan polis memurunun da tutup çekmesi nedeni ile öne doğru hamle yaptığı, yüzüstü düştüğü, yerde iken sanık [V] olduğu değerlendirilen polis memurunun Abdullah Süngü nün göğüs bölgesi[ne] tekme ile vurduğu, sonrasında sanıkların bir arada olmadığı ve devam eden görüntülerin kapı önündeki vatandaşlar ve polis memurlarını gösterdiği, tanık ambulans görevlilerinin anlattıkları [olaylara] ilişkin herhangi bir görüntü kaydı bulunmadığı" belirtilmiştir. K.nın avukatı, Mahkemece yapılan gözlemde başvurucunun K.nın çekmesiyle düştüğü yönündeki tespitin hatalı olduğunu, bilirkişi raporunda da bu hususun K.nın belirttiği gibi aktarıldığını ifade etmiştir. Yapılan yargılamada Mahkemece, olay yerine sonradan gelen polis memurları dışında soruşturma aşamasında dinlenen tüm tanıklar yeniden dinlenilmiştir. Başvurucu vekili, diğer sanık müdafinin savunmasının ve tanık A.Ö.nün anlatımlarının doğruluğunun belirlenmesi ve bisiklet fırlatma iddiasının araştırılması için keşif yapılması gerektiğini, tutulan tutanaklara göre karar verilemeyeceğini ileri sürmesine rağmen Mahkeme mevcut delil durumunu gerekçe göstererek talebi reddetmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda Cumhuriyet Savcısının mütalaasına uygun olarak başvurucu, görevi yaptırmamak için direnme suçundan beş ay hapis, kamu görevlisine hakaret etme suçundan 080 TL adli para cezasıyla cezalandırılmış ve hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. K. ise nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle hayati tehlike geçirtecek şekilde kasten yaralama suçundan beş yıl hapis cezasıyla cezalandırılmış, eylemi haksız tahrik altında gerçekleştirdiği kanaatine varılarak cezasından 3/5 oranında indirim yapılmıştır. Ayrıca duruşmadaki davranışları ve cezanın olası etkileri gözönünde bulundurularak cezasından 1/6 oranında takdiri indirim yapılmış ve neticeten bir yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmış ve hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) hükmolunmuştur. Mahkemenin 18/2/2016 tarihli karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Olay tarihinde müşteki sanık Abdullah Süngü'nün ikametine alkollü olarak geldiği, sınavlarına iyi hazırlanmadığını düşündüğü oğlu ile arasında tartışma çıktığı, müşteki sanık Abdullah'ın eşi S.nin, eşinin sakinleşmesi için büyük oğlu ile ikametten ayrılarak komşularına gittiği, komşuların gürültü nedeniyle kolluk kuvvetlerine haber vermeleri üzerine olay yerine kolluk ekiplerinin geldiği, bu esnada sanığın küfür ettiği, ikamet kapılarını ve kapı önünde bulunan çöp tenekelerine tekme attığı, kolluk görevlileri katta iken müşteki sanığın kattan merdiven boşluğuna doğru bisiklet attığı, olay yerine müdahale amacıyla gelen ekipte görevli polis memuru müşteki sanık K.nın diğer müşteki sanık Abdullah'ın bulunduğu kata geldiği sırada Abdullah'ın 'ye hitaben "beni alacak memur anasından doğmadı, beni alacak kişinin anasını avradını sinkaf ederim" şeklinde küfür ettiği, devamında tekme ile 'ye vurduğu ve iki eli ile boğazını sıkarak direndiği, müşteki sanık ye ait adli tıp kurumu raporuna göre nin; anlatımla uyumlu, etkisi basit tıbbi müdahale ile giderilecek ölçüde hafif nitelikte yaralandığı, kolluk ekibinde görevli diğer polis memuru tanık H.T.nin olay yerine gelerek Abdullah'ı biber gazı sıkmak sureti ile etkisiz hale getirdikleri ve müşteki sanık Abdullah'ı alarak apartmanın önüne indirdikleri ve 112 acil servise haber verdikleri, dosya içerisinde bulunan bu aşamadan sonra yaşanan olayları görüntüleyen olay yerini gösterir iş yeri güvenlik kamera kayıtları incelendiğinde; apartmanın önündeki bankta oturmakta olan müşteki sanık Abdullah'ın elinde bir cisim olduğu halde arkası dönük olan müşteki sanık ye doğru hamle yaptığı, nin çekilmesi üzerine Abdullah'ın yere düştüğü, nin yere düşen Abdullah'ın göğüs kısmına tekme attığı, daha sonra elindeki cismi düşürmek için koluna bir tekme daha attığı ve Abdullah'ın elinde bulunan cismin yere düştüğü, müşteki sanık Abdullah'a ait adli tıp kurumu raporuna göre Abdullah'ın; anlatım ile uyumlu, kişinin yaşamına tehlikeye sokacak ve basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte, göğüste sağda 6, 7 ve kostalarda kırık olduğu, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisinin orta (3) derecede olduğu, tanık beyanları, sanık savunmaları, adli tıp kurumu raporlarından anlaşılmıştır.Tüm dosya kapsamına göre; Sanık Abdullah Süngü'nün ihbar üzerine olay yerine gelen kamu görevlisine karşı tekme atarak ve boğazını sıkarak görevini yapmasını engellemek amacıyla cebir kullandığının sabit olduğu anlaşılmakla sanığın eylemine uyan görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK nın265/1, 62 ve CMK nın231/5 md gereğince cezalandırılmasına,Sanık Abdullah'ın, müşteki sanık ye yönelik hakaret içeren sözlerinin içeriği dikkate alındığında hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlediğinin ve söz konusu hakaretin apartmanın merdivenleri bölümünde yapılması dikkate alındığında hakaret suçunun alenen işlendiğinin sabit olduğu anlaşılmakla sanık Abdullah'ın eylemine uyangörevli memura görevinden dolayı alenen hakaret suçundan TCK nın 125/1,3-a, 125/4, 62/1, 52, 54 ve CMK nın 235/5 md gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.Her ne kadar sanık K. hakkında kasten öldürmeye teşebbüs suçundan cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmış ise de; sanığın olay yerine ihbar üzerine intikal eden kolluk ekibinde görevli olması nedeni ile gitmesi, aralarında önceden kaynaklanan bir husumetin bulunmaması, ayrıca her ne kadar duruşmada müşteki sanık Abdullah'ın adli tıp kurumu raporuna göre başında yaralanma olduğu bu yaralanmanın olay yerine gelen görevli kolluk kuvvetlerinin saldırması neticesinde oluştuğu beyan edilmiş ise de; başındaki yaralanmanın yeri, olay tespit tutanağı dikkate alındığında söz konusu yaralanmanın olay yerine gelen kolluk ekibinin saldırısı sonucunda oluştuğuna dair tarafsız tanık beyanı veya başkaca maddi bir delilin bulunmaması karşısında sanığın kastının öldürmeye yönelik olmadığının sabit olduğu anlaşılmakla sanık K.nin değişen suç vasfı itibari ile eylemine uyan kasten yaralama suçundan TCK 86/1, 86/3-d, 87/1-d, 87/son maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.Sanık Abdullah'ın olay anına ilişkin davranışları, dosya içinde bulunan görüntüler incelendiğinde apartmanın önüne indirildiği ve acil servis ekiplerinin geldiği esnada Müşteki sanık ye karşı elinde bir cisim ile hamle yapması dikkate alındığında sanık nin eylemini müşteki sanık Abdullah'ın kendisine yönelik haksız eylemleri nedeni ile haksız tahrik altında gerçekleştirdiği anlaşıldığından cezasından TCK nın 29/1 md gereğince 3/5 oranında indirim yapılarak ve TCK'nın 62/1, CMK'nın 231/5 maddeleri uygulanmak suretiyle sonuç olarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. ..." Söz konusu karar gerekçesinden de anlaşılacağı üzere Mahkeme; K. hakkında kasten öldürmeye teşebbüs suçundan dava açılmış ise de başvurucu ile aralarında önceye dayalı bir husumetin bulunmadığını, olay günü ilk defa karşı karşıya geldiklerini, başvurucunun başındaki yaralanmaların olay yerine gelen kolluk görevlileri tarafından gerçekleştirildiği yönünde tarafsız tanık beyanı veya başkaca maddi delil bulunmadığını belirterek K.nın kastının öldürmeye yönelik olmadığına karar vermiştir. Ayrıca başvurucunun K.ya elinde bir cisimle hamle yapması sonucunda K.nın yaralama eylemini gerçekleştirdiğini kabul ederek haksız tahrik hükümleri uygulamıştır. Başvurucu, kendisine verilen cezaların yanında K. hakkında kurulan hükme de itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazı Adana Ağır Ceza Mahkemesinin 3/3/2016 tarihli kararıyla reddedilmiş ve verilen karar başvurucu vekiline 11/3/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 11/4/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Haksız tahrik" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. " 5237 sayılı Kanun'un "Suça teşebbüs" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur. (2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir." 5237 sayılı Kanun'un "Takdiri indirim nedenleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir. (2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir. 5237 sayılı Kanun'un “Kasten öldürme” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. " 5237 sayılı Kanun'un "Kasten yaralama" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Madde 86- (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (3) Kasten yaralama suçunun;…d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,…işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:"(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,(...)Neden olmuşsa yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz. " 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin (5) ve (6) numaralı fıkraları şöyledir:“…  (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.”B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "İşkence yasağı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muamelelere tabi tutulamaz." 18/6/2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 16/12/1966 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz."Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme'nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiği belirtilmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme'nin maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği içtihatlarda hatırlatılmıştır (birçok karar arasından bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119). AİHM, Sözleşme'nin maddesinin inandırıcı kötü muamele iddialarının etkin biçimde soruşturma yükümlülüğü getirdiğine dikkat çekmektedir (Labita/İtalya, § 131). AİHM’in içtihadında tanımlanan etkinlik için minimum standartlar soruşturmanın bağımsız, tarafsız, kamu denetimine açık olmasını, yetkili makamların titizlikle ve çabuklukla çalışmasını gerektirmektedir (Mammadov (Jalaloglu)/Azerbaycan, B. No: 34445/04, 11/1/2007, § 73; benzer yöndeki karar için bkz. Çelik ve İmret/Türkiye, B. No: 44093/98, 26/10/2004, § 55). AİHM, devletin pozitif yükümlülüklerinin kapsamının Sözleşme'nin maddesine aykırı muamelelerde bulunanların devlet görevlisi olması veya şiddetin özel kişiler tarafından uygulanmış olmasına göre farklılık gösterdiğini kabul etmektedir (Beganović/Hırvatistan, B. No: 46423/06, 25/6/2009, § 69). AİHM, insan hakları ihlalleri ile ilgili iddialarda soruşturma yükümlülüğünün mutlaka iddiayı kabul etme anlamına gelmediğini ancak iddiaların ciddiye alınması ve adil bir sonucu garanti eden bir usulle soruşturulması gerektiğini birçok kararında dile getirmiştir (Saçılık ve diğerleri/Türkiye, B. No: 43044/05, 45001/05, 5/7/2011, §§ 90, 91). AİHM, bir devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle suçlandığı durumlarda etkili başvurunun amaçları çerçevesinde cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına uğramamasının, genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem taşıdığına işaret etmiştir. Ayrıca AİHM, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının ve hüküm alırsa meslekten men edilmesinin önemine dikkat çekmiştir (Abdülsamet Yaman/Türkiye, B. No: 32446/96, 2/11/2004, § 55). AİHM, hukuka aykırı öldürme eylemlerine ilişkin Türkiye'de yürürlükte bulunan ulusal hukukun mahkemelere hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı vermelerine olanak sağladığını ancak mahkemelerin takdir yetkilerini, ilgili eylemlere hiçbir şekilde müsamaha edilmeyeceğini göstermek için kullanmaktan ziyade ciddi bir suç teşkil eden eylemin sonuçlarını hafifletmek ya da ortadan kaldırmak için kullandıklarını belirtmektedir (Kasap ve diğerleri, B. No: 8656/10, 14/1/2014, § 60; hâkimlerin takdir haklarını kullanmalarına ilişkin benzer yöndeki eleştiriler için bkz. Okkalı/Türkiye, B. No: 52067/99, 17/10/2006, § 75). Ayrıca AİHM, HAGB kararı verilmesiyle faillerin cezadan tamamen muaf kaldığını çünkü HAGB kararının uygulanması sonucunda -failin denetimli serbestlik tedbirlerine uyması koşuluyla- verilen kararın içerdiği ceza da dâhil olmak üzere tüm hukuki sonuçlarıyla ortadan kalktığını ifade etmektedir (Kasap ve diğerleri/Türkiye, § 60). Aynı şekilde AİHM, negatif yükümlülükler kapsamında kamu görevlilerinin güç kullanması sonucu ortaya çıkan kötü muamele iddialarını içeren bazı başvurularda (Eski/Türkiye, B. No: 8354/04, 5/6/2012, § 36; Taylan/Türkiye, B. No: 32051/09, 3/7/2012, § 46; Böber/Türkiye, B. No: 62590/09, 9/4/2013, § 35; Ateşoğlu/Türkiye, B. No: 53645/10, 20/1/2015, § 28) yapılan yargılama sonucunda verilen mahkûmiyete ilişkin HAGB kararının Sözleşme’nin maddesini usul yönünden ihlal ettiği gerekçesiyle kabul edilemez bir önlem olarak belirtmiştir. Ancak AİHM, devletin pozitif yükümlülüklerinin kapsamının Sözleşme'nin maddesine aykırı muamelelerde bulunanların devlet memuru olması veya şiddetin özel kişiler tarafından uygulanmış olmasına göre farklılık gösterdiğini de kabul etmektedir (Beganović/Hırvatistan, § 69). Öte yandan AİHM, üçüncü kişiler arasında gerçekleşen kasten yaralama olayına ilişkin mevcut davaya özgü koşulları dikkate alarak ceza davası sonucunda verilen mahkûmiyet hükmünün yeterli caydırıcı etkiye sahip olduğunu ve HAGB kararının Sözleşme’nin maddesine aykırı muamelelere karşı bireylerin korunmasının amaçlandığı caydırıcı yasal önlemleri etkisiz kılmadığını belirterek devletin Sözleşme’nin maddesi gereğince üstüne düşen pozitif yükümlülükleri yerine getirdiğini de dile getirmiştir (Çalışkan/Türkiye (k.k.), B. No: 47936/11, 1/12/2015, §§ 46-52). AİHM kolluk görevlilerinin güç kullanımlarının hukuka aykırılık teşkil ettiğine ilişkin yerel yargı makamlarınca yapılan nihai tespitlerden sonra ayrıca Sözleşme kapsamında söz konusu hakkın maddi boyutu itibarıyla ihlal edilip edilmediği yönünde bir inceleme yapmayacağını ancak yerel yargı makamlarınca söz konusu ihlalin verilen ceza ile orantılı şekilde giderilip giderilmediğini cezanın caydırıcı etkisi yönünden değerlendireceğini belirtmiştir. Başka bir ifadeyle AİHM yerel mahkemelerce hukuka aykırı eylemin sabit görülmesinden sonra ihlale yönelik uygun ve yeterli bir tazminatın sağlanıp sağlanmadığı ile sınırlı bir inceleme yapacağını belirtmiştir (Kasap ve diğerleri/Türkiye, § 56; Fadime ve Turan Karabulut/Türkiye, B. No: 23872/04, 27/5/2010, § 43; Külah ve Koyuncu/Türkiye, B. No: 24827/05, 23/4/2013, § 38).
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/7039
Başvuru, kolluk görevlisinin müdahalesi nedeniyle hayati tehlikeye sebep olacak şekilde yaralanma meydana gelmesi ve bu olaya ilişkin yapılan yargılama sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedenleriyle eziyet yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tıbbi müdahale sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/8/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların 1996 doğumlu olan çocukları S.ye, Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kemiklerinde ve boynunda iltihap olduğu gerekçesiyle 28/11/2009 tarihinde enjeksiyon yapılmıştır. Yapılan tıbbi müdahale sonrası çocuğun sol ayağında oluşan şikâyetlerle ilgili yapılan muayenede düşük ayak tanısı konulmuştur. Başvurucular, gerekli dikkat ve özeni göstermeden yapılan enjeksiyon nedeniyle düşük ayak oluşmasına sebebiyet verilmesinin idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığını belirterek Sağlık Bakanlığı aleyhine Erzurum İdare Mahkemesinde (Mahkeme) 7/9/2010 tarihinde çocukları adına velayeten maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Yargılama sürecinde Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından hazırlanan 13/2/2012 tarihli raporda; çocukta gelişen bulguların enjeksiyon nöropatisi ile uyumlu olduğu ancak tıbbi belgelerde enjeksiyonun yanlış uygulandığına dair kayıt bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca enjeksiyonun doğru bölgeye uygulanması durumlarında da yapılan yerde oluşabilecek ödem, hematomunda mekanik baskı yapabileceği gibi difüzyon yoluyla sinire nüfuzu sonucu toksik etkiyle nöropatinin gelişebileceği tüm bu durumların enjeksiyon uygulamalarının beklenebilir komplikasyonu olduğu değerlendirmesine yer verilmiştir. Mahkeme 31/5/2012 tarihinde anılan bilirkişi raporunu hükme esas alarak davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde çocuğa uygulanan tıbbi tetkik ve tedavilerin eksik veya hatalı olduğu yönünde bir bulgunun mevcut olmaması, tıbbi müdahale sonrası gelişen şikâyetlerin enjeksiyon nöropatisi ile uyumlu olduğu ancak tıbbi belgelerde enjeksiyonun yanlış yere uygulandığına dair kayıt bulunmadığı hususları gözetildiğinde idarenin olayda bir ihmali ya da hizmet kusurunun olmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. Başvurucular vekilinin temyizi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesince (Daire) 26/5/2016 tarihinde maddi tazminat ile manevi tazminat isteminin ve hükmedilen maktu vekâlet ücretine yönelik temyiz itirazlarının reddine, davalı idare lehine nispi vekâlet ücretine yönelik hüküm yönünden ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Bir üye karşıoy görüşünde, 13 yaşında bir çocuğa sunulan sağlık hizmeti neticesinde kendisini ömür boyu takip edecek bir arazla karşı karşıya bırakılmasında çocuk ve ailesine atfedilecek bir kusur olmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda iyi sunulmayan bir kamu hizmeti neticesinde ortaya çıkan böyle bir sonuç karşısında tazminat taleplerinin tamamen reddedilmesi yönündeki çoğunluk görüşüne katılmadığını vurgulamıştır. Başvurucuların karar düzeltme talebi de Dairenin 13/6/2017 tarihli kararıyla oyçukluğuyla reddedilmiştir. Karşıoy görüşünde; yapılan enjeksiyon sonrası çocukta düşük ayak oluştuğunun sabit olduğu, idareye kusur atfedilmemesinin mümkün olmadığı, ayrıca hizmet kusurunun olmadığı kabul edilse bile zararın kusursuz sorumluluk ilkesi kapsamında karşılanması gerektiği belirtilmiştir. Nihai karar 2/8/2017 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 4/8/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi şöyledir:" İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları" 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun "Kişilerin uğradıkları zararlar" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. ... Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "İnsan haklarına saygı yükümlülüğü" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar." Sözleşme'nin "Bireysel başvurular" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Sözleşme veya protokollerinde tanınan haklarının Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu öne süren her gerçek kişi, hükümet dışı kuruluş veya kişi grupları Mahkeme’ye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasını hiçbir surette engel olmamayı taahhüt ederler." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire [BD] tarafından verilen Valentın Câmpeanu Adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya (B. No: 47848/08, 17/7/2014) kararında başvurucuların doğrudan ya da dolaylı mağdur olarak somut bir başvuruyu sunma ehliyetine sahip olup olmadıklarına yönelik olarak genel yaklaşım açıklanmıştır. Bu kapsamda AİHM'e göre doğrudan mağdurlar yönünden Sözleşme'nin maddesi uyarınca bir başvuruda bulunabilmek için bir kişinin şikâyet konusu yapılan tedbirden doğrudan etkilenmiş olduğunu kanıtlamalıdır. AİHM'in pratiğine ve Sözleşme’nin maddesine göre başvurular ancak yaşayan kişiler tarafından veya adına yapılabilmektedir. Bu nedenle doğrudan mağdurun başvuru sunulmadan evvel hayatını kaybetmiş olduğu bir dizi davada AİHM, Sözleşme’nin maddesi amaçları bakımından doğrudan mağdurun, temsil ediliyor olsa dahi, başvurucu olarak dava hakkı bulunduğunu kabul etmemiştir (Valentın Câmpeanu Adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya [BD], § 96). AİHM; H.A./Türkiye (B. No: 35765/08, 20/6/2019) kararında başvurucunun doğrudan ya da dolaylı mağdur olarak somut başvuruyu sunma ehliyetine sahip olup olmadığını inceleme konusu yapmıştır. Başvurucu; Sözleşme’nin , ve maddeleri kapsamında, reşit olmayan kızına yönelik tecavüz ve/veya cinsel istismara ilişkin söz konusu olayda sanığa verilen cezanın, orantılı ve koruyucu nitelikte olmadığından şikâyetçi olmuştur (H.A./Türkiye, §§ 13-14). AİHM, somut başvurunun iddia edilen ihlallerin doğrudan mağduru olan A.nın annesi H.A. tarafından yapıldığını, başvurunun yapıldığı 2008 yılında A.nın yirmi üç yaşında ve dolayısıyla reşit bir birey olduğunu, buna rağmen A.nın yerel yargılamaların bitişini takip eden 6 aylık süre içerisinde AİHM'e başvuruda bulunmadığını belirtmiştir. Başvuru formunda da H.A.nın kızı adına değil, kendi adına başvuruda bulunduğunun açıkça belirtildiğini ayrıca yetki belgesinin sadece H.A. tarafından imzalandığını ifade etmiştir. Öte yandan, iç hukukta yürütülen yargılamaların başlatılması ve sona ermesinin ardından yaklaşık 5 yıl sonra 8 Şubat 2013 tarihinde, A. tarafından imzalanmış yetki belgesi AİHM'e ulaşmış ve böylece avukata başvuruda bulunma yetkisi verilmişse de A.nın başvurucu olarak yer aldığı yeni bir başvurunun yapmadığı ve kendi bakış açısıyla şikâyetlerine ilişkin herhangi bir bilgi de sunmadığı vurgulanmıştır (H.A./Türkiye, § 17). AİHM başvurunun koşullarını dikkate alarak yaptığı değerlendirmede somut başvuruda A.nın başvurucu olarak kabul edilemeyeceği kanaatinde olduğunu açıklamıştır. Bu sebeple AİHM öncelikle H.A.nın doğrudan ya da dolaylı mağdur olarak somut başvuruyu sunma ehliyetine sahip olup olmadığının belirlenmesi gerektiğini ve bu bağlamda, Valentın Câmpeanu Adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya ([BD], §§ 96-100) kararında konuya ilişkin yaklaşımının özetlendiği belirtilmiştir. AİHM'e göre Sözleşme’nin maddesi uyarınca bir başvuruda bulunabilmek için, kişinin bahsi geçen şikâyetten doğrudan etkilendiğini gösterebilmesi gerekmektedir. Somut başvuruda AİHM; iddia edilen ihlallerden doğrudan etkilenen mağdurun H.A.nın kızı olduğunu gözlemleyerek, H.A.nın kızı adına geçerli bir başvuru yapılmadığından, H.A.nın somut başvuruyu sunmak için gerekli ehliyete sahip olduğunun kabul edilemeyeceğini, Sözleşme’nin maddesinin ve paragrafları kapsamında kişi bakımından bağdaşmadığı gerekçesiyle başvurunun reddedilmesine karar vermiştir (H.A./Türkiye, §§ 18-21).
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/32278
Başvuru, tıbbi müdahale sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, üniversitede çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında öğretim üyesi olarak görev yapan başvurucunun mesai saatleri sonrası serbest meslek faaliyetinde bulunma isteğinin kabul edilmemesi üzerine bu işlemin iptali talebiyle açmış olduğu davanın reddine karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/3/2021 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. İkinci Bölüm tarafından 11/1/2023 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalında uzman olan başvurucu, hâlen Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde (Üniversite) Çocuk Nörolojisi dalında profesör kadrosu ile görev yapmaktadır. Başvurucu, 6/3/2020 tarihinde Aydın Valiliği İl Sağlık Müdürlüğüne (Sağlık Müdürlüğü) müracaat ederek Üniversitedeki akademik faaliyetine ek olarak mesai saatleri sonrasında hastalara sağlık hizmeti verebilmek için daha önceden açtığı ve 2001 yılında kapattığını bildirdiği muayenehane için yeniden uygunluk belgesi verilmesi talebinde bulunmuştur. Sağlık Müdürlüğü aynı tarihli yazısı ile başvurunun 2/1/2014 tarihli ve 6514 sayılı Kanun, Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 5/3/2014 tarihli 2014/8 sayılı Genelgesi (Genelge), 4/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesi ile 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun maddesi kapsamında değerlendirildiğini bildirmiştir. Sağlık Müdürlüğü bu çerçevede özetle belirtilen Kanunlar ve genelgelerde öğretim üyelerinin serbest meslek faaliyetinde bulunmak üzere muayenehane ve benzeri yerler açamayacağı yönünde düzenlemelerin mevcut olduğuna işaret etmiş ve hâlen serbest meslek faaliyetlerini sürdürenler yönünden üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdirmeyenlerin üniversiteler ile ilişiklerinin kesileceğini de belirterek bu hükümler uyarınca muayenehane açma isteği hakkında işlem tesis edilmeyeceğine karar vermiştir. Başvurucu 20/7/2020 tarihli dilekçesi ile daha önceden özel muayenehanesinde sağlık hizmeti sunmakta iken getirilen kanuni düzenlemeler nedeniyle muayenehanesini kapatarak Üniversitenin hastanesinde tam zamanlı hekimlik yapmaya başladığını, muayenehane uygunluk belgesinin verilmemesinin hukuki olmadığı gibi hâlihazırda özel muayenehanesinde faaliyette bulunan çok sayıda hekim olması nedeniyle eşitsizliğe neden olduğunu, Anayasa Mahkemesinin 7/11/2014 tarihli ve E.2014/61, K.2014/166 sayılı kararı ile mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunma yönünde haklı bir beklentinin kendisi yönünden de oluştuğunu iddia etmiştir. Ayrıca yürürlükte bulunan mevzuatta mesai saatleri dışında serbest mesleki faaliyette bulunmayı yasaklayan bir hüküm olmadığını da ileri sürmüş ve işlemin iptalini talep etmiştir. Sağlık Müdürlüğü savunma dilekçesinde özetle 2547 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca öğretim üyelerinin bu Kanun'da belirtilen hâller dışında 657 sayılı Kanun'un maddesine tabi olduklarını ve bu madde hükmüne göre devlet memurlarının serbest mesleki faaliyette bulunmak üzere ofis, muayenehane vb. yerler açamayacağını ileri sürmüştür. Aydın İdare Mahkemesi (Mahkeme) 20/11/2020 tarihli kararı ile başvurucunun davasının reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde olay ve olgular özetlendikten sonra özetle şu hususlar ifade edilmiştir:i. Başvurucunun serbest mesleki faaliyette bulunabilmek için özel muayenehane açma ve çalıştırma izni verilmesi talebiyle idareye başvurduğu tarihte yürürlükte olan 2547 sayılı Kanun'un maddesinin yedinci fıkrası ile bu fıkrada gönderme yapılan 657 sayılı Kanun'un maddesi ile üniversite öğretim üyesi hekim ve diş hekimlerinin muayenehane açmaları açıkça yasaklanmıştır.ii. 6514 sayılı Kanun ile üniversite öğretim üyesi olup doçent ve profesör kadrosunda bulunanların özel sağlık kuruluşları veya vakıf hastanelerinde çalışmasının yöntem ve koşulları belirlenmiştir, bu belirlenen hususlar dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmak mümkün değildir.iii. Anayasa Mahkemesinin iptal kararında belirtildiği üzere 6514 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihte muayenehanesi bulunan öğretim üyeleri için yargı kararlarına güvenerek mesai sonrası çalışma ve faaliyette bulunmaları yönünde kazanılmış hak bulunmamakta ise de bu statünün belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklenti mevcut olup beklentinin hukuki güvenlik ilkesi gereğince korunması gerekmektedir. Bu çerçevede başvurucu daha önceden özel muayenehanesi olduğunu ileri sürmekle birlikte Vergi Dairesi Müdürlüğünce tanzim edilen mükellefiyet belgesinde 27/3/2001 tarihinde tesis edilen mükellefiyete 31/8/2001 tarihi itibarıyla son verildiğinden Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararı uyarınca başvurucunun korunması gereken meşru bir beklentisi bulunmamaktadır.iv. Anılan bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun serbest mesleki faaliyette bulunabilmek için özel muayenehane açma ve çalıştırma izni verilmesi talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Başvurucu, bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, dava dilekçesinde ileri sürdüğü hususları yineleyerek davanın reddine dair soyut bir gerekçeye dayalı kararın hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir. İzmir Bölge İdare Mahkemesi Altıncı İdare Dava Dairesi mahkeme kararındaki gerekçeye atıf ile istinaf isteğini kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu kesin hükmü 23/2/2021 tarihinde öğrenmiş, 24/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevzuat 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un maddesi şöyledir:  “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır. ” 1219 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:  “Hususi muayenehane açmak veyahut evinde muayenehane tesis eylemek suretiyle sanatını icra eylemek istiyen her tabip hasta kabulüne başladığından itibaren en çok bir hafta içinde isim ve hüviyetini, diploma tarih ve numarasını ve muayenehane ittihaz eylediği mahal ile mevcut ise ihtısas vesikalarını mahallin en büyük sıhhiye memuruna kaydettirmeğe ve muayenehanenin nakli halinde en az yirmi dört saat evvel keyfiyeti nakli ihbara mecburdur. Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır. ” 1219 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “... (Değişik ikinci fıkra: 21/1/2010-5947/7 md.; Değişik: 2/1/2014-6514/21 md.) Tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar; 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi, 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun ek 27 nci maddesi, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 36 ncı maddesi ile 17/11/1983 tarihli ve 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci maddesi saklı kalmak kaydıyla, aşağıdaki sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir:a) Kamu kurum ve kuruluşları.b) Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan özel sağlık kurum ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmeli çalışan vakıf üniversiteleri.c) Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan özel sağlık kurum ve kuruluşları, Sosyal Güvenlik Kurumu ve kamu kurumları ile sözleşmesi bulunmayan vakıf üniversiteleri, serbest meslek icrası. (Değişik üçüncü fıkra: 21/1/2010-5947/7 md.) Tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, Sağlık Bakanlığınca yapılan istihdam planlamaları çerçevesinde ve ikinci fıkranın her bir bendi kapsamında olmak kaydıyla birden fazla sağlık kurum ve kuruluşunda çalışabilir. Bu maddenin uygulanması bakımından Sosyal Güvenlik Kurumunca branş bazında sözleşme yapılan özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversiteleri yalnızca sözleşme yaptıkları branşlarda (b) bendi kapsamında kabul edilir.Mesleğini serbest olarak icra edenler, hizmet bedeli hasta tarafından karşılanmak ve Sosyal Güvenlik Kurumundan talep edilmemek kaydıyla, (b) bendi kapsamında sayılan sağlık kuruluşlarında da hastalarının teşhis ve tedavisini yapabilir. (Değişik dördüncü cümle: 2/1/2014-6514/21 md.) Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan ve yöneticilik görevi bulunmayan tabipler ile aile hekimleri, kurum ve kuruluşlarındaki çalışma saatleri dışında ve kurumlarının izniyle aylık otuz saati geçmemek üzere iş yeri hekimliği yapabilir. Döner sermayeli sağlık kuruluşları ise kurumsal olarak işyeri hekimliği hizmeti verebilir. (Ek cümle: 2/1/2014-6514/21 md.) Tabipler, iş yeri hekimliği eğitimi alma ve iş yeri hekimliği belgesine sahip olma şartı aranmaksızın 10’dan az işçi çalıştıran az tehlikeli iş yerlerinin iş yeri hekimliği görevini yapabilirler. Bu maddenin uygulamasına ve işyeri hekimliğine ilişkin esaslar Sağlık Bakanlığınca belirlenir.” 2547 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:  “Bu kanunun amacı; yükseköğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek ve bütün yükseköğretim kurumlarının ve üst kuruluşlarının teşkilatlanma, işleyiş, görev, yetki ve sorumlulukları ile eğitim - öğretim, araştırma, yayım, öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personel ile ilgili esasları bir bütünlük içinde düzenlemektir.” 2547 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:  “Bu kanun; yükseköğretim üst kuruluşlarını, bütün yükseköğretim kurumlarını, bağlı birimlerini ve bunlarla ilgili faaliyet ve esasları kapsar. (Değişik ikinci fıkra: 15/8/2017-KHK-694/44 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/41 md.) Milli Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığına bağlı yükseköğretim kurumlarıyla ilgili özel kanun hükümleri saklıdır.” 2547 sayılı Kanun'un "Çalışma esasları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “Öğretim elemanları, üniversitede devamlı statüde görev yapar. ... (Ek fıkra: 2/1/2014-6514/11 md.) Tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanları, kanunlarda belirtilen hâller dışında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi hükmüne tabidir. Ancak bunlardan profesör ve doçent kadrosunda olanlar, her bir anabilim dalındaki kadrolu profesör ve doçent sayısının yüzde 50’sini geçmemek, bir yıla kadar kurumsal sözleşme yapılmak ve geliri üniversite döner sermayesi hesabına kaydedilmek şartıyla ve ilgilinin muvafakati ile mesai dışında özel hastaneler veya vakıf üniversitesi hastanelerinde çalıştırılabilir. Bu şekilde çalıştırılabileceklerin hesabında küsurat dikkate alınmaz ve çalıştırılacak öğretim üyeleri, Sağlık Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulunca belirlenecek yüzde 50’si uygulama, yüzde 50’si de akademik faaliyetlerinden oluşacak önceki yılın performans kriterlerine göre belirlenir. Bu fıkra kapsamında çalıştırılan öğretim üyeleri;a) Aynı anda birden fazla sözleşme ile çalıştırılamaz.b) Aylık sözleşme ücretleri, mesai dışı toplam tavan ek ödeme brüt tutarından az olamaz.c) Altıncı fıkrada sayılan idari görevlerde bulunamaz.ç) 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 73 üncü maddesinin üçüncü fıkrası çerçevesinde ilave ücret alınmak suretiyle hizmet veremez.d) İlgili mevzuata ve sözleşme hükümlerine aykırı davranmaları hâlinde, idari ve disiplin sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla bir yıl, üç yıl içinde tekerrüründe beş yıl süreyle bu kapsamda çalıştırılamaz.” 657 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “... Yeniden düzenleme son cümle: 2/1/2014 - 6514/9 md.) Memurlar, mesleki faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamaz; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir iş yerinde veya vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışamaz. ...” Sağlık Bakanlığının 2014/8 sayılı Genelgesi'nin ilgili kısmı şöyledir:  “02/01/2014 tarihli ve 6514 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 18/01/2014 tarihli ve 28886 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 6514 sayılı Kanun ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 28 inci maddesi, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun Ek 27 nci maddesi, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 36 ncı maddesi ile 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun 32 nci maddesinde değişiklik yapılmıştır....g) 2547 sayılı Kanunun 36 maddesinin yedinci fıkrası kapsamında izin verilenler sadece özel hastane ve vakıf üniversitesi hastanesinde çalışabilecek olup, serbest meslek icrasında bulunmak üzere muayenehane ve benzeri yerler açamayacak, özel hastane ve vakıf üniversitesi hastanesi hariç diğer özel sağlık kuruluşlarında çalışamayacaktır.h) 2547 sayılı Kanunun 36 maddesinin yedinci fıkrası kapsamında izin verilenler sadece mesai saatleri dışında çalıştırılabilecektir....2) 18/01/2014 tarihinden itibaren 657, 926, 2547 ve 2955 sayılı Kanuna tabi olarak görev yapan tabip ve diş tabipleri, serbest meslek icrasında bulunmak üzere muayenehane ve benzeri yerler açamaz, gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir iş yerinde veya vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışamaz. Bu nedenle 657 ve 926 sayılı Kanuna tabi tüm tabip ve diş tabiplerinden halen bu kapsamda çalışanların Müdürlükçe derhal çalışma belgelerinin veya ruhsatlarının iptal edilerek faaliyetlerinin sonlandırılması gerekmektedir.” Sağlık Bakanlığının 2014/15 sayılı Genelgesi'nin ilgili kısmı şöyledir:  “...Ancak, 6514 sayılı Kanunun diğer hükümleri yürürlükte bulunduğundan ve söz konusu Anayasa Mahkemesi kararı yeni serbest meslek faaliyetinde bulunmak veya özel sağlık kuruluşlarında çalışmak isteyenlere bu yolu açmadığından serbest meslek icrasına veya özel sağlık kuruluşlarında çalışma talebine ilişkin yapılacak yeni başvurular hakkında ilgide kayıtlı 2014/8 nolu genelge hükümleri uyarınca işlem tesis edilecektir.” Sağlık Bakanlığının 15/2/2008 tarihli ve 27788 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik'inin ilgili kısmı şöyledir: “Bu Yönetmeliğin amacı; kaynak israfı ve atıl kapasiteye yol açılmaksızın ülke düzeyinde dengeli, verimli ve kaliteli sağlık hizmeti sunulmasını sağlamak üzere ayakta teşhis ve tedavi yapılan özel sağlık kuruluşlarının yapılandırılmaları, ruhsatlandırma işlemleri, faaliyetleri ve faaliyetlerine son verilmesi, denetimleri ve diğer hususlar ile ilgili usûl ve esasları düzenlemektir.... (2) (Değişik:RG-25/9/2010-27710) Muayenehane, bir tabip tarafından mesleğini serbest olarak icra etmek üzere müstakilen açılan, bu Yönetmelik ile belirlenen asgari şartları taşıyan ve bu Yönetmelikte tanımlanan tıbbi işlemlerin yapılabildiği sağlık kuruluşudur....Muayenehane standardı ve açılmasıMADDE 12/D – (Ek:RG-3/8/2010-27661) (1) (Değişik:RG-3/8/2011-28014) Muayenehanelerin; hastaların, yaşlıların ve (Değişik ibare:RG-30/1/2015-29252) engelli bireylerin sağlık hizmeti taleplerinin ve beklentilerinin, ulaşılabilir ve durumlarına uygun ortamlarda, hızlı, verimli ve mağdur edilmeden karşılanması amacıyla taşıyacakları şartlar aşağıda belirtilmiştir.a) Muayene odası: Yeterli şekilde aydınlatılan ve havalandırılan, en az 16 m² kullanım alanına sahip muayene odası bulunur. Muayene odasının birbiri ile bağlantılı iki oda biçiminde düzenlenmesi halinde, odalar en az 8 m² hekim çalışma alanı ve en az 8 m² hasta muayene alanı olarak düzenlenir. Hasta muayene odalarında, hasta mahremiyetinin korunması ve uygun şartlarda muayenenin sağlanması için ses, görüntü ve gürültü açısından gerekli düzenlemeler, uzmanlık dalına uygun araç, gereç ve donanım ile hasta muayene masası, soyunma bölümü ve lavabo bulunur. Ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanlık dallarında muayene odasında lavabo istenmez. Ultrasonografi (USG) yapılan kadın hastalıkları ve doğum muayene odasının ve ürodinami işlemi yapılan üroloji muayene odasının yakınında, içerisinde gerekli hijyen şartlarını sağlayacak malzemelerin olduğu ve hastaların mahremiyete uygun olarak bekleme salonundan ayrı bir bölümden geçişinin sağlandığı tuvalet bulunur.b) Hasta bekleme salonu: Tek hekim için en az 12 m², iki hekim için 24 m², ikiden fazla her hekim için ilave 5 m² olmak üzere kullanım alanı ayrılır. Bekleme salonu sekreter hizmet alanı olarak da kullanılabilir.c) Pansuman odası: Cerrahi uzmanlık dallarındaki muayenehanelerde enfeksiyon bulaşma riskinin engellenmesi amacıyla en az 10 m² kullanım alanına sahip pansuman odası bulunur.ç) Bebek emzirme ve bakım odası: Kadın hastalıkları ve doğum ile çocuk hastalıkları uzmanlarının muayenehanelerinde içinde lavabosu bulunan asgari 5 m² lik bebek emzirme ve bakım odası veya uygun araçla ayrılmış bölüm bulunur. Diğer uzmanlık dallarında aranmaz.d) Arşiv birimi: Sağlık kayıtlarının tutulacağı, dosyalama, verilerin toplanması ve istatistikî değerlendirmeler ile resmi kurum ve sigorta kurumlarına yapılacak bildirimlerin hazırlanması gibi çalışmaların güvenli bir şekilde yapılabileceği bir büro veya bölüm bulundurulur.e) Tuvalet: Bekleme salonuna koridorla bağlantılı, içerisinde acil çağrı sistemi, el yıkama bölümü ve gerekli hijyen şartlarını sağlayacak malzemeler bulunan tuvalet düzenlenir.f) (Değişik:RG-21/3/2014-28948) Muayenehane katta bulunmakta ise binada asansör bulunması zorunludur.g) Aydınlatma ve ısıtma: Hastaların ve personelin kullandığı bütün alanlar, uygun bir şekilde havalandırılır ve yeterli gün ışığı ile birlikte enerji kaynaklarından yararlanılarak aydınlatılır. Bütün alanlar kullanım saatleri boyunca 22-24˚C aralığında olacak şekilde ısıtılır/soğutulur. Muayenehane içerisinde ortama gaz ve duman verebilecek ısıtma araçları kullanılamaz.ğ) Personel: Muayenehanede gerekli görülmesi halinde sağlık personeli ve sekreter istihdam edilebilir.h) (Mülga:RG-3/7/2014-29049)ı) Hasta ve çalışan güvenliği: Muayenehanede teşhis ve tedavi edilenler ile çalışanlar için sağlık kurum ve kuruluşlarında hasta ve çalışan güvenliğinin sağlanması ve korunmasına ilişkin mevzuata uygun tedbirler alınır.i) Acil seti: Tüm uzmanlık dallarındaki muayenehanelerde, acil müdahaleler için gerekli olan acil seti bulundurulur. Acil setinde; ambu, laringoskop ve endotrakeal tüp bulundurulması gerekir. İlaçlar, muayenehane içinde sürekli hazır bulundurulur ve kolay ulaşılabilir bir yerde olur.  (2) (Değişik:RG-6/1/2011-27807) Muayenehane açacak uzman/tabipler EK-1/d’deki belgelerle birlikte müdürlüğe başvurur. Müdürlük, birinci fıkrada belirtilen şartları haiz olup olmadığını yerinde inceler, eksikliği bulunmayan başvuru dosyası Bakanlığa gönderilir. Bakanlık başvuru dosyasını inceler. Uygun görülen başvuru dosyası ilgili müdürlüğe gönderilir. Bu Yönetmelik şartlarını taşıyan muayenehane için uzman/tabip adına müdürlükçe örneği EK-14’te yer alan uygunluk belgesi düzenlenir....” İlgili Yargı Kararlarıa. Danıştay Kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 20/4/2022 tarihli ve E.2021/3791, K.2022/1545 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Bu haliyle, 2547 sayılı Kanun'un maddesinin fıkrası uyarınca öğretim elemanlarının, kanunlarda belirtilen hâller dışında, memurların, mesleki faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamayacağını öngören 657 sayılı Kanun'un maddesine tabi oldukları ve bu kapsamda muayenehane açamayacakları, Anayasa Mahkemesinin belirtilen iptal kararında yer alan gerekçeler göz önünde bulundurulduğunda; ancak Geçici maddenin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla usulüne uygun olarak muayenehane işletmekte olan veya özel sağlık kuruluşunda çalışmak suretiyle serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinin haklı beklentileri korunarak faaliyetlerine devam edebilecekleri anlaşılmaktadır.Diğer yandan, somut uyuşmazlıkta da olduğu gibi, 18/01/2014 tarihi itibarıyla serbest meslek faaliyetinde bulunmayıp, bu tarihten sonra muayenehane açmak isteyen hekimler açısından durum değerlendirildiğinde; bu hekimler 2547 sayılı Kanun'un maddesinin fıkrasının birinci cümlesi uyarınca muayenehane açamayacak olup, yukarıda aktarılan Anayasa Mahkemesi kararında da açıkça ifade edildiği üzere eşitlik ilkesi ancak, aynı durumda olan kişilere aynı kuralların uygulanmasını zorunlu kıldığında yalnızca, Anayasa Mahkemesinin Geçici maddenin iptaline ilişkin kararında vurgulanan var olan durumun devam edeceği yönündeki beklentisi korunan, 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehane açmak suretiyle serbest meslek icra eden hekimler anılan hususta birbirleriyle eşit statüde olup, bu hekimlere aynı kuralların uygulanması eşitlik ilkesinin gereğidir.Bu durumda, 18/01/2014 tarihinde muayenehane faaliyetinde bulunmaksızın, sonrasında talepte bulunan hekimlerin, bu uyuşmazlık bağlamında 'var olan durum'larından söz edilemeyeceğinden, haklı beklentilerinin bulunduğu ve 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehane faaliyetinde bulunan hekimler ile eşit statüde olduklarının kabulü mümkün değildir."b. Anayasa Mahkemesi Kararı Anayasa Mahkemesinin 7/11/2014 tarihli ve E.2014/61, K.2014/6 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Kanun'un maddesiyle yeniden düzenlenen 657 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi, memurların, mesleki faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamayacaklarını; gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir iş yerinde veya vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışamayacaklarını öngörmektedir.Kanun'un maddesiyle 2547 sayılı Kanun'un maddesine eklenen yedinci fıkrasının ilk cümlesi, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının, kanunlarda belirtilen hâller dışında 657 sayılı Kanun'un maddesi hükmüne tâbi olduğunu belirtmektedir....657 sayılı Kanun ve 926 sayılı Kanun'un dava konusu kurallarla değişiklik yapılan maddeleri, bu kanunlara tâbi olarak görev yapmakta olan memur ve Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının ticaret ve kazanç getirici faaliyet yasağı ile meslekî faaliyet ve serbest meslek icrası yasağını düzenlemektedir. Dava konusu kurallarla, bu faaliyet yasakları, söz konusu çalışanların bu amaçlarla ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamayacakları, gerçek kişilere, özel hukuk tüzel kişilerine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ait herhangi bir iş yerinde veya vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışamayacakları şeklinde somutlaştırılarak düzenlemelere belirlilik ve açıklık getirilmektedir.Dava konusu kurallarla ayrıca 2547 sayılı Kanunla 2955 sayılı Kanun'a tâbi olarak görev yapmakta olan tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının, çalışma koşulları bakımından, diğer memur ve Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının tâbi olduğu hüküm ve sınırlamalara tâbi olacağı öngörülmektedir. Bu suretle söz konusu öğretim elemanları da mesai saatleri sonrasını kapsar şekilde değişiklikte ifade edilen mesleki faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunma yasağına tâbi olacaklardır. Bu çalışma yasağına, 6514 sayılı Kanun'un maddesiyle 2547 sayılı Kanun'un maddesine eklenen fıkra ile bir istisna getirilmiştir. Buna göre, söz konusu öğretim elemanlarından profesör ve doçent kadrosunda olanlar, her bir anabilim dalındaki kadrolu profesör ve doçent sayısının yüzde ellisini geçmemek, bir yıla kadar kurumsal sözleşme yapılmak ve geliri üniversite döner sermayesi hesabına kaydedilmek şartıyla ve ilgilinin muvafakati ile mesai dışında özel hastaneler veya vakıf üniversitesi hastanelerinde çalıştırılabilecektir....Kanun koyucu Devlete verilen söz konusu görev gereği, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruyup geliştirmek, hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak üzere hasta-hekim ilişkisini düzenleyebilir; hekimlerin hastalarını gereği gibi takip edebilmeleri için gerekli gördüğü önlemleri almak amacıyla çalışma koşullarını yeniden belirleyip bazı kayıtlara tâbi tutabilir. Bu bağlamda kanun koyucu dava konusu kurallarla kamu ve özel sağlık hizmetlerinin ayrı organize edilmesi temelinde, kamu ve özelde mesleğini icra eden hekimler için ayrı çalışma sistemleri öngörerek, kamuda çalışan hekimlerin çalışma koşullarına bazı sınırlamalar getirmiştir. Bu sınırlamalarla kamuda çalışan hekimler ile tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanları tarafından verilen sağlık hizmetinin daha etkin, verimli ve kaliteli olarak sunulmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu amacın söz konusu sağlık hizmetlerinden yararlanan hastaların yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını geliştirme amacını korumaya yönelik olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Kişilerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirebilmelerinin, sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sürebilmelerinin başlıca şartları, ihtiyaç duydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp bu hizmetlerden yeterli ölçüde yararlanabilmeleri olduğu kadar daha kaliteli bir sağlık hizmetine ulaşıp bundan verimli ve etkili şekilde yararlanabilmelerinin de sağlanmasıdır. Dolayısıyla kaliteyi ve verimi artırmak suretiyle kamuda daha iyi bir sağlık hizmeti sunulmasının sağlanması amacıyla yasalaştırılan dava konusu kurallarda kişilerin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesi hakkına aykırı bir yön olduğu söylenemez....Ayrıca 2547 sayılı Kanun'a tâbi olarak görev yapmakta olan öğretim elemanı hekimlerin mesai saatleri sonrası üniversite bünyesinde sağlık hizmeti sunabilmeleri ile 6514 sayılı Kanunla öngörülen 2547 sayılı Kanun'a tâbi olarak görev yapmakta olan öğretim elemanlarından profesör ve doçent kadrosunda olanların mesai saatleri dışında özel hastaneler veya vakıf üniversitesi hastanelerinde vereceği sağlık hizmeti dikkate alındığında sağlık hizmetine ulaşıp bu hizmetlerden yararlanma konusunda geniş bir uygulama alanının da olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda dava konusu kurallarda Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.Anayasa'da üniversite, bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin öğretildiği kurum olarak nitelendirildiğinden bilimsel ve idari özerkliğe sahip olmalıdır. Ancak bilimsel ve idari özerklik, öğretim elemanlarının çalışma koşullarına ilişkin düzenlemeler yapılmasına engel değildir. Zira öğretim elemanlarının öncelikli ve asli görevi, yükseköğretim kurumlarında, kanunlarda belirtilen amaç ve ilkelere uygun biçimde ön lisans, lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim-öğretim ve uygulamalı çalışmalar yapmak, proje hazırlıklarını ve seminerleri yönetmek, bilimsel araştırmalar ve yayımlar yapmak, öğrenci yetiştirmek, öğrencilere rehberlik etmektir. Öğretim elemanlarının kamu görevlisi olmaları nedeniyle yukarıda belirtilen bu görevlerini aksatmadan yerine getirmeleri esastır. Kanun koyucu, yükseköğretimin Anayasa'da belirtilen ilkeler doğrultusunda geliştirilmesi ve sağlık sorunlarının çözüme kavuşturulması için öğretim elemanlarının unvan ve statülerine uygun bazı sınırlamalar getirerek çalışma koşullarını belirleyebilir. Bu bağlamda kanun koyucu dava konusu kurallarla, üniversitelerde daha iyi eğitim ve sağlık hizmeti verilmesini sağlama amacına yönelik olarak burada görev yapan öğretim elemanlarının unvan ve statülerini dikkate almak suretiyle çalışma koşullarını belirlemiş ve bazı sınırlamalara tâbi tutmuştur. Kuralda öğretim elemanlarının bilimsel özerklik gereği bilimsel/akademik faaliyetler yapmasını engelleyen bir yön bulunmamaktadır. Dolayısıyla kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında söz konusu öğretim elemanlarının çalışma koşullarıyla ilgili düzenlediği kuralların bilimsel özerklik ilkesine aykırı değildir.Ayrıca dava dilekçesinde her ne kadar tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanları ile diğer öğretim elemanları arasında eşitsizlik yaratıldığı ifade edilmişse de sağlık hizmetinin özelliği ve önemi nedeniyle bu hizmetin diğer hizmetlerden farklı olduğu gözetildiğinde bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamayacağı gibi bu konuda öğretim elemanlarına farklı sınırlamalar getirilmesi de kanun koyucunun takdir yetkisi içindedir....Dava konusu kurallarla, kuralların yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdirmeleri, bu süre içinde faaliyetlerini sona erdirmeyen öğretim üyelerinin üniversiteyle ilişiklerinin kesileceği ve istifa etmiş sayılacakları öngörülmektedir.Dava konusu kurallarda öğretim üyeleri şeklinde genel bir ifade kullanılmış ise de bu kuralların, 6514 sayılı Kanunla, 2547 sayılı Kanun ve 2955 sayılı Kanun'a eklenen geçici düzenlemeler olduğu ve bu kanunların sadece tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanları ile GATA'daki bu nitelikteki kadrolu asker ve sivil öğretim elemanları hakkında ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunma yasağı ile mesleki faaliyet ve serbest meslek icrası yasağını düzenlediği dikkate alındığında, 6514 sayılı Kanunla çalışma rejiminde değişiklik yapılan öğretim üyelerini kapsadığı açıktır. Bu bağlamda dava konusu kurallarla, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim üyelerinden, mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunan veya özel kuruluşlarda çalışmakta olanların, söz konusu süre içinde faaliyetlerini sona erdirmeleri, bu süre içinde faaliyetlerini sona erdirmemeleri hâlinde üniversiteyle ilişiklerinin kesileceği ve istifa etmiş sayılacakları öngörülmektedir.Tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının çalışma rejimleriyle ilgili olarak 5947 sayılı Kanunla getirilen düzenlemelerle, üniversite öğretim elemanları açısından kısmi süreli çalışma imkânı sona ermiş, devamlı statüde çalışma esası benimsenmiş ve öğretim elemanlarının, 2547 sayılı Kanun ile diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş göremeyecekleri, ek görev alamayacakları, serbest meslek icra edemeyecekleri düzenlenmek suretiyle bu öğretim elemanlarının mesai saatleri dışında mesleki faaliyette bulunmaları yasaklanmıştır. Anayasa Mahkemesinin 2010 tarihli ve E.2010/29, K.2010/90 sayılı kararıyla bu düzenlemelerin bir kısmı iptal edilmiş ve tam zamanlı olarak çalışan söz konusu öğretim üyelerinin mesai saatleri dışında olmak kaydıyla, istedikleri takdirde, serbest meslek faaliyetinde bulunmaları veya özel kuruluşlarda çalışmaları mümkün olmuştur. Kanun koyucu daha sonra dava konusu kuralların yer aldığı 6514 sayılı Kanunla söz konusu öğretim elemanlarının çalışma rejimini değiştirmiş ve bazı istisnalar dışında bunların mesai saatleri dışında mesleki faaliyette bulunmalarını ve özel kuruluşlarda çalışmalarını yeniden yasaklamıştır. Anayasa Mahkemesi, bu faaliyetlerin üç ay içinde sona erdirilmesiyle ilgili dava konusu kurallar hakkında 2014 tarihli ve E.2014/61, K.2014/6 (Yürürlüğü Durdurma) sayılı kararıyla sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi için esas hakkında karar verilinceye kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar vermiştir. Yargı kararları sonrası tam zamanlı çalışan öğretim üyeleri, mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilecekleri yönünde oluşan kanaat ve beklenti nedeniyle üniversite dışındaki serbest çalışmalarını planlamış, ekonomik ve sosyal hayatlarını bu koşulları öngörmek suretiyle belirlemişlerdir. Öğretim üyelerinin var olan durumun devam edeceğine dair oluşan beklenti ve kanaat nedeniyle planladıkları faaliyet ve çalışmaları ile bunlar gereğince yaratılan hukuki durumlarını dava konusu kurallar gereğince sona erdirmek zorunda olması, aksi hâlde haklarında insan hayatında çok önemli bir hukuki sonuç doğuran istifa etmiş sayılma veya ilişik kesme işlemlerinin uygulanması hakkaniyete aykırıdır. Bu nedenle söz konusu öğretim üyeleri için yargı kararlarına güvenerek mesai sonrası çalışma ve faaliyette bulunmaları bu statünün kazanılmış hak olarak değerlendirilmesini olanaklı kılmasa da bu statülerin belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklenti oluşturduğu ve bu beklentinin hukuki güvenlik ilkesi gereğince korunması gerektiğinin kabulü gerekir. Ayrıca kanun koyucunun aynı konuyla ilgili pek çok kanun çıkarmış olması da söz konusu öğretim üyelerinin hukuki durumları bakımından belirsiz bir durum yaratmış ve duraksamalara neden olmuştur. Dolayısıyla dava konusu kurallar hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerine aykırıdır."B. Uluslararası Hukuk İlgili ulusal ve uluslararası hukuk metinleri için bkz. İsmet Murtezaoğlu, B. No: 2018/17312, 18/10/2022, §§ 21-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/17663
Başvuru, üniversitede çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında öğretim üyesi olarak görev yapan başvurucunun mesai saatleri sonrası serbest meslek faaliyetinde bulunma isteğinin kabul edilmemesi üzerine bu işlemin iptali talebiyle açmış olduğu davanın reddine karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 23/8/2005 tarihinde gözaltına alınmış, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 1/10/2005 tarihli iddianamesi ile başvurucunun suç işlemek amacıya örgüt kurma, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve yağma suçlarından cezalandırılması istemiyle (kapatılan) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde (CMK mülga madde ile görevli) kamu davası açılmıştır. Mahkemenin 7/10/2009 tarihli kararıyla başvurucunun, üzerine atılı suçlardan mahkûmiyetine karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 29/6/2011 tarihli ilamıyla bozulmuştur. Yargılama, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6375
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Başvurucular tarafından yapılan 2014/15855 ve 2014/17240 numaralı başvurular, aralarında konu yönünden irtibat bulunduğu anlaşıldığından birleştirilmiş, incelemeye 2014/15855 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun esas incelemesinin yapılmasına karar verilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular aleyhine 28/3/2002 tarihinde el atmanın önlenmesi davası açılmıştır. Mazıdağı Asliye Hukuk Mahkemesi 21/11/2012 tarihli kararı ile Mahkemenin yetkisizliğine, talep edildiği takdirde dava dosyasının Derik Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Derik Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2013/42 sayılı dosyasına kaydedilen davada yargılama devam etmektedir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15855
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, lisans olmaksızın madeni yağ üretilmesi gerekçesine dayalı olarak idari para cezası verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/5/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. İdari Para Cezası Verilmesi Süreci Başvurucu, sanayi tipi sızdırmazlık malzemesi üretimi alanında faaliyet gösteren bir şirkettir. Başvurucu Şirkete ait İstanbul'un Tuzla ilçesinde faaliyet gösteren tesiste kolluk görevlilerince denetim yapılmıştır. Bu denetimde madeni yağ lisansı bulunmadığı hâlde judol adlı yağ üretimi yapıldığı 6/12/2005 tarihli tutanakla tespit edilmiştir. Madeni yağ üretimi yapılan makine ve teçhizat denetim sonucu geçici olarak mühürlenmiştir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), kayıtlarında yaptığı incelemede başvurucu Şirketin madeni yağ lisansı almadığını belirlemiş ve başvurucunun savunmasının alınmasına karar vermiştir. Başvurucunun savunmasını değerlendirdiğini ifade eden EPDK 10/5/2007 tarihinde başvurucuya 460 TL idari para cezası vermiştir. Kararda, madeni yağ lisansı olmadan madeni yağ üretimi yapılması nedeniyle 4/12/2003 tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'nun maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendi ile Petrol Piyasası Kanunu'nun Maddesi Uyarınca 1/1/2005 Tarihinden İtibaren Uygulanacak Para Cezaları Hakkında Tebliğ (Tebliğ) uyarınca cezanın uygulandığı belirtilmiştir.B. İdari Para Cezasına İtiraz Süreci Başvurucu Şirket; faaliyet gösterdiği alanda ihtiyaç nedeniyle judol adlı karışımı kullandığını, üretmediğini, bu maddenin hatalı şekilde gres yağı olarak tanımlandığını ve üretiminin lisans gerektirmediğinin alınan raporlarla doğrulandığını belirterek idari para cezasına karşı Danıştay Onüçüncü Dairesinde (Daire) iptal davası açmıştır. Daire, judol adlı üründen alınan numune analizi hakkında bilirkişi raporu almıştır. Bilirkişi raporunda, söz konusu ürünün bir gres olup 5015 sayılı Kanun kapsamına göre lisanslı üretime tabi olduğu açıklanmıştır. Daire 26/1/2010 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, alınan bilirkişi raporuna göre judol adlı ticari ürünün lisanslı üretime tabi olduğu ve başvurucu Şirkete ait tesiste lisans alınmaksızın faaliyette bulunulduğunun tespit edildiği belirtilmiştir. Daire ayrıca 5015 sayılı Kanun'un maddesinde 23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanun'un maddesiyle yapılan değişiklik sonucu uygulanacak idari para cezası miktarının yeniden belirlenmesi hususunu değerlendirmiştir. Daire, verilen para cezasının tahsil edileceği tarihte ceza miktarında lehe bir değişiklik olması hâlinde bu miktar üzerinden tahsilat yapılacağından eylemin gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan mevzuata uygun olarak tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğuna karar vermiştir. Başvurucu Şirket, karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) 13/3/2013 tarihinde temyiz istemini reddederek kararı onamıştır. Başvurucu, İDDK kararına karşı 25/11/2013 tarihinde karar düzeltme talebinde bulunmuştur. İDDK 1/3/2017 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir. Nihai karar 27/4/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 25/5/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Mevzuat Hükümleri 5015 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Petrol ile ilgili;a) Rafinaj, işleme, madeni yağ üretimi, depolama, iletim, serbest kullanıcı ve ihrakiye faaliyetlerinin yapılması ve bu amaçla tesis kurulması ve/veya işletilmesi,...İçin lisans alınması zorunludur. Kurum, geliştireceği ilke ve ölçütler doğrultusunda, iletim ve işleme faaliyetlerinde lisans alma zorunluluğuna muafiyet getirebilir. Lisans vermede taahhüt üzerinden işlem yapılamaz...." 5015 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte olan maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanuna göre idarî para cezalarının veya idarî yaptırımların uygulanması, bu Kanunun diğer hükümlerinin uygulanmasına engel oluşturmaz. Bu Kanuna göre verilen ceza ve tedbirler diğer kanunlar gereği yapılacak işlemleri engellemez.Bu Kanuna göre;a) Aşağıdaki haller ağır kusur sayılarak, sorumluları hakkında beşyüz milyar Türk Lirası idarî para cezası uygulanır:1) Lisans almaksızın lisansa tâbi faaliyetlerin yapılması....İdarî para cezalarının miktarları her yıl bir önceki yıla ilişkin olarak 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi uyarınca belirlenen yeniden değerleme oranında artırılmak suretiyle uygulanır. Bu şekilde yapılacak hesaplamalarda, milyon kesirleri dikkate alınmaz." 5015 sayılı Kanun'un 5728 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanuna göre idarî para cezalarının veya idarî yaptırımların uygulanması, bu Kanunun diğer hükümlerinin uygulanmasına engel oluşturmaz. Bu Kanuna göre verilen ceza ve tedbirler diğer kanunlar gereği yapılacak işlemleri engellemez.Bu Kanuna göre;a) Aşağıdaki hallerde, sorumlulara altıyüzbin Türk Lirası idarî para cezası verilir:1) Lisans almaksızın lisansa tabi faaliyetlerin yapılması...." Tebliğ'in ilgili kısmı şöyledir:"... Buna göre, 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 19 uncu maddesinde yer alan para cezası miktarları, 1/1/2005 tarihinden itibaren aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi uygulanacaktır...." Tebliğ'e ek tablonun metin hâline getirilmiş ilgili kısmı şöyledir:"... maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi için 1/1/2005 tarihinden itibaren uygulanacak para cezası (YTL) 460,..."B. Danıştay İçtihadı Danıştay İDDK'nın 19/2/2009 tarihli ve E.2008/3398, K.2009/60 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "5728 sayılı Yasanın gerek genel, gerekse madde 'Gerekçesinde bu değişikliklerin nedeni' İdari yaptırım kararlarının tebliği, kesinleşmesi, takip ve tahsili ile zamanaşımı konularının Kabahatler Kanununun genel hükümler kısmında ayrıntılı olarak düzenlendiğinden buna ilişkin düzenlemelere madde metninde yer verilmemiştir." denilerek açıklanmıştır. Bu durumda, 5015 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca ilgililere verilen idari para cezalarının takip ve tahsilinde 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerinin uygulanacağı sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun maddesinde; 'Kabahat' deyiminin, kanunun karşılığında idari yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlık anlamına geldiği belirtilmiş; aynı Kanun'un 'Genel Kanun Niteliği' başlıklı, değişik, maddesinde, Bu Kanunun;-İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, -Diğer genel hükümlerinin, idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında uygulanacağı düzenlemesine yer verilmiştir. Öte yandan aynı Kanun'un 'Zaman Bakımından Uygulama' başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun zaman bakımından uygulamaya ilişkin hükümlerinin kabahatler bakımından da uygulanacağı belirtilmiş, maddede gönderme yapılan 5237 sayılı Kanun'un 'Zaman Bakımından Uygulama' başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrasında 'Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.' hükmüne yer verilmiştir.Ayrıca, 5326 sayılı Kanun'un 'İdari Para Cezası' başlıklı maddesinin (7) numaralı fıkrasında 'İdari para cezaları her takvim yılı başından geçerli olmak üzere o yıl için 1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.' hükmü bulunmaktadır.Yukarıda değinilen yasal hükümler karşısında; idari para cezalarında, ceza verilmesinin dayanağı kuralın yürürlükten kaldırılması veya lehe düzenleme yapılması yoluyla ortaya çıkan yeni hukuki durumun dikkate alınması gerekmektedir. Bu itibarla, Daire kararında yer alan, idari para cezası verildikten sonra idari para cezasına esas alınan Yasa hükümlerindeki değişikliğin tekrar dikkate alınmayacağı yolundaki gerekçede hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Buna göre Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nca ihlalin tespit edildiği tarih esas alınarak idari para cezası uygulanması gerekmekle birlikte, işlem tarihindeki veya cezanın tahsili tarihindeki ceza miktarındaki lehe düzenlemelerin de gözönünde bulundurulması zorunludur.Olayda 5015 sayılı Kanun'un maddesinde, davacının ihlalinin tespit edildiği tarihteki ceza miktarının - TL ve 2008 yılında da - TL. olmasına karşın 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunla yapılan yeniden düzenleme sonucu - TL'ye indirilmiş, bununla birlikte 2009 yılı için bu miktar - TL. olarak belirlenmiştir. Görüldüğü üzere yeniden değerleme oranında artırım uygulaması nedeniyle para cezası yıllar itibariyle farklı olarak saptanmaktadır. Bu durumda, uyuşmazlıkta idarece verilen para cezasının tahsil edileceği tarihte şayet ceza miktarında lehe bir değişiklik varsa, bu miktar esas alınmak suretiyle tahsilat yapılacak olmasının, tespit tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata uygun olarak tesis edilen işlemin iptalini gerektirmeyeceği sonucuna varılmıştır."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/23989
Başvuru, lisans olmaksızın madeni yağ üretilmesi gerekçesine dayalı olarak idari para cezası verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında, ıslah talebinin zamanaşımından dolayı reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; usul ve kanuna aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/5/2014 tarihinde yapılmıştır.Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Bireysel Başvurudan Önceki SüreçBaşvurucular, 30/8/1999 tarihinde Adana-Tarsus otobanında geçirdikleri trafik kazasında yaralanmışlar, kazaya neden olduğunu iddia ettikleri F.K.ye ve aynı zamanda sigorta şirketine karşı 12/4/2000 tarihinde Adana Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Yine başvurucular 14/6/2007 tarihinde Adana Asliye Hukuk Mahkemesinde araç sürücüsü F.K.ya karşı maddi tazminat davası açmış, bu dosya Adana Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasıyla birleştirilmiştir. Yargılamada 30/3/2009 tarihinde kesin sağlık raporları alınmış, hesapbilirkişisinin 22/2/2011 tarihli raporunda maddi zarar miktarları tespit edilmiştir. Başvurucular 28/3/2011 tarihli dilekçelerinde, bilirkişi raporunda tespit edilen zarar miktarlarına göre davayı ıslah etmişlerdir. Adana Asliye Hukuk Mahkemesi 7/4/2011 tarihli kararında, başvurucuların davalı F.K.ya karşı açtıkları manevi tazminat talebini kısmen kabul etmiş, sigorta şirketinin poliçe kapsamına göre manevi tazminat yönünden sorumluluğu bulunmadığı gerekçesiyle davalı açısından manevi tazminat talebini reddetmiştir. Başvurucu MuratDemirkıran açısından 527,56 TL tedavi bedeli, 000 TL iş gücü kaybı, 440,64 TL iki aylık gelir kaybı olmak üzere toplam 968,20 TL; başvurucuSerpil Bayram açısından 500 TL iş gücü kaybı, 500 TL tedavi bedeli olmak üzere 000 TL ve her iki başvurucu için toplam 968,20 TL tazminattan davalı sigorta şirketinin poliçe limitinden kalan sorumluluğu dikkate alınarak 440 TL'sinin davalı sigorta şirketinden ve davalı F.K.den tahsiline, kalan 528,20 TL maddi tazminatın davalı F.K.den tahsiline karar vermiş; başvurucuların fazlaya ilişkin maddi tazminat talebinin ıslah ile arttırılan miktarını isezamanaşımı nedeniyle reddetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 9/10/2012 tarihli ilamında belirtilen "1-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı Fehmivekilinin tüm, davacılar vekilinin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sairtemyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.2-Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davalı sigorta şirketinin29/12/2005tarihinde davacılara ödediği 560 TL (000 + 560 TL)'nin ödeme kalemi tespit edilmeden mahkemece bu ödemenin iş göremezlik/tedavi gideri kaleminden olduğunun kabulü ile bu zararlara ait 000 TL olan poliçe limitinden mahsubuna ve davalı sigorta şirketinin bakiye limit 440 TL den sorumlu olduğuna karar verilmesi isabetli değildir. Mahkemece yapılacak iş davalı sigorta tarafından yapılan 560 TL'lik ödemenin hangi kalemden yapıldığının tespiti ile hasıl olacak sonuca göre karar vermekten ibarettir." gerekçe ile kısmen bozulmuştur. Başvurucuların karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 6/2/2014 tarihli kararında belirtilen "Yargıtay ilamı, davacı vekiline 11/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiş olup, davacı vekili karar düzeltme dilekçesini 15 günlük yasal karar düzeltme süresi geçtikten sonra 15/3/2013 günü vermiştir. Bu nedenle davacının karar düzeltme isteminin... süre yönünden reddine karar vermek gerekmiştir." gerekçe ile reddedilmiştir. Ret kararı 21/4/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiş, 14/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B.Bireysel Başvurudan Sonraki Süreç Mahkeme kararının kısmen bozulması üzerine 12/5/2016 tarihinde yeniden yapılan yargılama sonucunda verilen kararda, Mahkemenin 7/4/2011 tarihli ilamının E.2000/334 sayılı asıl davadaki manevi tazminat ve Adana Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2007/241 sayılı davasında başvurucuların maddi tazminat talepleri yönünden kesinleştiğinden yeniden karar verilmesine yer olmadığına, E.2000/334 sayılı dosyası açısından başvurucuların maddi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne, kısmen reddine karar verilmiştir. Karar 29/6/2016 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiş ve 16/7/2016 tarihinde temyiz edilmeksizinkesinleşmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6646
Başvuru, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında, ıslah talebinin zamanaşımından dolayı reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; usul ve kanuna aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 24/5/2004 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açılmıştır. Küçükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesi 15/4/2008 tarihli kararı ile davanın kabulüne karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 21/10/2008 tarihli ilamı ile bozulmuştur. Bozma üzerine Mahkemece 15/4/2010 tarihli karar ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 29/12/2010 tarihli ilamı ile tekrar bozulmuştur. Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada Mahkemece 4/4/2012 tarihli karar ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Anılan karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 29/4/2013 tarihli ilamı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 16/1/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Başvurucu, anılan ilamı 28/2/2014 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2896
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, baro levhasına yazılma işlemine ilişkin iptal davasında hukuk kurallarının öngörülemez biçimde yorumlanması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/1/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler, Olağanüstü Hâl İlanı ve Bu Süreçte Uygulanan Tedbirler Başvuruya konu olaylara ilişkin genel bilgiler ile olağanüstü hâl ilanı ve bu süreçte uygulanan tedbirler için bkz. B. [GK], B. No: 2018/37392, 23/7/2020, § 11- B. Başvuru Konusu Olaylara ilişkin Süreç Başvurucu, hâkim olarak görev yaptığı sırada Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantısı bulunduğu gerekçesiyle 23/7/2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) gereğince meslekten ihraç edilmiştir. Başvurucu meslekten ihraç edilmesine ilişkin karara karşı Hakimler Savcılar Kuruluna (HSK) yeniden inceleme talebinde bulunmuştur. Başvurucunun istifa talebi HSK tarafından 27/7/2017 tarihli kararı ile kabul edilmiş; meslekten ihraç edilmesine ilişkin itirazı ise 28/7/2017 tarihli karar ile kabul edilerek meslekten ihraç kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, baro levhasına avukat olarak yazılma talebiyle İstanbul Barosuna (Baro) başvurmuştur. Başvurucunun talebi Baro Yönetim Kurulunun 14/9/2017 tarihli kararıyla kabul edilmiştir. Anılan karar Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı Yönetim Kurulunun (TBB) 29/9/2017 tarihli kararıyla uygun bulunmuştur. Söz konusu karar, Bakanlık tarafından uygun bulunmayarak bir daha görüşülmek üzere TBB'ye geri gönderilmiştir. TBB Yönetim Kurulu, önceki kararlarında ısrar ederek başvurucunun baro levhasına yazılmasına karar vermiştir. Bakanlık, başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin TBB kararının kesinleşmesi üzerine Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) TBB'ye karşı iptal davası açmıştır. Başvurucu, iptal davasında davalı TBB yanında müdahil olarak yer almıştır. Mahkeme dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Karar gerekçesinde, başvurucu hakkında FETÖ/PDY kapsamında şüpheli sıfatıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ceza soruşturması yürütüldüğü belirtilmiştir. Ayrıca, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun maddesinin fıkrasında, aynı maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde sayılan yazılı cezalardan birini gerektiren suçlardan kovuşturma altında bulunması hâlinde avukatlığa alınma isteği hakkındaki kararın bu kovuşturma sonuna kadar bekletilmesine karar verilebileceğinin düzenlendiği, soruşturma altında bulunanlarla ilgili açık bir düzenlemeye yer verilmemiş ise de bu konuda idareye takdir yetkisi tanındığını ifade edilmiştir. İstinaf başvurusu, Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) tarafından kesin olmak üzere reddedilmiştir. Kararda, Mahkeme kararına ek gerekçe ile başvurucu hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde (Ağır Ceza Mahkemesi) kovuşturmaya başlandığı belirtilmiştir. Başvurucu 21/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu 28/10/2019 tarihinde ek beyanda bulunmuştur. Beyanında, Ağır Ceza Mahkemesinin 10/9/2019 tarihli kararıyla beraat ettiğini, kararın istinaf edilmeden kesinleştiğini ve bu durumun bireysel başvuruda dikkate alınması gerektiğini ifade etmiştir. 1136 sayılı Kanun'un "Avukatlığa kabulde engeller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Aşağıda yazılı durumlardan birinin varlığı halinde, avukatlık mesleğine kabul istemi reddolunur : a) Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına ya da Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmak, ...Adayın birinci fıkranın (a) bendinde yazılı cezalardan birini gerektiren bir suçtan kovuşturma altında bulunması halinde, avukatlığa alınması isteği hakkındaki kararın bu kovuşturmanın sonuna kadar bekletilmesine karar verilebilir...."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/2856
Başvuru, baro levhasına yazılma işlemine ilişkin iptal davasında hukuk kurallarının öngörülemez biçimde yorumlanması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 1/8/1991 tarihinde kadastro tespitine itiraz davası açılmış ve yargılama süreci yerel Mahkeme kararının temyizine ilişkin ret kararına karşı yapılan karar düzeltme başvurusunun 20/1/2014 tarihinde reddedilmesiyle sona ermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2663
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının bildirilen eksikliklerinin yasal süre içerisinde giderilmediğinden reddedilmesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Yabancı uyruklu olan başvurucu, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) yürütülen bir soruşturma kapsamında silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 23/3/2017 ile 6/4/2017 tarihleri arasında göz altında tutulmuştur. Başsavcılıkça tutuklanması istemiyle başvurucu, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Başvurucu 6/4/2017 ile 28/11/2017 tarihleri arasındaki süreyi tutuklu olarak geçirmiştir. Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinin 6/4/2018 tarihli kararı ile başvurucunun beraatine karar verilmiş, karar istinaf edilmeden kesinleşmiştir. Başvurucunun avukatı, müvekkilinin gözaltı süresiyle birlikte toplam 8 ay 5 gün tutuklu kalması nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun ve devamı maddeleri gereğince Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) 3/5/2018 tarihinde koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası açmıştır. Mahkemece, dava dilekçesinde başvurucunun ikamet adres bilgisinin eksik olması nedeni ile 18/5/2018 tarihli yazı ile başvurucu vekiline süre verilmiştir. Söz konusu yazıda; dava dilekçesinde başvurucunun ikametgâh adresinin bildirilmediği gibi ilgilinin mernis kaydına da rastlanılmadığı, ayrıca ilçe Emniyet Müdürlüğünce yapılan adres araştırması neticesinde başvurucunun Gaziantep geri gönderme merkezinden ülkesi Suriye’ye gönderildiği bilgisinin verildiği belirtilmiştir. Bu kapsamda başvurucu vekilinden, başvurucunun ülke sınırları içerisinde tebligata yarar adresinin bildirilmesi istenilmiş, aksi halde 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince istemin reddedileceği bildirilmiştir. Ayrıca Mahkemece başvurucuya dava evrakı tebliğ edilememesi nedeniyle, dosyaya sunulan vekâletnamenin 26/5/2017 tarihli olmasına karşın vekâlet ilişkisinin devam edip etmediğinin ve tazminat davasına muvafakat edip etmediğinin anlaşılması hususunda başvurucunun 11/7/2018 tarihli duruşmada hazır edilmesi gerektiği tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili; Mahkemeye sunduğu 24/5/2018 havale tarihli dilekçeyle, tahliye kararından sonra başvurucunun Kayseri Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından gözetim altına alındığını ve hâlen Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünde gözetim altında bulunduğunu belirtmiştir. Mahkemenin talebi üzerine Kayseri Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünce Mahkemeye gönderilen 30/5/2018 tarihli yazıda, başvurucu hakkında 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun maddesi kapsamında sınır dışı kararı alındığı ve başvurucunun 20/4/2018 tarihinde Kilis/Öncüpınar sınır kapısından sınır dışı edildiği bildirilmiştir. Mahkemece 11/7/2018 tarihinde dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucuya ait ikametgâh adresinin dava dilekçesinde belirtilmemesi ve ilgilinin mernis kaydına da rastlanılmaması nedeniyle başvurucunun tebligata yarar adresinin bildirilmesi, aksi halde 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince istemin reddedileceği hususunun başvurucu vekiline bildirildiği vurgulanmıştır. Başvurucu vekilinin 24/5/2018 havale tarihli dilekçesinde, başvurucunun hâlen Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünde gözetim altında tutulduğunun bildirilmesine karşın Mahkemece yapılan yazışmalar neticesinde başvurucunun 20/4/2018 tarihinde sınır dışı edildiği bilgisinin Kayseri Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünün 30/5/2018 tarihli yazıları ile verildiği belirtilmiştir. Buna göre dava tarihi itibariyle başvurucunun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olmadığı ve başvurucu vekiline eksikliğin giderilmesi hususunda yapılan bildirimin yasal süresi içerisinde tamamlanmaması nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca itiraz yolu açık olmak üzere dava dilekçesinin reddine karar verildiği ifade edilmiştir. Karara karşı başvurucu vekili tarafından itiraz yoluna başvurulmuştur. Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinin 29/8/2018 tarihli kararı ile; Mahkemece dava dilekçesinin reddine dair verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğunun ve mezkûr karara vaki itirazın yerinde olmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle başvurucu vekili tarafından yapılan itirazın reddine karar verildiği hüküm altına alınmıştır. İtirazın reddi kararı başvurucu vekiline 6/9/2018 tarihinde tebliğ edilmiş ve 1/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk Ulusal Mevzuat 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur...." Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Dairesinin 7/7/2014 tarihli ve E.2014/5080, K.2014/16742 sayılı kanun yararına bozma kararının ilgili kısmı şöyledir: "...5271 sayılı CMK'nın 'tazminat isteminin koşullan' başlıklı maddesinin ... fıkrasında; 'tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir' şeklinde tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesinde yer alması gereken hususlar, fıkrasında ise; 'dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur, süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur' şeklinde dilekçedeki bilgi ve belgelerin eksik olması durumunda bu eksikliğin tamamlanmasının yolu gösterilmiş, eksikliğin tamamlanmaması halinde ise dilekçenin mahkemece reddolunacağı hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre maddenin ... fıkrasında; tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesinde, 'açık kimlik ve adresi ile zarara uğranılan işlemin ve zararın nitelik ve niceliğinin' bulunması ve bunlara ilişkin belgelerin de dilekçeye eklenmesi zorunlu kılınmıştır. Maddenin fıkrasında ise, dilekçedeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkemenin, 'eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğinin' davacıya bildirileceği ve süresi içinde eksiği tamamlanmayan dilekçenin, mahkemece itiraz yolu açık olmak üzere reddolunacağı açık ve net bir şekilde belirtilmiş, bu aşamada dilekçedeki eksikliklerin mahkemece resen yapılacak araştırma ile giderilmesine olanak tanınmamış, bilgi ve belgeleri yetersiz olan ve verilen sürede eksiklikleri de tamamlanmayan dilekçelerin reddolunması hususunun takdire bağlı kılınmadığı emredici bir ifade ile hüküm altına alınmıştır..."B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından davasının ...görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak dikkate alındığında bu fıkranın mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmektedir (Golder/Birleşik Krallık [GK], B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasında mündemiçtir. Bu, Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen, genişletici bir yorum olmayıp Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesindeki lafzın Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin gözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarak Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36). AİHM; mahkeme hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM; bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte kısıtlamaması, zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayan sınırlamalar Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34).
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/29224
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının bildirilen eksikliklerinin yasal süre içerisinde giderilmediğinden reddedilmesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, işçi ile işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında Yargıtay onamasıyla kesinleşen lehe kararın maddi hata düzeltim yoluyla ortadan kaldırılarak uyuşmazlığın esasının yeniden ele alınması ve kesinleşen hükme dayalı olarak tahsil edilen alacağın iade edilmesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 31/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel (İETT) İşletmeleri Genel Müdürlüğünde alt işverene bağlı temizlik elemanı olarak çalışırken iş akdinin haksız şekilde feshedildiği iddiasıyla 5/1/2013 tarihinde İstanbul Anadolu İş Mahkemesinde (Mahkeme) işçilik alacaklarından kaynaklanan tazminat davası açmıştır. Mahkeme 26/3/2013 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 19/11/2013 tarihinde kararı onamıştır. Kararın kesinleşmesi üzerine başvurucu, icra dosyası kapsamında dava ve talep konusu alacağını tahsil etmiştir. Davalı üst ve alt işverenler 2/3/2015 ve 21/4/2015 tarihli dilekçelerle maddi hatanın düzeltilmesi talebinde bulunmuştur. Daire 28/5/2015 tarihinde ''...Mahkemece gerekli inceleme ve araştırma yapılmadan karar verildiği, bu hususun bozma sebebi yapılmamasının maddi hatadan kaynaklandığını'' belirterek onama kararının ortadan kaldırılmasına karar vermiş ve ''...davacının, temizlik işini ihale ile alan şirkette çalışmaya ara vermeden devam ettiği sabittir. Dolayısıyla, davacının iş sözleşmesi ihaleyi alan yeni alt işveren nezdinde devam ettiğinden feshe bağlı işçilik alacakları olan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacağına hükmedilmesi hatalıdır. Diğer işçilik alacaklarında ise devreden işverenin devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sorumlu olduğu hususu değerlendirilmeksizin hüküm tesisi de isabetsiz...'' olduğu gerekçesiyle kararı bozmuştur. Mahkemece bozma ilamına uyularak 25/5/2016 tarihli kararla kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin ücreti alacağı yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Daire 10/11/2016 tarihinde kararı onamıştır. Nihai karar 9/12/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Bu süreçte aynı şekilde iş akdi feshedilen yedi işçinin açtığı benzer mahiyetteki davalarda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 6/1/2018 tarihli ve E.2016/22-393, K.2018/1612 sayılı kararında ''...Özel Dairece deliller değerlendirilerek hukuki nitelendirme de yapılmak suretiyle verilen onama kararında, değerlendirme ve hukuki nitelendirmede maddi hata yapıldığı şeklinde bir kabul ile onama kararının kaldırılması ve bozma kararı verilmesinin 'hukuki güvenlik' ilkesini zedeleyeceği'' belirtilmiştir. Başvurucu, Hukuk Genel Kurulunun bu kararı üzerine 7/2/2019 tarihinde Yargıtay Hukuk Dairesine başvurarak kendisine ilişkin onama kararının maddi hata nedeniyle kaldırılması talebinde bulunmuştur. Yargıtay ''Verilen kararda maddi hata saptanmadığı gibi maddi hataya dayandığı ileri sürülen hususun hukuki takdire ilişkin olduğu ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun maddesi gereğince iş mahkemelerinin kararları ile ilgili Yargıtay kararlarına karşı karar düzeltme istenemeyeceği'' gerekçesiyle dilekçenin reddine 11/4/2019 tarihinde karar vermiştir. Karar başvurucuya 10/5/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu bu karar üzerine 31/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/19329
Başvuru, işçi ile işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında Yargıtay onamasıyla kesinleşen lehe kararın maddi hata düzeltim yoluyla ortadan kaldırılarak uyuşmazlığın esasının yeniden ele alınması ve kesinleşen hükme dayalı olarak tahsil edilen alacağın iade edilmesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, üyesi olduğu sendikanın tüm Türkiye’de yaptığı göreve gelmeme çağrısına katılarak görevine gelmediğini, ancak mazeretsiz olarak göreve gelmediği gerekçesiyle uyarma cezası verildiğini, sendikal faaliyetlere katılması nedeniyle ceza verilmesinin Anayasa’nın , , ve maddeleri ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 3/12/2013 tarihinde Mersin İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 25/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 13/3/2014 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 13/3/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı görüşünü 7/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 17/4/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN) üyesi bir kamu görevlisidir. EĞİTİM SEN Yönetim Kurulunun 6/3/2012 tarihli kararı ile 28 ve 29 Mart 2012 tarihlerinde tüm ülke çapında “uyarı grevi” adı altında işe gelmeme eylemi yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu bahsi geçen tarihlerde işe gelmemiştir. Başvurucunun görev yaptığı Tarsus İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, eyleme katılan tüm sendika üyeleri hakkında yürüttüğü idari soruşturma sonucunda 5/6/2012 tarihli kararı ile “28-29 Mart 2012 tarihlerinde mazeretsiz olarak göreve gelmediği” gerekçesiyle başvurucuyu uyarma cezası ile cezalandırmıştır. Başvurucunun söz konusu karara yapmış olduğu itiraz Mersin Valiliğinin 11/7/2012 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu, hakkında verilen disiplin cezasının iptali istemiyle 20/7/2012 tarihinde idare Mahkemesine iptal davası açmış, Mersin İdare Mahkemesinin 13/12/2012 tarihli kararı ile dava reddedilmiştir. Başvurucu, ilk derece mahkemesinin kararına itiraz etmiş, Adana Bölge İdare Mahkemesinin 10/5/2013 tarihli kararı ile ilk derece mahkemesinin kararı onamıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de Adana Bölge İdare Mahkemesinin 25/9/2013 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Bölge İdare Mahkemesinin ilamı, başvurucuya, 8/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 3/12/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 14/7/1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Toplu eylem ve hareketlerde bulunma yasağı” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelipte Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır”. 657 sayılı Kanun’un “Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: …C - Aylıktan kesme: Memurun, brüt aylığından 1/30 - 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır. Aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: …b) Özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek,…” 657 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı disiplin kuruluna, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı yüksek disiplin kuruluna itiraz edilebilir.İtirazda süre, kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren yedi gündür. Süresi içinde itiraz edilmeyen disiplin cezaları kesinleşir.İtiraz mercileri, itiraz dilekçesi ile karar ve eklerinin kendilerine intikalinden itibaren otuz gün içinde kararlarını vermek zorundadır.İtirazın kabulü hâlinde, disiplin amirleri kararı gözden geçirerek verilen cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler.Disiplin cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.” Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 22/5/2013 tarih, 2009/63 Esas ve 2013/1998 Karar sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:“…Uyuşmazlıkta, davacının, üyesi bulunduğu sendikanın yetkili kurullarınca alınan karara uyarak 11/12/2003 tarihinde 1 gün göreve gelmeme eyleminin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125/C-b maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin tespiti önem taşımaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 07/05/2004 - 5170 S.K./mad) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü”nün düzenlendiği maddesinde; herkesin asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahip olduğu, bu hakların kullanılmasının, demokratik toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlandırılabileceği, bu maddenin, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel olmadığı kuralına yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 15/09/2009 tarihli, Kaya ve Seyhan - Türkiye kararında (application no. 30946/04); Eğitim-Sen üyesi öğretmenlere, 11/12/2003 tarihinde KESK’in çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılmaları nedeniyle 11/12/2003 tarihinde göreve gelmedikleri için uyarma cezası verilmesinin, her ne kadar bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerinin çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşıdığı, öğretmenlere verilen disiplin cezasının “acil bir sosyal ihtiyaca” tekâbül etmediği ve bu nedenle “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varmış, bunun sonucu olarak, bu davada, başvuranların AİHS’nin maddesi anlamında gösteri yapma özgürlüğünü etkili bir şekilde kullanma haklarının orantısız olarak çiğnendiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu durumda, davacının, sendikal faaliyet gereği, 11/12/2003 tarihinde göreve gelmeme eyleminin özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek fiili kapsamında değerlendirilemeyeceği ve sendikal faaliyet kapsamında bir gün göreve gelmemek fiilinin mazeret olarak kabulü gerektiğinden, disiplin suçu teşkil etmeyen eylem nedeniyle davacıya 657 sayılı Kanunun 125/C-b maddesi uyarınca aylıktan kesme cezası verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamıştır.…”
Sendika hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8744
Başvurucu, üyesi olduğu sendikanın tüm Türkiye’de yaptığı göreve gelmeme çağrısına katılarak görevine gelmediğini, ancak mazeretsiz olarak göreve gelmediği gerekçesiyle uyarma cezası verildiğini, sendikal faaliyetlere katılması nedeniyle ceza verilmesinin Anayasa’nın 10. , 36. , 40. ve 90. maddeleri ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tutukluluğun makul süreyi aşması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tek kişilik odada tutulma nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyon tarafından bu kararda incelenen iddialar haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verilmiş, bu iddialar yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık -aralarında Yüksek Mahkeme üyelerinin de bulunduğu- üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, 350). Başvurucu, Bakanlıkta müsteşar yardımcısı olarak görev yaparken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından 18/1/2010 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilmiştir. Başsavcılık 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsü ile ilgili olarak örgüte üye olduğu değerlendirilen Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyeleri hakkında cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya değiştirmeye teşebbüs etme, FETÖ/PDY'yi kurma, yönetme ve üye olma suçlarından 16/7/2016 tarihinde soruşturma başlatmıştır. Başvurucu, Başsavcılığın talimatıyla 20/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ifadesi 21/7/2016 tarihinde Başsavcılıkta alınmıştır. Başvurucu ifadesinde özetle FETÖ/PDY ile herhangi bir bağlantısının olmadığını ve darbeye karışmadığını belirterek suçlamaları kabul etmemiştir. Başsavcılık başvurucuyu terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanması istemiyle 21/7/2016 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte başvurucunun sorgusunu yapmıştır. Başvurucu sorgudaki ifadesinde özetle FETÖ/PDY ile herhangi bir şekilde bağlantısının olmadığını ifade ederek suçlamaları kabul etmemiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 21/7/2016 tarihinde başvurucunun terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucunun tutuklama kararına yaptığı itiraz, Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 3/8/2016 tarihinde benzer gerekçelerle kesin olarak reddedilmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 11/9/2016 tarihinde başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiş, anılan karara başvurucunun yaptığı itiraz Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 10/10/2016 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu anılan kararı 31/10/2016 tarihinde öğrendiğini bildirmiştir. Öte yandan başvurucu, tutuklandıktan sonra Sincan T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulmuş; Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulunun 7/9/2016 tarihli kararı ile güvenlik nedeniyle tek kişilik odaya alınmıştır. Başvurucu, tek kişilik odaya alınması işleminin kaldırılması için 19/9/2016 tarihinde Ankara Batı İnfaz Hâkimliğine şikâyette bulunmuştur. Ankara Batı İnfaz Hâkimliği 23/9/2016 tarihinde başvurucunun talebinin reddine karar vermiştir. Başvurucu anılan karara karşı Ankara Batı Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulunmuş, Mahkeme 21/10/2016 tarihinde başvurucunun itirazının kesin olarak reddine karar vermiştir. Başvurucu anılan kararı 8/11/2016 tarihinde öğrendiğini bildirmiştir. Başvurucu 8/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başsavcılık kamu davası açılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben 6/11/2016 tarihinde fezleke düzenlemiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 15/12/2017 tarihli iddianamesiyle başvurucunun terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılması istemiyle hakkında kamu davası açmıştır. Yargıtay Ceza Dairesi (Daire) iddianameyi kabul etmiş ve E.2017/116 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Daire 15/1/2020 tarihinde yaptığı duruşmada başvurucunun terör örgütü yöneticisi olma suçundan 17 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Daire hükümle birlikte başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla temyiz mahkemesi sıfatıyla Yargıtay Ceza Genel Kurulunda derdesttir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, Ceza İnfaz Kurumundan başvurucunun tek kişilik odada tutulduğu sürece ilişkin ayrıntılı bilgi talep etmiştir. Ceza İnfaz Kurumu, Anayasa Mahkemesinin sorduğu tüm hususlara ilişkin olarak 23/7/2019 tarihli yazı ile cevap vermiştir. Söz konusu cevabın ilgili kısmı şöyledir:"Adı geçen Kurumumuzda 22/07/2016 tarihinden bu yana Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan Tutuklu olarak bulundurulmaktadır.Adı geçen Tutuklunun 07/09/2016 tarihinden bu yana A Blok T1 Alt Nolu Tek Kişilik Odasında bulundurulduğu anlaşılmıştır.T1 Alt Oda koğuşunun resmi kapasitesi Tek Kişidir.T1 Alt Odasının Fiziki Boyutları AVLU 69,18 m², Oda 12,29 m², Wc Banyo 2,75m²ve havalandırma Penceresi boyutları 125/125 cm dir.Oda Koğuşlarda Koku, Akma, Elektrik Arızası v.b nedenlerden dolayı bakım/onarıma ihtiyaç olması durumunda, Hükümlü ve tutukluların yazılı ve sözlü olarak bildirmeleri yada kurum personeli tarafından tespit edildiğinde Ceza İnfaz Kurumu Teknisyenleri marifetiyle bakım onarım işleri acele suretle yapılmaktadır. İlgili Oda içerisinde tutukluların kullanımına uygun bir adet Mutfak Evyesi, Mutfak Dolabı, Masa ve Sandalye bulunmaktadır.Odadan bağımsız 4 adet tekli odaya ait 69,18 m² Açık Havalandırma bulunmakta olup, günde İki buçuk saat faydalanması sağlanmaktadır.Banyo ve bulaşık İhtiyacı için odalara kişi başı günlük olarak 40 lt Sıcak su ve 120 lt soğuk su süre sınırlaması bulunmaksızın haftanın yedi günü sağlanmaktadır.Ceza İnfaz Kurumumuzda Günde iki kez Sabah saat. 00 'de veAkşam saat. 00 'de Odalarda sayım yapılmaktadır.Adı geçen Tutuklu hakkında tanzim edilen psikososyal raporları ekte sunulmuş olup, Sağlığı yönünden Ceza İnfaz Kurumuna getirilmesine müteakip 22/07/2016 tarihli ilk muayenesi ve kurumumuzda bulundurulduğu süre içerisinde tedavisinin takibine yönelik tüm belgeler ekte sunulmuştur.Adı geçenin kurumumuzda bulundurulduğu süre içerisinde yapmış olduğu Açık ve Kapalı görüş gün ve saatlerine ilişkin belgeler ile Telefonla görüşmesine ilişkin belgeler ekte sunulmuştur.Kurumumuzun 24/08/2016 tarih ve 2016/5215 sayılı idare ve gözlem kurulu kararınca;...... tutuklu hükümlülerin eğitim ve kütüphane talepleri ... karşılanmaktadır. Adı geçenin kurumumuzda bulundurulduğu süre içerisinde ailesi tarafından getirilmiş ve kurumumuz kütüphanesinden tarafına verilen kitap ve eserlere ilişkin belge ekte sunulmuştur.Yukarıda açıklanan hususlar ile adı geçen tutuklunun Kurumumuzda Acil Yardım Butonu bulunan Tek Kişilik Oda/Koğuşda Acil sağlık hizmetlerinden Yedi gün Yirmi Dört saat yararlanabildiği, içerisinde Tuvalet, Banyo, Mutfak Dolabı ve Tezgahının bulunduğu odasında TV. izleyebildiği günde iki buçuk saat havalandırma imkanından yararlandırıldığı, kurumumuzun Revir, Kantin, Telefon, Açık Görüş ve Avukatı ile Görüşme, Berber, Çamaşırhane gibi tüm hizmetlerden kurumumuzun güvenlik ve fiziki imkanları da dikkate alınarak faydalandırıldığı yapılan araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır." 4/12/2014 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tutuklama kararı" kenar başlıklı maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:"Bu madde ile 100 üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir." 5271 sayılı Kanun'un "Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir." 5271 sayılı Kanun'un “İtiraz usulü ve inceleme mercileri” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:"Kararına itiraz edilen hâkim veya mahkeme, itirazı yerinde görürse kararını düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde, itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir." 5271 sayılı Kanun'un "Karar" kenar başlıklı maddesinin (4) numaralı fıkrası şöyledir:"Merciin, itiraz üzerine verdiği kararları kesindir; ancak ilk defa merci tarafından verilen tutuklama kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir." 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nun "Amaç ve kapsam" kenar başlıklı maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:"Bu kanun, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlere yönelik şikâyetleri incelemek, karara bağlamak ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere kurulan infaz hâkimliklerine ilişkin hükümleri kapsar." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliklerinin görevleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" (1) İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır: Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve tutukevlerine kabul edilmeleri ,yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması, dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak, ...Kanunlarda başka bir yargı merciine bırakılan konulara ilişkin hükümler saklıdır." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğine şikâyet ve usulü" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlerin kanun, tüzük ve yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu gerekçesiyle bu işlem veya faaliyetlerin öğrenildiği tarihten itibaren on beş gün, herhalde yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde şikâyet yoluyla infaz hâkimliğine başvurulabilir.Şikâyet, dilekçe ile doğrudan doğruya infaz hâkimliğine yapılabileceği gibi; Cumhuriyet başsavcılığı veya ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürlüğü aracılığıyla da yapılabilir. İnfaz hâkimliği dışında yapılan başvurular hemen ve en geç üç gün içinde infaz hâkimliğine gönderilir. Sözlü yapılan şikâyet, tutanağa bağlanır ve bir sureti başvurana verilir....Şikâyet yoluna başvurulması, yapılan işlem veya faaliyetin yerine getirilmesini durdurmaz. Ancak, infaz hâkimi giderilmesi güç veya imkânsız sonuçların doğması ve işlem veya faaliyetin açıkça hukuka aykırı olması koşullarının birlikte gerçekleşmesi durumunda işlem veya faaliyetin ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Şikâyet başvurusu üzerine infaz hâkimi, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir hafta içinde karar verir; ancak, gerek gördüğünde karar vermeden önce şikâyet konusu işlem veya faaliyet hakkında resen araştırma yapabilir ve ilgililerden bilgi ve belge isteyebilir; ayrıca ceza infaz kurumu ve tutukevi ile ilgili Cumhuriyet savcısının da yazılı görüşünü alır. Disiplin cezasına karşı yapılan şikâyet üzerine infaz hâkimi, hükümlü veya tutuklunun savunmasını aldıktan ve talep edilen diğer delilleri toplayıp değerlendirdikten sonra kararını verir. Hükümlü veya tutuklu, savunmasını, hazır bulunmak ve vekâletnamesini ibraz etmek koşuluyla avukatıyla birlikte veya avukatı aracılığıyla yapabilir. İnfaz hâkimi gerekli görmesi durumunda hükümlü veya tutuklunun savunmasını ceza infaz kurumunda da alabilir.İnfaz hâkimi, inceleme sonunda şikâyeti yerinde görmezse reddine; yerinde görürse, yapılan işlemin iptaline ya da faaliyetin durdurulmasına veya ertelenmesine karar verir....İnfaz hakiminin kararlarına karşı şikayetçi veya ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından, tebliğden itibaren bir hafta içinde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre acele itiraz yoluna gidilebilir." İlgili hukuk için ayrıca bkz. Raşit Konya, B. No: 2017/26780, 28/6/2018, §§ 15-30; Timur Demir, B. No: 2018/33190, 9/5/2019, §§ 14-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/32116
Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tutukluluğun makul süreyi aşması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tek kişilik odada tutulma nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, görevlendirme işlemi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı (İdare) İstanbul Bölge Müdürlüğünde devlet memuru statüsünde çalışmakta iken 7/11/2001 tarihinde aynı Müdürlüğe bağlı Yakuplu beldesi sınırları içinde bulunan Ambarlı Liman Başkanlığına geçici olarak görevlendirilmiştir. Başvurucu anılan işleme karşı yargı yoluna başvurmamıştır. Öte yandanbaşvurucu, birlikte yaşadığı annesinin ağır hasta olmasını gerekçe göstererek geçici görevlendirmenin sona erdirilmesi talebiyle 13/11/2001, 11/4/2003 ve 1/10/2003 tarihlerindeİdareye başvuruda bulunmuştur. Anılan başvurular sonrasında İdare 11/10/2003 tarihinde başvurucunun geçici görevlendirmesini iptal etmiştir. Başvurucunun amiri; işyerindeki asansörde kendisi de varken başvurucunun hızlı ve kaba bir şekilde asansörden inerek koştuğu, daha önce de buna benzer şekilde kasıtlı davranışlarının bulunduğu iddialarıyla başvurucu hakkında şikâyette bulunmuştur. İdare tarafından anılan şikâyet ile ilgili olarak başvurucunun savunması alınmıştır. Yapılan inceleme sonucunda devlet memuruna yakışmayan tutum ve davranışlarda bulunduğu belirtilerek 6/2/2006 tarihli yazı ile başvurucu ikaz edilmiştir. İdare ayrıca 7/2/2006 tarihli işlemle başvurucuyu tekrar Ambarlı Liman Başkanlığındagörevlendirmiştir.A. İptal Davasına İlişkin Süreç Başvurucu 7/2/2006 tarihli görevlendirmenin iptali istemiyle dava açmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi 9/4/2007 tarihli kararıyla idari işlemi iptal etmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun geçici görevlendirmesinde süre bulunmaması nedeniyle işlemin hukuka aykırı olduğu vurgulanmıştır. Kararda ayrıca yasal süresi içinde karara itiraz edilebileceği belirtilmiştir. Başvurucunun annesi 15/12/2008 tarihinde -yargılama devam ederken- vefat etmiştir. İlk derece mahkemesi kararı, İdare tarafından temyiz edilmiştir. Danıştay Beşinci Dairesi (Daire) 14/9/2009 tarihli kararıyla Mahkeme kararının bozulmasına oyçokluğuyla hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde, dava konusu işlemin geçici görevlendirme değil kurum içinde görevlendirilen birimin değiştirilmesi mahiyetinde olduğu vurgulanmıştır. Karara muhalif kalan iki üye; derece mahkemesi kararının itiraza tabi kararlardan olduğu, bu nedenle Dairenin bu karara ilişkin olarak temyiz incelemesi yapamayacağı görüşünü savunmuştur. Başvurucunun karar düzeltme talebi Dairenin 4/7/2011 tarihli kararıyla oyçokluğuylareddedilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkeme 4/11/2011 tarihli kararıyla davayı oyçokluğu ile reddetmiştir. Kararda; başvurucunun 20/9/2005 tarihinde görev yerinin değiştirilmesi talebinde bulunduğu, Ambarlı Liman Başkanlığında personel azlığı nedeniylebaşvurucunun hizmetine ihtiyaç duyulduğu ve devlet memuruna yakışmayan tutum ve davranışlardan dolayı başvurucunun 6/2/2006 tarihinde ikaz edildiği hususları vurgulanarak ihtiyaç ve hizmet gereği tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Muhalefet gerekçesinde başvurucunun ikaz edildiği olayla ilgili usulüne uygun açılmış ve yürütülmüş bir soruşturma mevcut olmadığı gibi ikazına ilişkin hususların da görev değişikliğini gerektirir nitelikte bulunmadığı ifade edilmiştir. Muhalefet gerekçesinde ayrıca başvurucunun hizmetine ihtiyaç bulunduğu hususunda somut bir verinin ortaya konulamadığı vurgulanmış ve İdarenin takdir hakkını kamu yararı ve hizmet gereklerini göz ardı ederek kullandığı görüşü açıklanmıştır. Başvurucunun temyiz talebi Dairenin 19/12/2012 tarihli kararıyla, karar düzeltme talebi ise 28/11/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 5/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 26/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Tam Yargı Davasına İlişkin Süreç Mahkemenin geçici görevlendirmenin iptaline dair9/4/2007 tarihli kararındansonra başvurucu, hukuka aykırı olarak üst üste iki kez Ambarlı Liman Başkanlığında görevlendirilmesinde İdarenin hizmet kusurunun bulunduğunu ileri sürerek İdare aleyhine tam yargı davası açmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi 28/1/2009 tarihli kararıyla davayı kısmen kabul ederek başvurucu lehine 000 TL tazminata hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde, İdarenin başvurucunun annesinin hayati derecedeki sağlık sorunlarını bilmesine karşın -hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla saptanan bir işlemle- başvurucuyu ikinci kez görevlendirmesinin hizmet kusuru teşkil ettiğinin altı çizilmiştir. Kararda, temyiz yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Anılan karar, İdare tarafından temyiz edilmiştir. Daire 24/6/2009 tarihli kararıyla ilk derece mahkemesi kararının itirazen Bölge İdare Mahkemesince incelenmesi gerektiği gerekçesiyle karara yönelik temyiz istemini görev yönünden reddetmiştir. İlk derece mahkemesi kararını itirazen inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, kararı hukuka uygun bularak 20/10/2010 tarihinde itirazı reddetmiştir. Geçici Görev Gündeliği ve Yol Masraflarına İlişkin Yargısal Süreç Başvurucu Ambarlı Liman Başkanlığında görevlendirilmesi nedeniyle kendisine geçici görev gündeliği (harcırah) ödenmediğini ve yol masraflarının karşılanmadığını iddia ederek maddi zararlarının tarafına ödenmesi talebiyle 7/2/2006 tarihinde Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına başvurmuştur. Söz konusu Bakanlık 2/10/2006 tarihinde başvurucunun talebini reddetmiştir. Başvurucu, anılan işlemin iptali ile yoksun kaldığı parasal hakların tahsiliistemiyle İstanbul İdare Mahkemesine dava açmıştır. İdare Mahkemesi 28/2/2013 tarihli kararıyla, başvurucunun fiilen göreve başladığı 16/2/2006 tarihi ile görevinin sona erdiği 4/8/2006 tarihi arasındaki görev yeri değişikliği nedeniyle hak ettiği harcırahın başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, İdare Mahkemesi kararını temyiz etmiştir. Daire 13/2/2014 tarihinde ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Bireysel başvurudan sonra Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının karar düzeltme talebi Daire tarafından 18/12/2014 tarihinde reddedilmiştir. A. Ulusal Hukuk 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesine 6/2/2014 tarihinde 6518 sayılı Kanun'la eklenen beşinci fıkra şöyledir:"İlgili mevzuatı uyarınca verilecek rapora göre kendisi, eşi veya birinci derece kan hısımlığı bulunan bakmakla yükümlü olduğu aile fertleri engelli olan memurların engellilik durumundan kaynaklanan yer değiştirme taleplerinin karşılanması için düzenlemeler yapılır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin(Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.  (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir."
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2502
Başvuru, görevlendirme işlemi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, hükümlüye babasının cenaze törenine katılması için izin verilmemesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. İskenderun T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) hükümlü olarak barındırılan başvurucunun babası 31/8/2020 tarihinde vefat etmiştir. Başvurucu aynı günkü dilekçesiyle Antakya'da gerçekleşecek cenaze törenine katılmak için izin talebinde bulunmuştur. Başsavcılık, başvurucunun talebini COVID-19 salgını nedeniyle cenazeye katılmasının sakıncalı olduğu gerekçesiyle 31/8/2020 tarihinde reddetmiştir. Ret kararı başvurucuya aynı gün tebliğ edilmiştir. Başvurucu İskenderun İnfaz Hâkimliğine (Hâkimlik) yazdığı 14/9/2020 tarihli dilekçesinde; salgın tedbirlerinin genel olarak gevşetildiğini ve Ceza İnfaz Kurumunda açık öğretim sınavlarının yapıldığını, buna karşın babasının cenazesine katılma talebinin COVID-19 salgını nedeniyle reddedildiğini belirtmiştir. Artık cenazeye katılımının mümkün olmadığını ve manevi zarara uğradığını ifade eden başvurucu kanuni haklarını kullanabileceği mercilerin kendisine bildirilmesini talep etmiştir. Hâkimlik 6/10/2020 tarihli yazısı ile Hâkimlikçe yapılacak herhangi bir işlem bulunmaması nedeniyle söz konusu dilekçeyi Başsavcılığa göndermiştir. Başsavcılığın 8/10/2020 tarihli yazısında başvurucunun şikâyetiyle ilgili Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapabileceği belirtilmiştir. Anılan yazı 12/10/2020 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 27/10/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/35000
Başvuru, hükümlüye babasının cenaze törenine katılması için izin verilmemesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, başvurucunun internette yayım yapan bir gazetede yayımlanan haber nedeniyle cezalandırılmasının ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 4/6/2015 tarihinde www.gergerfirat.com adlı internet haber sitesinde WC Meydan Muharebesi başlıklı, başvuruya konu olan yazıyı kaleme almıştır. Söz konusu yazı nedeniyle müşteki, başvurucunun hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle 17/6/2015 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucunun cezalandırılması talebiyle 8/10/2015 tarihli iddianame düzenlenmiştir. Başvurucu hakkında Adıyaman Asliye Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) 17/11/2016 tarihli kararıyla hakaret suçundan 080 TL adli para cezasına hükmedilmiştir. Karara karşı yapılan istinaf başvurusu, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesinin 7/2/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu nihai kararı 3/4/2017 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu 12/4/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: "5271 sayılı Kanunun 286 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. (3) İkinci fıkrada belirtilen temyiz edilemeyecek kararlar kapsamında olsa bile aşağıda sayılan suçlar nedeniyle verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları temyiz edilebilir:a) Türk Ceza Kanununda yer alan; Hakaret (madde 125, üçüncü fıkra), Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit (madde 213), Suç işlemeye tahrik (madde 214), Suçu ve suçluyu övme (madde 215), Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (madde 216), Kanunlara uymamaya tahrik (madde 217), Cumhurbaşkanına hakaret (madde 299), Devletin egemenlik alametlerini aşağılama (madde 300), Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama (madde 301), Silâhlı örgüt (madde 314), Halkı askerlikten soğutma (madde 318),suçları. Aynı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...f) 286 ncı maddenin üçüncü fıkrasında yapılan düzenleme, bu maddenin yayımlandığı tarihten itibaren on beş gün içinde talep etmek koşuluyla aynı suçlarla ilgili olarak bölge adliye mahkemelerince verilmiş kesin nitelikteki kararlar hakkında da uygulanır..."
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/20962
Başvuru, başvurucunun internette yayım yapan bir gazetede yayımlanan haber nedeniyle cezalandırılmasının ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, aile mahkemesi tarafından aleyhine hükmedilen koruma kararına karşı verdiği itiraz dilekçesinde karşı tarafa söylediği sözlerden dolayı hakaret suçundan cezalandırılması nedeniyle, Anayasanın maddesinde koruma altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu yeniden yargılanma kararı verilmesi talebinde bulunmuştur. Başvuru, başvurucu vekili tarafından 21/10/2013 tarihinde İzmir Sulh Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 29/11/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 9/1/2014 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 13/1/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, daha önce benzer başvurularda sunulan görüşler nedeniyle mevcut başvuruda görüş sunulmasına gerek görülmediğini bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu ile eşi arasında Karşıyaka Aile Mahkemesinde boşanma davası bulunmaktadır. Mahkeme 22/5/2013 tarihli kararı ile tarafların boşanmalarına ve ortak iki çocuğun velayetlerinin başvurucunun eşine verilmesine karar vermiştir. Tarafların boşanma davalarının devam ettiği sırada Karşıyaka Aile Mahkemesi, 25/11/2011 tarihli kararında, eşine karşı hakaret, tehdit ve darp eylemlerini gerçekleştirme olasılığı nedeniyle 14/1/1998 tarih ve 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Kanun’un maddesi hükmü uyarınca başvurucunun altı ay boyunca evden uzaklaştırılmasına, aile bireylerinin birlikte ya da ayrı oturdukları ev ya da işyerlerine yaklaşmamasına karar vermiştir. Başvurucu, aleyhine verilen tedbir kararına karşı 19/12/2011 tarihinde Karşıyaka Aile Mahkemesine itiraz dilekçesi vermiştir. Başvurucu, dilekçesinde, tedbir kararının gerekçesi olarak gösterilen olayların doğru olmadığını, kendisinin, eşinin akrabalarının şiddetine maruz kaldığını, hükmolunan tedbir kararı sonucunda çocuklarını görme imkânının ortadan kalktığını belirtmiş ve ayrıca dilekçesinde “çocuklarım alkolik ve ruh hastası bir annenin yanında tehlike altındadır” şeklinde beyanda bulunmuştur. Başvurunun eşinin şikayeti üzerine, Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığının 19/12/2012 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun Karşıyaka Aile Mahkemesine verdiği itiraz dilekçesinde kullandığı sözlerden dolayı hakaret suçundan cezalandırılması için Karşıyaka Sulh Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Karşıyaka Sulh Ceza Mahkemesi 18/9/2013 tarihli kararı ile başvurucunun itiraz dilekçesindeki beyanlarından dolayı adli para cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Ceza mahkemesi kararında şu gerekçeye dayanmıştır:“Katılan (…) ile sanık Cem Mermut'un evli oldukları, ancak aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle boşanma davası bulunduğu, Karşıyaka Aile Mahkemesinin 2011/115 İş sayılı dosyasında 4320 sayılı Kanun gereğince tedbir kararı verildiği, sanığın 19/12/2011 havale tarihli dilekçe ile tedbir kararına itiraz ettiği, itiraz dilekçesinde ".... çocuklarım alkolik ve ruh hastası bir annenin yanında tehlike altındadır" şeklinde beyanda bulunulduğu, sanığın alınan savunmasında, şikayete konu ifadeyi kullandığını, bunu mahkemeye verdiği dilekçeye yazdığını, toplum içinde katılanı rencide edecek veya hakaret amaçlı olarak kullanmadığını beyan ettiği, bu durum karşısında söz konusu sözlerin söylenip söylenmediği hususunda herhangi bir tartışmanın bulunmadığı, tartışmanın kullanılan bu sözlerin hakaret teşkil edip etmeyeceği noktasında düğümlendiği, dosyaya delil olarak sunulan, Karşıyaka Aile Mahkemesi'nin 2011/1035 esas ve 2013/375 karar sayılı ilamının incelenmesinde katılanın alkol alışkanlığının bulunduğu ve katılanın düzenli olarak alkol aldığı tespit edilmiş ise de bu tespitin katılanın alkolik olduğu sonucunu doğurmayacağı, sanığın mahkemeye yazmış olduğu dilekçesinde katılandan "alkolik ve ruh hastası bir kişi olduğunu" beyan ederek katılanın onur şeref ve saygınlığını rencide edecek somut bir fiil veya olgu isnat ettiği bu sözlerle katılanı küçümsediği ve aşağıladığı dolayısıyla tahkir kastının bulunduğu söz konusu sözlerin kullanılmasının TCK'nun maddesinde ifadesini bulan iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilemeyeceği, zira söz konusu sözlerin gerçek ve somut vakalara dayandırılmadığı diğer taraftan hakaret teşkil edilen dilekçenin ilgili yargı merciine verilmesi ile birlikte aleniyet kazandığı bu açıdan somut olay yönünden aleniyet şartlarının da oluştuğu anlaşıldığından sanığın alenen hakaret suçundan aşağıdaki gibi cezalandırılmasına karar vermek gerekmiştir.” Karşıyaka Sulh Ceza Mahkemesi kararını kesin olarak vermiştir. Başvurucu karardan, 18/9/2013 tarihinde kararın tefhimi ile haberdar olmuştur. Başvurucu Anayasa Mahkemesine 21/10/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ... veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.” 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir: “(1) Yargı mercileri veya idarî makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnadlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması hâlinde, ceza verilmez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir.”
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7861
Başvurucu, aile mahkemesi tarafından aleyhine hükmedilen koruma kararına karşı verdiği itiraz dilekçesinde karşı tarafa söylediği sözlerden dolayı hakaret suçundan cezalandırılması nedeniyle, Anayasanın 36. maddesinde koruma altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu yeniden yargılanma kararı verilmesi talebinde bulunmuştur.
0
Başvurucular video paylaşım sitesi youtube.com isimli internet sitesine erişimin engellenmesine dair 27/3/2014 tarihli Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) işlemi nedeniyle Anayasa’nın , , , , ve maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.              Başvurular, 4/4/2014, 7/4/2014, 8/4/2014, 14/4/2014 ve 24/4/2014 tarihlerinde doğrudan Anayasa Mahkemesine yapılmıştır. Dilekçeler ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.             2014/4717, 2014/4737, 2014/4767, 2014/4769, 2014/4817, 2014/4853, 2014/4883, 2014/5137, 2014/5542 ve 2014/5543 sayılı başvuruların konu bakımından aynı nitelikte bulunmaları nedeniyle 2014/4705 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.             Birinci Bölüm, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin Adalet Bakanlığına gönderilmesine, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurular hakkında ivedilikle karar verilmesini gerekli görerek Bakanlık cevabı beklenilmeden incelenmesine ve başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanmasını gerekli gördüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca görüşülmek üzere Genel Kurula sevkine karar vermiştir.              Başvuru konusu olayda teknik bazı hususların açıklığa kavuşturulabilmesi amacıyla TİB yetkilileri bilgi vermek üzere Genel Kurula davet edilmiş, TİB Başkanı Ahmet Cemalettin Çelik, Hukuk Dairesi Başkanı Ali Erten ve Bilgi İşlem ve İnternet Uzmanı Mustafa Küçükali tarafından 29/5/2014 tarihinde açıklamalar yapılmıştır. A. Olaylar             Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:              Başvuruculardan, a) Birinci başvurucu Youtube LLC Corporation Service Company, youtube.com isimli internet sitesinin sahibi ve kullanıcısıdır.b) Diğer başvurucular, youtube.com sitesini bilgi edinme ve içerik sağlayıcı sıfatı ile bilgi paylaşımı için kullanmaktadırlar.             TİB, 27/3/2014 tarihinde youtube.com isimli internet sitesine erişimi engellemiş ve bu adreste kullanıcılara yönelik olarak “5651 sayılı Kanun uyarınca yapılan teknik inceleme ve hukuki değerlendirme sonucunda bu internet sitesi (youtube.com) hakkındaki Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının 27/3/2014 tarih ve 2014-48125 sayılı kararına istinaden Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından idari tedbir uygulanmaktadır.” duyurusu yayınlanmıştır.             Youtube LCC, TİB’in erişimin engellenmesi işlemine karşı Ankara Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığı nezdinde yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açmıştır.         Gölbaşı (Ankara) Cumhuriyet Savcılığının 27/3/2014 tarih ve 2014/1051 sayılı talebi üzerine Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 27/3/2014 tarih ve Değişik İş No. 2014/358 sayılı kararıyla 15 adet URL bazlı youtube.com hesabına erişimin engellenmesine karar verilmiştir. Ayrıca kararda TİB tarafından bahse konu içeriklerin erişime engellenmesine yönelik kararın bildirilen süre içinde gereğinin yerine getirilmemesi durumunda IP (Internet Protocol Address) ve alan adı yoluyla sitedeki tüm yayının erişiminin engellenmesine, bahse konu içerikler ve aynı nitelikteki diğer içerikler tamamen kaldırılıncaya kadar erişime engelin devam etmesine, hükmün infazı ve gereği için kararın Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmiştir.          TİB, 28/3/2014 tarihinde anılan siteye girişteki duyuruyu “Bu internet sitesi (youtube.com) hakkında Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 27/3/2014 tarih ve 2014/358 sayılı kararına istinaden ve 5651 sayılı Kanunun madde 1/b bendi uyarınca Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından KORUMA TEDBİRİ uygulanmaktadır.” şeklinde değiştirmiştir.         Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı, 2/4/2014 tarihinde Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesine başvurarak anılan Mahkemenin erişimin engellenmesi kararının yeniden gözden geçirilerek kaldırılması talebinde bulunmuştur. Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesi 4/4/2014 tarih ve Değişik İş No. 2014/381sayılı kararı ile ilk kararını gözden geçirmiş ve 15 adet URL bazlı youtube. com hesabına erişimin engellenmesine dair kararın aynen devamına, buna karşılık "youtube.com" isimli internet sitesinin erişime kapatılmasının tüm kullanıcılarının Anayasa’nın maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ihlal edildiğinden tüm yayına erişimin engellenmesine dair kararın kaldırılmasına karar vermiştir.         Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin “youtube.com” sitesinin erişim engelinin kaldırılmasına dair 4/4/2014 tarih ve 2014/381 Değişik İş sayılı kararının aynı tarihte TİB’e 2014/175774 sayılı evrak kayıt no.’su ile tebliğ edildiği, ancak sitenin erişime açılmadığı anlaşılmıştır.         Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 4/4/2014 tarih ve 2014/381 Değişik İş sayılı kararına karşı Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz edilmiştir.         Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesinin 4/4/2014 tarih ve Değişik İş No. 2014/81 sayılı kararı ile 15 adet URL (Uniform Resource Locator) bazlı “youtube” hesabına erişimin engellenmesine dair kararın aynen devamına, TİB tarafından yukarıda yazılı içeriklerin (linklerin) erişime engellenmesinin “youtube.com”a bildirimine rağmen ilgilisi tarafından bildirilen süre içinde gereğinin yerine getirilmemesi durumunda sözkonusu internet sitesinin tüm yayınına erişimin engellenmesine ve suça konu içerikler kaldırılıncaya kadar erişim engelinin devamına karar verilmiştir.         7/4/2014 tarihi itibarıyla youtube.com isimli internet sitesine erişimin engellenmesinin gerekçesi olarak bu adrese girişte TİB’in “Bu internet sitesi (youtube.com) hakkında Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 27/3/2014 tarih ve 2014/358 sayılı kararı ile Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesi’nin 4/4/2014 tarih ve 2014/81 sayılı kararına istinaden ve ayrıca 5651 sayılı Kanunun madde 1/b bendi uyarınca Telekominikasyon İletişim Başkanlığı tarafından KORUMA TEDBİRİ uygulanmaktadır.” duyurusu yer almaktadır.         Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığının, 4/4/2014 tarihinde Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesince verilen kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesine aykırı olduğu ve verilen kararın yok hükmünde sayılması gerektiği yönündeki itirazı üzerine Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesi 9/4/2014 tarih ve Değişik İş No. 2014/91 sayılı kararıyla anılan Kanun’un maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları gereğince açık usul ve yetki ihlali nedeniyle verilen 2014/81 İş Sayılı kararın yok hükmünde sayılmasına, youtube.com internet sitesindeki tüm yayına erişimin engellenmesine dair kararın kaldırılmasına ilişkin Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 4/4/2014 tarih ve 2014/381 İş Sayılı kararında belirtilen 15 adet linke erişimin engellenmesine dair kararın aynen devamına ve ilgili www.youtube.com internet sitesinin bu şekilde erişime açılmasına, kararın bir suretinin TİB, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ile Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına gönderilmesine, kesin olarak karar vermiştir.         Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesinin 9/4/2014 tarih ve 2014/91 sayılı kararına rağmen “youtube.com” isimli video paylaşım sitesi erişime açılmamıştır. Sitenin erişime açılmaması kararının gerekçesi kamuoyuna şu şekilde bildirilmiştir: “Bilindiği üzere, Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin devlet sırlarının ifşasının önlenmesi amaçlı 27/03/2014 tarihli ve 2014/358 Değişik İş No.lu Kararına istinaden ve ayrıca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret niteliğindeki içerikler nedeniyle 5651 sayılı Kanun’un 8 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi ile (4) numaralı fıkrası hükümleri uyarınca Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından youtube.com adlı internet sitesine erişimin engellenmesi tedbiri uygulanmaya başlanmıştır. Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesinin 04/04/2014 tarihli ve 2014/381 sayılı Kararıyla, 2014/358 Değişik İş No.lu Kararda belirtilen ilgili internet sitesindeki (youtube.com) tüm yayına erişimin engellenmesine dair karar kaldırılmıştır. Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine, Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesinin 04/04/2014 tarihli ve 2014/81 Değişik İş No.lu Kararıyla, ilgili internet sitesi tarafından gereğinin yerine getirilmemesi durumunda, youtube.com internet sitesinin tüm yayınına erişimin engellenmesine ve suça konu içerikler kaldırılıncaya kadar erişime engelin devamına hükmedilmiştir. Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesinin 09/04/2014 tarihli ve 2014/91 Değişik İş No.lu Kararı ile 2014/381 Değişik İş No.lu Kararında belirtilen 15 linke erişimin engellenmesine dair Kararın aynen devamına ve youtube.com internet sitesinin bu şekilde erişime açılmasına karar verilmiştir. Youtube tarafından 2014/381 Değişik İş No.lu Kararda yer alan 15 linkteki içeriklerin bir kısmının kaldırılmış olduğu, bir kısım linklerde ise içeriğin tamamen çıkarılmayarak sadece Türkiye’den erişimin engellendiği ancak, yurtdışından erişimin mümkün olduğu tespit edilmiştir. 27/03/2014 tarihinden bugüne kadar ilgili internet sitesinde aynı içeriği taşıyan toplam 151 link tespit edilmiş, bu içeriklerin çıkarılması için Youtube’a bildirimde bulunulmuştur. Youtube tarafından bu içeriklerin bir kısmının kaldırılmış olduğu, bir kısım linklerde ise içeriğe sadece Türkiye’den erişimin engellendiği fakat, yurtdışından erişilebildiği tespit edilmiştir. Ayrıca, aynı içeriği taşıyan bir kısım linklerin halen yayınlanmaya devam ettiği görülmektedir. Diğer taraftan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret niteliğindeki içerikler nedeniyle youtube’a uyarı mesajları gönderilmiş olup, söz konusu içerikler çıkarılmadığı için 27/03/2014 tarihinden itibaren 5651 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi ile (4) numaralı fıkrası hükümleri uyarınca erişimin engellenmesi tedbiri uygulanmıştır. Söz konusu içeriklerin bir kısmı hala ilgili internet sitesinde yayınlanmaya devam ettiğinden, youtube.com internet sitesine uygulanan erişimin engellenmesi tedbirine devam edilmektedir.”          Bu arada Youtube LCC tarafından erişimin engellenmesine ilişkin karara karşı açılan davada Ankara İdare Mahkemesi 2/5/2014 tarih ve E. 2014/655 sayılı kararıyla yürütmenin durdurulmasına karar vermiş, anılan karar 7/5/2014 tarihinde TİB’e tebliğ edilmiştir. B. İlgili Hukuk         Anayasa’nın maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”          2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:“Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir”.         2577 sayılı Kanun’un “Kararların sonuçları” başlıklı maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:“Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.”         4/5/2007 tarih ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir:  “(1) İn­ter­net or­ta­mın­da ya­pı­lan ve içe­ri­ği aşa­ğı­da­ki suç­la­rı oluş­tur­du­ğu hu­su­sun­da ye­ter­li şüp­he se­be­bi bu­lu­nan ya­yın­lar­la il­gi­li ola­rak eri­şi­min en­gel­len­me­si­ne ka­rar ve­ri­lir:a) 26/9/2004 ta­rih­li ve 5237 sa­yı­lı Türk Ce­za Ka­nu­nun­da yer alan; 1) İn­ti­ha­ra yön­len­dir­me (mad­de 84), 2) Ço­cuk­la­rın cin­sel is­tis­ma­rı (mad­de 103, bi­rin­ci fık­ra),3) Uyuş­tu­ru­cu ve­ya uya­rı­cı mad­de kul­la­nıl­ma­sı­nı ko­lay­laş­tır­ma (mad­de 190), 4) Sağ­lık için teh­li­ke­li mad­de te­mi­ni (mad­de 194), 5) Müs­teh­cen­lik (mad­de 226), 6) Fu­huş (mad­de 227),7) Ku­mar oy­nan­ma­sı için yer ve im­kân sağ­la­ma (mad­de 228),suç­la­rı.b) 25/7/1951 ta­rih­li ve 5816 sa­yı­lı Ata­türk Aley­hi­ne İş­le­nen Suç­lar Hak­kın­da Ka­nun­da yer alan suç­lar.(2) Erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde hâkim, kovuşturma evresinde ise mahkeme tarafından verilir. Soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı tarafından da erişimin engellenmesine karar verilebilir. Bu durumda Cumhuriyet savcısı kararını yirmidört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Bu süre içinde kararın onaylanmaması halinde tedbir, Cumhuriyet savcısı tarafından derhal kaldırılır.Erişimin engellenmesi kararı, amacı gerçekleştirecek nitelikte görülürse belirli bir süreyle sınırlı olarak da verilebilir. Koruma tedbiri olarak verilen erişimin engellenmesine ilişkin karara 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz edilebilir. (3) Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı tarafından verilen erişimin engellenmesi kararının birer örneği, gereği yapılmak üzere Başkanlığa gönderilir. (4) İçeriği birinci fıkrada belirtilen suçları oluşturan yayınların içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunması halinde veya içerik veya yer sağlayıcısı yurt içinde bulunsa bile, içeriği birinci fıkranın (a) bendinin (2) ve (5) ve (6) numaralı alt bentlerinde yazılı suçları oluşturan yayınlara ilişkin olarak erişimin engellenmesi kararı re’sen Başkanlık tarafından verilir. Bu karar, erişim sağlayıcısına bildirilerek gereğinin yerine getirilmesi istenir.(5) Erişimin engellenmesi kararının gereği, derhal ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren yirmidört saat içinde yerine getirilir. (6) Başkanlık tarafından verilen erişimin engellenmesi kararının konusunu oluşturan yayını yapanların kimliklerinin belirlenmesi halinde, Başkanlık tarafından, Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur.(7) Soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi halinde, erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Bu durumda Cumhuriyet savcısı, kovuşturmaya yer olmadığı kararının bir örneğini Başkanlığa gönderir. (8) Kovuşturma evresinde beraat kararı verilmesi halinde, erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Bu durumda mahkemece beraat kararının bir örneği Başkanlığa gönderilir.(9) Konusu birinci fıkrada sayılan suçları oluşturan içeriğin yayından çıkarılması halinde; erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından kaldırılır. (10) Koruma tedbiri olarak verilen erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen yer veya erişim sağlayıcılarının sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.(11) İdarî tedbir olarak verilen erişimin engellenmesi kararının yerine getirilmemesi halinde, Başkanlık tarafından erişim sağlayıcısına, onbin Yeni Türk Lirasından yüzbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. İdarî para cezasının verildiği andan itibaren yirmidört saat içinde kararın yerine getirilmemesi halinde ise Başkanlığın talebi üzerine Kurum tarafından yetkilendirmenin iptaline karar verilebilir.(12) Bu Kanunda tanımlanan kabahatler dolayısıyla Başkanlık veya Kurum tarafından verilen idarî para cezalarına ilişkin kararlara karşı, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir.(13) İşlemlerin yürütülmesi için Başkanlığa gönderilen hakim ve mahkeme kararlarına 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre Başkanlıkça itiraz edilebilir.(14) (Ek: 12/7/2013-6495/47 md.) 14/3/2007 tarihli ve 5602 sayılı Şans Oyunları Hasılatından Alınan Vergi, Fon ve Payların Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde tanımlanan kurum ve kuruluşlar, kendi görev alanına giren suçların internet ortamında işlendiğini tespit etmeleri hâlinde, bu yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı alabilirler. Erişimin engellenmesi kararları uygulanmak üzere Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına gönderilir.(15) Bu maddeye göre soruşturma aşamasında verilen hâkim kararı ile 9 uncu ve 9/A maddesine göre verilen hâkim kararı birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından verilir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4705
Başvurucular video paylaşım sitesi youtube. com isimli internet sitesine erişimin engellenmesine dair 27/3/2014 tarihli Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) işlemi nedeniyle Anayasa’nın 22. , 26. , 27. , 40. , 48. ve 67. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
1
Başvuru, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemli sigorta tahkim komisyonu başvurusunda talebin zamanaşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/10/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Sigortalı 47 XX 008 plakalı araç, 15/8/2007 tarihinde meydana gelen trafik kazasında başvurucuya çarparak başvurucunun yaralanmasına sebep olmuştur. Mardin Midyat Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 8/12/2011 tarihli rapora göre başvurucunun vücudunda %30 oranında kalıcı fonksiyon kaybı oluşmuştur. Başvurucu, kazaya karışan aracın zorunlu trafik sigortasını yapan sigorta şirketine 29/6/2016 tarihli dilekçeyle müracaat ederek zararın tazmini isteğinde bulunmuşsa da sigorta şirketi başvurucunun kaza neticesinde malul kaldığını, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na göre ceza zamanaşımı süresinin sekiz yıl olduğunu, bu nedenle başvurunun zamanaşımı süresi dolduğundan değerlendirilmeyeceğini belirtmiştir. Talebinin sigorta şirketi tarafından reddi üzerine başvurucu, Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyetine (Hakem) fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 000 TL iş göremezlik tazminatının ödenmesi yönünde karar verilmek üzere başvuruda bulunmuştur. Hakem 27/9/2016 tarihli kararla başvurunun 5237 sayılı Kanun'da öngörülen sekiz yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra yapıldığından bahisle kesin olarak reddine karar vermiştir. Karar 10/10/2016 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/10/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun Hükümleri 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır." 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında sigorta sözleşmesinden veya Hesaptan faydalanacak kişiler ile Hesap arasında doğan uyuşmazlıkların çözümü amacıyla Birlik nezdinde Sigorta Tahkim Komisyonu oluşturulur..." 5684 sayılı Kanun'un maddesinin on ikinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:  “Beş bin Türk Lirasının altındaki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararları kesindir. Beş bin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararlarına karşı kararın Komisyonca ilgiliye bildiriminden itibaren on gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere Komisyon nezdinde itiraz edilebilir. ...Beşbin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararları bu madde uyarınca süresinde itiraz başvurusunda bulunulmaması hâlinde kesinleşir. (Ek cümle: 3/4/2013-6456/45 md.) Bu uyuşmazlıklar hakkında bu madde uyarınca yapılan itiraz üzerine verilen karar kesindir. (Ek cümle: 3/4/2013-6456/45 md.) Kırk bin Türk Lirasının üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında itiraz üzerine verilen kararlar için temyize gidilebilir. (Değişik cümle: 13/6/2012-6327/58 md.) Ancak, tahkim süresinin sona ermesinden sonra karar verilmiş olması, talep edilmemiş bir şey hakkında karar verilmiş olması, hakemlerin yetkileri dahilinde olmayan konularda karar vermesi ve hakemlerin, tarafların iddiaları hakkında karar vermemesi durumlarında her hâlükarda temyiz yolu açıktır. Temyize ilişkin usûl ve esaslar hakkında Hukuk Usûlü Muhakemeleri Kanunu uygulanır.” 5684 sayılı Kanun'un maddesinin on dördüncü fıkrası şöyledir: "Mahkemeye ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca Tüketici Sorunları Hakem Heyetine intikal etmiş uyuşmazlıklar ile ilgili olarak Komisyona başvuru yapılamaz." 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun maddesinin gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Sigorta ettirenler veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasındaki uyuşmazlıklar adli yargı mekanizmalarıyla çözümlenmektedir. Ancak sigortacılık alanında ihtisas mahkemelerinin olmaması, yargı sürecinin uzun zaman alması ve masraflı olması, sigortalıların mağduriyetine neden olmakta ve zararın telafisi uzun zaman aldığından sigortanın var olma amacına aykırılık teşkil etmektedir...Madde ile getirilmek istenilen tahkim sistemi ile, sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ile riski üstlenen taraf arasında sigorta sözleşmesinden doğan tüm uyuşmazlıkların çözümü amaçlanmaktadır...Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda yer alan tahkim sisteminin temel esas ve usulleri çerçevesinde sistem şekillendirilmiştir. ...Tahkim sisteminin işleyişe kavuşması ve uygulama alanı bulması, sigortalıların sistemin tarafsızlığına olan güveninin sağlanması ile mümkün olabilecektir. Bu amaçla, sigorta hakemliği müessesesi tasarlanmış ve belirli niteliklere sahip kişilerin, Komisyona başvurarak listeye kaydolmaları temin edilmiştir. Uyuşmazlığın çözümüne ilişkin Komisyona yapılacak başvuruda, belirli usul ve esaslar çerçevesinde, Komisyonca listeden bir hakem atanacak ve uyuşmazlık tamamen tarafsız olan hakem tarafından çözülecektir." Yargısal Kararlar Yargıtay Hukuk Dairesinin 23/9/2019 tarihli ve E.2016/19788, K.2019/8363 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:" 2015 tarihinde müvekkilinin malik ve sürücüsü, davalının kasko sigortacısı olduğu araca arkadan başka bir aracın çarpmasıyla oluşan maddi hasarlı trafik kazası sonrası müvekkilinin can güvenliği nedeniyle olay yerinden uzaklaştığını, davalıya oluşan hasar bedelinin ödenmesi için başvurulmasına karşın ödeme yapılmadığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 000,00 TL tazminatın temerrüt tarihinden işleyecek avans faizi ile karşı taraftan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir....Sigorta Tahkim Komisyonu Hakemince, başvurunun reddine karar verilmiş, Sigorta Tahkim Komisyonu Uyuşmazlık Hakem kararı, başvuran vekili tarafından temyiz edilmiştir.... beş bin Türk Lirasının altındaki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararları kesindir. Beş bin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararlarına karşı Komisyon nezdinde itiraz edilebilir. İtiraz talebi münhasıran bu talepleri incelemek üzere Komisyon tarafından teşkil edilen hakem heyetlerince incelenir....açıklanan nedenlerle başvuran vekilinin temyiz dilekçesinin reddine..." Yargıtay Hukuk Dairesinin 10/10/2019 tarihli ve E.2016/14668, K.2019/9232 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"5684 sayılı Sigortacılık Yasasının 30/maddesi gereği sigorta tahkim komisyonlarının 000,00 TL'yi geçmeyen kararları kesindir. Kesin olan kararların temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 1990 gün3/4sayılıİçtihadıBirleştirme Kararı uyarınca Yargıtay’ca da temyiz isteminin reddine karar verilebilir."B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından davasının ...görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hakem kararı nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti Tahir Molu ve Molin İnşaat Şirketi/Türkiye (B. No: 23173/94,22/10/1996) başvurusunda incelemiştir. Bu karara konu olayda Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca (TOKİ) İstanbul'un Halkalı ilçesinde yapılacak toplu konut projesine yönelik olarak başvurucu inşaat şirketi ve diğer altı şirket tarafından inşaat yapımına ilişkin sözleşme imzalanmıştır. Sözleşme kapsamında çıkan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözüleceği kararlaştırılmıştır. Sözleşmeden sonra Bakanlar Kurulu kararıyla kamu inşaatlarına yönelik harcamalara ilişkin fiyatlandırmada değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişiklik neticesinde sözleşme yapılan inşaat şirketlerinin zarara uğramaması için konut projesinin süresinin uzatılacağı bildirilmiştir. Bahsedildiği gibi altı şirkete inşaat yapım sürecine yönelik ek süreler verilmiş ancak başvurucu şirkete talep ettiği süreden çok daha az bir süre verilmiştir. Diğer şirketler çalışmalarını tamamlarken başvurucu şirket faaliyetlerini askıya almak zorunda kalmıştır. TOKİ, başvurucu şirkete yazı göndererek tahkime başvurmuştur. Başvurucu da tahkim yoluyla maddi ve manevi zararları için talepte bulunmuştur. Hakem, uyuşmazlığa ilişkin kararını vermiş; taraflar hakem kararına karşı Yargıtaya temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Yargıtay Hukuk Dairesi yapılan tahkimin geçersiz olduğuna karar vermiş, başvurucu şirket asliye hukuk mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu şirket; hakem ve Yargıtay tarafından yargılamanın makul bir süre içinde yapılmadığını belirterek adil yargılanma hakkının, Yargıtay tarafından verilen karar ile de mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. AİHM, başvuruda hakem ve Yargıtay süreçlerini ayrı ayrı incelemiştir. Hakem yargılaması sürecine yönelik olarak başvurucu şirketin TOKİ ile tahkim anlaşması yapmasıyla uyuşmazlığın hakeme sevk edildiğini, böylece başvurucunun uyuşmazlığı mahkemeye sunma olasılığından feragat ettiğini vurgulamıştır. AİHM ayrıca tahkim anlaşması zorla imzalatılmadıkça AİHS'in maddesinin güvencelerinden de feragat edilmiş olunacağını belirtmiştir. Başvurucu şirket tarafından tahkim sözleşmesinin idarece kendilerine zorla dayatıldığı ileri sürülmüşse de sözleşmenin zorla imzalatıldığına ilişkin olarak herhangi bir iç hukuk yoluna başvurulmamış ve iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması sebebiyle bu iddianın incelenmeyeceği ifade edilmiştir. AİHM, maddenin güvencelerinin uygulanabilirliğini tespit etmek için sadece taraflar arasında yapılan tahkim anlaşmasının veya tahkimin niteliğinin değil tahkime ilişkin yasal düzenlemelerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. AHİM bu durumda tahkim prosedürünün 6100 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğunu hatırlatmıştır. Mahkemelerin müdahalesi söz konusu olmadıkça hakemin işlemlerinden devletin sorumlu tutulamayacağını, bu kapsamda başvuru konusu olaya ilişkin de hakem kararı açısından yargılamanın uzunluğuna yönelik devlete atfedilebilir bir kusur olmadığını ifade etmiş; Yargıtayda geçen inceleme süresinin bir yıl olduğunu belirterek bu sürenin makul olduğu sonucuna varmış ve başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/58665
Başvuru, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemli sigorta tahkim komisyonu başvurusunda talebin zamanaşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu; 2006 yılında yapılan Kamu Personeli Seçme Sınavı'na girerek Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü Çorlu Hava Meydanı Müdürlüğüne itfaiyeci olarak yerleştirildiğini, "27 yaşından gün alamamış olmak" koşulunu sağlamadığı gerekçesiyle atamasının yapılmadığını beyan etmiştir. Başvurucu tarafından, atamasının yapılmaması işlemi aleyhine 25/1/2007 tarihinde iptal ve tam yargı davası açılmıştır. Ankara İdare Mahkemesinin 28/6/2007 tarihli ve E.2007/290, K.2007/974 sayılı kararı ile dava konusu işlemin iptaline, işlem nedeniyle başvurucunun mahrum kaldığı parasal hakların idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmiştir. Davalı idarenin temyizi üzerine Danıştay Onikinci Dairesinin 9/7/2010 tarihli ve E.2010/1522, K.2010/3899 sayılı ilamıyla İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyulmayarak yapılan incelemede Ankara İdare Mahkemesinin 29/9/2010 tarihli ve E.2010/1748, K.2010/1096 sayılı kararı ile ilk kararda ısrar edilmiştir. Davalı idarelerin temyizi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 25/9/2013 tarihli ve E.2011/239, K.2013/2499 sayılı ilamı ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 5/11/2015 tarihli ve E.2014/2210, K.2015/3895 sayılı ilamı ile reddedilmiştir. Başvurucu 19/11/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18126
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ölüm olayının etkili bir şekilde soruşturulmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekleri ile onaylı suretleri Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gönderilen soruşturma dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 14/3/2014 tarihinde Muğla ili Ula ilçesi Çıtlık köyündeki bir çiftlik evinde başından vurulmuş vaziyette bulunan 1971 doğumlu Nihat Devecioğlu'nun eşidir. Başvurucunun eşi Nihat Devecioğlu -bireysel başvuru ve soruşturma dosyasına yansıdığı kadarıyla- ölüm olayı meydana gelmeden önce Muğla'nın Marmaris ilçesinde ikamet etmekte ve bu ilçede ticaretle uğraşarak geçimini sağlamaktaydı. Nihat Devecioğlu 13/3/2014 tarihinde saat 00 ile 00 sıralarında evinde akşam yemeğini yemiş, akabinde ise yine kendisine ait çiftlik evine gitmek üzere evinden ayrılmıştır. Nihat Devecioğlu ertesi gün kendisine ait iş yerine gitmemiştir. Bunun üzerine iş yerinin muhasebecisi 14/3/2014 tarihinde saat 30 sıralarında Nihat Devecioğlu'nun eşini (başvurucuyu) telefonla arayarak Nihat Devecioğlu'nun işe gelmediğini ve telefonlarına bakmadığını söylemiştir. Bu olay üzerine başvurucu, Nihat Devecioğlu'na ulaşmaya çalışmış fakat ulaşamayınca kardeşi Ü.den çiftlik evine gitmesini ve eniştesini uyandırmasını istemiştir. Ü., çiftlik evine vardığında Nihat Devecioğlu'nu başından vurulmuş vaziyette ölü olarak bulmuştur. Bunun üzerine Ü., telefonla jandarmayı aramış ve olay hakkında jandarmaya bilgi vermiştir. Olay hakkında kendisine bilgi verilen Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı nöbetçi Cumhuriyet Savcısı, olay yerinin olduğu gibi muhafaza edilmesini istemiş, ayrıca olay yeri inceleme ekibinin ölümün gerçekleştiği yere yönlendirilmesi talimatını vermiştir. Saat 00 sıralarında olay yerine gelen olay yeri inceleme ekibi, Cumhuriyet Savcısı'nın ölümün gerçekleştiği yere gelmesini müteakip olay yeri incelemesine başlamıştır. Olay yeri incelemesi sonucunda tanzim edilen olay yeri inceleme raporunda özetle olay yerinin Nihat Devecioğlu'na ait etrafı duvar ve parmaklıklarla çevrili bir bahçe içindeki tek kattan oluşan bir ev olduğu, olay yerinde Akyaka Jandarma Karakol Komutanlığı ekiplerince acil önlemlerin alındığının görüldüğü, olayın oturma odası olarak kullanılan yerde meydana geldiği, buraya gidildiğinde odanın girişinde sağ tarafta bulunan kanepe üzerinde sırtüstü yatar pozisyonda, baş kısmı sağ kısmından ve sağ kulak bölgesinden yara almış vaziyette 45 yaşlarında bir erkek cesedin bulunduğunun görüldüğü, ölen kişinin üzerinde göbek üstünde bir av tüfeğinin bulunduğu, olay yerinin genel özellikleri dikkate alındığında ölen kişinin intihar ettiğinin değerlendirildiği belirtilmiştir. Olay yeri incelemesi sonucunda; ölen kişinin el ve yüz bölgesinden alınan svaplar ile olay esnasında kişinin üzerinde bulunan kazak, atış artığı analizi için muhafaza altına alınmıştır. Bunların yanı sıra olay yerinde bulunan av tüfeği ile fişek ve kartuş, balistik inceleme için muhafaza altına alınmıştır. Cumhuriyet Savcısı'nın talimatı üzerine ayrıca ölen kişinin on parmak izi alınmıştır. Olay yerinde 14/3/2014 tarihinde ölü muayene işlemi gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet Savcısı ve doktor bilirkişinin de hazır bulunduğu bu işlem neticesinde hazırlanan ölü muayene ve otopsi tutanağında, cesedin baş bölgesinin sağ kısmının muhtemelen ateşli silah yaralanmasına bağlı olarak tamamen parçalandığı, ölenin vücudunun soğuduğu, kesin ölüm sebebinin tespiti amacıyla cesedin Adli Tıp Kurumuna gönderilmesinin uygun olduğu belirtilmiştir. Anılan tutanakta ayrıca konutta, ölüm olayının gerçekleştiği odada, kapıda ve pencerelerde herhangi bir zorlama izinin bulunmadığı; olay yerinde olağanın dışında bir dağınıklığın söz konusu olmadığı, olay yeri inceleme ekibinin gerekli fotoğraflamaları yaptığı ifade edilmiştir. Ölü muayenesindeki değerlendirmeler üzerine kesin ölüm sebebinin tespiti amacıyla aynı tarihte klasik otopsi işlemi gerçekleştirilmiş ve otopsi sırasında cesetten kan örnekleri alınmıştır. Otopsi sonucunda hazırlanan 30/4/2014 tarihli raporun ilgili kısmı şöyledir:" (...)Yüzde; sağ tarafta, çene altından başlayıp yanağı kateden 21x12 cm'lik açık yara bulunduğu, yara içine bakıldığında dil, maksiler sinüs zigomatik kemik ve temporal kemiğin petros parçasının hasarlanmış olduğu, kafatasının kırık bölgesinden beyin dokusunun görüldüğü, yara içinde is ve yanığın dikkati çektiği ve yara içerisinde saçma tanelerinin bulunduğu, sağ kulağın yerinde olmadığı, sol kulaktan kan gelmekte olduğu görüldü.Saptanan bu bulgular dışında herhangi bir darp ve cebir izi ile kesici delici alet yaralanmasına ratlanmadı. (...)Antalya Kimya İhtisas Dairesi Toksikoloji Şubesi'nin 08/04/2014 tarihli ve 2014/517/269/269 sayılı raporunda; kanda; alkol (Etil ve Metil alkol) tespit edilmediği, sistematiğimizdeki uyutucu-uyuşturucu maddelerin tespit edilmediği, sistematiğimizdeki maddelerin tespit edilmediği, idrarda; sistematiğimizdeki uyutucu-uyuşturucu maddelerin tespit edilmediği, sistematiğimizdeki maddelerin tespit edilmediği bildirildiğine göre;SONUÇ: 14/03/2014 tarihinde av tüfeği ile intihar ettiği bildirilen İbrahimoğlu1971 doğumlu Nihat Devecioğlu'nun cesedine 14/03/2014 tarihinde Adli Tıp Şube Müdürlüğünce yapılan otopsiden ve tetkiklerden elde edilen ve yukarıya kaydedilen bulgular dikkate alındığında,1) Şahsın bitişik atış mesafesinden yapılmış ateşli silah saçma tanesi yaralanmasına bağlı kafatası kırıkları ve beyin harabiyeti nedeniyleölmüş olduğunu, 2) Şahsın ölümü üzerine etkili başkaca bir dış etkenin tespit edilmediğini bildirir tıbbi kanaat raporudur." Olay yeri incelemesi neticesinde muhafaza altına alınan 159150 seri numaralı av tüfeği ile fişek ve kartuş, gerekli tetkiklerin yapılması amacıyla Aydın Jandarma Kriminal Laboratuvarı Amirliğine gönderilmiştir. Aydın Jandarma Kriminal Laboratuvarı Amirliğince yapılan balistik inceleme neticesinde hazırlanan 25/3/2014 tarihli uzmanlık raporunda; 159150 seri numaralı av tüfeğinin ateş etmeye mani mekanik herhangi bir arızasının bulunmadığı, yapılan deneme atışlarında fişeklerin patladığının görüldüğü, incelenmek için gönderilen bir adet 12 kalibre av fişeği kartuşunun 159150 seri numaralı av tüfeği ile atılmış olduğu tespitleri yapılmıştır. Ölen kişinin el ve yüz bölgesinden alınan svaplar ile olay esnasında kişinin üzerinde bulunan kazak, atış artığı analizi yapılması için Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı Kimyasal İnceleme Laboratuvarına gönderilmiştir. Kimyasal İnceleme Laboratuvarı görevlileri tarafından hazırlanan 4/4/2014 tarihli uzmanlık raporuna göre Nihat Devecioğlu'na ait svapların tümü üzerinde atış artığı tespit edilmiştir. Olay yeri incelemesi neticesinde muhafaza altına alınan kazak üzerinde yapılan atış artığı analizi sonucunda ise kazağın göğüs orta bölgesinde yaklaşık 1,5x1,5 cm ebatlı bir delinme olduğu, kazaktaki delinme bölgesi etrafında atış artıklarının bulunduğu, atış artıklarının dağılımı ve yoğunluğu dikate alındığında atışın bitişiğe yakın atış olduğu değerlendirilmiştir. Ayrıca kazağın ön ve kol bölgesinde de atış artıklarının bulunduğu tespit edilmiştir. Aydın Jandarma Kriminal Laboratuvarı Amirliğince 24/3/2016 ile 26/3/2016 tarihinde yapılan parmak ve avuç izi incelemesinde tüfek üzerinde mukayeseye elverişli iz olmadığı tespit edilmiştir. Nihat Devecioğlu'nu vurulmuş vaziyette ilk gören Ü.nin otopsi sırasında kimlik tanığı sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Ü.nin ifadesi şöyledir:"Bana gösterdiğiniz ceset (...) Nihat Devecioğluna aittir. Kendisi benim eniştemdir. Marmaris'te otururdu. Ancak hafta sonları ve yazları ölü olarak bulunduğu çiftlik evini de kullanırdı. Bu sabah Marmaris'te bulunan işyerine gitmeyince işyerinde bulunan çalışanları ablamı aramışlar. Ablam da beni saat 30 civarlarında telefonla aradı ve eniştemin işyerine gitmediğini, benim aramamı istedi. Ben o sırada Gökova'da dörtyolda bulunan iş yerindeydim. Ablam bana çiftlik evinde olabileceğini söyleyince araçla çiftlik evine gittim. Kumanda ile açılan kapı kapalıydı. Ancak ölenin aracı evin sağ tarafında park halindeydi. Aracı görünce evde olduğunu anladım. Kapının üzerinden atlayarak içeri girdim. Konutun kapısının üzerinde anahtar vardı. Kapı kilitli değildi. Anahtarı çevirerek içeriye girdim. Odalara baktım. Oturma odası olarak kullanılan sol arka odaya baktığımda kanepenin üzerinde eniştemi kucağında av tüfeği ile yatarak gördüm. Hemen yanına gittim, kafası parçalanmış durumdaydı. Öldüğünü anlayınca hemen jandarmayı aradım ve 112 Acil Servise haber verdim. Jandarma görevlileri hemen gelerek gerekli çalışmaları başlattılar. Ben kendisinin neden intihar ettiğini bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla çok fazla ekonomik sıkıntı yoktu. Kredi kullanmıştı ancak sahip olduğu mal varlığı kullanmış olduğu kredileri kat be kat karşılayacak şekildeydi. Ben kendisini ölmeden önce en son pazartesi günü yani 10 Mart 2014 günü Marmaris'te görmüştüm. Bildiğim kadarıyla ablamla zaman zaman tartışmaları oluyordu ancak bu her evde olan ufak tartışmalardı. Benim olay hakkında bilgi ve görgüm bundan ibarettir." Soruşturma kapsamında 20/3/2014 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucunun ifadesi şöyledir:"Nihat Devecioğlu ile 20 yıllık evliyiz ve 2 tane çocuğumuz vardır. Eşim Nihat Devecioğlu’nun herhangi bir maddi sorunu olmadığı gibi herhangi bir kimseye de borcu yoktur. Eşim Nihat Devecioğlu hayat dolu bir insandı ve intihar edecek yapıda birisi de değildi. Ben eşim Nihat Devecioğlu’nun intihar etmiş olduğuna inanmıyorum. Tüfeğin yanlışlıkla ateş almış olduğunu düşünüyorum. Eşim silah kullanmasını severdi ancak profesyonel bir silah kullanıcısı değildi. Eşim Nihat Devecioğlu’nu en son 13/3/2014 günü saat 00-00 saatleri arasında gördüm. O gün eşim Nihat Devecioğlu’na yemek hazırladım. Eşim yemeğini yedi ve yemekten sonra … plakalı aracımız ile evden ayrıldı.(...) 14/3/2014 günü sabahında tekrardan Marmaris'e geri dönecek ve arabayı bana bırakacaktı. 14/3/2014 günü işyerinin muhasebecisi Ahmet beni sabah saat 30 sıralarında aradı. Eşim Nihat Devecioğlu’nu aramış olduğunu ve telefonun çaldığı halde cevap vermediğini söyleyerek evdeyse uyandırmamı söyledi. Ben de eşimin Çıtlık Köyündeki çiftlik evinde olduğunu, lazımsa uyandırırım diyerek telefonu kapattım. Sonra eşimi defalarca aradım fakat cevap vermedi. Bunun üzerine Gökova'da iş yeri olan kardeşim Ü.yi arayarak “enişteni telefon ile defalarca aradım, ancak enişten telefonu açmadı. Eve gidip uyandır, dükkandan arayıp duruyorlar” diye söyledim. Kardeşim Ü. bana tamam abla ben gider bakarım ve uyandırırım diye söyledi. Bir süre sonra kardeşim Ü.yi tekrar aradım ve “Gittin mi” diye sordum. Kardeşim Ü. de bana şimdi çıkıyorum abla ben bakınca seni ararım dedi. Daha sonra da kardeşim Ü. ile telefon irtibatımız koptu. Eşim Nihat Devecioğlu ile uzun süredir herhangi bir kavgamız ve mutsuzluğumuz olmamıştır. Eşim ile tartışmamız olmamıştır. Hatta eşimi de evden ben uğurladım. Evden ayrılırken de eşim gayet mutlu bir şekilde ayrıldı. Bu olaydan dolayı şüphelendiğim herhangi bir kimse yoktur. Eşim Nihat Devecioğlu’nun herhangi bir düşman yoktur." Başvurucu, Muğla Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu 25/4/2014 tarihli bir dilekçe ile eşinin intihar neticesinde değil hata neticesinde ateşli silah yaralanması sonucu yaşamını yitirdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu anılan dilekçede özetle ölü muayene ve otopsi tutanağında geçen intihar ibaresinin hukuki dayanağı olmayan bir ibare olduğunu, eşinin sevilen ve saygı duyulan bir kişiliğe sahip olduğunu, Marmaris'te ticaretle uğraşan ve kendisine ait iki iş yeri bulunan eşinin hiçbir maddi sıkıntısının bulunmadığını, olay öncesinde eşini intihara sürükleyecek hiçbir olayın yaşanmadığını, bu kapsamda S.B., S.N. ve E.S.nin tanık olarak dinlenebileceğini belirtmiştir. Başvurucu, eşinin 13/3/2014 tarihinde çiftlik evine gitme sebebini ise "Çiftlikteki bir kısım tavukların sansar tipi yırtıcı bir hayvan tarafından öldürüldüğünü öğrenmesi ve daha fazla hayvanın telef olmasını engellemek" olarak ifade etmiştir. Başvurucu vekili, Muğla Cumhuriyet Başsavcılığına 16/5/2014 tarihli yeni bir dilekçe sunmuştur. Anılan dilekçede özetle ölüm olayının Nihat Devecioğlu'nun dikkatsiziliği neticesinde gerçekleştiği, Nihat Devecioğlu'nun intihar etmesini gerektirecek herhangi bir durumun somut olayda söz konusu olmadığı, olayın intihar olarak algılanmasının müteveffanın eşi ve çocukları için büyük bir üzüntü kaynağı olduğu belirtilmiş; bir önceki dilekçede adı geçen kişilerin tanık olarak dinlenmesi hususu yinelenmiştir. Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun talebi doğrultusunda adı geçen kişilerin tanık olarak dinlenmesine karar vermiştir. Tanık olarak dinlenen S.B.nin ifadesi şöyledir:"Ölen Nihat Devecioğlu benim babamdır. Kendisinin gerek biz çocukları ile gerek ailesi ile herhangi bir sorunu yoktu. İş hayatı son derece düzgündü. Hayat dolu bir insandı. Olayın olduğu gün bana birlikte Çıtlık köyünde bulunan çiftlik evimize gidelim ve evin kenarındaki telleri yenileyelim önerisinde bulundu. Özenle toplamış olduğu tavukları yemeye çalışan sansarlardan şikayetçiydi. Ben sınavım olduğu için önerisini reddettim. Kendisi aracına binerek çiftlik evine geldi. Ertesi günü evde ölü olarak bulunduğunu duydum. Benim olay anına ilişkin görgüye dayalı bilgim yoktur. Av tüfeği babama aitti ve ruhsatlıydı. Yaban hayvanlardan korunmak amacıyla evde bulunduruyor, zaman zaman da eline alıp dışarı çıkardı. Ben babamın intihar edip etmediğini, ya da olayın kaza olup olmadığını bilmiyorum. Ancak babam intihar edecek yapıda bir insan değildi. Benim tahminime göre her zaman ki gibi dışarıdan duymuş olduğu bir ses üzerine eline almış olduğu av tüfeği yanlışlıkla patlamış ve ölümüne neden olmuş olabilir. Yanlış kapatmış olabilir. Babamın herhangi bir düşmanı da yoktur. Olay nedeniyle kimseden şikayetçi değilim dedi." Başvurucunun talebi doğrultusunda tanık olarak dinlenen E.S.nin ifadesi şöyledir:"Ben Nihat Devecioğlu'nu 8-10 yıldır tanırım. Kendisi benim iş nedeniyle arkadaşlarımdan biridir. Aynı zamanda da Çıtlık köyünün bir mahallesinde de komşuyuz. İş yerim Marmaristedir. Olay günü işimden ayrıldıktan sonra Gökova kavşağında araba beklerken kendisi Marmaris tarafından geldi. Ben de aracına bindim. Onun evinin yol ayrımına kadar aynı araç içerisinde sohbet ederek geldik. Daha sonra o kendi evine kullanmış olduğu kamyonet tarzı araç ile gitti. Ertesi günü ben evinde ölü olarak bulunduğunu duydum. Olaya ilişkin görgüye dayalı bilgim yoktur. Benim bildiğim kadarıyla Nihat ustanın herhangi bir düşmanı yoktu. Ancak neden intihar ettiğini ya da intihar edip etmediğini, olayın bir kaza olup olmadığını bilmiyorum. Eşi, çocukları ve çevresi ile arası son derece iyiydi. Başkaca bir bilgim yoktur." Soruşturma kapsamında ifadesi alınan S.N.nin ifadesi ise şöyledir:"Ben Nihat Devecioğlu'nu yaklaşık 7 yıldır tanırım. Muhasebe işlerinin bir kısmını ben yürütüyordum. Kendisi sürekli yatırım yapmayı, işini büyütmeyi seven, etrafına yardım eden iyi bir insandı. Benim bildiğim kadarıyla herhangi bir sorunu yoktu. Öldüğü günün öncesinde akşam 00'a kadar Marmaris'te beraberdik. Daha sonra ayrıldı. Ayrılırken olağanüstü herhangi bir durum görmedim. Hatta bir sonraki gün bir müteahhit ile buluşma olasılığının bulunduğunu, yeni alınan yerde ne gibi işlemler yapabileceğimizi sordu. Arabasına binerek ayrıldı. Ertesi günü kendisine ait çiftlik evinde ölü olarak bulunduğunu duydum. Benim olaya ilişkin görgüye dayalı bilgim yoktur. Olayın intihar mı yoksa kaza mı olduğunu bilemiyorum. Herhangi bir düşmanı yoktu. İntihar edecek yapıya da sahip bir insan değildi. Çiftlik evinde av tüfeği vardı. Zaman zaman tavuklarını yemeye gelen sansardan şikayetçi oluyordu. Benim başkaca bir bilgim yoktur." Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma kapsamında elde ettiği verileri değerlendirerek Nihat Devecioğlu'nun ölüm olayı ile ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"(...)"Olay yerinde yapılan incelemede kapı ve pencerelerde herhangi bir zorlamanın bulunmadığı, tanık anlatımlarına göre ölenin olaydan en geç 6-7 saat önce Marmaristeki konutundan hareket ederek olayın gerçekleştiği Çiftlik evine geldiği, burada ruhsatsız olduğu belirlenen av tüfeğini alarak baş bölgesine ateş ettiği, olay öncesinde herhangi bir bilgi notu bırakmadığı belirlenmiştir.Dosyaya sunulan 2014 tarihli Muğla Adli Tıp Şube Müdürlüğüne ait klasik otopsi raporunda şahsın bitişik atış mesafesinden yapılmış ateşli silah, saçma tanesi yaralanmasına bağlı kafatası kırıkları ve beyin harabiyeti sonucu öldüğü, ölü üzerinde etkili olabilecek başkaca bir dış etken tespit edilmediği, kanında alkol, uyuşturucu ve uyutucu bulunmadığı belirtilmiştir.Jandarma Genel Komutanlığına ait 2014 tarihli kriminal raporda olay yeri incelemesi sırasında ölen üzerinden yöntemine uygun şekilde alınan tüm svaplar üzerinde atış artıklarının tespit edildiği, numune üzerinde bulunan delinme bölgesi etrafındaki atış artıklarının dağılımı ve yoğunluğu itibariyle yapılan atışın bitişiğe yakın atış olduğu, aynı atıkların ölene ait kazağın ön ve kol bölgelerinde de bulunduğu belirlenmiştir. Tanık anlatımları, olay yeri inceleme tutanakları, otopsi ve kriminal tutanakları birlikte değerlendirildiğinde ölenin olay tarihinde belirlenemeyen bir nedenle intihara karar verdiği, kendisine ait ruhsatsız av tüfeğini baş bölgesine dayayarak, bu atış sonucu beyinde gerçekleşen yaralanmaya bağlı olarak hayatını kaybettiği, ölümün gerçekleşmesinde kendisinin dışında üçüncü bir kişiye atfı mümkün kast yada kusur bulunmadığı, eylemin bu haliyle yasada suç olarak tanımlanmadığı anlaşıldığından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir." Başvurucu, genel olarak olayın intihar değil kaza olduğunu belirterek kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz etmiştir. İtiraz talebini inceleyen Muğla Sulh Ceza Hâkimliği, 22/7/2014 tarihli karar ile "(...) dosyanın yapılan incelemesinde Muğla Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu (...)" gerekçesiyle başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Bu karar 16/9/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 16/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:  “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” 5271 sayılı Kanun’un “Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: “(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adli görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.  (2) Adli kolluk görevlileri, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.”
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16387
Başvuru, ölüm olayının etkili bir şekilde soruşturulmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; yurt dışına çıkma yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirine karar verilmesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının, uzun yargılama nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, hakkında yürütülen soruşturma nedeniyle 5/11/2018 tarihinde tutuklanmış ve Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) yapılan yargılama sonucunda terör örgütü propagandası yapma suçundan verilen 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası istinaf incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Cezanın infazı devam ederken 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un ve maddeleri uyarınca söz konusu mahkûmiyet kararına temyiz yolu açılmış ve başvurucu, anılan kararı temyiz ederek infazın durdurulmasını ve tahliyesini talep etmiştir. Mahkeme 24/10/2019 tarihinde infazın durdurulmasına ve yurt dışı çıkış yasağına ilişkin adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar vermiştir. Başvurucu, yurt dışı çıkış yasağı tedbirinin kaldırılması için 30/10/2019 tarihinde itiraz başvurusu yapmıştır. Başvurucu itiraz dilekçesinde; ailesiyle birlikte uzun yıllardır Almanya'da yaşadığını ve bu ülkede çalıştığını, yasal değişikliği müteakip mahkûmiyet kararını temyiz ettiğini, talebi üzerine infazın durdurulduğunu ve tahliye edildiğini belirtmiştir. Bununla birlikte başvurucu; hakkında yurt dışı çıkış yasağı tedbiri uygulandığını ancak yurt dışında yaşadığı ve çalıştığı için ve temyiz incelemesi uzun sürebileceğinden bu tedbirin kendisi için ağır sonuçlara yol açabileceğini ifade etmiştir. Başvurucunun itirazı tedbir kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 24/11/2019 tarihinde öğrendikten sonra 18/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/41250
Başvuru, yurt dışına çıkma yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirine karar verilmesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının, uzun yargılama nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; satın alınan taşınmaz hissesi ön alım hakkını kullanan diğer paydaş adına tescil edildiği hâlde tüm alış masraflarının karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının, yetkisiz kişi tarafından açılan ön alım davasının kabul edilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, merkezi İstanbul'da bulunan bir dernektir. İstanbul'un Fatih ilçesi Kürkçübaşı Mahallesi'nde kâin 224 pafta 2390 ada 62 parsel numaralı ve arsa vasfında olan taşınmazın 3/20 hissesi bir mazbut vakıf olan Harameyn Vakfına (Vakıf), 17/20 hissesi ise gerçek kişilere aittir. Taşınmaz fiilen otopark olarak kullanılmaktadır. Taşınmaz 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun maddesi uyarınca serbest tasarrufa terki ancak taviz bedeli ödenmesi şartına bağlanan vakıf malı mahiyetindedir. Başvurucu, taşınmazın Vakfa ait olmayan 17/20 hissesini 16/3/2015 tarihinde 000 TL bedelle satın almıştır. Başvurucu, taşınmazın serbest tasarrufa terkini sağlayabilmek için Vakıflar Genel Müdürlüğüne (İdare) 722 TL taviz bedeli ödemiştir. Başvurucu ayrıca 206,25 TL tapu harcı ve döner sermaye bedeli ödemiştir. İdare 20/5/2015 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) ön alım hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Dava dilekçesinde, Vakfın taşınmazın hissedarı olması nedeniyle 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesi uyarınca ön alım hakkını haiz bulunduğu ifade edilmiş ve taşınmazın Vakıf adına tesciline karar verilmesi talep edilmiştir. Dava dilekçesinde sadece başvurucunun ödediği alış bedeli ile tapu harcının başvurucuya ödenmesi gerektiği, taviz bedelinin ödenmesi yükümlülüğünün bulunmadığı ifade edilmiştir. Dilekçede, başvurucunun taviz bedelinin haksız olduğunu düşünmesi hâlinde bunun istirdadı için dava açmasının önünde bir engelin bulunmadığı belirtilmiştir. 22/12/2015 tarihli cevap dilekçesinde başvurucu; taşınmazın taksim edilmesi hâlinde ön alım hakkının kullanılamayacağını, Vakfın mülkiyet hakkından kaynaklanan kullanma ve yararlanma hakkından süresiz bir biçimde vazgeçtiğini ve bunun hissedarlara taksimden daha güçlü haklar bahşettiğini belirtmiş, bu sebeple ön alım hakkının kullanılamayacağını ifade etmiştir. Cevap dilekçesinde; taviz bedelinin hukuki niteliğine ilişkin açıklamalar yapılmış, bu bedel ödenmeden vakıf taşınmazının tapu sicilinde alıcı adına tescilinin yapılamayacağı belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26/9/1990 tarihli ve E.1990/6, K.1990/3212/441 sayılı kararına atıfta bulunulan dilekçede, fiilî taksim yapılan hâllerde hissedarın ön alım hakkını kullanmasının kötü niyet teşkil ettiği savunulmuş; olaydaki taşınmazın uzun süredir kiraya verildiğine ve Vakfın hissesine isabet eden tutarın İdareye ödendiğine, ayrıca taviz bedelinin de yatırıldığına dikkat çekilerek İdarenin kötü niyetli olduğu iddia edilmiştir. Dilekçede, İdare tarafından bankaya depo ettirilen bedelin vadeli bir hesaba aktarılması talep edilmiştir. Mahkeme 13/10/2016 tarihli duruşmada 000 TL alış bedeli ile 206,25 TL tapu harcı ve döner sermaye bedeli toplamı olan 206,25 TL'nin bankaya depo edilmesi için bir sonraki duruşma tarihi olan 21/2/2017'ye kadar İdareye süre vermiştir. İdare 7/2/2017 tarihinde 206,25 TL'yi bankada depo etmiştir. Mahkeme 21/2/2017 tarihli kararıyla davanın kabulüne ve karar kesinleştiğinde 206,25 TL ön alım bedelinin başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Kararda, 4721 sayılı Kanun'un ve maddelerine yer verilerek ön alım hakkının kullanım koşullarının oluştuğu belirtilmiştir. Kararda ayrıca başvurucu aleyhine 528,38 TL nispi karar ve ilam harcı ile 574,60 TL nispi vekâlet ücretine hükmedilmiştir. Başvurucu 24/2/2017 tarihli dilekçesiyle ön alım bedelinin birer ay vadeli hesaba yatırılmasını talep etmiştir. Mahkemenin 30/3/2017 tarihli müzekkeresiyle Vakıflar Bankasına ön alım bedelinin birer ay vadeli hesaba yatırılması talimatı verilmiştir. Taraflar karşılıklı olarak istinaf yoluna müracaat etmiştir. İdare, vekâlet ücretinin eksik hesaplandığını ve 856,19 TL vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ise Vakfın yararlanma hakkından vazgeçip vazgeçmediğinin ve İdarenin Vakıf adına dava açma ehliyetinin bulunup bulunmadığının araştırılmamasından yakınmıştır. Başvurucu esasa yönelik ise İdarenin taviz bedeli alarak satışa zımnen muvafakat ettiğine dair iddiasının karşılanmadığından ve ayrıca fiilî taksimin bulunup bulunmadığı araştırılmadan karar verilmesinden şikâyet etmiştir. Başvurucu ayrıca depo edilen paranın vadeli hesaba aktarılmadan karar verilmesinin de hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, lehine hükmedilen tutarın taviz bedelini içermemesine ve aleyhine nispi karar ve ilam harcına hükmedilmesine yönelik bir iddia ileri sürmemiştir. İstinaf talebini inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 4/10/2017 tarihinde başvurucunun istinaf istemini esastan reddetmiş, İdarenin vekâlet ücretine ilişkin istinaf talebini ise kabul ederek başvurucu aleyhine hükmedilen vekâlet ücretini 856,19 TL şeklinde düzeltmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi ayrıca başvurucu aleyhine 496,98 TL nispi istinaf karar ve ilam harcına hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir:i. İdarenin taviz bedeli alması ön alım hakkından vazgeçildiği şeklinde yorumlanamaz.ii. 4721 sayılı Kanun'un maddesinde ön alım bedelinin satış bedeli ile alıcıya düşen harç ve giderlerden ibaret olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle taviz bedelinin de ön alım bedeli olarak depo edilmesi talebi yerinde değildir. iii. Başvurucunun Vakfın tasarruf hakkından vazgeçtiği ve taksim iddiası da yerinde değildir. 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin kabulünden sonra aynı taşınmaz üzerinde kuru mülkiyet (rekabe) hakkı ile mirasçılara kalan, nesilden nesile geçen tasarruf hakkı şeklinde ikili ayırım ortadan kaldırılmıştır. 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu'yla vakıf taşınmazlarının icareteyn ve mukataya bağlanması yasaklanmış, daha önce kurulmuş bu tür vakıfların tasfiyesi yoluna gidilmiştir. Anılan Kanun ve sonrasında çıkarılan 13/6/1945 tarihli ve 4755 sayılı Vakıflar Kanunu'na Ek Kanun hükümlerine göre taviz bedeli ödendikten veya taviz bedeli ödenmese dahi öngörülen yirmi yıllık süre geçtikten sonra vakıf taşınmazların tam mülkiyeti mutasarrıfa geçmiş, diğer bir söyleyişle vakıf taşınmazı özel mülk, mutasarrıf ise malik olmuştur. Mutasarrıf iken malik olan kişilerin mirasçı bırakmadan ölmeleri üzerine taşınmazları son mirasçı sıfatıyla Hazineye kalmıştır. Ancak kanun koyucu, öncesi vakıf olan taşınmazların vakfına (aslına) dönmesini daha uygun görmüş; -bazı ayrıcalıklar dışında- Hazineye intikal yolunu kapatmak istemiştir. Bu nedenle 22/9/1983 tarihli ve 2888 sayılı Kanun'un maddesiyle 2762 sayılı Kanun'un maddesi değiştirilip Hazinenin mirasçı olacağı yönündeki genel hükümden ayrılınmış ve mutasarrıfları mirasçısız bir şekilde ölen taşınmazların mahlulen vakfına rücu etmesi öngörülmüştür. iv. İdarenin tapudaki payını da bu şekilde Hazineden hükmen iktisap ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda artık Vakfa geçen payın bir mutasarrıfı bulunmadığı ve mutasarrıfın mirasçısı da kalmadığı için mülkiyetin Vakfa geçtiği anlaşılmaktadır. Başvurucu satın aldığı bu payın mutasarrıfı kabul edilemez. Ayrıca Vakfın ve davalının ayrı ayrı kullandıkları yerler de bulunmamaktadır. Taşınmazın tamamı başvurucu tarafından kiraya verilmek suretiyle kullanılmaktadır. Bu nedenle taksim savunması da yerinde görülmemiştir. v. Mahkemece hüküm altına alınan dava değerinin 206,25 TL olduğu gözetildiğinde hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca bu değer üzerinden hesaplanan nispi avukatlık ücretinin 856,19 TL olması gerekmiştir. Başvurucu bu karara karşı istinaf dilekçesindeki iddialarını tekrarlayarak temyiz yoluna başvurmuştur. Başvurucunun lehine hükmedilen tutarın taviz bedeli içermemesine ve aleyhine nispi karar ve ilam harcına hükmedilmesine yönelik bir iddiası mevcut değildir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 13/3/2019 tarihli kararıyla temyiz istemini reddetmiş ve Bölge Adliye Mahkemesi kararını onamıştır. Daire ayrıca başvurucu aleyhine 528,38 TL nispi temyiz karar ve ilam harcına hükmetmiştir. Nihai karar 15/4/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun ek beyan dilekçesine eklediği Vakıfbank İstanbul Adalet Sarayı Şubesine ait banka dekontlarından başvurucunun banka hesabına 10/4/2019 tarihinde 493,96 TL havale yapıldığı anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler." 4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Önalım hakkından feragatin resmî şekilde yapılması ve tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir. Belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçme, yazılı şekle tâbidir ve satıştan önce veya sonra yapılabilir.Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir.Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. " 4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Önalım hakkı, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır.Önalım hakkı sahibi, adına payın tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hâkim tarafından belirlenen süre içinde hâkimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/16601
Başvuru, satın alınan taşınmaz hissesi ön alım hakkını kullanan diğer paydaş adına tescil edildiği hâlde tüm alış masraflarının karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının, yetkisiz kişi tarafından açılan ön alım davasının kabul edilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, suça sürüklenen çocuğa güvenlik tedbiri uygulanmasının aile hayatına saygı hakkının ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 7/7/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyon tarafından 2018/126 sayılı bireysel başvurunun kişi yönünden irtibat nedeniyle 2017/32942 sayılı dosya ile birleştirilmesine ve incelemenin 2017/32942 numaralı başvuru üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Komisyonca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Birinci başvurucunun oğlu olan ve 2002 yılında doğan ikinci başvurucunun İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin 2006 yılında düzenlediği raporla %70 oranında otistik olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca 2009 yılında Çapa Tıp Fakültesi gözetiminde, altı aylık aile terapisi sonrasında ikinci başvurucu hakkında A Tipi Otizm raporu düzenlenmiştir. İkinci başvurucunun öğrenimine devam ettiği okulda hizmetli olarak görev yapan iki kişi, Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) ikinci başvurucu hakkında şikâyet dilekçesi vermiştir. Dilekçelerden, ikinci başvurucunun bir hizmetli ile bir öğrenciye saldırdığından yakınıldığı anlaşılmaktadır. Başsavcılık, ikinci başvurucu hakkında basit yaralama suçundan soruşturma başlatmıştır. Başsavcılık, 1/6/2016 tarihinde devam eden soruşturma bağlamında ikinci başvurucu hakkında tedbir kararı verilmesini yetkili Asliye Hukuk Mahkemesinden (Mahkeme) talep etmiştir. Başsavcılık talebinde; ceza soruşturması başlatılmasına rağmen suça sürüklenen çocuğun 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi kapsamında farik ve mümeyyiz olmadığı için kovuşturma açılamayacağı belirtilmiştir. On beş yaşını doldurmayan ve işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği olmayan suça sürüklenen çocukların bir ceza ve usul ilişkisinin tarafı olamayacağı vurgulanmıştır. Bununla birlikte anılan özellikteki suça sürüklenen çocuk hakkında 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun maddesi gereği koruma ve güvenlik tedbirine hükmolunabileceği belirtilerek ikinci başvurucu hakkında anılan Kanun kapsamında koruma ve güvenlik tedbirine karar verilmesi talep edilmiştir. Mahkeme, Çocuk Mahkemesi sıfatıyla yaptığı yargılamada; tensiple çocuk hakkında güvenlik tedbiri uygulanıp uygulanmayacağı yönünde bilirkişi raporu alınmasına karar vermiştir. Bu kapsamda bir psikolog ve iki sosyologdan oluşan bilirkişi heyetinden sosyal inceleme raporu almıştır. 28/7/2016 tarihli raporun başvurucular, okul müdürü, öğretmenler, şikâyetçiler gibi ilgili ve ikinci başvurucuyla bilgisi olan kişilerle görüşme yapılarak hazırlandığı görülmüştür. Raporda; ikinci başvurucunun otizm teşhisli olduğu, göz teması kurmaktan kaçındığı, yeniliğe ve yeni kişilerle iletişime kapalı olduğu, annesi ve babasıyla iletişim sıkıntısı yaşamadığı, ailenin çocuklarıyla ilgilendiği belirtilmiştir. İkinci başvurucunun yeni bir çevreye alışmasının zor olduğu, bu nedenle ailesiyle kalmasının çocuğun üstün menfaatine olduğu ancak kronik otizm teşhisi nedeniyle sağlık kontrollerinin ve gerekli takibin sağlanması adına desteklenmesi gerektiği vurgulanarak 5395 sayılı Kanun kapsamında bakım tedbirine ihtiyaç olmasa da sağlık tedbiri kararı alınmasının çocuğun yararına olduğu değerlendirmesine yer verilmiştir. İkinci başvurucunun ebeveynleri Mahkeme tarafından 14/2/2017 tarihli duruşmada dinlenmiştir. Çocuğun babası, tedbir talebinin Kanun'un amacına uygun olmadığını ve tedbir uygulanmasına rıza göstermediğini vurgulamıştır. Birinci başvurucu beyanında; çocuğu hakkında arka arkaya açılmış ceza soruşturmalarının kötü niyetli girişimlerin sonucu olduğunu, çocuğun yararına olmadığı açık olan özel eğitim uygulamasına zorlamak amacına yönelik olduğunu, çocuğun anılan uygulamadan zarar gördüğünü, bu durumu tanık ve hastane raporlarıyla kanıtlayabileceğini belirtmiştir. Mahkeme; Başsavcılığın taleplerinin kabulüne, çocuk hakkında üç ayda bir, Devlet Hastanesinde muayene edilmek suretiyle sağlık tedbiri uygulanmasına 25/2/2017 tarihinde karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; hükme esas alınabilecek nitelikte olan bilirkişi raporunda sağlık tedbirinin uygulanmasının uygun olacağının tespit edildiği hatırlatıldıktan sonra söz konusu tedbirin alınmasının çocuğun yüksek menfaatine olduğu, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine önemli katkı sağlayacağı kanaatine varıldığı vurgulanmıştır. Birinci başvurucu bu karara kendi adına ve ikinci başvurucuya velayeten itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde; Mahkemenin bakım tedbiri konusunda rapor alınması için bilirkişi heyetine dosyayı tevdi etmesine rağmen bilirkişilerin Mahkemenin yerine geçerek sağlık tedbiri uygulanması yönünde görüş bildirdiklerini belirtmiştir. Çocuk hakkında okuldan uzaklaştırmanın mümkün olmaması nedeniyle ikinci başvurucunun özel eğitim adı altında bir sınıfta tecrit edilmesinin sağlanmaya çalışıldığını, bu şekilde eğitim görmesini sağlamak amacıyla kötü niyetli olarak soruşturmalar başlatıldığını ifade etmiştir. Çocuğun okulda yaşadığı sıkıntıların gözönüne alınmadığı, durduk yere saldıran biri gibi tanıtılmaya çalışıldığı, ikinci başvurucunun tedavi tedbirine ihtiyacı olmadığı, tüm tedavi ve bakımının ailesi tarafından karşılandığı, tedbirin Kanun'un amacına uygun olmadığı vurgulanmıştır. İtiraz merci olan yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi 13/3/2017 tarihinde tedbir kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir. Nihai karar başvuruculara 8/6/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. 7/7/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Öte yandan İl Sağlık Müdürlüğü, Uzman Doktor A.E.nin ikinci başvurucuya dair muayene raporunu Mahkemeye sunarak üç ayda bir hastanede muayene şeklinde uygulanan sağlık tedbirinin sonlandırılmasını talep etmiştir. Mahkeme 20/3/2019 tarihinde ikinci başvurucu hakkındaki sağlık tedbirinin kaldırılmasına karar vermiştir. A. Ulusal Hukuk 5237 sayılı Kanun'un "Yaş küçüklüğü" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz..." 5237 sayılı Kanun'un "Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve ne suretle uygulanacakları ilgili kanunda gösterilir." 5395 sayılı Kanun'un "Tanımlar" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanunun uygulanmasında;a) Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda, Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu, Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,...İfade eder." 5395 sayılı Kanun’un "Temel ilkeler" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Bu Kanunun uygulanmasında, çocuğun haklarının korunması amacıyla;…b) Çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi,…d) Çocuk ve ailesi bilgilendirilmek suretiyle karar sürecine katılımlarının sağlanması,…f) İnsan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usûl izlenmesi,g) Soruşturma ve kovuşturma sürecinde çocuğun durumuna uygun özel ihtimam gösterilmesi,h) Kararların alınmasında ve uygulanmasında, çocuğun yaşına ve gelişimine uygun eğitimini ve öğrenimini, kişiliğini ve toplumsal sorumluluğunu geliştirmesinin desteklenmesi,j) Tedbir kararı verilirken kurumda bakım ve kurumda tutmanın son çare olarak görülmesi, kararların verilmesinde ve uygulanmasında toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması,…İlkeleri gözetilir." 5395 sayılı Kanun'un "Koruyucu ve destekleyici tedbirler" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlardan;...d) Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,...Yönelik tedbirdir." 5395 sayılı Kanun'un "Çocuklara özgü güvenlik tedbiri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1)Bu Kanunda düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirler, suça sürüklenen ve ceza sorumluluğu olmayan çocuklar bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak anlaşılır." 5395 sayılı Kanun'un "Mahkemelerin görevi" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:"Mahkemeler ve çocuk hâkimi, bu Kanunda ve diğer kanunlarda yer alan tedbirleri almakla görevlidir." 24/12/2006 tarihli ve 26386 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Çocuk Koruma Kanununa Göre Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması Hakkında Yönetmelik'in "Koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınmasında yetki ve usûl" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocuğun anası, babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen çocuğun menfaatleri bakımından kendisinin, ana, baba, vasisi veya birlikte yaşadığı kimselerin bulunduğu yerdeki çocuk hâkimince alınır. (2) Çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde, bu mahkeme kurulup göreve başlayıncaya kadar hakkında kovuşturma başlatılmış olanlar hariç, korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında tedbir kararları, aile mahkemeleri kurulan yerler bakımından bu mahkemeler, kurulu bulunmayan yerler bakımından asliye hukuk mahkemelerince alınır..." B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), önüne gelen birçok davada aile yaşamına saygının kamu makamlarına ebeveynler ve çocuklarını bir araya getirmek şeklinde pozitif bir görev yüklediğini ve bunun ayrılığa devletin değil bir ebeveynin yol açtığı durumlarda da geçerli olduğunu, bu alandaki pozitif yükümlülüğün bireyler arasındaki ilişkiler alanında dahi aile yaşamına saygıyı güvence altına almak için tasarlanmış, hem bireylerin haklarını koruyan düzenleyici yargısal bir çerçeve oluşturulmasını hem de fiilen hayata geçirilecek uygun tedbirlerin alınmasını gerektirdiğini ifade etmektedir (Hokkanen/Finlandiya, B. No: 19823/92, 23/9/1994, § 58; Glaser/Birleşik Krallık, B. No: 32346/96, 19/9/2000, § 63; Bajrami/Arnavutluk, B. No: 35853/04, 12/12/2006, § 52). AİHM, çocuğun ve ebeveynin menfaatlerine ilişkin değerlendirmenin ulusal yargı makamlarınca yapılması gerektiğini kabul etmekle birlikte uyuşmazlığa ilişkin yargılama prosedürünün adil olması ve ilgililere bütün haklarını kullanabilme olanağı sağlaması gerektiğini ifade etmekte; bu bağlamda ulusal mahkemelerin özellikle olgusal, duygusal, psikolojik, maddi ve tıbbi nitelikteki bütün faktörler ile ailenin durumunu derinlemesine inceleyip incelemediğini, çocuğun yüksek menfaatlerini tespit etmek suretiyle ilgili kişilerin de yararlarına ilişkin makul bir değerlendirme ve dengelemede bulunulup bulunulmadığını belirlemek durumunda olduğunu belirtmektedir (İlker Ensar Uyanık/Türkiye, B. No: 60328/09, 3/5/2012, § 52; Neulinger ve Shuruk/İsviçre [BD], B. No: 41615/07, 6/7/2010, § 139). Öte yandan derece mahkemelerinin çocuklarla ilgili koruma tedbirlerinin değerlendirilmesinde aile hayatı kapsamındaki ilişkilerin sürdürülebilir ve etkili olmasını temin edecek şekilde hareket etmesi zaruridir. Bu kapsamda -özellikle müdahalenin ölçülülüğü noktasında- derece mahkemelerinin takdir yetkilerini makul ve sağduyulu bir şekilde kullanıp kullanmadıkları hususunu değerlendirme durumunda olan AİHM, bu bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığını incelemek durumundadır (Bronda/İtalya, B. No: 22430/93, 9/6/1998, § 59; Hokkanen/Finlandiya, § 55).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/32942
Başvuru, suça sürüklenen çocuğa güvenlik tedbiri uygulanmasının aile hayatına saygı hakkının ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idari para cezasına dayanak teşkil eden kanuni düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasına rağmen bu husus gözetilmeden karar verilmesi nedeniyle suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/2/2015 tarihinde Asya Emeklilik ve Hayat A.Ş. tarafından yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru sonrası Asya Emeklilik ve Hayat A.Ş. el değiştirerek ticari unvanı Bereket Emeklilik ve Hayat A.Ş. olarak değişmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) 25/4/2014 tarihli ve 646 sayılı kararla özel bir hayat ve emeklilik sigortası şirketi olan başvurucuyu gerçekleştirdiği yirmi sekiz adet işlem sırasında kimlik tespit yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle toplam 952 TL idari para cezasıyla cezalandırmıştır. Başvurucu 14/5/2014 tarihli dilekçeyle idari yaptırım kararının iptali için başvuruda bulunmakla birlikte idari para cezasını 13/5/2014 tarihinde ihtirazi kayıtla ödemiştir. Bu aşamada 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun, 28/6/2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Anılan Kanun'un maddesi ile ceza tutanağına esas teşkil eden eylemi kabahat olarak düzenleyen 11/10/2006 tarihli ve 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır. Başka bir anlatımla 'kimlik tespiti yükümlülüğü' kabahat olmaktan çıkarılmıştır. İstanbul Anadolu Sulh Ceza Hâkimliği 22/12/2014 tarihli kararıyla başvurucunun iptal talebiyle yaptığı başvuruyu reddetmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"İtiraz edenin dilekçesinde göstermiş olduğu gerekçeler yerinde görülmediği gibi Trafik Ceza Tutanağında herhangi bir usulsüzlük görülmemiştir. Hakimliğimizce de itirazcının itirazının kabulü gerektirir bir delilde bulunamadığından 25/04/2014 tarih ve 52055169-05 (2014/25) 5745 sayılı 646 kararı ile verilen idari para cezası ve tutanakla ilgili itirazın reddine, karar verilmiş olup ..." Başvurucu, anılan karara idari para cezasına dayanak teşkil eden kanun maddesinin iptal edildiği gerekçesini de belirterek itiraz etmiş; İstanbul Anadolu Sulh Ceza Hâkimliği (Hakimlik) 15/1/2015 tarihinde itirazı kesin olarak reddetmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"... itiraza ve ihlale konu 28 adet işlemden sadece 11 adedine ilişkin evrakın denetim sırasında denetim elemanına ibraz edildiği, söz konusu 11 adet Emeklilik Sözleşmesinin 5 adedinin [Ö.G. TCKN: ..., S.Ö. TCKN:..., Y.G. TCKN:.., G.A. TCKN: ..., E.Y. TCKN:...] üzerine de yükümlü çalışanları tarafından "kimlik fotokopisi eksik" şeklinde not düşüldüğü,kimlik tespitinin eksiksiz yapılması gerektiği, İdari yaptırıma konu 28 adet işlemin çağrı merkezi aracılığıyla yapılmış olduğu belirtilmiş ise de raporun 5 numaralı ekinde yer alan CD'deki " 2012 yılı üretim raporu" isimli excel dosyasında açıkça görüleceği üzere, "Acente" başlıkla Ak ile "Bölge Adı" başlıklı a.m. Sütunlarında işlemi gerçekleştiren birime ilişkin bilgilerin yer aldığı ve ihlale konu edilen 28 adet işlemin hepsinin söz konusu sütunlarda genel müdürlük tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. Bu kapsamda çağrı merkezi vasıtasıyla yapılmayan işlemlerde imzaların eksik olması, tedbirler yönetmeliğinin 6 ıncı maddesinin ihlali niteliğini taşıdığı, ...Sonuç olarak itiraz edenin 28 adet işlemde kimlik tespiti yükümlülüğünü yerine getirmeyerek kabahat fiilleri işlediği, düzenlenen 25/04/2014 tarih 52055169-05(2014/25)5745 sayı ve 646 sayılı idari para cezası kararının 5549 sayılı kanunun 3, 13 ve 28 inci; 5326 sayılı Kabahatler Kanununun ve 22 inci maddelerine istinaden düzenlendiği, 5326 sayılı Kanunun ve bu Kanunun maddesindeki düzenlemeninde dikkate alındığında idari para cezasının usul ve yasaya, hak ve nesafet kurallarına, idari para cezasına konu maddi gerçeğe uygun olduğu kanaatine varılmakla hakimliğimizce aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir... " Nihai karar 3/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş ve başvurucu20/2/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal hukuk için bkz. Samet Öztürk, B. No: 2014/20188, 6/12/2017, §§ 13-
Adil yargılanma hakkı (Ceza)-Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/3116
Başvuru, idari para cezasına dayanak teşkil eden kanuni düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasına rağmen bu husus gözetilmeden karar verilmesi nedeniyle suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ve eksik ödenen maaş farklarının geriye dönük olarak tarafına verilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile 2006 tarihinden itibaren eksik ödenen maaş tutarı olan 451,62 TL'nin her ay için ayrı ayrı hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi talebiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın , , , , ve maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 2/9/2013 tarihinde Zile Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelenmesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 22/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Türk Telekom A.Ş.'de sözleşmeli personel olarak görev yapmakta iken 24/11/1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un maddesi uyarınca Tokat İl Sağlık Müdürlüğü'ne tekniker olarak atanmış ve 1/6/2006 tarihinde Zile Devlet Hastanesinde görevine başlamıştır. Başvurucu 3/3/2011 tarihinde Baştabipliğe yaptığı başvuruda, ayrıldığı kurumca ödenen aylığının 4046 sayılı Kanun uyarınca sabit olduğu ve yeni kurumunda da bu tutar üzerinden ödeme yapılması gerektiği halde daha düşük maaş aldığından bahisle maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ile tüm zam ve enflasyon farklarının döner sermaye ödemesi kesilmeden geriye dönük olarak tarafına verilmesini istemiştir. Baştabiplik tarafından 16/3/2011 tarih ve 692 sayılı işlem ile talebin reddedilmesi üzerine başvurucu 6/5/2011 tarihinde Tokat İdare Mahkemesinde açtığı davada, 82,5 TL denge tazminatı ve % 32 enflasyon farkı ödendikten sonra geri istenmesine ilişkin işlemin iptali ile geçmişe yönelik olarak ödenmesi gereken ek ödemelerin yasal faizi ile tahakkuk ettirilerek ödenmesine, eksik ödenen maaşlarının ödenmesine yönelik taleplerinin reddine ilişkin işlemin iptali ile bundan böyle kurumda göreve başladığı tarihten itibaren tam olarak bordroya yansıtılmasına, eksik ödenen bedellerin de yasal faizi ile birlikte ödenmesine, döner sermaye alacaklarının tam olarak ödenmesine yönelik talebinin reddine ilişkin işlemin iptali ile göreve başladığı günden bu güne döner sermaye gelirlerinden eksik ödenen payının yasal faizi ile birlikte ödenmesine, devlet memurlarına 2006 yılından bu tarafa verilen zamlardan yararlandırılması ve gelecekte verilecek olan zamların da maaşına yansıtılmasına yönelik taleplerinin reddine ilişkin işlemin iptali ile 2006 yılından bu yana verilen bütün zamların yasal faizi ile birlikte ayrı ayrı ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Tokat İdare Mahkemesi 8/6/2011 tarih ve E.2011/315, K.2011/384 sayılı kararı ile dava dilekçesini, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun ve maddelerine uygun olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar üzerine başvurucu 9/8/2011 tarihinde dava dilekçesini yenilemiş ve ayrıldığı kurumda son ödenen maaşının 810,17 TL olduğu, 4046 sayılı Yasa uyarınca bu tutarın sabit olduğu ve yeni kurumunda da bu tutar üzerinden ödeme yapılması gerektiği halde daha düşük maaş aldığından bahisle maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ve eksik ödenen maaş farklarının geriye dönük olarak tarafına verilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile 15/8/2006 tarihinden itibaren eksik ödenen maaş tutarı olan 451, TL'nin her ay için ayrı ayrı hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi talebinde bulunmuştur. Sağlık Bakanlığınca sunulan ve Mahkeme kaydına 16/11/2011 tarihinde giren ilk savunma dilekçesi ekinde başvurucuya ait maaş ve ek ödeme bordroları ile yapılan ödeme ve geri almaya ilişkin belgeler sunulmuş, bu belgeler başvurucuya gönderilmemiştir. Başvurucu, anılan savunmaya 19/12/2011 tarihli dilekçesiyle cevap vermiştir. Bu dilekçenin (5) numaralı paragrafında “Davacı vekilinin İdari Yargılama kanununa uymayarak cevap dilekçesindeki ekleri bize gönderilen cevaba koymadığı usul ve yasaya uygun değildir. Hangi maksatla gönderilmediğini bilemem. Maaş bordrolarını istememe rağmen vermemişlerdi, verilmeyen eklerin gönderilerek savunmam için ek süre verilmesini de istemiyorum. Banka ekstreleri tüm gerçeği göstermektedir…” ifadesine yer verilmiştir. Mahkeme 8/8/2012 tarihli ara kararı ile Sağlık Bakanlığından uyuşmazlığın çözümü için bilgi ve belge istemiş, 12/9/2012 tarihinde kayda giren cevap ve eklerinde başvurucunun göreve başlama tarihi ile atama kararları, Türk Telekom A.Ş. tarafından düzenlenen aylık bildirimi ile başvurucu ile aynı konumda olan başka bir çalışan ile başvurucuya ait maaş bordroları Mahkemeye sunulmuştur. Mahkemenin 12/9/2012 tarih ve E.2011/558, K.2012/592 sayılı kararı ile dava kısmen süre aşımı, kısmen de esas bakımından reddedilmiştir. Mahkeme kararının ilgili kısımları şöyledir:“Dosyanın incelenmesinden; Türk Telekom A.Ş.'de sözleşmeli personel olarak görev yapmakta iken, 4046 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca Tokat İl Sağlık Müdürlüğü'ne tekniker olarak atanan ve 2006 tarihinde yeni görevine başlayan davacı tarafından, ayrıldığı kurumda son ödenen maaşının 810,-TL olduğu, 4046 sayılı Yasa uyarınca bu tutarın sabit olduğu ve yeni kurumunda da bu tutar üzerinden ödeme yapılması gerektiği halde daha düşük maaş aldığından bahisle maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ve eksik ödenen maaş farklarının geriye dönük olarak tarafına verilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile 2006 tarihinden itibaren eksik ödenen maaş tutarı olan 451,-TL'nin her ay için ayrı ayrı hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.Yukarıda anılan 2577 sayılı Kanun'un ve maddesi uyarınca uygulama tarihinden itibaren altmış gün içinde, uygulama üzerine davacı tarafından maddeye göre idareye yapılan başvuruya cevap verilmemesi halinde uygulama tarihinden itibaren en geç 120 gün, idarenin cevap vermesi halinde de uygulama tarihinden başvuru tarihine kadar geçen süre de hesaba katılarak cevabın davacıya tebliğ edildiği tarihi izleyen günden itibaren 60 gün içinde idari davanın açılmış olması gerektiği, başka bir anlatımla; dava, davacının idareye başvurduğu tarihten itibaren 120 gün içinde açılmış ise ilgiliye, davanın açıldığı tarihten geriye doğru 120 günü geçmemek koşuluyla mali hakların ödenmesine hükmedilebilecektir.Dava konusu olayda; davacının, 2011 tarihinde idareye başvurduğu, bu başvurunun 2011 tarihli işlemle reddedildiği ve 2011 tarihinde dava açtığı dikkate alındığında, dava açma tarihinden geriye doğru 120 gün içinde kalan yani 2011 tarihinden sonraki ilk uygulama tarihi olan 2011 tarihinden sonraki dönem için ödenen mali haklardan yararlandırılması isteminde bulunabileceği görüldüğünden, 2011 tarihinden önceki dönem için kaynaklanan mali haklardan yararlandırılması isteminin reddine ilişkin kısmının süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır.Dava konusu işlemin;2011 tarihinden sonraki dönem için ödenen döner sermayeye tazminat talebine gelince;Uyuşmazlıkta; Türk Telekom A.Ş.'de sözleşmeli personel olarak görev yapmakta iken, 4046 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca Tokat İl Sağlık Müdürlüğü'ne tekniker olarak atanan ve 2006 tarihinde yeni görevine başlayan davacıya yukarıda anılan Kanun uyarınca önceki kurumda aldığı maaş tutarı ile Sağlık Bakanlığı'na bağlı kurumdan aldığı maaş tutarı arasındaki fark tutar fark tazminatı olarak ödenmiş, 2006 yılından itibaren yeni kurumundaki döner sermaye ödemelerinden yararlanmaya başlamıştır. Yukarıda anılan 4046 sayılı Yasanın maddesinin fıkrasında da ifade edildiği üzere, davacıya yeni kurumunda ödenecek maaşın ve fark tazminatının hesaplanmasında, eski kurumunda almakta olduğu ödemelerin toplam net tutarının; nakledildiği kurumdaki kadro veya pozisyonlara ilişkin olarak yapılan aylık, ek gösterge, ikramiye, her türlü zam ve tazminatları, makam tazminatı, temsil tazminatı, görev tazminatı, sözleşme ücreti, ücret, ek ücret, ek ödeme, teşvik ödemesi, döner sermaye payı ve benzeri adlarla yapılan her türlü ödemelerin toplam net tutarının karşılaştırılacağı ve buna göre fark tazminatı ödeneceği ve fark kapanıncaya kadar ayrıca tazminat olarak ödeneceği görülmekte olup, bu kapsamda davacının yeni kurumunda aldığı döner sermaye payının da yeni kurumundaki her türlü ödemeler matrahına dahil edileceği açıktır. Bakılan davada, davacıya yeni kurumunda ödenen maaş ve döner sermaye tutarı toplamının davacının önceki kurumundan aldığı ücretler toplamından fazla olduğu, dolayısıyla her hangi bir fark ödemesine gerek olmadığı, diğer yandan dosyadaki bilgi ve belgelerden özelleştirme kapsamında kuruma atanmayan ve davacıyla aynı kadro ve pozisyonda bulunan (aynı öğrenim durumunda ve aynı derece-kademede olan) davacının emsali ile davacıya ödenen maaş ve her türlü ücret toplamlarının da aynı olduğu görüldüğünden, davacının maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ve eksik ödenen maaş farklarının geriye dönük olarak tarafında verilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.” Başvurucu kararın kendisine tebliğ edilmesinden sonra 20/11/2012 tarihinde Mahkeme’ye gelerek dava dosyasına davalılar tarafından sunulan bordro ve diğer belgelerin bir suretini istemiştir. Başvurucu, Mahkeme kararına karşı yaptığı itirazda, davanın kısmen süre aşımı kısmen de esastan reddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu, 20/11/2012 tarihli dilekçesi üzerine aldığı bordroların karışık ve anlaşılmaz olduğunu, bordrolarda yaptığı incelemede sabit maaşının bordrolarda görünmediğini ileri sürmüş ve dilekçe ekinde; maaş bordroları, davalı idareler tarafından sunulan emsal maaş ve döner sermaye belgelerine de yer verilmiştir. Sivas Bölge İdare Mahkemesi 7/3/2013 tarih ve E.2013/64, K.2013/79 sayılı kararı ile itiraz talebini reddederek Mahkeme kararını onamıştır. Başvurucu tarafından bu karara karşı yapılan karar düzeltme talebi de aynı Mahkemenin 11/7/2013 tarih ve E.2013/244, K.2013/304 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 1/8/2013 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 2/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi şöyledir:“ Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,… Tarihi izleyen günden başlar. “ Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“ İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.” Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.” Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“ (Değişik: 5/4/1990 - 3622/6 md.) Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin;a) 3/a bendine göre adli ve askeri yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine; idari yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine,b) 3/c, 3/d ve 3/e bentlerinde yazılı hallerde davanın reddine,c) 3/f bendine göre, davanın hasım gösterilmeden veya yanlış hasım gösterilerek açılması halinde, dava dilekçesinin tespit edilecek gerçek hasma tebliğine,d) 3/g bendinde yazılı halde otuzgün içinde 3 ve 5 inci maddelere uygun şekilde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak yahut (c) bendinde yazılı hallerde, ehliyetli olan şahsın avukat olmayan vekili tarafından dava açılmış ise otuzgün içinde bizzat veya bir avukat vasıtasıyla dava açılmak üzere dilekçelerin reddine,e) 3/b bendinde yazılı halde dilekçelerin görevli idare merciine tevdiine,Karar verilir. Dilekçelerin görevli mercie tevdii halinde, Danıştaya veya ilgili mahkemeye başvurma tarihi, merciine başvurma tarihi olarak kabul edilir. Dilekçelerin 3 ncü maddeye uygun olmamaları dolayısıyla reddi halinde yeni dilekçeler için ayrıca harç alınmaz. (Değişik: 10/6/1994 - 4001/7 md.) İlk inceleme üzerine Danıştay veya mahkemelerce verilen; bu maddenin 1/a bendinde belirtilen idari yargının görevli olduğu konularda davanın görev ve yetki yönünden reddine ilişkin kararlarla, 1/c bendinde yazılı gerçek hasma tebliğ ve 1/d bendindeki dilekçe red kararları dışında, kararın düzeltilmesi veya temyiz yoluna; tek hakim kararına karşı ise itiraz yoluna başvurulabilir. (Ek: 5/4/1990 - 3622/6 md.) 1 inci fıkranın (d) bendine göre dilekçenin reddedilmesi üzerine, yeniden verilen dilekçelerde aynı yanlışlıklar yapıldığı takdirde dava reddedilir.” Aynı Kanun’un maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:“Ancak, istenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. (Ek Cümle: 10/6/1994 - 4001/10 md.) Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez.” 4046 sayılı Kanun’un maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:“ Bu madde hükümlerine göre kamu kurum ve kuruluşlarına nakledilen sözleşmeli personel ile iş kanunlarına tâbi personele, Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihteki kadro ve pozisyonlarına ilişkin olarak bildirim tarihi itibarıyla almakta oldukları sözleşme ücreti, ücret (fazla mesai ücreti hariç), ikramiye, bankacılık tazminatı, ek ücret, ek ödeme, teşvik ödemesi ve benzeri adlarla yapılan ödemelerin toplam net tutarının (bu tutar sabit bir değer olarak esas alınır); nakledildiği kurum veya kuruluştaki kadro veya pozisyonlara ilişkin olarak yapılan aylık, ek gösterge, ikramiye, her türlü zam ve tazminatları (ek tazminat ve bankacılık tazminatı dâhil), makam tazminatı, temsil tazminatı, görev tazminatı, sözleşme ücreti, ücret, ek ücret, ek ödeme, teşvik ödemesi, döner sermaye payı ve benzeri adlarla yapılan her türlü ödemelerin (fazla mesai ücreti, fiilen yapılan ders karşılığı ödenen ek ders ücreti hariç) toplam net tutarından fazla olması halinde aradaki fark tutarı, herhangi bir vergi ve kesintiye tâbi tutulmaksızın fark kapanıncaya kadar ayrıca tazminat olarak ödenir. Atandıkları kurumdaki kadro unvanı veya pozisyonlarında isteğe bağlı olarak herhangi bir değişiklik olanlarla, başka kurumlara geçenlere fark tazminatı ödenmesine son verilir.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6833
Başvurucu, maaşının tam olarak bordroya yansıtılması ve eksik ödenen maaş farklarının geriye dönük olarak tarafına verilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile 15. 8. 2006 tarihinden itibaren eksik ödenen maaş tutarı olan 22. 451, 62 TL'nin her ay için ayrı ayrı hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi talebiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 2. , 10. , 36. , 125. , 14 ve 142. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, gözaltına alınırken fiziksel şiddete maruz kalma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Aslen Suriye uyruklu olan ve Türkçe konuşup yazabildiği anlaşılan başvurucu, 16/1/2018 tarihinde 30 sıralarında, kolluk kuvvetlerinin uyuşturucu ticaretine yönelik uygulaması sırasında gözaltına alınmıştır. Olaya ilişkin olarak kolluk görevlileri tarafından tutulan ve başvurucunun da imzasını taşıyan tutanakta özetle uyuşturucu ticareti yapıldığı şüphesiyle kontrol altında tutulan mahalde başvurucunun yakalandığı, üzerinden dört adet kilitli poşette, satışa hazır, muhtelif ağırlıklarda eroin bulunduğu, başvurucunun yine kendisi gibi Suriye uyruklu başka bir kişinin bulunduğu adresi vermesi üzerine ihbar edilen adreste de uyuşturucu satışı yapan kişilerin yakalandığı, başvurucunun yapılan görüşmede uyuşturucu satmak için yakalamanın yapıldığı adreste olduğunu ikrar ettiği kayıt altına alınmıştır. Başvurucunun üzerinden çıkan uyuşturucu maddeye el konulmuştur. Başvurucu, olay günü Avcılar Asayiş Büro Amirliğinde saat 25 sıralarında şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde özetle altı yıldır Türkiye'de olduğunu, geçici Türk kimliğini dört yıl önce aldığını, uyuşturucu ticaretinden iyi para kazanıldığını bir başka şahıstan öğrendiğini, daha önce hiç yapmadığını, yakalandığı an ilk kez yapmak üzere olduğunu, üzerinde beş paket uyuşturucu bulunduğunu, yakalandığı sırada satmakta olduğunu, birini yere attığını beyan etmiştir. Başvurucunun Avcılar Kölük Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 16/1/2018 (saat 57) ve 17/1/2018 (saat 47) tarihli genel adli muayene raporlarında darp ve cebir izine rastlanmadığı kayıt altına alınmıştır. 17/1/2018 tarihinde Küçükçekmece Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklanmasına karar verilen başvurucu, anılan Hâkimlik nezdinde yapılan sorguda önceki ifadelerini doğrulayarak benzer şekilde olayı aktarmıştır. Tutuklanan başvurucu, Maltepe 3 No.lu Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Başvurucunun 18/1/2018 tarihli ceza infaz kurumuna ilk giriş muayenesinde sol gözde yeni ekimoz (darp) tespit edildiği kayıt altına alınmıştır. Ayrıca başvurucu ve vekili tarafından tutulan ceza infaz kurumu içinde 24/1/2018 tarihinde düzenlenen belgede, başvurucunun gözünün altında morarma, burun ve dudaklarında şişme olduğu, başvurucunun ceza infaz kurumu doktoru tarafından muayene edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu 30/1/2018 tarihli kendisinin yazdığı anlaşılan dilekçesi ile gözaltına alınma sırasında polislerin kendisine yumruk attığını, yakalandığı ilk gün doktora götürülmediğini, ikinci gün muayeneye götürüldüğünde polislerin baskısı ile doktor tarafından gereği gibi muayene edilmeden rapor yazıldığını, polislerin tehditle ifade aldığını belirterek kolluk görevlileri ve doktordan şikâyetçi olmuştur. Şikâyet üzerine soruşturma başlatan Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) Avcılar Emniyet Müdürlüğünden sürece ilişkin -gerek polis merkezinde tutulan gerekse yakalamanın gerçekleştiği yeri gösteren- kamera kayıtlarını talep etmiştir. Polis merkezindeki kayıtların kayıt süresi aşıldığından (teknik nedenlerle) sunulamadığı, yakalamanın yapıldığı yeri gören işyeri kamera kayıtlarının ise olayın üzerinden on gün geçtiğinden silindiği anlaşılmıştır. Gözaltı işlemini gerçekleştiren kolluk görevlileri ifadelerinde özetle darp ve fiziksel şiddetin söz konusu olmadığını beyan etmiştir. Başvurucu hakkında Maltepe Sağlık Müdürlüğü tarafından düzenlendiği anlaşılan 14/2/2018 tarihli raporda da darp ve cebir izine rastlanmadığı kayıt altına alınmıştır. Başsavcılık 13/12/2018 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"... mağdur ve vekili gözaltından önce yakalanma sonrasında raporunun alınmadığını belirtmiş iseler de hem gözaltı öncesi hem de çıkış sonrası raporun alındığı, her iki raporda da darp cebir izi bulunmadığının belirtildiği, 2018 tarihinde cezaevinde alınan raporda sadece sol gözde yeni ekimoz olduğunun belirtildiği, mağdur vekilinin sunduğu diyagramda yer alan tespitler ile bu raporun da uyuşmadığı, mağdurun kollukta ve sorgu sırasında Sulh Ceza Hakimliğinde müdafi eşliğinde alınan beyanlarında darp ve tehdit iddiasında bulunmadığı, iddianın aksine gözaltı öncesinde de mağdurun raporunun aldırıldığı, dolayısıyla şüpheli polis memurlarınca mağdurun darp edildiğine ve silahla tehdit edildiğine dair kamu davası açılmasını gerektirir somut, inandırıcı, her türlü şüpheden uzak kesin delil bulunmadığı, aynı şekilde genel adli muayene raporunu düzenleyen doktorun da görevini kötüye kullanıp muayene etmeden rapor düzenlediğine dair dair kamu davası açılmasını gerektirir somut, inandırıcı, her türlü şüpheden uzak kesin delil bulunmadığı anlaşılmakla ... " Başvurucunun söz konusu karara karşı yaptığı itiraz 15/1/2019 tarihinde Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiştir. Nihai kararı 24/2/2019 tarihinde tebellüğ eden başvurucu 21/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Kötü muamele yasağı ile ilgili için bkz. Gürsu Avcı, B. No: 2017/20159, 13/4/2021, §§ 25-27; Hidayet Enmek ve Eyüpsabri Tinaş, B. No: 2013/7907, 21/4/2016, §§ 52, 53; Serhat Ölğen, B. No: 2016/3389, 20/11/2019, §
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/9742
Başvuru, gözaltına alınırken fiziksel şiddete maruz kalma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, baraj yapımı sonrası sular altında kalan ağaçların gördüğü zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/11/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, tapuda Maliye Hazinesi adına orman vasfıyla kayıtlı Siirt'in Tillo ilçesi Akyayla köyünde bulunan 102 ada 1 parsel sayılı taşınmazın bir bölümünü hububat tarımı yaparak ve üzerinde fıstık ağaçları yetiştirerek kullanmaktadır. Başvurucunun kullandığı taşınmazın bir bölümünün baraj sahası içerisinde ve su altında kalacak olması nedeniyle başvurucu 3/11/2010 tarihinde Siirt Asliye Hukuk Mahkemesinden delil tespiti talebinde bulunmuştur. Mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen 10/11/2010 tarihli fen bilirkişi raporunda, başvurucunun kullanımındaki A ve B harfiyle gösterilen alanın orman nitelikli 102 ada 1 parsel içinde bulunduğu ve B harfiyle gösterilen kısmın baraj suyu altında kaldığı belirlenmiştir. 12/11/2010 tarihli ziraat mühendisi bilirkişi raporunda ise başvurucunun kullanımındaki A harfi ile gösterilen alanda altmış sekiz adet 20-30 yaşlarında menengiç üzerine aşılanmış fıstık ağaçlarının olduğu ve B harfi ile gösterilen alan su altında kaldığından tespit yapılamadığı belirtilmiştir. Başvurucu fıstıklık olarak kullandığı taşınmazın baraj sahası içinde ve su altında kalması nedeniyle ağaçlarının uğradığı zararın tazmini istemiyle Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) ve Limak A.Ş. aleyhinde 12/5/2011 tarihinde Siirt Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tazminat davası açmıştır. Mahkeme tarafından alınan 20/2/2013 tarihli zirai bilirkişi ek raporunda ağaçlara ilişkin toplam zararın 000 TL olduğu belirlenmiş ancak 11/4/2013 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, taşınmazın orman parseli içinde kaldığı, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olan ormanların özel mülkiyete konu olmayacakları, özel hukuk hükümlerine göre hak iktisabına yasal olarak bulunmadığı ve 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun maddesinin ikinci fıkrasının muhdesata ait hükümlerinin orman niteliğindeki taşınmazlar için uygulanma olanağının bulunmadığı belirtilmiştir. Temyiz edilen karar Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) 7/10/2015 tarihinde onanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairece 28/9/2016 tarihinde reddedilmiş ve hüküm kesinleşmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 2/11/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/11/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Mevzuat Hükümleri 22/12/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar.Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer."31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun maddesi şöyledir:''Devlet ormanları içinde bu ormanların korunması, istihsal ve imarı ile alakalı olarak yapılacak her nevi bina ve tesisler müstesna olmak üzere; her çeşit bina ve ağıl inşası ve hayvanların barınmasına mahsus yerler yapılması ve tarla açılması, işlenmesi, ekilmesi ve orman içinde yerleşilmesi yasaktır....'' 6831 sayılı Kanun'un maddesinde 19/4/2012 tarihli ve 6292 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi ile Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun'un maddesi ile yapılan değişiklik şu şekildedir:''Devlet ormanları içinde bu ormanların korunması, istihsal ve imarı ile alakalı olarak yapılacak her nevi bina ve tesisler müstesna olmak üzere; otlatma planı yapılan alanlarda yıllık otlatma süresi dâhilinde hayvanların planlı otlatılmasını sağlayan, gecelemesini emniyet altına alan ve dağılmalarını engelleyen geçici çevirmeler şeklinde düzenlemeler dışında, her çeşit bina, ağıl ve hayvanların barınmasına mahsus yerler yapılması, tarla açılması, işlenmesi, ekilmesi ve orman içinde yerleşilmesi yasaktır....'' 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun "Tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malların tescili ve zilyedin hakları" kenar başlıklı maddesine 26/5/2004 tarihli ve 5177 sayılı Maden Kanunu'nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un maddesi ile eklenen onuncu fıkra şöyledir: "Başkası adına tapulu, sahipsiz ve/veya zilyedi tarafından iktisap edilmemiş yerin kamulaştırmasında binaların asgarî levazım bedeli, ağaçların ise 11 inci madde çerçevesinde takdir olunan bedeli zilyedine ödenir." 29/6/2001 tarihli ve 4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un maddesinin on birinci fıkrasının Anayasa Mahkemesince kısmen iptal edilmeden önceki hâli şöyledir:"Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yapılan her türlü yapı ve tesisler, başka bir işleme gerek kalmaksızın Hazineye intikal eder. Yapı ve tesisleri yapanlar herhangi bir hak ve tazminat talep edemezler." Anayasa Mahkemesinin 3/7/2014 tarihli kararı ile 4706 sayılı Kanun'un maddesinin on birinci fıkrasının ikinci cümlesi iptal edilmiştir. Bu kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"A- Kanun’un Maddesinin Onbirinci Fıkrasının Birinci Cümlesinin İncelenmesi...İtiraz konusu kuralın birinci cümlesinde, Kanun’un maddesinin yürürlüğe girdiği 2003 tarihinden sonra Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yapılan her türlü yapı ve tesislerin, başka bir işleme gerek kalmaksızın Hazineye intikal edeceği hükme bağlanmıştır. ...İtiraz konusu kuralın birinci cümlesinin, 2003 tarihinden sonra Hazineye ait taşınmazlar üzerinde her türlü yapı ve tesis yapanların mülkiyet haklarının sınırlanması sonucunu doğurduğu açıktır. Bu sınırlamanın Anayasa’ya uygun olabilmesi için Anayasa’nın maddesinde öngörülen temel hakların sınırlandırılmasına ilişkin ilkelere uygun olması ve bu bağlamda kamu yararı ile malikin bireysel yararı arasında makul bir denge gözetmesi gerekir.Kanun gerekçesinde itiraz konusu kuralın, Kanun’un yürürlük tarihinden sonra Hazine taşınmazları üzerinde kaçak yapılaşmanın önlenmesi amacıyla kabul edildiği belirtilmiştir. Bu nedenle, kuralın mülkiyet hakkını kamu yararı amacıyla sınırlandırdığında kuşku bulunmamaktadır. Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yapı ve tesis yapılması, kamuya ait mülkiyet hakkını ihlal etmektedir. Hazinenin söz konusu yapı ya da tesislerin yapılmasına izni ya da muvafakati bulunmadığından, bu hakkından vazgeçmesi ya da kişiler lehine fedakârlıkta bulunması beklenemez. Ayrıca, itiraz konusu kuralda, söz konusu sınırlamanın kuralın yer aldığı maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonrası için geçerli olduğu belirtilerek, geçmişe etkili uygulamanın yol açabileceği hak kayıplarının önüne geçildiği görülmektedir. Bu yönüyle değerlendirildiğinde kuralın, birey hakları ile kamu yararı arasında açık bir dengesizlik yarattığı söylenemez. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kuralın birinci cümlesi Anayasa’nın , ve maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.B- Kanun’un Maddesinin Onbirinci Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi ...İtiraz konusu kuralın ikinci cümlesinde, birinci cümlede belirtilen yapı ve tesisleri yapanların herhangi bir hak ve tazminat talep edemeyecekleri hükme bağlanmıştır. Anayasa’nın maddesinde 'Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.' denilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur.İtiraz konusu kuralın ikinci cümlesi ile maddenin yürürlüğe girdiği 2003 tarihinden sonra Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yapı ve tesis yapanların, söz konusu yapı ve tesislerin başka bir işleme gerek kalmaksızın Hazineye intikal etmesi nedeniyle herhangi bir hak ve tazminat talep edemeyecekleri hüküm altına alınmıştır. Bu kural, Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yapı ya da tesis yapan kişilerin haklılıklarını ileri sürüp kanıtlayabilmelerine ve zararlarını giderebilmelerine engel olmakta, böylece hak arama özgürlüğünü ortadan kaldırmaktadır.Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kuralın ikinci cümlesi Anayasa’nın maddesine aykırıdır. İptali gerekir."B. Yargı Kararları16/5/1956 tarihli ve 1956/1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı şöyledir: "Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan malik, el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, bu eylemli duruma razı olduğu takdirde taşınmaz bedelini isteme hakkı da bulunmaktadır. Taşınmaz sahibinin el konulan taşınmazın bedelini talep ederek dava açması halinde, taşınmazın el koyma tarihindeki bedeli değil, mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki değerinin belirlenerek tahsiline karar verilir." Bir kısım yargı kararlarında bazı taşınmazlar üzerine yapılan muhdesata kıymet verilemeyeceği belirlenmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin 1/5/2008 tarihli ve E.2008/128,K.2008/1906 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:''...3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun maddesi hükmündehükmünde kamu malları; hizmet malları, orta malları, sahipsiz mallar ile genel sular ve ormanlar olmak üzere dört gruba ayrılmış; ormanların bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel kanunları hükümlerine tabi olduğu, 17 ve maddeleri hükmünde ormanların tapuda kayıtlı olsun veya olmasın zilyetlik ve imar ihya yolu ile kazanılamayacağı açıklanmış, 6831 sayılı Orman Kanununun maddesi hükmünde orman olan yerler tanımlandıktan sonraaynı kanunun maddesi hükmünde de devlet ormanları içinde her çeşit bina ve ağıl inşası ve hayvanların barınmasına mahsus yerler yapılması ve tarla açılması, işlenmesi, ekilmesi ve orman içinde yerleşilmesi yasaklanmış, daha sonraki maddelerinde de bu eylemler suç sayılarak işleyenlerin cezalandırılması öngörülmüştür. Açıklanan bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde özel mülkiyete konu olmayan ve üzerinde yasal olarak muhtesat meydana getirilmesi mümkün bulunmayan devlet ormanlarında özel hukuk hükümlerine göre hak iktisabına yasal olanak bulunmadığının, orman sayılan yerlerde meydana getirilen muhtesatların ve muhtesatları meydana getiren kişilerin Kadastro Kanununun maddesi hükmüne göre tutanağın beyanlar hanesinde gösterilmesininve yine bu tür muhtesatların tespitine de karar verilemeyeceğinin kabulü gerekir...'' Yine Yargıtay Hukuk Dairesinin 2/5/2018 tarihli ve E.2016/22,K.2018/11994 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:''... 2004 gün ve 5177 sayılı Kanun'un maddesi ile 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun maddesine eklenen ek fıkra hükmüne göre, başkası adına tapulu veya tapusuz bir taşınmazın kamulaştırılması halinde, taşınmazda malik olmayan ancak üzerindeki muhdesatı meydana getiren kişilere muhdesatın kamulaştırma bedelinin kendisine verilmesini sağlama amacıyla zilyetliği tespit davası açma hakkı tanınmış ise de, kamuya ait mera, yaylak, kışlak, genel harman yeri, orman, aktif dere yatağı niteliğindeki taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacakları, bu taşınmazların zilyetlikle edinilemeyecekleri, bu nedenle de bu nitelikteki taşınmazlarüzerinde meydana getirilen muhtesatlara hukuki değer verilemeyeceği gözönüne alındığında, dava konusu taşınmazın niteliğinin de araştırılıp soruşturularak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği kuşkusuzdur...'' Bununla birlikte; 2942 sayılı Kanun'un maddesinin onuncu fıkrasında, başkası adına tapulu taşınmazların kamulaştırılmasında ağaçların takdir olunan bedelinin zilyedine ödeneceği hüküm altına alınmıştır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin çok sayıda Yargıtay kararı bulunmaktadır. Orman niteliğinde bulunan taşınmaza ilişkin Yargıtay Hukuk Dairesinin 23/9/2014 tarihli ve E.2014/6321, K.2014/21931 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Dava, zemini Hazineye ait olan taşınmaz üzerinde bulunan muhtesat bedelinin tahsili istemine ilişkindir.Bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Zemini Hazineye ait taşınmaz üzerindeki fıstık ağaçlarına değer biçilmesi yöntem itibarıyla doğru olduğu halde mahkemece ağaçların dikili olduğu zeminin özel mülkiyete konu olamayacağı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Kamulaştırma Kanunu'nun değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen kamulaştırmasız el atmaya dayanan tazminat istemine ilişkin davalarda da uygulanır. Bu nedenle 2942 sayılı Kanun'un maddesine 5177 sayılı [Kanun] ile eklenen fıkrada yer alan ... hükmü uyarınca dava konusu meyve ağaçlarının davacı tarafından yetiştirilip yetiştirilmediği araştırılarak, davacıya ait olduğunun belirlenmesi halinde, hesaplanacak bedelin davalı idareden tahsili yerine, yazılı gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi,Doğru görülmemiştir..." Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/6/2015 tarihli ve E.2015/3499, K.2015/14580 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Dava, zemini Hazineye ait olan taşınmaz üzerinde bulunan muhtesat bedelinin tahsili istemine ilişkindir.Mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.Kamulaştırma Kanununun değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen kamulaştırmasız el atmaya dayanan tazminat istemine ilişkin davalarda da uygulanır. Bu nedenle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun maddesine 5177 sayılı Yasa ile eklenen fıkrada yer alan ... hükmü uyarınca dava konusu meyve ağaçlarının davacı tarafından yetiştirilip yetiştirilmediği araştırılarak, davacıya ait olduğunun belirlenmesi halinde, hesaplanacak bedelin davalı idareden tahsili yerine, yazılı gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi,Doğru görülmemiştir..." Yine Yargıtay Hukuk Dairesinin 10/12/2013 tarihli ve E.2013/14513, K.2013/22290 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Dava, orman sınırları içerisinde kalanmuhtesat bedelinin tahsili istemine ilişkindir.Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı idare vekilince temyiz edilmiştir. Kapama fıstıklık niteliğindeki taşınmaza net fıstık geliri esas alınarak değer biçilip muhtesat bedelinin tespit edilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir..." Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 28/3/2016 tarihli ve E.2014/1450, K.2016/1083 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"... dava konusu taşınmazı davacının .... tarihinden itibaren fuzuli şagil olarak kullandığı ve bu işgalden dolayı kendisine ecrimisil tahakkuk ettirilerek davacıdan tahsil edildiği belirtilmiş olup, davacının söz konusu taşınmazı ecrimisil bedelleri ödeyerek kullandığı, mülki idare amirince, ilgili mevzuat hükümleri uyarınca davacının tahliye edilmediği de anlaşılmaktadır.Dava konusu olayda, davacının ... köyünde ... parsel sayılı tarlaya buğday ve beyaz lahana ektiği açık olup; söz konusu tarlanın davacının mülkiyetinde olmayıp Hazineye ait bulunması, yani davacının işgalci olması, buğday ve lahana ürününün, davalı DSİ Genel Müdürlüğü'nün hizmet kusuru nedeniyle su baskınına uğradığının tespiti halinde, idarenin tazmin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira buğday ve lahana ürününün, davacı tarafından ekildiği, davacının mülkiyetinde olduğu tartışmasızdır. Dolayısıyla su baskınına uğrayan buğday ve lahana ürününde ortaya çıkan davacının uğradığı zararın, hizmet kusurunun tespiti halinde, davalı idarece tazmini gerekmektedir. Ancak, davacının işgal ettiği Hazine arazisine ekim yapmak suretiyle sağladığı bu yararın, davacıdan tahsil olunacak ecrimisil hesabında dikkate alınacağı da tabiidir.Bu durumda, dosyadaki bilgi ve belgelere göre, ... davacının fuzuli şagil olmasının tek başına davalı idarenin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gözetilmeden verilen temyize konu ısrar kararında hukuki isabet görülmemiştir."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/58283
Başvuru, baraj yapımı sonrası sular altında kalan ağaçların gördüğü zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, buna ilişkin idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 26/4/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında Van Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonuna 9/5/2008 tarihinde başvurmuş ve talebinin reddedilmesi üzerine Van İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Van İdare Mahkemesi, başvurucunun yaşadığı Van'ın Başkale ilçesi Yolmaçayır köyü Düztepe mezrasının terör nedeniyle toplu boşaltılan yerlerden olmadığını, "terör eylemleri" veya "terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler" nedeniyle başvurucunun mal varlığına ulaşamadığına ilişkin somut herhangi bir bilgi ve belgenin sunulamadığını belirterek davanın reddine karar vermiş; Danıştay, temyiz incelemesi sonucu kararı onamıştır. Danıştay Onbeşinci Dairesi tarafından da 14/2/2019 tarihinde başvurucunun karar düzeltme talebi reddedilmiştir. Başvurucu 26/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/15064
Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, buna ilişkin idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, iptal davası üzerine açılan tam yargı davasının makul sürede sonuçlandırılmamasının ve davanın reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/7/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 22/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/2/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından süresi içindegörüş sunulmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1998 yılında Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı tarafından Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezine (ÖSYM) yaptırılan Gümrük Komisyonculuğu ve Gümrük Komisyonculuğu Yardımcılığı sınavına girmiş ve sınavı kazanamamıştır. Başvurucu, söz konusu başarısız sayılma işleminin ve sınav sonucunun iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkemece 30/11/1999 tarihli kararla dava konusu işlem iptal edilmiştir. Karar, Danıştay Onuncu Dairesinin 25/5/2000 tarihli ilamıyla bozulmuştur. Yapılan yargılama sonucunda Ankara İdare Mahkemesinin 18/6/2008 tarihli kararıyla davanın kabulüne, dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş ve karar Danıştay Onuncu Dairesinin 30/10/2008 tarihli ilamıyla onanmış, yapılan karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 2/12/2009 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu dava konusu işlemin iptal edilmesi üzerine,davalı idarenin hatalı ve hukuka aykırı işlemi nedeniyle on yıldan fazla bir süre gümrük komisyon yardımcılığı karnesini alamadığı için maddi ve manevi zarara uğradığından bahisle 11/2/2009 tarihinde tazminat davası açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi 10/7/2009 tarihli ve E.2009/173, K.2009/934 sayılı kararıyla davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Anayasanın maddesinin son fıkrasında; idarenin eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. İdarenin kamu hizmetinin yürütülmesinden doğan zarardan sorumlu tutulmasını gerektiren nedenlerden birisi hizmet kusurudur. Genel olarak hizmet kusuru bir kamu hizmetinin kuruluş ve işleyişindeki aksaklık ve bozukluktur. İdarenin uygunsuz, iyi olmayan bir etkinliği, kusurlu bir davranışı hizmetin gereği gibi yapılmaması, idarenin yeterli olanaklara sahip olmaması, kullanmak zorunda olduğu yetkiyi kullanmamak ve harekete geçirmemek suretiyle zarara sebebiyet vermesi; kamu hizmetinin işlemesinde olağan sayılmayacak bir gecikme, işin gerektirdiği çabukluğun gösterilmemesi hallerinde idarenin hizmeti kusurlu işlettiği kabul edilmelidir.Öte yandan, idarenin, hizmet kusuru nedeniyle sorumlu tutulabilmesi için tek başına hizmet kusurunun varlığı yeterli olmayıp, bunun yanında idari işlem veya eylemden bir zarar doğmuş olması ve idari eylem veya işlemle zarar arasında bir illiyet bağının kurulabilmesi gerekmektedir. Başka bir anlatımla zarar ile idari işlem veya eylem arasında bir bağın varlığı şart olup, ancak zarar doğuran işlem veya eylemin idareyle ilişkisinin kurulmasından sonra zararın tazmini yoluna gidilmesi mümkündür.İdarenin tazminle yükümlü tutulabilmesi için sadece zararın varlığı yeterli olmayıp; bu zararın kesin olarak ortaya çıkmış, miktar olarak belirgin yani gerçek zarar olması zorunludur. Kişinin isteği dışında maddi varlığında meydana gelen kayıp ve eksiklikler ile çoğalma olanağından yoksunluk olarak tanımlanan maddi zarar, henüz kesin olarak ortaya çıkmamış, belirgin hale gelmemiş ise, idarenin tazmin yükümlülüğüne gidilmesine olanak bulunmamaktadır....Olayda, davacı tarafından hukuka aykırı bulunan işlem nedeniyle gümrük komisyonculuğu yardımcılığı mesleğini yapamadığı, bu işlemin tesis edilmemiş olması durumunda gümrük müşavir yardımcılığı mesleğini yürüteceği, bu süre zarfında gümrük müşavirliği sınavlarına girerek gümrük müşavirliği karnesini alması kuvvetle muhtemel olduğu, gümrük müşavirinin yanında onun adına iş takibi yapan gümrük müşavir yardımcılarının elde edeceği aylık ortalama gelir ve meslekten on yıl fazla süre uzak bırakılması hususları değerlendirildiğinde en az 000,00 TL maddi gelir elde edeceği belirtilerek tazminat talebinde bulunulduğu görülmekte ise de; idare yönünden tazmin borcunun doğabilmesi için sadece zararın varlığı yeterli olmayıp; bu zararın kesin olarak ortaya çıkmış, miktar olarak belirgin yani gerçek zarar olmasının zorunlu olduğu, oysa, davacı tarafından uğranıldığı iddia edilen zararın, varsayım ve tahmine dayalı olduğu anlaşıldığından maddi tazminat isteminin reddi gerekmektedir. Davacının manevi tazminat talebine gelince, manevi tazminat, doktorinde kabul edildiği üzere, malvarlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı olmayıp, manevi tatminaracıdır. Manevi tazminat idarenin mevzuata aykırı eylem ve işlemi sonucunda şeref ve haysiyetin rencide edilmesi veya maddi ve manevi elem ve ızdırap duyulması halinde söz konusu olur. Davacının başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı dava sürecinde, değişik bilirkişiler tarafından yapılan bilimsel değerlendirmeler sonucu düzenlenen raporların verilen kararlara esas alındığı, ancak bu kararların yargı süreci içerisinde Danıştay'ca bozulduğu hususları gözönünde bulundurulduğunda, dava konusu işlem nedeniyle davacının şeref ve haysiyetinin rencide edilmesi veya elem ve ızdıraba sevk edilmesi durumu oluşmadığından manevi tazminat isteminin reddi gerektiği sonucuna varılmıştır." Söz konusu kararının başvurucu tarafından temyiz edilmesi sonucu Danıştay Onbeşinci Dairesi 11/4/2012 tarihli ve E.2011/16038, K.2012/2100 sayılı ilamıyla kararı onamış, karar düzeltme talebini de 19/2/2013 tarihli ve E.2012/8749, K.2013/1343 sayılı ilamıyla reddetmiştir. Anılan kararın 12/6/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmesi üzerine 10/7/2013 tarihinde yapılan başvuruda süre aşımı olmadığı tespit edilmiştir.B. İlgili Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı maddesi şöyledir;"İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5085
Başvuru, iptal davası üzerine açılan tam yargı davasının makul sürede sonuçlandırılmamasının ve davanın reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, üyesi olduğu sendikanın tüm Türkiye’de yaptığı göreve gelmeme çağrısına katılarak görevine gelmediğini, ancak mazeretsiz olarak göreve gelmediği gerekçesiyle uyarma cezası verildiğini, sendikal faaliyetlere katılması nedeniyle ceza verilmesinin Anayasa’nın , , ve maddeleri ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 19/11/2013 tarihinde Mersin İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 19/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 13/3/2014 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 13/3/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı görüşünü 14/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 14/4/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN) üyesi bir kamu görevlisidir. EĞİTİM SEN Yönetim Kurulunun 6/3/2012 tarihli kararı ile 28 ve 29 Mart 2012 tarihlerinde tüm ülke çapında “uyarı grevi” adı altında işe gelmeme eylemi yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu bahsi geçen tarihlerde işe gelmemiştir. Başvurucunun görev yaptığı Tarsus İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, eyleme katılan tüm sendika üyeleri hakkında yürüttüğü idari soruşturma sonucunda 14/5/2012 tarihli kararı ile “28-29 Mart 2012 tarihlerinde mazeretsiz olarak göreve gelmediği” gerekçesiyle başvurucuyu uyarma cezası ile cezalandırmıştır. Başvurucunun söz konusu karara yapmış olduğu itiraz Mersin Valiliğinin 13/6/2012 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu, hakkında verilen disiplin cezasının iptali istemiyle 20/7/2012 tarihinde idare mahkemesine iptal davası açmış, Mersin İdare Mahkemesinin 25/12/2012 tarihli kararı ile dava reddedilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin gerekçesi şöyledir:“Türk hukukunda kamu görevlilerinin sendika kurma ve sendikalara üye olma haklarının Anayasa ve Kanunlarla güvence altına alındığı, nitekim kamu görevlilerinin sendikal haklarını düzenlemek amacıyla özel kanun niteliğindeki 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununun çıkarıldığı, bu bağlamda kamu görevlilerinin sendikal örgütlenme hakları var olmakla birlikte, kamu görevlilerine, "grev" hakkı tanınacağına ilişkin bir hüküm bulunmaması ve iç hukukumuzda da bu doğrultuda yasal düzenlemelerin yapılmamış olması karşısında kamu görevlilerinin "grev" hakkından söz edilmesi mümkün değildir. …Bununla birlikte grev yapma hakkı ile ilgili olarak her ne kadar AİHS'nin maddesinde bu hak açık bir şekilde ifade edilmemiş ise de; bu hakkın tanınması ve amacına uygun bir şekilde kullanılması hiç kuşkusuz en önemli sendikal haklardan bir tanesini teşkil etmekle birlikte, sendika üyelerinin haklarını korumak için gerçekleştirilen eylem ve bu eylemin sonuçları ile ulaşılmak istenilen amaç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin gözetilmesi, başvurulan yöntemin ulaşılmak istenilen amaç ile orantılı olması gerektiği gibi söz konusu eylemin başka kişi veya kişilerin temel hak ve hürriyetlerine zarar verecek veya engelleyecek nitelikte olmaması gerekmektedir. Bu durumda; davacının 28/29 Mart tarihlerinde iki gün süreyle kesintisiz işe gitmediği, bu durumun ise kamu hizmetinin devamlılığı ve sürekliliği ilkelerine aykırılık teşkil ettiği gibi bu süre zarfında öğrencilerin temel hak ve hürriyetleri arasında yer alan eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakıldıkları birlikte değerlendirildiğinde davacının tespit edilen fiiline uygun olarak geçmiş hizmetleri de gözetilmek suretiyle tesis edilen dava konusu işlemlerde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.” Başvurucu, İlk Derece Mahkemesinin kararına itiraz etmiş, Adana Bölge İdare Mahkemesinin 8/5/2013 tarihli kararı ile İlk Derece Mahkemesinin kararı onanmıştır. Bölge İdare Mahkemesi kararının ilgili kısmı şöyledir: “… [k]amu görevlilerinin, ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin ve bu kapsamda özlük ve parasal haklarının, çalışma koşullarının korunması, iyileştirilmesi, geliştirilmesi, bu konulara dikkat çekilmesinin ve kamuoyu oluşturulmasının sağlanması amacıyla ve başka seçeneklerinin bulunmaması durumunda üyesi bulundukları sendikaların aldıkları kararlar uyarınca işi bırakma eylemlerine katılmaları nedeniyle disiplin cezaları ile cezalandırılmalarının demokratik bir toplumda gerekli olduğundan söz edilemeyeceği anlaşılmakta ise de; uyuşmazlık konusu olayda davacının görevine gelmemesi nedeninin, İlköğretim ve Eğitim Kanunu teklifinin geri çekilmesini sağlamak, TBMM Genel Kurulunda görüşülerek yasalaşmasını engellemek olduğunun çekişmesiz olması karşısında dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle itirazın reddine… Başvurucunun karar düzeltme istemi de Adana Bölge İdare Mahkemesinin 19/9/2013 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Bölge İdare Mahkemesinin ilamı, başvurucuya, 25/10/2013 tarihinde tebliğ edilmiş ve başvurucu, 19/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 14/7/1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Toplu eylem ve hareketlerde bulunma yasağı” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelipte Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır”. 657 sayılı Kanun’un “Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: …C - Aylıktan kesme: Memurun, brüt aylığından 1/30 - 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır. Aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: …b) Özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek,…” 657 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı disiplin kuruluna, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı yüksek disiplin kuruluna itiraz edilebilir.İtirazda süre, kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren yedi gündür. Süresi içinde itiraz edilmeyen disiplin cezaları kesinleşir.İtiraz mercileri, itiraz dilekçesi ile karar ve eklerinin kendilerine intikalinden itibaren otuz gün içinde kararlarını vermek zorundadır.İtirazın kabulü hâlinde, disiplin amirleri kararı gözden geçirerek verilen cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler.Disiplin cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.” Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 22/5/2013 tarih, 2009/63 Esas ve 2013/1998 Karar sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:“…Uyuşmazlıkta, davacının, üyesi bulunduğu sendikanın yetkili kurullarınca alınan karara uyarak 11/12/2003 tarihinde 1 gün göreve gelmeme eyleminin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125/C-b maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin tespiti önem taşımaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 07/05/2004 - 5170 S.K./mad) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü”nün düzenlendiği maddesinde; herkesin asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahip olduğu, bu hakların kullanılmasının, demokratik toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlandırılabileceği, bu maddenin, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel olmadığı kuralına yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 15/09/2009 tarihli, Kaya ve Seyhan - Türkiye kararında (application no. 30946/04); Eğitim-Sen üyesi öğretmenlere, 11/12/2003 tarihinde KESK’in çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılmaları nedeniyle 11/12/2003 tarihinde göreve gelmedikleri için uyarma cezası verilmesinin, her ne kadar bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerinin çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşıdığı, öğretmenlere verilen disiplin cezasının “acil bir sosyal ihtiyaca” tekâbül etmediği ve bu nedenle “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varmış, bunun sonucu olarak, bu davada, başvuranların AİHS’nin maddesi anlamında gösteri yapma özgürlüğünü etkili bir şekilde kullanma haklarının orantısız olarak çiğnendiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu durumda, davacının, sendikal faaliyet gereği, 11/12/2003 tarihinde göreve gelmeme eyleminin özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek fiili kapsamında değerlendirilemeyeceği ve sendikal faaliyet kapsamında bir gün göreve gelmemek fiilinin mazeret olarak kabulü gerektiğinden, disiplin suçu teşkil etmeyen eylem nedeniyle davacıya 657 sayılı Kanunun 125/C-b maddesi uyarınca aylıktan kesme cezası verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamıştır.…”
Sendika hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8463
Başvurucu, üyesi olduğu sendikanın tüm Türkiye’de yaptığı göreve gelmeme çağrısına katılarak görevine gelmediğini, ancak mazeretsiz olarak göreve gelmediği gerekçesiyle uyarma cezası verildiğini, sendikal faaliyetlere katılması nedeniyle ceza verilmesinin Anayasa’nın 10. , 36. , 40. ve 90. maddeleri ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru, avukat olan başvurucu hakkında müdafilikten yasaklanmaya ilişkin karar verilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/7/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden temin edilen ek bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Bursa Barosuna kayıtlı olarak avukatlık yapmaktadır. Başvurucu, müvekkili E.nin silahlı terör örgütüne üye olma suçundan gözaltına alınması üzerine müvekkilinin ifade vermesi sırasında ifadesinde hazır bulunmak amacıyla Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı Şube Müdürlüğüne gitmiştir. Ancak başvurucunun ifadeye katılmasına izin verilmemiş, görevliler tarafından 17/4/2018 tarihli tutanak tutulmuş ve E.nin ifadesine başka bir avukat katılmıştır. Anılan tutanakta, E.nin özel avukatı olan başvurucunun huzurunda ifadesini vereceğini beyan etmesi üzerine başvurucunun hazır edildiği ancak yapılan araştırmada başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Bursa Ağır Ceza Mahkemesinde ceza davasının olduğunun anlaşıldığı belirtilmiştir. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan ceza yargılamasının devam etmesi nedeniyle 1 yıl süre ile müdafilikten yasaklanmasına karar verilmesini 17/4/2018 tarihinde Bursa Sulh Ceza Hâkimliğinden (Sulh Ceza Hâkimliği) talep etmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği 18/4/2018 tarihinde, talebin kabulüyle hakkındaki kovuşturma konusu suçla sınırlı olmak üzere başvurucunun 1 yıl süre ile müdafilik görevinden yasaklanmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, anılan tutanak tekrarlanarak başvurucunun davasının Bursa Ağır Ceza Mahkemesinde devam ettiğinin anlaşıldığı ifade edilmiştir. Başvurucunun bu karara itirazını Bursa Sulh Ceza Hâkimliği itiraz edilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle 8/5/2018 tarihinde kesin olmak üzere reddetmiştir. Nihai karar, başvurucuya 8/6/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. UYAP'tan yapılan inceleme neticesinde başvurucunun 6/2/2017 tarihinde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklandığı ve 20/12/2017 tarihinde tahliye edildiği görülmüştür. Ayrıca Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının silahlı terör örgütüne üye olma ve Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkındaki Kanun'a muhalefet suçlarından düzenlediği 20/4/2017 tarihli iddianamenin kabul edildiği ve başvurucu hakkındaki yargılamanın Bursa Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olduğu anlaşılmıştır. A. Ulusal Hukuk 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun "Avukatlığın mahiyeti" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir.Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder." 1136 sayılı Kanun'un "Avukatlığın amacı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder..." 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) bendi, 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. 6749 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “(1) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından, olağanüstü halin devamı süresince;...g) Yürütülen soruşturmalarda, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 149 uncu maddesine göre seçilen veya aynı Kanunun 150 nci maddesine göre görevlendirilen müdafi, hakkında bu maddede sayılan suçlar nedeniyle soruşturma ya da kovuşturma bulunması halinde müdafilik görevini üstlenmekten yasaklanabilir. Cumhuriyet savcısının yasaklamaya ilişkin talebi hakkında, sulh ceza hâkimliği tarafından gecikmeksizin karar verilir. Yasaklama kararı, şüpheliye ve yeni bir müdafi görevlendirilmesi için ilgili baro başkanlığına derhal bildirilir.” 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin maddesi, 1/2/2018 tarihli ve 7070 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. 7070 sayılı Kanun'un maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (3), (4) ve (5) numaralı fıkrasına ibareler eklenmiştir. Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararıyla söz konusu (3) numaralı fıkrada yer alan “…soruşturma ya da…” ibaresi ile (4) numaralı fıkrada yer alan “…avukat hakkındaki soruşturma veya…” ve “…soruşturma veya…” ibareleri iptal edilmiştir. İptal kararı verilmeden önce olayların geçtiği tarihte 5271 sayılı Kanun’un "Müdafi görevini yerine getirmediğinde yapılacak işlem ve müdafilik görevinden yasaklanma" kenar başlıklı maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları şu şekildedir:"(Ek: 25/5/2005 - 5353/22 md.) 149 uncu maddeye göre seçilen veya 150 nci maddeye göre görevlendirilen ve Türk Ceza Kanununun 220 ve 314 üncü maddesinde sayılan suçlar ile terör suçlarından şüpheli, sanık veya hükümlü olanların müdafilik veya vekillik görevini üstlenen avukat, hakkında bu fıkrada sayılan suçlar nedeniyle soruşturma ya da kovuşturma bulunması halinde müdafilik veya vekillik görevini üstlenmekten yasaklanabilir.  (Ek:25/5/2005 - 5353/22 md.) Cumhuriyet savcısının yasaklamaya ilişkin talebi hakkında, hâkim veya mahkeme tarafından gecikmeksizin karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. İtiraz sonucunda yasaklama kararının kaldırılması halinde avukat görevini devam ettirir. Müdafilik görevinden yasaklama kararı, avukat hakkındaki soruşturma veya kovuşturma konusu suçla sınırlı olmak üzere, bir yıl süre ile verilebilir. Ancak, soruşturma veya kovuşturmanın niteliği itibariyle bu süreler altı aydan fazla olmamak üzere en fazla iki defa uzatılabilir. Soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi veya kovuşturma sonunda mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi halinde, kesinleşmesi beklenmeksizin yasaklama kararı kendiliğinden kalkar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel hayatın eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavram olduğu belirtilmektedir. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen özel hayat kavramı AİHM tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapılmaktan özellikle kaçınılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51). Bununla birlikte Sözleşme, denetim organlarının içtihatlarında bireyin kişiliğini serbestçe geliştirmesi ve gerçekleştirmesi ve kişisel bağımsızlık kavramlarının özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alınmaktadır. (Sidabras ve Džiautas/Litvanya, B. No: 55480/00,59330/00, 27/7/2004, § 43; K.A. ve A./Belçika, B. No: 42758/98, 45558/99, 17/2/2005, § 83; Pretty/Birleşik Krallık, B. No: 2346/02, 29/4/2002 § 61; Christine Goodwin/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28957/95, 11/7/2002, § 90). Özel hayata saygı hakkına kamu makamlarının keyfî bir şekilde müdahale etmesinin önlenmesi, Sözleşme'nin maddesi ile sağlanan güvenceler kapsamında yer almaktadır. AİHM, özel hayata saygı hakkı kapsamında bulunan bir menfaate devletin müdahale ettiğini tespit ettiğinde Sözleşme'nin maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen koşulları incelemektedir. Buna göre kamu makamlarının müdahalesinin yasal bir dayanağı olup olmadığı, anılan fıkrada yer alan meşru amaçlara dayalı olup olmadığı, demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığı araştırılmaktadır (Dudgeon/Birleşik Krallık [GK], B. No: 7525/76, 22/10/1981, § 43; Olsson/İsveç No.1 [GK], B. No: 10465/83, 24/3/1988, § 59; De Souza Ribeiro/Fransa [BD], B. No: 22689/07, 13/12/2012, § 77). AİHM, kural olarak ilgili kişinin mesleki yaşantısına getirilen bir kısıtlamayı Sözleşme'nin maddesi kapsamında kabul etmektedir (Sodan/Türkiye, B. No: 18650/05, 2/2/2016, § 37). AİHM tarafından öncelikle mesleki hayatın kişiliğin geliştirilmesi üzerindeki etkisi tartışılmış, mesleki hayata getirilen sınırlamaların bireyin yakın çevresiyle ilişkilerini geliştirmesi ve sosyal kimliğini şekillendirmesi üzerinde etki doğuracağı belirtilmiş ve bu bağlamdaki müdahalelerin maddenin kapsamına girebileceği değerlendirilmiştir. AİHM, bu konuya ilişkin her somut olay değerlendirmesinde özel hayat kavramının kapsamına ilişkin açıklamalarda bulunmuş ve bu kavramın bireyin kişisel hayatını istediği gibi yaşayabileceği bir iç alan ile sınırlandırmayı ve dış dünyayı bu alandan tamamen uzak tutmayı hakkın koruma alanını aşırı şekilde sınırlayan bir yaklaşım tarzı olarak nitelendirmiştir (Fernández Martínez/İspanya [BD], B. No: 56030/07, 12/6/2014, § 109). AİHM, mesleki hayatla ilgili başvuru türlerinde özel hayat kavramını iki farklı yaklaşıma göre uygulamaktadır: birincisi özel hayata ilişkin bir unsurun anlaşmazlık nedeni olup olmadığı (sebebe dayalı yaklaşım), ikincisi ise itiraz edilen tedbirin sonuçları bakımından özel hayata dokunan bir meselenin olup olmadığı (sonuca dayalı yaklaşım). AİHM'e göre özel hayata ilişkin unsurların mesleğin icrası yönünden aranan nitelik ve yeterlilik koşulları bakımından gözetilmiş veya kişinin mesleği ile ilgili tasarruflara esas alındığı durumlardan kaynaklanan başvurular sebebe dayalı yaklaşım çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamı içinde değerlendirilir. AİHM, kişinin meslek hayatını etkileyen bir tedbirin kişinin özel hayatına yönelik ciddi olumsuz etkilerinin bulunduğu veya bulunma ihtimalinin olduğu durumların konu edildiği başvuruların sonuca dayalı yaklaşım kapsamında Sözleşme'nin maddesinin kapsamı içine girebileceğini ifade etmiştir. Bu bağlamda söz konusu olumsuz etkilere ilişkin değerlendirmede AİHM, kişinin yakın çevresi üzerindeki -özellikle de maddi bakımdan ortaya çıkan sonuçları- diğerleri ile ilişki kurma ve geliştirme olanakları ile itibarı üzerindeki olumsuzlukları dikkate almaktadır. AİHM'in söz konusu yaklaşımlara ilişkin değerlendirmeleri için bkz. Denisov/Ukrayna, §§ 100-117; Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020, §§ 57-
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/20514
Başvuru, avukat olan başvurucu hakkında müdafilikten yasaklanmaya ilişkin karar verilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, cezaevinde hükümlü olarak bulunan başvurucuya karşı infaz ve koruma memurları tarafından işkence ve kötü muamele yapıldığı iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/4/2013 tarihinde Kocaeli 2 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 20/2/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 26/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 13/7/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 15/10/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu olay tarihinde Tekirdağ 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadır. İnfaz ve Koruma Memurları Hakkında Yapılan Soruşturmalar 13/7/2011 tarihinde başvurucu Cihan Aydın ile hükümlüler Z.K. ve H.T. Ceza İnfaz Kurumu B1 açık görüş mahallinde haftalık sohbet faaliyetinden sonra İnfaz ve Koruma Memuru Z.S.nin yönlendirmesiyle bir grup infaz ve koruma memuru tarafından darbedildiklerini, olayın üzerinden iki gün geçtikten sonra sağlık kontrolüne götürüldüklerini, olayın güvenlik kameralarının bulunduğu alanda cereyan ettiğini ileri sürerek 15/7/2011 tarihinde Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır. Aralarında başvurucunun da bulunduğu müştekilerin şikâyeti, Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/5605 sayılı soruşturmasına kaydedilmiştir. Aynı olayla ilgili olarak hükümlüler Ş.K., E.Ö. ve A.Y. ise 15/7/2011, hükümlüler K.Ş., A.O. ve H.B. 19/7/2011 tarihinde suç duyurusunda bulunmuşlardır. Başvuruya konu olmayan ve 14/7/2011 tarihinde meydana gelen başka bir olayla ilgili olarak hükümlü S.nin 15/7/2011 tarihinde suç duyurusunda bulunması üzerine Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/5447 sayılı soruşturma dosyası üzerinden işlem başlatılmıştır. Hükümlüler F.Z., K. ve R.F. de aynı tarihte farklı bir dilekçeyle suç duyurusunda bulunmuşlardır. Yapılan suç duyuruları üzerine infaz ve koruma memuru şüpheliler S.Ö., Ş.A., Z.S., U.Ö., K.T., H.S. ve B.A. hakkında görevi kötüye kullanma ve kasten yaralama suçlarından soruşturma başlatılmıştır. Tüm dosyalar Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/5445 sayılı soruşturma dosyasında birleştirilmiştir. İnfaz ve koruma memurları S.Ö., Ş.A., Z.S., U.Ö., K.T., H.S. ve B.A. tarafından tanzim edilen 13/7/2011 tarihli tutanakta özetle 13/7/2011 tarihinde saat 30-30 arasında B1 açık görüş mahallinde hükümlülerin sohbet faaliyetlerinin bitmesinden sonra başvurucunun da aralarında bulunduğu dokuz hükümlünün infaz ve koruma memurları tarafından güvenlik gerekçesiyle oda numarasına göre ayrı ayrı odalarına dönmelerinin istendiği, hükümlülerin görevlilerin bu taleplerini “Biz bu şekilde çıkmıyoruz, toplu çıkarız, bizi böyle oda oda götüremezsiniz.” diyerek reddettikleri, hükümlüler Cihan Aydın, H.T. ve Z.K.nin ellerinden ve kollarından tutulup orantılı bir şekilde kuvvet kullanılarak sohbet alanından çıkarılmak istendiği fakat bu sırada başvurucu Cihan Aydın ile hükümlü E.Ö.nün çıkmamak için direniş gösterdikleri, görevlilere karşı elleri ve kollarıyla fiziki müdahalede bulundukları, onları gören diğer hükümlülerin birbirlerine sarılıp kenetlenmek suretiyle odalarına götürülmelerine engel olmaya çalıştıkları, herhangi bir üzücü olaya sebebiyet verilmeden hükümlülerin odalarına götürüldükleri belirtilmiştir. Adli Raporlar ve Soruşturmada Yapılan Diğer İşlemler Şüpheli İnfaz ve Koruma Memuru Z.S.nin Tekirdağ 1 No.lu F Tipi Cezaevi Reviri tarafında düzenlenen 14/7/2011 tarihli ve 40 saatli raporunda boyunda ense kısmında 5-6 cm uzunluğunda ekimoz, sağ ve sol kol ön bilek sırtında 5-6 cm uzunluğunda yüzeysel ekimozlar bulunduğu, mevcut yaranın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu yazılıdır. Olayın üzerinden iki gün geçtikten sonra 15/7/2011 tarihlinde başvurucu, adli raporunun aldırılması için İnfaz Kurumuna dilekçe yazmıştır. Tekirdağ Devlet Hastanesinin aynı tarihli ve 26192 sayılı raporunda; başvurucunun her iki kol üst iç kısımlarında eski hematom, 1x1 cm. çapında 2-3 adet ekimoz bulunduğu, yaranın basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek nitelikte olduğu kayıtlıdır. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olayla ilgili bilgi talep edilmesi üzerine İnfaz Kurumunun 3/8/2011 tarihli ve 2011/7584 sayılı yazısıyla olaya karışan hükümlüler hakkında disiplin soruşturması yapıldığı, başvurucu hakkında 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrasının (h) bendi uyarınca 1 gün hücre cezası verildiği bildirilmiş olayla ilgili görüntülerin yer aldığı CD gönderilmiştir. Dosyada bu CD’nin incelendiğine dair tutanak ya da bilirkişi raporu bulunmamaktadır. Başvuru tarihinden sonra Anayasa Mahkemesinin talebi üzerine yaptırılan inceleme sonucunda alınan 23/11/2015 tarihli bilirkişi raporunda; CD’nin 13/7/2011 günü saat 00-30 aralığındaki yaklaşık otuz dakikalık görüntü içerdiği, görüntü kalitesinin iyi olmaması nedeniyle kayıtların çok net olmadığı, kameranın hükümlü ve tutukluların bulunduğu bir odayı çektiği, oda içinde toplam dokuz hükümlünün bulunduğu, saat 23’te hükümlülerin infaz ve koruma memurlarıyla tartıştıkları, 25 ile 29 arasındaki görüntülerde infaz ve koruma memurlarının hükümlülerin kollarından tutarak tek tek dışarı çıkardıkları, hükümlülerin buna engel olmak için infaz ve koruma memurlarının ellerinden tutmaya çalıştıkları, görüntülerde hükümlü ve tutuklulara yönelik herhangi bir darp, cebir, saldırı ya da kötü muameleye rastlanmadığı bildirilmiştir. Şüpheli İnfaz ve Koruma Memurlarının Savunmaları Soruşturma kapsamında şüpheli infaz ve koruma memurlarının 11/8/2011 tarihinde Cumhuriyet Savcılığında savunmaları alınmıştır. Şüpheli İnfaz ve Koruma Baş memuru Z.S.nin savunması şöyledir:“… 13/07/2011 tarihinde saat 30-50 arası B44 no.lu B48 no.lu, B58 no.lu odalarda kalan 9 hükümlü tutukluyu haftalık sohbet faaliyetine çıkardık. Sohbet faaliyeti bittikten sonra oda oda tutuklu hükümlüleri sohbet odasından alıp odalarına götürmek istedik. Cihan AYDIN ve E.Ö. görevli memurlara ‘Biz oda oda gitmeyiz, hepimiz birlikte 9 kişi gidiceğiz.’ demeleri üzerine ben sohbet faaliyetinin olduğunu B1 açık görüş mahalline gittim. Alanda bulunan tutuklulara kurumun ve kendi güvenlikleri için alanların oda oda boşaltıldığını kendilerine izah etmeme rağmen dikkate almadılar. ‘Biz hep beraber gideceğiz, keyfi uygulama yapıyorsun.’ dediler. Ben kabul etmeyince yanımda olan 44 no.lu odada kalan Z.K.yi kolundan çektim, görevli memurlara alın odasına götürün dedim. Bu arada diğer 8 hükümlü tutuklu birbirlerine sarılıp kenetlendiler. Görevli arkadaşlara 44'te kalan H.T. ve Cihan AYDIN'ı almalarını söyledim. Bu arada görevli arkadaşlarım bu tutukluları dışarı almak isterken özellikle Cihan AYDIN ve E.Ö. aşırı derecede mukavemet gösterdi. Ben E.Ö.yü tuttum, etkisiz hale getirdim. Diğer görevli arkadaşlarım adı geçen mahpusları oda oda götürdüler. Bu sırada ben de yaralandım. Boynumda ve kollarımda kızarık ve çizikler oluştu. Mahpusları odalarına benim talimatımla infaz ve koruma memurları S.Ö., K.T., U.Ö., Ş.A., B.A. ve H.S. götürdüler. Sohbet alanında dokuz mahkûm olduğu için şu an isimlerini hatırlamadığım müdahale ekibindeki infaz ve koruma memurları da bize yardıma gelmişti. Mahpuslar birbirlerine kenetlendiği için, güçlükle birbirlerinden ayırdık. Sohbet görüş alanındaki kamera kayıtlarından da olay net bir şekilde görülebilir. Cihan AYDIN’daki yaraların eski olduğu raporda belirtilmiştir. Ş.K.nin ise kendisinin alınması sırasında saati çıkmıştır. Bu nedenle elindeki yara saatten kaynaklanmış olabilir. Ben ve diğer görevliler mahpuslara saldırmadık. Onların aşırı derecede direnmesi neticesinde biz de görevimizi yapmak için ellerinden ve kollarından çekerken yaralanmışlardır. Ben üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum.” Şüpheli İnfaz ve Koruma Memuru K.T.nin savunması da aynı içeriktedir. Şüpheli İnfaz ve Koruma Memuru U.Ö.nün savunması şöyledir:“…Başmemur Z.S.ye haber verdik. Z.S. mahpuslarla konuştu. İkna olmadılar, bunun üzerine bağrışmaların duyulması üzerine müdahalede görevli infaz ve koruma memurları da geldiler. Başmemurun talimatıyla 9 mahpusu odalarına götürmek için tek tek çıkarmaya başladık. Çünkü hepsi kenetlenmişlerdi. Biz kendilerine saldırmadık. Odalarına gitmemek için direnmeleri sırasında mahpuslarda çizikler meydana gelmiş olabilir. Biz görevimizi yaptık. Odalarına gitmeyen mahpusları zorla odalarına götürdük. Bende herhangi bir yara olmadı. Başmemur da bu sırada yaralandı. Ben suçlamayı kabul etmiyorum.” Şüpheli İnfaz ve Koruma Memuru B.A, S.A. ve S.Ö.nün savunmaları da aynı içeriktedir. Şüpheli İnfaz ve Koruma Memuru H.S.nin savunması şöyledir:“Ben 13/7/2011 tarihinde B blokta telefon görevlisiydim. Bir mahkûma telefon görüşmesi yaptırırken B1 açık görüş alanından sesler geldi. Bu sırada mahkûmun telefon görüşmesi bitti. Bu kişiyi odasına aldım. Gürültünün geldiği yere gittim. İlk gittiğimde B-48 no.lu odada kalan H.B., A.O. ve K.Ş. sohbet alanından çıkartılıyordu. Bu üç mahkûm herhangi bir direniş göstermeden çıkıyorlardı. Ben üst aramalarını yaptım. Odalarına götürdüm. Daha önceden diğer mahkûmların direnmesini görmedim. Ben infaz ve koruma memurlarının görüş alanına çıkmak istemeyen mahkûmlara karşı saldırdıklarını görmedim. Daha sonradan duyduğum kadarıyla ilk başta mahkûmlar hep birlikte 9 kişi olarak odalarına gitmek istemişler, birbirlerine kenetlenmişler. Arkadaşlarımız kollarından tutmak suretiyle birbirlerinden ayırarak odaya götürmüşler. Ben herhangi bir suç işlemedim.” Soruşturmada başvurucunun ifadesinin alındığına dair başvuru formunun ekinde ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) kayıtlarında herhangi bir belge bulunmamaktadır. Soruşturma Sonucunda Verilen Karar Yapılan soruşturma sonucunda Cumhuriyet Başsavcılığının 21/12/2012 tarihli ve 2012/5445 soruşturma, K.2012/4922 sayılı kararıyla kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:“Tekirdağ 1 No.lu F Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu/hükümlü olarak kalan müştekiler, 15/7/2011 tarihli benzer başvuruları ile, suç tarihinde, sohbet sonrası idare tarafından, odalarına tek tek götürülmek istenmesine karşı çıktıklarını, bu nedenle şüpheli infaz ve koruma memurlarının kendilerine saldırdıklarını, darp izlerinin olduğunu ileri sürmüşler, Cihan Aydın ve Ş.K. isimli tutuklu/hükümlüler ile infaz ve koruma memuru Z.S.nin adli raporlarına göre basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilir ölçüde yaralandıkları görülmüşse de; müştekilerin, sohbet sonrası odaya götürülme işlemine direndikleri yönündeki beyanları, şüphelilerin, söz konusu yaralanmaların, orantılı güç kullanımı sırasında direnç nedeniyle gerçekleştiği yönündeki, yaralanma bölgeleri ve yaralanma nitelikleri ile uyumlu savunmaları, şikayet konusuna ilişkin idarece yapılan yazılı açıklama ve ekli belgelere göre, idarenin yetkisi dahilinde yapılan müdahalenin yetki aşılarak ve suç kastıyla yapıldığına dair, müştekilerin dosya içeriğiyle ve birbirleriyle uyumsuz iddialarından başka kanıt elde edilemediğinden … şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına (karar verilmiştir.)” Bu karara başvurucu tarafından itiraz edilmesi üzerine Çorlu Ağır Ceza Mahkemesinin 5/2/2013 tarihli ve 2013/145 Değişik İş sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmiştir. Ret kararı 25/4/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 30/4/2013 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımının bulunmadığı anlaşılmıştır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Kasten yaralama" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"...(2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.(3) Kasten yaralama suçunun;...d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,...işlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır." 5237 sayılı Kanun'un “Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” 5237 sayılı Kanun’un “Görevi yaptırmamak için direnme” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 5275 sayılı Kanun’un “Kurumların iç güvenliği” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Kurumların iç güvenliği, Adalet Bakanlığına bağlı infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanır. İç güvenlik görevlileri, gerektiğinde dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yapar.” 4/6/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün (İnfaz Tüzüğü) “Güvenlik ve gözetim servisi“ kenar başlıklı maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:“İnfaz ve koruma başmemuru ile infaz ve koruma memuru, kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanunun 25 inci maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında kurum en üst amirinin izni ile zor kullanabilir. Acil hâllerde tehlikenin ortadan kaldırılması amacıyla izin alınmaksızın da zor kullanılabilir. Durumu derhâl en üst amire iletir. Zor kullanan personel gerekenden fazla kuvvet kullanamaz.” Aynı Tüzük’ün “Kurumların iç güvenliği” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:“(1) Kurumların iç güvenliği, Bakanlığa bağlı infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanır. İç güvenlik görevlileri, gerektiğinde dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yapar. (2) Açık kurumlar ile çocuk eğitim evlerindeki idare ile infaz ve koruma görevlileri; firarların önlenmesi, asayiş ve disiplinin sağlanması için gözetim ve denetimle yükümlüdürler.” Aynı Tüzük’ün “Kapıların açılmaması ve temasın önlenmesi” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir “(1) Kapalı kurumlarda oda ve koridor kapıları kapalı tutulur. Kapılar aşağıdaki hâllerde açılır: a) Cezaevi tabibine, revir, hamam ve berbere gitme, başka odaya nakil,b) Hastane ve duruşmaya gönderme ve başka kuruma nakil,c) Salıverilme, ziyaret, arama, sayım, denetim, eğitim, öğretim, spor ve iyileştirme çalışmaları, kurumda çalıştırma,d) Kurullara çağrılma,e) Ölüm, deprem veya yangın gibi olağanüstü hâller,f) Kurum idaresince gerekli görülen hâller.(2) Hükümlüler, yukarıda sayılan hâller dışında, diğer odalardaki hükümlüler ve kurum görevlileri ile temasta bulunamazlar.”
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3355
Başvuru, cezaevinde hükümlü olarak bulunan başvurucuya karşı infaz ve koruma memurları tarafından işkence ve kötü muamele yapıldığı iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yargılama devam ederken başvurucu reşit olduğu için dava konusunun kalmadığından bahisle uyuşmazlığın esasına yönelik talebin karara bağlanmaması nedeniyle karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/2/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1980 yılında doğan başvurucunun 1981, 1984 ve 1986 doğumlu üç kardeşi vardır. Başvurucunun babası 13/4/1988 tarihinde eşiyle ayrılma aşamasında olduğunu ve çocuklarına bakacak maddi durumunun olmadığını belirterek çocuklarının koruma altına alınmasını Tufanbeyli Kaymakamlığından talep etmiştir. Tufanbeyli Sulh Hukuk Mahkemesi 10/5/1988 tarihinde başvurucu ve kardeşlerinin tedbiren koruma altına alınmalarına, kapatılan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı yetiştirme yurtlarına yerleştirilmelerine karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda başvurucu da Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bağlı bir yetiştirme yurduna (kurum) yerleştirilmiştir. Başvurucunun babasının önceki evliliğinden olan ağabeyi S. 5/9/1994 tarihinde kuruma başvurarak başvurucuyu yanına almak ve tüm sorumluluğunu üstlenmek istediğini bildirmiştir. Kurum tarafından anılan talep ile ilgili olarak iki uzman raporu alınmıştır. 9/9/1994 tarihli durum tespit raporunda, başvurucu ve kardeşlerinin koruma altına alınmalarını gerektiren koşulların ortadan kalkmadığı vurgulanarak çocuklarının barınmakta oldukları kuruluşlarda bakımlarına devam edilmesinin uygun olacağı değerlendirmesine yer verilmiştir. 15/9/1994 tarihli sosyal inceleme raporunda ise bir süredir ağabeyi ile kalan başvurucunun okula kaydedildiği, evde ayrı bir odada kaldığı, ağabeyi ve ailesinin başvurucuyu sevdiği, başvurucunun da ağabeyinin sağladığı ortamı benimsediği tespitlerine yer verilerek başvurucu hakkındaki koruma kararının kaldırılmasının uygun olacağı belirtilmiştir. Adana Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü anılan sosyal inceleme raporuna dayanarak başvurucu hakkındaki koruma kararının kaldırılmasını Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinden talep etmiştir. Mahkeme, dosya üzerinden yaptığı inceleme neticesinde 29/11/1994 tarihinde koruma kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Karar gerekçesinde, uzman raporundaki tespitlere yer verilerek koruma kararının kaldırılmasının başvurucunun yararına olacağı ifade edilmiştir. Bu karar gereği başvurucunun kurum ile ilişiği 9/12/1994 tarihinde kesilmiştir. Başvurucu anılan karardan yaklaşık on dokuz yıl sonra, kararın vasi atanmadan verilmesi nedeniyle usul ve yasaya uygun olmadığını, hükme esas alınan uzman raporunun eksik olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını ileri sürerek 15/3/2013 tarihinde anılan mahkeme kararını temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 27/11/2013 tarihinde derece mahkemesinin kararının bozulmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; çocuklarla ilgili koruma kararının kaldırılması davalarında aile mahkemelerinin görevli olduğu belirtilerek görevli olmayan mahkeme tarafından karar verilmesi ve dava tarihi itibarıyla ergin olmayan başvurucunun yasal temsilcisinin davaya dâhil edilmemesi bozma sebebi olarak gösterilmiştir. Anılan bozma kararına uyularak yapılan yargılamada Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi (aile mahkemesi sıfatıyla) 11/6/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde, başvurucunun iki ağabeyiyle birlikte bir yıl kadar yaşadıktan sonra kendi isteği ile Adana'ya gittiğinin anlaşıldığı belirtilmiştir. Ayrıca sosyal inceleme raporunda her ne kadar evin 3+1 odadan oluştuğu ve çocuğa müstakil oda tahsis edildiği söylenmiş ise de her iki ağabeyin eşleriyle birlikte aynı evde yaşadığı, başvurucuyu yanına almak isteyen ağabey S.nin aylık sabit gelirinin belli olmaması hususları gözetildiğinde hükme esas alınan raporun gerçeklerle uyuşmadığı vurgulanarak bu şartlarda başvurucunun yuvada kalmasının daha uygun olacağı sonucuna ulaşıldığı ifade edilmiştir. Anılan karar, kurum tarafından temyiz edilmiştir. Temyiz dilekçesinde; başvurucunun taraf ehliyeti olmadığı, bu nedenle temyiz hakkınınbulunmadığı, temyiz tarihi itibarıyla başvurucunun 33 yaşında olduğu, 24/5/1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu hükümleri gereği 18 yaşını doldurduğundan koruma kararının zaten kendiliğinden kalktığı belirtilmiştir. Ayrıca başvurucunun 2828 sayılı Kanun'un reşit olana kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde bakılan ve korunan çocukların işe yerleştirilmelerine ilişkin düzenlemesinden yararlanmaya çalıştığı, anılan düzenlemenin kişilerce suistimal edildiği ifade edilmiştir. Başvurucu vekili temyize cevabında başvurucu ile ilgili koruma kararının yasal temsilcisi davaya dâhil edilmeden hukuka aykırı olarak kaldırıldığını vurgulamıştır. 2828 sayılı Kanun'da koruma kararının yaşın dolmasıyla kendiliğinden kalkması ile mahkeme kararıyla kaldırılmasının farklı sonuçlarının olduğunu, koruma altındaki çocukların işe yerleştirilmelerinde 18 yaşına kadar kurumda kalma şartı arandığını belirtmiştir. Reşit olmadan ve yasal şartlar gerçekleşmeden kaldırılan koruma kararı nedeniyle başvurucunun okul, işe giriş ve beraberindeki tüm sosyal haklarının elinden alındığını ifade etmiştir. Ayrıca hakkında verilen bu karar nedeni ile başvurucunun ortaokuldan sonra okuyamadığı gibi sokaklarda kaldığını, başvurucunun haklarını geri almak, bir işe girebilmek için mücadele verirken kurum tarafından ileri sürülen kötü niyetli olabileceği iddiasının haksızlık olduğunu vurgulamıştır. Yargıtay Hukuk Dairesi 17/11/2014 tarihinde derece mahkemesinin kararının bozulmasına karar vermiştir. Karar gerekçesinde; başvurucunun inceleme tarihinde ergin olduğu, dolayısıyla koruma kararının kaldırılmasına yönelik dava konusunun kalmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi, anılan Daire tarafından 13/4/2015 tarihinde oyçokluğuyla reddedilmiştir. Karşı görüş yazısında; koruma kararının ergin olmadan önce kaldırılmasını gerektiren şartların mevcut olup olmadığının 1994 yılındaki duruma göre tespiti gerekeceğinden çocuğun sonradan (1998 yılında) ergin olmuş olmasının davayı konusuz hâle getirmeyeceği ifade edilmiştir. Başvurucu hakkındaki koruma kararının 1994 yılında kaldırılmasını gerektiren şartların mevcut olup olmadığının tespit edilmesinin elzem olduğu, bu bağlamda anılan tarih itibarıyla koruma kararını kaldırmayı gerektiren şartların bulunmadığı hususunu da mahkemenin belirlediği vurgulanarak derece mahkemesinin kararının onanması gerektiği belirtilmiştir. Bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi (aile mahkemesi sıfatıyla) 24/6/2015 tarihinde, davanın konusuz kalması nedeniyle esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 19/1/2016 tarihinde derece mahkemesinin kararının onanmasına oybirliği ile hükmetmiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 9/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 4/1/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu3/2/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 2828 sayılı Kanun'un "Korunma Kararı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Korunmaya iytiyacı olan çocukların reşit oluncaya kadar bu Kanun hükümlerine göre Kurumca kurulan sosyal hizmet kuruluşlarında bakılıp yetiştirilmeleri ve bir meslek sahibi edilmeleri hususundaki gerekli tedbir kararı 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa göre yetkili ve görevli mahkemece alınır. Bu karar için gerekli belgeler Kurumca düzenlenir ve ilgili mahkemeye gönderilir. Haklarında derhal korunma tedbiri alınmasında zorunluluk görülen çocuklar mahkeme kararı alınıncaya kadar, bu Kanuna göre kurulmuş kuruluşlarda veya aile yanında mahalli mülki amirin onayı alınmak suretiyle bakım altına alınır.  (Ek fıkra: 06/02/2014-6518 S.K./ md) Sosyal hizmet kuruluşlarının kendisine teslim edilen çocuk hakkında yapacağı inceleme sonucunda hazırlayacağı raporda, 5395 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi uyarınca çocuğun derhâl korunma altına alınmasını gerektiren bir durum olmadığı ve ailesine teslim edilmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığı kanaatine varması hâlinde mülki idare amirinin onayı ile çocuk ailesine teslim edilebilir." 2828 sayılı Kanun'un "Korunma kararının süresi ve kaldırılması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Korunma kararı genel olarak çocuk reşit olana kadar devam eder. Ancak bu karar, korunma kararına neden olan şartların ortadan kalkması halinde Kurum yetkililerinin önerisi üzerine mahkemece çocuk reşit olmadan önce kaldırılabileceği gibi reşit olduktan sonra da çocuğun rızası alınmak şartıyla devamı hususunda karar verilebilir. Reşit olduktan sonra korunma kararının devamı aşağıda belirtilen şartlara bağlıdır.a) 18 yaşını tamamlamış olan korunmaya ihtiyacı olan çocuklardan; Ortaöğrenime devam edenlerin 20 yaşına kadar, Yükseköğrenime devam edenlerin 25 yaşına kadar korunma kararları uzatılabilir.b) Öğrenime devam etmeyen 18 yaşını doldurmuş çocukların bir iş veya meslek sahibi edilerek kendi kendilerine yeterli olabilmelerinin sağlanması amacıyla 20 yaşına kadar korunma kararları uzatılabilir.Bunlardan korunma kararı kalkmış; ancak tek başına yaşamını sürdüremeyecek durumda bulunan kız çocukları, Kurumca himaye olunur. Bu çocukların emek karşılığı iaşe, ibate ve harçlıkları Kurumca karşılanmak kaydıyla Kurum hizmetlerinde çalışmaları da sağlanabilir.c) Bedensel, zihinsel ve ruhsal engellilekleri nedeniyle sürekli bakıma iytiyacı olan ve çalışmaktan aciz olan Çocukların korunma kararı uzatılır.Korunma kararı kalkan çocukların Kurumla ilişkilerinin devamı sağlanır. Bu çocuklara gerektiğinde imkanlar ölçüsünde Kurumca yardımcı olunur. " 2828 Sayılı Kanun'un ek maddesinin dava tarihi itibarıyla yürürlükte olan hâli şöyledir:"Kamu Kurum ve Kuruluşları, reşit olana kadar Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından bakılan ve korunan çocuklar için, her yılbaşındaki, hangi statüde olursa olsun, serbest kadro mevcutlarının binde biri nispetindeki kısmını ayırarak bu çocuklar arasında yapılacak giriş sınavlarında başarılı olanlar arasından atama yaparlar.Bu maddeden yararlanmak isteyenler,18 yaşını tamamladıkları tarihten itibaren, Kamu Kurum ve Kuruluşlarına; Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü vasıtasıyla başvurmak zorundadırlar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'nin maddesinin medeni hukuk alanına giren konularda uygulanabilirliği ilk olarak bir uyuşmazlığın varlığına bağlıdır. İkinci olarak uyuşmazlık en azından savunulabilir bir şekilde iç hukukta tanınmış olduğu söylenebilecek hak ve yükümlülükler ile ilgili olmalıdır. Son olarak ise bu hak ve yükümlülükler -her ne kadar bizzat madde bu hak ve yükümlülüklere Sözleşmeci devletlerin hukuk sistemi içinde belirli bir anlam atfetmese de- Sözleşme anlamında medeni nitelikte olmalıdır (James ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, § 81). AİHM; Sözleşme'nin maddesinin Sözleşmeci devletlerin iç hukukunda geçen bir hak için belirli bir anlam öngörmediğini, bir hakkın var olup olmadığını karara bağlamada ilke olarak iç hukuka başvurulacağını, ulusal mahkemelerin bu konudaki değerlendirmelerinden farklı bir sonuca ulaşılması için de güçlü gerekçelere sahip olunması gerektiğini, yetkililerin belli bir başvuran tarafından talep edilen tedbirin kabul edilip edilmemesine karar vermede takdir hakkını kullanıp kullanmadığının dikkate alınabileceğini hatta bu durumun belirleyici olabileceğini, bununla birlikte salt bir kanun hükmünün lafzında bir takdir unsurunun bulunmasının bir hakkın varlığını tek başına hükümsüz kılmayacağını, benzer durumlarda iddia edilen hakkın yerel mahkemelerce tanınması veya yerel mahkemelerin başvuranın talebinin esasını incelemesi hususunun da gözönüne alınması gerektiğini belirtmiştir (Boulois/Lüksemburg [BD], B. No: 37575/04, 3/4/2012, §§ 91-94). AİHM; mahkeme hakkının görünümlerinden biri olan karar hakkı ile ilgili Kutic/Hırvatistan (B. No: 48778/99, 1/3/2002) davasında yaptığı değerlendirmede ise Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının hukuki uyuşmazlıkların tespiti için mahkemeye erişim hakkını güvence altına aldığını yinelemekte ancak bu hakkın yalnızca dava açma hakkı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda mahkemenin uyuşmazlık konusundaki kararını elde etme hakkını da kapsadığını belirtmektedir. AİHM'e göre bir taraf devletin iç hukuk sistemi uyarınca bir birey tarafından açılan davaya ilişkin yürütülen yargılamalar neticesinde davanın nihai bir karara bağlanacağı garanti edilmeden bu kişinin bir mahkeme önünde hukuk davası açmasına izin verilmesi yanıltıcı olur. AİHM, Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının davacılara tanınan usule ilişkin güvenceleri -adil, aleni ve hızlı yargılama- uyuşmazlıklarının nihai bir çözüme kavuşturulacağını garanti etmeksizin detaylı olarak açıklamasının anlamsız olacağına dikkat çekmektedir (Kutic/Hırvatistan, § 25).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/18087
Başvuru, yargılama devam ederken başvurucu reşit olduğu için dava konusunun kalmadığından bahisle uyuşmazlığın esasına yönelik talebin karara bağlanmaması nedeniyle karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, eczane ruhsatnamesinin iptal edilerek eczanenin kapatılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 3/6/2010 tarihinden beri Iğdır'da faaliyet gösteren A. Eczanesini işletmekte olup bu eczanenin sahibi ve mesul müdürüdür. Başvurucuya ait eczane ruhsatnamesi, Iğdır Valiliği (Valilik) İl Sağlık Müdürlüğünce 11/10/2012 tarihinde iptal edilmiştir. İptal işleminin gerekçesi olarak şu hususlar gösterilmiştir:i. Valilik İl Sağlık Müdürlüğünce yapılan beş denetimden ikisinde başvurucunun yerinde bulunmadığı tespit edilmiştir. ii. Ayrıca eczanenin bulunduğu dükkânda su aboneliğinin başvurucu dışında üçüncü bir kişi adına kayıtlı olduğu ve başvurucunun Iğdır'da tedavi olmayıp Giresun ve Siirt'te tedavi olduğu belirlenmiştir. iii. Bunun yanında başvurucunun alışverişini bir bankaya ait kredi kartıyla Giresun'da yaptığı, diğer bir bankadaki hesabı için ise vekâlet verdiği ve bu kişinin eczane işlerini vekâleten yürüttüğü, ayrıca başvurucunun eşinin yerleşim yerinin de Giresun'da bulunduğu belirtilmiştir.iv. Başvurucunun ifadesinde yılın üçte ikilik bölümünde eczanesinin başında bulunmadığını belirttiği ancak eczaneden ayrı kaldığı zamanlar için İl Sağlık Müdürlüğünden izin almadığı vurgulanmıştır.v. Tüm bu sebeplerle bu eczanenin muvazaalı olarak işletildiği ve eczanenin aslında başvurucu tarafından işletilmediği sonucuna varıldığı ifade edilmiştir. Başvurucu, bu idari işleme karşı 5/11/2012 tarihinde Valilik aleyhine Erzurum İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde, kendisinin eczanede bulunmadığı iki denetimden birinde Erzurum'da öğrencisinin yanında bulunduğunu, eczanenin bulunduğu dükkânın elektrik ve su aboneliklerini ise faturaları düzenli ödediklerinden dolayı üzerine almadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca adına kayıtlı kredi kartını bazen eşinin kullandığını ve diğer kartını ise kendisinin olmadığı dönemde eczanenin işlerinin görülmesi için yanında çalışan kişiye bıraktığını ifade etmiştir. Mahkeme 30/4/2013 tarihinde oyçokluğuyla davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucuya ait eczaneye yapılan denetimlerin birçoğunda başvurucunun görevinin başında bulunmadığı belirtilmiştir. Mahkeme, başvurucunun yerleşim yerinin Iğdır'da olmasına karşın eşinin yerleşim yerinin Giresun'da bulunduğuna dikkat çekmiştir. Mahkeme ayrıca, başvurucunun eczanede görevinin başında olmadığı zamanların geçici ve istisnai nitelikte olmayıp uzun zaman aralıklarını kapsadığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre eczanenin muvazaalı olarak işletildiği ve aslında başvurucu tarafından işletilmediği yönünde dosyada somut tespitler bulunmaktadır. Mahkeme sonuç olarak dava konusu işlemde hukuka aykırılık olmadığı kanaatine varmıştır. Karşıoy yazısında ise söz konusu tespitlerin bu eczanede muvazaalı faaliyet gösterildiğini net olarak ortaya koymadığı ifade edilmiştir. Temyiz edilen karar, Danıştay Onbeşinci Dairesince 17/2/2015 tarihinde onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 15/9/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucu vekiline 13/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 18/12/1953 tarihli ve 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir: “Eczacılık; hastalıkların teşhis ve tedavisi ile hastalıklardan korunmada kullanılan tabii ve sentetik kaynaklı ilaç hammaddelerinden değişik farmasötik tipte ilaçların hazırlanması ve hastaya sunulması; ilacın analizlerinin yapılması, farmakolojik etkisinin devamlılığı, emniyeti, etkinliği ve maliyeti bakımından gözetimi; ilaçla ilgili standardizasyon ve kalite güvenliğinin sağlanması ve ilaç kullanımına bağlı sorunlar hakkında hastaların bilgilendirilmesi ve çıkan sorunların bildiriminin yapılmasına ilişkin faaliyetleri yürüten sağlık hizmetidir.Eczane açmak ve işletmek ile ecza deposu mesul müdürlüğü yapmak için eczacı olmak şarttır. Eczacı; ilaç üretim tesisi, kozmetik imalathanesi, ilaç Ar-Ge merkezi gibi müesseseleri açabilir veya bu tür resmî ya da özel müesseselerde mesul müdürlük yapabilir.” 6197 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Serbest eczaneler, eczacılık yapma hakkını haiz bir eczacının sahip ve mesul müdürlüğünde yönetmelikte belirlenen belgelerle il sağlık müdürlüğünce düzenlenmiş ve valilikçe onaylanmış bir ruhsatname ile açılır. Ruhsatname konusunda meydana gelecek sorunların çözüm yeri Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumudur.” 6197 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "Eczacılar aşağıdaki hallerde sanatlarını icradan menedilerek kendilerine verilmiş olan ruhsatnameler Sağlık ve Sosyal Yardım Vekaletince daimi olarak geri alınır:A) Ruhsatname almak için ibraz edilen evrakın hilafı hakikat olduğu ve bidayeten eczacılığa mani bir halin bulunduğu resmen tahakkuk ederse;B) 4 üncü maddedeki haller vukubulursa" 6197 sayılı Kanun'un maddesine 31/5/2012 tarihli ve 28309 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 17/5/2012 tarihli ve 6308 sayılı Kanun'un maddesi ile aşağıdaki fıkra eklenmiştir:"(Ek fıkra: 17/5/2012-6308/3 md.) Muvazaalı olarak eczane açıldığının tespiti hâlinde, ruhsatname iptal edilir ve eczacı beş yıl süreyle eczane açamaz. Muvazaanın eczacılar arasında yapılmış olması hâlinde, eczane açma yasağı hepsi hakkında uygulanır." 6197 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Eczanelerle ecza depoları ecza ticarethaneleri ve ecza imalathaneleri ve laboratuvarları Sağlık ve Sosyal Yardım Vekaletinin murakabesi altında olup her zaman teftişe tabidirler. Bunların senede en az iki defa teftişi mecburi olduğu gibi lüzum görüldüğü sair zamanlarda dahi teftiş olunur." 6197 sayılı Kanun'un değiştirilmeden önceki hâliyle maddesi şöyledir:"Hastalık ve sair mazeretlerle eczanesinden ayrılan bir eczacının bu ayrılış müddeti yirmi dört saati tecavüz ettiği takdirde mahallin en büyük sağlık amirine bir yazı ile haber verilir. Ayrılış müddeti on beş güne kadar devam edecekse ikinci eczane bulunmıyan yerlerde eczaneye; varsa resmi eczanenin eczacısı,yoksa mahallin serbest tabibi, bulunmadığı veya kabul etmediği takdirde muvafakatleri ile Hükümet veya belediye tabibi nezaret eder, aksi takdirde eczane kapatılır.İkinci bir eczane bulunan yerlerde mesul müdür tayini kabil olmadığı takdirde eczane kapalı kalır. Ayrılış müddeti on beş günden fazla sürecekse, eczane açık bırakılmak istenildiği takdirde Sağlık ve Sosyal Yardım Vekaletinden izin almak ve bir mesul müdür tayin etmek mecburidir." 6197 sayılı Kanun'un maddesinin yürürlükteki hâli şöyledir:"Eczanenin hizmet verdiği saatlerde mesul müdür eczacı, varsa ikinci eczacı ve yardımcı eczacılar, görevi başında bilfiil bulunmak mecburiyetindedir. Hastalık ve sair mazeretlerle eczanesinden yirmi dört saatten fazla süreyle ayrılmak zorunda kalan eczacı veya mesul müdür keyfiyeti il sağlık müdürlüğüne bir yazı ile bildirir. Ayrılış müddeti on beş güne kadar devam edecekse eczaneye varsa ikinci eczacı, yoksa il sağlık müdürlüğüne bildirilmek koşulu ile eczanesi bulunmayan bir eczacı, yoksa mahallin serbest tabibi muvafakatleri alınarak nezaret eder. Ayrılış müddeti on beş günü aştığı takdirde eczaneye mesul müdür tayini zorunludur. Aksi takdirde eczane kapatılır. Şu kadar ki, birden fazla sayıda eczane bulunan yerlerde eczacının talebi ile iki yılı geçmemek üzere eczane kapalı tutulabilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında, mülkiyet hakkının kapsamı konusunda mevzuat hükümlerinden ve derece mahkemelerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak özerk bir yorum esas alınmaktadır (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010, § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 129). Bir işin yürütülmesi için verilen çalışma ruhsatları, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkının konusunu oluşturur. AİHM'e göre verilen ruhsat ve izinlerin sona erdirilmesi, ilgili şirketin veya işyerlerinin ticari itibarına ve değerine olumsuz etkide bulunmakta olup mülkiyet hakkına müdahale niteliğindedir. Bununla birlikte AİHM; ruhsat veya izinlerin sona erdirilmesini, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin birinci paragrafının ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma kapsamında değil anılan maddenin ikinci paragrafı anlamında mülkiyetin kontrolü kapsamında bir müdahale olarak incelemektedir (Tre Traktörer Aktiebolag/İsveç, B. No: 10873/84, 7/7/1989, §§ 53, 55; Rosenzweig And Bonded Warehouses Ltd./Polonya, B. No: 51728/99, 28/7/2005, § 49; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No: 49429/99, 24/11/2005, §§ 130, 131; Bimer S.A./Moldova, B. No: 15084/03, 10/7/2007, §§ 49-51; Megadat.com SRL/Moldova, B. No: 21151/04, 8/4/2008, §§ 62, 63, 65).
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/19400
Başvuru, eczane ruhsatnamesinin iptal edilerek eczanenin kapatılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, askerî disiplin cezasına karşı açılan davanın yargı yolunun kapalı olduğu gerekçesiyle incelenmeksizin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/8/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 21/10/2014 tarihinde Çerkezköy 3'üncü Zırhlı Tugay Komutanlığında nöbetçi subay olarak görev yaptığı dönemde nöbetçi amiri ile aralarında geçen bir olay sebebiyle 23/10/2014 tarihinde şikâyette bulunmuştur. Başvurucu şikâyet dilekçesinde özetle olay günü içtimaya geç kalması sebebiyle nöbetçi amirinin içtimaya neden gelmediğini sorduğunu, mazeretini belirtirken cümlesini bitirmeden esas duruşa geçmesini istediğini, kendisini dinlemeden sinirli bir şekilde "...Seni görmek istemiyorum, terk et burayı." dediğini, kendisinin ancak amiri tarafından yazılı emir verilmesi durumunda terk edeceğini söylediğini, amirinin kendisine ikinci defa "Ben seni görmek istemiyorum, git." dediğinde tekrar yazılı emir istediğini belirtmiştir. Başvurucunun nöbetçi amiri hakkında yasal ve idari işlem başlatılması talebiyle yazdığı şikâyet dilekçesi üzerine başlatılan tahkikat sonucunda 21/1/2015 tarihinde başvurucu hizmete kısmi süreli devam disiplin cezası (00-00 saatleri arasında olmak üzere iki gün) ile cezalandırılmıştır. Karar gerekçesinde, askerliğin ve disiplinin temel gereklerinden birinin astların amirlerine karşı her zaman saygı göstermesi olduğu ve başvurucunun disiplinsizlik fiilini işlediğinin tespit edildiği belirtilmiştir. Başvurucunun disiplin cezasına yapmış olduğu itiraz reddedilmiş, 29/1/2015 tarihinde itirazın reddine ilişkin karar başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, hakkında tesis edilen disiplin cezasının iptali ile maddi ve manevi tazminat talebiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açmıştır. AYİM 28/5/2015 tarihli kararıyla 31/1/2013 tarihli 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu'nun maddesi gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayırma, aylıktan kesme, hizmet yerini terk etmeme ve oda hapsi cezaları hariç diğer disiplin cezalarının yargı denetimi dışında olduğu gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine karar vermiştir. Nihai karar 10/7/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/8/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mavzuat 6413 sayılı Kanun’un "Disiplin cezaları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:  “ Subay, astsubay (…) ve uzman erbaşlar ile sözleşmeli erbaş ve erler hakkında verilebilecek disiplin cezaları ağırlık derecesine göre aşağıda belirtilmiştir:a) Uyarmab) Kınamac) Hizmete kısmi süreli devamç) Aylıktan kesmed) Hizmet yerini terk etmemee) Oda hapsif) Silahlı Kuvvetlerden ayırma” 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun "İdari davalar ve yargı yetkisinin sınırı" kenar başlıklı maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:"Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri Şuranın kararları ile disiplinsizlik nedeniyle verilen disiplin cezaları ve diğer idari yaptırımlar yargı denetimi dışındadır. Ancak; Yüksek Askeri Şuranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararına ve askeri disiplin ile ilgili kanunlarda yargıya açık olduğu belirtilmiş olan disiplin cezalarına karşı yargı yolu açıktır. " 6413 sayılı Kanun’un "Yargı denetimi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Yüksek disiplin kurulları tarafından verilen Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezaları ile subay, astsubay, (…) uzman erbaş ile sözleşmeli erbaş ve erler hakkında disiplin amirleri veya disiplin kurulları tarafından barış zamanında verilmiş olan aylıktan kesme, hizmet yerini terk etmeme ve oda hapsi cezalarına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde iptal davası açılabilir. Anayasa Mahkemesi Kararı Anayasa Mahkemesinin 4/6/2014 tarihli E.2013/82, K.2014/100 sayılı kararının ilgi kısmı şöyledir:"...Anayasa'nın maddesinin üçüncü fıkrasında, disiplin cezalarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağı ifade edildikten sonra, dördüncü fıkrasında, silahlı kuvvetler mensupları ile hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlerin saklı olduğu belirtilerek silahlı kuvvetler mensupları ile hâkimler ve savcılar hakkında verilecek disiplin cezalarının yargı denetimi dışında bırakılması konusunda kanun koyucuya takdir yetkisi tanınmıştır. ..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının medeni hak ve uyuşmazlıklar kolunun kamu personeline ilişkin davalarda uygulanabilirliğine ilişkin içtihadını Vilho Eskelinen ve diğerleri/Finlandiya (B. No: 63235/00, 19/4/2007, §§ 39-64) kararında belirlemiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: " Özet olarak, savunmacı devletin, Mahkeme önünde, maddenin korumasından mahrum bırakmak amacıyla bir başvuranın, memur statüsünü öne sürebilmesi için, iki koşul bir araya gelmelidir. İlk olarak, ilgili devletin iç hukuku, söz konusu görev ya da çalışan kategorisi için, mahkemeye erişimi yasaklamış olmalıdır. İkinci olarak, bu aykırılık, devletin çıkarına bağlı tarafsız gerekçelere dayanmalıdır. İlgilinin, kamu gücünün kullanılmasına ilişkin bir hizmet veriyor olması ya da böyle bir sektörde çalışıyor olması, belirleyici değildir. Devre dışı bırakmanın haklı çıkarılması için, devletin, söz konusu memurun, kamu gücünün icra edilmesine katıldığının ya da Pellegrin davasında, Mahkeme’nin kullandığı ifadeye göre, ilgili ve işveren devlet arasında, ‘özel bir güven ve dürüstlük bağının’ var olduğunun kanıtlanmasına yeterli değildir. Devletin, davanın konusunun, devlet otoritesinin kullanılmasıyla ilgili olduğunu ya da adı geçen özel bağı, tartışma konusu haline getirdiğini göstermesi gerekmektedir. Böylece, kural olarak, hiçbir şey, söz konusu devlet ve ilgili memur arasındaki ilişkinin özel olması nedeniyle, maaşla, tazminatla ya da bu tip haklarla ilgili olağan iş ihtilaflarının, maddenin güvenceleri dışında bırakılmasına izin vermemektedir. Sonuçta, maddenin uygulandığına ilişkin bir karine bulunmaktadır ve ilk olarak, milli hukuka göre, memur bir başvuranın, mahkemeye erişim hakkı olmadığını kanıtlamak ve ikinci olarak, maddede güvence altına alınan hakların devre dışı bırakılmasının, bu memur için yerinde olduğunun kanıtlanması savunmacı devletin görevidir."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/13800
Başvuru, askerî disiplin cezasına karşı açılan davanın yargı yolunun kapalı olduğu gerekçesiyle incelenmeksizin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, defter ve belgeleri ibraz etmemesi nedeniyle hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarhiyatı yapılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada idarenin sunmuş olduğu tek taraflı delillerle yetinilmesi ve yargılama sırasında başvurucu şirket tarafından defter ve belgeleri ibraz edileceğinin bildirmesine rağmen bu hususta herhangi bir inceleme yapılmadan karar verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 10/2/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2016/55435 numaralı bireysel başvuru dosyası aralarında konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2016/61491 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş ve incelemenin 2016/55435 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, reklamcılık işi ile uğraşmaktadır. Başvurucudan 2008 ve 2009 takvim yıllarına ait kanuni defter ve belgelerini on beş gün içinde ibraz etmesi istenilmiştir. Ancak başvurucu, defter ve belgelerini vergi inceleme elemanına ibraz etmemiştir. Vergi inceleme elemanınca düzenlenen 25/4/2012 tarihli vergi inceleme raporunda, başvurucunun geçerli bir mazeret sunmaksızın kanuni defter ve belgelerini ibraz etmemesi nedeniyle 2008 ve 2009 yıllarında yaptığı alışlara ilişkin katma değer vergisi indirimlerinin reddi suretiyle katma değer vergisi tabloları yeniden oluşturulmuş ve buna göre ortaya çıkan farkın üç kat vergi ziyaı cezalı olarak tarh edilmesi önerilmiştir. 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca resen takdir nedenleri arasında sayılan defter ibraz etmeme fiili dolayısıyla başvurucu hakkında vergi incelemesi, kayıtlı bulunduğu vergi dairesi müdürlüğünde tutulan tarh dosyası üzerinden yürütülmüştür. Katma değer vergisi indirimlerinin reddi, 25/10/1984 tarihli ve 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun ve maddeleri uyarınca kanunda belirlenen koşulların oluşmadığı gerekçesine dayandırılmıştır. Vergi inceleme elemanının önerisi doğrultusunda başvurucu adına üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarh edilmiştir. Başvurucu, 2008 yılı Eylül ve 2009 yılı Ağustos dönemine ilişkin olarak adına tarh edilen cezalı tarhiyatlara karşı İstanbul ve Vergi Mahkemelerinde (Mahkemeler) davalar açmıştır. Dava dilekçelerinde Danıştay kararlarına atıfta bulunularak indirilen katma değer vergisinin gerçekten yüklenilip yüklenilmediği incelenmeden davanın doğrudan reddedilmesinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Dilekçelerde, mahkemelerin idarenin sunmuş olduğu tek taraflı delillerle yetindiğini ve kendi iddiasını ispat etme amacıyla savunma hakkını kullanamadığını, farklı yönde kararların bulunduğunu belirtilmiştir. İstanbul ve Vergi Mahkemelerinde (Mahkemeler) görülen davalarda kısmen kabul, kısmen ret kararları verilmiştir. Kararların gerekçesinde, başvurucu Şirketin kanuni temsilcisine yapılan tebligata rağmen ilgili yıla ilişkin defter ve belgelerin incelemeye ibraz edilmediği, kanuni temsilci tarafından mücbir sebep hâli ortaya konulmadığı, indirim konusu yaptığı katma değer vergilerinin fatura ve benzeri vesikalarda gösterildiği ve bu belgelerin usulüne uygun olarak tutulmuş kanuni defterlere kaydedildiğinin ispatlanamadığı hususları vurgulanmıştır. Başvurucu Şirketin katma değer vergisine ilişkin indirim hakkından yararlanmasının mümkün olmadığı sonucuna varılarak indirimlerin reddi yoluyla yapılan dava konusu üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarhiyatında hukuka aykırılık görülmediği belirtilmiştir. Anılan kararların redde ilişkin kısımları Danıştay Dokuzuncu Dairesinin (Daire) 31/10/2013 ve 21/11/2013 tarihli kararlarıyla bozulmuştur. Mahkemeler, bozma kararlarına uymayarak ilk kararlarında ısrar etmişlerdir. Israr kararlarının temyiz edilmesi üzerine Vergi Dava Daireleri Kurulu (VDDK) 25/3/2015 ve 17/6/2015 tarihli kararları ile temyiz istemlerini reddederek hükümleri onamıştır. Karar düzeltme istemleri de VDDK'nın 11/11/2015 ve 25/11/2015 tarihli kararlarıyla reddedilmiştir. Başvurucu Şirket 10/2/2016 tarihinde bireysel başvurularda bulunmuştur. A. Kanun Hükümleri 3065 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Türkiye'de yapılan aşağıdaki işlemler katma değer vergisine tabidir: Ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetler,... ” 3065 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “ Mükellefler, yaptıkları vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça, faaliyetlerine ilişkin olarak aşağıdaki vergileri indirebilirler:a) Kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisi, ... ” 3065 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “ Yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait Katma Değer Vergisi, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinden ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebilir.... ” 213 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...B) İspat: Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya, ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz.İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir." 213 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Resen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. İnceleme raporunda bu maddeye göre belirlenen matrah veya matrah farkı resen takdir olunmuş sayılır.Aşağıdaki hallerden herhangi birinin bulunması durumunda, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitinin mümkün olmadığı kabul edilir.... Bu kanuna göre tutulması mecburi olan defterlerin hepsi veya bir kısmı tutulmamış veya tasdik ettirilmemiş olursa veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmezse. Defter kayıtları ve bunlarla ilgili vesikalar, vergi matrahının doğru ve kesin olarak tesbitine imkan vermiyecek derecede noksan, usulsüz ve karışık olması dolayısiyle ihtiyaca salih bulunmazsa.... (Ek: 30/12/1980-2365/4 md.) Tutulması zorunlu olan defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına dair delil bulunursa...." 213 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Vergi incelemesinden maksat, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak tespit etmek ve sağlamaktır..." 213 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Bu Kanuna göre defter tutmak mecburiyetinde olanlar, tuttukları defterlerle üçüncü kısımda yazılı vesikaları, ilgili bulundukları yılı takibeden takvim yılından başlıyarak beş yıl süre ile muhafaza etmeye mecburdurlar." 213 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Geçen maddelerde yazılı gerçek ve tüzel kişiler ile mükerrer 257 nci madde ile getirilen zorunluluklara tabi olanlar, muhafaza etmek zorunda oldukları her türlü defter, belge ve karneler ile vermek zorunda bulundukları bilgilere ilişkin mikro fiş, mikro film, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm bilgi ve şifreleri muhafaza süresi içerisinde yetkili makam ve memurların talebi üzerine ibraz ve inceleme için arz etmek zorundadırlar. Bu zorunluluk Maliye Bakanlığınca belirlenecek usule uygun olarak, tasdike konu hesap ve işlemlerin doğrulanması için gerekli kayıt ve belgelerle sınırlı olmak üzere, bu hesap ve işlemlere doğrudan ya da silsile yoluyla taraf olanlara, defter ve belgelerinin tetkiki amacıyla yeminli mali müşavirler tarafından yapılan talepler için de geçerlidir."B. Yargı Kararları Danıştay Dördüncü Dairesinin 30/12/2016 tarihli ve E.2016/997, K.2016/7964 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 3 üncü maddesinde, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu belirtilmiş olup, Kanunun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrasının 3 üncü bendinde de; bu Kanuna göre tutulması mecburi olan defter ve belgelerin hepsinin veya bir kısmının vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesi hali resen takdir nedeni olarak sayılmıştır. Öte yandan, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 29 uncu maddesinin 1 inci fıkrasının (a) bendinde, mükelleflerin, yaptıkları vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça, faaliyetlerine ilişkin olarak, kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri, 34 üncü maddesinin 1 inci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği hükmüne yer verilmiştir. Katma değer vergisi, bünyesinde yer alan indirim müessesesiyle yansıtılabilir bir vergidir. Katma değer vergisi sisteminde mükellef, üretim ve dağıtım kademeleri içinde, verginin tahsiline, indirimlerin yapılmasına, beyan edilip ödenmesine aracılık eder. Bu bakımdan indirim, mükellefiyete bağlı bir görev olduğu kadar aynı zamanda bir haktır. Katma değer vergisinde genel prensip, vergiye tabi teslimler üzerinden hesaplanan vergiden, alış faturalarında gösterilen verginin indirilmesidir. İndirim konusu yapılabilecek katma değer vergisinin indirilebilmesi için Kanun bazı şartların varlığını öngörmüştür. Bu şartların bir kısmı esasa, bir kısmı ise şekle ilişkindir. Katma Değer Vergisi Kanunu'nun indirim için aradığı şekil şartları Kanunun 34 üncü maddesinde hükme bağlanmış olup, bunlardan bir tanesi de, katma değer vergisi üzerinde gösterilen mal ve hizmetlere ait alış faturalarının kanuni defterlere kaydedilmesidir. Bundan amaç, indirimin gerçeğe uygun olması ve bu hususun mükelleflerce belgelendirilmesidir. Bu şartlardan herhangi birinin, 213 sayılı Kanunda belirtilen mücbir sebepler mevcut olmamasına rağmen yerine getirilmemesi halinde, mükelleflerin yüklendikleri katma değer vergisini indirim konusu yapabilmelerine olanak bulunmamaktadır.Dosyanın incelenmesinden; 2004 yılı hesap ve işlemleri incelenen davacının, anılan döneme ilişkin defter ve belgelerinin ibrazının istenilmesine rağmen, herhangi bir mücbir sebep gösterilmeksizin defter ve belge ibrazında bulunulmaması üzerine, katma değer vergisi indirimlerinin reddedilmesi sonrasında yeniden düzenlenen beyan tablosu uyarınca, 2004/6 ila 12 nci dönemlerine ilişkin üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarhiyatlarının yapıldığı; vergi mahkemesince, sonradan mahkemeye ibraz edilen defter ve belgeler üzerinde yaptırılan inceleme sonrasında düzenlenen basit rapor uyarınca vergi ziyaı cezalı tarhiyatların kaldırılmasına özel usulsüzlük cezasının ise onanmasına karar verildiği görülmektedir.Uyuşmazlıkta; defter ve belge isteme yazısının 2009 tarihinde davacının ikamet adresinde eşine tebliğ edildiği, buna karşın verilen süre içinde defter ve belgelerin incelemeye ibraz edilmediği sabittir.2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 'İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı' başlıklı 2 nci maddesinin 2 nci fıkrasında 'idari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlar ile gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.' hükmü yer almaktadır.Bu hükme göre, idari yargı yerlerinin denetim yetkisi, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsamakta olup, söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu doğurmamaktadır.Vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elemanına ibraz edilmediği için, biçimsel varlığının gerçek mahiyetiyle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan 'gerçek mahiyet'in biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir. Bu bakımdan, gerçek mahiyetiyle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan; aksine, yetkili inceleme elemanına ibraz edilmedikleri için, kanıt olma değerini yitiren defter ve belgelere dayanılarak davacı lehine karar verilmesine olanak bulunmamaktadır.Diğer taraftan, idari yargı yerinin görevi, idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğundan, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme sonucuna göre karar verilmesi bu yönüyle de mümkün değildir.Bu durumda, yukarıda açıklandığı üzere mücbir sebep hali olmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyerek indirim hakkından yararlanmak için yasal koşullardan birini yerine getirmeyen davacı adına katma değer vergisi indirimlerinin reddi suretiyle salınan üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergilerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 30/1/2017 tarihli ve E.2013/2910, K.2017/407 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Türk Vergi Sistemi, vergiyi doğuran olayın belgelendirilmesi ve bu belgelerin de belli süreler içerisinde yasada öngörülen defterlere kaydedilmesi esasına dayalıdır. Belge ve kayıt düzeni adı verilen bu esasın amacı; mükelleflerin ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan üçüncü kişilerin vergi ile ilgili muamelelerinin, mükelleflerin servet, sermaye ve hesap durumları ile faaliyet ve hesap neticelerinin belli edilmesinin, denetlenmesinin, incelenmesinin ve tespitinin sağlanmasıdır. 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 256'ncı maddesinde, mükelleflerin muhafaza etmek zorunda oldukları defter ve belgeleri muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların istemeleri üzerine ibraz etmeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. Yasada öngörülen zorunluluğa karşın, usulüne uygun olarak verilen süre içerisinde, haklı mazeret olmaksızın, belge ve defterlerin ibrazından kaçınılması, vergi idaresinin denetiminden saklanılmak istenilen kimi durumların olduğu ve bunların karşıt inceleme yoluyla ortaya çıkarılmasının engellenmesinin amaçlandığı anlamına gelir. Salt bu nedenle, haklı mazeret olmaksızın, yetkililere ibraz edilmeyen belge ve defterler, ilgilisi lehine kanıt olma değerini yitirirler.Katma Değer Vergisi Kanununun 34'üncü maddesinin 1 numaralı fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği öngörülmüş; aynı Kanunun 29 uncu maddesinin 3 üncü fıkrasında da, indirim hakkının, vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabileceği hükmü yer almış olup; buna göre, indirim hakkının, ilgili vesikaların anılan süre içerisinde yasal defterlere kaydedilmesi koşuluyla kullanılması olanaklı bulunmaktadır. Oysa; inceleme elemanına ibraz edilmeyen defterlerdeki kayıtların yasada öngörülen süre içerisinde yapıldığının, bu sürenin sona ermesinden sonra, mahkemece tespiti de olanaksızdır.Olayda; davacıdan defter ve belgelerinin istenmesine karşın inceleme elemanına herhangi bir defter ve belge ibraz edilmediği sabittir. Davacı, ibraz etmeme keyfiyetine herhangi bir mücbir neden göstermemiştir. Dolayısıyla, hiçbir mücbir sebep bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen yükümlünün daha sonra dava aşamasında mahkemeye ibraz etmesinin vergi incelemesinden amaçlanan sonuçların ortadan kalkmasına sebebiyet vereceği açık olduğundan ve Katma Değer Vergisi Kanunu ile getirilen esaslara uygun bulunmadığından indirimlerin reddi suretiyle yapılan dava konusu tarhiyatta hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Bu nedenle davayı yazılı gerekçeyle sonuçlandıran vergi mahkemesi kararının yeniden bir karar verilmek üzere bozulması; davacı temyiz isteminin de bu nedenle reddi gerekmiştir." VDDK'nın 25/3/2015 tarihli ve E.2015/16, K.2015/135 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Türk Vergi Sistemi, vergiyi doğuran olayın belgelendirilmesi ve bu belgelerin de belli süreler içerisinde yasada öngörülen defterlere kaydedilmesi esasına dayalıdır. Belge ve kayıt düzeni adı verilen bu esasın amacı; mükelleflerin ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan üçüncü kişilerin vergi ile ilgili muamelelerinin, mükelleflerin servet, sermaye ve hesap durumları ile faaliyet ve hesap neticelerinin belli edilmesinin, denetlenmesinin, incelenmesinin ve tespitinin sağlanmasıdır. 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 54'üncü maddesi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanununun belge ve kayıt düzeni ile ilgili maddelerinde bu amacın sağlanmasını olanaklı kılacak düzenlemelere yer verilmiştir.Sözü edilen yasa maddelerinde öngörülen usul ve esaslara uygun olarak düzenlenen belge ve bu belgelere dayanılarak yapılan kayıtlar, Vergi Hukukunda 'ilk görünüş ya da doğruluk karinesi' adı verilen bir hukuksal ön kabulden yararlanırlar. Ancak, Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin 'İspat' başlıklı (B) fıkrasına göre, usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtlarla tevsik edilen hukuki muamelelerin vergilendirmeye esas alınabilmesi için, bu biçimsel uygunluk yeterli değildir. Ayrıca belge ve kayıtlarda yer alan işlemin gerçek durumu yansıtıyor olması da gereklidir. Bu bakımdan; biçimsel olarak kanuna ve kanunun vermiş olduğu yetkiye dayanılarak yürürlüğe konulan idari düzenlemelere uygun olan belge ve kayıtların vergilendirilmeye esas alınabilmesi için, ilgili oldukları muamelelerin gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır. Bunu yapma külfeti de, yukarıda sözü edilen (B) fıkrasında öngörülen ilkelere göre, vergi idaresine aittir.Vergi idaresinin kendi dışında oluşan vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini ortaya çıkarabilmesi ise, defter ve belgelerin istenildiğinde vergi idaresinin denetim ve incelemesine sunulması ve gerektiğinde, şekline ve usulüne uygun belgelerle tevsik edilen hukuki muamelelerin karşı taraf nezdinde inceleme ve araştırma yapılması ile olanaklıdır. Bu amaçla, Vergi Usul Kanununun 253'üncü maddesinde mükelleflere defter ve belgeleri 5 yıl süre ile muhafaza etme, 256'ncı maddesinde ise muhafaza etmek zorunda oldukları defter ve belgeleri muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların istemeleri üzerine ibraz zorunluluğu getirilmiş; aynı Kanunun 134 ve devamındaki maddelerde de, vergi idaresine mükellefler ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan kişi ve kuruluşlar nezdinde vergi incelemesi yapma yetkisi tanınmıştır. İlk aşamada biçimsel doğruluk karinesinden yararlanan belgelerin vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetiyle uygunluğu, ancak bu yetki kullanılarak ortaya çıkarılabilir.Bütün bu açıklamalardan; usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtların vergilemeye esas alınabilmesi veya yapılan vergilendirme işleminin doğruluğuna kanıt olabilmesi için, ibrazın vergi idaresine veya karşıt incelemeye yetkili elemanına yapılmış olması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.Yasada öngörülen zorunluluğa karşın, usulüne uygun olarak verilen süre içerisinde, haklı mazeret olmaksızın, belge ve defterlerin ibrazından kaçınılması, vergi idaresinin denetiminden saklanılmak istenilen kimi durumların olduğu ve bunların karşıt inceleme yoluyla ortaya çıkarılmasının engellenmesinin amaçlandığı anlamına gelir. Vergi Usul Kanununun 30'uncu maddesinin 2'nci fıkrasının 3'üncü bendinde, bu Kanuna göre tutulması zorunlu olan defterlerin hepsinin veya bir kısmının vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesinin, dönem matrahının re'sen takdirini gerektiren, ayrı bir durum olarak öngörülmüş olmasının nedeni de budur.Bilindiği üzere; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı başlıklı 2'nci maddesinin 2'nci fıkrasında idari yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu, idari mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacakları, yürütme görevinin kanunlar ile gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyecekleri hükme bağlanmıştır.Bu hükme göre idari yargı yerlerinin denetim yetkisi, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsar; yoksa söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu yaratmaz.2577 sayılı Kanunun 20'nci maddesinde düzenlenen re'sen araştırma yetkisi, idarenin kendi yetkisini kullanarak yapmış olduğu inceleme ve araştırmaya dayalı idari işlemden kaynaklanan idari uyuşmazlığın çözümü için gerekli belge ve bilgilerin, davaya bakan yargı yerine sağlanması amacını, bir başka anlatımla dava konusu yapılan idari işlemin hukuka uygunluğunu denetleme amacını güder. Buna göre davacının tutum ve davranışı ile idarenin inceleme ve araştırma yapmasını önlemesi sonucu tesis edilen işlemin iptal davasına konu edilmesi durumunda, idari yargı yerinin idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re'sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.Böyle olunca; vergi mahkemelerinin vergi idaresine ait vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisinin kullanılışının hukuka uygunluğunu denetlemekle yetinecekleri; onların yerine geçerek, vergi incelemesi ve karşıt inceleme yoluyla defter kayıtlarının ve bu kayıtların dayanağı olan belgelerin gerçek durumla uyumlu olup olmadıklarını araştıramayacakları tabiidir. Bunun sonucu olarak, vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elamanına ibraz edilmediği için, biçimselliğinin gerçek mahiyetle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, çıkan uyuşmazlık dolayısıyla açılan idari davada, karşıt inceleme yetkisi bulunmayan idari yargı yerince, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan 'gerçek mahiyet'in biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir ki, vergiyle ilgili muamelelerinin gerçek mahiyetlerini vergi idaresinin denetiminden kaçırmayı düşünen vergi mükelleflerinin, bunu sağlamak amacıyla, defter ve belgelerinin inceleme elemanı yerine yargı yerlerine ibrazını yeğlemelerine yol açabilecek böyle bir anlayışa Kanun Koyucu'nun izin vereceği düşünülemez. Bu bakımdan; gerçek mahiyetle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan defter ve belgelere dayanılarak, bir idari davada, davacı lehine karar verilemez.Diğer taraftan idari yargı yerinin görevi idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğu halde, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme ve araştırma sonucuna göre maddi olayda değişiklik olabileceğinden, uyuşmazlık hakkında karar verilmesi halinde idari yargı yerinin görevini belirtilen şekilde yerine getirdiği de söylenemez.Öte yandan; Katma Değer Vergisi Kanununun 34'üncü maddesinin 1'inci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği öngörülmüş; aynı Kanunun 29'ncu maddesinin 3'ncü fıkrasında da, indirim hakkının, vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabileceği hükmü yer almış olup; buna göre, indirim hakkının, ilgili vesikaların anılan süre içerisinde yasal defterlere kaydedilmesi koşuluyla kullanılması olanaklı bulunmaktadır. Oysa; inceleme elemanına ibraz edilmeyen defterlerdeki kayıtların yasada öngörülen süre içerisinde yapıldığının, bu sürenin sona ermesinden sonra, mahkemece tespiti de olanaksızdır.Olayda; temyize konu karara dayanak alınan defter ve belgelerin, davacıya usulüne uygun olarak tebliğ edilen yazı ile ibraz edilmesi istenilmiş olmasına rağmen, inceleme elemanına ibraz edilmediği sabittir. Davacı, ibraz etmeme keyfiyetine gerekçe olarak, hastalığı nedeniyle ibraz edemediğini ileri sürmüş ise de verilen ek sürelere karşın ibraz etmediği gibi sadece verilen ek sürelerden sonra şifahi olarak evrak, belgeler ile mal alış ve satış faturalarını inceleme elemanına götürdüklerini ancak, gerek olmadığı ifade edilerek alınmadığını ileri sürmektedir. Defter ve belgelerin muhafaza biçim ve süreleri ile ibraz yükümlülüğünü düzenleyen yasal hükümler karşısında, ileri sürülen bu hususların haklı mazeret olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla, hiçbir mücbir sebep bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları mahkemeye ibraz edebileceği yönündeki istemi vergi incelemesinden amaçlanan sonuçların ortadan kaldırılmasına sebebiyet verebileceğinden ve Katma Değer Vergisi Kanunu ile getirilen esaslara uygun olmadığından, ara kararı ile defter ve belgelerin mahkemeye ibrazının istenmesi ve bu defter ve belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak karar verilmesi hukuka uygun görülmemiştir." Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 30/12/2016 tarihli ve E.2016/997, K.2016/7964 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Uyuşmazlıkta, davacı adına 2009 yılına ilişkin yasal defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmediğinden bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2009/Temmuz -Aralık dönemleri için re'sen tarh edilen katma değer vergisi ile kesilen üç kat vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.213 sayılı Vergi Usul Kanununun maddesinde 're'sen vergi tarhı' tanımlanmış, aynı maddenin bendinde, bu Kanuna göre tutulması mecburi olan defterlerin hepsi veya bir kısmı tutulmamış veya tasdik ettirilmemiş veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemiş olması halinde maddi delillerin var olmadığının kabul edileceği açıklanmıştır. Madde hükmüne göre, defter ve belgelerin her ne sebeple olursa olsun ibraz edilmemesi halinin resen takdir sebebi sayılacağı kuşkusuzdur.3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun maddesinin 1/a bendinde, mükelleflerin, yaptıkları vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, bu kanunda aksine hüküm olmadıkça faaliyetlerine ilişkin olarak kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri, aynı Kanunun maddesinin bendinde, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmesi ve bu vesikaların kanuni defterlere kaydedilmesi şartıyla indirilebileceği hüküm altına alınmıştır.Bu hükümler karşısında katma değer vergisinin indirim konusu yapılabilmesi için, indirim konusu yapılacak verginin fatura veya benzeri belgeler ile gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmesi ve söz konusu belgelerin kanuni defterlere kaydedilmiş olması gerekmektedir.2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununda re'sen araştırma ilkesi benimsenmiş, aynı Kanunun maddesinin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun maddesinde, hakimin özel veya teknik bilgiyi gerektiren bir konuda bilirkişi incelemesi yaptırmaya yetkili olduğu belirtilmiştir.Olayda, defter ve belgelerin incelemeye ibraz edilmemesi nedeniyle re'sen takdire gidilmesi yerinde ise de, davacı tarafından, defter ve belgelerin incelenmek üzere hazır olduğu, istenmesi halinde ibraz edilebileceği hususunun temyiz aşamasında ileri sürüldüğü görüldüğünden, yukarıda sözü edilen re'sen araştırma ilkesi uyarınca Vergi Mahkemesince yükümlünün defter ve belgelerinin asıllarının istenilmesi, ibraz edilecek olan defter ve belgelerden vergi dairesi de haberdar edilmek suretiyle sözkonusu belgelerin gerçekten alış yaptığı emtialara ait faturalar olup olmadığının araştırılması ve gerçek alış faturaları gözönüne alınarak ödenecek verginin tespiti için bu defter ve belgeler üzerinde gerekirse bilirkişi incelemesi de yaptırılmak suretiyle ortaya çıkacak sonuca göre uyuşmazlık hakkında yeniden bir karar verilmesi gerekmektedir.Öte yandan yapılacak inceleme sonucunda ödenecek katma değer vergisi bulunması halinde kesilecek vergi ziyaı cezasının tek kat uygulanması gerektiği açıktır." VDDK'nın 13/12/2017 tarihli ve E.2017/627, K.2017/623 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Davacı adına, sahte fatura kaydı yönünden incelenmek istenen defter ve belgelerini ibraz etmemesi nedeniyle katma değer vergisi indirimleri kabul edilmeyerek 2009 yılı Ocak ilâ Aralık dönemleri için tekerrür hükümleri (Temmuz ilâ Aralık dönemleri için) dikkate alınarak re'sen salınan üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergileri ile 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 353'üncü maddesinin 1'inci fıkrası ve mükerrer 355'inci maddesinin 1'inci fıkrası uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarına karşı açılan davada; vergi ziyaı cezalı katma değer vergileri yönünden davanın reddi yolunda verilen ısrar kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir.3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 29'uncu maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde, mükelleflerin yaptıkları vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, kanunda aksine hüküm olmadıkça faaliyetlerine ilişkin olarak kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak, düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri, aynı Kanunun 34'üncü maddesinin 1'inci bendinde de yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar yasal defterlere kaydedilmek koşuluyla indirilebileceği kurala bağlanmıştır. Bu düzenlemeler nedeniyle emtia veya hizmet alışını temsil eden fatura veya yerine geçen belgenin yasal defterlere usulüne uygun olarak kaydedilmesi ve bu belgelerde katma değer vergisinin ayrıca gösterilmesi, katma değer vergisi indirimi yapılabilmesinin ön koşullarıdır. Bu ön koşulların varlığının, sözü edilen defter ve belgelerin ibrazı ve incelenmesiyle saptanabileceği açıktır. Katma Değer Vergisi Kanununun 34'üncü maddesi uyarınca, bu vergiyi indirim konusu yapacak olanlara yüklenen belgelendirme zorunluluğu dışında, indirim konusu yapılacak verginin gerçekten yüklenilmiş olması da gerekmektedir. Zira 29'uncu madde, mükelleflere yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak, bu teslimler nedeniyle düzenlenen fatura ve benzeri belgelerde gösterilen katma değer vergisinin indirime konu yapılmasına olanak tanımıştır. Bu yüzden, gerçekte yapılmış bir teslime dayanmaksızın düzenlenen faturalarda gösterilen verginin indirilmesi olanaklı değildir.Belgelendirme koşulunun varlığı gibi indirim konusu yapılan verginin gerçekten yapılmış bir teslime dayandığının saptanması da öncelikle yükümlülerin yasal defter ve belgelerinin, Vergi Usul Kanununun 227, 171 ve 256'ncı maddelerindeki düzenlemelere göre incelenmesini gerektirmektedir.Vergi Usul Kanununun 227'nci maddesinin birinci fıkrası, aynı Kanuna göre tutulan ve üçüncü şahıslarla olan ilişki ve işlemlere ait kayıtların belgelenmesinin zorunlu olduğunu; 171'inci maddesi ise vergi uygulaması bakımından yasal defterlerin, mükelleflerin vergi ile ilgili servet, sermaye ve hesap durumlarıyla, vergi ile ilgili faaliyet ve hesap neticelerini saptamak, vergi ile ilgili işlemleri belirlemek, mükelleflerin vergi karşısındaki durumunu hesap üzerinden denetlemek ve incelemek, bu hesap ve kayıtları yardımıyla üçüncü şahısların vergi karşısındaki durumunu denetlemek ve incelemek amacını sağlayacak şekilde tutulmasını öngörmüş; bu düzenlemelerin sonucu olarak da mükellefler, 256'ncı madde ile saklanması zorunlu her türlü defter, belge ve karneleri muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların istemi üzerine ibraz ve incelemeye sunmaya mecbur tutulmuştur.İndirim konusu yapılan katma değer vergilerinin, alış belgelerinde ayrıca gösterildiğini ve bu belgelerin yasal defterlere usulüne uygun şekilde kaydedildiğini; söz konusu vergilerin gerçekten yapılmış bir teslime dayandığını kanıtlama yükünün mükellefler üzerinde bırakılması, 3065 sayılı Kanunun 34 ve 29'uncu maddelerindeki özel düzenlemelerden kaynaklanmaktadır. Bu düzenlemelerin öngördüğü zorunluluk, Vergi Usul Kanununun genel düzenlemesi olan ibraz ödevinin öngörülüş amaçları ve uygulama alanlarından farklıdır.Katma değer vergisi indirimlerinin; ibraz yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle kabul edilmemesine dayanan uyuşmazlığın, iki ayrı yasadaki düzenlemelerin birlikte ele alınarak çözümlenmesi; vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılmasına ilişkin 213 sayılı Kanunun 3'üncü maddesinin de gereğidir. Değinilen maddede, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek mahiyetinin yemin dışındaki her türlü delille ispatlanabileceğine değinildikten sonra iktisadi, ticari ve teknik gereklere uymayan ve olayın özelliğine göre olağan dışı veya alışılmamış bir durumun, iddia eden tarafından kanıtlanması gerektiği kurala bağlanmıştır. Defter ve belge isteme yazısının tebliğ edilmesine karşın, onbeş günlük yasal sürede ibraz yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle yapılan tarhiyata karşı açılan davada; davacı, dava dilekçesinde, indirim konusu yapılan vergileri gerçekten yüklendiğini, belgelendirme koşullarının yerine getirildiğini, bu durumun doğruluğunu, yargı yerine sunabileceği defter ve belgeleriyle kanıtlayabileceğini iddia etmiş, temyiz dilekçesinde de bu iddiasını devam ettirmiştir.3065 sayılı Kanun, 34'üncü maddedeki koşulların varlığını kanıtlayamayan yükümlülere indirim yapma olanağı tanımamakla birlikte, katma değer vergisinin yansıma özelliği, bu vergiye ait yükün, nihai tüketiciye intikal etmesini öngörmektedir. Gerçekten yüklenildiği için indirim konusu yapılan bir katma değer vergisi indiriminin, salt ön koşulun varlığı kanıtlanamadığı için kabul edilmemesi, verginin yansıma ve nihai tüketici üzerinde bırakılma özelliğini bozacağından davanın, davacı iddiaları doğrultusunda incelenmesi gerekmektedir.34'üncü maddede öngörülen ön koşulun varlığının, ilk derece yargı yerine ibraz edilen defter kayıtları ve alış belgelerinden saptanabildiği durumlarda, söz konusu verginin gösterildiği belgelerin gerçekten yapılmış bir teslime dayanıp dayanmadığının, dolayısıyla gerçekten yüklenilmiş bir vergi olup olmadığının, Vergi Usul Kanununun, vergi idaresine tanıdığı denetim yetkisi ve teknikleri ile ortaya çıkarılabilecek nitelik taşıdığı açıktır.Davacının yargı yerine ibraz edeceği defter ve belgeleri üzerinde vergi idaresine tanınmış yetki ve tekniklerin yargı yerince kullanılması; indirim konusu yapılan vergilerin gösterildiği faturaların gerçekten yapılmış bir teslime dayandığının ve yüklenilmiş vergi olduğunun, yargılama usulünde öngörülen herhangi bir başka incelemeyle ortaya çıkarılması olanaklı değildir. Esasen davanın; kendisine ibraz edilmemiş olması nedeniyle, yasanın öngördüğü şekilde indirilebilecek vergilerden oluşup oluşmadığı henüz vergi idaresi tarafından belirlenememiş olan kayıt ve belgeler hakkında, idarenin hiçbir görüş belirtmesine olanak tanınmadan sonuçlandırılması da İdari Yargılama Usulü Kanununa uygun düşmeyecektir.İdari Yargılama Usulü Kanununun, davaların açılması, delillerin toplanması ve ilgililerce sonradan ibraz edilen belgelerin incelenmesini öngören 3, 16, 20 ve 21'inci maddelerinde, tarafların eşit koşullar altında istem ve savunma yapmaları esası öngörülmüştür. Bu cümleden olarak, 3'üncü maddesinin 3'üncü fıkrasında dava konusu işlem ve belgelerin asılları ve örneklerinin dilekçeye karşı taraf sayısından bir fazla sayıda eklenmesi; 16'ncı maddesinin 1'inci fıkrasında dava dilekçesi ve eklerinin birer örneğinin davalıya tebliği; 21'inci maddesinde ise dilekçe ve savunmalarla birlikte verilmeyen belgelerin, bunların zamanında verilmesine imkan bulunmadığına kanaat getirilmesi halinde kabulü ile karşı tarafa tebliği kurala bağlanmıştır. Bu düzenlemeler nedeniyle yargılama aşamasında dosyaya taraflarca sunulan ve sunulması kabul edilen belgeler hakkında diğer tarafın görüşünün alınması ve hüküm verilirken değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen bu davanın çözümü, davacı tarafın davasına kanıt olmak üzere ilk derece yargı yerine sunabileceğini bildirdiği ancak, daha önce vergi idaresine ibraz edilmemiş defter ve belgelerin gerçekten yapılmış bir teslime dayanıp dayanmadığının ortaya konulmasına bağlı olup, vergi idaresinin, ancak yargılama sırasında ulaşabildiği bu defter ve belgeler üzerinde, gerek biçimsel yönden, gerekse belgelerin temsil ettiği hukuki muamelelerin gerçekliği konusundaki saptamaları, Vergi Usul Kanununun kendisine tanıdığı yetki ve tekniklere göre yapacağında kuşku yoktur. Bu durumda, vergi mahkemesince, davacının, dava dilekçesinde ibraz edebileceğini belirttiği defter ve belgeleri istenerek, ibraz edilecek belgelerden vergi idaresi de haberdar edilerek, vergilendirmenin konusunu oluşturan katma değer vergisi indiriminin dayandığı faturalarda bu verginin ayrıca gösterilip gösterilmediği, belgelerin yasal defterlere usulüne göre kaydedilip edilmediği ve temsil ettiği hukuki muamelenin gerçek olup olmadığına ilişkin herhangi bir saptama yapılmadan verilen ısrar kararında hukuka uygunluk bulunmamıştır.Öte yandan, vergi ziyaı cezasının (Temmuz ilâ Aralık dönemleri için) tekerrür nedeniyle artırılarak kesildiği anlaşıldığından yeniden verilecek kararda bu hususun göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır." Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun (İBK) 25/7/2019 tarihli ve 30842 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 8/2/2019 tarihli ve E.2013/3, K.2019/1 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:" KONUNUN ESAS YÖNÜNDEN İNCELENMESİ:A. MÜCBİR SEBEBİN VARLIĞI NEDENİYLE DEFTER VE BELGELERİN İNCELEMEYE İBRAZ EDİLEMEMESİ HALİ:
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/55435
Başvuru, defter ve belgeleri ibraz etmemesi nedeniyle hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarhiyatı yapılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada idarenin sunmuş olduğu tek taraflı delillerle yetinilmesi ve yargılama sırasında başvurucu şirket tarafından defter ve belgeleri ibraz edileceğinin bildirmesine rağmen bu hususta herhangi bir inceleme yapılmadan karar verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, gözaltı sürecinde sözlü şiddete maruz kalınması iddiasıyla yapılan şikâyet üzerine başlatılan ceza soruşturmasının etkili yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış; bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. 1982 doğumlu olan başvurucu, darbe teşebbüsüne iştirak ettiği şüphesiyle tutuklanan eski bir subaydır. Malatya Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda başvurucu hakkında kamu malına zarar verme ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlarından mahkûmiyet kararları verilmiştir. Kamu malına zarar verme suçuna ilişkin mahkûmiyet kararı istinaf aşamasında kesinleşirken diğer suç yönünden temyiz incelemesi devam etmektedir. 15/7/2016 tarihindeki darbe teşebbüsü sırasında başvurucu, batın (karın) bölgesinden ateşli silahla yaralanmış; tedavisinin ardından 20/7/2016 tarihinde tutuklanarak Malatya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Başvurucu, adli işlemlerin yapılması amacıyla Malatya Adliyesine (Adliye) getirildiği 19/7/2016 tarihinden tutuklandığı 20/7/2016 tarihine kadar yaklaşık bir gün boyunca adliyede kolluk görevlilerinin hakaret ve tehditlerine maruz kaldığını iddia ederek 20/7/2017 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) şikâyette bulunmuştur. Başvurucu, şikâyetinde olayın oluş şeklini anlatmamıştır. Savcılık tarafından başvurucunun iddiası doğrultusunda Malatya Adliyesi Bilgi İşlem Müdürlüğünden 19/7/2016 ile 21/7/2016 tarihlerini gösterir kamera görüntüleri istenmiş ise de kayıtların otuz gün süreyle tutulması nedeniyle görüntülere ulaşılmadığı bildirilmiştir. Savcılıkça yapılan soruşturma sonunda başvurucunun soyut iddiası dışında dava açmaya yeterli delil bulunmaması gerekçesiyle 19/10/2017 tarihinde "Malatya Terörle Mücadele Şube Müdürü ve diğer görevli personel" hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucu 30/10/2017 tarihinde Savcılık kararına itiraz etmiş, itiraz dilekçesine eklediği 22/9/2017 tarihli, on bir sayfadan oluşan ayrıntılı dilekçesiyle soruşturmanın genişletilerek sorumlular hakkında dava açılmasını talep etmiştir. Başvurucunun detaylı bu dilekçesinin daha önce İnfaz Kurumuna veya Savcılığa iletildiğine ilişkin bir ibare dilekçede bulunmamaktadır. Dolayısıyla itiraz aşamasından önce 22/9/2017 tarihli dilekçenin resmi kurumlara iletildiğine yönelik bir kayıt başvuru dosyasına yansımamıştır. Başvurucunun 22/9/2017 tarihli dilekçesine göre; ameliyat elbisesiyle getirildiği adliyenin girişinde 40-50 yaşlarında, beyaz saçlı, sivil giyimli kolluk görevlisi başvurucuya sinkaflı küfürler etmiştir. Adliyenin birinci katında 70 cm boylarında, şapkalı bir başka görevli yine sinkaflı küfür etmiş, ayrıca bu görüntüleri telefonuna kaydetmiştir. Yine başvurucu, bir Cumhuriyet savcısının "Anan seni doğuracağına taş doğursaydı." şeklindeki hakaretine maruz kalmış, tutuklanmasının ardından kolluk görevlisi tarafından arkasına yumrukla vurulması suretiyle darbedilmiştir. Başvurucu, dilekçesinde eylemlerini belirttiği kamu görevlilerini teşhis edebileceğini belirtmiş; ayrıca yanında sorgulanmak üzere bekleyen İ.A. ile diğer üç askerin tüm yaşananlara tanık olduğunu, olayların adliye kameralarının bulunduğu ortamda gerçekleştiğini dile getirmiştir. Başvurucunun itirazı, Malatya Sulh Ceza Hâkimliğinin (Sulh Ceza Hâkimliği) 21/11/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"5271 Sayılı CMK'nın 172/ maddesi 'kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz' hükmünü içermektedir. Dosyanın incelenmesinde; dosya kapsamında müştekinin şikayetleri üzerine gerekli inceleme, araştırma ve tahkikat işlemlerinin yapıldığı, ancak müşteki beyanı dışında kamu davası açmayı gerektirir kuvvetli suç şüphesine ilişkin somut deliller elde edilemediği, dosya kapsamında başka türlü delil elde etme imkanı da bulunmadığı anlaşılmakla, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Kararın usul ve yasaya uygun olduğu sonuç ve kanaatine varılarak, CMK'nın Maddesi uyarınca yapılan inceleme sonunda itirazın reddine karar vermek gerekmiştir." Anılan karar başvurucuya 29/11/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 4/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar." 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "İşkence yasağı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muamelelere tabi tutulamaz." 18/6/2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 16/12/1966 tarihli Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme'nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiği belirtilmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme'nin maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği içtihatlarda hatırlatılmıştır (birçok karar arasından bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119). AİHM, maddenin ihlal edildiği iddialarını incelerken makul bir şüpheyi yeterli görmeyerek iddianın makul şüphenin ötesinde sayılabilecek bazı delillerle desteklenmiş olması şartını aramıştır (İrlanda/Birleşik Krallık [BD], B. No: 5310/71, 18/1/1978, § 161; Labita/İtalya, § 121). AİHM'e göre ileri sürülen iddiaya getirilen kanıt yeterince açık, kuvvetli ve birbiriyle uyumlu bazı çıkarımlardan ya da benzer yönde olup aksi ispat edilmemiş karinelerden de oluşabilir (aynı kararda bkz. § 161). AİHM, kötü muamele yasağının ihlali anlamında ileri sürülen bazı delillerin -delil değerlendirmesi yapma noktasında kendisinden daha avantajlı olduğunu kabul ettiği- ulusal yargı makamlarınca makul bir şekilde çürütüldüğü durumda savunulabilir bir kanıt olmadığını kabul ederek maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (Klaas/Almanya, B. No: 15473/89, 22/9/1993, § 30).
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/39398
Başvuru, gözaltı sürecinde sözlü şiddete maruz kalınması iddiasıyla yapılan şikâyet üzerine başlatılan ceza soruşturmasının etkili yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu tarafından hükmedilen tazminatın yetersiz olması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ve vekâlet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/8/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular tarafından, Diyarbakır ili Sur ilçesi Alçık köyü 153,154,184, 309 parsel sayılı taşınmazlar için 24/1/1963 tarihinde Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan ve daha sonra Diyarbakır Kadastro Mahkemesinde (Mahkeme) devam eden kadastro tespitine itiraz davasında 16/5/2012 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Temyiz edilen karar Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) 7/4/2015 tarihinde onanmıştır. Karar düzeltme talebinin de yine aynı Daire tarafından 28/1/2016 tarihinde reddi ile hüküm bu şekilde kesinleşmiştir. Başvurucular, görülen davada Mahkemenin hatalı bilirkişi raporlarına dayanarak eksik inceleme sonucunda hukuka aykırı kararla davanın kısmen kabulüne üstelik makul olmayan sürede karar verdiği iddiasıyla 28/3/2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvurucular aynı başvuruda Mahkemenin taşınmazın tamamı üzerinde zilyet olduklarını kabul etmesine rağmen, zilyetlikle edinilebilecek miktarın 100 dönümle sınırlandırılması nedeniyle de mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddia etmişlerdir. Başvuru, 2017/19159 bireysel başvuru numarasına kaydedilmiştir. Anayasa Mahkemesi 3/11/2017 tarihinde yargılamanın sonucunun adil olmadığı ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiaları yönünden kabul edilmezlik kararı vermiş, yargılamanın makul sürede tamamlanmadığı iddiası yönünden ise başvurunun bölüme gönderilmesine hükmetmiştir. Başvurucuların, yargılamanın makul sürede tamamlanmadığı iddiasını içeren şikâyeti Anayasa Mahkemesinin 2016/6940 numaralı bireysel başvuru dosyasında birleştirilmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvurucuların 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanunla kurulan İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna (Tazminat Komisyonu) başvurmaları gerektiğinden birleştirilen başvuruların tamamını 31/10/2018 tarihli kararla kabul edilemez bulmuştur. Bunun üzerine başvurucular makul sürede yargılanma hakkına ilişkin hakkettikleri tazminatlarının yasal faiziyle birlikte ödenmesi ayrıca taraflarına lehe vekâlet ücretine hükmedilmesi istemiyle 17/12/2018 tarihinde Tazminat Komisyonuna başvurmuştur. Tazminat Komisyonu 29/5/2019 tarihli karar ile başvurucuların makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. Tazminat Komisyonu karar gerekçesinde, davada 213 tarafın olduğunu, Tazminat Komisyonuna müracaat edenlere murislerine verilmesi gereken tazminattan hisselerine düşen miktarının verilmesi gerektiğini ve yargılama sırasında vefat eden kişilerin yerine varisleri olarak davaya devam edenlerin aynı aile ekonomik birliği içerisinde değerlendirildiğinden lehine tek tazminata hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Tazminat Komisyonu buna göre, 24/1/1963 tarihinde açılan başvuruya konu davaya 22/9/1978 tarihinde müdahil olarak katılan Salih Dalkıran'ın 6/1/1996 tarihinde vefat etmesi üzerine 29 yıllık toplam yargılama süresi üzerinden mirasçılar Ömer Dağkıran, Mehmet Ali Dağkıran, Kasım Dağkıran, Mehmet Bahar Dağkıran, Emine Bahar Mazi, Mehmet Dağkıran ve Maşallah Kurt'a ayrı ayrı 445 TL tazminat ödenmesine karar vermiştir. Tazminat Komisyonu yine başvuruya konu davaya 6/5/2011 tarihinde müdahil olarak katılan Ahmet Karakaş'ın 11/3/2013 tarihinde vefat etmesi üzerine 4 yıl 8 aylık yargılama süresi üzerinden mirasçılar Abdulkadir Karakaş, Fatma Karakaş, Ahmet Şirin Karakaş, Mehmet Hanefi Karakaş, Mehmet Şaban Karakaş, Ramazan Karakaş, Şilan Gördü, Dilan Karakaş'a ayrı ayrı 181 TL ödenmesine karar vermiştir. Tazminat Komisyonu son olarak hisse satın alarak yine 6/5/2011 tarihinde davaya müdahil olarak katılan Kasım Karakaş'a 4 yıl 8 aylık yargılama süresine tekabül eden 625 TL’nin tazminat olarak ödenmesine karar vermiştir. Başvurucular, karara karşı Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesine (Bölge İdare Mahkemesi) itirazda bulunmuştur. Başvurucular itiraz dilekçesinde, komisyonca takdir edilen tazminat tutarının Anayasa Mahkemesine yapılan emsal başvurular yönünden hükmedilen tazminat miktarıyla kıyaslandığında çok düşük olduğunu iddia etmiştir. Başvurucular ayrıca, yargılama sürelerinin hatalı tespit edildiğini ayrıca vekâlet ücreti takdir edilmemiş olmasının usul ve yasa hükümlerine aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bölge İdare Mahkemesi 3/7/2019 tarihli kararla başvurucuların itirazının reddine hükmetmiştir. Bölge İdare Mahkemesi karar gerekçesinde, ödenmesine karar verilen tazminat miktarının, davanın konusu, uyuşmazlığın niteliği ve şikâyete konu edilen yargılamanın süresi göz önünde bulundurulmak suretiyle, makul sürenin aşımıyla orantılı olarak belirlendiği ve bu nedenle hakkaniyete ve Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olduğu belirtilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi ayrıca 6384 sayılı Kanun'da yapılan başvurularda vekil ile temsil olunması halinde, başvuranlar lehine vekâlet ücreti takdir edileceği yolunda bir kuralın bulunmadığını belirterek Tazminat Komisyonu kararının usul ve yasa hükümlerine uygun olduğunu vurgulamıştır. Nihai karar 22/7/2019 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 16/8/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un "Müracaat hakkında karar ve karara itiraz" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Komisyon, müracaat hakkında dokuz ay içinde karar vermek zorundadır. (2) Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal kararlarını da gözetmek suretiyle müracaat konusunda gerekçeli olarak karar verir.(3) Komisyon kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz dilekçesi müracaata ilişkin diğer tüm belgelerle birlikte derhal itiraz merciine gönderilir. Bu itiraz öncelikli işlerden sayılarak üç ay içinde karara bağlanır. Mahkeme tarafından Komisyon kararı yerinde görülmezse işin esası hakkında karar verilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. (4) Ödenmesine karar verilen tazminat, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde Bakanlık tarafından ödenir. Ödemeye ilişkin düzenlenecek kâğıtlar damga vergisinden, yapılacak işlemler harçlardan müstesnadır." 6384 sayılı Kanun'un "Anayasa Mahkemesinde bulunan bazı bireysel başvurular hakkında Komisyona müracaat" kenar başlıklı geçici maddesi şöyledir: "(l) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında olup, münhasıran bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvurular, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Komisyon tarafından incelenir.  (2) Komisyona müracaat, müracaat edenin kimlik bilgileri ile Anayasa Mahkemesine başvuru tarihi ve numarasını içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. Dilekçeye, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruya ilişkin form, kabul edilemezlik kararı ve bu kararın tebliğine dair belge ile ihlal iddiasına ilişkin diğer bilgi ve belgeler eklenir.  (3) Müracaat evrakındaki eksikliğin giderilmesi için müracaat edene otuz günü geçmemek üzere süre verilir. Bu süre içinde, geçerli bir mazeret olmaksızın eksikliğin tamamlanmaması hâlinde müracaat reddedilir.  (4) Bu madde uyarınca Komisyona gelen müracaatlar bakımından 7 nci maddenin birinci fıkrasındaki dokuz aylık süre, on altı ay olarak uygulanır."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/29218
Başvuru, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu tarafından hükmedilen tazminatın yetersiz olması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ve vekâlet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/48911
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kişilik haklarına saldırı nedeniyle açılan tazminat davasının reddedilmesinin şeref ve itibar hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/1/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, olayların meydana geldiği tarihte bir devlet üniversitesinin onkoloji ana bilim dalında tıp profesörü olarak görev yapmaktadır. Başvurucu, 2011 yılında lösemi tedavisini üstlendiği hastası Ö.Y. ile bir restorana gitmiştir. Başvurucu, Ö.Y. ile restoranda bulunduğu sırada Ö.Y.nin eşi (davalı), annesi ve babası ile karşılaşmıştır. Taraflar arasında başlayan münakaşa fiziksel çatışmaya kadar varmıştır. Söz konusu olaya polis müdahale etmiş, her iki tarafın da şikâyetçi olması üzerine soruşturma başlatılmıştır. Davalı; Savcılıkta alınan ifadesinde eşi Ö.Y.nin başvurucu ile duygusal bir ilişki yaşadığını, bundan pişmanlık duyarak ilişkiyi bitirmek istediğini ancak başvurucunun Ö.Y. üzerinde baskı kurarak Ö.Y.yi kendisi ile ilişki yaşamak zorunda bıraktığını iddia etmiştir. Davalıya göre başvurucu, Ö.Y.yi "Ben senin hayatında yoksam sen ölüsün, senin tedavini benden başka yapabilecek kimse yok. Eğer boşanmıyorsan dosyanı sekreterime bırakıyorum. Başının çaresine bak." gibi sözlerle tedavisini yarım bırakmakla tehdit etmiştir. Bu olay basında da yer bulmuş, ulusal ölçekte yayın yapan bazı gazeteler ile bir internet haber sitesinde tarafların ceza soruşturması esnasında alınan ifadelerini de aktaran haberler yapılmıştır. Söz konusu haberlerde başvurucunun lösemi olan hastası ile duygusal ilişki yaşadığı, hastasıyla gittiği bir restoranda hastasının eşi, annesi ve babası tarafından darp edildiği, kavgaya dönüşen olaya polisin müdahale ettiği, tarafların birbirlerinden şikayetçi olduğu ve olayın ceza soruşturmasına konu olduğu belirtilmiştir. Haberlerde ayrıca başvurucunun savcılığa verdiği beyanında karşı tarafın iddialarını yalanladığı ifade edilmiştir. Başvurucuya göre hastası, kendisini arayarak moralinin bozuk olduğunu söylemiş ve görüşme talebinde bulunmuştur. Başvurucu; hastası ile arasında duygusal bir ilişki olmadığını, hiçbir sebep yokken hasta yakınları tarafından darbedildiğini, darp olayına ilişkin olarak Savcılıkça şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde davalı tarafından iftira ve hakarete uğradığını, bu nedenle mesleki itibarının zedelendiğini ileri sürerek davalı aleyhine tazminat davası açmıştır. Başvurucu ayrıca davalı tarafından basına demeç vermek suretiyle asılsız ve gerçek dışı iddiaların tekrarlandığını, mesleki kimlik ve onuruna hukuka aykırı olarak tecavüz edildiğini ifade etmiştir. Yargılamayı yürüten Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi 26/4/2013 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Mahkemenin gerekçesi şöyledir: "Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2011/24584 esas sayılı dosyasının incelenmesinde; müştekisinin [ Y.] olduğu şüphelisinin [ Y.], [A. T.], [Ö. Y.], [A. Y.], [S. O.], [S. B.], [R. Ö.], [N. Ş.] olduğu ve hakaret tehdit mala zarar verme ve basit yaralamadan soruşturma yapıldığı kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmiş olup, davalının 2011 tarihli karakolda alınan ifadesi incelendiğinde davalının [ Y.nin] eşi [Ö. Y.] ile davacı [A. T.] ile ilişkisinin olduğunu, bu ilişkiden dolayı eşinin [A. T.den] ayrılmak istemediğini ve buna ilişkin ifadelerde bulunması yine dosyaya davalı tarafça ibraz edilen davacı tarafından yazıldığı iddia edilen belge sureti, tanık beyanları dikkate alındığında her ne kadar davacı tarafça davalının olmayan olayları ifade ettiğini davalının eşi ile ilişkisinin olmadığını beyan edilmiş ise de; davacının davalının eşi ile ilişkisinin olduğu bu ilişkiden dolayı davacı ve davalı ile ailesi arasında sürtüşme ve çatışmalar olması davalının vermiş olduğu ifade de davacı ve kendi eşi arasındaki ilişkinin anlatılması karşısında söz konusu ifadede geçen beyanların davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunmadığı yaşanan olayların anlatıldığından davacının iddiasını ispatlayamadığından davanın reddine karar vermek gerekmiş aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 18/6/2014 tarihli ilamı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 13/11/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 26/12/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 7/1/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk kuralları için İlhan Cihaner (2) (B. No: 2013/5574, 30/6/2014), Bekir Coşkun ([GK] (B. No: 2014/12151, 4/6/2015) ve Kemal Kılıçdaroğlu (B. No: 2014/1577, 25/10/2017) kararlarına bakılabilir.
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/300
Başvuru, kişilik haklarına saldırı nedeniyle açılan tazminat davasının reddedilmesinin şeref ve itibar hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, hakkında yürütülen yargılamanın yedi yıl yedi ay sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 26/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/5/2013 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Birinci Bölüm tarafından 24/7/2013 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 30/7/2013 tarihinde Bakanlığa bildirilmiştir. Bakanlık, yazılı görüşünü 23/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık görüş yazısı, başvurucuya 13/9/2013 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne cevaplarını içeren dilekçesini 23/9/2013 tarihinde sunmuştur. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bandrolsüz kitap satışı yaptığı şüphesi ile 22/3/2005 tarihinde gözaltına alınmış ve ifadesine başvurulmuştur. Başvurucu hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 23/3/2005 tarih ve H.2005/13340, E.2005/5572 sayılı iddianamesi ile 5/12/1951 tarih ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümlerine aykırı olarak çoğaltılmış kitap satışı yapmak suretiyle 5846 sayılı Kanun’a muhalefet etmek suçunu işlediği iddiası ve bu suçtan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. 8/6/1936 tarih ve 3005 sayılı mülga Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu hükümleri uyarınca başvurucu aynı tarihte İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi (3 No.lu Mahkeme) huzuruna çıkarılmıştır. 3005 sayılı mülga Kanun hükümlerine göre yapılan 23/3/2005 tarihli duruşmada başvurucunun savunması alınarak serbest bırakılmıştır. 3 No.lu Mahkemenin 25/5/2010 tarih ve E.2005/367, K.2010/249 sayılı kararıyla başvurucunun 5846 sayılı Kanun’a muhalefet etmek suçunu işlediği kanaatine varılarak, aynı Kanun’un maddesi uyarınca 000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, 24/6/2010 tarihli dilekçe ile kararı temyiz etmiştir. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Dairesinin, 30/10/2012 tarih ve E.2012/24087, K.2012/26176 sayılı kararı ile başvurucu hakkında devam eden ceza davasının olağanüstü zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle “ortadan kaldırılmasına” karar verilmiştir. Başvurucu, 28/2/2013 tarihli dilekçe ile dosyadan suret alması üzerine Yargıtay kararından haberdar olduğunu beyan etmiş olup, başvurucunun karardan daha önce haberdar olduğunu gösteren herhangi bir bulgu tespit edilememiştir.B. İlgili Hukuk 5846 sayılı Kanun’un maddesinin dokuzuncu fıkrası şöyledir:“Sahte bandrol üreten, satışa arz eden, satan, dağıtan, satın alan, kabul eden veya kullanan kişi üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.”
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2253
Başvurucu, hakkında yürütülen yargılamanın yedi yıl yedi ay sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, tazminat talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle 2017/31429 numaralı bireysel başvuru dosyasının 2017/19789 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucular, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememişlerdir. Başvurucular, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmışlardır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucular, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/19789
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, yetkisiz mahkemece, talep ettiği hususlar araştırılmadan karar verildiğini ve tutukluluk süresinin makul süreyi aştığını bu nedenle adil yargılanma ile kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 12/8/2013 tarihinde Adana Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 21/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 17/5/2008 tarihinde sahtecilik ve hırsızlık suçlarından gözaltına alınmış ve tutuklama talebiyle sevk edildiği Kemer Sulh Ceza Mahkemesinin 19/5/2008 tarih ve 2008/56 sorgu sayılı kararı ile tutuklanmıştır. Başvurucu ayrıca Kemer Sulh Ceza Mahkemesinin 13/2/2009 tarih ve 2009/15 sorgu sayılı kararıyla yağma ve kasten öldürme suçlarından tutuklanmıştır. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının 18/8/2008 tarih ve E.2008/14036 sayılı iddianamesi ile başvurucunun hırsızlık, konut dokunulmazlığının ihlali, suç örgütü kurmak ve yönetmek, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik suçlarını işlediği iddiasıyla Antalya Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası (E.2008/326) açılmıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 18/6/2009 tarih ve E.2009/29039 sayılı iddianamesi ile başvurucunun resmi belgede sahtecilik suçunu işlediği iddiasıyla İzmir Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası (E.2009/667) açılmıştır. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının 20/7/2009 tarih ve E.2009/16688 sayılı iddianamesi ile başvurucunun suç örgütü kurmak ve yönetmek, yağma, hırsızlık ve kasten öldürme suçlarını işlediği iddiasıyla Antalya Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası (E.2009/365) açılmıştır. Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin 26/8/2009 tarih ve E.2009/365, K.2009/375 sayılı kararı ile E.2009/365 sayılı dosyanın aynı Mahkemenin E.2008/326 (§ 7) sayılı dosyası altında birleştirilmesine karar verilmiştir. Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin 12/11/2009 tarih ve E.2008/326, K.2009/467 sayılı kararı ile görevsizlik kararı verilerek E.2008/326 sayılı dosyanın İzmir Ağır Ceza Mahkemesine (4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mülga maddesi ile görevli) gönderilmesine karar verilmiştir. Yargılama dosyası İzmir Ağır Ceza Mahkemesine (5271 sayılı Kanun’un mülga maddesi ile görevli) tevzi edilmiş ve dosya E.2010/12 numarasını almıştır. İzmir Asliye Ceza Mahkemesinin 12/5/2010 tarih ve E.2009/667, K.2010/443 sayılı kararı ile E.2009/667 sayılı dosyasının (§ 8), İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin E.2010/118 sayılı dosyası altında birleştirilmesine ve bu dosyanın da aynı Mahkemenin 15/6/2010 tarih ve E.2010/118, K.2010/168 sayılı kararı ile yine aynı Mahkemenin E.2010/12 sayılı dosyası altında birleştirilmesine karar verilmiştir. İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 28/3/2011 tarih ve E.2010/12, K.2011/59 sayılı kararı ile başvurucu hakkında suç örgütü kurmak, yönetmek ve üye olmak suçlarından beraat; diğer suçlar yönünden görevsizlik kararı verilerek dosya Antalya Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiş ve dosyaya E.2011/361 numarası verilmiştir. Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin 30/11/2012 tarih ve E.2011/361, K.2012/505 sayılı kararıyla, başvurucunun teşebbüs aşamasında kalan nitelikli dolandırıcılık suçundan üç yıl dokuz ay hapis ve 303 gün karşılığı 060,00 TL adli para cezası; resmi belgede sahtecilik suçundan dört yıl altı ay hapis cezası; nitelikli kasten öldürme suçunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası; nitelikli yağma suçundan 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, belli haklardan yoksun bırakılmasına ve verilen hükümle birlikte tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Bu karar başvurucuya aynı tarihte tefhim edilmiştir. Başvurucunun tutukluluğun devamına dair 30/11/2012 tarihli karara karşı itiraz yoluna başvurduğuna dair herhangi bir bilgi veya belge bulunmamaktadır. Başvurucunun müdafii, 4/12/2012 tarihli süre tutum dilekçesi ile kararı temyiz ettiğini bildirmiştir. Gerekçeli kararın yazımı 17/12/2012 tarihinde tamamlanmıştır. Antalya Ağır Ceza Mahkemesince yargılama dosyası, temyiz incelemesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere Antalya Cumhuriyet Başsavcılığına 20/2/2013 tarihinde gönderilmiştir. Başvurucu, 22/4/2013 tarihli dilekçesiyle, müdafiinin temyiz dilekçesinden (§ 15) bağımsız olarak ayrıca temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz incelemesi henüz sonuçlanmamıştır. B. İlgili Hukuk 5271 sayılı Kanun’un “Tutuklama nedenleri” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir: a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa. b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir: a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;… Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),… (Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) … yağma (madde 148, 149),…(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.” 5271 sayılı Kanun’un “Tutuklulukta geçecek süre” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.”
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6398
Başvurucu, yetkisiz mahkemece, talep ettiği hususlar araştırılmadan karar verildiğini ve tutukluluk süresinin makul süreyi aştığını bu nedenle adil yargılanma ile kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, gözaltında darp nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Olayın Arka Planı 1985 doğumlu, gazeteci, haber ve belgesel yapımcısı olan başvurucu İstanbul’da ikamet etmektedir. Gezi Parkı olayları kapsamında Taksim Dayanışma Platformunun Taksim'de yapacağı basın açıklamasını izlemek amacıyla olay yerinde bulunduğunu ve ardından annesiyle buluşacağını belirten başvurucu, Taksim Meydanı’ndayken 8/7/2013 tarihinde saat 00 sıralarında yakalanmıştır. Başvurucu; polis tarafından gerekçe gösterilmeden yakalanıp gözaltına alındığını, üç gün gözaltında kaldığını, gözaltı sürecinde kötü muameleye maruz kaldığını ifade etmiştir. Dosyada bulunan tutanaklara göre başvurucunun da aralarında olduğu 48 kişi Cumhuriyet savcısının talimatıyla gözaltına alınmıştır. Görevi yaptırmamak için direnme ve 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, yakalama ve gözaltına almaya neden olan suçlar olarak gösterilmiştir. Yakalama Tutanağında başvurucunun direnmesinden ötürü zor kullanılarak yakalandığı belirtilmiştir. 9/7/2013 ve 10/72013 tarihlerinde gözaltı süresi iki kez birer gün uzatılmıştır. Başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (Savcılık) 2013/96961 sayılı dosyasında soruşturma başlatılmıştır. Bu olayla ilgili olarak başvurucu 10/12/2013 tarihinde Savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılığın 2013/177496 sayılı dosyasında kolluk görevlileri hakkında soruşturma açılmıştır. Başvurucu gözaltındayken 9/7/2013 tarihinde iki kez ve 10/7/2013 tarihinde bir kez olmak üzere toplam üç kez avukatı ile görüştürülmüştür. 8/7/2013 tarihinde saat 07’de düzenlenen tutanağa göre başvurucu gözaltına alındığını yakınlarına haber vermek istememiştir. Ek gözaltına alma kararları ise başvurucunun yakınlarına bildirilmiştir. Başvurucu 11/7/2013 tarihinde gözaltından çıkarılarak adliyeye götürülmüş, aynı gün saat 30’da Cumhuriyet savcısının talimatıyla salıverilmiştir. B. Doktor Raporları Eyüp Devlet Hastanesinin 8/7/2013 tarihli raporunda başvurucunun darp şikâyeti ile geldiği, sol kol dış yüzde hafif kızarıklık olduğu kaydedilmiştir. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 9/7/2013 tarihli raporunda; başvurucunun beş hafta önce sol üst koluna darbe aldığını, bir saat önce de tekrar aynı bölgeye darbe aldığını ve kolunda uyuşma olduğunu belirttiği, nöroloji bakısında motor muayenesinin doğal bulunduğu ancak sol ulnar sinir (omurgadan ele kadar uzanan bazı kasları çalıştıran, küçük ve yüzük parmağında his duyusunun oluşmasını sağlayan sinirler) tuzak nöropatisi (sinir sıkışması) ve/veya C8-T1 radikülopati (kol veya bacakta ağrı, uyuşma ve kuvvet kaybına neden olabilen sinir kökü sıkışması ya da iltihabı) açısından poliklinik şartlarında EMG (elektromiyografi) tetkiki önerildiği kayıtlıdır. İstanbul Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 11/7/2013 tarihli raporunda başvurucuda darp ve cebir izi bulunmadığı bildirilmiştir. Başvurucu 12/7/2013 tarihinde Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilciliğinde muayene olmuştur. 13/7/2013 tarihinde düzenlenen ve uzun değerlendirmeler içeren, yedi sayfalık raporun ilgili kısımları şöyledir:“…Fizik muayene: Dr. [Ü.Ü.], 2013Genel durum iyi. şuur açık, kooperasyon [iletişim, işbirliği] tam. Görüşme boyunca aktif katılım gösterdi, gergin, tedirgin, zaman zaman ağlama, 55 kg ağırlığında. 165 cm boyunda, 25-30 yaş aralığında gösteren kadın hasta. Tansiyon arteryel: 110/70 mm Hg. Nabız: 96/dakika ve ritmik.…Lokomotor sistem muayenesinde; sol omuz hareketleri ağrılı, gece ağrısı var, özellikle kolu arkaya çevirmede artan ağrı var. Psikiyatri ve fizik tedavi konsültasyonları planlandı.Dış muayenede; Sol kol 1/3 üst dış yanda 5x5 cm’lık alanda üzeri kurutlu abrazyon [sıyrık], Sol kol 1/3 üst iç yanda 1,5 cm çaplı, sarı yeşil renkli yuvarlak ekimoz [herhangi bir travmaya bağlı olarak cilt altındaki kılcal damarların hasarına bağlı olarak kanın cilt altına sızması] (parmak sıkmakla uyumlu), Sol kol 1/3 üst iç yanda, iki numarada tarif edilen lezyonun 10 cm uzağında aynı hizada 1,5 cm çaplı yuvarlak kahve-yeşil renkli ekimoz (parmak sıkmakla uyumlu), Sağ kol ½ orta iç yanda 5 cm çaplı yuvarlak kahverengi ekimoz (parmak sıkmakta uyumlu), Sağ kol 1/3 süt dış yanda 2 adet biri 8, diğeri 1 cm çaplı, birbirine uzaklıkları 2 cm olan kahverengi ekimoz, Sol diz iç yan üstte 1 cm çaplı yuvarlak kahverengi ekimoz, Sol diz dış yanda altta 2x2 cm ölçüsünde yeşil renkli ekimoz, Sağ dirsek altında 5x3 cm düzensiz sınırlı, yüzeyden kabarık, hipopigmente [cilt renginin değişmesine yol açan pigment bozukluğu] nedbe (eski kaza nedenli), Sağ dizde 3x2 cm hipopigmente nedbe alanı (eski kaza nedenli),…Konsültasyonlar:Psikiyatri konsüttasyonu; Dr. [Z.U.], 18 07 2013 Esas şikayeti: öfke, tedirginlik…Tanı: Akut Stres BozukluğuYorum: Başvuranın yapılan psikiyatrik değerlendirmesinde çeşitli travmatik durumlar yaşadığı belirlenmiştir. Bu travmatik yaşantıların kişide belirgin olumsuz etkileri olduğu gözlenmiştir. Kişi travmatik gözaltı süresince ciddi kaygı, çaresizlik ve dehşet duygusu yaşamış; sonrasında travmayı (bazen kendiliğinden, bazense çeşitli tetikleyici uyaranlar etkisi ile) istemsiz olarak yeniden yaşantılamak durumunda kalmıştır. Travmanın zorlayıcı etkilerinden korunmak amacı ile çeşitli kaçınma tepkileri vermiş, bu ise sosyal hayatını birçok alanda sınırlamıştır. Travma sonrası dönemde kaygılı, gergin ve keyifsiz bir ruh hali için düşmüştür…Kişinin psikiyatrik takiplerinin devam etmesi uygun olacaktır.Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon: Dr. [Ü.Ş.], 2013Yakınma; sol omuzda bir hafta önce göz altında başlayan ağrı. Gece ağrı oluyor. Hareketle ağrı oluyor. Bir şey kaldırdığında ve kolunu arkaya çevirdiğinde ağrı artıyor. FM: ROM açık, limitte ağrı. Basmakla bicipital [iki başlı] oluk ağrılı. Tanı: Bursit [kas, tendon, eklem gibi yapıların birbiri üzerinde yastık görevi gören küçük, sıvı dolu keselerde oluşan ağrı]. RV (Rhomen jel) ve buz uygulama önerildi.Radyolojik bulgular:Sol Omuz MR incelemesi, 2013, [] Görüntüleme Merkezi Dr. [A.A.]:Subakromial subdeltoid [omuz çevresindeki kasların ve omuz eklemindeki bursa adı verilen yapının omuz eklemleri arasındaki boşlukta sıkışması] planlarda ve rotator cuff [omzu sabitlemek için birlikte çalışan kas ve tendon grubu] intervalde [aralık] ödem izlenmektedir. Cuff tendonları bütünlüğünü korumuş olup suprasinatus [kürek kemiğinden pazı kemiğine kadar uzanan bölgedeki kaslar] tendonunda erken dönem tendinozis kuşkusunu uyandıran silik sinyal artkınlıkları mevcuttur.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/76401
Başvuru, gözaltında darp nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, başvurucu müdafiinin ceza mahkemesi kararına karşı yaptığı istinaf başvurusunun müdafiin başvuru hakkı bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/6/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Bireysel Başvuruya İlişkin Süreç Bir ticari işletme bünyesinde tır şoförü olarak çalışan başvurucu hakkında gemiyle yurt dışına taşınmak üzere Çeşme hudut kapısı liman sahasına getirdiği araçta kaçak göçmenler taşıdığı iddiasıyla Çeşme Cumhuriyet Başsavcılığının 5/6/2017 tarihli iddianamesiyle göçmen kaçakçılığı suçundan kamu davası açılmıştır. Emniyette alınan ifadesinde ve yargılama sırasında istinabe yoluyla yapılan sorgusunda müdafi hazır edilmesini talep etmediğinden başvurucunun savunmaları müdafi hazır bulunmaksızın alınmıştır. Çeşme Asliye Ceza Mahkemesinin 8/2/2018 tarihli kararıyla başvurucunun 2 yıl 6 ay hapis ve 80 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Anılan karar başvurucunun yokluğunda verilmiştir. Gerekçeli karar, başvurucunun aynı konutta yaşadığı eşine [N.E.ye] 3/3/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Avukatlar Ahmet Dokucu ve [E.K.] İzmir Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesi aracılığıyla gönderdikleri 8/3/2018 havale tarihli dilekçe ile başvurucunun kendilerinin müvekkili olup yurt dışında bulunduğunu, yurt dışından döndüğünde vekâletname sunacaklarını beyan ederek anılan hükme yönelik istinaf kanun yoluna başvurmuşlardır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince (Bölge Adliye Mahkemesi) 29/3/2018 tarihinde itiraz kanun yolu açık olmak üzere istinaf istemi reddedilmiştir. Kararda, başvurucunun aşamalarda müdafi yardımından faydalanmadığı, gerekçeli kararın aynı konutta yaşayan eşine usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, eşinin de kanun yoluna başvuru hakkı olduğu hâlde başvuruda bulunmadığı, istinaf başvuru dilekçesi ekinde başvurucunun yurt dışında olduğuna dair belge sunulmadığı, başvurucu tarafından eski hâle getirme talebinde bulunulabileceği ancak vekâletname ibraz edilmemesi nedeniyle vekillerin istinaf kanun yoluna başvuru haklarının bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucu vekili Avukat Ahmet Dokucu, vekâletname olmaksızın dahi başvurucu lehine kanun yoluna başvurabileceğinden bahisle anılan karara yönelik itiraz başvurusunda bulunmuştur. Ayrıca başvuru dilekçesi ekinde kendisi ve [E.K.] ile diğer iki avukatın daha başvurucu tarafından vekil olarak tayin edildiklerine dair Düsseldorf Başkonsolosluğu tarafından 12/4/2018 tarihinde düzenlenen vekâletnameyi ibraz etmiştir. İtiraz başvurusu İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince 18/4/2018 tarihinde reddedilmiştir. Bu karar başvurucu müdafii Avukat Ahmet Dokucu'ya 18/5/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili Avukat Ahmet Dokucu bu karar üzerine 13/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Bireysel Başvuru Sonrasına İlişkin Süreç Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan araştırmaya göre başvurucu vekili, benzer yöndeki beyanlarına ek olarak başvurucu ile eşi arasında geçimsizlik bulunduğunu ve tebligatı alan eş tarafından başvurucu lehine kanun yoluna başvurulmasının beklenemeyeceğini ileri sürerek 30/7/2018 tarihinde kanun yararına bozma talebinde bulunmuştur. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 3/12/2018 tarihli yazısıyla bu talep eski hâle getirme istemi olarak değerlendirilerek dosya, gereği için Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, bu talebin değerlendirilebilmesi açısından tespit ettiği eksikliklerin tamamlanması için 1/2/2019 tarihinde dosyanın Mahkemeye iadesine karar vermiştir. Kararda, dilekçe ekinde bulunan pasaport suretinden başvurucunun ülkeye giriş çıkış kayıtlarının okunamadığı belirtilerek gerekçeli kararın tebliğ edildiği 3/3/2018 tarihinden itibaren yapılan giriş ve çıkışlara dair kayıtların ilgili makamlardan getirtilerek dosyaya konulması istenmiştir. Anılan kayıtların getirtilerek dosyaya konulması üzerine inceleme yapan Bölge Adliye Mahkemesi 14/3/2019 tarihinde eski hâle getirme talebini kabul etmiştir. Kararda; temin edilen kayıtlara göre başvurucunun ülkeye 18/4/2018 tarihinde giriş yaptığı, gerekçeli kararın tebliğ edildiği 3/3/2018 tarihinde ve istinaf kanun yoluna başvuru süresi boyunca yurt dışında bulunduğu, başvurucu ile eşi arasındaki geçimsizlik nedeniyle eşinin kanun yoluna başvurmayacağının belirtildiği, bu nedenle yapılan tebligatın usule uygun olmadığı ve başvuru süresinin geçirilmesinde başvurucunun kusurunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Bölge Adliye Mahkemesi aynı kararında, mahkûmiyet hükmüne yönelik istinaf başvurusunu kesin olmak üzere esastan reddetmiştir. Başvurucu müdafii, bu karara karşı 25/3/2019 tarihli dilekçeyle Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yetkisinin kullanılması için talepte bulunmuştur. İtiraz yetkisinin kullanılmayacağına dair Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 5/4/2019 tarihli görüş yazısı, başvurucu vekiline elektronik tebligat yoluyla 13/4/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/16428
Başvuru, başvurucu müdafiinin ceza mahkemesi kararına karşı yaptığı istinaf başvurusunun müdafiin başvuru hakkı bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davasında lehe hükmedilen nispi vekâlet ücretinin karar düzeltme aşamasında maktu olarak değiştirilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 28/5/2014 tarihinde İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/1/2015 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı 28/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesine herhangi bir görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:Başvurucu, sahibi olduğu Kadıköy ilçesi Tuğlacıbaşı Mahallesi 836 ada 78 numaralı parsele Kadıköy Belediyesi tarafından yol ve kaldırım yapılmak amacıyla kamulaştırılmaksızın el atılması nedeniyle 5/6/2012 tarihinde Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tazminat davası açmıştır. Mahkeme 16/10/2012 tarihli ve E.2012/155, K.2012/414 sayılı kararıyla dava konusu taşınmaza el atma nedeniyle davanın kabulüne ve 355,63 TL tazminat bedeli ile 678,45 TL vekâlet ücretinin başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca alınması gereken 179,12 TL harcın peşin yatırılan 29,70 TL ve ıslah harcı olarak yatırılan 015,10 TL harç toplamı 044,80 TL harcın mahsubu ile bakiye 134,32 TL harcın davalıdan tahsili ile Hazineye irad kaydedilmesine karar vermiştir. Hüküm şu şekildedir:"1-Davanın ıslah edilmiş hali ile kabulüne, 355,63 TL nin 2012 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,2-2011 tarihli bilirkişi raporuna ekli krokide A harfi ile işaretli Kadıköy,Tuğlacıbaşı Mahallesi, 836 ada, 78 parsel sayılı taşınmazın ,112,87 M2 lik bölümündeki davacı hissesinin yol olarak terkinine üzerinde takyidat var ise bedele yansıtılmasına,3- Alınması gereken 4179,12 TL harcın peşin yatırılan 29,70 TL ve ıslah harcı olarak yatırılan 1015,10 TL harç toplamı 1044,80 TL harcın mahsubu ile bakiye 3134,32 TL harcın davalıdan tahsili ile hazineye irad kaydına,4- Avukatlık asgari ücret tarifesine göre hesaplanan 7678,45 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,6- Davacı tarafından yapılan harç, tebliğ, keşif ve bilirkişi yolluğundan oluşan toplam 2149,95 TL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine [kararverildi]" Temyiz edilen karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 3/10/2013 tarihli ve E.2013/9908, K.2013/16711 sayılı kararı ile "2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici maddesinde değişiklik yapan ve 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Yasanın maddesi ile 'kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davalarında mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretleri bedel tespit davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir. ... açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır.' hükmünün getirilmiş olduğu gözetildiğinde, harç ve vekalet ücretininmaktu olarak hüküm altına alınması" gerektiğinden bahisle bozulmuştur. Karar düzeltme talebini inceleyen Yargıtay Hukuk Dairesi 17/3/2014 tarihli ve E.2013/30397, K.2014/7143 sayılı kararıyla bu sefer 11/6/2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Kanun'un maddesiyle 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici maddesinde yapılan değişiklik ile vekâlet ücretinin maktu olarak belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle başvurucu lehine hükmedilen vekâlet ücretini 200 TL olarak tespit etmiş; fazladan yatırılan harçların talep hâlinde taraflara iadesine karar vererek İlk Derece Mahkemesi kararını düzelterek onamıştır. Karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Düzelterek onamaya ilişkin kısım şu şekildedir:"Gerekçeli kararın hüküm fıkrasının; 1) Harçla ilgili bendinin hükümden çıkartılmasına, yerine (Alınması gereken 21,15-TL maktu karar harcının peşin harçtan mahsubu ile Hazineye gelir kaydına, davacı tarafından karşılanan 21,15-TL'nin davalı idareden tahsili ile davacıya verilmesine, fazladan yatırılan harçların talep halinde yatıran taraflara iadesine)cümlesinin yazılmasına,2) Vekalet ücreti ile ilgili bendine yazılı (678,45) rakamının çıkartılmasına, yerine (200,00) rakamının yazılmasına, 3) Yargılama giderlerine ilişkin Bendindeki (149,95) rakamının hükümden çıkartılmasına, yerine (105,15) rakamının yazılmasına, Hükmün böylece DÜZELTİLEREK ONANMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine..."Karar, başvurucu vekiline 6/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.Başvurucu 28/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 2942 sayılı Kanun'a 18/6/2010 tarihli ve 5999 sayılı Kanun'la ilave edilen geçici maddenin 6487 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen yedinci fıkrası ile onuncu fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:"Bu madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretleri bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir....Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise, bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır." 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8264
Başvuru, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davasında lehe hükmedilen nispi vekâlet ücretinin karar düzeltme aşamasında maktu olarak değiştirilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine ilişkindir.
0
Başvuru, bir siyasetçi olan başvurucunun kullandığı ifadeler nedeniyle hakaret suçundan cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. 3/11/2012 tarihinde Diyarbakır'da Özgür Yaşam İçin Vicdan Buluşması adıyla açık hava toplantısı yapılmak üzere Diyarbakır Valiliğinden (Valilik) izin talep edilmiştir. Valilik, 1/11/2012 tarihli kararıyla il merkezinde 3/11/2012 tarihinde gerçekleştirilmek istenen her türlü toplantı, gösteri yürüyüşü, eylem ve etkinlikleri yasakladığını açıklamıştır. Açıklama sonrasında, içerisinde olay tarihinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olan başvurucunun da olduğu bir grup Valilik binası önünde toplanmıştır. Emniyet görevlilerinin milletvekili olmayan kişilerin bahçe dışına çıkması yönünde yapmış oldukları uyarı üzerine başvurucu, emniyet görevlilerine hitaben "Allah belanızı versin, Allah belanızı versin, Allah belanızı versin, faşistler, Allah belanızı versin, Allah sizi yok etsin, şerefsizler, alçaklar, faşistler" şeklinde sözler sarf etmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında soruşturma başlatmış ve 21/11/2016 tarihli iddianame ile başvurucunun hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açmıştır. Yargılamayı yapan Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 5/10/2017 tarihinde başvurucunun hakaret suçundan 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucunun istinaf talebi üzerine Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 23/3/2018 tarihinde verdiği kararda, Mahkemenin kararını kaldırmış ise de sonuç cezada herhangi bir değişiklik yapmamış ve karar kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai kararı 26/3/2018 tarihinde öğrendikten sonra 16/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/10290
Başvuru, bir siyasetçi olan başvurucunun kullandığı ifadeler nedeniyle hakaret suçundan cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, görevli olmayan yargı kolundaki mahkemede yargılama yapılması nedeniyle kanuni hâkim güvencesinin; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve ekleri ile Askerî Yargıtaydan onaylı sureti celbedilen yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Askerî savcı olan başvurucu 4/3/2013 tarihinde emekli olmuş, 5/8/2014 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) çıkarılmıştır. Başvurucuyla aynı yerde çalışan Askerî Savcı Ç.nin 27/10/2007 tarihinde tehdit suçu işlediği iddiasıyla hakkında Yunak Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunulmuştur. Yürütülen soruşturma kapsamında şüpheli Ç.nin askerî savcı olarak görev yapıp yapmadığı ve görev yapıyorsa unvan bilgileri Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Savcılığından talep edilmiştir. Askerî savcı olduğunun bildirilmesi üzerine aynı yerden şüphelinin teşhise elverişli fotoğrafları talep edilmiştir. Başka bir kişiye ait fotoğraf gönderilmesi üzerine ilgililer hakkında 23/3/2009 tarihinde suç duyurusunda bulunulmuştur. Millî Savunma Bakanı 11/5/2009 tarihinde soruşturma izni vermiştir. Başvurucu, Askerî Adalet Başmüfettişi'ne 20/5/2009 tarihinde ifade vermiştir. Genelkurmay Başkanlığı Askerî Savcılığının 4/6/2010 tarihli iddianamesi ile olay tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı askerî savcısı olarak görev yapan başvurucunun Yunak Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan bir soruşturmaya ilişkin olarak teşhis işlemi yaptırılması için aynı yerde yardımcı askerî savcı olarak görevli şüpheli Ç.nin fotoğrafının 13/11/2008 tarihli yazıyla istenmesi üzerine şüpheli Ç. ile karar verip 16/12/2008 tarihli yazıyla Ç.nin fotoğrafının gönderildiği belirtilerek yazı ekinde aynı yerde askerî savcı yardımcısı olarak görevli olan Askerî Hâkim Ö.T.ye ait fotoğrafın gönderildiği, bu suretle başvurucunun resmî belgede sahtecilik suçunu, Ç.nin ise azmettirmek ve yardım etmek suretiyle resmî belgede sahtecilik suçuna iştirak etmek suçunu işlediği iddiası ile haklarında kamu davası açılmıştır. Genelkurmay Başkanlığı Askerî Mahkemesinin 10/6/2010 tarihli ve 2010/546-180 sayılı duruşmasız işlere ait kararıyla kamu davasının kabulüne karar verilmiştir. Anılan Mahkemenin 28/10/2010 tarihli ve E.2010/355 sayılı gerekçeli kararı ile Askerî Hâkimlerin yargılanması usulünü düzenleyen 26/10/1963 tarihli ve 357 sayılı Askeri Hâkimler Kanunu’nun maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi 16/6/2011 tarihli ve E.2010/32, K.2011/105 sayılı kararı ile 357 sayılı Kanun’un “Millî Savunma Bakanınca hazırlık soruşturması açılmasına izin verildiği takdirde düzenlenmiş olan evrak gereği yapılmak üzere ilgilinin görevli bulunduğu yere en yakın askeri mahkemenin savcısına gönderilir.” biçimindeki maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, Anayasa’nın maddesinin üçüncü fıkrasıyla 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin sözü geçen kararı 27/10/2011 tarihli ve 28097 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Bu arada 22/5/2012 tarihli ve 6318 sayılı Kanun’un maddesi ile 357 sayılı Kanun’un maddesi değiştirilmiş, değişiklik 3/6/2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Askerî hâkimlerin yargılanması usulünü düzenleyen yasa değişiklikleri 3/6/2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı Askerî Mahkemesinin 6/6/2012 tarihli ve E.2012/11, K.20120/68 sayılı hükmü ile 357 sayılı Kanun’un ve geçici maddeleri uyarınca sanıklar Ç. ve başvurucu hakkındaki kovuşturma işlemlerine Askerî Yargıtayda bulundukları aşamadan itibaren devam olunmak üzere dosyanın Askerî Yargıtay Başkanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Askerî Yargıtay Başkanlar Kurulunun 18/6/2012 tarihli kararı ile yargılamayı yapan Askerî Yargıtay Dairesi, 18/1/2013 tarihli ve E.2013/1, K.2013/1 sayılı kararıyla sanıklara atılı suçların unsurları yönünden oluşmadığı ve iddianamede yazılı eylemlerinin başka bir suça da temas etmediği sonucuna vararak her iki sanığın da beraatine karar vermiştir. Askerî savcı tarafından, başvurucu hakkında suçluyu kayırma suçundan ve Ç. hakkında suçluyu kayırmaya azmettirme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği ileri sürülerek beraat kararları sanıklar aleyhine temyiz edilmiştir. Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun 31/5/2013 tarihli ve E.2013/68, K.2013/80 kararı ile suçun işlenmesi konusunda tam bir mutabakat hâlinde hareket ederek fiili birlikte gerçekleştiren sanıkların müştereken resmî belgede sahtecilik suçunu işledikleri kabul edilerek her iki sanık hakkında verilen beraat kararlarının sübut yönünden bozulmasına karar verilmiştir. Bu arada başvurucu, 12/6/2013 tarihli dilekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunarak Yunak Cumhuriyet Başsavcılığına Hv. Hâk. Ütğm. Ö.T.ye ait fotoğrafı tanık Ş.nin gönderdiğini, bunu iş yoğunluğu nedeniyle sehven yaptığını kendisine söylediğini belirterek şikâyetçi olmuştur. Şüpheli sıfatıyla ifade veren tanık Ş., suçlamaları kabul etmemiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 6/1/2014 tarihli ve K.2014/756 sayılı kararıyla şüpheli (tanık) Ş.ye isnat olunan suçlar hakkında kamu davasını açılmasına yetecek kadar delil elde edilmediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Bu karar itiraz üzerine kesinleşmiştir. Askerî Yargıtay Dairesi, bozmaya uyarak yargılamaya devam etmiş; 7/2/2014 tarihli duruşmada başvurucu, asker kişi sıfatını kaybettiğinden dolayı görevsizlik kararı verilerek dava dosyasının Yargıtay Başkanlığına gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Dairece aynı duruşmada alınan ara kararıyla görülmekte olan davaya bakmakla görevli olunduğuna karar verilmiştir. Başvurucu, anılan görevsizlik kararı verilmesi talebinin reddi kararı üzerine 10/2/2014 tarihli duruşmada, bu kez dava dosyasının uyuşmazlık çıkarılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini talep etmiştir. Aynı Daire, talep dilekçesi ve ilgili tüm belgeleri uyuşmazlık çıkarmaya yetkili bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 18/2/2014 tarihli ve YY-2014/62279 sayılı kararıyla uyuşmazlık çıkarma talebinin delillerin ikamesine başlamadan önce yapılması imkânı ve şartı varken bu aşamaya kadar bu müessesenin işletilmediği gerçekçesiyle uyuşmazlık çıkarılmasına yer olmadığına kesin olarak karar verilmiştir. Askerî Yargıtay Dairesinin 24/3/2014 tarihli ve E.2013/3, K.2014/1 sayılı hükmü ile sanıkların müşterek fail sıfatıyla kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî belgede sahtecilik suçunu işledikleri kabul edilerek 2 yıl 6 ay hapis cezası ile ayrı ayrı cezalandırılmalarına ve sanıkların TSK’dan çıkarılmalarına karar verilmiştir. Askerî savcı tarafından, başvurucu hakkında suçluyu kayırma suçundan ve Ç. hakkında suçluyu kayırmaya azmettirme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği ileri sürülerek mahkûmiyet hükümleri temyiz edilmiştir. Başvurucu da askerî yargının görevli olmadığını ve suçun unsurlarının oluşmadığını belirterek hükmü temyiz etmiştir. Temyiz üzerine Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun 27/11/2014 tarihli ilamı ile Askerî Yargıtay Dairesinin 24/3/2014 tarihli kararı onanmıştır. Başvurucu, onama kararını 12/3/2015 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu, 13/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. İlgili Mevzuat 357 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Askeri hâkimlerin görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında işledikleri suçlar veya sıfat ve görevlerinin gereklerine uymayan hal veya eylemleri yahut askeri yargıya tabi şahsi suçları şikayet ve ihbar edilir veya cereyan eden işlemlerden öğrenilirse soruşturma izni verilmesine lüzum olup olmadığının tespiti için Milli Savunma Bakanı tarafından ilgili şahıstan kıdemli bir askeri adalet müfettişi görevlendirilir. Zorunlu hallerde bu görev en kıdemli askeri adalet müfettişi tarafından yerine getirilir…” 357 sayılı Kanun’un maddesinin Anayasa Mahkemesinin 16/6/2011 tarihli ve E.2010/32, K.2011/105 sayılı iptal kararından önceki hâli şöyledir: “Millî Savunma Bakanı, soruşturma yapmaya memur edilen askeri adalet müfettişince düzenlenen ve düşüncesini de kapsayan evrakı inceler, elde edilen sonuca göre hazırlık soruşturması yapılması için izin verilmesi veya disiplin cezası tayinine yahut kovuşturma yapılmasına lüzum görmezse evrakın işlemden kaldırılmasına karar verir.Millî Savunma Bakanınca hazırlık soruşturması açılmasına izin verildiği takdirde düzenlenmiş olan evrak gereği yapılmak üzere ilgilinin görevli bulunduğu yere en yakın askeri mahkemenin savcısına gönderilir.Bir suçtan dolayı yapılacak ceza soruşturması disiplin cezası uygulanmasına engel olmaz.” 357 sayılı Kanun’un maddesinin 22/5/2012 tarihli değişiklikten sonraki hâli şöyledir:“Millî Savunma Bakanı, inceleme yapmakla görevlendirilen askeri adalet müfettişince düzenlenen ve düşüncesini de kapsayan evrakı inceler, elde edilen sonuca göre soruşturma yapılması için izin verilmesine veya disiplin cezası tayinine ya da soruşturma yapılmasına lüzum görmezse evrakın işlemden kaldırılmasına karar verir. Millî Savunma Bakanınca soruşturma açılmasına izin verildiği takdirde düzenlenmiş olan evrak, gereği yapılmak üzere ilgilinin görevli bulunduğu yere en yakın askeri mahkemenin savcısına gönderilir. Ancak Askeri Yargıtay kadrolarında savcılık ve tetkik hâkimliği ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kadrolarında savcılık ve raportörlük görevi yapan askeri hâkimler ile Millî Savunma Bakanlığı kadrolarında görevli askeri hâkimler hakkında düzenlenen evrak Genelkurmay Başkanlığının bulunduğu yerde kurulan askeri mahkemenin savcısına gönderilir. Askeri savcı tarafından iddianame düzenlenmesi halinde iddianamenin kabulü ya da iadesi konusunda karar verilmek üzere soruşturma evrakı ve düzenlenen iddianame Askeri Yargıtaya gönderilir. Askeri Yargıtay Başkanlar Kurulunun belirleyeceği daire, iddianamenin kabulüne veya iadesine karar verir. İddianamenin iadesi kararına karşı, iddianameyi düzenleyen askeri savcı tarafından Askeri Yargıtay Daireler Kuruluna itiraz edilebilir. Haklarında iddianamenin kabulüne karar verilen askeri hâkimlerin kovuşturması iddianameyi değerlendiren Askeri Yargıtay dairesinde yapılır. İddianamenin kabulünden itibaren Askeri Yargıtay dairesinde yapılacak kovuşturmada savcılık görevini Askeri Yargıtay Başsavcılığı yürütür. Bir suçtan dolayı yapılacak ceza soruşturması disiplin cezası uygulanmasına engel olmaz.” 357 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Askeri hakimlerin genel yargıya tabi şahsi suçları hakkında genel hükümler uygulanır. Ancak soruşturma o yer ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısınca ve kovuşturma o yer ağır ceza mahkemesince yapılır…” 25/10/1963 tarihli ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Askeri mahkemeler kanunlarda aksi yazılı olmadıkça, asker kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.” 353 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Askeri mahkemelerde yargılamayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun; askeri bir suç olmaması, askeri bir suça bağlı bulunmaması halinde askeri mahkemenin görevi sona erer.” 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi şöyledir:“(1) Mahkemelerin görevleri kanunla belirlenir.(2) (Ek: 26/6/2009 – 5918/6 md.) Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanununda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirak halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adlî yargı mahkemeleri tarafından yapılır.” 12/6/1979 tarihli ve 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir:"Daha önce Uyuşmazlık Mahkemesince yargı mercii belirtilmemiş olan bir davada temyiz incelemesi yapan yüksek mahkeme, davanın, davaya bakan mahkemenin görevi dışında olduğu kanısına varırsa, incelediği kararı bozacak yerde, incelemeyi erteleyerek yargı merciinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurmaya karar verebilir."B. İlgili Yargı Kararları Anayasa Mahkemesinin 20/9/2012 tarihli ve E.2011/80, K.2012/122 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“…İtiraz konusu kuralın da yer aldığı 353 sayılı Kanun'un 'Müşterek Suçlar' başlıklı maddesinde, askeri mahkemelere ve adliye mahkemelerine tabi kişiler tarafından bir suçun müştereken işlenmesi halinde eğer suç Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmalarının askeri mahkemelerde; eğer suç Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olmayan bir suç ise adliye mahkemelerinde yapılacağı kural altına alınmıştır.2010 günlü 5982 sayılı Kanun ile değiştirilen Anayasa'nın maddesinde, 'Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür. Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz. Askerî mahkemelerin savaş halinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.' denilmiştir. Anayasa'nın maddesinin değişiklik gerekçesinde, askeri yargının görev alanının yeniden düzenlendiği, mevcut hükümde askeri yargının görev alanının oldukça geniş düzenlenmesi nedeniyle uluslararası belgelerde bu durumun eleştirildiği, askeri mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin getirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlandığı, getirilen düzenlemeyle askeri mahkemelerin görev alanının askeri suçların yargılanmasıyla çağdaş ülkelerde olduğu gibi sınırlandırıldığı ve asker kişilerin sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askeri suçlara ait davalarla sınırlı tutulduğu, asker olmayan kişilerin savaş hali haricinde, askeri mahkemelerde yargılanmayacağının anayasal teminat altında alındığı belirtilmiştir.İtiraz konusu kurala göre, asker olmayan kişilerin asker kişilerle birlikte suç işlemeleri durumunda işlenilen suç Askeri Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş ise bu kişiler askeri mahkemelerde yargılanacaklardır. Ancak, Anayasa'nın maddesinin değişiklik gerekçesinde de belirtildiği üzere, savaş hali dışında asker olmayan kişilerin işledikleri suçlar nedeniyle askeri mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal olarak teminat altına alınmıştır. Bu durumda, Anayasa'nın maddesinde yapılan değişiklik sonucunda itiraz konusu kural, Anayasa'ya aykırı hale gelmiştir…” Anayasa Mahkemesinin 11/4/2012 tarihli ve E.2011/108, K.2012/55 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“…353 sayılı Kanun'un maddesinin itiraz konusu birinci cümlesinde, askerî mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesinin, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmeyeceği düzenlenmiş, ikinci cümlesinde ise suçun askerî bir suç olmaması ve askerî bir suça bağlı bulunmaması hâlinde askerî mahkemenin görevinin sona ereceği açıklanmıştır. Buna göre, suçu işlediği sırada asker olan kişinin bu sıfatının kalkması, önceden işlediği ve askerî yargıya tâbi bir suçtan dolayı askerî mahkemede dava açılmasına veya davanın görülmesine engel olmamaktadır. Ancak bu kişinin işlediği suç askerî suç değilse veya askerî suça bağlı değilse askerî mahkemenin görevi sona erecektir. Anayasa'nın 2010 günlü, 5982 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen maddesinin birinci fıkrasında, 'Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir...' denilmek suretiyle askeri mahkemelerin görev alanı belirlenmiş, ikinci fıkrasında ise 'Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz.' denilmek suretiyle askeri mahkemelerde savaş hali haricinde sivillerin yargılanamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ceza yargılaması hukukunda kişilerin hangi mahkemelerde yargılanacağının belli bir sıfatı taşımaya bağlandığı durumlarda, söz konusu sıfatın suçun işlendiği sırada bulunması gerekmekte olup, bu sıfatın suçun işlenmesinden sonra bir şekilde kaybedilmesi, kişilerin tabi bulunduğu mahkemenin görevinde herhangi bir değişikliğe neden olmamaktadır. Çünkü kanun koyucu bir suçu ele alırken suçun işleneceği sıradaki koşulları gözeterek suçun cezasının niteliğini, ağırlığını ve kovuşturulacağı mahkemeyi belirlemektedir.  Anayasa'nın maddesinde yer alan ve asker olmayan kişilerin savaş hali dışında askeri mahkemelerde yargılanamayacağını düzenleyen kural, suçun işlendiği sırada asker kişi olmayanlara ilişkin olup, bu kuralın, suçun işlendiği sırada asker olan kişilerin suçu işledikten sonra bu sıfatlarını kaybetmeleri halinde askeri mahkemelerde yargılanmalarını yasaklayan bir yönü bulunmamaktadır.” Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün 14/1/2013 tarihli ve E.2012/40,K.2013/1 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“…353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler" denilmekte iken, maddenin “….askeri mahallerde….” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 2012 tarih ve 28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2012 gün ve E:2011/30, K:2012/36 sayılı kararı ile iptal edilmiştir."Askeri suç" ise, öğretide ve uygulamada; a) Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile cezalandırılmayan suçlar, b) Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında gösterilen suçlar,  c) Türk Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.Aynı Yasa’nın 1996 gün ve 22786 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4191 sayılı Yasa’yla değişik maddesinde; “askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun askeri bir suç olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması ve sanık hakkında kamu davası açılmamış olması halinde askeri mahkemenin görevi sona erer” denilmekte iken, maddenin "... ve sanık hakkında kamu davası açılmamış olması ..." tümcesi Anayasa Mahkemesi'nin 2000 gün ve 23990 sayılı ResmiGazete'de yayımlanan 1998 gün ve E:1996/74, K:1998/45 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.Buna göre, askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak yüklenen suçun askeri bir suç olmaması, askeri bir suça bağlı bulunmaması halinde, askeri mahkemenin görevinin sona ereceği açıktır. İptal kararı nedeniyle, sanık hakkında kamu davasının açılmış olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.353 sayılı Yasa’nın “Müşterek Suçlar” başlığı altında düzenlenen maddesinde"Askeri mahkemelere ve adliye mahkemelerine tabi kişiler tarafından bir suçun müştereken işlenmesi halinde eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askerimahkemelere; eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı olmayan bir suç ise adliye mahkemelerine aittir" denilerek, Askeri Ceza Kanununda yazılı olmayan bir suçun müştereken işlenmesi halinde sanıkların yargılamalarının adli mahkemelerde yapılacağı hükme bağlanmıştır.Olumsuz görev uyuşmazlığına konu kamu davasında, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararında, sanıklara yüklenen eylemin 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun “Hakikate muhalif rapor layiha sair evrak tanzim ve ita edenler” başlığı altında düzenlenen maddesinde yazılı suç kapsamında kaldığı gerekçesine yer verilmiş ise de, dosyanın incelenmesinde, iddianamede anlatılan ve yargı yerlerince verilen görevsizlik kararlarında da kabul edilen, sanıklara yüklenen eylemin, doktor olan sanıkların, sanık T.S. tarafından sağlık karneleri getirilen kişileri görmeden ve muayene etmeden gerçeğe aykırı reçete yazmak olduğu, bu durumda askeri yargı yerince verilen görevsizlik kararında, doktor sanıklara yüklenen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204/ maddesinde düzenlenen “resmi belgede sahtecilik” suçunu, sanık T.S.’e yüklenen eylemin “bu suça iştirak etmek” suçunu oluşturduğu açıklanarak, eylemlerin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlar kapsamında kaldığının değerlendirildiği gözetildiğinde, verilen görevsizlik kararı hukuka uygun bulunmuştur.Böylece, sanıklara yüklenen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlar kapsamında kaldığı, Askeri Ceza Kanunu’nda bu eyleme ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı, bu nedenle “askeri suç” olmadığı açıktır. (…)Açıklanan nedenlerle, davanın adli yargı yerinde görülmesi ve Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir…” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19/6/2012 tarihli ve E.2012/YYB-722, K.2012/234sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Suç tarihinde askeri savcı olarak görev yapan sanık [Ç.] hakkında 3628 sayılı Yasaya aykırılık suçundan açılan kamu davasında yargılama görev ve yetkisinin Yargıtay Ceza Dairesine mi yoksa Ankara Ağır Ceza Mahkemesine mi ait olduğunun belirlenmesine ilişkin uyuşmazlığın çözümüne geçmeden önce askeri yargının görevli olup olmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.(…)Askerî mahkemeler, asker olmayan kişilerin özel kanunda belirtilen askerî suçları ile kanunda gösterilen görevlerini ifa ettikleri sırada veya kanunda gösterilen askerî mahallerde askerlere karşı işledikleri suçlara da bakmakla görevlidirler” şeklinde iken2010 gün ve 5982 sayılı Yasanın maddesiyle; “Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür. Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz” biçiminde değiştirilmiş ve bu suretle de askeri yargının görev alanı oldukça daraltılmıştır.Bu değişikliğin nedeni madde gerekçesinde; “Mevcut hükümde askerî yargının görev alanı oldukça geniş düzenlenmiş olup bu durum, değişik uluslararası belgelerde (Katılım Ortaklığı Belgesi, İlerleme Raporları, İstişari Ziyaret Raporları vb.) vurgulanmıştır. Yine, Yargı Reformu Stratejisinde ve Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe giren 2008 Yılı Ulusal Programında, askerî mahkemelerin görev alanının demokratik hukuk devletinin gerektirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden tanımlanması öngörülmüştür.Mukayeseli hukuk da göstermektedir ki, pek çok ülkede ayrı bir askerî yargı sistemi bulunmamakta ve asker kişiler de adliye mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bazı ülkelerde ise, askerî mahkemeler sadece disiplin mahkemesi olarak, oldukça sınırlı bir alanda görev yapmaktadır. Buna karşın askerî yargı ülkemizde, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının dışında, geniş bir görev alanına sahiptir. Askerî yargının görev alanının geniş belirlenmiş olması, bazen yargı mercileri arasında görev uyuşmazlıklarına da neden olabilmektedir.Getirilen düzenlemeyle askerî mahkemelerin görev alanı, askerî suçların yargılanmasıyla sınırlandırılmaktadır. Askerî suç ise yüksek mahkemelerce tanımlanmış bir kavramdır. Anayasa Mahkemesinin 1994 tarihli ve E. 1994/2, K. 1994/76 sayılı kararında, askerî suçun unsurları, askerî bir yararı ihlâl etmek ve askerî nitelikte olmak biçiminde açıklanmıştır. Bir suçun Askerî Ceza Kanununda açıkça yer almış olmasının, onun askerî suç sayılmasına yetmeyeceği belirtilmiştir. Yine 1998 tarihli ve E. 1996/74, K. 1998/45 sayılı kararında askerî mahkemelerin görev alanının, ‘askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak’ belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu veriler göz önüne alınarak, askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır” şeklinde açıklanmıştır. T. Anayasası’nın maddesinde yapılan değişikliğin gerekçesinde atıf yapılan Anayasa Mahkemesinin 1994 gün ve 2-76 sayılı kararında; “Asker veya asker olmayan herhangi bir kişi tarafından işlenen suçun, askerî bir yararı ihlâl etmediği, dolayısıyla askerî nitelikten yoksun bulunduğu belirgin ise, suçun Askerî Ceza Yasası'nda açıkça yer almış olması onun askerî suç sayılmasına yetmeyecektir”, 1998 gün ve 74-45 sayılı kararında ise, askeri yargının görev alanını belirleyenAnayasanın maddesinin5982 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önceki metnine ilişkin olarak; “Anayasa’nın ‘Askerî yargı’ başlıklı maddesinde... denilerek askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak bu mahkemelerin görev alanı ve asker olmayan kişilerin hangi hallerde askerî mahkemelerde yargılanabilecekleri belirtilmiştir” değerlendirmesi yapılmıştır.Sanığın askeri savcı olarak görev yaptığı olayda uyuşmazlığın çözümünde yalnızca 1963 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 353 sayılı Yasanın maddesi hükmünün değil başta Anayasa olmak üzere tüm mevzuatın ve Uyuşmazlık Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarının da göz önüne alınması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin yukarıda ayrıntısı verilen 1994 ve 1998 tarihli kararlarında vurgulandığı üzere, askerî mahkemelerin görev alanı; “askerî hizmetlerin yürütülmesindeki özellikler, disiplinin korunması, asker kişilerin astlık üstlük ilişkileri dikkate alınarak” belirlenmelidir. Ülkemizde adliye mahkemelerinin yanında görev yapmakta olan askeri mahkemelerin görev alanı, son yıllarda Anayasa’da ve yasalarda yapılan değişikliklerle önemli ölçüde daraltılmış, bu bağlamda, Anayasamızın maddesinde ve CYY'nın maddesinde yapılan değişikliklerle askeri yargının görev alanının sınırları daraltılarak tekrar belirlenmiştir. Nitekim yasa koyucunun bu iradesi Anayasamızın maddesinin değişiklik gerekçesinde; “askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır” şeklinde açıkça ifade edilmiş ve Ceza Genel Kurulunun 2011 gün ve 116-157 sayılı kararında da benzer hususlara işaret edilmiştir. Diğer taraftan, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasasının “Gerçeğe aykırı bildirimde bulunma” başlıklı maddesinde;“Kanunen daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde gerçeğe aykırı bildirimde bulunana altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir” düzenlemesine yer verilmiştir.Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 2006 gün ve 168-168, 2003 gün 47-45, Askeri Yargıtay Dairesi’nin 2004 gün ve 439-436, Yargıtay Ceza Dairesinin 2009 gün ve 1265-10364, 2008 gün ve 1975-15741 sayılı kararlarında da askeri mahkemelerin görev alanının yorumla genişletilmesinin uygun olmadığına işaret edilerek, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan asker kişiler tarafından işlenen gerçeğe aykırı bildirimde bulunma suçunun unsurları ve cezasının 3628 sayılı Yasada düzenlenmesi ve Askeri Ceza Yasasında yer alan ya da Askeri Ceza Yasasının atıfta bulunduğu suçlardan olmaması nedeniyle belirtilen suçun askeri suç olmadığı hususunda kuşku bulunmadığı, ancak asker kişinin mal bildiriminde bulunacağı mercii 3628 sayılı Yasanın 8/b maddesine göre askeri makamlar olduğundan söz konusu suçun askeri mahalde işlendiği ve yargılama görevinin askeri makamlar olduğunu kabul etmek gerektiği belirtilmiş, suçun başkaca askeri suçlarla bağlantılı bulunması durumunda da soruşturma ve kovuşturma görevinin askeri yargı organlarına ait olduğunun kabulü gerektiği vurgulanmıştır. Görüldüğü gibi 3628 sayılı Yasada düzenlenen gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunmak suçunun askeri suç olmadığı, Yargıtay, Askeri Yargıtay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ile sabit olup, T. Anayasasının maddesinde değişiklik yapılmadan önce suçun “askeri mahalde işlenmesine” göre askeri yargı organlarının görevli olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. Ancak, Anayasa’nın maddesinde yer alan “askeri mahallerde” ibaresi metinden çıkarıldığından, gerçeğe aykırı bildirimde bulunmak suçu, kovuşturma görevi askeri yargı organlarına ait olan başka bir suçla irtibatlı olmadığı sürece askeri yargı organlarının görevi kapsamında olmayacaktır. Bu anlamda sanık hakkında gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunma suçundan açılan kamu davasında Genelkurmay Askeri Mahkemesince 2011 gün 20-26 sayı ile verilen görevsizlik kararı isabetlidir.357 sayılı Askeri Hakimler Yasasının “Genel Yargıya Tabi Suçlar” başlığı altında düzenlenen maddesi, “Askeri Hakimler ve Askeri Savcılar ile Yardımcılarının, Adli Müşavirlerin, Askeri Adalet İşleri Başkanlığı ve Askeri Adalet Teftiş Kurulu Başkanlığı kadrolarında ve Askeri Yargı ile ilgili idari görevlerde bulunan askeri hakimlerin genel yargıya tabi şahsi suçları hakkında genel hükümler uygulanır.Ancak soruşturma ve kovuşturma o yer ağır ceza mahkemesi savcılığı ve sorgu hakimliğince, son soruşturma ise ağır ceza mahkemesince yapılır” şeklinde iken; 2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6318 sayılı Yasanın maddesi ile “Genel yargıya tabi şahsi suçlar ve hukuki sorumluluk” başlığı altında yeniden düzenlenmiş ve “Askeri hakimlerin genel yargıya tabi şahsi suçları hakkında genel hükümler uygulanır. Ancak soruşturma o yer ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısınca ve kovuşturma o yer ağır ceza mahkemesince yapılır.Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hallerinde soruşturma genel hükümlere göre yapılır. Soruşturma yetkili Cumhuriyet Başsavcısı veya Başsavcı vekilleri tarafından bizzat yürütülür.Bu hallerde durum hemen Millî Savunma Bakanlığına bildirilir…” biçiminde değiştirilmiştir. Maddedeki düzenleme ile askeri hakimlerin genel yargıya tabi kişisel suçları ile ilgili soruşturma ve kovuşturma usulleri hüküm altına alınarak, genel yargıya tabi şahsi suçlar hakkında genel hükümlerin uygulanacağına işaret edilmiştir. 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Yasasının bazı hükümlerinin de gözden geçirilmesinde yarar bulunmaktadır.(…) Anılan Yasanın “soruşturma ve kovuşturma” başlıklı yedinci kısmında yer alan adli ve idari yargı hakim ve Cumhuriyet savcılarının görevlerinden doğan ya da görevleri sırasında işledikleri suçlar ile kişisel suçlarında soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 82 ila maddelerindeki hükümlerin askeri yargı hakim ve savcılar yönünden de uygulanacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Yasanın yalnızca Ek Geçici maddesinde, kendi yasalarında gerekli değişiklik yapılıncaya kadar aylık, ek gösterge, ödenek, mali, sosyal ve diğer özlük hakları bakımından; askeri hakimler hakkında da uygulanacağı hüküm altına alınmış ve bu hükme paralel olacak şekilde 357 sayılı Askeri Hakimler Yasasının maddesi ve Geçici maddesinde de askeri hakimlerin bir kısım özlük hakları bakımından 2802 sayılı Yasaya atıfta bulunulmuştur. 357 sayılı Askeri Hakimler Yasası, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Yasası, 477 sayılı Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkındaki Yasaların incelenmesinde askeri hakim ve savcıların soruşturma ve kovuşturmaları ile ilgili olarak 2802 sayılı Yasaya herhangi bir atıf yapılmadığı görülmektedir.Bu açıklamalara göre, amacı ve kapsamına yukarıda yer verilen ve özel bir yasa niteliğinde olan 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Yasasının (özlük haklarına ilişkin belirtilen maddeleri dışında) soruşturma ve kovuşturma usulleri bakımından askeri hakim ve savcılar hakkında uygulanma olanağı bulunmadığı, askeri hakim ve savcılar ile ilgili soruşturma ve kovuşturmaya ilişkin esasların 357 sayılı Askeri Hakimler Yasasında düzenlemiş olduğu ve anılan Yasanın maddesi uyarınca genel yargıya tabi şahsi suçlarla ilgili yargılama görev ve yetkisinin adli yargı ilk derece mahkemelerine ait olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasasının maddesinde düzenlenen gerçeğe aykırı bildirimde bulunma suçundan yargılama yapma görevinin askeri yargıya ait olmadığının da belirlenmesi karşısında, 357 sayılı Yasanın maddesi uyarınca bu suçla ilgili yargılama yapma görevi genel yargıya, diğer bir anlatımla o yer ağır ceza mahkemesine ait olacaktır.” Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun 26/12/2013 tarihli ve E.2013/130, K.2013/127sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“…Görev hususunun değerlendirilmesi353 sayılı Kanun'un "Askerî mahkemelerde yargılamayı gerektiren ilginin kesilmesi" başlıklı 17'nci maddesi "Askerî mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi daha önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun; askerî bir suç olmaması, askerî bir suça bağlı bulunmaması hâlinde askerî mahkemenin görevi sona erer." şeklindedir.Bu düzenlemeye göre, sanığa isnat edilen suçun askerî bir suç olmaması, askerî bir suça bağlı bulunmaması ve askerî mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi hâlinde, askerî mahkemenin görevi sona erecektir. Eğer suç askerî bir suça bağlı ise veya askerlik hizmet ve göreviyle ilgili ise, her hâlde askerî mahkemenin yargılama görevi devam edecektir.Anayasa'nın "Askerî yargı" başlıklı 145/1'inci maddesinde; "Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her hâlde adliye mahkemelerinde görülür.";353 sayılı Kanun'un "Genel görev" başlıklı 9'uncu maddesinde: "Askerî mahkemeler kanunlarda aksi yazılı olmadıkça, asker kişilerin askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.";Hükümleri yer almaktadır.Askerî bir suç olmadığı hususunda kuşku bulunmayan "resmî evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık" suçlan; temyize konu olayda asker kişiler aleyhine işlenmediği gibi, askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak da işlenmemiştir. Dolayısıyla bu suçlarla ilgili yargılama görevi askerî mahkemelere ait değildir. Anayasa'nın 145'inci maddesinde 2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle askerî mahkemelerin görev kapsamını tespit eden madde metninden askerî mahal kavramı çıkarıldığından, söz konusu suçların askerî mahalde işlenmiş olması da görevin belirlenmesi bakımından sonuca etkili değildir…” Askerî Yargıtay Dairesinin suç tarihinden sonra emekli olmuş bir Askerî Yargıtay üyesi hakkındaki 18/12/2015 tarihli ve E.2015/1, K.2015/1 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Sanık hâli hazırda emekliye ayrılmış olup, askerî mahkemelerde yargılanmasını gerektiren ilgi kesildiğinden ve sanığa isnat edilen altı ayrı "Zincirleme şekilde kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret", üç ayrı "Zincirleme şekilde iftira" ve "Zincirleme şekilde adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" suçlarının unsurları ve müeyyideleri Türk Ceza Kanununda gösterildiğinden, atıf suretiyle askerî suç hâline getirilmemiş, dolayısıyla askerî suç olmadığından ve askerî bir suça da bağlı bulunmadığından, anılan suçlarla ilgili davaya Yargıtay'da bakılması gerektiğinden, Askerî Yargıtay Kanunu'nun 38, 353 sayılı Kanun'un 9, 17 ve 176'ncı maddeleri gereğince altı ayrı "Zincirleme şekilde kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret", üç ayrı "Zincirleme şekilde iftira" ve "Zincirleme şekilde adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" suçlarından "Zincirleme şekilde adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" suçu yönünden ...sonuçta oy birliğiyle ilk derece mahkemesi olarak görev yapan Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE;Kararın kesinleşmesini müteakip sanığın müsnet suçlardan eylemlerine uyan kanun maddeleri uyarınca yargılanmasının temini için dava dosyasının onaylı bir suretinin YARGITAY BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMESİNE [karar verildi.]" Anılan görevsizlik kararının temyizi üzerine Askerî Yargıtay Daireler Kuruluncaverilen 12/5/2016 tarihli ve E.2016/17, K.2016/40 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir:"Sonuç olarak yukarıda açıklanan gerekçelerle, somut olayda, suç tarihlerinde Yüksek Mahkeme üyesi olan sanığın iddia konusu eylemlerine ilişkin olarak hangi yargı merciinin görevli olduğu hususu uyuşmazlık konusu olup, Askerî Yargıtay Daireler Kurulunca bu hususta verilecek karar sonrasında dosyanın gönderilmesi ihtimali bulunan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun da kendisini görevsiz görerek karar vermesi ihtimalinin mevcut olduğu, bu ihtimal de dikkate alındığında, görevli mahkemenin Türk hukuk sisteminde uyuşmazlıkları çözmeye kesin olarak yetkili olan Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilmesinin adil yargılanma hakkının gerçekleştirilmesini sağlayacağı dikkate alınarak, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 20'nci maddesi uyarınca, görevli yargı merciinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulmasına, dava dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir."
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/6777
Başvuru, görevli olmayan yargı kolundaki mahkemede yargılama yapılması nedeniyle kanuni hâkim güvencesinin; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tutukluluğun kanuni ve makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; aynı suç isnadı nedeniyle tutuklanan kişilerin tahliye edilmesine karşılık kendisinin tahliye edilmemesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ve müdafi olmaksızın alınan ifadeye dayalı olarak hakkında yargılama yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 2/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kartal Sulh Ceza Mahkemesinin 8/12/2009 tarihli kararıyla kasten öldürme suçundan tutuklanmıştır. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianameyle başvurucu ve diğer şüpheliler hakkında kasten nitelikli öldürme ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından cezalandırılmaları istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Dava, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesine tevzi edilmiş ve E.2010/50 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi 9/5/2012 tarihinde başvurucunun kasten nitelikli öldürme suçundan 20 yıl hapis, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 3 yıl 8 ay hapis ve 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezasıyla mahkumiyetine ve tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Başvurucu vekili tarafından kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 23/1/2014 tarihli kararıyla karar kısmen bozulmuştur. Bozma sonrası Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesinin E.2014/86 sırasına kaydedilen kovuşturmaya devam edilmiştir. Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesinin 17/12/2014 tarihli kararıyla başvurucunun tutukluluğunun devamına karar verilmiştir. Başvurucunun itirazı üzerine Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesinin 19/12/2014tarihli kararıyla söz konusu itirazın reddine karar verilmiştir. Karar, başvurucu vekili tarafından 16/1/2015 tarihinde öğrenilmiştir. Başvurucu 2/2/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi 17/8/2016 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir."
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/2012
Başvuru, tutukluluğun kanuni ve makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; aynı suç isnadı nedeniyle tutuklanan kişilerin tahliye edilmesine karşılık kendisinin tahliye edilmemesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ve müdafi olmaksızın alınan ifadeye dayalı olarak hakkında yargılama yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza infaz kurumunda bulunan başvurucunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde bireysel başvuru yapmak için hazırlamış olduğu form ve eklerine sakıncalı olduğu gerekçesiyle ceza infaz kurumu tarafından el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmış ve Eskişehir H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulmuş; 19/8/2019 tarihinde de Ordu E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (İnfaz Kurumu) nakledilmiştir. Başvurucunun, aralarında AİHM'e gönderilmek üzere düzenlediği başvuru formunun da bulunduğu eşyası Eskişehir H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu tarafından, nakledildiği Ceza İnfaz Kurumuna kargo yolu ile gönderilmiştir. İnfaz Kurumu Mektup Okuma Komisyonu tarafından sakıncalı olduğu değerlendirilen AİHM başvuru evrakı, Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulunca da (Disiplin Kurulu) incelenmiştir. Disiplin Kurulu kararının ilgili kısmı şöyledir: ''..kargodan gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başvuru Formu evraklarının içeriği incelendiğinde Devletin kurumlarını aşağılayıcı ve küçük düşürücü ithamlarda bulunduğu, görevlileri hedef gösteren, kişi ve kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgiler bulunduğu, kişi ve kuruluşlara hakaret içeren sözler yazılmış olduğu tespit edildiğinden dolayı (5275 Sayılı kanun maddesinin Fıkrasına göre (Kurum asayişini ve güvenliğini tehlikeye düşüren, Görevlileri hedef gösteren, Terör ve Diğer çıkar amaçlı suç örgütleri mensuplarının haberleşmelerine neden olan kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgileri, tehdit ve hakaret içeren mektup, faks,telgraf hükümlüye verilemez, hükümlü tarafından yazılmış ise gönderilemez) ibaresi göz önüne alınarak mektubun gönderilmesininuygun olmadığı TAMAMINA EL KONULMASINA..,'' Başvurucu, Disiplin Kurulunun bu kararına karşı Ordu İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) itirazda bulunmuş ve el koyma kararının kaldırılmasını talep etmiştir. İnfaz Hâkimliği, Disiplin Kurulu kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek 1/10/2019 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Başvurucu, İnfaz Hâkimliğinin anılan kararına karşı Ordu Ağır Ceza Mahkemesine (Ağır Ceza Mahkemesi) itirazda bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi 20/11/2019 tarihli kararıyla, İnfaz Hâkimliği kararında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığını belirterek itirazı kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu, Ağır Ceza Mahkemesi kararının 26/11/2019 tarihinde kendisine tebliğ edilmesi üzerine 26/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca adli yardım talebi kabul edilmiş, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/562
Başvuru, ceza infaz kurumunda bulunan başvurucunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde bireysel başvuru yapmak için hazırlamış olduğu form ve eklerine sakıncalı olduğu gerekçesiyle ceza infaz kurumu tarafından el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, aylıktan kesme cezasına ilişkin iptal davasında hakkındaki ceza yargılamasında verilen beraat kararının dikkate alınmaması ve suç işlediği izlenimi oluşturacak şekilde karar verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, İzmir İl Emniyet Müdürlüğünde polis memuru olarak görev yapmaktayken hakkında yürütülen disiplin soruşturması neticesinde aylığının 1/4 oranında kesilmesi cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucu, bu işlemin iptali talebiyle dava açmıştır. İzmir İdare Mahkemesi (Mahkeme) 12/2/2020 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Mahkemenin gerekçesi şöyledir:"...davacı hakkında disiplin soruşturmasına konu iddia ile ilgili olarak cezai kovuşturma başlatıldığı ve İzmir Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen yargılama sonucunda davacının beraatine karar verilmiş ise de davacı hakkında yürütülen disiplin soruşturması sonucunda, davacının R.B.isimli şahsa cinsel istismarda bulunmuş olması nedeniyle cezalandırılma yoluna gidilmemiş, aksine yaşanan olayda davacının tutumu ve mesleki tecrübesi de dikkate alınarak duruma müdahale etme noktasında hatalı davranarak cinsel istismar ile yargılanması yolunu açan sürecin başlamasına neden olduğu ve disiplin cezası ile cezalandırılması yoluna gidilmesinde bu hususların dikkate alındığı görülmüş olup, dava konusu disiplin cezasına yönelik olarak davacının hakkında yürütülen yargılama sonucunda beraat etmiş olmasının yargılama konusu fiil ile disiplin cezasına konu isnadın farklı olması nedeniyle disiplin cezasına bir etkisi olmayacağı sonucuna varılmıştır.Bu durumda davacının 23 yıllık mesleki tecrübesi ve yürüttüğü kamu görevinin niteliği dikkate alındığında, küçük yaştaki bir çocukla ilgilenen bir polis memurunun görevini yürütürken daha dikkatli olması gerektiği, çocuğun uygun olmayan davranışlarının bertarafı noktasına gereken inisiyatifi alarak mesleki tecrübesine uygun olarak hareket etmesi gerekirken, disiplin soruşturması kapsamında ifadesine başvurulanların da belirttiği üzere bu hususta davacının gerekeni yapmadığı ve hakkında cezai yargılama açılmasına giden yolun açıldığı, dikkate alındığında davacıya isnat edilen 'Hizmet içinde resmi sıfatının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışlarda bulunmak.' eyleminin sübuta ermiş olması nedeniyle 'Brüt Aylığından 1/4 Oranında Kesilmesi' cezası ile cezalandırılmasına yönelik dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Başvurucunun mahkeme kararına karşı yaptığı istinaf başvurusu, İzmir Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 1/10/2020 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 26/10/2020 tarihinde öğrenmiş ve 25/11/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu hakkında çocuğun cinsel istismarı suçundan ceza davası açılmıştır. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) 21/3/2019 tarihli ve E.2018/95, K.2019/94 sayılı kararla başvurucunun mahkûmiyetine yeterli, inandırıcı ve kesin delil elde edilemediği ve atılı suçun başvurucu tarafından işlendiğinin sabit olmadığı gerekçesiyle başvurucunun beraatine karar vermiştir. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 8/6/2021 tarihli ve E.2019/1654, K.2021/1026 sayılı kararıyla Ağır Ceza Mahkemesi kararını kaldırarak mağdur R.B.ye sarkıntılık yapmak suretiyle çocuğun cinsel istismarı suçunu işlediği gerekçesiyle başvurucunun neticeten 3 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Kararın başvurucu tarafından temyiz edildiği ve kesinleşmediği anlaşılmıştır.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/38027
Başvuru, aylıktan kesme cezasına ilişkin iptal davasında hakkındaki ceza yargılamasında verilen beraat kararının dikkate alınmaması ve suç işlediği izlenimi oluşturacak şekilde karar verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu aort damarının yaralanması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu askerlik görevini yaparken bel ve bacak rahatsızlığı nedeniyle uygulanan fizik tedaviden sonuç alınamayınca Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA)Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 18/5/2011 tarihinde bel fıtığı ameliyatı olmuştur. Ameliyat sonucunda rahatsızlığın artması sonucu yapılan muayenede aort damarının yaralandığı tespit edilerekKalp ve Damar Cerrahisi ile Genel Cerrahi Klinikleri tarafından tekrar ameliyat yapılmıştır. Başvurucu bir buçuk aylık bir tedavi sonunda taburcu edilmiştir. Başvurucu 18/12/2012 tarihinde Millî Savunma Bakanlığı aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) maddi ve manevi tazminat talepli dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, bel fıtığı ameliyatı sırasında yapılan hata sonucu tekrar ameliyat edildiğini, ilk ameliyat sonrası ağrıları ve şikâyetleriyle kimse ilgilenmediği içinyapılan hatanın geç farkedildiğini belirtmiştir. Başvurucu ikinci ameliyat sonrası bir hafta yoğun bakımda kaldığını, kendine geldiğinde durumunu görünce şok yaşadığını, midesinden kasıklarına kadar dikiş atıldığını, taburcu olana kadar Dolantin adı verilen ve bağımlılık yapan ağrı kesici verildiğini ifade etmiştir. Başvurucu, taburcu olduktan sonra sol ayağının şişmesi nedeniyle Osmaniye Devlet Hastanesine başvurduğunu, toplar damar tıkanması nedeniyle anjiyo olmak zorunda kaldığını ve kendisine anksiyete bozukluğu tanısı konulduğunu belirterek ameliyat ve tedavi sürecince dört beş ay boyunca çalışamadığını, yaşadıklarından dolayı psikolojisinin bozulduğunu vurgulamıştır. Mahkeme, konu hakkında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde görevli öğretim üyelerinden oluşan heyetten bilirkişi raporu almıştır. Bilirkişi heyetinin 18/6/2014 tarihli raporunda ve itiraz sonucu verilen 31/10/2014 tarihli ek raporda özetle; başvurucuda bulunan L3-4 ekstraforimanal far lateral kalsifiye disk henrisinin bünyesel bir durum olduğu, başvurucunun hastalığının uzun süreden beri devam eden eski bir hastalık olduğu, askerlik hizmet koşullarının sebep ve tesirinin bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca disk cerrahisinin en önemli ve ölümcül komplikasyonunun batın içi organ ve büyük damar yaralanması olduğu ve doktrindegerçekleşme oranının %016-17 arasındakabul edildiği, nadir de görülse bu komplikasyonun bilimsel bir gerçek olduğu belirtildikten sonra ciddi komplikasyona rağmen hastanın yaşatılabilmiş olmasının müdahalenin zamanında ve yerinde yapıldığını gösterdiği vurgulanmıştır. Raporlarda sonuç olarak DHL isimli ilacın birkaç günlük kullanımda bağımlılık yaratmayacağı, toplar damar tıkanmasının ameliyatın mutlak sonucu olarak görülemeyeceği belirtilerek komplikasyonun tanısı ve idaresinde cerrahi operasyonlar ile teşhis ve tedavilerde kullanılan ilaçların seçiminde eksiklik, ihmal, kusur ve gecikme bulunmadığı ifade edilmiştir. Mahkeme 4/2/2014 tarihinde davayı oyçokluğu ile reddetmiştir. Karar gerekçesinde alınan bilirkişi raporuna taraflarca itiraz edilmediği, raporun Mahkeme tarafından da yeterli bulunduğu belirtilmiştir. Kararda, hastalığın ortaya çıkmasında askerlik görevinin sebep ve tesirinin bulunmadığı, uygulanan teşhis ve tedavilerde hata ya da gecikme olmadığı hususları vurgulanarak idarenin meydana gelen zararı tazminle sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir. Öte yandan bir üye çoğunluk kararına katılmayarak, eylemin askerî hizmete ilişkin olmadığı gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini ifade etmiştir.Başvurucunun karar düzeltme talebi 3/6/2015 tarihli karar ile reddedilmiştir.Nihai karar başvurucu vekiline 19/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.14/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:  “İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,...”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dahil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içerisinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier v. Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler, ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin, sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ilefiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 89; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], 32967/96, 17/1/2002, § 49; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye). AİHM'e göre taraf devletler,uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi sözkonusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkmasıdurumunda, ilgili devlet hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010; Trocellier/Fransa). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete aftedilmesi için yeterli olup olmaması hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiac/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119; Yardımcı/Türkiye, § 59).
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/11683
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu aort damarının yaralanması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/52033
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 8/5/2011 tarihinde idare mahkemesinde açtığı davanın yargılamasına 11/3/2019 tarihinde son verilmiştir. Başvurucu, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesinedeniyle adil yargılanma ve diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıylaAnayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/41129
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 5/6/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında 16/4/2017 tarihinde gözaltına alınmış, 17/4/2017 tarihinde terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında terör örgütüne üye olma ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından kamu davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda 22/5/2017 tarihinde terör örgütüne üye olma suçundan başvurucunun beraatine, terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve başvurucunun yurt dışına çıkma yasağı şeklinde adli kontrol tedbirine tabi tutularak tahliye edilmesine karar verilmiştir. Beraat kararı 30/5/2017 tarihinde kesinleşmiştir. Terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü de istinaf incelemesinden geçerek14/9/2017 tarihinde kesinleşmiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu; haksız olarak iki aydan fazla tutuklu kaldığını, gözaltı ve tutuklama kararı nedeniyle çalışamayıp kazanç kaybına uğradığını, üzüntü ve sıkıntı çektiğini, itibarının zedelendiğini, terörist muamelesi gördüğünü, gözaltına alınmadan önce aylık ortalama 000 TL gelir elde etmekte olduğunu belirterek 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın ödenmesi talebiyle dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, gözaltının ve tutuklamanın haksız olduğu iddiasını beraat kararı verilmiş olmasına dayandırmıştır. Dilekçesinde başvurucu, gözaltının ve tutuklamanın neden hukuka aykırı olduğuna dair bir açıklamada bulunmamıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi 28/2/2018 tarihinde başvurucunun gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği sürenin aynı davada aldığı cezadan mahsup edildiğini belirterek başvurucuya 000 TL maddi, 500 TL manevi tazminat ile 845 TL vekâlet ücretinin ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu; hükmedilen tazminatların ve vekâlet ücretinin düşük olduğunu, yargılandığı davada mahsup işleminin yapılmadığını, mahsup yapılma ihtimali nazara alınarak tazminat miktarının belirlenmesinin hatalı olduğunu belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi 2/5/2018 tarihli kararında başvurucunun gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin aynı dosyada aldığı cezadan mahsubuna karar verildiğini ve bu mahsuba ilişkin olarak İnfaz Savcılığına yazı yazıldığını dikkate alarak başvurucuya sembolik bir manevi tazminat ödenmesi gerektiğini belirtmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi bu kapsamda manevi tazminat miktarını 50 TL olarak düzeltmek suretiyle istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. İlgili hukuk için bkz. A.A. [GK], B. No:2017/34502,21/10/2021, §§ 22-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17161
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, açık görüşte ziyaretçiler ile mahpuslar arasında teması ve geçişi engelleyecek şekilde masaların yan yana dizilmesi uygulamasının kaldırılması talebinin esasa girilmeden reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Bireysel başvuru tarihinde Silivri L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Kurum) hükümlü olarak tutulan başvurucu 21/12/2022 tarihinde tahliye edilmiştir. Başvurucu 21/9/2018 tarihinde Silivri İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet başvurusunda açık görüşlerde bariyer şeklindeki masa düzeni uygulanmasının kaldırılmasını talep etmiştir. İnfaz Hâkimliği 2/10/2018 tarihli kararıyla, şikâyet başvurusunu içeren dilekçenin esasına girmeden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde açık görüşlerde bariyer şeklindeki masa düzeni uygulamasının kaldırılmasına ilişkin talebin 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'na göre infaz hâkimliklerinin görev ve yetkisi dâhilinde olmadığı belirtilmiştir. Söz konusu karara karşı başvurucu tarafından yapılan itiraz, Silivri Ağır Ceza Mahkemesinin (Ağır Ceza Mahkemesi) 13/12/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararda, İnfaz Hâkimliğince verilen kararda usul ve yasaya aykırı bir yönün bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 16/1/2019 tarihinde tebellüğ ettikten sonra 14/2/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurucunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/6063
Başvuru, açık görüşte ziyaretçiler ile mahpuslar arasında teması ve geçişi engelleyecek şekilde masaların yan yana dizilmesi uygulamasının kaldırılması talebinin esasa girilmeden reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; sekiz aylık hamile olan başvurucunun ceza infaz kurumunda tutulma koşulları nedeniyle kötü muamele yasağının, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/2/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 14/2/2017 tarihinde, başvurucunun sağlık durumuna uygun koşulların sağlanması yönünde tedbirlerin alınması yönünde tedbir kararı verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde sona ermiştir. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Kars'taki bir devlet okulunda öğretmen olan başvurucu hakkında Kars Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu şüphesiyle soruşturma başlatılmıştır. Anılan soruşturma kapsamında başvurucunun ifadesi Kars Cumhuriyet Başsavcılığında 29/8/2016 tarihinde alınmıştır. Başvurucunun ifadesi şöyledir:"...Ben ilk, orta ve lise eğitimimi Aydın ilinde ailemin yanında kalarak devlet okullarında okudum. Lise öğrenimimde FETÖ/PDY terör örgütüyle iltisaklı olduğunu o tarihte bilmediğim yakın tarihte öğrendiğim Aydın merkezde bulunan KÖRFEZ DERSHANESİ isimli dershaneye 1 senegittim. Dershaneye giderken şu an hatırlamadığım öğretmenler ikişer günlük ders çalışma programı adı altında bizi yurtlara davet ederlerdi. Ancak ben zaten Aydın'da ikamet ettiğim için bu davetlere gitmeyi kabul etmezdim ve gerekli görmezdim. 1997 yılında İzmir ilinde bulunan Dokuz Eylül Üniversitesinde Buca eğitim Fakültesi İngilizce öğretmenliğini kazandım. Üniversite eğitimim boyunca şuan ismini hatırlayamadığım aynı bölümde okuduğumuz bir kız arkadaşımla İzmir ili Buca ilçesinde tutmuş olduğumuz evde arkadaşımla kaldım. Üniversite eğitimim boyunca FETÖ/PDY Terör örgütüne bağlı herhangi bir evde veya yurtta kalmadım. Zaten evim Aydında olduğu için sık sık kendi ailemin yanına kalmaya gidiyordum. 2001 yılında üniversiten mezun oldum. Mezun olduktan sonra 2001 yılında öğretmen olmak için şuan ismini hatırlamadığım o tarihteki memurluk sınavına girdim. Sınavdan 71 puan aldım. Ancak bu puanla memurluğa başvurmadım. Isparta ilinde bulunan Özel Altınbaşak Koleji isimli FETÖ/PDY bağlantısının olup olmadığını bilmediğim özel okulda 2 sene çalıştım. Bu okulda çalışırken de hatırlamadığım öğretmenler beni yemeğe davet ederdi ancak o dönemde benim başka arkadaşlarım olduğu için bu davetleri kabul etmezdim. Zaten bu yüzden beni o okulda pek sevmezlerdi. 2003 yılında 2001 yılındaki memurluk sınavından almış olduğum puanla Aydın ili Kuşadası ilçesinde bir ilkokulda göreve başladım. 2003 yılında o tarihte komiser yardımcısı olan [E.] KÖKEN ile kendim tanışarak evlendim. 2007 yılınada kadar Aydın ili Kuşadası ilçesinde çalıştınız. Eşimin tayini nedeni ile 2007 yılında Ankara iline tayinim çıktı. 2014 yılına kadar Ankara ilinde öğretmen olarak ve Milli Eğitim Bakanlığı Avrupa birliği ve dış ilişkiler Genel Müdürlüğünde Eğitim Uzmanı olarak çalıştım. 2014 yılında Kars Merkeze yine eşimin tayini dolayısıyla geldim. Kars ilinde Eğitim Uzmanlığı kadrosu olmadığı için öğretmenlik kadrosuna geri dönüş yaptım. Tarihten yaklaşık bir hafta kadar önce açığa alındım. Eşim FETö/PDY terör örgütü kapsamında Emniyet amiri olarak görev yaparken tutuklandı. 2 Çocuğum var. Büyük kızım [B.] KÖKEN ilimizde bulunan FETÖ/PDY terör örgütüyle iltisaklı olduğu için kapatılan Sultan Alparslan Kolejine 2014 -2015 ve 2015-2016 eğitim öğretim yılında bu okulda eğitim gördü. Küçük çocuğum [H.] KÖKEN 2015-2016 eğitim öğretim yılında yine Sultan Alparslan Kolejinde anaokuluna bir sene gitti. Sultan Alparslan isimli okulun eski tabirle Fettullah GÜLEN cemaati ile yani FETÖ/PDY terör örgütü ile bağlantılı olduğunu biliyorduk ancak eğitim şartları ve fiziki imkanları açısından Karsta çocuklarımı gönderebileceğim en iyi okuldu. Ayrıca bu okula ben büyük kızımı devletin özel okullara vermiş olduğu teşvik ile gönderdim....Üzerime kayıtlı ve benim kullandığım ... nolu hattım bulunmaktadır. Bu telefon numarasını yalnızca ben kullanmaktayım. Ben hattı 2003 yılından bu yana kullanırım. Benim adıma kayıtlı olupta başkasının kullandığı veya başkasının adına kayıtlı olupta benim kullandığım bir telefon numarası yoktur. El konulan telefonum içindeki hattım yine bu hattır. Ancak ben bu cihazı 2016 yılından Mart ayından bu yana kullanmaktayım....Eşim ile Kuşadası'nda tanıştık, daha sonra evlendik. Kuşadası'nda yaklaşık 4 yıl çalıştık. Hatırladığım kadarıyla eşim Kuşadası İlçe Emniyet Müdürlüğünde yaklaşık 10 büroya birden bakıyordu. Çok yoğun çalışırdı. Daha sonra bu yoğunluğu biraz olsun azaltmak için tayin istemeye karar verdik. Başka tercihlerimizin yanında Ankara ili de vardı. Netice olarak tayinimiz Ankara'ya çıktı. Eşim bilişim alanında uzmandır. Sanırım bu nedenle Emniyet Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Yaklaşık 7 yıl Ankara'da çalıştık. Eşim sessiz bir insandır. Kuşadası'nda görev yaparken başına gelenleri dahi bana ancak Ankara'ya gelince anlatmıştır. O yüzden görev yaptığımız yerlerin hiçbirisinde eşimin normal mesaisi dışında benim dikkatimi çekecek şekilde başka yerlere gidip geldiğini söyleyemem. Kars'a gelince önce çevik kuvvette göreve başladı. Sonra Mobese'ye geçti. Yaklaşık 6 aydır da tam hatırlamamakla beraber araştırma merkezi gibi bir yerde çalışmaktadır. Eşim cep telefonu ve tabletle çok uğraşır. Bu konuda ben kendisine çok kez sitem etmişimdir. Kendisinin ayrı bir mesajlaşma programı kullanıp kullanmadığını bilmiyorum. Evimizde D-Smart kablosuz internet bağlantısı vardır. Eşimin üzerinedir. Ben de bu bağlantıdan kullandım. Eşimin benim telefonumu da kullandığı olmuştur. Ancak benim bu teknoloji ile çok ilgim olmadığı için sadece facebook hesabıma falan bakardım. Ben kesinlikle FETÖ/PDY örgütünün kullandığı mesajlaşma programlarını kullanmadım. Böyle bir yapı içinde hiçbir zaman bulunmadım. Eşimin bulunup bulunmadığına dair de hiçbir bilgim yoktur. 2 aylık gebeyim. Biri 5 biri 10 yaşında bakıma muhtaç 2 çocuğum vardır. Serbest bırakılmamı talep ediyorum..." Başsavcılık başvurucuyu tutuklanması istemiyle Kars Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu sorgudaki ifadesinde Savcılıktaki ifadesine benzer beyanlarda bulunmuş; ayrıca telefonunu kendisine eşinin sıfır olarak aldığını, telefona ait tüm kurulumların eşi tarafından yapıldığını, ihtimal vermemekle birlikte Bylock programının eşi tarafından kurulmuş olabileceğini, kendisinin haberi olmadığını belirterek suçlamaları kabul etmemiştir. Kars Sulh Ceza Hâkimliği 29/8/2016 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçu isnadıyla tutuklanmasına karar vermiştir. Tutuklama kararının gerekçesi şöyledir:"Dosya kapsamında mevcut tüm deliller değerlendirildiğinde şüpheli üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, şüphelinin üzerine atılı suçun cezasının alt ve üst sınırı, delillerin henüz yeterince toplanmamış olması, şüphelinin üzerine atılı suçun CMK 100/3 te sayılan katalog suçlar arasında yer alması, adli kontrol tedbirlerinin şu aşamada yetersiz olduğu, tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu..." Başvurucunun tutuklama kararına yaptığı itiraz Kars Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 5/9/2016 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu Kars T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Başvurucunun yerleştirildiği koğuş 35 kişi olup ayrıca koğuşta kalan bir kişiye 8/11/2016 tarihinde "kronik hepatit B" hastalığı teşhisi konmuştur. Başvurucu 6/2/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, 38 yaşında ve 8 aylık hamile olması nedeniyle düşük yapma ve erken doğum riski olduğunu, hepatit B hastalığı olan bir kadın ile aynı koğuşta kaldığını, hamile olması nedeniyle kendisine aşı yapılamadığını, hastalığın kendisine bulaşma riski bulunduğunu belirterek Anayasa Mahkemesinden tedbir talebinde bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi tarafından 14/2/2017 tarihinde, başvurucunun sağlık durumuna uygun koşulların sağlanması yönünde tedbirlerin alınması yönünde tedbir kararı verilmiştir. Kars Cumhuriyet Başsavcılığı 21/2/2017 tarihli iddianame ile başvurucunun hakkında terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle Kars Ağır Ceza Mahkemesinde dava açmıştır. İddianamede;i. Başvurucunun Bylock kullanması,ii. FETÖ/PDY ile irtibatlı olması nedeniyle kapatılan özel eğitim kurumunda bir süre öğretmen olarak çalışması,iii. Bank Asyada hesabının bulunması olgularına dayanılmıştır. Kars Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etmiş ve E.2017/43 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Başvurucunun 9/3/2017 tarihli duruşmada "sekiz buçuk aylık hamile oluşu delillerin çoğunun toplanmış olması, sabit ikametgâh sahibi olması" hususları gözetilerek tahliyesine karar verilmiştir. Kars Ağır Ceza Mahkemesinin 20/9/2017 tarihli kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar verilmiştir. Temyiz incelemesi devam etmektedir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Sanık Seher Arslan Köken’in 2001 ile 2013 tarihleri arasında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne müzahir faaliyet gösteren Altınbaşak Eğitim Öğretim Yayın Turz. Gıd. San Tic. A.Ş. adlı şirket bünyesinde çalıştığının tespit edildiği, devamında 2008 yılının Ekim ayından 2011 yılının Nisan ayına kadar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Erkek Teknik Okulları bünyesinde, 2011 yılının mayıs ayından 2013 yılının Ocak ayına kadar Mesleki Açık Öğretim Lisesi Müdürlüğü bünyesinde, 2013 yılının Şubat ayından 2014 yılının Eylül ayına kadar Avrupa Birliği Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü bünyesinde, 2104 yılı Eylül ayından ihraç edildiği güne kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğü İlköğretim Okulları, İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kars Temel Eğitim Okulları adlı yerlerden SGK girişinin olduğunun, 2001 ve 2003 yılları arasında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ait olan Altınbaşak Eğitim Öğretim Yayın Turz Gıd. San. Tic. A.Ş. Adlı şirkette çalıştığının tespit edildiği; 2007 tarihinde Bank Asya’da hesap açtırdığının, sanığa ait 0505 257 .... numaralı GSM hattı üzerinde bylock tespiti yapıldığı, çocuklarından [B.] Köken'in FETÖ/PDY silahlı terör örgütü güdümünde faaliyet gösteren Kars Sultan Alparslan Kolejinde 2014-2015 ve 2015-2016 eğitim öğretim yıllarında eğitim gördüğü, sanığın diğer çocuğu olan [H.] Köken'in 2015-2016 eğitim öğretim yılında Kars Sultan Alparslan Koleji anaokulu bölümünde eğitim gördüğü, sanık Seher hakkında Kars Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2016/3549 sor. Sayılı dosyası üzerinden soruşturmaya başlandığı, başlatılan soruşturma kapsamında Kars Sulh Ceza Hakimliği'nin 2016/1431 İş nolu 2016 tarihli arama ve el koyma kararına istinaden sanığın ikamet ettiği ve daha önce 2016/3303 numaralı dosyadan Ekrem KÖKEN'e istinaden arama ve elkoyma işlemi icra edilen Yenişehir Mah. Dumanlı Sok. Yenişehir A Blok No: 10 İçkapı No: 17 Merkez/KARS adresinde arama yapıldığı, bu adreste yapılan aramada, [E.] KÖKEN için yapılan aramada ele geçirilemeyen bir kısım dijital materyallerin ele geçirildiği, söz konusu bir kısım dijital materyallerin Kars Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2016/4048 numaralı soruşturma evrakından haklarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üyelik suçundan soruşturma yürütülen emniyet mensubu [E.E.] ve eşi [Ü.E.] ile yine emniyet mensubu iken ihraç edilen [B.G.'e] ait olduğunun anlaşıldığı, bu hususun, sanık Seher'in, daha önce kocası [E.'e] yönelik evlerinde arama yapılması nedeniyle bir daha bu adreste arama yapılmayacağını düşünerek [E.E.] ve [Ü.E.] ile [B.G.'e] ait dijital materyalleri kendi evinde sakladığını gösterdiği, [E.E.], [Ü.E.] ve [B.G.] ile Seher ARSLAN KÖKEN ve [E.] KÖKEN arasında örgütsel bir bağlantının olduğunun değerlendirildiği anlaşılmakla; sanık Seher Arslan Köken’in FETÖ/PDY terör örgütü ile yoğun, çeşitli ve sürekli ilişki içerisinde olduğu anlaşılmakla eylemine uyan 5237 Sayılı Kanun madde 314/2 gereği cezalandırılması vicdani kanaatine ulaşılmıştır. " A. Tutma Koşullarına İlişkin Olarak 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nun "İnfaz hâkimliklerinin görevleri" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve tutukevlerine kabul edilmeleri, yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması, dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Şikâyet başvurusu, 5 inci maddede yazılı sürenin geçmesinden sonra veya infaz hâkimliğinin görev ve yetki alanı dışında kalan bir işlem veya faaliyete karşı ya da başvuru hakkı olmayan kimselerce yapılmışsa infaz hâkimi, başvuru dilekçesini esasa girmeden reddeder; şikâyet başvurusu başka bir yargı merciinin görevi içerisinde ise o mercie gönderir. "B. Tutuklamanın Hukukiliğine İlişkin Olarak İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Yıldırım Turan [GK], B. No: 2017/10536, 4/6/2020, §§ 27-
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/5808
Başvuru, sekiz aylık hamile olan başvurucunun ceza infaz kurumunda tutulma koşulları nedeniyle kötü muamele yasağının, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kamusal güç kullanımı neticesi ölüme neden olunması ve bu olayla ilgili etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. PKK terör örgütü 12/8/2015 tarihinden itibaren Cizre ilçesinin de dâhil olduğu bazı merkezlerde öz yönetim ilan etmiştir. Öz yönetim ilan ettiği bölgelerde patlayıcıyla tuzaklanmış hendekler kazmak ve barikatlar kurmak suretiyle yalıtılmış bölgeler oluşturmaya çalışan PKK terör örgütü, kamuoyunda hendek olayları olarak adlandırılan ve aylarca devam eden bu süreçte roketatarlar, keskin nişancı tüfekleri, patlayıcılar ve otomatik saldırı tüfekleri kullanarak terör saldırıları düzenlemiştir. Okullar, hastaneler, barajlar, adliye binaları, ambulanslar gibi temel kamu hizmetlerini sağlayan eşya ve binaların yanında sivilleri de hedef alan bu terör saldırılarında 335 sivil hayatını kaybederken 106 kişi yaralanmıştır. Terör saldırılarında 859 güvenlik görevlisi ve Derik kaymakamı şehit olmuş, 711 güvenlik görevlisi yaralanmıştır. Bu terör eylemlerinin engellenmesi, halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla sözde öz yönetim ilan edilen bazı bölgelerde mülki idare amirliklerince sokağa çıkma yasakları uygulanarak terörle mücadele operasyonları başlatılmıştır (hendek olayları, öz yönetim ilanları, PKK terör örgütünün şehir savaşı stratejisi ve sokağa çıkma yasakları hakkında arka plan bilgisi ile ayrıntılı açıklamalar için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022, §§ 16-28, 67, 346-348). PKK terör örgütü, şehir savaşı stratejisi çerçevesinde öz yönetim ilan ettiği diğer yerleşim yerlerinde olduğu gibi Cizre'de de hendek ve barikatlar oluşturarak bunları patlayıcı maddelerle tuzaklamış, sivil halka ve güvenlik kuvvetlerine karşı ateşli silah ve bombalar kullanarak saldırılarda bulunmuştur. Bunun üzerine kamu makamları bölge halkının tahliye edilmesini öncelikli tedbir olarak uygulamıştır. Terör örgütünün tahliyeleri önlemeye çalışması karşısında bu merkezlerin bazılarında kamu düzeninin sağlanması, halkın can ve mal güvenliğinin korunması amacıyla sokağa çıkma yasağı ilan edilerek güvenlik operasyonları başlatılmıştır. Cizre'de ilk olarak 4/9/2015 tarihinden geçerli olmak üzere sokağa çıkma yasağı ilan edilerek güvenlik operasyonları başlatılmıştır. Cizre'de bu tarihten itibaren sokağa çıkma yasakları çeşitli defalar kaldırılmış ancak olayların devam etmesi üzerine yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Başvuruya konu olayların meydana geldiği tarihte Cizre'de 14/12/2015 tarihinde ilan edilen ve tam gün esasına göre uygulanan sokağa çıkma yasağı devam etmektedir (başvuru konusu olayların arka planına dair ayrıntılı açıklamalar için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri, §§ 16-28). Bu terör olayları sırasında yaşananların boyutu ve vahameti İçişleri Bakanlığının 23/1/2017 tarihli açıklamasıyla paylaşılmıştır. Bu açıklamaya göre 22/7/2015 tarihinden itibaren;i. 247 kamu binasına, 6 baraja, 231 özel ticari işletmeye, 19 ambulansa ve 643 araca terör saldırısı düzenlenmiştir.ii. Güvenlik güçleri PKK terör örgütü tarafından bu saldırılarda kullanılan 45 Bixi, 44 Kanas, 997 Kalaşnikof, 22 M16, 2 Lançer, 2 G3, 3 Zağros, 1 Doçka, 1 M1 olmak üzere toplam 166 ateşli silah, 3 havan, 115 roketatar, 445 roketatar mermisi, el yapımı 046 patlayıcı, 341 el bombası, 016 mühimmat, patlayıcı yapımında kullanılan 546 kg malzeme ele geçirmiştir.iii. Sokağa çıkma yasağı uygulanan yerleşim merkezlerinde 630 çukur kapatılıp barikat kaldırılmış, tuzaklanan 187 bomba düzeneği imha edilmiştir.iv. PKK terör örgütünün saldırılarında 335 sivil vatandaş hayatını kaybederken 106 kişi yaralanmıştır. Terör saldırılarında 859 güvenlik görevlisi şehit olmuş, 711 güvenlik görevlisi yaralanmıştır. Bu saldırılarda Derik kaymakamı da terör örgütü mensuplarınca şehit edilmiştir. Cizre'de Terör örgütü mensupları ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar 2016 yılı başından itibaren Cudi ve Sur Mahalleleri civarında yoğunlaşmıştır. Başvuruya konu olayların geçtiği Niran Sokak ile Doğuş Sokak ve çevresi terör örgütü mensuplarınca barikat ve çukurlarla kapatılmış; belirtilen bölgelerde terör örgütü mensuplarının keskin nişancı tüfekleri, el bombaları, el yapımı patlayıcılar, roketatarlar ve ağır makineli tüfekler kullandığı aralıksız silahlı çatışmalar yaşanmıştır (ayrıntılı bilgiler için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri, §§ 42, 43, 45, 57-59, 273-275; Mehmet Yavuzel ve diğerleri, B. No: 2016/1652, 12/7/2023, § 11; Aslan Kayaalp ve diğerleri, B. No: 2017/24120, 19/10/2023, §§ 4, 5). Başvuru dosyasındaki bilgilerden bölgenin güvenlik güçlerince nispeten kontrol altına alınmasının ardından 7/2/2016 tarihinde Doğuş Sokak No: 12 adresindeki bina ile bu binanın terör örgütü mensuplarınca sokağın altından açılan tünelle bağlandığı Niran Sokak No: 4 adresinde bulunan bina (C-3151) ve tünelin içinde arama yapılarak aşağıdaki malzemelerin bulunduğu anlaşılmıştır:i. Üç el bombası ii. El yapımı dört patlayıcı (EYP)iii. Bir roketatar silahıiv. Fişek yatağında ve şarjöründe mermiler bulunan bir keskin nişancı tüfeği (KANAS)v. BİXİ diye tabir edilen bir ağır makineli tüfek, bu tüfeğe takılı vaziyette bir mayon (şerit biçiminde dizilmiş mermi yığını) ve mayon üzerinde dolu fişeklervi. Beretta marka bir tabanca,vii. M16 marka saldırı tüfeğine ait bir şarjör ve şarjöre basılı vaziyette dolu fişeklerxiii. Glock marka tabanca şarjörü ve şarjöre basılı hâlde dolu fişekler,ix. El telsizleri, piller, çeşitli yaşam malzemeleri, çok sayıda ve farklı ebatlarda dolu fişekler Arama ve Elkoyma Tutanakları ile olay yeri inceleme raporuna göre arama yapıldığı sırada yakın bölgede silahlı çatışmalar devam etmektedir. Doğuş Sokak No: 12 adresindeki binanın giriş katından başlayan tünel, bir insanın rahatlıkla geçebileceği genişlikte kazılmıştır; sokağın karşısında bulunan ve C-3151 olarak numaralandırılan Niran Sokak No: 4 adresindeki ikametgâhın içine açılmaktadır. Sokağın altında bir tünel olduğu sokağın üzerindeyken anlaşılamamaktadır. Olay Yeri İnceleme görevlileri 7/2/2016 günü saat 30 sıralarında arama yapılan adrese ulaşmış ancak saat 00 sıralarında silahlı çatışmaların yoğunlaşması nedeniyle C-3151 numaralı bina içindeki aramayı tamamlayamadan olay yerinden ayrılmak zorunda kalmıştır. 8/2/2016 tarihinde saat 00 sıralarında yarım kalan arama işlemlerini tamamlamak için C-3151 numaralı binaya gelen Olay Yeri İnceleme görevlileri binanın tamamen yandığını ve ağır hasarlı olduğunu tespit etmiştir. Binanın içinde yanmış vaziyette yedi cesetle birlikte şarjörleri takılı vaziyette AK47 Kalaşnikof marka dört saldırı tüfeği ve 28 şarjör bulunduğu belirlenmiştir. Güvenlik güçleri, ceset ve silahları bulundukları yerden almaya çalıştıkları sırada terör örgütü mensuplarının yoğun silahlı saldırısına maruz kalmıştır. Açılan ilk ateşte iki askerî personel ve iki polis memuru yaralanmış, bu sırada Olay Yeri İnceleme görevlileri silah ve şarjörleri olay yerinden çıkarmayı başarmış ancak cesetleri muhafaza altına alamamıştır. 9/2/2016 günü öğlen saatlerine kadar devam eden çatışmaların sona ermesinin ardından Olay Yeri İnceleme görevlileri saat 00 sıralarında bir kez daha C-3151 numaralı binaya gelerek delil toplama işlemlerine devam etmiştir. Binadaki cesetler çıkarılarak ölü muayene işlemleri için Cizre Devlet Hastanesine gönderilmiştir. Üç ayrı tarihte yapılan bu delil toplama işlemleri video ve fotoğraf kaydına alınmıştır. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, cesetler için ayrı ayrı ceza soruşturmaları başlatmıştır. 9/2/2016 tarihli olay yeri inceleme raporu ve ekindeki bulgu listesinde 5 ile numaralandırılan ceset, C-3151 numaralı binanın giriş holünün sağ tarafındaki oda giriş kapısı önünde bulunmuştur. Ceset üzerinde yapılan ölü muayene ve otopsi işlemleri sonucunda cesedin kol ve bacaklarının ampüte olduğu, karbonizasyon derecesinde yanık olduğu ve ölümün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı ekstremite kot kırıkları ile beraber iç organ ve büyük damar yaralanmasıyla gelişen iç kanama sonucu meydana geldiği belirlenmiştir. Cesetten alınan DNA numunelerinin incelenmesi ile cesedin başvurucuların oğlu olan Ö. olduğu belirlenmiştir. Cesetten elde edilen patlamamış üç silah mermisi, bir boş kovan ve 0,5 cm boyutunda bir metalik imaj ile birlikte olay yerinde bulunan silah ve diğer deliller üzerinde kriminal incelemeler yapılarak raporlar düzenlenmiştir. Ö.nün idrar örneklerinde antipsikotik maddeler bulunmuş, cilt örneklerinde yangın hızlandırıcı maddelerin bileşenlerine rastlanmamıştır. Soruşturma kapsamında teşhis ve beyanda bulunan gizli tanık Fırtına, Ö. hakkında "Suriye Ülkesine giderek YPG ye katıldığını biliyorum. Operasyonlar sırasında mezbaha sokakta güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiğini ve hendek faaliyetlerine katıldığını biliyorum. Şahsın öldüğünü bilirim." şeklinde beyanda bulunmuştur. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 21/3/2017 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı 29/3/2017 tarihinde Ö.nün ölümüyle ilgili soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Karar gerekçesinde özetle kamu düzeninin ve güvenliğin sağlanması, kişilerin Anayasa'da düzenlenen hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla hareket eden güvenlik görevlilerinin yetkili bir merciden aldıkları hukuka uygun bir emri yerine getirdikleri, bu emrin yerine getirilmesi esnasında terör örgütü üyesi olan ve güvenlik güçlerine karşı silahlı faaliyet yürüttüğü dosyadaki delil durumundan anlaşılan Ö.ye karşı fiilde meşru müdafaa şartlarının oluştuğu, olayda meşru müdafaa sınırının aşıldığına dair herhangi bir delil elde edilmediği hususlarına yer verilmiştir. Başvurucuların kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yaptıkları itiraz Şırnak Sulh Ceza Hâkimliğince 17/7/2017 tarihinde reddedilmiştir. İtirazın reddi kararı gerekçesinde yukarıda özetlenen olaylar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Anayasa'nın yaşam hakkını düzenleyen ve maddelerinde belirtilen ilkeler çerçevesinde ele alınarak Ö.nün ölümünün meşru müdafaa şartlarında hareket eden güvenlik görevlilerinin güç kullanımı sonucu gerçekleştiği kabul edilmiştir. Komisyonca başvurucuların adli yardım talepleri kabul edilmiştir.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/35558
Başvuru, kamusal güç kullanımı neticesi ölüme neden olunması ve bu olayla ilgili etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Ekli tablonun (A) sütununda numaraları belirtilen başvuruların konu yönünden irtibatları nedeniyle 2017/24191 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin2017/24191 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucuların bir kısmı, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Arka Plan Bilgisi Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Devletin yetkili organları tarafından tehdit değerlendirmesi yapılarak demokratik anayasal düzene, bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, millî güvenliğe yönelik tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine ve illegal yapılanmalara karşı tedbirler alınması kararlaştırılmıştır (ayrıntılar için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017). Anılan tedbirler kapsamında olağanüstü hâl ilan edilmiş ve olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri çıkarılmıştır. Bu çerçevede 15/8/2016 tarihinde kararlaştırılan 673 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) 1/9/2016 tarihli ve 29818 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 673 sayılı KHK'nın maddesinde devletin veya kamu tüzel kişilerinin doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs, ortaklık ve iştirakler ile kamunun hissesi bulunan diğer tüzel kişiler bünyesinde çalışmaktayken devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenlik Kurulunca karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilerek iş sözleşmesi feshedilen işçilerin, bir daha bu teşebbüs ve ortaklıklar ile kamunun hissesi bulunan diğer tüzel kişiler bünyesinde veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilemeyeceği, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemeyeceği düzenlenmiştir. 673 sayılı KHK, 6/2/2018 tarihli ve 7081 sayılı Kanun'un 8/3/2018 tarihli ve 30354 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonucunda kanunlaşmıştır. B. Somut Başvurulara İlişkin Olay ve Olgular Başvurucular, İstanbul Gaz Dağıtım Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinde (İGDAŞ) iş akdiyle çeşitli görevlerde çalışmaktayken iş akitleri feshedilmiştir. Başvurucular, iş akdinin usulüne uygun olarak feshedilmediğini ve fesih için somut bir olguya dayanılmadığını belirterek işe iade istemiyle İGDAŞ aleyhine dava açmıştır. Davalı Şirket cevap dilekçesinde, 15/7/2016 tarihinde ülkemizin maruz kaldığı darbe teşebbüsünden sonraki olağanüstü durumlar birlikte değerlendirildiğinde başvurucuların terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları nedeniyle iş akitlerinin sona erdirildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İstanbul İş Mahkemesi (Mahkeme) açılan davaların reddine karar vermiştir. Mahkeme kararlarında; başvurucuların terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları gerekçesiyle iş akitlerinin feshedildiği bu nedenle iş verenle aralarındaki güven ilişkisinin zedelendiği dikkate alındığında 673 sayılı KHK'nın maddesi uyarınca iş akitlerinin geçerli nedenle feshedildiği belirtilmiştir. Bir başvurucu hakkında ise terör örgütüyle irtibatlı olduğuna dair delil olmadığından işe iade kararı verilmiştir. Kararlara karşı istinaf yoluna başvurulmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri (Bölge Adliye Mahkemesi) istinaf istemlerini temyiz yolu açık olmak üzere reddetmiştir. Kararda; 667 sayılı KHK'nın maddesi ve 673 sayılı KHK'nın maddesi kapsamında değerlendirme yapılarak başvurucuların iş akitlerinin sona erdirildiği ve yasal yetki nedeni ile fesihlerde 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu'nda düzenlenen geçerli fesih nedenlerinin aranmayacağı belirtilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, Mahkeme tarafından işe iade kararı verilen hüküm yönünden ise başvurucu hakkında delil olmasa da güven ilişkisinin işverenle zedelendiğini gerekçe gösterilerek kararın kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucuların temyiz istemleri, Yargıtay Hukuk Dairesince reddedilmiştir. Nihai kararların tebliğinin ardından başvurucular, süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bakınız Berrin Baran Eker ([GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20 - 35).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/24191
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; hizmet süresine ilişkin olarak açılan davada hukuka aykırı, çelişkili karar verilmesi, makul sürede yargılamanın tamamlanmaması ve tetkik hâkimi görüşünün tebliğ edilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından görüş sunulmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başkomiser olarak görev yapmaktadır. Başvurucunun yurt dışı misyon koruma görevinde geçen üç yıl hizmet süresinin rütbe terfi işlemlerinde dikkate alınması istemiyle yaptığı idari başvuru 7/7/2008 tarihli işlemle reddedilmiştir. Başvurucu söz konusu işlemin iptali istemiyle 7/8/2008 tarihinde dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi 14/5/2009 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Ret kararının gerekçesi şöyledir; "... 1987 tarihinde Polis Adayı olarak göreve başlayan davacının, 1999 tarihi itibarıyla Komiser Yardımcığı, 2003 tarihinde ise komiser 2007 tarihinde ise Başkomiser rütbesine terfi ettirildiği, halen bu görevini yürütmekte iken 2008 günlü dilekçesi ile 1993-1996 tarihleri arasında Belgrad Büyükelçiliğinde ifa ettiği 3 yıllık görev süresinin rütbe terfiinde değerlendirilerek terfii tarihinin 2002 olarak belirlenmesi istemiyle davalı idareye başvurduğu, isteminin yurt dışı misyon koruma görevinde geçen hizmet süresinin bu görevi ifa ettiği polis memurluğu rütbesinde sayıldığı gerekçesiyle reddi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu, emniyet hizmetlerinin özellikleri ve gereklerini dikkate alarak rütbeye dayalı hiyerarşik sistemin ast ve üst ilişkilerinin korunmasını ve rütbe terfi şartını kurumun kendine has yapısını da dikkate alarak belirlemiştir. Kanun koyucu, polis amirinin bir üst rütbeye yükselebilmesi için bulunduğu rütbede zorunlu bekleme süresi kadar fiilençalışmışolmasışartını öngörmüş olup, mevcut koşula fiili çalışmanın istisnası olarak askerlik hizmeti, yurt dışı misyon koruma, yurt dışı kurs ve diğer görevler sebebiyle geçirilen süreler ile tedavi ve istirahat süreleri dahil edilmiş, ancak, bu sürelerin hangi rütbede ifa edilmiş veya geçirilmiş ise o rütbedeki fiili çalışma süresi içerisinde değerlendirileceği açıkça vurgulanmıştır. Bu duruma göre, davacının polis memuru olarak 1993-1996 tarihleri arasında Belgrad Büyükelçiliğinde ifa ettiği 3 yıllık görev süresinin Polis Memurluğu rütbesinde değerlendirildiği hususu da göz önüne alındığında, Anayasa Mahkemesinin 2007 gün ve E:2005/51; K:2007/12 sayılı kararıyla; maddenin fıkrasının ikinci tümcesinin; “... bu Kanunun 13 üncü maddesinde sayılan rütbeler içerisinde yapılan ...” bölümü ile “… hangi rütbede ifa edilmiş veya geçirilmiş ise o rütbedeki ...” bölümünün ve üçüncü tümcesinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin reddine karar verilmiş olması karşısında, davacının yurt dışı misyon koruma görevinde geçen süresinin hangi rütbede ifa edilmiş veya geçirilmiş ise o rütbedeki fiili çalışma süresi içerisinde değerlendirilebileceği açık olup, yurt dışı misyon koruma görevinde geçirdiği sürenin rütbe kıdeminde değerlendirilmemesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata aykırılık görülmemiştir. " Mahkemenin ret kararı, Danıştay Onikinci Dairesinin 13/3/2013 tarihli kararıyla onanmış ve karar düzeltme istemi aynı Dairenin 11/4/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 19/6/2014 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 11/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11399
Başvuru, hizmet süresine ilişkin olarak açılan davada hukuka aykırı, çelişkili karar verilmesi, makul sürede yargılamanın tamamlanmaması ve tetkik hâkimi görüşünün tebliğ edilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve esasının incelenmesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 11/2/2008 tarihinde Anamur Asliye Hukuk Mahkemesinde (İş Mahkemesi Sıfatıyla) açılan işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan tazminat davasında İlk Derece Mahkemesinin 26/11/2010 tarihli hükmü ile davanın kabulüne hükmedilmiş, temyiz incelemesi sonucu hüküm Yargıtay Hukuk Dairesinin 2/7/2012 tarihli ilamı ile bozulmuş, bozma üzerine yargılamaya devam edilmiş, Anamur Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi Sıfatıyla) 4/3/2014 tarihli kararı ile dava kabul edilmiş, bu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 12/9/2014 tarihli ilamı ile onanmış ve yargılama sona ermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16493
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tutuklu kalınan dönemde maaştan yapılan kesintilerin değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1985 doğumlu olup Ankara'da ikamet etmektedir. Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde deniz üsteğmen olarak görev yapmakta iken -kamuoyunda amirallere suikast soruşturması olarak da bilinen- silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla 27/7/2009 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucu 17/5/2010 tarihinde tahliye edilmiştir. Başvurucu 2/10/2015 tarihinde atılı suçu işlemediği gerekçesiyle beraat etmiştir. Başvurucunun tutuklu kaldığı 27/7/2009 ile 17/5/2010 tarihleri arası dönem için maaşının 1/3'ü kesilmiştir. Başvurucu hakkındaki beraat kararının 19/11/2015 tarihinde kesinleşmesi üzerine, maaştan yapılan kesinti tutarı başvurucuya ödenmiştir. Başvurucu, tutuklu kaldığı dönem için maaşından yapılan kesintilerin yasal faiz işletilmeden ödendiğini belirterek yasal faiz bedelinin ödenmesini talep etmiştir. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Amfibi Görev Komutanlığı (Komutanlık) 25/1/2016 tarihinde başvurucunun talebini reddetmiştir. Komutanlık, başvurucunun beraatine ilişkin ceza mahkemesi kararı ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı emrinde eksik ödemelerin yapılmasında faizin ödenmesine ilişkin bir hüküm olmadığını, ayrıca Maliye Bakanlığı mütalaası uyarınca faiz ödenmesine imkân bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucu 19/2/2016 tarihinde tutuklu bulunduğu dönemde maaşından yapılan kesintilere yasal faiz ödenmemesine ilişkin idari işlemin iptali için Askerî Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde; maaşından yapılan kesintiler ödenirken yasal faiz ödemesi yapılmadığını, aradan geçen süre yönünden para alacağından faydalanamadığını ve maddi zararının telafi edilmediğini iddia etmiştir. Askerî Yüksek İdare Mahkemelerinin kapatılması sonucu dava dosyası Ankara İdare Mahkemesine tevzi edilmiştir. Ankara İdare Mahkemesi 3/10/2017 tarihinde başvurucunun İstanbul'da görev yaptığını belirterek yetki yönünden davayı reddetmiş ve dosyanın yetkili İstanbul İdare Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. İstanbul İdare Mahkemesi (Mahkeme) 22/11/2017 tarihinde davayı reddetmiştir. Mahkeme kararın gerekçesinde, 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin iade edilecek kesintilere yasal faiz işletilmesini gerektiren bir düzenlemeye yer vermediğini açıklamıştır. Mahkeme, başvurucunun tutukluluk hâlinin sona ermesi ve göreve iade edilmesi nedeniyle yapılan ödemelere faiz işletilemeyeceğinden dava konusu işlemin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir. Başvurucu 15/12/2017 tarihinde istinaf başvurusunda bulunmuştur. Başvurucu, istinaf dilekçesinde; maaşından yapılan kesintilerin yasal faiz işletilmeden ödenmesinin mağduriyete neden olduğunu ve maaştan yapılan kesintilere faiz ödenmemesi işlemlerinin iptal edildiğine dair emsal mahkeme kararları bulunduğunu ileri sürmüştür. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 14/9/2018 tarihinde Mahkeme kararının dayandığı hukuki ve kanuni gerekçeleri uygun bulduğunu belirterek istinaf başvurusunu kesin olmak üzere reddetmiştir. Nihai karar 28/9/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 926 sayılı Kanun'un "Açığa çıkarılan, tutuklanan veya firar ve izin tecavüzünde bulunan, cezası infaz edilmekte olan subaylar hakkında yapılacak işlem" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Açığa alınan veya tutuklanan subay ve askerî memurlar hakkında aşağıdaki esaslara göre işlem yapılır:.....f) (Değişik: 26/3/1982 - 2642/10 md.) Açığa alınan ya da tutuklananlar;1) Hizmet eri tazminatından ve bu Kanunda öngörülen aile yardım ödeneği, mahrumiyet yeri ödeneği, doğum yardım ödeneği, ölüm yardım ödeneği, tedavi ve cenaze masrafları, yakacak yardımı, giyecek ve yiyecek (tayın bedeli) yardımı, tahsil bursları ve yurttan faydalanma, lojmandan faydalanma hükümlerinden yararlanmaya devam ederler. (Değişik birinci cümle: 18/7/2011 – KHK-647/1 md.) Açığa alınanlara ve tutuklulara (hakim subaylar dahil), bu süreler içinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 141 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi hükmüne göre aylık ödenir. Ancak, bu gibilerden haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, muhakemenin menine, beraate, her ne sebeple olursa olsun kamu davasının düşmesine veya ortadan kaldırılmasına karar verilenlerin ödenmeyen veya noksan ödenen her türlü özlük hakları ödenir. (Ek cümle: 18/7/2011 – KHK-647/1 md.) Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yurtdışı kadrolarında görevliyken açığa alınan veya tutuklananlara da yurtiçinde bir kadroya atanıncaya kadar, bu alt bent uyarınca yurtdışı aylığı ödenir ...." 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Görevden uzaklaştırılan veya görevinden uzak kalan memurların hak ve yükümlülüğü" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Görevden uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte ikisi ödenir. Bu gibiler bu Kanunun öngördüğü sosyal hak ve yardımlardan faydalanmaya devam ederler.143 üncü maddede sayılan durumların gerçekleşmesi halinde, bunların aylıklarının kesilmiş olan üçte biri kendilerine ödenir ve görevden uzakta geçirdikleri süre, derecelerindeki kademe ilerlemesinde ve bu sürenin derece yükselmesi için gerekli en az bekleme süresini aşan kısmı, üst dereceye yükselmeleri halinde, bu derecede kademe ilerlemesi yapılmak suretiyle değerlendirilir." Danıştay İçtihadı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 19/3/2014 tarihli ve E.2011/358, K.2014/906 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: “Gaziantep İdare Mahkemesi'nin 18/06/2007 günlü, E:2006/2618, K:2007/1148 sayılı kararıyla; 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin maddesinde, hakkında takibata mahal olmadığına veya beraatına karar verilenlere, görevden uzaklaştırıldığı döneme ilişkin olarak sözleşme ücretinden kesilmiş bulunan 1/3 oranındaki tutarın ödeneceğinin belirtildiği ancak, geriye yönelik olarak faiz ödeneceğine dair herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği; bu durumda, davacının görevden uzaklaştırma dönemi olan 14/09/1998 ile 28/08/2001 tarihlerine ilişkin faiz talebinin hukuki dayanağının bulunmadığı; davacının göreve iade edildiği 28/08/2001 tarihinden ödemenin yapıldığı 24/08/2006 tarihine kadar ki döneme ilişkin faiz talebine gelince, hakkında açılan davada 4616 sayılı Yasa hükümleri gereğince, davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine dair verilen yargı kararı üzerine göreve iade edilmesini izleyen sürede sözleşme ücretinden kesilen miktarın gecikmeksizin ödenmesi gerekirken, sözkonusu ödemenin ancak 24/08/2006 tarihinde yapıldığı, makul süreyi aşan bu gecikmenin davalı idare açısından bir hizmet kusuru oluşturduğu; belirtilen hukuki duruma göre 28/08/2001 tarihinden ödemenin yapıldığı, 24/08/2006 tarihi arasında geçen sürede ödemenin gecikmiş olması nedeniyle davacının faiz tutarı kadar zarara uğramış olduğunun kabulü gerektiği; davalı idare her nekadar borcun, şartlı tahliye süresinin dolduğu tarih olan 08/02/2006 tarihinde muaccel olduğunu belirtmiş ise de, şartlı tahliye kararının ceza hukuku açısından aynı veya daha ağır suçların işlenmesi halinde dosyanın yeniden ele alınarak incelenmesi yönünden sonuç doğurduğu, bu kararın, idare hukuku kurallarına dayalı olarak kamu hizmeti gören personelin özlük haklarının iadesinde esas alınmasının hakkaniyete uygun görülmediği; bu durumda, 2001 tarihinde görevine iade edilmesinde herhangi bir sakınca görülmeyen davacının sözleşme ücretinden yapılan kesintilerin bu tarihte ödenmeyip 2006 yılında ödenmesi nedeniyle, göreve iade edildiği tarihten itibaren maaşından yapılan kesintilere faiz uygulanmamasında hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle, davacının faiz telebinin, görevden uzaklaştırıldığı 14/09/1998’den 28/08/2001 tarihine kadar olan dönem için reddine, göreve iade edildiği 28/08/2001 tarihinden ödemenin yapıldığı 24/08/2006 tarihine kadar olan döneme ilişkin faiz talebinin kabulüne karar verilmiştir.Bu kararın davacının faiz talebinin kabulüne ilişkin kısmının temyizen incelemesi sonucu, Danıştay Beşinci Dairesi'nin 23/02/2010 günlü, E:2007/7242, K:2010/961 sayılı kararıyla; 399 sayılı KHK'nin maddesinde sayılan hallerin gerçekleşmesi durumunda aylıklarının kesilmiş olan 1/3 oranındaki kısmının ilgililere ödeneceği hüküm altına alınmış olup, bu düzenlemede söz konusu kesintilere faiz ödeneceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği; buna göre, davacının açıkta geçirdiği sürelere ait olmak üzere göreve iadesinden sonra ödenmiş olan 1/3 oranındaki kesintilere faiz ödenmesine hukuken olanak bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de, İdare Mahkemesince, bozma kararına uyulmayarak, faizin, konusu para olan borçlarda, alacaklının bu paradan mahrum kaldığı süre içinde uğrayacağı kayıpların, başka bir anlatımla bu paranın kullanılamamasından dolayı yoksun kalınan kazancın karşılığı olduğu; esasen bu kaybın veya yoksun kalınan kazancın idareden istenebilmesi için idarenin doğrudan veya dolaylı bir kusurunun bulunmasının kural olarak gerekmediği; ekonomilerde bir değişim vasıtası olan paranın, çeşitli ticari, sınai, zirai v.b. faaliyetlerde kullanılmakla, sahibine kazanç, kira, nema v.s. adları altında kimi ekonomik yararlar sağlayan bir değer olduğu; paranın, sahibi dışındaki kişi ve kuruluşlarca kullanılmasının, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu doğurmasının yanında, yüksek enflasyon etkisinde olan ekonomilerde, paranın değerini, yanı alım gücünün enflasyon oranı ölçüsünde yitirmesine neden olduğu; hukuk devletlerinde, açıklanan nitelikteki bir zararın faiz ya da başka bir ad altında ödenecek tazminatla karşılanabilmesi için, açık yasa hükmü aranmasının düşünülemeyeceği; aksine anlayışın, Devletin ve ona bağlı idarenin eylem ve işlemlerinden doğan her türlü zararın tazmini için de, açık yasa hükmü aranması sonucuna götüreceği ki, böyle bir anlayışın, Anayasa'nın maddesinin son fıkrasında yer alan, "idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür" amir hükmü ile bağdaşmayacağı gerekçesinin de eklenmesi suretiyle, ilk kararının davacının faiz talebinin kabulüne ilişkin kısmında ısrar edilmiştir.Davalı idare, Gaziantep İdare Mahkemesi'nin 28/09/2010 günlü, E:2010/1211, K:2010/844 sayılı ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden; Gaziantep İdare Mahkemesince verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davalı idarenin temyiz isteminin reddine, Gaziantep İdare Mahkemesi'nin 28/09/2010 günlü, E:2010/1211, K:2010/844 sayılı ısrar kararının ONANMASINA…. Danıştay Onikinci Dairesinin 30/11/1998 tarihli ve E.1995/6978, K.1998/2918 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Ankara İdare Mahkemesinin 1993 günlü, E:1992/182, K:1993/1398 sayılı kararıyla; görevine son verilmesine dair işlemin idare mahkemesince iptali, Danıştayca da onanması üzerine 1991 tarihinde göreve iade edilen davacının, görevine son verilmesine dair işlemin hukuka aykırılığının mahkeme kararı ile sabit olması nedeniyle bu işlemden doğan zararının idarece tazmin edilmesinin Anayasanın maddesi ve bu yoldaki idare hukuku ilkesi gereği olduğu, davacının zararını, alamadığı aylıkları ile sınırlı tutmaya olanak bulunmadığından açıkta kaldığı sürede aylık ve özlük haklarını zamanında alamaması nedeniyle uğradığı zararının yasal faiz ödenerek tazmininin gerektiği, davacı tarafından % 57 oranında faiz talep edilmiş ise de, 3095 sayılı Yasa uyarınca yasal faizin % 30 olarak uygulanması gerektiği, davacının görevine son verilmesine dair işlemin iptaline dair idare mahkemesi kararı davalı idarece geciktirilmeksizin uygulanmış olması nedeniyle temerrüt faizi ödenemeyeceği gerekçesiyle davacıya idarece ödenmiş olan aylık ve özlük haklarına ödenmesi gereken ilk ayın başlangıç alınmak suretiyle % 30 yasal faiz işletilerek saptanacak tutarın davacıya ödenmesine istemin fazlaya ilişkin kısmının ise reddine hükmedilmiştir. ... Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği düşünüldü:İdare ve Vergi Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. Ankara İdare Mahkemesince verilen 1993 günlü, E:1992/182, K:1993/1398 sayılı kararın % 57 faiz talebine ilişkin kısmı ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz istemlerinin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan taraflar üzerinde bırakılmasına..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacak geri ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. AİHM'in çeşitli kararlarında, makul olmayan gecikme gibi nedenlerle tazminatın değer kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterliliğinin azalacağı belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No: 44076/98, 22/4/2004, § 39; Almeida Garrett, Mascarenhas Falcão ve diğerleri, B. No: 29813/96-30229/96, § 54). Nitekim böyle başvurularda AİHM, esas itibarıyla kamu makamlarının geçen süre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek için gecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM, mülkiyet hakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin borçlu olduğu tutar ile alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir (Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997, § 29). Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyon karşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmektedir. Mahkemelerce belirlenmiş bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutum sergileyerek %5'e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki değişkenlerle ilgili kabul etmektedir (Arabacı/Türkiye (k.k.), B. No: 65714/01, 7/3/2002; Akkuş/Türkiye, §§ 24-31). Çünkü burada ödemelerin geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir sorundur. Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyon nedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybı yönünden ise meydana gelen farkın tazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda kamusal makamların belirli bir takdir yetkisinin olduğu da gözetilerek bu farkın başvurucular açısından aşırı bir yük getirip getirmediği incelenerek karar verilmektedir (Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/9/1998, §§ 41-51; Güleç ve Armut/Türkiye (k.k.), B. No: 25969/09, 16/11/2010). Baş/Türkiye (B. No: 49548/99, 24/6/2008, §§ 58-64) kararında ise faiz ödenmemesi nedeniyle tazminatın değer kaybına ilişkin şikâyetler incelenmiştir. Başvuruya konu olayda idare mahkemesince başvurucunun 15/9/2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere dul aylığına hak kazandığı kabul edilmiştir. AİHM öncelikle idare mahkemesinin kararının talep edilebilir bir alacak oluşturduğunu ve bu nedenle başvurucunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının mevcut olduğunu belirtmiştir. AİHM ayrıca bu hakkın başvurucuya Emekli Sandığına başvurduğu tarihten itibaren geçerli olacak şekilde, geriye dönük olarak tanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu hakkın tanınmış olmasının başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını kabul etmiştir. AİHM'e göre mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri sürülen ihlalin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir. AİHM bu çerçevede, idare mahkemesinin yaklaşık iki yüz aya yayılan Nisan 1987-Aralık 2003 tarihleri arasındaki dönemdeki dul aylıklarına ilişkin oluşan zararı dikkate almadığını tespit etmiştir. AİHM söz konusu dönem için başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın ise aynı dönemdeki enflasyon oranları karşısında uğradığı maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğini belirtmiştir. AİHM, geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgili dönemde Türkiye'de paranın hızla değer kaybettiğini gözönünde bulundurarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34011
Başvuru, tutuklu kalınan dönemde maaştan yapılan kesintilerin değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; gerekçesiz tutuklama ve mahkûmiyete ilişkin kararların hukuki olmadığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, mahkûmiyete esas olarak suç oluşturmayan bazı eylemlere de dayanılması nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesi ile haberleşme ve ifade özgürlüğünün, ByLock isimli program verilerinin belirleyici delil olarak kabul edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, soruşturma aşamasında el konulan paraların iade edilmemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan başlatılan soruşturma kapsamında önce 7/3/2017 tarihinde yakalama emri çıkarılmış, 9/5/2017 tarihinde iddianame düzenlenmiştir. Sonrasında Bursa Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) verilen arama kararı sonucunda elde edilen 580 TL ve 000 ABD dolarına 30/3/2018 tarihinde el konulmuştur. Mahkeme 11/4/2018 tarihli duruşmada başvurucunun tutuklanmasına, 29/5/2018 tarihinde de FETÖ/PDY üye olma suçundan mahkûmiyetine ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde başvurucunun Bylock programını, örgütün talimatları doğrultusunda, örgütsel haberleşmede kullanmak amacıyla telefonuna yüklemiş olduğu belirtilmiştir. Mahkeme, mahkûmiyet gerekçesinde özellikle başvurucunun FETÖ/PDY içerisinde faaliyet yürüttüğüne ilişkin beyanda bulunan tanık anlatımlarına ve Bylock programı mesaj içeriklerine dayanmıştır. Başvurucu, karara karşı istinaf talebinde bulunmuştur. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi (Daire) 23/10/2018 tarihinde istinaf talebini esastan reddetmiştir. (Kapatılan) Yargıtay Ceza Dairesi, esastan ret kararını 24/9/2019 tarihinde atıf yapılan kanun maddesi yönünden düzelterek onamıştır. Kesinleşen karara istinaden başsavcılık tarafından düzenlenen müddetname başvurucuya 9/1/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 23/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başsavcılığın başvuru konusu paraların müsaderesini talep etmesi üzerine Mahkemece 5/5/2021 tarihli ek kararla müsadere talebinin reddiyle paraların iadesine hükmolunmuştur. Bu karar 26/5/2021 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/6258
Başvuru; gerekçesiz tutuklama ve mahkûmiyete ilişkin kararların hukuki olmadığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, mahkûmiyete esas olarak suç oluşturmayan bazı eylemlere de dayanılması nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesi ile haberleşme ve ifade özgürlüğünün, ByLock isimli program verilerinin belirleyici delil olarak kabul edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, soruşturma aşamasında el konulan paraların iade edilmemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında zarar tespit komisyonuna yapılanbaşvurunun reddedilmesi nedeniyle açılan davada mahkemenin delilleri eksik ve hatalı değerlendirerek kanuna ve usule aykırı karar vermesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, Danıştay onama ve karar düzeltme ilamlarında esasa etkili itirazların cevaplanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, belli bir ırka mensubiyetten dolayı maddi ve manevi zarara uğranılması nedeniyle de eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 22/7/2013 tarihinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/4/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/7/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 12/9/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 26/9/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını süresi içinde sunmamıştır.A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların müşterek çocuğu İ.A. hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığının 22/2/1995 tarihli ve E.1994/8143, K.1995/109 sayılı soruşturma dosyasında İ.A.nın 23/12/1994 tarihinde Diyarbakır merkez Ağa Geçit köyünde güvenlik kuvvetleriile girdiği silahlı çatışmada ölü olarak ele geçirildiği belirtilerek takipsizlik kararı verilmiştir. Başvurucular Savcılık soruşturma dosyasında maktulün çatışma sonucu öldürüldüğüne ilişkin tespitin doğru olmadığını, çocuklarının herhangi bir örgüt üyesi olmadığını, il merkezinde taksicilik yaptığını, olaydan bir gün önce bir yolcuyu köye götürdüğünü, ertesi günü öldüğünü öğrendiklerini, bu konuda tanık beyanları olduğunu belirterek 5233 sayılı Kanun uyarınca 25/7/2005 tarihinde Diyarbakır Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuşlardır. Komisyonun 4/8/2006 tarihli ve 2006/4-6305 sayılı kararında başvurucuların tazminat talebi reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "...5233 sayılı Kanun kapsamında başvuranların dosyasında bulunan belgelerin 4/10/2004 tarihli ve 2004/7955 sayılı Yönetmelik hükümlerinde belirtilen şartlara uygun olması nedeniyle yapılan incelemede, İ.A.nın PKK terör örgütü üyesi olduğu, güvenlik kuvvetlerine pusu kurarak ateş açtığı ve akabinde güvenlik kuvvetleri ile girdiği silahlı çatışmada öldüğü tespit edildiğinden, ölümünün kendi kusurundan kaynaklandığı anlaşılmakla 5233 sayılı Kanun'un maddesinin (f) bendi gereği tazminat talebinin reddine, komisyonumuzca karar verilmiştir." Başvurucular; çocuklarının örgüt üyesi olduğu ve çatışma sonucu öldürüldüğü iddialarının doğru olmadığını, Komisyonun hukuka uygun bir şekilde araştırma yapmadığını, tarafsız olmadığını belirterek kararın iptali için Diyarbakır İdare Mahkemesinde iptal davası açmışlardır.Mahkeme 11/12/2007 tarihli ve E.2007/38, K.2007/1686 sayılı kararıyla davayı reddetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"... 5233 sayılı Kanun hükümlerinden faydalanabilmek için; meydana gelen zararın ya bizzat terör eylemi sebebiyle oluşması ya da terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle oluşması gerekmekte olup, davacının terör örgütü mensubu olup olmadığınıntespitiiçindosyaya sunulan belgelerin incelenmesinden;- 24/12/1994 tarihli Otopsi Tutanağından; 24/12/1994 günü güvenlik güçleri ile giriştiği silahlı çatışma sonucu ölü olarak ele geçirildiği,- Diyarbakır 1 Nolu DGM Yedek Üyeliğinin 17/1/1995 tarihli Müt. Karar No:1995/4 Kararından; DGM Emanetinin 1995/26 sırasında kayıtlı bulunan 1 adet kaleşnikof, şarjörü, boş kovanları; 1 adet baretta tabanca, şarjörü ve boş kovanları; 1 adet uzi marka tabanca, şarjörü boş kovanlarının müsaderesine, - Diyarbakır 1 Nolu DGM Yedek Üyeliğinin 15/2/1995 tarihli Müt. Karar No:1995/84 Kararından; 23/12/1994 günü Yasadışı Örgüt üyesi İhsan Arslan'ın güvenlik güçlerince ölü olarak ele geçirilmesi olayı ile ilgili olarak suç konusu eşyaların müsaderesine,- Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 22/2/1995 tarihli Haz. No:1994/8143, Karar No: 1995/109 sayılı Kararından; suç tarihinde Diyarbakır Merkez Ağaçgeçit Köyü Taşdelen mevkiinde güvenlik güçleri ile muris arasında meydana gelen silahlı çatışmada ölü olarak ele geçirildiği anlaşılmaktadır. 5233 sayılı Kanun terörden ve terörle mücadeleden zarar gören kişilerin zararlarını ödemeyemünhasır çıkartılmış bir kanundur. Kanunun genel gerekçesinde de belirtildiği üzere; terörün bütün topluma yönelmiş bir tehdit olması sebebiyle zararın kendi fiilisonucu değil, sadece toplumun bir bireyi olmasından dolayı meydana gelmesi nedeniyle ödenmesi amaçlanmıştır. Yukarıdaki muafiyet maddesinde de belirtildiği üzere, zarar kendi fiili sebebiyle veyaterör ya da teröre yataklık suçu nedeniyle oluşmuş ise bu kişilerin zararlarının karşılanması hukuken mümkün görülmemektedir. Bütün bu maddi ve hukuki olay birlikte değerlendirildiğinde; murisin yasadışı terör örgütü üyesi olduğu ve güvenlik güçleriyle girdiği silahlı çatışmada öldüğü hususu gözönüne alındığında, bu ölüm sebebiyle davacıların zararlarının 5233 sayılı Kanun kapsamında karşılanması mümkün olmadığından, bu yönde tesis edilen işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir. ..." Başvurucuların temyizi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesinin 21/3/2012 tarihli ve E.2011/9619, K.2012/1342 sayılı ilamıyla hüküm, davanın reddine ilişkin kısım yönünden onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 19/3/2013 tarihli ve E.2012/9817, K.2013/2047 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Ret kararı 8/7/2013 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiş, 22/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: "Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir."5233 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Bu Kanun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar.Aşağıda belirtilen zararlar bu Kanunun kapsamı dışındadır:...e) Kişilerin kendi kasıtları sonucunda oluşan zararlar.f) 3713 sayılı Kanunun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamındaki suçlar ile terör olaylarında yardım ve yataklık suçlarından mahkûm olanların bu fiillerinden dolayı uğradığı zararlar. ..."5233 sayılı Kanun'un geçici maddesi şöyledir:"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgili valilik ve kaymakamlıklara başvurmaları hâlinde, 1987 tarihi ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih arasında işlenen 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya anılan tarihler arasında terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararları hakkında da bu Kanun hükümleri uygulanır."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5591
Başvuru 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında zarar tespit komisyonuna yapılan başvurunun reddedilmesi nedeniyle açılan davada mahkemenin delilleri eksik ve hatalı değerlendirerek kanuna ve usule aykırı karar vermesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, Danıştay onama ve karar düzeltme ilamlarında esasa etkili itirazların cevaplanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, belli bir ırka mensubiyetten dolayı maddi ve manevi zarara uğranılması nedeniyle de eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, güvenlik güçlerinin silahlı güç kullanımı sonucu meydana gelen ölüm ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/7/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirilmesine gerek görülmediğini bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığından (Cumhuriyet Başsavcılığı) bir örneği temin edilen soruşturma evrakına göre ilgili olaylar özetle şöyledir: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında (Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu) görevli bir Cumhuriyet savcısı, başka şahıslar yanında bir terör örgütü içindeki faaliyetleri kapsamında eylem gerçekleştirebileceğini değerlendirdiği Y.nin yakalanması için 24/7/2015 tarihinde saat 30'dan itibaren 24 saat süreyle bazı adreslerde arama yapılmasına karar vermiştir. Arama yapılacak adreslerden biri de G. isimli bir kişinin ailesiyle birlikte ikamet ettiği dairenin bulunduğu apartmandır. Başvurucunun kızı G.Ö., Y.nin yakalanması amacıyla 00 sıralarında G.nin ikamet ettiği dairede yapılmak istenen arama sırasında ateşli silahla vurularak öldürülmüştür. Y. ise arama yapılan bir başka adreste aynı gün yakalanmıştır. Başka şubelerde görevli olanlar da dâhil on dokuz polis tarafından düzenlenen tutanağa göre (olay tutanağında imzası olan polislerden on dördü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde yani TEM Şubede, üçü Kaçakçılıkla Mücadele Şube Müdürlüğünde, ikisi de Narkotik Şube Müdürlüğünde görevlidir) Y.nin yakalanması amacıyla G.nin ikamet ettiği dairenin kapısı çalınmış ve ev sakinlerinden kapıyı açmaları istenmiştir. O esnada dairede bulunan kişilerin “Bu silah nedir” diyerek aralarında tartıştıkları duyulmuştur. Dairedeki bir kadın diğer şahıslardan kapıyı açmamalarını istemiş, kapı arkasında duran bir erkek de kapıyı açamadığını beyan ederek kapının kırılarak açılabileceğini söylemiştir. Çevre güvenliğini sağlamakla görevlendirilen polisler, kapıyı açmaya çalışan polisleri elinde tabanca bulunan bir kadının bir bacağını dışarı sarkıtmak suretiyle pencere pervazında oturduğu konusunda bilgilendirmişlerdir. Daire kapısını açarak içeriye giren polisler, girişe göre soldaki birinci odanın pencere pervazında eli silahlı bir kadın görmüştür. Tutanağa göre, polislerin “Teslim ol”çağrılarına kulak asmayan kadın, polislere hakaret edip sloganlar atarak G.nin teslim olması için gösterdiği çabayı da boşa çıkarmış, “Evdekileri dışarı çıkartın, baş başa kalalım, sizinle ondan sonra hesaplaşalım” diyerek teslim olmayacağını açıkça ortaya koymuş ve oda içine yönelip polislere doğru hamle yapınca ayağından vurulmuştur. Tutanağa göre, bu da kadını durduramamış ve polislere yeniden silah doğrultunca vurularak etkisiz hâle getirilmiştir. 30 sıralarında 112 Acil Servis aranıp cankurtaran istenmiş, cankurtaranın gelmemesi nedeniyle 38 sıralarında 112 Acil Servis yeniden aranmıştır. Saat 47 sıralarında gelen cankurtaranda görevli sağlık çalışanları kadının öldüğünü tespit etmiştir. Olay yerinde yapılan inceleme sonucunda ölene ait 9 mm çaplı tabancanın horozunun kalkık konumda olduğu, tabancaya ait şarjörde on fişek bulunduğu, cesedin bulunduğu odada ev halkına ait olmayan siyah bir el çantası olduğu anlaşılmıştır. Çantada başka eşyalara ek olarak 9 mm çapında, toplam 148 dolu fişek bulunan üç kutu ve içinde 10-15 fişek bulunan bir şarjör (parmak izi incelemesi yapılacağından şarjör boşaltılmamıştır) bulunmuştur. Tutanakta yazdığına göre arama işleminin devam ettiği sırada çevrede toplanan terör örgütü mensupları örgütsel içerikli slogan atmıştır. İstanbul 112 Acil Servisi Çağrı Kayıt Formu'na göre G.Ö.nün yaralı olduğu bilgisi 112 Acil Servise 25 sıralarında bildirilmiş, sağlık ekibi ise olay yerine 43 sıralarında gelmiştir. Olayın Cumhuriyet Başsavcılığına haber verilmesi üzerine bir Cumhuriyet savcısı olay yerini incelemiştir. Bahse konu inceleme nedeniyle düzenlenen tutanakta; başka hususlar yanında olayın meydana geldiği dairenin holünde bulunan halı üzerinde iki, banyo ve oda kapısına yakın bir yerde iki, salon girişinde üç ve salon halısı üzerinde bir adet olmak üzere toplam sekiz boş kovan görüldüğü, pencere önünde ayakları pencereye bakan ve sırtüstü vaziyette yerde yatan bir kadın cesedi olduğu, cesedin sol tarafında bir tabancanın bulunduğu ve bu tabancanın horozunun kalkık, mermi yatağının da boş olduğu, pencereden dışarıya bakıldığında karşı apartmanın dış cephesindeki iki kurşun izinin fark edildiği, pencereden aşağıya bakılınca kaldırımda ve su arkı içinde toplam üç tabanca fişeği görüldüğü belirtilmiştir. Ölü muayene işlemi olay yerinde Cumhuriyet savcısının huzurunda bir hekimce yapılmıştır. Kamera aracılığıyla kayda alınan işlem sırasında cesedin resimleri de çekilmiştir.Bununla birlikte olay günü Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesinde (Morg Dairesi) bir ölü muayenesi işlemi daha yapılmıştır. Söz konusu işleme ilişkin tutanakta cesetteki mermi giriş ve çıkış yaraları şöyle tarif edilmiştir:" Sol omuz başında hafif cilde teğet ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, Sol ön aksiler hat kot hizasında ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası,Sağ scapula dış yan orta lıizada ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sağ orta aksiler hattan ksifoid hizasında ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sağ femur distali ön hafif iç yanda ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, 5 nonun 7,5 cm sağında ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sağ uyluk orta iç yanda ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, Sağ uyluk orta dış yanda ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sağ uyluk 1/3 alt iç yanda ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, Sağ uyluk 1/3 alt dış hafif arka yüzde ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sol diz üst dış yanda ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, Sol diz orta dış yanda l l nonun 2,5 cm altında ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, Sol uyluk orta arka yüzde ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sol uyluk 1/3 alt iç yanda ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası, Sol uyluk distal iç hafif arka yüzde ateşli silah mermi çekirdeği çıkış yarası ... vardı.” Cumhuriyet savcısının talimatı üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü (OYİ) görevlileri olay yerini incelemiş; olayın meydana geldiği dairenin, bu dairenin bulunduğu binanın ve sokağın krokilerini çizip resimlerini çekmiştir. Ayrıca olayın meydana geldiği daireye giren polislerden üçünün el svapları (hassas analizlerde kullanılmak üzere uygun yüzeylerden yardımcı malzemeler kullanılarak fiziki temas yoluyla analiz amaçlı örnekler), ölenin el ve bilek svapları ile parmak izleri alınmıştır. Sözü edilen görevlilerce düzenlenen olay yeri inceleme raporunda (rapor) başka hususlar yanında olayın meydana geldiği binanın bulunduğu sokaktaki kaldırımda ve yol ile kaldırım arasındaki su arkı üzerinde ateşli silah fişeklerinin olduğu, daire kapısının kilit kısmında zorlama izlerinin bulunduğu, kapı kilidinin dillerinin kırık olduğu, holdeki halının ve banyo kapısının önündeki fayansın üstünde ateşli silah kovanlarının bulunduğu, salonun girişinde, salondaki halının üstünde ve salonun penceresinin önünde ateşli silah kovanlarının olduğu, salondaki pencerenin kanadının açık olduğu, penceredeki sabit camın üzerinde iki mermi deliği bulunduğu, pencere ve duvarda mermi isabet izi olduğu değerlendirilen deliklerin mevcut olduğu, pencere kenarında ayakları pencereye, baş kısmı ise salon girişine bakan, sırtüstü yatar vaziyette bir kadın cesedinin bulunduğu ve cesedin sol tarafında şarjöründe fişekler olan, horozu kurulu ancak fişek yatağı boş 9 mm çaplı bir tabanca olduğu belirtilmiştir. Bundan başka raporda ölü muayene işlemi sırasında ölenin elbisesinin arasından deforme olmuş bir mermi çekirdeği çıktığı, salondaki çekyat bir başka yöne çekilince zemin üzerinde bir boş kovan daha görüldüğü ve olayın meydana geldiği binanın karşısındaki bir apartmanda yer alan dairelerden birinin pencere, kapı ve duvarında mermi giriş delikleri ile mermi sekme izlerinin bulunduğu ifade edilmiştir. OYİ görevlilerince düzenlenen delil listesinde olayın meydana geldiği dairede bulunan dokuz kovandan sekizinin üzerinde “STR 13 9P”, birinin üzerinde “MKE 9P 12”; sokaktaki kaldırımda ve su arkında bulunan üç fişekten ikisinin üzerinde “MKE 9 P 15”, birinin üzerinde “MKE 9 P 152” ibarelerinin yazılı olduğu belirtilmiştir. Sözü edilen delil listesine göre salon penceresi altındaki duvardaki mermi deliğinden deforme olmuş bir mermi gömleği parçası çıkmış, salon penceresinin önündeki zeminde de deforme olmuş mermi gömleği ve mermi nüvesi parçaları bulunmuştur. Alınan parmak izlerinin incelenmesi neticesinde ölenin G.Ö. olduğu anlaşılmıştır. TEM Şube olayın meydan geldiği apartman dairesinde ikamet eden G. ile olay esnasında G.nin yanında bulunan oğlu K., gelini N. ve N.nin kız kardeşi Ç.H.nin, ayrıca olayın meydana geldiği binanın karşısındaki binada ikamet eden Z.U.nun ifadelerini olay günü almıştır.i. G. 2014 yılında bir gün öleni ikamet ettiği dairenin önündeki merdivenlerde gördüğünü, ölenin daha önce bir tekstil firmasında kendisiyle birlikte çalıştıklarından söz ettiğini, öleni tanıyamadığını ancak dairesine davet ettiğini, bu olaydan sonra birkaç kez daha ölenin evine gelip gittiğini, ölenin 23/7/2015 günü 00 sıralarında evine geldiğini, ölenin elinde bir iki poşet olduğunu ancak bunların içinde ne olduğunu bilmediğini, iş aradığından bahsedip iş bulması konusunda kendisinden yardım istediğini, vakit geç olduğu için öleni geceyi evde geçirmesi için ikna ettiğini, bir süre sonra oğlu K., eşi N. ve baldızı Ç.H.nin geldiğini, bir süre sohbet ettikten sonra uyuduklarını, sabah 00 sıralarında kendilerini polis olarak tanıtıp kapıyı çalan kişilerin kapıyı açmalarını istediklerini, ölenin elindeki tabanca konusunda polisleri uyardığını, henüz uyanmış K.nin kapıyı açmaya çalıştığını lakin ölenin kapının açılmasını istemediğini, tabancanın ne için olduğunu sorduğu esnada ölenin kendisini pencere kenarına attığını, ölende tabanca bulunduğunu öğrenen polislerin kapıyı zorla açıp içeri girdiklerini, gerek kendisinin gerekse polislerin silahını bırakması için öleni ikna edemediğini, polislerin birçok kez silahını bırakırsa bir şey olmayacağını söylediğini, ölenin polislere işkenceci olduklarını söyleyip hakaret ettiğini, ölenin cam kenarındaki perdeliklerin bulunduğu yere geçmesinden sonra silah sesi duyduğunu, kimin daha önce silah kullanmaya çalıştığını görmediğini ve öleni Zeynep olarak bildiğini söylemiştir. ii. K. olaydan önceki gece 30 sıralarında eşi, küçük kızı ve baldızı Ö.H. ile birlikte annesinin evine gittiklerini, olay günü sabah erken saatlerde kendilerini polis olarak tanıtan ve daire kapısını çalan kişilerin kapıyı açmalarını istediğini, polislerin kapıyı zorlaması nedeniyle kapıyı açamadığını, bu nedenle polislere kapıyı kırmalarını söylediğini, polisler daireye girince eşi ve baldızı ile birlikte annesinin odasına gittiklerini, ölenin ise oturma odasında durduğunu, polislerin ölenden teslim olmasını istediklerini ancak ölenin teslim olmayacağını belirtip polislere katil olduklarını söylediğini, bu esnada bir polisin elindeki silahı bırakması için öleni kimin ikna edebileceğini sorduğunu, annesinin silahı bırakması için ölene yalvardığını, ölenin kendisini misafir ettiği için annesine teşekkür ettiğini fakat teslim olmayacağını söylediğini, olay yerindeki polislerin de öleni silahını bırakması için ikna edemediğini, derken polislerin ateş ettiğini, bulunduğu yerden ölenin vurulmasını göremediğini ifade etmiştir. Verilen diğer ifadelerden K.nin ifadesinde geçen Ö.H.nin Ç.H. olduğu anlaşılmaktadır. iii. N. olayın gerçekleştiği dairenin kayınvalidesine ait olduğunu, ölen kadını olaydan önceki gece kayınvalidesinin evine gelince gördüğünü, ölenin kendisini farklı bir isimle tanıttığını, sabah 30-00 sıralarında daire kapısının polis olduklarını söyleyen kişilerce çalındığını, eşinin kapıyı açacağını söylediğini ancak polislerin kapıyı zorlaması nedeniyle kapı kilidinin takıldığını, ölenin kapıyı açmaması için eşine bağırdığını, eşinin kapıyı açmak istediği sırada ölenin elinde bir tabanca gördüğünü, o esnada polislerin kapıyı zorlayarak daireye girdiklerini, ölenin elindeki tabancayı bırakmadığını, polislerin kendilerinden ölenin yanından ayrılıp bir başka odayı geçmelerini istediğini, bulunduğu odadan duyduğu kadarıyla polislerin ve polislerin isteği üzerine kayınvalidesinin tabancasını bırakması konusunda öleni ikna etmeye çalıştığını ancak ölenin polislere bağırıp polislerin katil olduğu yönünde sözler söylediğini ve bir süre sonra silah sesi duyduğunu beyan etmiştir.iv. Ç.H. öleni ilk kez olaydan bir gece önce kardeşi ve kardeşinin eşi ile birlikte gittikleri G.nin evinde gördüğünü, ölenin kendisini farklı bir isimle tanıttığını, sabah saatlerinde bulundukları dairenin kapısının polis tarafından çalındığını, ölenin kapının açılmasını istemediğini, daire kapısını açıp içeriye giren polislerin kendilerini başka bir odaya aldığını, ölenin polislerin teslim olması yönündeki çağrılarına uymadığını, G.nin yalvarmasına rağmen ölenin teslim olmadığını, ölenin silahını bırakmadığını, bulunduğu yerden öleni göremediğini ancak konuşulanları duyabildiğini, konuşmalar ve bağrışmalar devam ederken iki üç el silah sesi duyduğunu ifade etmiştir. v. Z.U. dışarıdan gelen sesler üzerine 20 sıralarında uyandığını, balkon kapısını aralayıp dışarıya bakınca karşı binadaki bir pencerede bulunan bir kadını “Biz halkı katletmeyiz... katilleri sizlersiniz.” şeklinde slogan atıp elindeki silahı aşağı doğru doğrulturken gördüğünü, sokaktaki polislerin uyarısı üzerine balkon kapısını kapatarak eve girdiğini söylemiştir. Arama kararı verilmesinin sebebi olan terör örgütünün ideolojisi doğrultusunda yayın yaptığı iddiasıyla incelenen bir internet sitesindeki olayla ilgili haber ve bilgiler TEM Şubede görevli polislerce tutanak altına alınmıştır. Bahsi geçen tutanaklara göre;i. İnternet sitesinde “G.Ö.nün infaz edildiği evden ilk görüntüler” ismiyle yayımlanan videodaki bir kadın “Geldi buraya. Kızım ne oluyor Zeynep dedim. Zeynep teslim ol! Zeynep teslim ol! Zeynep teslim ol! Zeynep atladı cama, silaha sarıldı. Pat pat pat...” şeklinde olayı anlatmıştır. Tutanağı düzenleyenler videodaki kadının G. olduğunu değerlendirmiştir. ii. İnternet sitesindeki çeşitli haber ve bildirilerde G.Ö.den devrimci yoldaş, devlet ve polisten ise katil olarak söz edilmiştir. TEM Şube 1-3 Ağustos 2015 tarihleri arasında, olay tutanağında imzası bulunan ve hepsi TEM Şubede görevli olan polislerden onunun ifadesini almıştır. Bu kişilerden dördünün olay esnasında çevre güvenliğini sağlamakla görevli olduğu, geriye kalan altısının ise olayın meydana geldiği apartman dairesinde bulunduğu anlaşılmıştır. i. Çevre güvenliğini almakla görevli olanlardan birisi, arama kararının icrası için bazı arkadaşlarının apartmandan içeriye girdiğini, bir süre sonra apartmandaki dairelerden birinin penceresinin açıldığını, penceredeki eli silahlı bir kadının etrafa bakmaya başladığını, arkadaşlarını silahlı şahıs hakkında “Silahlı pencerede dikkat edin!” diye bağırarak uyardığını, penceredeki kadının apartmanın dibinde bekleyen arkadaşlarını hedef alarak ateş etmek istediğini ancak silahın ateş almadığını, kadının iki üç kez tetik düşürmesine rağmen silahın patlamadığını, kadının iki kez doldur-boşalt yapması nedeniyle kaldırıma bir iki fişek düştüğünü, kısa bir süre geçince kadının başını içeriye sokup beş on dakika kadar apartmanın içindekilerle konuştuğunu, sonrasında silah sesleri geldiğini söylemiştir. Aynı kişi, aynı gün içinde ne zaman alındığı tespit edilemeyen bir başka ifadesinde silahlı kadına karşı kendilerini bir başka polisin uyardığını söylemiştir. Sözü edilen kişinin olaya ilişkin beyanı, çevre güvenliğini almakla görevli diğer üç polis memurunca doğrulanmıştır. ii. Olayın meydana geldiği apartman dairesinde olay sırasında bulunan altı polis ise olayı şu şekilde anlatmıştır: Polisler G.nin ikamet ettiği dairenin kapısını arama kararına istinaden çalmıştır. Kapı henüz açılmadan önce çevre emniyetini sağlamakla görevli polisler, silahlı bir şahsın varlığı konusunda daire kapısını çalan görevlileri uyarmıştır. Tam o esnada daire içinden “Açma kapıyı!” şeklinde bir kadın sesi işitilmiştir. Daire kapısını açıp içeriye giren polisler elindeki tabanca ile pencerede oturmakta olan bir kadın görmüştür. Sözü edilen kadından teslim olmasını istemiş ancak bu isteği kadın olumsuz karşılamıştır. Slogan atarak teslim olmayacağını açıkça ifade eden kadını, tabancasını bırakıp teslim olmaya ne polis memurları ne de G. ikna edebilmiştir. Kadının tabanca ile kendilerine doğru hamle yaptığını gören polislerden biri, kadını etkisiz hâle getirmek amacıyla ayaklarına doğru bir el ateş etmiştir. Atışın yapıldığı sırada yeniden polislere doğru hamle yapan kadın vurularak etkisiz hâle getirilmiştir. Olay günü Morg Dairesinde gerçekleştirilen otopsi işlemi nedeniyle düzenlenen 20/8/2015 tarihli raporda; ölü muayene işleminde tespit edilen mermi giriş ve çıkış yaraları yanında sol diz alt dış yanda bir ateşli mermi giriş yarası daha bulunduğu, ölü muayene işleminde tarif edilen yaralardan (bkz. § 13) ilk ikisinin müstakil olarak öldürücü nitelikte olup diğer yaraların öldürücü olmadığı, tüm atışların bitişik atış mesafesi dışından yapıldığı ancak atışlar elbiseli bölgeye isabet etmiş olduğundan kesin atış mesafesi tayini yapılamadığı, kesin atış mesafesi tayini isteniyorsa olay anında kişinin üzerinde bulunan ve delik ihtiva eden giysilerin yıkanmadan incelenmek üzere gönderilmesi gerektiği, cesetten mermi çekirdeği elde edilmediği, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı fibula, kosta ve skapula kırıklarıyla birlikte iç organ ve büyük damar yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğu belirtilmiştir. 26/8/2015 tarihinde vekili aracılığıyla Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe veren başvurucu; kızının polis tarafından öldürüldüğünü, kızının kamuoyuna canlı bomba olarak takdim edildiğini, bu hususun doğru olmadığının ortaya çıkmasından sonra ise kızının çatışma sırasında öldürüldüğünün söylendiğini, olayı duyar duymaz vekillerinin Cumhuriyet savcısı ile görüşmek ve olay yeri incelemesine katılmak istediğini ancak buna izin verilmediğini, aradan geçen süreye rağmen otopsi raporunun ve alınan ifadelere ilişkin tutanaklar ile olay yeri incelemesine ilişkin tutanağın soruşturma dosyasına gelmediğini, kızının kıyafetlerinin ve olay yerinden elde edilen mermi çekirdeklerinin nerede olduğunun bilinmediğini belirterek öz itibarıyla soruşturmanın bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülmesini, kolluk tarafından yapılacak işlemler olursa bu işlemlerin jandarmaya yaptırılmasını, bilirkişi incelemelerinin polise yaptırılmamasını, arama işlemine ilişkin kamera kayıtlarının istenmesini, atış mesafesi konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılmasını, şüpheli polislerin silahlarına el konulmasını, arama ve yapılan işlemlere ilişkin karar ve tutanakların soruşturma dosyasına getirtilmesini ve kızını öldüren polislerin tutuklanmasını talep etmiştir. Ölüm olayı hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğünce düzenlenen fezleke 9/9/2015 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Başka deliller yanında cesedin yakınındaki tabancadan, bu tabancaya ait şarjörden, bahse konu şarjördeki on iki fişek ile kaldırım ve su arkında bulunan üç fişekten alınan sürüntü örneklerini inceleyen Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi 30/9/2015 tarihli raporunda bazı örneklerin birden fazla şahsa ait olabilecek karışık DNA profilleri içerdiğini, bazı örneklerin mukayeseye elverişli olmayan DNA profilleri içerdiğini, bazı örneklerin ise DNA incelemesine cevap vermediğini belirtmiştir. İş bölümü gereğince soruşturmayı hangi Cumhuriyet savcısının yürütmesi gerektiğinin saptanması için 11/9/2015 tarihinde başlayan süreç, kendilerine soruşturma dosyasının tevzi edildiği Cumhuriyet savcılarının soruşturmanın bir başka Cumhuriyet savcısınca yürütülmesi gerektiğini iddia etmeleri nedeniyle 3/11/2015 tarihinde sonuçlandırılabilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun vekillerinden olayın aydınlatılmasına yardımcı olabilecek nitelikte olup da ellerinde bulunan bütün bilgi, belge ve tanık gibi delilleri sunmalarını ve taleplerini bildirmelerini istemiştir. Söz konusu isteme ilişkin yazı başvuru vekillerinden birine 1/12/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği 1/12/2015 tarihinde, müdafinin dosya içeriğini inceleme ve belgelerden örnek alma yetkisinin kısıtlanmasına karar verilmesine ilişkin talebini kabul etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 3/12/2015-4/12/2015 tarihleri arasında G.nin, G.nin eşi nin, K.nin, N.nin, Ç.H.nin ve Z.U.nun ifadelerini almıştır. i. Daha önce verdiği ifadesiyle benzer yönde beyanda bulunan G.nin ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:“...Zeynep'in elinde silah gördüm. Zeynep bu silah ne dedim. O da 'odalarınıza girin, kapılarınızı kapatın, korkmayın bana 5 dakika müsade verin' dedi. Bu sırada kapı kırıldı, tam içeri girecekleri sırada 'içeri girmeyin, kızda silah var' diye bağırdım. Ben kapıdaki polislerle uğraşıyordum, Zeynep salona kaçtı, ben polislerle içeri girmesin diye meşgul olurken salondan tetik sesleri duydum. Birkaç kere tetik sesi geldi. Polise 'silah patlamıyor, ben kızı size teslim edeceğim, size bir zarar gelirse sorumlusu benim' dedim. Polis bana 'kıza yalvar teslim olsun' dedi. Ben de kıza 'Zeynep ne olur teslim ol, yapacak birşey yok, silahın olduğunu bilseydim, seni içeriye almazdım, Zeynep bu silah ne' dedim. 'Yapma, etme gel teslim ol' diyerek çok yalvardım, 'Ben şerefsizlere teslim olmam, bunlar ... katili, halk katili, çocuk katilleri' dedi. Polislerde kendisini 'Zeynep teslim ol, yapacak birşey yok' diyerek ikna etmeye çalıştılar. Fakat teslim olmadı. Bu şekilde kapının çalınmasıyla teslim olması için ikna etme çalışmaları 5 dakika kadar sürdü. Polislerden birisi evin içine girdi, beni kolumdan tutup yatak odasına doğru götürdü. Sana zarar gelmesin, dedi. O sırada polislerden birisi ateş edeyim mi diye sordu. Beni kolumdan tutan polis ateş et dedi. Bunun üzerine ben ateş etmeyin ben kızı size vereceğim, dedim. Kolumdan tutan polis bana 'o seni rehin tutar, sana zarar verir' dedi. Evin içine 8-10 polis ellerinde kalkanlarla girdiler. Hepsinde yelek ve yüzlerinde maske vardı. Ayakkabılarıyla içeri girdiler. İçlerinden sadece bir polis camda duran Zeynep'e salonun kapısından ateş etti. Kaç el ateş etti, hatırlamıyorum. Ben bir kere attı zannediyorum. Sonra salondan kızın yere düşme sesi geldi. Ben öldü mü diye sordum. Kolumdan tutan polis 'yok ölmedi, yaralı' dedi. Daha sonra bizim hepimizi evden dışarı çıkardılar... Ben bu kızı daha öncede söylediğim gibi Zeynep olarak biliyordum... Anlattığım olaylar sırasında polis bizim eve girdiğinde birisinin elinde kamera vardı. Ancak salonun kapısından uzak durmaya çalışıyordu. İçeriye kamerayı doğrulttuğunu görmedim... Olayın olduğu günden beri kapımız kırık, sadece kilit parası verdiler, fakat yalama olduğu için kapımızın kilidi tutmuyor, olaydan sonra polis ifademizi almak için bizi karakola götürdü. Ben eve döndüğümde evin her tarafından çok sayıda insan olduğunu, tıka basa dolu olduğunu gördüm. Hiç birini tanıyamadım. İkisinin elinde kamera vardı. Ben evdeki insanlara 'siz kimsiniz diye sordum, çıkın dışarı' dedim. Hepsini dışarı çıkardık. Sadece bir tanesi ben ölen kızın avukatıyım, dedi. Sadece evde o kaldı. Bir de elinde kamera olan bir kişi kaldı. Avukat bana bazı sorular sordu. Sen poliste ne ifade verdin diye sordu. Bende bildiklerimi avukata da anlattım. Bana kızın ateş edip etmediğini sordu. Ben de ateş etmedi dedim...” ii. ifadesinde olay günü şehir dışında olduğunu söylemiş; N., Ç.H. ve Z.U. ise daha önceki ifadeleriyle benzer yönde beyanda bulunmuştur. Duyulan silah sesini Ç.H. “tırırırırırt” şeklinde tarif etmiş, N. ise “iki kere çok kısık patlama sesi”ne benzetmiştir. iii. K.nin verdiği ifadenin ilgili kısmı şöyledir: “...Sabah saatlerinde yatakta uyurken çok gürültülü bir ses duydum... Ben gürültünün kapıdan geldiğini anladım. Hemen dairenin kapısına doğru gittim. Baktım birileri kapıyı zorlayarak açmaya çalışıyorlardı. Ben hemen arkadan kapıyı tutmaya çalıştım. 'Ne oluyor' diye bağırdım. Dışarıdan birisi 'polis, kapının arkasından çekil' diye bağırdım. 'Tamam abi açıyorum' dedim. Kapının arkasındaki sürgüyü çektim, ancak kapıya koçbaşıyla vurdukları için kilit kırılmış içinde kalmış sürgüsünü çektiğim halde açılmadı. Daha sonra polis bir kere daha vurup kapıyı açarak içeri girdi. Polisi ilk önce annem karşıladı 'kızın elinde var, girmeyin içeri' dedi. Ben de arkama baktım kızı gördüm, kızın elinde silah yani tabanca vardı. Polis bize siz çekilin kız nerde dedi. Ben eşim, baldızım ve kızım ile birlikte kapıya en yakın olan annemlerin yatak odasına girdik. Kız da salona geçti, zaten orada yatıyordu. İçeriye kaç polis girdi göremedim. Fakat ellerinde kalkanlar vardı. Polislerden birisi 'kızım teslim ol, silahını bırak' dedi. O da 'bu halkın silahıdır, bırakmam' dedi. Biz sadece seslerini duyuyorduk, bulunduğumuz odadan kimseyi görmüyorduk. Polislerden birisi 'bu kızın ismi ne diye' sordu. Annem Zeynep diye biliyorum, dedi. Aynı polis biriniz şuna söylesin ikna etsin, teslim olsun dedi. Annem polisin kalkanlarının arkasında durarak 'kızım Zeynep teslim ol, o silah ne, senin silahın olduğunu bilseydim evime almazdım, bak korkuyoruz lütfen teslim ol' dedi. O da 'abla beni bir gece misafir ettin, teşekkür ederim, fakat ben bunlara teslim olmam' dedi. Sonra da aynı kız polislere 'ev halkını boşaltın yüz yüze konuşalım, ev halkına birşey olursa mesuliyet kabul etmem' dedi. Şu anda tam olarak hatırlayamıyorum, ancak bir iki slogan atar şekilde bağırdığını duydum. Tekrar polis teslim ol diye bağırdı. O da teslim olmayacağım dedi. Daha sonra silah sesi duydum... Biz kızın yaralı olduğunu biliyorduk. Daha sonra öldüğünü öğrendik...” Cumhuriyet Başsavcılığı 7/12/2015 tarihinde, ölenin silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla yürütülen soruşturmayı, meydana gelen ölüm nedeniyle yürütülmekte olan soruşturmadan ayırmıştır. Ölen hakkındaki soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının ölüm olayı hakkındaki soruşturmanın bir başka Cumhuriyet savcısınca yürütülmesine ilişkin talebi başsavcı vekilince yerinde görülmemiştir. Başka eşyalar yanında, operasyonda görev alan üç polisin silahını, bu silaha ait şarjör ve fişekleri, cesedin yakınında bulunan tabanca ile bu tabancaya ait şarjör ve fişekleri, olay yerindeki kadın çantasında yer alan üç kutu içindeki fişekleri, kaldırımda ve su arkında bulunan fişekleri, cesedin üzerindeki kıyafetleri, olay yerinde bulunan kovanlar ile deforme olmuş kurşunları ve plaka hâline gelmiş kurşun parçalarını inceleyen Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Balistik Şube (Balistik Şube) tarafından düzenlenen 23/10/2015 ve 10/12/2015 tarihli raporlardan anlaşıldığı kadarıyla;i. Polislere ait silahlar ile cesedin yakınında bulunan tabancanın atışa engel mekanik bir arızası bulunmamaktadır. ii. Olay yerindeki çantada yer alan üç kutu içindeki fişekler hukuken taşınması ve bulundurulması yasak olan ateşli silah fişekleridir.iii. Olay yerinde bulunan dokuz kovandan beşi incelemeye konu bir polis silahından, üçü incelemeye konu bir başka polis silahından, biri ise incelenen son polis silahından atılmıştır.iv. Ölenin üzerinden çıkan mermi çekirdeği ile incelenen silahlardan elde edilen mukayese mermi çekirdekleri arasında farklılıklar bulunmaktadır. v. Deforme olup madde kaybına uğraması nedeniyle salon penceresinin altındaki duvarda bulunan mermi deliğinden elde edilen mermi gömleği parçası ile pencere önünde yerde bulunan mermi gömleği ve mermi nüvesi parçalarının hangi silahtan atıldığı belirlenememiştir. vi. Ölene ait tişörtün ön yüz sol üst dış yan bölgesindeki delikte ve çevresinde yanık ve kavruk görülmemiş, barut artıklarına da rastlanmamıştır. Bu nedenle söz konusu delikten hareketle atış mesafesini tayin etmek mümkün olmamıştır. vii. Ölene ait tişörtün sol kol dış üst bölgesindeki delikte ve delik çevresinde yanık ve kavruk görülmemiş ancak barut artıklarına rastlanmıştır. Bu deliği meydana getiren atışlar; olayda kısa namlulu silah kullanıldığı düşünüldüğünde bu tip silahlarda yakın atış mesafesi olarak kabul edilen 40 cm dâhilinden, uzun namlulu silah kullanıldığı düşünüldüğünde bu tip silahlarda yakın atış mesafesi olarak kabul edilen 100 cm dâhilinden yapılmıştır. viii. Tişörtün arka yüz sağ üst dış yan bölgesinde 0,8 cm çapında bir delik mevcuttur. ix. Ölenden elde edilen beli lastikli pantolonun; -Sol bacak ön yüz orta dış yan bölgesinde aynı doğrultuda ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında üç,-Sol bacak ön yüz orta iç yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 1,2x0,7 cm ebadında bir, -Sol bacak ön yüz üst iç yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir, -Sağ bacak ön yüz üst iç bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir,-Sağ bacak ön yüz üst iç yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir,-Sağ bacak ön yüz üst orta bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 1,5x0,4 cm ebadında bir, -Sağ bacak ön yüz üst dış yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,8 cm çapında bir, -Arka yüz sol bacak üst iç yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,8 cm çapında bir, -Arka yüz sağ bacak orta dış yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir, -Arka yüz sağ bacak orta dış yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir, -Arka yüz sağ bacak üst dış yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir, -Arka yüz sağ bacak üst dış yan bölgesinde ateşli silah ile husulü mümkün 0,6 cm çapında bir olmak üzere toplam on dört delik mevcuttur. Sözü edilen deliklerde ve evresinde yanık ve kavruk görülmemiş, barut artıklarına da rastlanmamıştır. Bu nedenle söz konusu delikten hareketle atış mesafesini tayin etmek mümkün olmamıştır. Balistik Şubenin 10/12/2015 tarihli raporunda olayın meydana geldiği daireye giren polislerden üçünün el svapları ile ölenin el ve bilek svaplarının inceleme için Kimya İhtisas Dairesine gönderildiği belirtilmiş ancak bu incelemenin yapılıp yapılmadığı tespit edilememiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 30/12/2015-10/2/2016 tarihleri arasında dokuz polisin ifadesini almıştır. İfadesine başvurulanlardan altısının olay esnasında olayın meydana geldiği dairede, üçünün ise çevre güvenliğini sağlamakla görevli olduğu anlaşılmıştır. İfadesi alınanların sekizi TEM Şubede daha önce konuyla ilgili ifade veren polislerdir. i. Olay günü çevre güvenliğini sağlamakla görevli olup daha önce TEM Şubede konuyla ilgili ifadesi iki kez alınan polisin verdiği ifade şöyledir:“...Olay günü sabah saatlerinde bir adreste arama yapmak üzere görevlendirildik. Ben dış çevre güvenlikte binayı ve bina çevresinde görev alan personeli tam görecek şekilde pozisyon almıştım. Operasyon timi binanın dış kapısını açıp içeri girdi. Ben de dikkatle çevreyi gözetliyordum. Kısa bir süre sonra binanın camında birisini gördüm. Camı açtı, elinde silah vardı, bağırmaya başladı. Ben arkadaşlarımı camda silahlı birisi var diye uyardım. Camdaki kişi ... bağırıyordu. Aynı anda silahıyla binanın hemen önünde bulunan polis memurlarına doğru iki el ateş etti. Ben çıt çıt seslerini duydum. Ancak silah patlamadı. Tekrar doldur boşalt sesini duydum. Yine ateş etti ancak yine patlamadı. Diğer binalardan da bağırma seslerine uyanıp camlarını açan ve dışarıya bakanlar oldu. Biz onlara da dikkat edin içeri girin diyerek uyardım...” ii. İfadesi alınanlardan çevre güvenliğini sağlamakla görevli iki polis de benzer yönde beyanda bulunmuştur.iii. Olay anında G.nin dairesinde bulunan bir polisin verdiği ifade şöyledir: “...Olayın meydana geldiği adreste bir erkek şüphelinin yakalanması için çalışma yapmak üzere gitmiştik. Usulüne göre çevre emniyetini sağladıktan sonra arama yapacağımız apartman dairesinin kapısını çaldık. Açan olmadı, içeriden yürüme tıkırtıları duyduk. Bunun üzerine kapıyı aç polis diye bağırdık. İçeriden 'kim o' sesi geldi. Israrla polis olduğumuzu, kapıyı açmalarını söyledik. Kapının deliğinden bakın polis olduğumuzu görürsünüz dedik, yine açılmadı. Kendimize ait kapı açma aletleriyle açmak için teşebbüs ettik. İçeriden bu sırada silah mekanizma sesi duydum. Ayrıca evde bir bayan şahsın başka bir şahsa yönelik 'Zeynep o silah nereden çıktı, bırak o silahı" şeklinde bağırdığını duydum. Diğer kadının da "kapıyı açma' diye bağırdığını duydum. Biz bütün bunlardan sonra kapıyı zorla açıp içeriye güvenli şekilde giriş yaptık. Evin değişik odalarında bayan ve erkek olmak üzere çok sayıda kişi olduğunu gördük. Girişe göre soldan ikinci oda da elinde silah bulunan camı açık yarısı içeride yarısı dışarı da olacak şekilde oturmuş bir bayanı gördük. Kendisine polis olduğumuzu söyleyip teslim olması için ikaz ettik. Bayan şüpheli teslim olmadığı gibi 'katil polisler, faşist polisler, teslim olmayacağım, sonuna kadar savaşacağım' diye slogan attı. Buna rağmen tekrar tekrar teslim ol sana bir zarar gelmeyecek diye kendisini ikna etmeye çalıştık. Başarılı olamayınca ev sahibi kadının şüpheliyi ikna etmesini istedik. Ev sahibi olan yaşlı kadın 'Zeynep o silahın sen de ne işi var, biz seni böyle tanımıyorduk, teslim ol' diyerek onu ikna etmeye çalıştı. Fakat şüpheli yine teslim olmadı. Bu şekilde teslim olması için yaptığımız müzakere yaklaşık 15 dakika kadar sürmüştür. Daha fazla da müzakere etmeye devam edecektik. Ancak şüpheli aniden dışarıda olan bacağını içeriye alıp elindeki silahı bize doğrulttu. Bunun üzerine etkisiz hale getirmek için bacaklarına doğru iki el ateş ettik. Fakat durmadı, teslim olmadı ve hareketine devam etti. Sonra bir iki el daha ateş ettik, yere hareketsiz şekilde yattığını görünce ambulans çağırdık. Hastaneye kaldırmak istedik, ancak kurtarılamadı. Benim kanaatim müzakere saatlerce de sürseydi, (ki namluyu bize doğrultmasaydı sürdürebilirdik) şüphelinin teslim olmaya niyeti yoktu. Bunu eylemlerinden ve attığı sloganlardan kesin olarak anladık. Yoksa maksadımız ölü değil canlı olarak yakalamaktı. Biz aslında böyle bir bayan şüpheliyi değil erkek bir şüpheliyi yakalamak için gitmiştik. Bu bayanın evde olduğunu bilmiyorduk..” iv. İfadesi alınanlardan olay anında G.nin dairesinde bulunan diğer beş polis de olayı benzer şekilde anlatmıştır. Söz konusu anlatımlara göre uyarı maksadıyla ayaklarına ateş edilen G.Ö. sendelemiş fakat yere düşmemiş, silahını güvenlik güçlerine doğrultmaya devam etmiştir. Bunun üzerine güvenlik güçlerince açılan ateş sonucu vurulan G.Ö. yere düşmüştür. Yürüttüğü soruşturma sonunda teslim olmamakta ısrar eden ve saldırıya geçen bir kişiye karşı yapılabilecek başka bir işlemin bulunmaması nedeniyle kolluk görevlilerinin yetki ve görev sınırlarını aşmadıkları sonucuna varan Cumhuriyet Başsavcılığı, hem kanunun emrinin yerine getirildiği hem de meşru savunma hakkının kullanıldığı gerekçesiyle başvurucunun yakının ölümüyle sonuçlanan olay hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (kovuşturmasızlık kararı) vermiştir. Anılan kararın maddi olayın nasıl gerçekleştiği konusunda varılan sonuca ilişkin kısmı şöyledir: “...İstanbul Başsavcılığı'nın (Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunun) 2015/93908 sayılı soruşturma dosyasından arama kararı verilen [Y.] isimli şüphelinin saklandığı yönünde ihbar alınması üzerine ... adresine yeteri kadar kuvvetle gelen polisin gerekli çevre emniyetini aldıktan sonra dış kapıdan ziline bastığı, ancak kapının açılmaması üzerine kapı kanırtarak açıldığı ve içeri girildiği, daha sonra 5 numaralı daire önüne gelindiği, içeriden evde kalanlardan birisi olan [K.nin] kapıya gelip dışarıdakilere 'kim o' diye bağırdığı, dışarıdan kapıyı aç polis dendiği, ancak kapının açılmadığı, bu eve aynı gece misafir olarak kalmak için gelen ve kendisini Zeynep olarak tanıtan [G.Ö.nün] 'kapıyı polise açmayın' dediği, fakat buna rağmen [K.nin] 'kapıyı açamıyorum, kırın' demesi üzerine polisin zorla kapıyı açıp içeri girdiği, bu sırada Zeynep ismini kullanan [G.Ö.nün] misafir olarak kaldığı odanın camını açıp bir ayağı dışarıda bir ayağı içeride olacak şekilde oturduğu ve eline tabanca aldığı, örgütsel slogan atmaya başladığı, ev sahibi olan [G.Ö.nün] kendisine 'Zeynep elindeki silahı bırak neden böyle birşey yapıyorsun bizi tehlikeye atıyorsun evde çocuk var hadi anneciğim bırak elindekini teslim ol, bizi neden zor durumda bırakıyorsun' dediği, hem ev sahibi [G.nin] hem de polisin o gece aynı evde kalan bütün aile fertlerinin duyacağı şekilde ve uzun süre yalvarırcasına teslim olması için kendisini ikna etmeye çalıştıkları, tüm ısrarlara rağmen [G.Ö.nün] dışarıda olan ayağını içeri çekip elindeki silahı polislere doğrultması üzerine 'evdeki ahaliye yada polislerden birisine zarar verme ihtimaline binaen' ateş edilerek etkisiz hale getirildiği, en kısa sürede 112 acil servis aranarak tedavisi için hastaneye kaldırılmak istendiği, ancak olay yerinde öldüğü anlaşılmıştır. ...” Başvurucu vekili, müdafinin dosya içeriğini inceleme ve belgelerden örnek alma yetkisinin kısıtlanmasına karar verilmesi nedeniyle soruşturma dosyası örneğinin kendilerinde bulunmadığını belirterek soruşturma dosyası fotokopisinin ve polis tarafından arama anında kamerayla çekilen görüntülerin bir örneğinin kendilerine verilmesini istemiştir. Bu isteme ilişkin 12/5/2016 tarihli dilekçenin altına başvurucu vekili “CD'den ve dosyadan bir kısım fotokopi aldım.” notunu düşerek notun altını imzalamıştır. Bu belgeye istinaden Cumhuriyet Başsavcılığından arama işlemi sırasında polis tarafından yapılan kamera kaydının ve varsa olaya veya olay yeri incelemesine ilişkin olarak başvurucu vekiline teslim edilen diğer görüntü kayıtlarının bir örneği istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığınca gönderilen CD'de kayıtlı görüntünün olay anına ilişkin olmadığı anlaşılmıştır. Başvurucu; öz itibarıyla yaşam hakkının ihlal edildiğini, ölüm olayı hakkında yürütülen soruşturmanın etkisiz olduğunu, dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisinin kısıtlanmasına karar verilmesi (gizlilik kararı) nedeniyle soruşturma evrakını inceleyemediğini, Cumhuriyet Başsavcılığının kamu davası açmak zorunda olduğunu belirterek vekili aracılığıyla kovuşturmasızlık kararına itiraz etmiştir. Başvurucunun 12/5/2016 tarihinde kayda giren itirazı 23/5/2016 tarihinde Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğince (Ceza Hâkimliği) reddedilmiş olup anılan karar başvurucu vekiline 3/6/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Aisha Fares, B. No: 2015/18701, 31/10/2018, §§ 42-47, 50-
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/12544
Başvuru, güvenlik güçlerinin silahlı güç kullanımı sonucu meydana gelen ölüm ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; yargılama aşamasında yürürlüğe giren kanun hükmünün aleyhe sonuç doğuracak şekilde uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının, lehe nispi vekâlet ücreti yerine maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 26/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvurucu, dava tarihinden geriye doğru 10 yıllık tahakkuk ettirilerek elektrik faturasına yansıtılan kayıp kaçak, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim sistemi kullanım ve dağıtım bedelleri, enerji fonu ve Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) fonunun ödenmesi talebiyle elektrik dağıtım şirketi aleyhine 5/11/2015 tarihinde Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) alacak davası açmıştır. Mahkemece 21/4/2016 tarihinde davanın kabulüne ve toplam 359 TL kesintinin başvurucuya ödenmesine karar verilmiştir. Taraflarca temyiz edilen karar 10/10/2017 tarihinde Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) bozulmuştur. Kararın gerekçesinde 14/3/2013 tarihli ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun maddesinin, geçici ve geçici maddelerinin dava konusu yapılan bedeller ile ilgili olarak açılan ve hâlen devam eden davalarda da geçmişe etkili olacak şekilde uygulanması gereken hükümler içerdiği belirtilmiştir. Mahkemece bozma kararına uyularak 20/3/2018 tarihinde davanın konusuz kalması nedeniyle davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına ve başvurucu lehine 980 TL vekâlet ücretine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde 4/6/2016 tarihli ve 6719 sayılı Kanun ile 6446 sayılı Kanun'da yapılan değişikliklere işaret edilmiştir. Mahkeme, yürürlüğe girmiş bulunan kanun değişikliklerinin yürürlük tarihi öncesi kayıp kaçak, dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti ve iletim bedelleri ile ilgili olarak açılıp derdest olan davalarda da geçmişe etkili olacak şekilde uygulanması gereken hükümler içerdiğini belirtmiştir. Nihai karar 2/10/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 26/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Aksaray Tır Nakliyat San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2017/36736, 19/8/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/32083
Başvuru, yargılama aşamasında yürürlüğe giren kanun hükmünün aleyhe sonuç doğuracak şekilde uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının, lehe nispi vekâlet ücreti yerine maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; müdafii tarafından gönderilen belgelerin başvurucuya verilmemesi nedeniyle tutukluluğa etkili itiraz hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/10/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Başvurucunun Tutuklanmasına ve Yargılanmasına İlişkin Süreç Konya'da emniyet mensubu olarak görev yapmakta iken Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) mensuplarının kendi aralarında iletişimi sağlamak için kullandıkları şifreli haberleşme programı olan ByLock uygulamasını kullandığı iddiasıyla FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan başvurucu hakkında Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. 4/8/2016 tarihinde gözaltına alınan başvurucu FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan 8/8/2016 tarihinde tutuklanmıştır. Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle 3/4/2017 tarihinde iddianame düzenlenmiştir. Konya Ağır Ceza Mahkemesi 12/7/2017 tarihli ilk duruşmasında başvurucunun savunmasını almış ve başvurucu hakkında tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu bu karara 13/7/2017 tarihinde itiraz etmiş, Konya Ağır Ceza Mahkemesi itirazın reddine karar vermiştir. Konya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından gerçekleştirilen 25/9/2017 tarihli ikinci duruşma sonunda başvurucu hakkında tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu bu karara da 25/9/2017 tarihinde itiraz etmiş, Konya Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Konya Ağır Ceza Mahkemesi 11/4/2018 tarihinde, başvurucunun FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan 9 yıl 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 8/11/2018 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine ve başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu bu karara karşı da temyiz yoluna başvurmuştur. Yargıtay Ceza Dairesi 7/10/2019 tarihinde kararın düzeltilerek onanmasına karar vermiş ve karar böylece kesinleşmiştir.B. Başvurucuya Gönderilen Belgelerin Muhafaza Altına Alınmasına İlişkin Süreç Osmaniye T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu (Disiplin Kurulu) 15/6/2017 tarihli kararıyla; 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesine dayanılarak çıkarılan, 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 20/3/2006 tarihli ve 2006/10218 sayılı Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Tüzük'ün ve maddeleri doğrultusunda başvurucunun avukatı tarafından başvurucuya gönderilen 13/6/2017 tarihli mektubun içindeki bazı belgeler hakkında Kurumda muhafaza edilmesi kararı vermiştir. Bu karara karşı başvurucu 20/6/2017 tarihinde İnfaz Hâkimliğine itiraz etmiştir. Osmaniye İnfaz Hâkimliği başvurucu tarafından yapılan itirazı değerlendirmiş, 23/6/2017 tarihinde itirazı kabul etmiş ve Disiplin Kurulu kararının iptal edilmesine karar vermiştir. İnfaz Hâkimliğinin kararında; başvurucuya gönderilen belgelerin sakıncalı ve yasaklanması gereken belgeler olmadığı, belgelerde gizli haberleşmeye rastlanmadığı, söz konusu belgelerin 5275 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrasında belirtilen niteliklerde olmadığı belirtilmiştir. Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığı 12/7/2017 tarihinde, başvurucu ile ilgisi olmayan evrakların başvurucuya gönderildiği ve bu nedenle bir şifreleşme yöntemi olabileceği gerekçesiyle başvurucuya söz konusu belgelerin verilmemesi gerektiğini belirterek bu karara karşı itiraz etmiştir. Osmaniye İnfaz Hâkimliği 18/7/2017 tarihinde, bu itiraz üzerine kararını tekrar değerlendirerek 23/6/2017 tarihinde vermiş olduğu kararı kaldırmış ve başvurucu tarafından yapılan itirazın reddine karar vermiştir. Hâkimlik kararının gerekçesi şöyledir:"Tutuklunun müdafii tarafından gönderilmiş olan gönderi içerisinde tutuklunun kendisi ile alakalı olmayan, son dakika Sözcü Gazetesi, ifadelerini içeren bir dizi halinde anlamsız yazıların olduğu belgeler ve onaysız soruşturma belgeleri ve diğer evrakların bulunduğu, ayrıca ilgilinin yargılandığı mahkemeye ait dosya kapsamında bulunan evrakları mahkemeden talep etmesi halinde UYAP kanalı ile doğrudan ceza infaz kurumuna gönderilebileceği dikkate alındığında Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının yerinde olduğu, .... 23/6/2017 tarihli ... Kararımızın CMK'nın 268/2 maddesi gereğince düzeltilmesi gerektiği anlaşıldığından itirazın kabulüne... [karar verilmiştir.]" Bu karara karşı başvurucu itiraz etmiştir. Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesi 20/9/2017 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesinde şu hususlara yer vermiştir: "5275 sayılı Kanunun 68/ maddesinin 'Kurumun asayiş ve güvenliğini tehlikeye düşüren, görevlileri hedef gösteren, terör ve çıkar amaçlı suç örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının haberleşmelerine neden olan, kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgileri, tehdit ve hakareti içeren mektup, faks ve telgraflar hükümlüye verilmez. Hükümlü tarafından yazılmış ise gönderilmez.' şeklinde düzenlendiği, tutuklu sanığın savunma yapmak üzere istemiş olduğu belgelerin yargılamasının yapıldığı mahkemesinden talep edilmesi durumunda uyap sistemi üzerinden gönderilebileceği, Osmaniye İnfaz hâkimliğinin 23/6/2017 tarih, 2017/2484 esas ve 2017/2444 karar sayılı kararının usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından tutuklunun itirazının reddine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Bu karar 17/10/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 23/10/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesince 9/8/2018 tarihinde, Disiplin Kurulu Başkanlığınca muhafaza altına alınan belgelerin onaylı suretleri Osmaniye 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünden istenmiştir. Söz konusu belgeler; başvurucunun müdafii tarafından hazırlanan yirmi beş sayfalık savunma dilekçesi, başvurucunun terfi ettirilmemesine ilişkin açtığı iptal davasında verilen görevsizlik kararları ve çeşitli haberlere ilişkin linklerden oluşmaktadır. 5275 sayılı Kanun'un "Avukat ve noterle görüşme hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Hükümlü, avukatlık mesleğinin icrası çerçevesinde avukatları ile vekâletnamesi olmaksızın en çok üç kez görüşme hakkına sahiptir. (2) Avukat ve noter ile görüşme, meslek kimliklerinin ibrazı üzerine, tatil günleri dışında ve çalışma saatleri içinde, bu iş için ayrılan görüşme yerlerinde, konuşulanların duyulamayacağı, ancak güvenlik nedeniyle görülebileceği bir biçimde yapılır.  (3) Avukatlar, vekâletnameleri olsa da aynı anda birden fazla hükümlü ile görüşme yapamazlar. (4)Görüşme sırasında; hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenemez; hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşme dinlenemez ve kayda alınamaz. (5) Türk Ceza Kanununun 220 nci maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve tâlimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla, üç ay süreyle; görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir." 5275 sayılı Kanun'un "Hükümlünün mektup, faks ve telgrafları alma ve gönderme hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Hükümlü, bu maddede belirlenen kısıtlamalar dışında, kendisine gönderilen mektup, faks ve telgrafları alma ve ücretleri kendisince karşılanmak koşuluyla, gönderme hakkına sahiptir. (2) Hükümlü tarafından gönderilen ve kendisine gelen mektup, faks ve telgraflar; mektup okuma komisyonu bulunan kurumlarda bu komisyon, olmayanlarda kurumun en üst amirince denetlenir. (3) Kurumun asayiş ve güvenliğini tehlikeye düşüren, görevlileri hedef gösteren, terör ve çıkar amaçlı suç örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının haberleşmelerine neden olan, kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgileri, tehdit ve hakareti içeren mektup, faks ve telgraflar hükümlüye verilmez. Hükümlü tarafından yazılmış ise gönderilmez..." Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:"Kurumun asayiş ve güvenliğini tehlikeye düşüren, görevlileri hedef gösteren, terör ve çıkar amaçlı suç örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının örgütsel amaçlı olarak haberleşmelerine neden olan, kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgileri, tehdit ve hakareti içeren mektup, faks ve telgraflar hükümlüye verilmez. Hükümlü tarafından yazılmış ise gönderilmez." Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün maddesi şöyledir:"(1) Mektup okuma komisyonunca, mahalline gönderilmesi veya hükümlüye verilmesi sakıncalı görülen mektuplar, en geç yirmidört saat içinde disiplin kuruluna verilir. Mektubun disiplin kurulu tarafından kısmen veya tamamen sakıncalı görülmesi hâlinde, mektup aslı çizilmeden veya yok edilmeden şikâyet ve itiraz süresinin sonuna kadar muhafaza edilir. Mektubun kısmen sakıncalı görülmesi hâlinde, aslı idarede tutularak fotokopisinde sakıncalı görülen kısımlar okunmayacak şekilde çizilerek disiplin kurulu kararı ile birlikte ilgilisine tebliğ edilir. Mektubun tamamının sakıncalı görülmesi hâlinde, sadece disiplin kurulu kararı tebliğ edilir. Tebliğ tarihinden itibaren infaz hâkimliğine başvuru için gereken süre beklenir. Bu süre içinde infaz hâkimliğine başvurulmamış ise, disiplin kurulu kararı yerine getirilir. İnfaz hâkimliğine başvurulmuş ise, infaz hâkimliği kararının tebliğinden itibaren itiraz süresi beklenir. İnfaz hâkimliği kararına itiraz edilmemiş ise bu karara göre, itiraz edilmiş ise mahkemenin kararına göre işlem yapılır. (2) Hükümlüye yapılacak tebligatta, tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde infaz hâkimliğine şikâyet hakkının kullanılmaması veya infaz hâkimliği kararına karşı tebliğ tarihinden itibaren bir hafta içinde ağır ceza mahkemesine itiraz edilmemesi hâlinde, disiplin kurulu kararının kesinleşerek mektubun sakıncalı görülen kısımlarının okunmayacak şekilde çizilerek verileceği veya tamamı sakıncalı görülen mektubun verilmeyeceği bildirilir. (3) Kısmen veya tamamen sakıncalı görülen mektuplar, iç hukuk veya uluslararası hukuk yollarına başvuru yapılması durumunda kullanılmak üzere idarece saklanır."
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/36155
Başvuru, müdafii tarafından gönderilen belgelerin başvurucuya verilmemesi nedeniyle tutukluluğa etkili itiraz hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamesi üzerinden tarh edilen vergi ve cezalara karşı açılan davanın esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Vergi idaresi, hakkında olumsuz tespit bulunan mükelleflerden yaptığı alışların gerçekliğini ispatlamaması veya beyanlarını düzeltmemesi durumunda özel esaslara alınacağını başvurucuya ihtar etmiştir. Bunun üzerine başvurucu, katma değer vergisine ilişkin olarak ihtirazi kayıtla düzeltme beyannamesi vermiştir. Düzeltme beyannamesine dayanılmak suretiyle başvurucu adına katma değer vergisi ile damga vergisi tarh edilmiş ve vergi ziyaı cezası ile gecikme faizi uygulanmıştır. Başvurucu, söz konusu işlemlere karşı dava açmıştır. İstanbul Vergi Mahkemesince dava kabul edilmiş ve tarhiyatların kaldırılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle sahte fatura kullanıp kullanmadığı hususunda başvurucu nezdinde herhangi bir incelemede bulunulmadığı, sahte fatura kullanıcısı olarak değerlendirilip olumsuz mükellefler listesine alınmama ve katma değer vergisi iadelerinde sorun yaşamama adına ihtirazi kayıtlı olarak başvurucunun verdiği beyannameler üzerine tahakkuk ettirilen vergiler, hesaplanan gecikme faizi ve kesilen vergi ziyaı cezalarında hukuka uygunluk görülmediği ifade edilmiştir. Davalı idare, bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Birinci Vergi Dava Dairesince (Bölge İdare Mahkemesi) davalı idarenin istinaf başvurusu kabul edilerek mahkeme kararı kaldırılmış ve dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle beyanname verme süresi geçtikten sonra verilen beyannameye konulan ihtirazi kaydın, beyanname üzerinden yapılan tahakkuka etkisi olmadığı gibi dava açma hakkı da vermeyeceği belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 17/12/2018 tarihinde öğrenmiş; 16/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/2484
Başvuru, ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamesi üzerinden tarh edilen vergi ve cezalara karşı açılan davanın esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, siyasetçiye yönelik eleştirilerden dolayı tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/8/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1972 doğumlu olup Avusturya'da ikamet etmektedir. Kamuoyunda kürtaj konusunda yoğun tartışmalar yaşanan bir dönemde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Melih Gökçek (davacı) 27/5/2012 tarihinde sosyal medya sitesi Twitter'daki G.S. isimli bir kadın kullanıcıyla aralarında geçen tartışma sonucu "Sen çok mu kürtaj yaptırdın. Bu kadar bağırmanın nedeni bu mu?" şeklinde G.S.ye "doğrudan mesaj" atmıştır. G.S. de kendi Twitter hesabından davacının anılan mesajını herkes tarafından görülecek şekilde paylaşmıştır. Bu paylaşım üzerine Twitter'da "EdepsizsinMelihGökçek" ve "TerbiyesizsinMelihGökçek" isimli konu başlıkları (hashtag) açılmıştır. Başvurucu, kendi Twitter hesabından "#EdepsizsinMelihGokcek Ankara’nın yarısından fazlası buna şahit zaten, yetmez mi” şeklinde paylaşım yapmıştır. Davacı; başvurucunun paylaşımında "edepsiz" ifadesini kullandığını, bu ifadenin çok sayıdaki takipçisi tarafından görüldüğünü ve bu ifade nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığını belirterek manevi tazminat davası açmıştır. Yargılamayı yapan Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 16/12/2014 tarihinde, başvurucunun davacıya karşı hakaret eylemini gerçekleştirdiği kanaatine varmış ve davacı lehine 350 TL manevi tazminata hükmederek Yargıtay nezdinde temyizi kabil olmak üzere davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Başvurucunun bu karara karşı yaptığı temyiz başvurusu Yargıtayca 1/6/2015 tarihinde temyize konu olan tutarın ilgili Kanun'da öngörülen düzeye ulaşmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu 3/8/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de,bu zararı gidermekle yükümlüdür.” Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Dairesinin konuyla ilgili 16/5/2017 tarihli ve E.2015/29159, K.2017/5842 sayılı kararı şöyledir:"...İnceleme konusu somut olayda; suça sürüklenen çocuğun, twitter isimli sosyal paylaşım sitesinde, EdepsizsinMelihGökçek adlı konu başlığı altında iki adet yorumda bulunduğu ve bu şekilde katılana hakaret ettiği iddiası ile dava açılıp, suçun maddi unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmiştir....Sonuç olarak, suça sürüklenen çocuğun yorumlarının yazıldığı yer ve zaman unsurları da gözetildiğinde, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğindedir. Aksi düşünce, suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığından tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir. Eylemeve yükletilen suça yönelik, katılan İbrahim Melih Gökçek vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden, tebliğnameye aykırı olarak, temyiz davasının esastan reddiyle hükmün onanmasına, 16/05/2017tarihinde oy birliğiyle karar verildi." B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk kaynaklarının derli toplu verildiği bir karar için Koray Çalışkan (B. No: 2014/4548, 5/12/2017, §§ 17-23) kararına bakılabilir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/13431
Başvuru, siyasetçiye yönelik eleştirilerden dolayı tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tahsil edilen gelir vergisinin dayanağı olan kanun hükmünün Anayasa Mahkemesince iptali üzerine fazladan ödendiği iddia edilen verginin iade edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. Başvuru, 28/6/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 26/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 31/12/1960 tarihli ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun, 30/3/2006 tarihli ve 5479 sayılı Gelir Vergisi Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun, Özel Tüketim Vergisi Kanunu ve Vergi Usul Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile değiştirilen maddesindeki “…fazlası %35 oranında” ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 15/10/2009 tarihli ve E.2006/95, K.2009/144 sayılı kararıyla iptal edildiğini belirterek, 2006-2009 yılları arasında işvereni tarafından verilen muhtasar beyannameler üzerine tahakkuk eden gelir vergisinin, hatalı olarak fazladan tahsil edildiğini iddia ettiği 044,18 TL tutarındaki kısmının yasal faizi ile birlikte iadesi istemiyle Anadolu Kurumlar Vergi Dairesi Müdürlüğüne ve Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığına başvurmuştur. Başvurucu, talebinin zımnen reddi üzerine 8/3/2012 tarihli şikâyet dilekçesiyle Maliye Bakanlığına başvurmuş, bu başvurunun da süresinde cevap verilmeyerek zımnen reddedilmesi üzerine 10/5/2012 tarihinde İstanbul Vergi Mahkemesinde iptal ve tam yargı davası açmıştır. Mahkemenin, 28/9/2012 tarihli ve E.2012/1227, K.2012/2503 sayılı kararıyla davanın reddine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir: “Dava konusu olayda, Anayasa Mahkemesinin 15/10/2009 tarihli kararıyla 5479 sayılı Kanun’un maddesiyle değiştirilen, 193 sayılı Kanun’un maddesinde yer alan; 000 TL'den fazlasının 000 TL'si için 190 TL, ifadesinden sonra gelen ‘fazlası %35 oranında’ ibaresinin ‘ücret gelirleri’ yönünden iptaline karar verildiği dolayısıyla 2009 yılında Anayasaya aykırılığı karara bağlanan bir tarife üzerinden vergilendirme yapıldığı, bu durumda ücret geliri üzerinden yapılan vergi kesintisinin hesaplanmasında, 000-TL üzerindeki kısmın %27 oranı yerine %35 oranında vergilendirilmesi dolayısıyla vergi miktarının hatalı hesaplandığı ve düzeltmeye konu olabileceği yolunda davacı tarafından ileri sürülen iddia; 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun ve maddelerinde düzeltme istemine konu yapılabileceği öngörülen hesap ve vergilendirme hatalarından hiçbirinin varlığına dayanmadığı gibi Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının yürürlüğe girdiği tarihte ihtilaflı olmayıp, kesinleşmiş hukuksal işlemlerin kaldırılması veya değiştirilmesine olanak bulunup bulunmadığı noktasında doğan hukuksal sorunun çözümüne bağlıdır. Bu nedenle, hukuki bir sorun teşkil eden ve kanunların yorumu sonunda çözümlenebilecek nitelikte olan davaya konu yapılan işlem hakkında, 213 sayılı Kanun’un yukarıda değinilen, ve madde hükümleri uygulanamayacağından, ileri sürülen hatanın düzeltme ve şikâyet yoluyla giderilmesi imkânı bulunmadığı anlaşılmakla uyuşmazlıkta, düzeltme ve şikâyet yoluna gidilmesi sonucu tesis olunan ret işleminde isabetsizlik görülmemiştir.” İtiraz üzerine, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 7/1/2013 tarihli ve E.2012/20629, K.2013/169 sayılı ilamıyla İlk Derece Mahkemesinin kararı onanmıştır. Karar düzeltme istemi, aynı Mahkemenin 6/5/2013 tarihli ve E.2013/5778, K.2013/7096 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 30/5/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 28/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Anayasa'nın maddesinin ikinci ve dördüncü fıkraları şöyledir:"... Kanun, kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri iptal kararlarının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazete'de yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. ... İptal kararları geriye yürümez." 193 sayılı Kanun’un, 5479 sayılı Kanun’un maddesiyle değişik ve 1/1/2006 - 31/12/2009 tarihleri arasında uygulanmış olan maddesi şöyledir:  “Gelir vergisine tabi gelirler; 000 YTL'ye kadar % 15 000 YTL'nin 000 YTL'si için 050 YTL, fazlası % 20 000 YTL'nin 000 YTL'si için 250 YTL, fazlası % 27 000 YTL'den fazlasının 000 YTL'si için 190 YTL, fazlası % 35 oranında vergilendirilir." Anayasa Mahkemesinin, 8/1/2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan E.2006/95, K.2009/144, K.T. 15/10/2009 tarihli kararının sonucu şöyledir: “30/3/2006 tarihli, 5479 sayılı Gelir Vergisi Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, Özel Tüketim Vergisi Kanunu ve Vergi Usul Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un: A- maddesiyle değiştirilen 31/12/1960 tarihli, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun maddesinde yer alan 000 YTL'den fazlasının 000 YTL'si için 9190 YTL, ifadesinden sonra gelen '' fazlası % 35 oranında '' ibaresinin, 'ücret gelirleri' yönünden Anayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,  .. D- maddesiyle değiştirilen 193 sayılı Kanun’un maddesinde yer alan 000 YTL'den fazlasının 000 YTL'si için 9190 YTL, ifadesinden sonra gelen '' fazlası % 35 oranında '' ibaresinin, 'ücret gelirleri' yönünden iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa'nın maddesinin üçüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN RESMİ GAZETE'DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, 15/10/2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.” 23/7/2010 tarihli ve 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un maddesiyle değiştirilen 193 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "Gelir vergisine tabi gelirler; 800 TL’ye kadar % 15 000 TL’nin 800 TL’si için 320 TL, fazlası % 20 000 TL’nin 000 TL’si için 960 TL (ücret gelirlerinde 200 TL'nin 000 TL’si için 960 TL), fazlası % 27 000 TL’den fazlasının 000 TL'si için 520 TL (ücret gelirlerinde 200 TL’den fazlasının 200 TL’si için 594 TL), fazlası % 35 oranında vergilendirilir.” 213 sayılı Kanun’un “Hesap hataları” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Hesap hataları şunlardır:   Matrah hataları: Vergilendirme ile ilgili beyanname, tahakkuk fişi, ihbarname, tekalif cetveli ve kararlarda matraha ait rakamların veya indirimlerin eksik veya fazla gösterilmiş veya hesaplanmış olmasıdır.   Vergi miktarında hatalar: Vergi nispet ve tarifelerinin yanlış uygulanması, mahsupların yapılmamış veya yanlış yapılmış olması, birinci bentte yazılı vesikalarda verginin eksik veya fazla hesaplanmış veya gösterilmiş olmasıdır.  Verginin mükerrer olması: Aynı vergi kanununun uygulanmasında belli bir vergilendirme dönemi için aynı matrah üzerinden bir defadan fazla vergi istenmesi veya alınmasıdır.” 213 sayılı Kanun’un “Vergilendirme hataları” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Vergilendirme hataları şunlardır:   Mükellefin şahsında hata: Bir verginin asıl borçlusu yerine başka bir kişiden istenmesi veya alınmasıdır;   Mükellefiyette hata: Açık olarak vergiye tabi olmıyan veya vergiden muaf bulunan kimselerden vergi istenmesi veya alınmasıdır;  Mevzuda hata: Açık olarak vergi mevzuuna girmiyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasıdır.   Vergilendirme veya muafiyet döneminde hata: Aranan verginin ilgili bulunduğu vergilendirme döneminin yanlış gösterilmiş veya süre itibariyle eksik veya fazla hesaplanmış olmasıdır.”
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5053
Başvuru, tahsil edilen gelir vergisinin dayanağı olan kanun hükmünün Anayasa Mahkemesince iptali üzerine fazladan ödendiği iddia edilen verginin iade edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yaşamı korumak için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılmaması ve lüzumlu idari tedbirlerin alınmaması sonucu meydana gelen ölümler hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuşlardır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Ahmet Özdokumacı, Ayşe Bek, Dursun Yılmaz, Fehmi Murat Attila, Güler Tozburun, Muntaha Koyuncuoğlu, Mustafa Güler Bek, Okşan Rabia Attila, Semanur Yılmaz, Seyit Tozburun ve Zeliha Özdokumacı 1/1/2009 tarihinde karbonmonoksit zehirlenmesi sonucu vefat eden E.K., B.B., E.Ö, T.Ş.Y., O.T. ve T.Ö.T.nin yakınlarıdır. Ölenler ile başvurucular arasındaki yakınlık dereceleri ekli listede yer almaktadır. Başvuru formunda başvurucuların aynı olayda vefat eden O.nun da yakınları olduğu belirtilmiş ancak söz konusu yakınlığın boyutu tespit edilememiştir. Başvuru formu ekindeki bir belgede başvurucu Yasemin Doğan'ın ölen E.K.nın biyolojik annesi olduğu ifade edilmiş ise de bu hususun doğruluğu saptanamamıştır. Nüfus kayıtlarına göre başvurucu Yasemin Doğan, başvurucu Muntaha Koyuncuoğlu'nun kardeşidir. Başvurucu Okşan Rabia Attila, Ankara'da bulunan beş daireli bir apartmanın 3 No.lu dairesini 1/8/2008 tarihinde Ö.den kiralamıştır. Başvurucuların yakınları, yılbaşını kutlamak amacıyla 31/12/2008 günü akşamı başvurucu Okşan Rabia Attila'nın dairesinde bir araya gelmişlerdir. 155 Polis İmdat hattına 1/1/2009 günü saat 09 sıralarında, başvurucu Okşan Rabia Attila'nın dairesinin üstündeki 4 No.lu dairede zehirlenme olduğu ihbarı yapılmıştır. Bu ihbar derhâl Başkent Doğalgaz Dağıtım A.Ş. (Gaz Şirketi) görevlilerine bildirilmiştir. Gaz Şirketi görevlisi A., şoför A.K.nın kullandığı araçla ihbara konu adrese doğru yola çıkmıştır. Binanın bulunduğu sokağın isminin değişmesi nedeniyle adresi bulamayan Gaz Şirketi görevlileri, binanın yerini polislerden öğrenmişlerdir. Zehirlenen kişiler Gaz Şirketi görevlileri olay yerine varmadan önce cankurtaran yardımıyla sağlık kuruluşuna sevk edilmişlerdir. 4 No.lu dairenin doğal gaz vanasını kapatan A., ana vanadan 4 No.lu daireye kadar olan gaz dağıtım borularını ve doğal gaz sayaçlarını kaçak arama cihazı ile kontrol etmiştir. Yapılan kontrolde gaz kaçağı tespit edilmemiştir. Aynı gün saat 35 sıralarında başvurucu Okşan Rabia Attila'yı telefonla arayan ev sahibi Ö., üst kattaki dairede zehirlenme yaşandığını söylemiştir. Oğlu T.Ö.T.ye telefonla ulaşamayan başvurucu, Ö.yü telefonla arayıp daire kapısının kırılarak içeriye girilmesini istemiştir. Ayrıca yakını E.G.A.ya durumu bildirmiştir. 20 sıralarında durum 155 Polis İmdat hattına bildirilmiştir. E.G.A. daire kapısını açtırmak için çilingir çağırmış, bu esnada polisler ve Gaz Şirketi görevlileri de olay yerine gelmiştir. Gaz Şirketinin aracında bulunan bir kazma yardımıyla daire kapısı kırılmak üzereyken olay yerine gelen çilingir, 45 sıralarında daire kapısını açmıştır. İçeriye giren görevliler başvurucuların yakınlarının cesetleriyle karşılaşmışlardır. Durumdan hemen haberdar edilen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) olay hakkında derhâl soruşturma başlatmıştır. Olay günü iki makine mühendisi ile bir inşaat mühendisinden oluşan bilirkişi heyetiyle birlikte olay yerini inceleyen Cumhuriyet savcısı bilirkişilerden olayın meydana gelmesinde kimin hangi nedenle kusurlu olduğu hususunda rapor hazırlamalarını istemiştir. Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığınca düzenlenen otopsi raporlarında, ölümlerin nedeninin karbonmonoksit intoksikasyonu (zehirlenmesi) olduğu belirtilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu Doğal Gaz Piyasası Daire Başkanlığının olaya ilişkin inceleme raporunu soruşturma dosyasına getirtmiştir. Anılan rapora göre meydana gelen ölümlere, kombiyi bacaya bağlayan esnek bağlantı elemanının yıpranarak yırtılması nedeniyle atık gazların bacaya ulaşmadan ortama yayılması sebep olmuştur. Olayla ilgili olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Teftiş Kurulunca görevlendirilen müfettişler tarafından düzenlenen inceleme raporu Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma evrakı arasına alınmıştır. Bahsi geçen raporda;- Projeye uygun tesisatın var olduğu ancak teras (son) kattaki bacanın projede ön görüldüğünden farklı olarak dış duvar üzerinde çıkıntı bir şekilde inşa edilerek bacanın güney cephede dış duvara bitişik şekilde örüldüğü, - Baca yüzeyinin hava ile temasının daha fazla olduğu, aşırı soğuk ve rüzgârlı günlerde bacanın daha kolay soğuyacağı, bacanın yaklaşık son 3,5 metresinin bu tür soğumaya maruz kaldığı, - Soğuk bacanın çekişinin az olacağı, bu nedenle baca ısısının genelde yüksek olmasının istendiği,- Meteoroloji Genel Müdürlüğünden alınan verilere göre olay saatlerinde bacanın verimli ve istenen çekişinin olmadığının düşünüldüğü,- Yedi kişinin hayatını kaybetmesine yol açan zehirlenmenin kombilerin ortak bacaya bağlanmasından ve dolayısıyla rüzgârın etkisiyle kombiyi bacaya bağlayan spiral boru üzerindeki deliklerden sızan karbonmonoksitten ileri geldiği belirtilmiştir. Ayrıca raporda; baca baskısı arttığında spiral boru üzerindeki yırtık ve deliklerden gaz akışının hızının da artacağı, dolayısıyla ortama baca gazının yayılışının hızlanacağı, borunun kombiye ve bacaya bağlantı kısmında alüminyum sızdırmazlık bantlarının kullanılmadığı, yanmış gazın bu bağlantı noktalarından da iç ortama sızmasının mümkün olduğu açıklanarak ters rüzgârın baca üzerindeki etkisi neticesinde kombi üzerindeki baca sensörünün eğer ağzı delik değilse veya devre dışı bırakılmamış ise kombiyi kapatması gerektiği ancak spiral boru üzerindeki yırtıklardan ortama karbonmonoksit sızıntısı olmasının kombi sensörünün görevini yapıyor gibi algılamasına neden olduğuna dair görüşe yer verilmiştir. Binanın mimari ve doğal gaz projesi ile olay tarihi ve öncesine ait hava durumu (rüzgârın yönü ve şiddeti, basınç, nem, ısı) kayıtlarının gönderilmesi için resmî kurumlarla yazışmalar yapan Cumhuriyet Başsavcılığı, konuyla ilgili olarak pek çok kişinin (şüpheli, mağdur veya tanık) ifadesine başvurmuştur. Alınan ifadelerden olayın meydana geldiği binanın 1 No.lu dairesinde bulunan kişilerin olay gecesi doğal gaz kaynaklı bir zehirlenme ile karşı karşıya kalmadığı, 5 No.lu dairenin bir yıldır boş olduğu, olay gecesi zehirlenme vakasının yaşandığı 4 No.lu dairede bulunan tanık Em.K.nın yardım istemek amacıyla saat 30-00 sıralarında 2 ve 3 No.lu dairelerin kapısını çaldığı ancak dairelerden herhangi bir ses gelmediği anlaşılmıştır. Bilirkişi heyetince hazırlanan 22/6/2009 tarihli raporda, kombide yanmış gazı bacaya bağlayan spiral borunun çok sayıda yerinde delik ve yırtık bulunduğu, bu durumun çıkan gazın baca yerine daire içine yayılmasına ve dolayısıyla zehirlenmeye neden olduğu, kombinin çok yakınında bulunan aspiratörün kombi ile aynı anda çalışmasının negatif baskı yaratacağı ve bacanın çekişini olumsuz etkileyebileceği, ana duman bacasının içindeki tuğla aralarının çok açık olduğu, bu hususun da çekişi azaltabileceği, kombinin yanmış gazı bacaya bağlayan atık gaz çıkış borusunun kalınlığının 1 mm olması gerekirken 0,5 mm olduğu açıklanıp olayın meydana gelmesinde kusuru bulunanlar belirtilmiştir. Buna göre;i. Baca tuğlaları arasında bulunan açıklığın mutfak davlumbazlarının bağlandığı bacaya karbonmonoksit gazı sızma tehlikesi yaratması ve spiral borunun kalınlığının 1 mm olması gerekirken 0,5 mm olması nedeniyle olayın meydana geldiği binanın yapılışına gerekli özeni göstermeyip baca borusunu takan ve taktıran inşaat şirketi yetkilisi E.K.K. tali kusurludur. ii. Tesisat yüklenicisi şirketin yetkilisi F., gerekli standartta malzeme kullanmaması nedeniyle tali kusurludur. iii. Bina sahibi Ö., yıllık kombi bakım ve tamir işlemini yetkili firmaya gereği gibi standartlara uygun şekilde yaptırmaması ve sadece arızaları tamir ettirmesi nedeniyle tali kusurludur. iv. Kiracı (başvurucu) Okşan Rabia Attila, kiralamış olduğu meskenin kombi ve baca bakımını kış mevsimine girerken yaptırmaması ve ev sahibinin yaptırdığını söylediği kontrol ile yetinmesi nedeniyle tali kusurludur. v. Kombinin bakımını yapan servisin idari yetkilisi K. ile bakımı gerçekleştiren teknik yetkilisi E.U. tali kusurludur. vi. Tesisat projesini yapan Y.K. tali kusurludur. vii. Elektrik Gaz Otobüs (EGO) Genel Müdürlüğü üst yöneticileri ve 1/9/2007 tarihinde doğal gaz dağıtım hizmetlerinin devrolunmasından itibaren Gaz Şirketi üst yöneticileri doğal gaz konusunda ihtisas sahibi ülkeler olan Rusya, Kafkas ve Avrupa ülkelerindeki standartları alıp (şönt baca yerine çelik baca mecburiyeti getirilmesi, doğal gaz baca bağlantılarında çabuk deforme olmayan kalitede kalın çelik malzeme, bağlantı yerlerinde ise paslanmaz esnek çelik malzeme kullanılması, hermetik kombi kullanma zorunluluğu getirilmesi, gaz alarm cihazı ve kesici sensör gibi malzemelerin kullanılmasının mecbur hâle getirilmesi ve önceden yapılmış binalarında günün teknolojisine uygun kalite ve standartlara dönüştürülmesi) günün teknolojisine uygun kalite ve standartta malzeme bulundurma zorunluluğu getirmemişler ve bacaların yılda en az bir kez temizlenmesini tüketicinin inisiyatifine bırakmışlardır. Bu nedenle, olayın meydana geldiği binaya doğal gaz sayacı takılıp abonelik sözleşmesinin yapıldığı tarih olan 10/4/2002 tarihinden EGO Genel Müdürlüğü tarafından doğal gazın Gaz Şirketine devredildiği tarih olan 1/9/2007 tarihine kadar EGO Genel Müdürlüğünde görevli yöneticilerinden 2004 yılına kadar EGO genel müdürü olarak görev yapan İ.F., 2004 - 1/9/2007 tarihleri arasında EGO genel müdürü görevini yapan K.U., 1/9/2007 tarihine kadar EGO Genel Müdürlüğünde doğal gazdan sorumlu genel müdür yardımcılığı görevini yürüten E.U., olayın meydana geldiği binada doğal gaz bağlandığı sırada Gaz Daire Başkanı'na vekâlet eden Başkan Yardımcısı H.A. ile doğal gazın EGO Genel Müdürlüğünden 1/9/2007 tarihinde Gaz Şirketine devredilmesi nedeniyle Gaz Şirketi Genel Müdürü K. ile Gaz Şirketinin doğal gazdan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Y.B. tali kusurludur. Yürüttüğü soruşturma sonunda 7/7/2009 tarihli iddianameyle bilirkişi raporunda kusurlu olduğu belirtilen tüm şüpheliler hakkında taksirle öldürme suçundan Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde (Ceza Mahkemesi) kamu davası açan Cumhuriyet Başsavcılığı, EGO Genel Müdürlüğünde/Gaz Şirketinde çalışan Ç., S.A., N.E., G., H.Ü., B.G., A.Ç., A.A., A.Ö., A.K. ve A. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (kovuşturmasızlık kararı) vermiştir. i. İddianamenin ilgili kısımları şöyledir:"...18/04/2001 tarihinde kabul edilen 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanununun maddesinde dağıtım şirketleri sorumluluk alanlarında bulunan tüketicilerin talep etmesi halinde bu tüketicileri sisteme bağlamak zorunda oldukları, ancak bağlantı yapma yükümlülüğü şirketin tasarrufu altındaki sistemin bağlantı yapmaya imkan veren kapasitede olmasına ve tüketicinin de kendi üzerine düşen ve dağıtım yönetmeliğinde öngörülen işlemleri yapmasına ve belirlediği usul ve esaslara göre bağlantının teknik ve ekonomik olarak gerçekleşmesinin mümkün olmasına bağlı olduğu, dağıtım şirketleri konut, ticarethane ve sanayi dahil tüketicileri doğalgaz kullanmak için yaptıkları ve mevcut olan iç tesisatı kendi teknik personeline veya kendi adına çalışan denetim şirketine kontrol ettirebilir, iç tesisatın yayımlanacak iç tesisat yönetmeliğine uygun olmadığının tespiti halinde şirket gaz vermeyi reddedebileceği gibi vermekte olduğu gazı da kesebileceği, tüketicinin tesisatı uygun hale getirip tekrar başvurması halinde aynı işlemin tekrarlanacağı, ilk tesisatta yapılacak izinsiz tadilat, uygunsuz ve kötü kullanım, yanlış ve bozuk ekipman kullanılması, proje dışı tesisat yapımı ile tesisatın bakımsızlığı nedeniyle doğabilecek zarar ve ziyandan dağıtım şirketlerinin sorumlu olmadığı kanun ile hüküm altına alındığı, 4646 sayılı doğalgaz kanununa ve 4628 sayılı elektrik piyasası kanununa dayanılarak 18/09/2002 tarihinde yayınlanan doğalgaz piyasası iç tesisat yönetmeliğinin Maddesinde iç tesisatın tasarımı, yapımı, yerleştirilmesi, kontrolü, işletmeye alınması ve işletilmesi ile ilgili olarak TSE, EN, ISO, IEC standartlarından herhangi birine, bu standartlarda yoksa TSE tarafından kabul gören diğer standartlara uyulmasının zorunlu olduğu, müşteri tarafından iç tesisat veya mevcut tesisatta yapılacak tadilatın bedeli karşılığında sertifika sahibine projelendirilir, inşa ettirir, müşteri tarafından yaptırılan iç tesisatın proje onayı yapım uygunluk kontrolü ve işletmeye alınması dağıtım şirketinin yükümlülüğündedir, dağıtım şirketi kontrol yükümlülüğünü kendi teknik personeli veya sorumluluğu kendisinde kalmak kaydı ile kendi adına çalışan sertifika sahibi denetim şirketleri aracılığı ile yerine getirebileceği, dağıtım şirketi sorumluluk bölgesi içinde yaptığı ve yaptırdığı kontrol sonucunda iç tesisatı uygun bulmaması halinde doğalgaz verilmesini reddedebileceği gibi mevcut iç tesisat için vermekte olduğu doğalgazı da kesebilir, müşteri iç tesisatını uygun hale getirip tekrar başvurduğu takdirde yapılacak kontrol neticesinde iç tesisatın uygun olduğunun tespiti durumunda dağıtım şirketi doğalgaz vermekte yükümlü olduğu, söz konusu yönetmeliğinin geçici maddesinde iç tesisat ile ilgili mevcut uygulamalar bu yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 1 yıl geçerli olduğu, bu tarihten sonra yapılacak uygulamalar söz konusu yönetmelik hükümlerine tabi olduğu belirtildiğinden TSE tarafından 1990 yılında yayınlanan ve 2007 yılında da revize edilen TSE 7363 sayılı standart ile belirlendiği halde şönt bacaya doğalgaz bağlanmayacağı, şönt baca yerine müstakil bacaların kullanılması gerektiği, çelik boruların kullanılması gerektiği, hatalı boru ve bağlantı elemanlarındaki bozuklukların tamir ile yetinilmeyip bunların standartlara uygunu ile değiştirilmesi, doğalgaz kullanıcısı gaz yakma tesisini senede en az 1 defa yapımcı firmanın yetkili elemanlarına veya bu konuda uzman kişilere muayene ve bakımını yaptırması gerektiği, baca çekişinin bozulması durumunda gaz yakıtlı cihazların emniyetli kapanmasını sağlayacak baca sensörünün cihazın üzerinde bulunması gerektiği TSE tarafından belirlendiği halde söz konusu bina şönt baca olduğu, binada yapılışı ve kullanılan malzemenin TSE 7363 sayılı standartlarına uymadığı, ayrıca gaz kaçaklarının aranması için ... cihazı yerine günün teknolojisine uygun daha duyarlı cihazların kullanılması ve herhangi bir dairede gaz kaçağı ihbarı gelip diğer dairelerden ihbar olmasa dahi ihbarın geldiği dairenin alt, üst ve yan dairelerinde gaz kaçağının olup olmadığının araştırılması zorunlu hale getirilmesi ve bu konuda uygulamaya geçilmesi, insan hayatını doğrudan etkilediği için olayın meydana geldiği bina gibi şönt bacalı binaların müstakil ve çelik bacaya biran önce dönüşünün sağlanması gerektiği, yukarıda belirtildiği şekilde olayın meydana geldiği binadaki spiral borunun ince olması ve eskiyip yırtılması haricindeki eksikliklerin 2002 yılında EGO Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen standartlara uygun olduğu, fakat TSE 7363 sayılı standardına göre şönt bacalı binalara doğalgaz verilemeyeceğinden binaların müstakil ve çelik bacaya geçilip doğalgaz ile ilgili tüm emniyet tedbirlerinin alınması gerektiğinden, olayın meydana geldiği söz konusu binada bilirkişilerin raporlarında belirlemiş oldukları eksiklikler ve yetersizliklerden dolayı tüm şüphelilerin tali oranda kusurlu oldukları kanaatine varılmıştır..."ii. Kovuşturmasızlık kararının ilgili kısımları şöyledir:"... ... EGO Genel Müdürlüğünde ve Başkent Doğalgaz Dağıtım A.Ş. Genel Müdürlüğünde üst yönetimde ve karar mekanizmalarında çalışmayan ve bu nedenle kusurları bulunmadığı anlaşılan yukarıda açık kimlikleri yazılı şüpheliler [Ç.], [S.A.], [N.E.], [G.], [H.Ü.], [B.G.], [A.Ç.], [A.A]. ve [A.Ö.] haklarında KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA,Şüpheliler [A.K.] ve [A.], ... zehirlenme olayına ilişkin 01/01/2009 günü saat 05:10 sıralarında Başkent Doğalgaz Dağıtım A.Ş.'ye ihbar gelmesi üzerine ve ihbarında Başkent Doğalgaz A.Ş. Telsiz operatörü [A.A.] tarafından kendilerine intikal ettirilmesi üzerine ihbarın geldiği daireye gittikleri, 4 nolu dairenin doğalgaz vanasını kapattıkları, ayrıca ... isimli kaçak arama cihazı ile bina girişinden itibaren kaçak olup olmadığını kontrol ettikleri, ... cihazı diğer dailerde ve bu arada 3 nolu dairede gaz kaçağı alarmı vermediği ve diğer dairelerle ilgili de ihbar gelmediği için şüpheliler [A.K.] ve [A.] 3 nolu daireye girerek kontrol etmemiş iselerde EGO Genel Müdürlüğü ve daha sonra Başkent Doğalgaz A.Ş.'nin genel uygulaması herhangi bir yerde gaz kaçağı olduğu zaman ihbarın geldiği yerde gaz kaçağı araması yapılması, ihbarın gelmediği ve ... cihazı ile de yapılan aramada gaz kaçağı tespit edilemez ise diğer dairelere girilmemesi şeklinde bir uygulama söz konusu olduğu... gaz kaçağı olan binaların cam ve kapıları hava geçirmeyecek şekilde kapatılması durumunda ... cihazının gaz kaçağı sinyalini vermemesi söz konusu olduğu, bu nedenle ... cihazına göre daha duyarlı gaz kaçağı arama cihazlarının Başkent Doğalgaz A.Ş.'de bulunması ve kullanılması gerektiği ve gaz kaçağı olan dairelerin üst, alt ve yan dairelerinde de ihbar gelmese bile gaz kaçağı olup olmadığının araştırılması için girilerek kontrol edilmesi gerekiyor ise de bu konudaki eksikliğin ve yetersizliğin gerekli talimatları vermeyen ve ... cihazına göre daha duyarlı cihazları bulundurmayan EGO Genel Müdürlüğü ve 01/09/2007 tarihinde EGO Genel Müdürlüğünden doğalgazı devralan Başkent Doğalgaz A.Ş.'nin üst yönetimine ait olacağı ve EGO Genel Müdürlüğü Başkent Doğalgaz A.Ş.'nin üst yöneticileri hakkında kamu davası açıldığından, bu nedenle müsnet olayla ilgili kusurları tespit edilemeyen şüpheliler [A.K.] ve [A.] haklarında KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA... karar verildi." Kovuşturmasızlık kararına itiraz edildiği tespit edilmiş olsa da itirazın hangi nedenle kim tarafından yapıldığı ve itiraz hakkında ne karar verildiği saptanamamıştır. Katılanların, katılan sanık Okşan Rabia Attila'nın ve sanıkların beyanlarını alan Ceza Mahkemesi kusur durumu yönünden dört kez bilirkişi görüşüne başvurmuştur. Bilirkişi raporlarına göre sanıkların kusur durumu aşağıdaki tabloda yer almaktadır.   Sanıklar 16/3/2010 tarihli rapor 16/8/2010  tarihli rapor 12/12/2011 tarihli rapor 3/10/2012 tarihli raporÖ. derece tali kusurlu kusursuzkusursuz kusurlu E.K.K. derece kusurlutali kusurlu asli kusurlukusurluE.U.kusursuz tali kusurlu kusursuz kusursuz F. derece kusurlu kusursuz asli kusurlu kusursuz H.A.kusursuz tali kusurlu tali kusurlu kusursuz İ.F.kusursuztali kusurlu kusursuz kusursuz K.U.kusursuz tali kusurlu tali kusurlu kusursuz K. derece tali kusurlu kusursuz tali kusurlu tali kusurlu E.U. tali kusurlu tali kusurlu asli kusurlu kusurlu K. kusursuz tali kusurlu tali kusurlu kusursuzY.B. kusursuztali kusurlu tali kusurlu kusursuz Y.K. kusursuz kusursuz asli kusurlu kusursuz Okşan Rabia Attila derece kusurlu kusursuz kusursuz kusurlu Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada başvurucu Yasemin Doğan, katılan sıfatıyla yer almıştır. Ceza Mahkemesi 19/12/2012 tarihinde;i. E.K.K.nın 5 yıl 10 ay, E.U.nun 4 yıl 2 ay, Ö.nün ise 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına,ii. Başvurucu Okşan Rabia Attila'nın neticeten 200 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına,iii. Olayın meydana gelmesinde kusurlu olduğu tespit edilemeyen diğer sanıkların beraatine,iv. İhbar üzerine olay yerine giden A.nin kusur durumunun yeniden değerlendirilmesi ve gerektiğinde kamu davası açılması için Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar vermiştir. Ceza Mahkemesince verilen kararın ilgili kısımları şöyledir:"...[A]lınan raporlar bir bütün halinde irdelendiğinde EGO üst düzey yöneticilerine kusur izafe edilen raporlardaki gerekçe, bu yöneticilerin yönetmelikleri zamanın şartlarına uygun şekilde çıkartmadıkları ileİTÜ den seçilen bilirkişiler kurulu tarafından tanzim edilen 2011 tarihli rapora göre ise de ; kusurlu gösterilen EGO yöneticileri [K.U.], [K.] ve [Y.B.]'ün acil durum prosedürünün gereği gibi uygulanmasını sağlamamaları gösterilmiştir.EGO Genel Müdürlüğü üst yöneticilerine izafe edilen ve bire bir sorumlu olduklarını gösteren bir kusur söz konusu değildir. Cumhuriyet Savcılığına hitaben tanzim edilen raporda bu kişilerin zamanın şartlarına uygun yönetmelik çıkartmadıkları, ya da yönetmelik önerisinde bulunmadıklarından bahsedilmiştir.Kanun ya da yönetmelik çıkarılmaması nedeniyle yöneticinin kusurlu olduğu kabul edilemez.Yönetmelik çıkarmama ya da önermemeyle dosyaya konu olayda direkt bir illiyet bağından bahsetmek mümkün değildir...Başkent Doğalgaz A.Ş Genel Müdürlüğü tarafından 2008 yılında çıkartılan acil durum prosedürünün bir sureti kitapçık halinde dosya içerisindedir.Bu prosedürün maddesinde, ihbar alan kişinin yapacağı haller tek tek sayılmıştır.Acil durum prosedüründeki bütün maddeler irdelendiğinde Başkent Doğalgaz A.Ş yönetim kurulu üyesi olan [K.U.], Başkent Dağıtım A.Ş Genel Müdürlüğü ve yönetim kurulu başkanı olan [K.] ile Başkent Doğalgaz Dağıtım A.Ş Genel Müdür Yardımcısı [Y.B.]'ün olay mahalline bizzat giderek olaya müdahale etmek gibi bir görevlerinin olmadığı anlaşılmıştır.Esasen genel müdür, genel müdür yardımcısı, yönetim kurulu üyesi gibi üst yönetici konumundaki kişilerin görevlendirilen elemanlar varken bütün ferdi olaylara bizzat gitmesi de düşünülemez.Acil durum prosedürüne göre ihbarı alan kişinin yapacağı hususlar tespit edilmiş olup, bu prosedür üst yöneticiler tarafından yürürlüğe konulmuş görevlilere verilmiştir.Görevlilerin bu prosedür gereklerini eksik yapmaları halinde dahi üst yöneticilerin cezai olarak bundan sorumlu kabul edilmeleri düşünülemez. Bu itibarla Başkent Doğalgaz Dağıtım A.Ş ya da EGO Genel Müdürlüğü döneminde üst yönetici olarak görev yapan sanıklar [E.U.], [H.A.], [İ.F.], [K.U.] ve [Y.B.]ün bu olayda TCY nın 22 maddesi anlamında dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareketleri tespit edilemediğinden bu sanıkların atılı suçtan ayrı ayrı beraatlerine karar vermek gerekmiştir.......[S]uça konu evde 2007 tarihinde genel kombi bakımı yapıldığı halde 2008 yılı kış aylarına girerken genel kombi bakımının yapılmadığı, sadece su akıtması, sesli çalışma ve sıcak su alınırken aniden soğuma şikayeti nedeniyle servis çağrıldığı, ev sahibi olan [Ö.]in 2008 tarihinde bu arızaları giderdiği, bu arızaların dışında baca borusunu değiştirdiğine genel bakım yapıldığına dair bir kayda rastlanılmadığı, buna rağmen evi kiraladığı Okşan Rabia Attila'ya bakım yaptırdığını bildirdiği, dolayısıyla ev sahibi olan sanık [Ö.]'inTCY nın 22 maddesi anlamında dikkat ve özen yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmediği, olayda kusurlu olduğu sonucuna varılarak, kusursuz olduğu şeklindeki raporlara itibar edilememiştir.......[S]uça konu evi 2008 tarihinde kiralayan sanık Okşan Rabia Attila'nın2009, 2010 ve 2012 tarihli raporlarda da belirtildiği üzere bu evde bizzat oturacak olması nedeniyle ev sahibinin kombi bakımını yaptırdım şeklindeki sözüne itibar etmeyerek ondan belgesini alıp incelemesi, genel kombi bakımının yapılmadığını bu şekilde tespit ederekişin önemine binaen gözle görülür şekilde eskimiş ve delinmiş olan kombi baca borusunu değiştirmesi, sonbahara girerken gerekli bakımı yaptırması gerekirken TCY nın 22 maddesi anlamında bu özen ve dikkat yükümlülüğünü yerine getirmediği anlaşıldığından kiracı Okşan Rabia Attila'nın kusurlu olduğu sonucuna varılmıştır.Sanık [K.] suça konu evdeki kombinin bakımını yaptığı iddia edilen servisin sahibidir. Kendisi eve gitmemiştir....Ancak servis yetkilisi[K.] tarafından suça konu binaya gönderilen[E.U.] isimli kişi makina mühendisidir. Servis yetkilisi olarak binaya bu işi bildiği yasal olarak kabul edilen makina mühendisini gönderdiğine göre yetersiz bir eleman gönderdiği yada elemanını yeterince ikaz etmediği veya eğitmediğinden bahsetmek mümkün değildir. Bu itibarla bu sanığın kusurlu olduğu şeklindeki dosya kapsamına uygun düşmeyen bilirkişi raporlarına itibar edilemeyerek sanık[K.]'in olayda kusursuz olduğu sonucuna varılmıştır.......[E.U.] alınan bütün raporlarda kusurlu gösterilmiştir. Zira kendisi makina mühendisidir. Arıza nedeniyle dahi olsa 2008 tarihinde suça konu eve gitmiştir. Bilirkişi raporunda da açıklandığı üzere bu konuda yetki sahibi olması ve işin önemine binaen kombi ve baca bağlantılarını tamamen inceleyip tehlikeli bir durum varsa bu hususu evde bulunan kişiye önermesi, onu uyarması, bu durumu servis fişine yazması gerekirken bu gerekleri yerine getirmediği, baca ve bağlantı aksamını kontrol etmeksizin sadece kombideki arızayı gidermekle yetindiği, dolayısıyla olayın meydana gelmesinde kusurlu olduğu kabul edilmiştir....Dosyadaki birbirlerini doğrulayan rapor içeriklerine göre baca projesine göre şönt baca olarak yapılmıştır. Ancak baca dış cephe duvarın üst yüzeyine bitişik olarak çıkarılmıştır. Çatıya 4,5 metre kala bacada eksen sapması yapılarak baca duvar üzerinden çatıya çıkartılmıştır. Böylece bacanın dış yüzey tarafı ısı yalıtımsız kalmıştır. Baca çekişlerinin düz olması, bacanın düşey konumda bulunması, yüksekliği ve sıcaklığının birbirine orantılı olarak yapılmaması neticeye etki etmiştir. Bacada eksen sapması olarak tam düşey konumdan sapmış olması, bacanın çatıya çıkarken dış yüzeyinin yalıtımlı olmaması nedeniyle yanan gazda belirtilen metrelerde soğuk nedeniyle gaz sıcaklığının düşeceği ve yoğuşma olacağı, yoğuşan gaz nedeniyle baca çekiminin güçleşeceği, dolayısıyla yanan gazların CO bacadan havaya atılmayıp bacadan çıkmayan yanmış gazların aliminyum spiral fleks borudaki deliklerden eve yayılacağı raporlarda açıkça vurgulanıp müteahhit[E.K.K.]'nın kusurlu olduğu kabul edilmiştir.......[P]rojedeki imza da sanık[Y.K.]a ait değildir. Zira projenin mühendis tarafından imzalanması gerekir. Sanık[Y.K.] mühendis değildir. Son olarak tanzim edilerek bilirkişi raporunda da açıklandığı üzere boru kalınlığı projede az gösterilse dahi aradan geçen zaman nedeniyle borunun değiştirilmesi ve günün şartlarına uygun hale getirilmesi gerektiği anlaşıldığından sanık [Y.K.]un olayda kusurunun olmadığı sonucuna varılmıştır.Sanık[F.] suça konu dairedeki doğalgaz tesisatını yapan ... şirketinin sahibi ve sorumlu müdürüdür. ...Bu sanığın kusurlu olduğuna ilişkin raporlar birbiri ile dahi örtüşmemektedir. 2011 tarihli raporda[F.]'nın baca bağlantısını hatalı yapmasından bahsedilmiştir. Halbuki [F.]'nın bu şekilde bir görevi olmadığı gibi uygulaması da söz konusu değildir. Bu nedenle bu rapor [F.] açısından dosya kapsamına uygun bulunmamıştır. Diğer iki raporda yani Cumhuriyet Savcılığına verilen rapor ile 2010 tarihli raporda [F.]'nın uygun malzeme kullanmadığı, bir başka anlatımla bir 1 mm kalınlıkta spiral boru takması gerekirken, 0,5 mm kalınlıkta daha düşük kalitede boru taktığı gerekçesiyle kusurlu olduğu bildirilmiş ise de ; bilhassa 2012 tarihli raporda da açıklandığı üzere [F.] tarafından takılan borunun takılma tarihinden itibaren 7 sene geçmiştir. Aradan geçen zaman zarfında borunun yıpranması normal olduğundan esasen olay tarihinden önce borunun değiştirilmesi gereklidir. Bu durumda [F.]'nın 7 sene önce ince boru taktığı gerekçesi ile ebediyen sorumlu tutulması dosya kapsamına uygun değildir. Bu nedenle[F.] olayda kusursuz kabul edilmiştir...." Verdiği karar uyarınca Ceza Mahkemesi 21/1/2013 tarihinde A. hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusu üzerine ne işlem yapıldığı tespit edilememiştir. Bazı sanık müdafileri, katılan sanık Okşan Rabia Attila müdafii ve katılanlar vekilinin talepleri üzerine temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Dairesi (Ceza Dairesi) 25/9/2014 tarihinde, beraat hükümleri ile sanık E.K.K. hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar vermiştir. Bundan başka binaya ait bacanın hatalı olmasına rağmen projelere uygun olduğu yönünde uygunluk raporu düzenleyip onay veren görevliler hakkında zamanaşımı süresi içinde dava açılmasının mümkün olduğuna işaret eden Ceza Dairesi, hapis cezasının dosya kapsamına ve sanığın kişilik özelliklerine uygun düşmeyen gerekçe ile adli para cezasına çevrilmemesine karar verilmesi nedeniyle sanık E.U. hakkında kurulan hükmün, kiracı olan sanığa yüklenecek kusur bulunmadığı gerekçesiyle katılan sanık Okşan Rabia Attila hakkında kurulan hükmün ve hükümden sonra ölmesi nedeniyle hakkında açılan davanın düşürülmesinde zorunluluk bulunduğu gerekçesiyle sanık Ö. hakkında kurulan hükmün bozulmasına karar vermiştir. Yargıtay ilamını 1/4/2015 tarihinde öğrenen başvurucular 30/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Bozma sonrası yapılan yargılama sonunda Ceza Mahkemesi 6/5/2015 tarihinde sanık Ö. hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine, katılan sanık Okşan Rabia Attila'nın beraatine, sanık E.U.nun neticeten 400 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve projelere uygun olduğu yönünde uygunluk raporu düzenleyip onay veren görevliler hakkında suç duyurusunda bulunmasına karar vermiştir. Anılan karar uyarınca Ceza Mahkemesi 22/5/2015 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusu üzerine ne işlem yapıldığı tespit edilememiştir. Katılanlar vekilinin talebi üzerine temyiz incelemesini yapan Ceza Dairesi 20/3/2017 tarihinde, Ceza Mahkemesince verilen hükmü -vekâlet ücretiyle ilgili bölümünü düzelterek- onamıştır. A. Ulusal Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Taksirle öldürme" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir." Olay tarihinde yürürlükte bulunan 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesi şöyledir:"Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur." 18/4/2001 tarihli ve 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu'nun (Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılması ve Doğal Gaz Piyasası Hakkında Kanun) "Doğal gaz piyasa faaliyetleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"...Dağıtım şirketlerinin yükümlülükleri:...2) Dağıtım şirketleri sorumluluk alanlarında bulunan tüketicilerin talep etmesi halinde, bu tüketicileri sisteme bağlamakla yükümlüdür. Ancak bağlantı yapma yükümlülüğü, şirketin tasarrufu altındaki sistemin bağlantı yapmaya imkan veren kapasitede olmasına ve tüketicinin de kendi üzerine düşen ve dağıtım yönetmeliğinde öngörülen işlemleri yapmasına ve belirleyeceği usul ve esaslara göre, bağlantının teknik ve ekonomik olarak gerçekleşmesinin mümkün olmasına bağlıdır. Bu konuda ihtilaf olması halinde bağlantının teknik ve ekonomik olup olmadığına Kurul karar verir....4) Dağıtım şirketleri, konut, ticarethane ve sanayi dahil tüketicileri doğal gaz kullanmak için yaptırdıkları veya mevcut olan iç tesisatı kendi teknik personeline veya kendi adına çalışan denetim şirketlerine kontrol ettirebilir. İç tesisatın, yayımlanacak iç tesisat yönetmeliğine uygun olmadığının tespiti halinde, şirket gaz vermeyi reddedebileceği gibi vermekte olduğu gazı da kesebilir. Tüketicinin tesisatı uygun hale getirip tekrar başvurması halinde, aynı işlemler tekrarlanır. İç tesisatta yapılacak izinsiz tadilat, uygunsuz ve kötü kullanım, yanlış ve bozuk ekipman kullanılması, proje dışı tesisat yapımı ile tesisatın bakımsızlığı nedeniyle doğabilecek zarar ve ziyanlardan dağıtım şirketleri sorumlu değildir...." 18/9/2002 tarihli ve 24880 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Doğal Gaz Piyasası İç Tesisat Yönetmeliği'nin maddesi, maddesinin ilgili bölümü, maddesi ve geçici maddesi şöyledir:"StandartlarMadde 5- İç tesisatın tasarımı, yapımı, yerleştirilmesi, kontrolü, işletmeye alınması ve işletilmesi ile ilgili olarak TS, EN, ISO, IEC standartlarından herhangi birine, bu standartlarda yoksa, TSE tarafından kabul gören diğer standartlara uyulması zorunludur. Standartlarda değişiklik olması halinde; değişiklik getiren standart, uygulanan standardın iptal edilmesi veya yürürlükten kaldırılması halinde ise yeni standart geçerli olur. İç tesisatta, standart belgesine sahip olmayan malzeme kullanılamaz. İç tesisatta meydana gelebilecek gaz kaçak veya kazalarına karşı alınacak önlemler hususunda da anılan standartlar geçerlidir. Hak ve yükümlülüklerMadde 6- Müşteri, iç tesisatı veya mevcut iç tesisatta yapılacak tadilatı, bedeli karşılığında sertifika sahibine projelendirir, inşa ettirir.Müşteri tarafından yaptırılan iç tesisatın proje onayı, yapım uygunluk kontrolü ve işletmeye alınması, dağıtım şirketinin yükümlülüğündedir. Dağıtım şirketi kontrol yükümlülüğünü, kendi teknik personeli veya sorumluluğu kendisinde kalmak kaydıyla kendi adına çalışan sertifika sahibi denetim şirketleri aracılığı ile yerine getirebilir.Dağıtım şirketi, sorumluluk bölgesi içinde yaptığı veya yaptırdığı kontrol sonucunda, iç tesisatı uygun bulmaması halinde; doğal gaz verilmesini reddedebileceği gibi, mevcut iç tesisat için vermekte olduğu doğal gazı da kesebilir. Müşteri, iç tesisatını uygun hale getirip tekrar başvurduğu takdirde, yapılacak kontrol neticesinde iç tesisatın uygun olduğunun tespiti durumunda, dağıtım şirketi doğal gaz vermekle yükümlüdür....İç tesisatta yapılacak izinsiz tadilat, uygunsuz ve kötü kullanım, yanlış ve bozuk ekipman kullanılması, proje dışı tesisat yapımı ile tesisatın bakımsızlığı nedeniyle doğabilecek zarar ve ziyandan dağıtım veya iletim şirketleri sorumlu değildir.İç tesisatta meydana gelebilecek gaz kaçağı veya kazalara karşı alınacak önlemler hususunda müşterilerin bilgilendirilmesi; ilgisine göre dağıtım şirketi veya iletim şirketinin sorumluluğundadır. Söz konusu önlemlerin alınması ise müşterinin yükümlülüğündedir.Dağıtım şirketleri, iletim şirketleri, sertifika sahipleri ve müşteriler Kurul tarafından yapılan düzenlemelere uymak zorundadır.Diğer hükümlerMadde 7- Dağıtım ve iletim şirketleri, bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla, iç tesisatla ilgili diğer hususları Kurum onayı ile düzenleyebilir.Geçici Madde 1- İç tesisatla ilgili mevcut uygulamalar, bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl geçerli olup, bu tarihten sonra yapılacak uygulamalar, bu Yönetmelik hükümlerine uygun olmak zorundadır.YürürlükMadde 8- Bu Yönetmelik 2/11/2002 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girer." 3/11/2002 tarihli ve 24925 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Doğal Gaz Piyasası Dağıtım ve Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği'nin , , , ve maddelerinin olay tarihinde yürürlükte olan hâllerinin ilgili kısımları şöyledir:"BağlantıMadde 36- (Değişik: RG-06/08/2004-25545)Dağıtım şirketi, sorumluluk alanında bulunan tüketicileri talep etmeleri halinde, dağıtım şebekesine bağlamakla yükümlüdür. Ancak bağlantı yapma yükümlülüğü, dağıtım şirketinin tasarrufu altındaki sistemin bağlantı yapmaya imkan veren kapasitede olmasına ve bağlantının teknik ve ekonomik olarak mümkün olması yanında talep sahibinin ilgili mevzuatta öngörülen işlemleri yapmasına bağlıdır. Dağıtım şirketinin, sorumluluk alanı dışına bağlantı yapabilmesiKurul izni ile mümkündür. Dağıtım şirketine yapılacak bağlantı talepleri; bağımsız bölüm maliki, binanın veya tesisin sahibi ya da bunların yetkili temsilcilerince yapılır. Dağıtım şirketi, bağlantı talebini en geç on beş gün içinde değerlendirir ve talebi uygun bulması durumunda bağlantının gerçekleştirilmesi için gereken işlemleri yapar, uygun bulmaması halinde ise gerekçelerini yazılı olarak talep sahibine bildirir. Talebi uygun bulunan talep sahibi ile bağlantı anlaşması imzalanır....Bağlantı talebi reddedilen talep sahibi, dağıtım şirketinin kararının kendisine ulaştığı tarihten itibaren altmış gün içinde Kuruma yazılı olarak başvurarak bağlantının teknik ve ekonomik olarak mümkün olup olmadığının tespitini isteyebilir. Kurul, dağıtım şirketinin konu hakkındaki savunmasını aldıktan sonra, bu maddede belirtilen esasların ihlal edildiğinin tespit edilmesi halinde, dağıtım şirketi Kurulun bu konuda vereceği karara uymak zorundadır....İç Tesisat Onayı ve İşletmeye AlınmasıMadde 37- (Başlığıyla birlikte değişik: RG-06/08/2004-25545)İç tesisatların projelendirilmesi ve yapımı, bağımsız bölüm maliki, binanın veya tesisin sahibi ya da bunların yetkili temsilcileri tarafından sertifika sahiplerine yaptırılır. Sertifika sahibi firma ile başvuru sahipleri arasında yapılacak işin kapsamı ve koşullarını belirleyen bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmenin bir sureti sertifika sahibinin projenin onayı için dağıtım şirketine vereceği müracaat dosyasında yer alır. İç tesisat ve/veya dönüşüm projesinin dağıtım şirketince onaylanmasından sonra iç tesisatı yapacak olan firma sözleşme kapsamındaki tüm yükümlülüklerini sigortalatır ve bununla ilgili belgeler dağıtım şirketine teslim edilmeden iç tesisatın yapımına başlanmaz....Dağıtım şirketi, yaptırılan iç tesisatı ilgili mevzuat hükümlerine göre, tesisatın kontrol ve onayı için kendisine yapılan müracaat tarihinden itibaren en geç on gün içinde kendi teknik personeline veya iç tesisatı yapan firma dışında kendi adına çalışan sertifika sahiplerine kontrol ve test ettirir ve uygun bulması halinde onaylar. Uygun bulmaması halinde ise, tespit edilen hata ve eksiklikler giderildikten sonra, kontrol ve testlere ilişkin işlemler yeniden yapılır. İç tesisatın işletmeye alınması; ilk abonelik sözleşmesinin imzalanmasından sonra sistemin yakıcı cihaz dahil çalışır durumda olması şartıyla, dağıtım şirketi yetkilisi, iç tesisatı yapan firma yetkilisi ve müşterinin birlikte imzaladığı bir tutanakla kayıt altına alınır. Bu işlemlerle ilgili dağıtım şirketlerinin alacağı bedellerin hesaplanmasına ilişkin usul ve esaslar, her yıl tarife önerisi ile birlikte dağıtım şirketi tarafından Kuruma önerilir ve Kurul tarafından belirlenir.KokulandırmaMadde 59- Dağıtım şirketi, doğal gaz kaçaklarının fark edilebilmesini sağlamak amacıyla doğal gazı kokulandırır. Kokulandırma, ilgili mevzuat ve standartlar doğrultusunda yapılır ve en az ayda bir kez test edilir.Kaçak tespiti ve kontrolüMadde 60- Dağıtım şirketi, güvenlik açısından olası kaçakların tespiti ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması amacıylaaltı aydan kısa periyotlarda ilgili mevzuat ve standartlara uygun olarak kaçak kontrolü yapar ve sonuçlarını kayıt altına alır.Kaçak kontrolleri, özel olarak yakınından alçak basınçlı dağıtım hattı geçen altyapı, demiryolu, kanal, kanalet, altyapı tesis kesişmeleri gibi özel geçiş noktaları da dahil, şebekenin tamamında uygun doğal gaz dedektörleri kullanılarak yapılır. Söz konusu kontrollerde uygun ölçekli haritalar ile halihazır projeler kullanılır ve kaçak kontrol kayıtları bu projelerdeki gösterimler dikkate alınarak yapılır....Acil müdahaleMadde 61-Dağıtım şirketi, arızalara, şebeke özelliklerini dikkate alarak zamanında müdahale ve etkin bir çözüm sağlayacak acil müdahale organizasyonunu kurmak zorundadır. Oluşturulan acil müdahale merkezinde, acil ihbar için özel servis numarasını arayan kişiye, en geç üçüncü çalışta otomatik santral olmadan cevap verebilecek yeterli sayıda telefon hattı bulundurulur. Ayrıca, söz konusu merkezde yeterli sayıda tam teşekküllü acil müdahale aracı ile bunların çalışması için yeterli sayıda eğitimli personel bulundurulur.Dağıtım şirketi, doğal gazla ilgili her türlü tesis ve cihazların üzerine doğal gaz acil özel servis telefon numarasını da içeren ikaz ve işaret levhaları yerleştirir.Dağıtım şirketi, ihbarları kayıt edecek personeli ve kullanılacak acil müdahale araçlarından en az birini personeli ile birlikte yirmi dört saat hazır durumda tutar. Acil müdahale gerektiren ihbarlara en geç on beş dakika içinde ulaşacak organizasyonu yapar, arıza sayısı ve sıklığına bağlı olarak yeterli sayıda bakım-onarım personelinin iş başında olmasını sağlar.Dağıtım şirketi, acil müdahale personelini, arıza tespiti ve onarım, ekipman ve araçların kullanımı, kazadan korunma ve iş emniyeti tedbirleri, belli bir sürede tespit edilemeyen veya giderilemeyen arıza hallerinde uygulanacak usuller konusunda eğitir veya eğitim almalarını temin eder.Acil müdahale merkezi; ihbarda bulunan kişileri, ihbar konusu olay karşısında nasıl davranacakları ve acil müdahale ekibinin kaç dakika içinde olay yerine ulaşabileceği gibi hususlarda bilgilendirir. Gerektiğinde güvenlik, itfaiye ve acil sağlık merkezleri ile bağlantı kurar.Dağıtım şirketi, doğal gaz ihbarlarına ilişkin kayıtlarında asgari olarak aşağıdaki hususlara yer verir ve kayıtları muhafaza eder;a) İhbarı yapan kişinin adı, ihbarın yapıldığı tarih ve saat,b) İhbar konusu arızanın olduğu adres,c) İhbarı kaydeden personel ile ihbara müdahale eden ekibin isim ve görevleri,d) İhbar sahibine yapılan bilgilendirme ile alınan tedbir ve yapılan uygulama.Müşteriler, acil durumlarda, acil müdahale merkezine bilgi verir ve yardım ister. Müşteriler, doğal gaz kaçak ve kazalarına karşı alınacak önlemlere ilişkin ilgili mevzuata ve dağıtım şirketinin kurallarına uyar.Acil müdahale hizmetleri ücretsiz verilir. Ancak, acil müdahale sonucunda iç tesisatta yapılacak tamir ve tadilat müşterinin sorumluluğundadır." Türk Standardları Enstitüsü (TSE) tarafından hazırlanan TS 7363 "Doğal Gaz-Bina İç Tesisatı Projelendirme ve Uygulama Kuralları" standardının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihten itibaren 1 ay sonra üretim ve satış safhalarında mecburi olarak uygulanmasına ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanlığının (Ölçüler ve Kalite Kontrol Genel Müdürlüğü) Mecburi Standart-91/54-55 sayılı tebliği, 22/5/1991 tarihli ve 20878 Mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Anılan standartta; binalardaki doğal gaz tesisatının gaz işletmesine ait dağıtım şebekesi borusuna yapılan bağlantı yerinden doğal gaz tüketim cihazlarına kadar olan kısımda bulunan doğal gaz tesisleri ile atık gaz çıkış borusu ve bacalardan oluşan tesisatın bütünü olduğu ifade edilmiş olup kullanılacak boruların kalınlığı, çapı ve malzemenin cinsi dâhil iç tesisatın projelendirme ve uygulanmasına dair pek çok ölçün belirtilmiştir. TSE tarafından 13/4/2006 tarihinde TS 7363/T1, 30/11/2006 tarihinde ise TS 7363/T2 olarak tadil edilen TS 7363 standardı, 4/12/2008 tarihinde tadilleriyle birlikte iptal edilmiştir. Doğal gaz teslim noktasından beslenen ve bina ve/veya arsa içine tesis edilen, doğal gaz cihazlarına, bu cihazları besleyen gaz tesisatına, yanma sonucu meydana gelen atık gazlara ait duman bacası ve kanallarına ait proje ve detaylarının düzenlenmesi, yerleştirilmesi ile doğal gaz tesisatı denendikten sonra işletmeye alınması, iç tesisatta meydana gelmesi muhtemel gaz kaçakları durumunda uyulması gereken kuralları kapsayan 4/12/2008 tarihli TS 7363 standardı 9/1/2017 tarihinde, 9/1/2017 tarihli TS 7363 standardı ise 21/5/2018 tarihinde TSE tarafından iptal edilmiştir. 21/5/2018 tarihinde yeni standart belirlenmiştir.B. Uluslararası Hukuk Konuyla ilgili uluslararası hukuka ilişkin bilgiler Anayasa Mahkemesinin Dilek Genç ve diğerleri başvurusu ([GK], B. No: 2014/3944, 1/2/2018) hakkında verdiği kararda yer almaktadır (anılan kararda bkz. §§ 33-39).
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7274
Başvuru, yaşamı korumak için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılmaması ve lüzumlu idari tedbirlerin alınmaması sonucu meydana gelen ölümler hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, cinsel saldırı isnadıyla ilgili soruşturmanın etkili şekilde yürütülmediği ve sonuçta hukuka aykırı olarak kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, İstanbul Barosuna kayıtlı bir avukattır. Başvurucu vekili 29/11/2018 havale tarihli dilekçeyle Av. A.Ç.nin, stajyer avukat olarak bürosunda çalışan başvurucunun cinsel dokunulmazlığına karşı eylemlerde bulunduğunu açıklayarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) şikâyette bulunmuştur. Başsavcılığa sunulan dilekçede; A.Ç.nin 13/6/2018 tarihinde işle ilgili görüşmek için odasına çağırdığı başvurucuya karşı cinsel saldırı niteliğinde eylemlerde bulunduğu, başvurucunun bu olayı aynı büroda çalıştığı Av. İ. ile paylaştığı, İ.nin de başvurucuya A.Ç.nin kötü niyetli olduğunu düşünmediğini, şefkatle yaklaşıyor olabileceğini söylediği ifade edilmiştir. Bununla birlikte A.Ç.nin 17/7/2018 tarihine kadar cinsel saldırı niteliğindeki eylemlerine devam ettiği, son olarak anılan tarihte odasına çağırdığı başvurucuya zorla sarıldığı, başvurucunun göğsünü tuttuğu, onu öptüğü ve ancak başvurucunun ısrarla karşı çıkması üzerine eylemlerine son verdiği iddia edilmiştir. Ayrıca başvurucunun A.Ç.nin odasından ayrılarak yaşadıklarını İ.ye anlattığı, İ.nin de bu durumu aynı büroda birlikte çalıştıkları Av. A.G. ile paylaştığı açıklanmıştır. Anılan şikâyet dilekçesinde, başvurucunun 6/8/2018 tarihli dilekçeyle A.Ç.yi İstanbul Barosu Başkanlığına şikâyet ettiği belirtilmiştir. Ayrıca başvurucunun olay nedeniyle psikolojik destek almaya ve ilaç tedavisine başladığı, bu kapsamda İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığına başvurarak 30/10/2018 tarihli tıbbi belgeleme ve bilimsel değerlendirme raporu (sağlık raporu) aldığı ifade edilmiştir. Bu raporda başvurucunun maruz kaldığı cinsel saldırı nedeniyle travma sonrası stres bozukluğu yaşadığının, sağlığının ve algılama yeteneğinin basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte bozulduğunun, psikiyatrik takip ve tedavisine devam edilmesi gerektiğinin bildirildiği açıklanmıştır. Bununla birlikte dilekçede, olayın gerçekleştiği büroda kamera sisteminin bulunduğu ve 17/7/2018 tarihinde başvurucunun A.Ç.nin odasından telaşla ayrıldığına dair görüntünün bu sisteme kaydedildiğine vurgu yapılmıştır. Dilekçenin ekinde başvurucu hakkında düzenlenen sağlık raporuna, Av. İ.nin İstanbul Barosu Başkanlığına hitaben yazdığı ve özetle başvuruya konu olay nedeniyle işine son verildiğini açıklayan yazıya, başvurucunun A.Ç.yi İstanbul Barosu Başkanlığına şikâyet ettiği 6/8/2018 tarihli dilekçeye yer verilmiştir. Başsavcılığa hitaben yazılan dilekçede şikâyet konusu olayın delilleri olarak tanık beyanları, sağlık raporu, İ.nin İstanbul Barosu Başkanlığına hitaben yazdığı dilekçedeki beyanı, kamera kaydı ve baro soruşturma dosyası gösterilmiştir. Sağlık raporunda; başvurucunun 19/7/2018 tarihinde yapılan muayenesinde fiziksel travma bulgusuna rastlanmadığı, buna bağlı olarak ruhsal travma bulgularının önem kazandığı, bu kapsamda travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı ve yaşadıklarının aktardığı olayla ilişkili olduğu kanaatine varıldığı tespiti yer almıştır. Raporda ayrıca başvurucunun sağlığının ve algılama yeteneğinin basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek nitelikte bozulduğu, psikiyatrik takip ve tedavisine devam edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu husustaki değerlendirmelerin ilgili kısmı şu şekildedir:"Kişi olay öyküsünde elbiseli bölgeden vücudunun bel ve meme bölgesini elle dokunma ve okşama, boynundan öpme şeklinde birden fazla kez cinsel saldırıya maruz kaldığını belirttiği,2018 tarihinde tarafımızdan yapılan muayenesinde olaya ait herhangi bir travma bulgusuna rastlanmadığı, bu koşullarda ruhsal travma bulgularının olayın değerlendirilmesinde ve tanı sürecinde önem kazandığı,İstanbul Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nın 23,2018 tarih ve 68389083/1426 sayılı ruhsal durum değerlendirme raporunda; Aysu YENİDÜNYA'nın yapılan ruhsal durum değerlendirmesinde saptanan ruhsal belirtiler ile Travma Sonrası Stres Bozukluğu yaşadığına ve yaşadıklarının aktarmış olduğu olayla ilişkili olduğu kanaatine varıldığının BİLDİRİLDİĞİ,Ruhsal durunı değerlendirmelerinde saptanan ruhsal travma bulgularının;a) Kişinin aktardığı öykü ile UYUMLU BULUNDUĞU,b) Yaşamsal tehlikeye neden OLMADIĞI,e) Sağlığının ve algılama yeteneğinin basit tıbbi müdahale ile GİDERİLEMEYECEK nitelikte bozulmasına neden OLDUĞU,d) Psikiyatrik takip ve tedavisine devam cdilmesi gerektiği kanaatimizi bildirir tıbbi belgeleme ve bilimsel değerlendirme raporudur." Başvurucu ile aynı büroda avukat olarak çalışan İ., İstanbul Barosu Başkanlığına hitaben yazdığı yazıda; başvurucunun 17/7/2018 tarihinden önce A.Ç.nin kendisinin cinsel dokunulmazlığına karşı eylemlerde bulunduğunu söylemesine karşın bunun yanlış anlaşıldığını düşündüğünü belirtmiştir. Aynı yazıda 17/7/2018 tarihinde başvurucunun ağlayarak odasına geldiğini, birlikte bürodan çıktıklarını, başvurucunun A.Ç.nin zorla sarıldığını, göğsünü tuttuğunu ve kendisini öptüğünü söylediğini, durumu aynı büroda birlikte çalıştıkları Av. A.G.ye anlattıklarını, başvurucunun bu konuşmadan sonra büroya dönmek istemediğini ve oradan ayrıldığını ifade etmiştir. Ayrıca Av. İ., başvurucunun büroya dönmemesi ve yasal yollara başvurmak istemesiyle ilgili olarak görüşünün sorulması üzerine kadının beyanını esas alacağını ve yasal yollara başvurması hâlinde başvurucunun yanında olacağını ifade ettiğini ve bu sebeple ihbar süresinin dolması beklenmeden işine son verildiğini açıklamıştır. Soruşturma kapsamında ifadesine başvurulması için 27/5/2019 tarihinde düzenlenen çağrı kâğıdı A.Ç.ye gönderilmiştir. Bu kapsamda A.Ç. 10/6/2019 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından şüpheli sıfatıyla dinlenmiştir. Şüpheli ifadesinde; avukatlık bürosundaki fiziki şartların şikâyete konu olayın gerçekleşmesine uygun olmadığını, bu hususta İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünden emekli öğretim üyesi tarafından düzenlenen bilimsel mütalaayı soruşturma dosyasına sunduğunu, başvurucunun erkek arkadaşı nin talep etmesi üzerine aynı büroda birlikte çalıştığı Av. A.G. ile bir görüşme yapıldığını, bu görüşmede nin "Ben Aysu'yu vazgeçirmek istiyorum, bana yol gösterin, yardımcı olun, nasıl vazgeçirebiliriz?" şeklinde söylemlerde bulunarak bir menfaat beklentisi içinde olduğu izlenimi bıraktığını beyan etmiştir. Ayrıca şüpheli, 17/7/2018 tarihinde odasına gelen başvurucunun bir hafta önce kedisinin hastalanması nedeniyle çok üzgün göründüğünü ve "Sizin de kediniz var beni en iyi siz anlarsınız." dediğini iddia etmiştir. Bununla birlikte şüpheli 2/7/2018 ile 9/7/2018 tarihleri arasında Yunanistan'da bulunduğunu savunmuştur. Şüphelinin savunmasının tespit edilmesinden sonra herhangi bir soruşturma işlemi yapılmaksızın 24/10/2019 tarihinde şüpheli hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Kararda; başvurucunun şikâyet dilekçesindeki beyanına, şüphelinin savunmasına ve sağlık raporundaki bazı tespitlere yer verilmiştir. Başsavcılık anılan raporda başvurucunun travma sonrası stres bozukluğu yaşadığının ve yaşadıklarının aktarmış olduğu olayla ilişkili olduğu kanaatine varıldığının bildirildiğini açıklamıştır. Buna rağmen İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 19/7/2018 tarihinde yapılan muayenesinde başvurucunun vücudunda herhangi bir fiziksel travma bulgusuna rastlanmadığına ve olaya ilişkin görgü tanığı bulunmadığına vurgu yapılarak kamu davası açmaya yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilemediği gerekçesiyle karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir: "Müşteki tarafından 19/07/2018 tarihine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine, patronu tarafından cinsel saldırıya maruz kaldığı iddiasıyla başvurduğu, yapılan adli tıbbi değerlendirilmesinde;1-Öyküsünde elbiseli bölgeden vücudunun bel ve meme bölgesini elle dokunma ve okşama, boynundan öpme şeklinde birden fazla kez saldırıya maruz kaldığını belirttiği, 19/07/2018 tarihinde yapılan muayenesinde olaya ait herhangi bir fiziksel travma bulgusuna rastlanmadığı, bu koşullarda ruhsal travma bulgularının değerlendirilmesi gerektiği, 2-İstanbul Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalının 23/10/2018 tarih ve 68389083/1426 sayılı ruhsal durum değerlendirme raporunda, ruhsal durum değerlendirmesinde saptanan ruhsal belirtiler ile Travma sonra stres bozukluğu yaşadığına ve yaşadıklarının aktarmış olduğu olayla ilişkili olduğu kanaatine varıldığının bildirildiği görülmüştür.Müştekinin şikayet dilekçesi, şüpheli ifadesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 19/07/2018 tarihinde yapılan muayenesinde olaya ait herhangi bir fiziksel travma bulgusuna rastlanmadığının bildirilmesi, müştekinin olaya ilişkin görgü tanığı bulunmadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde;Şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine dair ve hakkında kamu davası açmaya yeterli şüphe oluşturacak müştekinin soyut iddiası dışında başkaca delil elde edilemediği..." Başvurucu vekili 10/12/2019 tarihli dilekçeyle kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararına itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde; diğer hususların yanında eksik soruşturma sonucunda gerekçesiz olarak karar verildiği, bu kapsamda yaklaşık bir yıl süren soruşturma boyunca sadece şüpheli ifadesinin alındığı, müştekinin ve şikâyet dilekçesinde ismi geçen tanıkların beyanlarına başvurulmadığı, kamera kayıtlarının teminine ilişkin olarak yeterli ve usulüne uygun bir araştırma yapılmadığı belirtilmiştir. Bunun dışında olay yerinde keşif yapılmaksızın bilimsel ve objektif niteliği olmayan ve somut olayla ilgisi bulunmayan özel mütalaaya itibar edildiği, şüphelinin başvurucunun stajyer olarak çalıştığı avukatlık bürosunun sahibi ve yaş olarak büyüğü olmasına bağlı olarak ortaya çıkan eşitsiz durumunun dikkate alınmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca başvurucunun mağduru olduğu suça ilişkin anlatımı dikkate alındığında vücudunda fiziksel travma bulgusuna rastlanmamasının doğal bir netice olduğunun değerlendirilmediği, bu kapsamda başvurucunun travma sonrası stres bozukluğu yaşadığına dair tespitin dikkate alınmadığı, sağlık raporunda yer verilen fiziksel travma hususundaki belirlemeye dayanılarak karar verildiği ileri sürülmüştür. Anılan itirazı, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) incelemiştir. Hâkimlik 16/12/2019 tarihinde, ayrıca bir açıklama yapmaksızın kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğunu, kararın gerekçesine göre yerinde olduğunu ve başvurucu vekilinin itiraz sebeplerinin yerinde olmadığını açıklayarak itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu -bildirimine göre- bu kararı 18/12/2019 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu 17/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3277
Başvuru, cinsel saldırı isnadıyla ilgili soruşturmanın etkili şekilde yürütülmediği ve sonuçta hukuka aykırı olarak kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, başvurucunun altı aylık oğlunun Aydın Devlet Hastanesinde vefat etmesi üzerine ilgili doktorlar hakkında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmanın etkili bir şekilde yürütülmediği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 14/6/2013 tarihinde yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 18/4/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 6/5/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına, başvuru belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar verilmiştir. Bakanlığa başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 13/7/2015 tarihli görüş yazısı başvurucu vekiline 24/7/2015 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu vekili 10/8/2015 havale tarihli beyan dilekçesini on beş günlük yasal süresi içinde sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun Oğlu Zeki Sayın’ın Ölümü Başvurucunun 22/6/2011 doğumlu oğlu Zeki Sayın, 9/12/2011 tarihinde saat 15’te ateş, öksürük ve nefes almada zorluk şikâyetleri ile Aydın Devlet Hastanesine (Hastane) götürülmüştür. Çocuk Hastalıkları Polikliniğinde Dr. S.O. tarafından muayene edilen Zeki Sayın, akut bronşiolit ön tanısıyla çocuk kliniğine yatırılmıştır. 9/12/2011 tarihinde Hastaneye yatırılan Zeki Sayın, 13/12/2011 tarihinde Dr. S.O. tarafından taburcu edilmiştir. Hastanenin 9/12/2011 giriş ve 13/12/2011 çıkış tarihli epikrizinde özetle 9/12/2011 tarihinde ateş, öksürük ve nefes almada zorluk şikâyetleri ile Hastaneye getirilen Zeki Sayın’ın ileri tetkik ve tedavi için çocuk servisine yatırıldığı, hastada gribal enfeksiyon sonrası bronşiolit bulunduğunun düşünüldüğü, üçüncü günde hastanın şikâyetlerinde azalma olduğu, ishal şikâyeti olmasına rağmen kusması düzelen ve solunum sıkıntısı olmayan hastanın ishal tedavisinin düzenlenerek taburcu edildiği belirtilmektedir. İshal şikâyetinin düzelmemesi üzerine aynı gün saat 50’de Hastaneye götürülen hasta, çocuk acil servisi doktorlarından F.K. tarafından muayene edilmiştir. 13/12/2011 tarihli ve 211 sıra No.lu hasta triyaj kartına özetle aynı gün içinde ve dört beş saat kadar önce hastaneden taburcu olduğu, dört gün hastanede yattığı, tedavileri verilerek taburcu edildiği, şikâyetlerin geçmemesi durumunda kontrole gelmesinin önerildiği, hastanın ateşinin 37 derece olduğu, ishalinde kan olmadığı, genel durumunun iyi olduğu, kusmasının bulunmadığı; batın muayenesinin, ense sertliğinin, boğaz bakısının ve akciğer seslerinin normal olduğu kaydedilmiştir. Gaita tahlilinde parazit kist ve trofozoit yumurtasının görülmediği, 15-20 lökosit görüldüğü tespit edilmiş; hasta, taburcu olduğu sırada verilen ilaçlara devam edilmesi önerisiyle eve gönderilmiştir. Geceleyin aniden fenalaşan hasta, 14/12/2011 tarihinde saat 31’de Hastanenin çocuk acil servisine götürülmüştür. Şok tablosunda Hastaneye getirilen Zeki Sayın, olay günü çocuk acil servisinde nöbetçi olan Dr. F.K. ile olayın ciddiyeti üzerine müdahale için çağrılan Dr. S.O., Dr. F.Ç.K. ile Dr. G.nin çabalarına rağmen vefat etmiştir. Hasta triyaj kartına özetle hastanın kusmasının olmadığı, ishalinin bulunduğu, ateşinin 39 derece olduğu, Dr. S.A.ya haber verildiği ve hastaya müdahalede bulunulduğu belirtilmektedir. Hastanenin 14/12/2011 tarihli ve 26586 sayılı genel adli muayene raporunda “…Hasta şok tablosunda, acil ishal dışında şikayet bildirmediği, geldiğinde agonize, solunumu yüzeyel, gasping şeklinde, Nb.40/dk, filiform alınıyor, pupiller myotik, geldiğinde dolaşım kollabsı düşünüldüğü, intrakranialhemoraji?, metabolik hastalık ?, sepsis?, GD:kötü, bilinç.kapalı, TA.alınamadığı, Nb.40/dk, pupiller myotik, hiçbir tetkik alınamadığı, CRP, TIT, kan KAB istenildiği, tabloda ani gelişen hızlı bozulma nedeni ile adli rapor düzenlenecek, gelişinde damar yolu dahi açılamadığı, CPR uygulandığı, tüm müdahalelere rağmen ex kabul edildiği...” kayıt edilmiştir. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı Tarafından Yürütülen Soruşturma Başvurucunun oğlu Zeki Sayın’ın ölümü üzerine Aydın Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/16261 Soruşturma sayılı dosyası ile resen soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu da oğlunun vefat etmesinde ihmalleri olduğundan bahisle Dr. F.K. ve Dr. S.O. ile denetim görevini yerine getirmediğini iddia ettiği başhekim hakkında şikâyetçi olmuştur. Başvurucu, 20/1/2012 tarihinde Aydın Cumhuriyet Başsavcılığına müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde oğlunun 9/12/2011 ile 13/12/2011 tarihleri arasında Hastanede yatarak tedavi gördüğünü, 13/12/2011 günü saat 00 sularında ilaç yazılarak taburcu edildiğini, ishal şikâyeti ile aynı gün Hastaneye götürdüğü bebeği akşam 00 civarında eve getirdiğini, evde geçen süre içinde bebeğin ishalinde bir düzelme olmadığını, su kaybetmesi nedeniyle bebeğe mama yapıp yedirmeye çalıştıklarını, ayrıca 00 ile 00 saatleri arasında gazozun gazını aldıktan sonra içine bir bebek aspirini koyarak biberonla çocuğa verdiklerini, bebeğin genel durumunda hiçbir düzelme olmaması üzerine 00 sularında bebeği tekrar Hastane Acil Servisine götürdüklerini, akşam acil servise geldiklerinde daha öncesinde de olduğu gibi Dr. F.K.nin müdahale ettiğini, Dr. F.K.’nin Dr. S.O.yu arayıp acil servise çağırdığını, doktorlara maddi durumunun iyi olduğunu, dışarıdan doktor getirilmesi gerekiyorsa veya bebeğin ambulansla sevki gerekiyorsa karşılayabileceğini söylemesi üzerine kendisinin odadan çıkarıldığını ve dışarıda beklerken bebeğin acil servisin hemen karşısında bulunan bir odaya götürüldüğünü, orada damar yolunun bulunmaya çalışıldığını ve bir iki saat sonra vefat ettiğinin söylendiğini belirtmiştir. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 27/1/2012 tarihli yazısı üzerine Aydın Adli Tıp Şube Müdürlüğünce hazırlanan 27/1/2012 tarihli raporun sonuç kısmında, Zeki Sayın'ın yapılan ölü muayenesi, klasik otopsi ve incelenen tıbbi kayıtlarından kesin ölüm sebebi tespit edilememekle birlikte muhtemel ölüm sebebinin solunum yolu enfeksiyonu, dehidratasyon veya reye sendromu olabileceği, dosyanın İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Birinci İhtisas Dairesine gönderilerek konu ile ilgili olarak buradan görüş sorulmasının gerekeceği yönünde görüş bildirilmiştir. Anılan rapor sonrasında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Zeki Sayın’ın kesin ölüm sebebi Adli Tıp Kurumundan sorulmuş, bunun üzerine Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu 5/9/2012 tarihli rapor ile başvurucunun ifadesini, hastanın durumuna ilişkin tıbbi belgeleri ve olay hakkında düzenlenen tutanakları dikkate alarak bebeğin travmatik tesirle, veya zehirlenerek öldüğüne ilişkin tıbbi delillerin bulunmadığı, bebeğin ölümünün gastroenterite bağlı sıvı elektrolite kaybı ile akciğer enfeksiyonu sonucu meydana gelmiş olduğu mütalaasında bulunmuştur. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, 5/11/2012 tarihli yazı ile hastalığın tanısında gecikme olup olmadığı, ölüm olayının tıbbi uygulama hatasından kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hastalığın takibi ile karar ve uygulama aşamalarında herhangi bir hata, ihmal veya meslek ve sanatta acemiliğin bulunup bulunmadığı, bu yönde bir hata bulunması hâlinde hatanın hangi hekimden veya kimlerden kaynaklandığı, ölümün meydana gelmesinde kimlerin kusurlu olduğu konularında rapor hazırlanmasını Adli Tıp Kurumu Başkanlığından istemiştir. Anılan talep üzerine Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulu, 21/11/2012 tarihli yazıyla Aydın Cumhuriyet Başsavcılığından çocuğun 9/12/2011 tarihinden 13/12/2011 tarihine kadar tedavisini yapan hekimler ile 13/12/2011 tarihinde taburcu edildikten dört beş saat sonra tedavisini yapan hekimlerin ifadelerinin ve çocuğun 13/12/2011 tarihinde taburcu edildikten dört beş saat sonra yeniden Hastaneye başvurusu sırasında çocuğun fiziki muayene bulgularını ve taburculuk sırasında reçete edilen ilaçları içerir acil poliklinik notunun gönderilmesini talep etmiştir. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, 3/1/2013 tarihli yazı ile Aydın Valiliğinden bebeğin tedavisini yapan hekimler hakkında 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca ön inceleme yapılması ve neticesinde verilecek kararın tarafına gönderilmesi talebinde bulunmuştur. Aydın Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğü, 15/1/2013 tarihli ve 398 sayılı yazı ile Uzm. Dr. Ö.yi ön inceleme raporunu hazırlamak üzere görevlendirmiştir. Uzm. Dr. Ö., vefat eden bebek ile 9/12/2011-14/12/2011 tarihleri arasında ilgilen doktorları ve bazı hemşireleri dinlemiş, vefat eden bebekle ilgili Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinden bilirkişi görüşü almış ve elde ettiği veriler doğrultusunda şüpheliler hakkında soruşturma izni verilmemesi yönünde görüş bildirmiştir. Aydın Valiliği, 26/2/2013 tarihli ve 24 No.lu kararında “… İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Tıbbi Farmakoloji Uzmanları Bilirkişi raporunda; bu şekilde hızlı metabolik dengenin bozulup, karaciğer fonksiyon testlerinin aşırı yükselmesine, anemi, hafif trombositopeni gibi hematolojik tablonun bozulmasına, böbrek fonksiyonlarının yükselmesine ve şok tablosu ile multi organ yetmezliği kliniğine, hastaya verilen aspirin alımına bağlı reye veya reye-like sendromuna (akut ansefalopati, karaciğer yetmezliği) bağlı olabileceğinin belirtildiği; adı geçen hastanın vefat ettiği güne kadar yapılan tüm fiziki muayene ve tetkik sonuçlarında herhangi bir bilimsel yanlışlık, kusur veya ihmallerinin olmadığı, görevi ihmal ettikleri iddiasını doğrulayıcı somut bir bilgi ve belgeye de ulaşılamadığı …” gerekçeleriyle ilgili doktorlar hakkında soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir. Başvurucu, 14/3/2013 tarihli dilekçe ile reye sendromunun gerçekleşebilmesi için içinde salisilat bulunan maddenin aşırı miktarda alınması gerektiğini ancak vefat eden oğlunun kanında bulunan salisilat miktarının normal değer aralığında olduğunu, bu yüzden ölüm sebebinin reye sendromu olmadığını, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun 5/9/2012 tarihli raporunda ölüm sebebinin gastroenterite bağlı sıvı elektrolite kaybı ile akciğer enfeksiyonu olarak gösterildiğini, Aydın Valiliğinin kararında bu rapordan hiç bahsedilmeyerek çelişkili bir durumun ortaya çıktığını belirtmiş; Aydın Valiliğinin kararının kaldırılması talebinde bulunmuştur. Aydın Bölge İdare Mahkemesi 4/4/2013 tarihli ve E.2013/62, K.2013/66 sayılı kararda “…Ön inceleme raporu ve eki belgelerin, isnat edilen suçtan dolayı Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlık soruşturması yapılmasını gerektirecek nitelik ve yeterlikte olmadığı…” gerekçesine yer vererek itirazın reddine karar vermiştir. Aydın Bölge İdare Mahkemesinin söz konusu kararı üzerine Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, 22/4/2013 tarihli ve Sor. No.2011/16261, K.2013/3398 sayılı kararıyla, şikâyet edilen kişiler hakkında Aydın Valiliğince yapılan ön inceleme neticesinde soruşturma izni verilmediğinin anlaşıldığı gerekçesi ile şüpheliler hakkında inceleme yapılmasına yer olmadığına, kovuşturmaya yer olmadığı kararı niteliğinde olmayan bu karara karşı başvurucunun itiraz hakkının bulunmadığına karar vermiştir. Aydın Bölge İdare Mahkemesinin kararından, Aydın Cumhuriyet Başsavcılığının inceleme yapılmasına yer olmadığına dair kararının 17/5/2013 tarihinde tarafına tebliğ edilmesiyle haberdar olan başvurucu; 14/6/2013 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4483 sayılı Kanun’un “İzin vermeye yetkili merciler” başlıklı maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi ile son fıkrası şöyledir: “Soruşturma izni yetkisi…b) İlde ve merkez ilçede görevli memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında vali,… tarafından bizzat kullanılır.” 4483 sayılı Kanun’un “Ön inceleme” başlıklı maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:“Ön inceleme, izin vermeye yetkili merci tarafından bizzat yapılabileceği gibi, görevlendireceği bir veya birkaç denetim elemanı veya hakkında inceleme yapılanın üstü konumundaki memur ve kamu görevlilerinden biri veya birkaçı eliyle de yaptırılabilir. İnceleme yapacakların, izin vermeye yetkili merciin bulunduğu kamu kurum veya kuruluşunun içerisinden belirlenmesi esastır. İşin özelliğine göre bu merci, anılan incelemenin başka bir kamu kurum veya kuruluşunun elemanlarıyla yaptırılmasını da ilgili kuruluştan isteyebilir. Bu isteğin yerine getirilmesi, ilgili kuruluşun takdirine bağlıdır.” 4483 sayılı Kanun’un “Ön inceleme yapanların yetkisi ve rapor” başlıklı maddesi şöyledir:“Ön inceleme ile görevlendirilen kişi veya kişiler, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren merciin bütün yetkilerini haiz olup, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre işlem yapabilirler; hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesini de almak suretiyle yetkileri dahilinde bulunan gerekli bilgi ve belgeleri toplayıp, görüşlerini içeren bir rapor düzenleyerek durumu izin vermeye yetkili mercie sunarlar. Ön inceleme birden çok kişi tarafından yapılmışsa, farklı görüşler raporda gerekçeleriyle ayrı ayrı belirtilir.Yetkili merci bu rapor üzerine soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu kararlarda gerekçe gösterilmesi zorunludur.” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” Haksız fiillerden doğan borç ilişkilerini düzenleyen 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı maddesi şöyledir:“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” 6098 sayılı Kanun’un haksız fiillerden doğan borç ilişkilerinin Ceza Hukuku ile ilişkisini düzenleyen maddesi ise şöyledir:“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/4/2011 tarihli ve E.2010/13-717, K.2011/129 sayılı kararı şöyledir:“…Bir davada dayanılan maddi olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini bulmak ve uygulamak HUMK.maddesi gereği doğrudan hakimin görevidir. Davacı, davalı doktor tarafından yapılan ameliyat nedeniyle ameliyat edilen bölgede yabancı cisim bırakıldığından yeniden ameliyat olmak zorunda kaldığını ileri sürerek maddi ve manevi tazminat istemiştir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. ( BK. 386-390 ) Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur ( BK.321/md. ) O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlar da, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalı ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil ( hasta ), mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır.…” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve E. 2011/4-592, K.2012/25 sayılı kararı şöyledir:“Dava, desteğin yanlış tedavi sonucu öldüğü iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; kamu görevlisi doktorun eylemi nedeniyle açılan eldeki tazminat davasında husumetin adı geçen doktora yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.Davacı taraf, davalı doktorun görevi sırasında kanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan hastaya müdahalede bulunmayıp, dış gebelik olan başka bir hastayla ilgilendiği; böylece, dikkatsizlik ve tedbirsizliği nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğu iddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmışlardır.Davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir. Mahkemece, davalı doktor hasım gösterilerek açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi hukuka uygundur.…” Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/2/2012 tarihli ve E.2011/19947, K.2012/3097, sayılı kararı şöyledir:“…Davadaki ileri sürülüşe ve kabule göre dava temelini vekillik sözleşmesi oluşturmakta olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır ( BK. 386-390). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de; bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır ( BK. 290/2 md.). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan dahi sorumludur ( BK. 321/1 md.). O nedenle vekil konumunda olan doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif dahi olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastasının ve hastalığının özelliklerini göz önünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de hasta, tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin bütün aşamalarında mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendisini bilgilendirmesini güven içinde beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, B.K.'nun 394/ maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır…” Danıştay İdari Dava Daireler Kurulunun 22/5/2003 tarihli ve E.2002/619, K.2003/350 sayılı kararı şöyledir:“(…)Ankara İdare Mahkemesi bozma kararına uymayarak 2002 günlü, E:2002/339, K:2002/325 sayılı kararıyla, uyuşmazlığın davacının uğradığı ses kaybının hatalı operasyon sonucunda oluşup oluşmadığının tespitine ilişkin olduğundan, Mahkemelerinin 1999 günlü ara kararıyla, davacının geçirdiği operasyonlara ilişkin bilgi ve belgelerin bulunduğu "Hasta Dosyaları" istenilmiş ise de; söz konusu dosyaların Ankara Numune Hastanesi arşivinde bulunamadığının (kaybolduğunun) bildirilmesi üzerine, Mahkemece davacı tarafından dosyaya sunulan belgeler ile davacının muayenesi sonucunda elde edilecek bilgiler ışığında bilirkişi incelemesine karar verildiği, bilirkişi tarafından hazırlanan 1999 ve 1999 günlü raporlarda, hastada, 1991 tarihindeki ilk operasyonu sırasında Bilateral Kord Vokal felci geliştiği, bu sebebin sinir kesisi veya basısına bağlı olarak gelişebileceği, zaman içinde sinir fonksiyonlarının geri dönebileceği, ancak hastada, erken dönemde solunum yetersizliği oluştuğu ve zaman içinde kalıcı hale geldiği, bu tür rahatsızlıklarda, ilk amacın yeterli hava girişinin sağlanması olduğu, ses kalitesi bozulması ihtimalinin göze alınabileceği, bu amaçla yapılan ve operasyonlarda ses kalitesinin düzeltilmediği ve kalıcı sekel niteliğinde uzuv kaybının oluştuğunun belirtildiği, 2000 günlü naip tezkeresi ile A.Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı'na gönderilen davacının yapılan muayenesi sonucunda düzenlenen raporda, davacının, uzuv kaybının (çalışma gücü oranının) %63 olduğunun belirlendiği, bu oran göz önüne alınarak 2000 günlü raporda, davacının fizik bütünlüğü, iktisadi geleceği ve sosyal konumu göz önüne alınarak lira maddi zararın hesaplandığı, bu durumda davacının hatalı ameliyatlar sonucu uğradığı zararların hizmet kusuruna dayalı olarak davalı idarece tazmini gerektiği, davacının, istemde bulunduğu maddi tazminat miktarı göz önüne alınarak ve istemle sınırlı olarak lira maddi tazminatın davalı idarece tazminine, maddi tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi istenmekte ise de, idarenin gecikmesine karşılık ödenen yasal faizin, başvuru tarihinden itibaren hesaplanacağı, önceki döneme ilişkin faiz isteminin de reddi gerekeceğinin açık olduğu, manevi tazminat istemi yönünden ise, manevi zararlar da, Anayasanın maddesinde ifadesini bulan şekliyle, tazmin edilmesi gereken zararlardan olup, hukuka aykırı eylem veya işlemlerden dolayı ilgililerin duyduğu elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmek amacını taşıdığı, buna göre, davacının %63 oranında kayba uğrayan uzvunun sosyal yaşamdaki fonksiyonları, kayıp oranı ve hükmedilen maddi tazminat tutarı göz önüne alınarak mahkemelerince takdiren - lira manevi tazminatın davalı idarece ödenmesine, öte yandan, davacı vekilince verilen 2000 günlü dilekçe ile maddi tazminat miktarının - liraya çıkarılması istenmiş ise de, davanın genişletilmesi niteliğindeki istemin kabulünün mümkün bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, - lira maddi, - lira manevi tazminat olmak üzere - lira tazminatın davacıya ödenmesine, maddi tazminat tutarına, davalı idareye başvuru tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine, başvuru tarihinden önceki döneme ilişkin yasal faiz isteminin reddine ilişkin bulunan ilk kararında ısrar etmiştir.Davalı idare Ankara İdare Mahkemesinin 2002 günlü, E:2002/339, K:2002/325 sayılı ısrar kararını temyiz etmek ve bozulmasını istemektedir. Temyiz edilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve dilekçede ileri sürülen temyiz sebeplerinin kararın kabule ilişkin kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından davalı idarenin temyiz isteminin reddine…” Danıştay Dairesinin 9/4/2014 tarihli ve E.2013/5560, K.2014/2559 sayılı kararı şöyledir:“…Dava; davacı tarafından, 04/01/2008 tarihinde Trabzon Numune ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleşen guatır ameliyatı sonucu ses tellerinin kesilmesi ve felç olmasında idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle 000,00 TL maddi, 000,00 TL manevi olmak üzere toplam 000,00 TL tazminatın davalı idareden olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.Trabzon İdare Mahkemesi'nce; Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan 03/09/2010 gün ve 8034 sayılı bilirkişi raporunda; “hasta hakkında, tiroid sintigrafisinde multinodüler olduğu USG hafif diffüz sol lopta 15x10 mm.lik nodüllerin küçük olduğu, sağda 6,5 mm.lik kistik solid ufak nodül olması dikkate alındığında ameliyat endiksiyonunun uygun olmadığı, ameliyattan önce biyopsi yapılmamasının eksiklik olduğu, hipoparatroidizim tablosunun, calsiyum ve parat hormon düzeylerinin eplasman tedavisini gerektirmediği, geçici hipoparatirodi olduğu, bilaüteral total operasyonunun tıbbi uygulamalarının uygun olduğu, bilatüreal kord vokal paralizisinin komplikasyon olduğu, operasyon öncesi biyopsi yapılmaması ve endiksiyonun ameliyat kararı alınmasında yeterli olmadığı nedeniyle (doktor) A. B.'nin uygulamasının tıp kurallarına uygun olmadığı oybirliğiyle mütalaa olunur." görüşlerine yer verildiği, hazırlanan rapor doğrultusunda, davacının fonksiyon kaybına uğramasında idarenin yürütülen tedavide hizmet kusurunun bulunduğu, sonucuna varılarak kusurlu eylemi ile davacının fonksiyon kaybına uğramasına neden olan davalı idarenin, davacının bu nedenle uğradığı zarara karşılamakla yükümlü olduğu, davacının uğradığı efor kaybının belirlenmesi amacıyla yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda bilirkişi tarafından düzenlenen 2012 kayıt tarihli raporundan, tüm vücut fonksiyon kaybı olan %40 oranına göre 898,00 TL olarak hesaplandığı bu durum karşısında, bilirkişi raporunda belirtilen efor kaybı miktarının davacı tarafından talep olunan şekliyle 000,00 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte, davalı idarece ödenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.(…)Trabzon İdare Mahkemesi'nin 28/12/2012 tarih ve E:2009/595; K:2012/1509 sayılı kararının ONANMASINA…” Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/10/2008 tarihli ve E.2008/11477, K.2008/11825 sayılı kararı şöyledir:“…Dava konusu olay nedeniyle davacıların Cumhuriyet Savcılığına yaptığı şikayet başvurusunda bulundukları anlaşılmaktadır. Borçlar Kanunu maddesine göre hukuk hakimi ceza mahkemesinde verilen beraat kararı ile bağlı değilse de verilecek mahkumiyet kararı ve tespit edilen maddi olguları ile bağlıdır. Bu durumda mahkemece hazırlık soruşturması sonucunun eğer dava açılmış ise ceza davasının sonucunun beklenerek, hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde, hüküm kurulması usül ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.…”
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5376
Başvuru, başvurucunun altı aylık oğlunun Aydın Devlet Hastanesinde vefat etmesi üzerine ilgili doktorlar hakkında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmanın etkili bir şekilde yürütülmediği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkındaki yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 21/8/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru sonrasında 31/7/2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'ageçici madde eklenmiştir. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeye göre yargılamaların uzun sürmesi ve yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Komisyon) tarafından incelenmesi öngörülmüştür. 6384 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Kanun;a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği,iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar." 6384 sayılı Kanun'un "Komisyon ve çalışma esasları" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Bu Kanun kapsamında yapılacak müracaatlar hakkında karar vermek üzere Bakanlığın merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında çalışan hâkim ve savcılar arasından Adalet Bakanı tarafından atanacak dört kişi ile Maliye Bakanı tarafından Maliye Bakanlığı personeli arasından atanacak bir kişiden oluşan toplam beş kişilik bir Komisyon kurulur. Komisyon Başkanı bu üyeler arasından Adalet Bakanı tarafından seçilir. 3) Komisyon, üye sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir." 6384 sayılı Kanun'un"Müracaat hakkında karar ve karara itiraz" kenar başlıklı maddesi şöyledir: (1) Komisyon, müracaat hakkında dokuz ay içinde karar vermek zorundadır.2) Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal kararlarını da gözetmek suretiyle müracaat konusunda gerekçeli olarak karar verir.3) Komisyon kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz dilekçesi müracaata ilişkin diğer tüm belgelerle birlikte derhal itiraz merciine gönderilir. Bu itiraz öncelikli işlerden sayılarak üç ay içinde karara bağlanır. Mahkeme tarafından Komisyon kararı yerinde görülmezse işin esası hakkında karar verilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.4) Ödenmesine karar verilen tazminat, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde Bakanlık tarafından ödenir. Ödemeye ilişkin düzenlenecek kâğıtlar damga vergisinden, yapılacak işlemler harçlardan müstesnadır." 6384 sayılı Kanun'un "Anayasa Mahkemesinde bulunan bazı bireysel başvurular hakkında Komisyona müracaat" kenar başlıklı geçici maddesi şöyledir:"GEÇİCİ MADDE 2- (Ek:25/7/2018-7145/20 md.) (1) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında olup, münhasıran bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvurular, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Komisyon tarafından incelenir.(2) Komisyona müracaat, müracaat edenin kimlik bilgileri ile Anayasa Mahkemesine başvuru tarihi ve numarasını içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. Dilekçeye, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruya ilişkin form, kabul edilemezlik kararı ve bu kararın tebliğine dair belge ile ihlal iddiasına ilişkin diğer bilgi ve belgeler eklenir.(3) Müracaat evrakındaki eksikliğin giderilmesi için müracaat edene otuz günü geçmemek üzere süre verilir. Bu süre içinde, geçerli bir mazereti olmaksızın eksikliğin tamamlanmaması hâlinde müracaat reddedilir. (4) Bu madde uyarınca Komisyona gelen müracaatlar bakımından 7 nci maddenin birinci fıkrasındaki dokuz aylık süre, on altı ay olarak uygulanır. "
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/3764
Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, tutukluluğun Kanun’da öngörülen azami süreyi aşması nedeniyle hukuka aykırı hale geldiğini, ayrıca makul süreyi aştığını ileri sürerek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuru, 11/2/2014 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 25/4/2014 tarihinde başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 27/6/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir Başvuru konusu olay ve olgular 27/6/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, 30/6/2014 tarihli yazısı ile başvuruya ilişkin olarak görüş sunulmayacağını bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 18/9/2008 tarihinde gözaltına alınmış, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 22/9/2008 tarih ve 2008/91 Sorgu sayılı kararıyla “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve yağma” suçlarını işlediğinden bahisle tutuklanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 27/1/2009 tarih ve E.2009/100 sayılı iddianame ile başvurucu ve diğer şüpheliler hakkında "suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgüte üye olmak, silahlı yağma, örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ticareti yapmak, hırsızlık, 6136 sayılı Kanuna muhalefet etmek " suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Davanın görüldüğü İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 16/12/2013 tarih ve E.2009/47, K.2013/214 sayılı kararıyla başvurucunun suç işlemek için kurulan örgüte üye olmak ve 6136 sayılı Kanuna muhalefet etmek suçlarından beraatına, yağma suçlarından ise toplam 25 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına hükmetmiştir. Bu karar, başvurucunun yüzüne karşı tefhim edilmiştir. Temyiz üzerine, dosya Yargıtay’a gönderilmiş olup, dava hâlen temyiz aşamasında derdesttir. Başvurucu 20/12/2013 tarihli dilekçeyle mahkûmiyet kararı ile birlikte verilen tutukluluğun devamına ilişkin karara itiraz etmiş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 6/1/2014 tarih ve E.2009/47 sayılı ara karar ile söz konusu kararda usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle itirazı merciye göndermiş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 10/1/2014 tarih ve 2014/39 Değişik İş sayılı kararı ile başvurucunun itirazını reddetmiştir. Bu karar, başvurucuya 11/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 11/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. UYAP sisteminde başvurucu ile ilgili olarak yapılan araştırmada hakkında kesinleşmiş ve infaz edilmiş başkaca mahkûmiyet ilamları tespit edilmekle, başvurucunun İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin E.2009/47 sayılı dosyasında tutuklu kaldığı sürenin tespiti amacıyla Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıya verilen 22/7/2014 tarihli yazı cevabı ekindeki belgede; “Muhammed Sabih DEMİR'in Silahla Yağma/Birden Fazla Kişi Tarafından Birlikte Yağma/ Suç Örgütüne Yarar Sağlamak Maksadıyla Yağma/Suç İşlemek Amacıyla Kurulan Örgüte Üye Olma suçundan İstanbul(Kapatılan) Ağır Ceza Mahkemesi (CMK Madde İle Görevli)'nin 22/09/2008 tarih ve 2008/773 sayılı tevkif müzekkeresi ile tutuklandığı ve tutuklu kaldığı süreler içerisinde başka kesinleşmiş cezalara ait ilamları infaz ettiği anlaşılmış olup, İstanbul(Kapatılan) Ağır Ceza Mahkemesi (CMK Madde İle Görevli)'nin 22/09/2008 tarih ve 2008/773 sayılı tevkif müzekkeresini 22/09/2008-07/09/2009,07/09/2009-22/05/2013,21/01/2014-24/04/2014 tarihleri arası infaz etmiş olduğu ve 27/04/2014 tarihinden itibaren halen İstanbul(Kapatılan) Ağır Ceza Mahkemesi (CMK Madde İle Görevli)'nin 22/09/2008 tarih ve 2008/773 sayılı tevkif müzekkeresini infaz ettiği” belirtilmiştir.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ve maddeleri şöyledir:“Bağlantı kavramıMadde 8 – (1) Bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa bağlantı var sayılır.(2) Suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme fiilleri de bağlantılı suç sayılır.Davaların birleştirilerek açılmasıMadde 9 – (1) Bağlantılı suçlardan her biri değişik mahkemelerin görevine giriyorsa, bunlar hakkında birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede dava açılabilir.” Aynı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” Anılan Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.” 26/9/2004 tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun Maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Yağma suçunun; a) Silahla, b) Kişinin kendisinitanınmayacak bir hale koyması suretiyle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) (Değişik: 18/6/2014-6545/64 md.) Yol kesmeksuretiyle ya da konutta, işyerinde veya bunların eklentilerinde, e) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, f) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, g) Suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla, h) Gece vaktinde,İşlenmesi halinde, fail hakkında on yıldan onbeş yıla kadarhapis cezasına hükmolunur.”
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2159
Başvurucu, tutukluluğun Kanun’da öngörülen azami süreyi aşması nedeniyle hukuka aykırı hale geldiğini, ayrıca makul süreyi aştığını ileri sürerek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
1
Başvurucular, Bozova Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davasının Şanlıurfa Kadastro Mahkemesinde halen devam ettiğini, yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını ve bu sürede taşınmazlarını kullanamadıklarını ayrıca başvurucular Mahmut Korkmaz ve İbrahim Yıldırım dava konusu taşınmazların kısmen kamulaştırıldığını ancak kadastro tespitine itiraz davasının halen sonuçlandırılmaması nedeniyle kamulaştırma bedellerinin ödenmediğini belirterek, mülkiyet, adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. Başvuru, 21/10/2013 tarihinde Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 25/4/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir Başvurucu Ramazan Ay tarafından yapılan 2013/7784 sayılı bireysel başvuru dosyası ile İbrahim Yıldırım tarafından yapılan 2013/7785 sayılı bireysel başvuru dosyası, Mahmut Korkmaz tarafından yapılan 2013/7786 sayılı bireysel başvuru dosyası aralarındaki hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birleştirilmiş, incelemeye 2013/7784 sayılı bireysel başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 26/12/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 26/1/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Maliye Hazinesi tarafından 13/2/1978 tarihinde başvurucular aleyhine Bozova Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmış, Şanlıurfa ili Bozova ilçesi Tatarhöyük köyündeki bir kısım parsellerin Maliye Hazinesi adına tapuya tesciline karar verilmesi talep edilmiş, dava, Bozova Kadastro Mahkemesinin E.1978/293 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Bozova Kadastro Mahkemesinin kapatılmasından sonra Şanlıurfa Kadastro Mahkemesinin E.2013/67 sayılı dosyasına kaydedilen davadaki yargılama halen devam etmektedir. Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığının 18/11/2014 sayılı yazısında, başvuruya konu aynı yargılama süreci ile ilgili olarak, başvurucular tarafından Komisyon Başkanlığına yapılan müracaat sonucunda, 14/8/2014 tarihli karar ile başvurucuların her birine 600,00 TL tazminata hükmedildiği bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığının başvuruyla ilgili 26/1/2015 tarihli görüş yazısında, Tazminat Komisyonu Başkanlığı kararının kesinleşmesi akabinde söz konusu tazminatların 27/11/2014 tarihinde başvuruculara ödendiği belirtilmiştir. Başvurucular, 21/10/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (Bkz. B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7784
Başvurucular, Bozova Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davasının Şanlıurfa Kadastro Mahkemesinde halen devam ettiğini, yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını ve bu sürede taşınmazlarını kullanamadıklarını ayrıca başvurucular Mahmut Korkmaz ve İbrahim Yıldırım dava konusu taşınmazların kısmen kamulaştırıldığını ancak kadastro tespitine itiraz davasının halen sonuçlandırılmaması nedeniyle kamulaştırma bedellerinin ödenmediğini belirterek, mülkiyet, adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir.
0
Başvuru, tutuklama ve tutuklamanın devamına ilişkin kararlarda matbu gerekçelere yer verilmesi, gözaltına alınırken yasal hakların hatırlatılmaması, derhâl müdafi tayin edilmemesi ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; son çare olarak başvurulması gereken iletişimin dinlenilmesi tedbirine koşulları oluşmaksızın başvurulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin; yargılamanın kanuni hâkim güvencesine aykırı yürütülmesi, değerlendirme aşamasında iddianamenin tebliğ edilmemesi, duruşmaların bir kısmının kapalı yapılması, hukuka aykırı delillerin mahkûmiyete esas alınması, beyanları belirleyici nitelikte olan tanığın duruşmada sorgulanmaması, Yargıtaydaki incelemenin duruşmasız yapılması, temyiz incelemesinin etkin yapılamaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; ceza mahkûmiyeti dışında velayet, vesayet ve benzeri medeni haklara ilişkin ehliyetin sınırlanması nedeniyle özel hayata saygı hakkının; etnik kökenden dolayı ayrımcılığa maruz kalınması nedeniyle kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca (Cumhuriyet Başsavcılığı) silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yapılan soruşturma kapsamında 6/1/2009 tarihinde başvurucunun evinde arama yapılmıştır. Başvurucu, aynı tarihte gözaltına alınmış ve 9/1/2009 tarihinde Manisa Sulh Ceza Mahkemesinin 2009/11 Sorgu sayılı kararıyla tutuklanmıştır. Tutuklama kararına yapılan itiraz 19/1/2009 tarihinde reddedilmiştir. İddiasına göre başvurucu, gözaltına alınırken kendisine hakları hatırlatılmamış ve yöneltilen suçlamalar bildirilmeden Emniyet Müdürlüğüne götürülmüş; müdafi yardımından yararlanma hakkını gözaltındayken ancak iki gün sonra kullanabilmiştir. Ancak başvuru dosyasında bu konuda herhangi bir bilgi ya da belge bulunmamaktadır. İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK madde ile görevli) 2009/1 Değişik İş sayılı kararıyla soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasına karar verilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 12/3/2009 tarihli iddianamesi ile başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan İzmir Ağır Ceza Mahkemesine (CMK madde ile görevli) kamu davası açılmıştır. Mahkeme, başvurucunun 17/9/2009 tarihinde tahliyesine karar vermiştir. 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun'un 2/7/2012 tarihinde yürürlüğe girmesiyle kamuoyunda “özel yetkili” olarak adlandırılan mahkemeler kapatılmıştır. Anılan Kanun’un geçici maddesinin (4) numaralı fıkrasında bu mahkemelerde açılmış olan davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar aynı mahkemelerce bakılmaya devam olunacağı, bu davalarda yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Mahkemenin 12/12/2012 tarihli kararı ile başvurucunun müsnet suçtan mahkûmiyetine ve tutuklamaya yönelik yakalama emri çıkarılmasına karar verilmiştir. Yakalama kararına yönelik itiraz, İzmir Ağır Ceza Mahkemesince 11/1/2013 reddedilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"YAZILI KANITLAR :İletişim tespit tutanakları, gizli izleme tutanakları, arama, yakalama tutanakları, emanet makbuzları, ekspertiz raporu, CD izleme tutanağı, bilirkişi raporu, YDGH (Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi) ile ilgili olarak Diyarbakır CMK. madde ile görevli Başsavcılığınca düzenlenen iddianame ve bu iddianameyle Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine açılan kamu davasının duruşma oturum tutanakları ile YDGH'nin yapılanması ve sorumluları hakkındaki R. S.nin ifadeleri ile dosyalarda mevcut tüm tutanak ve belgeler kanıt olarak değerlendirilmiştir.MAHKEMEMİZİN KABULÜ VE GEREKÇE:Yasadışı silahlı PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün gençlik örgütlenmesi olan YDGH'ye yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketinin deşifre olması nedeniyle, çalışmalarını legal bir görünüm altında sürdürme ve operasyonlara karşı koruyucu bir tedbir olması amacıyla, 01-03 Haziran 2008 tarihinde Diyarbakır ilinde yapılan kongresinden sonra YDGH'nin, Demokratik Toplum Partisi içerisinde bağımsız olarak YDGM (Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi) adı altında faaliyetlerini sürdürmesi kararı alarak isim değişikliğine gittiği, yeni oluşturulan gençlik yapılanması YDGM'in aslında ayrı bir oluşum olduğu, ancak görünüm itibarıyla yasal bir parti olan DTP'nin gençlik örgütlenmesi şeklinde gösterilmeye çalışıldığı, bunun da yapılan eylemlerinin PKK/KONGRA-GEL terör örgütü ile irtibatlandırılmasının engellemeye yönelik olduğu, YDGM içinde faaliyet gösteren gençlere yönelik olarak terör örgütünün görüşleri doğrultusunda faaliyet gösteren F... haber ajansının resmi internet sitesinde ve birçok internet sitesi ile ve terör örgütüne ait basın organlarında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne yönelik sınır ötesi ve yurt içinde yapılan operasyonların protesto edilmesi için terör örgütü yöneticileri tarafından serhildan (ayaklanma-başkaldırı) türü eylem çağrıları yapıldığı, yapılan bu eylem çağrıları doğrultusunda, kamu kurum ve kuruluşlarına ait bina, tesis ve araçlarına yönelik molotof kokteyl atılması, korsan gösteri düzenlenmesi, barikat kurularak yolun trafiğe kapatılması, PKK/KONGRA-GEL terör örgütü ve elebaşı lehinde slogan atılması, olaya müdahale eden güvenlik güçlerine ve araçlarına taşlı sopalı saldırıda bulunulması yönünde çağrılar yapıldığı;YDGH (Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi) ile ilgili olarak Diyarbakır CMK madde ile görevli Başsavcılığınca düzenlenen iddianame ve bu iddianameyle Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine açılan kamu davasının duruşma oturum tutanakları ile YDGH'nin yapılanması ve sorumluları hakkındaki R. S.nin ifadelerinin dosyaya getirtildiği;Bu kapsamda PKK/KONGRA GEL terör örgütünün yurt içerisindeki faaliyetlerini tek çatı altında toplayarak organize etmek amacıyla faaliyete geçirilen KCK (Kürdistan Demokratik Topluluğu)'nun alt yapılanması olan YDGM'nin Ege ve Akdeniz bölgelerinde sorumlu düzeyde faaliyet yürütmek üzere görevlendirilen, A. K., P. U. ve H. A.nın Manisa ili ve ilçelerinde örgütlenme faaliyetlerinde bulundukları ve sanıklara görevlendirilme ve eylemler yönünde talimatlar verdikleri anlaşılmıştır.Olaylarla ilgili 22/07/2009 ve 26/07/2010 tarihli bilirkişi raporları aldırılmış, bilirkişi raporunda;Sanık Abdullah Topçu'nun [başvurucu] 26/10/2008 tarihinde Manisa ilinde meydana gelen gösteride terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıyarak "yaşasın başkan Apo, PKK halktır halk burada" şeklinde poster taşıyarak slogan attığı,Sanık S. R. K.nın 26/10/2008 tarihinde Manisa ilinde meydana gelen gösteride taş atarken görüntülendiği belirtilmiştir.... Sanığın [başvurucu] 26/10/2008 tarihinde terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın hükümlü olarak bulunduğu cezaevinde fiziki işkenceye bırakıldığı iddiasını gündeme getiren PKK/KONGRE-GEL terör örgütünün eylem çağrıları üzerine Manisa ili Fevzi Çakmak Mahallesinde düzenlenen gösteriye katıldığı, meydana gelen gösteride terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın posterini taşıyarak ‘‘yaşasın başkan Apo, PKK halktır halk burada’’ şeklinde poster taşıyarak slogan attığı,Sanığın [başvurucu] KCK il sorumlusu olan S. A.ile birlikte hareket ettiği ve 2008 tarihinde yaptığı görüşmeden de anlaşılacağı üzere Diyarbakır ilinde düzenlenecek olan PKK/KONGARA-GEL terör örgütününgençlik yapılanması olan YDG-M (Yurtsever Genclik Meclisi) toplantısı için önceden aralarında değerlendirme yapmak üzere “kimin gideceği, nasıl gidileceği” hususlarında görüşmeler yapması,sanık Abdullah’ın aldığı talimatları diğer sanıklar ve örgüt üyelerine iletmesi, örgütün yaptığı çağrı üzerine yapılacak olan toplantılara tape kayıtlarına yansıyan görüşmelerinden de anlaşılacağı üzere katılımlarını sağlanması için görüşmeler yapması, bilirkişi raporuyla da tespit edilen görüntülerden de anlaşılacağı üzere örgütün çağrısı üzerine yapılan gösterilerde slogan atarak örgüt liderinin posterini taşıması,gerek olaylar öncesi tape kayıtlarına yansıyan görüşmelerinde ve gerekse gösteriler esnasındakatıldığı gösteride omzuna çıktığı göstericinin omzundan gösteriye katılan kalabalığı yönlendirmeye çalışmasından diğer sanık ifadeleri ve tüm dosya kapsamından anlaşılmış ve açığa çıkmış olmakla sanığın terör örgütünün üyesi olduğu yönünde karar vermek gerekmiştir." Başvurucunun yakalanıp yakalanmadığına ilişkin bireysel başvuru dosyasında bir bilgi/belge yer almamaktadır. Başvurucunun temyizi üzerine anılan karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 19/3/2014 tarihli ilamıyla onanmıştır. Nihai kararı başvurucu23/5/2014 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu 10/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir:“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silâhlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun “Tanıklıktan çekinme” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:“(1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir:…c) Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu.…” 5271 sayılı Kanun’un olay tarihinde yürürlükte bulunduğu hâliyle “İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:“(1) (Değişik birinci cümle: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır.(2) Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.(3) Birinci fıkra hükmüne göre verilen kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu, tedbirin türü, kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en çok üç ay için verilebilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir. (Ek cümle: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Ancak, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi halinde, hâkim bir aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir." 5271 sayılı Kanun’un olay tarihinde yürürlükte bulunan “Soruşturma” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“250 nci Madde kapsamına giren suçların soruşturması ve kovuşturması sırasında Cumhuriyet savcıları, hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları, varsa Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu işlerle görevlendirilen ağır ceza mahkemesi üyesinden, aksi halde yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler.” 5271 sayılı Kanun’un “Delilleri takdir yetkisi” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.”
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8868
Başvuru, tutuklama ve tutuklamanın devamına ilişkin kararlarda matbu gerekçelere yer verilmesi, gözaltına alınırken yasal hakların hatırlatılmaması, derhâl müdafi tayin edilmemesi ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; son çare olarak başvurulması gereken iletişimin dinlenilmesi tedbirine koşulları oluşmaksızın başvurulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin; yargılamanın kanuni hâkim güvencesine aykırı yürütülmesi, değerlendirme aşamasında iddianamenin tebliğ edilmemesi, duruşmaların bir kısmının kapalı yapılması, hukuka aykırı delillerin mahkûmiyete esas alınması, beyanları belirleyici nitelikte olan tanığın duruşmada sorgulanmaması, Yargıtaydaki incelemenin duruşmasız yapılması, temyiz incelemesinin etkin yapılamaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; ceza mahkûmiyeti dışında velayet, vesayet ve benzeri medeni haklara ilişkin ehliyetin sınırlanması nedeniyle özel hayata saygı hakkının; etnik kökenden dolayı ayrımcılığa maruz kalınması nedeniyle kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 16/12/2014 ve 22/12/2014 tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/19842 numaralı bireysel başvuru dosyasının aralarındaki hukuki bağlantı nedeniyle 2014/19839 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2014/19839 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Hazni Doğan 21/10/2008 tarihinde, başvurucu Yunus Tarın ise 22/10/2008 tarihinde gözaltına alınmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 18/11/2008 tarihli iddianamesi ile başvurucu Hazni Doğan hakkında silahlı terör örgütüne üye olma, 12/4/1991 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na aykırılık ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından kamu davası açılmıştır. İddianamede, başvurucunun daha önce terör örgütü PKK'nın kırsal alanına eleman temin eden grupla ve birçok terör örgütü mensubuyla irtibat içinde olduğu, terör örgütüne eleman temin ettiğine dair telefon görüşmeleri ile toplanan tüm delillerden başvurucunun PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün gençlik yapılanması olduğu belirlenen Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketinin içinde aktif olarak görev aldığı, bölgesel olarak gerçekleştirilen birçok eylemi organize ettiği ve bunların bir kısmına bizzat katıldığı iddia edilmiştir. Aynı iddianamede Başvurucu Yunus Tarın hakkında ise terör örgütü propagandası yapma ve 2911 sayılı Kanun'a aykırılık suçlarından dava açılmıştır. Başvurucunun yasa dışı düzenlenen gösteriye katıldığı, terör örgütü lehine slogan atan grup içinde yer aldığı iddia edilmiştir. Ayrıca iddianamede başvurucularla birlikte toplam yedi şüphelinin cezalandırılması talep edilmiştir. (Kapatılan) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 29/12/2010 tarihli kararıyla başvurucu Hazni Doğan'ın terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis, 2911 sayılı Kanun'a aykırılık ve terör örgütü propagandası yapma suçlarından ise ayrı ayrı 10 ay hapis cezalarıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Aynı kararda başvurucu Yunus Tarın'ın ise 2911 sayılı Kanun'a aykırılık ve terör örgütü propagandası yapma suçlarından ayrı ayrı 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Mahkeme kararından sonra 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun, 5/7/2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 6352 sayılı Kanun'un geçici maddesinin fıkrasının (b) bendinde, 31/12/2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen ve temel şekli itibarıyla adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı kovuşturma evresinde kovuşturmanın ertelenmesine karar verileceği düzenlenmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 26/11/2012 tarihli kararıyla başvurucu Hazni Doğan hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilen hüküm onanmış ancak her ikibaşvurucu hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun'a aykırılık suçlarından verilen hükümler ise bozulmuştur. Bozma kararında; anılan suçların işlendiği tarihler, işlenme yöntemi ve temel şekli itibarıyla gerektirdiği ceza süresine göre6352 sayılı Kanun'un geçici maddesinin fıkrasının (b) bendi kapsamında kaldığı, başvurucuların durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bozma sonrasında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) kapatılması üzerineyargılamaya Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde devam edilmiş; Mahkemenin 21/11/2014 tarihli kararıyla, başvurucular hakkında açılan kamu davasında eylemlerin 6352 sayılı Kanun'un geçici maddesinde belirtilen düşünce ve kanaat açıklama yöntemi ile işlendiği gerekçesiyle anılan Kanun'un geçici maddesinin (b) bendi uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmiştir. Karar, başvurucuların müdafiine tefhim edilmiştir. İtiraz yoluna gidilmemiş ve anılan karar kesinleşmiştir. Başvurucular 16/12/2014 ve 22/12/2014 tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/19839
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, hukuka aykırı gözaltı ve adli kontrol tedbirlerine dayalı olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında 1/9/2015 tarihinde yakalanmıştır. Savcılık adli kontrole tabi tutulması talebinde bulunarak başvurucuyu sulh ceza hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu aynı gün saat 50 itibarıyla sulh ceza hâkimliği huzuruna çıkarılmıştır. Hâkimlik başvurucunun kolluk birimine müracaat ederek haftada bir gün imza atma şeklinde adli kontrol tedbirlerine tabi tutularak serbest bırakılmasına karar vermiştir. Adli kontrol tedbiri de 26/1/2016 tarihinde kaldırılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda başvurucunun beraatine karar verilmiş, beraat kararı 12/5/2017 tarihinde kesinleşmiştir. Beraat kararında başvurucunun gözaltında kalması nedeniyle tazminat davası açma hakkının bulunduğu belirtilmiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu 1/9/2015 tarihinde gözaltına alınıp nezarethaneye konulduğunu, nezarethanede tutulmasının psikolojisin bozduğunu, haksız gözaltı ve 4 ay 26 gün süren adli kontrol tedbiri nedeniyle işleriyle gereği gibi ilgilenemediğini, maddi ve manevi zorluklar çektiğini, beraat ettiği ceza davasında kendini avukatla temsil ettirdiğinden ödediği vekâlet ücretinin maddi tazminata dâhil edilmesi gerektiğini belirterek 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın ödenmesi talebiyle dava açmıştır. Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun gözaltına alınmadığını ve bu nedenle bir zarara uğramadığını belirterek bu tedbir yönünden tazminat talebini reddetmiştir. Mahkeme adli kontrol tedbiri yönünden de tedbirin ölçülü olduğu ve dolayısıyla haksızlık olgusunun oluşmadığı gerekçesiyle tazminat talebinin reddine karar vermiştir. Mahkeme davalı Hazine lehine vekâlet ücretine hükmetmemiştir. Başvurucu, karara karşı istinaf yoluna başvurmamıştır. Davalı Hazine vekili davanın reddine karar verilmesine rağmen lehe vekâlet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi 19/7/2018 tarihinde derece mahkemesi kararının hüküm fıkrasına "000 TL nispi vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı hazineye verilmesine" şeklinde bir bent ilave edilmek suretiyle düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu nihai kararı 1/10/2018 tarihinde öğrendiğini belirterek 4/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/31251
Başvuru, hukuka aykırı gözaltı ve adli kontrol tedbirlerine dayalı olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, uzun süre tutuklu yargılanması ve tahliye taleplerinin reddi ile tutukluluk halinin devamına karar verilmesi nedeniyle Anayasa’nın maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuru, 14/12/2012 tarihinde Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 17/4/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 27/6/2014 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 27/6/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, 24/7/2014 tarihinde daha önceki görüşlerine atıfta bulunarak başvuruya ilişkin ayrıca görüş sunmaya gerek görülmediğini bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarıyla ilgili olarak Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin 4/2/2011 tarih ve 2001/24 sayılı kararıyla tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında, isnat edilen suçlarla ilgili olarak Muğla Cumhuriyet Başsavcılığının 6/1/2011 tarihli iddianamesiyle Muğla Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin E.2011/24 sayılı dosyasında tutuklu devam eden yargılamada, 10/2/2011 tarihli ilk duruşmada başvurucunun “üzerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu itibariyle hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması ve sanığın kaçma, delilleri yok etme şüphesinin olması ile birlikte atılı suçun CMK 100/3 maddesinde sayılan suçlardan olmasına göre CMK 100 ve müteakip maddeleri gereği tutuklanmasına” karar verilmiştir Başvuru tarihi itibarıyla, Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin E.2011/24 sayılı dosyasında tutuklu devam eden yargılamada, 8/10/2012 tarihli duruşmasında tahliye talebi “Sanığın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu itibariyle halen kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, sanığın kaçma şüphesinin bulunması, delillerin tam olarak toplanmamış olması ve tutuklulukta kaldığı süreye göre,” reddedilmiş ve tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Bu karara yapılan itiraz Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin 2/11/2012 tarih ve 2012/1330 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiş, karar başvurucuya 9/11/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/12/2012 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Muğla Ağır Ceza Mahkemesinin 28/1/2013 tarih ve E.2011/24, K.2013/30 sayılı kararıyla başvurucu neticeten 17 yıl 9 ay hapis cezasına mahkum edilmiş ve tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu hakkındaki mahkumiyet kararı Yargıtay Ceza Dairesinin 3/12/2013 tarih ve E.2013/6969, K.2013/12530 sayılı onama kararıyla kesinleşmiştir.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ve maddeleri. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,…d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,…Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/1225
Başvurucu, uzun süre tutuklu yargılanması ve tahliye taleplerinin reddi ile tutukluluk halinin devamına karar verilmesi nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
0
Başvuru, işe iade talebiyle açılan davada adil yargılanma hakkı kapsamında masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, TNS Piyasa Araştırma Danışmanlık ve Ticaret A.Ş. unvanlı firmada finans müdürü olarak çalışmakta iken, 14/12/2011 tarihinde Üsküdar Başsavcılığı tarafından gözaltına alınmış, başlatılan ceza soruşturması neticesinde tacir ve şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı, kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek veya yaymak, edimin ifasına fesat karıştırma, özel belgede sahtecilik suçlarından hakkında27/8/2012 tarihinde kamu davası açılmıştır. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin E.2012/307 sayılı dosyası ile görülmeye başlanan davada anılan Mahkemenin 14/3/2017 tarihli kararıyla başvurucunun beraatine hükmedilmiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin 17/7/2017 tarihli kararıyla beraat hükmü kesinleşmiştir. Başvurucunun iş akdi, işveren tarafından 'doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarının tespiti' nedeniyle işçi ve işveren arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle 16/1/2012 tarihinde feshedilmiştir. Başvurucu 27/1/2012 tarihinde İstanbul İş Mahkemesinde (İş Mahkemesi) işe iade talebiyle dava açmıştır. Mahkeme 2/4/2013 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Anılan karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/6/2013 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu 21/4/2017 tarihinde, iş akdinin haksız ve hukuka aykırı olarak feshedildiğini, hakkında açılan ceza davasında Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından organize edilmiş bir kumpas kapsamında haksız yere yargılandığını, ceza davasında 14/3/2017 tarihi itibari ile beraat etmiş olduğunu belirterek, 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesine dayalı olarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. İş Mahkemesi 18/10/2017 tarihli kararı ile davacı tarafından yargılamanın yenilenmesi talebine dayanak olarak gösterilen hususların yargılamanın yenilenmesini gerektiren sebepler olmadığı gerekçesi ile talebi reddetmiştir. Başvurucunun anılan karara yönelik istinaf talebi, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesinin 10/1/2018 tarihli kararıyla; dosyada yargılamanın yenilenmesi davası açıldığı tarihte bahsedilen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince verilen kararın henüz kesinleşmediği, öte yandan davacı tarafından yargılamanın yenilenmesi için ileri sürülen husuların da yasada yargılamanın iadesi sebepleri arasında düzenlenmediği gerekçesiyle reddedilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/11/2018 tarihli kararıyla hüküm bozulmuştur. Bozma gerekçesinde; davacının yargılamanın iadesi talebinin ceza davasında verilen beraat kararının kesinleşmediği gerekçesi ile reddedildiği ancak Mahkemece ceza dosyasının incelenmediği ve bu konuda bir değerlendirme yapılmadığı belirtilmiştir. 6100 sayılı Kanun'un bekletici sorun başlığı altında düzenlenen maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre, bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılamanın bekletilebileceği vurgulanmıştır. Mahkemece, Yargıtay bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde; yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak gösterilen ceza davasının sonradan öğrenilen bir delil niteliği taşımadığı ifade edilmiştir. Ayrıca, işe iade talebinin reddine ilişkin kararın gerekçesinde bu ceza davasının belirtildiği ve sonucunun neden beklenmesi gerekmediğinin gerekçesinin de gösterildiği vurgulanmıştır. Tarafların işe iade davasının görüldüğü sırada ceza davasından haberdar olduğu ve mahkemece de bu hususun değerlendirildiği belirtilerek, dayanılan ceza mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanunun maddesi kapsamında iade-i muhakeme sebebi sayılamayacağı gerekçesi ile davanın reddine hükmedilmiştir. Anılan karar istinaf ve temyiz aşamalarından geçerek 16/9/2019 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu 8/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/37461
Başvuru, işe iade talebiyle açılan davada adil yargılanma hakkı kapsamında masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında silahla tehdit suçundan yürütülen soruşturma kapsamında 25/2/2009 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmış ve Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığının 12/3/2009 tarihli iddianamesi ile kamu davası açılmıştır. Gaziantep Asliye Ceza Mahkemesinin 3/2/2010 tarihli kararıyla başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin 22/4/2014 tarihli ilamıyla hüküm onanmıştır.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7275
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, terör olayı nedeniyle uğranıldığı belirtilen maddi zararın tazmin edilmesi istemiyle açılan tam yargı davasında hukuka aykırı karar verilmesi ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuya ait minibüs, İstanbul'un Esenler ilçesindeki evinin yakınında park hâlindeyken meçhul şahıslar tarafından 11/2/2009 tarihinde benzin dökülmek suretiyle yakılmıştır. Başvurucu, söz konusu olay nedeniyle araçta meydana gelen ve sigorta şirketince karşılanmayan 624 TL bedel kaybı ile kırk iki günlük iş kaybı için 248 TL olmak üzere toplam 872 TL maddi zararının 7/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında karşılanması istemiyle 16/4/2009 tarihinde İstanbul Valiliği Zarar Tespit Komisyonu Başkanlığına (Komisyon) başvurmuştur. Başvurunun süresinde yapılmadığı gerekçesiyle Komisyonun 20/5/2009 tarihli kararı ile istemin reddine karar verilmesi üzerine başvurucu tarafından 30/6/2009 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde (Mahkeme) 872 TL maddi zararın idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle dava açılmıştır. Mahkeme 30/12/2009 tarihli kararı ile davanın kısmen kabulüne kısmen reddine hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle 11/2/2009 tarihinde meydana gelen araca yönelik saldırı neticesi başvurucunun servis aracında oluşan 000 TL zararın sigortaca karşılanmayan 624 TL'lik kısmının sosyal risk ilkesi gereğince tazmin edilmesi gerektiği, aracın çalışmaması nedeniyle mahrum kalındığı iddia edilen kazanç kaybının ise kesin olmayan muhtemel bir kazanç olduğundan bu kısmın tazmin edilecek bir zarar olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 624 TL zarar bedelinin idareye başvuru tarihi olan 16/4/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte idarece başvurucuya ödenmesine, 248 TL'lik tazminat talebine yönelik davanın ise reddine karar verilmiştir. Kararın taraflarca karşılıklı olarak temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesinin (Daire) 11/2/2015 tarihli hükmüyle davalı temyiz isteminin kabulüne ve Mahkeme kararının kabulüne ilişkin kısmının bozulmasına karar verilmiştir. Temyiz mercii kararının gerekçesinde olayla ilgili yapılan tüm çalışmalara rağmen olayın fail ya da faillerinin yakalanamadığı, kimlik ve adreslerinin tespit edilemediği, eldeki bu veriler ışığında başvurucunun uğradığı maddi zararın terör eyleminden kaynaklandığının kabulüne ilişkin herhangi bir bulgunun olmadığı ve başvurucu tarafından da aksini ispatlayacak bilgi ve belgenin de sunulmaması karşısında 5233 sayılı Kanun kapsamında tazmin edilmesine olanak bulunmayan zararın kabulüne yönelik verilen mahkeme kararında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı ifade edilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkemece 22/2/2016 tarihli karar ile davanın reddine hükmedilmiştir. Temyiz edilen karar Dairenin 15/6/2017 tarihli kararıyla onanmış, karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 29/5/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 2/8/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5233 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: "Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir." 5233 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Bu Kanun,3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar.Aşağıda belirtilen zararlar bu Kanunun kapsamı dışındadır:...d) Terör dışındaki ekonomik ve sosyal sebeplerle uğranılan zararlar ile güvenlik kaygıları dışında kendi istekleriyle bulundukları yerleri terk edenlerin bu sebeple uğradıkları zararlar.e) Kişilerin kendi kasıtları sonucunda oluşan zararlar...."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25004
Başvuru, terör olayı nedeniyle uğranıldığı belirtilen maddi zararın tazmin edilmesi istemiyle açılan tam yargı davasında hukuka aykırı karar verilmesi ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kamu görevlisi olan başvurucunun Başbakanlık İletişim Merkezine gönderdiği şikâyet dilekçesinde yer alan iddialarının asılsız olduğundan bahisle kınama cezasıyla cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/7/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1986 doğumlu olup olayların meydana geldiği tarihte Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Polatlı Şube Müdürlüğünde programcı kadrosunda çalışmaktadır. Başvurucu 17/7/2014 tarihinde Başbakanlık İletişim Merkezine (BİMER) bir dilekçe göndermiştir. Bahse konu dilekçesinde başvurucu şu ifadelere yer vermiştir:"Toprak Mahsulleri ofisi personeliyim. Polatlı Şube Müdürlüğünde çalışıyorum. Yaklaşık 3 hafta önce Ak Parti Genel Merkezine (AKİM'e) kurumumdaki paralel yapılanmış örgütle ilgili şikayette bulunmuştum. Şikayetim bir şekilde duyulmuş ve bana ve aynı yerde çalıştığım nişanlıma mobbing yapılmakta müdürlerim tarafından. Bu durum bizi çok üzmektedir. Ben şikayetimi vatanıma verdiğim değerden ötürü yaptım Başbakanımızın çağrısı doğrultusunda tabi. Yani bu gözü dönmüş mahluklar başımızdan ne zaman indirilecekler. Biz oyumuzu Ak Partiye verdik bu hainlerin temizlenmesi için ama üzerinden aylar geçti hala yerlerindeler." Başvurucunun BİMER'e yaptığı başvurusunda ileri sürdüğü iddialar hakkında araştırma yapılması için 9/9/2014 tarihinde TMO Genel Müdürlüğü Müfettişliğince idari soruşturmaya başlanmış ve bir müfettiş görevlendirilmiştir. Yürütülen idari soruşturma kapsamında başvurucu ve eşi ile kurumda görev yapan bazı müdür, müdür yardımcısı ve çalışanların ifadeleri alınmıştır. Başvurucunun ifadesinin ilgili kısmı şu şekildedir:"...Şikayet konusu ile ilgili olarak; Nisan/Mayıs aylarında bir arkadaşıma aynı işyerinde çalıştığım ve paralelci olduğunu düşündüğüm [nin] bana rahatsızlık verdiğini ilettim, arkadaşımın da çevresi geniş olduğundan bu konuyu AKİM'e iletebileceğini söylediği için BİMER'e yazdığım dilekçede şikayet ifadesini kullanmış bulunuyorum. Doğrudan AKİM'e yaptığım bir şikayet bulunmamaktadır. Dolayısıyla buradaki amacım kişileri şikayet etmek değil sadece tavsiye almaktı. Kurum içerisinde çalışma ortamında yaşanan bazı kişisel olaylara çok sinirlendiğim bir anda düşünmeden BİMER'e bizzat yazdığım dilekçede üstünde durduğum paralel örgüt konusu ile paralelciler korkusu ile tamamiyle eşimi ve kendimi güvence altına almak amacıyla kurmuş olduğum cümlelerdir. Artık söz konusu personelin rahatsılık verici davranışları ortadan kalktığı için bu konuda şikayetçi değilim ve sıkıntı duyduğum kişiyle ilişkilerimi düzeltme yolunda çaba gösterdiğimden konuyla ilgili açıklama yapmak istemiyorum....AKİM'e doğrudan şikayet etmememe rağmen bu konunun işyerinde müdürlerim [] ve [G.Ö.] tarafından duyulmuş olabileceğini düşündüğümden bu kişilerin bana cephe aldıkları ve baskı yaptıkları kanısındayım..." Başvurucunun eşi R.Y.nin alınan ifadesinin ilgili kısmı ise şu şekildedir:"...Müdürlerimiz tarafından şahsıma mobbing yapılmamaktadır. Servislerimiz farklı olduğu için eşimle işyerinde fazla iletişimimiz olmadığından tanık olduğum bir olay olmamakla beraber eşime de mobbing yapıldığını düşünmüyorum." Soruşturmayı yürüten müfettiş 14/10/2014 tarihinde idari soruşturma raporu düzenlemiştir. Raporun sonuç bölümünün ilgili kısmı şu şekildedir:"...2- Disiplin Yönünden:Ömer Yalçın'ın (başvurucu) şikayet dilekçesinde belirttiği şube müdürü [] ve şube müdür yardımcısı [G.Ö.nün] kendisine ve eşine mobbing yaptıkları iddiası ile ilgili olarak kanıtlayıcı bir belge sunmadığı, kendisini doğrulayıcı bir şahit gösteremediği gibi aynı zamanda eşi olan depo teknisyeni [R.Y.nin] bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirttiği, ilgili şahsın ifadesinde anlattığı ve mobbing olarak nitelediği davranış ve olayların ise amir-memur ilişkisi gereği iş akışı ve karşılıklı günlük ilişki tabiatına uygun nitelikte olduğu ve art niyet taşımadığı, şube müdür yardımcısı [G.Ö.] ile geçen konuşmasının Ağustos ayına yani BİMER'e yazdığı dilekçeden sonraki bir tarihe rastladığı ve dilekçe konusuyla bağdaşmadığı, dolayısıyla bu konuşma ve olayların mobbing tanımıyla hiçbir şekilde örtüşmediği gibi aynı zamanda Başbakanlık Genelgesi'nde belirtildiği üzere psikolojik tacizin ana unsurlarından olan kasıtlı ve sistematik olma profiline de uymadığı, dolayısıyla müfettişliğimizce Ömer Yalçın'ın BİMER'e yazmış olduğu dilekçede geçen şikayet konusu iddiaların işyeri huzur ve uyumunu olumsuz etkilediği kanaatine varılmış olup, disiplin yönüyle kusurlu görülen personelin alınan savunmasında kusurlu davranışları haklı kılabilecek bir gerekçeye rastlanılmadığından Ömer Yalçın'ın yukarıda belirtilen kusurlu davranışı nedeniyle 3771 sayılı Yasa'nın maddesi delaletiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125 B/1 maddesinde belirtilen 'Kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak' hükmü uyarınca 'Kınama' cezasıyla tecziye edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir." İdari soruşturma raporunun 27/10/2014 tarihinde uygun görülmesiyle başvurucu hakkında kınama cezası verilmiştir. Başvurucu; bahse konu kınama cezasının 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'na aykırı olduğu, şikâyet hakkının engellenemeyeceği, şikâyet dilekçesinde belirttiği iddiaların yeterince araştırılmadığı ve bu nedenlerle verilen disiplin cezasının hukuka aykırı olduğu iddialarıyla Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Mahkeme 17/2/2016 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiş, gerekçeli kararında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:"Disiplin cezası verilebilmesi için, cezayı gerektirecek fiilin işlendiğinin sabit olması, fiilin bütün unsurlarıyla oluştuğunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilmesi, hukuken geçerli bilgi ve belgelerle somut olarak ortaya konulması gerekmektedir.Uyuşmazlıkta da; davacının doğrulanamayan iddiasına dayalı şikayeti neticesi, kurumun huzur, sükun ve çalışma düzeninin bozulduğunun ve ne şekilde bozulduğunun soruşturma ile ortaya konulması gerekli olup, soruşturmada ise iddianın doğruluğunun araştırıldığı, doğrulanması yönünde bir saptamada bulunulamaması üzerine de asılsız itham da bulunduğundan bahisle işyeri huzurunun bozulduğu kanaatine varıldığı, yeterli inceleme ve araştırmaya dayalı olmayan bu tür bir tespitin şikayet hakkını engeller mahiyette olduğu, mevcut tespitlerin davacının 'kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak' fiilini işlediğini tüm unsurlarıyla ortaya koymaktan uzak olduğu sonucuna varılmıştır." Davalı idarenin itiraz talebi üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Daire) 28/12/2016 tarihinde davalı idarenin itirazının kabulüne, mahkeme kararının bozulmasına ve davanın reddine -karar düzeltme yolu açık olmak üzere- karar vermiştir. Bahse konu kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Uyuşmazlık konusu olayda davacının BİMER'e yapmış olduğu şikayetin içeriği incelendiğinde, kurum içinde kendisine ve nişanlısına mobbing uygulandığı yolundaki şikayetinin gerçeği yansıtmadığının soruşturma sonucunda tespit edildiği, şikayetinde yer alan ifadeleriyle kurum çalışanlarını zan altında bıraktığı, bu tutum ve davranışı ile işyeri huzur ve uyumunu olumsuz etkilediği açık olup, bu nedenle 657 sayılı Kanunun 125/B-(I) bendi uyarınca kınama cezası ile cezalandırılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık, dava konusu işlemin iptali yolundaki İdare Mahkemesi kararında da hukuki isabet görülmemiştir." Başvurucu, Daire kararına karşı karar düzeltme talebinde bulunmuş ancak bu talebi 25/5/2017 tarihinde reddedilmiştir. Daire kararı başvurucuya 14/6/2017 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 12/7/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"B - Kınama : Memura, görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir.Kınama cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...l) Kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak,..."
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/30798
Başvuru, kamu görevlisi olan başvurucunun Başbakanlık İletişim Merkezine gönderdiği şikâyet dilekçesinde yer alan iddialarının asılsız olduğundan bahisle kınama cezasıyla cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucular ile birlikte başvuruda bulunan E.A. hakkında kişi yönünden ayırma kararı verilmiştir. Başvurucuların adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkı dışındaki iddiaları yönünden Komisyonca kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun makul sürede yargılanma hakkına ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Antalya Emniyet Müdürlüğü, Manavgat ilçesinde suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütün faaliyetleri kapsamında yabancı uyruklu kişilerin kredi kartlarının kopyalanıp kullanıldığı iddialarına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 28/3/2006 tarihinde yakalama, arama ve elkoyma tedbirleri gerçekleştirmiştir. Anılan örgüte mensup oldukları ve atılı eylemleri gerçekleştirdikleri iddiasıyla aynı tarihte yakalanan başvurucular 31/3/2006 tarihinde tutuklanmıştır. Manavgat Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianameyle başvurucular hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması ve tehdit suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Manavgat Asliye Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 7/3/2007 tarihli kararıyla başvurucuların suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçundan ayrı ayrı 4 yıl hapis, banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan ayrı ayrı 14 yıl hapis ve ayrı ayrı 000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına karar vermiştir. Hükümde ayrıca, başvuruculardan İsa Akbaş'ın tehdit suçundan da 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, bu suçtan başvurucu Bülent Özkaya'nın beraatine ve başvurucuların tutukluluk hâllerinin devamına karar verilmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin (Daire) 5/3/2008 tarihli kararıyla hükümlerin bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkeme, başvurucuları 30/4/2008 tarihinde salıvermiş ve 29/3/2011 tarihli kararıyla başvurucu Bülent Özkaya'nın atılı tüm suçlardan beraatine karar verilmiştir. Anılan kararda başvurucu İsa Akbaş'ın da suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçlarından beraatine, tehdit suçundan ise 1 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu Bülent Özkaya hakkında tehdit suçundan kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş, diğer hükümlere yönelik temyiz üzerine Dairenin 6/6/2012 tarihli kararıyla hükümlerin bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkeme 8/1/2015 tarihli kararıyla başvurucuların suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçundan ayrı ayrı 4 yıl hapis, banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan ayrı ayrı 14 yıl hapis ve ayrı ayrı 000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve başvurucu İsa Akbaş'ın tehdit suçundan da 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Temyiz üzerine Daire 25/1/2019 tarihli kararı ile başvurucu İsa Akbaş hakkında tehdit suçundan kurulan hükmün zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine, diğer mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına karar vermiştir. Başvurucular 11/3/2019 tarihinde Yargıtay ilamını öğrendiklerini bildirmiş ve 25/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/9225
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının bildirilen eksikliklerinin yasal süre içerisinde giderilmediğinden reddedilmesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 25/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ile eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Yabancı uyruklu olan başvurucu, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) yürütülen bir soruşturma kapsamında silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 23/3/2017 ile 6/4/2017 tarihleri arasında gözaltında tutulmuştur. Başsavcılıkça tutuklanması istemiyle başvurucu, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Başvurucu 6/4/2017 ile 28/11/2017 tarihleri arasındaki süreyi tutuklu olarak geçirmiştir. Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinin 6/4/2018 tarihli kararı ile başvurucunun beraatine karar verilmiş, karar istinaf edilmeden kesinleşmiştir. Başvurucunun avukatı, müvekkilinin gözaltı süresiyle birlikte toplam 8 ay 5 gün tutuklu kalması nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun ve devamı maddeleri gereğince Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) 3/5/2018 tarihinde koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası açmıştır. Mahkemece, dava dilekçesinde başvurucunun ikamet adres bilgisinin eksik olması nedeni ile başvurucu vekiline süre verilmiştir. Söz konusu yazıda; dava dilekçesinde başvurucunun ikametgâh adresinin bildirilmediği gibi ilgilinin MERNİS kaydına da rastlanılmadığı, ayrıca ilçe Emniyet Müdürlüğünce yapılan adres araştırması neticesinde başvurucunun Gaziantep Ceza İnfaz Kurumunda olduğu bilgisi verilmiş ise de Gaziantep Ceza İnfaz Kurumunda kaydına rastlanılmadığı belirtilmiştir. Bu kapsamda başvurucu vekilinden, başvurucunun tebligata yarar adresinin bildirilmesi istenilmiş, aksi hâlde 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince istemin reddedileceği bildirilmiştir. Başvurucu vekili; Mahkemeye sunduğu 18/5/2018 havale tarihli dilekçeyle tahliye kararından sonra başvurucunun Kayseri Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından gözetim altına alındığını ve hâlen Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünde gözetim altında bulunduğunu belirtmiştir. Mahkemenin talebi üzerine Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünce Mahkemeye gönderilen 2/8/2018 tarihli yazıda, başvurucunun sınır dışı edildiğinin tespit edildiği bildirilmiştir. Mahkemece 3/10/2018 tarihinde dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucuya ait ikametgâh adresinin dava dilekçesinde belirtilmemesi ve ilgilinin MERNİS kaydına da rastlanılmaması nedeniyle başvurucunun tebligata yarar adresinin bildirilmesi, aksi hâlde 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince istemin reddedileceği hususunun başvurucu vekiline bildirildiği vurgulanmıştır. Başvurucu vekilinin 18/5/2018 havale tarihli dilekçesinde, başvurucunun hâlen Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünde gözetim altında tutulduğu bildirilmesine karşın Mahkemece yapılan yazışmalar neticesinde Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünün 2/8/2018 tarihli yazısı ile başvurucunun sınır dışı edildiği bilgisinin verildiği belirtilmiştir. Buna göre dava tarihi itibarıyla başvurucunun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olmadığı ve başvurucu vekiline eksikliğin giderilmesi hususunda yapılan bildirimin yasal süresi içerisinde tamamlanmaması nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca itiraz yolu açık olmak üzere dava dilekçesinin reddine karar verildiği ifade edilmiştir. Karara karşı başvurucu vekili tarafından itiraz yoluna başvurulmuştur. İtiraz dilekçesinde; başvurucunun hâlen Gaziantep Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünde olduğu, başvurucuyla vekâlet ilişkisinin sona erdirildiğine dair herhangi bir tespitin bulunmadığı, dolayısıyla vekâlet ilişkisinin devam edip etmediğinin tespiti ve davaya muvafakat için başvurucunun hazır edilmesinin istenilmesinin yasal dayanağının mevcut olmadığı ileri sürülmüştür. Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinin 28/11/2018 tarihli kararı ile; Mahkemece dava dilekçesinin reddine dair verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğunun ve mezkûr karara vaki itirazın yerinde olmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle başvurucu vekili tarafından yapılan itirazın reddine karar verildiği hüküm altına alınmıştır. İtirazın reddi kararının 23/12/2018 tarihinde öğrenildiği beyan edilmiş ve 25/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... (3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. (4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur...." Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Dairesinin 7/7/2014 tarihli ve E.2014/5080, K.2014/16742 sayılı kanun yararına bozma kararının ilgili kısmı şöyledir: "...5271 sayılı CMK'nın 'tazminat isteminin koşullan' başlıklı maddesinin ... fıkrasında; 'tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir' şeklinde tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesinde yer alması gereken hususlar, fıkrasında ise; 'dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur, süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur' şeklinde dilekçedeki bilgi ve belgelerin eksik olması durumunda bu eksikliğin tamamlanmasının yolu gösterilmiş, eksikliğin tamamlanmaması halinde ise dilekçenin mahkemece reddolunacağı hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre maddenin ... fıkrasında; tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesinde, 'açık kimlik ve adresi ile zarara uğranılan işlemin ve zararın nitelik ve niceliğinin' bulunması ve bunlara ilişkin belgelerin de dilekçeye eklenmesi zorunlu kılınmıştır. Maddenin fıkrasında ise, dilekçedeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkemenin, 'eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğinin' davacıya bildirileceği ve süresi içinde eksiği tamamlanmayan dilekçenin, mahkemece itiraz yolu açık olmak üzere reddolunacağı açık ve net bir şekilde belirtilmiş, bu aşamada dilekçedeki eksikliklerin mahkemece resen yapılacak araştırma ile giderilmesine olanak tanınmamış, bilgi ve belgeleri yetersiz olan ve verilen sürede eksiklikleri de tamamlanmayan dilekçelerin reddolunması hususunun takdire bağlı kılınmadığı emredici bir ifade ile hüküm altına alınmıştır..."B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından davasının ...görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak dikkate alındığında bu fıkranın mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmektedir (Golder/Birleşik Krallık [GK], B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasında mündemiçtir. Bu, Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen, genişletici bir yorum olmayıp Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesindeki lafzın Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin gözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarak Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36). AİHM; mahkeme hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM; bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte kısıtlamaması, zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayan sınırlamalar Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34).
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/131
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının bildirilen eksikliklerinin yasal süre içerisinde giderilmediğinden reddedilmesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvuru ve akabinde açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/2/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 5233 sayılı Kanun kapsamında 3/6/2005 tarihinde Diyarbakır Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna başvurmuştur. Eksik ödendiği iddia edilen zararın tazmini için 15/10/2012 tarihinde idare mahkemesinde açılan davanın yargılaması 21/11/2018 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucu, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/5099
Başvuru, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvuru ve akabinde açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu doğum sırasında çocukta kalıcı bir sakatlığa yol açılması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 16/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş bildirilmeyeceğini belirtmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 27/7/2005 tarihinde Haydarpaşa Numune Araştırma ve Eğitim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde doğum yapmış ve bir erkek bebek dünyaya getirmiştir. Bebeğin doğumu asistan doktorlar tarafından normal yolla gerçekleştirilmiş ve doğum kilosu 180 gr. olarak belirlenmiştir. Doğumun hemen sonrasında çocuk doktoru tarafından yapılan muayenede bebeğin sağ kolunda doğumsal braksial paralizi (omuz takılmasına bağlı sinir zedelenmesi) teşhisi konulmuştur. 3/8/2005 ile 11/12/2006 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde bebeğin fizik tedavisi; 11/12/2006 tarihinde de Ortopedi Cerrahi Polikliniğine sevki yapılmıştır. Ancak Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından ailenin Ortopedi Cerrahi Polikliniğine gitmediği ve 11/12/2006 tarihinden sonra tedavi için müracaat etmediği bildirilmiştir. Başvurucu 23/3/2006 tarihinde Sağlık Bakanlığına müracaat ederek doktor hatası nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Bu talebin reddi üzerine başvurucu 4/9/2006 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde (Mahkeme) Sağlık Bakanlığı aleyhine maddi ve manevi tazminat talebiyle dava açmıştır. Mahkeme, konu hakkında Adli Tıp Kurumundan (ATK) bilirkişi raporu almıştır. ATK'nın 9/1/2009 tarihli raporunda, Haydarpaşa Numune Araştırma ve Eğitim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi ile doğumu gerçekleştiren asistan doktorların ifadelerinin yanında tıbbi belgelere de yer verilmiştir. Söz konusu tıbbi belgeler ve ifadelerde başvurucunun doğum sancılarıyla Hastaneye müracaat ettiği, yapılan ultrasonografik ölçümlerde tahmini fetal ağırlığın 600 gr. ölçüldüğü, hastanın pelvis muayenesinin doğuma uygun olduğu ve bebeğin baş gelişi ile normal pozisyonda geldiği görülerek klinik uzmanı doktor tarafından normal doğum yaptırılmasının uygun bulunduğu ifade edilmiştir. ATK'nın söz konusu raporunda bebeğin normal doğuma bırakılmasının tıp kurallarına uygun olduğu, bebeğin yaralanmasının omuz takılmasından kaynaklandığı ve bu durumun normal doğumun bir komplikasyonu olarak ortaya çıktığı, böyle bir komplikasyonun öngörülemeyeceği, doğum sonrasında uygulanan fizik tedavinin tıp kurallarına uygun olduğu bildirilmiştir. Mahkeme 30/10/2009 tarihinde davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinde ATK'dan alınan bilirkişi raporuna taraflarca itiraz edilmediği, raporun Mahkeme tarafından da yeterli bulunduğu belirtilmiştir. Kararda, bebeğin kolunda meydana gelen sakatlığın oluşumunda idarenin ve personelinin sorumluluğunu gerektirecek hatalı bir uygulama bulunmadığı, bu durumda idarenin hizmet kusurundan söz edilemeyeceği ve tazminat ödemekle sorumlu tutulamayacağı ifade edilmiştir. Söz konusu karar Danıştay Onbeşinci Dairesinin 6/5/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 29/1/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 17/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. 16/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:  “İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,...” Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, § 11-14).B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içerisinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], 32967/96, 17/1/2002, § 51; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye). AİHM'e göre taraf devletler,uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkmasıdurumunda ilgili devlet hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010; Trocellier/Fransa). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete atfedilmesi için yeterli olup olmaması hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiąc/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59 ).
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/6818
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu doğum sırasında çocukta kalıcı bir sakatlığa yol açılması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; beraatine hükmedildiği hâlde başvurucuya ait silahın, bir başka kişinin işlediği ruhsatsız silah bulundurma ve taşıma suçu kapsamında müsaderesine karar verilmesi nedeniyle suç ve cezalarda kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/12/2014 tarihinde Küçükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 29/5/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 23/2/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık,görüş bildirmemiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Büro Amirliği görevlileri tarafından 29/12/2011 tarihinde yapılan kontroller sırasında İstanbul ili Beyoğlu ilçesi Sütlüce Mahallesi İmrahor Caddesi üzerinde bir petrol istasyonundan çıkan aracı kullanan I'nın alkollü olduğu tespit edilerek trafik ekibi çağrılmıştır. Kolluk görevlilerince düzenlenen aynı tarihli tutanakta, yapılan işlemler sırasında I'nın çantasından adına ruhsatı bulunmayan ve arkadaşına ait olduğunu beyan ettiği Beratta marka 25 USA ibaresi yazılı BU68390V seri numaralı 35 mm çaplı tabancayı çıkardığı ve kendi rızasıyla bu silahı kolluk görevlilerine teslim ettiği belirtilmiştir. Çanakkale Valiliği kayıtlarına göre başvurucu adına taşıma ruhsatı bulunan söz konusu tabanca şarjörüyle birlikte, adli emanette muhafaza altına alınmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 5/4/2012 tarihli ve 2012/8796 sayılı iddianamesi ile ve başvurucu haklarında ruhsatsız silah bulundurma ve taşıma suçundan 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları ve muhafaza altına alınan silahın 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesine göre müsadere edilmesi kamu adına talep olunmuştur. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesince iddianamenin kabul edilmesiyle başlanan kamu davasında yapılan yargılama neticesinde 31/12/2012 tarihli ve E.2012/244, K.2012/1058 sayılı kararla başvurucunun beraatine, sanık nın ise ruhsatsız silah taşıma ve bulundurma suçundan 6136 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası ile 5237 sayılı Kanun'un ve maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, adli emanete alınan tabanca ve şarjörünün de 5237 sayılı Kanun'un maddesine göre müsadere edilmesine ancak 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (5) numaralı fıkrası uyarınca mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına ve sanık nın aynı maddenin (8) numaralı fıkrasına göre beş yıl süreyle denetime tabi tutulmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"Sanık Fikret Aslan'ın diğer sanık 'nın babası olan Ü.'nın avukatlığını ve danışmanlığını yaptığı, bir hukuki meseleyi görüşmek için sanık I'nın nişanlısının evinde buluştukları, sanığın orada silahı üzerinden çıkararak masanın üzerine koyduğunu, 2-3 gün sonra diğer ruhsatlı silahlarının arasında bulamayınca Ü.I'ya telefon ettiğini, onun da silahın orada olduğunu söylediği, Fikret Aslan'a vermesi için Ü.'nın silahı kızı olan 'ya verdiği, ayrıldığı eski erkek arkadaşının tehdit etmesi nedeniyle 'nın silahı Fikret Aslan'a vermeyerek üzerinde taşıdığı ve olay gecesi polislerin yanında alkollü vaziyette 'silahım nerde' diye sorması üzerine silahın çantasında yakalandığı, böylece sanık 'nın atılı suçu işlediği anlaşılmıştır.Sanık Fikret Aslan'ın silahı evde unuttuğu bu nedenle atılı suçu işlediği sabit olmadığından beraatine karar verilmiştir.Her ne kadar soruşturma anlatımında silahı kendisine Fikret Aslan'ın verdiğini beyan etmiş ise de sanık bu ifadesini kabul etmediğinden ve bu ifadeyi verirken çok alkollü olduğunu beyan ettiğinden sanık Fikret Aslan'ın savunmasını tanıkların anlatımları doğruladığından, sanık Fikret Aslan'ın evde silahı unuttuğu kabul edilmiştir." Karar mal sahibi sıfatıyla başvurucu tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay Ceza Dairesinin 17/12/2013 tarihli ve E.2013/13587, K.2013/29373 sayılı ilamıyla başvurucunun temyiz istemi reddedilerek hüküm onanmıştır. Mahkemece 11/2/2014 tarihinde kesinleşme şerhi düzenlenerek hükmün Yargıtayca onandığı 17/12/2013 tarihi itibarıyla kesinleştiği tespit edilmiştir. Başvurucu 29/12/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 6136 sayılı Kanun’un maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:  “Bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur....Bu Kanunun 12 nci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlar dışındaki ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin ev veya işyerinde bulundurulması halinde verilecek ceza bir yıldan iki yıla kadar hapis ve yirmibeş günden yüz güne kadar adlî para cezasıdır....” 5237 sayılı Kanun'un "Eşya müsaderesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir....(4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir...."
Adil yargılanma hakkı (Ceza)-Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/20483
Başvuru, beraatine hükmedildiği hâlde başvurucuya ait silahın, bir başka kişinin işlediği ruhsatsız silah bulundurma ve taşıma suçu kapsamında müsaderesine karar verilmesi nedeniyle suç ve cezalarda kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; kolluk tarafından silahlı güç kullanılması sonucu bir çocuğun yaşamını yitirmesi olayına ilişkin olarak ölümden sorumlu olan kolluk görevlilerinin cezasız bırakılması veya caydırıcı şekilde cezalandırılmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/9/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla elde edilen bilgi ve belgelerde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Cizre'de yaşamaktadır. Başvurucuların olay tarihinde 12 yaşında olan oğulları N.K., 14/1/2015 tarihinde Cizre'de yaşanan toplumsal olaylar sırasında polis memuru N.G. tarafından ses ve gaz fişeği atabilen bir silahla öldürülmüştür. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) olay hakkında resen bir soruşturma başlatmıştır. Soruşturma kapsamında gerçekleştirilen ölü muayene işlemi sonucunda N.K.nın kafasının sol arkasında mermi giriş deliği olduğunun değerlendirildiği açıklık tespit edilmiş, kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için Diyarbakır Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına karar verilmiştir. Adli Tıp Kurumu raporunda ölüme N.K.nın başına 5 cm uzunluğundaki sert bir cismin isabet edip yaralamasına bağlı kafatası kemik kırıkları, beyin kanaması ve beyin doku harabiyetinin sebebiyet verdiği, söz konusu cismin vücudu terk etmediği, atışın ise uzak atış mesafesinden yapıldığının tespit edildiği belirtilmiştir. Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı raporunda; N.K.nın başından çıkarılan cismin 12 numara av fişeklerine uyumlu olduğu, aynı Laboratuvarın Kimyasal İnceleme Şube Müdürlüğünün mütalaasında ise söz konusu plastik cisimde, atış artıklarında bulunan antimen elementinin ve toplumsal olaylara müdahalelerde de kullanılan klorabenzalmolonomitrl gazı kalıntılarının olduğu belirtilmiştir. Başsavcılık, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünün gönderdiği kamera görüntülerini incelemiştir. Şehit Astsubay Hayati Bilgin Sınır Karakolunda görevli olup Malatya Özel Harekât Şube Müdürlüğüne ait araçta bulunan görüntülerden N.K.nın arkadaşlarıyla yolun hemen karşısındaki araca doğru taş attığı, gruba göz yaşartıcı gaz kapsülü atıldığı, aynı anda N.K.nın bulunduğu tarafa üç dört el ateş edildiği sırada N.K.nın yere düştüğü, yapılan atışların N.K. ve arkadaşlarının ayaklarına doğru yapıldığı, tanık İ.S.nin N.K.yı kucağına almasının ardından beyaz bir araca bindirdiği, görüntülerin devamında polis aracının karakola girdiği, ardından yüzü maskeli, askerî kamuflaj giydiği değerlendirilen birinin -sonradan polis memuru N.G. olduğu tespit edilmiştir- karakoldan çıkarak polis aracının bulunduğu yere doğru gidip dönüşte elinde -görüntülerde ne olduğu anlaşılamayan- eşya ile karakola girdiği tespit edilmiştir. Olay günü araçta görev yapanların Mardin Özel Harekât Şube Müdürlüğünde görevli olan ve geçici görevle Cizre'de bulunan N.G., H., U.İ.ve O.Ç. olduğu tespit edilmiştir. Başsavcılığın karakol sınır kamerası kayıtları üzerinde yaptığı incelemede aracın çevre yolunun kenarında olduğu, N.K. ve arkadaşlarının ise aracın karşısında olduğu, N.K. ve arkadaşlarının polislerin bulunduğu yöne doğru taş attığı, H., U.İ. ve N.G. oldukları tespit edilen polislerin araç dışında, yönleri N.K. ve arkadaşlarının olduğu tarafa dönük durdukları, N.K.nın vurulma anında ise kameranın -asli görevi olan- sınır tarafını gösterdiği, bu nedenle N.K.nın vurulma anının görüntülerde bulunmadığı tespit edilmiştir. Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü raporunda; incelenmesi için gönderilen tüfeğin12 numara av, ses ve gaz fişeği patlatır, pompalı mekanizması olan bir av tüfeği olduğu, atışa engel herhangi bir arızasının bulunmadığı, ölenin kafatasından çıkarılan gaz fişeği mühimmatının gönderilen 15 gaz fişeği ile uyumlu olduğu, incelenen tüfek ile atılmasının imkân dâhilinde olduğu ancak üzerinde balistik tespite elverişli nitelikte bir iz bulunmadığı için hangi silahtan atıldığını tespit etmenin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Başsavcılık, N.K.nın başından çıkarılan gaz fişeği ile fişeği atmakta kullanılan tüfeğin Özel Harekât Şube Müdürlüğü envanterinde kayıtlı olup olmadığını sormuştur. Gelen cevap yazısında, tüfeğin şüpheli H.nin zimmetinde olduğu belirtilmiştir. Anılan tüfek ile benzeri nitelikteki dört silah ile gaz fişekleri, üzerilerinde inceleme yapılabilmesi için Başsavcılığa gönderilmiştir. Başsavcılığın icra ettiği keşifte çeşitli ölçümler yapılmış, bu ölçümlerde ölenin silahla vurulduğu yer ile polislerin bulunduğu yer arasındaki mesafenin 62 m olduğu, polis aracı ile karakol arasındaki mesafenin 178 m olduğu belirlenmiştir. Olay yerinde ayrıca fotoğraf ve kamera çekimi yapılarak olay yeri inceleme raporu düzenlenmiştir. Başsavcılık, şüpheli polis memurlarının ifadelerini almıştır. Ayrıca başvurucular ve tanıkların da beyanlarına başvurmuştur. Çocuk Y.Y.nin tanık sıfatıyla alınan beyanın ilgili kısmı şöyledir:"... 14/01/2015 günü öldürülen [N.K.] benim mahalleden arkadaşım olur, kendisi ile sürekli beraber oynuyorduk. Genelde evimize yakın olan çevre yolunun civarında bulunan [N.nin] vurulduğu yerde ve karşısında oynardık. [N.nin] öldürüldüğü gün [N.] ve mahalleden arkadaşlar ile birlikte top oynadık. Daha sonra eve gittim, koyunu aldım ve çevre yolunun karşısında bulunan karakolun civarına gittim, giderken ben [N.yi] gördüm, kendisine beraber karşıya gidip koyunu otlatalım dedim, [N.] kabul etmedi, arkadaşları ile birlikte yolun diğer tarafında oynayacağını söyledi, ben de tek başıma koyunu alıp gittim. Koyunu otlattığım yerde [N.] ve arkadaşlarının bulunduğu yer net olarak gözüküyordu, yine benim koyunu otlattığım yerde [N.nin] tam karşısında siyah ve kahve renkli cobra tipi bir araç duruyordu. [N.] ve yanındakiler bu cobra aracına el hareketi yapıyorlardı, taş atıyorlardı. Bu cobra aracından yüzünü tam göremediğim 2-3 tane altlarında askeri pantolon bulunan, üstlerinde ise özel hareket elbisesi bulunan polisler indi, maske taktılar, bu esnada cobra aracının yanında üç tane genç oturuyordu, burada çekirdek yiyorlardı. İnen polisler bu kişilere 'gençler uzaklaşın buradan, bu kadar burada kaldığınız yeter' dediler. Burada oturan yaşı büyük kişiler oradan gittiler, bu esnada cobra duruyordu ve arka kapısı açıktı. Daha sonra bana da buradan uzaklaş dediler, ben de koyunların benim olmadığını, sahibi şu anda burada bulunmadığını, uzaklaşamayacağımı söyledim, bunun üzerine bana birazcık uzaklaş dediler. Tekrar bana uzaklaşmamı söylediler, ben de hayır deyince koyunlara vurup, uzaklaştırdılar. Daha sonra bana bize bakma, bizi duyma, bizi görmezden gel dediler, ben de tamam dedim. Bu esnada [N.] ve yanındakiler taş atıyorlardı, ilk önce gaz attılar, daha sonra cobranın içerisinde tepe noktasında ve cobranın küçük bir deliğinden iki tane polis [N.ye] doğru ateş etmeye başladılar, cobranın tepesinde bulunan kişi özellikle [N.yi] nişan alıp ateş etti. [N.nin] düştüğünü gördüm, sonra ben hemen koyunları bırakıp kaçtım. Eve gittim, sonradan [N.nin] öldürüldüğünü duydum..." Çocuk Y.nin tanık sıfatıyla alınan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... 14/01/2015 günü vefat eden [N.K.]benim mahalleden arkadaşım olur. Ben ailem ile birlikte [Y.] Mahallesi civarında oturuyorum, olay günü evden [N.] ile buluşmak için çıktım, çevre yolunda [N.lerin] bulunduğu yere gitmekte iken akrep ile kirpi tipi iki tane polis aracı bizim tarafa gaz attılar, ben gazdan etkilenmemek için hemen o civarda bulunan bir inşaatın yanına gittim. Daha sonra orada bulunan mobilyacının yanına gittim, bulunduğum noktadan [N.lerin] bulunduğu yer ve karşısı görünüyordu, yolun karşısında Cobra tipi bir araç duruyordu, bu araçın yanında üç veya dört tane özel hareketçi polis aşağıya inmişti. Kısa boylu top sakallı bir özel hareket polisi [N.lerin] tarafına 5-6 kez ateş etti. Ben [N.nin] düştüğünü gördüm, bu polisler [N.ye] ateş ettikleri sırada yüzleri açıktı, ateş ettikten sonra maske taktılar, ancak yüzlerini tam net olarak göremedim.[N.] düştükten sonra ben hemen koşarak [N.nin] ailesinin yanına gittim. [N.] vurulduğu esnada cobra dışında herhangi bir polis aracı görmedim. [N.]vurulduğu esnada yanında mahalleden tanıdığım [S.A.]ve [B.A.] da vardı..." F.S.nin tanık sıfatıyla alınan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... Bana sormuş olduğunuz [N.K.yı] önceden tanımam, olay nedeniyle ismini duydum ve öğrendim. 14/01/2015 günü akşam saatlerinde abim ile dükkanda çalışıyorduk, dükkanın bulunduğu yerde daha sonradan ismen öğrendiğim [N.K.] arası çok yakındır. Vurulan [N.K.] ve yanındaki çocuklar yolun karşısında bulunan özel hareket aracına taş atıyorlardı, araç cobra tipiydi. Bu esnada üç tane üzerinde asker kıyafeti bulunan polisler aracın dışındaydı, bu polislerden birisi araçtan alttan biber gazı atan üstten ise normal namlusu bulunan bir silah aldı. Bu silahı çocuklara doğrulttu, dört el ateş etti. Ben ateş ettikten sonra orada bir çocuğun düştüğünü gördüm, abim [İ] bu olayların hepsini gördü, abim de hemen o çocuğun yanına gitti. Çocuğu beyaz bir araca bindirdiler, hatta abim de o araca bindi hastaneye gittiler. Ateş eden poliste maske vardı, yüzünü göremedim. Ateş eden polis aracın dışından ateş etti. Daha sonra hepsi araca bindi, aracı durduğu yerden hareket ettirdiler ve oradan karakola gittiler. Daha sonra yüzü maske ile kapalı olan asker kıyafetli biri ateş ettikleri civara yürüyerek geldi, oradan bir şeyler toplayıp ve gitti. [N.] isimli çocuk vurulduktan hemen sonra çevre yolunda iki tane akrep ve kirpi tipi zırhlı araç gördüm, bu araçlarda çocukların bulunduğu noktaya gaz attılar. Bu araçlardan ateş edildiğini görmedim. Zaten bu araçlar çocuk vurulduktan sonra geldiler, çocuğun ölümüne yol açan silah yukarıda da belirttiğim gibi özel hareket polisleri tarafından atıldığını düşünüyorum..." İ.S.nin tanık sıfatıyla alınan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... Ben Y.Mahallesi çevre yolu hastane civarında bulunan [Z.] Mobilya isimli işyerinde kardeşim [F.] ile birlikte çalışırım. Ben normalde Cizreli değilim, Midyat'ıyım kardeşim ile yaklaşık 6 ay önce Cizre'ye çalışmak için geldik. [N.K.] isimli çocuğu önceye dayalı olarak tanımam, sadece 14/01/2015 günü ölmesi nedeniyle tanıdım. 14/01/2015 günü akşama doğru dükkanda çalışıyordum, kardeşim [F.] bana çocuklar cobraya taş atıyorlar bayrağını düşürdüler dedi. Ben de çıktım ve izlemeye başladım, çocukların bulunduğu yer dükkana çok yakındır, yaklaşık 10-15 metredir, çocuklar 9-10 kadar çocuk yolun karşısında bulunan cobraya taş atıyorlardı, yolun karşısında komando renklerinde cobra tipi bir araç vardı, bu araç durur vaziyetteydi, aracın ön tarafında üç tane kamuflaj giymiş asker veya polis olduğunu düşündüğüm kişiler çekirdek yiyordu, ikisinin başında bir şey yoktu, yüzlerini net olarak gördüm, diğer birinin ise başında bere vardı, ancak yüzü açıktı. Bu şahsı da teşhis edebilirim, çocuklar taş attığı esnada kafasında bere olan şahıs cobra aracının arkasına gitti, elinde bir silahla tekrar indi, diğer iki kişinin yanına gelip, hemen karşıdaki çocukları hedef aldı. 'Yeter Lan' dedi. Bu esnada kilolu olan kişi yapma dedi, ancak bu şahıs çocukları hedef aldı ve üç dört el ateş etti. Çocuklardan birinin düştüğünü gördüm, diğer çocuklar kaçtı, hemen dükkandan çocuğu öldürdünüz diye bağırdım ve çocuğun yanına gittim. ateş eden kişiler cobra aracına bindiler ve karakola doğru gittiler. Çocuğu hemen kucağıma aldım, bu esnada tesadüfen orada beyaz bir araç sürücüsü çocuğu getir dedi. Ben de çocuk ile birlikte bu aracın arka kasasına bindim, çocuğun ağzından köpük geliyordu, hala nefes alıyordu, kafası kanıyordu, beyni dışarı çıkmıştı, orada bulunan çocuklardan biri de benim ile birlikte araca bindi, ancak ben bu çocuğun yüzünü dahi fark etmedim, çünkü vurulan çocuk ile uğraştım, hemen hastaneye götürdük, acile bıraktım, daha sonra ben dükkana döndüm. Dükkana döndükten sonra kilolu olan şahıs yüzünde bere ile karakoldan ateş ettikleri yere doğru geliyordu, bunu gördüm, ancak elimde kan olduğu için yıkamak için dükkana girdim, daha sonra kardeşim bana bu şahsın ateş ettikleri yerden bir şeyler alıp tekrar döndüğünü söyledi..." B.A.nın tanık sıfatıyla alınan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...[N.K.] isimli çocuk ile aynı sınıfta okuruz, bu nedenle tanıyorum. Ben normalde okula gidiyorum, okula gitmediğim günler dışında çalışıyorum. Daha doğrusu babamın dükkanında babama yardım ediyorum. 14/01/2015 günü babam bana izin verdi, gidip gezebileceğimi söyledi, ben de çevre yolu civarında bulunan arasıra gittiğim ve genelde çocukların bulunduğu hastaneye yakın yere gittim, burada tek başıma oturdum. Oturduğum yere yakın bir yerde [N.] ve yanında tanımadığım bir kaç çocuk daha vardı. Polisler biber gazı attılar, bu esnada yolun karşısında cobra tipi bir araç vardı, bu aracın dışında bulunan üç veya dört tane özel hareketçi vardı. Bu özel hareketçilerden sakallı olan, kafasında bere bulunan birisi [N.lere] doğru silah doğrulttu. 5-6 el biber gazı patlama sesine benzer ses duydum, sonra baktığımda [N.] yerde yatıyordu, hemen orada bulunan birisi gidip [N.yi] kucağına aldı, beyaz bir arabaya bindirdi, ben de arabanın arkasına bindim, [N.yi] hastaneye bıraktık, ben yürüyerek tekrar aynı yerden gelip eve gidiyordum. N.nin vurulduğu yerde siyah maske takmış, hafif kilolu bir özel hareketçi olayın olduğu yerden bir şeyler topluyordu. Orada bir kaç tane çocuk daha vardı, bana ve oradaki çocuklara 'hepinizi böyle geberteceğim' dedi. Sonra ben evimize döndüm. [N.] vurulmadan yaklaşık yarım saat önce de beyaz bir zırhlı polis aracı vardı, bu araçtan da gaz attılar, bunun haricinde herhangi bir araç görmedim..." S.A.nın tanık sıfatıyla alınan beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...[N.K.] isimli çocuk ile aynı sınıfta okuruz, bu nedenle tanıyorum. 14/01/2015 günü yani [N.nin] vurulduğu gün [N.] ile birlikte çevre yolunda hastane civarında bulunan yere oynamak maksatlı gittik, burada bir kaç tane çocuk yolun tam karşısında bulunan durmuş vaziyette bulunan cobra tipi siyah ve kahve renkli timlere ait bir araç duruyordu, bu aracın dışında üç tane timci vardı. Bunların üzerinde yeşil siyah karışımı askeri elbise vardı. Bunlardan birisi araca gitti o esnada orada iki kişi kaldı. Birisin de maske takılıydı, diğerinin yüzü açıktı, yüzü açık olan şahıs bize doğru gaz attı. Yüzü kapalı şahıs ise ne olduğunu bilmediğim, bir şeyi silahla bize doğru 5-10 kez ateşledi, ben hemen kafamı eğip kendimi yere attım. Bu esnada ayağımın dibine bir tane isabet etti, ben yaralanmadım, ancak topraktan toz kalktı. Ben tepelik bir yere kaçtım, sonra baktığımda [N.]yerde yatıyordu. Oradan geçmekte olan beyaz bir araç durdu, [N.yi] genç birisi kucağına aldı, hatta karşıdaki özel timcilere ne yaptınız bu çocuğa öldürdünüz dedi. [N.yi] arabaya bindirip hastaneye götürdü. [N.] vurulduktan hemen sonra cobra hareket etti ve karakolun içine girdi. Ateş eden yüzü kapalı şahıs ateş ettikleri yerden bir şeyler topladı, bu esnada bizden tarafa dönerek hepinizi böyle öldüreceğim, dedi, karakola yürüyerek gitti. Ben orada bulunan [] isimli [Y.] Mahallesinde oturan çocuk ile birlikte hastaneye gittim, bir müddet orada bekledik. Sonra tekrardan eve dönüyordum, olayın olduğu yerden geçtiğimiz sırada özel Timci bir polis ateş ettikleri yerde bir şeyler topluyordu..." Başsavcılık, polis memuru H.nin şüpheli sıfatıyla ifadesini almıştır. H.nin 27/1/2015 tarihli ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Çevre yolunun karşısında yaklaşık 10-15 kişilik bir çocuk grubu bize doğru taş atmaya başladı, grup unsur amirimiz [U.İ.] bu çocukların taş atmasını önleme amaçlı bulundukları yerin arka tarafına aşırtma şeklinde gaz atmamızı istedi, ben bir adet 37,38 mm lancer ile gaz attım, yine arkadaşım [N.G.] grubun arka tarafına gaz attı, biz gaz attıktan sonra bir askeri konvoy geçiyordu, siyah renkli bir şortlant da bu guruba gaz attı, yaklaşık 5 dakika bekledikten sonra [U.İ.] hastanede bir kalabalığın olduğunu, karakolun içerisine geçmemiz durumunda daha net görebileceğimizi söyledi, araç karakolun içerisine geçti, bende [U.İ.] ile birlikte yürüyerek karakolun içerisine geçtim, daha sonra [N.] telefonunu düşürdüğünü söyledi, telefonunu bulmak için karakoldan dışarı çıktı, dönüşte de olay anında attığımız boş iki adet lancer gaz fişeklerine ait boş kapsülleri getirdi, daha sonra [U.İ.] bizden sorumlu komiserimizi aradı ve hastanede kalabalığın olduğunu bildirdi, yaklaşık 10 dakika sonra bizden sorumlu komiserimiz karakola geldi, bize ne olduğunu sordu, bizde hastanede toplanmaların olduğunu söyledik, daha sonra saat 8 de değişim yaptık ve istirahat etmek için tank taburuna gittik, ...Çocuğun vurulma anına ilişkin görüntülerden benim haberim yoktu, sadece tank taburuna istirahat amaçlı gittiğimizde, orada bir çocuğun vurulduğunu haricen arkadaşlardan öğrendik, [O.] olaydan bir veya ikigün sonra çocuğun vurulduğunu ve kamera görüntülerinin olduğunu söyledi, bunun üzerine bizde hemen Şırnak Özel Harekat Şube Müdürü [] beye durumu bildirdik, daha doğrusu bana arkadaşlar o şekilde söyledi, hatta daha sonra [] müdür görüntüleri izleyip durumdan Savcılığı ve İl Emniyet Müdürünü haberdar etmiş, dedi. ...Görüntülerdeki Cobra6 tipi araç bizim görev aracımızdır. Ayrıca başında siyah bere bulanan ve siyah hücum yeleği bulunan kişi benim, aracın içerisinde bulunan ve kamera çekimi yapan kişi görev yaptığım arkadaşım [O.Ç.] dir, yine görüntülerdeki diğer iki kişi grup amirimiz [U.İ.] ve polis memuru arkadaş [N.G.] dir, görüntülerde gözüken ve cobra'nın içinden bir şey aldığım konusunda ben çekirdek almak için arabanın içine elimi uzattım, herhangi bir mühimmat almadım..." Başsavcılık, H.nin ifadesini aldıktan sonra tutuklanması talebiyle H.yi Cizre Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) sevk etmiş; Hâkimlikçe yapılan sorgunun ardından H.nin tutuklanmasına karar verilmiştir. Başsavcılığın polis memuru U.İ.nin şüpheli sıfatıyla27/1/2015 tarihinde aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...20-25 kişilik çocuk grubu bize taş atıyordu, taşlar bize ve araca yetişmiyordu, ancak yoldan geçen araçlara isabet ediyordu, çocuklar taşları bize doğru yetiştirmeyince artık yola inmeye başlamışlardı, yol trafiği durma noktasına gelmişti, kendileri de ezilme tehlikesi geçiriyorlardı, bende ekip amiri olarak polis memuru [H.] ve [N.G.ye] birer tane 37,38 mm lik gaz fişeğini çocukların arka tarafına düşecek aşırtma şekilde atmalarını istedim, arkadaşlarda dediğim şekilde birer tane dediğim nitelikte gaz fişeğini attılar, biz gaz fişeği atmadan hemen önce daha önce atılmış gaz bulutu arasından birisinin gelip yerden bir çocuğu kucağına alıp götürdüğünü gördüm, 5-10 dakika bekledikten sonra mahalle arasında kalabalığın hastaneye doğru gittiğini gördük, hem güvenlik hemde bilgi vermek amacıyla karakolun içine gittik, burada komiser yardımcımız [G.yi] aradım ve kendisine çevre yolunda gruplar olduğunu, hatta birisinin yerden bir çocuğu kucağına alıp hastaneye götürdüğünü ve hastane civarında kalabalığın olduğunu söyledim, daha sonra komiserim karakola geldi, kendisine aynı şekilde bilgi verdim, bize olayı görüp görmediğimizi sordu, bizde sadece çocuğun götürüldüğünü gördüğümüzü söyledik, bize herhangi bir silah kullanıp kullanmadığımızı sordu, bizde kendisine çocukları dağıtmak amaçlı 2 adet gaz fişeğini kullandığımızı söyledim, daha sonra komiserimiz ayrıldı, bizim de normal görev süremiz bitince tank taburuna istirahat amaçlı geçtik..." Başsavcılığın polis memuru O.Ç.nin şüpheli sıfatıyla 28/1/2015 tarihinde aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...ben kameranın başında çekim yapmaya devam ettim, araçta görevli diğer üç arkadaş araçtan dışarıya indiler, yine bizim aracımızın bulunduğu yerin tam karşısında 10-15 kişilik bir çocuk grubu taşlama yapıyordu, attıkları taşlar bize isabet etmiyordu, bu nedenle bu çocuklar çevre yoluna inmeye başladılar ve yine bizi taşlamaya başladılar, ben bizim aracın dışında iki adet normal toplumsal olaylarda kullanılan gaz atıldığını duydum, bu gazları hangi arkadaşların attığını bilmiyorum, ben kamera ile gözetleme yapıyordum ancak sürekli kameraya bakmıyordum, bir ara aracımızın tam karşısından bir çocuğu birisinin kucağında götürüldüğünü gördüm, kesinlikle çocuğun vurulma anını görmedim, herhangi bir silah sesi duymadım, daha sonra hastane de gruplaşmaların olduğunu gördük, ben dönüşte tek başıma aracı kullanarak karakola gittim, diğer arkadaşlar yürüyerek karakola gittiler, daha sonra bizim nöbetimiz bitti, nöbetimizin ertesi günü görev yaptığımız cobra 6 tipi araç ile çocuğun vurulma anına ilişkin görüntüler olduğunu tespit ettik, [U.İ.] amirlerimizi bilgilendirdi, üzerime atılı bulunan suçlamayı kabul etmiyorum, [N.K.] isimli çocuğu kimin öldürdüğüne ilişkin herhangi bir bilgim yoktur..." Başsavcılığın N.G.nin şüpheli sıfatıyla 30/1/2015 tarihinde aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Olaydan bir gün sonra [N.K.] isimli çocuğun öldüğünü medyada öğrendik, perşembe akşamı olay anında kamera başında olan [O.ya] sordum, oda sadece kucaklayıp götürdüklerini gördüğünü söyledi, aynı gün araca ait kameralara baktığımızda çocuğun vurulma anının da çekildiği gördük, Cuma günü Şırnak Şube Müdürümüz tank taburuna bizi ziyarete geldi, bizde müdürü görüntülerden haberdar ettik, Müdür beyle görüntüleri tekrar izledik, kendisi de Sayın Müdürümüzü ve Savcımızı haberdar edelim dedi. ben diğer arkadaşlar [U.] ve [H.] ile birlikte dışarı çıktım, aracın yakınında bulunan çocuklarla bir süre sohbet ettik, çekirdek yedik, yolun karşı tarafından aracın hemen karşısında 15-20 kişilik bir çocuk grubu bize taş atıyordu, attıkları taşlar bize yetişmeyince yola inip taşlamaya başladılar, yoldan geçen trafiği de tehlikeye atıyorlardı, ekip amirimiz [U.İ.] bu çocukların arka tarafına aşırtma şeklinde 37,38 mm lik gaz atmamızı söyledi, ben de üzerimde bulunan sigsauer silahımla çocukların arka tarafına düşecek şekilde 37,38 mm lik bir adet gaz attım, o esnada arkadaşlardan başka kimsenin attığını görmedim, silahımı araca bıraktım, bu esnada yoldan bir askeri konvoy geçiyordu, çocuklar ise halen taşlama yapıyordu, ekip amirimiz [U.İ.] tekrardan bu çocukların arka tarafına aşırtma şekilde 37,38 mm lik biber gazı atmamızı istedi, bende silahımı almak için araca gittim, ancak silahımın içinde hala boş gaz kapsülü vardı, bu kapsülü çıkartmak uzun süre alacağı için daha öncede daha doğrusu 14/01/2015 günü araçta oturduğum koltuğun arasında gördüğüm shotgun marka 12 kalibrelik kapı açma ve cam delme operasyonlarında kullanılan pompalı av tüfeğini görmüştüm, bu tüfeği dolu yada boş olduğunu bilmiyordum, ben hemen bu silahı aldım, aracımızın ön sağ tarafından tamamen korkutma ve kaçırma amaçlı hedef gözetmeksizin taş atan çocukların uzağına sağ tarafında bir yere bir tane attım, başkaca ikinci bir atış yapmadım, bu atışım herhangi bir çocuğa isabet etmedi, bir müddet sonra ben karşıdaki çocuklardan birisinin tanımadığım bir kişinin kucağında beyaz bir araca atıp götürdüğünü gördüm, ancak benim silahı ateşlediğim an ile bu an arasında biraz vakit vardır, daha sonra hastane civarında gruplaşmaların olduğunu gördük, biz de tarafımıza herhangi bir taşlama olabileceğini düşünerek aracı tekrardan tel örgülerin içerisine karakola çektik, karakola gittikten sonra ben cep telefonumun üzerimde olmadığını fark ettim, bunun üzerine görev aracımızın içerisine baktım, ancak bulamadım, gidip aracımızın dışarıda bulunduğu noktaya bakmak istediğimizi söyledim, arkadaşlar herhangi bir olumsuzluğa karşı yüzüme bere takmamı istediler, ben de siyah bir bere taktım ve aracımızın daha önce durduğu noktaya gittim, burada telefonumu buldum, ayrıca kötüye kullanılır düşüncesiyle bizim attığımızı düşündüğüm 2 adet 37,38 mm lik gaz kapsülü ve bir adet benim attığım shotgun av tüfeğine ait gaz kapsülünü aldım, tekrar bahçe kapısından içeri girdiğim sırada kapıyı kapatmak için o gaz kapsüllerini o noktaya attım, tekrardan bu gaz kapsüllerini oradan alıp almadığımı hatırlamıyorum, daha sonra biz normal rutin gözetleme görevimize karakolun içinde devam ettik, grup amirimiz olan komiser geldi ve bize olaydan bahsetti ve bize bir çocuğun öldüğünden bahsetti, bize bilgimizin olup olmadığı sordu, biz de sadece rutin gazlama yaptığımız söyledik, ben ne grup amirimize nede diğer arkadaşlara shotgun av tüfeği ile ateş ettiğimi söylemedim, çünkü çok önem vermedim, çünkü bu silahların tesirli mesafesi 30 metredir, en fazla gidebileceği mesafe de 70 metredir, bu nedenle çok önem vermedim, bu silahı görevim bittikten sonra araçtan aldım ve tank taburunda kaldığımız koğuşa bıraktım, bu silahın kime ait olduğunu veya kime zimmetlendiğini araştırmadım ve bilmiyorum, öldürülen [N.K.yı] kimin öldürdüğüne dair bir bilgim yoktur, ancak neben ne de diğer arkadaşlarım bu çocuğun ölümüne yol açan atışı yapmadı..." H. tutuklu olarak konulduğu ceza infaz kurumundayken yeniden ifade vermek istediğini Başsavcılığa bildirmiştir. Başsavcılığın bu talebi kabul etmesi üzerine H.nin müdafii eşliğinde verdiği ek ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...[U.İ.nin] talimatıyla görev aracımız olan Cobra 6 isimli aracı karakolun 20-30 m. dışarısına çıkardık, burada gözetlemeye başladık. [U], [N.] ve ben araçtan indik, [O.] aracın içinde bulunan kameranın başındaydı, dolayısıyla araçtan hiç inmedi. [N.] ve [U.] ile birlikte bir süre aracın yakınında bulunan çocuklar ile sohbet ettik. Daha sonra tekrardan aracın yanına geldik, çekirdek yemeye başladık, yolun karşı tarafında bulunan 10-15 kişilik bir çocuk grubu bizden tarafa taş atmaya başladılar. Unsur amirimiz [U.İ.] bana ve [N.ye] çocuklardan tarafa langher ile birer tane aşırtma şekilde 37-38 mm'lik gaz atmamızı söyledi, bu esnada [N.] aracın sol tarafındaydı, U. aracın sol tarafındaydı, ben ise çocukların attığı taştan korunmak için aracın sağ tarafına daha doğrusu karakol tarafına geçmiştim. Benim başımda siyah bir bere vardı. [N.] karşıdaki çocuklara aşırtma şekilde 1 adet 37-38 mm.'lik gaz attı. Bu esnada [N.] hemen geldi ve aracın sağ arka tarafında bulunan pompalı av tüfeğini aldı, kendi silahını bıraktı, benim arka tarafımdan aracın ön sağ tarafına geçti, ben de gaz atmak amacıyla yine aracın sağ ön tarafına [N.nin] bulunduğu yer ile aracın arasına geçtim ve bir adet 37-38 mm.'lik gazı çocukların arka tarafına aşırtmalı şekilde attım. Bu esnada [N.de] pompalı tüfeğiyle çocuklardan tarafa hedef gözetmeksizin 3-4 el ateş etti. Ateş ettiği esnada [N.nin] başında da siyah bir bere vardı, ancak tam olarak ne zaman bu bereyi taktığını bilmiyorum. [N.] bildiğim kadarıyla genelde siyah bere ile gezerdi. Ateş etmesiyle birlikte yolun karşısında duran bir çocuk yere düştü, çocuğun vurulduğunu ve [N.nin] ateş ettiğini, ben ile birlikte [U.İ.] de net şekilde gördü. [O.] ise kameradan çocuğun düşme anını gördü. [U.] aracın sol tarafında bulunduğu yerden [N.ye] hitaben 'atma atma ne yaptın sen' dedi. Daha sonra çocuğun düştüğü yere iki kişi geldi, birisi çocuğu kucaklayıp beyaz bir pikaba bindirdi ve gitti. Çocuk hareketsiz şekilde götürüldü, hemen [N.] silahı araca bıraktı ve biz de araç ile birlikte karakolun içerisine döndük, daha doğrusu aracı [O.] kullanarak getirdi, ben [U.İ.] ile yürüyerek karakolun içine döndüm, [N.yi] ise karakola nasıl geldiğini görmedim. Karakola döndükten sonra unsur amirimiz [U.İ.] bizden sorumlu olan ve biz ile birlikte geçici görev ile gelen Mardin Özel Hareket şube Müdürlüğünde görevli komiser yardımcısı [G.T.yi] aradı. Bizim görev yerimize gelmesi gerektiğini, acil bir konu olduğunu ve telefonda söyleyemeyeceğini belirtti. [U İ.], [G.] komiseri cep telefonu ile aradı. Daha sonra [N.G.] başına bir kar maskesi taktı ve ateş ettiği noktaya gitti. Buradan langher ile attığımız gaz kapsülleri ile kendisinin pompalı tüfek ile attığı boş gaz fişeklerini toplayıp getirdi ve şu anda hatırlamadığım karakolun içerisindeki bir noktaya gömdü. Yakalaşık 15-20 dk. Sonra [G.] Komiser karakola bizim yanımıza 2 tane şortland ve 1 tane Cobra araç ile birlikte geldi. Beni ve ekipteki diğer arkadaşları bir noktada topladı, [U.İye] önemli olan konunun ne olduğunu sordu, [U.İ.] de yolun karşısında bulunan çocuklardan birisinin vurulup düştüğünü, söyledi. Bunun üzerine [G.] komiser bizim herhangi bir silah kullanıp kullanmadığımızı sordu, [U.] da benim 37-38'lik gaz attığımı, [N G.nin] ise çocuklardan tarafa 3-4 el pompalı tüfek ile ateş ettiğini ve karşıdaki çocuğun yere düştüğünü söyledi. Bu konuşmalar olduğu esnada yine bizim gibi Cizre ilçesinde geçici görevde bulunan ve Mardin Özel Hareket Şube Müdürlüğünde görevli polis memurları [A.S.],[ K. Y], [B. K.],[ Ş. T.], [B.T.], [E. İ.], [S. K.], [K. B.], [ Ç.]ve [ E.A.]da vardı. Bu polis arkadaşlar da [G.] komiser ile [U. İ.] nin arasında geçen konuşmalara şahittirler. Daha sonra bu konuşma bitti, benim üzerime zimmetli olan pompalı av tüfeği ve kalan fişekleri [U.İ.] polis memurları [K.Y.], [K.B.], [Ş.T.], [S.K.] ve [A.nın] bulunduğu şortlanda verdi. [G.] komiser ve polis arkadaşlar oradan ayrıldı. Yaklaşık 1 saat sonra [U.İ.] karakolun kamera kayıtlarına bakacağını söyledi ve [U.] ile ikimiz birlikte karakola gittik. Orada bir müddet oturduktan sonra [U.] kamera noktasına yanına bir asker ile birlikte gitti, yaklaşık 15-20 dk. sonra tekrar geldi, [U.] ile birlikte cobranın yanına döndük.[ U.] burada bana ve diğer arkadaşlara karakolun kamera görüntülerinde kesinlikle çocuğun vurulma anının olmadığını, rahat olmamız gerektiğini, bizlik bir şey olmadığını söyledi. Daha sonra saat: 00'de görevimiz bitimine müteakip tank taburuna geçtik. Gece saat: 00 sıralarında [G.] komiser tank taburuna geldi ve bize adli tıp kurumunda çocuğun başından çıkan cismin şhatgun isimli silahtan atılan 12 mm.'lik gaz fişeği olduğunu söyledi. Perşembe günü akşam saatlerinde [U.İ.nin] cobra'daki görüntüleri izlediğini ve bu görüntülerden bir kopya aldığını öğrendim. Yine [U.İ.]nin aynı akşam Şırnak Özel Hareket Şube Müdürü aradığını ve cobra 6 da [N.K.] isimli çocuğun vurulma görüntülerinin olduğunu söylediğini, duydum. 19/01/2015 günü Cizre'de görevimizin bitimine müteakip Mardin'e döndük, ben tarafıma zimmetle teslim edilen pompalı tüfeği ve buna ait fişeği eksik haliyle depodaki görevli arkadaşa teslim ettim. Mardin'de bulunduğumuz süre içerisinde biz kendi aramızda olayı enine boyuna konuştuk, çoğun vurulduğu esnada bize ait bir görüntünün olmadığı, [N.nin] çocuğu vurduğu anın kameralarda olmadığı gibi hususları değerlendirdik, sonuç itibariyle hem arkadaşımız [N.nin] yanmaması hem de ekipten herhangi bir arkadaşa zarar gelmemesi için ayrıca [N.nin] tüfek ile ateş ettiğini, söyleyecek olmasına istinaden huzurunuzda 27/01/2015 tarihinde vermiş olduğum ifadeyi verdim. Ben tutuklanınca her şey değişti, çünkü biz bu dosyada kimsenin tutuklanmayacağını düşünüyorduk, yapmadığım bir suç için cezaevindeyim, bu nedenle ifademi değiştirdim ve tüm gerçekliğiyle olayı size anlattım. Kesinlikle [N.K.yı] ben öldürmedim. [N.K.nın] ölümünden sorumlu kişi [N.G.] dir. Olayı ilk günden beri bildiğim ve huzurunuzda anlatmadığım için pişmanım..." Başsavcılık, H.nin ifadesini değiştirmesiyle soruşturmanın seyri değiştiğindenöncesinde ifadesine başvurulan şüpheli memurların ifadelerinin yeniden alınması yoluna gitmiştir. Başsavcılığın U.İ.nin 20/2/2015 tarihinde yeniden aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Olay günü önceki ifademde de belirttiğim gibi [H.] benim talimatım ile langher isimli silahla aşırtma şekilde 37-38 mm.'lik bir adet gaz attı. kesinlikle pompalı tüfekle gaz atmadı, bundan eminim. [N.] ise yine benim talimatım ile langher silahı ile bir adet 37-38 mm.'lik gaz attı. Bu gazı attıktan sonra aracın benden tarafına göre arka tarafına dolandı. Bundan sonra [N.yi] görmedim. Çünkü görüş alanımda değildi, dolayısıyla [N.nin] pompalı tüfek ile çocuklardan yöne gaz fişeği atıp atmadığını görmedim. Ben sadece bir kişinin gazların arasında el işareti yaparak yerde yatan bir çocuğu kucaklayıp götürdüğünü gördüm. Daha sonra biz karakolun içine döndük. Döndükten sonra [N.] telefonunu düşürdüğünü söyledi, olay esnasında aracın durduğu yere gitti. Dönüşte langher ile atılan gaz fişeklerini getirdi, ben bizden sorumlu komiser [G.T.yi] telefon ile aradım. [G.] komisere görev yerimiz olan karakola gelmesini söyledim. O da yanında bulunan polis arkadaşlar ile görev yerimize geldi. Kendisine gaz attığımız noktada bir çocuğun yerden başka birisi tarafından kucaklanıp götürüldüğünü gördüğümüzü söyledim. Kendisi başka silah kullanıp kullanmadığımı sordu. Ben de kullanmadığımızı söyledim. Ben bu şekilde bizden sorumlu komisere bilgi verdiğim için başkaca bir yere bilgi verme gereksinimi hissetmedim. Ben [N.nin] Cumhuriyet Savcılığınızdaki ifadesinden sonra [N.nin] pompalı tüfek ile olay anında ateş ettiğini öğrendim. Ayrıntısını bilmiyorum, bize herhangi bir şey söylenmedi. Olay günü ben kesinlikle Hayati bilgin karakolunun kamera görüntülerini izlemedim. Yine bana sormuş olduğunuz pompalı av tüfeğinin bizim araçta bulunup bulunmadığını ben bilmiyorum, bize bu silah da görev kapsamında zimmetlenen silahlardandır. Görev aracımız olan Cobra6 hayati bilgin de sabit bekleyen bir araçtır. Bu araçta pompalı av tüfeğinin olup olmadığını kesinlikle bilmiyorum. Ben [H.nin] üzerinde pompalı silah görmedim. [N.] de olay anında cebinde bere vardı, ancak yukarıda da belirttiğim gibi [N.] bir ara benim görüş alanımdan çıktığı için bu konu ile ilgili de bir görgüm yoktur. Şunu da eklemek istiyorum bir silah kime zimmetlenmişse illa da o kullanmaz ekipteki başka bir kişi de bu silahı kullanabilir..." Başsavcılığın O.Ç.nin20/2/2015 tarihinde yeniden aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yukarıda verdiğim bilgiler doğrudur, halen belirttiğim adreste ikamet ederim. Üzerime atılı suçlamayı anladım. Bu konu ile ilgili olarak daha önce Cumhuriyet Başsavcılığınızda SEGBİS vasıtasıyla ifade vermiştim, o ifademi aynen tekrar ve kabul ederim. Olay günü önceki ifademde de belirttiğim gibi ben Cobra6 isimli aracın içerisinde kameranın başındaydım, dolayısıyla dışarıda ne olup bittiğini görmedim, kameradan gözetleme yapıyordum, çocuğun düştüğü anı da göremedim, sadece birisinin yerden bir çocuğu kucağına alıp götürdüğünü gördüm. Bu olaydan sonra biz karakolun içine döndük. [G.] komiser ve polis memuru arkadaşlar geldi. Ancak ben aracın içinde gözetmeye devam ettim, dolayısıyla hiç inmedim, aşağıda ne konuşulduğunu bilmiyorum. Ben sadece [N.G.nin] savcılığınızda vermiş olduğu ifadeden sonra pompalı silah kullandığını öğrendim, ancak ayrıntısını yine ben bilmiyorum." Başsavcılığın N.G.nin 23/2/2015 tarihinde yeniden aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Olay anında aracımızın durduğu yerin tam karşısında 15-20 kişilik bir çocuk grubu bize doğru taş atıyorlardı, taşları bize yetiştiremeyince çevre yoluna inmeye başladılar, çevre yolundaki trafiği tehlikeye atıyorlardı, daha doğrusu yoldan geçen araçlara bu taşlar değmeye başlamıştı, bu esnada unsur amirimiz [U. İ.], [H.] ve bana hitaben langher ile çocukların arka tarafına aşırtma şekilde birer adet 37-38 mm.'lik gaz atmamızı istedi. Ben ve H. langher ile çocukların arka tarafına tamamen bu çocukları dağıtmak maksatlı birer adet 37-38 mm.'lik gaz attık. Ben gaz attıktan sonra altında langer takılı sigsauer silahımı araca bıraktım ve tekrardan aracın dışına çıktım. Daha sonra yoldan bir askeri konvoy geçiyordu, aynı çocuk grubu bu konvoya yoğun şekilde taş atmaya başladılar. Yine tamamen bu çocukları dağıtmak maksatlı [U.İ.] bana ve [H.ye] çocukların arka tarafına aşırtma şekilde birer tane daha 37-38 mm.'lik gaz atmamızı söyledi. Bu esnada [H.] de aracın Hayati Bilgin karakoluna dönük tarafındaydı, ben bu talimattan sonra langher silahındaki boş kovanın çıkarılması ve tekrardan gaz kapsulü takılması uzun süreceği için daha önce aracın içerisinde gördüğüm shatgun diye tarif edilen pompalı av tüfeğini aldım. Daha sonra tekrardan aracın ön tarafına daha doğrusu Silopi tarafına gittim. Çocukların arka tarafına onlara zarar vermeyecek şekilde bir adet shatgun av tüfeği ile 12 cl.'lik gaz fişeği attım. Ekipte bulunan diğer arkadaşlarım benim bu pompalı av tüfeğini kullandığımı görmediklerini biliyorum. Ben kesinlikle ikinci bir atış yapmadım. atış yaptıktan sonra av tüfeğini yine aracın içerisine bıraktım, ben atış yaptığım esnada [H.nin] nerede olduğunu bilmiyorum. Ben [H.yi] gördüğüm anlarda, [H.] kesinlikle pompalı av tüfeği ile ateş etmedi. Daha sonra önceki ifademde de belirttiğim gibi biz karakola döndük, ben döndükten sonra cep telefonumu bulmak için tekrardan aracın dışarıda bulunduğu noktaya döndüm. Cep telefonumu aradığım esnada, langher ile attığımız boş gaz fişekleri ile shatgun ile attığım bir adet boş gaz fişeğini de buldum, getirip karakolun içinde bilmediğim bir yere attım. Boş gaz kapsüllerini almamın nedeni de genelde vatandaşlar bu boş gaz kapsüllerini bulup, doldurup tekrardan bize karşı kullanabilme ihtimalleri veya evlerine bu boş kapsüllerini polis attı iddiasında bulunabilme ihtimalleri var. Bu ihtimalleri düşünerek boş kapsülleri topladım. Ayrıca biz genel itibariyle hangi olay olursa olsun boş kovanları topluyoruz." Başsavcılığın G.T.nin şüpheli sıfatıyla 2/3/2015 tarihinde aldığı ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Saat: 30 sıralarında [A.S.] isimli memurumuz bana Hayati Bilgin karakolunda görev yapan [U. İ.] isimli personelin benle görüşmek istediğini söyledi, ben de cep telefonum ile [U.İ.yi] aradım. [U.İ.] bana bir konu var görüşebilir miyiz, dedi. O esnada bizim Cizre Bölge trafikteki görevimiz bitmişti, Tank taburuna istirahat için hareket ettik, yolumuz üzerindeki Hayati Bilgin karakoluna uğradık, burada [U.İ.] ile görüştüm, [U.] bana çevre yolunda görev yaptıkları esnada, bir askeri konvoyun geçtiğini, bu askeri konvoya yolun çevresinde bulunan çocukların taş attığını, kendilerinin de bu çocukları dağıtmak için Langher ile 37-38'lik gaz attıklarını, daha sonra oradaki bir kişinin bir çocuğu kucaklayıp bir araca bindirip götürdüğünü söyledi, ben [U.İ.ye] başkaca bir silah kullanıp kullanmadıklarını sordum, [U.] bana Langher dışında herhangi bir silah kullanmadıklarını söyledi. Kesinlikle [U.] veya ekipte başkaca kimse bana çocuklardan tarafa av tüfeği ile gaz mühimmatı attıklarına dair bir beyanda bulunmadılar. [H.nin] iddia ettiği gibi kimse bana bir şey söylemedi, ben görevimin gereklerine uygun hareket ettim, kesinlikle görevim ile bağlantılı öğrenmiş olduğum bir suç yoktur, eğer böyle bir şey öğrensem yetkili makamları anında haberdar ederdim..." Başsavcılık 4/3/2015 tarihinde, memur N.G. hakkında bir çocuğu olası kasıt ile öldürme suçunu işlediği iddiasıyla iddianame düzenlemiş; iddianamede N.G.nin av tüfeği ile kapalı yer operasyonlarında kapı açmak, kapı veya pencere camı delmek için kullanılan gaz fişeklerini ölenin ve arkadaşlarının bulunduğu yöne doğru üç dört kez ateşlemesi sonucunda atışlardan birinin N.K.nın başına isabet ettiğini ve N.K.nın bu atış sonucunda öldüğünü belirtmiştir. İddianamede olayda kullanılan silahın kendilerine doğru ateşlenmesi sonucunda N.K. veya N.K.nın kendisi gibi yaşı küçük arkadaşlarından birinin ölebileceği objektif olarak öngörülebileceği hâlde N.G.nin sonuca kayıtsız kaldığını ve böylece olası kasıt ile hareket ettiğini değerlendirmiştir. Aynı iddianameyle polis memurları H., U.İ., G.T., O.Ç. hakkında kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçundan kamu davası açılmıştır. İddianamede şüphelilerin öldürme suçunun işlendiğini öğrenmelerine rağmen herhangi resmî bildirimde bulunmadıkları ifade edilmiştir. Başsavcılık, memur H. hakkında kasten öldürme suçundan 1/3/2015 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Anılan kararın gerekçesinde N.K.nın ölümüne sebep olan atışı, hakkında kamu davası açılan şüpheli N.G.nin bireysel olarak yaptığının sabit olduğunu, H.nin öldürme suçunu işlediğine dair tüfek zimmet fişi dışında bir delil bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucular anılan karara itiraz etmiştir. Cizre Sulh Ceza Hâkimliğinin 26/3/2015 tarihli kararı ile itirazın kabulüne, ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına karar verilmesi üzerine H. hakkında da bir çocuğu olası kasıt ile öldürme suçundan ayrı bir iddianame düzenlenerek Cizre Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde kamu davası açılmıştır. Mahkeme N.G. ile H. hakkında açılan kamu davalarının birleştirilmesine karar vermiştir. Mahkeme yürüttüğü kovuşturmada olayda kullanıldığı ileri sürülen silaha, ölenin kafatasından çıkarılan cisme ve olaya ilişkin kamera kayıtlarına bir müdahale olup olmadığına dair bilirkişi raporları alınmasına karar vermiştir. Mahkeme, olay yerinde keşif yaparak tanıkları dinlemiş, keşifte hazır bulunan bilirkişi olay yerini inceleyip bir rapor düzenlemiştir. Anılan raporda çeşitli noktalardan koordinatlar alındığı, bu koordinatlara göre polis aracı ile ölenin vurulduğu iddia edilen nokta arasındaki mesafenin 60-65 m olduğu değerlendirilmiştir. Kovuşturma aşamasında alınan raporda ayrıca otopsi raporunda oksipital hafif solda atipik yırtık tarzında, etrafında vurma halkası izlenen 2 cm'lik giriş yarası olduğu, sağ hemisfer ön alanda parankim içinde siyah görünümlü, silindir şeklinde sert cisim saptandığı dikkate alınarak yapılan baş diyagramında atışın yerden havaya yükselme biçiminde yapıldığının değerlendirildiği belirtilmiştir. Kovuşturma aşamasında Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen raporda olayda kullanılan altı fişek üzerinde yapılan incelemede fişeklerin 12 numara gaz fişekleri olduğunun tespit edildiği belirtilmiştir. Raporda bu fişeklerden birinin incelendiği, buna göre N.K.nın kafasından çıkarılan cisim ile karşılaştırıldığında ağırlıkları, ebatları ve şekilleri açısından birbiriyle uyumlu olduğunun değerlendirildiği de açıklanmıştır. Silah, patlayıcı maddeler ve grafoloji uzmanı; düzenlediği raporda ise tüfeğin mekanik olarak çalışan, el ile doldurulup boşaltılan, geri tepmesiz, yivsiz ve sessiz, 12 numara av fişeği ve aynı çapta gaz fişeği atan, yakın mesafede büyük tahrip edici ve vurucu gücü olan bir tüfek olduğunu belirtmiştir. Raporda bu tüfeklerin özellikle Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde güvenlik güçleri personeli tarafından operasyonel faaliyetlerde uygun mühimmat ile cam, ince kapı vb. nesnelerin delinmesinde ve deliklerden içeri mühimmatın atılmasında kullanıldığını, tüfeğin atış mesafesinin namlu uzunluğu, kullanılan fişeğin barut miktarı ve cinsi, ayrıca atış açısı, ortamın sıcaklığı ile rüzgâr ve basınçla doğrudan orantılı olup bu türden yivsiz av tüfeklerinin atış mesafesinin ortalama 50 m ile 100 m arasında olduğunu ifade etmiştir. Mahkemece polislerin görev yaptığı karakoldan alınan kamera görüntülerine müdahalede bulunulup bulunulmadığının tespiti amacıyla alınan ve Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Ses ve Görüntü İnceleme Şubesi tarafından düzenlenen 23/6/2016 tarihli raporda, mevcut verilere göre görüntü kayıtlarında manipülasyon bulgusu saptanmadığı değerlendirilmiştir. Mahkeme; kovuşturma sonucunda memur N.G.nin çocuk N.K.yı olası kasıt ile öldürdüğü kanaatine varmıştır. Mahkeme adı geçenin olası kasıt ile çocuk N.K.yı öldürme suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verdikten sonra N.G.nin önce söz konusu suçu haksız tahrik altında gerçekleştirdiği gerekçesi ile 16 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, ardından ceza muhakemesi sürecindeki olumlu davranışları ile cezanın geleceği üzerindeki olası etkilerini gözettiğini açıklayarak sonuçta 13 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca diğer memurlar O.Ç., U.İ., G.T., H.nin kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçundan 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ancak hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Hükmün gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:''...Müteveffaya yapılan atışın uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu, maktulün başından çıkartılan parçanın 12 numara av fişeği ile uyumlu olduğunun, söz konusu plastik parça üzerinde atış artıklarında bulunan antimon elementi ve toplumsal olaylara müdahalelerde ve kişinin kendisini savunmasında kullanılan bir tür göz yaşartıcı kimyasal madde olan (CS) gazı kalıntıları bulunduğunun kriminal raporla tespit edildiği, müteveffanın başından çıkartılan plastik parçanın sentetik kauçuk içerikli olduğu, alınan bir başka kriminal raporda suçta kullanılan Mossberg marka tüfeğin 12 numara ses ve gaz fişeği patlatır av tüfeği olduğunun, müteveffanın başından çıkartılan parçanın gaz fişeği mühimmatı olduğunun ve fişeğin Mosberg marka tüfekle atılmasının mümkün olduğunun belirtildiği, Emniyet Genel Müdürlüğü'nden gelen yazıya göre; 12 numara av fişeğinin üç tip mühimmat ile kullanılabileceği, birinci tipte fişek içerisinde kauçuk top, ikinci tipte CS sıvısı, üçüncü tipte ise barikat mermisi atıldığı, fişeğin maksimum etkili menzilinin 7 metre, maksimum menzilinin ise 4 metre olduğu, toplumsal olaylarda doğrudan hedefe yöneltilerek kullanılmaya uygun olmadığının değerlendirildiği, sanığın atış yaptığı mesafeye ilişkin kesin bir tespit gerçekleştirilemediği ancak maktulün yaralanması sonrasında kucağına alarak araca bindiren tanık İ.S.'nin beyanları doğrultusunda yapılan yer gösterme işlemine göre atış mesafesinin 62 metre civarı olduğu, kollukça cobra tipi zırhlı aracın lastik izleri esas alınarak yapılan tespite göre ise atış mesafesinin 95 metre civarı olabileceği anlaşılmıştır.... Özel harekat polisi olan ve geçici görevle Cizre ilçesine gelen sanık [N.G.nin] olay tarihinde 11 yaşında olan maktulü doğrudan kastla öldürmek istemesi için herhangi bir sebep bulunmadığı, sanığın savunmasında da kasıtlı hareket etmediğini, maktulü öldürmek gibi bir amacının olmadığını beyan ettiği, sanık [N.G.nin] yanı sıra sanık [H.nin] ve özellikle tanık [S.A.nın] da sanık [N.G.nin] çocukların bulunduğu yere hedef gözetmeksizin rastgele ateş ettiğini beyan ettikleri, bu sebeple sanığın eyleminin doğrudan kastla insan öldürme suçu kapsamında kaldığından söz edilemeyeceği açıktır.Sanık [N.nin] özel harekat polisi olması sebebiyle silahlar konusunda bilgili ve eğitimli olması, suçta kullanılan adli emanetin 2015/20 sırasında kayıtlı tüfeği daha önce poligonda, kapı ve cam açma olaylarında kullanmış olması sebebiyle tüfeğin tahrip gücünün yüksek olduğunu, toplumsal olaylarda doğrudan hedefe yöneltilerek kullanılmaması gerektiğini biliyor olması, söz konusu tüfeğin kullanılması yönünde kendisine herhangi bir talimat verilmemesi, sanığın havaya ateş ettiğinde ya da tahrip gücü yüksek olmayan bir gaz tabancasıyla ateş ettiğinde de taş atan çocukların dağılmasını sağlayabilecek durumda bulunması, sanığın tüfekle çocukların bulunduğu yöne doğru birkaç el ateş etmiş olması, çocukların bulunduğu yerin tüfeğin maksimum menzili içerisinde bulunması hususları bir arada değerlendirildiğinde maktul [N.K.nın] arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu yere shotgun tüfekle ateş edildiği takdirde maktulun ya da diğer çocuklardan birisinin ölebileceği şeklindeki neticenin muhtemel ve mümkün olduğu, bu neticenin sanık tarafından ve objektif olarak herkes tarafından da öngörülebilir olduğu, sanığın neticeyi öngörmesine karşın maktulun bulunduğu yöne doğru birkaç el ateş etmesi karşısında maktulun ölebileceği şeklindeki neticeyi kabullendiği, olursa olsun düşüncesiyle hareket ettiği, ölüm neticesine karşı kayıtsız kaldığı, böylelikle sanığın üzerine atılı olası kastla çocuğa yönelik insan öldürme suçunu işlediği anlaşılmakla......Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2013/1-441 esas ve 2014/123 karar sayılı kararı ve bu kararında dayanak yaptığı Ceza Genel Kurulunun 05/10/2010 tarih ve 132-183 sayılı kararında da belirtildiği üzere, şartların bulunması halinde olası kastla işlenen suçlarda da haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasının mümkün olduğu kabul edilmiş olmakla; mahkememizin kabulü kapsamında suç tarihi ve suç tarihine yakın tarihlerde ülkemizde devam eden çözüm süreci adında ki çatışmasızlık ortamının bozulmaya başladığı, özellikle terör örgütü PKK / KCK'nın arap baharının getirdiği orta doğu ve kuzey afrikada ki kaos ortamından faydalanarak amaçlarına ulaşmayı planladığı, bu kapsamda etkin olduğu yerlerde eylemlere başladığı, halkı devlet güçlerine yönelik tahrik ettiği bir dönemin yaşandığı, bu amaçla örgütün etkin olmaya çalıştığı Cizre ilçesinde 2911 sayılı Yasaya muhalif gösterilerin düzenlendiği, güvenlik güçlerine yönelik tahrik edici eylemlerin arttığı, bu nedenle ilçede konuşlu güvenlik güçlerinin yetersiz kalmasından dolayı bölge illerinden takviye güçlerin bölgeye sevk edildiği, gelen geçici görevlilerin arasında sanıklarında bulunduğu, olayın öncesinde de (olay saatinden önce) yine 2911 sayılı Yasaya aykırı ve yoğun katılımlı gösterilerin olduğu, terör örgütünün bölge de cezasızlıktan faydalanmak ayrıca görüntü olarak küçük çocukları gösterilerde ve eylemlerde önde kullandığı, çocukların arkasında ise örgütün elamanlarının eylemin gidişatına göre grubu yönlendirdiği veya eyleme bizzat katıldıkları bilinen bir gerçektir. İşte böyle bir ortamda maktülün sanığın bulunduğu araçlara ve yoldan geçen güvenlik güçlerine ait araçlara taş atan grup içerisinde bulunduğu, o gün Cizre ilçesinde bazı milletvekillerinin katıldığı, stres yoğunluğu yüksek gösterilerin olduğu, maktulün bulunduğu grubu yönlendiren ve her an eyleme katılabilecek insanların olabileceği dikkate alındığında, sanığın maktül ve dahil olduğu grubun, bölge şartlarının da getirdiği haksız bir tahriki altında eylemini gerçekleştiği kanaatine varılarak, hakkı ve nispeti oranında haksız tahrikten dolayı indirim yapılması yoluna gidilmiştir.Olay esnasında sanık [N.G.] ile birlikte bulunan diğer sanıklar [U.İ.], [O.Ç.] ve [H.nin] görevleriyle bağlantılı olarak sanık [N.nin] işlediği suçu öğrenmelerine rağmen bu konuda yetkili makamlara bildirimde bulunmadıkları, sanıkların maktule yönelik eylemi sanık [N.nin] gerçekleştirdiğini fark edemedikleri yönündeki savunmalarına itibar edilmesinin mümkün görünmediği, sanıklar [O.], [U.] ve [H.nin] kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçlarını işlediklerinin sabit olduğu, sanık [U.nun] olay sonrasında Mardin Özel Harekat Şube Müdürlüğü'nde görevli komiser yardımcısı sanık [G.T.] ile yaptığı görüşmede [N.G.nin] çocukların bulunduğu tarafa pompalı tüfekle ateş ettiğini, çocuklardan birisinin vurulup düştüğünü söylemesine karşın sanık [G.nin] görevi ile bağlantılı olarak öğrendiği suçu yetkili makamlara bildirmediği, sanık [H.nin] beyanları karşısında sanık [G.nin] üzerine atılı kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçunun da sabit olduğu anlaşılmakla..." Mahkeme, kovuşturma sonucunda polis memuru H.nin olası kasıt ile öldürme suçundan beraatine karar vermiştir. Beraat kararının gerekçesinde N.K.ya yönelik öldürme suçunun N.G. tarafından gerçekleştirildiği, H.nin suça iştirakinin veya yardımının bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucular, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı itiraz kanun yoluna, beraat ve mahkûmiyet hükümlerine karşı ise istinaf ve temyiz kanun yollarına başvurmuştur. Söz konusu kanun yolu incelemeleri sonucunda hükümlerin açıklanmasının geri bırakılması kararları, başvurucuların itirazları 2/1/2017 tarihinde reddedilerek, beraat ve mahkûmiyet hükümleri 6/5/2019 tarihinde temyizde onanarak kesinleşmiştir. Onama kararlarının 23/9/2019 tarihinde tebellüğ edilmesi üzerine başvurucular süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevzuat 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu'nun "Zor ve silah kullanma" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:'' ...Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur.Polis; a) Meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında,b) Bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde,c) Hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde,...silah kullanmaya yetkilidir. Polis, yedinci fıkranın (c) bendi kapsamında silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde 'dur' çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir.Polis, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebilir." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Ceza Kanununun amacı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir." 5237 sayılı Kanun'un "Adalet ve kanun önünde eşitlik" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.(2) Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, milli veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz." 5237 sayılı Kanun’un "Kast" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir." 5237 sayılı Kanun'un " Haksız Tahrik" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir." 5237 sayılı Kanun'un "Kasten öldürme" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Nitelikli haller" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Kasten öldürme suçunun;...e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,...İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır." Yargıtay İçtihadı Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 4/11/2021 tarihli ve E.2020/122, K.2021/533 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:" ...Haksız tahrik, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Birinci Kitap, İkinci Kısımda, 'Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler' başlıklı İkinci Bölümde yer alan maddesinde ... ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik; kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu hâlde fail suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında meydana getirdiği karışıklığın bir sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan bir nedendir. Başka bir anlatımla haksız tahrik hâlinde failin iradesi üzerinde bir zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, Genel Hükümler, s. 412).Yerleşmiş yargısal kararlar ve doktrinde yer alan baskın görüşlere göre, 5237 sayılı TCK’nın maddesinde yer alan haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gereklidir:a) Tahriki oluşturan bir fiil bulunmalı, b) Bu fiil haksız olmalı, c) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı, d) Failin işlediği suç, bu ruhi durumun tepkisi olmalı, e) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.5237 sayılı TCK'da tahrikle ilgili olarak, 765 sayılı TCK’da yer alan ağır tahrik-hafif tahrik ayrımına son verilmiş ve tahriki oluşturan fiilin, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilmesi ve sanığın iradesi üzerindeki etkisi göz önüne alınarak maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda indirim yapılması şeklinde bir düzenlemeye gidilmiştir.Ceza Genel Kurulunun çeşitli kararlarında tartışmasız olarak benimsendiği üzere, tahrik nedeniyle yapılacak indirimin oranı belirlenirken, haksız tahriki oluşturan hareketin işleniş şekli, yeri, niteliği, zamanı, yöresel şartlar ve tahrik eden ile edilenin durumları göz önüne alınıp değerlendirilmeli, eğer haksız hareket bu özellikleri itibarıyla yoğun ve önemli boyutlara ulaşmışsa ancak bu takdirde haksız tahrikin ağır ve şiddetli olduğu kabul edilmelidir....Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konuları birlikte değerlendirildiğinde;Sanığın öğrenci servisi şoförlüğü yaptığı, suç tarihinde sevk ve idaresindeki içerisinde öğrencilerin bulunduğu ... araç ile; özel güvenlik görevlisi olup evine gitmekte olan maktulün ise ... plakalı aracı ile seyir hâlinde oldukları sırada saat 50 sıralarında aynı güzergahta karşılaştıkları, sanığın kullandığı servis aracı ile maktulün önünde, maktulün de kullandığı binek otomobili ile sanığın arkasında olduğu, suç yeri olan ... Mahallesi ... Alışveriş Merkezi ... Taksi isimli iş yerinin önüne gelmeden kısa bir süre önce maktulün birkaç kez sanığın idaresindeki aracı trafikte geçmek istediği, akabinde de olayın yaşandığı yerde sanığın aracını geçip yolun sağında sanığın aracının önünde durduğu, sanığın da maktulün aracının arkasında durduğu, olayın ilk başlayışını gören tüm tanıkların ittifaklı beyanlarından da anlaşılacağı üzere önce maktulün aracından indiği, sanığın yanına doğru geldiği, ardından sanığın da aracından indiği, olay öncesinde birbirini tanımayan ikili arasında muhtemelen trafikte yaşanan yol verme/vermeme meselesi yüzünden öncelikle sözlü tartışma yaşandığı, sözlü tartışmanın fiziki kavgaya dönüştüğü, yaşanan kavga esnasında maktulün sanığa kafa attığı, sanığın da üzerinde taşıdığı bıçağı çıkartarak maktulü bıçakla yaraladığı ve olay yerinden kaçtığı, sanığın darbeleri sonunda yaralanan maktulün olay yerinde öldüğü hususunda ... Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmayan olayda;Maktulün aracıyla sanığın kullandığı servis aracının hemen önünde durması, araçtan ilk kendisinin inmesi, sanığın aksi kanıtlanmayan savunmasına göre maktulün kendisine hakaret etmesi ve maktulün sanığa kafa atmak suretiyle kavganın başlamasına sebebiyet vermesi ve ... Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin direnme gerekçeleri arasında yer alan “…basit bir yol verme/vermeme meselesini büyüterek içerisinde öğrencilerin bulunduğu açıkça görülen bir servis aracını durmak zorunda bırakan, böylelikle kendisi dışındaki üçüncü kişilerin can güvenliğini de tehlikeye sokan, böyle bir tehlike doğmasa bile meydana gelebilecek bir tartışma ortamının henüz çocuk yaştaki lise öğrencileri üzerinde olumsuz tesir doğurabileceği gerçeğini umursamadan tartışmayı başlatan…” hususlarının haksız tahrik kapsamında değerlendirilmesinin mümkün bulunmaması karşısında;Maktulden kaynaklanan ve sanığa yönelen haksız fiil oluşturan söz ve davranışların ulaştığı boyut dikkate alınarak yapılan indirim sonucu tayin edilen 16 yıl hapis cezasının makul olmadığı kabul edilmelidir.Bu itibarla sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanması suretiyle 16 yıl hapis cezasına hükmedilmesine ilişkin ... Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin direnme kararına konu hükmünün, Yargıtay Ceza Dairesinin bozma kararı doğrultusunda, haksız tahrik nedeniyle asgari düzeyde indirim yapılıp sanığın üst sınırdan cezalandırılması ile yetinilmesi gerekirken yazılı şekilde 16 yıl hapis cezasına hükmedilerek eksik ceza tayini isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir." Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 21/9/2021 tarihli ve E.2017/180, K.2021/410 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:" ...İnsanın dış dünyaya yansıyan davranışlarını esas alan ceza hukuku, onun davranışlarında iç dünyasının, o anki ruh hâlinin ve genel psikolojik özelliklerinin önemi bulunduğunu kabul ederek bu psikolojik durumlara belli bir hukuki değer vermektedir. Bu itibarla modern ceza hukuku sadece işlenen suçu değil, suçun işlenmesinde etkili olan nedenleri göz önünde bulundurarak cezalandırma yoluna gitmektedir (Devrim ..., Yeni Türk Ceza Kanunu'nda Haksız Tahrik, AÜHFD, 2004, 54, s.).Haksız hareketin kişi üzerinde ve onun psikolojik aleminde bir tepki doğuracağını kabul eden modern ceza hukuku, failin bu durumunu değerlendirmekte, cezai sorumluluğunu azaltan bir sebep olarak görmektedir. Failin bu subjektif durumuna önem veren çeşitli ülkelerin ceza kanunlarında, failin cezasında belli oranlarda indirim yapılması esası kabul edilmiştir ( Muhtar Çağlayan, Yargıtay İçtihatları Işığında Haksız Tahrik üzerine Bir İzah Denemesi, Adalet Dergisi, Ocak –Şubat, 1982, S.1, s.).Bu düşünceden hareketle 5237 sayılı TCK'nın maddesinde de haksız tahrik; 'Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir' şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak kabul edilmiştir.Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu hâlde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik hâlinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır.Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için;a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı, b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı, c) Failin işlediği suç bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı, d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sadır olmalıdır.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, 765 sayılı Kanun'da yer alan "ağır – hafif tahrik" ayırımına son verilerek; tahriki oluşturan eylem, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilip, sanığın iradesine etkisi göz önünde bulundurulmak suretiyle, maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda cezasından indirim yapılacağı hüküm altına alınmıştır.Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir."B. Uluslararası Hukuk Birleşmiş Milletler Belgeleri Kolluk Görevlileri Tarafından Zor ve Ateşli Silah Kullanılması Hakkında Temel İlkelerin [Birleşmiş Milletler (BM) Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Sekizinci Kongresi, Havana, 27/8/1990-7/9/1990, BM, A/CONF.144/28/Rev.1, 1990, s. 112-115] ilgili kısmı şöyledir:" (...) Kamu yetkilileri ve emniyet makamları, kanun adamlarının kişilere karşı zor ve silah kullanmaları hakkında yasalar çıkarıp düzenlemeler yaparlar ve bunları yerine getirirler.Hükümetler ve kolluk kuvvetleri bu tür kurallar koyup düzenlemeler yaparlarken, zor ve silah kullanma ile bağlantılı olan ahlaki sorunları her zaman göz önünde tutarlar....Kişilerin ölümüne veya yaralanmasına yol açabilecek silahların kullanılmasını giderek sınırlama düşüncesiyle, uygun durumlarda kullanılmak üzere öldürücü olmayan etkisizleştirici silahlar da bu araçlara dâhildir.… Kanun adamları kendilerinin ve başkalarının öldürülmelerine veya ağır bir biçimde yaralanmalarına yönelik yakın bir tehlikeye karşı müdafaa halleri ile yaşama karşı ağır bir tehdit içeren ağır nitelikteki özel suçların işlenmesini önlemek, bu tür bir tehlike gösteren veya emirlere direnen bir kimseyi yakalamak veya böyle bir kimsenin kaçmasını önlemek amacı dışında ve bu amaçları gerçekleştirmek için daha hafif yöntemler yetersiz kalmadıkça başkalarına karşı silah kullanamazlar. Her halükarda sadece yaşamı korumak için kesinlikle kaçınılmaz olduğu zaman öldürmeye yönelik silah kullanılabilir.… Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, bütün kanun adamlarının uygun bir eleme usulüne göre göreve seçilmelerini, görevlerini etkili bir biçimde yerine getirmeleri için gerekli olan ahlaki, psikolojik ve fiziksel niteliklere sahip olmalarını ve sürekli ve tam bir mesleki eğitim almalarını sağlar. Bu kişilerin bu görevlere sürekli uygunluk içinde olup olmadıkları periyodik olarak denetlenir....Silah taşımaları gerekli olan kanun adamları, ancak silahların kullanımı konusunda özel eğitimi tamamlamalarından sonra silah taşıma yetkisi kazanabilirler. Hükümetler ve kanunen yetkili kuruluşlar, kanun adamlarının eğitiminde, özellikle soruşturma sürecinde polis ahlakı ve insan hakları konularına, zor ve silah kullanmaktansa çatışmaları barışçıl bir biçimde çözüme kavuşturma, kalabalıkların davranışlarını anlama, ikna, müzakere ve arabulma gibi yöntemler de dâhil, çeşitli alternatif yöntemler kullanma ve ayrıca zor ve silah kullanılmasını kısıtlama amacıyla teknik araçların kullanılmasına özel bir önem verirler. Kanunen yetkili kuruluşlar, eğitim programlarını ve işleyiş usullerini somut olaylar ışığında yeniden değerlendirirler. Avrupa Konseyi Belgeleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Yaşam hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur... Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması; b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun tutulan bir kişinin kaçmasını önleme;c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre kamu görevlilerinin güç kullanması sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölüm olaylarının şüphesiz devletin sahip olduğu hiçbir bireyin yaşamına son vermemeye ilişkin negatif yükümlülüğü kapsamında incelenmesi gerekmektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin maddesi bir bütün olarak bir kişinin kasten öldürülmesinin kabul gördüğü durumları değil istenmeyen sonuç olarak ölüme sebep olan güç kullanımının kabul gördüğü durumları tanımlamaktadır. Bununla birlikte güç kullanımı Sözleşme'nin maddesindeki amaçlara ulaşılmasına yönelik gerçekleştirilmiş olsa da kesinlikle gerekli olandan fazla olamaz. Bu bağlamda Sözleşme'nin maddesinin ikinci fıkrasındaki "kesinlikle gerekli" ifadesi, normalde Sözleşme'nin - maddeleri kapsamında demokratik bir toplumda gereklilik belirlenirken geçerli olan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir testin kullanılması gerektiğini ifade eder. Özellikle kullanılan güç, maddenin bentlerindeki amaçlara ulaşılmasıyla kesinlikle orantılı olmalıdır (McCann/Birleşik Krallık [BD], B. No: 18984/91, 27/9/1995, §§ 148, 149). AİHM, negatif yükümlülüğün hem kasıtlı bir biçimde öldürmeyi hem de kasıt olmaksızın ölümle sonuçlanan bir güç kullanımını içerdiğini belirtmektedir (McCann/Birleşik Krallık, § 148). AİHM, öldürme kastı olmadan fakat sonuçlarını öngörmeden ve özen göstermeden ateş edip silah kullanma yetkisinin sınırlarını aşarak durması istenen araçtaki kişiyi taksirle öldüren bir polis memurunun bu eylemini (Mehmet Tursun/Türkiye, Mehmet Tursun ve diğerleri/Türkiye, B. No: 23307/10, 64591/11) ve yakalamak için kanuna uygun olsa da orantısız şekilde silahlı güç kullanarak yakalanmak istenen kişinin ölümüne sebebiyet veren bir başka polis memurunun eylemini (Kasap ve diğerleri/Türkiye, B. No: 8656/10, 14/1/2014) negatif yükümlülük kapsamında incelemiştir. AİHM başka bir olayda, maktulün vücudunun hayati olmayan diğer bölgeleri yerine isabet aldığında ölüm meydana gelebilecek sırt bölgesine ateş ederek silah kullanma yetkisini orantısız şekilde aşan, aynı zamanda maktulün yakalanması için öldürücü olmayan alternatif yöntemleri de kullanmayan jandarma görevlilerinin taksirle öldürme oluşturan eylemlerini aynı şekilde negatif yükümlük kapsamında incelemiştir (Fadime ve Turan Karabulut/Türkiye, B. No: 23872/04, 27/5/2010). AİHM, kamu görevlilerinin silahlı güç kullanımı ile ilgili olarak devletin yaşam hakkına riayet edilmesine yönelik önemli bir görevinin bulunduğunu belirtmektedir. Buna göre devlet, konuyla ilgili uluslararası standartları gözönünde bulundurarak silahlı güç kullanılabilecek koşulları tanımlayan yasal ve idari çerçeve oluşturmakla yükümlüdür (Giulliani ve Gaggio/İtalya [BD], B. No: 23458/02, 24/3/2011, § 99; Makaratzis/Yunanistan [BD], B. No: 50385/99, 20/12/2004, §§ 57-59). Bunun yanında devletler, görevlilerin yüksek düzeyde mesleki yeterliliğe sahip olmalarını sağlamalı ve uygulanan kriterleri karşıladıklarından emin olmalıdır. Özellikle ateşli silahların emanet edildiği kolluk kuvveti mensuplarına gerekli eğitim verilmeli, bu kişilerin seçiminde özenli davranılmalıdır (Saso Gorgiev/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti, B. No: 49382/06, 19/4/2012, § 51). AİHM'e göre madde, Sözleşme'nin en temel hükümlerinden biridir ve Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların ana değerlerinden yaşam hakkını korumaktadır. AİHM, yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın en dikkatli biçimde incelemeye tabi tutulması gerektiği görüşündedir. AİHM'e göre devlet görevlilerinin güç kullanımına ilişkin davalarda, yalnızca güç kullanan devlet görevlisinin eylemlerinin değil aynı zamanda mevcut ilgili hukuksal veya düzenleyici sistem ile eylemin planlanması ve kontrolü dâhil olayı çevreleyen bütün faktörlerin gözönünde bulundurulması gerekmektedir (Nachova ve diğerleri/Bulgaristan [BD], B. No: 43577/98, 43579/98, 6/7/2005, § 93). AİHM, güvenlik güçleri tarafından ölümcül bir güç kullanılmasının belirli -Sözleşme'nin maddesinde düzenlenen- durumlarda haklı görülebileceğini belirtmektedir. Bununla birlikte AİHM'e göre son çare olarak kullanılabilecek güç kesinlikle gerekli olandan daha fazla olmamalı ve yaşam hakkının niteliği gözönünde bulundurulduğunda can kaybının haklı görülebileceği durumlar dar yorumlanmalıdır (Nachova ve diğerleri/Bulgaristan, § 94). AİHM, tüm kovuşturmaların mahkûmiyet ve belirli bir cezaya hükmedilmesiyle sonuçlanmasına yönelik mutlak bir yükümlülük bulunmamasına rağmen ulusal mahkemelerin -kamu görevlilerinin ölüme yol açan ihmalkârlıkları sonucu ortaya çıkan suçlar dâhil olmak üzere- kişilerin hayatlarını sona erdiren veya tehlikeye atan suçları cezalandırmamaya hiçbir koşulda olanak vermemesi gerektiğinin altını çizmektedir. Kamu güveninin sürdürülmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve kanunsuz eylemlere yönelik herhangi bir hoşgörü ya da bu eylemlerde iş birliği olduğu görünümünün önlenmesi açısından bu durum hayati önem taşımaktadır (Okkalı/Türkiye, B. No: 52067/99, 17/10/2006; Kasap ve diğerleri/Türkiye, § 554). AİHM, kamu görevlisinin karıştığı öldürme olayları için uygun olan yaptırımları seçimlerinde ulusal mahkemelere saygı gösterdiğini ancak eylemin vahameti ile verilen ceza arasında açık orantısızlık olduğu durumlarda değerlendirme ve müdahale etme hususunda yetki kullanmasının gerekli olduğunu belirtmektedir (Nikolova ve Velichova/Bulgaristan, B. No: 7888/03,20/12/2007,§ 61). AİHM, belirtilen yükümlülüğün yerine getirilip getirilmediğini incelemek için ulusal mahkemelerin bu kararlara varırken hukuk sisteminin caydırıcı etkisinin korunması ve yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde oynaması gereken rolün öneminin altının çizilmesi amacıyla Sözleşme'nin maddesi uyarınca davaya gereken önemi gösterip göstermediğini değerlendirmesi görevinin bulunduğunu belirtmektedir (Ali ve Ayşe Duran/Türkiye, B. No: 42942/02, 8/7/2008, § 62). AİHM; bu bağlamda bir polis memurunun bir şüpheliyi yakalamak isterken yetkilerini taksirle aşarak bu kişiyi öldürmesi olayında Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiş 1 yıl 1 ay 10 günlük hapis cezasını polis memurunun eylemiyle açıkça orantısız bulmuştur. AİHM ayrıca yetersiz cezanın ertelenmesini de eleştirmiştir. AİHM, derece mahkemesinin çok daha ağır bir ceza verme yetkisi olmasına rağmen son derece hafif bir ceza belirlemesini ve bunu da ertelemesini takdir hakkını böylesi ağır bir suça asla hoşgörüyle yaklaşılmadığını göstermek yerine suçun sonuçlarını hafifletmek için kullandığını değerlendirmiştir (Külah ve Koyuncu/Türkiye, B. No: 24827/05, 23/4/2013, § 42). AİHM, kolluk görevlilerinin silahlı güç kullanımlarında hukuka aykırı olarak ölüme yol açtıklarının ve ihlalin açıkça veya özü itibarıyla ulusal mahkemelerce tespit edilmesinin kural olarak öldürmenin esas olarak Sözleşme'nin maddesini ihlal ettiğinin kabul edildiği anlamına geldiğini belirtmekte, bu durumun kullanılan gücün Sözleşme'nin maddesinin ikinci fıkrası kapsamında kesinlikle gerekli ve orantılı olup olmadığının kendisi tarafından tespit edilmesini gereksiz kıldığını açıklamaktadır. AİHM, belirtilen durumlarda incelemesinin sadece ulusal makamların bu ihlale uygun ve yeterli bir giderim sağlayıp sağlamadığı, buna bağlı olarak Sözleşme'nin maddesindeki yükümlülüklerini usul ve esas bakımından yerine getirip getirmediğinin belirlenmesi ile sınırlı olduğunu ifade etmektedir (Kasap ve diğerleri/Türkiye, § 56; Fadime ve Turan Karabulut/Türkiye, § 43). Bu tür durumlarda ödenen tazminatlar nedeniyle hükûmetlerin mağduriyetin giderildiği itirazlarını da değerlendiren AİHM, yaşam hakkından mahrum bırakmayla ilgili bu tür başvurularda, devletlerin sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğunu her defasında hatırlatmaktadır (Al-Skeini ve diğerleri/Birleşik Krallık[BD], B. No: 55721/07, 7/7/2011, § 163; Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], B. No: 24014/05, 14/4/2015, § 177). AİHM'e göre yaşam hakkı kapsamında etkili yargısal sistem kurmaya ilişkin yükümlülüğün yerine getirilmesinde, başvurucuların mağdur statülerinin sadece tazminat ödenmesi ile telafi edilmesi söz konusu olamaz. Yetkili makamların bu tür olaylarda izlemeleri gereken yolu tazminat ödemeye indirgemeleri, bazı durumlarda devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıkla denetimlerindeki kişilerin haklarını istismar etmelerini mümkün kılacak; bu durumda öldürmeye ilişkin genel yasaklar temel önemine rağmen uygulamada etkisiz kalacaktır (Özcan ve diğerleri/ Türkiye, B. No: 18893/05, 20/4/2010, § 54). Benzer başvurularda AİHM sürekli olarak, ölüm nedeniyle maddi ve manevi tazminatın yeterli olabilmesi için iki tedbirin uygulanması gerektiği değerlendirmesinde bulunmaktadır. AİHM'e göre bu tür durumlarda ilk olarak yetkili makamlar tarafından sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilecek nitelikte etkili bir ceza soruşturması yürütülmelidir. İkinci olarak ise başvurucu gerektiğinde ölümün neden olduğu zarar nedeniyle tazminat almalı ya da en azından elde etme imkânına sahip olmalıdır (Mehmet Tursun/Türkiye, Mehmet Tursun ve diğerleri/Türkiye, § 56).
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/33136
Başvuru, kolluk tarafından silahlı güç kullanılması sonucu bir çocuğun yaşamını yitirmesi olayına ilişkin olarak ölümden sorumlu olan kolluk görevlilerinin cezasız bırakılması veya caydırıcı şekilde cezalandırılmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucular, hakkında kamulaştırma kararı alınan taşınmazları ile ilgili olarak idare tarafından açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasının yaklaşık sekiz yıldır sonuçlandırılmaması ve kamulaştırma sürecindeki yargılamaya bağlı belirsizlik nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle uğradıkları zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir. Başvuru, 21/3/2013 tarihinde Denizli Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtası ile yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvuruların Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölümün Üçüncü Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyaların Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 17/9/2013 tarihinde yapılan toplantıda, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/11/2013 tarihli görüş yazısı 4/12/2013 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiş olup, başvurucular tarafından Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyanda bulunulmamıştır. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvuruculara ait Milas ilçesi Ören beldesi Kaklıç mevkiinde kain 1393 parsel sayılı taşınmazın 12 m2’lik kısmı, Ören Belediye Başkanlığı’nın 26/3/2003 tarih ve 26 nolu kararı ile kamulaştırılmıştır. Başvurucular vekili tarafından ilgili belediye başkanlığına hitaben yazılan 7/10/2003 tarihli dilekçe ile, idare tarafından, taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ve bedelin ödenmesi karşılığında idare adına tescili istemiyle dava açılması talep edilmiştir. İlgili idare tarafından 10/4/2004 tarihinde, Milas Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E.2004/254 sayılı dosyası ile kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemiyle dava açılmış, Milas Asliye Hukuk Mahkemesinin faaliyete geçmesi nedeniyle yapılan devir sonucunda, yargılamaya Milas Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2004/420 sayılı dosyası üzerinde devam edilmiştir. Milas Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 18/4/2007 tarih ve E.2004/420, K.2007/183 sayılı kararı ile, davanın kabulü ile taşınmazın davalı idare adına tapuya tesciline ve kamulaştırma bedelinin 331,60 YTL olarak tespitine karar verilmiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine ilk derece mahkemesi hükmü Yargıtay Hukuk Dairesinin 25/3/2008 tarih ve E.2007/7649, K.2008/3588 sayılı kararı ile bozulmuştur. Başvurucular tarafından, Yargıtay bozma ilamı üzerine duruşma günü tebliğ edilmeyen dava dosyasının akıbetinin araştırılması neticesinde elektronik ortamda veya fiziken dosyanın bulunamadığı iddia edilmiş olmakla, Milas Asliye Hukuk Mahkemesinin 7/6/2013 tarihli cevabi yazısında, ilgili dava dosyasına ilişkin bozma ilamının taraf vekillerine tebliğ edildiği, ancak dosyada yeterli masraf bulunmadığından bahisle yeniden esasa kaydedilmediğine ilişkin tutanak düzenlendiği, daha sonra yeniden ele alınan dava dosyasının Mahkemenin E.2013/640 sırasına kaydı yapılmak suretiyle duruşma günü tayin edildiği ve masraflar suçüstü ödeneğinden karşılanmak üzere taraflara davetiye tebliğ edildiği bildirilmiştir. Marmaris Asliye Hukuk Mahkemesinin faaliyete geçmesine bağlı olarak yapılan devir sonucunda, dosyanın Marmaris Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2013/490 sırasına kaydı yapılmıştır. Yargılamanın 26/12/20013 tarihli son celsesi itibarıyla, başvuruya konu yargılama hâlihazırda Milas Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E.2013/490 sırası üzerinde derdesttir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 4/1/1983 tarih ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun ve maddeleri.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2168
Başvurucular, hakkında kamulaştırma kararı alınan taşınmazları ile ilgili olarak idare tarafından açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasının yaklaşık sekiz yıldır sonuçlandırılmaması ve kamulaştırma sürecindeki yargılamaya bağlı belirsizlik nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle uğradıkları zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir.
1