text
stringlengths
115
474k
Haklar
stringclasses
21 values
Kararın Bağlantı Linki
stringlengths
53
58
Başvuru Konusu
stringlengths
0
2.09k
labels
int64
0
1
Başvurucu, 22/9/2006 tarihinde Kütahya İş Mahkemesinde açtığı işe iade davasının makul sürede sonuçlanmadığını, ayrıca Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı şikayet üzerine kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. Başvuru, 29/11/2013 tarihinde Kütahya İş Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 21/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 19/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 18/4/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: a. Başvurucu, Güral Cam Fabrikasında çalıştığı sırada iş akdine son verildiğini ileri sürerek iş ve çalışma hürriyetinin ihlal edildiği iddiasıyla T.B. ve N.G. hakkında Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunmuştur.b. Anılan Başsavcılık tarafından 26/3/2009 tarih ve K.2009/1198 sayılı kararla; olayın özel ihtilaf kapsamında kaldığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.c. Karara yapılan itiraz, Tavşanlı Ağır Ceza Mahkemesinin 30/4/2009 tarih ve 2009/173 Değişik İş sayılı kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. a. Başvurucu, 22/9/2006 tarihinde Dişçi Turz. ve Mad. İşl. Ltd. Şti. ve Gürok Turz. ve Mad. A.Ş. aleyhine Kütahya İş Mahkemesinde açtığı davada, Güral Cam Fabrikasında çalıştığı sırada haklarının eksik ödenmesi nedeniyle Çalışma Bakanlığına şikayette bulunduğunu, bu şikayetten sonra işyerinde baskılara maruz kaldığını, 19/9/2006 tarihinde işveren tarafından iş akdinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek işe iadesini talep etmiştir.b. Mahkemece, 10/7/2007 tarih ve E.2006/1553, K.2007/486 sayılı kararla; başvurucunun sendika üyeliği nedeniyle işveren tarafından pasifize edilmek istendiği, fesih işleminin haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, başvurucunun davalı GürokTurz. ve Mad. A.Ş.'deki işine iadesine, işe iade edilmeme halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının, feshin sendikal nedenle gerçekleşmesi nedeniyle 8 aylık brüt ücret tutarı olarak belirlenmesine, kararın kesinleşmesine kadar 4 aya kadar olan ücretlerin ve diğer hakların davalıdan tahsiline karar verilmiştir.c. Temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 5/5/2008 tarih ve E.2007/33469, K.2008/11126 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır.d. Karar, 25/6/2008 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. a. Başvurucu, 6/8/2008 tarihinde GürokTurz. Mad. A.Ş. aleyhine Kütahya İş Mahkemesinde açtığı davada, 400,00 TL 4 aylık brüt ücret ve 600,00 TL 8 aylık brüt ücret alacağı tazminatının yasal faiziyle tahsilini talep etmiş, 6/5/2009 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini artırmıştır.b. Mahkemece 7/5/2009 tarih ve E.2008/345, K.2009/153 sayılı kararla davanın kabulüne karar verilmiştir.c. Davalının temyizi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin E.2011/16113, K.2012/2283 sayılı ilamıyla, eksik inceleme ve araştırmaya dayalı karar verildiği gerekçesiyle hüküm bozulmuştur. d. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, 11/7/2012 tarih ve E.2012/193, K.2012/453 sayılı kararla davanın kabulüne, 603,53 TL 4 aylık boşta geçen süre ücret alacağının, 123,20 TL 8 aylık ücret alacağı tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiştir.e. Davalının temyiz üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 23/9/2013 tarih ve E.2012/26431, K.2013/19441 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır. f. Karar, 12/11/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 29/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile maddesinin (1) numaralı fıkrası, 30/1/1950 tarih ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası ile maddesinin birinci fıkrası ve maddesi, 22/5/2003 tarih ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun ve maddeleri.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8674
Başvurucu, 22/9/2006 tarihinde Kütahya İş Mahkemesinde açtığı işe iade davasının makul sürede sonuçlanmadığını, ayrıca Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı şikayet üzerine kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir.
1
Başvuru; darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluğun devamı kararlarına yönelik itirazların incelenmemesi ve tutukluluğun devamına ilişkin kararların tebliğ edilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/5/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl bugüne kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından, darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/01/2018, § 12). Askerî hâkim olarak görev yapmakta olan başvurucu hakkında da anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma, dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarına yönelik olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kaspamında Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 22/8/2016 tarihli kararıyla tutuklama tedbiri uygulanmıştır. Kararın ilgili bölümü şöyledir: "...Şüphelinin üzerine yüklenen silahlı terör örgütüne üye olma veanayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarının vasıf ve mahiyeti, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren deliller, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya değiştirmeye teşebbüs eyleminin yakın ve somut bir tehdit olarak devam ediyor olması, 20/07/2016 tarihi itibariyle tüm ülke genelinde bu eylem nedeniyle Olağanüstü Hal ilan edilmesi, şüphelinin saklanma veya kaçma şüphesini uyandıran somut olguların varlığı (aynı suç kapsamında soruşturulan bir kısım şüphelilerin kaçmış olması) fiilin kanunda karşılığı olan cezanın miktarı, suçların 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100/3 maddesinde sayılan suçlardan olması, 357 Sayılı Askeri Hakimler Kanunu'nun 28/ maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) maddesinde yer alan tutuklamaya ilişkin şartların gerçekleştiği dikkate alınarak adli kontrol uygulanmasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelinin 5271 sayılı Kanun'un vd. maddeleri gereğince tutuklanmasına..." Başvurucu, tutuklama kararına itiraz etmiş; Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 5/9/2016 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. İtiraz merciinin ret kararında "Ankara Sulh Ceza Hakimliğinin kararında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı, karar tarihinden bu yana delil durumunda bir değişiklik olmadığı, şüpheliye isnat olunan suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu nazara alınmak suretiyle şüphelinin itirazının reddine" değerlendirmesinde bulunduğu görülmektedir. Diğer taraftan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 18/7/2016 tarihinde, başvurucu hakkında yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak müdafinin dosya içeriğini incelemesinin veya belgelerden örnek almasının soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebileceği gerekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesi uyarınca "müdafiin soruşturma dosyasını inceleme yetkisinin kısıtlanmasına" karar vermiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 5/4/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma, dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarını işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianamede, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu yönünden, başvurucunun Yurtta Sulh Konseyi tarafından yayımlanan Sıkıyönetim Direktifi'nin ekinde yer alan Sıkıyönetim Mahkemeleri Görevlendirme Listesi'nde Ankara 2 No.lu Sıkıyönetim Askerî Mahkemesine askeri hâkim olarak görevlendirilmesi olgusuna dayanıldığı görülmüştür. İddianame, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) tarafından 17/4/2017 tarihinde kabul edilmiş ve Mahkemenin E.2017/158 sayılı dosyası üzerinden yargılamaya başlanmıştır. Mahkemece yapılan tensip (duruşmaya hazırlık) incelemesi sonunda "şüphelilerin üzerlerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, sıkıyönetim komutanlıklarına atanma ve görevlendirme listesi, bilirkişi raporları, masak raporları, arama ve el koyma tutanakları, analiz raporları, tanıkların ifadeleri, BYLOCK tespiti, emanet makbuzları, fotoğraf teşhis tutanakları, dosyadaki mevcut bilgi, belge ve tüm dosya kapsamı değerlendirildiğinde; sanıklar hakkındakuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, atılı suçlarıntutuklanma nedeni sayılan CMK [Ceza Muhakemesi Kanunu]'nun 100/3-11-a maddesinde belirtilen katalog suçlardan olması,sanıkların kaçma ve delillerinkarartılma ihtimalinin bulunması nazara alınarak; adli kontrol tedbirinin bu aşamada yetersiz kalacağı, tutuklama tedbirinin ölçülü ve orantılı olduğu" gerekçesiyle başvurucunun da içinde bulunduğu bir kısım sanığın tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu, tutukluluğun devamına dair bu karara itiraz etmiş; Ankara Ağır Ceza Mahkemesince 17/5/2017 tarihinde itirazın reddine karar verilmiştir. Başvurucu 29/5/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme 29/3/2018 tarihli duruşmada başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Dava bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. A. Kanun Metinleri 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama nedenleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili bölümü şöyledir:"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),..." 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.(2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;a) Kuvvetli suç şüphesini,b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,...k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir." 5271 sayılı Kanun'un "Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi" kenar başlıklı maddesinin ilgili bölümü şöyledir:"(1) Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir.(2) Müdafiin dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla kısıtlanabilir. Bu karar ancak aşağıda sayılan suçlara ilişkin yürütülen soruşturmalarda verilebilir:... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316),...(3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz.(4) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir..." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Anayasayı ihlal" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar." 5237 sayılı Kanun'un "Silâhlı örgüt" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir."B. Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Dairesinin 6/4/2016 tarihli ve E.2015/9116 K.2016/5826 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Davacının saat 17:10'a kadar emniyete ait otobüste bekletildiği, yine sağlık kontrolünden sonra da saat 22:00'ye kadar aynı biçimde emniyete ait otobüste kaldığı, bu süreçte sadece sağlık muayenesi ve serbest bırakma tutanağı düzenlendiği,yakalama işlemine yönelik itirazın saat 17:45'te İstanbul Sulh Ceza Mahkemesine yapıldığı, itiraza yazılı yanıt verilmediği ya da gerektiği gibi yanıt verilmediği için işin sürüncemede bırakıldığı, davacının kanuni haklarının kendisine hatırlatılmadığı veyakınlarına haber verilme hakkının da ihlal edildiği, iddialarının araştırılması bakımından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ... sayılı ceza dava dosyasının getirtilerek, davacının yukarıda sayılan haklarının ihlal edilip edilmediğinin tespit edilmesi için ilgili belge ve bilgilerin denetime elverişli olacak şekilde onaylı suretlerinin dosya arasına alınması ve sayılan ihlallerin yapıldığının anlaşılması halinde hak ve nasafete uygun bir tazminata hükmedilmesigerektiğinin gözetilmemesi suretiyle, eksik inceleme ve isabetsiz gerekçe ile karar verilmesi,Kanuna aykırı olup, davacı vekilinin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten 5320 sayılı Kanunun maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un maddesi gereğince isteme uygun olarak bozulmasına..."
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/25586
Başvuru, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluğun devamı kararlarına yönelik itirazların incelenmemesi ve tutukluluğun devamına ilişkin kararların tebliğ edilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı, gerekçesiz karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, aynı işi yapan personele farklı ücret verilmesi nedeniyle de eşitlik ilkesi ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 18/5/2009 tarihinde dava açmıştır. Danıştay Onikinci Dairesi 30/10/2018 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiş, hüküm kesinleşmiştir. Başvurucu, idare mahkemesinde açtığı davada iddiaların incelenmeden gerekçesiz, adil olmayan karar verilmesi, davalı idarenin emsal gösterdiği mahkeme kararının kendisine gönderilmemesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, aynı işi yapan personele farklı ücret verilmesi nedeniyle de eşitlik ilkesi ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 18/7/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/25488
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı, gerekçesiz karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, aynı işi yapan personele farklı ücret verilmesi nedeniyle de eşitlik ilkesi ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, iş kazası sonucu maluliyetten doğan maddi ve manevi tazminat davasında verilen kararın hakkaniyete aykırı olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu olay tarihi itibarıyla Konya'da bulunan Fatih Endüstri Meslek Lisesi öğrencisidir. B.T. tarafından işletilen S. Tesisat San. ve Tic. Ltd. Şti. (S. Şirketi) ile başvurucu arasında stajını yapmak üzere meslek içi eğitim sözleşmesi düzenlenmiştir. Başvurucu, staj yaparken 24/3/2001 tarihinde kalorifer tesisatına ait ısıtma borularını döşerken zemin kattan bodrum kata düşerek yaralanmıştır. Adli Tıp Kurumu raporuna göre bu iş kazası sonucu başvurucuda %37 oranında meslekte kazanma gücü kaybı oluşmuştur. Başvurucu; iş kazası geçirmesi nedeniyle kazanın gerçekleştiği inşaatın sahibi olan U., işveren S. Şirketi ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) aleyhine 20/4/2004 tarihinde 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminat istemiyle Konya İş Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Yargılama devam ederken başvurucu ile U. arasında 15/2/2014 tarihli bir sulh protokolü düzenlenmiştir. Bu protokole göre 000 TL karşılığında taraflar sulh olmuşlardır. Mahkeme öncelikle iş kazasındaki kusur oranıyla ilgili rapor aldırmıştır. 14/6/2010 tarihli bilirkişi raporunda; davalı S. Şirketinin %40, davalı U.nun %40 ve başvurucunun ise %20 oranında kusurlu olduğu belirtilmiştir. Mahkeme ayrıca hesap konusunda uzman bir bilirkişiden rapor aldırmıştır. Bilirkişinin 5/1/2014 tarihli raporunda, başvurucunun maddi zararının -%20 oranında başvurucunun kusurlu olduğunun kabulü hâlinde- 461,20 TL olduğu görüşü bildirilmiştir. Ancak 22/7/2014 tarihli ek raporda başvurucu ile U. arasında akdedilen sulh protokolüne işaret eden bilirkişi, buna göre başvurucunun zararının 015,50 TL olduğunu bildirmiştir. Mahkeme 18/11/2014 tarihinde, davanın kısmen kabulü ile 015,50 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte SGK dışındaki davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. Karar taraflarca temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 2/11/2015 tarihinde hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma kararında, davalı borçlu U. tarafından başvurucuya maddi ve manevi zararlarına karşılık 000 TL ödendiğine işaret edilmiştir. Ayrıca bu miktarın başvurucunun hesap olunan 461,20 TL maddi zararı ile talep ettiği 000 TL manevi zararının toplamından fazla olduğu vurgulanmıştır. Daireye göre manevi tazminatın bölünemezliği ilkesi uyarınca zararın tamamı müteselsil borçlu U. tarafından karşılandığı için diğer müteselsil borçluların da borçlarından kurtulmuş sayılmaları gerekir. Bunun yanında başvurucunun vekilinin 24/11/2009 tarihli dilekçesiyle davalı SGK aleyhine açtığı davasını takipsiz bıraktığı ve Mahkemenin buna göre 11/2/2010 tarihli oturumda dosyayı bu davalı bakımından yenileninceye kadar işlemden kaldırdığı açıklanarak SGK bakımından açılan davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Dairenin bozma kararına uyan Mahkeme 11/2/2016 tarihinde, davalı SGK yönünden davanın açılmamış sayılmasına ve diğer davalılar yönünden konusuz kaldığından maddi ve manevi tazminat davasında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Temyiz üzerine karar Dairenin 27/2/2017 tarihli kararıyla onanarak aynı tarihte kesinleşmiştir. Onama kararı 14/4/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 20/4/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/21462
Başvuru, iş kazası sonucu maluliyetten doğan maddi ve manevi tazminat davasında verilen kararın hakkaniyete aykırı olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, milletvekili olan başvurucunun sosyal medya hesabından bir vakıf hakkında yapmış olduğu paylaşım nedeniyle aleyhine manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Milletvekili olan başvurucu 14/7/2014 tarihinde Twitter isimli sosyal medya platformunda davacı Vakıf hakkında paylaşımlarda bulunmuştur. Davacı, anılan paylaşımlarda geçen ifadeler nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla 24/7/2014 tarihinde başvurucu aleyhine manevi tazminat davası açmıştır. Davanın görüldüğü İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) 14/11/2017 tarihinde davanın kısmen kabulü ile başvurucunun 000 TL manevi tazminat ödemesine karar vermiştir. Mahkemenin gerekçeli kararının ilgili kısmı şöyledir:"...yazının içeriği ve anlatım tarzına göre, davacı vakfın aleyhinde küçültücü değer yargısında bulunulduğu, davacı vakfın tüzel kişiliğinin küçük düşürüldüğü, okuyucu ya da toplumda davacı aleyhinde kuşku ve husumet yaratıldığı, kamuoyu önünde kişilik değerlerinin ve saygınlığının zedelendiği, ifade özgürlüğü ve eleştiri sınırlarının aşıldığı, oluş şekli, zarar, tarafların ekonomik sosyal durumları itibarıyla, hakkaniyet ilkelerine göre uygun miktarda tazminata hükmetmek gerektiği kanaatine varılmış ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur..." Kararı temyiz eden başvurucu, aleyhine tazminata hükmedilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Kararı inceleyen Yargıtay Hukuk Dairesi 7/2/2018 tarihli ilamla kararı onamıştır. Nihai karar başvurucuya 30/3/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/12233
Başvuru, milletvekili olan başvurucunun sosyal medya hesabından bir vakıf hakkında yapmış olduğu paylaşım nedeniyle aleyhine manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, tutuklama koruma tedbirinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından, mağdur A.nın babasının 13/2/2022 tarihinde kolluk görevlilerine yaptığı şikâyet üzerine başvurucu hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan soruşturma işlemlerine başlanmıştır. Olay tarihi itibarıyla 14 yaşında olan başvurucu, Başsavcılığın talimatı ile 14/2/2022 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başsavcılık, başvurucuyu çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan tutuklanması talebiyle İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) sevk etmiştir. Hâkimlik, sorgunun ardından 15/2/2022 tarihinde başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Bu karara karşı yapılan itiraz İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 22/2/2022 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu, itirazın reddi kararını 23/2/2022 tarihinde öğrendikten sonra 14/3/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Tutukluluk hâlinin devamı kararına yapılan itirazı inceleyen İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi 12/5/2022 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Başsavcılık tarafından başvurucunun çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan cezalandırılması talebiyle 18/10/2022 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava İstanbul Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) tarafından yürütülmüştür. Yargılama neticesinde Mahkeme, başvurucunun mağdurun yaşı hususunda hataya düştüğü gerekçesiyle isnat edilen eylemi reşit olmayanla cinsel ilişki olarak nitelemiş ve mağdurun şikâyetinden vazgeçmiş olması nedeniyle 16/2/2023 tarihinde düşme kararı vermiştir. İstinaf incelemesinden geçen hüküm 24/5/2023 tarihinde kesinleşmiştir. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/30644
Başvuru, tutuklama koruma tedbirinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, tutukluluğa ilişkin kararların bağımsız ve tarafsız olmayan sulh ceza hâkimliklerince verilmesi, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluk ve itiraz incelemelerinin duruşmalı olarak incelenip karara bağlanmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; elkoyma kararı nedeniyle mülkiyet hakkının; etkili şekilde savunma yapılmasına izin verilmemesi ve masumiyet karinesinin ihlal edilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; gözaltı sürecindeki bazı uygulamalar nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 5/1/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca -aralarında Yüksek Mahkeme üyelerinin de bulunduğu- üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, 350).B. Başvurucuya İlişkin Süreç Danıştayda tetkik hâkimi olarak görev yapmakta olan başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan yürütülen soruşturma kapsamında 21/7/2016 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ifadesi 21/7/2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında (Savcılık) alınmıştır. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde, eğitim hayatı boyunca ve meslek hayatına başladıktan sonra FETÖ/PDY ile hiçbir bağının olmadığını beyan etmiştir. Savcılık 22/7/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle başvurucuyu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucunun sorgusu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinde aynı gün yapılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Sorgu işlemi, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla kayda alınmıştır. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği sorgu sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:" ... ve Şevki Metin Aydın'a isnat edilen silahlı terör örgütüne üye olmak suçunun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosyada mevcut tutanaklar, üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterensomut delillerin bulunması, üzerlerine atılı suçun CMK maddesindeöngörülen katalog suçlardan olması sebebiyle şüphelilerin kaçma, saklanma , delilleri karartma ihtimalinin bulunduğu, yasada öngörülen ceza miktarı nedeni ile verilen tutuklama kararının ölçülü oluşu ve adil kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerinCMK ve devamı maddeleri gereğince ayrı ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi.]" Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 8/11/2016 tarihli tutukluluğun gözden geçirilmesine yönelik olarak yaptığı incelemede, başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu anılan karara itiraz etmiş, itirazı inceleyen Ankara Sulh Ceza Hâkimliği kararı yerinde bularak itirazı 23/12/2016 tarihinde kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu itirazın reddine dair kararı 31/12/2016 tarihinde öğrendiğini beyan etmiş ve 5/1/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Savcılığın 5/3/2018 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde dava açılmıştır. İddianamede, başvurucunun örgütsel nitelikli eylemleri bakımından FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Bu suçlamalara esas olarak başvurucunun ByLock kullanıcısı olması, tanık beyanlarında başvurucunun örgüt üyesi olduğu yönünde ifadelerin yer alması ve örgüt üyeliğinden soruşturma geçiren kişiler ile yoğun irtibatını gösteren HTS kayıtlarının bulunması olgularına dayanılmıştır. Başvurucuya isnat edilen suça dayanak olan olgulara ilişkin hukuki değerlendirmeler iddianamede şöyle ifade edilmiştir:"... şüphelinin inkardan ibaret savunmasının aksine şüphelinin bylock isimli programı kullandığına ilişkin rapor ve şüphelinin aleyhine isnatlar içeren beyanlar ile şüphelinin tutukluluk hali de dikkate alındığında, şüphelinin 'Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2017/956 nolu dosya kapsamında verdiği 26/09/2017 tarih ve 2017/370 sayılı kararına konu FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü"nün üyesi olduğuna dair yeterli şüphe oluştuğu ... [anlaşılmıştır.]" Başvurucu hakkındaki yargılamaya Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2018/98 sayılı dosyasında başlanmış ve 29/5/2018 tarihli birinci celsede başvurucunun tahliyesine karar verilmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 28/11/2018 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Başvurucu, anılan karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Başvurucu hakkındaki yargılama bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi önünde derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Salih Sönmez, B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/14372
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, tutukluluğa ilişkin kararların bağımsız ve tarafsız olmayan sulh ceza hâkimliklerince verilmesi, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutukluluk ve itiraz incelemelerinin duruşmalı olarak incelenip karara bağlanmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; elkoyma kararı nedeniyle mülkiyet hakkının; etkili şekilde savunma yapılmasına izin verilmemesi ve masumiyet karinesinin ihlal edilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; gözaltı sürecindeki bazı uygulamalar nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba idarece sakıncalı bulunarak el konulmasının haberleşme hürriyetini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan Kayseri 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) hükümlü olarak bulunan başvurucu, Bolu E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutulan arkadaşına mektup göndermek istemiştir. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığının (Disiplin Kurulu) 11/7/2018 tarihli sakıncalı mektup değerlendirme kararıyla mektubun sakıncalı bulunan kısımlarının Mektup Okuma Komisyonunda muhafazasına karar verilmiştir. Karar gerekçesinde; " Heval Merhaba" şeklinde başlayan sayfanın onüçüncü satırında "... nin deyimi ile hak devlet gibi ker, gerek tu le siwar we bi" şeklinde ibare bulunduğu, çevirisinde ise "Devlet eşektir, binilir." manasına geldiği, alenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kastederek hakarette bulunulduğu vurgulanmıştır. Ayrıca sayfa başında "Not: senin iki tane kitabını heval Serdar'a yolladığım..." şeklinde ibare bulunan sayfanın yirmi ve yirmi birinci satırından itibaren "Türk televizyonlarında R.H'nin Giresun tarafında olduğunu söylüyorlar. Muhtemelen doğru, çünkü Rojhat'ın başını kessen Samsun'un ötesini geçmez. Aynı yerde dolanıp durur. Heval Celal'in şehadeti biraz Rojhattan kaynaklanıyor" ve "her gün bir kaç arkadaş yaşamını yitiriyor. Konuyu sadece düşmanın teknik gücüne bağlamamak gerekiyor. Serhatın arazisi Dersimden yüz kat kötü ama ona rağmen en hareketli yerlerimizdendir. Bence bir tarz ve yaşamsal sorunların olduğunun kanısındayım." şeklinde sakıncalı ifadelerin yer aldığı belirtilmiş ve mektubun kısmen sakıncalığı bulunduğuna ve belirtilen sayfaların ilgilisine verilmeyerek alıkonulmasına karar verilmiştir. Başvurucu tarafından Disiplin Kurulu kararına karşı Kayseri İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yapılan şikâyet 19/7/2018 tarihli kararla reddedilmiştir. Karar gerekçesinde, mevzuat hükümleri ile Anayasa Mahkemesi içtihatlarına değinilmiş ve Disiplin Kurulu kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu vurgulanmıştır. Başvurucu tarafından İnfaz Hâkimliği kararına karşı Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine (Ağır Ceza Mahkemesi) yapılan itiraz 2/8/2018 tarihli kararla reddedilmiştir. Karar gerekçesinde, itirazın dayanağını oluşturan İnfaz Hâkimliği kararının isabetli olduğuna ilişkin değerlendirmeye yer verilmiştir. Nihai karar 8/8/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında hükümlü ve tutukluların gönderdiği veya kendilerine gönderilen mektupların denetlenmesine dayanak oluşturan mevzuata yer vermiştir (Ahmet Temiz, B. No: 2013/1822, 20/5/2015, §§ 16-20).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25907
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba idarece sakıncalı bulunarak el konulmasının haberleşme hürriyetini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza mahkemesince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine rağmen hukuk mahkemesinin, kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü varmış gibi değerlendirme yaparak karar vermesi nedeniyle masumiyet karinesinin; mahkemece delillerin hatalı değerlendirilerek ret kararı verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 20/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 15/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 6/11/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği 10/11/2014 tarihinde görüş için gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 9/1/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş, başvurucuya 23/1/2015 tarihinde tebliğ edilmiş; başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 30/1/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş (TEDAŞ) Genel Müdürlüğü Edremit İlçe İşletme Başmühendisliği emrinde işçi statüsüyle Başteknisyen olarak çalışmakta iken irtikap suçundan hakkında yürütülen soruşturma kapsamında 17/3/2006 tarihinde tutuklanmış, akabinde Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesinin E.2006/201 sayılı dosyasında dava açılmıştır. Mahkeme 6/6/2006 tarihli ve K.2006/277 sayılı kararı ile başvurucuyu, görevi kötüye kullanma suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırmıştır. Bu arada başvurucu hakkında disiplin soruşturması başlatılmış, İşyeri Disiplin Kurulunun 23/6/2006 tarihli ve 5 sayılı kararı ile başvurucunun rüşvet almak suçundan yargılanarak görevi kötüye kullanma suçundan hüküm giydiği belirtilmiş, Dönem Toplu İş Sözleşmesinin (TİS) maddesindeki rüşvet almak ve vermek suçuna kıyasen iş akdi sona erdirilmiştir. Başvurucunun karara yaptığı itiraz, TEDAŞ Genel Müdürlüğü İşçi Merkez Disiplin Kurulunun 9/8/2006 tarihli ve 103 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesinin mahkûmiyet kararı temyiz edilmiş, Yargıtay Ceza Dairesi 9/1/2012 tarihli ve E.2008/20, K.2012/5 sayılı ilamı ile sanığın görevi kötüye kullanmaya teşebbüs suçundan cezalandırılması gerektiği gerekçesiyle hükmü bozmuştur. Bozma üzerine dosya Mahkemenin 2012/108 esasına kaydedilmiş; Mahkeme, 22/5/2012 tarihli ve K.2012/239 sayılı kararla başvurucunun görevi kötüye kullanma suçuna teşebbüsten, “iki ay on beş gün hapis cezası ile cezalandırılmasına” ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiş, karar itiraz edilmeden 15/6/2012 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, işe iadesine karar verilmesi istemiyle Bursa İş Mahkemesine dava açmış; Mahkeme, 13/9/2012 tarihli ve E.2007/920, K.2012/639 sayılı kararıyla davayı reddetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 14/12/2012 tarihli ve E.2012/27846, K.2012/28364 sayılı ilamıyla onanmıştır. Onama ilamı 21/2/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 20/3/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun maddesi şöyledir:“İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir. Taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede özel hakeme götürülür. Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.” 4857 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:“İşverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece veya özel hakem tarafından tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır. İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur. Mahkeme veya özel hakem feshin geçersizliğine karar verdiğinde, işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminat miktarını da belirler. Kararın kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için işçiye en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakları ödenir.…İşçi kesinleşen mahkeme veya özel hakem kararının tebliğinden itibaren on işgünü içinde işe başlamak için işverene başvuruda bulunmak zorundadır. İşçi bu süre içinde başvuruda bulunmaz ise, işverence yapılmış olan fesih geçerli bir fesih sayılır ve işveren sadece bunun hukuki sonuçları ile sorumlu olur.…” 4857 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:“Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: … Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri:…e) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması.…”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2091
Başvuru, ceza mahkemesince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine rağmen hukuk mahkemesinin, kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü varmış gibi değerlendirme yaparak karar vermesi nedeniyle masumiyet karinesinin; mahkemece delillerin hatalı değerlendirilerek ret kararı verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, askerlik hizmeti sırasında yaralanma nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini için açılan davanın süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde er olarak askerlik hizmetini yapmıştır. Başvurucu 14/9/2010 günü eğitim alanında, uzun atlama yapıldığı sırada sol dizinde dönme meydana gelmesi sonucu yaralanmıştır. Başvurucuya ön çapraz bağ yırtığı tanısı konulmuş ve 21/12/2010 tarihinde ameliyat ile tedavisi Çorlu Asker Hastanesi tarafından yapılmış ve başvurucu terhis edilmiştir. Takip eden süreçte sol dizindeki rahatsızlığı 6/8/2014 tarihinde nükseden başvurucu, yapılan tetkiklerin ardından 9/8/2014 tarihinde tekrar ameliyat olmuştur. Başvurucuya ameliyattan sonra kırk beş gün istirahat raporu verilmiştir. Başvurucu 2/7/2015 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına başvurarak askerî görev nedeniyle yaralanması ve malul hâle gelmesi nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü 509,55 TL maddi, 000 TL manevi zararının tazmin edilmesini istemiştir. Talep, cevap verilmemek suretiyle zımnen reddedilmiştir. Başvurucu, zımnen ret kararının ardından 3/11/2015 tarihinde maddi ve manevi zararlarının ödenmesi istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) nezdinde tam yargı davası açmıştır. AYİM İkinci Dairesi (Mahkeme) 2/12/2015 tarihli kararıyla maddi ve manevi tazminat istemiyle açılan tam yargı davasını süre aşımı yönünden reddetmiştir. Ret gerekçesinde öncelikle 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun dava açma süresine ilişkin hükümlerine yer verilerek idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerinin şart olduğu, bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi hâlinde ret işleminin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açmaları gerektiği hatırlatılmıştır. Başvurucunun yaralanmanın ardından gerçekleşen tedavi süreci sonunda 21/12/2010 tarihinde yapılan ameliyat ile eylem ve eylemden doğan zararı öğrendiği belirtilen gerekçede, lehe yorumla terhis tarihinden itibaren bir yıl içinde zararının tazmini istemiyle idareye başvurması gerekirken 2/7/2015 tarihinde yaptığı başvuru üzerine açtığı davanın süre aşımına uğradığı ifade edilmiştir. Ayrıca terhis tarihinden sonraki muayene ve tedavi sonuçlarının askerde iken yapılan tedavi ve düzenlenen raporlarda yer alan bilgileri içerdiği, bu bilgiler ışığında eylemden ve zarardan haberdar olabileceği dikkate alındığında zararın öğrenilme tarihini değiştirecek bir niteliğinin bulunmadığı vurgulanmıştır. Başvurucu nihai kararı 18/7/2016 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 17/8/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Tolgahan Orhon (B. No: 2015/11349, 14/11/2018, §§ 21-29) başvurusuna ilişkin karar.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/14653
Başvuru, askerlik hizmeti sırasında yaralanma nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini için açılan davanın süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; açılan dava kesinleşmeden sınır dışı etme kararının icra edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, insan haysiyetiyle bağdaşmayan koşullarda hukuka aykırı olarak idari gözetim altında tutulma nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra başvuru Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1987 doğumlu olup Özbekistan Cumhuriyeti vatandaşıdır. Başvurucu 23/12/2014 tarihinde Türkiye'ye giriş yapmıştır. 11/4/2015 tarihinde fuhuş suçu isnadıyla gözaltına alınan başvurucunun hem şüpheli hem de mağdur olarak ifadesi alınmıştır. Başvurucu adli işlemlerin tamamlanmasından sonra 13/4/2015 tarihinde Kumkapı Geri Gönderme Merkezine götürülmüştür. İstanbul Valiliğinin 13/4/2015 tarihli kararıyla, 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) ve (e) bentleri uyarınca başvurucunun sınır dışı edilmesine ve bir ay süreyle idari gözetim altına alınmasına karar verilmiştir. Başvurucu sınır dışı etme ve idari gözetim altına alma kararlarının iptali amacıyla 14/4/2015 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde özetle verilen kararların hukuka aykırı olduğunu, somut delillere dayanmadığını ve yeterli gerekçe içermediğini belirterek iptal edilmesini talep etmiştir. Başvurucu ayrıca idari gözetim kararının sonlandırılması amacıyla farklı tarihlerde İstanbul ve Sulh Ceza Hâkimliklerine başvuru yapmış fakat talepleri reddedilmiştir. Başvurucunun İdare Mahkemesinde açtığı dava devam etmekteyken 22/5/2015 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan çıkışı sağlanarak sınır dışı edilmiştir. Başvurucu 10/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İdare Mahkemesi 15/9/2015 tarihinde -sınır dışı etme kararında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle- başvurucunun açmış olduğu davanın reddine karar vermiştir. İlgili hukuk için bkz. Y.T. (GK], B. No: 2016/22418, 30/5/2019, §§ 22-25); T.T. (B. No: 2013/8810, 18/2/2016, §§ 22-25) ve B.T. ([GK], B. No: 2014/15769, 30/11/2017, §§ 19-38) kararları.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/9727
Başvuru, açılan dava kesinleşmeden sınır dışı etme kararının icra edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, insan haysiyetiyle bağdaşmayan koşullarda hukuka aykırı olarak idari gözetim altında tutulma nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, kendisine cinsel saldırı eyleminde bulunulduğu iddiasıyla yaptığı şikâyet sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini ve hakkında atama, disiplin cezası ve düşük sicil olmak üzere pek çok idari işlem tesis edilerek “mobbing” uygulandığını, bu nedenlerle, adil yargılanma, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakları ile eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 5/8/2014 tarihinde Kayseri İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde, Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 24/11/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde belirtildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Kara Kuvvetleri Komutanlığı Komando Tugayı Lojistik Destek Komutanlığında (Komutanlık) Astsubay olarak görev yapan başvurucu, 17/10/2012 tarihinde yemekhanede iken “Loj.Des.K.P.Yb.” N.’nin, sakalı olduğunu bahane ederek “Suratına ağda mı yaptırdın?” dediğini ve “okşar vaziyette” yanağına dokunduğunu, bu şekilde cinsel saldırıda bulunduğunu iddia ederek değişik tarihlerde kendi sıralı amirleri ile Başbakanlık İletişim Merkezine (BİMER) başvurularda bulunmuş olup, bu doğrultuda, olayın araştırılması amacıyla Komutanlık bünyesinde idari soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, ayrıca N. tarafından cinsel saldırıya maruz kaldığını, bu suçla ilgili sıralı amirlerine yazılı ve sözlü olarak şikâyetlerini iletmesine rağmen mağduriyetini giderici gerekli kanuni işlemler yapılmadığını, sıralı amirleri tarafından yöneltilen onur kırıcı davranışlar neticesinde küçük düşürülmek suretiyle kendisine “mobbing” uygulandığını belirterek, ilgili kişiler hakkında 17/2/2014 tarihinde Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuştur. Başvurucunun dilekçesini kabul eden nöbetçi Cumhuriyet Savcısı, aynı tarihte başvurucunun şikâyetçi sıfatıyla ifadesini almıştır. Başvurucunun ifadesinin ilgili kısımları şöyledir:“… 17/10/2012 tarihinde maruz kaldığım cinsel saldırı hakkında sıralı amirlerim olan … N… M…, … Ü… .. ve … .. K...’a işlem yapılması için bilgi vermeme rağmen gerekli işlemler yapılmadı. Bunun yanında gerekli işlemleri yapmayan amirlerimin şahsımı rencide edici, onurumu kırıcı davranışlarına maruz kaldım. 17/10/2012 tarihinde Lojistik Destek Komutanlığı yemekhanesinde öğle yemeği sırasında masada yemeğimi yediğim esnada yemekhanede bulunan amirim … N… .. beni yanına çağırdı; ‘suratına ağda mı yaptırdın’ diyerek yanağıma okşar vaziyette dokundu. Bu el hareketi cinsel amaçla yaptığını düşünüyorum. Türk örf ve adetlerine göre bir erkeğin bir erkeğe bu şekilde konuşup bu hareketi yapmaması gerekir. Bu olay nedeniyle psikolojik sorunlar yaşadım. Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Özel Kartal Erciyes … Hastanesi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisinden bu olay nedeniyle yaşadığım sorunlar nedeniyle tedavi gördüm. Dilekçemde ismi yazılı sıralı amirlerime bu olayı ve durumu anlattım. Kayıtsız kaldılar. Bu olayla ilgili Başbakanlık iletişim merkezine de müracaatlarım oldu. Sıralı sicil amirlerim müracaatlarımı almalarına rağmen herhangi bir işlem yapmadılar. Belirttiğim şekilde bana cinsel saldırıda bulunan N… M… ile bu olay nedeniyle gerekli tahkikat işlemlerini yapmayan sicil amirlerim olan … A... A…, … Ü… D… ve … M… K....’dan şikâyetçiyim. Beni yıldırmak için sürekli başka olaylardan dilekçemin ekinde ibraz ettiğim evraklardan da anlaşılacağı üzere savunmamı aldılar…” Soruşturma dosyasında görevli Cumhuriyet Savcısı, 24/3/2014 tarihinde, şüpheli sıfatıyla N.’nin savunmasını almıştır. N.’nin ifadesi şöyledir:“… Ümit YALÇIN, benim … Komutanı olarak görev yaptığım askeri birimde başçavuş olarak hatırladığım kadarıyla Eylül 2012’de göreve başladı. Birkaç ay sonra müştekinin sakal t(ı)raşı olmadan mesaiye geldiğini gördüğümde kendisini neden sakal t(ı)raşı olmadın diyerek uyardım ve kendisi bana ‘yeni stilimi beğendiniz mi’ şeklinde karşılık verdi. Ben de kendisine elimle sakalını işaret ederek uyarıda bulundum. Herhangi bir şekilde müştekinin iddia ettiği gibi yanağına dokunmadım. Sadece t(ı)raşsız olduğ(u)nu belirtmek için elimle sakalını işaret ederek, yukarıda belirttiğim sözlerle kendisini uyardım. Hatta bu davranışı sebebiyle yetkim olmasına rağmen müştekinin birliğe yeni intikal etmesini nazara alarak hakkında yasal işlem yapmadım. Kesinlikle tarafıma yöneltilen cinsel saldırı suçlamasını kabul etmiyorum. Ayrıca müştekinin bu iddiası hakkında Tugay Komutanlığımızca idari tahkikat heyeti oluşturulmuş ve bu konu hakkında tahkikat yapılmıştır. Hem benim hem de müştekinin dilekçe ve beyanında bahsetmiş olduğu diğer sıralı sicil amirlerinin bu konuda yaptığı müracaatını işlemsiz bırakma gibi bir durumumuz söz konusu değildir. Bu husu(s)lar gerçek dışıdır. Ayrıca hakkımda şikayette bulunan bu personelin şahsi dosyasını incelediğimde kendisinin daha önceki çalıştığı birliklerde çeşitli eylemleri sebebiyle oda hapsi ve hapis cezaları aldığını fark ettim. Zaten bu personel bizim birimimizde çalışmış olduğu yaklaşık 1 yıllık sürenin 8 buçuk ayını raporlu ve izinli olarak geçirmiştir. Yaptığımız görev gereği yılın büyük bir bölümünü Güneydoğuda geçi(r)mek durumunda olduğumuz için bu personelin bu şekilde bizim birimimizde çalışması mümkün olmadığından ilgili üstlerimize durumu arz etmemiz neticesinde müştekinin çalıştığı birim Ana Bakım Merkez Komutanlığı olarak değiştirildi. Müştekinin emri altında çalıştığı dönemde psikoloji rahatsızlığı olabileceğini değerlendirdim ve bunun neticesinde kendisi GATA’da tedavi görmüştür. Bundan evvel Kayseri Eğitim Araştırma Hastanesinin müşteki hakkında delizyonel bozukluk şüphesi bulunduğu için kendisi GATA’ya sevk olunmuştur. Haricen kendi yaptığım araştırmalara göre bu hastalığa sahip insanlarda kendisinin takip edildiğini, kendisine komplo kurulduğunu sık sık düşünmesi ve adli mercilere bitip tükenmek bilmeyen ısrarlı başvurular yapma refleksinin mevcut olduğunu öğrendim. Atılı suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum. Söyleyeceklerim bundan ibarettir…” Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığının 28/3/2014 tarih ve S.2014/5486, K.2014/7308 sayılı kararı ile “...Yapılan soruşturmada şüphelinin atılı suçu işlediğine ilişkin, müştekinin soyut iddiası dışında kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak, objektif ve somut delil elde edilemediği...” gerekçesiyle şüpheli N. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucunun, sıralı amirleri tarafından gerekli yasal işlemlerin yapılmadığı iddiası yönünden başlatılan soruşturma kapsamında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığının 28/3/2014 tarih ve S.2014/10598, K.2014/14 sayılı görevsizlik kararı ile gereğinin takdir ve ifası için soruşturma dosyasının, yetkili ve görevli Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığına gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinden, Askeri Savcılık önündeki soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi edinilememiştir. Başvurucunun kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itirazı, Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesinin 19/6/2014 tarih ve 2014/653 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Anılan karar, 15/7/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 5/8/2014 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ve maddeleri, 2/12/1999 tarih ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, ve maddeleri (B. No: 2012/1213, 17/7/2014, § 12; B. No: 2013/3512, 17/7/2014, § 9).
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12984
Başvurucu, kendisine cinsel saldırı eyleminde bulunulduğu iddiasıyla yaptığı şikâyet sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini ve hakkında atama, disiplin cezası ve düşük sicil olmak üzere pek çok idari işlem tesis edilerek “mobbing” uygulandığını, bu nedenlerle, adil yargılanma, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakları ile eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, başvurucuların Türkiye Ermenileri Patrikliği Seçimi yapılması taleplerinin reddedilmesinin din özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucular 29/2/2016 tarihinde aynı konuda bir kez daha başvuruda bulunmuş ve bu yeni başvuru 2016/4240 numarasına kaydedilmiştir. 2016/4240 numaralı başvurunun konu bakımından aynı nitelikte bulunmaları nedeniyle 2014/17354 numaralı başvuru ile birleştirilmesine, incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına ve 2016/4240 numaralı dosyanın kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Birinci Bölüm tarafından 13/9/2018 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Bireysel Başvuru Yapılmadan Önceki Gelişmeler Türkiye Ermenileri Patriği Karakin Kazancıyan'ın 10/3/1998 tarihinde ölümü nedeniyle boşalan patriklik makamına 1961 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile yürürlüğe konulan "Patrik Seçim Talimatnamesi"nde belirtilen esaslar (bkz. § 44) çerçevesinde 4/10/1998 tarihinde Başepiskopos Mesrop Mutafyan seçilmiştir. Patrik Mesrop Mutafyan'da 2007 yılı yaz aylarından itibaren bazı davranış değişiklikleri görülmüş ve yapılan tıbbi değerlendirmeler neticesinde kendisinin görevini yapamayacak derecede hasta olduğu çeşitli sağlık kuruluşlarınca ifade edilmiştir.2009 yılının sonlarında mevcut Patrik'in görevlerini yapamaması nedeniyle yeni bir patrik seçilmesi için İstanbul Valiliğine iki ayrı başvuruda bulunulmuştur. 3/12/2009 tarihli ilk başvuru Patrik Vekili Başepiskopos Şahan Sıvacıyan ve Ruhani Meclis Başkanı Başepiskopos Aram Ateşyan (bundan sonra kısaca Ruhaniler olarak adlandırılacaktır) imzalarıyla yapılmıştır. Ruhaniler, Patrik Mutafyan'ın sağlık sorunları nedeniyle uzun bir süreden beri görev yapamadığını ifade etmişler ve Türkiye Ermenileri Eş Patriği unvanıyla yeni bir ruhani önder seçilmesini önermişlerdir. Ruhanilerin dilekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Patrik hazretlerinin seçimle iş başına geldiğini ve Bakanlar Kurulu'nun 02/11/1998 tarih ve 98/11964 sayılı kararnamesiyle kendisine mabet ve ayin haricinde de ruhani kıyafet giymesine izin verildiğini göz önünde bulunduran Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisimiz, kadim örf ve adetlerimize gösterdiği saygının bir ifadesi olarak, kendilerinin son nefeslerine dek Patrik olarak tanınacağını ilan etmiştir. Zat-ı Alilerinizin de takdir buyuracakları gibi, Patrikliğin ve cemaatimizin dini ve hayri işlerinin düzenli olarak yürütülmesinde tam yetkili bir ruhani önderin seçilme gereği hasıl olmuştur. Yine Ruhani Meclisimiz yeni seçilecek olan ruhani önderin 'Türkiye Ermenileri Eş-Patrik'i' ünvanıyla seçilmesini, görevini patriklik tam yetkileriyle icra etmesini ve Patrik Hazretleri'nin vefatı durumunda ise 'Türkiye Ermenileri Patriği' sıfatıyla hizmetini sürdürmesini bir çözüm yolu olarak görmüştür. Bu özel ve olağan dışı durumda yapılması öngörülen seçimle ilgili düzenlemelerde bulunmak üzere daha önceki Patrik seçimlerinde olduğu gibi ilimizdeki cemaat ve kilise vakıflarının yönetim kurullarından birer temsilcinin katılımıyla bir istişare toplantısı yapılarak, örf ve adetlerimiz doğrultusunda bir 'Türkiye Ermenileri Eş-Patrik Seçimi Müteşebbis Heyeti' oluşturulacaktır. Müteşebbis Heyet'in üyelerinin kimlikleri Yüksek Makamınıza arz edilecektir." Başvurucuların da aralarında bulunduğu bir grup 9/12/2009 tarihinde "Türkiye Ermenileri Patrik Seçimi Müteşebbis Heyeti"ni (bundan sonra Siviller olarak adlandırılacaktır) oluşturmuştur. Bundan bir gün sonra 10/12/2009 tarihinde Ruhaniler, bir yazı ile cemaat ve kilise vakıflarının yönetim kurullarından birer temsilcinin katılımıyla yapılan istişari toplantıda teşkil edilen "Türkiye Ermenileri Eş-Patrik Seçimi Müteşebbis Heyeti" üyelerinin kimliklerini İstanbul Valiliğine bildirmişlerdir. 14/1/2010 tarihinde Siviller, başkan sıfatıyla başvuruculardan Levon Berç Kuzukoğlu ve yazman sıfatıyla Ohannes Garbis Balmumciyan tarafından imzalanan dilekçe ile yeni patrik seçimi yapılması talebiyle İstanbul Valiliği aracılığı ile İçişleri Bakanlığına başvurmuşlardır. Siviller Patrik Mutafyan'ın görevini yapamayacak derecede hasta olduğunu ve patriklik makamının fiilen boşaldığını ifade etmişlerdir. Siviller, patrik seçimlerinde ittihaz edilen usul ve esasların kaynağını teşkil eden 1863 tarihli Nizamname-i Milleti Ermeniyan'ın (Nizamname) maddesinin (bkz. § 38) patriklik makamına yenisinin seçilmesini emrettiğini ileri sürmüşlerdir. Sivillerce oluşturulan Müteşebbis Heyete seçilen üyelerin isimleri ile Müteşebbis Heyet tarafından kabul edilen Patrik Seçim Talimatnamesi İstanbul Valiliğine verilmiştir. Siviller seçimin 12/5/2010 tarihinde yapılacağını bildirmişlerdir. İstanbul Valiliği 29/6/2010 tarihli yazısı ile Ruhaniler ve Siviller tarafından verilen dilekçeleri birlikte değerlendirmiştir. Valilik, Sivillerin talebine bir cevap vermeyerek bu talebi zımni olarak reddetmiştir. Valilik, Ruhanilerin talebini ise değerlendirmiş ve Ruhanilerin "eş-patrik" seçilmesi önerisini kabul etmemiş, ancak yeni bir öneride bulunmuştur. Valiliğin gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "...Yapılan müracaatlar ve bu alandaki mevcut düzenlemeler değerlendirildiğinde; Patrik Mesrob II'nin 04/10/1998 tarihinde Patrik seçildiği ve kendisine 02/11/1998 tarih ve 98/11964 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile mabet ve ayin haricinde de ruhani kıyafet giyme izni verildiği, kendisinin halen hayatta olduğu, istifa edemediği, Patrik sıfatının devam ettiği, Patrik seçimine ilişkin düzenlemelerde Patriklik görevinin sağlık sorunları nedeni ile sona ereceğine ve Eş-Patrik seçimine ilişkin bir düzenleme bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki Mesrob II'nin vefatına kadar Patrik olarak tanınacağı Ruhani Meclis tarafından da ifade edilmektedir. Bu durumda, Patriklik makamı boşalmadığından yeni Patrik seçimi yapılması veya Eş-Patrik seçimi amacıyla müteşebbis heyet oluşturulmasının hukuki temeli bulunmamaktadır. Diğer taraftan 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun maddesinin ikinci fıkrasında; 'Hükümet, her din ve Mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafeti taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında Onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi caizdir' şeklinde düzenleme mevcuttur. Sonuç olarak, Patriklik makamı boşalmadığından yeni seçim yapılamayacağı ve düzenlemelerde Eş-Patrik müessesesi öngörülmediğinden, Patrikhane yetkili organlarınca Patrikliğin ve cemaatin dini ve hayri işlerinin yürütülmesi amacıyla 'Patrik Genel Vekili' seçimi yapılabileceği, Patrik Genel Vekili seçilmesi durumunda Bakanlar Kurulu tarafından her din ve mezhepten yalnız bir kişiye verilen mabet ve ayin haricinde de ruhani kıyafet giyme izninin, seçilen Patrik Genel Vekiline devredilip devredilmeyeceği hususunda Patrikhaneniz tarafından talepte bulunulmasının yerinde olacağı değerlendirilmiştir..." İstanbul Valiliğinin kararı üzerine 1/7/2010 tarihinde Türkiye Ermenileri Ruhaniler Genel Meclisi tarafından Başepiskopos Aram Ateşyan patrik genel vekili seçilmiştir. 18/8/2010 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla, Aram Ateşyan'ın patrik genel vekilliği görevine devam ettiği sürece kendisine mabet ve ayinler haricinde de ruhani kıyafet giyme izni verilmiştir. Sivillerin Müteşebbis Heyet oluşturulması taleplerinin İstanbul Valiliğince reddine ilişkin karara karşı başvurucular, İstanbul İdare Mahkemesinde iptal davası açmışlardır. Başvurucular, idarenin red gerekçesinin tamamının mevcut patrik seçimi düzenlemesine dair talimatnameler ve cemaat geleneklerine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular öncelikle Ermeni cemaatinin geleneklerinde eş-patrik müessesesinin olmadığını ve dolayısıyla kendilerinin de böyle bir taleplerinin bulunmadığını, mevcut patrik görevlerini yapamadığı için onun görevden ayrılmış sayılmasına karar verilerek yeni patrik seçilmesini talep ettiklerini ifade etmişlerdir. Başvurucular, 1863 tarihli Nizamname'nin çeşitli nedenlerle patriklik makamının boşalması hâlinde yeni patriğin seçileceğine ilişkin maddesi uyarınca yeni bir patrik seçilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular; idarenin Siviller ile herhangi bir görüşme yapmadığını, idarenin ileri sürdüğünün aksine patrik genel vekili görevlendirilmesinin daha doğru olacağı yönünde Ermeni cemaati içinde görüş birliği bulunmadığını savunmuşlardır. Başvurucular, patrik genel vekili seçimi yapılmasının uygun olacağı kanaatine yalnızca Ruhani Meclis tarafından yapılan temaslar sonucu ulaşıldığını, Ermeni cemaatinin büyük çoğunluğunun Ruhani Meclis ve dolayısıyla idarenin bu görüşüne karşı olduğunu ve nitekim "Patriğimi seçmek istiyorum" inisiyatifinin 500 imza topladığını belirtmişlerdir. Başvurucular, mevcut ve önceki patrik seçimlerine dair Bakanlar Kurulu kararı ve eki talimatnamelere göre patrik seçiminin sadece Ruhaniler tarafından değil aksine çoğunluğu Sivillerden oluşan Delegeler Meclisince yapılması gerektiğini ifade etmişlerdir. İstanbul İdare Mahkemesi 27/3/2012 tarihli kararı ile davayı reddetmiştir. İlk derece mahkemesine göre yeni patrik seçimi 1863 tarihli Nizamname'ye ve sonraki dönemde uygulanagelen talimatnamelere göre patriğin ölümü ve istifası ya da çeşitli nedenlerle patriklik makamının boşalması durumunda mümkündür. Mahkeme 4/10/1998 tarihinde patrik seçilen Mesrop Mutafyan'ın hayatta olduğunu, istifa da edemediğini ve dolayısıyla patriklik makamında oluşmuş bir boşalmanın söz konusu olmadığını vurgulamıştır. Mahkeme, Mesrop Mutafyan'ın patriklik sıfatının devam ettiğini ve yeni patrik seçimi yapılabilmesine olanak bulunmadığını belirtmiş ve seçim yapılması talebinin reddine dair kararda hukuka ve mevzuata aykırı bir durum görmemiştir. İlk derece mahkemesi, kararın gerekçesinde ayrıca -kendisinin önünde açılmış bir dava olmadığı hâlde- patrikliğin ve cemaatin dinî ve hayri işlerinin yürütülmesi amacıyla patrik genel vekili seçilmesinin ve Bakanlar Kurulu kararıyla mabet ve ayinler haricinde de ruhani kıyafet giyme izninin verilmesinin hukuka aykırı olmadığını ifade etmiştir. İlk derece mahkemesinin kararı başvurucular tarafından temyiz edilmiş, Danıştay Dairesi 23/11/2015 tarihinde temyiz talebinin reddine karar vermiştir. Karar 3/2/2016 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular ilk olarak 30/10/2014 tarihinde ve ikinci kez 29/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Her iki başvuru birleştirilmiştir (bkz. § 6).B. Bireysel Başvuru Yapıldıktan Sonraki Gelişmeler İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesinin 8/3/2016 tarihli kararıyla hastalık nedeniyle Patrik Mesrop Mutafyan'ın kısıtlanmasına ve annesi Mari Mutafyan'ın vasi olarak atanmasına karar verilmiştir. Patriğin kısıtlanması kararı verilmesini müteakip 1/7/2010 tarihinde patrik vekilini seçen (bkz. § 18) Patriklik Ruhaniler Genel Meclisi 14/10/2016 tarihli kararı ile mevcut durumun değerlendirilmesi için bir toplantı yapılmasına karar vermiştir. 26/10/2016 tarihinde Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan'ın davetiyle gerçekleştirilen yeni bir toplantıda, hasta olan patriğin mevcut mahkeme kararı ve rapor doğrultusunda Patrik Emeritus (Emekli Patrik) ilan edilerek patriklik makamının münhal olduğu ilan edilmiştir. Patriklik Ruhaniler Genel Meclisi, Başepiskopos Aram Ateşyan'ın da katılımıyla 15/3/2017 tarihinde toplanarak bir oylama yapmış ve boşalan Türkiye Ermenileri Patriklik makamına yeni patrik seçilinceye kadar patrikliğin olağan işlerini ve patrik seçimi sürecinin yürütülebilmesi için Başepiskopos Karekin Bekçiyan'ı (Dikran Bekçioğlu) Patrik kaymakamı olarak seçmiştir. Nizamnamenin ikinci maddesine göre seçilen patrik kaymakamı, yeni bir patrik seçilinceye kadar patrikliğin tüm idari ve dinî yetkilerini kendinde toplamaktadır (bkz. § 38). Patriklik Ruhaniler Genel Meclisi 28/6/2017 tarihinde yeni bir toplantı yapmış ve -patrik kaymakamı seçilmiş olduğu gerekçesiyle- 1/7/2010 tarihli Ruhaniler Genel Meclis kararıyla patrik genel vekili seçilen Başepiskopos Aram Ateşyan'ın patrik genel vekilliği ile görevin kendisine tanımış olduğu tüm yetki ve sorumlulukların sona erdiğini ilan etmiştir. Patriklik Ruhaniler Genel Meclisinin kararı 29/6/2017 tarihinde İçişleri Bakanlığına bildirilmiştir. Örf, adet ve mevzuat gereği Patriklik Kaymakamı tarafından Ermeni cemaati kurumlarına yönelik çağrı üzerine 4/7/2017 tarihinde patrikhanede yapılan toplantıda Patrik Seçimi sürecini takip ve intaç edecek olan Müteşebbis Heyetine seçimle on yedi üye belirlenmiştir. Söz konusu Heyet 10/7/2017 tarihli toplantıda görev bölümü yapmıştır. Son olarak Müteşebbis Heyet, yaptığı çalışmalar sonucu eski kararname ve talimatnameler ışığında ruhani delegelerin seçim günü olarak 9/12/2017; sivil delegelerin seçim günü olarak ise 10/12/2017 tarihlerini belirlemiştir. Müteşebbis Heyet, delegelerden oluşan İntihap Heyeti eliyle Türkiye Ermenileri Patriğinin seçiminin yapılmasını öngörmüştür. Müteşebbis Heyet 9/8/2017 tarihli yazı ile Heyet üyelerinin kimlik bilgilerini, üyelerin iş bölümlerini, seçim günlerini İçişleri Bakanlığına bildirmiş ve seçimle ilgili önceki talimatnameler ışığında Bakanlıkça gereğinin ifasını talep etmiştir. İçişleri Bakanlığının Müteşebbis Heyetin talebi hakkında hiçbir cevap vermemesi üzerine Ruhani Meclis Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan, Patrik Kaymakamı Başepiskopos Karekin Bekçiyan ve Patrik Seçimi Müteşebbis Heyeti Başkanı Hosrof Köletavitoğlu'nun ortak imzasıyla verilen 28/11/2017 tarihli bir dilekçe ile Müteşebbis Heyetin 9/8/2017 tarihli yazısına konu talep yenilenmiştir. İstanbul Valililiği aracılığıyla İçişleri Bakanlığınca 5/2/2018 tarihinde Müteşebbis Heyetin dilekçelerine cevap verilmiştir. Türkiye Ermenileri Patrikhanesine hitaben verilen cevabın ilgili kısmı şöyledir:"Sayın Mesrob Mutafyan'ın 14/10/1998 günü Patrik olarak seçildiği, ayrıca 1/11/1998 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile mabed ve ayin haricinde de dini kisve giymesine izin verildiği, ancak 2008 yılında Türkiye Ermenileri patriği Mesrob Mutafyan'a 'Frontotemporal Demans' teşhisi konulduğu, İçişleri Bakanlığının 27/6/2010 tarih ve 3708 sayılı yazıları ile patrikhane yetkili organlarınca talep edilmesi halinde patrikliğin ve cemaatin dini ve hayri işlerinin yürütülmesi amacıyla 'Patrik Genel Vekili' seçimi yapılabileceğinin Patrikhaneye bildirildiği, böylece Patrikhane yetkili organlarınca usulüne uygun olarak yapılan talep neticesinde Aram Ateşyan'ın 1/7/2010 tarihinde Patrik Genel Vekili olarak seçildiği, 18/8/2010 tarihli ve 853 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Aram Ataşyan'a dini kisve giymesi müsaadesi verildiği, aynı Bakanlar Kurulu kararı ile Mesrob Mutafyan'ın ise dini kisve giyme izninin ise iptal edildiği, Patrik Genel Vekili Aram Ataşyan'ın hali hazırda görevine devam ettiği,18/9/1961 tarihli ve 1654 sayılı Bakanlar Kurulu ekindeki Patrik seçim talimatnamesi çerçevesinde Patrik seçiminin yapıldığı, 1961 tarihli Patrik Seçim Talimatnamesi sonrasında yapılan seçimlerde ve Patrik seçimlerindeki uygulamada da patriğin ölümü, istifası ve diğer nedenlerle boşalması durumunda yeni patrik seçilmesinin mümkün olduğu, Patrik makamının boşalmasına imkan sağlayan diğer nedenler arasında ise sağlık sorunlarının sayılamayacağına dair yargı kararları bulunduğu, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, patriklik makamının boşalması durumunda ancak bir patrik kaymakamının seçilebileceğinin aşikar olduğu; Karekin Bekçiyan'ın Patrik Kaymakamı seçilmesine ilişkin tüm işlemlerin hukuken mutlak butlan olduğu, bu itibarla hukuken geçerliliği bulunmayan sözde Patriklik Kaymakamının da Patrik Genel Vekilliğine ilişkin aldığını iddia ettiği tüm kararların da mutlak butlan ile geçersiz olduğu,Bu nedenle hali hazırda, 18/9/1961 tarihli Bakanlar Kurulu Kararının ekindeki Patrik Seçim Talimatnamesinin ve İçişleri Bakanlığının 27/6/2010 tarih ve 3708 sayılı yazısının, yine Bakanlar Kurulu'nun 18/8/2010 tarih ve 853 sayılı kararının geçerliliğini sürdürmekte olduğu..." İçişleri Bakanlığının 5/2/2018 tarihli yazısı üzerine Ermeni Cemaatine mensup bir kişi olan Harun Özer tarafından İçişleri Bakanlığının 2/2/2018 tarihli ve 844 sayılı işleminin iptali için idari dava açılmıştır. Davacı, kalıcı sağlık sebepleri nedeniyle patriklik dinî ve yönetsel görevini yerine getiremeyen ve emekliye ayrılmasına karar verilen Mesrop Mutafyan'dan boşalan patriklik makamına yeni Türkiye Ermenileri Patriği seçimi yolunda vaki başvuruları reddeden işlemin iptalini talep etmiştir. Dava Ankara İdare Mahkemesinde derdesttir. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II 8/3/2019 tarihinde vefat etmiştir. Patrikhane, bireysel başvurunun görüşüldüğü tarihte henüz yeni patriğin seçimine ilişkin sürece dair herhangi bir resmî açıklama yapmamıştır. A. Ulusal Hukuk Türkiye Ermenileri Patriği Seçimi, Patrikhanenin organları, bu organların işleyişleri, Patrikhane bünyesinde bulunan hayri ve sosyal birimlerin işleyişleri ile Kudüs Patrikliğine dair hükümler 1863 tarihli ve 99 maddeden ibaret Nizamname ile düzenlenmiştir. Anılan Nizamname'nin ila maddelerinde patrik seçimine ilişkin hükümler yer almaktadır. maddede, patriğin ölümü ve kendi isteği ile görevden ayrılması (istifa) ve sair sebeplerle patriklik makamının boşalması durumunda yeni patriğin seçiminde izlenecek yöntem gösterilmiştir. Nizamname, Osmanlı millet sistemi esas alınarak düzenlenmiştir. Osmanlı millet sistemi herhangi bir ayrım gözetmeksizin Müslümanları bir millet kabul ederken diğer gayrimüslim topluluklardan her birini de ayrı milletler olarak kabul etmiştir. Nizamname'nin dibacesinde Osmanlı Devleti'nin gayrimüslim uyruğunun eşit olduğu, bununla birlikte her dinî topluluğun kendine mahsus özel alışkanlıklarının, usulünün ve özel adetlerinin bulunduğu ve bu nedenle "Ermeni milleti" (karışıklığı önlemek için millet sözü yerine bundan sonra bağlamına göre toplum veya cemaat terimleri kullanılacaktır) için bu Nizamname'nin hazırlanması gerektiğinden bahsedilmiştir. Dibaceye göre Ermeni patriği, Ermeni toplumunun başkanı ve özel durumlarda yüksek devletin buyruklarının aracısıdır. Patrikhanede dinî işler için bir Ruhani Meclisin ve dinî işler dışında kalan işler için bir Cismani Meclisin bulunduğu belirtilmiş ve gerektiğinde bu iki Meclisin birleşerek Karma Meclisi oluşturacağı açıklanmıştır. Gerek patriğin gerekse bu meclislerin üyelerinin, toplumun güvenilir kişilerinden oluşan bir Genel Meclis tarafından seçileceği ifade edilmiştir. Dibacede ayrıca söz konusu edilen Meclislerin görev tanımları konusunda yeterli düzenleme olmadığından, çeşitli uygunsuzlukların ortaya çıktığından bahsedilmiştir. Dibace'de, Yüksek Islahat Fermanı hükümlerine atıf yapılmış ve 6-18 Şubat 1856 tarihli Hatt-ı Humayun hükmünce her cemaatin sahip olduğu ayrıcalıkların ve bağışıklıkların zamanın getirdiği çağdaş medeniyetin ve günün bilgilerinin gereklilikleri ile yorumlanması ihtiyacı ortaya konulmuştur. Dibaceye göre Nizamname Ermeni toplumunun güvenilir kişilerinden oluşturulan bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Nizamname'nin dibacesinin dördüncü bendinde Ermeni toplumunu vekâleten temsil ederek "Millet Heyeti" mertebesinde bulunan ve adı geçen ortak görevlerin kanuna uygun şekilde yapılmasını ve tamamlanmasını gözetmek ve önlemler almak üzere görevlendirilen yönetime "Millî İdare" ismi verildiği ifade edilmiştir. Beşinci bentte yönetimin millî olması için milletvekilliği usulüne göre seçilmesinin gerektiği ifade edilmiştir. Altıncı bentte ise toplumun vekilliği sistemine göre kurulan yönetim esasının gereklilik ve hukuk ilkelerine dayanan adalet ilkesi ve çoğunluğun iradesi ile karar almasına dayanan yasallık ilkesi olduğu ifade edilmiştir. Nizamname'nin ila maddelerinde İstanbul Ermeni Patriğinin seçimi ile ilgili kurallar yer almaktadır. Birinci maddede patrik olarak seçilecek kişinin Ermeni toplumunun bütün meclislerinin başkanı ve yürütme gücünün sahibi, özel durumlarda Osmanlı devletinin kanunlarının uygulayıcısı olduğu ifade edilmiştir. Patrik adayının bütün Ermeni toplumunun güvenini, itibarını kazanmış olması ve her yönüyle bu makama layık olacak özelliklerde, haysiyetli ve eskiden beri patrikliğe mahsus olan episkopos sınıfından olmasıyla birlikte Osmanlı devletinin de tam emniyet ettiği kişilerden ve en az babasından beri Osmanlı uyruğundan bulunması ve otuz beş yaşını tamamlamış olması gerektiği belirtilmiştir. Kural şöyledir: "Birinci madde: Dersaadet Patriği intihab olunacak zat bilcümle millet meclislerinin riyasetini ve kuvve-i icraiyyesini haiz olarak ahval-i mahsusada devlet-i aliyyenin vasıta-i tenfiz-i ahkamı olduğundan umum milletin emniyet ve itibarını calib olmak içün her ne cihetle bu makama layık olacak evsaf ve haysiyet ile muttasıf ve ez-kadim patrikliğe mahsus olan piskoposların sınıfından bulunmasıyla beraber devlet-i aliyyenin dahi emniyet-i kamilesine şayan zevatdan ve la-ekal pederinden beri asl-ı tebea-i devlet-i aliyyeden bulunması ve otuz beş yaşını tekmil etmiş olması lazımdır." Nizamname'nin ikinci maddesi patriğin ölümü ve istifası ya da sair sebeplerle patriklik makamının boşalması durumunda Ruhani ve Cismani Meclislerin birleşip bir kaymakam seçeceği ve onaylanmasını Babıali'den isteyeceği kuralına yer vermiştir. İstanbul patriğinin Genel Meclis tarafından seçileceği ancak Ruhani ve Cismani Meclislerin seçilecek kişilerin hak ettikleri dinî derecelerinin ve isimlerin yer aldığı bir liste düzenleyerek oylarını açıklamaya haklarının bulunduğu belirtilmiştir. Kuralın ilgili kısmı şöyledir:"İkinci madde: Patriğin vefatı ve istifası cihetiyle veyahut esbab-ı saireye mebni patriklik makamının halli vukuunda ruhani ve cismani meclisleri birleşerek kaimmakamlık etmek üzere bir zata karar verip tasdikini Babıaliden istida eder. Dersaadet patriği meclis-i umumide intihab olunur fakat ruhani ve cismani meclislerinin intihab olunan zevatın derece-i istihkaklan hakkında bir kıta esami defteri tanzimiyle beyan-ı rey etmeye hakları vardır..." Nizamname'nin üçüncü maddesinde devletin emrine uygun olarak seçim bittiğinde görevli meclis tarafından hazırlanan tutanağın imzalanarak patrik kaymakamı tarafından Babıali'ye takdim edileceği ve padişah tarafından uygun görüldüğünde seçilen kişinin patrik rütbesini alacağı ve atanacağı ifade edilmiştir. Kural şöyledir: "Üçüncü madde: Emr-i intihab reside-i hitam oldukda bir kıta mahzar kaleme alınarak huzzar-i meclis tarafından imza ve kaimmakam-ı mumaileyh vasıtasıyla Babıaliye takdim kılınır ve ez-kadim olageldiği vechle irade-i seniyyeye tevafuk eylediği halde patrik nasb ve tayin kılınır." Nizamname'nin sekizinci maddesinde İstanbul patriğinin görevi ile ilgili açıklamalara yer verilmiştir. Patriğin görevinin Nizamname hükümlerine göre hareket etmek ve söz konusu Nizamname'nin çeşitli işlerle ilgili hükümlerinin tamamen uygulanmasına dikkat ve nezaret etmek olduğu ifade edilen kuralın ilgili kısmı şöyledir: "Sekizinci madde: Patriğin vazifesi nizamname-i esası ahkamına imtisalen hareket ve bir de nizamname-i mezkürun kaffe-i mevadd-ı müteferriasının temami-i icrasına dikkat ve nezaret eylemek hususlarından ibaretdir..." Nizamname'nin yirmi dördüncü maddesinde Ruhani Meclise ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Kurala göre Ruhani Meclis; din adamı ve bilgili, otuz yaşını doldurmuş ve en az beş yıl önce rahiplik ve papazlık rütbesini almış on dört kişiden oluşur. Kural şöyledir: "Yirmidördüncü madde: Mec1is-i Ruhanî ehl-i kiliseden ve erbab-ı vuküftan olarak otuz yaşını tekmil etmiş ve la-akall beş sene mukaddem rahiblik veya papazlık rütbesini ihraz etmiş olan on dört neferden mürekkebdir." Nizamname'nin yirmi sekizinci maddesinde Ruhani Meclisin görevleri sayılmıştır. Buna göre cemaatin dinî işlerini yönetmek, dinî inancını desteklemek ve güçlendirmek, Ermeni kilisesinin inanç esaslarını, gelenek ve göreneklerini bozulmaktan korumak, kiliselerin ve kilise ilgililerinin düzenli olmasına dikkat etmek, kilise ilgililerinin mevcut durumlarını iyileştirmek, gelecekteki durumlarını sağlamlaştırmak ve geliştirmek, cemaatin okullarını zaman zaman denetleyerek dinî eğitim konusuna dikkat etmek ve becerikli, yetenekli rahip ve papazlar yetiştirmek, ortaya çıkan dinî meseleleri araştırıp yürürlükteki kilise usullerini uygulayarak çözüp sonuca bağlamak Ruhani Meclisin görevleri arasında sayılmıştır."Yirmisekizinci madde: Meclis-i Ruhani'nin vezaifi milletin umûr-u ruhaniyyesine nezaret ve itikadat-ı mezhebiyyeyi milletce tervic ve tahkim ve Ermeni Kilisesi'nin akaid ve rivayat-ı meriyyesini ihlalden muhafaza ve kiliseler ile ehl-i kilisenin bir hal-i muntazamda bulunmalarına sarf-ı dikkat ve taife-i ruhbanın gerek ahval-i hazıralarının ıslahına ve gerek ahval-i müstakbelelerinin istihsal-i esbab-ı teminiyyesine devam ve ikdam ve mekatib-i milliyyeyi vakit vakit muayene ile talim-i mezheb hususuna bezl-i dikkat eylemek ve ehliyyet ve kabiliyyetiyle muttasıf rahib ve papazlar yetiştirmek ve milletçe tekevvün eden mesail-i mezhebiyyeyi bi't-tahkik usul-i meriyye-i kiliseye tatbikan hal ve tesviye etmek hususlarından ibarettir." Nizamname'nin elli yedinci maddesinde Genel Meclisin yüz kırk üyeden oluştuğu, yirmi üyenin Ruhanilerden ve yüz yirmi üyenin Sivillerden oluşacağı hüküm altına alınmıştır."Elliyedinci Madde: Meclis-i Umumi yüz kırk azadan mürekkebdir. Aza-yı merküme üç kısım olup birinci kısmı olarak bir subu'u ki yirmi neferi İstanbul'da bulunan ehl-i kilise tarafından intihab olunan ehl-i kilise. İkinci kısmı olarak ikinci subu'u olan kırk neferi ki taşralardan gelecek milletvekilleridir. Üçüncü kısmı olarak dört subu'u yani seksen neferi Dersaadet kilise cemaatleri taraflarından intihab olunan vekilleridir." Cumhuriyet Dönemi'nde 1950, 1961, 1990 ve 1998 yıllarında olmak üzere dört defa Türkiye Ermenileri Patrik Seçimi yapılmıştır. Bu seçimlerde uygulanan prosedür özü aynı kalmakla beraber günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. 18/9/1961 tarihli ve 511654 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle bir defaya mahsus olarak ve atiye ilişkin hiçbir hukuki hüküm ifade etmemek üzere yürürlüğe giren Patrik Seçimine İlişkin Talimatname (Talimatname), 1990 ve 1998 tarihli Patrik seçimlerinde de aynen uygulanmıştır. Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleştirilen son iki seçimde İçişleri Bakanlığına Patriklik seçimi yapılacağı bildirilmiş, bu bildirimle birlikte seçimde 1961 tarihli söz konusu Talimatname'nin kullanılacağı da ifade edilmiştir. Son iki seçimde İçişleri Bakanlığı, bahse konu Bakanlar Kurulu Kararnamesi gereğince Talimatname'nin uygulanmasının uygun olduğunu bildirmiştir. Talimatname'nin ilgili hükümleri şöyledir:"Madde 1: Münhal bulunan Türkiye Ermenileri Patrikliği makamı için yapılacak olan yeni patrik seçimi işbu talimatname ile tespit olunan esaslar dairesinde icra edilecektir... Madde 2: İstanbul Valiliğince yukarıda zikri geçen tezkere ile verilen talimat gereğince, seçime tekaddüm eden günlerde ve seçim gününde seçim propagandası yapmak kat'iyyen yasaktır.Madde 3: Patrik seçimine iştirak edecek olan sivil delegelerin seçimi 1l/10/1998 günü Ermeni kiliselerinin mütevelli heyetleri odalarında Ermeni cemaati mensuplarının oyları ile ve aşağıdaki maddeler gereğince yapılır.Madde 4: İstanbul'da ve taşrada mevcut her bir Ermeni kilisesi mütevelli heyeti mıntıkası bir seçim bölgesi addolunur ve her seçim bölgesinde civarındaki cemaat adedine göre hesaplanarak, ilişik listeye dercedilen adette (bir veya birden ziyade) sivil delege seçilir. Madde 5: Her kilisenin mütevelli heyeti kendi mıntıkasından seçilecek delegeler seçimini idare etmek üzere, bir bölge seçim komisyonu teşkil eder. Bu seçim komisyonları kilise mütevelli heyetleri azaları ile cemaatten davet edilecek iki veya üç şahıstan teşekkül eder... Madde 8: Delegeliğe namzet olabilmek için aşağıdaki şartlara haiz olmak gerekir. a) Ermeni Kilisesine mensup olmakb) Otuz yaşını ikmal etmiş bulunmakc) Okur yazar olmakd) Mahkumiyet ve amme hizmetlerinden mahrumiyet gibi seçilebilmek için kanuni manileri bulunmamak...Madde 10: Taşradaki kilise bölgelerinden seçilecek olan delegelerin delegelik sıfatları mahalli seçim şartlarına göre, mahalli mütevelli heyetlerince hazırlanacak mazbatalara göre tesbit ve tasdik olunur. Taşradaki kiliseler çevresinden seçilecek delegelerin İstanbul'da mukim kimseler arasından da gösterilmesi mümkündür. Madde 11: Seçmen olabilmek için aşağıdaki şartlara haiz olmak lazımdır; a) Ermeni kilisesine ve aynı bölge cemaatine mensup olmak, b) Nüfus hüviyet cüzdanına göre 21 yaşını ikmal etmiş bulunmak, c) Oyunu kullandığı sırada hüviyetini nüfus cüzdanı ile tevsik etmek. d) Mahkumiyet ve amme hizmetinden memnuiyet gibi, seçime iştirak için kanuni manileri [bulunmamak].Madde 12: Her seçmen oyunu yalnız kendi ikametgahı seçim bölgesinde ve bizzat kullanır....Madde 17: Oturdukları mahallede ermeni kilisesi bulunmayan cemaat mensupları oylarını mahallerine en yakın kilisede kullanacaklardır. Ancak, bunların isimlerini daha evvel o kilisenin seçmen kütüğüne kaydettirmeleri icap eder.Madde 18: Seçim bölgelerinde yapılacak seçim masrafları kadim teamül vechile kiliseler sandıklarından tesviye olunacaktır. Madde 19: İlişik Listede gösterilen adette patrik seçimine katılacak olan ruhani delegeler İstanbul'da mevcut ve Ermeni Kilisesine mensup bütün ruhanilerin 9/10/1998 günü patrikhanede yapacakları toplantıda gizli oyla seçilir.Madde 20: 18 inci [madde] seçilecek olan ruhanilerin en az beş seneden beri ruhaniyet silkine dahil bulunmuş olmaları ve otuz yaşını ikmal etmiş bulunmaları şarttır.Madde 21: Yeni Patrik yukarıdaki maddelerde belirtilen şekilde cemaatçe ve ruhaniler tarafından seçilen ruhani ve sivil delegeler tarafından aşağıdaki gösterilen şekilde seçilir.Madde 22: 19 ncu maddede 9/10/1998 günü toplanacağı belirtilen ruhaniler heyeti patrik seçimine iştirak edecek olan ruhani delegeleri seçtikten sonra, durumları patrik seçmeye müsait olan bir listesini de hazırlayarak, patrikhane ruhani meclisinde ve patrik seçimi müteşebbis heyetinde müzakere edilerek bunlar tarafından hazırlanacak olan 5 kişilik patrik namzetleri nihai listesinin tanzimine esas olmak üzere, bu listeyi patrik vekiline tevdi eder.Madde 23: Patrik namzedi listesine dahil edilecek ruhanilerin aşağıdaki şartlara haiz olmaları lazımdır. a) Babadan Türk olmak. b) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin itimadına mazhar olmak. c) Episkoposluk rütbesine haiz olmak. d) 35 Yaşını ikmal etmiş bulunmak. e) Mahkumiyet ve amme hizmetinden memnuiyet gibi, seçilmeye mani halleri bulunmamak. f) Patriklik vazifesini layıkile yapabilecek iktidar ve ehliyette bulunmak. Madde 25: Yeni seçilecek patrik 22 inci madde gereğince hazırlanan 5 kişilik namzet listesine dahil ruhaniler arasında seçilir. Delegeler bu liste dışında kalan ruhanilere de oy vermekte serbest olmakla beraber, namzet listesi haricinde kendilerine oy verilecek ruhanilerin 22 inci madde gereğince ruhaniler heyeti tarafından hazırlanmış olan ilk listeye dahil bulunmuş olmaları şarttır. Madde 27: Oyların ekseriyetini kazanan namzet Türkiye ermenileri patriği add ve ilan olunur. Madde 29: Seçim mazbatasının nüshaları kendisine tevdi edilecek olan patrik vekili seçimin neticesini hükümete arz ederek, Kisve kanunu gereğince, yeni seçilen patriğe mabet dışında ruhani kisve giyebilmesi için izin ister.Madde 30: Yeni patriğe patriklik asasının tevdi ve yemin merasimi patrikhanece tesbit edilecek bir gün ve saatte yine Kumkapı'daki Meryem Ana kilisesinde icra olunur. Yeni patrik tespit edilecek gün ve saatte yapılacak ayin esnasında, kilise mihrabının önünde şu şekilde yemin eder: 'Vazifemi Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarına, nizamlarına ve örf ve adetlerimize uygun olarak ifa edeceğime, cemaatimize ait dini, hayri ve içtimai müesseselerin hak ve menfaatlerini koruyacağıma, dindaşlarıma hak, hakikat ve fazilet yolunda rehber olacağıma ve bu yoldan sadakatle hizmet edeceğime huzuru ilahide söz veririm.' Bundan sonra patrik vekili tarafından yeni patriğe patriklik asası tevdi ve kendisi tebrik olunur." Patrik Seçimi Müteşebbis Heyetinin oluşturulması usulüne de değinmek gerekir. Talimatname'de Müteşebbis Heyetin nasıl kurulacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte Cumhuriyet Dönemi'nde yapılan patrik seçimleri için oluşturulan Müteşebbis Heyetler şu şekilde teşekkül etmiştir: Ermeni cemaatine mensup ve sayısı kırk civarında olan (hastahane, yetimhane ve kiliseler gibi) vakıfların seçimle işbaşına gelen Mütevelli Heyetlerinin temsilcileri patrikhanede bir toplantı yaparak cemaat mensubu, bilgi birikimi ile temayüz etmiş kişileri aday göstermiş; adayların oylanması sonucu seçilen en az on beş üyeden oluşmuştur.B. Uluslararası Hukuk Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi (MSHS)'nin maddesinin (1), (2)ve (3) numaralı fıkraları şöyledir: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olacaktır. Bu hak, herkesin istediği dine ya da inanca sahip olması ya da bunları benimsemesi özgürlüğünü ve herkesin aleni veya özel olarak bireysel ya da başkaları ile birlikte toplu olarak, kendi din ya da inancını ibadet, icra, bunun icaplarını yerine getirme ya da öğretme bakımından ortaya koyma özgürlüğünü de içerir. Hiç kimse, kendi seçtiği bir din ya da inanca sahip olma ya da bunu benimseme özgürlüğünü zedeleyecek bir baskıya maruz bırakılamaz. Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Düşünce, din ve vicdan özgürlüğü” kenar başlıklı maddesi şöyledir: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) din özgürlüğünü Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan demokrasinin en önemli ilkelerinden biri olarak kabul etmektedir. AİHM, Yunanistan'a karşı Kokkinakis (Kokkinakis/Yunanistan, B. No. 14307/88, 25/5/1993, § 31) kararında Sözleşme'nin maddesindeki özgürlüğün çoğulcu demokratik toplum açısından önemini şu şekilde ortaya koymuştur: “ maddede korunan düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, Sözleşme’deki anlamıyla ‘demokratik toplum’un temel taşlarından biridir. Bu özgürlük dini boyutuyla, inananların kimliklerini ve yaşam biçimlerini şekillendiren en önemli unsurlardan biri olmanın yanı sıra, aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler ve din karşısında kayıtsız kalanlar için de çok kıymetli bir değerdir. Yüzyıllar süren bir mücadele sonucunda, büyük bir bedelle kazanılan ve demokratik toplumun ayrılmaz bir unsuru olan çoğulculuk da bu özgürlüğe dayanmaktadır.” AİHM, Bulgaristan'a karşı Müslüman Cemaatin Yüksek Diyanet Konseyi/ Bulgaristan (B. No: 39023/97, 16/12/2004, § 93) kararında inanç grupları arasındaki meselelerin çözümünde devletin tarafsız davranmasının ve diyalog yollarını daima açık tutmasının demokratik toplumdaki önemine dikkat çekmiştir:"Mahkeme, dini cemaatlerin özerk varlıklarının demokratik bir toplumdaki çoğulculuk için kaçınılmaz olduğunu hatırlatmaktadır. Demokratik toplumda birarada bulunan farklı dinler ve dini grupların menfaatlerini uzlaştırmak için Devlet'in girişimde bulunması gerekli olabilir, ancak Devletin düzenleyici yetkisini kullanırken ve farklı dinler, mezhepler ve inançlarla ilişkiye girerken nötr ve tarafsız olma ödevi vardır. Buradaki mesele, çoğulculuğun ve temel özelliklerinden birisi bir ülkenin problemlerini usandırıcı oldukları zaman bile diyalog yoluyla çözümleme imkanını sunması olan demokrasinin düzenli işleyişini muhafaza etmektir (bkz. Kokkinakis/Yunanistan, § 33; Bessarabia Metropolitan Kilisesi ve Diğerleri/Moldova, B. No. 45701/99, 13/12/2001, § 123; Hasan ve Chaush/Bulgarıstan, B. No: 30985/96,26/10/2000, § 78)" Lozan Antlaşması’nda Ermenilerle ilgili özel hükümler bulunmamaktadır. Ermenilerin statüsü, diğer Müslüman olmayan azınlıklar gibi Lozan Antlaşması’nın ve maddeleri arasında düzenlenmiştir. Lozan Antlaşması’nda azınlıkların durumunun ele alındığı maddelerin ilgili kısımları şöyledir:"Madde 37: Türkiye, 38'den 44'e kadar olan Maddelerde musarrah ahkâmın kavanini asliye şeklinde tanınmasını ve hiç bir kanun, hiç bir nizam ve hiç bir muamelei resmiyenin bu ahkâma münafi veya muarız olmamasını ve hiç bir kanun, hiç bir nizam ve hiç bir muamelei resmiyenin ahkâmı mezkûreye ihrazı tefevvuk etmemesini taahhüt eder.Madde 38: Türkiye Hükumeti, tevellüt, milliyet, lisan, ırk veya din tefrik etmeksizin Türkiye ahalisinin kâffesine hayat ve hürriyetlerince himayei tamme ve kâmile bahşetmeyi taahhüt eder.Türkiye'nin bütün ahalisi intizamı âm ve adabı umumiye ile gayri kabili telif olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek umumî ve gerek hususî surette serbestii icrası hakkına malik olacaklardır. Gayri müslim akalliyetler, bütün Türk tebaasına tatbik edilen ve Türkiye Hükumeti tarafından müdafaai milliye veya intizamı âmmın muhafazası için memleketin her tarafında veya bir kısmında ittihaz edilen tedabir mahfuz kalmak şartıyla serbestli seyrü sefer ve hicretten tamamıyla istifade edeceklerdir. Madde 39: Gayri Müslim akalliyetlere mensup Türk tebaası, Müslümanların istifade ettikleri ayni hukuku medeniye ve siyasiyeden istifade edeceklerdir. Türkiye'nin bütün ahalisi din tefrik edilmeksizin kanun nazarında müsavi olacaklardır. Din, itikat veya mezhep farkı hiç bir Türk tebaasının hukuku medeniye ve siyasiyeden istifadesine ve bilhassa hidematı umumiyeye kabulüne, memuriyete ve meratibe nailiyetine veya muhtelif mesaliki ve sanayii icra etmesine bir mania teşkil etmeyecektir... Madde 40: Gayrimüslim akalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzre her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır. Madde ... Türkiye Hükumeti mezkur akalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesatı diniyeye her türlü himayeyi bahşeylemeyi taahhüt eder. Ayni akalliyetlerin hali hazırda Türkiye'de mevcut olan evkafına ve müessesatı diniye ve hayriyelerine her türlü teshilât ve müsaadat ita olunacak ve Türkiye Hükümeti yeni müessesatı diniye ve hayriye ihdası için bu kabil sair müessesatı hususiyeye temin edilmiş olan teshilâtı lâzimeden hiç birini diriğ etmeyecektir. Madde 43: Gayrimüslim akalliyetlere mensup Türk tebaası, ahkâmı itikadiyelerine mugayir veya dinî ayinlerini muhil her hangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi..."
Din ve vicdan özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17354
Başvuru, başvurucuların Türkiye Ermenileri Patrikliği Seçimi yapılması taleplerinin reddedilmesinin din özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, hakkında yürütülen ceza yargılaması nedeniyle kanunda öngörülen tutukluluk süresini doldurmasına rağmen tahliye edilmediğini belirterek anayasal haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 3/1/2014 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 31/3/2014 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 12/6/2014 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 12/6/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, 14/7/2014 tarihinde daha önceki görüşlerine atıfta bulunarak başvuruya ilişkin ayrıca görüş sunmaya gerek görülmediğini bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 20/8/2009 tarihinde "kasten öldürme" suçunu işlediği şüphesiyle Sincan Sulh Ceza Mahkemesinin 2009/167 Sorgu sayılı kararıyla tutuklanmıştır. Sincan Cumhuriyet Başsavcılığının, 5/3/2010 tarih ve E.2010/1257 sayılı iddianamesi ile başvurucu hakkında kamu davası açılmış ve yargılama sonucunda Sincan Ağır Ceza Mahkemesinin 26/6/2012 tarih ve E.2010/83, K.2012/307 sayılı kararı ile başvurucunun 25 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz incelemesi neticesinde Yargıtay Ceza Dairesinin 7/11/2013 tarih ve E.2013/3084, K.2013/6001 sayılı kararı ile haksız tahrikle ilgili hükmün uygulanmaması ve koşullu salıverilmeye kadar velayet hakkından yoksun bırakmaya ilişkin karar verilmesi gerektiği gözetilmeden karar verildiği gerekçesiyle başvurucu hakkındaki mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma sonrası yargılama kapsamında, Sincan Ağır Ceza Mahkemesinin 2013/319 Esas sayılı dosyasında 3/12/2013 tarihinde başvurucunun tutuklu olarak yargılanmasına karar verilmiş, aynı şekilde 26/12/2013 tarihinde başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu 3/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Sincan (Ankara Batı) Ağır Ceza Mahkemesi, 14/5/2014 tarih ve E.2013/319, K.2014/189 sayılı kararı ile başvurucunun haksız tahrikle adam öldürme suçundan 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu, 16/5/2014 tarihinde hakkında verilen kararı temyiz etmiştir.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ve maddeleri. 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 11/4/2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun’la değişik , ve maddeleri 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi şöyledir: (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; … Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),…(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.” Aynı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.”
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/239
Başvurucu, hakkında yürütülen ceza yargılaması nedeniyle kanunda öngörülen tutukluluk süresini doldurmasına rağmen tahliye edilmediğini belirterek anayasal haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, suçluluğa ilişkin karinelerden yararlanılarak ispat yükünün ters çevrilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kars ilinde veteriner hekim olarak çalışırken işyerini 5/11/2012 tarihinde kapatmıştır. Başvurucunun ruhsatı da iptal edilmiştir. Anılan işyeri, kapatıldıktan sonra 7/2/2013 tarihinden itibaren veteriner hekim A.A. tarafından aynı amaçla -veteriner kliniği olarak- kullanılmaya başlanmıştır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkilileri tarafından yapılan denetimde başvurucunun Ankara'da faaliyet gösteren bir ecza deposundan 21/1/2012 ve 19/7/2012 tarihli iki adet fatura ile 300 kutu izinsiz üretilen veteriner tıbbi ürünü satın aldığı tespit edilmiştir. Anılan bilgi, ilgililer hakkında işlem yapılmak üzere Kars Valiliğine 6/6/2013 tarihinde bildirilmiştir. Anılan yazı üzerineyapılan denetim sonunda tutulan 2/7/2013 tarihli tutanakta, başvurucunun iş yerini 5/11/2012 tarihinde kapattığı, sonrasında A.A isimli veteriner hekimin aynı adreste faaliyet göstermeye başladığı ve işyerinde ihbara konu ürüne rastlanmadığı belirtilmiştir. Kars Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yetkililerince, bulundurulması yasak veteriner tıbbi ürünü bulundurduğu gerekçesiyle 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu'nun maddesine istinaden 5/9/2013 tarihinde başvurucuya 750 TL idari para cezası verilmiştir. İdari para cezasına ilişkin kararda, başvurucunun işyerinde cezaya konu ürünü sattığına veya bulundurduğuna dair bir delile yer verilmemiştir. Başvurucu; hakkındaki cezaya dayanak olan mevzuatta, anılan ürünün bulundurulmasının yasak olduğunun belirtildiğini, kapattığı veteriner kliniğinde bu ürüne rastlanmadığını ve bu ürünün satın alındığının tespit edilmesi üzerine hakkında idari para cezası verildiğini belirterek anılan cezaya itiraz etmiştir. Başvurucunun anılan cezaya karşı yaptığı itiraz, Kars Sulh Ceza Mahkemesinin 22/1/2014 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:"[İ]şyeri kapatılmadan önce ürünün satıldığına veya bulundurulduğuna dair tespit olmasa da, sonradan aynı yerde açılan işyerinde bu ürünlerin bulunduğunun tespit edilmesi, alınan ürün miktarının toplam 300 kutu oluşu göz önüne alındığında yasak ürünün satmak için bulundurulduğunun açık olduğu, bu haliyle idari para cezası karar tutanağının usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmakla, itirazın reddine [karar verildi.]"Anılan karar, itiraz üzerine Kars Asliye Ceza Mahkemesinin 17/2/2014 tarihli ilamıyla kesin olarak reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 20/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.Başvurucu 21/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5996 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"b) Veteriner tıbbî ürünle ilgili onay alınmadan veteriner tıbbî ürünü ithal eden ve üretenlere otuzbin Türk Lirası, satan ve bulunduranlara yirmibin Türk Lirası idarî para cezası verilir..." 3/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun maddesinin ilgili fıkraları şöyledir:“(4) Mahkeme, başvuruda bulunan kişilere cevap dilekçesinin bir örneğini tebliğ eder; talep üzerine veya re'sen tarafları çağırarak belli bir gün ve saatte dinleyebilir. Dinleme için belirlenen günle tebligatın yapılacağı gün arasında en az bir haftalık zaman olmasına dikkat edilir. Dinleme sırasında taraflar veya avukatları hazır bulunur. Mazeretsiz olarak hazır bulunmama, yokluklarında karar verilmesine engel değildir. Bu husus, tebligat yazısında açıkça belirtilir. …(6) Dinlemede sırasıyla; hazır bulunan başvuru sahibi ve avukatı, ilgili kamu kurum ve kuruluşunun temsilcisi, varsa tanıklar dinlenir, bilirkişi raporu okunur, diğer deliller ortaya konulur.(7) Mahkeme, ilgilileri dinledikten ve bütün delilleri ortaya koyduktan sonra aleyhinde idarî yaptırım kararı verilen ve hazır bulunan tarafa son sözünü sorar. Son söz hakkı, aleyhinde idarî yaptırım kararı verilen tarafın kanunî temsilcisi veya avukatı tarafından da kullanılabilir. Mahkeme son kararını hazır bulunan tarafların huzurunda açıklar…” B. Uluslararası Hukuk  İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Kendisine bir suç isnat edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.”Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), suçluluk karineleri ve ispat yüküne ilişkin olarak ilkeler belirlemiştir. Buna göre ispat yükünün iddia makamından alınıp savunma makamına verilmesi hâlinde masumiyet karinesi ihlal edilebilir (Telfner/Avusturya, B. No: 33501/96, 20/3/2001, § 15). AİHM, Salabiaku/Fransa (B. No: 10519/83, 7/10/1988, §§ 24, 28, 29) başvurusunda, fiilî veya hukuki karinelerin her hukuk sisteminde bulunabileceğini belirttikten sonra ceza hukukundaki karinelerin belli koşulların oluşması durumunda kabul edilebileceğini ifade etmiştir. Mahkemeye göre fiilî veya hukuki karinelerin bulunduğu durumlarda suç isnadı altındaki kişiye bunun aksini ortaya koyma olanağının mutlaka tanınması ve kişinin savunma hakkının kısıtlanmaması gerekir. Bu karinelerin kabul edilebilirliği, ceza davasında risk altında bulunan menfaatle de doğrudan ilgilidir. Sözleşmeci devletler, ceza hukuku kapsamında karinelere başvururken dava konusunun önemi ile savunmanın hakları arasında adil bir denge kurmalıdırlar. Yararlanılan araçlar, ulaşılması gereken meşru amaçla orantılı olmalıdır (Janosevic/İsveç, 21/5/2003,B. No: 34619/97, § 101). Özet olarak AİHM; savunma hakkının kısıtlanmaması, suç isnadı altındaki kişilere karinelerin aksini ortaya koyma olanağının tanınması ve hâkimin sanığı şüpheden yararlandırmak konusunda mutlak takdir hakkının bulunması durumunda masumiyet karinesinin ihlal edilmiş sayılmayacağını ve kanun koyucuların bu tür hükümler ihdas etmesinin masumiyet karinesine aykırı olmayacağını belirtmektedir (Pham Hoang/Fransa, B. No: 13191/87, §§ 33, 36).
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3954
Başvuru, suçluluğa ilişkin karinelerden yararlanılarak ispat yükünün ters çevrilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 22/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/7053 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasınınkişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/7052 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, 2014/7053 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının kapatılmasına, incelemenin 2014/7052 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:i. Afyonkarahisar İş Mahkemesinin E.2012/343 Sıra Sayısına Kayıtlı Yargılama Yönünden Başvurucu tarafından 13/7/2004 tarihinde İhsaniye Asliye Hukuk Mahkemesinde işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davası açılmış, yargılamanın ilerleyen aşamalarında dava dosyası Afyonkarahisar İş Mahkemesine devredilmiş, yargılama sonunda Afyonkarahisar İş Mahkemesinin 14/7/2015 tarihli kararı ile dava kısmen kabul edilmiş, temyiz üzerine dosya Yargıtay Hukuk Dairesine gönderilmiş, temyiz incelemesi hâlen sonuçlanmamıştır. ii. Afyonkarahisar İş Mahkemesinin E.2013/146 Sıra Sayısına Kayıtlı Yargılama Yönünden Başvurucu tarafından 1/1/2004 tarihinde İhsaniye Asliye Hukuk Mahkemesinde işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan hizmet tespiti davası açılmış, 12/3/2009 tarihinde verilen hüküm Yargıtay Hukuk Dairesince 1/11/2010 tarihinde bozulmuş, bozma üzerine bu defa 31/5/2012 tarihinde verilen hüküm de Yargıtay Hukuk Dairesince 24/12/2012 tarihinde bozulmuş, bozma sonrası yargılamaya Afyonkarahisar İş Mahkemesinde devam edilmiş, 9/7/2014 tarihinde verilen kısmen kabul kararı ise Yargıtay Hukuk Dairesinin 10/2/2015 tarihli ilamı ile düzeltilerek onanmış ve yargılama sona ermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7052
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ameliyat sonrasında meydana gelen ölüm olayına ilişkin sorumlu sağlık personeli hakkında yürütülen ceza davasının zamanaşımından düşmesi üzerine Adalet Bakanlığı aleyhine açılan tam yargı davasının reddi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların yakını A.İ. 10/3/2000 tarihinde İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesinde boyun fıtığı ameliyatı olmuştur. Bu ameliyatta takılan plağın çıkarılması için 11/7/2000 tarihinde yeniden ameliyata alınan A.İ., ameliyat sonrasında toplardamar kesisi sonucu meydana gelen kanama nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Başvurucuların şikâyeti üzerine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 27/10/2000 tarihli iddianamesiyle, doktorlar A.K. ve A.R.E. hakkında tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya meslek ve sanatta acemilik veya nizamat ve evamir ve talimata riayetsizlik ile bir kimsenin ölümüne sebebiyet verme suçundan kamu davası açılmıştır. 28/12/2001 tarihinde ise diğer doktorlar O.K., K.Ç., A. ile hemşireler Y.Ç. ve F.A.A. hakkında aynı suç isnadıyla kamu davası açılmış; 17/4/2002 tarihinde, açılan davaların birleştirilmesine karar verilmiştir. Kovuşturma aşamasında Yüksek Sağlık Şûrası ve Adli Tıp Kurumundan kusur tespitine yönelik rapor alınmıştır. Anılan raporlarda, ameliyat sonrasında nabız ve tansiyon takibi yapılması talimatı vermeyen ve gereği gibi takip yapmayan bir kısım sağlık personelinin kusurlu olduğu tespit edilmiştir. İzmir Asliye Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) 5/1/2006 tarihli kararıyla, kusurlu oldukları tespit edilen bir kısım sanık hakkında hapis cezasına hükmedilmiş ve anılan cezaların adli para cezasına çevrilmesine karar verilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin 28/6/2007 tarihli ilamıyla, zorunlu müdafi görevlendirilmeksizin hüküm kurulması nedeniyle anılan karar bozulmuştur. Bozma sonrasında Mahkeme 9/10/2007 tarihli kararıyla yine bir kısım sanık hakkında hapis cezasına hükmetmiş ve anılan cezaların adli para cezasına çevrilmesine karar vermiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 7/1/2008 tarihinde, sanıklar hakkında soruşturma izni alınması gerekip gerekmediği değerlendirilmeden hüküm kurulduğu gerekçesiyle kararın bozulmasına hükmetmiştir. Bozma sonrasında yargılamaya devam eden Mahkeme 7/4/2008 tarihinde, zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar vermiştir. Başvurucular, davanın zamanaşımına uğrayarak sanıkların cezalandırılmamasında hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle Adalet Bakanlığı (Bakanlık) aleyhine manevi tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır. İzmir İdare Mahkemesince, kamu davasının makul bir sürede ve etkin olarak sonuçlandırılamaması neticesinde sanıklara isnat olunan suçun zamanaşımına uğradığı açık bulunmakla birlikte bunun Bakanlığa kanunlarla verilmiş olan yargı ile ilgili idari görevlerini gereği gibi yerine getirmemesinden, diğer bir ifadeyle idari işlem ve eyleminden kaynaklanmadığı ve yargı fonksiyonunun işleyiş süreç ve mekanizmaları ile ilgili bir sonuç olarak ortaya çıktığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Danıştay Onuncu Dairesince 24/4/2013 tarihinde anılan karar onanmıştır. Onama kararının 6/12/2013 tarihinde tebliği üzerine başvurucular 6/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin ilgili bölümü şöyledir:  " İdari dava türleri şunlardır: ...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,..." 2577 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/200
Başvuru, ameliyat sonrasında meydana gelen ölüm olayına ilişkin sorumlu sağlık personeli hakkında yürütülen ceza davasının zamanaşımından düşmesi üzerine Adalet Bakanlığı aleyhine açılan tam yargı davasının reddi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; zorla kaybedilme vakası ve takip eden süreçte kamu makamlarının edimleri nedeniyle yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 26/2/2019 ve 1/8/2019 tarihlerinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 2019/26281 numaralı bireysel başvuru dosyası, aralarında konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2019/6393 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş olup inceleme 2019/6393 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 2016 yılının Temmuz ayında gerçekleşen darbe girişimi sonrasında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçu isnadı başta olmak üzere terör örgütüne ilişkin başkaca (örgüt yöneticiliği, casusluk) suçlar nedeniyle başvurucuların yakını Ö.K. hakkında yakalama kararı verilmiştir. Ö.K. uzun süre firari olması nedeniyle adli makamlar tarafından yakalanamamıştır. Başvurucu Aycan Kaya (başvurucu) Ö.K.nın eşidir. Sevim Kaya Ö.K.nın annesi, diğer başvurucular ise Ö.K.nın çocuklarıdır. Başvurucu 16/2/2019 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) başvurarak Ö.K.nın 13/2/2019 tarihinde kendisini polis olarak tanıtan kalabalık ve silahlı bir grup tarafından kaçırıldığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucu, Başsavcılık nezdinde düzenlenen 16/2/2019 tarihli İfade Tutanağı'nda özetle kendisine sosyal medya uygulaması (WhatsApp) aracılığı ile gelen arama sonucu söz konusu kaçırılmadan haberdar olduğunu, bir erkek şahsın kendisine eşinin alındığını ve avukat tutması gerektiğini söylediğini, eşiyle iki buçuk yıldır görüşmediğini, eşinin hayatından endişe ettiğini, eşini kaçıran kişilerden şikâyetçi olduğunu beyan etmiştir. Başvurucu da gerçekleştiği ileri sürülen kaçırılma eyleminden bir hafta kadar önce terör örgütüne üye olma suçu isnadıyla gözaltına alınmış ancak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. Başvurucunun 16/2/2019 tarihli istemi üzerine Başsavcılık 28/2/2019 tarihli yazıyla Ö.K.nın adına kayıtlı olan ve kullanmakta olduğu mobil telefonların yer tespiti, sinyal değerlendirmesi için tespiti, Ö.K.nın kredi kartı bilgilerinin, son alışveriş yaptığı yerlerin tespiti, Ö.K.nın kaybolduğu/kaçırıldığı iddia edilen tarih itibarıyla Türkiye geneli resmî kuruluşlara (noter, hastane vb.) herhangi bir başvuru yapıp yapmadığının tespiti, arama yapıldığı belirtilen numaraların kimin adına kayıtlı olduğunun tespiti, Ö.K. hakkında Türkiye geneli herhangi bir soruşturma olup olmadığı, gözaltına alınıp alınmadığı, varsa örgüt üyeliği irtibatlarına dair bilgilerin toplanması, resmî ya da gayriresmî yollardan yurt dışına çıkış yapıp yapmadığı hususlarının araştırılması için Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne talimat vermiştir. Başvurucu, eşinin kaçırılması yönünde ileri sürdüğü iddiaları ve Başsavcılığa yaptığı 16/2/2019 tarihli başvuruyu esas alarak Anayasa Mahkemesi nezdinde yaşam, kişi hürriyeti ve güvenliği hakları ile işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasıyla26/2/2019 tarihinde bireysel başvuruda (B. No: 2019/6393) bulunmuştur. Başvurucu 25/3/2019 tarihinde ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde -Anayasa Mahkemesi önünde de ileri sürdüğü hakların ihlal edildiği iddiasıyla- başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun eşi Ö.K. 28/7/2019 tarihinde emniyet birimleri tarafından Ankara'da yakalanarak -kendisinin de teslim olmak istediğini belirtmesiyle- gözaltına alınmıştır. Ö.K.nın yakalandığı başvurucuya aynı gün bildirilmiştir. Ö.K. yakalanmasının ardından başvurucu ile polis nezaretinde görüştürülmüştür. Başvurucu 1/8/2019 tarihinde, eşinin firari durumda bulunduğu dönemi ve eşinin yakalanmasını takip eden süreci esas alarak kaçırılma ve işkence iddiasıyla Başsavcılığa ve diğer adli makamlara başvuruda bulunmuş; soruşturma sürecinden yakınmak suretiyle eşinin tahliyesini, soruşturmayı yürüten idari/adli personelin değiştirilmesini talep etmiştir. Başvurucu aynı gün ayrıca aynı iddialarla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda (B. No: 2019/26281) bulunarak yaşam hakkı ile işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Gözaltına alınan Ö.K.nın 9/8/2019 tarihinde Başsavcılık tarafından ifadesi alınmıştır. İfade alındığı esnada müdafii de hazır bulundurulmuştur. Ö.K. ifadesinde terör örgütü yapılanmasına ilişkin önemli bilgiler vermiş ve 15/7/2016 tarihinden itibaren yakalanmamak için sürekli yer değiştirmek suretiyle farklı adreslerde saklandığını, kaçırılmadığını beyan etmiştir. Başsavcılık 2019 yılının Eylül ayında, başvurucunun eşi Ö.K.nın kaçırılma iddiasına ilişkin suç duyurusu yönünden "Ö.K.nın örgüt terminolojisinde gaybubet evi olarak belirtilen hücre evlerinde saklandığı, bu haliyle şikayete konu olayda herhangi bir kimseye atfı kabil suç bulunmadığı, ortada suç ya da suç unsuru da bulunmadığı" gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) kayıtlarından anılan kararın Ö.K. tarafından elektronik tebligat marifetiyle tebellüğ edildiği anlaşılmıştır. Söz konusu karara başvurucu ve eşi Ö.K. itiraz etmemiştir. Başvurucu 16/12/2019 tarihinde AİHM'e sunduğu dilekçe ile başvurusunu geri çekmiştir. AİHM 11/2/2020 tarihinde, Aycan Kaya'nın talebi doğrultusunda başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir. Ayrıca başvurucu 3/1/2020 tarihinde Başsavcılığa sunduğu dilekçe ile eşinin bulunmuş olması ve eşinin kaçırılmadığını beyan etmesi nedeniyle yaptığı başvuruları geri çekmiştir. Başvurucunun eşi Ö.K.nın 1/12/2020 tarihinde tahliye edildiği anlaşılmaktadır. Hem Ö.K. hem de başvurucu hakkındaki terör örgütü üyeliği bağlantılı ceza soruşturmaları/yargılamalar devam etmektedir.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/6393
Başvuru, zorla kaybedilme vakası ve takip eden süreçte kamu makamlarının edimleri nedeniyle yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, 13/11/1996 tarihinde Yeşilyurt (Kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, tazminata hükmedilmesi veya yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. Başvuru, 23/12/2013 tarihinde Malatya Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 28/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığı 15/9/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 13/11/1996 tarihinde Yeşilyurt (Kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davada, Malatya ili Yeşilyurt ilçesi Oluklu köyü sınırları içinde bulunan ve davalı Maliye Hazinesi adına kayıtlı olan bir kısım parsellerin miras yolu ile kendisine intikal ettiğini belirtmiş, dolayısıyla kadastro çalışmaları sırasında Maliye Hazinesi adına yapılan tescillerin hukuki dayanaktan yoksun ve yolsuz olduğunu iddia ederek taşınmazların tapu kaydının iptalini ve adına tescilini talep etmiştir. Yeşilyurt (Kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesi, 1/2/2002 tarih ve E.1996/246, K.2002/8 sayılı kararında, dava dosyası takip edilmediği için 11/9/1998 ve 22/6/2001 tarihlerinde iki kez dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiğini, ardından yenilenen davanın ise 1/2/2002 tarihinde yeniden takipsiz bırakıldığını belirterek, bu şekilde ikiden fazla takip edilmeyen davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir. Başvurucu bu defa 11/3/2002 havale tarihli dilekçesi ile Yeşilyurt (Kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesinde daha önce açtığı davada öne sürdüğü iddiaları tekrar ederek tapu iptali ve tescil davası açmış, yargılamaya Mahkemenin E.2002/36 sayılı dosyasında başlanmıştır. Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinin kapatılması üzerine, Malatya Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2012/340 sayılı dava dosyasında yargılamaya devam edilmiştir. Yargılamanın sonunda Malatya Asliye Hukuk Mahkemesi, 9/1/2013 tarih ve E.2012/340, K.2013/6 sayılı kararında, 9/7/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nda belirtilen on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra dava açıldığını, ayrıca başvurucunun, kendisine miras yolu ile intikal ettiğini ileri sürdüğü taşınmazlarda el birliği halinde mülkiyet hükümlerinin mevcut olduğunu, dolayısıyla başvurucunun tek başına böyle bir dava açma yetkisinin bulunmadığını belirterek davanın reddine karar vermiştir. Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulması üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesi, 18/6/2013 tarih ve E.2013/5694, K.2013/6884 sayılı ilâmı ile uyuşmazlık konusu parsellerin bir kısmına ilişkin hak düşürücü sürenin geçtiğini, bu sürenin geçmemiş olduğu parseller içinse başvurucunun tek başına dava açma ehliyetinin bulunmadığını belirtmiş, bu nedenlerle İlk Derece Mahkemesi kararının onanmasına hükmetmiştir. Aynı Daireye yapılan karar düzeltme istemi de 22/11/2013 tarih ve E.2013/11907, K.2013/11303 sayılı ilâm ile reddedilmiştir. Karar düzeltme isteminin reddine ilişkin ilam başvurucuya 11/12/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 23/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi başlıklı” maddesi şöyledir:“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 6100 sayılı Kanun’un “Mecburi dava arkadaşlığı” başlıklı maddesi şöyledir: “Maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hâllerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır.” 18/6/1927 tarih ve 1086 mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Oturuma çağrılmış olan tarafların hiçbiri gelmediği veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir.…Dava dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenilenirse yeniden harç alınır. Bu harç yenileyen tarafından ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, yeni bir dava sayılmaz.İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar açılmamış sayılır ve mahkemece bu hususta kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır.Birinci ve ikinci fıkralar gereğince işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde beşinci fıkra hükmü uygulanır.” 9/7/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:“Kadastro müdürü tarafından onaylanarak kesinleşen tutanaklar ile kadastro mahkemesinin kesinleşmiş kararları; kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç 3 ay içinde tapu kütüklerine kaydedilir. Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9831
Başvurucu, 13/11/1996 tarihinde Yeşilyurt (Kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, tazminata hükmedilmesi veya yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru; aynı il içinde başka bir ilçeye atanmaya ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada uyuşmazlığın esasına ilişkin iddialar karşılanmadan karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının, atamanın sendikal faaliyetleri engellemeye yönelik olması sebebiyle sendika hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Ayrancı Mesleki ve Teknik Anadolu lisesinde öğretmen olarak görev yapmakta iken Pursaklar ilçesinde bulunan bir ortaokula atanmıştır. Başvurucu hakkında yapılan soruşturma üzerine düzenlenen soruşturma raporunda başvurucuya iki ayrı eylemi için kınama cezası, bir eylemi için ise 1/30 oranında aylıktan kesme disiplin cezası verilmesi önerilmişse de yapılan değerlendirme neticesinde başvurucu tevhiden 1/30 oranında aylıktan kesme disiplin cezası ile cezalandırılmıştır. Ayrıca başvurucunun sarf ettiği bazı ifadeler nedeniyle bir rehber öğretmen olarak öğrencilerin güven ve itibar duygusunu sarstığı kanaatine varılıp idari bir tedbir olarak başvurucunun başka bir okula atanması teklif edilmiştir. Getirilen idari teklif doğrultusunda da başvurucu 1/2/2017 tarihli işlemle Pursaklar ilçesinde bir ortaokula atanmıştır. Başvurucu, atama işleminin iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 16/11/2017 tarihli kararıyla başvurucu hakkında düzenlenen soruşturma raporunda getirilen teklif doğrultusunda il içinde başka bir okula atanmasına ilişkin işlemde kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Başvurucu, bu sırada aylıktan kesme cezasına karşı Ankara İl Millî Eğitim Disiplin Kuruluna (Kurul) itiraz etmiştir. Kurul 8/12/2017 tarihli kararıyla ve "iddianın tam olarak sübuta erdiğine ilişkin kanaat oluşmadığı" gerekçesiyle cezayı kaldırmıştır. Başvurucu, Ankara Bölge İdare Mahkemesine (Bölge İdare Mahkemesi) istinaf başvurusunda bulunmuştur. Başvuru dilekçesinde; kendisine verilen aylıktan kesme cezası için Kurula itiraz ettiğini, bu itirazının Mahkemenin karar vermesinden sonra 8/12/2017 tarihli kararla kabul edilerek aylıktan kesme cezasının kaldırıldığını ve kendisine kınama cezası verildiğini ifade etmiştir. Ayrıca kınama cezasının iptali istemiyle dava açtığını da vurgulamış, konuyla ilgili bilgi ve belgeleri Bölge İdare Mahkemesine sunmuştur. Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 6/7/2018 tarihli kararıyla istinaf başvurusunun reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; mahkeme kararının usul ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektiren bir neden bulunmadığı belirtilmiştir. Nihai karar25/7/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Yetiştirme ve ikmal kaynakları Bakanlıklar veya tüzel kişiliği haiz genel müdürlüklere bağlı olup il genel teşkilatı içinde birden fazla istihdam yerleri bulunan meslek, fen ve uzmanlık kadrolarına dahil görevlerden:A) İlçe idare şube başkanı sıfatını haiz olanlarla il merkezinde Devlet gelir, giderlerinin ve mallarının tahakkuk, tahsil, ödeme ve idaresiyle ilgili ikinci derecedeki müdürler, şube şefleri ve kontrol memurları, nakit muhasipleriyle, lise, orta ve o derecelerdeki okul müdür ve öğretmenleri, hastaneler mütehassıs hekimleri, Bakanlıklar veya tüzelkişiliği haiz genel müdürlükler tarafından tayin edilirler.B) Bunun dışında kalan bütün memurlar Bakanlıklar veya tüzelkişiliği haiz genel müdürlükler tarafından valilik emrine tayin edilerek il idare şube başkanının inhası üzerine valiler tarafından istihdam yerleri tesbit olunur;C) Yukardaki fıkralarda yazılı bütün memurların lüzumu halinde il içinde nakil ve tahvilleri mensup olduğu il idare şube başkanlarının inhası üzerine valiler tarafından icra edilmekle beraber mensup oldukları Bakanlıklar veya genel müdürlüklere sebepleriyle bildirilir...." 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...B - Kınama : Memura, görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir.Kınama cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:a) Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kusurlu davranmak,...l) Kurumların huzur, sükün ve çalışma düzenini bozmak.C - Aylıktan kesme : Memurun, brüt aylığından 1/30 - 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır.Aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...ı) Hizmet içinde Devlet memurunun itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmak,..." 657 sayılı Kanun'un "İtiraz" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı disiplin kuruluna, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı yüksek disiplin kuruluna itiraz edilebilir.İtirazda süre, kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren yedi gündür. Süresi içinde itiraz edilmeyen disiplin cezaları kesinleşir.İtiraz mercileri, itiraz dilekçesi ile karar ve eklerinin kendilerine intikalinden itibaren otuz gün içinde kararlarını vermek zorundadır.İtirazın kabulü hâlinde, disiplin amirleri kararı gözden geçirerek verilen cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler.Disiplin cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir. " 25/6/2001 tarihli ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun "Sendika üyelerinin ve yöneticilerinin güvencesi" kenar başlıklı maddesinin olay tarihinde yürürlükte bulunan hâlinin ilgili kısmı şöyledir:  “Kamu görevlileri, iş saatleri dışında veya işverenin izni ile iş saatleri içinde sendika veya konfederasyonların bu Kanunda belirtilen faaliyetlerine katılmalarından dolayı farklı bir işleme tâbi tutulamaz ve görevlerine son verilemez.Kamu işvereni, işyeri sendika temsilcisi, sendika işyeri temsilcisi, sendika il ve ilçe temsilcisi ile sendika ve sendika şube yöneticilerinin işyerini sebebini açık ve kesin şekilde belirtmedikçe değiştiremez.Kamu işvereni kamu görevlileri arasında sendika üyesi olmaları veya olmamaları nedeniyle bir ayırım yapamaz....”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Akat/Türkiye (B. No: 45050/98, 20/9/2005) kararına konu olayda, Diyarbakır’daki bir lisede öğretmenlik yapan ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası üyesi olan başvurucuya -kendi iddiasına göre- sendika faaliyetleri nedeniyle birçok disiplin yaptırımı uygulanmıştır. Başvurucu 29/11/1995 tarihinde amirlerinden gerekli izni almadan Ankara’da bir gösteriye katılması nedeniyle 1/30 oranında aylıktan kesme, 11/12/1997 tarihindeki derslere girmediği için uyarma ve amirlerinden gerekli izni almadan 3/10/1998 tarihinde Ankara’daki bir gösteriye katılmak üzere Diyarbakır’ı terk etmesi nedeniyle 1/15 oranında aylıktan kesme cezası almıştır. Başvurucu 6/8/1998 tarihinde Konya’ya atanması üzerine yapılan atamanın sendika hakkını ihlal ettiğini ve sendikal haklarını kullanmasına engel olduğunu iddia etmiştir. AİHM, görevinin atama kararının yerinde olup olmadığını değerlendirmek değil Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesi çerçevesinde başvuranın sendika faaliyetlerini sürdürme hakkına ilişkin karardaki olayları incelemek olduğunu, atama kararının bir sendikaya üye olma ve sendikal faaliyetleri sürdürme hakkına bir sınırlama getirmediğini ve engel teşkil etmediğini belirtmiştir. AİHM söz konusu kararla Sözleşme'nin maddesi ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğüne özü itibarıyla bir kısıtlamanın veya ihlalin olduğu hususunda başvurucunun yeterince inandırıcı olmadığını, ayrıca başvurucunun atandığı yeni görevinin sendika faaliyetlerini sürdürmesine engel olduğuna ikna olmadığını ifade etmiştir. AİHM, Sözleşme'nin maddesinin birinci paragrafının sendika özgürlüğünü örgütlenme özgürlüğünün özel bir şekli olarak düzenlediğini hatırlatarak bu madde uyarınca sendika üyelerine devlet tarafından farklı bir uygulama yapılamayacağını ve özellikle sendika üyesi olma hakkının başka bir yere atanmamayı gerektirmediğini belirtmiştir. AİHM ayrıca atama kararının başvurucu tarafından ulusal yetkililerin sendika faaliyetlerine bir müdahalesi olarak sayılmasına karşın bu tedbirin devletin kamu hizmetinin idaresi ve yönetimi doğrultusunda aldığı bir önlem görüşünde olduğunu, yetkililerin bu noktada takdir yetkilerini kullandıklarını belirtmiştir. AİHM, sözü edilen kararında başvurucunun konumunun prensipte başka bir birime veya kamu hizmeti ihtiyaçları doğrultusunda başka bir şehre atanmasını gerektirdiğini, tayin kararının bir sendikaya üye olma ile sendikal faaliyetleri sürdürme hakkına bir sınırlama getirmediğini ve engel teşkil etmediğini, ayrıca başvurucunun iddialarını ve tayin edildiği yeni görevinin sendikal faaliyetlerine engel olduğunu ispat edemediğini belirterek başvurucunun hakkındaki atama kararının özü itibarıyla sendikal faaliyetlerini sürdürme hakkına bir ihlal oluşturduğunun kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır. AİHM Sözleşme'nin maddesi bakımından ihlal bulmadığı, sadece maddesinin ihlalini tespit ettiği benzer konudaki Ertaş Aydın ve diğerleri/Türkiye (B. No: 43672/98, 20/9/2005), Bulğa ve diğerleri/Türkiye (B. No: 43974/98, 20/9/2005) ve Adem Yılmaz ve diğerleri/Türkiye (B. No: 41496/98,...,21/3/2006) kararlarında; olağanüstü hâl döneminde Diyarbakır'dan başka illere tayini yapılan ve sendika üyesi olan başvurucuların -aralarında bazı sendikaların il şube başkanları da yer almaktadır- somut olayın koşullarında başvurucuların haklarında verilen tayin kararlarının sendikal faaliyetlerde bulunma haklarını esastan ihlal ettiğini gösteremedikleri sonucuna varmıştır.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/23896
Başvuru, aynı il içinde başka bir ilçeye atanmaya ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada uyuşmazlığın esasına ilişkin iddialar karşılanmadan karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının, atamanın sendikal faaliyetleri engellemeye yönelik olması sebebiyle sendika hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; sokağa çıkma yasağı uygulaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, sokağa çıkma yasağı ve silahlı çatışma ortamı dolayısıyla başvurucuların temel hizmetlere erişememesi ve temel ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle de yaşam hakkı ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Olayın gerçekleştiği tarihlerde PKK terör örgütünün silahlı ayaklanma girişimine karşı sokağa çıkma yasağı ilan edilen Cizre'de yoğun olarak terörle mücadele operasyonları yürütülmekte, terörist unsurlarla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır (bu terör olayları ve sokağa çıkma yasakları hakkında arka plan bilgisi ve ayrıntılı açıklamalar için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022, §§ 16-28, 342). Cizre'de ikamet eden başvurucular 29/1/2016 tarihinde yapılan somut başvuruda, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesi uyarınca sokağa çıkma yasağı uygulamasının durdurulmasına yönelik geçici tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 3/2/2016 tarihli ara kararında somut başvuru ile birlikte 2016/1905, 2016/1911 ve 2016/1912 numaralı bireysel başvurularda dile getirilen benzer tedbir taleplerini birlikte inceleyerek taleplerin reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:" Başvuru formunda, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgede bulunan kişilerin; yaşamlarının tehlike altında olduğu, temel ihtiyaçlarının karşılanmadığı, temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sokağa çıkmaları hâlinde yaşamlarının tehlikeye düştüğü ve idari para cezasına maruz kaldıkları, güvenli bölgeye tahliye olmalarına yardımcı olunmadığı, çocuklarının eğitimlerinin aksadığı belirtilmektedir. Resmi makamlar, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgede bulunan kişilerin temel ihtiyaçlarının ve sağlık hizmetlerine erişimlerinin ve bunlar dışındaki her türlü acil nitelikteki ihtiyaçlarının 112 acil yardım hattı ve 155 polis imdat hattına iletilmesi hâlinde karşılandığını ancak bu kişilerin hiçbirinin kendileriyle doğrudan iletişim kurmadıklarını belirtmektedir. Ayrıca Valilik, belirtilenin aksine başvuruda bulunan kişilerin hiçbirine idari para cezası yaptırımı uygulanmadığını vurgulamaktadır. Avukatlar, resmi makamlarla doğrudan iletişim kurulmadığını doğrulayarak bu kişilerin resmi makamlara güven duymadıkları için iletişime geçmediklerini belirtmektedir. Başvuruda bulunan kişilerin bireysel başvuruda bulunmadan önce ve devam eden süreçte resmi makamlarla doğrudan iletişim kurmadıkları gibi bundan sonraki aşamada da iletişime geçme konusunda isteksiz oldukları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, başvuruda bulunan kişilerin anılan yaklaşımına rağmen resmi makamların Anayasa Mahkemesinden gelen yazı üzerine bu kişilerle resen iletişim kurarak gerekli yardımları sağlamak üzere harekete geçtiği görülmektedir. Açıklanan nedenlerle, resmi makamlara bir talepte bulunulması durumunda gerekli tedbirlerin alınacağının Valilikçe hem başvurucu oldukları belirtilen kişilere hem de Anayasa Mahkemesine bildirilmiş olduğu ve Valiliğin talepleri karşılamak üzere resen harekete geçtiği hususları da dikkate alınarak bu aşamada koşulları oluşmayan tedbir talebinin reddine karar verilmesi gerekir."
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/1909
Başvuru; sokağa çıkma yasağı uygulaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, sokağa çıkma yasağı ve silahlı çatışma ortamı dolayısıyla başvurucuların temel hizmetlere erişememesi ve temel ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle de yaşam hakkı ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/3/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun 4/6/2009 tarihinde gözaltına alınmasıyla başlayan yargısal süreç, başvuru inceleme tarihinde derece mahkemesinde devam etmektedir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/9670
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; hukuka aykırı şekilde elde edildiği ileri sürülen ses kaydının yargılamada kullanılması nedeniyle özel hayata saygı hakkı ile haberleşme hürriyetinin, yargılamanın sonucunun adil olmaması ve hukuka aykırı delile dayanılarak karar verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuruya konu olayların gerçekleştiği tarihte Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubu bir subay olan başvurucu hakkında kendisi gibi subay olan devre arkadaşı Y.K. tarafından 3/11/2015 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyusunda bulunulmuştur. Müşteki Y.K., başvurucunun 19/5/2015 tarihinde kendisini telefonla aradığını, hakaret ve tehdit ettiğini, iftirada bulunduğunu ifade etmiştir. Y.K., başvurucuyla arasında geçen telefon görüşmesini kaydederek yazılı hâle getirdiğini belirtmiş ve bu kapsamda ses kaydı içeren bir CD'yi başsavcılığa sunmuştur. Y.K., söz konusu telefon görüşmesi esnasında ağabeyi B.A.K. ile oğlu Z.E.K.nın yanında olduğunu, hakaret ve tehdide şahit olduklarını, bu kişilerin tanık olarak dinlenebileceğini de dile getirmiştir. Ayrıca müşteki, başvurucu tarafından aranmasını paralel yapılanmanın kendisini TSK'dan uzaklaştırmak gayesiyle başvurduğu hukuka aykırı yollardan biri olarak değerlendirdiğini de beyan etmiştir. Başsavcılık tarafından söz konusu görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğine yönelik Telekomünikasyon İletişim Başkanlığından (kapatılan)bilgi talep edilmiştir. Gelen cevapta, müştekiyi 19/5/2015 tarihinde arayan telefon numarasının başvurucuya ait olduğu ve telefon görüşmesinin 850 saniye sürdüğü belirtilmiştir. Tanık olarak dinlenen B.A.K. ve Z.E.K., başvurucunun müştekiye söylediği sözleri hoparlörden duyduklarını ve müştekinin beyanlarının doğru olduğunu ifade etmiştir. Başvurucu 8/4/2016 tarihinde alınan ifadesinde, suçlamaların gerçek dışı olduğunu, tanıkların ifadelerinin doğru olmadığını ve telefon görüşmesinin rızası dışında kaydedilmesi nedeniyle müştekinin haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu işlediğini ileri sürmüştür. Yetkisizlik kararı üzerine soruşturma dosyasının gönderildiği Samsun Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucunun müştekiyi cep telefonuyla arayarak hakaret suçunu işlediği konusunda yeterli şüphenin bulunduğu belirtilmiş ve hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle 18/1/2017 tarihinde kamu davası açılmıştır. Samsun Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılamada başvurucu; ses kaydının montaj olduğunu, tanıkların müştekinin akrabaları olduğunu belirterek üzerine atılı hakaret suçunu işlemediğini ileri sürmüştür. Mahkeme; ses kaydının konuşmanın en başından itibaren gerçekleştirildiğini ve işlenmekte olan suçla ilgili ani gelişen bir durumun olmadığını belirterek ses kaydının hukuka uygun bir delil olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Bununla birlikte Mahkeme, katılan ile başvurucu arasındaki telefon görüşmesi sırasında katılanın yanında bulunan tanıkların katılanın istikrarlı beyanlarını desteklediği gerekçesiyle başvurucunun hakaret suçunu işlediğinin sabit olduğuna ve 000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına 26/9/2017 tarihinde kesin olarak karar vermiştir. Mahkeme ayrıca başvurucuya isnat edilen tehdit suçu kapsamında herhangi bir kamu davasının açılmadığını ya da bir takipsizlik kararı verilmediğini belirterek bu hususta gereğinin takdir ve ifası için ilgili başsavcılığa durumun bildirilmesi yönünde müzekkere yazılmasına karar vermiştir. Başsavcılık, başvurucunun eylemine uyan tehdit suçundan da cezalandırılması talebiyle 19/3/2018 tarihinde kamu davası açmıştır. Samsun Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılamada başvurucu; görüşmenin kayda alınmasının herhangi bir yasal dayanağının bulunmadığını, ses kaydının montaj olduğunu, suçlamayı kabul etmediğini ifade etmiştir. Mahkeme; telefon görüşmesinin kaydedilmesinin usule aykırı olduğunu ancak tanık ifadeleri ile diğer deliller dikkate alındığında suç kastının sabit görüldüğünü belirterek başvurucunun 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına 18/6/2019 tarihinde kesin olarak karar vermiştir. Öte yandan başvurucu, müşteki/katılan Y.K. hakkında haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu kapsamında suç duyurusunda bulunmuş ve başsavcılık tarafından anılan suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle 18/1/2017 tarihinde kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Söz konusu karara karşı kanun yoluna başvurulup başvurulmadığına ilişkin olarak bireysel başvuru dosyasına herhangi bir bilgi ya da belge sunulmamıştır. Başvurucu, Samsun Asliye Ceza Mahkemesince 18/6/2019 tarihinde verilen nihai kararı aynı tarihte öğrendikten sonra 16/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/24527
Başvuru; hukuka aykırı şekilde elde edildiği ileri sürülen ses kaydının yargılamada kullanılması nedeniyle özel hayata saygı hakkı ile haberleşme hürriyetinin, yargılamanın sonucunun adil olmaması ve hukuka aykırı delile dayanılarak karar verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, "silahlı terör örgütüne üye olma ve bu örgütün propagandasını yapma” suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davada makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 25/6/2014 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 31/10/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Silivri Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 15/4/2008 tarihinde başvurucu gözaltına alınmıştır. Silivri Sulh Ceza Mahkemesinin 16/4/2008 tarih ve 2008/26 Sorgu sayılı kararı ile başvurucunun tutuklanmasına karar verilmiştir. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığınca yetkisizlik kararı verilerek soruşturma dosyası İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (CMK. maddesi ile yetkili) gönderilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 29/7/2008 tarih ve E.2008/1037 sayılı iddianamesi ile başvurucu ve diğer şüpheli hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma ve bu örgütün propagandasını yapma” suçlarından kamu davası açılmıştır. Yargılamaya başlayan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, (CMK. maddesi ile görevli) 20/3/2009 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Mahkemece, 5/6/2009 tarih ve E.2008/218, K.2009/135 sayılı kararla başvurucunun, “terör örgütü üyesi olma” suçundan beraatine, “terör örgütü propagandası yapma” suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay Ceza Dairesinin 20/5/2013 tarih ve E.2012/696, K.2013/7807 sayılı ilâmıyla beraat kararı verilen suç yönünden hükmün onanmasına, mahkûmiyet kararı verilen suç yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma ilâmına uyularak yapılan yargılamada İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 18/9/2013 tarih ve E.2013/121, K.2013/164 sayılı kararı ile başvurucu hakkında “terör örgütü propagandası yapma” suçundan açılan kamu davasında kovuşturmanın ertelenmesine karar vermiştir. Karar, başvurucu müdafi Av. Hüseyin Çalişci’nin yüzüne karşı ve itirazı kabil olmak üzere verilmiş olup itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Mahkemece, 31/10/2013 tarihinde, hükmün 1/10/2013 tarihi itibarıyla itiraz edilmeksizin kesinleştiği gerekçeli kararın ekine yazılmıştır. Başvurucu, 25/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun maddesinin ikinci fıkrası, 2/7/2012 tarih ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un geçici maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/10594
Başvurucu, "silahlı terör örgütüne üye olma ve bu örgütün propagandasını yapma” suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davada makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
0
Başvuru, ceza infaz kurumu tarafından Azadiya Welat gazetesinin (gazete) bazı sayfalarının çıkartılarak hükümlü olan başvurucunun gazeteye erişiminin engellenmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 18/7/2013 tarihinde Nazilli Asliye Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 29/5/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 25/5/2015 tarihinde, başvurunun bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 25/5/2015 tarihinde Bakanlığa bildirilmiştir. Bakanlık, tanınan ek süre sonunda 21/7/2015 tarihinde görüş sunulmasına gerek duyulmadığını Anayasa Mahkemesine bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve ekleri ile başvuruya konu dosya içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru tarihinde Nazilli E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadır. Diyarbakır Gümrük Müdürlüğü, yurtdışından gelen kolilerin kontrolü esnasında on yedi adet yayının yasak olabileceğini değerlendirerek bunları Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, on yedi kitaptan on dört tanesi hakkında toplatma ve yasaklama kararı bulunduğunu tespit ederek hakkında karar bulunmayan üç kitabın 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) maddesi ile görevli Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine karar vermiştir. Cumhuriyet Savcılığının (TMK maddesi ile görevli), “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak-Beşinci kitap)” (kitap) ve “İlk Konuşmalar (Belgeler zafer kazanan tarzın özdilidir)” isimli PKK terör örgütü lideri olan Abdullah Öcalan tarafından yazılan iki ayrı kitaba ilişkin yaptığı inceleme sonucunda; kitaplarda sürekli KCK/PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı, terör örgütünden ve terör örgütü mensuplarının yaptığı eylemlerden övgüyle bahsedildiği, KCK/PKK terör örgütünün bundan sonra izleyeceği yolun nasıl olması gerektiğinin belirtildiği ve bu bağlamda kitapların, 3713 sayılı Kanun’un maddesine ve 9/6/2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun maddesine muhalefet ettiği değerlendirilerek her iki kitaba el konulmasına ve toplatılmasına karar verilmesi talep edilmiştir. Diyarbakır 3 No.lu Hâkimliği (TMK madde ile görevli), Cumhuriyet Savcılığının yaptığı değerlendirmeyle aynı yönde belirlenen gerekçelerle 4/10/2012 tarihli ve 2012/102 Değişik İş sayılı kararı ile anılan kitaplara el konulmasına ve bu kitapların toplatılmasına karar vermiştir. Hâkimliğin anılan kararından sonra evrak, Cumhuriyet Savcılığına gönderilmiş ve 2012/3121 S. sayılı soruşturma başlatılmıştır. Cumhuriyet Savcılığı soruşturma sonucunda 29/11/2012 tarihli kararı ile kitapların yurtdışından geldiği ve kitapları basanın tespit edilemediği, kitapların gönderildiği kişinin olaydan haberdar olmadığına dair savunmasının aksine bir delil bulunmadığı gerekçesiyle olayla ilgili kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, karar ile birlikte Diyarbakır 2 No.lu Hâkimliğinden (TMK madde ile görevli) kitapların müsaderesini talep etmiştir. Hâkimlik, 30/11/2012 tarihli ve 2012/290 Değişik İş sayılı kararı ile kitapların müsaderesine karar vermiştir. Kitaplar 11/3/2014 tarihinde yakılarak imha edilmiştir. Anılan kitaplardan “Kürdistan Devrim Manifestosu, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunma)” isimli kitabın, İstanbul 2 No.lu Hâkimliğinin 21/9/2012 tarihli ve 2012/156 sayılı kararı ile toplatılmasına ve bu kitaplara el konulmasına ilişkin kararına karşı yapılan bireysel başvuru konusunda Anayasa Mahkemesi, Abdullah Öcalan (B. No: 2013/409, 25/6/2014) kararında Anayasa’nın maddesinde tanımlanan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Bunun üzerine Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği, 2/9/2014 tarihli ve 2014/467 Değişik İş sayılı kararı ile Diyarbakır 3 No.lu Hâkimliğinin 4/10/2012 tarihli toplatma ve el koyma kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Başvurucuya gelen Azadiya Welat gazetesinin 13/6/2013 tarihli nüshasında, Diyarbakır 3 No.lu Hâkimliğinin 4/10/2012 tarihli kararı ile el konulmasına ve toplatılmasına karar verilen kitabın bazı bölümleri yayımlanmıştır. Nazilli E Tipi Kapalı Açık Ceza İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu (Eğitim Kurulu) 13/6/2013 tarihli ve K.2013/43 sayılı kararında, anılan kitabın bölümlerinin yayımlandığı gazetenin ilgili sayfalarının başvurucuya verilmesini uygun görmemiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"... Eğitim Kurulumuza iletilen 13 Heziran-Pencşem 2013 tarihli AzadiyeWelat isimli gazete ile ilgili olarak yapılan incelemede ise; gazetenin Beş (5) ve Altıncı (6) sayfalarında; beşinci savunma Abdullah Öcalan'ın demokratik devrim çözümü XLIV başlıklı tam sayfa yazısının olduğu belirlenmiştir.Diyarbakır 3 Nolu Hâkimliğinin, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak) beşinci kitapla ilgili olarak 4/10/2012 tarih ve 2012/102 İş sayılı "El Konulmasına ve Toplatılmasına" kararı bulunduğundan,Söz konusu gazete sahibi hükümlünün dilekçe ile talep etmesi halinde gazetenin ve sayfalarının çıkarılarak kendisine verilmesine, herhangi bir talebi olmaması halinde gazetenin depoya kaldırılmasına... " Başvurucu, Eğitim Kurulunun kararına karşı Nazilli İnfaz Hâkimliğine şikâyette bulunmuştur. Şikâyeti inceleyen Hâkimlik, 17/6/2013 tarihli ve K.2013/876 sayılı kararıyla başvurucunun şikâyetinin reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Hükümlü ÇETİN ARKAŞ'a gelen 13 Haziran Perşembe tarihli 2222 sayılı Azadiye Welat isimli gazetenin incelendiği, gazetenin ikinci sayfasında "Manifestoya Şorase" başlıklı yazıda Abdullah Öcalan'ın demokratik toplum manifestosu adı altında beş ciltten oluşan bir savunma hazırladığı, gazetenin her hafta beş ciltten bir bölümünün köşe yazısı olarak yayınlanacağı, 13 Haziran tarihli gazetenin 5 ve 6 ıncı sayfalarında beşinci savunma Abdullah Öcalan demokratik devrim çözümü XLIV başlıklı tam sayfa yazısının olduğu belirlendiği, Diyarbakır 3 No'lu hakimliğinin Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (Kürtsel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak) beşinci kitapla ilgili olarak 2012/102 İş sayılı "El Konulması ve Toplatılması" kararı bulunduğundan, hükümlünün talep etmesi halinde 5 ve 6 ıncı sayfalarının çıkartılarak kendisine verilmesine, talebi olmaması durumunda depoya kaldırılmasına dair Eğitim Kurulu Başkanlığının 13/6/2013 tarih ve 2013/43 sayılı kararı ile karar alındığı, Eğitim Kurulu kararının yasaya aykırı bir yönü bulunmadığından ... hükümlünün talebinin reddine ilişkin aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir. " Başvurucu, Hâkimliğin ret kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Nazilli Ağır Ceza Mahkemesi, İnfaz Hâkimliğinin kararının "... usul ve yasaya uygun bulunduğu ..." gerekçesiyle başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Bu karar başvurucuya 4/7/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Anayasa Mahkemesinin 8/4/2015 tarihli ve B. No: 2013/3614 sayılı kararında belirtilmiştir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6124
Başvuru, ceza infaz kurumu tarafından Azadiya Welat gazetesinin (gazete) bazı sayfalarının çıkartılarak hükümlü olan başvurucunun gazeteye erişiminin engellenmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde kaydedildiğine yönelik şikâyet hakkında etkili bir ceza soruşturması yapılmaması nedeniyle kişisel verilerin korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 2014 yılı itibarıyla Kırşehir Emniyet Müdürlüğünde şube müdürü olarak görev yapmaktadır. 16/6/2014 tarihinde, bazı haber sitelerinde "Kırşehir'de polisleri alevi, problemli, alkol alır diye fişlemişler" başlıklı haberler yayımlanmıştır. Haberde, İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli bir başkomiser tarafından tutulduğu ileri sürülen bir ajandadan bahsedilmiş ve söz konusu ajandada bulunduğu belirtilen yazılara ilişkin görseller paylaşılarak başvurucu ile birlikte birçok emniyet mensubunun fişlendiği iddia edilmiştir. Haber içeriğinde verilen görsellerde başvurucunun isminin karşısına "- (eksi), gelişi farklı" ibaresinin yazıldığı görülmektedir. Başvurucu, anılan dönemde İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli tek bir başkomiser olduğunu belirterek başkomiser K.Y. ve fişlemeyi gerçekleştiren kişiler hakkında Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) 2/7/2014 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucu; söz konusu fişlemeler nedeniyle görev yerinin değiştirildiğini, bunun neticesinde "Emniyette paralel temizlik" başlığı altında haberler yapıldığını, kendisinin ve atama işlemlerine tabi tutulan diğer personelin zan altında bırakıldığını ve aşağılandığını iddia etmiştir. Hakkında tutulan söz konusu yasa dışı notlar nedeniyle çevresine izahatta bulunamadığını, insanların kendisinden uzaklaşmaya çalıştığını ve işyerindeki olumsuz tutumun psikolojik taciz boyutuna ulaştığını ileri sürmüştür. Başvurucu, tazminata ilişkin haklarını saklı tutarak delillerin toplanmasını, olayın aydınlatılmasını ve şüpheli ya da şüphelilerin cezalandırılmalarını talep etmiştir. Başsavcılık tarafından kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme veya yayma, hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetme ve ayrımcılık suçları kapsamında yürütülen soruşturmada; haber içeriklerinde kullanılan görseller, yazı ve imza incelemesinde kullanılmak üzere ilgili yerlerden talep edilmiş ve ajandanın çalındığı iddiasıyla ilgili olarak yürütülen adli soruşturma ile şüpheli hakkında açılan idari soruşturma kapsamında elde edilen deliller dosyaya eklenmiştir. Ayrıca 2/7/2014 tarihinde başvurucunun ve 3/6/2015 tarihinde şüpheli K.Y.nin ifadeleri alınmıştır. Şüpheli K.Y. ifadesinde; görevi gereğince aldığı duyumları not ettiği bir ajandasının bulunduğunu, ajandada yer alan notların sahada yapılan istihbarat faaliyetleri kapsamında elde edildiğini ve teyide muhtaç ham bilgilerden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Elde edilen bilgileri ancak teyit ettikten ve devletin güvenliğini tehdit edecek durumların oluştuğuna kanaat getirdikten sonra kıymetlendirerek ilgili birimlere ulaştırdığını vurgulamış ve soruşturmaya konu olan notları herhangi bir yere iletmediğini belirtmiştir. K.Y.; istihbarat şube müdürlüğüne vekâlet ettiği dönemde arkadaşının vefat etmesi üzerine üç gün izin aldığını, izin için ayrılmadan önce ajandasını çekmeceye koyup kilitlediğini ve anahtarını da masasının üzerinde bulunan kalemliğe bıraktığını, döndüğünde herhangi bir şüphe duymadığı için ajandasının yerinde olup olmadığını özellikle kontrol etmediğini, basında çıkan haberler üzerine ajandasının çalındığı konusunda bilgi sahibi olduğunu ifade etmiştir. Hırsızlık olayıyla ilgili olarak şikâyeti üzerine başlatılan adli soruşturmadan kamera kayıtlarının yetersiz olması nedeniyle bir sonuç alınamadığını dile getiren K.Y.; kimseyi fişlemediğini, söz konusu notların herkesin not edebileceği türden bilgilerden oluştuğunu, hatta ajandasında kendi arkadaşlarının da isimlerinin bulunduğunu, hırsızlık olayı olmadığı takdirde bu bilgilerden kimsenin haberinin olmayacağını ve yapılan atama işlemlerinde de ajandada bulunan birçok kişinin görev yerinde herhangi bir değişiklik olmadığını belirtmiştir. Ayrıca açılan idari soruşturma neticesinde hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verildiğini ve aklandığını ifade eden K.Y.; yayımlanan görsellerde kendisine ait olmayan el yazısıyla yazılmış isim listelerinin de bulunduğunu, birtakım eklemelerin yapıldığını ve bu durumun Kayseri Polis Kriminal Laboratuvarında yapılan el yazısı karşılaştırmalarıyla ortaya konulduğunu ileri sürmüştür. Başsavcılık, 31/8/2015 tarihinde şüpheli K.Y. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Karar gerekçesinde; haber sitelerinde yayımlanan ve şüpheli K.Y. tarafından bir kısmının doğru olduğu kabul edilen görsellerin asıllarının elde edilemediği, şüpheliye ait ajandanın herhangi bir resmî belge niteliği taşımadığı, içerdiği notların da gerçek ve resmî olmadığı, bu hususların sabit olduğu, ayrıca ajandanın şüphelinin istek ve iradesi ile bir başkasına verildiğine ilişkin bir delilin de bulunamadığı belirtilmiştir. Kararda, şüpheli tarafından ikrar edilen sayfaların olması nedeniyle ayrıca ekleme yapılıp yapılmadığı hususunun soruşturmanın sıhhati açısından bir önem arz etmediği dile getirilmiştir. Somut olayda şüpheli tarafından tutulan ve müştekiler tarafından doğruluğu reddedilen notların kişisel veri olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, notlarda yer alan bilgilerin bir sisteme kayıtlı olmaması nedeniyle hukuka aykırı olarak ele geçirilmiş bilgiler olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir. Ayrıca kararda, ayrımcılık suçunun unsurlarının oluşmadığı ve başvurucu ile birlikte diğer müştekiler hakkında yapılan görev değişikliklerinin hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddialar hakkında Başsavcılıkça yapılacak bir işlemin bulunmadığı belirtilmiştir. Karara karşı yapılan itiraz Kırşehir Sulh Ceza Hâkimliğinin 22/10/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararda, Başsavcılık tarafından verilen kararın usule ve mevzuata uygun olduğu ifade edilmiştir. Nihai karar 10/11/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Kişisel verilerin kaydedilmesi " kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 5237 sayılı Kanun'un "Nefret ve ayırımcılık" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle;a) Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini,b) Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını,c) Bir kişinin işe alınmasını,d) Bir kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını,engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır." 4721 sayılı Kanun'un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:"Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir." 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür." 6098 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun "İptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. ..." 2577 sayılı Kanun’un "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir."
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/19298
Başvuru, kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde kaydedildiğine yönelik şikâyet hakkında etkili bir ceza soruşturması yapılmaması nedeniyle kişisel verilerin korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülen yargılama iki celsede tamamlanmıştır. Başvurucu, yargılamanın ilk celsesine tutuklu bulunduğu Siirt E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katılmıştır. Bu celsede başvurucu müdafii, celse arasında Mahkemeye gönderilen ve başvurucunun bizzat duruşmada hazır bulunma talebini içeren dilekçeleri hakkında herhangi bir karar verilmediğini ve savunma hakkının kısıtlandığını ifade etmiştir. Mahkeme "SEGBİS'in savunma hakkını kısıtlayan bir müessese olmadığı" gerekçesiyle başvurucunun savunmasının SEGBİS aracılığı ile alınmasına karar vererek yargılamaya devam etmiştir. Başvurucunun SEGBİS aracılığı ile katıldığı son celsede Savcılık makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuş ve hüküm açıklanmıştır. Mahkemece başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Hüküm kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. İlgili hukuk için bkz. Şehrivan Çoban [GK], B. No: 2017/22672, 6/2/2020, §§ 38-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/41424
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; taşınmazın tapu kaydının tazminat ödenmeksizin iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, verilen kararın hukuka aykırı olması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 23/2/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmuştur. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuşlardır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Antalya'nın merkez ilçesi zabıt defterinin Zeytinköy Nisan 1325 tarihli ve 71-80 sıra numaralı tapu kayıtlarına göre 000 dönümlük (000 m²) olan paylı mülkiyete konu taşınmaza ilişkin olarak 1926 yılında Antalya Sulh Hukuk Mahkemesinde ortaklığın giderilmesi davası açılmıştır. Mahkemece 11/1/1940 tarihli kararla taşınmazın yüz ölçümü artırılarak tapu kayıtlarının kapsadığı alan 202 m² olarak belirlenmiş ve hisseleri oranında sahipleri adına tescili ile ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmiştir. Bu taşınmaz, Antalya Satış Memurluğunca açık arttırma suretiyle 13/4/1944 tarihinde tapu kaydına yapılan tescile göre K.K. ve H.Ü.ye satılmıştır. Bu arada K.K. ve H.Ü. 1965 yılında taşınmazı ifraz ettirerek muhtelif kişilere satmışlardır. Taşınmazın 000 m²lik bölümü de 21/3/1974 tarihinde fundalık olarak tapuda başvurucuya satılmıştır. Köyün bağlı olduğu ilçe ile adı Aksu ilçesi Çamköy olarak değişmiş olup 1980 yılında bu köyde kadastro çalışmalarına başlanmıştır. Yapılan kadastro çalışmaları sırasında 229 parsel olarak sınırlandırılan bir taşınmaz makilik olarak Maliye Hazinesi (Hazine) adına tespit edilmiştir. Bu tespite yapılan itirazlar, Tapulama Komisyonunca 2/6/1981 tarihinde reddedilmiştir. Diğer taraftan kadastro çalışmaları sırasında başvurucunun dayandığı kök tapu kaydı Koyunlar köyü 364-444, 673-677, 743-754, 757-768, 230, 234, 235, 242, 243, 244, 207, 245, 356-363; Varsak köyü 2454-2459, 2475-2603, 2611- 2790, 2797-2820, 2863-2873 ve 3078-3082 parsel sayılı taşınmazlara uygulanmıştır. Bu taşınmazların toplam yüz ölçümü 926 m2'dir. B. Kadastro Tespitine İtiraz Süreci Başvurucular ve diğer 390 davacı, Hazine aleyhine 6/12/1982 tarihinde Antalya merkez Çamköyde kain 229 no.lu parselin kadastro tespitinin iptali ile adlarına tescili istemiyle Antalya Kadastro Mahkemesine dava açmışlardır. Mahkemenin verdiği ilk karar Yargıtay tarafından bozulmuş, bozma sonrası Mahkeme 25/4/2005 tarihli 2004/1 Esas ve 2005/5 sayılı kararı ile başvurucuların davasının reddine, taşınmazın Hazine adına tesciline karar vermiştir. Kararın temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 3/11/2006 tarihli 2006/2115 Esas ve 2006/3955 sayılı kararı ile Mahkeme kararını onamış ve karar düzeltme talebinin reddi üzerine karar 1/7/2008 tarihinde kesinleşmiştir. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucular Ahmet Yüksel ve Mehmet Yüksel davada taraf değillerdir. Ancak Ulusal Yargı Ağı ve Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede başvurucuların davada davacı sıfatıyla yer aldıkları anlaşılmıştır. AİHM'e Başvuru Süreci Başvurucular 19/2/2009 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesine dayanarak adil yargılanma ile mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden bahisle şikâyetçi olmuşlardır. AİHM tarafından 18/9/2014 ve 2/10/2014 tarihlerinde yapılan tek yargıçlı oturumda başvurucuların, Sözleşme'nin 6/1 maddesi kapsamında yargılamanın uzunluğuna dair şikâyetleri yönünden 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun hükümleri uyarınca Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonuna (Tazminat Komisyonu) başvurmaları gerektiğine, bunun dışındaki diğer şikâyet konuları yönünden ise kabul edilebilirlik koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı verilmiştir. Başvurucular Tazminat Komisyonuna vekilleri aracılığıyla 4/11/2015 tarihinde başvuruda bulunmuşlar, davalarının makûl sürede sonuçlandırılmadığından ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmişlerdir. Tazminat Komisyonunun 28/9/2015 tarihli kararında, başvurucuların davada taraf sıfatları bulunmadığı ifade edilmiş ve taleplerinin 6384 sayılı Kanun'un 6/1-c maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. Başvurucular 12/11/2015 tarihinde tebliğ edilen söz konusu Tazminat Komisyonu kararına karşı 13/11/2015 tarihinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine itirazda bulunmuşlardır. Başvurucular itiraz dilekçesinde; Tazminat Komisyonunca başvurucuların davada taraf sıfatlarının bulunmadığı ileri sürülmüş ise de dava dosyasında Antalya Kadastro Mahkemesince verilen E.1988/302, K.1994/2476 sayılı kararın ibraz edilen 18 ve sayfalarında da görüleceği üzere isimlerinin bulunduğunu ve dolayısıyla davada taraf olduklarının görüldüğünü, söz konusu davada başlangıçta 550'nin üzerinde taraf mevcut iken bunun daha sonra 1150 civarına çıktığını, kararda sadece 350 kişinin adının yazılmasının usulsüz olduğunu, son kararlar dâhil verilen tüm kararların ve bu kararlara ilişkin tebligatların hatalı olduğunu, hatta bu davanın yeniden görülmesi gerektiğini ileri sürerek itirazlarının kabulüne ve kendilerine tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmişlerdir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi Kurulu (Mahkeme) 24/12/2015 tarihli kararıyla itirazı kesin olarak reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; yerel mahkemece verilen en son nihai kararda başvurucuların isimlerine yer verilmediği, bu ve bundan önceki yerel mahkeme kararlarının hatalı ve usulsüz olduğunun ileri sürülmesine karşın söz konusu hatalı ve usulsüz işlemleri temyiz edilmesine veya yanlışlığın düzeltilmesine konu edilmediği, kararın bu şekilde kesinleşmiş olduğunun anlaşıldığı, tazminat talebinin reddinde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. Nihai karar, başvurucular vekiline 3/2/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 23/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvuru Tarihinden Sonra Yaşanan Gelişmeler Başvurucu vekili 14/12/2016 tarihinde Adalet Bakanlığına sunduğu dilekçeyle Antalya Kadastro Mahkemesinin (E.2004/1, K.2005/5 sayılı) kararının hatalı olduğunu belirterek kanun yararına bozma talebinde bulunmuştur. Antalya Kadastro Mahkemesine ulaşan dilekçe 2016/4 temyiz numarasına kaydedilmiş ve bu dilekçeye ilişkin 19/2/2017 tarihinde ek karar verilmiştir. Anılan kararda Mahkeme temyiz başvurusunun yapılmamış sayılmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:"... Mahkememiz 2004/1E-2005/5 K (bozma öncesi 1988/302E-1994/2476K) sayılı dava dosyası incelendiğinde talepte bulunan Ahmet ve Mehmet Yüksel'in kararda müdahil davacı olarak adlarının geçtiği haklarında (1988/302-7994/2476 E-K sayılı dosyada) hüküm de kurulduğu ancak karar başlığında isimlerinin bulunmadığı ve kendilerine karar tebliği yapılmadığı anlaşılmıştır.Bu nedenle davacılar vekilinin kararı öğrenme tarihi itibariyle temyiz talepli dilekçesi süresinde kabul edilmiş, ancak15/12/2016 tarihindetemyiz karar harcının(maktu) yatırıldığı diğer gider avansı ve eksik harçların yatırılmadığı anlaşılmakla, 28/12/2016 tarihindetemyiz harç ve masraflarının tamamlattırılması için muhtıra yazıldığı ve muhtıranın davacılar vekili Av Mustafa Öztok'a 11/1/2017 tarihinde usulüne uyguntebliğ edildiği ancak süresi içinde belirtilen giderlerin yatırılmadığı, davacılar vekilinin 11/1/2017 hakim havale tarihli dilekçesinde, daha önceki dilekçe ve taleplerinin yazılı emir yoluyla dosyanın bozulması için Adalet Bakanlığı'na gönderilmesi gerektiğini yinelediği anlaşılmıştır.1086 sayılı HUMK'nun 434/3 maddesi ( HMK.nun 344/1)uyarınca temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç ve giderlerin tamamı ödenir. Bunların eksik ödenmiş olduğu sonradan anlaşılırsa, kararı veren hakim veya mahkeme başkanı tarafından verilecek yedi günlük kesin süre içinde tamamlanması, aksi halde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususu temyiz edene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, mahkeme kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verir. Bu kararın da temyiz edilmesi halinde 432 nci maddenin son fıkrası hükmü kıyasen uygulanır.Bu doğrultuda yapılan açıklamalı tebligata rağmen söz konusu eksik harcın yatırılmaması nedeniyle, temyiz başvurusunun yapılmamış sayılmasına karar vermek gerekmiş ..."E. Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde Görülen Dava Süreci Başvurucular, tapu siciline güvenerek aldıkları taşınmazın Hazine adına tescil edilmesi sebebiyle zarara uğradıklarını belirtmek suretiyle 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesine dayanarak 8/1/2013 tarihinde Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tazminat davası açmışlardır. Mahkeme 6/6/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme; Antalya Sulh hukuk Mahkemesinin kararına göre tapuda infaz yapıldığını, daha sonra 229 parselin kadastro tespitine itiraz davalarının reddedilip taşınmazın tapu kaydının Hazine adına kesinleştiğini, bu nedenle tapu memurunun kusurundan bahsedilemeyeceğini, eski tapu maliklerinin kök tapunun miktarından daha fazla yer aldıklarının anlaşıldığını belirterek 4721 sayılı Kanun'un maddesinde belirtilen tazminat şartlarının oluşmadığını ifade etmiştir. Başvurucular vekili tarafından 6/8/2018 tarihinde istinaf talebinde bulunulmuştur. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi 25/2/2019 tarihinde ilk derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine karar vermiştir. UYAP üzerinden yapılan incelemede davanın temyiz aşamasında derdest olduğu anlaşılmıştır. 6384 sayılı Kanun'un "Amaç" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Kanunun amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bazı başvuruların tazminat ödenmek suretiyle çözümüne dair esas ve usullerin belirlenmesidir." 6384 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:"Bu Kanun;a) (...) idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı, (...)iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar." 6384 sayılı Kanun'un "Müracaatın reddi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Komisyon;a) Müracaat konusu başvurunun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulu dışındaki diğer kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığını,b) Komisyona süresinde müracaat edilmediğini,c) Müracaat edenin hukuki menfaati olmadığını,ç) Müracaatın 2 nci madde kapsamına girmediğini,tespit ederse müracaatı reddeder." 6384 sayılı Kanun'un "Müracaat hakkında karar ve karara itiraz" kenar başlıklı maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:"Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal kararlarını da gözetmek suretiyle müracaat konusunda gerekçeli olarak karar verir.Komisyon kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz dilekçesi müracaata ilişkin diğer tüm belgelerle birlikte derhal itiraz merciine gönderilir. Bu itiraz öncelikli işlerden sayılarak üç ay içinde karara bağlanır. Mahkeme tarafından Komisyon kararı yerinde görülmezse işin esası hakkında karar verilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/4338
Başvuru, taşınmazın tapu kaydının tazminat ödenmeksizin iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, verilen kararın hukuka aykırı olması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/11/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca 15/2/2019 tarihinde başvurucunun adli yardım talebinin kabulü ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin kısmının ise kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Olay tarihinde İstanbul'da Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmakta olan başvurucu hakkında 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ağır cezalık suçüstü hâli bulunduğu değerlendirilerek Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanmasının (PDY) yer aldığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu 19/7/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edilmiştir. Hâkimlik aynı tarihte başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu tutuklama kararına itiraz etmiş, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 6/8/2016 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. 11 Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Genel Kurulunun 24/8/2016 tarihli kararı ile başvurucunun meslekten ihraç edilmesine karar verilmiş ve anılan karar 29/11/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Soruşturma süresi içinde değişik tarihlerde farklı mahkemelerce tutukluluk durumu değerlendirilen başvurucunun son olarak Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 10/10/2016 tarihinde tahliye talebinin reddine ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Verilen bu karar başvurucuya 8/11/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/11/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 6/3/2017 tarihli kararıyla başvurucunun tahliyesine ve yurt dışına çıkamama şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 11/4/2018 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açmıştır. UYAP üzerinden yapılan incelemede Mahkemece 18/6/2019 tarihli karar ile başvurucunun üzerine atılı suçu işlediği sabit olmadığından beraatine hükmedildiği, anılan kararın istinaf kanun yoluna başvurulmaksızın 26/6/2019 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. İlgili hukuk için bkz. Fatma Maden (B. No: 2016/28719, 17/7/2018, §§ 21, 22) başvurusu hakkında verilen karar.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/65549
Başvuru, tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idari para cezasına karşı üst mahkemeye başvurma imkânı tanınmaması nedeniyle hükmün denetlenmesini talep etme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğüne bağlı Kayseri Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü (Müdürlük) tarafından başvurucu Şirketin kayıtlarında inceleme yapılmıştır. Bunun sonucunda başvurucu Şirketin 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu gereğince engelli çalıştırma zorunluluğu olmasına rağmen 2014 ila 2017 yılları arasındaki bazı aylara tekabül eden dönemlerde engelli işçi kontenjan açığını kapatmadığı gerekçesiyle Müdürlüğün 27/7/2017 tarihli kararıyla başvurucu Şirket hakkında aynı Kanun'un maddesi uyarınca 102 TL idari para cezası verilmiştir. Başvurucu Şirket, idari para cezasına karşı Kayseri Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) iptal başvurusunda bulunmuştur. İptal başvurusunda; kontenjan açığı meydana geldiği zaman Müdürlüğe bildirimde bulunulduğu hâlde Müdürlüğün engelli listesini zamanında göndermediği, kontenjan açığı olduğu kabul edilen ayların bazılarında yeterli sayıda engellinin istihdam edildiği ve idari para cezası tutarının hatalı şekilde hesaplandığı ileri sürülmüştür. Hâkimlik konu hakkında bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 12/10/2017 tarihli bilirkişi raporunda, başvurucu Şirketin yeterli sayıda işçi çalıştırmamasının Müdürlükten kaynaklanmadığı ve idari para cezasının uygun olduğu mütalaa edilmiştir. Bilirkişi raporu başvurucu Şirkete ve kararına itiraz edilen Müdürlüğe tebliğ edilmiş, taraflar rapora karşı beyanlarını Hâkimliğe sunmuştur. Hâkimlik 25/1/2018 tarihinde başvurucu şirketinin itirazını reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"İtiraz edene ait itiraz ve cevap dilekçeleri ile ekleri, kararına itiraz edilen kuruma ait cevaplar ve ekleri, dosya kapsamı itibariyle alınan bilirkişi raporu bir bütün olarak incelenip değerlendirilmesi sonucunda, itiraz eden şirketin 2014-2015-2016-2017 yılına ait belirli aylarda çalıştırmak zorunda olduğu engelli kontenjan açığını kapatmadığının tespit ediliği, bu itibarla itiraz edenin yukarıda açıklanan yasal mevzuatı ihlal ederek söz konusu kabahat fiilini gerçekleştirdiğinin sübuta erdiği, itiraz edenin itiraz sebeplerinin yerinde görülmediği, alınan bilirkişi raporunun dosya kapsamına uygun ve yeterli görüldüğü, tüm bu açıklamalar doğrultusunda Kayseri Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünce düzenlenen idari yaptırım kararının usul ve yasaya uygun olduğu, idari para cezası miktarının doğru hesaplandığı, kurumun idari para cezası uygulamakta görevli ve yetkili olduğu görül[müştür.]" Başvurucu Şirketin anılan karara karşı, idari para cezasının emsal olarak sunulan Yargıtay kararında belirtilen usule aykırı olarak verildiği, Müdürlüğün engelli işçi bildirimine dair görevini yerine getirmediği, rapor düzenleyen bilirkişinin uzmanlığının belirsiz, sunulan raporun da yetersiz olduğu ve cezanın hatalı olarak hesaplandığı iddialarına dair itirazı, Kayseri Sulh Ceza Hâkimliğince 14/2/2018 tarihinde reddedilmiştir. İtirazın reddine ilişkin kararın 1/3/2018 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine başvurucu Şirket 2/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 4857 sayılı Kanun'un "Engelli ve eski hükümlü çalıştırma zorunluluğu" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"İşverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde üç engelli, kamu işyerlerinde ise yüzde dört engelli ve yüzde iki eski hükümlü işçiyi [...] meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Aynı il sınırları içinde birden fazla işyeri bulunan işverenin bu kapsamda çalıştırmakla yükümlü olduğu işçi sayısı, toplam işçi sayısına göre hesaplanır....İşverenler çalıştırmakla yükümlü oldukları işçileri Türkiye İş Kurumu aracılığı ile sağlarlar..." 4857 sayılı Kanun'un "Engelli ve eski hükümlü çalıştırma zorunluluğuna aykırılık" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanunun 30 uncu maddesindeki hükümlere aykırı olarak engelli ve eski hükümlü çalıştırmayan işveren veya işveren vekiline çalıştırmadığı her engelli ve eski hükümlü ve çalıştırmadığı her ay için binyediyüz Türk Lirası idari para cezası verilir. ..." 4857 sayılı Kanun'un "İdari para cezalarının uygulanmasına ilişkin hususlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...101 inci ve 106 ncı maddeler kapsamındaki idari para cezaları ise doğrudan Türkiye İş Kurumu il müdürü tarafından; birden fazla ilde işyerleri bulunan işverenlere uygulanacak idari para cezası ise işyerlerinin merkezinin bulunduğu yerdeki Türkiye İş Kurumu il müdürünce verilir ve genel esaslara göre tahsil edilir..." 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun "Başvuru yolu" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir." 5326 sayılı Kanun'un "Başvurunun incelenmesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... (2) Başvurunun usulden kabulü halinde mahkeme dilekçenin bir örneğini ilgili kamu kurum ve kuruluşuna tebliğ eder. (3) İlgili kamu kurum ve kuruluşu, başvuru dilekçesinin tebliği tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde mahkemeye cevap verir. Başvuru konusu idarî yaptırıma ilişkin işlem dosyasının tamamının bir örneği, cevap dilekçesi ile birlikte mahkemeye verilir. Mahkeme, işlem dosyasının aslını da ilgili kamu kurum ve kuruluşundan isteyebilir. Cevap dilekçesi, idarî yaptırım kararına karşı başvuruda bulunan kişi sayısından bir fazla nüsha olarak verilir. (4) Mahkeme, başvuruda bulunan kişilere cevap dilekçesinin bir örneğini tebliğ eder; talep üzerine veya re'sen tarafları çağırarak belli bir gün ve saatte dinleyebilir. Dinleme için belirlenen günle tebligatın yapılacağı gün arasında en az bir haftalık zaman olmasına dikkat edilir. Dinleme sırasında taraflar veya avukatları hazır bulunur. Mazeretsiz olarak hazır bulunmama, yokluklarında karar verilmesine engel değildir. Bu husus, tebligat yazısında açıkça belirtilir. (5) Ceza Muhakemesi Kanununun tanıklığa, bilirkişi incelemesine ve keşfe ilişkin hükümleri, bu başvuru ile ilgili olarak da uygulanır...." 5326 sayılı Kanun'un "İtiraz yolu" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Mahkemenin verdiği son karara karşı, Ceza Muhakemesi Kanununa göre itiraz edilebilir. Bu itiraz, kararın tebliği tarihten itibaren en geç yedi gün içinde yapılır. (2) İtirazla ilgili karar, dosya üzerinden inceleme yapılarak verilir. (3) Mahkeme, her bir itirazla ilgili olarak 'itirazın kabulüne' veya 'itirazın reddine' karar verir...." 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un "Sulh ceza hâkimliği" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası ile ikinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve bunlara karşı yapılan itirazları incelemek amacıyla sulh ceza hâkimliği kurulmuştur.İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde birden fazla sulh ceza hâkimliği kurulabilir. Bu durumda sulh ceza hâkimlikleri numaralandırılır. ..." 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "İtiraz usulü ve inceleme mercileri" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"İtirazı incelemeye yetkili merciler aşağıda gösterilmiştir:a) (Değişik: 18/6/2014-6545/74 md.) Sulh ceza hâkimliği kararlarına yapılan itirazların incelenmesi, o yerde birden fazla sulh ceza hâkimliğinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen hâkimliğe; son numaralı hâkimlik için bir numaralı hâkimliğe; ağır ceza mahkemesinin bulunmadığı yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine; ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, en yakın ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine aittir...." Anayasa Mahkemesi Kararı Sulh ceza hâkimliklerinin kurulmasına ve bu hâkimliklerce verilecek kararlara yönelik itiraz başvurularının incelenme usullerine ilişkin 5271 sayılı Kanun ile 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'da 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la yapılan değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek bu hükümlerin iptali istemiyle yerel mahkemece itiraz başvurusunda bulunulmuştur. İptal isteminin reddine ilişkin Anayasa Mahkemesinin 14/1/2015 tarihli ve E.2014/164, K.2015/12 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"İtiraz konusu kuralla, sulh ceza hâkimliklerince verilecek olan kararlara karşı itiraz yoluna başvurulabileceği belirtilerek kişilere kanun yoluna başvurma hakkı tanınmış ve itirazı incelemeye yetkili merciler gösterilmiştir. Sulh ceza hâkimliklerince verilen kararlara karşı yapılan itirazların yüksek görevli veya bir diğer mahkemece incelenmesini gerektiren anayasal bir norm bulunmamaktadır. Ceza yargılama usulündeki kanun yolunda temel ilke, cezai nitelikte kararların ilk kararı veren mahkemeden bağımsız ve ayrı bir merci tarafından etkili bir şekilde denetlenmesi olup bu merciin yüksek görevli veya üst düzeyde bir merci olması zorunlu değildir.Bir il veya ilçenin adını taşıyan mahkemelerin, iş durumunun gerekli kıldığı hâllerde, birden fazla kurulan 'daire'lerinin, yargılama faaliyetleri ve kanun yolu başvurularının incelenmesi yönünden aynı mahkeme olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Yargı yerlerinin bir isim altında daireler hâlinde çalışmaları, mahkemelerin teşkilatlanmasına ilişkin 'idari nitelikte' bir tercihten ibarettir. 5271 sayılı Kanun'un itiraz kanun yoluna ilişkin maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, itiraz mercii olarak belirlenen sulh ceza hâkimliklerinin, itiraz edilen kararı denetleyerek işin esası hakkında karar verme yetkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla öngörülen kanun yolunun etkili olduğu anlaşılmaktadır.Öte yandan, bir mahkemece verilen karara karşı yapılan itirazların aynı yerde bulunan ve bir sonraki numarayı taşıyan diğer bir mahkemece incelenerek karara bağlanması, gerek adli ve askeri ceza yargılama hukukunda, gerekse medeni yargılama hukukunda yerleşik bir uygulamadır. Örneğin, 5271 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca, ağır ceza mahkemesi kararlarına yapılan itirazlar, numara olarak kendisini izleyen ağır ceza mahkemesi tarafından incelenmekte ve sonuçlandırılmaktadır. Bu tür düzenlemelerin bazıları Anayasa Mahkemesinin denetiminden de geçmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2012 tarihli ve E.2011/64, K. 2012/168 sayılı kararında 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun maddesi gereğince icra ceza mahkemelerinin verdiği disiplin hapsine ilişkin kararlara karşı o yerde icra mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması halinde numara olarak kendisini izleyen daireye itiraz edilebileceği yönündeki kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu yönündeki iddia reddedilmiş olduğundan bu konu Anayasa Mahkemesi tarafından açıklığa kavuşturulmuş bulunmaktadır.Dolayısıyla kanun yolu mercii ile ilgili düzenlemenin Anayasa ve ceza muhakemesi hukuku ilkelerine aykırı olduğu söylenemez. Anayasallık denetiminde kanun koyucunun kanun yolu yöntemi ve merciinin belirlenmesi hususundaki takdir yetkisi, ancak kamu yararı amacının var olup olmamasıyla sınırlı olarak incelenebilir. Başka bir ifadeyle, düzenlemenin yerindeliğinin incelenmesi mümkün olmadığı gibi, itiraz konusu kural bakımından, benimsenen itiraz yönteminin isabet derecesi ile ceza yargılaması hukukunun amaçlarına ne derecede uyduğu hususu denetlenemez. Müstakilen bu işle görevlendirilmeleri nedeniyle koruma tedbirleri konusunda ihtisas kazanacağı değerlendirilen sulh ceza hâkimlerinin kararlarına itirazın da diğer bir sulh ceza hâkimine yapılması yönteminin öngörülmesinde kamu yararı amacına dayanıldığı anlaşılmaktadır.Bu itibarla itiraz konusu kuralla getirilen, sulh ceza hâkimliklerince verilen kararlara karşı başvurulacak kanun yolu usulüne ilişkin düzenlemeler, kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında olup sulh ceza hâkimliğinin kararlarına karşı yapılacak itirazların da uzmanlaşma ve yeknesaklığın sağlanması amacıyla sulh ceza hâkimliklerince incelenmesini öngören kurallar hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkını zedelememektedir.Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa'nın , ve maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Sözleşmeye ek No.lu Protokol'ün maddesi şöyledir:" Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:"Bir suçtan hüküm giyen herkes, mahkumiyet ve cezanın yasalara uygun olarak daha yüksek bir yargı organınca yeniden incelenmesi hakkına sahip olacaktır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı İdari para cezalarının Sözleşme'nin maddesi kapsamında "cezai" nitelik taşıdığına ilişkin AİHM kararları için bkz. /Avusturya (B. No: 8893/80, 5/3/1983; Belilos/İsviçre (B. No: 10328/83, 29/4/1988; Salabiaku/Fransa (B. No: 10519/83, 7/10/1988).
Hükmün denetlenmesini talep etme hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/9933
Başvuru, idari para cezasına karşı üst mahkemeye başvurma imkânı tanınmaması nedeniyle hükmün denetlenmesini talep etme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; verilen süre içinde otomasyon sisteminin kurulmamasından dolayı idari para cezası uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının, ihtarda bulunulmadan ceza uygulanması ve içtima hükümlerinin dikkate alınmaması nedeniyle de suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 21/8/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların birleştirilmesine ve kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, akaryakıt dağıtıcı lisans sahibi bir sermaye şirketidir. 4/12/2003 tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'nun maddesine 25/1/2007 tarihli ve 5576 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen altıncı fıkrayla, dağıtıcı lisansı sahiplerine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) tarafından belirlenen esaslara uygun olarak bayilerinde kaçak petrol satışının yapılmasını önleyen teknolojik yöntemleri de içeren bir denetim sistemi kurma ve uygulama zorunluluğu getirilmiştir. EPDK 6/7/2007 tarihli ve 26574 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan "Petrol Piyasasında Dağıtıcı Lisansı Sahiplerinin Bayi Denetim Sistemine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Kurul Kararı"nda otomasyon sisteminin kurulmasıyla ilgili usul ve esasları belirlemiştir. EPDK'nın 28/10/2010 tarihli kararında ise 30/6/2011 tarihinin bitiminde yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin Denetim Dairesi Başkanlığına sevk edileceği belirtilmiştir. Üç yüze yakın bayisi bulunan başvurucunun otuz dört bayisinde otomasyon sistemini 30/6/2011 tarihine kadar kurmadığının tespiti üzerine başvurucu hakkında soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, savunmasında bazı bayilerle bayilik sözleşmesinin feshedildiğini, bazı bayilere ise 30/6/2011 tarihinden sonra akaryakıt satışı yapılmadığını belirtmiştir. EPDK başvurucunun savunmalarını yeterli görmeyerek 9/3/2017 tarihli işlemle, 5015 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendinin (3) numaralı alt bendi uyarınca maddedeki yükümlülükleri ihlal etme fiilinden her bir bayi için ayrı ayrı 666 TL olmak üzere otuz dört bayi için toplam 644 TL idari para cezası uygulamıştır. Başvurucu, her bir bayi için uygulanan idari para cezasına karşı Ankara İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) ayrı ayrı dava açmıştır. Dava dilekçelerinde, idarece belirlenen usul ve esaslara uyulmaması nedeniyle ceza uygulanmasının -kanunda EPDK'nın yetkisinin genel çerçevesinin çizilmediği de dikkate alındığında- yasama yetkisinin devredilmezliği ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğunu belirtmiştir. 5015 sayılı Kanun'un maddesinin altıncı fıkrasının olay tarihindeki hâlinde herhangi bir yaptırımın öngörülmediğini, uygulanan cezaların bu nedenle suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Cezanın ölçülü olmadığını da ileri sürdüğü dilekçelerde başvurucu, otomasyon sisteminin kurulamadığı bayilerle bayilik sözleşmesinin karşılıklı feshedilmesine rağmen idarenin bunu dikkate almadığını iddia etmiştir. Son olarak otomasyon sistemi kurulmaması eyleminin tek olduğunu, her bir bayi için ayrı ayrı ceza uygulanmasının hukuka aykırı görüldüğünü ifade etmiştir. EPDK'nın savunma yazılarında; otomasyon sisteminin kurulması için dört yıllık geçiş döneminin öngörüldüğü ancak başvurucunun bu sürede kanuni yükümlülüğünü yerine getirmediği belirtilmiştir. Otomasyon sistemi kurma yükümlülüğünün her bir bayi yönünden ayrı ifa edilmesi gerektiği, dolayısıyla bayi sayısınca ceza uygulanmasının hukuka uygun olduğu ileri sürülmüştür. Sözleşmenin feshi hâlinde bile dağıtıcı firmanın yükümlülüklerinin bir süre daha devam edeceği iddia edilerek, 5015 sayılı Kanun'da düzenleme yetkisinin kapsamının yeterli ölçüde çizildiği ve anılan Kanun'un maddesinin altıncı fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığı ifade edilmiştir. İdare Mahkemesi 24/5/2018 tarihinde davaları reddetmiştir. Kararların gerekçesinde 5015 sayılı Kanun'un maddesinin altıncı fıkrasının 28/3/2013 tarihli ve 6455 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik hâline yer verildikten sonra başvurucunun otomasyon sistemi kurma yükümlülüğünü EPDK tarafından belirlenen 30/6/2011 tarihine kadar yerine getirmemesi sebebiyle ceza uygulanmasının hukuka aykırı olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca başvurucu ile bazı bayiler arasındaki bayilik sözleşmesi, otomasyon sisteminin kurulamaması gerekçesiyle 30/6/2011 tarihinde karşılıklı olarak feshedilmişse de feshin idareye bildirilmemesi sebebiyle başvurucunun yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, öncekilere ek olarak tek ceza uygulanması gerektiği yolundaki iddiası ile suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırılık iddiasının İdare Mahkemesince değerlendirilmediğinden yakınmıştır. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) çeşitli tarihlerde istinaf başvurusunu kararın usul ve kanuna uygun olduğunu belirterek reddetmiştir. Başvurucu, benzer iddialar ileri sürerek kararı temyiz etmiştir. Danıştay Onüçüncü Dairesi 4/7/2019 tarihinde Bölge İdare Mahkemesi kararını onamıştır. Nihai karar 27/7/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/8/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5015 sayılı Kanun'un maddesine 25/1/2007 tarihli ve 5576 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen altıncı fıkra şöyledir: "Dağıtıcı lisansı sahipleri, Kurum tarafından belirlenen esaslara uygun olarak bayilerinde kaçak petrol satışının yapılmasını önleyen teknolojik yöntemleri de içeren bir denetim sistemi kurar ve uygular." 5015 sayılı Kanun'un maddesinin altıncı fıkrasının 28/3/2013 tarihli ve 6455 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik hâli şöyledir: "Dağıtıcı lisansı sahipleri, Kurum tarafından belirlenen esaslara uygun olarak bayilerinde kaçak akaryakıt satışının yapılmasını önleyen teknolojik yöntemleri de içeren bir denetim sistemi kurmak ve uygulamakla yükümlüdür. Dağıtıcı lisansı sahibi, Kurumun bu sisteme erişimini sağlar. Kurum; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ve ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşlarının görevlerinin gerektirdiği ölçüde bu sisteme doğrudan erişimini sağlar. Kurum, yukarıda sayılan kamu kurum ve kuruluşlarının ihtiyaç duyacağı bilgi ve belgeleri yine görevlerinin gerektirdiği ölçüde verir. Söz konusu sistemi kurmadığı ya da Kurumca belirlenen usul ve esaslara uygun denetimi sağlayamadığı tespit edilen dağıtıcılara 19 uncu maddede öngörülen miktarda idari para cezası uygulanır. Dağıtıcı lisansı sahipleri, bayi denetim sisteminin kurulmadığı veya kurulan sistemin Kurumca yapılan düzenlemelere uygun bulunmadığı tespit edilen bayilere akaryakıt ikmali yapamaz." 5015 sayılı Kanun'un maddesinin 28/3/2013 tarihli ve 6455 sayılı Kanun'un maddesiyle değişmeden önceki hâlinin ilgili kısmı şöyledir: "Bu Kanuna göre idarî para cezalarının veya idarî yaptırımların uygulanması, bu Kanunun diğer hükümlerinin uygulanmasına engel oluşturmaz. Bu Kanuna göre verilen ceza ve tedbirler diğer kanunlar gereği yapılacak işlemleri engellemez. Bu Kanuna göre; a) Aşağıdaki hallerde, sorumlulara altıyüzbin Türk Lirası idarî para cezası verilir: ...4) 5, 6, 7, 8, 16, 17 ve 18 inci maddelerin ihlali. ...Ceza uygulanan bir fiilin iki takvim yılı geçmeden aynı kişi tarafından tekrarı halinde, cezalar iki kat olarak uygulanır." 5015 sayılı Kanun'un maddesinin 28/3/2013 tarihli ve 6455 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik hâlinin ilgili kısmı şöyledir: "Bu Kanuna göre idari para cezalarının veya idari yaptırımların uygulanması, bu Kanunun diğer hükümlerinin uygulanmasına engel oluşturmaz. Bu Kanuna göre verilen ceza ve tedbirler diğer kanunlar gereği yapılacak işlemleri engellemez.Bu Kanuna göre;...c) Aşağıdaki hallerde, sorumlulara sekiz yüz elli bin Türk Lirası idari para cezası verilir:...3) 5 inci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci ve 17 nci maddelerin ihlali....Ceza uygulanan bir fiilin iki takvim yılı geçmeden aynı kişi tarafından tekrarı halinde, cezalar iki kat olarak uygulanır.İdari para cezaları, ön araştırma veya soruşturma aşamasının tamamlanmasından sonra Kurul tarafından en geç üç ay içinde karara bağlanır...."
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/28665
Başvuru, verilen süre içinde otomasyon sisteminin kurulmamasından dolayı idari para cezası uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının, ihtarda bulunulmadan ceza uygulanması ve içtima hükümlerinin dikkate alınmaması nedeniyle de suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ilgili mevzuat uyarınca hak sahibi olarak tespit edilen depremzedelere kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/14765
Başvuru, ilgili mevzuat uyarınca hak sahibi olarak tespit edilen depremzedelere kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı hakların ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/12719
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı hakların ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, murisleri tarafından yapılan bireysel başvuru hakkında düşme kararı verilmesi sebebi ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların murisi olan Z.K. Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) Seyitömer Termik Santralinde işçi olarak çalıştığı dönemde Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikasına (TES-İŞ) çalıştığı kuruma ait işyeri numarası ile üye olma talebinde bulunmuştur. Sendika başvurucunun üyelik talebini kabul etmiş ve üyelik formlarını başvurucunun çalıştığı kuruma göndermiştir. EÜAŞ ise başvurucunun kendi personeli olmadığını belirterek belgeleri iade etmiştir. Z.K., EÜAŞ ile TES-İŞ arasında toplu iş sözleşmesi imzalandığını, sendika üyeliğinin kabulü hâlinde yürürlükte bulunantoplu iş sözleşmesinden yararlanabileceğini ileri sürerek EÜAŞ aleyhine kendisi ile aynı durumda bulunan işçilerle hem zamanlı olarak işçilik alacağı davası açmıştır. Yapılan yargılama sonucunda Kütahya İş Mahkemesi tarafından davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme gerekçeli kararında özetle alt işveren değişikliğinin asıl işveren ile işçi arasındaki bağa tesirinin bulunmadığını, hizmet alan alt işveren değişimine rağmen başvurucunun asıl işte çalışmaya devam ettiği saptamasında bulunmuştur. İlk derece mahkemesinin kararı davalı EÜAŞ tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından yapılan temyiz incelemesi neticesinde davalı şirketin 20/2/2001 tarihli 4628 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un maddesinde tanımlanan imtiyazlara sahip olması sebebi ile asıl işin tamamı ve bir kısmının alt işverene devredebileceği tespitinde bulunularak EÜAŞ'nin hizmet alım usulünde muvazaalı alt işverenlikten bahsedilemeyeceği gerekçesiyle 12/11/2014 tarihinde kararın bozulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Yargıtay Hukuk Dairesinin bozma kararı üzerine Z.K. tarafından açılan davanın yargılamasına Kütahya İş Mahkemesi tarafından devam edilmiş, Kütahya İş Mahkemesi bozma ilamına uyarak davanın reddine karar vermiştir. Başvurucu, Kütahya İş Mahkemesinin aynı mahiyette 250'den fazla dava hakkında Yargıtay Hukuk Dairesinin bozma ilamına karşı direnme kararı verdiğini, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) direnme kararı üzerine yaptığı incelemede 30/9/2015 tarihli kararı ile davalı şirket ile alt işveren arasındaki hizmet alım sözleşmesinin muvazaalı olduğuna karar verdiğini, davacıların asıl işveren olan şirketin işçisi olduğu sonucuna ulaşarak direnme kararını yerinde bulduğunu, Yargıtay Hukuk Dairesinin bu dosyalar yönünden onama kararı verdiğini belirterek kararı temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 16/3/2016 tarihli kararı ile, HGK tarafından 30/9/2015 tarihli karar ile muvazaanın kabulüne karar verilmiş ise de davalı lehine usulü müktesep hak oluştuğundan bahisle Z.K.nin temyiz isteminin reddine ve kararın onanmasına kesin olarak karar vermiştir. Z.K. aynı işyerinde kendisi ile benzer koşullarda çalışan çok sayıda işçinin HGK kararı uyarınca davasının kabul edildiğini, Yargıtay Hukuk Dairesinin önceki içtihatlarından ayrılması sebebi ile davasının ret kararı ile sonuçlandığını bu durumunAnayasa'nın , ve maddelerine aykırılık teşkil ettiğini belirterek 12/7/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Z.K.nın 12/7/2016 tarihli bireysel başvurusu konu yönünden irtibatlı bulunması sebebi ile 2016/13034 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiştir. Z.K. 3/4/2017 tarihinde vefat etmiştir. 2016/13034 numaralı bireysel başvuru dosyası hakkında 25/12/2018 tarihinde ilgili başvurunun birleştiği Fehmi Arı ve diğerleri kararı verilmiş olup, 172 başvurucu yönünden adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiştir (B. No: 2016/13034, 25/12/2018). Bununla birlikte aynı kararda başvurucuların mirasçısı Z.K. hakkında ise Z.K.nın bireysel başvurudan sonra 3/4/2017 tarihinde öldüğü ve mirasçılarının makul bir süre içerisinde başvuruya devam etme iradelerini ortaya koymadıkları belirtilerek düşme kararı verilmiştir. 25/12/2018 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı 9/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 3/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/10185
Başvuru, murisleri tarafından yapılan bireysel başvuru hakkında düşme kararı verilmesi sebebi ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, mahkeme kararlarının uygulanmaması ve kararları uygulamayan kamu görevlileri hakkında yapılan suç duyurusunun sonuçsuz kalması gerekçeleriyle adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/12/2013 tarihinde İzmir Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 27/10/2015 tarihinde, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 27/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı 16/11/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 29/12/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 26/1/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 8/2/2016 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul ili Fatih ilçesi Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Sulukule) yenileme alanına yönelik olarak Fatih Belediyesince hazırlanan Yenileme Avan Projesinin uygun bulunmasına ilişkinİstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma BölgeKurulunun 2/11/2007 tarihli ve 20 sayılı kararı ileFatih Belediye Meclisinin bu kararın uygulanmasına ilişkin 7/12/2007 tarihli ve 156 sayılı kararının iptali istemiyle dava açmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi 27/4/2012 tarihli ve E.2009/719, K.2012/789 sayılı kararıyla İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 20 sayılı kararının TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından açılan ve Mahkemenin 2009/758 esasına kayıtlı davada verilen 26/4/2012 tarihli ve K.2012/783 sayılı kararıyla iptal edildiği gerekçesiyle davanın bu kısmı hakkında karar verilmesine yer olmadığına, bu işlem dayanak alınarak tesis edilen Fatih Belediye Meclisinin dava konusu kararının ise dayanağının kalmadığı gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Dava konusu İstanbul İli, Fatih İlçesi, Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Sulukule) Yenileme Alanına yönelik hazırlanan Yenileme Avan Projesinin uygun bulunmasına ilişkin İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarihli ve 20 sayılı kararı ileavan projesinin dayanak alındığı 5366 Sayılı Kanunun Anayasaya aykırı hükümler içerdiği, söz konusu Kanunda korumaya ilişkin hükümler bulunmadığı gibi bunun aksine yönelik düzenlemeler bulunduğu, söz konusu projeninbu bölgenin Kentsel ve Tarihi Sit olarak belirlenmesine yönelik alınan Koruma Kurulu kararlarına ve yürürlükte olan imar planları ile şehircilik ilkelerineaykırı düzenlemeler içerdiği iddialarıyla iptali istemiyle TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından Mahkememizin 2009/758 esasına kayden açılan davada yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda; "yenileme avan projesinin uygun bulunmasına ilişkin dava konusu koruma kurulu kararının bölgenin özellikleri de göz önüne alındığında5366 Sayılı Kanunda öngürülen amaçların gerçekleştirilmesine hizmet edebilecek nitelikte ve kamu yararına uygun olmadığı sonucuna varıldığı" belirtilerek 2012 gün ve 2012/783 sayılı karar ile dava konusu İstanbul İli, Fatih İlçesi, Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Sulukule) Yenileme Alanına yönelik hazırlanan Yenileme Avan Projesinin uygun bulunmasına ilişkin İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarihli ve 20 sayılı kararı ileavan projesinin iptaline karar verildiği anlaşılmakla bu davanın İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarih ve 20 sayılı kararının iptali istemine yönelik kısmı hakkında karar verilmesine yer bulunmamaktadır.Öte yandan, İdare Hukuku ilkelerine göre idari planlar hukuken geçerli meşru bir nedene dayanmak zorundadır. Şayet idari planın dayanağı durumundaki işlemin hukuka aykırılığı bir mahkeme kararı ile ortaya konulmuş ise artık idari işlemin kendisi de hukuken sakat nitelikte bir işlem durumuna düşmüş olacaktır.Bu bakımdan, diğer dava konusu İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarih ve 20 sayılı kararının uygulanmasına ilişkin davalı belediyenin 2007 tarih ve 156 sayılı meclis kararının dayanağı olan İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarih ve 20 sayılı kararının Mahkememizin 2012 gün ve 2012/783 sayılı kararı ile iptaline kararverildiğinin anlaşılması karşısında hukuken dayanaksız kalan dava konusu Fatih Belediye Meclisinin 2007 tarih ve 156 sayılı kararındada hukuka ve mevzuata uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.Açıklanan nedenlerle; dava konusu İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarih ve 20 sayılı kararının uygulanmasına ilişkin davalı belediyenin 2007 tarih ve 156 sayılı meclis kararına yönelik işlemin iptaline, İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 2007 tarih ve 20 sayılı kararına ilişkin kısmı hakkında karar verilmesine yer olmadığına..." Başvurucu; İstanbul İdare Mahkemesinin iptal kararlarına rağmen bu kararların uygulanmadığını, 11/6/2012 tarihinde bu kararların tebliğine rağmen uyuşmazlığa konu alanda yürütüleninşaatçalışmalarına devam edilerek hak sahiplerinin belirlenmesi için kura çekildiğini belirterek yargı kararını uygulamadıklarını iddia ettiği kamu görevlileri hakkında şikâyette bulunmuştur. İçişleri Bakanlığı 6/3/2013 tarihli ve 2013/103 sayılı kararıyla "...alandaki konutlarda herhangi bir yerleşim ve sosyal ve ticari faaliyetinbulunmadığı ve temyiz neticesinin beklendiği" tespitiyle Danıştay İkinci Dairesinin konuyla ilgili içtihadına yer vermek ve 12/1/20011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesi hükmüne atıf yapmak suretiyle taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararların kesinleşmedikçe yerine getirilemeceği görüşüyle şüpheliler tarafından gerçekleştirilmiş, cezai sorumluluğu gerektiren herhangi bir eylem bulunmadığı gerekçesiyle 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca "soruşturma izni verilmemesi"ne karar verilmiştir. Karara yapılan itiraz üzerine Danıştay Birinci Dairesi 8/10/2013 tarihli, E.2013/1074, K.2013/1237 sayılı kararıyla "...iptal kararlarında belirtilen eksikliğin kararlardan önce yerine getirildiği", İstanbul İdare Mahkemesinin26/4/2012 tarihli ve E.2009/758, K.2012/783 sayılıiptal kararının uygulanmadığı iddiası ile ilgili olarak ilgililer hakkında "şikayetin işleme konulmaması" kararına karşı yapılan itirazın da Dairelerinin 2/7/2013 tarihli ve E.2013/820, K.2013/960 sayılı kararıylareddolunduğunun anlaşıldığı gerekçeleriyle itirazın reddine karar vermiştir. Karar 13/11/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bunun yanındaİstanbul İdare Mahkemesi 27/4/2012 tarihli ve E.2009/719, K.2012/789 sayılı kararının temyiz edilmesi üzerine Danıştay Ondördüncü Dairesinin 26/2/2015 tarihli ve E.2013/5709, K.2015/1444 sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesi kararı onanmış, 20/1/2016 tarihli ve E.2015/9144, K.2016/97 sayılı kararı ile de karar düzeltme istemi reddedilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesinin E.2009/758 ve 2009/719 esasına kayıtlı davalar hakkında verilen kararlar üzerine hazırlanan ve Fatih Hatice Sultan ve Neslişah Sultan (Sulukule) Mahallelerine ilişkin olarak avan projelerin uygun bulunmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Numaralı Yenileme Alanları Kurulunun 27/7/2012 tarihli ve 51 sayılı kararı ile anılan kararın kabulüne ilişkin Fatih Belediye Meclisinin 10/8/2012 tarihli ve 2012/60 sayılı kararının iptali istemiyle başvurucu tarafından dava açılmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi 18/9/2015 tarihli ve E.2014/294, K:2015/1641 sayılı kararıyla, dava konusu işlemin avan projenin genel olarak uygun bulunmasına ilişkin kısmı açısından davanın reddine, 120 ada 21 parselde bulunan tescilli eserin yerinde korunmamasına ilişkin kısmının iptaline karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Dava dosyası ile Mahkememiz'in E:2012/1863 sayılı dosyasının incelenmesiyledava konusu avan projenin uygun bulunmasına dair 2012 tarihli, 51 sayılı Koruma Kurulu Kararının projenin genel itibariyle uygun bulunmasına ilişkin kısmı açısından yapılan değerlendirmede; anılan bilirkişi raporunda, proje öncesinde, alan içindeki konut binalarınnıngenişliği ve yüksekliği, sokakların genişliği, uzunluğu, kısalığı, çıkmaz sokakların bulunması, konut ve avlu(boşluk) ilişkilerinin bölgenin sosyal ve kültürel özellliğinin bir parçası olduğu ancak daha geniş ve yüksek konutlar ile sokaklar yapılarak ve araçlı ulaşıma ön plana çıkarılarak bölgenin karakteristik özelliğinin bozulduğu ileri sürülmekte ise de, 5366 Sayılı Kanun'un maddesinde belirtilen amaçlardan birinin de bölgenin gelişimine uygun olarak yeniden inşa ve restore edilerek, bu bölgelerde konut, ticaret, kültür, turizm ve sosyal donatı alanları oluşturulması, tabiî afet risklerine karşı tedbirler alınması olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu kapsamda, sokak doğrularının yeniden düzenlenerek çıkmaz sokakların ortadan kaldırıldığı, tabii afet tehlikesi karşısında araç giriş çıkış güvenliğinin sağlandığı, insan hayatı için daha yaşanabilir bir çevre oluşturulduğu kanaatine varılarak işlemin bu kısmında hukuka aykırılık görülmemiştir. Dava konusu avan projenin uygun bulunmasına dair korumu kurulu kararının 120 Ada, 21 Parselde yerinde olmayan tescilli kültür varlığı yapının, 117 Ada, 45, 46 parsellerde rekontrüksiyonun yapılmasının 05/11/1999 tarihli ve 660 sayılı ilke kararı kapsamında uygun olduğuna, 117 adaya ilişkin onaylı uygulama projesinde, 45, 46 parseller üzerinde yer alan C4 tipi bloğun 120 Ada, 19 parselde inşa edilmesinde sakınca olmadığına dair kısmı açısından yapılan değerlendirmede ise, 120 Ada, 21 Parselde bulunan tescilli eserin Mahkeme kararıyla iptal edilen önceki avan projede yerinde korunması gerektiği yolunda karar oluşturulmasına rağmen dava konusu projede yerinde korunmayarak başka bir parsele aktarılmasında hukuka uyarlık bulunmamıştır. Kaldı ki, önceden var olmakla birlikte herhangi bir nedenle yok olan tescil şartlarını haiz bir eserin ihya edilmesi amaçlanıyorsa, kural olarak yine eski yerinde ihyası asıl olup zorunlu bir neden olmadıkça bu kuralın bertaraf edilmesi düşünülemez. Oysa dava konusu kararda tescilli eserin bulunduğu yere yeni tip konut yapılmasının zorunlu gerekçelerinin ortaya konulamadığı, nitekim bilirkişi raporunda da tescilli eserine yerinde korunmasının mümkün olduğu belirtildiğinden dava konusu işlemde bu yönüyle dehukuka uyarlık bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Açıklanan nedenlerle; dava konusu işlemin avan projenin genel olarak uygun bulunmasana ilişkin kısmı açısından davanın REDDİNE, 120 Ada, 21 parselde bulunan tescilli eserin yerinde korunmamasına ilişkin kısmın İPTALİNE," Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulmuş olup başvuru hakkında hâlen bir karar verilmiş değildir. Diğer taraftan başvurucu tarafından, İstanbul Fatih ilçesi 462 pafta 2484 ada57 parsel sayılı taşınmazları kapsayan alanın Bakanlar Kurulu kararı ile Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri (Sulukule) Kentsel Yenileme Alanı ilan edilen bölgenin ıslahı ve yenilenerek yaşatılması amacıyla onaylanan avan projenin Mahkemece iptal edilmesine rağmen yıkımların durdurulmadığından bahisle uğradığını iddia etiği 000TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte tazminine karar verilmesini istemiştir. Başvurcu dava dilekçesinde, avan projeyi onaylayan İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunun 2/11/2007 tarihli ve 20 sayılı kararı ile bu kararın uygulanmasına yönelik Fatih Belediyesinin 7/12/2007 tarihli ve 156 sayılı kararının İstanbul İdare Mahkemesinin 2009/758 ve 2009/719 esasına kayıtlı davalarda verdiği kararlarıyla iptal edilmiş olmasına rağmen iptal kararı doğrultusunda yeni işlem tesis edilmediğini, İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunun 25/07/2012 tarihli ve 51 sayılı kararı ile yeni bir avan projenin varlığından söz edilmekte ise de bu projenin Mahkeme kararı dikkate alınarak hazırlanmadığını belirtmiştir. Mahkeme kararlarının uygulanmadığından bahisle açılan tazminat davasına ilişkin olarak İstanbul İdare Mahkemesi 30/6/2015 tarihli ve E.2013/1541, K.2015/1406 sayılı kararıyla davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Uyuşmazlıkta; 2006 tarih ve 2006/10299 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yenileme alanı ilan edilen ve yine2006 tarih, 2006/11296 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla acele kamulaştırılan taşınmazlar maliki davacı tarafından taşınmazlarla mülkiyet ilişkisi kalmasa da mahallede kiracı olarak ikamete devam ettiğini iddia eden davacı tarafından İstanbul İdare Mahkemesi'nin 2012 tarih, E:2009/758 ve K:2012/783 sayılı kararıyla iptal edilen yenileme alanı avan projesinin uygulanmaya devam edildiği iddia edilmiş ise de, dosya kapsamı belgelerden 2007 tarihli ve 20 sayılı kararla uygun bulunan avan projenin Mahkemece iptalinden sonra,İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nca uygun bulunan 2012 tarih ve 51 sayılı avan projenin Fatih Belediye Meclisi'nin 2012 tarih ve 2012/60 sayılı kararıyla onaylandığı ve davacının bu işlemin iptali istemiyle açılan davanın derdest olduğu söz konusu 51 nolu avan proje kapsamında işlemlere devam edildiği anlaşılmakla, 2577 sayılı Kanunun maddesi kapsamında "Mahkeme kararının uygulanmaması" gerekçesiyle tazminata hükmedilebilmesi içiniddia olunan zararla fiilarasındaki illiyet bağı ortadan kalktığından davacının dava konusu tazminat taleplerinin reddine karar vermek gerekmiştir." Başvurucu tarafından karar temyiz edilmiş olup başvuru hakkında hâlen bir karar verilmiş değildir.B. İlgili Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez..." 4483 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: "Soruşturma izni verilmesine ilişkin karara karşı hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisi; soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı ise Cumhuriyet başsavcılığı veya şikâyetçi itiraz yoluna gidebilir. İtiraz süresi, yetkili merciin kararının tebliğinden itibaren on gündür. İtiraza, 3 üncü maddenin (e), (f), g (Cumhurbaşkanınca verilen izin hariç) ve (h) bentlerinde sayılanlar için Danıştay İkinci Dairesi, diğerleri için yetkili merciin yargı çevresinde bulunduğu bölge idare mahkemesi bakar. İtirazlar, öncelikle incelenir ve en geç üç ay içinde karara bağlanır. Verilen kararlar kesindir."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9039
Başvuru, mahkeme kararlarının uygulanmaması ve kararları uygulamayan kamu görevlileri hakkında yapılan suç duyurusunun sonuçsuz kalması gerekçeleriyle adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; sokağa çıkma yasağı nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, bu dönemde yaşanan çatışmalar ve yürütülen operasyonlar nedeniyle yaşam hakkının ve sokağa çıkma yasağı kapsamında uygulanan kısıtlamalar nedeniyle de özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile haberleşme hürriyeti ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 9/9/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Birinci Bölüm tarafından niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Açıklamalar Kısa adı PKK olan Kürdistan İşçi Partisinin terör örgütü olduğu ulusal ve uluslararası makamlar tarafından kabul edilmiş tartışmasız bir olgudur. Anılan örgütün gerçekleştirdiği terörist şiddet; bölücü amaçları dolayısıyla anayasal düzene, millî güvenliğe, kamu düzenine, kişilerin can ve mal emniyetine yönelik ağır tehdit oluşturmaktadır. Bu yönüyle ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan PKK kaynaklı terör, onlarca yıldır Türkiye'nin en hayati sorunu hâline gelmiştir (Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 7-18). Kamuoyunda demokratik açılım süreci, çözüm süreci, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi gibi farklı isimlerle ifade edilen süreç içinde 2012 yılının son döneminden itibaren PKK tarafından gerçekleştirilen terör saldırıları önemli ölçüde azalmıştır. Ancak Suriye'de son yıllarda yaşanan iç savaşın Türkiye'nin güvenliği üzerinde etkileri olmuş, PKK ve DAEŞ kaynaklı terör olayları yeniden artmaya başlamıştır. Kamuoyunda 6-7 Ekim olayları ve hendek olayları olarak bilinen terör eylemleri bunların başında gelmektedir (Gülser Yıldırım (2), §§ 19-30). Türkiye 2015 yılı Haziran ayından itibaren yeniden yoğun bir şekilde terör saldırılarına maruz kalmıştır. Bu kapsamda PKK tarafından Şırnak'ın merkezi ile Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde, Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde, Diyarbakır'ın Silvan, Sur ve Bağlar ilçelerinde, Mardin'in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçelerinde, Muş'un Varto ilçesinde cadde ve sokaklara hendekler kazılıp barikatlar kurularak, bu barikatlara bomba ve patlayıcılar yerleştirilerek teröristler tarafından bu yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çok sayıda terörist, halkın bu yerlere giriş ve çıkışını engellemek istemiştir. Güvenlik güçleri, hendeklerin kapatılması ve barikatların kaldırılması suretiyle yaşamın normale dönmesini sağlamak amacıyla operasyonlar yapmış; teröristlerle çatışmaya girmiştir. Aylarca devam eden bu operasyon ve çatışmalar sırasında yaklaşık iki yüz güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş, tonlarca bomba ve patlayıcı imha edilmiştir (Figen Yüksekdağ Şenoğlu, B. No: 2016/25187, 4/4/2018, § 18).B. Bireysel Başvuruya Konu Olaylar Şırnak Valiliğince 4/9/2015 tarihinde 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun maddesi uyarınca hendek olayları kapsamında oluşan durum sebebiyle Cizre'de 24 saat sokağa çıkma yasağı uygulanmasına karar verilmiştir. Valiliğin 4/9/2015 tarihinde resmî internet sitesinde yaptığı duyuru şöyledir:"Bölücü terör örgütü mensuplarının yakalanması, halkımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması için 5442 sayılı İl İdaresi Kanun'un 11/C maddesi gereğince ilimiz Cizre ilçesinde 4 Eylül 2015 günü saat 00'den geçerli olmak üzere ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir." Cizre'de yaşayan başvurucular 5442 sayılı Kanun'un valiye sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi vermediğini, Valiliğin yetkisi dışında hareket ettiğini iddia ederek söz konusu sokağa çıkma yasağının yürütmesinin durdurulması ve iptal edilmesi talebiyle Mardin İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) 7/9/2015 tarihinde dava açmıştır. Başvurucular diğer yandan 9/9/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş, başvuruda tedbir yoluyla sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını da talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi 11/9/2015 tarihinde başvurucuların tedbir talebinin reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu kararında Şırnak Valiliğinin 5442 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca Cizre ilçesinde terör örgütü mensuplarının yakalanmasını ve terör olayları nedeniyle halkın can ve mal güvenliğinin sağlanmasını gerekçe göstererek sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini, Valiliğin anılan gerekçelerle kamu düzenini, halkın can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla sokağa çıkma yasağı ilan etmesinin temelsiz olmadığını değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi kararında ayrıca başvurucuların kendi can ve mal güvenliklerinin korunması için alınan sokağa çıkma yasağı kararından derhâl müdahale edilmesini gerektirecek şekilde etkilendiklerine, alınan karara uygun hareket etmelerine rağmen kamu makamlarının eylemleri nedeniyle yaşamlarının risk altına girdiğine dair somut herhangi bir bilgi ve belge sunmadıklarını, başvurucuların yaşam haklarının risk altında olmasını sivil kişilerin ilçede meydana geldiğini iddia ettikleri ölümlerine dayandırdıklarını fakat bu hususta genel olarak sosyal ve yazılı medyadaki paylaşımlara atıf yapmakla yetindiklerini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak başvuruculara yönelik derhâl tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehlike bulunduğunun dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden anlaşılamadığını değerlendirerek koşulları oluşmayan tedbir talebinin reddine karar vermiştir. Cizre'de uygulanan -bireysel başvuruya konu- sokağa çıkma yasağı 12/9/2015 tarihinde saat 00 itibarıyla sona ermiştir. İçişleri Bakanlığının verilerine göre Cizre'nin Sur, Nur, Cudi, Yafes Mahallelerinde PKK terör örgütü mensuplarınca kurulan barikat ile hendeklerin temizlenmesi ve terör örgütleri mensuplarının yakalanması amacıyla 4/9/2015 tarihinde Şırnak Valiliğinin sokağa çıkma yasağı ile başlatılan operasyon 12/9/2015 tarihinde tamamlanmıştır. Operasyon sırasında Sur Mahallesi'nde 19 hendek, 49 siper ve barikat, 25 mayınlı tuzak; Nur Mahallesi'nde 16 hendek, 42 siper ve barikat, 40 mayınlı tuzak; Cudi Mahallesi'nde 23 hendek, 46 siper ve barikat, 49 mayınlı tuzak; Yafes Mahallesi'nde 8 hendek, 29 siper ve barikat, 32 mayınlı tuzak tespit edilmiştir. Diğer taraftan İdare Mahkemesi 9/10/2015 tarihinde yürütmenin durdurulması talebinin reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"2577 sayılı İdarî Yargılama Usûlü Kanunu'nun maddesinin fıkrasında, 'Danıştay veya idarî mahkemeler, idarî işlemin uygulanması hâlinde telâfisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idarî işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. Yürütmenin durdurulması kararlarında idarî işlemin hangi gerekçelerle hukuka açıkça aykırı olduğu ve işlemin uygulanması hâlinde doğacak telâfisi güç veya imkânsız zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur. Sadece ilgili kanun hükmünün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı verilemez.' hükmüne yer verilmiştir.Dosyanın incelenmesinden; olayda, yukarıda anılan Kanun hükmünde öngörülen 'idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması' şartının gerçekleşmediği anlaşıldığından, yürütmenin durdurulması isteminin reddine ... [karar verildi.]" Anılan kararda, tebliği izleyen günden itibaren yedi gün içinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesine, yürütmenin durdurulması talebinin reddi kararına karşı itiraz yolunun açık olduğu belirtilmiştir. UYAP'ta yer alan kayıt ve belgelerden söz konusu kararın 19/10/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Buna karşılık başvurucular karara karşı itiraz yoluna gittiklerine dair Anayasa Mahkemesine bir bilgi sunmamıştır. Ayrıca UYAP üzerinden yapılan incelemede de başvurucuların söz konusu karara karşı itiraz yoluna başvurduğuna ilişkin bir bilgi ve belgeye rastlanmamıştır. İdare Mahkemesi 19/10/2016 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"...T. Anayasasının 'Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması' başlıklı maddesinde; 'Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.' hükmü yer almaktadır.Öte yandan, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun maddesinde; 'İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır. İllerde genel idare teşkilatı il, ilçe ve bucak bölümlerine uygun olarak düzenlenir. Belli kamu hizmetlerinin görülmesi amacı ile, birden çok ili içine alan çevrede, bu hizmetler için yetki genişliğine sahip kuruluşlar meydana getirilebilir.' hükmünün yer aldığı maddesinde ise; 'İl genel idaresinin başı ve mercii validir. Bakanlıkların kuruluş kanunlarına göre illerde lüzumu kadar teşkilat bulunur. Bu teşkilatın her birinin başında bulunanlar il idare şube başkanlarıdır. Bunların emri altında çalışanlar ilin ikinci derecede memurlarıdır. Bu teşkilat valinin emri altındadır.' hükümün düzenleme altına alındığı maddesinin C fıkrasında ise; 'İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır.' hükmünün düzenleme altına alındığı görülmektedir.Dava dosyasının incelenmesinden; davacılar tarafından, Şırnak İli, Cizre İlçesi'nin tamamında ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine ilişkin Şırnak Valiliği'nin 4/9/2015 tarih ve 3 sayılı işleminin iptali istemiyle görülmekte olan iş bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır.Bakılan davada; Şırnak İli Cizre ilçesi merkezinde kamu düzeninin sağlanması, bölgede faaliyet gösteren PKK/KCK terör örgütü mensuplarının etkisiz hale getirilmesi, tuzaklanmış ve patlayıcı maddeler yerleştirilmiş olan hendek ve barikatların kaldırılarak Cizre ilçesinde yaşayan vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla Şırnak Valiliği tarafından 4/9/2015 günü saat 00'dan itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, sokağa çıkma yasağının bölücü terör örgütü mensuplarının yakalanması ve bu esnada ilçede yaşayan vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğinin herhangi bir şekilde zarar görmemesi için tesis edildiği, sokağa çıkma yasağının başladığı 4/9/2015 günü saat 00 itibari ile yasağın devam ettiği süre boyunca Valiliğin web sayfasında konuya ilişkin basın duyuruları yapılarak, kamuoyunun bu sürede bilgi edinmesinin sağlandığı, sokağa çıkma yasağının devam ettiği zaman zarfında ilçede yaşayan vatandaşların huzur ve güvenliğini tehdit eden, etrafa sivil, asker, polis demeksizin pervasızca, roket, patlayıcı madde ve uzun namlulu silahlarla saldıran bölücü terör örgütün mensuplarının yakalanması ve vatandaşlarımızın günlük hayatlarını devam ettirmelerine engel olan patlayıcı maddeler ve mayın düzenekleri yerleştirilerek oluşturulmuş hendek ve barikatları bertaraf etmek amacıyla güvenlik kuvvetlerinin hukuk düzeni içerisinde vatandaşlara zarar gelmemesi için gerekli dikkat ve özen gösterdiği, sokağa çıkma yasağının devamı sürecinde; ilçede yaşayan vatandaşların başta sağlık olmak üzere, gıda ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirler alındığı, ilçeden geçen İpek Yolu'nda araçları ile seyir halinde olan sivil vatandaşlara bölücü terör örgütü mensupları tarafından uzun namlulu silahlarla ateş açılması neticesinde, saldırı sonrasında araçlarda maddi hasarlar meydana geldiği ve yolda kalan araçlar yüzünden yolun trafiğe kapatıldığı, Cizre Devlet Hastanesi'ne 2252 hasta müracatı olduğu ve tedavileri ile ilgili işlemler gerçekleştirildiği, temel ihtiyaçların karşılanabilmesi için yeteri kadar market, fırın ve eczanenin açık tutulması sağlandığı ve buralara ulaşılabilmesi için uygun ortam oluşturulduğu, operasyonlar sırasında terör örgütü mensupları tarafından açılan ateş sonucu 20 adet elektrik trafosu hasar gördüğü; söz konusu hasarlardan doğan arızaların giderilmesi amacıyla görevlilerin güvenlikleri sağlanarak gerekli çalışmalar yapıldığı, genel itibari ile ilçe dahilinde elektrik sıkıntısı yaşanmadığı, 112 Acil Çağrı Merkezi'ne 251 acil vaka çağrısı geldiği, bu çağrılardan 68'ine, teröristlerin ambulanslara ateş etmesi, kurmuş oldukları bomba tuzaklı barikat ve hendekler sebebiyle ulaşılamadığı, operasyonlar esnasında yaralanan güvenlik personelinin tahliyesi aşamasında kurtarma yapan ekiplere yoğun şekilde el bombalı ve silahlı saldırı düzenlendiğinin belirtildiği davalı idarenin savunma dilekçesinden anlaşılmakta olup, mahkememizin 1/6/2016 tarihli ara kararıyla davalı idareden; Sokağa çıkma yasağıyla ilgi olarak ilgililerin sağlık, gıda ve benzeri ihtiyaçlarının karşılandığına ilişkin bilgi ve belgelerin gönderilmesinin istenildiği, bu kapsamda gönderilen bilgi ve belgelerin incelenmesinden; sokağa çıkma yasağı boyunca eczanelerin nöbetçi bırakıldığı, sokağa çıkma yasağı boyunca 100 gıda paketinin dağıtıldığı, belediye hizmetlerinin eksiksiz yerine getirilebilmesi amacıyla da kaymakamlık aracılığıyla belediye hizmetlerinin sağlanmasının 9/9/2015 tarihli yazıyla istenildiği, ambulans ve itfaiye servisinin aktif halde tutularak, sokağa çıkma yasağı boyunca 110 kişinin hastaneye nakil edildiği, 2 kişinin yerinde müdahale edildiği, 3 kişinin evlerine nakledildiği, 43 kişinin hastaneler arası naklinin sağlandığı anlaşılmaktadır.Öte yandan, 4/9/2015 günü saat 00'dan itibaren ilan edilen sokağa çıkma yasağının 12/9/2015 tarihinde saat 00'dan itibaren kaldırıldığı görülmektedir.Bu durumda, dava konusu işlemin Şırnak ili Cizre ilçesi merkezinde kamu düzeninin sağlanması, bölgede faaliyet gösteren PKK/KCK terör örgütü mensuplarının etkisiz hale getirilmesi, tuzaklanmış ve patlayıcı maddeler yerleştirilmiş olan hendek ve barikatların kaldırılarak Cizre ilçesinde yaşayan vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla ilan edildiği ve sokağa çıkma yasağının devam ettiği süre boyunca ilgililerin temel ihtiyaçlarının karşılandığı anlaşıldığından tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.Diğer yandan, davacı vekili tarafından sokağa çıkma yasağının süresiz ilan edilmesi nedeniyle de hukuka aykırı olduğu ifade edilmişse de, sokağa çıkma yasağının nedeni olarak PKK/KCK terör örgütü mensuplarının etkisiz hale getirilmesi, tuzaklanmış ve patlayıcı maddeler yerleştirilmiş olan hendek ve barikatların kaldırılmasının amaçlandığı, bu durumda sokağa çıkma yasağının süresinin belirtilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmakta olup, davacı vekilinin bu iddiasına itibar edilmemiştir. Açıklanan nedenlerle, davanın reddine ... [karar verilmiştir.]" Kararda hükme karşı istinaf kanun yolunun açık olduğu belirtilmiş ve karar 7/12/2016 tarihinde başvurucuların vekiline tebliğ edilmiştir. Buna karşılık karara karşı yasal süresi içinde taraflarca kanun yoluna başvurulmadığından 10/1/2017 tarihinde karar kesinleşmiştir. Başvurucu Ömer Elçi'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yaptığı Başvuru Süreci Başvurucu Ömer Elçi 29/12/2015 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştur. Başvurucu bu başvurusunda sokağa çıkma yasağının sonucunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) , , ve maddeleri kapsamında korunan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucunun somut başvuruya konu olan 4/9/2015 ile 12/9/2015 tarihleri arasında uygulanan sokağa çıkma yasağı haricinde 14/12/2015 tarihinde uygulanan sokağa çıkma yasağından şikâyetçi olduğu anlaşılmaktadır. Başvurucunun yaptığı bu başvuru, farklı kişilerce yapılan sekiz başvuruyla birleştirilmiştir. AİHM 6/12/2016 tarihinde kısmi kabul edilebilirlik kararı ile aralarında başvurucu Ömer Elçi tarafından yapılan başvuru da olan dokuz başvurunun Sözleşme'nin ve maddeleri kapsamındaki şikâyetler yönünden Hükûmete bildirilmesine, başvurucunun Sözleşme'nin ve maddeleri altında ileri sürdüğü şikâyetlerin ise tazminat yolu açık olduğu belirtilerek mevcut iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. AİHM, Sözleşme'nin ve maddeleri kapsamındaki şikâyetler yönünden ise nihai kararını 29/1/2019 tarihinde vermiştir. AİHM, anılan şikâyetler yönünden başta Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru yolu olmak üzere etkili iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bununla birlikte kararda 14/12/2015 tarihli sokağa çıkma yasağı yanında 4/9/2015 ile 12/9/2015 tarihleri arasındaki sokağa çıkma yasağı yönünden de değerlendirmelerde bulunulmuştur. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "... Mahkeme, madde kapsamındaki şikâyetler hususunda, başvuranın, hâlihazırda, hem Mardin İdare Mahkemesi hem de Anayasa Mahkemesi önünde sokağa çıkma yasaklarının yasal dayanağının olmamasından şikâyetçi olduğuna ve söz konusu mahkemelerin hiçbirinin başvuranın şikâyetlerini kabul etmediğine dair iddialarını kaydetmektedir. Başvuran, kendisinden, bu koşullar altında, aynı şikâyetlerle ilgili olarak söz konusu mahkemeler önüne yeni başvurular getirmesinin beklenemeyeceğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın iddialarına katılamamaktadır. Mahkeme, ilk olarak, Mardin İdare Mahkemesinin Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağıyla bağlantılı olarak başvuranın tedbir talebini reddetmesine ve daha sonra 19 Ekim 2016 tarihinde söz konusu idari eylemin hukuka uygun olduğunu kabul etmesine karşın, başvuranın hiçbir zaman bu karara itiraz etmediğini ve böylece, temyiz mahkemesinin, şikâyetine ilişkin karar vermesini önlediğini kaydetmektedir. Mahkeme, ikinci olarak, Anayasa Mahkemesinin henüz sokağa çıkma yasaklarının hukuka uygunluğu konusunda karar vermediğini kaydetmektedir: Anayasa Mahkemesi, 11 Eylül 2015 tarihli ara kararında, sokağa çıkma yasağı uygulama kararının, kamu düzenini sağlamak ve insanların hayatlarını ve mülkünü korumak amacıyla alınması nedeniyle 'dayanaksız' olduğunun söylenemeyeceğine karar vermiştir (bk. yukarıda paragraf). Ancak, sokağa çıkma yasağının iç hukukta geçerli bir dayanağının olup olmadığı konusu, davanın esasının incelenmesi kapsamında Anayasa Mahkemesi tarafından halen ele alınmamıştır. Mahkeme, bu bakımdan, tedbir talebine ilişkin bir karar olarak 11 Eylül 2015 tarihli kararın sınırlı kapsamını ve amacını yinelemektedir ve söz konusu kararın, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın madde kapsamındaki şikâyetin esasına ilişkin değerlendirmesine halel getirdiği şeklinde düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır. Mahkeme, ayrıca, açık bir şekilde faydasız olmayan belirli bir hukuk yolunun başarı ihtimali hakkındaki şüphelerin, tek başına, söz konusu hukuk yolundan faydalanmamanın geçerli bir nedeni olmadığını yinelemektedir (bk., Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye, 16/9/1996, § 71). Nitekim Mahkeme, Anayasa Mahkemesine Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağının yasal dayanaktan yoksun olmasına itiraz edilen bir başvurunun daha önce yapılması nedeniyle, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra aynı şikâyeti tekrar sunmanın her iki sokağa çıkma yasağı aynı kanun temelinde uygulandığından gerek olmadığına ve Anayasa Mahkemesinin Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı hakkındaki kararının da Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağına uygulanacağına dair bir iddiada bulunulabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bakış açısını izlemek, başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmediği gerçeğini değiştirmemektedir. Mahkeme, bu bağlamda, 9 Eylül 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun, halen söz konusu mahkeme önünde derdest olduğunu ve yukarıda belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin henüz başvuranın madde kapsamındaki şikâyetinin esasına ilişkin kararını vermediğini kaydetmektedir. Söz konusu hüküm kapsamındaki şikayet, bu nedenle, bu aşamada vaktinden önce yapılmıştır (bk., gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, Mustafa Avcı/Türkiye, B.No. 39322/12, § 79, 23/5/2017). Mahkeme, bu bağlamda, Türkiye’de mevcut olan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru usulünün, ilke olarak, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlüklerin ihlallerine yönelik etkili bir hukuk yolu sağladığına ve bu nedenle, denenmesi gereken bir yol olduğuna dair birçok davadaki tespitine atıfta bulunmaktadır (bk., örneğin, Uzun, yukarıda anılan, §§ 67 ve 69-70; Koçintar/Türkiye [k.k.], B.No: 77429/12, §§ 34-46, 1 Temmuz 2014; ve Mustafa Avcı, yukarıda anılan, §§ 71-80). Mahkeme, söz konusu davanın hâlihazırda üç yıldan fazla süredir Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunun farkındadır. Mahkeme, ayrıca, ilke olarak etkili olan bir hukuk yolunun, yargılamaların aşırı uzaması sonucunda 35 § 1 maddesi kapsamında uygulamada etkililiğini yitirebileceğinin farkındadır (bk., örneğin, Story ve Diğerleri/Malta, B.No: 56854/13 ve diğer 2’si, §§ 82-85,29 Ekim 2015). Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın davasındaki yargılamaların uzunluğunun bu hukuk yolunu, mevcut koşullarda, en azından şimdilik etkisiz hale getirdiğini düşünmemektedir ve başvuranın iddia edildiği gibi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının, Anayasa Mahkemesine başvuru yaptıktan kısa bir süre sonra sona erdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyet bakımından Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkililiğini doğruladığı Mustafa Avcı (yukarıda anılan, §§ 79-80) davasındaki kararına da atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu davadaki yargılamalar, yaklaşık üç yıl iki ay boyunca Anayasa Mahkemesi önünde devam etmiştir. Mahkeme, yukarıda açıklanan gerekçelerle, başvuranın, davasının kendine özgü koşullarında, tasarrufunda bulunan iç hukuk yollarının yetersiz ve/veya etkisiz olduğunu veya kendisini söz konusu hukuk yollarını izleme gerekliliğinden muaf tutan özel koşulların bulunduğunu ortaya koyamadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin maddesinde düzenlenen iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kurala uymuş olduğunun düşünülemeyeceğine karar vermiştir. Bu nedenle, başvuranın 2 ve maddeler kapsamındaki şikâyetleri, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca reddedilmelidir." A. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hükmü Sözleşme'nin "Kayıttan düşürme" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" Yargılamanın her aşamasında, Mahkeme aşağıdaki koşulların oluştuğu kanısına varırsa bir başvurunun kayıttan düşürülmesine karar verebilir:a) başvuru sahibi davasını takip etme niyetinde değilse veyab) ihtilaf çözümlenmişse, veyac) Mahkeme’nin saptadığı herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmezse.Ancak, bu Sözleşme ve protokolleri ile güvence altına alınan insan haklarına saygının gerekli kıldığı hallerde, Mahkeme başvuruyu incelemeye devam eder. Mahkeme, koşulların bunu haklı kıldığı kanısına varırsa, bir başvurunun yeniden kayda alınmasını kararlaştırabilir."B. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı ve diğerleri/Belçika ([BD], B. No: 60125/11, 17/11/2016) kararında AİHM başvurucuların avukatının yalnızca bir vekâletname sunmakla yetinemeyeceğini, aynı zamanda başvurucu ile avukat arasındaki iletişimin yargılama boyunca sürdürülmesinin de önemli olduğunu, bu iletişimin hem başvurucunun özel durumu hakkında daha fazla bilgi edinmek hem de başvurucunun başvurusunun incelenmesine yönelik devam eden ilgisini teyit etmek için gerekli olduğunu vurgulamıştır. AİHM somut olayda başvurucuların avukatlarıyla iletişim kurmadığını, ikamet ettikleri yer hakkında avukata bilgi vermediklerini ve ona başka bir iletişim yolu sağlayamadıklarını belirtmiştir. Bu nedenle Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, başvurucuların başvuruya olan ilgilerini yitirdikleri ve artık başvurularını sürdürmeyi amaçlamadıkları sonucuna varmıştır. Başvurucuların avukatları ile en sonDaire kararından önceki bir tarihte görüştüklerini ve bu Daire kararından ve davanın Büyük Daireye sevk edildiğinden haberdar olmadıklarını tespit etmiştir. AİHM bu koşullar altında avukatlarının başvurucuların özellikle Hükûmet tarafından hazırlanan yeni belgelerle ortaya konan olgusal sorunlarla ilgili talimatları olmadan mevcut başvuruyu anlamlı bir şekilde sürdüremeyeceği sonucuna varmış ve kayıttan düşme kararı vermiştir ( ve diğerleri/Belçika, §§ 32-41). AİHM'in Goryachev/Rusya (B. No: 34886/06, 9/4/2013) başvurusuna konu olayda şizofreni hastası olan başvurucu hastaneye yatırılmasına izin veren mahkeme emrine itiraz etmiştir. Bu karar bir üst mahkemenin incelemesi sonucunda bozulmuş, dava ilk derece mahkemesine geri gönderilmiştir. Yeniden yapılan duruşmada hastane temsilcisinin hazır bulunmaması, başvurucunun davanın esasının değerlendirilmesinde ısrar etmemesi ve herhangi bir itirazının bulunmaması nedeniyle zorla hastaneye yatırılma meselesini değerlendirme dışı bırakmıştır. AİHM’e göre başvurucu, davanın esasının değerlendirilmesinde ısrar etmeyerek yargılamanın sona erdirilmesine fiilen rıza göstermiş; şikâyetlerini iç hukuk düzeyinde takip etmemeyi özgür iradesiyle seçmiş, dolayısıyla hastaneye yatırılmasının incelenmesini ve davasında nihai bir iç hukuk kararının verilmesini engellemiştir. AİHM başvurucunun özensizliğini dikkate alarak başvurunun incelenmeye devam edilmesine gerek kalmadığı sonucuna varmış ve başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir (Goryachev/Rusya, §§ 20-43). AİHM'in Oya Ataman/Türkiye (B. No: 47738/99, 22/5/2007) kararına konu olaydakızlık soyadının aile soyadı olarak taşınmasına izin verilmemesinden şikayetçi olan başvurucu başvuru yaptıktan sonra boşanmıştır. AİHM, başvurucuların başvurularıyla ilgili gelişmelerden AİHM'i haberdar etmelerini öngören içtüzük hükümlerine rağmen başvurucunun boşanmış olduğu bilgisini bildirmediğini, bu boşanma ışığında şikâyet edilen konunun artık güncel bir meseleyle ilgili olmadığını ve Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendi uyarınca davanın incelenmesine devam etmenin haklı görülmeyeceğini belirtmiş ve başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir (Oya Ataman/Türkiye, §§ 21-27). Yüksel Erdoğan ve diğerleri/Türkiye (B. No: 57049/00, 15/2/2007) kararına konu olayda AİHM avukatların başvurucuların ikisi yönünden bir vekâletname sunmadıklarını tespit etmiş vevekâletname sunulmasını istemiştir. Ancak AİHM’in bu talebine bir cevap verilmemiştir. Bu durumu dikkate alan AİHM, bu iki başvurucu adına yapılan başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir (Yüksel Erdoğan ve diğerleri/Türkiye, §§ 64-66).AİHM'in Koroniotis/Almanya (B. No: 66046/01, 21/4/2005) kararına konu olayda ise başvurucu, ebeveyni tarafından temsil edilmiştir. AİHM başvurucunun bir kısım iddiasını kabul edilebilir bulmuş ve kabul edilebilirlik kararı hakkında bilgilendirmek amacıyla başvurucunun ebeveynine bir mektup göndermiştir. Ancak mektup muhatabın tespit edilememesi nedeniyle birkaç kez iade edilmiştir. AİHM, yeni bir adres sunmayan başvurucunun başvurusunu daha fazla takip etme niyetinde olmadığı sonucuna varmış ve başvuruyu kayıttan düşürmüştür (Koroniotis/Almanya, §§ 19-22). Özcan ve diğerleri/Türkiye (B. No: 49504/17…, 20/5/2021) kararına konu olayda başvurucuların şikâyetlerine ilişkin Hükûmetin savunması başvuruculara iletilmiş olmasına rağmen başvuruculardan bir cevap gelmemiştir. Mahkeme tarafından gönderilen mektuplarda başvuruculara, görüşlerini sunmalarına izin verilen sürenin dolacağı tarih ve herhangi bir süre uzatımı talep etmedikleri bildirilmiştir. Ayrıca başvuruculara Sözleşme’nin maddesi uyarınca yargılamanın herhangi bir aşamasında davanın kayıttan düşürülebileceği hatırlatılmıştır. Bu mektuplar başvuruculara tebliğ edilmesine rağmen başvurucular herhangi bir cevap vermemiştir. AİHM başvuruların incelenmesine devam edilmesinin gerekli olmadığı sonucuna varmış ve bu başvuruları kayıttan düşürmüştür (Benzer yönde kayıttan düşme kararı için bkz. Gültekin/Türkiye, B. No: 34161/19, 11/3/2021). Yakan/Türkiye (B. No: 43362/98, 19/9/2000) başvurusunda ise başvurucudan Hükûmetin görüşlerine cevap vermesi, kabul edilebilirlik sonrası gözlemlerini ve dostane çözüme ilişkin önerilerini sunması istenmiştir. Başvurucu AİHM'e cevap vermemiştir. AİHM, kendisiyle iletişim kurmayan başvurucunun başvurusunu sürdürme niyetinde olmadığını tespit etmiştir.AİHM ayrıca Türkiye aleyhine mevcut davada ele alınanlara benzer sorunların gündeme getirildiği ve önünde derdest olan bir dizi davanın varlığını gözönünde bulundurarak insan haklarına saygı ilkesinin başvurunun incelenmesine devam edilmesini gerekli kılmadığı sonucuna varmış ve başvuruyu kayıttan düşürmüştür.(Yakan/Türkiye, §§ 21-25).
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/15266
Başvuru, sokağa çıkma yasağı nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, bu dönemde yaşanan çatışmalar ve yürütülen operasyonlar nedeniyle yaşam hakkının ve sokağa çıkma yasağı kapsamında uygulanan kısıtlamalar nedeniyle de özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile haberleşme hürriyeti ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; gözaltı tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 5/6/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, terör örgütünün propagandasını yapma suçlamasıyla 13/8/2016 tarihinde gözaltına alınmış ve 18/8/2016 tarihinde serbest bırakılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda başvurucunun beraatine karar verilmiş, beraat kararı 8/9/2017 tarihinde kesinleşmiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu; beş gün haksız yere gözaltında kaldığını, gözaltı kararı nedeniyle çalışamayıp kazanç kaybına uğradığını, üzüntü ve sıkıntı çektiğini, çevresinde itibarının zedelendiğini, gözaltına alınmadan önce aylık ortalama 000 TL kazanmakta olduğunu belirterek 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın ödenmesi talebiyle dava açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde gözaltının haksız olduğu iddiasını beraat etmiş olmasına dayandırmıştır. Başvurucu, dilekçesinde gözaltına alınmasının hukuka aykırı olup olmadığına ilişkin bir açıklamada bulunmamıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi 29/1/2018 tarihli kararıyla başvurucuya 216,83 TL maddi, 350 TL manevi tazminat ile 845 TL vekâlet ücretinin ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu, hükmedilen tazminatların ve vekâlet ücretinin düşük olduğunu belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi 3/4/2018 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. İlgili hukuk için bkz. A.A. [GK], B. No:2017/34502,21/10/2021, §§ 22-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17062
Başvuru, gözaltı tedbiri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının, vekâlet ücretinin yapılan düzenlemeyle azaltılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, davalı olarak yer alınan alacak davasında karar ve temyiz aşamasında fazladan harç alınması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 15/5/2014 tarihinde İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 23/10/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 14/11/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü15/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 30/12/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 6/1/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası kapsamında ilgili olaylar özetle şöyledir: Bir banka ile başvurucu arasında yapılan sözleşme gereği Bankanın para sayma, dolar ve euro kontrol makinelerine ilişkin servis, bakım, onarım ve yedek parçaları ile bunlara ilişkin hizmet ve ödeme şartları konusunda 1/2/2007 tarihinde sözleşme imzalanmıştır. 8/6/2009 tarihinde yapılan rutin bakım sırasında bir arızanın meydana gelmesi nedeniyle başvurucu Şirkete teknik destek konusunda haber verilmiş, ertesi gün gerçek kişi A.Ş. ile O.K. arızanın giderilmesi amacıyla ilgili Bankaya gitmiştir. Arızanın giderilip giderilmediğinin anlaşılması amacıyla verilen paralardan A.Ş.nin 200 adet 500 Euro değerinde iki para destesini teslim etmediği bir süre sonra anlaşılmıştır. Davacı Banka, gerçek kişi A.Ş. ile başvurucu aleyhine 27/8/2009 tarihinde 000 Euro değerindeki zararın tahsili amacıyla İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesinde alacak davası açmıştır.Mahkeme, çeşitli tarihlerde aldığı bilirkişi raporları doğrultusunda başvurucuyu %50 kusurlu bulmuş; 20/12/2012 tarihli ve E.2009/626, K.2012/624 sayılı kararla davalı A.Ş. yönünden tümüyle, başvurucu yönünden ise davayı kısmen kabul etmiştir. Buna göre hükmün başvuruyla ilgili kısmı şu şekildedir:"1-Davanın davalı A... Ş..yönünden tümüyle, davalı şirket yönünden KISMEN KABULÜ ile,000 EURO davacı zararının, davalı A... Ş... bu tutarın tamamından, davalı şirket bu tutarın %50'si olan 000 EURO'luk kısmından sorumlu olacak şekilde olay tarihi olan 2009 tarihinden itibaren 3095 sayılı kanunun 4/a maddesi gereğince kamu bankalarının bir yıllık EURO mevduatına uyguladıkları en yüksek mevduat faizi ile birlikte fiili ödeme veya tahsil anındaki TL karşılığının davalılardan müteselsilen alınarak davacıya verilmesine,  Davalı şirket yönünden fazlaya ilişkin istemin REDDİNE, 2- Alınması gerekli 623,09 TL harçtan, peşin alınan 868,90 TL harcın mahsubu ile bakiye 754,19 TL harcın tamamından davalı A. Ş. ( 311,54 TL' sindendavalıA. S. T. A.Ş.) sorumlu olmak üzere davalılardan müteselsilen alınarak hazineye irat kaydına,Peşin alınan 868,90 TL harcın davalılardan müteselsilen alınarak, davacıya verilmesine..."Başvurucu ile beraber davacı süresi içinde kararı temyiz etmiştir. Başvurucu temyiz dilekçesinde özetle davalı A.Ş. ile kendisi arasında bir iş ilişkisi kalmadığını, faiz miktarının yasal faiz olması gerektiğini ve hükmün fiilî ödeme veya tahsil anındaki Türk lirası cinsinden kurulması gerektiğini belirtmiştir. Başvurucu bunun yanında son olarak 623,09 TL olarak hesaplanan karar harcı miktarından 311,54 TL şeklinde sorumlu tutulmasının doğru hesaplandığını ancak peşin alınan 868,90 TL harcın davalılardan tahsiline karar verilmesi ile kendisinin karar harcının yaklaşık %75'inden sorumlu hâle geldiğini ileri sürmüş; kararın açıklanan nedenlerle bozulmasını talep etmiştir.Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/9/2013 tarihli ve E.2013/9642, K.2013/13948 sayılı kararıyla hüküm onanmıştır. Onama kararıyla beraber başvurucunun yatırdığı 156 TL temyiz karar harcının mahsubuyla bakiye 467 TL temyiz harcının da başvurucudan tahsiline karar verilmiştir. Söz konusu karar, başvurucuya 19/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, kararın resmî olarak tebliği yapılmadan önce 15/11/2013 tarihinde kayıt altına alınan dilekçesiyle karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvurucu karar düzeltme dilekçesinde, olayın esasına tesir eden bir kısım faktörün gözden kaçırıldığı, yeterince değerlendirme yapılmadığı ileri sürülerek açıklamalar yapmıştır. Sonuç olarak da dosyada bulunan deliller, bilirkişi heyetinin rapora ilişkin görüşü ve Mahkemenin bilirkişi raporu üzerinden hareketle hukuka, usule ve hakkaniyete aykırı bir karar verildiğini iddia etmiş ve karar düzeltme yoluyla kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Başvurucunun yanında davacı da süresi içinde 29/11/2013 tarihinde karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Karar düzeltme dilekçesi davacıya 2/12/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu daha sonra 16/12/2013 tarihinde karar düzeltme istemine ilişkin olarak ek beyanda bulunmuştur. Başvurucu ek beyanında,hem İlk Derece Mahkemesinin hem de Yargıtayın harç miktarlarını yanlış hesapladığını belirtmiştir. Ödenmesi gereken harçların bu sebeple yaklaşık iki misli arttığını iddia etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 18/3/2014 tarihli ve E.2014/1661, K.2014/4204 sayılı ilamla ileri sürülen sebeplerin 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun maddesindeki yazılı hâllerden hiçbirine uymadığı gerekçesiyle karar düzeltme isteklerini reddetmiştir.Söz konusu ilam, başvurucuya 16/4/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.Başvurucu 15/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici maddesi şöyledir:"(1) Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.(2) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.(3) Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır." 1086 sayılı Kanun'un maddesinin (I) numaralı fıkrası şöyledir:"Yargıtay kararlarına karşı tefhim veya tebliğden itibaren 15 gün içinde aşağıdaki sebeplerden dolayı karar düzeltilmesi istenebilir:1 – (Değişik: 16/7/1981 - 2494/31 md.) Temyiz dilekçesi ve kanuni süresi içinde verilmiş olması şartiyle- karşı tarafın cevap dilekçesinde ileri sürülüp hükme etkisi olan itirazların kısmen veya tamamen cevapsız bırakılmış olması,2 – Yargıtay kararında birbirine aykırı fıkralar bulunması,3 – Yargıtay incelemesi sırasında hükmün esasını etkileyen belgelerde bir hile veya sahteliğin ortaya çıkması.4 – Yargıtay kararının usul ve kanuna aykırı bulunması" 6100 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"(1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.(2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.(3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir.2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Yargı harçları (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden değer ölçüsüne göre nispi esas üzerinden, işlemin nev'i ve mahiyetine göre maktu esas üzerinden alınır."492 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlerde (1) sayılı tarifede yazılı değerler esastır. Müdaheleninmen'i tescil ve tapu kayıt iptali gibi gayrimenkulün aynına taallük eden davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınır." 492 sayılı Kanun'a ek 1 sayılı Tarife'nin 2012 yılına ait yargı harçları bölümünün nisbi harca ilişkin (a) ve (e) bentleri şu şekildedir:"(a) Konusu belli bir değerle ilgili bulunan davalarda esas hakkında karar verilmesi halinde hüküm altına alınan anlaşmazlık konusu değer üzerinden (binde 59,4)... (e) Yukarıdaki nisbetler Bölge Adliye Mahkemeleri, Bölge İdare Mahkemeleri, Danıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Yargıtayın tasdik veya işin esasını hüküm altına aldığı kararları için de aynen uygulanır."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6855
Başvuru, davalı olarak yer alınan alacak davasında karar ve temyiz aşamasında fazladan harç alınması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.
0
Başvuru; zorunlu askerlik görevi sırasında meydana gelen ölüm olayı üzerine açılan tam yargı davasının süre aşımı yönünden reddedilmesi ve dava sonucunda aleyhe yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların oğlu H.A., askerlik görevini ifa etmek üzere Kütahya Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığına 24/5/2006 tarihinde teslim olmuştur. Başvuru formu ve eklerine göre başvurucuların oğlu askere alınmadan önce bronşit ve zatürre hastalıklarından ilaç tedavisi görmüştür. H.A. 12/6/2006 tarihinde saat 40 sıralarında yüksek ateş ve boğaz ağrısı şikâyeti ile Kütahya Asker Hastanesi Acil Servisine kaldırılmıştır. Hasta, burada ilaç tedavisi gördükten sonra taburcu edilmiştir. Başvurucuların oğlu bu tarihten sonra gerek birlik revirinde gerekse Kütahya Asker Hastanesinde birkaç defa daha ayakta tedavi görmüştür. Başvurucuların oğlunun sağlık durumu 27/6/2006 tarihinde ağırlaşmıştır. Bunun üzerine önce Kütayha Asker Hastanesine, oradan da sırasıyla Eskişehir Asker Hastanesine ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edilen hasta kurtarılamayarak 28/6/2006 tarihinde yaşamını yitirmiştir. Olay hakkında Birinci Hava Kuvveti Komutanlığı Askerî Savcılığı (Askerî Savcılık) tarafından resen bir soruşturma başlatılmıştır. Askerî Savcılık, bu kapsamda gerek kesin ölüm nedeninin gerekse askerî makamların kusurunun tespitine ilişkin Adli Tıp Kurumundan bilirkişi raporları almıştır. Askerî Savcılık daha sonra görevsizlik kararı vermiş, bunun üzerine soruşturmaya Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığı devam etmiştir. Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığı, Adli Tıp Kurumu raporlarını dikkate alarak bazı askerler hakkında kamu davası açmıştır. Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığının 1/12/2008 tarihli iddianamesinin ilgili kısmı şöyledir:"(...)(...) İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı İhtisas Kurulu’nun (...) 2007 gün ve 2452 karar nolu karar raporundan anlaşıldığı üzere mütevveffanın ölüm nedeninin “pnömoni ve gelişen komplikasyonlar” olarak belirlendiği, müteveffanın ölüm nedenindeki sorumluluk ile ilgili olarak Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun yaptığı incelemede anılan kurumun 2007 gün ve 7243 karar nolu ve yine aynı kurumun 2008 gün ve 5359 karar nolu raporlarından anlaşıldığı üzere müteveffayı 2006 tarihinde muayene eden Hv. Tbp E.İ.nin, 2006 ve 2006 tarihinde muayene eden Hv. Tbp Atğm. E.nin, 2006 tarihinde hastaya müdahale eden Hv. Tbp. Yb. Ş.Ç.nin ve Hv. Tbp. Bnb. S.K.nin, hastaya Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde müdahale eden tabiplerin eylemlerinin tıp kurallarına uygun olduğu, ancak 2006 tarihinde müteveffayı muayene eden Hv. Tbp Ütğm. A.S.nin tıbbi belgelere hastanın yakınmalarını ve ayrıntılı fizik muayenesini kayıt altına almayarak 1219 sayılı Tabebet ve Şuabati Sanatlarının Tarzı icrasına Dair Kanunun madde kurallarına aykırı davrandığı, bunun yanı sıra anılan personelin hastanın öncesinde önce lökositoz ve sedimentasyon değerlerinin yüksek olduğu ve bu nedenle intaniye polikliniğine sevk edildiği kayıtlarında mevcut iken, hastayı hastanede tutması ile tetkikin yapılması uygun iken ve bu durumda müteveffanın hastalığının erken evrede tespiti mümkünken bunu yapmayıp hastayı birliğine geri göndermesinin tıp kurallarına aykırı olduğu, yine hastayı 2006 tarihinde Hv. Tbp. Ütğm. A.A.nın kaşesini kullanarak Kütahya Asker Hastanesinde muayene Ter. Tbp Ütğm. A.K.nin daha öncesinde lökosit ve sedimantasyon yüksekliği ile birlikte İntaniye Polikliniğine sevk edildiği kayıtlarda görülmesine rağmen “Anoreksi”ön tanısıyla Psikiyatri Polikliniğine sevk etmesinin tıp kurallarına aykırı olduğu, yine müteveffanın 2006 tarihinde İntaniye polikliniğine sevk edilmesine rağmen hastayı hastaneye götürmesi gereken görevliler tarafından götürülmemiş olması ve 2006 tarihinde Psikiyatri Polikliniğine götürülmesine kadar geçen sürede hastanın tedavisinin gecikmiş olduğu, tüm aksaklıkların Er H.A.nın ölüm olayı ile ilgili illiyet bağının bulunduğu hususunun tespit edildiği, yukarıda belirtilen müteveffanın sevk işleminin gecikmesi ile ilgili yapılan değerlendirmede ise müteveffanın 2006 tarihinde intaniye polikliniğine sevk edildiği halde hasta takibi yapmakla görevli revir sorumluları Çvş. E.Y. ve Çvş. E.T. ile bölüğün sağlık işlemlerini yürüten bölük astsubayı Hv. P. Astsb. Bçvş. E.Ç.nin tedavi sonrası hastanın işlemlerinin kontrolünü yapmaması nedeniyle bu konuda sorumlu olduğunun anlaşıldığı, tüm bu değerlendirmeler ışığında Hv. Tbp. Ütğm. A.S., Ter. Hv. Tbp. Atğm. A.K., Ter. Hv. P. Çvş. E.Y. ve Hv. P. AstsbBçvş. E.Ç.nin gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmesi gerekip gerçekleştirmedikleri eylemleri neticesinde müteveffa Er H.A.nın ölümüne sebebiyet vererek taksirle öldürme suçunu işlemiş oldukları tüm dosya kapsamından anlaşılmış olmakla; (...) şüphelilerin eylemlerine uyan TCK nun 85/1 maddesi gereğince hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, (...) karar verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur." İddianamenin kabul edilmesiyle ölüm olayında sorumluluğu bulunduğu değerlendirilen askerler hakkında Kütahya Asliye Ceza Mahkemesinde yargılama başlamıştır. Kütahya Asliye Ceza Mahkemesi bu kapsamda başvuruculardan Haci Akgül'ün ifadesinin alınması için Midyat Asliye Ceza Mahkemesine talimat yazısı göndermiştir. Kütahya Asliye Ceza Mahkemesi, talimat yazısına Kütahya Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesini de eklemiştir. Bunun üzerine Midyat Asliye Ceza Mahkemesi 12/2/2009 tarihinde iddianameyi okuyup davanın vasıf ve mahiyetini anlattıktan sonra başvuruculardan Haci Akgül'ün ifadesini almıştır. Haci Akgül'ün ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"Müteveffa benim öz oğlum olur. Oğlum askere gitmeden yaklaşık bir yıl önce ciğerlerinden rahatsızlanmıştı, rahatsızlığından dolayı onu İslanbul Zeytinburnu'na hastaneye götürdük. İlaç tedavisinden sonra iyileşme kaydetmişti. Yanlış hatırlamıyorsam 2006 mayıs ayında Kütahya Hv. Er Egtm. K.lığına askerlik görevini yapmak üzere gıtti. Askere gittikten sonra kendisi ile birkaç kez telefonla görüştüm. Kendisiyle görüştüğümde de bana hep rahatsız olduğunu. nefes alıp vermekte zorlanıyorum şeklinde şikâyetlerde bulunuyordu, doktora gittiğini ve kendisine ilaç verdiklerini, verilen ilaçları kullandığını söylüyordu. Benim olaya dair görgüm yoktur. Ancak tarafıma okunan iddianamede ilgililerin ihmalleri söz konusudur. Ben kimsenin günahını almıyorum, çünkü görgüye dayalı bilgim yoktur. Ancak iddianamede anlatılanlar görevi ihmaldir. Sanıklar hakkında şikâyetçi değilim, davaya katılmak istemiyorum. Oğlum en büyük oğlumdu. Ailenin geçiminde büyük katkısı vardı, İstanbul iline çalışmaya gidip ailenin geçimini sağlıyordu. Öldükten sonra ailece mağdur olduk ve ölümünden dolayı ailce çok üzüntü duymaktayız. Oğlumun maddi olarak hakkı varsa oğlumun hakkını talep ediyorum. Beyanım bundan ibarettir."Başvurucuların vekili Rudi Sümer, talebi üzerine 3/5/2011 tarihinde Kütahya Asliye Ceza Mahkemesinde görülen dava dosyasının bir örneğini almıştır. Başvurucular vekilinin dava dosyasının bir örneğini almasından sonra devam eden yargılamada Kütahya Asliye Ceza Mahkemesi 6/10/2011 tarihli kararla sanıklar hakkında taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan mahkûmiyet kararı vermiştir. Bu karar 8/5/2013 tarihinde Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir. Başvurucular, dava dosyasının bir örneğini aldıktan sonra 24/5/2011 tarihinde Millî Savunma Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmıştır. Bunun üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) 22/6/2011 tarihli kararıyla dava dilekçesinin görevli idari mercie tevdiine karar vermiştir. İdare tarafından altmış gün içinde cevap verilmemesi üzerinebaşvurucular 23/9/2011 tarihinde yeniden dava açmıştır. Başvurucular özetle oğullarının ölümünde idarenin hizmet kusurunun bulunduğunu belirterek toplam 000 TL tazminat talebinde bulunmuştur. AYİM İkinci Dairesi 18/12/2013 tarihli kararla davanın süre aşımı yönünden reddine karar vermiştir. Dava, eylemin idariliğinin en geç iddianamenin Haci Akgül'e tebliğ edildiği 12/2/2009 tarihinde öğrenildiği ancak bu tarihten itibaren bir yıl içinde davalı idareye başvurulmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Kararda ayrıca başvurucular aleyhine 490 TL vekâlet ücretine hükmedilmiştir (Millî Savunma Bakanlığı, lehine hükmedilen vekâlet ücretinden feragat etmiştir).Başvurucular 13/2/2014 tarihli dilekçe ile karar düzeltme yoluna başvurmuştur. Başvurucular dilekçelerinde özetle ilk başta oğullarının ölümünün askerlik öncesindeki rahatsızlığından kaynaklanabileceğini düşündüklerini, 3/5/2011 tarihinde dava dosyasını aldıktan sonra davalı idarenin sorumluluğunu gerektirir derecede ihmali olduğuna kanaat getirdiklerini, Midyat Asliye Ceza Mahkemesine gönderilen talimat yazısına bilirkişi raporlarının eklenmediğini belirtmişlerdir. Karar düzeltme dilekçesinde ayrıca iddianamenin başvurculardan Ramziye Akgül'e tebliğ edilmediği, Ramziye Akgül'ün soruşturma ve kovuşturma aşamasında ifadesinin de alınmadığı, bu sebeple en azından Ramziye Akgül yönünden davanın esasına geçilmesi gerektiği ifade edilmiştir. AYİM Dairesi 16/4/2014 tarihli ve E.2014/627, K.2014/562 sayılı kararlabaşvurucuların karar düzeltme isteminin reddine karar vermiştir. AYİM, Ramziye Akgül ile ilgili olarak ileri sürülen itirazı ayrıca değerlendirmiştir. AYİM bu bağlamda aynı adreste ikamet eden Haci Akgül ile Ramziye Akgül'ün ayrı yaşadıklarına dair bir iddia ve belgenin dava dosyasında bulunmadığını belirterek bu itirazı da yerinde görmemiştir.Bu karar 16/5/2014 tarihinde başvurucuların vekiline tebliğ edilmiştir.Başvurucular 9/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Mehmet Menendiz ve diğerleri, B. No: 2014/5235, 6/7/2017, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8878
Başvuru, zorunlu askerlik görevi sırasında meydana gelen ölüm olayı üzerine açılan tam yargı davasının süre aşımı yönünden reddedilmesi ve dava sonucunda aleyhe yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu özel hayatına ilişkin unsurlar içeren CD kaydının aleyhine açılan boşanma davasında hükme dayanak olarak kullanıldığını, ayrıca nafaka talebinin reddedilmesinin, kararın gerekçesiz olmasının ve müşterek çocuğun tanık olarak dinletilmesi taleplerinin reddinin adil yargılanma hakkına aykırılık oluşturduğunu, bu nedenle Anayasa’nın , , , , , ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, yeniden yargılama yapılması ile uğradığı maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 7/12/2012 tarihinde Kocaeli Aile Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölümün Birinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 7/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 6/1/2014 tarihli yazısı 13/1/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu vekilince Adalet Bakanlığı görüşüne karşı 27/1/2014 tarihli beyan dilekçesi ibraz edilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 8/10/2010 tarihinde Kocaeli Aile Mahkemesinin E.2010/1187 sayılı dosyası üzerinde boşanma ve maddi ve manevi tazminat talepleriyle dava açılmıştır. Başvurucu tarafından, davanın reddi, boşanmaya karar verilmesi halinde ise lehine 000,00 TL maddi, 000,00 TL manevi tazminata ve 750,00 TL tedbir-yoksulluk nafakasına hükmedilmesi talep edilmiştir. Davacı tarafından delil listesi kapsamında dosyaya ibraz edilen CD üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmış, başvurucu tarafından, Mahkemece davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde beyanlar içerdiği tespit edilen CD içeriğindeki konuşmaların, kendisine ait olduğu ve davacı ile yaşanan bir tartışma sırasında kayda alınmış olduğu belirtilmiştir. Kocaeli Aile Mahkemesinin 27/9/2011 tarih ve E.2010/1187, K.2011/913 sayılı kararı ile tarafların boşanmalarına, başvurucunun yoksulluk nafakası ve tazminata ilişkin taleplerinin reddine ve başvurucu aleyhine 000,00 TL maddi, 000,00 TL manevi tazminata hükmedilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı temyiz edilmekle, Yargıtay Hukuk Dairesinin 27/6/2012 tarih ve E.2011/22972, K.2012/17718 sayılı kararı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/10/2012 tarih ve E.2012/20136, K.2012/25229 sayılı kararı ile reddedilmiş olup, Yargıtay ilamı 20/11/2012 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu tarafından 7/12/2012 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun , , ve maddeleri.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/1146
Başvurucu özel hayatına ilişkin unsurlar içeren CD kaydının aleyhine açılan boşanma davasında hükme dayanak olarak kullanıldığını, ayrıca nafaka talebinin reddedilmesinin, kararın gerekçesiz olmasının ve müşterek çocuğun tanık olarak dinletilmesi taleplerinin reddinin adil yargılanma hakkına aykırılık oluşturduğunu, bu nedenle Anayasa’nın 5. , 10. , 20. , 24. , 36. , 4 ve 14 maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, yeniden yargılama yapılması ile uğradığı maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir.
0
Başvuru, başvurucuya gönderilen mektuplara ekli belgelerin bir kısmının sakıncalı bulunarak alıkonulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanan başvurucuya eşi tarafından,14/5/2019 tarihinde gönderilen ve ekinde birtakım belgeler bulunan mektup, Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu'nun (Disiplin Kurulu) 20/5/2019 tarih ve 2019/939 sayılı kararıyla kısmen sakıncalı olarak değerlendirilmiş ve mektup ekinde yer alan 36 sayfalık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı alıkonulmuştur. Kararın gerekçesinde, mektubun ekinde yer alanAİHM kararının hukuki değerlendirmesi yazılarının kendisi ile ilgili bir karar olmadığı, ayrıca bu belgenin nereden ve ne şekilde temin edildiğinin belli olmaması nedeniyle sakıncalı olarakdeğerlendirildiği ve alıkonulduğu, altmış iki sayfalık Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru formunda bir sakınca bulunmadığı ve alıcısına verilmesine karar verildiği belirtilmiştir. Disiplin Kurulunun 20/5/2019 tarih ve 2019/941 sayılı kararıyla ise başvurucuya eşi tarafından 8/7/2019 tarihinde gönderilen mektubun ekinde bulunan bir kısım belgelerin sakıncalı bulunarak alıkonulmasına karar verilmiştir. Karar gerekçesinde; mektup ekinde yer alan Kilis Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararı ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru formunda herhangi bir sakınca görülmediği, ancak mektup ekinde yer alan AİHM ve Yargıtay Genel Kurulu kararının başvurucunun kendisiyle ilgisi olmaması nedeniyle sakıncalı olduğu ve alıkonulduğu değerlendirmesine yer verilmiştir. Başvurucu, kendisine gönderilen mektupların ekinde yer alan bilgi ve belgelerden yararlanarak temyiz aşamasında olan dava dosyasına ek beyanda bulunacağından bahisle söz konusu bilgi ve belgelerin tarafına verilmesi talebiyle Osmaniye İnfaz Hâkimliğine (Hâkimlik) şikâyette bulunmuştur. Hâkimlik, kararların usule ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle şikâyetlerin reddine karar vermiştir. Söz konusu kararlara yapılan itiraz, Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmiş ve hükümler kesinleşmiştir. İlgili hukuk için bkz. Ahmet Temiz B. No: 2013/1822, 20/5/2015, §§ 16-20; Tayfur Tunç, B. No: 2017/36327, 10/3/2020, §§ 15-28; Rıdvan Türan, B. No: 2017/20669, 10/3/2020, §§ 15-
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/25563
Başvuru, başvurucuya gönderilen mektuplara ekli belgelerin bir kısmının sakıncalı bulunarak alıkonulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle uzman kadrosuna alınmama işlemine karşı açılan iptal davasının kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamasına konu fiilin niteliğine ilişkin esaslı bir değerlendirme yapılmaksızın reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon aşamasında başvurunun kabul edilebilirliği konusunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle başvurunun kabul edilebilirlik hususu değerlendirilmeden Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 18/12/2017 tarihinde Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü Sinema ve Televizyon Ana Sanat Dalı uzman kadrosu alımına başvurmuştur. Başvurucu, başarılı kabul edilmesine rağmen hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (676 sayılı KHK) maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurucunun uzman kadrosuna alımı yapılmamıştır. Başvurucu, söz konusu işlemin iptali talebiyle 18/12/2017 tarihinde dava açmıştır. Afyonkarahisar İdare Mahkemesi (Mahkeme) 26/4/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Dava dosyasının incelenmesinden; davacının Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü Sinema ve Televizyon Anasanat Dalı uzman kadrosuna yaptığı başvurusu sonucunda başarılı olarak atanmaya hak kazandığı, ancak hakkında yapılan güvenlik soruşturması neticesinde Eskişehir Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü'nden davacı hakkında 'bina içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında hırsızlık' suçundan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği, '2911 sayılı Kanuna muhalefet' ve 'ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması' suçlarından yargılamasının devam ettiği, '2013 yılında ülke genelinde düzenlenen Taksim Gezi Parkı eylemlerine Eskişehir ilinde destek veren ve polise taş, şişeli saldırıda bulunan özel ve kamu işyerlerine zarar veren şahıslar arasında bulunduğundan hakkında adli soruşturma açıldığı' şeklinde istihbari bilgi edinilmesi sonucunda söz konusu kadroya atanmasının uygun görülmemesine ilişkin Güvenlik Soruşturması Değerlendirme Komisyonu kararına istinaden Afyon Kocatepe Üniversitesi Personel Dairesi Başkanlığı'nın 2017 tarih ve E.16684 sayılı işlemi ile atamasının yapılmaması üzerine anılan işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.İdarelerin, kamu görevine açıktan atama yapma konusunda takdir yetkisine sahip olduğu kuşkusuz olup, takdir hakkı tanınan bu yetkisini atamama yönünde kullanması sırasında, atanılacak görevin önem ve özelliğini göz önünde tutmak suretiyle kamu yararı ve hizmet gereklerini gözetmek zorunda olduğu açıktır.Olayda, davacının yargılandığı davalarda suç teşkil eden fiillerin niteliği ve Eskişehir Valiliği İl Emniyet Müdürlüğünün istihbari nitelikteki bilgi notunda hakkında tespit edilen hususların niteliğinin doğrudan kamu düzeniyle ilgili olması ve söz konusu fiillerin yıkıcı ve bölücü faaliyet kapsamında değerlendirilmesi karşısında davacının güvenlik soruşturması sonucunun olumsuz olarak değerlendirilmek suretiyle atamasının yapılmamasına ilişkin dava konusu işlemde kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Başvurucu, karara karşı 31/5/2018 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Konya Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 25/1/2019 tarihinde istinaf talebini reddetmiştir. Karar, temyiz yolu açık olarak verilmiştir. Başvurucu, karara karşı 8/4/2019 tarihinde temyize başvurmuştur. Danıştay Onikinci Dairesi 30/5/2019 tarihinde, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin yedinci fıkrası uyarınca temyiz talebini reddetmiş; kararda, temyiz başvurusuna konu kararın istinaf incelemesi üzerine kesinleşmesi nedeniyle istinaf incelemesinden geçtikten sonra temyiz incelemesine tabi tutulamayacağını ifade etmiştir. Nihai karar başvurucuya 14/7/2019 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 31/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun 24/8/2014 tarihinde işlediği bina içinde muhafaza altına alınan eşya hakkında hırsızlık suçu ile ilgili olarak Eskişehir Asliye Ceza Mahkemesi 26/2/2015 tarihinde 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiş ancak hükmün açıklanmasını geri bırakmıştır. Kararda, başvurucunun market içinde bazı ürünlerin barkotlarını ucuz olan ürünlerin barkotları ile değiştirerek almak istemesi karşısında kasa görevlisinin durumu fark ettiğini belirtmiş; bunun üzerine doğru olan barkotların ürünlere yapıştırılarak düşük fiyatlı ürünlerin başvurucu tarafından alındığını ve bu şekildeki eylemin teşebbüs aşamasında kaldığını ifade etmiştir. Başsavcılığın karara karşı yaptığı itirazı Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi 20/4/2015 tarihinde reddetmiştir. Ayrıca, Eskişehir Asliye Ceza Mahkemesi 21/1/2022 tarihli ek karar ile 5 yıllık denetim süresi içinde kasten bir suç işlemediği anlaşıldığından hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilen davanın düşmesine karar vermiştir. Suç tarihi 11/9/2013 tarihi olarak belirtilen toplantı ve gösteri yürüyüşüne muhalefet etme suçu ile ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması suçu ile ilgili olarak başvurucu hakkında yapılan yargılama sonucunda Eskişehir Asliye Ceza Mahkemesi 30/1/2018 tarihinde başvurucunun her iki suçtan ayrı ayrı beraatine karar vermiş; kararda, başvurucunun toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü barışçıl olarak kullandığını, eyleminin düzenlenen suç tanımına uymadığını, başvurucunun ulaşım aracının hareket etmesini engelleme, hareket hâlindeyken durdurma çabasında olmadığını belirterek suçun manevi unsurunun oluşmadığını ifade etmiştir. Suç tarihi 12/9/2013 tarihi olarak belirtilen toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçu ile ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması suçu ile ilgili olarak başvurucu hakkında yapılan yargılama sonucunda ise Eskişehir Asliye Ceza Mahkemesi 17/7/2018 tarihinde, başvurucunun kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu işlediği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiş, hükmün açıklanmasını geri bırakmış; ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması suçundan ise beraatine karar vermiştir. Kararda, başvurucunun 12/9/2013 tarihinde suça ve davaya konu olan kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşüne katılarak suçu işlediğini, ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması suçunun ise manevi unsurunun oluşmadığını belirtmiştir. Başvurucunun karara karşı yaptığı itirazı Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi 24/10/2018 tarihinde reddetmiştir. Anılan karara karşı başvurucu, bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi bu başvuru hakkında Anayasa’nın ve maddelerinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Abbas Yalçın ve diğerleri, B. No: 2014/8146, 29/3/2023). 657 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"Devlet memurları, resmi sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını hizmet içindeki ve dışındaki davranışlariyle göstermek zorundadırlar." 657 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.A) Genel şartlar: Türk Vatandaşı olmak, Bu Kanunun 40 ncı maddesindeki yaş şartlarını taşımak, Bu Kanunun 41 nci maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak, Kamu haklarından mahrum bulunmamak, Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak. Askerlik durumu itibariyle;a) Askerlikle ilgisi bulunmamak,b) Askerlik çağına gelmemiş bulunmak,c) Askerlik çağına gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veyayedek sınıfa geçirilmiş olmak, 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak kaydı ile görevini devamlı yapmasına engelolabilecek (…) akıl hastalığı (…) bulunmamak. [Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.]B) Özel şartlar: Hizmet göreceği sınıf için 36 ve 41 nci maddelerde belirtilen öğretim ve eğitim kurumlarının birinden diploma almış olmak, Kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak." 676 sayılı KHK'nın maddesiyle 657 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen ve Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararıyla iptal edilen (8) numaralı alt bent şöyledir:"Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/27344
Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle uzman kadrosuna alınmama işlemine karşı açılan iptal davasının kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamasına konu fiilin niteliğine ilişkin esaslı bir değerlendirme yapılmaksızın reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanmama, mahkûmiyet kararının gerekçesiz olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; tutukluluk süresinin makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 11/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1980 doğumlu olan başvurucu, bireysel başvuru konusu olayların geçtiği tarihte İstanbul'da ikamet etmektedir. Başvurucunun da aralarında bulunduğu bazı kişilerin yurt içinden temin ettikleri uyuşturucu maddeyi çeşitli araçlarla yurt dışına gönderdikleri ve örgütlü olarak uyuşturucu madde ticareti yaptıkları yönünde Edirne Jandarma Komutanlığına ihbarda bulunulması üzerine olayla ilgili olarak soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında 6/6/2008 tarihinde gözaltına alınan başvurucu 9/6/2008 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK mülga madde ile görevli) 27/6/2008 tarihli iddianamesi ile başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım şüpheli hakkında örgütlü bir şekilde uyuşturucu madde ticareti yapma, yurt dışına eroin ihraç etme ve sair suçlardan kamu davası açılmıştır. İddianamede başvurucunun şüpheli T. tarafından İstanbul'a getirilen veya gönderilen uyuşturucu maddeyi İstanbul'da teslim alarak diğer şüpheli S.Y.ye götürdüğü ve S.Y.den aldığı talimat doğrultusunda uyuşturucu karşılığında yurt dışından gelen paranın örgütün diğer üyelerine dağıtımını yaptığı, bu şekilde uyuşturucunun taşınması ve yurt dışından gelen paranın dağıtımı işinde görev aldığı iddialarına yer verilmiştir. İstanbul (kapatılan) Ağır Ceza Mahkemesinde (CMK mülga madde ile görevli) (Mahkeme) görülen yargılamanın 14/5/2012 tarihli celsesinde başvurucunun tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak tahliye edilmesine karar verilmiştir. Mahkemenin 13/11/2013 tarihli kararı ile başvurucu hakkında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan 17 yıl 6 ay hapis ve 000 TL adli para cezasına hükmedilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"3- HALİL YANARTAŞ yönüyle yapılan değerlendirme sonucuUyuşturucu Van ilinden getiren sanık [T.den] yukarıda ismi yazılı sanıklardan aldığı bilgiler çerçevesinde uyuşturucunun teslim alınmasını ve uyuşturucu karşılığı gönderilen paraların döviz büfesinden teslim alınarak sanık [S.Y.ye] getiren kişinin sanık HALİL YANARTAŞ olduğu yukarıda sanık [S.Y.] ile ilgili bölümde ayrıntılı olarak izah edilmiştir. ...Ayrıca 6 Haziran 2008 günü sanık HALİL YANARTAŞ'a ait işyerinde yapılan arama tutanağından anlaşıldığı üzere işyerinde yakalanan uyuşturucu maddelerinin ambalajıyla aynı mahiyette olan karbon kağıtları bulunduğu ve buruşuk vaziyetteki bu karoban kağıtlarının ambalajlanmada kullanılıp sonra söküldüğü açıkça görülmektedir. Bu durumda sanıklar ya ambalajlanmayı beğenmediği için geri söktükleri ya da iade edilen uyuşturucu maddelirin üzerindeki karbon ambalajlarını sökerek iade edilen uyuşturucuları sakladıkları hususu gerçekleştiği açıktır. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Her iki ihtimalde de sanık HALİL YANARTAŞ'ın yakalanan uyuşturucuları sanık [T.den] aldığı kendi işyerinde nakil için araç teminine kadar beklettiği daha sonra sanık babası [S.Y.ye] teslim ettiği açıkça anlaşılmaktadır. [Gerekçeli karar syf. 59-61]" Yargıtay Ceza Dairesinin 28/12/2017 tarihli kararı ile hüküm onanmıştır. Başvurucu, 22/3/2018 tarihinde nihai karardan haberdar olduğunu beyan ederek 11/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/11108
Başvuru, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanmama, mahkûmiyet kararının gerekçesiz olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; tutukluluk süresinin makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, mahpusun resmî makamlara gönderdiği ve resmî makamlardan aldığı postaların denetlenmesi nedeniyle haberleşme hürriyetinin, infaz hakimliğine yaptığı şikâyet sürecinde alınan Cumhuriyet savcılığı mütalaasının tebliğ edilmemesi/bildirilmemesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Tekirdağ 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) hükümlü olarak barındırılan başvurucu resmî makamlara gönderdiği postaların kendisinden açık olarak teslim alındığını ve resmî kurumlardan kendisine gelen postaların zarfı açılmış bir şekilde kendisine teslim edildiğini ileri sürerek bu uygulamaya son verilmesi talebiyle 2/3/2020 tarihinde infaz hâkimliğine şikâyet başvurusunda bulunmuştur. Başvurucu şikâyet dilekçesinde 13/12/2014 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrasında hükümlü tarafından resmî makamlara veya savunması için avukatına gönderilen mektup, faks ve telgraflar denetime tâbi değildir hükmünün yer aldığını ve anılan uygulamanın hukuka aykırı olduğunu ifade etmiştir. İnfaz hâkimliği başvurucunun iddiaları ile ilgili İnfaz Kurumu idaresine yazı yazmıştır. İnfaz kurumu idaresi cevabi yazısında ilgili mevzuata yer vererek resmî makamlardan mahpuslara gönderilen evrakın kapalı zarf ile gönderildiyse kapalı, açık zarf olarak gönderildiyse açık olarak tebliğ edildiğini, mahpusların resmî makamlara gönderdikleri mektupların ise açılmaksızın ilgili makamlara gönderildiğini belirtmiştir. İnfaz hâkimliği bu yazıya istinaden İnfaz Kurumu idaresinin uygulamasında usul ve yasaya aykırılık bulunmadığını belirterek 19/3/2020 tarihinde şikâyet başvurusunu reddetmiştir. Başvurucunun bu karara karşı yaptığı itiraz ise ağır ceza mahkemesince kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle 18/5/2020 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu nihai hükmü 2/6/2020 tarihinde öğrendikten sonra 30/6/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/20877
Başvuru, mahpusun resmî makamlara gönderdiği ve resmî makamlardan aldığı postaların denetlenmesi nedeniyle haberleşme hürriyetinin, infaz hakimliğine yaptığı şikâyet sürecinde alınan Cumhuriyet savcılığı mütalaasının tebliğ edilmemesi/bildirilmemesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, tapu iptali ve tescili talebiyle açılan davada mal varlığına ilişkin olarak uygulanan ihtiyati tedbirin uzun süredir devam etmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyon tarafından makul sürede yargılanma hakkı yönünden başvurunun ayrılmasına ve ayrılan dosyanın 2019/544 başvuru numarasına kaydedilmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 23/5/2006 tarihinde muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescili davası açılmıştır. Davacılar; dava dilekçesinde, sıraladıkları taşınmazların bedellerinin gerçekte muris N.A. tarafından ödendiğini, muris N.A.nın başvurucuya yüklü miktarda para transferi yaptığını, söz konusu işlemin muris muvazaası olduğunu iddia etmiş ve bu nedenle bu taşınmazlar hakkında tapu iptaline ve tescile, aksi takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. Davacılar ayrıca dava konusunu oluşturan mal varlığı değerleri hakkında ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) 29/6/2006 tarihinde davacıların ihtiyati tedbir talebini kabul etmiştir. Mahkeme, başvurucunun dava konusu 17 adet taşınmazının tümü hakkında ihtiyati tedbir kararı vermiştir. Mahkemenin hakkında ihtiyati tedbir kararı verdiği başvurucuya ait mal varlığı değerleri şunlardır:i. İstanbul ili Bakırköy ilçesi İkitelli mevkiinde kâin 714 pafta 1 parselde kayıtlı bağımsız bölümii. İstanbul ili Şişli ilçesi Ayazağa mevkiinde kâin 4048 ada 1 parselde kayıtlı bağımsız bölümler (3 adet)iii. İstanbul ili Şişli ilçesi Ayazağa mevkiinde kâin 4068 ada 1 parselde kayıtlı bağımsız bölümler (2 adet)iv. İstanbul ili Şişli ilçesi Ayazağa mevkiinde kâin 4040 ada 7 parselde kayıtlıbağımsız bölümler (7 adet)v. İstanbul ili Şişli ilçesi Ayazağa mevkiinde kâin 4043 ada 7 parselde kayıtlıbağımsız bölümvi. İstanbul ili Beyoğlu ilçesi K. Kulluğu mevkiinde kâin 445 ada 23 parselde kayıtlı bağımsız bölümvii. İstanbul ili Silivri ilçesi Kamiloba deniz kenarı (Bağlar Arası) mevkiinde 2174 parselde kayıtlı bağımsız bölümler (2 adet) Mahkeme 10/4/2007 tarihli ara kararı ile de davanın niteliği dikkate alınarak ek dava konusu yapılan İstanbul ili Şişli ilçesi Ayazağa mevkiinde kâin 4043 ada 1 parselde kayıtlı taşınmaza ilişkin olarak ana dosya ile birleştirilen İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/61 Esas sayılı dosyası yönünden tedbir konulmasına karar vermiştir. Mahkeme yine aynı ara kararıyla İstanbul ili Bakırköy ilçesi İkitelli mevkiinde sınırlı sorumlu oto tamircileri vb. küçük sanayi siteleri nezdinde başvurucu adına kayıtlı 532 No.lu dükkân hakkında ihtiyati tedbir kararı vermiştir. Mahkeme ayrıca dosya kapsamından anlaşılamayan bir tarihte başvurucunun Vakıfbank Şişli Şubesinde bulunan hesabına yatırılmış olup izale-i şuyu yolu ile satışı yapılan bir taşınmaza ait satış parasından payına düşen satış tutarı hakkında da tedbir kararı almıştır. Bununla birlikte Mahkeme 3/6/2014 tarihli ara kararı ile de başvurucunun banka kaydı üzerine konulan tedbirin kaldırılması talebinin kabulüne, izale-i şuyu yolu ile satılan satış parasının bulunduğu Vakıfbank Şişli Şubesine yazı yazılarak bu hesap üzerindeki tedbirin kaldırılmasına karar vermiştir. Başvurucunun taşınmazları üzerindeki tedbir kararı ise hâlihazırda devam etmektedir. Başvurucu aleyhine açılan dava derdesttir. Başvurucu, yargılamanın devam ettiğini belirterek 4/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu hakkındaki ilgili hukuk için bkz. İbrahim Geçer, B. No: 2014/19056, 19/2/2019, §§ 19-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/14389
Başvuru, tapu iptali ve tescili talebiyle açılan davada mal varlığına ilişkin olarak uygulanan ihtiyati tedbirin uzun süredir devam etmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ceza infaz kurumunda küçük çocuğu bulunduğundan bahisle infazın ertelenmesi talebinin reddi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/5/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı cevap vermemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, nitelikli hırsızlık suçundan hükümlü olarak Diyarbakır E Tipi Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) 2/1/2014 ve 12/2/2016 tarihlerinde doğan iki çocuğuyla birlikte kalmaktadır. Başvurucu 15/3/2016 tarihli dilekçesiyle 12/2/2016 tarihinde doğan çocuğunun bakımı ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından infazın ertelenmesini talep etmiştir. Başsavcılık 23/3/2016 tarihinde infaz erteleme talebinin reddine itiraz yolu açık olmak üzere karar vermiştir. Kararda, başvurucunun 25/7/2013 tarihinde 0-6 yaş grubunda çocuğu bulunması nedeniyle hakkında denetimli serbestlik uygulanmak suretiyle tahliyesine karar verildiği, farklı ceza yargılamalarından kesinleşen hapis cezaları nedeniyle 12/4/2014 tarihinde tekrar ceza infaz kurumuna gönderildiği, 15/4/2014 tarihinde ise gebe olması nedeniyle infaza ara verilerek tahliye edildiği belirtilmiştir. Ancak başvurucunun ara verme kararına uymayarak 15/4/2014 tarihinde teslim olmadığı, çok sayıda ceza kararı nedeniyle hakkında arama kararlarının mevcut olduğu, ayrıca resmî olarak evli olmadığı, doğum raporunu ibraz etmediği, gebeliğini cezaların infazını engellemek amacıyla kullandığı ifade edilmiştir. Başvurucu hakkında 21 yıl 65 ay 7 gün kesinleşmiş hapis cezasının olduğu vurgulanarak başvurucunun eylem ve tutumları nedeniyle 13/12/2014 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkrasında düzenlenen tehlikeli hükümlülerden sayılması gerektiği ve aynı Kanun maddesinin (4) numaralı fıkrası hükümlerinin uygulanamayacağı vurgulanmıştır. Başvurucunun anılan karara itirazına ilişkin olarak Diyarbakır İnfaz Hâkimliği, 30/3/2016 tarihinde karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Kararda, 5275 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca infazın ertelenmesi talepleriyle ilgili verilecek kararların Cumhuriyet savcısının takdir yetkisinde olduğu, bu kararlara karşı Kanun'da itiraz ya da şikâyet yolu öngörülmediği ve İnfaz Hâkimliğine bu konuda değerlendirme yapma yetkisinin tanınmadığı ifade edilmiştir. Başvurucunun bu karara itirazı Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesince 18/4/2016 tarihinde kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Nihai karar başvuruya 18/4/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 6/5/2016 tarihinde bireysel başvuru yapmıştır. Başvurucunun tedbir talebinin incelenmesi aşamasında Ceza İnfaz Kurumunun 27/6/2016 tarihli yazısıyla Kurum mevcudunun kapasitesinin çok üzerinde olduğu, koğuşun mevcudu ile Kurumun fiziki yapısı bir arada değerlendirildiğinde çocukların gelişimi ve yaşamı için uygun ortamın bulunmadığı bildirilmiştir. Anayasa Mahkemesinin 28/6/2016 tarihli ara kararı ile başvurucunun tedbir talebi kabul edilerek başvurucunun ve çocuklarının maddi ve manevi bütünlüğü bakımından oluşan tehlikenin ortadan kaldırılması konusunda gerekli tedbirlerin alınmasına hükmedilmiştir. Ayrıca Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının 7/7/2016 tarihinde, anılan tedbir kararı gereği başvurucunun durumuna uygun başka bir ceza infaz kurumuna nakline karar verdiği görülmüştür. Bu karar sonrası başvurucunun 19/7/2016 tarihinde Adıyaman E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna, 18/8/2016 tarihinde de hâlen kalmakta olduğu Sincan Kapalı Kadın Ceza İnfaz Kurumuna naklinin yapıldığı anlaşılmıştır. A. Ulusal Hukuk 5275 sayılı Kanun'un "Hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"4) Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur. (5) Kapalı ceza infaz kurumuna girdikten sonra gebe kalanlardan koşullu salıverilmesine altı yıldan fazla süre kalanlar ile eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli sayılanlar hakkında dördüncü fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu kişilerin cezasının dördüncü fıkrada öngörülen kısmı, ceza infaz kurumlarında kendileri için düzenlenen uygun yerlerde infaz olunur..."B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Mevzuat Türkiye tarafından 14/9/1990 tarihinde imzalanan ve 27/1/1995 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 20/11/1989 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin maddesi şöyledir:" Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir. Taraf Devletler, çocuğun ana-babasının, vasilerinin ya da kendisinden hukuken sorumlu olan diğer kişilerin hak ve ödevlerini de göz önünde tutarak, esenliği için gerekli bakım ve korumayı sağlamayı üstlenirler ve bu amaçla tüm uygun yasal ve idari önlemleri alırlar. Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların; hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler." Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin maddesi şöyledir:" Taraf Devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler. Taraf Devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler."Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin maddesi şöyledir:" Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesinde ve gelişmesinin sağlanmasında ana-babanın birlikte sorumluluk taşıdıkları ilkesinin tanınması için her türlü çabayı gösterirler. Çocuğun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi sorumluluğu ilk önce ana babaya ya da durum gerektiriyorsa yasal vasilere düşer. Bu kişiler her şeyden önce çocuğun yüksek yararını göz önünde tutarak hareket ederler. Bu Sözleşmede belirtilen hakların güvence altına alınması ve geliştirilmesi için Taraf Devletler, çocuğun yetiştirilmesi konusundaki sorumluluklarını kullanmada ana-baba ve yasal vasilerin durumlarına uygun yardım yapar ve çocukların bakımı ile görevli kuruluşların, faaliyetlerin ve hizmetlerin gelişmesini sağlarlar." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), önüne gelen birçok davada aile hayatına saygının kamu makamlarına ebeveynler ve çocuklarını bir araya getirmek şeklinde pozitif bir görev yüklediğini ve ayrılığa devletin değil bir ebeveynin yol açtığı durumlarda da bunun geçerli olduğunu, bu alandaki pozitif yükümlülüğün bireyler arasındaki ilişkiler alanında dahi aile yaşamına saygıyı güvence altına almak için tasarlanmış, hem bireylerin haklarını koruyan düzenleyici yargısal bir çerçeve oluşturulmasını hem de fiilen hayata geçirilecek uygun tedbirlerin alınmasını gerektirdiğini ifade etmektedir (Hokkanen/Finlandiya, B. No: 19823/92, 23/9/1994, § 58; Glaser/Birleşik Krallık, B. No: 32346/96, 19/9/2000, § 63; Bajrami/Arnavutluk, B. No: 35853/04, 12/12/2006, § 52). Aile hayatına saygı hakkı bakımından devletin negatif ve pozitif yükümlülüklerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması mümkün olmadığından her iki durum yönünden de aynı ilkeler geçerlidir. Buna göre aile hayatına saygının gereklerinin devletin negatif veya pozitif yükümlülükleri çerçevesinde incelenmesinde en önemli nokta, bireyin hukuki menfaati ile kamu menfaati arasında adil bir denge kurulup kurulmadığının belirlenmesidir (Powell ve Rayner/Birleşik Krallık, B. No: 9310/81, 21/2/1990, § 41; Lopez Ostra/İspanya, B. No: 16798/90, 9/12/1994, § 51; Evans/Birleşik Krallık [BD], B. No: 6339/05, 10/4/2007, § 75; Hristozov ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 47039/11, 358/12, 13/11/2012, § 117). AİHM, çocuğun ve ebeveynin menfaatlerine ilişkin değerlendirmenin ulusal yargı makamlarınca yapılması gerektiğini kabul etmekle birlikte uyuşmazlığa ilişkin yargılama prosedürünün adil olması ve ilgililere bütün haklarını kullanabilme olanağı sağlaması gerektiğini ifade etmekte; bu bağlamda ulusal mahkemelerin özellikle olgusal, duygusal, psikolojik, maddi ve tıbbi nitelikteki bütün faktörler ile ailenin durumunu derinlemesine inceleyip incelemediğini, çocuğun yüksek menfaatlerini tespit etmek suretiyle ilgili kişilerin de yararlarına ilişkin makul bir değerlendirme ve dengelemede bulunulup bulunulmadığını belirlemek durumunda olduğunu belirtmektedir (İlker Ensar Uyanık/Türkiye, B. No: 60328/09, 3/5/2012, § 52; Neulinger ve Shuruk/İsviçre [BD], B. No: 41615/07, 6/7/2010, § 139).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/8660
Başvuru, ceza infaz kurumunda küçük çocuğu bulunduğundan bahisle infazın ertelenmesi talebinin reddi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın sanık tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) hakkında yürütülen başka bir soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla etkin pişmanlık hükümleri kapsamında 7/1/2018 tarihinde ifadesi alınan A.İ., başvurucunun 2009-2010 yıllarında "Dokuma Bölgesinde Bölge Talebe Mesulü" (BTM) olarak sorumlu düzeyde faaliyet yürüttüğü, Sağanak Yurdu ve Güllük’teki FEM Dershanesinde örgüt mensuplarıyla dinî sohbet adı altında toplantılar yaptığı yönünde beyanda bulunmuştur. Başvurucu, FETÖ/PDY üye olduğu şüphesiyle 29/1/2018 tarihinde gözaltına alınmıştır. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından yürütülen soruşturma sonucunda başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 30/5/2018 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamede; başvurucunun A.İ. isimli şahsın ifadesinden tespitle 2009-2010 yıllarında BTM olarak sorumlu düzeyde faaliyet yürüttüğü, Sağanak Yurdu ve Güllük’teki FEM Dershanesinde örgüt mensuplarıyla dinî sohbet adı altında toplantılar yaptığı, terör örgütüne ait Toros Özel Eğitim Hiz. A.Ş. ve Birlik Özel Eğitim A.Ş.de çalıştığına dair SGK kaydının bulunduğu, KHK ile kapatılan Pak Eğitim İş Sendikasında 28/1/2015 tarihli üyelik kaydının bulunduğu, Bank Asyada terör örgütü elebaşı Fetullah Gülen’in talimatı sonrasında 31/12/2013 ile 24/12/2014 tarihleri arasında hesabında 601,71 TL artış olduğuna ilişkin tespitlerine delil olarak dayanılmıştır. İddianamenin kabul edilmesiyle Antalya Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen davada 12/6/2018 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda tanık A.İ.nin mahkemece dinlenmesine, celsesinin 15/8/2018 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir. Tanık A.İ. 3/7/2018 tarihinde istinabe mahkemesince alınan ifadesinde soruşturma evresinde verdiği beyanlarını tekrar ettiğini, başvurucunun üniversitede okuduğu dönemde örgütün yaptığı sohbet toplantılarına birkaç kez katıldığını gördüğünü belirtmiştir. Başvurucu ve müdafiinin hazır bulunduğu duruşmanın 15/8/2018 tarihli birinci celsesinde tanık A.İ.nin beyanları okunarak başvurucunun savunması alınmıştır. Başvurucu; tanık beyanına karşı yaptığı savunmada özetle tanık beyanlarını kabul etmediğini, beyanların gerçeği yansıtmadığını ve çelişkili olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme 3/5/2019 tarihinde, başvurucunun atılı suçtan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararda; başvurucunun Bank Asya hesap hareketleri, uzun yıllar örgüte müzahir kurumlarda öğretmen olarak çalıştığı ve tanık beyanına göre BTM olarak görev yaptığı, yurt ve dershanelerde düzenlenen toplantılarda sohbet hocalığı yaptığı, örgüt liderinin Bank Asyaya yardım edilmesine yönelik talimatının kamuoyuna yansımasının ardından Bank Asya hesabında bakiye artışı yaptığı, böylelikle başvurucunun örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olduğu, mahrem görevler üstlendiği tespitleriyle atılı suçu işlediğinin kabul edildiği belirtilmiştir. Başvurucu hakkında verilen hüküm kanun yolu incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Başvurucu, istinaf ve gerekçeli temyiz dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- tanığın Mahkeme huzurunda dinlenmediğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. Başvurucu 18/2/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon; adli yardım talebinin kabulüne, tanık sorgulama hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/21165
Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın sanık tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/7/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; makul sürede yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu vekilinin bireysel başvuru formundaki beyanına göre hakkında başlatılan bir soruşturma kapsamında 26/12/2010 tarihinde şüpheli sıfatıyla başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucunun da aralarında bulunduğu bazı şüpheliler hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 4/11/2013 tarihli iddianamesi ile Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan kamu davası açılmıştır. Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesince 20/11/2013 tarihinde Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş ve dava dosyası Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 6/2/2019 tarihli kararı ile başvurucuyu iki mağdura yönelik iki ayrı kasten yaralama suçundan 6 yıl 7 ay 15 gün ve 3 ay 3 gün hapis cezasına mahkûm etmiş, verilen 3 ay 3 günlük hapis cezası hakkında ayrıca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince başvurucu hakkında verilen hapis cezası 11/6/2019 tarihli kararla 4 yıl 8 ay 7 gün olarak düzeltilmiştir. Başvurucu hakkında verilen bu karar 20/5/2021 tarihinde temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/42859
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, adli kontrol tedbirine dayalı tazminat talebinin değerlendirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve seyahat hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığının (Cumhuriyet Başsavcılığı) yürüttüğü bir soruşturma kapsamında 28/6/2015 tarihinde gözaltına alınmış; 29/6/2015 tarihinde Kahramanmaraş Sulh Ceza Hâkimliğinin kararıyla her hafta pazartesi ve cuma günleri 00-00 saatleri arasında imza vermek suretiyle adli kontrol şartı ile serbest bırakılmıştır. Başsavcılığın 7/7/2015 tarihli iddianamesiyle, çocuğun cinsel istismarı suçunu işlediğinden bahisle başvurucunun cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianame, Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmiş veE.2015/231 sayılı dosya üzerinden yargılamaya başlanmıştır. Başvurucu 26/2/2016 havale tarihli dilekçesi ile hakkında hükmolunan adli kontrol tedbirinin kaldırılmasını talep etmiştir. Bu talebi değerlendiren Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesi 14/3/2016 tarihli kararı ile başvurucu hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına karar vermiştir. Yapılan yargılama sonucunda Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesinin 27/10/2016 tarihli kararıyla başvurucunun üzerine atılı suçtan beraatine karar verilmiştir. Bu karara karşı mağdurların vekilleri tarafından istinaf başvurusu yapılmış, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin 13/2/2017 tarihli istinaf başvurusunun reddine dair kararı ile beraat hükmü kesinleşmiştir. Başvurucu 31/8/2017 havale tarihli dilekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesi uyarınca haksız yere gözaltında kalması ve adli kontrol tedbiri nedeniyle 000 TL maddi, 000 TL manevi tazminatın gözaltı tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte tahsili talebiyle dava açmıştır. Başvurucunun açmış olduğu dava Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesinin (ilk derece mahkemesi) E.2017/490 sayılı dosyası üzerinden yürütülmüştür. Yapılan yargılama sonucunda ilk derece mahkemesi 23/1/2018 tarihli kararı ile 31,63 TL maddi tazminat ile 000 TL manevi tazminatın gözaltı tarihi olan 28/6/2015 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte başvurucuya verilmesine, ayrıca başvurucu kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden 360 TL vekâlet ücretinin de ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"... [D]avacı Yahya Çevik'in 28/6/2015 tarihinde gözaltına alındığı, yapılan yargılama sonucunda Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesinin 27/10/2016 tarih ve 2015/231 E-2016/343 K. sayılı kararı ile beraatine karar verildiği ve kararın Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin 13/02/2017 tarihli kararı ile kesinleştiği anlaşılmakla, sanığın gözaltında toplam 1 gün geçirdiği, atılı suç nedeni ile haksız gözaltı ile karşı karşıya kaldığı, Kahramanmaraş Sulh Ceza Hakimliği'nin 29/06/2015 tarih 2015/203 sorgu sayılı kararı ile adli kontrol kararına hükmedildiği, 21/03/2016 tarihine kadar adli kontrol tedbirine tabi tutulduğu, Kahramanmaraş Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı'nın 26/09/2017 tarih ve 703 sayılı yazısı ile sanığın 29/06/2014-29/06/2015 tarihleri arasında sigortalı bir işte çalışmadığının anlaşıldığı, davacının toplam 1 gün nezarette kaldığı süre için belirtilen asgari ücretin günlük net tutarı çarpımı sonucunda davacının asgari ücret üzerinden hesaplanarak maddi zararının 31,63 TL olduğu tespit edilmiştir.Neticeten; Davacı Yahya Çevik'in atılı suç nedeni ile haksız gözaltı ile karşı karşıya kaldığı, maddi ve manevi zarara uğradığı, davacının maddi kaybının gözaltında kaldığı tarihte sigortalı bir işte çalışmaması nedeniyle asgari ücret üzerinden hesaplanarak 31,63 TL olduğu, gözaltında kaldığı ve adli kontrole tabi tutulduğu süre, davacının sosyal ve ekonomik durumu, gözaltına alınmasına neden olunan olayın oluş tarzı, suçun niteliği dikkate alınarak, zenginleşme sonucu doğurmacayak hak ve nesafet kurallarına uygun makul bir miktar olarak 000 TL'nin manevi tazminat olarak hükmedilmesine karar verilmesi gerektiği ve yine taleple bağlı kalınarak hükmedilecek maddi tazminata gözaltına alınma tarihi olan 28/6/2015 tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ve manevi tazminata gözaltı tarihi olan 28/6/2015 tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine... [karar verildi.]" Bu karara karşı istinaf yoluna başvurulmuştur. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 5/4/2018 tarihli kararı ile maddi tazminata ilişkin kısma yönelik istinaf başvurularının esastan reddine, manevi tazminata ilişkin kısma yönelik istinaf başvurusunun ise düzeltilerek esastan reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...1-Maddi tazminata ilişkin hükme yönelik istinaf başvurularının esastan incelemesinde; koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davasına ilişkin yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonucuna uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre maddi tazminat talebinin kısmen kabul kısmen reddine ilişkin kararda usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığından davacı vekilinin ve davalı hazine vekilinin maddi tazminata ilişkin yerinde görülmeyen istinaf başvurularının esastan reddine, Ancak;2-Manevi tazminata ilişkin hükme yönelik istinaf başvurusunun esastan incelemesinde; davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, gözaltına alınmasına neden olan olayın cereyan tarzı, gözaltı süresi birlikte değerlendirildiğinde, hak ve nesafet ilkelerine uygun makul bir manevi tazminat miktarının belirlenmediği, manevi tazminat miktarının güncel koşullara göre fazla miktarda tespit edildiği anlaşıldığından; davalı hazine vekilinin istinaf başvurusu bu itibarla yerinde görülmekle manevi tazminatın yeniden değerlendirilmesi gerekmiş olup, HMK'nın [Hukuk Muhakemeleri Kanunu] 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzeltilebilir nitelikte bir yanılgı olduğundan, istinaf yoluna başvurulan kararın açıklanan manevi tazminat yönünden hüküm kısmının ikinci bendinde yer alan (.... 000,00 TL manevi tazminatın ....) '... 500,00 TL manevi tazminatın ....' şeklinde ... düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine... [karar verildi.]" Başvurucu, Bölge Adliye Mahkemesinin kararını 9/5/2018 tarihinde öğrendiğini bildirmiştir. Başvurucu 18/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5271 sayılı Kanun'un ''Adli Kontrol'' başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: ''(1) (Değişik: 2/7/2012-6352/98 md.) Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.... (3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:...b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.,...'' 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:" (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanundaöngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler..." B. Yargıtay Kararı Yargıtay Ceza Dairesinin 16/2/2015 tarihli ve E.2014/13444, K.2015/2705 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: ''Davacı vekili 2013 tarihli dilekçe ile, müvekkili hakkında soruşturma aşamasında başlayıp beraat kararının verildiği tarihe kadar 3 yıl 6 ay 18 gün süreyle her gün 18:00 - 22:00 saatleri arasında karakola başvurarak imza atmak suretiyle adli kontrol kararı verildiğini, adli kontrol kararının yasadaki amacını aşmış, tutuklama tedbirinden farkının kalmadığını, kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasının oranlılık ilkesine uygun olmadığını Anayasanın maddesine aykırı davranılması sebebiyle 000 lira maddi, 000 lira manevi olmak üzere toplam 000 lira tazminatın işleyecek faiziyle birlikte davalı hazineden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.... Bu bilgiler ışığında adli kontrol koruma tedbiri nedeniyle açılan tazminat davasında, davacının durumunun Ceza Muhakemesi Kanuna göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141/ maddesi tazminat ödenmesini kabul ettiği tedbir işlemlerini şu şekilde göstermiştir.Bunlar:1- Yakalama2- Tutuklama3- Arama4- El koyma5- Kanuni gözaltı süresi içinde hakim önüne çıkarılmama,6- Yakalama veya tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkanlarından yararlandırılmama,Fıkradaki açık düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, adli kontrol, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme gibi koruma tedbirleri için tazminat ödenmesi kabul edilmemiştir. Bununla beraber, somut olayda hakkında 3 yıl 6 ay 18 gün süre ile uygulanan adli kontrol tedbirinden dolayı davacının (sanığın) maddi ve manevi olarak zarar gördüğü ve görmesi hayatın olağan akışına göre, tartışmasız ve aşikardır. Genel olarak tutuklama sanığın yargılamada hazır bulunmasını, maddi gerçeğin araştırılmasını temin etmek veya yargılama neticesinde verilecek cezanın infazını sağlamak amacıyla başvurulan bir koruma tedbirdir. Bazı durumlarda tutuklama koruma tedbiri ile ulaşılabilecek sonuçlara daha hafif tedbirler yoluyla da ulaşılmak mümkündür. Adli kontrol tedbiri de uygulamada genel olarak sıkça başvurulan bu tedbirlerden bir tanesidir. 5271 sayılı CMK’nın 109 ve devamı maddelerinde tutuklama tedbirinin oranlılık (ölçülülük) kriteri çerçevesinde (CMK’nın 101/ vd) uygulamasını sağlamak amacıyla tutuklama koruma tedbirine alternatif bir koruma tedbiri olarak düzenlenen adli kontrol kurumu ile, kişi özgürlüğünün en az şekilde sınırlandırılması yoluyla tutuklamanın sonuçlarına ulaşılması amaçlanmıştır. Kısaca, adli kontrolün amacı tutuklama koruma tedbirinde de genel olarak öngörülen, şüpheli veya sanığın kaçmasını, saklanmasını veya delilleri karartmasını önlemek, tanık ve mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişimine engel olmak ve yargılamanın sağlıklı şekilde yapılmasını sağlamaktır. Tutuklama koruma tedbiri yönünden, başvurulan bu tedbirin ne kadar süreceği konusunda yasada azami bir kısım süreler belirlenmesine karşın, kanunda adli kontrol tedbirinin uygulanması açısından her ne kadar bir üst sınır belirtilmemiş ise de, bir koruma tedbiri olması nedeniyle, adli kontrol tedbiri de geçici olup, bunu haklı kılan şartlar ortadan kalkınca bu tedbirin de kaldırılması gerektiği kuşkusuzdur. Zira burada amaç, kural olarak kişi hürriyetini tam manasıyla sınırlandırmamak suretiyle veya daha geniş bir ifade ile kişinin belirlenen yükümlere uymak kaydıyla toplumsal ve bireysel yaşamını olağan şekilde sürdürmesine olanak sağlanmasıdır. Bu kapsamda tazminat talebine konu edilen dava konusu somut olayda, davacı hakkında uygulanan adli kontrolün Anayasanın maddesinde öngörülen temel hakların sınırlandırılmasında geçerli olan ölçülülük ilkesinin ihlal edildiği anlaşılmaktadır. Ölçülülük ilkesi, genel bir ilke olup, adli kontrol tedbiri kapsamında yer alan yükümler açısından da geçerli olan bir ilkedir. Adli kontrol kararının verildiği hallerde, tutuklama kararının niteliğine ve somut olayın koşullarına göre; şüpheli veya sanık, birey hak ve özgürlüklerine en az müdahaleyi gerektiren yükümlere ve soruşturma ve kovuşturma konusu suçun niteliğine uygun düşen tedbirlere tabi kılınmalıdır. Kısaca ölçülülük ilkesi, temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olduğunda sınırlamada başvurulan aracın, amacı gerçekleştirmeye yetecek ölçüde olmasını gerektirir. ... [D]avacı (sanık) hakkında uzun süre uygulanan adli kontrol tedbiri açısından tutuklama ile serbest bırakma arasında düşünülen ve serbest bırakmanın oluşturabileceği zararları gidermek için uygulanan adli kontrolün bir aşamadan sonra seyahat özgürlüğünün sınırlandırıldığı, bu sınırlama ile kişi özgürlüğünün kısıtlanması olan tutuklama ile arasında bir derece ve yoğunluk farkı olduğu, davacıya uygulanan tedbirin seyahat özgürlüğünü kısıtlama tedbirini aştığı ve davacıyı özgürlükten yoksun bıraktığı, oranlılık ilkesinin ihlal edildiği ve kanun ile belirlenen amacın dışına çıkıldığı, zira aşamalarda ilgili tedbire yönelik olarak adli kontrol kararının kaldırılmasına ilişkin itirazlarda bulunulmasına karşın, hakim veya mahkemece oranlılık ilkesi bağlamında adli kontrol tedbiri uygulamasına devam edilip edilemeyeceği adli kontrol tedbiri ile öngörülen yükümlülüklerden sonuç alınıp alınmadığı tedbirin değiştirilip değiştirilmeyeceği veya daha hafif bir tedbirin uygulanması yoluyla amaçlanan hedefin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya geçici olarak adli kontrol tedbirinden muafiyet konusunda etkin (veya etkili) bir değerlendirmenin yapılamadığı ve uygulanan tedbirin ölçüsüz hale geldiğinin anlaşılması karşısında, davacı hakkında ilk kararın verildiği 2010 tarihinden sonra uygulanmaya devam edilen adli kontrol tedbiri nedeniyle davacı yararına (hak ve nasafet ilkelerine uygun) makul oranda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi, Kanuna aykırı olup, davacı vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanunun maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un maddesi uyarınca isteme aykırı olarak, BOZULMASINA... [karar verildi.]'' Yargıtay Ceza Dairesinin 24/2/2015 tarihli ve E.2014/12569, K.2015/3372 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: '' ....1-Tazminat davasının dayanağını oluşturan Kocaeli Başsavcılığının 2011/14999 sayılı soruşturma dosyasının incelenmesinden; sanıklar (davacılar) hakkında ihaleye fesat karıştırma suçundan yürütülen soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, kararın itiraz edilmeksizin kesinleştiği, davacıların soruşturma sırasında 2012 tarihinde tutuklandıkları, tutukluluğa yapılan itiraz üzerine Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesinin 2012 tarihli kararıyla güvence karşılığında serbest bırakılmalarına ve CMK'nın 110/ maddesi gereğince imza karşılığında adli kontrol altına alınmalarına karar verildiği anlaşılmakla, güvence karşılığı adli kontrol şartıyla salıverilme işleminin CMK'nın maddesindeki tazminat isteme nedenleri arasında sayılmaması sebebiyle davacıların buna ilişkin tazminat istemlerinin reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, ..Kanuna aykırı olup, hükmün...BOZULMASINA... [karar verildi.]'' Yargıtay Ceza Dairesinin 21/12/2020 tarihli ve E.2019/1929, K.2020/7258 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:''... [A]macı maddi gerçeği ortaya çıkarmak olan ve kamusal nitelik taşıyan ceza mahkemesinde, bazı koruyucu tedbirlere başvurulması gerekebilir. Bu tedbirler, muhakemenin yapılabilmesi açısından, delillerin karartılmasını önlemeye yönelik olabileceği gibi şüpheli ya da sanığın hazır bulundurulmasını veya ilerde verilecek hükmün yerine getirilmesini sağlamak amacını da taşıyabilir. Koruma tedbirleri kavramı içinde yakalama, gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma, adli kontrol, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme ve telekomünikasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi konuları yer almaktadır. 466 sayılı Kanunda bu koruma tedbirlerinden yakalama, gözaltı ve tutuklama, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun ve devamı maddelerinde ise yakalama, gözaltı, tutuklama, arama ve el koyma işleminden kaynaklanan maddi ve manevi zararların tazmininin düzenlendiği dikkate alındığında, davacı hakkında uygulanan ve 5271 sayılı CMK'nın 109/3-j. maddesinde düzenlenen konutunu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbiri nedeniyle tazminat isteminin reddine karar verilmesi gerektiği ancak davacı hakkında aynı dosyada bir gün gözaltına alınması nedeniyle sadece CMK’nın 141/1-e maddesi gereğince gözaltı nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Kanuna aykırı olup, ... hükmün BOZULMASINA... [karar verildi.]'' Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının medeni hak ve uyuşmazlıklar kolunun uygulanabilirliğine ilişkin içtihadını Regner/Çek Cumhuriyeti ([BD], B. No: 35289/11, 19/9/2017, §§ 99-112) kararında bildirmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:" AİHM 'medeni' kol bağlamında maddenin uygulanabilir olması için Sözleşme'de korunup korunmadığından bağımsız olarak ulusal hukukta tanınan -en azından savunulabilir bir temeli bulunan- bir 'hak' ile ilgili bir 'uyuşmazlık' olması gerektiğini tekrarlar. Uyuşmazlık samimi ve ciddi olmalıdır. Uyuşmazlık sadece bir hakkın gerçek varlığıyla değil, hakkın kapsamı ve uygulanma şekliyle de ilgili olabilir. Son olarak yargılamanın sonucu söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır. Ancak hafif bağlantılar ya da uzak sonuçlar maddenin devreye girebilmesi için yeterli olmaz. AİHM hakkın varlığıyla ilgili olarak, ulusal hukukun ilgili hükümlerinin ve ulusal mahkemelerin bunlara ilişkin yorumlarının başlangıç noktası olması gerektiğini tekrarlar. maddenin (1) numaralı fıkrası 'hak ve yükümlülükler' için taraf devletin maddi hukukunda herhangi bir somut içerik garanti etmez. AİHM taraf devletin ulusal hukukunda yasal bir temeli bulunmayan maddi bir hakkı maddenin (1) numaralı fıkrasının yorumu yoluyla türetmeyebilir. Bu çerçevede AİHM ulusal kanun koyucu tarafından ihdas edilen hakların maddi veya usule ilişkin ya da alternatifli olarak bu ikisinin bir kombinasyonu da olabileceğini gözlemler. Ulusal hukukta tanınan ve mahkemeler kanalıyla icra ettirilebilme usul güvencesiyle desteklenmiş bir maddi hakkın bulunduğu hallerde maddenin (1) numaralı fıkrası bağlamında hakkın var olduğu hususunda şüphe yoktur. Kanun hükmünün lafzının [otoritelere] takdir yetkisi bahşetmesi tek başına hakkın varlığını dışlayan bir unsur olarak görülemez. Gerçekte madde başvurucunun hakkına müdahale sonucunu doğuran takdir yetkisine dayalı kararlara ilişkin davalara da uygulanır. Ancak madde ulusal kanun koyucu tarafından -herhangi bir hak bahşetmeksizin- mahkemelerde ileri sürülmesi mümkün olmayan belli avantajlar sağladığı hallerde uygulanmaz. Aynı durum bir kimsenin ulusal mevzuattaki haklarının, bunların tanınacağına dair basit bir umut ile sınırlı olduğu ve hakkın tanınmasının bütünüyle otoritelerin takdirine ve keyfiyetine bağlı bulunduğu haller yönünden de geçerlidir. Ulusal mevzuatın bir kişinin maddi bir hakkını tanıdığı fakat şu veya bu sebeple bu hakkın mahkemeler aracılığıyla tespitini veya icra edilmesini temin edecek yasal araçlar öngörmediği haller de olabilmektedir. Bu durum -örneğin- ulusal hukukta yargısal muafiyet öngörüldüğü hallerde söz konusu olur. Buradaki muafiyet maddi hakkı güçlendirmekten ziyade ulusal mahkemelerin hakkın tespiti yetkisine yönelik getirilen prosedürel bir kısıtlama olarak görülmektedir. Bazı durumlarda ulusal hukuk bireyin öznel bir hakkını tanımamasına karşın işlemin keyfi olduğu veya yetki aşımı içerdiği ya da usul hataları bulunduğu yolundaki iddialarını inceletmek için dava açma hakkı bahşetmektedir. Bu durum, kamu otoritelerinin bir avantajı veya ayrıcalığı tanımak veya buna ilişkin isteği reddetmek hususunda mutlak takdir yetkisini haiz olduğu ve kanunun kişiye bu hakla ilgili olarak tanıdığı, mahkemelere başvuru hakkının kullanımı üzerine mahkemelerin bu işlemi hukuka aykırı bularak iptal edebildiği hallerde önem taşır. Böyle bir durumda maddenin (1) numaralı fıkrası avantaj ya da ayrıcalığın bir kere tanınmakla medeni bir hakka vücut vermesi koşuluyla uygulanabilir...."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15454
Başvuru, adli kontrol tedbirine dayalı tazminat talebinin değerlendirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve seyahat hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan hükümlü olarak Karabük T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. Başvurucu, akrabası olduğunu belirttiği Ş.A.T. isimli kişiye bir mektup göndermek istemiştir. Söz konusu mektupta başvurucu; Suriye'de, Irak'ta ve İran'da yaşanan gelişmelere, bu bölgelerde hüküm süren kimi örgütlere ve yapılanmalara, Kürdistan Demokratik Partisi isimli yapılanmanın konumuna ve faaliyetlerine yönelik birtakım yorumlarda bulunmuştur. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığı (Disiplin Kurulu), 2/1/2018 tarihli kararıyla mektupta kısmen sakıncalı ifadelerin bulunduğu gerekçesiyle sakıncalı görülen kısımların okunmayacak şekilde çizilmesine ve mektubun bu şekilde alıcısına gönderilmesine karar vermiştir. Anılan kararın gerekçesinde, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince bu yönde karar alındığı belirtilmiştir. Başvurucu; söz konusu karara karşı Karabük İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) sunduğu itiraz dilekçesinde ilgili mektubun aynısını daha önce Z.E. isimli kişiye sorunsuz şekilde gönderdiğini, mektup içeriğinde herhangi bir şiddet unsurunun bulunmadığını, yazdığı düşüncelerin televizyon ve gazetelerde sık sık dile getirilen görüşlerden oluştuğunu belirtmiş ve keyfî ve hukuka aykırı şekilde verilen kararın kaldırılmasını talep etmiştir. İnfaz Hâkimliği 24/1/2018 tarihli kararıyla itirazın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde Disiplin Kurulunca verilen kararın yerinde olduğu belirtilmiştir. Anılan karara karşı başvurucu tarafından 29/1/2018 tarihinde Karabük Ağır Ceza Mahkemesine itiraz edilmiştir. Mahkeme; söz konusu mektubun tamamının sakıncalı olduğuna, muhatabına gönderilmemesine ve İnfaz Hâkimliğince verilen kararın kaldırılmasına 15/5/2018 tarihinde kesin olarak karar vermiştir. Nihai karar 21/5/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 23/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. (Ahmet Temiz B. No: 2013/1822, 20/5/2015, §§ 16-20; Tayfur Tunç, B. No: 2017/36327,10/3/2020, §§ 15-28; Rıdvan Türan, B. No: 2017/20669, 10/3/2020, §§ 15-28; Ahmet Kağanarslan ve Diğerleri, B. No: 2017/16227, 10/3/2020, §§ 18-31).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15894
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, aynı durumda bulunan profesörler 400 ek gösterge rakamına tabi olurken askerî üniversite kurumlarından devredilen profesör için 800 ek gösterge rakamının uygulanmasının mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 18/7/2019 tarihinde öğrendikten sonra 1/8/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/26278
Başvuru, aynı durumda bulunan profesörler 6.400 ek gösterge rakamına tabi olurken askerî üniversite kurumlarından devredilen profesör için 5.800 ek gösterge rakamının uygulanmasının mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kimliği belirsiz kişiler tarafından alıkonulma sürecindeyken ve gözaltındayken kötü muameleye maruz kalınması ve buna dair soruşturmanın etkisiz olması nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 17/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesi ile esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Olaya Dair Arka Plan Bilgisi Başvurucu, başına gelen olayı şöyle anlatmıştır:- 21/7/2016 tarihinde saat 30 sıralarında Güneşevler'de bulunan babasının evine gitmek üzere trafikteyken H. Marketin önünde bir şeyler almak üzere durduğu sırada bir araba kendisine ait arabanın önünde durmuş, arabanın içinden üç ya da dört kişi inmiş, yüzünü tam hatırlamamakla birlikte hafif kır saçlı, 40-45 yaşlarında biri kendisine silah doğrultmuş; diğeri cama vurarak kapıyı açmasını istemiştir. Şahıslar kendisini arabalarına bindirmiş, başına bir şey geçirildiği için bir şey görememiş, "Kimsiniz, ne istiyorsunuz?" diye sorduğunda "Devlet ulan, devlet." deyip vurarak kendisini susturmuştur. Zemini ve tüm duvarları sünger ve halıfleksle kaplı, penceresiz bir yere kapatılmış; kapatıldığı yerde elleri ve gözleri hep bağlı tutulmuştur. Kendisini kaçıran şahıslar, güzellikle ya da zorla konuşmaktan başka bir yolu olmadığını zira kendisinin hayatta olup olmadığını ya da nerede olduğunu kimsenin bilmediğini söylemiş, kim olduğunu anlatması için şiddet uygulamış, ayakkabılarıyla el ve ayak parmaklarını ezmiş, sırtını ve yüzünü yumruklamış, sırtına tekme atmış, aldığı darbeler ve sıkıştırmalar nedeniyle sırtında ve omuzlarında yaralar meydana gelmiş, dizindeki bağlar kopmuş, kulağına aldığı sert bir darbe yüzünden iki hafta boyunca başını eğememiş, uzun süre duyma kaybı yaşamıştır. Kendisini sorgulayan kişi söylemleriyle asker ya da eski bir polis olduğuna dair izlenim oluşturmaya çalışmıştır. Yaklaşık iki hafta boyunca sorgu için götürülmemiş, bu sürenin ardından kendisine, kıyafetlerini giyip verilen iki maskeyi takması söylenmiş, düğümlü bir bez ağzına bağlanmış, konuşamadığından emin olunduktan sonra akşam saatinde kapatıldığı binadan çıkarılmış, araca binince elleri arkadan bağlamak için kullanılan plastik kelepçeler iyice sıkılmış, ayakları da bağlanmış, araç durunca ayaklarından ve kollarından tutulmak suretiyle taşınarak bir yere oturtulmuş, ses çıkarmaması, bir yere gitmeye çalışmaması, birilerinin gelip kendisini alacağı söylenmiştir. Araç uzaklaştıktan sonra ağzındaki bağı dişlerini ve çenesini hareket ettirerek indirmiş, seslenmiş, maskeleri çıkarmayı başarınca büyükçe boru gibi bir şeyin içinde oturduğunu anlamış, elleri ve ayakları bağlı zıplayarak ilerlemeye çalışmış, "İmdat!" diye bağırırken ilerideki caminin önünde oturan biri hiç şaşırmadan sadece "Gel bakalım, gel." demiş, "imdat" seslerini duyan başkaları da toplanmaya başlamış, oradakilere kim olduğunu ve kaçırıldığını söylemiş, yaklaşık yarım saat sonra en yakın karakoldan bir ekip gelmiş, ellerini ve ayaklarını açtıktan sonra ekip aracıyla karakola götürmüştür. Gözaltı sürecinde ise sürekli tokat atılmış, diz üstü oturtulmuş, elleri plastik kelepçeyle arkadan bağlanmıştır. Yüzüne, sırtına, göğsüne defalarca yumruk, tekme ve dizle vurulmuş; aynı anda arkadan plastik kelepçenin üstüne basılarak zıplanmış, kelepçeler bileklerini kesmiş, sonunda ağrıdan bayılmış, ayıltıldığı her seferinde aynı eylemler uygulanmıştır. Dosya kapsamında yer alan 112 Acil Çağrı Merkezi Müdürlüğünün 10/9/2016 tarihli emniyet vaka raporuna göre saat 01 sıralarında arayan bir kişi, A.Ö. ile başvurucunun Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile irtibatları nedeniyle arandıklarını ve Yenimahalle'deki bir su borusu içinde saklandıklarını ihbar etmiştir. Olay yerine gelen polis memurlarının düzenlediği 10/9/2016 tarihli (saat 45) tutanakta; başvurucunun ellerinin ve ayaklarının plastik kelepçeyle bağlı olduğu, etrafında 15-20 kişinin beklediği, başvurucunun arabasının çalındığını, aracını çalan kişilerin elinden kurtulup bulunduğu yere geldiğini, ne kadar zamandır bu vaziyette olduğunu ve kimlerin kendisini bu hâle getirdiğini bilmediğini beyan ettiği yazılıdır. Tutanaktan GBT sorgulamasında başvurucunun silahlı terör örgütü kurma ve yönetme suçundan hakkında yakalama kararı olduğu, ayrıca kayıp şahıs olarak arandığı anlaşılmıştır. Bunun üzerine başvurucu, hakkında sağlık raporu alındıktan sonra Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne teslim edilmiştir. Polis memurları tarafından düzenlenen 14/9/2016 tarihli tutanakta başvurucunun kaçırıldığını ileri sürdüğü adrese başvurucuyla gidildiği, çevrede bulunan işyeri kameralarının on beş gün süre ile kayıt yaptığı, başvurucunun kaçırıldığını bildirdiği tarihten bulunmasına kadar elli günden fazla süre geçmesi nedeniyle olay anına ilişkin kamera görüntüsü tespit edilemediği belirtilmiştir. Başvurucuyu bulan A.G.nin kolluk nezdinde alınan 11/9/2016 tarihli beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... Ben 2016 günü saat:00 sıralarında ivedik köyü merkez camiinden ... telefonla konuştuğum esnada yaklaşık 20 metre yürüdüm karşımda bulunan evin yanında bir şahsın zıplayarak yürümeye çalıştığını gördüm şahsın yanına yaklaştım ellerimi çöz beni gasp ettiler arabamı çaldılar beni buraya attılar dedi bende bu esnada cep telefonumdan 155 polis imdatı aradım ve durumu anlattım ben telefon ile konuşurken kendisi bana ellerimi çöz kangren olacağım dedi bende kendisine polis gelmeden ellerini çözmem dedim ve tekrar camiye giderek cami imamına haber verdim bu esnada şahıs zıplayarak köyün meydanına geldi ayakları da bağlı olduğu için zıplayarak gidiyordu. Kendisi isminin Yunus AKYOL olduğunu söyledi ben de kendisine babanın adı ne diye sordum ve numarasını istedim kendisi bana babasının numarası olan... numaralı telefonu verdi ben de bu numarayı aradım şahıs bana onun Allah belasını versin benim öyle bir oğlum yok dedi ve telefonu kapattı. ... polis arkadaşlar geldiler şahsı aldılar ve emniyete götürdüler. Ancak bu esnada beni aldılar bir haftadır tutuyorlar aranıyor muyum bilmiyorum diye birşeyler söyledi ancak tam net olarak anlayamadım..." Başvuru dosyasında mevcut olan, başvurucu hakkında düzenlenen genel adli muayene raporlarındaki tespitler şöyledir:- Ankara Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesinin 11/9/2016 tarihli (saat 30) genel adli muayene raporu: "Sırt bölgesinde cilt lezyonu [travma veya kronik hastalığın etkisi olan bir dokudaki iltihaplanma] olup, darp cebir izi yok..."- Hastanenin 26/9/2016 tarihli raporu: "Her iki bilek iç yüzünde yaklaşık 4x4,5 cm'lik olmak üzere iki adet ve bilek dış kısmında (sol bilek) 3 adet yaklaşık 1 cm'lik 3 adet üstü kabuk bağlamış yara mevcut olup alerjisi olduğunu belirtiyor. Önceki raporda belirtilen sırt lezyonu sarı renk almış olarak devam etmektedir. Başka bulgu saptanmadı."- Hastanenin 30/9/2016 tarihli raporu: "Darp ve cebir izine rastlanmadı. Her iki bilek iç kısmında yüzeysel kabuklu kırmızı ürtiker lezyonlar mevcut."- Hastanenin 4/10/2016 tarihli raporu: "Önceki muayeneye göre farklı bulgu saptanmadı.", 5/10/2016 tarihli raporu: "Darp cebir izi yok, ilk muayene bulgularından farklı bir muayene bulgusuna rastlanmadı."- 4/10/2016 tarihli raporda muayene sırasında bulunan kişiler kısmında tabip ve muayene edilen, sağlık meslek mensubu personel, güvenlik görevlisinin bulunduğuna dair kısım ile 5/10/2016 tarihli raporda tabip ve muayene edilen, sağlık meslek mensubu personelin bulunduğuna dair kısım işaretlenmiş; diğer raporlarda ise muayene sırasında bulunan kişiler kısmında bir işaretleme yapılmamıştır. Başvurucu; Ankara İl Emniyet Müdürlüğü nezdinde, zorunlu müdafi huzurunda verdiği 4/10/2016 tarihli şüpheli ifadesinde özetle babasının evine giderken 21/7/2016 tarihinde kimliği belirsiz kişilerce arabasının önü kesilerek kaçırıldığını, şahısların yüzünü görmediğini, şahsı teşhis edemeyeceğini, nereye götürüldüğünü bilmediğini, 10/9/2016 tarihinde el ve ayakları bağlı bir şekilde bırakıldığını belirtmiştir. Başvurucu; hakkında FETÖ/PDY üyeliği isnadına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında alınan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) nezdindeki zorunlu müdafi H.A. huzurunda verdiği 5/10/2016 tarihli şüpheli ifadesinde, emniyette daha önce ayrıntılı ifade verdiğini, bu ifadesini aynen tekrar ettiğini, söz konusu örgütle ilgisi olmadığını bildirmiştir. Başvurucu ya da zorunlu müdafii, Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesinin temini sürecinde başvurucunun kaçırıldığı ya da gözaltında bulunduğu süre içinde kötü muameleye maruz kaldığına dair bir iddiada bulunmamıştır. Başvurucu, silahlı terör örgütü üyeliği suçundan 5/10/2016 tarihinde tutuklanmıştır. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde, zorunlu müdafii H.A. huzurunda yapılan sorgusunda başvurucu; kolluktaki ifadesini yinelediğini bildirmiştir. Başvurucu ya da zorunlu müdafii, sorgu sürecinde başvurucunun kaçırıldığı ya da gözaltında bulunduğu süre içinde kötü muameleye maruz kaldığına dair bir iddiada bulunmamıştır. Başvurucu hakkında FETÖ/PDY üyesi olma isnadıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. UYAP üzerinden yapılan inceleme neticesinde başvurucunun 20/12/2017 tarihli ilk duruşmada avukatı huzurundaki savunması sırasında sunduğu ayrıntılı yazılı dilekçesinde kaçırılma ve gözaltı süreçlerinde kötü muameleye maruz kaldığı iddiasını dile getirdiği ve gözaltında kendisine kötü muamele yapanları teşhis edebileceğini ifade ettiği görülmüştür. Duruşmada başvurucu avukatı da her iki süreçte başvurucunun uğradığı kötü muameleye dair iddiaları dile getirmiş ve başvurucunun gözaltında kaldığı sürede zorunlu müdafiliğini üstlenen avukat H.A.nın başvurucunun vücudundaki morlukları gördüğünü, başvurucunun eşine başvurucunun neredeyse her yerinin mosmor olduğunu, ifadesinin alınması için morlukların geçmesinin beklendiğini söylediğini ileri sürmüştür. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 19/11/2018 tarihinde neticeten 12 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Kararın yargılamanın başvurucu hakkındaki diğer yargılamayla birleştirilerek delillerin değerlendirilmesi sonrasında karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle Yargıtay tarafından bozulması üzerine Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 28/4/2021 tarihli kararıyla "...üyesi olduğu örgütün MİT mahrem yapılanmasında öğretmen konumunda faaliyette bulunarak milli güvenlik istihbaratını devlet çapında oluşturmak, istihbarata karşı koymak, dış güvenlik, terörle mücadelede temel esasları belirlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en önemli kurumlarından Milli İstihbarat Teşkilatından devlet sırrı niteliğindeki bilgileri temin ettiği..." gerekçesiyle başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan neticeten 11 yıl 3 ay hapis cezasıyla, siyasal veya askerî casusluk suçundan neticeten 21 yıl 1 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Karar, temyiz incelemesi için Yargıtay nezdindedir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama incelendiğinde başvurucunun kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıp 52 gün tutulduğu, bu sürede ve gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığı iddialarını yargılama sürecindeki savunmasında dile getirdiği görülmüştür. Ayrıca bireysel başvuruya konu dosyanın incelenmesi neticesinde başvurucunun şikâyet dilekçesinde babasının kendisinin kaybolduğunu ve arabasının da çalınmış olabileceğini belirterek Cumhuriyet Başsavcılığına 2016 yılında suç duyurusunda bulunduğunu bildirdiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine söz konusu soruşturma dosyasının incelenmesi sonucunda başvurucunun babasının 22/7/2016 tarihinde kolluk nezdinde şikâyetçi olarak beyanda bulunduğu, beyanında oğlu ile bir yere gitmek için sözleştikleri ve oğlunun iş çıkışında geleceğini söylediği hâlde gelmediğini, bu nedenle oğlunun hayatından endişe duyduğunu ve kayıp olan yakınının araştırılmasını istediğini, arabasının da kayıp olduğunu ifade ettiği görülmüştür. Başvurucunun babası Başsavcılık nezdindeki 18/11/2016 tarihli müşteki beyanında; oğlunun bulunduğunu ancak aracın kayıp olduğunu, bu durumu oğluna sorduğunda G. Mahallesi'ne girerken polisler tarafından durdurularak gözlerinin bağlandığını, gözaltına alındığını, polis memurlarının araca ne yaptığını bilmediğini söylediğini belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başka soruşturma numaralarına kayden yürütülen bu soruşturmalardan kayıp şahıs olayı hakkındaki soruşturma sonucunda 17/11/2016 tarihinde, kayıp şahsın bulunup ilgili emniyet birimine teslim edildiğinin tespit edilmesi üzerine kovuşturmasızlık kararı verilmiş; hırsızlık suçundan yürütülen diğer soruşturmada ise 20/3/2017 tarihinde, başvurucunun terör örgütüne üyelik isnadı ile tutuklandığı ve ceza infaz kurumuna konulduğu, aracının ise 28/2/2017 tarihinde bulunduğu, başvurucunun hakkındaki soruşturma kapsamında tutuklanması üzerine muhtemelen aracının yakalandığı yerde bırakıldığı, aracın çalındığına dair bir delil olmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.B. Başvurucunun Şikâyeti Üzerine Yürütülen Ceza Soruşturması Süreci Başvurucu, yukarıda belirtilen iddialarla 9/3/2018 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığı 15/3/2018 tarihinde Ankara İl Emniyet Müdürlüğünden H. Markete ait kameraların ve çevredeki diğer güvenlik kameralarının görüntülerinin teminini talep etmiştir. H. Marketin işletmecisi 16/4/2018 tarihinde işyerine ait kameranın görüntüsünün saklanma süresinin 15 gün olması nedeniyle olay tarihine ait görüntü bulunmadığını bildirmiştir. Ayrıca polis memurları düzenledikleri 16/4/2018 tarihli tutanakta H. Marketin önünü ve civarını gösteren güvenlik kamerası ya da MOBESE bulunmadığını belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı Ankara Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama dosyasını inceleyip Mahkemeye iade etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu "ilgili polis memurları" hakkında işkence ve hakaret suçlarından 13/9/2018 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile başvurucunun 21/7/2016 ile 10/9/2016 tarihleri arasında kaçırılması ve bırakılması iddiası bakımından 13/9/2018 tarihinde, kimliği tespit edilemeyen şüpheliler hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu yönünden daimî arama kararı vermiştir. Ek kovuşturmaya yer olmadığı kararının gerekçesi şöyledir:"...Müşteki hakkında Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 2017/216esas sayılı dosyasından bir örnek alınmış ayrıca müşteki hakkında Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube Müdürlüğünde düzenlenen fezlekeden bir örnek temin edilmiş olup müşteki hakkındaki Emniyet fezlekesinde bulunan doktor raporları incelendiğinde müştekinin gözaltına alındığı tarihte tespit edilen bulgular dışında başkaca darp cebir izi olmadığının tespit edildiği, bilek kısmında tespit edilen lezyonların ise alerjiden kaynaklandığının belirtildiğinin anlaşıldığı, müştekinin 10/09/2018 tarihinde emniyete yapılan ihbarda Karşıyaka Mezarlık 5 nolu kapı karşısı İvedik Köyü muhtarlığı ile [Balıkçı A.] arasında bulunan boruların içerisinde FETÖ örgütü mensubu bir şahsın bulunduğunun bildirilmesi üzerine polis memurlarınca söz konusu adrese intikal edildiği, müştekinin camii önünde yolun ortasında dizlerinin üzerine oturmuş vaziyette elleri ve ayakları klasik kelepçe ile kelepçelenmiş bir şekilde bulunduğu, müştekinin söz konusu yere sekerek geldiğinin vatandaşlarca polis memurlarına belirtildiği, müştekinin kendisini tanıtarak gasp iddiasında bulunduğu, kendisini bu hale kimlerin getirdiği hususunda bilgisinin olmadığını ifade ettiği, müşteki hakkında yapılan GBT sorgulamasında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yakalama kaydının bulunduğu anlaşılması üzerine müşteki hakkında gerekli yakalama işleminin yapıldığı emniyette ifadesinin alındıktan sonra 05/10/2016 tarihinde Cumhuriyet Savcılığında gerekli savunması alındıktan sonra 05/10/2016 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hakimliğinin... sorgu sayılı kararı ile tutuklanmasına karar verildiği, şüpheli hakkında Ankara Ağır Ceza Mahkemesine silahı terör örgütüne üye olmak suçundan kamu davasının açıldığı anlaşılmış olup,Her ne kadar müşteki kendisini kaçıranlar tarafından serbest bırakıldıktan sonra polis memurları tarafından gözaltına alındıktan sonra polis memurlarının kendisine yönelik hakaret suçunu işlediklerini ayrıca kendisini zaman zaman darp etmek suretiyle işkence yaptıklarını iddia ederek ilgili polis memurları hakkında suç duyurusunda bulunmuş ise de; müşteki hakkında düzenlenen tahkikat evrakları, alınan doktor raporlarında müştekinin ilk gözaltına alındığı zamandan sonra yeni darp cebir izi tespit edilemediğine ilişkin tespitler ile müştekinin kaçırıldığı süre içerisinde de kim olduklarını beyan edemediği şahıslar tarafından da darp edildiği iddiası birlikte değerlendirildiğinde müştekinin gözaltına alındıktan sonra polis memurları tarafından dövülmek suretiyle kendisine yönelik işkence uygulandığına ve müştekiye hakaret edildiğine dair ilgili polis memurları hakkında müştekinin soyut iddiası dışında kamu davası açmaya yeter delil elde edilemediği tüm soruşturma evrakı kapsamından anlaşılmakla..." Başvurucu; Cumhuriyet Başsavcılığının kendisinin beyanına başvurmadığını, sunduğu tanıkları dinlemediğini belirterek eksik soruşturma ile karar verdiğinden bahisle kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz etmiştir. İtiraz, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 8/11/2018 tarihli kararıyla ek kovuşturmaya yer olmadığı kararının "dayandığı gerekçelerin usul ve yasaya uygun olduğu" gerekçesiyle reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 16/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucu17/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/36395
Başvuru, kimliği belirsiz kişiler tarafından alıkonulma sürecindeyken ve gözaltındayken kötü muameleye maruz kalınması ve buna dair soruşturmanın etkisiz olması nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkindir.
0
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/2/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/4166
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ilgili mevzuat uyarınca hak sahibi olarak tespit edilen depremzedelere kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 31/1/2018 tarihinde öğrendikten sonra 1/3/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu Halim Tosun başvurunun devamı sırasında vefat etmiş, mirasçısı Ali Tosun başvuruya devam etmek istediğini bildirmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/6842
Başvuru, ilgili mevzuat uyarınca hak sahibi olarak tespit edilen depremzedelere kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tam yargı davasında hukuka aykırı karar verilmesi ve davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/1/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirilmesine gerek görülmediğini belirtmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Defterdarlığında vergi denetmeni olarak görev yapmaktayken 5/8/2003 tarihli Bakanlık Olur'u ile Tekirdağ'a atanmıştır. Bu işlemin iptali istemiyle açılan davada İstanbul İdare Mahkemesinin 31/12/2003 tarihli kararı ile işlemin yürütmesinin durdurulmasına ve 9/12/2004 tarihli kararıyla da dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş, söz konusu karar Danıştay Beşinci Dairesinin 11/12/2007 tarihli kararı ile onanmış ve kararın düzeltilmesi istemi de aynı Dairenin 26/6/2009 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Söz konusu mahkeme kararının uygulanması ile başvurucu 6/4/2004 tarihinde tekrar İstanbul'a atanmış ve ardından bu kez 30/7/2005 tarihli onay ile başvurucunun ataması Eskişehir'e yapılmıştır. Başvurucu 7/9/2005 tarihinde kendi isteğiyle emekli olma talebinde bulunmuş ve 17/10/2005 tarihinde görevinden ayrılmıştır. Başvurucu; Tekirdağ Defterdarlığına atanmasına yönelik işlemin mahkeme kararı ile iptal edildiğini, yapılan atama işlemleri dolayısıyla emekli olmak zorunda bırakıldığını ileri sürerek erken emekli olması nedeniyle oluşan 000 TL maddi ve 000 TL manevi zararının tazmini istemiyle 27/6/2011 tarihinde dava açmıştır. İstanbul İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 31/5/2012 tarihli kararı ile davanın reddine karar verilmiş, ayrıca 26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) uyarınca reddedilen tazminat miktarları üzerinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan tarife uyarınca 350,00 TL vekâlet ücretinin başvurucudan alınarak davalı idareye ödenmesine hükmedilmiştir. Kararın gerekçesinde; idarenin olağan işleyişi içinde tesis edilen atama işleminin sırf mahkeme kararı ile iptal edilmesi durumunun tazminat sorumluluğunu doğurmayacağı gibi davacının emekli olması ile naklen atama işlemi arasında da doğrudan illiyet bağı kurulamayacağından davacının maddi ve manevi tazminata ilişkin talep ve gerekçelerinin hukuki dayanağı bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu tarafından temyiz edilen karar Danıştay Beşinci Dairesinin 11/12/2014 tarihli kararıyla onanmış, karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 1/10/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucuya 22/12/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 19/1/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakameleri Kanunu’nun maddesinin ilgili bölümü şöyledir:  “(1) Yargılama giderleri şunlardır:...ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti....” 659 sayılı KHK'nın “Davalardaki temsilin niteliği ve vekalet ücretine hükmedilmesi ve dağıtımı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Tahkim usulüne tabi olanlar dahil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekalet ücreti takdir edilir.” 21/12/2011 tarihli ve 28149 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2012 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) maddesinin ilgili kısımları şöyledir: "(1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.... (3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur. (4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından vekalet ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir." 2012 yılı AAÜT'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, (yedinci maddenin ikinci fıkrası, dokuzuncu maddenin birinci fıkrasının son cümlesi ile onuncu maddenin son fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla,) Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.” 2012 yılı AAÜT'nin ikinci kısmının ikinci bölümünün ilgili kısmı şöyledir: “İdare ve Vergi Mahkemelerinde takip edilen davalar içina) Duruşmasız ise 600,00 TLb) Duruşmalı ise 200,00 TL" 2012 yılı AAÜT'nin üçüncü kısmının ilgili bölümü şöyledir: “Yargı Yerleri ile İcra ve İflas Dairelerinde Yapılan ve Konusu Para Olan veya Para ile Değerlendirilebilen Hukuki Yardımlara Ödenecek Ücret İlk 000,00 TL için % 12 Sonra gelen 000,00 TL için % 11”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/1567
Başvuru, tam yargı davasında hukuka aykırı karar verilmesi ve davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, işe iade istemiyle açılan davanın karar verilmesine yer olmadığına dair hükümle sonuçlanması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 23/3/2018, 2/4/2018 ve 3/4/2018tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. 2018/10942, 2018/11046, 2018/10960, 2018/11179 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyalarının konu yönünden irtibatları nedeniyle 2018/8795 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2018/8795 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuruculardan Şemsettin Ekinci, Bakanlığın görüşüne karşıbeyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, A. Temizlik İnşaat Güvenlik Nakliye Yemek Üretim Hizmetleri Taah. Tic. Ltd. Şti. ile Temizlik İnsan Kaynakları Özel Sağlık Hizmetleri Bilgisayar Otomasyon Hizmetleri İnş. Oto Kiralama San. ve Tic. Ltd. Şti. nin (alt işveren) işçisi olarak Bismil Belediyesinde (Belediye) çalışmaktayken Bismil Emniyet Müdürlüğünden alınan istihbari belgelere dayanılarak terör örgütleri ile irtibatı, iltisakı, örgütlere mensubiyeti ve aidiyeti olduğu gerekçesiyle 2/6/2017 ve 18/9/2017 tarihlerinde başvurucuların iş akdi feshedilmiştir. Başvurucular 4/7/2017 ve 29/9/2017 havale tarihli dilekçelerle iş akdinin geçerli bir nedene dayanılmadan feshedildiğini belirterek alt işveren aleyhine işe iade istemiyle dava açmıştır. Bismil Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) iş mahkemesi sıfatıyla bakmış olduğu davada, 26/12/2017 ve 12/1/2018 tarihli kararlar ile kamu kurumu niteliğindeki bir işyerinde işçi statüsüyle çalışmakta olan başvurucuların iş sözleşmesinin 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) hükümlerine dayalı olarak feshedildiği, 2/1/2017 tarihli ve 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uyarınca davayı inceleme yetkisinin Olağanüstü Hâl İşlemlerini İnceleme Komisyonuna (OHAL Komisyonu) ait olduğu gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına ve dosyanın OHAL Komisyonuna gönderilmesine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucular 23/3/2018, 2/4/2018 ve 3/4/2018tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru sonrasında OHAL Komisyonu tarafından muhtelif tarihlerde verilen kararlar ile dosyaların Mahkemeye iade edilmesine hükmedilmiştir. Kararlarda, dava konusunun OHAL Komisyonunun görev alanına girmediği ifade edilmiştir. Mahkeme tarafından, iade edilen dosyalar yeniden esasa kaydedilmiştir. Yeniden esas kaydı yapılan davaların bir kısmı hâlen derdest olup, esas hakkında karar verilmemiştir. Davaların bir kısmı ise davacılar tarafından Bismil Belediyesinin taraf teşkilinin verilen kesin sürede sağlanmaması nedeniyle 13/3/2019 tarihinde usulden reddedilmiştir. Başka bir dava ise 3 aylık yasal sürede yenilenmeme nedenine bağlı olarak 19/12/2018 tarihinde açılmamış sayılmıştır.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/8795
Başvuru, işe iade istemiyle açılan davanın karar verilmesine yer olmadığına dair hükümle sonuçlanması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında verilen ihtiyati tedbir ve haciz kararının uzun süredir devam etmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılama sürecinde haksız ve hukuka aykırı işlem tesis edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, Mahkemenin yanlı tutumu nedeniyle tarafsız mahkemede yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 30/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların tanıdığı ve yakını olan Y., bir dönem B. Plastik Ticaret A.Ş.de (şirket) muhasebe görevlisi ve kasa sorumlusu olarak görev yapmıştır.A. Başvuru konusu Davadan Önceki Süreç Şirket, Y. ve aralarında başvurucular Kadim Yılmaz ve Muhammet Ali Yılmaz'ın da yer aldığı şahısların mal varlığı ile ilgili ileride açılacak davaya esas olmak üzere 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 101 vd. maddeleri gereği ihtiyati tedbir talebinde bulunmuştur. Kartal Asliye Hukuk Mahkemesinin 29/9/2008 tarihli ve E.2008/30 Değişik iş sayılı kararı gereği 000 TL teminat karşılığında, başvurucular Kadim Yılmaz adına İzmir ili Torbalı ilçesi 424 ada 11-12-13 parselde tapuda kayıtlı taşınmazlar ile Muhammet Ali Yılmaz adına tapuda İzmir ili Buca ilçesi 10226 ada 1 parselde kayıtlı 17 no.lu bağımsız bölümün üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi amacıyla tedbir konulmuştur.B. Başvuru Konusu Dava Süreci Şirket ve yurtdışı kaynaklı olan S. T. Ltd. Şti isimli şirket, Y.nin, çalışanlara dağıtılmak üzere şirket işleri nedeniyle kendisine verilen veya hesabına gönderilen paraları Yılmaz soyisimli kişilere aktarmak suretiyle kendilerini maddi ve manevi zarara uğrattığını iddia ederek içerisinde başvurucuların da bulunduğu şahıslar aleyhine 9/10/2008 tarihinde Kartal Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Mahkeme 20/10/2008 ve 23/10/2008 tarihli ara kararları gereği başvuruculardan Rıza Yılmaz adına tapuda kayıtlı İstanbul ili Sancaktepe ilçesi 6852 ada 21-22 parsel, 6859 ada 17 parsel ve 6856 ada 7 parsel sayılı taşınmazlar ile başvuruculardan Kadim Yılmaz adına trafikte kayıtlı 34 ER 0006 plakalı aracın üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi amacıyla tedbir koymuştur. Başvurucuların yargılama sırasında ihtiyati tedbir kararlarına yaptıkları itirazlar, Mahkemenin 25/5/2010, 23/2/2012, 18/12/2014 tarihli celselerdeki ara kararlarıyla reddedilmiş, en son 30/5/2019 tarihli ara kararda başvurucu Rıza Yılmaz adına kayıtlı İstanbul ili Sancaktepe ilçesi 6852 ada 22 parsel, 6859 ada 17 parsel ve 6856 ada 7 parsel sayılı taşınmazlar hakkında tedbirin kaldırılmasına, diğer tedbirlerin aynen devamına karar verilmiştir. Başvurucular bu karara karşı istinaf başvurusunda bulunmuş, inceleme henüz sonuçlanmamıştır. Başvurucular Kadim Yılmaz ile Muhammet Ali Yılmaz tarafından Kartal Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tazminat davasında Mahkeme 12/04/2011 tarihli kararıyla dosyayı Kartal Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ile birleştirmiştir. Mahkeme 1/3/2011 tarihli celsede, ihtiyati tedbir kararının verildiği tarihten itibaren yasal olarak öngörülen on günlük süre geçtikten sonra dava açıldığını belirterek Kartal Asliye Hukuk Mahkemesinin 29/9/2008 tarihli ihtiyati tedbir kararını kaldırmış, 20/10/2008 ve 23/10/2008 tarihli tedbirlerin dava açıldıktan sonra verildiğini belirterek tedbirlerin dava sonuçlanıncaya kadar aynen devamına karar vermiştir. Davacı tarafın yeniden ihtiyati tedbir kararı verilmesi talebi açısından Mahkeme, davanın maddi ve manevi tazminat davası olduğunu, olumlu sonuçlanması hâlinde alacağın karşılıksız kalmaması için 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun vd. maddeleri gereğince dava sonuçlanıncaya kadar 20/10/2008 ve 23/10/2008 tarihli ihtiyati tedbirler de nazara alınarak 000 TL alacakla sınırlı kalacak şekilde teminat karşılığında başvurucuların taşınır ve taşınmaz malları ile üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarının ihtiyaten haczine karar vermiştir. Mahkeme 12/4/2011 tarihli celsede, ihtiyati haciz kararını İzmir ili Torbalı ilçesi 424 ada 11-12-13 parselde tapuda kayıtlı taşınmazlar ile İzmir ili Buca ilçesi 10226 ada 1 parselde kayıtlı 17 no.lu bağımsız bölüm yönünden sınırlandırarak başvurucular adına kayıtlı diğer mal varlıklar üzerindeki ihtiyati haciz kararını kaldırmıştır. Başvurucular yargılama sırasında ihtiyati haciz kararına itirazda bulunmuşlar, Mahkeme 12/4/2011, 23/2/2012 tarihli celselerde talepleri reddetmiştir. Mahkeme en son ihtiyati hacze yapılan itirazın duruşmalı olarak değerlendirilmesine karar vermiş, 5/9/2012 tarihinde yapılan duruşmada itirazı reddetmiştir. Başvurucuların temyiz talebi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 18/3/2013 tarihli kararıyla ret kararını onamıştır. Başvurucular onama kararını 19/6/2013 tarihli celsede öğrenmişlerdir. Kartal Adliyesinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararı ile kapatılması üzerine dosya, İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir. Bu arada İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/69 esas sayılı dosyasında, başvurucular, Y. ve üçüncü şahıslar aleyhine, tacir veya şirket yöneticileri ile kooperatif yöneticilerinin dolandırıcılığı ve özel belgede sahtecilik suçlarından kamu davası açılmış, Mahkemenin 10/2/2016 tarihli kararında başvurucuların beraatine karar verilmiş, karar Yargıtay Ceza Dairesinin 22/4/2019 tarihli kararıyla başvurucular açısından onanmış, hüküm başvurucular Kadim Yılmaz ve Muhammet Ali Yılmaz yönünden aynı tarihte kesinleşmiştir. Davacı şirket yöneticileri hakkında Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde kaçakçılık ve sahtecilik suçundan dava açılmış, duruşması 4/10/2019 tarihine bırakılmıştır. Başvurucu Muhammet Ali Yılmaz reddi hâkim talebinde bulunmuş, red talebi üzerine inceleme yapan İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi (kapatılan Kartal Asliye HukukMahkemesi) tarafından talebin esası hakkında karar verilmemiş, temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından bozulmuştur. Bozma üzerine İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından talebin reddine karar verilmiş, bu defa karar aynı Dairenin 23/9/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvuruya konu davanın yargılaması hâlen devam etmekte olup duruşması 5/12/2019 tarihine bırakılmıştır. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) yapılan sorgulamaya göre başvurucu Rıza Yılmaz 21/6/2016 tarihinde vefat etmiştir. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuata. İhtiyati Tedbire İlişkin Düzenlemeler 1086 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir:"Hakim iki taraftan birinin talebiyle davanın ikamesinden evvel veya sonra aşağıda gösterilen hal ve şekillerde ihtiyati tedbirler ittihazına karar verebilir:1– Menkul ve gayrimenkul malların ayni münazaalı ise bunun haciz veya yeddiadle tevdiine,2– Münazaalı şeyin muhafazası için lazımgelen her türlü tedbirlerin ittihazına,3– Kanunu Medeni ile muayyen hallerde nafaka alınmasına,4– Ayrılık veya boşanma davası üzerine Kanunu Medeni mucibince icap eden muvakkat tedbirlerin ittihazına." 1086 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir: "101 ve102 nci maddelerde gösterilen hallerden başka tehirinde tehlike olan veya mühim bir zarar olacağı anlaşılan hallerde tehlike veya zararı defi için hakim icap eden ihtiyati tedbirlerin icrasına karar verebilir." 1086 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"İhtiyati tedbir kararı dava ikamesinden evvel verilmiş ise tatbik edilmiş olsun olmasın kararın verildiği tarihten itibaren on gün zarfında esas hakkında dava ikamesi lazımdır......" 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir." 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (1) ve (3)numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Mahkeme, tedbire konu olan mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire karar verebilir.""(3) İhtiyati tedbir talebinin reddi hâlinde, kanun yoluna başvurulabilir. Bu başvuru öncelikle incelenir ve kesin olarak karara bağlanır." 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkraları şöyledir:"(5) İtiraz hakkında verilen karara karşı, kanun yoluna başvurulabilir. Bu başvuru öncelikle incelenir ve kesin olarak karara bağlanır. Kanun yoluna başvurulmuş olması, tedbirin uygulanmasını durdurmaz. "b. İhtiyati Hacze İlişkin Düzenlemeler 2004 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklariyle diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir...." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"İhtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verilir. Alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecburdur.Mahkeme iki tarafı dinleyip dinlememekte serbesttir. (Ek fıkra:17/7/2003 – 4949/60 md.; Değişik: 2/3/2005-5311/16 md.) İhtiyatî haciz talebinin reddi halinde alacaklı istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"İhtiyati haciz istiyen alacaklı hacizde haksız çıktığı taktirde borçlunun ve üçüncü şahsın bu yüzden uğrayacakları bütün zararlardan mesul ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 96 ncı maddesinde yazılı teminatı vermeğe mecburdur.Ancak alacak bir ilama müstenid ise teminat aranmaz.Alacak ilam mahiyetinde bir vesikaya müstenid ise mahkeme teminata lüzum olup olmadığını takdir eder.Tazminat davası ihtiyati haczi koyan mahkemede dahi görülür." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir. (Ek ikinci fıkra: 17/7/2003-4949/63 md.) Menfaati ihlâl edilen üçüncü kişiler de ihtiyatîhaczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere veya teminata itiraz edebilir.Mahkeme, gösterilen sebeplere hasren tetkikat yaparak itirazı kabul veya reddeder.İtiraz eden, dilekçesine istinat ettiği bütün belgeleri bağlamaya mecburdur. Mahkeme, itiraz üzerine iki tarafı davet edip gelenleri dinledikten sonra, itirazı varit görürse kararını değiştirebilir veya kaldırabilir. Şu kadar ki, iki taraf da gelmezse evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. (Ek fıkra: 17/7/2003-4949/63 md.; Değişik:2/3/2005-5311/17 md.) İtiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. İstinaf yoluna başvuru, ihtiyatî haciz kararının icrasını durdurmaz." 2004 sayılı Kanun'un geçici maddesi şöyledir:"Bölge adliye mahkemelerinin, 2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar İcra ve İflâs Kanununun bu Kanunla yapılan değişiklikten önceki temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümleri uygulanır."B. Uluslararası Hukuk İlgili hukuk için bkz. Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. (GK), B. No: 2014/17196, 25/10/2018, §§ 35-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8403
Başvuru, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında verilen ihtiyati tedbir ve haciz kararının uzun süredir devam etmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılama sürecinde haksız ve hukuka aykırı işlem tesis edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, Mahkemenin yanlı tutumu nedeniyle tarafsız mahkemede yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayanılarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasında adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 13/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde, yargılama sürecindeki dava dosyalarında ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgelerde yer aldığı şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1991 doğumlu olan başvurucu, 1/1/2016 tarihinden itibaren .. Temizlik Özel Eğitim İnşaat Nakliye Yemek Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. (Şirket) bünyesinde Batman Belediyesinde (Belediye) işçi statüsünde çalışmakta iken 4/1/2017 tarihinde başvurucunun iş sözleşmesi feshedilmiştir. Başvurucu, feshin geçersizliğinin tespitine ve işe iadesine karar verilmesi talebiyle işveren aleyhine 20/1/2017 tarihli dilekçeyle dava açmıştır. Batman İş Mahkemesine (Mahkeme) sunduğu dava dilekçesinde başvurucu; feshin usule aykırı olduğunu, kendisine yazılı bildirim dahi yapılmadığını, savunması alınmaksızın ve fesih sebebi bildirilmeksizin iş akdinin feshedildiğini ileri sürmüştür. Davalı Belediye, sunduğu cevap dilekçesinde öncelikle davanın husumet nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ifade etmiş; esasa ilişkin olarak ise 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) kapsamında Belediye ile ilişkileri güvenlik açısından uygun görülmeyen personelin Şirkete bildirildiği belirtilmiştir. Davalı taşeron Şirket sunduğu cevap dilekçesinde yine husumet itirazında bulunmuş, Belediyenin 667 sayılı KHK kapsamında aldığı tedbirler çerçevesinde başvurucunun iş akdinin feshedildiğini belirtmiştir. Belediye, yargılama devam ederken sunduğu beyan dilekçelerinde ise başvurucunun 30/12/2016, 2/1/2017 ve 3/1/2017 tarihlerinde mazeret göstermeden ve haber vermeden işe gelmediğini, iş akdinin bu sebeple feshedildiğini ileri sürmüş; buna ilişkin tutanakları Mahkemeye ibraz etmiş ve tanık dinletme yoluna gitmiştir. Mahkeme 4/1/2018 tarihli kararı ile Belediye tarafından ibraz edilen tutanak tanıklarının başvurucu hakkındaki iddiayı doğruladıkları, yapılan kontrolde başvurucunun belirtilen tarihlerde işyerine gelmediği, aramalara rağmen herhangi bir mazeret bildirmediği, bu kapsamda iş akdinin haklı ve geçerli bir nedenle sonlandırıldığı gerekçesiyle davanın reddine hükmetmiştir. Başvurucunun karara karşı istinaf kanun yoluna başvurması üzerine Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi, yaptığı inceleme neticesinde 25/6/2018 tarihli kararla istinaf başvurusunun kabulüne, dosyanın Mahkemeye iadesine hükmetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Ne davalı belediye başkanlığı ne de davalı şirket cevap dilekçelerinde, davacının sözleşmesinin devamsızlığı nedeniyle feshedildiğini savunmamışlardır. Mahkemece bu gerekçeye dayalı hüküm verilmesi yerinde değildir.Davacının herhangi bir terör örgütüyle ilgili bağlantısı bulunduğu yönünde dosya kapsamında hiçbir delil bulunmamaktadır.İş Kanunu 20/2 maddesi gereğince, iş sözleşmesinin geçerli ya da haklı nedenle feshedildiğinin ispatı külfeti davalı işveren üzerindedir. Ancak OHAL kanun hükmünde kararnamelerinin getirdiği düzenlemeler kapsamında terör olaylarının önlenmesinin kamu düzenini ilgilendirmesi, aynı zamanda kişi hak ve hürriyetlerinin de korunması gerekliliği bir arada değerlendirildiğinde, davacı işçiye isnat edilen ve sabit olması halinde haklı neden oluşturacak terör örgütlerine irtibat ve iltisak olgusunun re'sen araştırılması gereklidir. Kaldı ki kamu kurumu olan belediye bu olguyu öne sürerken, davalı aksini savunmaktadır. Olgunun varlığı ya da yokluğu ise adli ve idari makamlarca yürütülen soruşturma ve kovuşturma kayıtlarının tetkiki ile aydınlatılabilecek niteliktedir. Mahkemece yapılacak iş, davacı hakkında mevcut ise adli ya da idari soruşturma evrakları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı Terörle Mücadele ile ilgili birimlerden ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumundan varsa davacı ile ilgili bilgi ve belgeler ile yine Bank Asya’ya açılmış mevduat hesapları, hesap hareketleri ve bankacılığa ilişkin işlemler olup olmadığını sormak, tüm bilgi ve belgeler değerlendirilerek sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. (Yargıtay HD, 2017/38948 E, 2017/19178 K, sayılı ilamı) Bu hususlardan sarfınazarla davanın esasına dair hiçbir delil toplanmadan hüküm verilmiş olması yerinde değildir.Tüm bu nedenlerle HMK 353/1-a- maddesi kapsamında tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda toplanması gerekli delillerin hiç birisinin toplanıp değerlendirilmediği kanaatine varılmış hükmün kaldırılarak Mahkemesine iadesine karar vermek gerekmiştir." Dosyanın kendisine geri geldiği Mahkeme, Batman Emniyet Müdürlüğüne (Emniyet) ve Batman Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) müzekkere yazarak başvurucu hakkında bilgi/belge toplama yoluna gitmiştir. Başsavcılıktan gelen müzekkere cevabında başvurucu hakkında soruşturma kaydına rastlanmadığı bildirilmiştir. Mahkeme 6/11/2018 tarihli kararla davanın reddine hükmetmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir:"... Mahkemeye gönderilen raporda, davacının İstanbul İlinde PKK/KCK güdümünde faaliyet göstermekte iken KHK ile kapatıldığı tespit edilen GÜL ARZELA Kültür Sanat Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde üyelik kaydının bulunduğu, Van İli Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde 08/09/2015 tarihinde gözaltına alındığı ve Van Emniyet Müdürlüğü'nün 2016/117 sayılı olay kaydında şüpheli olarak işlem gördüğü, abisi H.P.nin de PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2015/96646 sayılı soruşturması kapsamında tutuklandığı bildirilmiş, davacının anılan rapor kapsamında PKK/KCK terör örgütü ile irtibat ve iltisak içerisinde bulunduğu, asıl işverence KHK kapsamında güvenlik açısından uygun görülmediği alt işveren davalı şirkete bildirilmesi sonucu davacının iş akdinin feshinin geçerli nedene dayandığı kanaatine varılmış, davanın reddine karar verilmiş ve aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur." Başvurucu, gerekçeli karara karşı istinaf talebinde bulunmuş; işten çıkarılması sırasında var olmayan bir raporun iş akdinin feshine gerekçe olarak kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Bölge Adliye Mahkemesi 8/4/2019 tarihli kararla istinaf başvurusunun esastan reddine hükmetmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir:"Somut olayda, davacının terör örgütleriyle bağlantısı nedeniyle KHK kapsamında kapatılmasına karar verilen derneklerden birisine üyeliğinin bulunduğu, Batman İl Emniyet Müdürlüğü'nün yazılarından anlaşılmıştır.Görüldüğü gibi feshin haklı neden boyutu ileride açılması muhtemel alacak davalarında tartışılmak üzere fesih en azından geçerli olduğundan mahkemece ulaşılan sonuç bu gerekçelerle yerinde görülmüştür." Başvurucu, nihai kararı 28/5/2019 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir. Başvurucu 13/6/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. İlgili Mevzuat İlgili mevzuat için bkz. Berrin Baran Eker [GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20-B. Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/10/2007 tarihli ve E.2007/16878, K.2007/30923 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Davalı işveren, davacının geçmişten gelen sabıkası ve özellikle yasadışı örgütle bağlantısı nedeni ile güvenlik önlemi olarak iş sözleşmesini feshetmiştir. Bu fesih Alman Hukukunda ve Alman Federal Mahkemelerinde şüphe feshi olarak adlandırılmaktadır. Böyle bir fesihte, işverenin işçisine karşı duyduğu şüphe, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesine yol açmaktadır. İşverenden katlanması beklenemeyecek bir şüpheden dolayı, işçinin iş ilişkisinin devamı için gerekli olan uygunluğu ortadan kalktığından, güven ilişkisinin sarsılmasına yol açan şüphe, işçinin kişiliğinde bulunan bir sebeptir. Ciddi, önemli ve somut olayların haklı kıldığı şüphe, güven potansiyeline sahip olmaksızın ifa edilemeyecek iş için işçinin uygunluğunu ortadan kaldırdığından, şüphe feshi, işçinin yeterliliğine ilişkin fesih türü olarak gündeme gelecektir. Davacının geçmişte yasadışı örgüt üyesi olması, davacının görev yaptığı bölgede terör olaylarının artması ve demiryolu ulaşımının da hedefte bulunması, davalı işveren açısından iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güvenin sarsıldığı, elverişli objektif olay ve vakıalara dayanan güçlü bir şüphenin bulunduğu anlamına gelmektedir. Davacının iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedenle yapıldığı kabul edilmelidir. Davanın reddi yerine yazılı şekilde kabulü hatalıdır." Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15/11/2018 tarihli ve E.2015/22-2715, K.2018/1720 sayılı kararı şöyledir:"...şüphe feshinin söz konusu olabilmesi için iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güveni yıkmaya elverişli, objektif olay ve vakıalara dayanan güçlü bir şüphe mevcut olması ve ayrıca olayın aydınlatılması için işverenin kendisinden beklenebilecek bütün çabaları göstermesine karşın eylemin gerçekleştiğinin kanıtlanamaması gerektiğinden, somut uyuşmazlıkta davacının sabit olan, doğruluk ve bağlılığa uymayan nitelikteki eyleminin şüphe feshi teşkil etmediği de açıktır..." Yargıtay Hukuk Dairesinin 3/10/2018 tarihli ve E.2018/10430, K.2018/20956 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Yukarıda açıklanan ilke ve esaslar çerçevesinde değerlendirme yapılacak olursa, somut olayda davacının iş sözleşmesinin feshi ile ilgili yasal dayanakların 4857 sayılı İş Kanunu ile birlikte Bakanlar Kurulu kararı ile ülke genelinde ilan edilen Olağanüstü Hal kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararnameler olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Söz konusu kararnamelerin iş sözleşmesi ile çalışan işçilere yönelik hükümleri incelendiğinde, gerek 667 sayılı KHK’nin maddesi gerekse 673 sayılı KHK’nin maddesinde bu kanun hükmünde kararnameler kapsamında iş sözleşmesi feshedilen işçilerin bir daha yeniden doğrudan veya dolaylı olarak eski işinde veya benzer işlerde görevlendirilemeyecekleri, bunların işe iadesinin mümkün olmadığı şeklinde emredici nitelikte düzenlemelerin yer aldığı görülecektir. Bu yasal düzenlemelerin nitelik itibariyle, kamu düzenine ilişkin ve açıkça emredici nitelikte olduğu değerlendirildiğinde, açılacak davalarda taraflarca hazırlama ilkesine üstünlük tanınamayacağı göz önüne alınmalıdır. Bu itibarla, ilgili kanun hükmünde kararnameler kapsamındaki fesihlere ilişkin olarak açılan işe iade davalarında, taraflarca hazırlama ilkesi yerine istisnai nitelikteki kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulanması gerekmektedir.Buna göre görülmekte olan davada, sözleşmenin feshine dayanak bilgi ve belgelerin mahkemece resen araştırılması gerekmekte ise de, dosyada sadece Erzurum Cumhuriyet Baş Savcılığına davacı hakkında soruşturma veya kovuşturma olup olmadığı yönünde yazılan yazı cevabi ile yetinildiği , bu yönde başkaca bir araştırma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Davacının iş sözleşmesinin feshine dayanak objektif değerlendirmelerin neler olduğu, hangi bilgi ve belgelerin feshe gerekçe yapıldığı davalı bankadan sorularak; bunun yanında resen araştırma ilkesi kapsamında davacı hakkında mevcut ise adli ya da idari soruşturma evrakları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın Terörle Mücadele, Kaçakçılık, Organize Suçlar ve İstihbarat ile ilgili birimlerinden ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’ndan getirtilmeli, varsa davacı ile ilgili bilgi ve belgeler ile yine Bank Asya nezdinde açılmış mevduat hesapları, hesap hareketleri ve bankacılığa ilişkin işlemler olup olmadığı sorulmalı, tüm bilgi ve belgeler değerlendirilerek ulaşılacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır. Eksik incelemeyle yazılı gerekçe ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davacının davasının kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirir."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/20581
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayanılarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasında adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/3/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Başvurucuya ait 2017/20771 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının kişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2017/12880 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2017/12880 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Komisyonca tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun tutuklamanın hukukiliğine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Başvurucu en son İstanbul Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmakta iken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) İkinci Dairesi 16/7/2016 tarihinde başvurucunun görevden uzaklaştırılmasına, HSYK Genel Kurulu ise 24/8/2016 tarihinde başvurucunun meslekten ihracına karar vermiştir. Darbe teşebbüsü sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında başvurucu 18/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucu 18/7/2016 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde özetle örgüt ile ne özel hayatında ne de meslek hayatında bir temasının olduğunu, okullarına gitmediğini, evlerinde yahut yurtlarında kalmadığını, örgüt tarafından organize edilen toplantı yahut etkinliklere katılmadığı gibi bu yönde bir davet de almadığını, himmet yahut kurban bağışı yapmadığını, hiç kimseden emir ve talimat almadığını beyan etmiştir. Başvurucu, Başsavcılık tarafından silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanması istemiyle 18/7/2016 tarihinde Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edilmiştir. Başvurucu, müdafii huzurunda yaptığı savunmasında önceki anlatımlarına benzer beyanlarda bulunmuştur. Başvurucu, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince yapılan sorgunun ardından 19/7/2016 tarihinde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararında üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçun yasada öngörülen cezanın üst sınırı, başvurucunun üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı, başvurucunun kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi gerekçe olarak gösterilmiştir. Başvurucu hakkında devam eden soruşturma sürecinde başvurucunun tutma hâli ile ilgili olarak Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 7/12/2016, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 6/1/2017, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 6/2/2017, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin ise 7/3/2017 tarihli kararları ile tutukluluğun devamına karar verilmiştir. Başvurucu 24/10/2016, 3/1/2017 ve 8/2/2017 tarihli tahliye talepli itiraz dilekçelerinin incelenmediğini ileri sürmüştür. UYAP üzerinden yapılan inceleme neticesinde başvurucunun ileri sürdüğü şekliyle itiraz dilekçelerinin incelendiğine dair bir bilgi yahut belgeye rastlanmamış ancak tutukluluğun devamına ilişkin İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 6/2/2017 tarihli kararına karşı başvurucunun 20/2/2017 tarihli dilekçe ile yapmış olduğu itirazının incelendiği 28/2/2017 tarihli karar ile itirazın kesin olarak reddedildiği anlaşılmıştır. Başvurucu 13/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu hakkında 2/5/2017 tarihinde yapılan tutukluluk incelemesi neticesinde Sulh Ceza Hâkimliğince adli kontrol tedbirleri uygulanarak tahliyesine karar verilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2/3/2018 tarihli iddianamesiyle başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede suçlamaya esas alınan olgular özetle şöyledir:i. Başvurucunun HSYK tarafından meslekten çıkarıldığı belirtilmiştir.ii. 2013 yılında Antalya'da görev yaptığı dönemde gerçekleştirilen teftiş neticesinde objektif kriterlerden ve yerleşik uygulamalardan uzak bir şekilde örgütsel amaç ve politikalar kapsamında başvurucuya 82 puan verildiği ifade edilmiştir.iii. Başvurucunun 19/9/2007 tarihinde örgütün yönlendirmesi neticesinde Yargıçlar ve Savcılar Birliğine (YARSAV) üye olduğu tespit edilmiştir.iv. Başvurucunun örgütsel motivasyon amacıyla üzerinde 20 dolar taşıdığı belirtilmiştir.v. Örgüt için kritik önemde olan ve terör ile mücadele kapsamında görevlendirilen mahkemelerde (TMK) Cumhuriyet savcısı olarak görev aldığı ifade edilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 20/3/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/91 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Başvurucu 25/9/2018 tarihli duruşmada savunmasını yapmıştır. Başvurucu savunmasında; i. HSYK tarafından verilen ihraç kararının henüz kesinleşmediğini, ihraç kararına ilişkin yargı sürecinin devam ettiğini, kaldı ki ihraç kararında da tarafına yönelik spesifik bir olay yahut olgu isnat edilmediğini, ihraca sebep olan saiklerin neler olduğu hususunun karardan anlaşılamadığını, karara gerekçe olan belge ve delillerin tarafına ibrazı taleplerinin ise reddedildiğini belirtmiştir. ii. Üzerinde 20 dolar taşıdığı iddiası ile ilgili olarak paranın ailesi ile tatil yaptığı esnada ve bir alışveriş neticesinde eline geçtiğini, nitekim iddianamede aksi yönde bir bilgi yahut belgenin bulunmadığını, her ne kadar söz konusu banknotun örgütsel motivasyon amacı ile taşındığı iddia edilmiş ise de bu kanaate nasıl varıldığı hususunda herhangi bir olgu ortaya konulamadığını belirtmiştir. iii. YARSAV üyeliği ile ilgili olarak 2007 yılında hiç kimsenin yönlendirmesi olmadan kendi iradesi ile üye olduğunu, buna mukabil 2010 yılından itibaren aidatlarını ödemediğini ve herhangi bir toplantısına da katılmadığını yani 2010 yılından beri fiilen YARSAV üyeliği bulunmakla birlikte sadece istifa dilekçesi vermediğini, nitekim iddianamede de somut olarak nasıl ve ne şekilde, kimin talimatıyla YARSAV'a üye olduğuna ilişkin tespit yapılmadığını ifade etmiştir. iv. Teftiş neticesinde kendisine yüksek not verildiği iddiasına ilişkin olarak söz konusu tespitin subjektif olduğunu, verilen puan ile denetime tabi sürece dair yapılan çalışmanın uyumlu olup olmadığı yönünde bir incelemenin yapılmadığını belirtmiştir.v. TMK savcısı olarak görev yaptığı iddiasına ilişkin olarak ise söz konusu iddianın soyut nitelikte olduğunu, kendisiyle benzer durumda bulunan diğer hâkim ve savcıların görevlerine devam ettiklerini belirtmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Adem Türkel, B. No: 2017/632, 23/1/2019, §§ 24-39; Mustafa Özterzi [GK], B. No: 2016/14597, 31/10/2019, §§ 33-48 ve ilgili Yargıtay kararları için bkz. A., B. No: 2016/63999, 9/1/2020, §§ 33-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/12880
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, bebeklik dönemi aşı uygulamasının ebeveyn tarafından kabul edilmemesi üzerine bu hususta mahkemece sağlık tedbiri kararı verilmesi nedeniyle Anayasa'nın maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Salih Gökalp Sezer 28/7/2013 tarihinde doğmuştur. Adana Valiliği Halk Sağlığı Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığının 13/3/2009 tarihli ve 2009/17 sayılı Genişletilmiş Bağışıklama Programı Genelgesi çerçevesinde 27/8/2013 ile 25/9/2013 tarihleri arasında Hepatit B doz aşısı ile bazı rutin aşıların yapılmasının gerektiği başvurucunun temsilcisine bildirilmiştir. Baba Mehmet Sezer 3/9/2013 tarihinde vermiş olduğu dilekçede başvurucuya aşı yapılmasını istemediğini beyan etmiştir. Yüreğir Sosyal Hizmetler Merkezi Müdürlüğünün istemi üzerine (kapatılan) Adana Çocuk Mahkemesinin 3/3/2014 tarihli kararı ile 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca aşı ile korunabilir hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek, dolayısıyla bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin ve sakatlıkların önüne geçmek için sağlık tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun temsilcisinin itirazı, Adana Çocuk Mahkemesinin 14/3/2014 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şu şekildedir:"... 5395 sayılı yasanın 5/1-d maddesine göre çocuklar hakkındaki hakim tarafından alınacak koruyucu ve destekleyici tedbirlerden biri de çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbi bakım ve rehabilitasyonu için verilecek olan sağlık tedbiridir.  Adana Çocuk Mahkemesince aşılamanın çocuk ve toplum sağlığı açısından faydalı oluşu dikkate alınarak aşı yapılabilmesi amacıyla küçük hakkında sağlık tedbiri kararı verilmiştir. Bu kararınçocuğun vücut bütünlüğüne yönelik keyfi bir saldırı ve zararlı sonuçlara yol açabilecektıbbi bir ameliyenin başlangıcını oluşturduğu tezi kabul edilemez.  Dünya Sağlık Örgütü 22-27 Nisan 2013 tarihlerini Dünya aşı haftası olarak kabul etmiştir. Ülkemizde de Dünya Sağlık Örgütünün kabul ettiği aşı takvimine göre doğumdan başlamak üzere ilköğretim Sınıfa kadar genişletilmiş bağışıklık programı çerçevesinde çocukların aşılanması benimsenmiştir. İnsanlık tarihi boyunca hastalıklara bağlı yeni doğan ölümleri ve sakatlanmaları, tıbbın gelişme çağında olduğu ve aşılamanın yaygınlaşmadığı dönemlerde oldukça yaygın iken dünyada olduğu gibi ülkemizde de aşılamanın yaygınlaşması sayesinde çocuk hastalıklarında önemli ölçüde azalma olmuş, bazı hastalıkların artık görülmediği gözlenmiştir.  Öte yandan aşının kızarıklık, ateş gibi görülen bazı yan etkileri dışında sağlığa zarar veren maddeler içerdiği, otizme ya da hiperaktiviteye neden olduğu iddiaları bilimsel olarak kanıtlanmış tezler değildir. Yine aşıların sağlık için zararlı maddeler içermiş olabileceği hususundaki itirazcının iddiası da vehimden öteye geçmediği gibi, bu iddia hiçbir bilimsel çalışma, laboratuvar analizi, gözlem ya da başkaca kabul gören bir yöntemle de ortaya konulmuş değildir. Bu durumda sağlığı ile ilgili tercihleri yapacak yaşta olmayan küçük Salih Gökalp Sezer'in babası ve kanuni temsilcisi dahi olsa itirazcı Mehmet Sezer'in oğlunun gelecekte yaşayacağı sağlık problemlerini, kalıcı hastalıkları, sakatlıkları bir takım kulaktan dolma bilgiler nedeniyle göze alma pahasına küçüğün aşılanmasına karşı çıkması, hem küçüğünhem de bulaşıcı hastalıklar nedeniyle toplumun sağlığı bakımından kabul edilebilir bir davranış tarzı değildir.  Anne ve baba küçüğün menfaatine olan tedbirler almaktan kaçınır ya da zararına olacak bir tutum içerisine girer ise devletin müdahalesi şarttır,birey ve kamu sağlığı açısından kamu yararı söz konusu olduğundan bu durum kişi hak ve hürriyetlerine, kişinin vücut bütünlüğüne müdahale sayılamaz." Anılan karar başvurucunun temsilcisine 26/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. 25/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (Halk Sağlığı Kurumu) tarafından Anayasa Mahkemesine gönderilen 7/7/2015 tarihli yazıda -zorunlu aşı uygulamasının ve Sağlık Bakanlığının 25/2/2008 tarihli ve 2008/14 sayılı Genişletilmiş Bağışıklama Programı Genelgesi'nin (Genelge) kanuni dayanağı bağlamında- 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun , ve maddeleri çerçevesinde Sağlık Bakanlığına verilen yetkilerden bahsedilmiştir. Genelge'nin uygulamaya konulduğu tarihte yürürlükte bulunan 13/12/1983 tarihli ve 181 sayılı mülga Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hâlihazırda yürürlükte bulunan 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) hükümlerinden söz edilerek halk sağlığının korunması ve geliştirilmesi, hastalık risklerinin azaltılması ve önlenmesi, sağlık için risk oluşturan faktörlerle mücadele edilmesi, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar, belirli hastalık ve risk grupları ile ilgili izleme, inceleme, araştırma, bağışıklama ve kontrol çalışmaları yapılması görevinin Halk Sağlığı Kurumuna verildiği belirtilmiştir. Söz konusu yazıda ayrıca 1593 sayılı Kanun’un maddesinde yer alan “Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum ve aşı tatbiki” ifadesini içeren hükümle zorunlu aşı uygulamasının 1593 sayılı Kanun’un maddesinde belirtilen hastalıklardan birinin zuhuru veya zuhurundan şüphelenilmesi durumunda alınacak tedbirler arasında sayıldığı ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra1593 sayılı Kanun’un maddesi uyarınca maddede belirtilen hastalıklardan başka bir hastalığın istilai şekil alması veya böyle bir tehlikenin baş göstermesi durumunda da ilgili hastalığa karşı 1593 sayılı Kanun’da yer alan tedbirlerin alınması vazifesinin de Sağlık Bakanlığına verildiği, söz konusu düzenleme karşısında maddede belirtilen hastalıklar haricinde olmakla birlikte diğer bulaşıcı ve salgın hastalıkların da zorunlu aşı uygulaması kapsamında değerlendirilebilmesi imkânı bulunduğu belirtilmiştir. A. Ulusal Hukuk 5395 sayılı Kanun’un "Tanımlar" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“(1) Bu Kanunun uygulanmasında;a) Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda, Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu,...İfade eder.” 5395 sayılı Kanun’un “Koruyucu ve destekleyici tedbirler” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“(1) Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlardan;…d) Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,Yönelik tedbirdir.” 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un maddesinin ilk cümlesi şöyledir:“Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar.”1593 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Kolera, veba (Bübon veya zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) daimi surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi - paratifoit humması veya her nevi gıda maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) - bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan vefiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak'ayı haber vermeğe mecburdurlar. Kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin ihbarı da mecburidir.” 1593 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“57 nci maddede zikredilenlerden başka her hangi bir hastalık istilai şekil aldığı veya böyle bir tehlike baş gösterdiği takdirde o hastalığın veya her hangi bir hastalık şeklinin memleketin her tarafında veya bir kısmında ihbarı mecburi olduğunu neşrü ilâna ve o hastalığa karşı bu kanunda mezkür tedabirin kaffesini veya bir kısmını tatbika Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır.” 1593 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:…2 - Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı.”1593 sayılı Kanun’un - maddeleri. 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) "İlkeler" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Sağlık hizmetlerinin sunulmasında aşağıdaki ilkelere uyulması şarttır:…d) Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.” Yönetmelik'in "Rızası olmaksızın tıbbi ameliyeye tabi tutulmama" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.”Yönetmelik'in "Hastanın rızası ve izin" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin veya vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz. Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecinevetedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır. Sağlık kurum ve kuruluşları tarafından engellilerin durumuna uygun bilgilendirme yapılmasına ve rıza alınmasına yönelik gerekli tedbirler alınır. Kanuni temsilci tarafından rıza verilmeyen hallerde, müdahalede bulunmak tıbben gerekli ise, velayet ve vesayet altındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunulabilmesi; Türk Medeni Kanununun 346 ncı ve 487 inci maddeleri uyarınca mahkeme kararına bağlıdır. Tıbbi müdahale sırasında isteğini açıklayabilecek durumda bulunmayan bir hastanın, tıbbî müdahale ile ilgili olarak önceden açıklamış olduğu istekleri göz önüne alınır. Yeterliğin zaman zaman kaybedildiği tekrarlayıcı hastalıklarda, hastadan yeterliği olduğu dönemde onu kaybettiği dönemlere ilişkin yapılacak tıbbi müdahale için rıza vermesi istenebilir. Hastanın rızasının alınamadığı hayati tehlikesinin bulunduğu ve bilincinin kapalı olduğu acil durumlar ile hastanın bir organının kaybına veya fonksiyonunu ifa edemez hale gelmesine yol açacak durumun varlığı halinde, hastaya tıbbi müdahalede bulunmak rızaya bağlı değildir. Bu durumda hastaya gerekli tıbbi müdahale yapılarak durum kayıt altına alınır. Ancak bu durumda, mümkünse hastanın orada bulunan yakını veya kanuni temsilcisi; mümkün olmadığı takdirde de tıbbi müdahale sonrasında hastanın yakını veya kanuni temsilcisi bilgilendirilir. Ancak hastanın bilinci açıldıktan sonraki tıbbi müdahaleler için hastanın yeterliği ve ifade edebilme gücüne bağlı olarak rıza işlemlerine başvurulur.” Yönetmelik'in "Tedaviyi reddetme ve durdurma" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir. Bu hakkın kullanılması, hastanın sağlık kuruluşuna tekrar müracaatında hasta aleyhine kullanılamaz.” 181 sayılı mülga KHK’nın maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Sağlık Bakanlığının görevleri şunlardır: … (b) Bulaşıcı, salgın ve sosyal hastalıklarla savaşarak koruyucu, tedavi edici hekimlik ve rehabilitasyon hizmetlerini yapmak, (c) Ana ve çocuk sağlığının korunması ve aile planlaması hizmetlerini yapmak, …” 181 sayılı mülga KHK’nın maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri şunlardır: (a) Toplum sağlığını ilgilendiren her türlü koruyucu sağlık hizmetinin verilmesini sağlamak, bu hizmetlere halkın katkı ve iştirakini temin etmek, (b) Bulaşıcı, salgın, sosyal ve dejenatif hastalıklarla mücadele ile aşılama ve bağışıklık hizmetlerini yürütmek, …” 663 sayılı KHK’nın maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarınınilgili kısımları şöyledir:“(1) Bakanlığın görevi; herkesin bedeni, zihni ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali içinde hayatını sürdürmesini sağlamaktır. (2) Bu kapsamda Bakanlık; (a) Halk sağlığının korunması ve geliştirilmesi, hastalık risklerinin azaltılması ve önlenmesi, … İle ilgili olarak sağlık sistemini yönetir ve politikaları belirler.” 663 sayılı KHK’nın maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarının ilgili kısmı şöyledir: “(1) Bakanlık politika ve hedeflerine uygun olarak, temel sağlık hizmetlerini yürütmekle görevli, Bakanlığa bağlı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu kurulmuştur.  (2) Kurumun görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır; (a) Halk sağlığını korumak ve geliştirmek, sağlık için risk oluşturan faktörlerle mücadele etmek,  (c) Bulaşıcı, bulaşıcı olmayan, kronik hastalıkla ve kanser ile anne, çocuk, ergen, yaşlı ve engelli gibi risk gruplarıyla ilgili olarak izleme, sürveyans, inceleme, araştırma, bağışıklama ve kontrol çalışmaları yapmak, bununla ilgili verilerin toplanmasını sağlamak, belirlenen hedefler doğrultusunda plan ve programlar hazırlamak, uygulamaya koymak, denetlenmesini sağlamak, değerlendirmek, gerekli önlemleri almak, bu konuda politika ve düzenlemelerin oluşturulması için Bakanlığa teklifte bulunmak, …” Sağlık Bakanlığının 25/2/2008 tarihli ve 2008/14 sayılı Genişletilmiş Bağışıklama Programı Genelgesi.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); bireylerin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünün, onlara sağlanan tıbbi bakımın seçimine katılımlarının ve bu husustaki rızalarının ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirebilmelerine olanak tanıyan bilgilere erişimin Sözleşme'nin maddesi kapsamında olduğuna dikkat çekmektedir (Marie Thérèse Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006). Zorunlu aşı uygulamalarının Sözleşme’nin maddesi kapsamında AİHM içtihadına da konu edildiği ve Mahkemece, uygulanan tıbbi müdahalenin boyutuna bakılmaksızın söz konusu müdahalenin fiziksel bütünlük hakkına bir müdahale teşkil ettiği tespitine yer verildiği görülmektedir. Mahkemece ele alınan ve kanunilik şartını sağladığı tespit edilen müdahaleler açısından genel olarak söz konusu uygulamanın bireyin ve toplumun sağlığını korumaya ilişkin meşru amaç dikkate alınarak yapılan dengelemede, bireyin vücut bütünlüğünün korunmasına ilişkin menfaat karşısında kamu sağlığının korunması şeklindeki menfaate üstünlük tanındığı ve söz konusu müdahalelerin özel hayata saygı hakkını ihlal etmediğine hükmedildiği görülmektedir (Boffa ve diğerleri/San Marino (k.k.), B. No: 26536/95, 15/1/1998, § 4; Solomakhin/Ukrayna, B. No: 24429/03, 15/3/2012, §§ 33-38). 3/12/2003 tarihli ve 5013 sayılı Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun ile onaylanması uygun bulunarak 20/4/2004 tarihinde yürürlüğe giren Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin (Biyotıp Sözleşmesi) "Genel kural" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş olarak muvafakat vermesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında önceden uygun bilgiler verilmelidir. İlgili kişi, muvafakatını her zaman, serbestçe geri alabilir.” Biyotıp Sözleşmesi’nin "Muvafakat verme yeteneği olmayan kişilerin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “1) Muvafakat verme yeteneğine sahip olmayan bir kimse üzerinde tıbbî müdahale, aşağıdaki 17 ve 20’nci maddelere uygun olarak, sadece onun doğrudan yararı için yapılabilir. 2) Yasal olarak bir müdahaleye muvafakat verme yeteneği bulunmayan bir küçüğe, sadece temsilcisinin veya kanun tarafından belirlenen yetkili makam, kişi veya kurumun izni ile müdahalede bulunulabilir. Küçüğün fikri, yaşı ve olgunluk derecesiyle orantılı bir şekilde artan belirleyici bir etken olarak dikkate alınmalıdır. 3) Bir yetişkin, yasal olarak akıl hastalığı, bir hastalık veya benzer nedenlerden dolayı müdahaleye muvafakat etme yeteneğine sahip değilse, ancak temsilcisinin veya kanun tarafından belirlenen yetkili makam, kişi veya kurumun izni ile müdahalede bulunulabilir. İlgili kişi, mümkün olduğu kadar izin verme sürecine katılmalıdır. 4) Madde 5'de belirtilen bilgiler, benzer koşullarda yukarıda 2’nci ve 3’üncü paragraflarda belirtilen temsilci, yetkili makam, kişi veya kuruma da verilmelidir. 5) Yukarıda 2’nci ve 3’üncü paragraflarda belirtilen izin, ilgili kişinin menfaatine daha uygun olacaksa her zaman geri çekilebilir.”Biyotıp Sözleşmesi’nin "Acil durum" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Acil bir durum nedeniyle uygun muvafakat alınamadığında, ilgili kişinin sağlığı için gerekli olan herhangi bir tıbbî müdahale derhal yapılabilir.”
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/5629
Başvuru, bebeklik dönemi aşı uygulamasının ebeveyn tarafından kabul edilmemesi üzerine bu hususta mahkemece sağlık tedbiri kararı verilmesi nedeniyle Anayasa nın 17. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/22590
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu 2002 yılında açılan hukuk davasının henüz ilk derece mahkemesinde karara bağlanmamış olması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle uğradığı manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 31/12/2013 tarihinde Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 19/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 14/4/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Muğla ili Fethiye ilçesi Kaya Köyü Tunçpınarı mevkiinde kain 1330 parsel sayılı taşınmazın tapulama tespiti sırasında yarı hissesinin başvurucular murisi Aziz Bolel adına tespitine karar verilmiştir. Orman Genel Müdürlüğü’ne izafeten Fethiye Orman İşletme Müdürlüğü tarafından taşınmazın tespit malikleri aleyhine Fethiye Tapulama Mahkemesinin 1957/466 esas sayılı dosyasında tespite itiraz davası açılmıştır. Fethiye Tapulama Mahkemesinde yapılan yargılama neticesinde Mahkemenin 1957/466 esas 1971/3 karar sayılı kararı ile taşınmazın tespit gibi, sunulan veraset ilamları uyarınca tespit maliklerinin mirasçıları adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Belirtilen taşınmaz hakkında Orman Genel Müdürlüğü’ne izafeten Fethiye Orman İşletme Müdürlüğü tarafından taşınmaz malikleri aleyhine Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/175 ve 2002/699 esas sayılı dosyaları ile sırasıyla 26/3/2002 ve 27/11/2002 tarihlerinde tapu iptali ve tescil davaları açılmıştır. Açılan bu davalarda Orman Genel Müdürlüğü tarafından, dava konusu parselin bulunduğu köyde 5/6/1986 tarihli ve 3302 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi ile Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun’un ve maddeleri ile Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkındaki Tüzüğün maddeleri uyarınca uygulama yapıldığı ve dava konusu parselin bir kısmının kesinleşen orman tahdidi sınırları içinde kaldığı ifade edilerek, belirtilen kısmın tapusunun iptaline ve orman vasfı ile hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi talep edilmiştir. Orman Genel Müdürlüğü tarafından açılan bu davalar Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/175 esas sayılı dosyası üzerinde birleştirilmiştir. Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/175 esas sayılı dosyasında devam eden yargılama sırasında Fethiye Kadastro Mahkemesince 27/12/2011 tarihli yazı ile dava konusu taşınmazın 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 22-A bendi uyarınca yapılan uygulama çalışmalarında 251 ada 4 parsel sayılı taşınmaz olarak uygulamaya tabi tutulduğu ve tespit tutanaklarının Kadastro Mahkemesine gönderildiği bildirilmiştir. Fethiye Kadastro Mahkemesinin bahsedilen yazısı üzerine Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesi 2002/175 esas sayılı dosyasında görevsizlik kararı vermiştir. Görevsizlik kararı sonrası Fethiye Kadastro Mahkemesinin E.2014/13 sırasına kaydı yapılan dosyada 20/2/2014 tarihinde verilen karşı görevsizlik kararı üzerine, dosya olumsuz görev uyuşmazlığının karara bağlanması için Yargıtay Hukuk Dairesine gönderilmiştir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Genel olarak görev” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Kadastro mahkemesi; taşınmaz mal mülkiyetine ve sınırlı ayni haklara, tapuya tescil veya şerh edilecek veyahut beyanlar hanesinde gösterilecek sair haklara, sınır ve ölçü uyuşmazlıklarına, kadastroya ve tapu sicilini ilgilendiren benzeri davalara ve özel kanunlarca kendisine verilen işlere bakar; Kadastroya veya kadastro ile ilgili verasete ait uyuşmazlıkları çözümleyebileceği gibi, istek üzerine veraset belgesi de verebilir.” 3402 sayılı Kanun’un “Kadastro davalarında usul” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Kadastro hakimi, askı süresi içinde açılacak davalar ve kadastro müdürü tarafından mahkemeye tevdi olunacak taşınmaz mallara ait kadastro tutanakları ve mahalli hukuk mahkemelerinden devredilen işler hakkında dava dosyası açar. İlgililerin başvurusunu beklemeksizin kadastro tutanakları ile uyuşmazlığın çözümlenmesine etkili olabilecek kayıt ve diğer bilgileri ilgili dairelerden getirtir. Hakim, duruşma gününü taraflara Tebligat Kanunu hükümlerine göre resen tebliğ eder.” 3402 sayılı Kanun’un “Yargılama usulü” kenar başlıklı maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları şöyledir: “Kadastro mahkemesinde gelmeyen tarafın yokluğunda duruşma yapılır. Taraflardan hiç biri gelmez ise dosya işlemden kaldırılmaz. Hakim, toplanması mümkün olan delilleri inceler ve 30 uncu madde hükmünce işi karara bağlar.…Bu Kanunun tatbikinde ayrıca açıklık bulunmıyan hallerde basit yargılama usulü uygulanır.Kadastro mahkemeleri adli tatile tabi değildir.” 3402 sayılı Kanun’un “Deliller ve hakimin takdiri” kenar başlıklı maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: “Kadastro tutanaklarında beyanlarına başvurulan kişiler, bu beyanlarına gerekçe gösterilerek itiraz edilmedikçe, yeniden dinlenmezler. Ancak hakim, kadastro tutanağındaki beyanla, duruşma sırasında topladığı deliller arasında çelişki görürse, bunu gidermek için tutanakta beyanlarına başvurulan kimseleri tanık sıfatıyla yeniden dinleyebilir. Kadastro komisyonlarından gönderilen tutanaklar ile mahalli mahkemelerden devredilen dosyaların muhtevasından malik tespiti yapılamadığı veya dava açan mirasçının dışında başka mirasçıların da bulunduğu anlaşıldığı takdirde, hakim resen lüzum gördüğü diğer delilleri toplayarak taşınmaz malın kimin adına tescil edileceğine karar vermekle yükümlüdür. Taşınmaz malın ölü bir şahsa ait olduğu anlaşılır ve mirasçıları da tespit edilemezse, ölü olduğu yazılmak suretiyle o şahsın adına tescil kararı verilir.” 3402 sayılı Kanun’un “Kararların tebliği, kanun yollarına başvurma ve ilamların infazı” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Kadastro mahkemesi kararları Tebligat Kanunu hükümlerine göre resen taraflara tebliğ olunur.” 3402 sayılı Kanun’un “Yargılama giderleri, kadastro harcı ve tahakkuku” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi şöyledir: “Bu Kanun gereğince resen yapılması gereken soruşturma ve tebligat işlemleri için zaruri giderler, ileride haksız çıkacak taraftan alınmak üzere bütçeye konulan ödenekten karşılanır.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/69
Başvurucu 2002 yılında açılan hukuk davasının henüz ilk derece mahkemesinde karara bağlanmamış olması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle uğradığı manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle 2017/25503 numaralı başvuru dosyasının 2017/25191 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucular, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememişlerdir. Başvurucular, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmışlardır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucular, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/25191
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; kamu makamlarınca gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle mühimmat patlaması sonucu yaralanma meydana gelmesi ve olayla ilgili olarak açılan tam yargı davasında yetersiz tazminata karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının; tazminat taleplerinin haksız olarak reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/9/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Zübeyde Ölmez olayın gerçekleştiği 2/11/2003 tarihinde 7 yaşındadır. Zübeyde Ölmez, olay tarihinde Şırnak'ın Uludere ilçesinin bir köyünde öğrencisi olduğu okula yakın mesafede bulunan bir bölgede arkadaşlarıyla oynarken çocuklardan birinin bulduğu, askerî envantere kayıtlı olmadığı tespit edilen mühimmatı kayaya vurması sonucu meydana gelen patlamada yaralanmıştır. Başvurucuların bildirdiği üzere başvurucu Zübeyde Ölmez olay nedeniyle duyma ve görme zorluğu yaşamaktadır, iç organlarında harabiyet oluşmuştur ve Van Devlet Hastanesince düzenlenen 5/7/2005 tarihli sağlık kurulu raporuna göre %15 iş gücü kaybına uğramıştır ayrıca psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Başvurucuların idareye yaptıkları tazminat ödenmesi talepli başvurunun reddedilmesi üzerine başvurucular Diyarbakır İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucular; başvurucu Zübeyde Ölmez'in olay nedeniyle hem fiziki hem psikolojik olarak zarar gördüğünü, bu zararların etkilerinin hayat boyu devam edeceğini, kamu makamlarının mayını ve patlayıcıları temizleme konusunda gerekli önlemleri almaması ve sınırda yaşayan köy halkını patlayıcılar konusunda eğitmemesi nedeniyle olayın meydana geldiğini, olayın meydana geldiği yerin köyün içinde ve okula çok yakın bir mesafede olduğunu, dolayısıyla olayda idarenin hizmet kusuru bulunduğunu, ayrıca sosyal risk ilkesi uyarınca da devletin zararı tazmin etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Dava dilekçesinde; başvurucu Zübeyde Ölmez için 000 TL maddi, 000 TL manevi tazminat; başvurucuların çocuklarının yaralanması ve psikolojik olarak rahatsızlanması nedeniyle çektikleri üzüntülerden dolayı anne Nuriye Ölmez ve baba Şevket Ölmez için toplam 000 TL manevi tazminat ödenmesi talep edilmiştir. Mardin İdare Mahkemelerinin yargılama faaliyetine başlaması üzerine dosya Mardin İdare Mahkemesine (İdare Mahkemesi) devredilmiştir. İdare Mahkemesi 2007/300 esasa kayıtlı yargılamada 29/6/2007 tarihli kararla, sosyal risk ilkesi uyarınca Zübeyde Ölmez için 000 TL maddi tazminat isteminin kabulü ile 000 TL manevi tazminat isteminin 000 TL'lik kısmının kabulüne, Nuriye Ölmez ve Şevket Ölmez'in ise manevi tazminat isteminin reddine karar vermiştir. Başvurucular bireysel başvuruda ileri sürdükleri iddialarla kararı temyiz etmiştir. Danıştay Onuncu Dairesi (Danıştay) 15/10/2012 tarihli kararla kararın kısmen onanmasına, kısmen bozulmasına karar vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"...Mardin İdare Mahkemesinin 2007 tarihli... kararıyla, sosyal risk ilkesi uyarınca ve bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen rapor dikkate alınarak, maddi tazminat istemlerinin kabulü; Zübeyde'nin manevi tazminat isteminin 000,00 TL'lik kısmının kabulü, bu istemin fazlaya ilişkin kısmı ile Nuriye ve Şevket'in manevi tazminat istemleri bakımından ise davanın reddine hükmedilmiştir. ...Dosyanın incelenmesinden, davacıların çocukları olan 7 yaşındaki Zübeyde Ölmez'in, 2003 tarihinde, Şırnak ili, Uludere ilçesi, Andaç Köyü'nün 850 m kuzeyinde, aynı Köy'deki Sadone Tepesi'nin 750 m güneyinde ve öğrencisi oldukları okula yakın mesafede bulunan bölgede bir grup çocukla birlikte oynadıkları sırada, çocuklardan birinin bulduğu bir cismi kayaya vurması sonucu meydana gelen patlama nedeniyle yaralandığı ve %15 iş gücü kaybına uğradığı, havan tahrip mühimmatı niteliğindeki patlayıcının Şırnak İl Jandarma Komutanlığı envanterinde kayıtlı olmadığı ve terör örgütü mensuplarınca güvenlik güçlerine zarar vermek için arazide bırakıldığının değerlendirildiği ve nakdi tazminat ödenmesi talebiyle yapılan başvurunun reddedildiği anlaşılmaktadır. Olayda, meskun mahale yakın olduğu anlaşılan patlama bölgesinin tehlikeli maddelerden arındırılarak güvenliğini sağlama veya güvenliği sağlanamayan bölgeye girişe uyarıcı işaretlerle engel olunması hususundaki görevini yerine getirmeyen davalı idarenin hizmet kusuru işlediği görülmektedir. Bu durumda, davalı idarenin hizmet kusuru işlediği dikkate alındığında, Mahkemece sosyal risk ilkesi uyarınca hüküm kurulmasında hukuksal isabet bulunmamakla birlikte, bu durum, kararın maddi tazminata ilişkin kısmı ile manevi tazminatın kısmen kabulüne ilişkin kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemektedir. Mahkeme kararının manevi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmına gelince: ...Olayda, patlama sonucu oluşan yaralanmanın Zübeyde, Nuriye ve Şevket için manevi zarara yol açtığının tartışma götürmeyeceği, olayın oluş şekli ve zararın niteliğine göre, mahkemece Zübeyde için takdir edilen manevi tazminat miktarlarının duyulan üzüntüyü kısmen de olsa giderecek ve davalı idarenin olaydaki kusurunun ağırlığını ortaya koyacak düzeyde olmadığı görülmektedir. Bu durumda, manevi tazminatın amaç ve niteliği ile yukarıda belirtilen ölçütlere göre, Nuriye ve Şevket için manevi tazminata hükmedilmesi, Zübeyde için ise takdir edilen manevi tazminat miktarının yeniden belirlenmesi gerektiği dikkate alındığında, Mahkeme kararının, manevi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmında hukuksal isabet bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle,... kararının maddi ve manevi tazminat istemlerinin kısmen kabulüne ilişkin kısmının yukarıda belirtilen gerekçeyle ONANMASINA, davacılar temyiz isteminin kısmen reddiyle kararın maddi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmının yine yukarıda belirtilen gerekçeyle ONANMASINA, davacılar temyiz isteminin kısmen kabulüyle kararın manevi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA, ..." 15/5/2013 tarihli karar düzeltme talebi sonrasında başvurucular 17/6/2013 tarihli ıslah talebini içeren dilekçeyle, başvurucu Zübeyde Ölmez için talep ettikleri maddi tazminat miktarını 000 TL'den 039,618 TL'ye çıkarmıştır. Karar düzeltme talebinin Danıştay tarafından 21/1/2015 tarihinde reddedilmesi sonrasında İdare Mahkemesi 16/10/2015 tarihli kararla Danıştayca verilen bozma kararına uyarak maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabulüne karar vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"...bozulan kısımlar yönünden bozma kararına uyulmak suretiyle işin gereği görüşüldü:Maddi Tazminat Yönünden Yapılan İncelemede;...Olayda, 2577 sayılı Kanun'da, 6459 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra davacı vekili tarafından verilen 2013 tarihinde verilen ve Danıştay Onuncu Dairesine hitaben gönderilen dilekçede, bilirkişi raporu doğrultusunda sözü edilen yasal değişiklikten yararlanılarak davacı Zübeyde Ölmez için dava dilekçesinde 000,00 TL olarak belirtilen maddi tazminat miktarının, 039,618 TL artırılarak, 039,618 TL olarak gösterildiği ve bu miktar üzerinden yeniden karar verilmesinin istenildiği anlaşılmaktadır.Bu durumda, yargılama aşamasında isteminin tamamı kabul edilen davacının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin fıkrası uyarınca yasal değişiklikten yararlanmak istemiyle verdiği miktar artırım talebi dilekçesinin davalı idareye tebliğ edildiği ve davalı idarece bu artıma itiraz edildiği görülmektedir. Sonuç olarak ıslah edilen dava konusu tutarın, karşı tarafın kabulüne bağlı olmaması sebebiyle bilirkişi incelemesi sonucu tespit edilen 039,618 TL tutardan Mahkememizin E.2007/300, K.2007/1030 sayılı kararıyla 000,00TL'lik kısmının kabulüne karar verildiğinden ve bu kısmın onanarak kesinleştiği anlaşıldığından ıslah edilen kalan tutar olan 039,618 TL'nin de kabulüne karar verilmesi gerekmektedir. Manevi Tazminat Yönünden Yapılan İncelemede; ...Bu durumda; manevî tazminatın hesaplanması ile ilgili yukarıda aktarılan bilgiler ışığında yapılan değerlendirmede, manevî zararı doğuran olayın vücut bütünlüğünü ihlâl eden bir hadise olması, zarara uğrayan kişinin toplum içindeki konumu, hadisenin oluş şekli itibarıyla yarattığı infial, olayın yaşanmasında davalı idare eyleminin etkisi ve niteliği, hizmet kusurunun ağırlığı ve hukuka aykırılığın derecesi, dikkate alınarak; davacı Zübeyde Ölmez'in manevi tazminat isteminin Mahkememizin E.2007/300, K.2007/1030 sayılı kararıyla 000,00 TL'lik kısmının kabulüne karar verildiği ve bu kararın onanarak kesinleştiği görülmekle manevi tazminatın kalan kısmı olan 000,00 TL manevi tazminat isteminin de kabulüne, diğer davacılar Nuriye Ölmez ve Şevket Ölmez'in de manevi tazminat istemlerinin kabulüyle 000,00 TL manevi tazminatın Nuriye Ölmez ve Şevket Ölmez'e ödenmesine karar verilmesi gerekmektedir. ..." Danıştay 30/5/2016 tarihli kararla kararın onanmasına karar vermiş, karar düzeltme talebi ise 8/6/2017 tarihinde reddedilmiştir. Ret kararı başvuruculara 14/8/2017 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucular 12/9/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Cemal Kılıç, B. No: 2014/8722, 11/6/2018, §§ 23-
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/34928
Başvuru, kamu makamlarınca gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle mühimmat patlaması sonucu yaralanma meydana gelmesi ve olayla ilgili olarak açılan tam yargı davasında yetersiz tazminata karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının; tazminat taleplerinin haksız olarak reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kamu görevlisi olan başvuruculara katıldıkları bir toplantı nedeniyle uyarma cezası verilmesinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurular çeşitli tarihlerde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2017/15465, 2017/15498 ve 2017/29824 sayılı bireysel başvuru dosyalarının 2017/15462 sayılı dosya üzerinde birleştirilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. İkinci Bölüm tarafından 11/3/2021 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Olay tarihinde başvurucular Serdar Batur ve Turgut Tetik Siirt'te bir ilkokulda, Mehmet Şirin Bulğa ise bir lisede öğretmendir. Başvurucular Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN/Sendika) üyesidir. Başvurucu Serdar Batur anılan Sendikanın Siirt şube başkanı olduğunu, Turgut Tetik de aynı Sendikanın Siirt şube sekreteri olarak görev yaptığını ifade etmiştir. Başvurucu Mehmet Alanç ise olay tarihinde Siirt İl Ambulans Servisi Başhekimliğinde veri hazırlama ve kontrol işletmeni olarak görev yapmaktadır. Başvurucu ayrıca ilgili zamanda KESK'e bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Siirt şube başkanı ve İnsan Hakları Derneği Siirt şube yöneticisi olduğunu belirtmiştir. Başvurucular 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonraki dönemde olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleriyle kamu görevlerinden ihraç edilmiştir. Olayların meydana geldiği tarihlerde Siirt Kasaplar Deresi mevkiinde, aileleri tarafından teslim alınmayan ya da aileleri belirlenemeyen PKK terör örgütü mensuplarının bulunduğu iddia edilen toplu mezarların usulüne uygun olarak açılması talebiyle bir süredir eylemler yapılmaktadır. 28/3/2015 tarihinde anılan bölgede tekrar bu konuda basın açıklaması yapılmıştır. Başvurucular da bu basın açıklamasına sendika veya dernek yöneticisi ya da üyesi sıfatlarıyla katıldıklarını belirtmiştir. Güvenlik güçlerinin raporlarına göre söz konusu toplantıda bir süre sonra PKK ve kurucusu lehine sloganlar atılmış, PKK bayrakları ve flamaları taşınmış, anılan örgütün kurucusu A.Ö. ile K. isimli mensubun resimlerinin yer aldığı pankartlar açılmış ve güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunulmuştur. Bu olaylar nedeniyle şehirde büyük gerginlik yaşanmış, güvenlik güçlerine yapılan saldırılar sonucunda biri emniyet amiri olmak üzere toplam yedi polis yaralanmıştır. Ayrıca ilgili raporlarda bir okulun bahçesine molotofkokteyli atıldığı da ifade edilmiştir. Başvurucular hakkında söz konusu toplantıya katıldıkları gerekçesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinin (A) bendinin (e) alt bendi uyarınca devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmaktan uyarma cezası verilmiştir. Başvurucular söz konusu uyarma cezalarının iptali talebiyle dava açmıştır. Başvurucu Mehmet Alanç'ın davası Siirt İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Mahkeme başvuru konusu toplantıda terör örgütü PKK ve kurucusu lehine sloganlar atıldığını, PKK bayrakları ve flamalarının taşındığını, anılan örgütün kurucusu ve mensuplarının resimlerinin yer aldığı pankartların açıldığını, başvurucunun da kanuna aykırı olan bu eyleme katıldığının fotoğraflarla sabit olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, dava dilekçesinde polise taş atan grup içinde yer almadığını ifade etmiştir. Mahkeme -başvurucu, polise taş atan grup içinde yer almadığını iddia etmekteyse de- başvurucunun terör örgütü propagandası yapılan ve bu sebeple yasa dışı olan bir eyleme yalnızca katılmak şeklindeki davranışının devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışlarda bulunmak fiilini oluşturduğunu kabul etmiş ve başvurucunun uyarma cezası ile tecziyesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır. Başvurucunun itirazı da istinaf mahkemesi tarafından kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle kesin olarak reddedilmiştir. Siirt İdare Mahkemesi; başvurucular Serdar Batur, Turgut Tetik ve Mehmet Şirin Bulğa'nın davalarını ise kabul etmiştir. Mahkeme ilgili kararlarında; anılan başvurucular hakkında düzenlenen soruşturma raporlarında yer alan bilgi ve belgelerden sendika üyesi olan başvurucuların bahsi geçen eyleme sendikal kimlikleri doğrultusunda, kayıp yakınlarına karşı kamuoyunda duyarlılık oluşturmak amacıyla katıldıklarının, ayrıca yürüyüşün örgüt propagandası ve güvenlik güçlerine karşı saldırıya dönüşmesinden önce alandan ayrıldıklarının anlaşıldığını belirtmiştir. İdare veya yargı makamları tarafından söz konusu başvuruculara başka bir suçun isnat edilmediğini belirten Mahkeme, başvurucuların eyleminin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Siirt İdare Mahkemesinin anılan üç başvurucu hakkındaki kararlarına idare tarafından itiraz edilmiş ve kararlar Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi tarafından bozulmuştur. Bölge İdare Mahkemesine göre toplantıda ses yayın aracından Kürtçe ve Türkçe şarkılar söylenmiş, konuşmalar yapılmış, PKK terör örgütü lehine sloganlar atılmış, terör örgütünü temsil eden flama ve bayraklar ile örgüt yöneticilerinin resimlerinin bulunduğu pankartlar açılmış, sonrasında da polis güçlerine taşlı saldırı düzenlenmiştir. Bölge İdare Mahkemesine göre söz konusu toplantı barışçıl olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle Bölge İdare Mahkemesi, başvurucuların bu şekilde tertip edilen bir toplantıya katılmalarının devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak fiili kapsamında değerlendirilmesinde hukuka aykırılık olmadığı sonucuna ulaşmış ve davaları kesin olarak reddetmiştir. Söz konusu bozma kararlarının karşıoy yazısında öncelikle başvurucuların eylemlerinin sendikal hak kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte muhalif görüşe göre başvurucular söz konusu toplantı terör örgütü propagandası ve şiddet olaylarına evrilmeden önce alandan ayrılmıştır. İdari soruşturmacı da başvurucuların toplantıda terör örgütü propagandası yapılırken ve şiddet olayları yaşanırken alanda olmadığını tespit etmiştir. Sonuç olarak eylemin mesai saatleri dışında gerçekleştirildiği hususu da dikkate alındığında başvurucuların kayıp olaylarına duyarlılığı artırmak için yapılmış bir gösteriye barışçıl olarak katılmalarının devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak olarak değerlendirilmesine olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucular nihai kararın kendilerine tebliğinden itibaren süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Anayasa'nın "Kamu Hizmeti Görevlileriyle İlgili Hükümler" başlıklı (D) bölümünde yer alan "Görev ve sorumlulukları, disiplin kovuşturulmasında güvence" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler." 657 sayılı Kanun’un "Sadakat" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu 'Asli Devlet Memurluğuna' atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki 'Yemin Belgesi' ni imzalayarak göreve başlarlar.Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim." 657 sayılı Kanun'un "Tarafsızlık ve devlete bağlılık" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Devlet memurları siyasi partiye üye olamazlar, herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararını hedef tutan bir davranışta bulunamazlar; görevlerini yerine getirirlerken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar; hiçbir şekilde siyasi ve ideolojik amaçlı beyanda ve eylemde bulunamazlar ve bu eylemlere katılamazlar.Devlet memurları her durumda Devletin menfaatlerini korumak mecburiyetindedirler. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına aykırı olan, memleketin bağımsızlığını ve bütünlüğünü bozan Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğini tehlikeye düşüren herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Aynı nitelikte faaliyet gösteren herhangi bir harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe katılamazlar, bunlara yardım edemezler." 657 sayılı Kanun'un "Davranış ve işbirliği" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Devlet memurları, resmi sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını hizmet içindeki ve dışındaki davranışlariyle göstermek zorundadırlar." 657 sayılı Kanun'un "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: " ...A - Uyarma : Memura, görevinde ve davranışlarında daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile bildirilmesidir.Uyarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: ...e) Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak," Diğer ilgili ulusal hukuk için bkz. Yasin Agin ve diğerleri [GK], B. No: 2017/32534, 21/1/2021, §§ 21-B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) devletin kamu hizmetinde çalışan memurları yönünden sadakat yükümlülüğü öngörmesinin, ayrıca onlara ödev ve sorumluluklar yüklemesinin memurların statüleri gereği meşru bir durum olduğunu belirtmiştir. Fakat kamu görevlilerinin de birey olduğunu, siyasi görüş sahibi olma, ülke sorunlarıyla ilgilenme, tercih yapma gibi sosyal yönlerinin bulunduğunu ve bu doğrultuda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) ve maddelerinden yararlandıklarının şüpheden uzak olduğunu da ifade etmiştir. Bununla birlikte memurun bulunduğu konum ve görev yaptığı alanla ilgili olarak ödev ve sorumluluk derecesinin belirlenmesinde ulusal makamların bir takdir marjı olduğunu da eklemiştir (İsmail Sezer/Türkiye, B. No: 36807/07, 24/3/2015, §§ 52-54; Vogt/Almanya [BD], B. No: 17851/91, 26/9/1995, §§ 51-53; Ahmed ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 22954/93, 2/9/1998, §§ 53, 54; Otto/Almanya (k.k.), B. No: 27574/02, 24/11/2005). AİHM kamu görevlilerine verilen disiplin cezalarıyla güdülen meşru amacın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği yönünden yalnızca cezanın bir kuralla öngörülmüş olmasını yeterli bulmamakta, somut bir değerlendirmenin varlığını aramaktadır. Bu bağlamda kamu görevlilerinin cezalandırılan eylemlerinin kamu hizmetlerinin sürekliliğini ya da gereği gibi yerine getirilmesini etkilemek veya görev yapılan devlet kurumunun itibarını zedelemek gibi cezayı gerekli kılan sonuçlara sebep olduğunun açıkça gösterilmesi gerektiğini belirtmektedir (Kula/Türkiye, B. No: 20233/06, 19/6/2018, §§ 48, 49). AİHM, kamu görevlilerinin devlete sadakat yükümlülüğü hususunda söz konusu devlete özgü durumların dikkate alınabileceğini kabul ettiği gibi memurun görevinin niteliğinin de gözönünde bulundurulması gerektiğini ifade etmiştir. Komünist Partinin eylemlerine aktif olarak katılan bir öğretmenin aldığı disiplin cezasına ilişkin olarak yapılan başvuruda verdiği Vogt/Almanya kararında, memurların devlete sadakat yükümlülüğü konusunda Almanya'nın nasyonel sosyalizm geçmişinin ve bu doğrultuda Alman Anayasası'nın üzerine kurulduğu ilkelerin dikkate alınması gerektiğini belirtmiş, ayrıca öğretmenlerin öğrencileri yönünden bir otoriteyi temsil ettikleri gerçeği karşısında iş yaşamları dışında da belli bir dereceye kadar ödev ve sorumluluklarının devam edeceğini kabul etmiştir (Vogt/Almanya, §§ 59, 60).
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/15462
Başvuru, kamu görevlisi olan başvuruculara katıldıkları bir toplantı nedeniyle uyarma cezası verilmesinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 22/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, bireysel başvuru konusu yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/18436
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, bir siyasetçi olan başvurucunun parti binasına asılan pankartlar nedeniyle cezalandırılması sonucu ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/3/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) olayların meydana geldiği tarihte Kırşehir il başkanıdır. A. Arka Plan Bilgisi Kamuoyunda "17-25 Aralık soruşturmaları" olarak anılan süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu birçok kişiye yönelik olarak "kara para aklama", "altın kaçakçılığı" ve "kamu görevlilerine rüşvet" iddialarıyla 2013 yılının Aralık ayında operasyonlar başlatılmış ve bu kapsamda çok sayıda kişi gözaltına alınarak tutuklanmıştır. Müştekilerden N.B.E., tanınmış bir siyasetçinin oğlu olmasının yanı sıra birçok sivil toplum kuruluşunda yönetici olarak görev yapmaktadır. Müşteki R.S. ise olayların meydana geldiği tarihte iş adamı olarak bilinmektedir. Eldeki başvuruya konu olayda ismi geçen Bakanlar ise -olayların meydana geldiği tarihte- Z.Ç. Ekonomi Bakanı, E.Ba. Çevre ve Şehircilik Bakanı, E.B. Avrupa Birliği Bakanı, G. İçişleri Bakanı olarak görev yapmaktadırlar. "17-25 Aralık soruşturmaları" olarak nitelenen süreç kapsamında Bakanlar ile müştekilere suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık gibi suçlamalar yöneltilmiştir. Yürütülen soruşturmalar kapsamında R.S. gözaltına alınarak tutuklanmış ve yaklaşık kırk gün tutuklu kalmıştır. Bakanlar ise kendilerine yöneltilen suçlamalar sonrasında yürütmekte oldukları bakanlık görevlerinden istifa etmişlerdir. Sonrasında kamuoyunda, bu operasyonu yürütenlerin devlet içinde örgütlenmiş paralel bir yapılanma olduğu ve devlete karşı darbe hazırlığında oldukları değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra operasyonu yürütenlerin çok sayıda siyasetçi, bürokrat, iş adamı, sanatçı, hâkim ve savcı gibi kişilerin telefonlarını yasa dışı bir şekilde dinleyerek bu kişilere ait olduklarını ileri sürdükleri ses kayıtlarını internet üzerinden yayımladıkları anlaşılmıştır.B. Somut Başvuruya İlişkin Olaylar Kırşehir CHP il binası ön yüzüne 25/12/2014 tarihinde iki pankart asılmıştır. Pankartların birinde Bakanların ve müştekilerin gözleri maskeli resimlerinin üzerinde "paraları sıfırladık babacığım" ve diğerinde ise "Yeni Türkiye'nin hayırseverleri millet sizi biliyor" yazmaktadır. Kolluk kuvvetleri 27/12/2014 tarihinde resen indirerek pankartlara el koymuş ve Cumhuriyet Savcılığına bildirimde bulunmuştur. Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı 27/5/2015 tarihli iddianamesiyle başvurucunun pankartlarda resimleri bulunan altı kişiye hakaret ettiği iddiası ile cezalandırılması talebiyle iddianame tanzim etmiştir. Yargılamayı yapan Kırşehir Asliye Ceza Mahkemesi 23/2/2016 tarihli kararıyla başvurucunun Bakanlara karşı hakaret eylemi yönünden beraatine, müştekiler yönünden ise hakaret suçunun gerçekleştiği kanaati ile 180 TL adli para cezasıyla mahkûmiyetine karar vermiştir. Mahkeme gerekçeli kararda özetle Z.Ç., E.Ba., G. ve E.B.nin siyasetçi olmaları nedeniyle mesleklerinin doğası gereği kendilerini denetime açık hâle getirdiklerini belirtmiştir. Mahkemeye göre bu kişiler icra ettikleri meslek itibarıyla toplumla iç içe olup her türlü iletişim olanaklarından istifade edebilmektedirler. Mahkeme devamla adı geçen Bakanların kendilerini ifade etme ve savunma imkânına sahip olmaları nedeniyle kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı daha tahammüllü olmaları gerektiğini belirtmiş ve başvurucunun bu kişilere yönelik eyleminin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kanaati ile beraatine karar vermiştir. İlk derece mahkemesi; başvurucunun müştekiler N.B.E. ve R.S.ye yönelik eylemiyle ilgili ise müştekilerin Bakanlara nazaran daha kısıtlı savunma imkânına sahip olduğunu, bu nedenle bu kişilere yönelik eleştirilerde ifade özgürlüğünün daha dar yorumlanması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme bu bağlamda somut olayda başvurucu tarafından gerçekleştirilen eylemin müştekiler N.B.E. ve R.S. açısından eleştiri sınırını aştığını ve masumiyet karinesini ihlal ettiğini belirterek başvurucunun 180 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar vermiştir. Nihai karar başvurucuya 23/2/2016 tarihinde tefhim edilmiştir. Başvurucu 21/3/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ... kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır... (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur."
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/5636
Başvuru, bir siyasetçi olan başvurucunun parti binasına asılan pankartlar nedeniyle cezalandırılması sonucu ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, idari eylemden doğan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/2/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, sol böbrek ağrıları sebebiyle Ordu Devlet Hastanesinde (Hastane) muayene olmuştur. Muayene ve yapılan tahlil sonuçlarına göre böbreğinde tespit edilen taşın cerrahi operasyonla alınması gerektiği başvurucuya söylenmiştir. Başvurucunun beyanına göre ameliyattan önce hiçbir rahatsızlığı bulunmamaktadır. Hazırlık tetkiklerinde de olumsuz bir bulguya rastlanmamıştır. 12/3/2012 tarihinde yapılan operasyondan sonra göğüs bölgesinden aşağısını hissedememiştir. Durumunun fark edilmesi üzerine tahlil ve tetkiklere başlanmış, Hastanenin Üroloji Servisinde sekiz gün yatmıştır. Başvurucunun felç geçirdiği anlaşılmış ancak felç geçirmesinin nedenleri hakkında bir açıklama yapılamamış, başvurucuya herhangi bir bilgi ve belge verilmemiştir. Başvurucu 20/3/2012 tarihinde ambulans ile Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesine sevk edilmiştir. Nöroloji Servisinde yer bulunmaması nedeniyle özel odada ücretli olarak kalmıştır. Başvurucuya anjiyo yapılmış ve kendisine ana arterlerin sağlam olduğu bilgisi verilmiştir. Ayrıca üroloji uzmanlarınca enfeksiyon ve kanama tedavisi uygulanmıştır. Felç geçirmesinin nedenleri ve tedavisi ile ilgili kesin ve net bir açıklama yapılmadan başvurucu hakkında 30/3/2012 tarihinde "Acilen fizik tedavisi ve rehabilitasyon uygundur." yazısıyla taburcu işlemleri yapılmıştır. Başvurucu aynı gün ambulansla Özel Samsun Romatem Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezine sevk edilmiştir. Başvurucu, Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesine (GATA) sivil hasta olarak kabul edilmesi için girişimlerde bulunmuştur. Yaklaşık on üç ay sonra kendisine sıra gelmesiyle tedavisine başlanmıştır. Bu sırada başvurucunun hastane enfeksiyonuna bağlı hastalıkları nedeniyle kontrolleri devam etmiştir. Başvurucu, sorumluların cezalandırılması istemi ile Ordu Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılığın E.2015/949 sayılı dosyasında yürütülen soruşturma sonucunda 29/4/2015 tarihli kararla, Ordu Valiliği İl İdare Kurulunun 30/3/2015 tarihli kararıyla inceleme yapılanlar hakkında soruşturma izni verilmediği belirtilerek soruşturma dosyası işlemden kaldırılmıştır. Başvurucu, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesinde (Hukuk Mahkemesi) 25/6/2014 tarihinde Sağlık Bakanlığına karşı maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Başvurucu ameliyat sonucunda felç geçirmesi nedeniyle uğradığı 000 TL maddi ve 000 TL manevi zararın 12/3/2012 tarihinden işletilecek yasal faiziyle birlikte tazminini istemiştir. Hukuk Mahkemesi 9/10/2014 tarihli kararıyla davayı görev yönünden reddetmiştir. Tarafların temyiz etmemesi üzerine 31/12/2014 tarihinde karar kesinleşmiştir. Başvurucu süresi içinde 14/1/2015 tarihinde Ordu İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Mahkeme 7/5/2015 tarihli kararıyla davayı süre aşımı nedeniyle reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, zararın öğrenilmesinden (12/3/2012) itibaren bir yıl içinde doğrudan adli yargı yerinde dava açılması gerekirken bu sürenin geçirilmesinden sonra 25/6/2014 tarihinde açılan davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenme imkânı bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun temyiz istemi Danıştay Onbeşinci Dairesinin (Daire) 3/11/2015 tarihli kararıyla reddedilerek mahkeme kararı onanmıştır. Karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 17/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Onama ve karar düzeltme isteminin reddine ilişkin kararların karşıoy görüşünde ise idareye başvuru süresinin idari eylemlerden zarar gören kişilerin eylemi öğrendiği tarihten itibaren başlayacağı, başvurma süresinin başlangıcının yalnızca eylem tarihi ve zararlı sonucun doğduğu tarihi esas almanın zararın henüz ortaya çıkmadığı veya çıksa bile zararın çıkış sebebinin öğrenilemediği durumlarda dava açma süresinin çok kısalmasına yol açacağı ya da dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı belirtilmiştir. 12/3/2012 tarihinde yapılan ameliyat sonucunda felç kalması nedeniyle sorumluların cezalandırılması istemi ile başvurucu tarafından Ordu Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulduğu ve Savcılığın E.2015/949 Esas sayılı dosya üzerinden soruşturmanın devam ettiğinin anlaşıldığı, ayrıca Hastaneden alınan 23/10/2014 tarihli rapor ile başvurucunun %78 oranında kalıcı engelli olduğu hususunun tespit edildiği ifade edilmiştir. Bu hususların araştırılarak dava konusu zararın öğrenildiği tarihin ortaya konulması ve dava açma süresinin buna göre hesaplanması gerektiği sonucuna varıldığı belirtilmiştir. Nihai karar 26/1/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/2/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Kanun 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin "Görevli olmayan yerlere başvurma" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: " Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir." 2577 sayılı Kanun'un "İptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır." 2577 sayılı Kanun'un "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:" İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir." Danıştay İçtihadı Danıştay Onuncu Dairesinin 4/11/2011 tarihli ve E.2008/7182, K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:"Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazı durumlarda eylemin gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve incelemelerden, hatta ceza davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.Özelikle, kamu görevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulması zorunlu görülen kurallara uymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebilecek nitelikte olmakla birlikte, resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiği için idaresinden de ayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, zararın, kamu görevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mı kaynaklandığının ceza muhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortaya çıkabilmektedir.Bu nedenlerle, 2577 sayılı Kanun’un maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz etkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan Yasa hükmünde öngörülen tam yargı davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olması sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur." Aynı Dairenin 28/3/2018 tarihli ve E.2016/15634, K.2018/1334 sayılı kararı şöyledir:"2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" başlıklı maddesinde idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce eylemin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği öngörülmüş olup; bu sürelerin, kişilerin haklarını ihlal eden eylemlerin, idare ile illiyet bağının kurulduğu, başka bir ifadeyle eylemin idariliğinin öğrenildiği tarihten itibaren başlatılacağı kuşkusuzdur. Tam yargı davaları, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle, tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur. İdari eylem, idarenin işlevi sırasında bir hareketi, bir davranışı, bir tutumu veya hareketsizliği; idari karar ve işlemle ilgisi olmayan, başka bir deyişle öncesinde, temelinde bir idari karar veya işlem olmayan salt maddi tasarrufları ifade etmektedir. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir. Özellikle kamu görevlilerinin idari bir tasarruf yaparken; mevzuatın, üstlendiği ödevin ve yürüttüğü hizmetin kural, usul ve gereklerine aykırı olarak, kendisine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde, ancak yine de resmi yetki, görev ve olanaklardan yararlanarak, onları kullanarak hareket ettiği, bu nedenle de idaresinden tamamen ayrılmasını önleyen ve engelleyen görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir. Bu itibarla, 2577 sayılı Kanun'un maddesinde öngörülen bir ve beş yıllık sürelerin, eylemin idariliğinin ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır." Aynı Dairenin 17/1/2017 tarihli ve E.2016/2637, K.2017/180 sayılı kararı şöyledir:"Tam yargı davaları idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.(...)Söz konusu eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılaması sonucu ortaya çıkabilmektedir.Bu itibarla, 2577 sayılı Kanunun maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır.Uyuşmazlıkta tazmini istenilen zarar, idarenin hizmet kusuru nedeniyle uğranılan zarar olduğuna göre, davacıların kardeşinin Şanlıurfa Kapalı Cezaevi'nde meydana gelen olaylar sonucunda 16/06/2012 tarihinde çıkan yangında hayatını kaybetmesinde davalı idareye yüklenebilecek hizmet kusurunun varlığı, idarenin bir kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlıdır.Dava dosyası ile Dairemizin E:2015/1145 sayılı dosyası içerisinde yer alan Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının 06/06/2013 tarih ve … sayılı "Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Kararı"ndan; davacılar yakınının diğer 12 hükümlü ve tutuklu ile beraber Şanlıurfa Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun C-15 koğuşunda 16/06/2012 saat 23:00 sıralarında çıkan yangında yaşamını yitirdiği, cezaevinden sorumlu Cumhuriyet Savcısının nezaretinde elektrik ve inşaat mühendisi, iş ve sosyal güvenlik uzmanı, kimya uzmanı, itfaiyeciler ve olay yeri inceleme ekibi tarafından yapılan incelemede, 13 kişinin koğuşun üst katında kol kola ve sıralı bir şekilde yanarak yaşamlarını yitirdikleri, koğuş kapısının dolap ve ranzalarla kapatıldığı, yangına katılmak istemeyen 5 mahkumun diğer hükümlü ve tutuklular tarafından tuvalete kilitli vaziyette bırakıldıkları ve bu kişilerin kurtarıldığı, cezaevi kamera kayıtlarına göre yangının 22:40 sıralarında başladığı, infaz koruma memurlarının yangından 22:41 sıralarında haberdar oldukları, ilk itfaiye aracının 22:47'de, ilk ambulansın da 22:51'de cezaevine giriş yaptığı ve yangının 23:13 sıralarında tamamen söndürüldüğü, olayla ilgili yapılan disiplin soruşturması neticesinde görevli personel hakkında disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar verildiği ve yine olayla ilgili Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın da Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi'nin ... sayılı kararıyla reddedildiği anlaşılmaktadır. (…)Dolayısıyla davacıların yakınının hayatını kaybetmesinde eylemin idariliğinin bulunup bulunmadığı, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair karar ile kesinlik kazanmıştır.Bu durumda, olayda eylemin idariliğinin kesin olarak ortaya çıktığı tarihin, …'Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar'ın verildiği tarih olması nedeniyle bir yıllık sürenin de bu tarihten itibaren başlayacağı açıktır." Danıştay Onbeşinci Dairesinin 28/4/2016 tarihli ve E.2016/3471, K.2016/3026 sayılı kararı şöyledir:"Dava, davacının tedavi için gittiği Eskişehir Devlet Hastanesinde 18/04/2011 tarihinde yapılan enjeksiyon sonucu sakat kaldığından bahisle [uğradığı] zararın yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesince, davacının, rahatsızlığı nedeniyle 18/04/2011 tarihinde Eskişehir Devlet Hastanesine gittiği burada yapılan iğne sonucu sakat kaldığından bahisle ilgililer hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduğu, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma … sayılı dosyasında yürütülen soruşturmada, konuyla ilgili alınan İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun 02/08/2013 tarihli raporu dikkate alınarak 'kovuşturmaya yer olmadığına' kararı verildiği, bu karara yapılan itirazın Bilecik Ağır Ceza Mahkemesinin 18/12/2013 tarihli … kararı ile reddedildiği ve kararın 03/03/2014 tarihinde ilgiliye tebliğ edildiği, uyuşmazlık konusu eylemin idariliğinin davacı açısından en geç Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi kararının tebliğ tarihi olan 03/03/2014 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten itibaren davacının 60 gün içerisinde idareye başvuruda bulunması gerekirken bu süre geçtikten çok sonra 15/12/2014 tarihinde başvuruda bulunduğu anlaşıldığından, yasal süresi geçtikten sonra yapılan başvuru üzerine açılan davanın esastan incelenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle süre aşımı yönünden davanın reddine karar verilmiştir.  (…) tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir.Özellikle kamu görevlilerinin idari bir tasarruf yaparken, mevzuatın, üstlendiği ödevin ve yürüttüğü hizmetin kural, usul ve gereklerine aykırı olarak, kendisine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde, ve fakat resmi yetki, görev ve olanaklardan yararlanarak, onları kullanarak hareket ettiği, bu nedenle de idaresinden tamamen ayrılmasını önleyen ve engelleyen görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu, yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir.Olayda ise, uyuşmazlık konusu eylemin idariliğinin davacı açısından en geç Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi kararının tebliğ tarihi olan 03/03/2014 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten itibaren davacının 1 yıllık süre içinde 15/12/2014 tarihinde idareye başvuruda bulunduğu anlaşıldığından, yasal süresi içinde yapılan başvuru üzerine açılan davanın esastan incelenmesi gerekirken süre aşımı yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye (B. No: 611/12, 17/11/2015) başvurusunda askerde ölüm olayıyla ilgili yürütülen ceza soruşturmasının takipsizlikle sonuçlanmasının ardından Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) açılan tam yargı davasının süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin başvuruda başvurucuların mahkemeye erişim hakkının ihlal edilip edilmediği hususunu değerlendirmiştir. Söz konusu olayda başvurucuların oğlu Y. 9/9/2008 tarihinde nöbet kulübesinde el bombasının patlaması sonucu vefat etmiştir. Yapılan soruşturmanın ardından 15/12/2009 tarihinde Askerî Savcılık; ölüm olayının meydana gelmesinde kimsenin kusur ya da kastının bulunmadığı, Y.nin el bombasıyla intihar ettiği sonucuna varmıştır. Askerî Savcılığın bu sonuca varmasında olay yeri inceleme raporu, olay yeri krokisi, otopsi raporları ve tanıkların Y.nin ailevi ve maddi çeşitli sıkıntılara bağlı olarak psikolojik sorunlarının olduğuna dair ifadeleri etkili olmuştur. Söz konusu kararın ardından başvurucular 28/8/2010 tarihinde tazminat istemiyle İçişleri Bakanlığına başvuruda bulunmuş, istemin zımnen reddi üzerine 2/11/2010 tarihinde AYİM'de tam yargı davası açmıştır. AYİM 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesinde öngörülen bir yıllık süreyi ölüm tarihinden başlatarak davayı süre aşımı gerekçesiyle reddetmiştir. AYİM kararında, yürütülen soruşturma sonucunda ölüm olayının davacıların yakınının intihar kastıyla el bombasını patlatması şeklinde gerçekleştiği ve bu durumun davacılar tarafından da önceden bilinen ölüm sebebinde herhangi bir değişiklik yapmadığı kanaatine varıldığı da ayrıca belirtilmiştir. AİHM, davanın temelinde yer alan konunun bir yıllık süre sınırının Y.nin ölüm tarihinden itibaren başlatılması olduğunu belirtmiş; başvuranların oğullarının 9/9/2008 tarihinde hayatını kaybettiğini öğrendiklerini ancak kesin ölüm nedenini bilmediklerini, bu bağlamda takipsizlik kararı tebliğ edilinceye kadar söz konusu olayın kaza, cinayet veya intihar olduğunu kesin olarak bilemediklerini, bu durumun AYİM'e başvuru yapılması için belirleyici bir etkiye sahip olduğunu vurgulamıştır. AİHM; olay tarihinde başvurucuların elinde idarenin kusur veya ihmaliyle ilgili kıstaslar bulunmadığını, kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan haberleri olduğu tarihten itibaren tam olarak soruşturma unsurlarına erişebildiklerini, idarenin olası bir hatası veya ihmalinden haberleri olduğunu, anılan kararın tebliğinin üzerinden bir yıl geçmeden idareye başvuru yapıldığı, bu koşullarda başvurucuların ihmalkâr davrandıkları ya da hatalı oldukları yönünde suçlanamayacaklarını belirterek AYİM kararının başvuranları mahkemeye erişim haklarından mahrum bıraktığı sonucuna varmıştır (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, §§ 65-73). AİHM; askerde ölüm olayıyla ilgili kusursuz sorumluluğa dayalı olarak açılan tam yargı davalarında ise takipsizlik kararından haberdar olmaya ihtiyaç duyulmadığını, dolayısıyla kusursuz sorumluluk esasına göre açılan davalarda bir yıllık dava açma süresinin ölüm tarihinden itibaren başlatılmasının makul olduğunu belirtmektedir (Canan Eyilmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), B. No:74704/11, 1/7/2014, §§ 24-34). AİHM, Canan Eyilmez ve diğerleri/Türkiye kararında başvurucuların yakınlarının zorunlu askerlik hizmetini yerine getirdiği sırada ölümcül kazanın meydana gelmesi nedeniyle idarenin kusursuz sorumluluk ilkesine dayanarak kendilerine tazminat ödemeye mahkûm edilmesi gerektiğini savunduklarına dikkat çekerek idarenin olası kusurundan bilgi sahibi olmaya ihtiyaç duyulmadığı, bu nedenle dava açma süresinin olay tarihinden itibaren başlatılmasının hakkaniyetsizlik olarak ya da kendi özünde başvuranların mahkemeye erişim haklarına zarar verecek nitelikte görülmediği gerekçesiyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/18236
Başvuru, idari eylemden doğan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, tedbir ve itiraz mercii kararında geçen ifadeler nedeniyle şeref ve itibar hakkının; esaslı iddiaların itiraz mercii tarafından karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 24/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş bildirilmeyeceğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu ile H.K. 20/8/2008 tarihinde evlenmiş olup 2009 ve 2014 doğumluiki çocukları bulunmaktadır. Başvurucu, 2014 yılında Bakırköy Aile Mahkemesinde (Mahkeme) H.K. aleyhine boşanma davası açmıştır. Almanya'da ikamet eden H.K. 30/3/2015 tarihinde Bakırköy Aile Mahkemesinden 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. Mahkeme 30/3/2015 tarihinde altı ay süreyle geçerli olmak üzere tedbir kararı vermiştir. Kararda, 6284 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca şiddet uygulayan başvurucunun şiddet mağduruna yönelik şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmamasına, ayrıca (c) ve (d) bentlerinde sayılanlar ile birtakım diğer tedbirlere karar verilmiştir. Başvurucu, tedbir kararına itiraz etmiş; Bakırköy Aile Mahkemesi 24/4/2015 tarihli kararıyla, bazı tedbirlere ilişkin mahkeme kararını kaldırarak itirazı kısmen kabul etmiştir. Şikâyet eden eş, altı aylık süreler dâhilinde üç defa daha tedbir talebinde bulunmuş; Mahkeme 30/9/2015, 22/2/2016 ve 5/9/2016 tarihlerinde, şiddet uygulayan olarak başvurucu aleyhine çeşitli sürelerle tedbir kararlarının devamına karar vermiştir. Şikâyet eden eş, son olarak 6/3/2017 tarihinde tedbir talebinde bulunmuştur. Mahkeme 6/3/2017 tarihinde, bu defa üç ay süreyle geçerli olmak üzere 6284 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca şiddet uygulayan başvurucu hakkında tedbir kararı vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "H.K. hakkında T.K. aleyhine talep edilen 6284 SY. gereği koruma tedbiri talepli dosya mahkememizin 2014/816 Esas sayılı dosyasından tefrik edilerek mahkememizin yukarıda yazılı değişik iş sırasına kaydı yapılmakla, dosyadaki belgeler şikayetçinin iddiası; bu iddiaların ağırlığı ve özellikle koruma tedbiri verilebilmesi için şiddetin uygulandığı hususunda delil ve belge aranmayacağına ilişkin 6284 S.Y 8/3 maddesi birlikte değerlendirilerek talebin kabulü gerekmiştir." Başvurucu; itiraz dilekçesinde, tedbir talebinin soyut iddialara dayalı olarak verildiğini ve tedbir isteyenin 2012 yılından beri Almanya'da ikamet edip Türkiye'ye gelmediği hâlde talepte bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucu, kararda şiddet uygulayan olarak nitelendirildiği için Almanya'daki davada bu ifadenin aleyhine kullanıldığını ve asılsız suçlamalara maruz kaldığını ifade etmiştir. Başvurucu, savunması alınmadan gerekçesiz olarak verilen karar nedeniyle masumiyet karinesinin zedelendiğini ve şiddet uygulayan olarak nitelendirilmesinin Anayasa'ya aykırı olduğunu belirterek Bakırköy Aile Mahkemesi nezdinde tedbir kararına itiraz etmiştir. Bakırköy Aile Mahkemesi 4/4/2017 tarihinde; şiddet uygulayan ifadesinin sadece fiziksel şiddet için kullanılmadığını, tedbir kararı verilebilmesi için şiddet uygulandığı hususunda delil ve belge aranmayacağını, mahkeme kararında kanuna aykırı bir yön bulunmadığını belirterek itirazı reddetmiştir. Bireysel başvuru dosyasında, başvurucu hakkında tedbir kararlarına konu fiiller nedeniyle ceza soruşturması başlatıldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. Başvurucu, kararı 11/4/2017 tarihinde öğrendiğini beyan etmiş ve 24/4/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 6284 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir..." 6284 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Bu Kanunda yer alan;...d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışıe) Şiddet mağduru: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan ya da dolaylı olarak maruz kalan veya kalma tehlikesi bulunan kişiyi ve şiddetten etkilenen veya etkilenme tehlikesi bulunan kişileri...g) Şiddet uygulayan: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişileri,...ifade eder." 6284 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:" (1) Şiddet uygulayanlarla ilgili olarak aşağıdaki önleyici tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere hâkim tarafından karar verilebilir:a) Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması....c) Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.d) Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması.... (2) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birinci fıkranın (a), (b), (c) ve (d) bentlerinde yer alan tedbirler, ilgili kolluk amirlerince de alınabilir. Kolluk amiri evrakı en geç kararın alındığı tarihi takip eden ilk işgünü içinde hâkimin onayına sunar. Hâkim tarafından yirmi dört saat içinde onaylanmayan tedbirler kendiliğinden kalkar...." 6284 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... (3) Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Bu kararın verilmesi, bu Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez...."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/27041
Başvuru, tedbir ve itiraz mercii kararında geçen ifadeler nedeniyle şeref ve itibar hakkının; esaslı iddiaların itiraz mercii tarafından karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvurucu, hisse senedi satın almak maksadıyla sekiz ayrı anonim şirketin yetkililerine ödediği parayı geri alamaması sonucu uğradığı zararın tazmini istemiyle 27/3/2003 tarihinde Sermaye Piyasası Kuruluna yaptığı başvurunun zımnen reddi üzerine, 18/5/2004 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesinde açtığı tam yargı davalarının hukuka aykırı olarak reddedildiğini ve yargılamaların makul sürede sonuçlandırılamadığını belirterek, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama yapılması ve adli yardım talebinde bulunmuştur. Başvurular, 28/10/2013 tarihinde Hannover Başkonsolosluğu vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvuruların Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. Komisyon tarafından, kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyaların Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Başvurucu, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânının bulunmadığını belirterek adli yardım isteminde bulunmuş, Bölüm tarafından 9/5/2014 tarihinde, adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu tarafından yapılan 2013/8055, 2013/8057, 2013/8059, 2013/8061, 2013/8063 sayılı bireysel başvuru dosyaları aralarındaki hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birleştirilmiş, incelemeye 2014/8055 sayılı bireysel başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvuruların bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 16/7/2014 tarihli yazılarında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvurular hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hisse senedi satın almak maksadıyla Türkiye’de faaliyet gösteren sekiz ayrı anonim şirketin yetkililerine 1997-2001 yılları arasında yaptığı ödemeleri ve şirket tarafından vaat edilen kar paylarını geri alamaması üzerine zararının giderilmesi amacıyla 27/3/2003 tarihinde Sermaye Piyasası Kuruluna başvurmuştur. Anılan başvuruya İdarece cevap verilmemesi üzerine başvurucu, yasal yükümlülüklerini yerine getirmediğinden bahisle sorumlu olduğunu ileri sürdüğü Sermaye Piyasası Kurulu aleyhine 000,00 TL zararının ödenmesi istemiyle 18/5/2004 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Mahkemenin, 22/6/2005 tarihli ve E.2004/1538, K.2005/1004 sayılı kararıyla, davalı İdarenin yasal olarak belirlenen görev, sorumluluk ile yetkileri çerçevesinde inceleme ve denetim görevini yaptığı, yükümlülüklerini yerine getirdiği, başvurucunun zararının oluşumundan sorumlu tutulabileceği eylem ve eylemsizliğinin bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Temyiz üzerine, Danıştay Onüçüncü Dairesinin 17/3/2006 tarihli ve E.2005/10052, K.2006/1423 sayılı ilâmıyla, birbirinden ayrı şirketlerin faaliyetleri nedeniyle denetim görevini yerine getirmeme şeklindeki dava konusu istemlerin aralarında maddi bağlılık bulunmadığı, istemler arasında Kanun hükmünün öngördüğü anlamda sebep-sonuç ilişkisinden de söz edilemeyeceği belirtilerek anılan işlemlere karşı tek dilekçe ile dava açılmasına olanak bulunmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesinin kararı bozulmuştur. Ankara İdare Mahkemesi, 27/9/2007 tarihli ve E.2007/724, K.2007/1394 sayılı kararıyla bozma kararına uyarak, her bir şirket açısından ayrı dilekçelerle dava açılması gerektiğini belirtmiş, usulüne uygun olarak yeniden dava açılmak üzere dilekçenin reddine karar vermiştir. Her bir şirket nedeniyle oluştuğu iddia edilen zarar için ayrı dilekçelerle dava açan başvurucunun, Alpek Holding A.Ş.'ye ödediği parayı geri alamadığından bahisle 777,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi zararının ödenmesi istemiyle açtığı davada, Ankara İdare Mahkemesi, 24/12/2008 tarihli ve E.2008/354, K.2008/2502 sayılı kararıyla; Kombassan Holding A.Ş.'ye ödediği parayı geri alamadığından bahisle 827,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi zararının ödenmesi istemiyle açtığı davada, 24/12/2008 tarihli ve E.2008/356, K.2008/2485 sayılı kararıyla; Kaldera Holding A.Ş.'ye ödediği parayı geri alamadığından bahisle 652,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi zararının ödenmesi istemiyle açtığı davada, 24/12/2008 tarihli ve E.2008/358, K.2008/2486 sayılı kararıyla; Endüstri Holding A.Ş.'ye ödediği parayı geri alamadığından bahisle 696,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi zararının ödenmesi istemiyle açtığı davada, 24/12/2008 tarihli ve E.2008/360, K.2008/2487 sayılı kararıyla; Kübra Holding A.Ş.'ye ödediği parayı geri alamadığından bahisle 839,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi zararının ödenmesi istemiyle açtığı davada, 24/12/2008 tarihli ve E.2007/1612, K.2008/2501 sayılı kararıyla; “merkezi Konya ve Yozgat olan bazı şirketlerin Kurula kayıt yükümlülüğünü yerine getirmeden sermaye artırımı yaparak veya paylarını, çoğunluğu yurt dışında bulunan vatandaşlara hukuksal geçerliliği olmayan belgeler karşılığında sattıklarının belirlendiği, davalı idarece bu konuda yapılan araştırmalar sonucu tasarruf sahiplerinin şirket yöneticilerine güveni ve vaat edilen yüksek kar payları nedeniyle bu yatırımları yaptıkları, ancak şirketlerin verimsiz çalıştığı ve kar edemedikleri, dava konusu şirket hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulduğu, bunun yanında yurt dışında yaşayan yatırımcıların bilgilendirilmesi amacıyla gazetelere ilanlar verilerek yurt içinde ve yurt dışında toplantılar yapıldığı, Sermaye Piyasası Kanununda kişisel mali yatırım zararlarının idarece ya da kamu kaynaklarından karşılanmasını gerektiren bir hükme yer verilmediği, öte yandan davalı İdarece olayın öğrenilmesinden sonra kamuoyu bilgilendirme toplantıları yapıldığı, dava konusu şirket için de para cezaları uygulanarak suç duyurusunda bulunulduğu, İdarenin koşullarının gerekleri ve olanaklarına göre Kanun'da verilen görevleri yerine getirdiği, buna göre başvurucunun uğradığı zararla davalı İdarenin herhangi bir eylem ve işlemi arasında illiyet bağı saptanamadığı” gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz üzerine kararlar, Danıştay Onüçüncü Dairesinin 18/5/2011 tarihli ve E.2009/4092, K.2011/2321; E.2009/4155, K.2011/2326; E.2009/4129, K.2011/2323; E.2009/4190, K.2011/2324; 1/6/2011 tarihli ve E.2009/3748, K.2011/2579 sayılı ilâmlarıyla onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemleri aynı Dairenin 13/6/2013 tarihli ve E.2011/4269, K.2013/1819; E.2011/4186, K.2013/1820; E.2011/4265, K.2013/1821; E.2011/4266, K.2013/1823; E.2011/4259, K.2013/1833 sayılı ilâmlarıyla reddedilmiştir. Kararlar, başvurucuya 4/10/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 21/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 28/7/1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun “Cezai Sorumluluk” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendi şöyledir: “(Değişik: 23/1/2008-5728/372 md.) Diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde;  Sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek, henüz kamuya açıklanmamış bilgileri kendisine veya üçüncü kişilere menfaat sağlamak amacıyla kullanarak sermaye piyasasında işlem yapanlar arasındaki fırsat eşitliğini bozacak şekilde mameleki yarar sağlamak veya bir zararı bertaraf etmek, içerden öğrenenlerin ticaretidir. Bu fiili işleyen 11 inci madde kapsamındaki ihraççılarla, sermaye piyasası kurumlarının veya bunlara bağlı veya bunlara hâkim işletmelerin yönetim kurulu başkan ve üyeleri, yöneticileri, denetçileri, diğer personeli ve bunların dışında meslekleri veya görevlerini ifa etmeleri sırasında bilgi sahibi olabilecek durumda olanlarla, bunlarla temasları nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak bilgi sahibi olabilecek durumdaki kişiler,  Yapay olarak, sermaye piyasası araçlarının, arz ve talebini etkilemek, aktif bir piyasanın varlığı izlenimini uyandırmak, fiyatlarını aynı seviyede tutmak, arttırmak veya azaltmak amacıyla alım ve satımını yapan gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri ve bunlarla birlikte hareket edenler,  Sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek, yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi veren, haber yayan, yorum yapan ya da açıklamakla yükümlü oldukları bilgileri açıklamayan gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri ve bunlarla birlikte hareket edenler,  4 üncü maddenin birinci ve üçüncü fıkralarına aykırı hareket edenlerle, sermaye piyasasında izinsiz olarak faaliyette bulunan veya yetki belgeleri iptal olunduğu veya faaliyetleri geçici olarak durdurulduğu halde ticaret unvanlarında, ilan veya reklamlarında sermaye piyasasında faaliyette bulundukları intibaını yaratacak kelime veya ibare kullanan veya faaliyetlerine devam eden gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri,  Sermaye piyasası kurumlarına, bu Kanunun 13/A ve 13/B maddeleri kapsamındaki teminat sorumlularına ve 38/B ve 38/C maddeleri kapsamındaki fon kuruluna; sermaye piyasası faaliyetleri sebebiyle veya emanetçi sıfatıyla veya idare etmek için veya teminat olarak veyahut her ne nam altında olursa olsun, kayden veya fiziken tevdi veya teslim edilen sermaye piyasası araçları, nakit ve diğer her türlü kıymeti kendisinin veya başkasının menfaatine satan veya rehneden veya her ne şekilde olursa olsun kullanan, gizleyen yahut inkâr eyleyen veyahut bu amaca ulaşmak ya da bu fiillerini gizlemek için bilgisayar ortamında tutulanlar dahil kayıtları tahvil ve tağyir eden ilgili gerçek kişilerle tüzel kişilerin yetkilileri,  Bu Kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler,   Karşılıksız olarak sermaye piyasası araçlarının geri alım taahhüdü ile satımını yapan ilgili gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri, her bir alt bent kapsamına giren fiillerden dolayı iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin (2) numaralı fıkrası, maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları, maddesinin (5) numaralı fıkrası, maddesinin (3) numaralı fıkrası ile maddesi (bkz. B. No: 2013/8905, 8/9/2014, §§ 10-13).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8055
Başvurucu, hisse senedi satın almak maksadıyla sekiz ayrı anonim şirketin yetkililerine ödediği parayı geri alamaması sonucu uğradığı zararın tazmini istemiyle 27/3/2003 tarihinde Sermaye Piyasası Kuruluna yaptığı başvurunun zımnen reddi üzerine, 18/5/2004 tarihinde, Ankara 1 İdare Mahkemesinde açtığı tam yargı davalarının hukuka aykırı olarak reddedildiğini ve yargılamaların makul sürede sonuçlandırılamadığını belirterek, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama yapılması ve adli yardım talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru, kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 9/9/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1969 doğumlu olup olayların meydana geldiği tarihte iç hastalıkları uzmanı tabip yüzbaşı olarak görev yapmaktadır. (Kapatılan) Ege Ordusu Komutanlığı Askerî Mahkemesinin (Mahkeme) 29/7/2015 tarihli ve E.2011/813, K.2015/1157 sayılı kararıyla başvurucuya askerlikten kurtulmak için hile yapmak suçlarına iştirak suçundan birçok kez hapis cezası verilmiştir. Anılan kararda başvurucunun 2/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suça iştirak ettiği belirtilmiştir. Söz konusu hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 8/7/2019 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucu, nihai kararı 6/9/2019 tarihinde öğrendiğini beyan etmiş; 9/9/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 1632 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Askerlikten kurtulmak için hile yapanlar :Madde 81 – (Değişik : 11/12/1935-2862/9 md.)1 - Askerlik çağına girenlerden askerlikten büsbütün veya kısmen kurtulmak kasdile ismini değiştirenler, başkasını kendi yerine tabib muayenesine veya askere gönderenler, başkasının hüviyet cüzdanını veya askeri vesikasını kullananlar, askerlik işlerinde sahte şehadetname veya evrak kullanan yahut her ne suretle olursa olsun hile ve desise yapanlarla kıt'aya veya bir müesseseye intisab ettikten sonra kendisinin yapmağa mecbur olduğu hizmetten büsbütün veya kısmen kurtulmak kasdile hile yapanlar on seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar." 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun ve maddelerinin ilgili kısmı şöyledir: “Madde 102 -Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası:...3 - Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,4 - Beş seneden ziyade olmamak üzere ağır hapis veya hapis yahud sürgün veya hidematı ammeden muvakkaten mahrumiyet cezalarını ve ağır para cezasını müstelzim cürümlerde beş sene,Madde 104 - Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesi ile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.”
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/30850
Başvuru, kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.
0
Başvuru, ilköğretim okulunun ek bina inşaatı sırasında konuta zarar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/6/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Batman'ın Kozluk ilçesine bağlı Yukarı Güneşli Mahallesi'nde bulunan 216 ada 10 parsel sayılı taşınmaz, tapuda iki adet kârgir ev ve arsası niteliğiyle başvurucu adına kayıtlıdır. Bu taşınmaz üzerinde başvurucuya ait iki daireden oluşan iki katlı bir bina bulunmaktadır. Yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi alınmadan kullanılan bu yapı için -belirtilmeyen bir tarihte- elektrik aboneliği ihdas edilmiş olup Kozluk Belediyesince (Belediye) olay tarihinden önce su aboneliği de tesis edilmiştir. Batman'ın Kozluk ilçesi Yatılı Bölge İlköğretim Bölge Okulu ek bina inşaatının temel kazısı sırasında 1/7/2005 tarihinde heyelan (toprak kayması) meydana gelmiştir. Bu toprak kayması sonucu kara yolu, yolun üstünde yer alan konutlar ve içme suyu şebekesi olumsuz etkilenmiş; başvurucunun taşınmazı üzerindeki bina da ağır hasar görmüş ve bütünüyle kullanılamaz hâle gelmiştir. Heyelanın meydana geldiği mahalde yapılan inceleme sonucu Bayındırlık ve İskân Müdürü, Devlet Su İşleri Şube Müdürü, Karayolları Bölge Müdürü, Belediye Başkanı, Millî Eğitim Müdürü ve jeoloji mühendisleri tarafından 4/7/2005 tarihli bir tutanak düzenlenmiştir. Bu tutanakta; okul inşaatının temeli açıldıktan sonra zeminde hareketlilik meydana geldiği, bu hareketlilik sonucu yol ve yolun üstündeki üç evde kayma ve çatlaklar oluştuğu ifade edilmiştir. Karayolları Bölge Müdürlüğünce Belediye Başkanlığına gönderilen 18/7/2005 tarihli yazıda, Bayındırlık Batman İl Müdürlüğünce yaptırılan yatılı bölge okulu temel kazısının kontrolsüz olarak yapılması sonucu yolda göçmeler şeklinde heyelan oluştuğu ve yol üstünde bulunan evlerde büyük oranda çatlaklar meydana geldiğinin tespit edildiği belirtilmiştir. Başvurucu, zararının tespiti istemiyle Kozluk Sulh Hukuk Mahkemesinden delil tespiti talebinde bulunmuştur. Mahkeme; taşınmazın başında inşaat, jeoloji ve ziraat mühendislerinden oluşturulan bir bilirkişi kuruluyla birlikte keşif yapmıştır. İnşaat ve jeoloji uzmanı teknik bilirkişilerin raporunda; başvurucunun taşınmazındaki yapıda heyelan ve yamaç hareketleri nedeniyle çatlaklar oluştuğu ve yapının tamamen kullanılamaz durumda olduğu, bu heyelan ve yamaç hareketliliğine ise okul inşaatının sebep olduğu belirtilmiştir. Raporda, zarar gören binanın değerinin 000 TL olduğu açıklanmıştır.B. Ceza Davası Süreci Olayla ilgili olarak Kozluk Cumhuriyet Başsavcılığınca ceza soruşturması başlatılmış ve yürütülen soruşturma neticesinde taksirle bina çökmesine ve toprak kaymasına sebep olma suçundan Ç.K. ve S.İ.nin cezalandırılmaları istemiyle iddianame düzenlenmiştir. İddianamenin kabulüyle Kozluk Sulh Ceza Mahkemesinde görülen yargılama sırasında istinabe yoluyla inşaat, jeoloji ve hukuk alanlarında uzman üç kişilik bilirkişi heyetinden rapor alınmıştır. Bilirkişi Kurulunun 13/9/2007 tarihli raporunda, inşaatın zemin durumunun zemin etüt raporunda belirtilmesine rağmen yüklenici tarafından temel derin kazı hafriyatı yapılırken gerekli önlemlerin alınmadığı, bu hasardan yüklenici firma, Belediye ve İdarenin sorumlu olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 3/5/2011 tarihinde sanıkların beraatine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; sanık Ç.K. yönünden suçun işlendiğinin sabit olmaması, sanık S.İ. yönünden ise taksire dayanan bir kusurunun bulunmadığı belirtilmiştir. Katılan vekili tarafından hüküm temyiz edilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin 19/11/2012 tarihli ilamıyla, eksik araştırmaya dayalı olarak verildiği gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma ilamına uyan Mahkeme, yeniden bilirkişi raporu almış ve bu raporu hükme esas alarak sanıkların atılı suçu işledikleri sonucuna varmış; 16/4/2013 tarihinde sanıklar hakkında verilen mahkûmiyet hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Karar, itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Başvuru Konusu Tam Yargı Davası Süreci Başvurucu 12/12/2005 tarihinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı aleyhine Diyarbakır İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde, okul inşaatı sırasında taşınmaz üzerindeki konuta zarar verildiği belirtilerek 000 TL tutarındaki maddi zararın tazmin edilmesi talep edilmiştir. Başvurucu ayrıca evin oturulamaz durumda olması nedeniyle 000 TL kira bedelinin tazmini talebinde bulunmuştur. Mahkemenin husumette yanılgı olduğu yönündeki ara kararı sonrası Batman Valiliği ve Belediye davaya dâhil edilerek yargılamaya devam edilmiştir. Mahkemece 29/6/2009 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, zarar gören konuta ait yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesinin bulunmadığı tespitine yer verilmiştir. Mahkemeye göre kanuna aykırı olarak inşa edilen ve yıktırılması gereken başvurucuya ait evde okul inşaatı çalışmaları sırasında meydana gelen toprak kayması sonucu doğan zararın tazminine olanak bulunmamaktadır. Kararın karşıoy yazısında; zarara uğrayan yapının başvurucuya ait olduğu, elektrik ve su aboneliklerinin bulunduğu, senelerce başvurucu ile ailesi tarafından kullanıldığı belirtilmiştir. Bu yazıda ayrıca yapının her zaman ruhsata bağlanabilmesinin mümkün olduğuna dikkat çekilmiş, zararın bütünüyle başvurucuya yükletilmesinin hakkaniyetli olmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, kararı temyiz etmiş; Danıştay Onuncu Dairesinin 26/6/2014 tarihli ilamıyla hükmün oyçokluğuyla onanmasına karar verilmiştir. Karşıoy yazısında, başvurucunun maliki olduğu taşınmazda yapı ruhsatı ile yapı kullanma izin belgesi bulunmamakla birlikte her türlü belediye hizmetlerinden faydalandığı belirtilmiştir. Ayrıca davalı İdarenin hizmet kusuru ile başvurucunun iskân ruhsatı bulunmayan binada oturması nedeniyle oluşan kusur durumunun birlikte değerlendirilmek suretiyle karar verilmesi gerektiği görüşü açıklanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 13/3/2018 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucu vekiline 7/5/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Rifat Algan, B. No: 2014/19138, 22/2/2018, §§ 26-35; İrfan Öztekin, B. No: 2014/19140, 5/12/2017, §§ 24-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17728
Başvuru, ilköğretim okulunun ek bina inşaatı sırasında konuta zarar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının, buna ilişkin açılan tam yargı davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Otuz haftalık gebe olan başvurucu, sancı ve bel ağrısı şikâyetiyle 4/12/2008 tarihinde Kahta Devlet Hastanesine müracaat etmiştir. Kadın Doğum Uzmanı Dr. F.E.İ. tarafından yapılan muayenesi ve tetkikleri sonucunda, kollumun (rahim dibine uzanan kanal) kapalı, USG normal, idrarda lokosit pozitif, protein negatif tespit edilmiş, idrar yolu enfeksiyonu ve gebelik tanısıyla hastaneye yatışı yapılmıştır. Burada serum takılarak hidrasyon, antibiyotik ve seleston tedavisi uygulanmıştır. 5/12/2018 tarihinde ağrısı azalan başvurucunun ertesi gün ağrısı tekrar artmıştır. Son iki gündür kostipe (kabız) ve konfüze (sersemlik) olduğunu söyleyen hastada bulantı ve kusma başlamış, lavman yapılmış ve Ulcuran amp uygulanmıştır. Hastanede yapılan rutin NST (fetusun kalp atış hızı kontrolü) testinde erken doğumla ilgili herhangi bir bulgu tespit edilmemiştir. Başvurucu, Malatya Devlet Hastanesinde yakınları olduğunu ve orada tedavi olmak istediğini doktorundan talep etmiştir. Bunun üzerine başvurucu 6/12/2008 tarihinde Adıyaman Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesine sevk edilmiştir. Adıyaman Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde aynı gün yapılan muayenesi ve çekilen NST değerlendirilmesinde, vital bulgularının normal olduğu, ödeminin ve doğum sancısının olmadığı, kostrovertebral (kaburga ve omur arası) ve hipokondrik bölgede (batın sağ ve sol yanı) ağrı tespit edildiğinden başvurucunun genel cerrahi uzmanınca değerIendirilmesine karar verilerek ambulansla Adıyaman Devlet Hastanesine sevk edilmiştir. Adıyaman Devlet Hastanesi Acil Servisinde 6/12/2008 tarihinde karın ağrısı şikâyetiyle genel cerrahi uzmanı tarafından yapılan muayenesinde gebelik ve kolesistit (safra kesesi iltihabı) tanısı konulmuştur. Başvurucu buradan kendi isteği üzerine Malatya Devlet Hastanesine ambulansla sevk edilmiştir. Malatya Devlet Hastanesinde 7/12/2008 tarihinde gebelik ve kolesistit ön tanısıyla yatırılan hastaya yapılan kadın doğum konsültasyonu sonucu in utero ex ve hellp sendromu olduğu değerlendirilerek ileri tetkik ve tedavi amacıyla İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kadın Doğum Kliniğine sevk edilmiştir. Burada gebelik ve preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) tanısı konulan başvurucu, acil sezaryene alınmıştır. 7/12/2008 tarihinde 31 haftalık prematüre hellp sendromlu (gebelikte karaciğer ve kandaki bozukluk) bebek ölü olarak doğmuş, kalp atımı ve spontan solunumu olmayan bebek entübe edilmiş, kardiopulmoner resusitasyon uygulanmış ise de tedaviye cevap vermemiştir. Sezaryenden sonra aynı hastanede tedavisine devam edilen başvurucu 23/12/2008 tarihinde taburcu olmuştur. Başvurucu 13/2/2009 tarihinde gebelik sürecinde yapılan hatalı tıbbi müdahalelerden ötürü bebeğin ölmesi ve kendisinin de hayati tehlike geçirecek şekilde yoğun bakım ünitesinde tedavi görmesinden ötürü zararlarının tazmini için Sağlık Bakanlığına müracaat etmiştir. Sağlık Bakanlığı 13/4/2009 tarihinde başvurucunun talebini reddetmiştir. Bunun üzerine başvurucu müdahalede bulunan hekimlerin hatalarından ötürü ağır hizmet kusuru işlenmesi sonucu bebeğini kaybettiği ve kendisinin de hayati tehlike geçirecek şekilde hastalandığı iddiasıyla maddi ve manevi zararlarının tazmini için Sağlık Bakanlığı aleyhine 15/6/2009 tarihinde Malatya İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) tam yargı davası açmıştır. Başvurucunun dava dilekçesindeki iddiaları şöyledir: Gebelik sürecinde kanama şikâyetiyle müracaat ettiği Kahta Devlet Hastanesinde görevli Dr. F.E.İ. takiplerini gerektiği şekilde yapmamıştır. Malatya'ya sevkini talep etmiş, ancak Dr. F.E.İ. kendisini Malatya yerine Adıyaman Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesine sevk etmiştir. Ambulans yerine hasta nakil aracıyla sevki gerçekleştirilmiş, kendisine refakat edecek hemşire ya da ebe verilmemiştir. Sevk edildiği Adıyaman Kadın Doğum Hastanesinde acılar içinde yirmi dakika beklemiş, buradaki tedaviden sonra Adıyaman Devlet Hastanesine ambulansla sevk edilmiştir. Safra kesesi enfeksiyonu tanısıyla Malatya Devlet Hastanesine ambulansla sevk edilmiştir. Ambulansın ısıtma sistemi çalıştırılmamış ve kendisi dışında hiçbir sağlık çalışanı ambulansta bulunmamıştır. Adıyaman'daki hastanelerde doğru tıbbi teşhis konulamadığı için ameliyat gecikmiştir. Malatya Devlet Hastanesine geldiğinde ise kendisine preeklampsi tanısı konulmuş hayati tehlikesi olduğundan bahisle İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezine sevk edilmiştir. Sevk sırasında kendisine oksijen verilmemiş, sezaryenle acil doğum gerçekleşmiştir. Bebek 45 dakika yaşadıktan sonra vefat etmiş, kendisinin de iki kez kalbi durmuştur. İdare Mahkemesi ilgili hastanelerden epikriz raporları, müşahade ve muayene formları, hasta giriş ve çıkış kâğıtları, taburcu formu gibi tıbbi bilgi ve belgeleri getirtmiştir. İdare Mahkemesi; hastanelerde yapılan muayene ve tetkiklerin gereği gibi yapılıp yapılmadığı, teşhis ve tedavi sürecinde gecikme olup olmadığı varsa bu durumun hastalığın seyrine etkisi, sevk edildiği hastanelere gönderilmesi için seçilen aracın davacının hastalığa uygun olup olmadığı, araç donanımının yeterli olup olmadığı, Malatya Devlet Hastanesinden Malatya Turgut Özal Tıp Merkezine ambulansla sevk sırasında oksijen verilmemiş olmasının bebeğin kaybedilmesi ve başvurucunun hastalanması sonucunun meydana gelmesinde etkisinin olup olmadığı, hastanelerin bebeğin kaybedilmesi ve başvurucunun hastalanmasında hizmet kusurlarının bulunup bulunmadığının tespiti için Adli Tıp Kurumundan (ATK) rapor düzenlenmesine karar vermiştir. ATK İhtisas Kurulunca 6/6/2012 tarihinde rapor düzenlenerek İdare Mahkemesine gönderilmiştir. Başvurucu vekili 6/8/2012 tarihinde ATK raporuna itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde; ATK'nın bağımsız olmadığını, başvurucunun beyan ve iddialarının dikkate alınmadığını, raporun yeterli gerekçe içermediğini belirterek yeni bir bilirkişi heyetinden rapor tanzim edilmesini talep etmiştir. İdare Mahkemesi; öne sürülen ihmal iddialarının başvurucunun sağlığına etkisi olup olmadığı, sevk işlemlerinden ve ambulansla sevk sırasında oksijen verilmemesinin bebeğin ölümü ve başvurucunun sağlığı üzerinde etkisi konusunda daha detaylı ve gerekçeli değerlendirme yapılarak ek rapor düzenlenmesi için 18/10/2012 tarihinde müzekkere yazmıştır. İlk düzenlenen rapordaki sonuçlarla birlikte ATK İhtisas Kurulunun 12/12/2012 tarihinde verdiği ek raporun sonuç kısmı şöyledir:"1-Zamanında otopsi yapılarak iç organ değişimleri araştırılmamış olmakla birlikte tıbbi belgelere göre; HELLP Sendromu ve şiddetli preeklamsi nedeni ile acil sezaryenle 31 haftalık 700 gr ağırlığında doğurtulan, doğduğunda kalp atımı ve solunumu olmayan, uygulanan CPR’a yanıt vermeyen bebeğin intrauterin anoksi sonucu öldüğünün kabulü gerektiği,2-04/12/2008 tarihinde sancı ve bel ağrısı şikayetleri ile Kahta Devlet Hastanesi Acil Polikliniğine başvuran. ... idrar yolu enfeksiyonu tanısıyla yatışı yapılan, antibiyotik, seleston tedavisi verilen, hidrasyon yapılan, NST sonuçları reaktif olan, ... iki gündür konstipasyonu olan, lavman ve i.m. ulcuran yapılan, sancıları gerilemeyen, hastaneye yatışında yapılan tetkikleri ve muayene bulguları ile preeklamsi tablosu olmayan hastanın kendi isteği üzerine ambulans ile sevk edilmesinin uygun olduğu, [Dr. F.E.İ.ye] atfı kabil kusur bulunmadığı,06/12/2008 günü saat 20:00 sıralarında Adıyaman Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesine getirilen, ... sağ kostovertebral ve hipokondriak bölgedeki ağrıya bağlı genel cerrahi açısından değerlendirilmek üzere Adıyaman Devlet Hastanesi Acil Servisine ambulans ile sevkinin uygun olduğu, [Op.Dr. S.G.ye] atfı kabil kusur bulunmadığı,Adıyaman Devlet Hastanesinde yapılan genel cerrahi konsültasyonunda muayenesinde tansiyon ve nabız değerleri normal, karın sağ üst kısmında ağrısı şiddetli dinlemekle bağırsak sesleri normal olan hastada mevcut laboratuar bulguları eşliğinde safra kesesi iltihabı durumu gelişmiş olabileceği kanısına varılan hasta ve hasta yakınına hastanın yatışının gerekeceği, ilaç tedavisi ile takip edilmesi gerektiği, takip sırasında ağrısının hemen geçmeyebileceği, ilaç tedavisi ile takip sırasında hastanın tedaviye yanıtının olmaması halinde ameliyat gerekebileceği, hastanın gebe olması sebebiyle ameliyat olması gerekebilecek durumda kadın doğum uzmanının davet edilerek ameliyatın yapılabileceği bilgisi verilen, hasta yakınının Malatya Devlet Hastanesinde bir yakınlarının görev yaptığını genel cerrahide hemşire olarak çalıştığını, sevklerinin Malatya Devlet Hastanesine yapılmasını istemeleri nedeniyle tetkiklerinde karaciğer enzimlerinin yüksek ve lökositozu olduğu, tespit edilen hastanın yatışının yapılarak takip edilmesinin önerilmesinin ve genel durumu stabil olan hastanın isteği ile ambulansla Malatya Devlet Hastanesine sevk edilmesinin uygun olduğu, [Op.Dr. H.T.T.ye] atfı kabil kusur bulunmadığı, genel durumu stabil olan hastanın Malatya Devlet Hastanesi’ne sağlık memuru ile ambulansla sevk edildiği, sevki sırasında damar yolunun açık olduğu, oksijen verildiği, hastanın durumunda sevkinden kaynaklanan bozulma olmadığı.Malatya Devlet Hastanesinde 07/12/2008 tarihinde yapılan genel cerrahi ve kadın doğum konsültasyonunda in utero ex ve HELLP? düşünülerek tetkik ve tedavi amaçlı, hastanın [İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi] Kadın Doğum Kliniğine sevk edilmesinin uygun olduğu, [Op.Dr. S.ye] atfı kabil kusur bulunmadığı.Hastanın Malatya Devlet Hastanesi’nden Turgut Özal Tıp Merkezi’ne ebe ve hemşire ile ambulans ile sevk edildiği, sevki sırasında ambulansta görevli sağlık personelinin ifadesinde de belirttiği gibi hastanın solunum problemi olmadığı, oksijen ihtiyacı bulunmadığı, ambulansla 7 dakikada Turgut Özal Tıp Merkezi’ne getirildiği muayenesinde solunum problemi tespit edilmediği, Malatya Devlet Hastanesi’nden Turgut Özal Tıp Merkezi’ne ambulansla 7 dakikada sevk edilen solunum problemi olmayan sevki sırasında ihtiyacı olmadığı için oksijen verilmeyen HELLP Sendromu + şiddetli preeklamsi tanısı ile sezaryene alınan hastaya sevki sırasında gerekli olmadığı için oksijen verilmemesinin bebeğini kaybetmesi ve kendisinin hastalanması sonucunun meydana gelmesine etkisinin olmayacağı, [İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi] Kadın Doğum Kliniğinde yapılan muayenesinde ... hastanın HELLP Sendromu + şiddetli preeklamsi tanısı ile sezaryene alınmasının, sezaryenle doğurtulan, kalp atımı ve solunumu olmayan bebeğin entübe edilip yeniden canlandırma işlemi uygulanmasının uygun olduğu, sağlık personeline atfı kabil kusur bulunmadığı, 6-Ek tıbbi belge gönderilmediğinden 2012 tarih ve 2211 karar nolu mütalaamıza ilave edecek bir husus bulunmadığı oy birliğiyle mütalaa olunur." Başvurucu vekili ATK tarafından düzenlenen ikinci rapora da ilk itiraz dilekçesindeki benzer nedenlerle itiraz etmiştir. Ancak gerekçeli kararda açıklandığı üzere bilirkişi raporunun karara esas alınabilecek nitelik ve yeterlilikte olduğu gerekçesiyle başvurucunun itirazı reddedilmiştir. İdare Mahkemesi 12/4/2013 tarihinde, ATK'nın tanzim ettiği bilirkişi raporu doğrultusunda olayda idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Başvurucu, kararı temyiz etmiştir. Temyiz istemini inceleyen Danıştay Onbeşinci Dairesi 25/1/2018 tarihinde maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine ilişkin kararın onanmasına, idare lehine vekâlet ücreti verilmesine ilişkin kısmın bozulmasına karar vermiştir. Başvurucunun bu karara karşı yaptığı karar düzeltme istemi Danıştay Onbeşinci Dairesinin 21/6/2018 tarihli kararıyla reddedilerek karar kesinleşmiştir. Nihai karar 25/7/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Zeki Kartal, B. No: 2013/2803, 21/1/2016, §§ 34-38; Fesih Aydar, B. No: 2015/4259, 10/1/2019, §§ 24-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/26949
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının, buna ilişkin açılan tam yargı davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, ölüm ve cismani zarar sebebiyle açılan tazminat davasında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 15/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvurucuya ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra başvuru Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 24/9/2013 tarihinde dava açmıştır. Yargıtay Hukuk Dairesinin kararı 20/2/2019 tarihinde onanmıştır. Başvurucu 15/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/17318
Başvuru, ölüm ve cismani zarar sebebiyle açılan tazminat davasında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi ve mahkeme kararının uygulanmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 16/12/2013 tarihinde Tekirdağ İş Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 22/4/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 16/5/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 8/7/2014 tarihli görüş yazısı başvuruculara tebliğ edilmiş, başvurucular 5/8/2014 tarihinde Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını sunmuşlardır. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların murisi 29/2/2000 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu vefat etmiştir. Başvurucular 5/1/2001 tarihinde H.A., S.Ö., H.Ş., Sağlık Bakanlığı, Yuvaş A.Ş. ve Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü (Yurtkur) aleyhine Tekirdağ İş Mahkemesinde açtıkları davada, murislerinin davalılara ait işyerinde çalıştığı sırada verilen talimat üzerine sağlık ocağının kalorifer kazanının bulunduğu yere gittiğini, bu kısmın su ile dolması ve ortamda elektrik kaçağı bulunması nedeniyle elektrik akımına kapılarak vefat ettiğini ileri sürerek maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmişlerdir. a. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca H.A. ve H.Ş. hakkında yapılan soruşturma sonucunda 20/12/2000 tarihinde, şüpheliler hakkında soruşturma izni verilmemesi nedeniyle takipsizlik kararı verilmiştir.b. Anılan karara yapılan itiraz, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesinin 12/1/2001 tarihli ve 2000/23 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. a. Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünün (SSK), kazanın iş kazası olmadığı gerekçesiyle başvuruculara maaş bağlamaması üzerine başvurucu Meleke Kurcak, 10/9/2001 tarihinde SSK, Yurtkur ve Yuvaş A.Ş. aleyhine Tekirdağ İş Mahkemesinde iş kazasının tespiti davası açmıştır.b. Mahkemece 26/9/2003 tarihli ve E.2001/135, K.2003/112 sayılı kararla davanın kabulüne ve kazanın iş kazası olduğunun tespitine karar verilmiştir.c. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/3/2004 tarihli ve E.2004/265, K.2004/3023 sayılı ilamıyla onanmıştır. a. Başvurucu Meleke Kurcak 12/9/2005 tarihinde SSK aleyhine Tekirdağ İş Mahkemesinde açtığı davada, iş kazasına dayalı aylıkların geç ödenmesi nedeniyle bundan doğan zararın tazminini talep etmiştir.b. Mahkemece 15/5/2007 tarihli ve E.2005/298, K.2007/156 sayılı kararla davanın kabulüne karar verilmiştir.c. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/12/2008 tarihli ve E.2007/17913, K.2008/16510 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır. Başvurucuların açtığı tazminat davası neticesinde Tekirdağ İş Mahkemesinin 10/6/2009 tarihli ve E.2001/3, K.2009/146 sayılı kararıyla davanın kısmen kabulüne; başvurucular Meleke Kurcak, Samet Kurcak ve Emre Kurcak için 567,95 TL maddi, 000 TL manevi tazminatın; başvurucular Nazire Kurcak ve Hilmi Kurcak için toplam 000 TL manevi tazminatın davalılar H.Ş., Sağlık Bakanlığı, Yurtkur ve Yuvaş A.Ş.den tahsiline karar verilmiştir. Başvurucular, anılan karara dayalı olarak Tekirdağ İcra Müdürlüğünün E.2009/9781 sayılı dosyasında davalılar aleyhine icra takibi başlatmışlardır. Tarafların kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 24/2/2011 tarihli ve E.2009/15241, K.2011/1563 sayılı ilamıyla tarafların manevi tazminata ilişkin temyiz itirazlarının reddine ve maddi tazminatın hesaplanmasında hata yapıldığı gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece, bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda 14/12/2012 tarihli ve E.2011/83, K.2012/300 sayılı kararla başvurucular Meleke Kurcak, Samet Kurcak ve Emre Kurcak için 589,18 TL maddi, 000 TL manevi tazminatın; başvurucular Nazire Kurcak ve Hilmi Kurcak için toplam 000 TL manevi tazminatın davalılar H.Ş., Sağlık Bakanlığı, Yurtkur ve Yuvaş A.Ş.den tahsiline karar verilmiştir. Davalıların temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/10/2013 tarihli ve E.2013/6442, K.2013/18966 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır. Karar 21/11/2013 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular 16/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Tekirdağ İcra Müdürlüğünün 26/10/2015 tarihli yazısından icra dosyasında, toplam borç miktarının 129,60 TL olduğu, bu miktarın 160,91 TL’sinin Yurtkur tarafından, 968,69 TL’sinin Sağlık Bakanlığı tarafından ödendiği ve 13/10/2015 tarihinde dosyanın infaz edilerek işlemden kaldırıldığı anlaşılmıştır. B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” 6098 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır.” 6098 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:“Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.” 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar Kanunu'nun maddesi şöyledir:“(Değişik fıkra: 20/06/1987 - 3395/2 md.) İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca sigortalıya veya haksahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerinin 22nci maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı ... Kurumca işverene ödettirilir. (Ek cümle: 29/07/2003 - 4958 S.K./ md.) İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır.İş kazası veya meslek hastalığı, 3 üncü birkişinin kasıt veya kusuru yüzünden olmuşsa, Kurumca bütün sigorta yardımları yapılmakla beraber zarara sebep olan 3 üncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara Borçlar Kanunu hükümlerine göre rücu edilir.(Ek fıkra: 24/10/1983 - 2934/3 md.) Ancak; iş kazası veya meslek hastalıkları sonucu ölümlerde bu Kanun uyarınca hak sahiplerine yapılacak her türlü yardım ve ödemeler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kasdı veya kusuru bulunup da aynı iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine Kurumca rücu edilemez.” 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:  “Ödeme emri belgesine bağlandığı halde ödenemeyen tutarlar, bütçeye gider yazılarak emanet hesaplarına alınır ve buradan ödenir. Ancak, malın alındığı veya hizmetin yapıldığı malî yılı izleyen beşinci yılın sonuna kadar talep edilmeyen emanet hesaplarındaki tutarlar bütçeye gelir kaydedilir. Gelir kaydedilen tutarlar, mahkeme kararı üzerine ödenir.Kamu idarelerinin nakit mevcudunun tüm ödemeleri karşılayamaması halinde giderler, muhasebe kayıtlarına alınma sırasına göre ödenir. Ancak, sırasıyla kanunları gereğince diğer kamu idarelerine ödenmesi gereken vergi, resim, harç, prim, fon kesintisi, pay ve benzeri tutarlara, tarifeye bağlı ödemelere, ilama bağlı borçlara, ödenmemesi halinde gecikme cezası veya faiz gibi ek yük getirecek borçlara ve ödenmesi talep edilen emanet hesaplarındaki tutarlara öncelik verilir.” 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Temyiz dava icrayı tehir etmez. Ancak müstedi indettemyiz haksız çıktığı takdirde mahkümun bihi eda ve teslim edeceğine dair kefaleti kaviye göstermek veyahut mahkümunbih olan nutuk ve eşyayı bir mevkii resmiye depozito etmek veya hasmı tarafından emval ve emlakı haczedilmiş olmak şartiyle Mahkemei Temyiz talep üzerine müstacelen icranın tehirine karar verebilir.Müstedi Devlet ise veya müzahareti adliyeye nail olup da davanın ve hükmün mahiyetine ve ahvali saireye nazaran icranın tehiri icap ediyorsa bila teminat icranın tehirine karar verilebilir.Nafaka hükümleri müstesnadır.Gayrimenkule ve buna mütaallik aynı haklara ve aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler katiyet kesbetmedikçe icra olunamaz. (Ek:12/6/1979-2248/9 md.) Hükmün kesinleştiği; ilamın altına veya arkasına yazılıp tarih ve mahkeme mührü konmak ve mahkeme başkanı veya hakimi tarafından imzalanmak suretiyle belirtilir.” 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun maddesi şöyledir:“İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir. Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir. Borçlu, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse ise teminat gösterme zorunluluğu yoktur.…” 2004 sayılı Kanun’un maddesinin fıkrası şöyledir: “Aşağıdaki şeyler haczolunamaz: Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar,…”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9568
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi ve mahkeme kararının uygulanmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, www.yeniakit.com.tr ve www.sabah.com.tr adlı internet sitelerinde çıkan haberlere karşı erişimin engellenmesi talebinin mahkemece kabul edilmemesi nedeniyle şeref ve itibarın korunması hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/7/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/4/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/11499 ve 2014/11515 numaralı başvuruların konu bakımından aynı nitelikte bulunmaları nedeniyle 2014/11499 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında “www.yeniakit.com.tr” adlı internet sitesinde "Gülen'in finansörü Yahudi vakıfları", "İkamet onayı CIA'dan", "Gülen hakkında flaş karar", "DIŞİŞLERİ'NDE PARALEL TEMİZLİK!", "3 yıldır beddua ediyorsunuz ama ölmüyor!" başlıklı haberler yayımlanmıştır. Yine “www.sabah.com.tr” adlı internet sitesinde "Gülen'den PKK'ya ittifak mektubu", "Üçlü paralel cephe", "3 yıldır bedduanız kabul olmuyor", "Polis imamı kayıp yargı imamı ABD'de", "Paralel yargının 2 numarası" başlıklı haberler yayımlanmıştır. Başvurucu, söz konusu internet sitelerindeki haberlere erişiminin engellenmesi talebiyle 9/5/2014 tarihinde Ankara Sulh Ceza Mahkemesine başvurmuştur. Ankara Sulh Ceza Mahkemesi, “www.yeniakit.com.tr” adlı internet sitesindeki haberler yönünden 9/5/2014 tarihli ve 2014/477 Değişik İş sayılı kararıyla;“www.sabah.com.tr” adlı internet sitesindeki haberler yönünden ise 9/5/2014 tarihli ve 2014/475 Değişik İş sayılı kararıyla "...Kişilik hakları kişinin hür ve bağımsız varlığının önemli bir parçası olup; kişinin yaşadığı toplumda, ilişki kurduğu çevrede şerefi ve saygınlığını sarsacak, onu küçük düşürecek, yanlış tanıtacak, zora sokacak, düşmanca bir ortama itecek her türlü davranış kişilik haklarına saldırıdır. Talep edenin kişiliğine yönelik talep edeni hedef alan nitelikte yayın içeriği tespit edilmemiştir. Basının haber verme hakkı gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ile anlatım arasında düşünsel bağlılık temel kuralları ile sınırlıdır, gerçeklik somut gerçeklik olmamakla birlikte olayın haberin veriliş biçimine uygunluk olarak anlaşılması gereken gerçekliktir. Maddi gerçekliğin saptanmasından sonra yayın yapılabileceği kabul edilecek olursa haber verme hakkı sınırlandırılmış olur. Basın maddi gerçeği araştırma ve ortaya çıkarma görevi ile sorumlu değildir. Önemli olan ortaya çıkan bir olayın iddiaya uygun bir biçimde yayınlanmasıdır. Yayınlanan yazı içeriğinin haber niteliğinde olduğu ve basın hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiği" gerekçesiyle taleplerin reddine karar vermiştir. Başvurucunun anılan kararlara yaptığı itirazlar sırasıyla Ankara Asliye Ceza Mahkemesinin 4/6/2014 tarihli ve 2014/279 Değişik İş sayılı ve Ankara Asliye Ceza Mahkemesinin 2/6/2014 tarihli ve 2014/299 Değişik İş sayılı kararlarıyla reddedilmiştir. Bu kararlar başvurucuya 16/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun’un maddesi ile değişik "İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi" başlıklı maddesi şöyledir: (1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir. (2) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talepleri, içerik ve/veya yer sağlayıcısı tarafından en geç yirmi dört saat içinde cevaplandırılır. (3) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hâkim bu maddede belirtilen kapsamda erişimin engellenmesine karar verebilir. (4) Hâkim, bu madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hâkim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir. (5) Hâkimin bu madde kapsamında verdiği erişimin engellenmesi kararları doğrudan Birliğe gönderilir. (6) Hâkim bu madde kapsamında yapılan başvuruyu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Bu karara karşı 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir. (7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. (8) Birlik tarafından erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğe erişimin engellenmesi kararının gereği derhâl, en geç dört saat içinde erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir. (9) Bu madde kapsamında hâkimin verdiği erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayının başka internet adreslerinde de yayınlanması durumunda ilgili kişi tarafından Birliğe müracaat edilmesi hâlinde mevcut karar bu adresler için de uygulanır.  (10) Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır." 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun "Genel olarak" kenar başlıklı maddesi şöyledir:  "Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür."
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11499
Başvuru, www.yeniakit.com.tr ve www.sabah.com.tr adlı internet sitelerinde çıkan haberlere karşı erişimin engellenmesi talebinin mahkemece kabul edilmemesi nedeniyle şeref ve itibarın korunması hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Ekli listenin (A) sütununda gösterilen dosyalar konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2021/54219 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş ve inceleme 2021/54219 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Olayın Arka Planına ve Asya Katılım Bankası Anonim Şirketine İlişkin Genel Açıklamalar Olayın arka planına ve Asya Katılım Bankası Anonim Şirketine (Bank Asya/Banka) ilişkin genel açıklamalar için bkz. Raziye Akçay, B. No: 2019/1665, 28/6/2022, §§ 5-10; Gürcan Balık, B. No: 2020/16435, 17/11/2022, §§ 7-B. Somut Başvuruya İlişkin Olaylar Başvurucuların Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) bilerek ve isteyerek yardım etme suçunu işlediği sonucuna varılarak mahkûmiyetlerine karar verilmiştir. Gerekçeli kararlarda, mahkûmiyete temel olarak tek ya da belirleyici delil şeklinde Bank Asya verilerine dayanılmıştır. Kararların gerekçelerinde; başvurucuların örgüt talimatı sonrasında Bank Asyada hesap açtırdıkları, yeni açtıkları ya da önceden mevcut olan hesaplara para yatırdıkları, altın ve döviz alım satım işlemleri yaptıkları, banka hesaplarında çeşitli hesap hareketliliği olduğu, kanun hükmünde kararnamelerle kapatılan işyerlerinden harcama yaptıklarının kredi kartı ekstrelerinden tespit edildiği hususlarına yer verilmiştir. Başvurucular hakkındaki hükümler, istinaf ve temyiz aşamasından geçerek kesinleşmiştir. Başvurucular nihai karardan sonra süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. İlgili Mevzuat İlgili mevzuat için bkz. Gürcan Balık, §§ 34-B. Yargıtay Kararları Yargıtay kararları için bkz. Serkan Gölge, B. No: 2019/22453, 13/9/2022, §§ 30-39; Raziye Akçay, §§ 24, 27; Gürcan Balık, § Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12/4/2022 tarihli ve E.2021/16-243, K.2022/259 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"BDDK’nın 2015 tarihli kararı ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen ve 22 Temmuz 2016 tarihli kararı ile de 5411 sayılı Bankacılık Kanununun maddesinin son fıkrası gereğince faaliyet izni kaldırılıncaya kadar yasal bankacılık faaliyetlerine devam eden, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı Asya Katılım Bankası AŞ'de gerçekleştirilen mutad hesap hareketlerinin örgütsel faaliyet ya da örgüte yardım etme kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilip örgüt liderinin talimatı üzerine örgütün amacına hizmet eden ve bankanın yararına yapılan ödeme ve sair işlemlerin başlı başına örgüte yardım etme olarak kabul edilebileceği nazara alınarak; sanığın hesap açtığı tarihten itibaren Bankasya hesap dökümlerinin tamamının uzman bilirkişi marifeti ile incelenip örgüt liderinin talimatı doğrultusunda bankaya para yatırılıp yatırılmadığı ve ayrı hesap açıp açılmadığı hususları saptanıp düzenlenecek rapor sanığa okunup savunması da alındıktan sonra hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik incelemeyle, karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.Bu kapsamda sanık ... hakkında kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik Özel Dairece verilen onama kararı eksik inceleme nedeniyle isabetli görülmediğinden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir." Yargıtay Ceza Dairesinin 15/11/2022 tarihli ve E.2021/1496, K.2022/8183 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"[S]anığın Bank Asya hesap hareketlerine ilişkin dökümün ayrıntı içermemesi, mahkemece alınan bilirkişi raporunda inceleme konusu hesap hareketlerinin Ocak 2014 tarihi ve sonrası baz alınarak yapıldığı ve ilgili raporun yeteri kadar açıklayıcı olmadığı da dikkate alınarak, örgüt talimatı doğrultusunda, örgüte yarar sağlamak amacıyla hesap açma işlemlerinin yapıldığının ortaya konulması gerekliliği karşısında, sanığın Asya Katılım Bankası A.Ş de hesap açılış tarihinden itibaren gerçekleştirdiği ayrıntılı banka hesap kayıtlarının yeniden temin edilmesi, bu kapsamda talimat tarihleri ve sonrasında para yatırma ya da sair bankacılık hizmetlerinin yapılıp yapılmadığının tespiti amacıyla, sanık müdafinin temyiz dilekçesinde belirttiği hususlar da dikkate alınıp konusunda uzman bilirkişiye tevdii ile mutad hesap hareketleri dışında örgüt liderinin talimatları doğrultusunda, talimat tarihleri ve sonrasında para yatırma ya da sair bankacılık hizmetlerinin yapılıp yapılmadığının tespit edilerek tüm delillerin bir arada değerlendirilmesi suretiyle bir karar verilmesi gerektiği... [anlaşılmıştır.]"- Yargıtay Ceza Dairesinin 26/9/2022 tarihli ve E.2022/1613, K.2022/5268; 16/11/2022 tarihli ve E.2022/36855, K.2022/8047; 29/11/2022 tarihli ve E.2022/17899, K.2022/8580; 20/12/2022 tarihli ve E.2022/8328, K.2022/9618; 21/12/2022 tarihli ve E.2021/13178, K.2022/9723; 21/12/2022 tarihli ve E.2021/12488, K.2022/9850; 28/12/2022 tarihli ve E.2021/17524, K.2022/10131 sayılı kararları da aynı yöndedir. Yargıtay Ceza Dairesinin 5/12/2022 tarihli ve E.2021/13799, K.2022/8830 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "Bank Asya'daki hesap kayıtları ve bilirkişi raporu üzerinde yapılan incelemeye göre, her ne kadar talimat dönemine uygun düşen mevduat hesabı açma ve para yatırma işlemleri olduğu görülmüşse de; sanığın hesabındaki para yatırma, çekme işlemlerinin Banka'nın TMSF'ye devrinden sonra da devam ettiği, diğer talimat dönemleri ile uyumlu işlemlerinin bulunmadığı, Bank Asya nezdindeki işlemlerinin rutin bankacılık işlemleri dışında değerlendirilemeyeceği, sanığın örgüt liderinin talimatı doğrultusunda, örgüte yardım kastıyla hareket ettiği tespit edilemediğinden örgüte yardım suçundan mahkumiyetini gerektirir her türlü şüpheden uzak delil bulunmayan sanığın atılı suçtan beraati yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi... [bozmayı gerektirmiştir.]"- Yargıtay Ceza Dairesinin 27/6/2022 tarihli ve E.2021/13159, K.2022/4070 ile 30/6/2022 tarihli ve E.2021/13117, K.2022/4203 sayılı kararları da aynı yöndedir. Yargıtay Ceza Dairesinin 21/6/2022 tarihli ve E.2021/18737, K.2022/3755 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"[S]anık Hilal'in, kendisine ait olan Bank Asya hesabındaki işlemleri eşinin yaptığı yönündeki beyanları gözetildiğinde; sanığın eşi hakkında soruşturma ve/veya kovuşturma dosyası bulunup bulunmadığının araştırılması, varsa onaylı birer suretlerinin Yargıtay denetimine elverişli şekilde dosya arasına alınması, ayrıca duruşma açılarak sanığın bu konuya ilişkin savunmasında beyan ettiği hususlar da sorularak tanık sıfatıyla ayrıntılı beyanlarına başvurulması, sanığa ait hesapta yapılan işlemlere ilişkin banka dekontlarının getirtilerek bu hesabın sanığın eşi tarafından kullanılıp kullanılmadığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde gerekirse de bilirkişi incelemesi yaptırılarak tespit edilmesi, tüm bu deliller gözetilerek sanığını hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırma neticesinde yazılı şekilde hüküm kurulması... [bozmayı gerektirmiştir.]"- Yargıtay Ceza Dairesinin 16/2/2022 tarihli ve E.2021/8498, K.2022/606; 1/3/2022 tarihli ve E.2021/11348, K.2022/989; 1/3/2022 tarihli ve E.2021/11348, K.2022/989; 28/3/2022 tarihli ve E.2021/10402, K.2022/1563; 28/4/2022 tarihli ve E.2021/12945, K.2022/2507; 15/6/2022 tarihli ve E.2022/20169, K.2022/3548 ve 28/6/2022 tarihli ve E.2022/12689, K.2022/3959; 30/6/2022 tarihli ve E.2021/13118, K.2022/4198; 21/9/2022 tarihli ve E.2022/12902, K.2022/4766 sayılı kararları da aynı yöndedir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/54219
Başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 20/3/2013 tarihinde dava açmıştır. Yargılama devam etmektedir. Başvurucu, idare mahkemesinde açtığı davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 2/8/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/27355
Başvuru, maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiası hakkındadır. Başvuru 8/1/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Hava Kuvvetleri Komutanlığında astsubay statüsünde görev yapmakta iken ahlak dışı davranışlarda bulunduğuna dair isimsiz bir e-posta gönderilmesi üzerine hakkında idari tahkikat başlatılmıştır. İstihbarata karşı koyma faaliyeti çerçevesinde 7/11/2012 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından başvurucunun ifadesi alınmıştır. Söz konusu ifade metninde başvurucunun ifadesine hangi kapsamda başvurulduğu hususu belirtilmemiştir. Anılan ifade metnine göre başvurucuya nerelerde görev yaptığı, sanal ortamdaki herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde üyeliğinin olup olmadığı, İnternet üzerinden veya yüz yüze tanışmak suretiyle birlikte olduğu kadınların kimler olduğu sorulmuştur. Başvurucu, sorulan soruları ayrıntılı olarak yanıtlamış ve ifade tutanağını imzalamıştır. Tahkikat sonucunda hazırlanan raporda başvurucunun davranışlarının TSK'nın itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamında olduğu belirtilerek TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmesi teklifi getirilmiştir. Bu teklif doğrultusunda başvurucu hakkında 14/2/2014 tarihinde, 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesi uyarınca TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmiştir. Başvurucu TSK'dan ayırma kararına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) iptal davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde göreviyle ilgisi olmayan -özel yaşantısına ilişkin- soruların sorulduğu hukuka aykırı bir sorgu neticesinde elde edilen beyanlarının delil olarak kullanılamayacağını, takdirlerle dolu başarılı bir sicile sahip olmasına rağmen bu durumun dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. AYİM, oyçokluğuyla davayı reddetmiştir. AYİM kararında başvurucunun davranışlarının, TSK'nın itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamında olduğu ve bu nedenle başvurucunun TSK'daki görevini devam ettirmesinin uygun olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca AYİM, başvurucunun ifadesinin usulsüz ve hukuka aykırı şartlarda alındığı iddialarını da reddetmiştir. AYİM kararında başvurucunun ifadesinin ceza soruşturması kapsamında değil disiplin soruşturması çerçevesinde alındığı, iradesinin fesada uğratıldığına dair kanıt bulunmadığı belirtilmiştir. Bir hâkim üye karara katılmamıştır. Muhalif üye görüşünde, başvurucunun ifade tutanağında belirttiği eylemlerin mahremiyet alanında kaldığını, rızasıyla alenileştirdiğine veya mesleğine yansıttığına dair bir delilin bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca istihbarat görevlilerince gerçekleştirilen tahkikatın özel hayatın gizliliği hakkının güvencelerini ihlal ettiği kanaati bildirilmiştir. Başvurucunun söz konusu karara karşı karar düzeltme istemi de reddedilmiştir. Nihai karar 21/12/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili tarafından 8/1/2016 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında TSK'da görev yapan askerî personel hakkında ahlaki nedenlerle ayırma işlemi tesis edilmesine dayanak oluşturan mevzuata (G.G. [GK], B. No: 2014/16701, 13/10/2016, §§ 23-30) ve benzer durumlara ilişkin uluslararası hukuka (Yaşar Türkmen, B. No: 2014/5418, 15/2/2017, §§ 26-33) yer vermiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/443
Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiası hakkındadır.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Tujla Gümüş, eşinin elektrik çarpması sonucu hayatını kaybetmesi üzerine ortaya çıkan maddi ve manevi zararlarının tazmini talebiyle 3/9/2008 tarihinde kendisi adına asaleten; çocukları başvurucular Mehmet Gümüş, Gözde Gümüş, Enes Gümüş, Yusuf Salih Gümüş ve Kerem Gümüş adına velayeten maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi 27/10/2011 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından 3/10/2012 tarihinde bozulmuştur. Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinin kurulmasının ardından yargılamaya Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2013/198 sayılı dosyasında devam edilmiş, bozmaya uyularak yapılan yargılamada Mahkemece 22/4/2014 tarihli karar ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından 21/10/2014 tarihinde onanmıştır. Karar düzeltme talebinde bulunulmamış olup anılan karar 1/12/2014 tarihinde kesinleşmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan araştırmada başvurucu Enes Gümüş'ün 14/7/2008 tarihinde vefat ettiği tespit edilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17970
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 7/4/2010 tarihinde açtığı dava 24/5/2018 tarihinde kesin olarak sonuçlanmıştır. Başvurucu 16/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27544
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/14704
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, akaryakıt istasyonunda yapılan denetimler sonucu teknik düzenlemelere uygun olmadığı tespit edilen sıvılaştırılmış petrol gazının değeri kadar paranın müsaderesine karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Başvuruya Konu Uyuşmazlığın Arka Planı Başvurucu, Tüysüz Belediyesi Subatağı Mevkii Toprakkale/Osmaniye adresinde LPG dağıtıcı lisansı ile akaryakıt istasyonu işleten bir şirkettir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından yapılan denetimler kapsamında 3/12/2012 tarihinde başvurucu Şirkete ait tesisten petrol gazı (LGP) numunesi alınarak analiz için Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Petrol Araştırma Merkezine gönderilmiştir. ODTÜ Petrol Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen analiz raporunda, alınan numunenin teknik düzenlemelere aykırı nitelik taşıdığı belirtilmiştir. Bunun üzerine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (Kurul) tarafından 17/1/2013 tarihinde başvurucunun savunmasının alınmasına karar verilmiştir. Başvurucunun savunması ve Denetim Daire Başkanlığının görüşlerini değerlendiren Kurul 2/3/2005 tarihli ve 5307 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı altı bendi uyarınca 12/11/2013 tarihinde başvurucu hakkında 814 TL tutarında idari para cezası uygulanmasına karar verilmiştir.Kurul ayrıca 5307 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrası uyarınca başvurucunun LPG dağıtıcı lisansının iptaline ve denetim tarihi itibarıyla numune alınan tankta bulunan ürün miktarı esas alınarak müsadere işlemlerinin başlatılmasına karar vermiştir. B. İdari Dava ve Yürütmenin Durdurulması Süreci Başvurucu, lisansın iptalinin ve numune alınan tankta bulunan ürünün müsaderesinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla EPDK aleyhine 18/2/2014 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde iptal davası açmıştır. Başvurucu ayrıca, dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması talebinde de bulunmuştur. Mahkeme 16/9/2014 tarihinde, hukuka açıkça aykırı olup uygulanması hâlinde telafisi güç zararlar doğuracağı gerekçesiyle dava konusu işlemin lisans iptaline ilişkin kısmının yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Mahkeme, ürün müsadere işlemlerinin başlatılmasına yönelik kısmın yürütmesinin durdurulması talebini ise reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, 5307 sayılı Kanun'a aykırı olarak bir soruşturma yapılmadan lisansın iptal edilmesinin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Yine gerekçede, dava konusu işlemin davalı idarece numune alınan tankta bulunan ürünün müsaderesine ilişkin sürecin başlatılmasına yönelik idari işlemin ise hukuka aykırı olmadığı açıklanmıştır. EPDK tarafından yürütmenin durdurulması kararına itiraz edilmiş, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Kurulu 16/4/2014 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Müsadere Süreci EPDK 3/12/2012 tarihli numune alma tutanağında belirtilen LPG'nin değeri kadar paranın başvurucudan müsadere edilmesi istemiyle 8/1/2014 tarihinde (kapatılan) Osmaniye Sulh Ceza Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. Dilekçede, yapılan laboratuvar analizlerine göre numunesi alınan LPG'nin teknik kriterlere aykırı olduğu belirtilmiştir. EPDK ayrıca -muhafaza altına alınmadığından- mevcut olmadığı için ürünün değeri kadar paranın müsaderesi gerektiğini ifade etmiştir. Mahkeme, numune alma tutanağında belirtilen miktardaki LPG'nin piyasa değeri hususunda uzman bir bilirkişiden rapor almıştır. Makine uzmanı teknik bilirkişi 25/2/2014 tarihli raporunda, numunesi alınan tanktaki ürünün toplam miktarının yirmi ton ve bu ürünün piyasa rayiç değerinin ise 000 TL olduğu kanaatini bildirmiştir. Mahkeme, tarafları duruşmaya çağırmış; 1/4/2014 tarihli duruşmaya katılan başvurucu Şirket vekili istemin reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme, aynı duruşmada müsadere talebinin reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, fiilin kabahat niteliğinde olduğundan 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre müsadere kararı verilemeyeceği belirtilmiştir. EPDK 24/4/2014 tarihinde karara itirazda bulunmuştur. İtirazı değerlendiren Osmaniye Asliye Ceza Mahkemesi 7/5/2014 tarihinde itirazın kabulüne, itiraza konu kararın kaldırılmasına ve idari yaptırıma konu LPG'nin değeri kadar paranın müsaderesine karar vermiştir. Mahkeme, başvurucu Şirketin işlettiği istasyondan alınan numunenin analiz raporuna göre teknik düzenlemelere aykırı olduğuna dikkat çekmiştir. Mahkeme, bu nitelikteki LPG'nin 5307 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasına göre müsadere edilmesinin zorunlu olduğunu ancak ürün elden çıkarıldığı için 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ürünün değerinin müsadere edilebileceğini belirtmiştir. Bu defa başvurucu, karara itiraz etmiş; Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesinin17/6/2014 tarihli kararıyla itirazın reddine karar verilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 8/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/8/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru Tarihinden Sonra Yaşanan Gelişmeler Ankara İdare Mahkemesi 26/12/2014 tarihinde davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar vermiştir. Mahkeme, dava konusu işlemin lisans iptaline ilişkin kısmının iptaline; numune alınan tankta bulunan ürünün müsaderesine ilişkin kısmının ise incelenmeksizin reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 5307 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasına aykırı olarak soruşturma açılmadan EPDK tarafından lisansın iptal edilmesinin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Kararda ayrıca, numune alınan tankta bulunan ürünün müsaderesine ceza mahkemesince karar verildiğinden idari davaya konu edilebilecek bir idari işlem bulunmadığı ifade edilmiştir. Karar, davalı EPDK tarafından temyiz edilmiş olup Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) yapılan sorgulamaya göre Danıştay tarafından temyiz incelemesinin devam ettiği görülmektedir. Başvurucu, Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesinin 17/6/2014 tarihli kararının kanun yararına bozulmasını talep etmiş ise de Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce, kanun yararına bozma yoluna gidilmediği hususu 19/11/2014 tarihinde bildirilmiştir. A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak üzere hazırlanan veya fiilin irtikabından husule gelen eşya fiilde methali olmıyan kimselere ait olmamak şartiyle mahkemece zabıt ve müsadere olunur. Kullanılması, yapılması, taşınması, bulundurulması ve satılması cürüm veya kabahat teşkil eden eşya bir ceza mahkumiyeti olmasa ve faile ait bulunmasa bile mutlaka zabıt ve müsadere olunur...." 5307 sayılı Kanun'un "Yaptırımlar" kenar başlıklı maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:"Lisans sahibi kişiler hakkında bu Kanuna, bu Kanuna göre yürürlüğe konulmuş yönetmeliklere, Kurumun yazılı talimatlarına veya lisanslarına kayıtlı hususların herhangi birine riayet edilmediği takdirde, Kurum tarafından ön araştırma veya soruşturma başlatılır. Ayrıca, ilgiliye onbeş gün içerisinde aykırılıkların giderilmesi, aksi halde bahse konu piyasa faaliyetlerinin geçici bir süre için durdurulabileceği veya doğrudan doğruya iptal yaptırımının uygulanacağı ihbar edilir. Bu ihbara rağmen onbeşgünlük sürenin bitiminde aykırılıklar giderilmezse, Kurum piyasa faaliyetini otuz  günden az, yüzseksen günden çok olmamak üzere geçici olarak durdurur. Geçici durdurma süresince, tehlikeli eylemin veya kötüniyetin veya herhangi bir zararın oluşmasının önlenmesi ile faaliyetin durdurulmasına neden olan durumun ortadan kaldırılmasına ilişkin faaliyetler dışında hiçbir piyasa faaliyeti yapılamaz. Lisans iptalleri Kurumca yapılacak soruşturma neticesine göre karara bağlanır.(Değişik ikinci fıkra: 4/6/2016-6719/12 md.) Kaçak veya menşei belli olmayan LPG ile piyasa faaliyetinde bulunan lisans sahiplerinin lisansı iptal edilir. Teknik düzenlemelere uygun olmayan LPG’yi piyasa faaliyetine konu etme fiilini, lisans süresince, aynı lisansla üç defa işleyen lisans sahiplerinin lisansı iptal edilir. Teknik düzenlemelere uygun olmayan LPG, mahkeme kararı ile müsadere edilir. Bu LPG’yi ikmal edenler zararı üç ay içinde tazmin etmekle yükümlüdür." 31/3/2005 tarihli ve 5328 sayılı Kanun'un geçici maddesi uyarınca 1/6/2005 tarihinde yürürlüğe giren maddesi şöyledir:"(1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.(3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz." 5237 sayılı Kanun’un "Eşya müsaderesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/11 md.) Eşyanın üzerinde iyiniyetli üçüncü kişiler lehine tesis edilmiş sınırlı ayni hakkın bulunması hâlinde müsadere kararı, bu hak saklı kalmak şartıyla verilir.(2) Birinci fıkra kapsamına giren eşyanın, ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkansız kılınması halinde; bu eşyanın değeri kadar para tutarının müsaderesine karar verilir.(3) Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir.(4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir....” 5237 sayılı Kanun'un "Kazanç müsaderesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir.(2) Müsadere konusu eşya veya maddi menfaatlere elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hallerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine hükmedilir.(3) (Ek: 26/6/2009 – 5918/2 md.) Bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerekir." 5328 sayılı Kanun'un geçici maddesi uyarınca 1/6/2005 tarihinde yürürlüğe giren 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun "Mülkiyetin kamuya geçirilmesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Kabahatin konusunu oluşturan veya işlenmesi suretiyle elde edilen eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine, ancak kanunda açık hüküm bulunan hallerde karar verilebilir.(2) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar, eşyanın;a) Kullanılmaz hale getirilmesi,b) Niteliğinin değiştirilmesi,c) Ancak belli bir surette kullanılması,Koşullarından birinin yerine getirilmesine bağlı olarak belli bir süre geciktirilebilir. Belirlenen süre zarfında koşulun yerine getirilmemesi halinde eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir.(3) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar kesinleşinceye kadar ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından eşyaya elkonulabileceği gibi; eşya, kişilerin muhafazasına da bırakılabilir.(4) Eşyanın mülkiyeti, kanunda açık hüküm bulunan hallerde ilgili kamu kurum ve kuruluşuna, aksi takdirde Devlete geçer.(5) Eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilebilmesi için fail hakkında idarî para cezası veya başka bir idarî yaptırım kararı verilmiş olması şart değildir.(6) Kaim değerin mülkiyetinin kamuya geçirilmesine de karar verilebilir.(7) Mülkiyeti kamuya geçirilen eşya, başka suretle değerlendirilmesi mümkün olmazsa imha edilir.(8) Mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin karar, kesinleşmesi halinde yerine getirilir." 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un geçici maddesi şöyledir:"Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır." 10/5/2006 tarihli ve 26164 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasasında Yapılacak Denetimler ile Ön Araştırma ve Soruşturmalarda Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) maddesinin (6) numaralı fıkrası şöyledir:"(Değişik:RG-3/1/2013-28517) Test ve analiz sonuçlarının ilgili teknik düzenlemeye aykırı çıkması ve lisans sahibinin olaya ilişkin olarak yapacağı savunmanın Kurulca yetersiz görülmesi halinde, geçici mühürleme yapılarak Kanun uyarınca mahkemeden müsadere kararı alınmasını teminen Kurumca ilgili mahkemeye başvuruda bulunulur. Numune alınmasından müsadere kararının verilmesine kadar geçecek süre zarfında numune alınan ürünün ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkânsız kılınması hâlinde, ilgili mahkemeden numune alma tutanağında belirtilen ürün miktarının değeri kadar para tutarının müsaderesine karar verilmesi talep edilir. Bu durum, Kanunun 16 ve 17 nci maddelerinde öngörülen idari para cezası ve/veya idari yaptırımların uygulanmasına engel teşkil etmez." Yargıtay İçtihatları Yargıtay Ceza Dairesinin 20/10/2005 tarihli ve E.2015/11262, K.2015/5880 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...5252 sayılı Kanun'un geçici maddesi ile 2009 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın maddesi gereğince 'bu kanunun genel hükümlerinin özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağı' ve aynı Kanun'un maddesinde 'kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemeyeceği ve güvenlik tedbiri uygulanamayacağı' öngörülmüş olup, sanığın eylemine ait suç tanımları 556 sayılı KHK'de gösterildiği ve Anayasa Mahkemesinin 2008 gün 2005/15 - 2008/2 sayılı iptal kararı gerekçesinde kanunsuz suç ve ceza konulamayacağı, KHK ile suç ve ceza getirilemeyeceği yer aldığından sanığın eylemi suç tarihi itibariyle suç olmaktan çıkarılmakla, bizatihi müsadereye tabi olmayan suça konu eşyanın da iadesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin müsaderesine karar verilmesi, Kanuna aykırı [dır]...." Yargıtay Ceza Dairesinin 26/2/2014 tarihli ve E.2013/8221, K.2014/2991 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Dosya kapsamına göre, 5252 sayılı Kanun'un geçici maddesinde, 'Diğer kanunların 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümlerinin, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya kadar ve en geç 31/12/2008 tarihine kadar uygulanacağı' belirtilmiş olup, 1380 sayılı Kanun'un 36/i maddesinde öngörülen müsadere tedbirinin, 01/01/2009 tarihinden itibaren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun genel hükümlerine aykırı olduğu ve 01/01/2009 tarihinden sonra uygulanma imkanı kalmadığı cihetle, somut olayda, kabahat niteliğindeki trol ile su ürünleri istihsali eyleminde kullanılan istihsal vasıtaları ile ilgili olarak 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu'nda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun genel hükümlerine ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun ruhu ve mantığına uygun biçimde 'mülkiyetin kamuya geçirilmesi tedbiri' öngörülmesi şeklinde açık bir yasal değişiklik ve düzenleme yapılıncaya kadar 1380 sayılı Kanun'un 36/i maddesindeki müsadere tedbirinin uygulanması hukuken kabil olmadığından müsadere talebinin reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiş ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozmaya atfen ihbar olunmuş bulunmakla Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü;Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden İstanbul Sulh Ceza Mahkemesinin 2012 gün ve 2012/254 değişik iş sayılı kararının CMK.nın 309/4-d maddesi uyarınca BOZULMASINA [karar verildi]..." Yargıtay Ceza Dairesinin 5/11/2015 tarihli ve E.2015/174, K.2015/6678 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"13/3/2005tarih ve25754 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5307 sayılı Sıvılaştırılmış Petrol Gazlan (LPG) Piyasası Kanunu ve Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 02/07/2012 tarih ve 6352 Sayılı Kanun’un Maddesiyle değişik maddesinin üçüncü fıkrasında “İdari yaptırım kararlarına karşı yetkili idare mahkemesinde dava açılabilir. Kurul kararlarına karşı açılan her türlü dava öncelikli işlerden sayılır.” hükmü ile 5307 sayılı Kanun kapsamında verilen idari yaptırım kararlarına karşı itirazların idari yargı yerinde çözümleneceği hususunun düzenlendiği, aynı Kanun’un Maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Kaçak veya menşei belli olmayan veya teknik düzenlemelere uygun olmayan LPG ile piyasa faaliyetinde bulunan lisans sahiplerinin lisansı iptal edilir. Teknik düzenlemelere uygun olmayan LPG mahkeme kararı ile müsadere edilir. Bu LPG'yi ikmal edenler zararı tazmin etmekle yükümlüdür.” şeklindeki hüküm uyarınca da, idari yaptırım kararına bağlı olarak mahkemeden idari yaptırım konusu olan LPG hakkında müsadere kararının isteneceğinin düzenlenmesine karşın kararın hangi mahkemece(adli veya idari) verileceği hususunda bir düzenlemeye yer verilmediği anlaşılmaktadır.Yine, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “başvuru yolu” yolu başlıklı maddesinin fıkrasında yer alan “İdarî yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür.” şeklindeki düzenleme uyarınca idari yaptırım kararı verilen işlem kapsamında idari yargının görev alanına giren kararların verilmesi halinde idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının idari yargı merciinde çözümlenmesi amaçlanmıştır. Açıklanan nedenlerle, idari yaptırıma bağlı ve idari tedbir niteliğinde bulunan mülkiyetin kamuya geçirilmesi anlamındaki müsadere hususunda idari yargı merciince bir karar verilmesinin gerekmesi karşısında görevsizlik kararı verilmesi hususunda kanun yararına bozma yoluna gelinip gelinmeyeceğinin takdiri için dosyanın Adalet Bakanlığına sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE ... karar verildi." Yargıtay Ceza Dairesinin 29/5/2017 tarihli ve E.2016/5906, K.2017/5064 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Açıklanan nedenlerle, idari yaptırıma bağlı ve idari tedbir niteliğinde bulunanmülkiyetin kamuya geçirilmesi anlamındaki müsadere hususunda idari yargı merciince bir karar verilmesinin gerekmesi karşısında görevsizlik kararı verilmesine yönelik itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken, işin esasına geçilmek suretiyle itirazın kabulü ile anılan kararın kaldırılmasına karar verilmesinde, 2- Kabule göre de, konuya ilişkin mevzuat hükümleri ile birlikte somut dosyanın tetkikinde; ... kabahat niteliğindeki eylemler bakımından 5326 sayılı Kanun'un genel kanun niteliğinde olduğu ve kabahat karşılığı olan yaptırımların türü, süresi ve miktarının, ancak kanunla belirlenebileceği, somut dosyada mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve dolayısıyla kaim değerin mülkiyetinin kamuya geçirilebilmesi düşünülebilse de, bu konuda 5307 sayılı Kanun ile herhangi bir kanuni düzenleme yapılmadığından ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasasında Yapılacak Denetimler ile Ön Araştırma ve Soruşturmalarda Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmeliğin 15/ maddesinde yer alan düzenlemenin kanunun aradığı usul ve şartlardaki yasal düzenleme yerine geçmeyeceğinden yapılan itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla;Gereği görüşülüp düşünüldü; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Osmaniye Asliye Ceza Mahkemesinin 07/05/2014 tarihli ve 2014/185 değişik iş sayılı kararının CMK’nın 309/4-a maddesi uyarınca bozulmasına ... karar verildi."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) idari bir işlem veya ceza yargılaması neticesine bağlı olup olmadığına bakılmaksızın bir yaptırım olarak mülkiyetin kamuya geçirilmesi sonucuna yol açan müdahalelere ilişkin genel yaklaşımı; bu yaptırımın -mülkten yoksun bırakmayı içerse dahi- Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin ikinci paragrafı kapsamında "mülkiyetin kullanımının kontrolü" olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündedir (Konu ile ilgili çok sayıdaki karar arasından bkz. AGOSI/Birleşik Krallık, B. No: 9118/80, 24/10/1986, §§ 49-51; Phillips/Birleşik Krallık, B. No: 41087/98, 5/7/2001, § 51; Ismayilov/Rusya, B. No: 30352/03, 6/11/2008, §§ 28-30). AİHM'e göre mülkiyet hakkını güvence altına alan Sözleşme'nin anılan maddesinin ilk ve en önemli koşulu, kamu makamları tarafından mülkiyet hakkına yapılan herhangi bir müdahalenin hukuka dayalı olması gerekliliğidir (Iatridis/Yunanistan [BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, § 58). Bu maddenin birinci paragrafının ikinci cümlesi devletlere yalnızca “hukukun öngördüğü koşullar” dâhilinde mülkiyetten yoksun bırakma yetkisi vermiş; ikinci paragraf ise devletlere ancak hukuk kuralları uygulanarak mülkiyeti kamu yararına kontrol etme yetkisi tanımıştır (Iatridis/Yunanistan, § 58). AİHM, hukuka dayalı olma ilkesini yalnızca bu maddede yer alan hükümlerden çıkarmamaktadır. Kararlarda sıklıkla demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesinin Sözleşme’nin bütün maddeleri için geçerli olduğu ifade edilmektedir. AİHM’e göre hukukilik ilkesi, müdahalenin ilk olarak iç hukukta bir temelinin olması gerektiği anlamına gelmektedir (Shchokin/Ukrayna, B. No: 23759/03-37943/06, 14/10/2010, § 51). Mahkeme, Sözleşme’de geçen "hukuk" ya da "hukuka aykırı" terimlerinin sadece iç hukuka atıfta bulunmakla kalmayıp aynı zamanda hukukun üstünlüğü ile ilgili olduğunu belirtmektedir. Buna göre uygulanan iç hukuktaki düzenlemelerin hukukun üstünlüğü ilkesiyle de uyumlu olması gerektiği ifade edilmektedir (James ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, § 67). Hukuka dayalı olma ilkesi, ayrıca iç hukukta uygulanan kanun hükümlerinin yeterli derecede erişilebilir, belirli ve öngörülebilir olmasını da içermektedir (Beyeler/İtalya [BD], B. No: 33202/96, 5/1/2000, § 109; Hentrich/Fransa, B. No: 13616/88, 22/9/1994, § 42; Spaček, s.r.o./Çek Cumhuriyeti, B. No: 26449/95, 9/11/1999, §§ 56-61). AİHM, müsadere ve el koymanın iç hukukta herhangi bir temele dayanmadığının tespiti durumunda başka hiçbir ölçütün incelenmesine gerek olmadan mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir. Frizen/Rusya (B. No: 58254/00, 24/3/2005) kararına konu olayda, başvurucunun muhasebeci olarak çalıştığı şirket aracılığıyla satın aldığı araca başvurucunun eşi ile bu şirketin diğer ortağı hakkındaki yolsuzluk isnadı kapsamında el konulmuş, yapılan yargılama neticesinde bu aracın müsaderesine karar verilmiştir. AİHM, ulusal makamlarca başvurucunun aracının müsadere edilmesi yönünde bir kamu yararı değerlendirmesi yapıldığını tespit etmiş ancak bu makamların müsadere kararı için hukuki bir temel göstermediklerini belirtmiştir. Buna göre müsadere kararını veren yerel mahkemeler gerek başvurucunun kocasına karşı yürütülen ceza yargılaması sırasında gerekse başvurucunun başlattığı yargılama sürecinde müsadere ile ilgili herhangi bir kanun hükmü göstermemişlerdir. Mahkeme, iç hukukun uygulanmasını denetleme konusundaki gücünün sınırlı olduğunu ve öncelikle ulusal makamların hukuku uygulamak ve yorumlamakla görevli olduğunu hatırlatmıştır. Ancak somut başvuruda ulusal makamların başvurucunun mülkünün müsaderesinin dayanağını oluşturan mevzuat hükmü gösterme konusundaki süregelen başarısızlığını dikkate alan AİHM, başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin hukuka dayalı olmadığını tespit etmiştir (Frizen/Rusya, §§ 32-37). Bu konuda Varvara/İtalya (B. No: 17475/09, 29/10/2013) ve Sud Fondi SRL ve diğerleri/İtalya (B. No: 75909/01, 20/1/2009) kararları da örnek gösterilebilir.Sud Fondi SRL ve diğerleri/İtalya başvurusunda başvurucular, bir ormanın yakınında binalar inşa ettirmek üzere belediyeye başvurmuşlardır. Belediye bu imar ıslah planını onaylamış ve binaların yapılması için gerekli izinleri vermiştir. Ancak bakanlık kararıyla bu orman sonradan koruma altına alınmış ve bu bölgede yapılaşma bakanlık iznine bağlanmıştır. Bunun üzerine başvurucu tarafından yaptırılan yapıların izinsiz olduğu gerekçesiyle ceza soruşturması başlatılmış ancak yapılan yargılama neticesinde zamanaşımı nedeniyle dava düşürülmüştür. Bununla birlikte derece mahkemeleri, kanuna aykırı oldukları gerekçesiyle bu alanda yapılan binaların belediye yararına müsadere edilmesine karar vermiştir. AİHM; başvuruyu önce Sözleşme’nin maddesi bağlamında incelemiş ve başvurucuya keyfî olarak müsadere yoluyla ceza verildiğini, bunun ise suç ve cezaların kanuniliği ilkesiyle bağdaşmadığını tespit etmiştir (Sud Fondi SRL ve diğerleri/İtalya, §§ 105-118). Mahkeme ayrıca mülkiyet hakkı yönünden de inceleme yapmıştır. Buna göre müsadere kararının Sözleşme’nin anlamı kapsamında kanuni bir dayanağının bulunmadığı ve başvurucuların keyfî olarak cezalandırıldığı sonucuna varmıştır. Mahkeme bu gerekçeyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin de hukuka dayalı olmadığını ve keyfî olduğunu kabul etmiştir. Ancak şikâyet edilen müdahalenin ağırlığını dikkate alan AİHM, ölçülülük yönünden de değerlendirme yaparak mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Sud Fondi SRL ve diğerleri/İtalya, §§ 130-142). Aynı olayla ilgili daha sonraki bir tarihte verilen Varvara/İtalya kararında da aynı sonuca varılmış ancak kararda ayrıca bir ölçülülük incelemesi yapılmayacağı belirtilmiştir (Varvara/İtalya, §§ 83-85).
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13677
Başvuru, akaryakıt istasyonunda yapılan denetimler sonucu teknik düzenlemelere uygun olmadığı tespit edilen sıvılaştırılmış petrol gazının değeri kadar paranın müsaderesine karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, Şırnak'ın Cizre ilçesinde güvenlik güçleri tarafından terörle mücadele kapsamında yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve bunu takip eden süreç nedeniyle başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Türkiye'de, PKK terör örgütünün neden olduğu şiddetin sona erdirilmesi amacıyla 2012 yılında başlatılan, yaklaşık üç yıl devam eden ve demokratik açılım olarak adlandırılan sürecin ardından -güvenlik güçlerinin raporlarına göre- anılan süreçte terör örgütünün bazı şehirlerde silah ve mühimmat yığınağı yapması sonucu 2015 yılının ortalarından itibaren terör ve şiddet eylemleri özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yoğun olarak yaşanmaya başlamıştır. Şırnak'ın Cizre, İdil, Silopi ilçeleri, Hakkâri'nin Yüksekova ilçesi, Diyarbakır'ın Silvan, Sur ve Bağlar ilçeleri, Mardin'in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçeleri ile Muş'un Varto ilçesinde PKK terör örgütü tarafından cadde ve sokaklara hendekler kazılarak barikatlar kurulmuş; patlayıcılar yerleştirilmiş ve bu yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet kurulmaya çalışılmıştır. Terör ve şiddet olaylarına, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından PKK mensuplarına karşı ortak olarak gerçekleştirilen ve başta Sur, Cizre ve Nusaybin olmak üzere on bir şehirde yürütülen askerî operasyonlarla müdahale edilmiştir. Terör örgütü mensuplarının yakalanması, halkın can ve mal güvenliği ile kamu düzeninin sağlanması için yapılan operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerin bazılarında 2015 yılının ikinci yarısından başlamak üzere değişen tarihlerde sokağa çıkma yasakları uygulanmış ve bazı yerleşim birimleri geçici süreyle askerî güvenlik bölgesi ilan edilmiştir. Terör örgütü üyelerinin yakalanarak halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla getirilen sokağa çıkma yasakları güvenlik güçlerince yürütülen operasyonların sona ermesinin ardından kaldırılmıştır. Gerçekleşen geniş çaplı operasyonlarda beş yüze yakın güvenlik görevlisi şehit olmuş, iki binin üzerinde terörist etkisiz hale getirilmiştir (sürece ilişkin detaylı aktarım ile operasyonlar ve hendek olaylarına ilişkin arka plan bilgisi için bkz. Gülser Yıldırım (2), B. No: 2016/40170, 16/11/2017; Ayşe Çelik, B. No: 2017/36722, 9/5/2019; Seyid Narin [GK], B. No: 2018/20156, 18/5/2022; Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022). Operasyonların gerçekleştirilip sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) kararına istinaden 17/2/2016 tarihinde yapılan bir arama sırasında Cizre'nin Cudi Mahallesi, Niran Sokak'ta bulunan ve güvenlik güçleri tarafından C-3154 olarak belirtilen binanın kalıntıları arasında birden fazla kadın ve erkek cesedi bulunmuştur. Cesetler cenaze aracıyla Cizre Devlet Hastanesine nakledilmiştir. Cesetlerin bulunmasını takiben Başsavcılık tarafından başlatılan soruşturma kapsamında olay yerinde fotoğraf, video çekimi gerçekleştirilip işlemler tutanağa bağlanmış, ilgili emniyet birimlerine gereken delillerin toplanması için talimat verilmiştir. Aynı gün düzenlenen Olay Yeri İnceleme Tutanağı'na göre binada birden fazla otomatik tüfek (bazılarının fişek yatağı, şarjörü dolu AK-47/Kalaşnikov marka), otomatik tüfek şarjörü ve fişeği, hücum yeleği, telsiz, telefon, SIM kart, bilgisayar hafız kartı, dizüstü bilgisayar ve A.A. adına düzenlenmiş sürücü belgesi tespit edilmiştir [Aynı binada güvenlik birimleri tarafından birbirine yakın tarihlerde arama işlemleri gerçekleştirildiği, elde edilen deliller (ateşli silah, telsiz, bilgisayar) için ayrı ayrı inceleme ve elkoyma işlemleri yapıldığı UYAP kayıtlarından anlaşılmıştır]. Söz konusu ateşli silahlar, ateşli silah ürünleri ve diğer deliller, elkoyma kararı verilerek muhafaza altına alınmıştır. Güvenlik güçlerince tutulan tutanaklarda (telsiz kayıtları vb. Çözümlemesinde) C-3154 koduyla belirtilen bina ve çevresinin operasyonlar sırasında terör örgütü mensuplarınca kullanıldığı, güvenlik güçlerine bu binadan ateş açıldığı ve çatışmaların yaşandığı ifade edilmiştir (detaylı çatışma bilgileri ve olay örgüsü için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri). Aynı gün olay yerinde bulunan (daha sonra başvurucuların yakını olduğu anlaşılan) ceset üzerinde ölü muayene işlemleri yapılmış, kesin ölüm nedeninin tespiti için ceset Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiştir. 18/2/2016 tarihli otopsi raporunda; şahsın ateşli silah ürünü yaralanmasına bağlı kafatası, omur, kemik kırıkları ile birlikte iç organ yaralanmasından gelişen kanama sonucu hayatını kaybettiği, cesetten laboratuvar incelemesi için kas ve kemik örneklerinin alındığı belirtilmiştir. Bununla birlikte çürümeye bağlı deformasyon nedeniyle cesetten parmak izi ve svap alınamadığı ancak kıyafetlerinden numune alınabildiği ifade edilmiştir. Yapılan laboratuvar incelemesi sonucu kıyafetler üzerinde atış artığı tespit edilmiştir. Başvurucu Güler Akıl'dan alınan örnek üzerinde yapılan DNA testi sonucu düzenlenen 29/3/2016 tarihli raporda C-3154 numaralı binada bulunan cesetlerden birinin başvurucuların olay tarihinde yaklaşık 19 yaşında olan yakınları A.A. olduğu belirtilmiştir. Süreçte başvurucu Güler Akıl'ın müşteki sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Başvurucu 24/5/2016 tarihli ifadesinde özetle sokağa çıkma yasağı döneminde Nur Mahallesi'ndeki evinde olduğunu, hayatını kaybeden A.A.nın erzak almak ve özürlü kardeşine ilaç temin etmek için evden çıktığını, bir daha dönmediğini, A.A.nın kepçe operatörü olduğunu, örgütle bir bağlantısının bulunmadığını, evden ayrıldıktan sonra kendisine telefonla da ulaşamadığını, sokağa çıkma yasağı kalktıktan sonra iki hafta Cizre'de oğlunu aradığını, daha sonra çevreden oğlunun öldüğünü öğrendiğini, bunun üzerine Mardin'e gittiğini, kan örneği verdiğini, tıbbi rapor ile ölen kişinin oğlu olduğunu öğrendiğini, sorumluluğu olan kişilerden şikâyetçi olduğunu beyan etmiştir. Güvenlik güçleri, çatışmaların da devam ettiği bölgede yaptıkları araştırma sonucu olay yerini gören ve kayıt yapan kamuya ya da özel şahıslara ait kamera ile tanık tespit edememiştir. Güvenlik birimleri gerçekleştirdikleri internet taraması neticesinde terör örgütünü destekleyen yayınlar yapan internet sitelerinde de (ANF Ajansı) A.A.nın PKK terör örgütünün silahlı alt yapılanmalarından YPS tarafından sahiplenildiği ve YPS savaşçısı olarak anıldığı belirlenmiştir. Soruşturmada 5/4/2018 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Gerekçede özetle elde edilen deliller uyarınca A.A.nın terör örgütü üyesi olduğu ve terör örgütüne yönelik operasyonlar sırasında, kanunun/emrin yerine getirilmesi kapsamında meydana gelen ölümün hukuka uygunluk koşullarını taşıdığı açıklanmıştır. Söz konusu karara yönelik itiraz, Şırnak Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 5/7/2018 tarihinde reddedilmiştir. Ret gerekçesinde operasyonların arka planına ve güç kullanımına ilişkin mevzuata dair kapsamlı bir açıklama yapılarak güvenlik güçlerinin terörist grupla çatışırken terörle mücadele çerçevesinde aldıkları emri yerine getirdikleri ve kanunun verdiği yetkiyi kullandıkları sırada, terör örgütü mensubu olduğu tespit edilen A.A.nın yaşamını yitirdiği sonucuna ulaşıldığı ve bu bağlamda Başsavcılık kararında hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucular, nihai hükmü 16/7/2018 tarihinde öğrenmelerinin ardından 15/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon tarafından başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/28194
Başvuru, Şırnak'ın Cizre ilçesinde güvenlik güçleri tarafından terörle mücadele kapsamında yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve bunu takip eden süreç nedeniyle başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucular, 3/2/1998 tarihinde açtıkları sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil, bu mümkün olmadığı takdirde tazminat davasının reddine karar verilmesi ve makul sürede yargılama yapılmaması nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. Başvuru, 11/7/2013 tarihinde İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 19/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. İkinci Bölümün 6/3/2014 tarihli ara kararı gereğince başvurunun, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş, Adalet Bakanlığınca 18/3/2014 tarihli yazı ile görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Emine Özarın, Nuran Uysal ve Nadide Çolak, 3/2/1998 tarihinde, Bato İnşaat Turz. ve Org. Tic. A.Ş., Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), H.Ö. ve 13 arkadaşı aleyhine İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları davada; Tuzla ilçesinde bulunan taşınmaz üzerine arsa karşılığı inşaat yapılması için davalı Bato İnş. Turz. ve Tic. A.Ş. ile kat karşılığı inşaat ve satış sözleşmesi yaptıklarını, taşınmazın 1200 hisse kabul edilerek bunun 700 hissesinin davalı şirkete verildiğini, ancak üzerine teminat ipoteği konulduğunu, davalının bu hisseleri kötü niyetli olarak başkalarına sattığını, sözleşme hükümlerine göre inşaatları zamanında teslim etmediğini belirterek, davalı şirkete verilen arsa paylarının yeniden düzenlenmesi ve taşınmazların adlarına tescilini, bu mümkün olmadığı takdirde tazminatın tahsilini talep etmişlerdir. Mahkemece, 5/5/1998 tarih ve E.1998/55, K.1998/143 sayılı ilamla verilen yetkisizlik kararı üzerine dava dosyası Pendik Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiş, Tuzla Adliyesinin açılmasından sonra 4/11/1998 tarih ve E.1998/709, K.1998/673 sayılı yetkisizlik kararı ile dava dosyasının Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir Yargılamaya, Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesinin E.1998/457 sayılı dava dosyasında devam edilmiştir. Başvurucu Şadiye Özcan ve Sabahat Denizalp mirasçıları, 26/4/1999 tarihinde Bato İnş. Turz. ve Org. Tic. A.Ş. ve 9 arkadaşı aleyhine Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesinin E.1999/188 sayılı dosyasında açtıkları davada, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi ve taşınmazların adlarına tescili, bu olmadığı takdirde tazminat ödenmesi talebinde bulunmuşlardır. Mahkemece, 19/1/2000 tarih ve E.1999/188, K.2000/1 sayılı kararla; dava dosyası, hukuki ve fiili irtibat bulunduğu gerekçesiyle Mahkemenin E.1998/457 sayılı dava dosyası ile birleştirilmiştir. Yine başvurucu Nadide Çolak, 10/10/2001 tarihinde TMSF ve 9 arkadaşı aleyhine Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2001/704 sayılı dosyasında açtığı davada, akdin feshi ile tapu iptali ve tescil, bu olmadığı takdirde tazminat ödenmesi, dava dosyasının ilk dava dosyası ile birleştirilmesi talebinde bulunmuştur. Mahkemece, 20/5/2005 tarih ve E.2001/704, K.2005/364 sayılı kararla; dava dosyası, E.1998/457 sayılı dosya ile birleştirilmiştir. Mahkemece, her üç davada yapılan yargılama sonunda, 24/12/2008 tarih ve E.1998/457, K.2008/1215 sayılı kararla; asıl ve birleşen davalarda, davalılar A.K. mirasçıları yönünden davanın husumetten reddine, S.K. aleyhine açılan davanın reddine, asıl dava olan E.1998/457 sayılı dava dosyasında davanın kabulüne, 594,45 TL'nin diğer davalılardan alınarak davacılar Nuran Uysal ve Emine Özarın'a ödenmesine, birleşen E.2004/704 sayılı dava dosyasında davanın kabulüne, 936,90 TL'nin diğer davalılardan alınarak davacı Nadide Çolak'a ödenmesine, birleşen E.1999/188 sayılı dava dosyasında davacı Sabahat Denizalp mirasçılarının açtığı davanın reddine, davacı Şadiye Özcan tarafından açılan davanın kabulü ile 250,00 TL'nin diğer davalılardan alınarak davacı Şadiye Özcan'a ödenmesine karar verilmiştir. Davalıların temyizi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/7/2010 tarih ve E.2009/3523, K.2010/4035 sayılı ilamıyla; kat karşılığı inşaat ve satış sözleşmesinin davacı arsa sahipleri ile davalı Bato İnşaat Turz. ve Org. Tic. A.Ş. arasında düzenlendiği, diğer davalıların ise bu davalı şirketten bağımsız bölüm veya arsa payı devralan kişiler oldukları, asıl ve birleşen davalarda sözleşmenin ileriye etkili şekilde feshi ve tapu iptali ile tescil istemlerine ilişkin olarak terditli dava açıldığı, tapu iptali ve tescil davalarının kabul edilmediği ve sözleşmelerin feshedilmediği, davacıların buna ilişkin olarak hükmü temyiz etmedikleri, dolayısıyla sözleşmelerin hukuki varlıklarını muhafaza ettikleri, bu nedenle eksik işler bedelinin, sadece sözleşmenin tarafı olduğu şirketten talep edilebileceği, bu şirketten bağımsız bölüm veya hisse satın alan üçüncü kişilerin arsa sahiplerine karşı akdi sorumlulukları bulunmadığı gibi davalı şirketin borcunu taahhüt ettiklerine dair hiçbir delil de bulunmadığı, bu nedenle diğer davalıların eksik işler bedelinden sorumlu tutulmalarının mümkün olmadığı, bu durumda davalı üçüncü kişiler hakkındaki davanın husumetten reddi yerine, yanlış değerlendirme sonucu haklarındaki bedele yönelik davanın kabulünün doğru olmadığı gerekçesiyle davalı şirket dışında diğer davalılar lehine hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Başvurucuların karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 4/4/2011 tarih ve E.2010/6229, K.2011/2046 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, 13/9/2011 tarih ve E.2011/396, K.2011/560 sayılı kararla; asıl ve birleşen davalarda A.K. mirasçıları ile S.K. ve Batu İnş. Turz. A.Ş. hakkında verilen kararlar temyiz edilmeksizin kesinleştiği için bu davalılar hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına, asıl ve birleşen davalarda diğer davalılar ve TMSF aleyhine açılan davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir. Başvurucuların temyizi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 9/5/2012 tarih ve E.2012/97, K.2012/3262 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır. Karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 20/5/2013 tarih ve E.2012/7495, K.2013/3246 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Karar, 14/6/2013 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, 11/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 22/4/1926 tarih ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Karşılıklı taahhütleri navi olan bir akitte iki taraftan biri mütemerrit olduğu takdirde, diğeri borcun ifa edilmesi için münasip bir mehil tayin veya münasip bir mehilin tayinini hakimden isteyebilir. Bu mehil zarfında borç ifa edilmemiş bulunduğu surette alacaklı her zaman onun ifasını talep ve teahhür sebebi ile zarar ve ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir; birde aktin icrasından ve teahhürü sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vaz geçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep veya akdi fesh edebilir.” 818 sayılı mülga Kanun’un maddesi şöyledir:“Yapılan şey iş sahibinin kullanamayacağı ve nıfset kaidesine göre kabule icar edilemeyeceği derecede kusurlu veya mukavele şartlarına muhalif olursa, iş sahibi o şeyi kabulden imtina edebilir; bu hususta mütaahhidin taksiri bulunursa zarar ve ziyan da isteyebilir.İşin kusurlu olması veya mukaveleye muhalif bulunması yukarıki derecede ehemmiyeti haiz değil ise iş sahibi, işin kıymetinin noksanı nispetinde fiyatı tenzil ve eğer o işin ıslahı büyük bir masrafı mucip değil ise mütaahhidi tamire mecbur değildir. Bu hususta mütaahhidin taksiri varsa iş sahibi zarar ve ziyan da isteyebilir.Yapılan şey iş sahibinin arsası üzerine yapılmış olup da mahiyeti itibariyle refi ve kal'ı fazla bir zararı mucip ise iş sahibi, ancak ikinci fıkra mucibince muamele yapar.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5433
Başvurucular, 3/2/1998 tarihinde açtıkları sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil, bu mümkün olmadığı takdirde tazminat davasının reddine karar verilmesi ve makul sürede yargılama yapılmaması nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir.
1
Başvuru; tutuklunun başka bir ceza infaz kurumuna resen nakil işlemi sebebiyle aile hayatına saygı hakkının, nakil işlemi sonrasında idari bir tedbir olarak başvurucunun defterinin alıkonulması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 15/6/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası yönünden dosyanın ayrılmasına ve ayrılan dosyanın 2019/604 başvuru numarasına kaydedilmesine karar verilmiştir. Komisyon başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Daha önce Çankırı Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmakta olan başvurucu, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü sonrasında terör örgütü [Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)] üyesi olduğu iddiasıyla Çankırı Sulh Ceza Hâkimliğinin 19/7/2016 tarihli kararı ile tutuklanmıştır. Başvurucu, Çankırı E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulmuştur.A. Başvurucunun Ceza İnfaz Kurumundan Resen Nakline İlişkin Süreç Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün (Genel Müdürlük) 4/10/2016 tarihli yazısıyla FETÖ/PDY üyesi olduğu iddiası ile tutuklanan başvurucunun 24 saat kontrol altında tutulabilmesi için gündüz ve gece vardiyalarında özel personel görevlendirilerek sürekli gözetim altında olacak şekilde barındırılması istenmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında FETÖ soruşturmaları kapsamında tutuklanan kurum personellerinin nakillerinin talep edilmesi, Genel Müdürlüğün 1/11/2016 tarihli yazısı doğrultusunda Çankırı E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan istenmiştir. Bunun üzerine başvurucunun daha önceki görevi, kurumda bulunan personel ile hükümlü ve tutuklular hakkında çeşitli adli soruşturmalarda görevlendirilmesi, güvenliğinin sağlanmasında sorun olma ihtimali dikkate alınarak Genel Müdürlüğün yazıları kapsamında Çankırı E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulunca 3/11/2016 tarihinde başvurucu hakkında karar alınmıştır. Buna göre başvurucunun konumuna uygun başka bir kapalı ceza infaz kurumuna naklinin yapılması Adalet Bakanlığından talep edilmiştir. Başvurucunun Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledilmesi Genel Müdürlüğün 10/11/2016 tarihli yazısıyla uygun görülmüştür. Başvurucu 14/11/2016 tarihinde Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledilmiştir. Başvurucunun nakil işleminden bir ay sonra Genel Müdürlükten içeriği tespit edilemeyen bir talepte bulunduğu anlaşılmaktadır. Genel Müdürlüğün 11/2/2017 tarihli yazısıyla; Çankırı E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının 3/11/2016 tarihli kararından bahsedilerek yapılan işlemlerin yerinde ve mevzuata uygun olduğu, yapılacak bir işlem olmadığı başvurucuya bildirilmiştir. Bunun üzerine başvurucu 3/11/2016 tarihli kararın kendisine tebliğ edilmediğini ve söz konusu kararın etkisinin sürdüğünü belirterek Çankırı İnfaz Hâkimliğine başvurmuştur. Bu kapsamda güvenlik gerekçesiyle nakledilmesinin gerçeği yansıtmadığını, müdafiinin Çankırı'da görev yaptığını, eşinin riskli bir hamilelik geçirdiğini ve yolculuk yapamayacağını belirterek savunma hakkının kısıtlandığını ve aile hayatının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun Çankırı İnfaz Hâkimliği nezdindeki itirazı, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesine atfen reddedilmiştir. Başvurucunun bu karara karşı yaptığı itiraz, Çankırı Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 2/5/2017 tarihinde reddedilmiştir. Bu karar 18/5/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.B. Başvurucuya Ait Olan Defterin Alıkonulmasına İlişkin Süreç Başvurucunun Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna girişi esnasında eşyaları aranmış ve belgeleri incelenmek üzere alıkonulmuştur. Başvurucu, birtakım evrakın yazılı talepleri üzerine kendisine iade edilmesine rağmen daha önce tutulduğu yerde kullandığı defterin kendisine iade edilmediğini belirterek 28/11/2016 tarihinde doğrudan Düzce İnfaz Hâkimliğine başvuru yapmak istemiştir. Bunun üzerine Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığı, başvurucunun defterinin kendisine verilmesine yönelik talebini 6/12/2016 tarihli kararıyla reddetmiştir. Gerekçede, kantinden satın alınan defterlerin FETÖ soruşturmaları kapsamında tutuklu olanlar tarafından daha önceden amacı dışında kullanıldığı ve aynı odada bulunmayanların birbirleriyle haberleştikleri belirtilmiştir. Ayrıca söz konusu yazı içeriklerinde güvenlik zafiyeti oluşturan hususların daha önceden tespit edildiği ifade edilmiştir. Bu kapsamda tahliyesinde kendisine verilmek üzere başvurucunun defterinin Emanet Eşya Birimine teslim edildiğine yer verilerek öğrenci olan tutukluların defterlerinin ise kendilerine verilmesine ilişkin karar alınmıştır. Bu karara karşı, Düzce İnfaz Hâkimliğine başvuru yapılmıştır. Başvurucu dilekçesinde; alıkonulan defteri daha önce tutulduğu ceza infaz kurumunda kullandığını, diğer tutukluları tanımadığını, kimseyle haberleşme girişiminin olmadığını, söz konusu defterin daha önce incelendiğini, suç unsuru içermediğini, mülkiyet ve özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir. İtiraza konu defterin onaylı suretleri 20/12/2016 ve 15/2/2017 tarihlerinde Düzce İnfaz Hâkimliğince istenmiştir. Daha sonra İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığınca verilen kararın hüküm kurmaya elverişli olduğu belirtilerek başvurucunun itirazı 6/3/2017 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucunun anılan karara itirazı, kararın usul ve yasaya uygun olduğu belirtilerek Düzce Ağır Ceza Mahkemesinin 16/5/2017 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Bireysel başvuru yapıldıktan sonra başvurucunun Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutulmaktayken Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 5/12/2017 tarihli kararıyla adli kontrol tedbiriyle tahliye edildiği UYAP üzerinden anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesinin Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna gönderdiği 5/1/2022 tarihli yazıda; başvurucunun ceza infaz kurumunda bulunduğu süre içerisinde talebine rağmen defter temini yapılıp yapılmadığı, defter temin yapılmaması durumunda buna yönelik gerekçenin ne olduğu sorulmuştur. Anayasa Mahkemesine gönderilen 6/1/2022 tarihli cevabi yazıda; bu uygulamanın FETÖ/PDY'nin yeniden bir darbe girişiminde bulunabileceği yönünde söylentilerin çıktığı, kurumun ve ülkenin güvenliğinin söz konusu olduğu olağanüstü hâl döneminde güvenlik amacıyla yapıldığı, olağanüstü hâl dönemi sona erdikten sonra defter toplama uygulamasına son verildiği şeklinde belirtilmiştir. Ayrıca hâlihazırda kurum içerisinde böyle bir uygulamanın bulunmadığı, tüm hükümlü ve tutukluların kantinden defter temin ederek kullanabildiği ifade edilmiştir. A. Ceza İnfaz Kurumuna Resen Nakil İşlemi Yönünden Bkz. Y.Ş., B. No: 2017/37742, 18/6/2020, §§ 25-B. Defterin Alıkonulması İşlemi Yönünden 5275 sayılı Kanun'un "Oda ve eklentilerinde bulundurulabilecek kişisel eşyalar" kenar başlıklı maddesi şöyledir:  “(1) Kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerin oda ve eklentilerinde bulundurabilecekleri veya bulunduramayacakları kişisel eşya, gıda, tıbbî malzeme ve diğer ihtiyaç maddeleri yönetmelikle düzenlenir.” 5275 sayılı Kanun'un "Arama" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Kurumlarda, odalar ve eklentilerinde, hükümlülerin üst ve eşyasında habersiz olarak her zaman arama yapılabilir. Her ay bir kez mutlaka arama yapılır." 5275 sayılı Kanun'un "Yönetim tarafından alınabilecek tedbirler" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:"Kurumun düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddî tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlamak için Kanunda açıkça belirtilmeyen diğer tedbirler de alınır. Tedbirlerin uygulanması, disiplin cezasının verilmesine engel olmaz." Olayların olduğu tarihte yürürlükte olan 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (Tüzük) "İşyurdu yönetim kurulu" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şu şekildedir:"İşyurdu yönetim kurulu; işyurdu müdürünün başkanlığında, işyurdundan sorumlu ikinci müdür, sayman, idare memuru, ambar memuru ve cezaevi katibinden oluşur." Mülga Tüzük'ün "Kuruma alınma ve kayıt işlemleri" kenar başlıklı maddesinin (4) numaralı fıkrasının ilk cümlesi şu şekildedir:"Hükümlüler hakkında üst ve eşyası arandıktan sonra aşağıdaki işlemler yapılır:..." Mülga Tüzük'ün "Nakledilen hükümlülerin eşya ve paraları ile infaz dosyaları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Nakledilecek hükümlüye ait, elbise ve diğer eşyası, bu konuda görevlendirilen kurum personelince, iki nüsha hâlinde düzenlenecek bir makbuz karşılığı geri verilir. Makbuzun bir sureti imza karşılığı hükümlüye verilir, diğer sureti ise defterinde saklanır." Mülga Tüzük'ün"Naklen gelen hükümlülerin tâbi olduğu işlem" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şu şekildedir:"Naklen gelen hükümlü hakkında, kuruma yeni gelen hükümlülere ilişkin işlemler uygulanır." Mülga Tüzük'ün "Tutuklulara uygulanacak hükümler ve yükümlülükleri" kenar başlıklı maddesi şu şekildedir:"Tüzüğün; 1, 4, 6, 9 ilâ 14, 22, 24 ilâ 27, 29 ilâ 31, 40 ilâ 46, 67 ilâ 73, 75 ilâ 96, 99 ilâ 108, 110 ilâ 117, 119 ilâ 132, 143 ilâ 171, 174, 176 ilâ 179, 185, 188, 189 uncu maddelerinde düzenlenmiş hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir." 17/6/2015 tarihli ve 25848 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmelik'in (Eşya Yönetmeliği) maddesinin onuncu fıkrası şöyledir:"Ceza infaz kurumu işyurdu yönetim kurulunca kantinde satışına karar verilen, bu Yönetmelikte sayılmayan ve kurum güvenliğini tehlikeye düşürmeyen eşyaların stok oluşturmayacak şekilde koğuş, oda ve eklentilerde bulundurulmasına izin verilebilir."
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/27975
Başvuru, tutuklunun başka bir ceza infaz kurumuna resen nakil işlemi sebebiyle aile hayatına saygı hakkının, nakil işlemi sonrasında idari bir tedbir olarak başvurucunun defterinin alıkonulması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru; ilave tediye alacağı talebiyle açılan davada içtihada aykırı şekilde aleyhe karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, gerekçeli karar hakkının ve uzun süren yargılama nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 3/4/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 29/5/1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu'nun maddesine göre bu Kanun'un amacına uygun faaliyet ve çalışmalar yapmak ve ihtiyaç sahibi vatandaşlara nakdi ve ayni yardımda bulunmak üzere İzmir ili Buca ilçesinde kurulan bir vakıftır. 6/3/2006 tarihi ile iş akdinin feshedildiği 4/10/2011 tarihi arasında vakıf müdürü olarak çalışan bir kişi tarafından başvurucu Vakıf aleyhine işçi alacaklarıyla birlikte kamu personeli olduğu iddia edilerek 4/7/1956 tarihli ve 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkında Kanun uyarınca her bir yıllık çalışma süresi içinde ödenmesi gereken iki aylık tutarındaki ilave tediye alacağının ödenmesi talebiyle dava açılmıştır. İzmir İş Mahkemesi (Mahkeme) 31/3/2014 tarihinde davayı kısmen kabul etmiş ve başvurucu Vakfın fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti ile bilirkişi incelemesi sonucunda hesaplanan ilave tediye alacağını ödemesine karar vermiştir. Karara karşı başvurucu 3/4/2014 tarihinde temyiz yoluna başvurmuştur. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 7/7/2017 tarihinde mahkeme kararını bozmuştur. Bozma kararında; kanun koyucunun sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına bilinçli olarak kamu tüzel kişiliği vermediğinin, onların Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulmasını, özel hukuk tüzel kişisi olarak özel hukuk hükümlerine göre faaliyet göstermesini istediğinin açık olduğu, bu vakıfların kısmen kamu kaynağı kullanmalarının kamu kurumu olarak nitelendirilmelerine yeterli bir sebep olmadığı belirtilmiştir. Anılan vakıfların mütevelli heyetinin oyçokluğu ile karar alıp uyguladığı, bu heyetin üyelerinin neredeyse yarısının seçilerek gelen sivil üyelerden oluştuğu dikkate alındığında kamu kurumu olarak nitelendirilmelerinin düşünülemeyeceği ifade edilen kararda vakıf çalışanlarının da fon personeli olarak değerlendirilemeyeceği belirtilerek ilave tediye alacağı isteminin reddedilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan bozma kararı üzerine Mahkeme 1/11/2018 tarihinde davayı kısmen kabul etmiş ve başvurucunun fazla süreli çalışma ücreti ile birlikte ilave tediye alacağını ödemesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Tüm dosya kapsamı, Yargıtay bozma ilamı ve 31/07/2018 tarihli bilirkişi raporu birlikte değerlendirildiğinde; her ne kadar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının kamu kurumu olarak değerlendirilemeyeceği ve ilave tediye talep edilemeyeceği gerekçesi ile mahkememiz kararı bozulmuş ise de bozma kararından sonra 25/05/2018 tarihinde yürürlüğe giren 7144 Sayılı Kanunun maddesi ile 3294 Sayılı Kanunun maddesine eklenen fıkra ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının kamu işyeri olduğu yönünde düzenleme yapılması ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30/05/2018 tarih 2016/1226-2018/1141 sayılı kararı ile 'yasa maddesinin gerekçesinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları bakımından kanun koyucunun geçmişe yönelik tespitte bulunarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının başından itibaren kamu işyeri olduklarına vurgu yapıldığı ve İçtihadı Birleştirme Kararının bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmak istendiği' tespit edilerek kamu düzeni ve genel ahlaka ilişkin düzenlemeler halinde kanunların geriye yürümesinin de söz konusu olabileceğinin ve İçtihadı Birleştirme Kararının etkisinin bulunmayacağının belirtilmesi karşısında davacının ilave tediye alacağına hak kazandığı, davalı tanık beyanları esas alındığında haftanın 5 günü 00-00 saatleri arasında 1 saat ara dinlenmesinin mahsubu sonucu haftalık 40 saat çalışma yapması nedeni ile fazla süreli ve fazla çalışmasının olmadığı, dini bayram haftaları öncesi 3 cumartesi günü 00-00 saatleri arasında çalışma yapması nedeni ile 071,87 TL net fazla süreli çalışma alacağı olduğu, haftada 5 gün çalışma yapması nedeni ile hafta tatili alacağı olmadığı kanaatine varılmış, mazeretli ve raporlu olunan günler nedeni ile çalışılamayan günlerinde olabileceği dikkate alınarak takdiren %30 oranında indirim yapılmak suretiyle 714,58 TL fazla süreli çalışma alacağı olduğu kabul edilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Başvurucu söz konusu karara karşı 19/11/2018 tarihinde temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, Yargıtayın 9/6/2017 tarihli İçtihadı Birleştirme Kurulu (İBK) kararına aykırı karar verilemeyeceği, bu karara aykırı olarak verilen Hukuk Genel Kurulu (HGK) kararının yok hükmünde olduğu belirtilmiştir. Bozma kararına uyulduğu takdirde uyma kararına aykırı olarak hüküm kurulamayacağına dikkat çekilen dilekçede, bozma kararından sonraki bir tarihte yürürlüğe giren kanunun geriye yürümeyeceği, vakıfların toplu iş sözleşmesi kapsamına girmesinin ilave tediye alacağı ödemesini gerektirmeyeceği, HGK kararındaki değerlendirmenin kanun metni ile çeliştiği hususlarına yer verilmiş ve vakıfların özel hukuk tüzel kişisi olduğu ifade edilmiştir. Daire 6/2/2019 tarihinde temyiz istemini reddederek Mahkeme kararını onamıştır. Nihai karar başvurucu vekili tarafından 2/4/2019 tarihinde öğrenilmiş olup 3/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Kanun Hükümleri 3294 sayılı Kanun'un;i. maddesi şöyledir: "Bu Kanunun amacına uygun faaliyet ve çalışmalar yapmak ve ihtiyaç sahibi vatandaşlara nakdî ve aynî yardımda bulunmak üzere her il ve ilçede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları kurulur.Mülkî idare amirleri vakfın tabii başkanı olup, illerde belediye başkanı, defterdar, il millî eğitim müdürü, il sağlık müdürü, il tarım müdürü, il sosyal hizmetler ve çocuk esirgeme kurumu müdürü ve il müftüsü; ilçelerde belediye başkanı, mal müdürü, ilçe millî eğitim müdürü, Sağlık Bakanlığının ilçe üst görevlisi, varsa ilçe tarım müdürü ve ilçe müftüsü vakfın mütevelli heyetini oluşturur. Ayrıca her faaliyet dönemi için, il dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının valinin çağrısı üzerine yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla kendi aralarından seçecekleri birer muhtar üye ile ilde kurulan ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerinin kendi aralarından seçecekleri iki temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından il genel meclisinin seçeceği iki kişi; ilçe dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının kaymakamın çağrısı üzerine yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile kendi aralarından seçecekleri birer üye ile ilçede kurulu ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerinin kendi aralarından seçecekleri bir temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından il genel meclisinin seçeceği iki kişi mütevelli heyetinde görev alırlar. İl veya ilçede bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşu olmaması halinde, hayırsever vatandaşlar arasından il genel meclisinin seçeceği üçüncü bir kişi daha mütevelli heyetinde görev yapar.Büyükşehir belediyesi bulunan illerdeki il ve ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarında, ikinci fıkrada hayırsever vatandaşlar arasından seçileceği belirtilen iki üye; il sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları için doğrudan vali tarafından, ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları için ise kaymakamın teklifi üzerine vali tarafından belirlenir. Ayrıca, il veya ilçede bu Kanunda belirlenen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşu bulunmaması hâlinde il sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları için doğrudan vali tarafından, ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları için ise kaymakamın teklifi üzerine vali tarafından üçüncü bir kişi daha belirlenir. İl veya ilçe sınırları içerisinde köy bulunmaması hâlinde, köy muhtarı yerine bir mahalle muhtarı daha mütevelli heyetinde görev yapar. İlde vali, bir vali yardımcısını başkan vekili olarak; büyükşehir belediye başkanı, genel sekreteri veya genel sekreter yardımcısını; il belediye başkanı da bir belediye başkan yardımcısını toplantılarda kendisini temsil etmek üzere görevlendirebilir.Vakıf senetleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından Medeni Kanundaki hükümlere göre tescil ettirilir.Vakıflar, 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 34 üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünce imzalanacak işletme düzeyinde toplu iş sözleşmesi kapsamında işyerleridir."ii. maddesi şöyledir: "Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının gelirleri;a) Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan aktarılacak miktardan,b) (Mülga: 7/12/2004-5272/87 md.)c) (Mülga: 2/3/2014-6529/16 md.)d) İşletme ve iştiraklerden elde edilecek gelirlerden,e) Diğer gelirlerden,Teşekkül eder."iii. maddesi şöyledir: "Bu Kanunla kurulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları;a) Kurumlar Vergisinden, (iktisadi işletmeler hariç),b) Yapılacak bağış ve yardımlar sebebiyle Veraset ve İntikal Vergisinden,c) Sahip oldukları taşınır ve taşınmaz mallar ve yapacakları tüm muameleler dolayısıyla her türlü vergi, resim, harç ve fonlardan,d) Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğünce vakıflardan tahsil edilen teftiş ve denetleme masraflarına katılma paylarından,e) Her türlü döner sermaye ücretlerinden,Muaftır."iv. Ek maddesi şöyledir: "4 üncü maddenin (a), (c), (d), (e), (f), (g) bendlerinde sayılan fon gelirleri ile 8 inci maddede yazılı vakıf gelirleri kamu alacağı mahiyetinde olup, bu Kanunda yazılı süre içinde ödenmeyen gerek 4 üncü maddenin (a), (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki fon gelirlerinin, gerekse 8 inci maddenin (b) bendinde yazılı vakıf gelirlerinin tahsili için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu Kurulu Başkanlığınca veya ilgili vakıflarca 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun Hükümlerine göre işlem yapılır. Ayrıca, sorumlular hakkında bu Kanun ve ilgili diğer kanunlar uyarınca takibata geçilir."B. Yargıtay Kararları Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının hukuki statüsü, başka bir ifadeyle sahip oldukları tüzel kişiliğin kamu tüzel kişiliği mi yoksa özel hukuk tüzel kişiliği niteliğinde mi olduğu hususu Yargıtay kararlarına konu olmuştur. Yargıtay Hukuk Dairesi istikrarlı olarak, anılan vakıfların özel hukuk tüzel kişisi statüsünde olduğu, dolayısıyla kamu personeli sıfatı bulunmayan çalışanlarının ilave tediyeden yararlanamayacağı görüşünü benimsemiştir. 15/5/2018 tarihli ve 7144 sayılı Kanun'un maddesi ile 3294 sayılı Kanun'un maddesine eklenen fıkrayı değerlendiren Yargıtay HGK'nın 30/5/2018 tarihli kararı sonrasında Yargıtay Hukuk Dairesi, yürürlüğe giren kanunların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olamamasının hukukun genel ilkelerinden kazanılmış hakların korunması ilkesinin gereği olduğunu belirterek 7144 sayılı Kanun'un maddesinin yürürlük tarihinden önceki döneme ilişkin davalar bakımından sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının özel hukuk tüzel kişiliğine sahip, ayrı işyeri niteliğinde ve bağımsız işveren olduğunun belirlendiği ve tarafları bağlayıcı Yargıtay İBK'nın bulunduğu gerekçesiyle ilave tediye istemlerinin reddine karar vermiştir (Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/4/2018 tarihli ve E.2018/5389, K.2018/9411 sayılı kararı). Yargıtay Hukuk Dairesi 1/10/2020 tarihi itibarıyla kapatılmış ve görevleri büyük oranda Yargıtay Hukuk Dairesine devredilmiştir. Bu tarihten sonra Yargıtay Hukuk Dairesi verdiği kararlarda, Yargıtayın 9/6/2017 tarihli İBK kararı uyarınca Vakfın özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduğunu ve ayrı işyeri olan bağımsız işveren olduklarını belirtmiş; İBK kararlarının bağlayıcı olduğunu ve Vakfın kamu tüzel kişisi olduğuna yönelik kanuni bir düzenleme, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ya da aksi yönde içtihadı birleştirme kararı bulunmadığını ifade etmiştir. Bu kapsamda;i. Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/1/2022 tarihli ve E.2022/16, K.2022/583 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Taraflar arasındaki uyuşmazlık davacının ‘6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanununun 2 inci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun’ çerçevesinde ilave tediye alacağına hak kazanıp kazanmadığı noktasındadır6772 sayılı Kanun'un maddesinde, ilave tediye alacağı ödemekle yükümlü işverenlerin kimler olduğu açıkça belirlenmiştir. Kanuna göre, devlete ve ona bağlı olmak üzere1-Genel, Katma ve Özel bütçeli daireler,2-Sermayesi değişen kurumlar, 3-Sermayesinin yarısından fazlası devlete ait olan şirket ve kurumlar ve bunlara bağlı kuruluşlar, 4-Belediyeler ve belediyelere bağlı kuruluşlar,5-3460 ve 3659 sayılı kanun kapsamına giren, sermayesinin tamamı devlete ait olan veya bu sermeye ile kurulan iktisadi devlet kuruluşları, 6-Yukarıda belirtilenlerden olmayan diğer kurum, banka ve ortaklıklar bu Kanun kapsamındadır. Diğer taraftan ‘kamu kurumu’ kavramı genel olarak; genel, katma ve özel bütçeli idareler ile il özel idaresi ve belediyeyi veya bu kurumlarca sermayesinin yarısından fazlası karşılanan kurumlara ait olan ve bir kamu hizmeti sunan kurumları ifade etmektedir. Davalı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının, 6772 sayılı Kanun kapsamında bir kamu tüzel kişisi olup olmadığını belirleyebilmek için öncelikle, Vakfın tabi olduğu Kanun hükümlerine göre yapısını, kuruluşunu ve işleyişini değerlendirmek gerekmektedir. 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanununun (16/6/1989 tarihli ve 3582 sayılı Kanunun 1 maddesi ile değişik) maddesinde, bu Kanunun amacı ‘fakru zaruret içinde ve muhtaç durumda bulunan vatandaşlar ile gerektiğinde her ne suretle olursa olsun Türkiye'ye kabul edilmiş veya gelmiş olan kişilere yardım etmek, sosyal adaleti pekiştirici tedbirler alarak gelir dağılımının adilane bir şekilde tevzi edilmesini sağlamak, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmek’ olarak açıklanmıştır. Kanun'un (5263 sayılı Kanun'un maddesi ile değişik) maddesinin fıkrasında ise, Kanunun amacına uygun faaliyet ve çalışmalar yapmak ve ihtiyaç sahibi vatandaşlara nakdî ve aynî yardımda bulunmak üzere her il ve ilçede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları kurulması öngörülmüştür (m.7/1). Aynı maddenin 3 üncü fıkrasında, vakıf senetlerinin mahallin en büyük mülki amiri tarafından Medeni Kanunu hükümlerine göre tescil ettirileceği ifade edilmiştir. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının gelirleri, 'Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan aktarılacak miktardan, işletme ve iştiraklerden elde edilecek gelirlerden ve diğer gelirlerden' oluşur (m. 8).Vakıfların oluşumuna bakılacak olursa; Kanunun maddesinde; İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları Mütevelli Heyetinde 1 adet belediye başkanı, 1 adet köy muhtarı, 1 adet mahalle muhtarı, 1 adet sivil toplum kuruluşu yöneticisi, 2 adet hayırsever vatandaşın görev alacağı belirtilmektedir. Anayasanın maddesinin fıkrasında 'Kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur' hükmü mevcuttur. Vakıflara ilişkin özel düzenleme niteliğindeki 5737 sayılı Vakıflar Kanununda da vakıfların özel hukuk tüzel kişiliğine sahip oldukları ifade edilmiştir (m. 4). Bu düzenlemeler dikkate alındığında, öncelikle genel kuralın 'vakıfların özel hukuk tüzel kişisi' olarak faaliyet göstermesi olduğu açıktır. Vakıfların, kamu tüzel kişisi olarak kabul edilebilmesi ‘istisnai’ bir hâl olup, bu istisnai durumun genel kuralının aksine, tereddüde yer vermeyecek açıklıkta düzenlenmesi şarttır. Keza, 'kendiliğinden istisna olmaz, istisna konulmalıdır'(K. Gözler, ‘Yorum İlkeleri’, Anayasa Hukukunda Yorum ve Norm Somutlaşması, Tebliğ, 29-30 Eylül 2012, Ankara, Türkiye Barolar Birliği, 43). Bir diğer ifade ile istisnanın ayrıca ve açıkça olduğu ispat edilemediği takdirde ya da istisnanın olup olmadığı tereddütlü ise, istisnanın olmadığı kabul edilmelidir (Gözler, 43). 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanununda ise, bu Kanun gereğince oluşturulan vakıfların 'kamu tüzel kişisi' olduklarına dair açık bir hüküm bulunmamaktadır. Şu halde kanun koyucunun sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına bilinçli olarak 'kamu tüzel kişiliği' vermediği, vakıfların Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulmasını ve yine özel hukuk tüzel kişisi olarak özel hukuk hükümlerine göre faaliyet göstermesini istediği açıktır. Aksi düşünülse dahi, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kısmen kamu kaynağı kullanmaları, kamu kurumu olarak nitelendirilmeleri için yeterli bir sebep değildir. Zira; 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma Dayanışma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu'nun maddesinde; Vakfın gelirlerinin, 'Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan aktarılacak miktardan, işletme ve iştiraklerden elde edilecek gelirlerden ve diğer gelirlerden' oluşacağı hüküm altına alınmıştır. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının gelirlerinin, sadece fondan aktarılan pay olmadığı, vakfın gelirleri arasında halk tarafından yapılan ve iktisadi değeri olan bağışların da bulunduğu görülmektedir. Aynı şekilde, mütevelli heyet tarafından oyçokluğu ile karar alan ve uygulayan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının 12 üyesinden 6'sının seçilerek gelen kişiler olması aksi sonuca varılmasını engelleyen bir diğer sebeptir.Netice olarak, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları, bir tüzel kişi olmanın ötesinde bir özel hukuk tüzel kişisidir. Anayasa ile vakıflara ilişkin kanun hükümleri karşısında bu sonuca ulaşmak kaçınılmaz olduğu gibi; sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarını düzenleyen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu hükümleri de, özellikle vakfın gelirleri, yapısı, karar alma mekanizması bakımından farklı bir sonuç öngörmemektedir. Somut olayda, gerek ilk derece mahkemesi gerekse bölge adliye mahkemesince, 3294 sayılı Kanunun amacının getirilmesi noktasında parasal kaynaklarının sağlanması için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının Başkanlığında Başbakanlık Müsteşarı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarı, İçişleri, Maliye ve Sağlık Bakanlıklarının Müsteşarları ile Sosyal Yardımlar Genel Müdürü ve Vakıflar Genel Müdüründen oluşan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonunun kurulduğu; Fonun 'Fonda toplanan kaynakların, Vakıflar ve Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünce yürütülecek sosyal yardım proje ve programları ile yatırım programları çerçevesinde dağıtım önceliklerini belirlemek ve dağıtımına karar vermek, vakıflarda çalıştırılacak personelin nitelikleri ile özlük hakları ve diğer hususlarla ilgili belirlenecek kriterleri görüşmek ve karara bağlamak ile Vakıflardan ve diğer kurum ve kuruluşlardan gelen sosyal yardım amaçlı talep ve teklifleri değerlendirmek, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğüne önerilerde bulunmak olduğu' gibi görevlerinin bulunduğu, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünün 3294 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulan vakıfların harcamalarını, iş ve işlemlerini araştırıp, inceleme, izleme ve denetleme, görülen aksaklıklarla ilgili gerekli tedbirleri alma, vakıfların çalışma usûl ve esasları ile sosyal yardım programlarının ölçütlerini belirleme işlevini yerine getirdiği, Genel Müdürlük idari yapılanmasındaki Vakıf Hizmetleri Daire Başkanlığının da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünün ise Teşkilat ve Görevlerine İlişkin Yönerge çerçevesinde Vakıfların norm kadro usul ve esaslarını belirlemek ve Fon Kurulu’nun onayına sunmak, Fon Kurulu ilke ve kararları doğrultusunda Vakıf personelinin işe giriş ve işten çıkış işlemlerini yürütmek vb gibi işlemleri gerçekleştirdiği, böylece 3294 sayılı Kanun kapsamında yürütülen sosyal yardım hizmetlerinin asıl olarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yerine getirildiği, Sosyal Yardımlaşma Vakıfları ayrı tüzel kişiliklere sahip olsalar da Fon ile beraber Bakanlığın bu görevini yerine getirmek amacıyla oluşturulan idari organizasyon içinde yer aldıkları, tüm ülke çapında Bakanlık tarafından yürütülmesi gerekli sosyal yardım kamu hizmetinin, taşrada sosyal yardımlaşma vakıfları aracılığıyla yürütüldüğü, vakıfların finansının Bakanlık tarafından gerçekleştirilip, işe alınacakların nitelikleri, görevleri, işe alma, çıkarma, tayin, ücretin belirlenmesi gibi özlük işleri ile çalışma koşullarının belirlenmesinde Bakanlığın söz sahibi olduğu işveren yetkilerinin Bakanlıkta olduğu, diğer taraftan 25/05/2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 7144 sayılı Kanun'un maddesi ile maddenin gerekçesi de dikkate alındığında vakıfların bir kamu işyeri olduğunun açık olduğu ve vakıf işçilerinin ilave tediye hakkı bulunduğu sonucuna varılmıştır. Yukarıda açıklanan ilke ve esaslar doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde, öncelikle mahkemece sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının temelde 'vakıf' olduklarının gözden kaçırıldığı anlaşılmaktadır. Vakıflar, kural olarak özel hukuk tüzel kişisidir. Bu kuralın istisnası ise, ancak o kuralı koyan makam tarafından konulabilir. Çünkü, istisna, genel kuralın alanını uygulama alanını daraltır. Bu sebeple yargı organının, bir kurala istisna getirmesi mümkün değildir(Gözler, 45). Bir kuralın istisnasının ancak o kuralı koyan makam tarafından oluşturulabilmesinin sonucu ise, yargı organı tarafından varsayımlardan ya da genel kabuller üzerinden istisna oluşturulamamasıdır. Diğer taraftan 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunda 'Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları'(m.7) ile 'Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu' (m.3) ayrı ayrı hükümlerde düzenlenmiş olup, mahkemece bu ikisinin birbiri ile karşılaştırılması yahut birbiri ile aynı kabul edilmesi de yerinde değildir. Şayet kanun koyucu aksini öngörseydi, vakıflar ile Fon’un farklı şekilde düzenlenmesine gerek duyulmazdı. Üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, açık bir kanun hükmü olmaksızın, 'tüm ülke çapında Bakanlık tarafından yürütülmesi gerekli sosyal yardım kamu hizmetinin, taşrada sosyal yardımlaşma vakıfları aracılığıyla yürütüldüğü, vakıfların finansının Bakanlık tarafından gerçekleştirilip, işe alınacakların özlük işleri ile çalışma koşullarının belirlenmesinde Bakanlığın söz sahibi olduğu' varsayımı ile vakıflara kamu tüzel kişiliği verilip verilemeyeceğidir. Zira, Anayasanın maddesi ile Vakıflar Kanununun maddesi son derece açık olup, aslolan bir vakfın kamu tüzel kişi olması değil, özel hukuk tüzel kişisi olmasıdır. Bir kural hangi norm ile konulmuş ise, o kuralın istisnası da ancak o kural ile konulabilir. Yorum yoluyla istisna üretilemez (Gözler, 45, 54). Somut olayda, vakıfların özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduklarına dair kanun hükmünün aksini öngören bir kanun hükmü bulunmadığı halde, mahkeme tarafından yorum yolu ile 'istisna' oluşturulması hukuka aykırıdır. Bu noktada, 25/05/2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 7144 sayılı Kanun'un maddesi ile 3294 sayılı Kanunun maddesinin son fıkrasına eklenen hükümden de söz etmek gerekmektedir. İlgili hükümde 'Vakıflar, 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünce imzalanacak işletme düzeyinde toplu iş sözleşmesi kapsamında işyerleridir.' düzenlemesine yer verilmiştir. Düzenlemeden de açıkça görüleceği gibi, yapılan değişiklik ile vakıfların kamu tüzel kişisi olduğu değil,‘Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünce imzalanacak işletme düzeyinde toplu iş sözleşmesi kapsamında işyeri olduğu' esası benimsenmiştir. İlgili maddenin gerekçesinde, 'Madde ile 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun maddesinin ikinci fıkrasında bahsi geçen kamu kurum ve kuruluşlarının aynı işkolundaki birden çok işyerlerinde toplu iş sözleşmesinin ancak işletme düzeyinde yapılması gerektiği hükmü uyarınca, Vakıfların, mevzuattaki ilgili diğer düzenlemeler aynı kalmak ve sadece toplu iş sözleşmesi kapsamıyla ilgili olmak üzere, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğünce veya yetkili kıldığı işveren sendikasınca imzalanan işletme toplu iş sözleşmesi kapsamındaki kamu işyerleri olduğu düzenlenmiştir.' denilmiş ise de, gerekçede vakıfların genel bir kural olarak kamu tüzel kişisi olduğu değil, 'mevzuattaki ilgili diğer düzenlemeler aynı kalmak ve sadece toplu iş sözleşmesi kapsamıyla ilgili olmak üzere' kamu işyeri olduğu belirtilmiştir. Kaldı ki, gerekçede geçen bu ifade kanun metnine bilinçli olarak alınmamıştır. Söz konusu düzenlemenin amacı, tüm sosyal ve yardımlaşmayı dayanışma vakıflarına kamu tüzel kişiliği atfetmek değil, Bakanlığın taraf olduğu toplu iş sözleşmelerinin yapılmasını kolaylaştırmaktadır. Zira, mülga 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun ‘Toplu iş sözleşmesinin kapsamı ve düzeyi’ başlığını taşıyan maddesinde '... Ancak, kamu kurum ve kuruluşlarına ait müessese ve işyerleri ayrı tüzel kişiliğe sahip olsalar dahi, bu kurum ve kuruluşlar için tek bir işletme toplu iş sözleşmesi yapılır.' hükmü bulunmakta iken (m. 3/1-2), 6356 sayılı Sendika ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda bu hükme yer verilmemiş, onun yerine 'Bir gerçek ve tüzel kişiye veya bir kamu kurum ve kuruluşuna ait aynı işkolunda birden çok işyerinin bulunduğu işyerlerinde, toplu iş sözleşmesi ancak işletme düzeyinde yapılabilir.' düzenlemesine yer verilmiştir (6356 sy K. m.34). Toplu iş sözleşmesinin düzeyine ilişkin tarihsel gelişmeler ve kanun değişiklikleri dikkate alındığında, 3294 sayılı Kanuna eklenen hükmün vakıfların özel hukuk tüzel kişisi olduğu gerçeğini değiştirmediği, yapılan değişikliğin sadece toplu iş sözleşmesinin düzeyi ve bağıtlanması süreci ile ilgili olduğu kabul edilmelidir. Mahkemece, 7144 sayılı Kanun gerekçesine atıf yapılarak vakıfların 'kamu işyeri' olduğunun açıklığa kavuştuğu belirtilmiş ise de, gerekçede açıkça vakıfların 'mevzuattaki ilgili diğer düzenlemeler aynı kalmak ve sadece toplu iş sözleşmesi kapsamıyla ilgili olmak üzere kamu işyeri' olduğu ifade edilmiştir. Gerekçede çizilen bu sınırlar gözden kaçırılarak, kanunda ‘tüm sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kamu tüzel kişisi olarak kabul edildiği’ şeklinde, amacı aşan bir yorumla sonuca gidilmesi yerinde değildir. Yukarıda da ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, aslolan vakıfların özel hukuk tüzel kişi olmalarıdır. Aksinin kabulü için, 'sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kamu tüzel kişisi olduğunu' açıkça düzenleyen bir kanun hükmü olmalıdır. Bu itibarla, 7144 sayılı Kanun ile 3294 sayılı Kanunun maddesinde yapılan değişikliğin sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının hukuki niteliğini değiştiren yeni ve farklı bir düzenleme olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Belirtmek gerekir ki; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 09/06/2017 tarih, 2016/3-2017/4 E. K sayılı kararı ile '3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile kurulan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduğu, ayrı işyeri olan bağımsız işveren oldukları' belirlenmiştir. İçtihadı birleştirme kararları, Yargıtay Kanunu'nun maddesine göre bağlayıcıdır. Somut olayda, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının 'kamu tüzel kişisi' olduğuna yönelik kanuni bir düzenleme, anayasa mahkemesi iptali kararı yahut aksi yönde içtihadı birleştirme kararı bulunmadığına göre, 09/06/2017 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının halen bağlayıcı olduğu kabul edilmelidir. ..."ii. Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/11/2022 tarihli ve E.2022/15611, K.2022/15311 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir (aynı yöndeki kararlar için bkz. Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/11/2022 tarihli ve E.2022/15612, K.2022/15310 sayılı kararı; Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/11/2022 tarihli ve E.2022/15614, K.2022/15319 sayılı kararı):"Yukarıda açıklanan ilke ve esaslar ile Dairemizin içtihatları doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan ayrı birer özel hukuk tüzel kişisi olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının 6772 sayılı Kanun bakımından kamu tüzel kişisi olarak kabulü mümkün değildir.Diğer taraftan Mahkemece, Fon Kurulunun 2012 tarih ve 2012/l sayılı Kararı ile vakıf çalışanlarına 2012 yılından itibaren ilave tediye niteliğinde iki maaş tutarında ikramiye ödenmesine karar verildiği, ikramiyelerin ilave tediye niteliğinde olduğu buna göre personele ayrıca ilave tediye ödemesi yapılmayacağının düzenlendiği gerekçesiyle davacıya ikramiye ödemesi yapılan dönemler dışlanarak hesaplanan ilave tediye alacağı hüküm altına alınmıştır. Fon Kurulunun 2012/1 sayılı Kararı ile Fon Kurulunun 2014 tarihli ve 2014/7 sayılı kararı ile çıkarılan Esaslar'ın 11 inci maddesi gereğince şartları taşıyan vakıf çalışanlarına ikramiye ödemesi yapılması gerektiği uyuşmazlık konusu değildir. Gerçekten de 633 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'ye dayanılarak yürürlüğe konulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları Personelinin Norm Kadro Standartları, İş Tanımları, Nitelikleri, Özlük Hakları ve Çalışma Şartlarına İlişkin Esaslar'ın 'İkramiye ödemesi' başlıklı 11 inci maddesinde, personele her yılın Ocak ve Temmuz aylarında birer sözleşme ücreti tutarında ikramiye ödeneceği, ödenen bu ikramiyelerin ilave tediye niteliğinde olduğu ve personele ayrıca ilave tediye ödemesi yapılamayacağı kuralına yer verilmiştir. Somut olayda ise dava dilekçesinde, Fon Kurulu kararında ilave tediye olarak nitelendirilen ikramiye alacağına ilişkin açıkça bir iddia ileri sürülmemiştir. Davacı tarafça Fon Kurulu kararına istinaden herhangi bir iddia ileri sürülmeden ve ikramiye adı altında talepte bulunulmadan Mahkemece resen inceleme yapılması mümkün değildir. Aksine dosya kapsamından davacının açıkça 6772 sayılı Kanun'dan kaynaklanan ilave tediye alacağını talep ettiği anlaşılmakta olup bu hâlde davacı, davalı Vakfın 6772 sayılı Kanun kapsamında olmaması sebebiyle bu Kanun'dan doğan ilave tediye alacağına hak kazanamaz. Bu durumda, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kabulüne dair hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir." Anayasa Mahkemesi Kararları Anayasa Mahkemesinin (Aydın İmar Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, [GK], B. No: 2018/10972, 28/7/2022) kararına konu olayda belediyeye ait olan şirketin üzerine kayıtlı taşınmazın valilik tarafından başka bir belediyeye devredilmesi nedeniyle bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucu olan şirket gerçek bir kişi tarafından kurulmasına rağmen sonradan büyükşehir belediyesince devralınmış olup şirketin sermayesinin tamamı büyükşehir belediyesine aittir. Anayasa Mahkemesi kamu gücünün kullanımına katılmasa bile bir tüzel kişilik kamu otoritelerine bağımlı olarak faaliyetlerini yürütüyorsa bu takdirde söz konusu tüzel kişiliğin kamuyla bağlantılı olduğu sonucuna ulaşılabilineceğini ifade etmiştir (Aydın İmar Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, §§ 39,40). Anılan karara konu olayda ihtilaf konusu taşınmazların belediye meclisi tarafından başvurucuya devredildiği ve bir dönem de olsa tapuda başvurucu adına kaydedildiği ancak bu durumun taşınmazın kamu mülkiyeti altında bulunduğu gerçeğini değiştirmediği zira başvurucu şirketin sermayesinin tamamının belediyeye ait olup özel hukuk hükümlerine tabi olmasının bu taşınmazın statüsünü etkilemediği ifade edilmiştir (Aydın İmar Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, § 42). Özünde kamuya ait taşınmazların hangi kamu otoritesine bırakılmasının daha uygun olacağı meselesinin tartışılacağı uyuşmazlıktan menfaati etkilenenin büyükşehir belediyesi olduğu ve başvurucunun menfaati ile büyükşehir belediyesinin menfaatinin somut olayda özdeşleştiği gözetildiğinde kamu gücünün bireysel başvuruya taraf olamayacağı ilkesi gereğince başvurucunun bireysel başvuru ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varılan kararda başvuru kişi yönünden yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur (Aydın İmar Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, § 44). Anayasa Mahkemesinin (Kemal Kılıç, [GK], B. No: 2019/16400, 28/7/2022) kararına konu olayda ise başvurucu, Mehmetçik Vakfı tarafından bakım yardımının kesilmesinden şikâyet etmiştir. Adı geçen Vakfın statüsünün ve Vakıf ile başvurucu arasındaki ilişkinin niteliğinin başvurunun değerlendirilmesi açısından önemli olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi öncelikle bu hususu irdelemiştir (Kemal Kılıç, § 38). Bu kapsamda kararda; Mehmetçik Vakfının özel bir kanunla kurulmuş veya resmî olarak idare teşkilatı içinde tanımlanmış bir tüzel kişilik olmayıp Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetimi altında faaliyet yürüten bir Vakıf olduğu, Vakfın mallarına, alacaklarına ve personeline diğer vakıflardan farklı statü tanınmadığı, mallarına haczedilemezlik ayrıcalığı sağlanmadığı, Vakfın resen icra yetkisi ve işlemlerinin hukuka uygunluk karinesinden yararlanması gibi ayrıcalıklarla donatılmadığı, zorunlu üyelik ve zorunlu aidat sisteminin de bulunmadığı, Vakfın kamu gücü ayrıcalıklarıyla donatılmamış olması karşısında yöneticilerinin kamu görevlisi olmasının Vakfın niteliğini etkileyecek bir ağırlığa ulaşmadığı, Vakfın kararlarının ve bunların icrasının Türk Silahlı Kuvvetlerinin resmî organlarının onayına tabi olmadığı, Vakfın yöneticilerinin üst düzey askerî görevlilerden oluşmasının kanuni bir düzenlemeye değil vakıf senedine dayandığı, Vakfın özel bir kanunla kurulmadığı gibi gördüğü hizmetlerin herhangi bir kanun tarafından ona yüklenmiş görevler mahiyetinde de olmadığı, Vakfın mali kaynaklarının kural olarak bağışlardan, kendi mal ve işletmelerinin gelirlerinden oluştuğu, kamudan kaynak aktarılmasının söz konusu olmadığı tespit ve değerlendirmelerine yer verilmiştir (Kemal Kılıç, §§ 45-50). Söz konusu tespitlerden hareketle kararda, kurucu ve yöneticilerinin üst düzey askerî görevlilerden oluşmasına ve kamu yararı taşıyan faaliyetlerde bulunmasına karşın kamu gücüyle donatılmadığı, faaliyetlerinin kanunla kamu hizmeti olarak tanımlanmadığı, gelir kaynaklarının büyük ölçüde bağışlardan oluştuğu, kamu gelirlerinden doğrudan Vakfa pay aktarılmadığı dikkate alındığında Mehmetçik Vakfının kamu gücünün bir parçası olmadığı sonucuna varılmıştır (Kemal Kılıç, § 51).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/15717
Başvuru, ilave tediye alacağı talebiyle açılan davada içtihada aykırı şekilde aleyhe karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, gerekçeli karar hakkının ve uzun süren yargılama nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza infaz kurumunda tek kişilik odada tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kötü muamele yasağına ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle 20/7/2016 tarihinde tutuklanmış ve Sincan 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konulmuştur. Başvurucu, diğer bazı mahpusların da kaldığı odada (koğuş) tutulmakta iken9/9/2016 tarihinde tek kişilik odaya alınmış olup inceleme tarihi itibarıyla burada tutulmaktadır. Başvurucu, tek kişilik odaya alınmasının hukuka aykırı ve gerekçesiz olduğunu belirterek Ankara Batı İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hakimliği) uygulamayı şikâyet etmiştir. İnfaz Hâkimliği 28/9/2016 tarihli kararı ile başvurucunun talebini reddetmiştir. İnfaz Hâkimliği gerekçesinde, tutuklu hakkındaki uygulamanın ceza infaz kurumu kurallarına ve mevzuata uygun olduğu açıklanmıştır. Başvurucunun anılan karara karşı yaptığı itiraz 18/10/2016 tarihinde Ankara Batı Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 4/11/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/79321
Başvuru, ceza infaz kurumunda tek kişilik odada tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, güvenlik güçlerince gözaltına alındığı iddia edilen bir kişiden bir daha haber alınamaması ve bu olay hakkında başlatılan ceza soruşturmasının etkisiz yürütülmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. OLAYLAR VE OLGULAR Başvuru formu ve eklerine,eksiklik bildirim yazısına karşı verilen cevap dilekçesinin ekindeki belgelere ve başvuruya konu soruşturmayı yürüten Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından (Cumhuriyet Başsavcılığı) temin edilen soruşturma evrakına göre ilgili olaylar özetle şöyledir: İstanbul'da faaliyet gösteren bir dernek; bir grup insanın güvenlik güçlerince öldürüldüğüne veya zorla kaybedildiğine ilişkin iddiaları içeren, birçok mağdur ve maktul yakınınca imzalanan dilekçeleri üst bir dilekçeye ekleyerek 23/5/2003 tarihinde Bakanlığa göndermiştir. Üst dilekçe ekinde yer alan ve başvurucu Mehmet Demir tarafından 9/9/1999 tarihinde biri Türkiye'de faaliyet gösteren bir derneğin Adana şubesine, diğeri de uluslararası bir kuruluşa gönderilmek üzere yazılan iki dilekçe ile başvurucu Mehmet Demir'in oğlu tarafından doldurulan Faili Meçhul Cinayet ve Kayıp Tespit Formu'nda şu iddialar yer almıştır:i. Başvurucu Mehmet Demir'in oğlu, diğer başvurucu Alya Demir'in ise eşi olan B., Muş'un Merkez ilçesi Kızılağaç beldesine bağlı Eğirmenç mezrasında yaşayan A. isimli bir kişinin evinde misafir iken Alya Demir ve müşterek bir çocukları ile birlikte 13/10/1993 tarihinde güvenlik güçlerince gözaltına alınmıştır.ii. Alya Demir ile çocuğun ifadeleri alınıp ertesi gün serbest bırakılmışlardır. iii. B., bir helikoptere bindirilerek bilinmeyen bir yere götürülmüş ve gözaltına alınmasından sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştır. iv. B.nin akıbetiyle ilgili olarak çeşitli devlet kurumlarına sözlü ve yazılı yapılan başvurular sonuçsuz kalmıştır. Bakanlık söz konusu dilekçeleri İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına iletmiştir. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı ise B.nin kaybolması ile ilgili soruşturma dosyasını 3/12/2003 tarihli yetkisizlik kararıyla Muş Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı 21/1/2004 tarihinde istinabe yoluyla başvurucuların ifadelerini almıştır.i. Başvurucu Alya Demir ifadesinde; bal almak amacıyla eşi B. ve bir çocuğu ile birlikte Muş'a bağlı Badinek köyüne, S. isimli bir kişinin yanına gittiklerini, burada S.nin kayınbabasının evinde kaldıklarını, Badinek köyünde bulunurlarken askerlerin köyde operasyon yaptıklarını, Adana'da tanışmalarına rağmen S.nin B.yi tanımadığını söylemesi üzerine eşi ve çocuğu ile birlikte bir helikopterin yanına kadar götürüldüklerini ve daha sonra B.nin askerlerce helikoptere bindirilerek bilmediği bir yere götürüldüğünü söylemiştir. Başvurucu Alya Demir 4/3/2004 tarihli ifadesinde de olayın geçtiği yerin Muş'a bağlı Badinek köyü olduğunu ifade etmiştir.ii. İfadesinde başvurucu Alya Demir ile benzer yönde beyanda bulunan Başvurucu Mehmet Demir 1/3/2004 tarihinde alınan ifadesinde, olayın geçtiği yerin Muş'a bağlı Badinek köyü olduğunu söylemiştir. Kolluk görevlilerince yapılan araştırmada Badinek'in Diyarbakır'ın Kulp ilçesi Alacak köyünün mezrası olduğu, 13/10/1993 tarihinde Eğirmenç köyünde herhangi bir operasyon yapılmadığı, Eğirmenç köyünde A.A. isimli bir kişinin bulunduğu ancak ifadesine göre A.A.nın B.yi tanımadığı, A.A.nın damadı olan kişinin S.T. olduğu ve bu kişinin Adana'da ikamet ettiği tespit edilmiştir. Kolluk görevlileri 21/2/2004 tarihinde A.A.nın ve A.A.nın oğlu F.A. ile kardeşi İ.A.nın ifadelerini alıp geçici köy korucuları İ.G., K. ve Ab.A.nın beyanlarını tespit etmiştir. A.A. ve yakınları ifadelerinde, B.yi tanımadıklarını ve Eğirmenç köyünde 13/10/1993 tarihinde herhangi bir operasyon yapılmadığını söylemişlerdir. İfadeleri alınan geçici köy korucuları da anılan tarihte Eğirmenç köyünde herhangi bir operasyon olmadığını beyan etmiştir. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı, olayın Diyarbakır'ın Kulp ilçesi sınırlarında meydana geldiği gerekçesiyle 23/3/2004 tarihinde yetkisizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 18/10/2004 tarihinde, istinabe yoluyla S.T.nin tanık sıfatıyla ifadesini almıştır. İfadesinde S.T., B. ile birlikte 1993 yılının sonbaharında Badinek'e gittiklerini, kayınbabasının evinde bir gece kaldıklarını, ertesi gün jandarma ve özel askerî birliğin mezrada bir operasyon yaptığını, bu operasyon kapsamında askerlerin kendisini, kayınbabasını ve B.yi gözaltına alıp dağın yüksekçe bir yerinde bulunan karargâha götürdüklerini, bir saat kadar sonra kendisinin ve kayınbabasının serbest bırakıldığını ancak B.nin alıkonulduğunu, gözaltına alınmasından sonra B.yi bir daha görmediğini beyan edip onu gözaltına alanlar arasında binbaşı rütbesinde bir subayın da bulunduğunu söylemiştir. İstinabe suretiyle 1/1/2005 tarihinde tanık sıfatıyla ifadesi alınan A.A., köylerine misafir olarak gelen B.nin askerlerce gözaltına alındığını söylemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı; Van Jandarma Asayiş Komutanlığının suç tarihini de kapsayacak şekilde Kulp'ta bir operasyon yaptığı, Bolu 2'nci Komando Tugay Komutanlığına bağlı iki bölükten oluşan askerî bir bölüğün Alaca köyü ve çevresinde bir operasyon icra ettiği, ayrıca suç tarihine yakın zamanlarda bazı askerî birliklerce Kulp ilçesinde operasyon yapıldığı, açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen askerlerce B.nin gözaltına alındığı gerekçesiyle 8/2/2005 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını görevli gördüğü Diyarbakır Kolordu Komutanlığı Askerî Savcılığına (Askerî Savcılık) göndermiştir. Görevsizlik kararının gerekçesinde yazılı hususların Alaca köyünde bulunan on bir kişinin kayıp olduğu iddiasıyla yürütülen başka bir soruşturma kapsamında yapılan yazışmalar sonucunda elde edildiği anlaşılmıştır. Askerî Savcılık, Alaca köyünde bulunan on bir kişinin kayıp olduğu iddiasıyla yürütülen soruşturma konusunda Cumhuriyet Başsavcılığından bilgi almıştır. Askerî Savcılığın talebi üzerine 1993 yılının Ekim ayında Badinek'te yaşayan kişilerin isim ve adreslerini araştıran kolluk görevlileri, düzenledikleri 24/4/2005 tarihli tutanakta terör olayları nedeniyle Badinek'in 1993 yılında boşaltıldığını ve bu nedenle araştırma yapılamadığını belirtmiştir. Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı 13/10/1993 tarihinde, Kulp İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde askerlik hizmetini yapan kişilerin tespit edilemediğini 6/2/2007 tarihli yazısıyla Askerî Savcılığa bildirmiştir. 26/11/2007 tarihli yazıyla 1993 yılında İlçe Jandarma Komutanlıklarında sivil memur ve işçi kadrosu bulunmadığını, Kulp ve Lice İlçe Jandarma Komutanlıklarında askerlik yapan erbaş ve erlerin tespit edilemediğini belirten Jandarma Genel Komutanlığı, 1993 yılında anılan komutanlıklarda görev yapmış rütbeli personelin isim ve adres bilgilerini talebi üzerine Askerî Savcılığa göndermiştir. Askerî Savcılık 6/11/2008 tarihinde, Bolu 2'nci Komando Tugayı Komutanlığından Alaca köyü ve civarında operasyon icra eden bölükte görevli tüm rütbeli personelin açık kimlik bilgilerini istemiştir. Söz konusu yazıya verilen 4/12/2008 tarihli yazılı cevapta, arşivin bulunduğu binanın 12/11/1999 tarihinde meydana gelen depremde hasar gördüğü, kalorifer borularının patlaması sonucu arşivin sular altında kaldığı ve arşiv belgelerine ulaşılamadığı belirtilmiştir. Askerî Savcılık 2005-2009 yılları arasında, 13/10/1993 tarihinde Kulp İlçe Jandarma Komutanlığında veya Kulp Jandarma Komando Bölüğünde görev alan askerlerden on altısının ve Y. isimli bir askerin istinabe suretiyle ifadelerini almıştır. Y. 13/10/1993 tarihinde Kulp ilçesinde görev yapmadığını beyan etmiş, ifadeleri alınan diğer kişiler ise operasyon ve B.nin gözaltına alınması hakkında bilgi sahibi olmadıklarını ifade etmişlerdir. Askerî Savcılık 28/11/2011 tarihinde Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarlığına bir müzekkere yazarak B.nin terör örgütü mensuplarınca kaçırılıp kaçırılmadığı, bu kişinin ölü olup olmadığı hususlarında bilgi istemiştir.Bahse konu yazıya verilen 6/2/2012 tarihli cevaptan, istenen hususlarda MİT'in elinde herhangi bir bilgi bulunmadığı öğrenilmiştir. Askerî Savcılık, terörle mücadele kapsamında kalsa bile soruşturmaya konu eylemlerin askerî bir görev olarak kabul edilemeyeceği ve soruşturma görevinin kendisine ait olmadığı gerekçesiyle 26/11/2013 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK madde ile görevli) göndermiştir. Başvurucu Alya Demir'in vekili 21/2/2014 tarihli bir dilekçeyle soruşturma evrakının fotokopisini istemiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK madde ile görevli) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun maddesi uyarınca kurulan mahkemelerle Cumhuriyet başsavcılıklarının 21/2/2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun'la görevlerine son verildiği gerekçesiyle 19/3/2014 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve soruşturma evrakını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da 8/9/2014 tarihli yetkisizlik kararıyla soruşturma evrakını Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmaya konu fiilin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturduğu kanaatine varıp B.nin öldüğüne veya öldürüldüğüne dair delil veya emareye rastlanmadığı, suç tarihinde yürürlükte olan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda öngörülen en uzun dava zamanaşımı süresinin-bu süre 20 yıldır-dolduğu gerekçesiyle 3/11/2014 tarihinde, kimlik bilgileri tespit edilemeyen şüpheli/şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Başvurucular vekilinin bu karara yaptığı itiraz, Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliğinin (Hâkimlik) 5/3/2015 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Nihai karar başvurucular vekiline 5/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvuru, süresi içinde 24/4/2015 tarihinde yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "İnsan haklarına saygıyükümlülüğü" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar." Sözleşme'nin "Yaşam hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur..." Gözaltındaki Kişinin Kayıp Olduğu (Zorla Kaybedilme) İddiasıyla Yapılan Başvurular Yönünden Şimdiye kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yakınlarının kaybolduğunu ileri süren pek çok kişinin Sözleşme'nin maddesinin ihlal edildiğine ilişkin başvurusunu incelemiştir. Bu başvuruların tamamına yakınında kaybolmanın gözaltı sırasında gerçekleştiği ve/veya devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği iddia edilmiştir. Gözaltı sırasında kaybolmaya ilişkin iddiaları incelerken AİHM, öncelikle delillerin değerlendirmesini ve olayların tespitini yapmaktadır. Bunu yaparken de her türlü makul şüphenin ötesindeki kanıt kriterini uygulamaktadır. AİHM'e göre bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir; ayrıca delillerin toplanması sırasında tarafların tutumu da dikkate alınabilir (Cülaz ve diğerleri/Türkiye, B. No: 7524/06, 39046/10, 15/4/2014, §§ 167-171; Tekçi ve diğerleri/Türkiye, B. No: 13660/05, 10/12/2013, §§ 89-93) . Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt unsuru bulunmuyorsa AİHM, Sözleşme'nin maddesinin maddi boyutunun ihlal edilmediğine karar vermektedir (Şeker/Türkiye, B. No: 52390/99, 21/2/2006, §§ 63-66; Aydın Eren ve diğerleri/Türkiye, B. No: 57778/00, 21/2/2006, §§ 35-46). Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde delil bulunması hâlinde AİHM, devletlerden yeterli ve ikna edici açıklamalar -görevlilerinin ölümcül güce başvurmalarını haklı gösterecek nitelikte gerekçeler dâhil- sunmasını ummakta ve bu tür bir açıklama yapılmaması hâlinde davalı devlet aleyhine olumsuz sonuçlar çıkarma hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır (Cülaz ve diğerleri/Türkiye, §§ 170, 173; Tekçi ve diğerleri/Türkiye, §§ 92, 95). Başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde delil bulunsa bile AİHM; kayıp kişinin ölmüş olduğu tahminine düşünülmeden varılamayacağını, buna ancak davanın kendi koşulları içinde yapılacak bir değerlendirmeden sonra karar verilebileceğini ve bu bağlamda kişinin son kez görüldüğü tarihin önemli bir unsur olduğunu hatırlatmaktadır (Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], B. No: 16064/.. § 143;Vagapova ve Zoubirayev/Rusya, B. No: 21080/05, 26/2/2009, §§ 85, 86). Diğer taraftan AİHM'e göre kayıp kişiden en son haber alındığı tarihten itibaren geçen süre, kayıp kişinin ölü kabul edilmesine karar verilmesi için tek başına yeterli değildir. Ölümün kabul edilebilmesi için kaybolma olayının hangi şartlarda gerçekleştiğinin ve mağdurun silahlı çatışmanın hangi tarafında yer aldığının da dikkate alınması gerekir (Timurtaş/Türkiye, B. No: 23531/94, 13/6/2000, §§ 82, 83; Osmanoğlu/Türkiye, B. No: 48804/99, 24/1/2008, §§ 55-58). AİHM, anılan Vagapova ve Zoubirayev/Rusya başvurusunda, hayatını tehlikeye atan koşullarda dört yılı aşkın bir süreden beri kayıp olan genç bir kişinin öldüğünü varsaymıştır. Yine Tanış ve diğerleri/Türkiye (B. No: 65899/01, 2/8/2005, § 210) başvurusunda; hayatlarını tehlikeye atan koşullarda jandarma karakolunda gözaltına alınmalarının ardından dört yıldan fazla bir süreden beri kayıp olan iki kişinin ölmüş olabileceği yönündeki varsayımı kabul etmiştir. AİHM, başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt bulunduğu başvurular yanında bu nitelikte delillerin bulunmadığı başvurularda da başvurucuların yaşam hakkının etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin usul boyutunun ihlal edildiğine yönelik şikâyetlerini incelemiştir. Hatta AİHM, başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair bir iddialarının bulunmadığı ve başvurucuların yakınlarının yaşamı için doğrudan ve gerçek bir tehlikenin mevcut olmadığı bir başvuruda, yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti incelemiştir (başvurucuların yakınlarının gözaltına alındığına dair makul şüphenin ötesinde kanıt bulunmadığı durumlarda yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine yönelik iddiaların incelendiği başvurular için bkz. Bozkır ve diğerleri/Türkiye, B. No: 24589/04, 26/2/2013; Toğcu/Türkiye, B. No: 27601/95, 31/5/2005, § 109; gözaltı iddiasının bulunmadığı ve başvurucuların yakınlarının yaşamı için doğrudan ve gerçek bir tehlike bulunmadığı bir durumda yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine dair iddianın incelendiği başvuru için bkz. Nebahat Tüzer ve Muhammed Sait Tüzer/Türkiye (k.k.), B. No: 22519/06, 17/12/2013). Sözü edilen incelemeleri yaparken AİHM, ilk önce Sözleşme'nin maddesini Sözleşme'nin maddesiyle birlikte yorumlayarak devletin yaşama hakkı kapsamındaki bir olayı etkili soruşturma yükümlülüğünün bulunduğunu hatırlatmakta ve bu yükümlülüğün öldürme eyleminin bir devlet görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin açık olduğu davalarla sınırlı olmadığına dikkat çekmektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 56; Şeker/Türkiye, § 67; Toğcu/Türkiye, § 109). Daha sonra AİHM, soruşturmanın sorumlu kişilerin tespiti ve cezalandırılmasını sağlama bakımından da etkili olması gerektiğini ancak bu yükümlülüğün bir sonuç yükümlülüğü olmadığını, yetkili makamların olaya ilişkin tüm kanıtları toplamak için mümkün olan makul önlemlerin tamamını almaları gerektiğini ve soruşturmadaki ölüm nedenini ya da sorumlu kişinin tespitini engelleyen herhangi bir kusurun bu standarda uymama tehlikesi yaratacağını belirtmektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 57; Toğcu/Türkiye, § 110). Ayrıca soruşturmanın makul bir süratle yürütülmesi gerektiğine işaret eden (Şeker/Türkiye, § 68; Toğcu/Türkiye, § 111) AİHM, yaşamı tehdit eden koşullarda ortadan kaybolan kişiden haber alınmadan geçen süre uzadıkça söz konusu kişinin ölmüş olma ihtimalinin attığını kabul etmektedir (Tahsin Acar/Türkiye [BD], B No: 26307/95, 8/4/2004, § 226). Son olarak AİHM, anılan ilkelerin hayati tehlike arz eden koşullar altında kaybolan kişilere yönelik başvurular için de geçerli olduğunu belirterek başvuruya konu edilen ve etkisiz olduğu ileri sürülen soruşturmayı incelemektedir (Bozkır ve diğerleri/Türkiye, § 58; Şeker/Türkiye, § 69; Toğcu/Türkiye, § 112). Süre Aşımı Yönünden Konuyla ilgili bilgiler Anayasa Mahkemesinin Sultani Acar (B. No: 2014/16344, 22/3/2018, §§ 43-61) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7584
Başvuru, güvenlik güçlerince gözaltına alındığı iddia edilen bir kişiden bir daha haber alınamaması ve bu olay hakkında başlatılan ceza soruşturmasının etkisiz yürütülmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; ceza infaz kurumunda darp, tehdit ve hakarete maruz kalınması ile bu hususta yapılan soruşturmanın etkisiz olması ve tutma koşullarının yetersizliği nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/10/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları, soruşturma mercileri ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12, 25). Başvurucu, 1982 doğumlu olup darbe teşebbüsüne iştirak ettiği şüphesiyle hakkında adli işlem yapılan -yüzbaşı rütbesinde- eski bir subaydır. Malatya Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda başvurucu hakkında kamu malına zarar verme ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlarından mahkûmiyet kararları verilmiştir. Kamu malına zarar verme suçuna ilişkin mahkûmiyet kararı istinaf aşamasında kesinleşirken diğer suç yönünden temyiz incelemesi devam etmektedir. Başvurucu 15/7/2016 tarihindeki darbe teşebbüsü sırasında batın bölgesinden ateşli silahla yaralanmış, tedavisinin ardından 20/7/2016 tarihinde tutuklanarak Malatya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (Ceza İnfaz Kurumu) yerleştirilmiştir. 27/7/2016 tarihine kadar başka mahpuslarla birlikte koğuş sisteminde kalan başvurucu, bu tarihten 3/8/2016 tarihine kadar tek kişilik müşahede odasında tutulmuştur. Başvurucu 25/10/2016 tarihinde Trabzon E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledilmiş ancak sanığı olduğu yargılama nedeniyle 6/3/2017 ile 12/4/2017 tarihleri arasında tekrar Ceza İnfaz Kurumunda misafir tutuklu olarak tek kişilik müşahede odasında kalmıştır. Başvurucu, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına (Cumhuriyet Başsavcılığı) 29/7/2017 ve 19/7/2017 tarihlerinde gönderdiği dilekçelerle bazı Ceza İnfaz Kurumu görevlileri hakkında şikâyetçi olmuştur. Başvurucu; ilk suç duyurusu dilekçesinde Ceza İnfaz Kurumu görevlilerince darp, tehdit ve hakarete maruz kaldığından, ikinci dilekçesinde ise misafir tutuklu olarak kaldığı dönem içindeki tutulma koşullarından yakınmakta ve kasıtlı olarak yapıldığını iddia ettiği eylemlerin sorumlusu olduğunu belirttiği kamu görevlilerinden şikâyetçi olmaktadır. Başvurucunun şikâyeti üzerine Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgili kamu görevlileri hakkında derhâl adli soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu ile Ceza İnfaz Kurumu görevlileri arasında yaşanan olaya ilişkin tarafların farklı anlatımları mevcuttur:i. Başvurucu, Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu dilekçelerinde 27/7/2016 tarihinde iki bacağı kırık ve kolunda derin kesik bulunan bir tutuklunun (darbe teşebbüsüne katıldığı iddia edilen yarbay rütbesindeki eski bir subay) sedye ile koğuşa getirilmesine insani mülahazayla tepki gösterdiğini ve "Bu durumu not ettik." şeklinde beyanda bulunduğunu ancak tepkisinin infaz koruma memurlarına olmadığını da belirttiğini dile getirmiştir. Bu sözü üzerine infaz koruma başmemurunun da kendisine "Biz de bunu not ettik." şeklinde karşılık verdiğini belirten başvurucu; yirmi dakika kadar sonra odasından alınarak kurum nöbetçi müdür odasına götürüldüğünü, burada kaba dayak, tehdit ve hakarete maruz kaldığını iddia etmektedir. Kurum müdürü tarafından vatan hainliği ile itham edildiğini, odada bulunan on kadar infaz koruma memuru tarafından vücudunun farklı yerlerine yumruk ve tekme atmak suretiyle dövüldüğünü hatta batın bölgesindeki yarasına özellikle vurulduğunu ileri sürmektedir. Daha sonra hukuka aykırı olarak hücreye atıldığını ve infaz koruma başmemuru tarafından ölümle tehdit edildiğini de ifade eden başvurucu; burada iki gün baygın yattığını, kendisine yatak ve yemek verilmediğini, pansuman hizmeti dışında revir taleplerinin reddedildiğini, şikâyet ve talep dilekçelerinin işleme konulmadığını iddia etmektedir. Misafir tutuklu olarak kaldığı dönemde ise yine haksız olarak tek kişilik müşahede odasında tutulduğunu, kendisine banyo yapması için gerekli olan kova ve maşrapanın verilmediğini, yan odalara özellikle bağırıp çağıran, gürültü yapan H.Y. ve A. ismindeki sorunlu mahpusların konulduğunu iddia etmiştir. Başvurucu; toplamda kırk beş gün hücrede tutulduğunu, bu süre içinde hiç havalandırmaya çıkarılmadığını da ileri sürmektedir.ii. Yapılan soruşturma kapsamında başvurucunun şikâyetçi olduğu Ceza İnfaz Kurumu müdürü, infaz koruma başmemuru ile diğer infaz koruma memurlarının şüpheli sıfatıyla; revirde görev yapan sağlık memuru ile başvurucuya müdahale eden 112 Acil Servis görevlisinin ve başvurucunun ismini verdiği A.nın yanı sıra yan odasında kalan R.A.nın ise tanık sıfatıyla ifadeleri Cumhuriyet savcısınca bizzat alınmıştır. Buna göre başvurucu 27/7/2016 tarihinde koğuşa getirilen yaralı tutukluyu görünce tepki göstermiş ve "Siz nasıl insanlarsınız, keser döner sap döner, biz bunları not alacağız, bunun hesabını tek tek soracağız, bunları unutmayacağız, bizleri buraya tıkanları da bir gün biz tıkacağız, bu sözlerle siz infaz koruma memurlarını kastetmiyorum, bu sözlerim size değil, bizi buraya gönderenlere." şeklinde beyanda bulunmuştur. Başvurucunun bu sözleri Ceza İnfaz Kurumu idaresine aktarılmış, darbe teşebbüsüne katıldığı iddiasıyla tutuklu olan diğer kişilerle birlikte kalan başvurucu, bu tahrik içeren söz ve davranışları nedeniyle Ceza İnfaz Kurumu güvenliği açısından sakıncalı görülerek kaldığı koğuştan tek kişilik müşahede odasına alınmıştır. Zira FETÖ üyelerinin ceza infaz kurumlarında isyan çıkarabileceği yönünde mütemadiyen istihbarat alınmakta, ayrıca sürekli yeni tutuklamalarla Ceza İnfaz Kurumu kapasitesinin çok üzerinde mahpus barındırılmakta olduğundan -normal kapasite 470 iken 050 kişi bulunmaktadır- oldukça dikkatli davranılması gerekmektedir. Öte yandan başvurucunun hücre olarak belirttiği yer müşahede odası olup dış dünyadan tecrit edilen bir yer değildir. Aksine mahpuslar ve Ceza İnfaz Kurumu güvenliği için planlanan müşahede odası, içinde banyo ve tuvaleti bulunan tek kişilik odadır.iii. Alınan şüpheli ve tanık ifadelerine göre başvurucunun nöbetçi kurum müdürü odasında darp, tehdit ve hakarete uğradığı yönündeki iddiaları doğru değildir. Başvurucu, 22-28-29/7/2016, 1-3-8-12/8/2016 tarihlerinde olmak üzere toplam yedi kez Ceza İnfaz Kurumu revirine çıkmış ve batın bölgesindeki yarasına pansuman yapılmıştır. Ayrıca başvurucu için 29/7/2017 tarihinde 112 Acil Servis çağrılmış ve içinde doktor da bulunan bir ekip tarafından başvurucu muayene edilmiştir. Acil Serviste görevli doktor Ş.E. alınan ifadesinde, başvurucunun olay tarihinde baş ağrısı şikâyeti bulunduğunu, tıbbi geçmiş öyküsü sorulduğunda hatırlamadığını söylediğini, hiçbir şekilde darbedildiğinden ya da kötü muamele gördüğünden yakınmadığını belirtmiştir. Revir sağlık memuru da ifadesinde; 29/7/2017 tarihinde başvurucunun bulantı şikâyetiyle 112 Acil Servisi çağırdığını, gelen doktor ve sağlık ekibi tarafından başvurucunun EKG'sinin çekildiğini ve gerekli tedavisinin yapıldığını, sonuçlarının normal çıktığını, tüm bunların vizite kayıt fişine işlendiğini, ayrıca sözlü müracaatı üzerine birçok kez başvurucuya kendisinin pansuman yaptığını, başvurucunun başkaca şikâyet dile getirmediğini, tedavilerinin engellenmediğini belirtmiştir.iv. Diğer ifadelerde de bu sağlık kontrollerine atıfta bulunularak başvurucunun darp iddiaları doğru olsa anılan sağlık kontrollerine bu durumun yansıması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Ayrıca başvurucunun tutma koşullarına ilişkin ileri sürdüğü şikâyetler de şüpheli ifadelerince yalanlanmıştır. Ceza İnfaz Kurumu müdürlerinin ifadelerine göre başvurucunun misafir olarak kaldığı dönemde tek kişilik müşahede odasında tutulması da yine Ceza İnfaz Kurumu kapasitesi ve güvenliği gibi bazı meşru nedenlere dayanmakta olup kasıtlı bir kötü muamele değildir. Ceza İnfaz Kurumu tarafından başvurucunun 27/7/2016 tarihindeki ifadeleri nedeniyle tutanak tanzim edilerek disiplin soruşturması açılmış, başvurucunun 2/8/2016 tarihinde sözlü savunması alınarak 5/8/2016 tarihinde başvurucuya disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Kararda başvurucunun sözlerinin doğrudan Ceza İnfaz Kurumu personeline yönelik olmadığı gerekçesine yer verilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 26/7/2017 tarihinde başvurucunun müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Başvurucu, ifadesinde yukarıda yer verilen iddialarını yinelemiş ve şikâyet dilekçesi ekinde sunduğu -her iki dizinde de menisküs rahatsızlığı ve dejenerasyon tespiti içeren- MR raporlarını darp iddiasına delil olarak göstermiştir. Başvurucu, anılan MR raporunu başvuru formu ekinde de sunmuştur. Raporda başvurucunun her iki dizinde de orta derecede menisküs dejenerasyonu bulunduğu belirtilmekte ancak mevcut rahatsızlığın nedenine dair tıbbi bir tespit ya da görüş bulunmamaktadır. Cumhuriyet Başsavcılığınca Ceza İnfaz Kurumuna 3/7/2017 tarihinde yazılan müzekkereyle başvurucunun Ceza İnfaz Kurumunda hangi tarihlerde kaldığı, ne zaman başka ceza infaz kurumuna nakledildiği, şikâyet edilen personelin açık kimlik bilgileri, müşahede odasında başvurucuya verilen eşyalar, nöbet çizelgeleri, başvurucuya ait sağlık kayıtları ve başvurucunun iddiaları sorulmuştur. İstenen bilgi ve belgeler Ceza İnfaz Kurumu tarafından 6/7/2017 tarihinde gönderilmiştir. Olay tarihine ilişkin kamera kaydının istendiğine dair bir bilgi ya da belgeye ise dosya içeriğinde rastlanmamıştır. Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma 14/8/2017 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sonlandırılmıştır. Ceza İnfaz Kurumu müdürleri ve infaz koruma memurlarından oluşan toplam on üç kişiye şüpheli olarak yer verilen kararda, hakaret ve tehdit suçları yönünden alınan şüpheli ve tanık ifadelerinin başvurucunun iddialarını doğrulamamasına dikkat çekilmiştir. Kararındarp ve diğer iddialara ilişkin kısımları ise şöyledir:"...Müştekinin [başvurucu] kurum revirine çıkmak için 2016 tarihinde kurum müdürlüğüne dilekçe verdiği, aynı tarihte kurum revirinde dikiş alma ve pansuman işlemi yapılmak suretiyle tedavisinin yapıldığı tespit edilmiştir. Bunun dışındaki tedavi taleplerinin müşteki tarafından sözlü olarak dile getirildiği ve aşağıda da ayrıca açıklanacağı üzere söz konusu taleplerinin gereğinin yerine getirildiği saptanmıştır. Müştekinin dosyaya konulan belgelerle tevsik edilen tedavi safahahatı da dikkate alındığında yazılı olarak verdiği herhangi bir dilekçesine hiç işlem yapılmadığı, geç yapıldığı yahut yapılmasının engellendiğine yönelik iddiayı doğrulayan hiçbir delile ulaşılabilmiş değildir. ... [İşkence suçunun hukuki mevsufu ve şüpheli savunmalarına yer verilmiştir.]...Doktor [Ş.E.] tarafından düzenlenen ve bir sureti dosya arasına konulan vizite takip fişi ile kurum revirinde bulunan hasta takip ve tedavi belgeleri de tanık beyanlarını doğrulamakta ve müştekinin soyut iddialarını dayanaksız kılmaktadır. Aşağıda ayrıca açıklanacağı üzere müşteki uzunca süre bekledikten sonra dizinde darba bağlı rahatsızlığı bulunduğunu dile getirmesi manidardır. Gerçekte böyle bir şikâyeti bulunmuş olsaydı, 112 acil doktoruyla yüz yüze geldiği ve muayenesi bu şekilde sağlandığında ona bu durumu bildirmesi, yahut Cumhuriyet Başsavcılığına yakınma dilekçesi yollayarak iddia konusunun soruşturmaya konu edilmesini sağlamak yoluyla iddianın gerçekliğinin en başından tespitini sağlaması mümkündü. CMK'nın delil rejimine hakim ilkeler, üzerinden geçen zaman süreci içerisinde hiçbir şekilde dile gelmeyen yakınmanın bu aşamada doktor bulgusundaki saptamanın başka bir nedenden de kaynaklanma olasılığı karşısında arada illiyet bağı sağlayacak şekilde şüphelilere yüklenmesine cevaz vermemektedir....müştekinin kaldığı odanın sağlı sollu olarak hemen yan taraflarında bulunan odalarda kalan tutuklu ve hükümlülerden [A.T.A.] ile [R.A.] tanık olarak alınan beyanlarında, müşteki ile müşahade odasında kaldığı süre içerisinde herhangi bir diyaloğa geçmediklerini, müşahade odalarının güvenli ve sağlıklı ortama sahip olup tüm ihtiyaçlarının giderildiğini, kasten yani cezaevi idaresi tarafından bilinçli olarak sırf [K.K.] nın [başvurucu] huzurunu bozmak amacıyla müşahede odasına yerleştirilmediklerini, hatta böyle bir iddiayı duyunca şaşkınlık geçirdiklerini, uzun zamandır tek kişilik müşahade odalarında kaldıklarını, müşahade odalarının tümünde her öğün yemek verildiğini, beton zemine yatırılmadıkları gibi kendilerinden iaşenin esirgenmediğini belirtmişlerdir. Müştekinin tutuklu bulunduğu cezaevinde 2016 günü akşam sayımından hemen önce yüksek sesle tehdit içeren söylemlerde bulunup diğer koğuş sakinlerini galeyana getirmeye çalışması, son vermek yerine bu tutumunu sürdürerek cezaevi disiplinini bozması vb. güvenlik gerekçeleriyle müşahade koğuşuna alınan kararla konulması anlaşılabilir durumu yansıtmaktadır ve tamamen yasal prosedüre uygundur. Müşahade odaları müşteki tarafından hücre şeklinde bir algıya sebebiyet verecek şekilde tanımlanmış ise de, bu tarif gerçeği yansıtmamaktadır. Cezaevinde tutuklu ve hükümlü sirkülasyonunun 100'ün üzerinde olduğu, bir çok tutuklu ve hükümlünün yüksek risk taşıyan suçlu kategorisinde yer almaları, darbenin sıcak etkisinin devam etmesi gibi gerekçeler dikkate alındığında müşahade odasına konulmak şeklindeki kurum tasarrufunun müşteki tarafından sorgulanması anlamlı değildir. Böylelikle müştekinin kasten müşahade odasına yerleştirilip bilinçli olarak bulunduğu odanın sağ ve sol yanındaki odalara problemli tutuklu ve hükümlülerin yerleştirilmesi şeklindeki iddiası hiçbir delille desteklenmeyen kişisel kanaatten öteye geçme- mektedir. Müştekinin şüpheli [N.K.] [infaz koruma baş memuru] tarafından M-7 nolu hücreye gönderildiğine yönelik iddiası da varid değildir. Gerçekten tutuklu ve hükümlülerin müşahade odasına konulmaları infaz koruma memurlarının kişisel insiyatifiyle değil, idare ve gözlem kurulunun alacağı kararla ancak mümkündür. Nitekim ayrıca altı çizildiği üzere müştekinin müşahade odasına konulmasına ilişkin tüm tasarrufların idare ve gözlem kurulu kararı şeklinde dayanağı ve yasal gerekçesi bulunmaktadır.......kurumda bulunduğu süre içerisinde kurum revirinden yararlanma, tedavi ve muayene olma taleplerinin tamamının karşılanmış olduğu ve gerekli muayene ile tedavi işlemlerinin yerine getirildiği, 29/7/2016 tarihinde kusma ve bulantı şikâyeti ile ilgili olarak tedavisinin yaptırıldığı, kendisine 22/7/2016, 28/7/2016, 1/8/2016, 3/8/2016, 8/8/2016 ve12/8/2016 tarihlerinde dikiş alma ve pansuman işlemleri yaptırıldığı, bundan evvel de gözaltındayken hastanede günlerce tedavisinin sağlandığı, doktor tarafından cezaevine konulma- sında bir sakınca bulunmadığı yönünde rapor tanziminden sonra cezaevinde tutulduğu, bu süre içerisinde de şahsın revire çıkma veya kurum müdürü ile görüşmesinin engellenmediği, adı geçenin kurumda kabulünde yaralarının mevcut olduğu ve bu yaralarına uygulanan tedavi sonucu yapılan dikiş işlemlerinin kurumda pansuman edildiği, bu kapsamda dikişlerinin de alındığı ve tüm bunların revir poliklinik defterine işlendiği, kurumda bulunduğu süre içerisinde cezaevi görevlilerinin şiddetine maruz kaldığı ve bunun sonucu olarak dizinde iyileşme olanağı bulunmayan bir rahatsızlık yaşadığı yönünde bir şikâyetinin olmadığı ve bu yönde tanzim edilen bir belge bulunmadığı, böyle bir rahatsızlığı var ise de şahsın kuruma yaralı vaziyette geldiği değerlendirildiğinde söz konusu rahatsızlığının kurum dışında yaralandığı esnada veya başka bir şekilde meydana gelmiş olabileceğinin değerlendirildiği; şahsın kurum revirine çıkmak için 3/8/2017 tarihinde dilekçe vermiş olduğu ve bu tarihte kurum revirinde dikiş alma ve pansuman işleminin yapılmış olduğu tespit edilmiştir....Trabzon'da faaliyet gösteren Sağlık Bilimleri Ünv. Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde düzenlenen 2017/5653 nolu raporda müştekinin sağ ve sol dizinde medial menisküs posterior hornda grade 1 dejenerasyon izlendiği belirtilmiştir. Aynı tarihli sevk yazısıyla sadece müşteki değil, aynı suç kategorisine sahip başkaca tutuklular da değişik cezaevlerine nakledilmişlerdir. Bilindiği üzere 5275 s. Kanun'un 56/ maddesine göre, kurumların elverişsiz ve yetersiz kalması, kapsama gücünün aşılması, kullanılamaz hâle gelmesi, asayiş, güvenlik, doğal afet, yangın ve büyük onarım gibi zorunlu nedenlerle başka kurumlara nakledilmeleri gerekli görülen hükümlüler, yargı çevresi dışında Adalet Bakanlığınca belirlenen ve konumlarına uygun olan diğer kurumlara nakledilebilirler. Görüldüğü üzere sadece güvenlik nedeniyle değil, kurum kapasitesinin aşılması halinde de tutuklu ve hükümlüler başka yer cezaevilerine nakledilebilirler. Nitekim Malatya E Tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu kapasitesi 470 olmasına rağmen, müştekinin nakledildiği tarihte kurumun tutuklu ve hükümlü mevcudu 050 kişiden oluşmaktaydı. Özellikle darbenin sıcak etkisinin devam ettiği gün ve aylarda her gün ortalama 10-15 arası kişinin tutuklanarak cezaevine konulduğu dikkate alındığında, cezaevi kapasitesinin hemen çoğu kez aşıldığı ve bu şekilde riske açık hale geldiği bilinmektedir. Sırf bu nedenle dahi tutuklunun başka yer cezaevine sevkinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Adalet Bakanlığı tasarrufunun bu açıdan sorgulanması da müştekinin iyi niyet taşımadığının göstergesidir. ......Müşteki diz kapaklarında menisküs sıkıntısı olarak dile getirilen doktor raporundaki saptamayı nedense gerçekleştiğini ileri sürdüğü olay tarihinden çok sonra dile getirmiştir. Malatya E Tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu'nda bulunduğu süre içerisinde böyle bir iddiası söz konusu olmamış ve dolayısıyla soruşturmaya hiç konu edilmemiştir. Menisküs şeklindeki tıbbi şikâyetin cezaevi ortamında veya başka yerde ve bir nedenle oluşması her zaman mümkün ve hayatın olağan akışına da uygundur. Kötü muamele iddiasında bulunan tutuklu ile kendilerine suç yüklenen ceza ve infaz kurumu görevlileri arasında mevcut ve gerçeğe aykırı suç atımını mümkün kılan ilişki, iddiaların baskı ve yıpratma amacıyla yapılmış olması ihtimalini güçlendirmektedir. Mevcut durum karşısında müştekinin şikâyete konu ettiği dizlerindeki menisküs şeklindeki tıbbi şikâyetiyle şüpheliler arasında nedensellik bağı kurulması olası görülmemektedir. Binnetice; yukarıda suçların vasıflandırılması ve delillerin tartışılması kısmında yapılan tüm açıklamalardan da açıklıkla anlaşılacağı üzere, Malatya E Tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu müdürleri ve infaz koruma memurları olan şüphelilerin yüklü iştirak halinde işkence etme suçunu işledikleri yolunda CMK m. 170/2'deki ifade şekli ile yeterli şüphe nedeni oluşturacak bir delil elde edilemediği sonucuna ulaşılmıştır. ..." Başvurucu kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz etmiş; önceki iddialarını yineleyerek ilk kaldığı koğuştaki kişilerin tanık ifadelerine başvurulmadığından, kamera kayıtlarının istenmediğinden ve MR raporlarına dair adli tıp raporu alınmadığından yakınmıştır. Başvurucu itirazında ayrıca Ceza İnfaz Kurumunda yaşam tehlikesi bulunduğu ve dilekçeleri işleme konulmadığı için Cumhuriyet Başsavcılığına geç başvurduğunu dile getirmiştir. İtirazı inceleyen Malatya Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 11/10/2017 tarihinde ret kararı vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Dosyanın incelenmesinde; dosya kapsamında müştekinin şikâyeti üzerine gerekli inceleme, araştırma ve tahkikat işlemlerinin yapıldığı, beyanların alındığı, ancak dosya kapsamında müşteki beyanları dışında kamu davası açmayı gerektirir kuvvetli suç şüphesine ilişkin somut deliller elde edilemediği, dosya kapsamında başka türlü delil elde etme imkanı da bulunmadığından, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Kararın usul ve yasaya uygun olduğu sonuç ve kanaatine varılarak, CMK'nun Maddesi uyarınca yapılan inceleme sonunda itirazın reddine karar vermek gerekmiştir." Ret kararı başvurucuya 16/10/2017 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 24/10/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un , , , , ve maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:"İnfazda temel ilkeMadde 2- … (2) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz. Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkelerMadde 6- (1) Hapis cezalarının infaz rejimi, aşağıda gösterilen temel ilkelere dayalı olarak düzenlenir:...b) Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin düzenli bir yaşam sürdürmeleri sağlanır. Hürriyeti bağlayıcı cezanın zorunlu kıldığı hürriyetten yoksunluk, insan onuruna saygının korunmasını sağlayan maddî ve manevî koşullar altında çektirilir. Hükümlülerin, Anayasada yer alan diğer hakları, infazın temel amaçları saklı kalmak üzere, bu Kanunda öngörülen kurallar uyarınca kısıtlanabilir.…f) Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur....Hükümlünün muayene ve tedavi istekleriMadde 71- (1) Hükümlü, beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için muayene ve tedavi olanaklarından, tıbbî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir. Bunun için hükümlü öncelikle kurum revirinde, mümkün olmaması hâlinde Devlet veya üniversite hastanelerinin mahkûm koğuşlarında tedavi ettirilir.Hükümlünün muayene ve tedavisiMadde 78- (1) Kurumun sağlık koşullarının düzenlenmesi, hükümlünün acil veya olağan muayene ve tedavisi kurumun hekimi tarafından yapılır. Genel veya hastalık nedeniyle yapılan tüm muayene ve tedavi sonuçları, sağlık izleme kartına işlenir ve dosyasında saklanır.  (2) Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile üniversitelerin sağlık kuruluşları, hükümlülerin tedavileri bakımından gerekli yardımları yapmakla görevlidirler.Hastaneye sevk Madde 80- (1) Hükümlünün sağlık nedeniyle hastaneye sevkine gerek duyulduğunda durum, kurum hekimi tarafından derhâl bir raporla ceza infaz kurumu yönetimine bildirilir. Tutukluların yükümlülükleriMadde 116- (1) Bu Kanunun; … hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi, … hastalık nedeniyle nakil, … muayene ve tedavi istekleri, … konularında 9, 16, 21, 22, 26 ilâ 28, 34 ilâ 53, 55 ilâ 62, 66 ilâ 76 ve 78 ila 88 inci maddelerinde düzenlenmiş hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir...." 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu’nun "Amaç ve kapsam" kenar başlıklı maddesinin ikinci fıkrasının olay tarihinde yürürlükte olan hükümleri şöyledir:"Bu kanun, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlere yönelik şikâyetleri incelemek, karara bağlamak ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere kurulan infaz hâkimliklerine ilişkin hükümleri kapsar." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliklerinin görevleri" kenar başlıklı maddesinin olay tarihinde yürürlükte olan hükümleri şöyledir:"İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır: Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve tutukevlerine kabul edilmeleri, yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması, dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Hükümlülerin cezalarının infazı, müşahadeye tâbi tutulmaları, açık cezaevlerine ayrılmaları, izin, sevk, nakil ve tahliyeleri; tutukluların sevk ve tahliyeleri gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Hükümlü ve tutuklular hakkında alınan disiplin tedbirleri ve verilen disiplin cezalarının kanun, tüzük veya yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu iddiasıyla yapılan şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarının kendi yetki alanlarına giren ceza infaz kurumları ve tutukevlerindeki tespitleri ile ilgili olarak düzenleyip intikal ettirdikleri raporları inceleyerek, varsa şikâyet niteliğindeki konular hakkında karar vermek. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.Kanunlarda başka bir yargı merciine bırakılan konulara ilişkin hükümler saklıdır." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğine şikâyet ve usulü" kenar başlıklı maddesinin son fıkrası şöyledir:"Şikâyet yoluna başvurulması, yapılan işlem veya faaliyetin yerine getirilmesini durdurmaz. Ancak, infaz hâkimi giderilmesi güç veya imkânsız sonuçların doğması ve işlem veya faaliyetin açıkça hukuka aykırı olması koşullarının birlikte gerçekleşmesi durumunda işlem veya faaliyetin ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir." 4675 sayılı Kanun'un "İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Şikâyet başvurusu üzerine infaz hâkimi, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir hafta içinde karar verir; ancak, gerek gördüğünde karar vermeden önce şikâyet konusu işlem veya faaliyet hakkında re’sen araştırma yapabilir ve ilgililerden bilgi ve belge isteyebilir......İnfaz hâkimi, inceleme sonunda şikâyeti yerinde görmezse reddine; yerinde görürse, yapılan işlemin iptaline ya da faaliyetin durdurulmasına veya ertelenmesine karar verir...." 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar." 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir..."B. Uluslararası Hukuk Mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "İşkence yasağı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muamelelere tabi tutulamaz." 18/6/2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 16/12/1966 tarihli Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin maddesi şöyledir:"Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme'nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiği belirtilmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme'nin maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği içtihatlarda hatırlatılmıştır (birçok karar arasından bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119). AİHM, maddenin ihlal edildiği iddialarını incelerken makul bir şüpheyi yeterli görmeyerek iddianın makul şüphenin ötesinde sayılabilecek bazı delillerle desteklenmiş olması şartını aramıştır (İrlanda/Birleşik Krallık [BD], B. No: 5310/71, 18/1/1978, § 161; Labita/İtalya, § 121). AİHM'e göre ileri sürülen iddiaya getirilen kanıt yeterince açık, kuvvetli ve birbiriyle uyumlu bazı çıkarımlardan ya da benzer yönde olup aksi ispat edilmemiş karinelerden de oluşabilir (aynı kararda bkz. § 161). AİHM, kötü muamele yasağının ihlali anlamında ileri sürülen bazı delillerin -delil değerlendirmesi yapma noktasında kendisinden daha avantajlı olduğunu kabul ettiği- ulusal yargı makamlarınca makul bir şekilde çürütüldüğü durumda savunulabilir bir kanıt olmadığını kabul ederek maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (Klaas/Almanya, B. No: 15473/89, 22/9/1993, § 30).
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/37068
Başvuru, ceza infaz kurumunda darp, tehdit ve hakarete maruz kalınması ile bu hususta yapılan soruşturmanın etkisiz olması ve tutma koşullarının yetersizliği nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, iş akdinin feshinin iptali ve işe iadesine karar verilmesi talebiyle açtığı davanın, yaklaşık 3,5 yılda tamamlandığını, iş akdinin feshedilmesine sebep olan işlemler dolayısıyla işleme katılan diğer çalışanların iş akitlerinin feshedilmemesi ve Başsavcılığın kovuşturmaya yer olmadığına karar vermesine rağmen kendisine işten çıkarılma cezası verildiğini, Mahkeme kararının gerekçesiz olduğunu belirterek, Anayasa’nın ve maddelerinde düzenlenen eşitlik ilkesi ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 8/2/2013 tarihinde İskenderun İş Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 22/4/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölümün 20/5/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 22/7/2013 tarihli görüş yazısı 5/8/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu Adalet Bakanlığı cevabına karşı beyanlarını yasal süresi içinde 15/8/2013 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile ilgili dava dosyasında yer aldığı şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun çalıştığı Bankada hakkında hazırlanan teftiş kurulu raporuyla mudilerin bilgisi ve rızası olmaksızın hesaplarından tediye ve tahsil işlemleri yaptığı, başka bir müşteri adına yine haberi olmaksızın kredi kullanıp kapattığı ve bu şekilde elde ettiği parayı kullandığı tespit edilmiş ve iş akdi işveren Banka tarafından 3/3/2009 tarihli disiplin kurulu kararına istinaden 1/6/2009 tarihinden itibaren feshedilmiştir. İşveren Bankanın şikâyeti üzerine başvurucu hakkında İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığınca 2009/6170 sayılı soruşturma dosyası açılmıştır. İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun ifadesini alıp gerekli araştırmayı yaptıktan sonra görevi kötüye kullanma suçu yönünden olayda başvurucunun kamu görevlisi olmadığı ve hesaplarından bilgileri olmaksızın kredi kullandırılan kişilerin kredileri kısa sürede faiziyle birlikte kapatıldığından zarar oluşmadığı gerekçesiyle 25/10/2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiş, bu karar 11/1/2011 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu 23/6/2009 tarihinde İskenderun İş Mahkemesinde (Mahkeme) iş akdinin haksız yere feshedildiği gerekçesiyle işe iade davası açmıştır. Mahkeme, ilk üç duruşmada davacı ve davalının cevap ve cevaba cevap dilekçelerini almış, delilleri toplamış ve şahitleri dinlemiş, 28/1/2010 tarihli üçüncü duruşmada İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığından dosyanın istenmesine karar vermiş, sonraki 8 duruşmada bahsedilen dosyayı bekletici mesele yaparak sonucunun beklenmesine, istenmesine ve incelenmesine karar vermiştir. Mahkeme 14/4/2011 ve 20/10/2011 tarihleri arasında yaptığı üç duruşmada ise 2008/8095 sayılı başka bir soruşturma dosyasının istenmesine ve incelenmesine karar vermiştir. Mahkeme, 8/3/2012 tarihinde E.2009/523, K.2012/281 sayılı karar ile başvurucunun, müşterilerin bilgisi ve rızası olmaksızın hesaplarından para çekip yatırdığı, kredi kullandırıp kapattığı ve bu şekilde elde ettiği parayı kullandığı, hesaplarından kredi kullandırılan kişilerin banka müfettişine verdikleri ifadelerde kullanımın kendilerine ait olmadığını ifade ettikleri, daha sonra şikâyetlerini geri almalarının başvurucuyu koruma amacına yönelik olduğu, başvurucunun savunmalarının tutarsız olduğu, bankaların güven ve itibar kurumları olduğu, iş sözleşmelerinin tarafların karşılıklı güvenine dayandığı, başvurucunun Bankacılık Kanununa aykırı davranışlarının tespit edildiği ve bu güven sarsıcı durumdan sonra sözleşmenin sürdürülmesinin beklenemeyeceği, bu nedenlerle feshin haklı sebebe dayandığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. İlk Derece Mahkemesinin kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay Hukuk Dairesi, temyiz itirazlarını yerinde görmemiş ve “…dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına…” gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesinin kararını usul ve kanuna uygun bularak 8/11/2012 tarihinde E.2012/17382, K.2012/36899 sayılı kararıyla hükmü onamıştır. Karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Kesinleşen karar 15/1/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 6100 sayılı Kanun’un “Diğer kanunlardaki yargılama usulü ile ilgili hükümler” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hâllerde, bu Kanunun basit yargılama usulü ile ilgili hükümleri uygulanır.” 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun “Fesih bildirimine itiraz ve usulü” kenar başlıklı maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:“Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.” 4857 sayılı Kanun’un “Feshin geçerli sebebe dayandırılması” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır.” 4857 sayılı Kanun’un “İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir:…II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri:…e) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması.…h) İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi.ı) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması.III- Zorlayıcı sebepler:…İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18, 20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1326
Başvurucu, iş akdinin feshinin iptali ve işe iadesine karar verilmesi talebiyle açtığı davanın, yaklaşık 3, 5 yılda tamamlandığını, iş akdinin feshedilmesine sebep olan işlemler dolayısıyla işleme katılan diğer çalışanların iş akitlerinin feshedilmemesi ve Başsavcılığın kovuşturmaya yer olmadığına karar vermesine rağmen kendisine işten çıkarılma cezası verildiğini, Mahkeme kararının gerekçesiz olduğunu belirterek, Anayasa’nın 10. ve 36. maddelerinde düzenlenen eşitlik ilkesi ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
1
Başvuru; 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca verilen zorlama hapsine ilişkin tedbir ek kararına yönelik esaslı iddiaların itiraz mercii tarafından karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile silahların eşitliği ilkesinin ayrıca tedbir nedeniyle yerleşme ve seyahat özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 24/10/2019 tarihinde öğrendikten sonra 4/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin iddiaları gerekçeli karar hakkı kapsamında incelenmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/36453
Başvuru; 8/3/2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca verilen zorlama hapsine ilişkin tedbir ek kararına yönelik esaslı iddiaların itiraz mercii tarafından karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile silahların eşitliği ilkesinin ayrıca tedbir nedeniyle yerleşme ve seyahat özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, idari para cezası kararının iptali talebine ilişkin yargılamanın itiraz kanun yolu incelemesi sırasında alınan ve aleyhe tespitler içeren bilirkişi raporlarının başvurucuya tebliğ edilmeksizin verilen karara esas alınması nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Karaman Valiliği İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından başvurucu hakkında Karaman ili Merkez ilçesi Kılbasan köyünde bulunan tarla vasıflı taşınmaz üzerinde gerekli izinleri almadan tarım dışı kullanım gerçekleştirdiği gerekçesiyle 299 TL idari para cezası uygulanmıştır. 30/10/2017 tarihli ve 2017/6 sayılı İdari Yaptırım Karar Tutanağı'nın dayanağı olarak 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu'nun maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi gösterilmiştir. Başvurucu anılan idari para cezası kararının iptali talebiyle Karaman Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) 15/11/2017 tarihinde başvurmuştur. Hâkimlik tarafından duruşmalı olarak yürütülen yargılama kapsamında 16/4/2019 tarihinde davaya konu taşınmazda keşif icra edilmiştir. Hâkimlik, keşfe katılan fen bilirkişisi, inşaat bilirkişisi ve ziraat bilirkişine raporlarını hazırlamaları için otuz gün süre vermiştir. Bilirkişiler tarafından hazırlanan raporlar başvurucu vekiline 24/5/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 31/5/2019 tarihli dilekçe ile -diğerlerinin yanı sıra- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan "Ancak kamu görevlileri, bağlı bulundukları kurumla ilgili davalarda bilirkişi olarak atanamazlar." şeklindeki açık hükme rağmen idari para cezası kararını veren kamu kurumunda görevli H.G.nin ziraat bilirkişisi olarak atandığını ifade etmiştir. Başvurucu, atamanın kanuna aykırı olması ve hazırlanan raporun yanlı içeriği dikkate alındığında bilirkişinin tarafsızlığına ilişkin kuşku bulunduğunu ileri sürülerek 15/5/2019 tarihli ziraat bilirkişisi raporuna itiraz etmiştir. Hâkimlik, yargılamanın 6/9/2019 tarihli dördüncü celsesinde itirazın reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararda, gerek isnat edilen kabahatin yasal unsurları itibarıyla oluştuğu gerekse kabahat için öngörülen para cezasının idare tarafından isabetli olarak belirlendiği sonucuna ulaşılırken 15/5/2019 tarihli ziraat bilirkişisi raporuna belirleyici bir delil olarak yer verilmiştir. Başvurucu vekili 19/9/2019 tarihli itiraz dilekçesi ile Hâkimliğin ret kararına itiraz etmiştir. Anılan itiraz dilekçesinde -diğerlerinin yanı sıra- tarafsız olmayan bilirkişi tarafından hazırlanan rapora istinaden karar verildiği ileri sürülmüştür. Söz konusu itiraz, Konya Ereğli Sulh Ceza Hâkimliğinin (itiraz mercii) 2019/2886 İş sayılı dosyası kapsamında incelenmiştir. İtiraz mercii 16/10/2019 tarihinde Hâkimliğe müzekkere yazarak Karaman Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığı bilirkişi listesinde yer alan (Karaman Valiliği İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünde görev yapmayan ve taraflarla herhangi bir ilişkisi bulunmayan)ziraat, inşaat ve fen bilirkişilerinin katılımı ile yeniden keşif yapılarak bilirkişilerin düzenleyeceği raporlar ile birlikte talimat evrakı ve eklerinin gönderilmesini talep etmiştir. Hâkimlik tarafından yargılamaya konu taşınmaz üzerinde 25/11/2019 tarihinde icra edilen keşfe ilişkin tutanak ile bilirkişi raporları 25/12/2019 tarihinde itiraz merciine iletilmiştir. İtiraz mercii ziraat bilirkişisi Y.K. tarafından hazırlanan 6/12/2019 tarihli bilirkişi raporunun bilirkişi H.G. tarafından düzenlenen 15/5/2019 tarihli raporla bire bir olduğunu, itiraza cevap şeklinde hazırlandığını, sadece tarih ve bilirkişi isminin değiştirildiğini tespit etmiştir. Merci, söz konusu tespit sonrasında Hâkimliğe müzekkere yazarak bilirkişiye dosyanın yeniden tevdi edilerek taraflardan bağımsız sadece keşif yapılan alanda arazinin niteliğinin ne olduğu, güneş panelleri yapılması ile tarım arazisi vasfının bozulup bozulmadığı, bozulmuş ise eski hâle gelip gelemeyeceği, eski hâle getirilemeyecekse uygulanması gereken idari para cezası bedelini içeren bir rapor düzenletilmesini talep etmiştir. Ziraat bilirkişisi Y.K. tarafından hazırlanan 6/1/2020 tarihli rapor aynı tarihte itiraz merciine sunulmuştur. Söz konusu raporda idari para cezası kararına konu taşınmazın niteliğinin sınıf kuru marjinal tarım arazisi olduğu, söz konusu alanın güneş panelleri yapılmak suretiyle bozulduğu, bu alanın eski hale getirilemeyeceği, eski hâle getirilemeyecek olması nedeniyle 2017 yılı itibarıyla uygulanması gereken idari para cezasının 328 TL olduğu ifade edilmiştir. İtiraz mercii ziraat bilirkişisi Y.K. tarafından hazırlanan 6/12/2019 ve 6/1/2020 tarihli raporları başvurucuya tebliğ etmeksizin 7/1/2020 tarihinde itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "Karaman Sulh Ceza Hakimliği'nce 25/11/2019 tarihinde yapılan keşif üzerine Zirai Bilirkişi Ziraat Mühendisi [Y.K.nın] ibraz ettiği 06/12/2019 ve 06/01/2020 havale tarihli bilirkişi raporları ikmal edilerek hakimliğimize gönderilmiş olmakla,Tüm dosya içeriğine göre tarafsız bilirkişiler ile yapılan keşif ve bilirkişi raporları incelendiğinde düzenlenen idari para cezasının ve buna ilişkin Karaman Sulh Ceza Hakimliği'nce verilen 06/09/2019 tarih 2017/3131 değişik iş sayılı kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmakla ..." Başvurucu, nihai kararı 7/1/2020 tarihinde öğrendikten sonra 6/2/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/5816
Başvuru, idari para cezası kararının iptali talebine ilişkin yargılamanın itiraz kanun yolu incelemesi sırasında alınan ve aleyhe tespitler içeren bilirkişi raporlarının başvurucuya tebliğ edilmeksizin verilen karara esas alınması nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, kamu görevlerine ilk defa atanacaklar için yapılan devlet memurluğu sınavında başarılı olması üzerine ÖSYM tarafından yerleştirildiği memur kadrosuna atamasının yapılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davada verilen karar nedeniyle adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 21/3/2013 tarihinde Van İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 23/10/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, kamu görevlerine ilk defa atanacaklar için yapılan devlet memurluğu sınavında başarılı olmuş ve ÖSYM tarafından Bitlis Valiliği Defterdarlık bünyesinde açık bulunan memur kadrosuna yerleştirilmiştir. Başvurucunun anılan göreve başlamak için sunduğu belgelerin Bitlis Valiliği tarafından incelemesi sonucunda, adli sicil kaydına göre kamu haklarından 3 yıl mahrumiyet ile 3 yıl 9 ay ağır hapis cezası ile cezalandırılan başvurucunun 657 sayılı Kanun’un 48/A maddesindeki şartları taşımadığı gerekçesiyle 18/9/2007 tarih ve 826 sayılı işlemle atamasının yapılmamasına karar verilmiştir. Öte yandan, söz konusu işlemin tesisinden sonra Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin 2/10/2007 tarih ve 2007/435 Değişik İş sayılı kararıyla başvurucunun memnu haklarının geri verilmesine hükmedilmiştir. Başvurucunun Bitlis Valiliğinin 18/9/2007 tarihli atamama işleminin iptali istemiyle açtığı dava, Van İdare Mahkemesinin 25/2/2009 tarih ve E.2007/3043, K.2009/261 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:“…yasa dışı örgüte yardım ve yataklık etmek suçundan 3 yıl 9 ay ağır hapis cezası alan ve 3 yıl süreyle kamu haklarından mahrumiyetine karar verilen davacı hakkında dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte memnu haklarının iadesi yönünde verilmiş bir mahkeme kararının bulunmaması karşısında, davacının 657 sayılı Kanun’da belirtilen devlet memuru olabilme şartlarını taşımadığı açık olduğundan belirtilen gerekçe ile atamasının yapılmamasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.…” Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Danıştay Dairesinin 19/11/2012 tarih ve E.2009/8499, K.2012/8815 sayılı kararı ile onanmıştır. Karar başvurucuya 27/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Karar düzeltme kanun yoluna gitmeyen başvurucu, 21/3/2013 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 14/7/1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Genel ve özel şartlar” başlıklı maddesinin başvurucunun atamasının yapılmamasına ilişkin işlem tarihinde yürürlükte olan (A) bendinin ilgili kısımları şöyledir:“Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır. A) Genel şartlar: …  Kamu haklarından mahrum bulunmamak,  (Değişik: 10/1/1991-3697/1 md.) Taksirli suçlar ve aşağıda sayılan suçlar dışında tecil edilmiş hükümler hariç olmak üzere, ağır hapis veyahut 6 aydan fazla hapis veyahut affa uğramış olsalar bile Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlarla, zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyeti kırıcı suçtan veya istimal ve istihlak kaçakçılığı hariç kaçakçılık, resmi ihale ve alımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından dolayı hükümlü bulunmamak, ….” 25/5/2005 tarih ve 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu’na 6/12/2006 tarih ve 5560 sayılı Kanun’un maddesi ile eklenen “Yasaklanmış hakların geri verilmesi” başlıklı 13/A maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“ 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu dışındaki kanunların belli bir suçtan dolayı veya belli bir cezaya mahkûmiyete bağladığı hak yoksunluklarının giderilebilmesi için, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilir. Bunun için; Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları saklı kalmak kaydıyla,a) Mahkûm olunan cezanın infazının tamamlandığı tarihten itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması,b) Kişinin bu süre zarfında yeni bir suç işlememiş olması ve hayatını iyi halli olarak sürdürdüğü hususunda mahkemede bir kanaat oluşması,gerekir.  ...”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2103
Başvurucu, kamu görevlerine ilk defa atanacaklar için yapılan devlet memurluğu sınavında başarılı olması üzerine ÖSYM tarafından yerleştirildiği memur kadrosuna atamasının yapılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davada verilen karar nedeniyle adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, hükümlü olan başvurucuya bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/6/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu başvuru tarihinde, terör örgütü üyesi olma suçundan hükümlü olarak Kocaeli 1 No.lu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu (Eğitim Kurulu) 20/2/2015 tarihli kararında, Kurum İdare ve Gözlem Kurulunun 2012 tarihli; 275 ve 289 sayılı kararları uyarınca Abdullah Öcalan tarafından yazılan "Yol Haritası", "Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa Cilt 1-2", "Ortadoğuda Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü Kitap" ve "Demokratik Siyaset" isimli kitapların fotokopileri olduğu anlaşılan dokümanların başvurucuya verilmemesine karar vermiştir. Eğitim Kurulu kararına karşı başvurucunun Kocaeli İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet, İnfaz Hâkimliğinin 18/3/2015 tarihli kararında, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesi uyarınca reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir: "Söz konusu kitaplar fotokopi halinde gönderilmiştir. Bu kitaplardan bazılarının halen mahkemelerce yasaklanmış kitapların fotokopileri olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan fotokopi olarak gönderilen bir kitabın, gerçek olarak basılmış kitapla aynı olup olmadığının incelenip ve denetlenmesi mümkün olmamaktadır. Zira orjinal basılı kitap ile fotokopilerin farklı olması mümkündür. Bu durumda, kitabın adli mercilerce incelenmiş olduğundan bahsedilemez. Adli birimlerce incelenmemiş yayınların ise ceza infaz kurumlarına alınması yasal olarak mümkün değildir." Başvurucu, İnfaz Hâkimliğinin ret kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi, İnfaz Hâkimliği kararındaki gerekçenin yerinde görüldüğünden bahisle başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Bu karar, başvurucuya6/5/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5275 sayılı Kanun'un "Süreli veya süresiz yayınlardan yararlanma hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Hükümlü, mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla süreli ve süresiz yayınlardan bedelini ödeyerek yararlanma hakkına sahiptir.  ... (3) Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüyeverilmez."
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/9562
Başvuru, hükümlü olan başvurucuya bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, soruşturma sürecinde dosyaya erişimin kısıtlanması sonucu suçlamaların öğrenilememesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; savunma hazırlamak için gerekli kolaylıklardan yararlanmaması, delillerin eksik toplanması ve hatalı değerlendirilmesi nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 22/4/2013 tarihinde Uşak Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 4/7/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına verilmiştir. Birinci Bölüm tarafından 12/12/2013 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına, başvuru belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar verilmiştir. Bakanlık, görüşünü 18/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bu görüş başvurucuya 25/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiş; başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, yakın akrabayı öldürmek ve birden fazla kişi tarafından birlikte yağma suçundan yürütülen soruşturma kapsamında Ulubey (Uşak) Cumhuriyet Başsavcılığınca 11/3/2009 tarihinde şüpheli sıfatıyla müdafi huzurunda savunması alınmıştır. Ulubey Cumhuriyet Başsavcılığının 11/3/2009 tarihli ve 2009/56 Soruşturma sayılı yazısı ile başvurucunun “yakın akrabayı öldürme” ve “birden fazla kişi tarafından birlikte yağma” suçlarını işlediği iddiasıyla tutuklanmasına karar verilmesi aynı yer Sulh Ceza Mahkemesinden talep edilmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, aynı tarihte başvurucunun şüpheli sıfatıyla sorgusunu müdafii huzurunda yapmış ve başvurucu kendisini savunmuştur. Sorgu işlemi neticesinde Mahkeme, kuvvetli suç şüphesi oluşmadığı kanaatine vararak 11/3/2009 tarihli ve 2009/2 sorgu sayılı kararı ile başvurucunun tutuklanmasına yönelik talebin reddine karar vermiştir. Soruşturma kapsamında diğer şüphelilerin ifadeleri üzerine 12/3/2009 tarihinde başvurucunun ek ifadesine başvuran Ulubey Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı tarihte 2009/56 Soruşturma sayılı yazısı ile yeniden başvurucunun “yakın akrabayı öldürme” ve “birden fazla kişi tarafından birlikte yağma” suçlarını işlediği kuvvetli şüphesi nedeniyle tutuklanmasına karar verilmesini aynı yer Sulh Ceza Mahkemesinden talep etmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, aynı tarihte başvurucunun şüpheli sıfatıyla sorgusunu müdafii huzurunda yapmış ve şüpheli kendisini savunmuştur. Sorgu işlemi neticesinde Mahkeme, soruşturma dosyasına dâhil olan yeni deliller ile başvurucunun anılan suçları işlediği konusunda kuvvetli suç şüphesinin oluştuğu kanaatine ulaşmış ve bu suçlara ilişkin delillerin tam olarak toplanmamış ve isnat edilen suçların katalog suçlardan olması nedenleriyle başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu vekili, 13/3/2009 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak müracaat ederek soruşturma dosyasına vekâletname ibraz etmiş ve dosya kapsamındaki belgelerin birer suretini talep etmiştir. Ulubey Cumhuriyet Başsavcılığının 13/3/2009 tarihli ve 2009/56 sayılı yazısı ile aynı yer Sulh Ceza Mahkemesinden, soruşturma kapsamındaki şüphelilerin birbirleriyle çelişen çok sayıda ifadelerinin bulunduğu, bu çelişkiyi ortaya koyacak çok sayıda delilin dosya kapsamında olduğu ve bu nedenle müdafiin soruşturma dosyasından suret almasının soruşturmanın amacını tehlikeye düşüreceği gerekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (2) numaralı fıkrası gereğince müdafiin bu yetkisine ilişkin kısıtlama (gizlilik) kararı alınması talep edilmiştir. Mahkemenin 13/3/2009 tarihli ve 2009/20 sayılı kararı ile talep doğrultusunda kısıtlama kararı verilmiştir. Başvurucu, tutukluluk hâli devam ederken Ulubey Cumhuriyet Başsavcılığınca ek ifadesi alınmak üzere yeniden çağrılmış ve 28/5/2009 tarihinde müdafii huzurunda ek ifadesi alınmıştır. Başvurucu, Ulubey Sulh Ceza Mahkemesinin gizlilik kararına itiraz etmiştir. Ulubey Sulh Ceza Mahkemesi 30/6/2009 tarihli ve 2009/50 Değişik İş sayılı kararıyla talebi değerlendirmiş; soruşturmanın hâlen derdest olması nedeniyle gizlilik kararının gerekçesinde değinilen çekincelerin devam ettiği, gizlilik kararının kaldırılması hâlinde soruşturmanın selametinin tehlikeye düşebileceği gerekçesiyle gizlilik kararının kaldırılması talebinin reddine karar vermiştir. Bu karar şüpheli müdafiine 8/7/2009 tarihinde tebliğ edilmiştir. Soruşturmaya konu suçların kovuşturulması görevinin Ağır Ceza Mahkemelerine ait olması ve Ulubey Cumhuriyet Başsavcılığının yargı çevresinde Ağır Ceza Mahkemesi bulunmaması nedenleriyle Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu hakkında kamu davası açılabilmesi için soruşturma dosyasını 13/11/2009 tarihli ve F.2009/20 sayılı fezleke ile Ulubey ilçesinin yargı çevresinin ağır cezalık işler yönünden bağlı bulunduğu Uşak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Bu aşamadan sonra soruşturma Uşak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmüştür. Uşak Cumhuriyet Başsavcılığının 24/11/2009 tarihli ve E.2009/4422 sayılı iddianamesi ile başvurucu hakkında yakın akrabayı canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme ve birden fazla kişi tarafından birlikte yağma suçlarını işlediği şüphesi ile kamu davası açılmıştır. Uşak Ağır Ceza Mahkemesi 4/12/2009 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş olup belirtilen kısıtlılık kararı bu kararla ortadan kalkmıştır. Uşak Ağır Ceza Mahkemesinin 27/12/2011 tarihli ve E.2009/412, K.2011/565 sayılı kararı ile başvurucunun “üstsoya karşı, delillerini ortadan kaldırmak, suçu gizlemek, işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla kasten öldürme” suçunu işlediği kanaatine varılarak sonuç olarak müebbet hapis cezası ve “birden fazla kişi tarafından birlikte yağma” suçunu işlediği kanaatine varılarak on yıl on ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve bu cezaların sonucu olan belirli hak yoksunluklarının uygulanmasına karar verilmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir: “… tüm deliller, sanık A. Ü.’nün tüm aşamalardaki beyanları, sanık Ali Pala'nın çelişkili beyanları, katılanların beyanları, tanık beyanları, nüfus kaydı, keşif, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamından, … böylece her iki sanığın baygın hale gelen maktulü kendi egemenlik alanına alarak beraber Ulubey tarafına doğru yola çıktıkları, Karahasan boğazının orada Ali PALA'nın babasının elinden çapraz bir şekilde bağladığı, sanıkların urgan iple H. P’yi boğdukları, oradan keşifte ayrıntıları sanık A. Ü. tarafından gösterilen yere geldikleri, orada H. P’yi aşağı yuvarladıkları ve H. P’nin üzerindeki paraları, senetleri, cüzdanı aldıkları, sanıkların maktulün üzerindeki parayı ve eşyayı (senetleri, kredi kartı) yağmalamak amacıyla fikir ve eylem birliği içerisinde otopsi raporuna göre maktulü boğarak öldürdükleri ve yağmaladıkları, maktul H. P’nin yakınları tarafından H. P’nin kaçırıldığı veya kayıp olduğunun bildirilmesi üzerine başlatılan arama faaliyetleri sonucunda 09/03/2009 tarihinde Omurca Beldesi yakınlarında yola 1 km uzaklıkta bir açık arazide ölü olarak bulunduğu, sanık A. Ü.’nün keşifte özellikleri bilirkişi raporunda ayrıntılı gösterilen şekilde cesedin bulunduğu herhangi bir yerleşim yeri bulunmayan, belirgin bir coğrafi işaret taşımayan araziyi tereddüt etmeden gösterdiği ve gösterdiği arazinin alınan coğrafi koordinatlarına göre cesedin kolluk güçlerince bulunduğu yer ile tamamen örtüştüğü, dolayısıyla şoför A. Ü.’nün öldürme, yağmalama, cesedin bırakılması eylemlerinde orada hazır bulunduğu kesin bir şekilde anlaşılmıştır. Keşifteki bu yer gösterme mahkememizde bu suçu sanık A. Ü.’nün Ali Pala ile iştirak halinde fikir ve eylem birliği içerisinde işledikleri kanaatini doğurmuştur. Bu nedenle sanık A. Ü.’nün bu suça iştiraki olmadığına dair savunmalarına itibar edilmemiştir…” Başvurucunun temyizi üzerine inceleme yapan Yargıtay Ceza Dairesi, 14/1/2013 tarihli ve E.2012/5703, K.2013/9 sayılı ilamıyla hükmün onanmasına karar vermiştir. Anılan karar başvurucuya 27/3/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bireysel başvuru 22/4/2013 tarihinde yapılmıştır. B. İlgili Hukuk 5271 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir.(21/2/2014 tarih ve 6526 sayılı Kanun ile mülga) (2) Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir.(21/2/2014 tarih ve 6526 sayılı Kanun ile mülga) (3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adlî işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz.(21/2/2014 tarih ve 6526 sayılı Kanun ile mülga) (4) (Değişik fıkra: 25/05/2005-5353 S.K./mad) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.(5) Bu Maddenin içerdiği haklardan suçtan zarar görenin vekili de yararlanır.” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrası ve maddesinin (1) numaralı fıkrası.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3056
Başvuru, soruşturma sürecinde dosyaya erişimin kısıtlanması sonucu suçlamaların öğrenilememesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; savunma hazırlamak için gerekli kolaylıklardan yararlanmaması, delillerin eksik toplanması ve hatalı değerlendirilmesi nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, yakalama ve gözaltı sırasında kamu görevlilerince hukuka aykırı güç kullanımı iddiasıyla ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 1968 yılı doğumlu olan başvurucu İstanbul'da yaşamaktadır. Başvuru formundaki anlatımına göre başvurucu 13/12/2017 tarihinde evine yakın marketten alışveriş yaptıktan sonra aracıyla evine dönerken marka ve plakasını aşamalarda bildirdiği bir arabayla aracının önü kesilerek durdurulmuş, kendilerini polis olarak tanıtan sivil giyimli iki kişi kimliklerini başvurucuya göstererek hakkında ihbar olduğunu söylemiş ve başvurucudan aracıyla kolluk merkezine kadar kendilerini takip etmesini istemiştir. Aracıyla öndeki aracı takip ettiği sırada Kemal Sunal Caddesi'ne girdikten hemen sonra bir kalabalık gördüğünü ifade eden başvurucu, öndeki araç durduğu için aracını durdurmuş, takip ettiği iki kişi başvurucuya "Burada biraz işimiz var, halledelim beraber gideceğiz, bizi takip et." dediği için bu kişileri yaya olarak takip etmiş, birlikte kalabalığa doğru ilerlemişlerdir. Kalabalık içinde yürürken yaşlı bir kişinin caddede bomba olduğunu söylemesi üzerine durduğunu ve kendisini olay yerine getiren iki kişinin kendisine komplo kurmasından şüphelendiğini dile getiren başvurucu; bu kişilerin fotoğraflarını cep telefonuyla çekmeye çalışırken durumu fark eden sivil bir polisin başvurucuya ne yaptığını sorması üzerine cevap veremeden arkasından yaklaşan başka bir kişinin sinkâflı küfür ederek ağzını kapattığını, aynı zamanda kafasına vurmaya başladığını ve kendisini (başvurucuyu) tanıdığını söylemiştir. Ağzından polisin elini çekerek "Ne yapıyorsunuz, boğuluyorum." diye bağırdığını belirten başvurucu; hemen akabinde öteki kolluk görevlilerinin kendisini darbettiğini, İstanbul emniyet müdür yardımcısı olduğunu söyleyen bir kişi ile ağzını kapatan ve kendisini olay yerine getiren sivil giyimli kişilerin kendisini yere düşürdüğünü, yerdeyken darp eylemlerinin devam ettiğini, etrafta bulunan bireylerin müdahalesiyle kolluk görevlilerinin kendisini yerden kaldırarak kelepçe taktıklarını ve gözaltına aldıklarını ifade etmiştir. Başvurucu; gözaltına alınırken olduğu gibi gözaltı süresince de kolluk merkezinde darbedildiğini, darbedenlerden birinin olay yerindeki emniyet müdür yardımcısı olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun yakalanıp gözaltına alınmasına ilişkin olarak düzenlenen tutanakta (Olay Tutanağı) özetle başvurucunun bomba yüklü aracın bulunduğu sokağa koşarak girmek istediği sırada polisler tarafından durdurulduğu, can güvenliği için uzaklaşması konusunda yüksek sesle uyarıldığı, başvurucunun ise vatandaş olarak haber alma özgürlüğünün olduğunu, istediği sokağa girip çıkabileceğini söylediği belirtilmiştir. Tutanağa göre başvurucu cep telefonuyla görüntü almaya başlayacağı sırada kendisine polisler tarafından müdahale edilmiş, direniş göstermesi üzerine direnişini kıracak ölçüde kendisine kademeli olarak zor kullanılmıştır. Tutanakta ayrıca başvurucunun çevredeki insanların dikkatini çekmek ve yaşanan olayı farklı bir boyuta çekmek amacıyla "Beni gözaltına alamazsınız. Siz kimsiniz? Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, bırakın beni." şeklinde bağırması üzerine tekrar kademeli olarak zor kullanılarak etkisiz hâle getirildiği belirtilmiştir. Başvurucu gözaltına alınmış ve başvurucunun cep telefonuna el konulmuştur. Gözaltına alındıktan sonra -aynı gün (saat 19'da)- başvurucu hakkında Bahçelievler Devlet Hastanesinde sağlık raporu düzenlenmiştir. Raporda tespit edilen bulgular şu şekildedir:"Boyunda hiperemi. Belde hiperemik alanlar. Sol ayak bileğinde şişlik. Her iki el bileklerinde hiperemi. Ağız üst ön kesici diş posteriorda kaplamada ufak defekt." Başvurucu ertesi gün gözaltından çıkarılmıştır. Gözaltından çıkarıldıktan sonra başvurucu hakkında aynı hastanede sağlık raporu düzenlenmiş (saat 17) ise de raporda hiçbir tespit bulunmamaktadır. Raporda sadece başvurucunun kimlik bilgileri ile raporu düzenleyen doktorun kaşe ve imzasına yer verilmiştir. Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçu kapsamında hakkında soruşturma açılan başvurucu 14/12/2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla ifade vermiştir. Başvurucu ifadesinde market alışverişi sonrasında evine giderken olay yerinde bir kalabalık gördüğünü, aracını park edip ne olduğunu anlamak için kalabalığın olduğu tarafa gittiğini, kalabalığın bir bomba nedeniyle toplandığını anladığını, kalabalığın fotoğrafını sosyal medyada paylaşmak amacıyla cep telefonuyla çekim yapmak isterken polisin telefonunu elinden aldığını belirtmiş; kolluk görevlilerinin hem olay yerinde ve polis aracında hem de polis merkezinde kendisini darbettiğini, aynı emniyet müdür yardımcısının gözaltındayken polis merkezine gelerek kendisini tekrar dövdüğünü iddia etmiş, bu kişinin fiziksel özelliklerini tarif etmiştir. Başvurucu 21/12/2017 tarihinde kolluk görevlileri hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığa şikâyette bulunmuştur. Başvurucu, başvuru formunda dile getirdiği şekliyle (bkz. §§ 10, 11) olayı anlatmış, ayrıca yere düştüğünde sırtına ve kasıklarına tekme atıldığını iddia etmiş ve dilekçesine olay yerinde bulunan kolluk görevlilerinden birinin fotoğrafı ile serbest bırakıldıktan sonra talebiyle hakkında düzenlenen sağlık raporlarını eklemiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun 21/12/2017 tarihinde müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Başvurucu ifadesinde şikâyet dilekçesindeki iddialarını yinelemiş, ayrıca aynı olay nedeniyle şüpheli sıfatıyla verdiği savunmasının içeriğinin doğruluğunu teyit etmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aynı olayla ilgili iki soruşturmada da 3/1/2018 ve 22/1/2018 tarihlerinde yetkisizlik kararları vererek soruşturma dosyalarını Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) göndermiştir. Başsavcılık yetkisizlik kararlarıyla gelen dosyaları birleştirerek yürüttüğü soruşturma kapsamında;i. 17/1/2018 tarihinde Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğüne (Emniyet Müdürlüğü) yazı yazarak bombalı araç olayıyla ilgili olarak olay yerinde bulunan tüm kolluk görevlilerinin kimlik bilgilerinin tespit edilmesini ve söz konusu kişilere ait teşhise elverişli fotoğrafların ve görev belgelerinin gönderilmesini, başvurucunun iddiasına konu aracını durduran 34 F... .. plakalı araçta görevli kolluk görevlilerinin kimlik bilgilerinin bildirilmesini, teşhise elverişli fotoğraflarının ve görev belgelerinin gönderilmesini, söz konusu kişilerin en kısa sürede ifade vermek üzere müracaatlarının sağlanmasını ve başvurucunun sunduğu fotoğraftaki emniyet görevlisinin kim olduğunun tespit edilmesini,ii. 13/2/2018 tarihinde İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne yazı yazarak Olay Tutanağı'nda sicil numaraları bulunan polis memurlarının açık kimlik ve iletişim bilgilerinin tespiti ile söz konusu kişilerin en kısa sürede ifade vermek üzere hazır bulunmalarının sağlanmasını,iii. 7/5/2018 tarihinde Emniyet Müdürlüğüne yazı yazarak yerine getirilmediği anlaşılan taleplerin ikmal edilmesini, yazılarda adı geçen kolluk görevlilerinin teşhise elverişli fotoğraflarının ve görev belgelerinin gönderilmesini istemiştir. Emniyet Müdürlüğü tarafından 23/5/2018 tarihli yazıyla tutanakta ismi bildirilen polis memurları ile başvurucunun ibraz ettiği fotoğraftaki emniyet müdürünün kimlik bilgileri gönderilmiştir. Ayrıca yazıda plakası belirtilerek sorulan aracın kolluğa değil özel bir şahsa ait olduğu belirtilip bu kişinin kimlik bilgileri ile araç bilgilerinin yer aldığı Pol-Net sorgu sonucu gönderilmiştir. İlgili sonuç incelendiğinde kimlik bilgileri gönderilen kişinin aracı 30/3/2018 tarihinde noter satışıyla devraldığının belirtildiği görülmüştür. Diğer taraftan yazıya başvurucunun geçmişte adının geçtiği adli olaylarla ilgili araştırma evrakı eklenmiştir. Başsavcılık ayrıca 13/2/2018 tarihli yazıyla, başvurucunun sunduğu ve soruşturma dosyasında bulunan sağlık raporlarını göndererek Bakırköy Adli Tıp Şube Müdürlüğünden (ATK) rapor düzenlemesini istemiştir. ATK'nın 14/2/2018 tarihli raporunda başvurucunun gözaltına girişindeki rapor (bkz. § 13) içeriğine yer verilmiş fakat bir tespit bulunmayan gözaltından çıkış raporundan bahsedilmemiştir. Söz konusu raporun diğer kısmı şu şekildedir:"...Özel Ç. Hastanesinin 2017 tarih ve ..8 protokol nolu üroloji (poliklinik-1) raporunda; penis kökünde ağrı testislerde ağrı, şişlik morarma olması, hassasiyet, idrarda koyulaşma kanama olması şikayetleri olduğu, TT (tam idrar tetkikinde) KRİSTALÜRİ RUN 14,5 KRE, VBC 3700 CRP 13 olduğu, çekilen tüm Batın USGDÜSG Pelvis Ap Lateral in normal sınırlarda olduğu, klinik seyir ve tanı olarak; 3 gün önce testislerin olduğu bölgeye travma olduğu [olmuş], hematüri total makroskopik ağrılı pıhtılı şekilde olduğu, kayıtlı olduğuna,Şişli Hamidiye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 19/12/2017 tarih ve ..1 sayılı raporunda; bir hafta önce darp edildiği, bilinç açık, oryante koopere, fizik muayenede, sol ayak bileğinde yaygın şişlik, morluk olduğu, çekilen grafide acil osseöz patoloji saptanmadığı, ortopedi ile konsülte edildiği, hayati tehlikesi olmadığı, Ortopedi muayenesinde; sol ayak bileğinde morluk şişlik bir hafta önce darp edilmiş 7 ay öncede aynı ayak bileğinde aşil tendon rüptürü sebebiyle opere edildiği, adli rapor almak istediği, ortopedik muayene ve çekilen grafiler sonrası acil osseöz ve ortopedik patoloji düşünülmediği, distal nörovasküler defisit olmadığı, analjezik tedavi önerilerek kontroller anlatıldığı kayıtlı bulunmakla;Şahsa ve olaya ait varsa mevcudun dışında tıbbî evrakın teminen gönderilmesi halinde yeniden değerlendirileceğine göre;Kafatası kemiklerinde kırık, kafa içi travmatik değişim, büyük damar, iç organ yaralanması tarif edilmediğine göre..." ATK'nın raporuna göre yaralanmanın kişi üzerindeki etkisi basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif niteliktedir. Başvurucunun el konulan telefonu kendisine teslim edilmiştir. Başsavcılık 29/6/2018 tarihinde başvurucunun şikâyeti hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir:"Müşteki üzerinde yapılan dış beden muayenesi sonucu düzenlenen hekim raporuna göre yaralanması BTM ile giderilebilir niteliktedir.İfade edilmelidir ki somut olayda, dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, Müştekinin kolluk tarafından alınan güvenlik önlemlerine riayet etmeyip, uzaklaştırılmaya çalışıldığı sırada da direnç göstermesi söz konusudur. Kolluk görevlilerince, Müştekiye direncini kıracak ölçüde zor kullanıldığı anlaşılmakta olup, bunu aşan ölçüde ve zor kullanma yetkisi ile bağdaşmayacak biçimde, Müştekiye zor kullanıldığı yolunda delil bulunmamaktadır. Müştekinin üzerine atılı eylem ise atılı suça ya da bir başka suça unsurları itibariyle elvermemektedir.Açıklanan nedenle kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına...[karar verildi.]" Başvurucunun verilen karara itirazı Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğinin 4/9/2018 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Söz konusu karar 11/9/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 8/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal hukuk için bkz. Hidayet Enmek ve Eyüpsabri Tinaş, B. No: 2013/7907, 21/4/2016, §§ 52, 53; Serhat Ölğen, B. No: 2016/3389, 20/11/2019, § İlgili uluslararası hukuk için bkz. Ahmet Aşık, B. No: 2017/27330, 26/5/2021, §§ 38-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/31131
Başvuru, yakalama ve gözaltı sırasında kamu görevlilerince hukuka aykırı güç kullanımı iddiasıyla ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucu, 27/2/2008 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde (İş Mahkemesi sıfatıyla) açtığı alacak davasında makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. Başvuru, 19/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 16/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 16/6/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 27/2/2008 tarihinde Kızıltepe Belediye Başkanlığı aleyhine Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde (İş Mahkemesi sıfatıyla) açtığı davada, kanundan ve toplu iş sözleşmelerinden doğan alacaklarının ödenmesini talep etmiştir. Yargılama, anılan Mahkemenin E.2008/121 sayılı dava dosyasında halen devam etmektedir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile maddesinin (1) numaralı fıkrası, 30/1/1950 tarih ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası ile maddesinin birinci fıkrası ve maddesi.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2238
Başvurucu, 27/2/2008 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde (İş Mahkemesi sıfatıyla) açtığı alacak davasında makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir.
1
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; gözaltı koşullarının insani olmaması nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 26/3/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve adli yardım talebinin kabul edilmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). B. Başvurucuya İlişkin Süreç Adalet Bakanlığında uzman yardımcısı olarak görev yapan başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle başlatılan bir soruşturma kapsamında 5/8/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ilk ifadesi kolluk görevlileri tarafından 5/8/2016 tarihinde alınmıştır. İfade tutanağına göre başvurucuya yöneltilen FETÖ/PDY üyeliği suçlamasına dair olay ve olgular sorulan sorularla açıklanmıştır. Ankara Barosu tarafından görevlendirilen müdafi de ifade alma işlemi esnasında hazır bulunmuştur. Başvurucu; ifadesinde özetle eğitim ve çalışma hayatında FETÖ/PDY ile bir bağlantısı olmadığını, örgüte parasal destekte bulunmadığını, eğitim hayatında örgütle iltisaklı ev ya da yurtlarda kalmadığını ve örgüt içinde herhangi bir faaliyete katılmadığını belirterek suçlamaları kabul etmemiştir. Başsavcılık, başvurucuyu silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 16/8/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) sevk etmiştir. Hâkimlik aynı tarihte başvurucunun savunmasını almıştır. Sorgu tutanağına göre başvurucuya isnat edilen suçlar anlatılmış, başvurucunun avukatı da sorgu esnasında hazır bulunmuştur. Başvurucu, emniyetteki ifadesinde belirttiği hususları aynen tekrar ettiğini beyan etmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 16/8/2016 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili bölümü şöyledir: "...CMK'nın ve devamı maddeleri gereğince suçların niteliği, mevcut delil durumu, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olguların bulunması, şüphelilerin kaçma şüphesi altında olduğunu gösteren somut olguların bulunması, AİHM'nin WEMHOFF/ALMANYA kararında da belirtildiği üzere 'şüphelinin salıverilmesi halinde adaletin işleyişine zarar verecek faaliyette bulunma tehlikesinin varlığı tutuklama nedenidir' kararı da dikkate alınarak, delilleri yok etme gizleme değiştirme ihtimalini gösteren olguların bulunması ve süphelilere isnat edilen suçun niteliği, atılı suçun CMK'nın 100/3 maddesinde öngörülen suçlardan oluşu ve atılı suç ile tutuklama tedbirinin orantılı bir tedbir niteliğini taşıması dikkate alınarak şüphelilere isnat edilen silahlı terör örgütüne üye olma suçundan ayrı ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi.]" Başvurucu 17/8/2016 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş, Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tutuklama kararını yerinde bularak itirazı 22/8/2016 tarihinde kesin olarak reddetmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği 9/2/2018 tarihinde resen yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 13/3/2018 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu 26/3/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başsavcılığın 28/5/2018 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde dava açılmıştır. İddianamede, başvurucunun örgütsel nitelikli eylemleri bakımından FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Bu suçlamalara esas olarak başvurucunun ByLock programını kullandığına, örgüt evlerinde kaldığına dair tanık beyanına, meslekten ihraç edilmesine ve hakkında örgüt üyeliğinden soruşturma bulunan bir kişi ile karşılıklı para transferi içinde bulunması olgusuna dayanılmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 16/3/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/157 sayılı dosya üzerinden kovuşturma başlamıştır. Mahkeme 26/6/2018 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Mahkeme 17/1/2019 tarihli kararıyla başvurucuyu terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf aşamasında derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Salih Sönmez, B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/9196
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, tutukluluğun makul süreyi aşması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; gözaltı koşullarının insani olmaması nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza mahkemesinin beraat kararına rağmen emsallerin bulunduğu rütbeye terfi ettirilmemesi nedeniyle masumiyet karinesinin; Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) bağımsız ve tarafsız olmaması, usul ve yasaya aykırı karar verilerek idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; AYİM’in farklı kişilere farklı kararlar vermesi nedeniyle eşitlik ilkesinin; ceza yargılaması sürecinde terfi edememe durumunun her yıl askeri birliklerde yayımlanması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.                         Başvuru, 25/1/2013 tarihinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir.             İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.              Bölüm Başkanı tarafından 7/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.             Başvuru konusu olay ve olgular 8/11/2013 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı görüşünü 7/1/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.             Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 22/1/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı 5/2/2014 tarihinde beyanda bulunmuştur.        A.           Olaylar             Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:             Başvurucu, 1988 yılından itibaren Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde uçak silah mühimmat teknisyeni astsubay olarak görev yapmaktadır.              1998 yılında atandığı Diyarbakır Ana Jet Üs Uçak Bakım Filo Hat Bakım Komutanlığında F-16 uçak silah teknisyeni astsubay olarak görev yaparken 2001 yılında Diyarbakır Hava Kuvvet Komutanlığı (Komutanlık) Konutlar Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanlığında görevlendirilmiş ve üç yıl boyunca “muhasebe sorumlu astsubayı” olarak çalıştırılmıştır.         Konutlar Bölgesi olağanüstü genel kurul toplantısında kapıcı-kaloriferci olarak çalışan işçilerin işten çıkarılarak işlerin hizmet alımı yöntemiyle yaptırılması kararı alınmış ve bu karar kapsamında “firma belirleme heyeti” oluşturulmuştur. Üç albay, iki binbaşı ve bir astsubaydan (başvurucu) oluşan heyet tarafından açık pazarlık yöntemiyle firma belirlenmiş ve faaliyete başlamıştır. Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra (21/3/2005) başvurucu hakkında “rüşvet alma” suçlamasıyla Diyarbakır Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından kamu davası açılmıştır.         Başvurucu, yargılama nedeniyle 16/5/2005 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı tarafından 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun maddesi gereğince açığa alınmıştır.         Diyarbakır Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesinin 10/3/2006 tarihli ve E.2006/369, K.2006/275 sayılı kararı ile başvurucu hakkında delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verilmiştir.          Beraat kararı üzerine Milli Savunma Bakanlığı, 31/3/2006 tarihinden geçerli olmak üzere başvurucunun açığa alınma işlemini kaldırmıştır.         Temyiz üzerine, Askeri Yargıtay Dairesi, 18/12/2007 tarihli ve E.2007/2058, K.2007/2050 sayılı ilamıyla beraat kararını usul yönünden hukuka aykırı görerek bozmuştur.         Mahkemece bozma ilamına uyularak 27/4/2011 tarihli ve E.2011/126, K.2011/159 sayılı kararla başvurucu hakkında yeniden beraat kararı verilmiştir.         Karar temyiz edilmeksizin 6/5/2011 tarihinde kesinleşmiştir.         Başvurucunun yargılama nedeniyle açığa alındığı 16/5/2005 tarihinden, beraat kararının kesinleştiği 6/5/2011 tarihine kadar geçen süre için 926 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (2) numaralı alt bendi gereğince rütbe terfileri ile kademe ilerleme ve derece yükselmeleri yapılmamıştır.         Milli Savunma Bakanlığının 22/7/2011 tarihli kararı ile başvurucu kıdemli başçavuş rütbesine yükseltilerek nasbı, emsal nasıp tarihi olan 30/8/2006 tarihine götürülmüş, ancak 28/12/1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliğinin maddesi gereği, kıdemli başçavuş rütbesine ait en az geçerli bir sicil şartının gerçekleşmediği belirtilerek 30/8/2009 tarihinden geçerli olması gereken kademeli kıdemli başçavuş rütbesine terfi işlemi onaylanmamıştır.         Başvurucu, 26/8/2011 tarihli dilekçesinde, sicil şartı öne sürülerek kademeli kıdemli başçavuşluğa terfi ettirilmediğini, bu nedenle emsallerinden eksik maaş aldığını belirtmiş, 2011 yılında aldığı sicilin kıdemli başçavuş rütbesinde alınmış bir sicil kabul edilerek mağduriyetinin giderilmesi talebinde bulunmuştur.         Hava Kuvvetleri Komutanlığının 3/10/2011 tarihli ve 1470-114491-11/Per.Sic.Kd.Ş. sayılı yazısı ile başvurucunun talebi reddedilmiştir. Yazının ilgili kısımları şöyledir: “…(b) 926 Sayılı TSK Personel Kanunu. (c) Astsubay Sicil Yönetmeliği. … Anılan personelin hakkında açılan kamu davasının 06 Mayıs 2011 tarihinde kesinleşmesi neticesinde ilgi (b) kanunun 33’üncü ve ilgi (c) yönetmeliğin 41’inci maddeleri gereğince MSB’nin 22 Temmuz 2011 tarihli kararı ile kıdemli başçavuş rütbesine yükseltilerek nasbı emsal nasıp tarihi olan 30 Ağustos 2006 tarihine götürülmüştür. Ancak ilgi (c) yönetmeliğin 76’ncı maddesi gereğince rütbesine ait en az bir geçerli sicil bulunmadığından 30 Ağustos 2011 tarihinde 30 Ağustos 2009 tarihinden geçerli rütbe kademeliliği onaylanamamıştır. İlgi (c) yönetmeliğin 23’üncü maddesi ‘Sicil belgeleri, sicil üstlerince 02 Mayıs tarihi itibarıyla düzenlenir ve gerekli işlemlerin yapılmasını müteakip en az tugay ve eşidi birlik ve kurumlar tarafından en geç 30 Mayıs tarihinde bu Yönetmeliğin 21’inci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde belirtilen personel başkanlıklarında bulundurulur. … (Değişik fıkra: 02/05/2002 – 24743) Bu tarihlere göre düzenlenen siciller, o yılın 30 Ağustos tarihinde düzenlenmiş kabul edilir. Bu Yönetmeliğin 70’inci maddesine göre sicil üstünün kanaatinin değişmesi veya disiplinsizlik ve ahlaki durumları nedeniyle düzenlenecek siciller hariç olmak üzere, sicil düzenleme tarihi ile o yılın 30 Ağustos tarihi arasındaki sürede, o yıl için ayrıca sicil belgesi düzenlenmez.’ hükmünü amirdir. Bu bağlamda, söz konusu personelin başçavuş rütbesinde ve 02 Mayıs 2011 tarihli olmak üzere hakkında düzenlenmiş sicil belgesi bulunduğundan, dilekçesinde belirttiği 06 Mayıs – 06 Ağustos 2011 tarihleri arasındaki üç aylık sürede tekrara sicil belgesi düzenlenmesine yukarıda belirtilen yönetmelik hükmü gereğince yasal imkan bulunmamaktadır. …”         Başvurucu, kıdemli başçavuşluktaki rütbe kademeliliğinin onaylanmaması işlemine karşı AYİM’e iptal davası açmış ve yürütmenin durdurulması talebinde bulunmuştur.         AYİM Dairesi, 5/1/2012 tarihli ve E.2012/1 sayılı kararıyla, şartları oluşmadığı gerekçesiyle başvurucunun yürütmenin durdurulması talebini reddetmiştir.         AYİM Başsavcılığı, 8/5/2012 tarihli ve 2012/2 sayılı “düşünce” yazısı ile başvurucunun davasının kabul edilerek işlemin iptaline karar verilmesi yönünde görüş bildirilmiştir. Yazının ilgili kısmı şöyledir: “… hakkında açılan kamu davası nedeniyle 2005 yılında ve başçavuş rütbesindeyken açığa alındığı ve 2006 yılında açığı kaldırıldığı için emsalleriyle birlikte 2006 tarihinde kıdemli başçavuş rütbesine terfi edemeyen davacının, hakkındaki ceza yargılamasının 2011 tarihinde kesinleşen beraat kararıyla sonuçlanması üzerine idarece 2011 tarihli onayla bir üst rütbeye terfi ettirildiği ve naspının da emsallerinin nasıp tarihi olan 2006 tarihine götürüldüğü, emsallerinin 2009 tarihi itibariyle kıdemli başçavuşlukta 3 yıllarını doldurmaları üzerine rütbe kademeliliklerinin onaylandığı, ancak davacının kıdemli başçavuş rütbesinde henüz sicil almadığı gerekçesiyle rütbe kademeliliğinin onaylanmadığı ve bun konudaki talebinin reddedildiği, oysa davacıya ilişkin 2011 yılı sicil belgesi 2011 tarihi itibariyle düzenlenmiş olmakla birlikte 2011 tarihinde tekemmül ettiği ve sonuç doğurmaya başladığı, davacının ise 2011 tarihi itibariyle ‘2006 nasıplı kıdemli başçavuş’ olduğu, dolayısıyla 2011 yılındaki bu sicil belgesinin kıdemli başçavuş rütbesine ilişkin olduğunun kabul edilmesinin gerektiği, sicil belgesinin düzenlendiği tarih itibariyle davacının ‘başçavuş’ rütbesinde olmasının ve bu nedenle belgede ‘başçavuş’ olarak anılmasının, onun 2011 tarihine ‘kıdemli başçavuş’ rütbesiyle girdiği gerçeğini değiştirmeyeceği, aksi uygulamanın yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin amacına ve özüne aykırı düşeceği gibi, hakkındaki yargılama nedeniyle emsalleriyle birlikte terfi edemeyerek mağdur olan davacının, beraat etmesine rağmen mağduriyetinin bir yıl daha sürmesi sonucunu doğuracağı ve bu sonucun da hakkaniyetle bağdaşmayacağı, bunun yerine 2011 yılında almış olduğu sicil ‘kıdemli başçavuşlukta’ alınmış kabul edilerek, mevzuatın aradığı diğer liyakat şartlarını da taşıması halinde rütbe kademeliliğinin onaylanması gerekirken, aksi yönde tesis edilen işlem hukuka aykırılıkla sakatlandığı sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır. …”         AYİM Dairesi, 10/7/2012 tarihli ve E.2012/1, K.2012/822 sayılı kararı ile davayı oyçokluğuyla reddetmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “… davacının başçavuş rütbesinde iken 2005 tarihinde açığa alındığı ve 2006 tarihinde açığı kaldırılmasına rağmen, hakkındaki yargılamanın devam etmesi nedeniyle kıdemli başçavuş rütbesine terfi edemediği, oysa emsallerinin 2006 tarihi itibariyle kıdemli başçavuş oldukları ve hatta 2009 tarihi itibariyle rütbe kademelilikleri de onaylanarak kademeli kıdemli başçavuş oldukları ve hatta 2009 tarihi itibariyle rütbe kademelilikleri de onaylanarak kademeli kıdemli başçavuş oldukları, ancak davacı hakkındaki ceza yargılamasının 2011 tarihi itibariyle kesin hükümle sonuçlandığı, bunun üzerine idarece gerekli intibak işleminin yapıldığı ve gerekli şartları taşıdığı görülerek, tıpkı emsalleri gibi 2006 tarihinden geçerli olacak şekilde 2011 tarihli onayla kıdemli başçavuş rütbesine yükseltildiği anlaşılmıştır. Davacının lehe nasıp düzeltilmesi işlemine 2011 tarihi itibariyle hak kazandığı ve bu tarih itibariyle 2011 yılı sicil belgesinin (2011 tarihinde) düzenlendiği açıktır. Sonuç olarak; Davacı hakkında tanzim edilen 2011 tarihli sicil belgesinin başçavuş rütbesine ilişkin olduğu ve dolayısıyla kıdemli başçavuş rütbesinde henüz sicil almamış olduğu gözetilerek tesis edilen rütbe kademeliliğinin onaylanmaması işleminde hukuka aykırı bir yön bulunmadığı kararına varılmıştır. Her ne kadar davacı vekili, davacının lehe nasıp düzeltilmesini hak ettiği ve beraat kararının kesinleştiği 2011 tarihinden itibaren sicil dönemi içinde kıdemli başçavuş rütbesi ile 3 aylık çalışma koşulu sağlanacağından 926 Sayılı Kanunun 33/son ve Yönetmeliğin 23/3-son maddeleri uyarınca sicil düzenlenebileceğini ileri sürmüş ise de, söz konusu düzenlemelerin hakkında hiç sicil düzenlenemeyen personeli kapsadığı, oysa davacı hakkında 2012 tarihi itibariyle sicil düzenlendiği, Yönetmeliğin 23/2’nci maddesi uyarınca yeniden sicil düzenlenmesini gerektiren bir husus bulunmadığı gözetilerek davacı vekilinin bu yöndeki iddialarının hukuki dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılmıştır.…”         Başvurucu karar düzeltme yoluna başvurmuş, AYİM Başsavcılığı 20/11/2012 tarihli ve 2012/3654 sayılı “düşünce” yazısı ile 8/5/2012 tarihli (bkz. § 23) düşüncesini tekrar ederek ret kararının kaldırılması yönünde görüş bildirmiştir.         Mahkeme, 18/12/2012 tarihli ve E.2012/1516, K.2012/1481 sayılı kararı ile başvurucunun karar düzeltme talebini oyçokluğuyla reddetmiş, ret kararı başvurucuya 7/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.         Başvurucu 25/1/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.         Bu arada başvurucu, Askeri Mahkemede 7,5 yıl süren yargılama nedeniyle maruz kaldığı adli ve idari uygulamalardan doğan zararların giderilmesi amacıyla AYİM Dairesi nezdinde tazminat davası açmıştır.         AYİM Dairesinin 10/5/2012 tarihli ve E.2012/1016, K.2012/1210 sayılı kararıyla dava reddedilmiş, başvurucu, karar düzeltme yoluna başvurmamış ve hüküm, kararın verildiği 10/5/2012 tarihi itibarıyla kesinleşmiştir. B.            İlgili Hukuk         926 sayılı Kanun’un maddesi şu şekildedir: “Astsubayların açığa alınmaları ve açıklarının kaldırılması subaylar hakkındaki hükümlere tabidir. Astsubayların açığa çıkarılmaları, açıkların kaldırılması ve açığa çıkarılan, tutuklanan, cezası infaz edilmekte olan veya firar ve izin tecavüzünde bulunan astsubaylar hakkında 65 inci madde hükümlerine göre işlem yapılır.”         Aynı Kanun’un maddesi şöyledir: “Açığa alınan veya tutuklanan subay ve askerî memurlar hakkında aşağıdaki esaslara göre işlem yapılır: a) (Değişik: 26/3/1982 - 2642/10 md.) Haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere 5 yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler. …. e) (Değişik: 26/3/1982 - 2642/10 md.) Terfi sırasına girenlerden; Açıkta bulunanların, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişkilerinin kesilmesini gerektirmeyecek şekilde hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum olmaları nedeniyle veya (c) bendinin (2) numaralı alt bendine göre açıkları kaldırılmış olup da henüz hükümleri kesinleşmemiş olanların, (Değişik: 29/7/1983 - 2870/6 md.) Tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların, Kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç, firar veya izin tecavüzünde bulunmuş olanlar ile firar veya izin tecavüzüne devam edenlerin, Terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz. Bu gibilerin terfi ve kademe ilerlemesi işlemlerinin ne şekilde yapılacağı subay sicil yönetmeliğinde gösterilir....”          Aynı Kanun’un maddesinde astsubayların terfi zamanı hakkında uygulanacağı belirtilen madde şöyledir:“Muvazzaf subayların terfileri her yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı günü yapılır.(Ek : 21/7/2000 - KHK - 607/2 md.; Değiştirilerek kabul : 10/5/2006-5497/2 md.; Değişik: 22/1/2015 - 6586/41 md.) Kıdem alanlar, kazaî veya idari kararlarla nasıpları lehe düzeltilenler ile açığa alınmaları, tutuklanmaları, kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç firar veya izin tecavüzünde bulunmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği onanmayanlardan, haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, kamu davasının açılmasının ertelenmesine veya düşmesine yahut ortadan kaldırılmasına, firar veya izin tecavüzü suçlarından verilecekler hariç olmak üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, beraatine, kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesine veya cezanın ertelenmesine karar verilenler hakkında, emsalleri terfi etmiş veya rütbe kıdemliliği onanmış olmak şartıyla, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz. Ancak, bu durumda olanların rütbe terfi ve rütbe kıdemlilikleri, hükmün veya kararın kesinleşme tarihinden geçerli olarak yapılıp emsalleri tarihine götürülür. Bu şekilde yapılan terfi ve rütbe kıdemliliklerinde maaş farkı ödenmez. (Ek fıkra: 21/7/2000-KHK-607/2 md.; Aynen kabul: 10/5/2006-5497/2 md.) Terfi sırasında olup da belirli oranda sicil mecburiyetini, sicil belgelerinin düzenlenmesinden sonra, 30 Ağustos tarihine kadar tamamlayacak olanlar (albaylar hariç) hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.”          26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“ Tahkim usulüne tabi olanlar dahil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekalet ücreti takdir edilir.”         28/12/1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Astsubay Sicil Yönetmeliğinin maddesinin ( l ) numaralı bendi şöyledir: “l. Rütbe kademeliliği: Nasıplarından itibaren üç yılını tamamlayan ve gösterge tablosunun bir üst derecesine yükselmek için liyakatleri sicille saptanarak üst makamlarca onanan astsubay başçavuşların, astsubay kademeli başçavuşluğa; astsubay kıdemli başçavuşların, astsubay kademeli kıdemli başçavuşluğa; astsubay kademeli kıdemli başçavuşlukta üç yılını tamamlayan ve gösterge tablosunun bir üst derecesine yükselmek için liyakatleri sicille saptanarak onanan astsubay kademeli kıdemli başçavuşların, astsubay ikinci kademeli kıdemli başçavuşluğa yükselmelerini”         Yönetmeliğin “Sicil belgelerinin düzenlenmesi” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ( a) bendi şöyledir: “Değişik: RG-21/8/2014-29095) Sicil belgeleri aşağıdaki esaslara göre düzenlenir: a. Birinci sicil üstleri; sicil doldurma zamanında emri altında bulunan bütün astsubayların sicillerini doldurur. Bir astsubay hakkında sicil düzenlenebilmesi için; o astsubayın, o sicil süresi içinde, sicil verecek amir ile birlikte en az üç ay fiilen görev yapması şarttır. ...”         Aynı Yönetmeliğin “Sicil belgelerinin düzenlenme ve gönderilme zamanları” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“ Sicil belgeleri, sicil üstlerince 2 Mayıs tarihi itibarıyla düzenlenir ve gerekli işlemlerin yapılmasını müteakip en az tugay ve eşidi birlik ve kurumlar tarafından en geç 30 Mayıs tarihinde, bu Yönetmeliğin 21 nci maddesinin birinci fıkrasının (k) bendinde belirtilen personel başkanlıklarında bulundurulur. Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığınca uygun görüldüğü takdirde, durum ve ihtiyaca göre sicil belgelerinin düzenlenme tarihleri değiştirilebilir.(Değişik ikinci fıkra:RG-21/8/2014-29095) Bu tarihlere göre düzenlenen siciller, o yılın 30 Ağustos tarihinde düzenlenmiş kabul edilir. Bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine göre sicil üstünün kanaatinin değişmesi veya disiplinsizlik ve ahlâkî durumları nedeniyle düzenlenecek siciller hariç olmak üzere, sicil düzenleme tarihi ile o yılın 30 Ağustos tarihi arasındaki sürede, o yıl için ayrıca sicil belgesi düzenlenmez.…(Değişik altıncı fıkra:RG-07/03/2006-26101) Terfi sırasında olanlardan 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun 85 inci maddesinde yer alan belirli oranda sicil mecburiyetini, sicil belgelerinin düzenlenmesinden sonra, 30 Ağustos tarihine kadar tamamlayacak olanlar hakkında, süreyi doldurduğu tarih itibariyle sicil belgesi düzenlenir.…”          Aynı Yönetmeliğin “Açığa çıkarılan, tutuklanan, firar veya izin tecavüzünde bulunan astsubayların terfi usulleri” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Rütbelerine ait bekleme süresi içinde açığa çıkarılanlar, tutuklananlar, kısa süreli kaçma veya izin süresini geçirme hariç olmak üzere firar veya izin tecavüzünde bulunanlar hakkında, bu durumları yokmuş gibi terfi ile ilgili hazırlıklar yürütülür.Rütbe terfi sırasına giren:a. Bu astsubaylardan :(1) Açığa alınanlardan;(a) Rütbe terfii yapacağı yılın 30 Ağustos tarihinde açıkları devam edenlerin,(b) Türk Silâhlı Kuvvetlerinden ilişiklerinin kesilmesini gerektirmeyecek şekilde hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmaları nedeniyle açıkları kaldırılmış olup henüz hükmü kesinleşmemiş olanların,(c) Soruşturmaya konu olan fiillerinin, hizmetlerine devamına engel olmadığı anlaşıldığı için haklarında karar verilmesi beklenmeksizin açıkları kaldırılanların, terfileri yapılmaz, yapılmış olanlar iptal edilir.(2) Haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, beraetine, muhakemenin men'ine, kamu davasının düşmesine, ortadan kaldırılmasına veya verilen cezanın teciline, kısa hapis cezasına, tedbire veya para cezasına çevrilmesine karar verilmiş ve hükmü kesinleşmiş olanların, terfi eden emsallerinin şartlarını haiz olmak kaydıyla, bir üst rütbeye terfi işlemleri bu Yönetmeliğin 37 nci maddesi esaslarına göre derhâl yapılır. Terfi edenlerin nasıpları, emsallerinin nasıp tarihine götürülür         …. ”         Aynı Yönetmeliğin “Rütbe kademeliliği şartları ve yapılması” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Rütbe kademeliliği şartları şunlardır : a. Astsubay başçavuş, kıdemli başçavuş rütbelerinde; kademeli kıdemli başçavuşluk veya ikinci kademeli kıdemli başçavuşlar için, kıdemli başçavuşluğun üçüncü veya altıncı yılında bulunmak, b. Nasbından itibaren kademeli başçavuşluk için, başçavuşlukta; kademeli kıdemli başçavuşluk için, kıdemli başçavuşlukta; ikinci kademeli kıdemli başçavuşluk için kademeli kıdemli başçavuşlukta üç yılını tamamlamış olmak, c. Rütbesine ait en az bir geçerli sicili bulunmak,...”        
Kapsam dışı haklar
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1125
Başvuru, ceza mahkemesinin beraat kararına rağmen emsallerin bulunduğu rütbeye terfi ettirilmemesi nedeniyle masumiyet karinesinin; Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) bağımsız ve tarafsız olmaması, usul ve yasaya aykırı karar verilerek idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; AYİM’in farklı kişilere farklı kararlar vermesi nedeniyle eşitlik ilkesinin; ceza yargılaması sürecinde terfi edememe durumunun her yıl askeri birliklerde yayımlanması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.
0