text
stringlengths 115
474k
| Haklar
stringclasses 21
values | Kararın Bağlantı Linki
stringlengths 53
58
| Başvuru Konusu
stringlengths 0
2.09k
| labels
int64 0
1
|
---|---|---|---|---|
Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle dış kaynaktan subay temini sınavından başarısız sayılma işlemine karşı açılan iptal davasında davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 2017 yılında Millî Savunma Bakanlığı tarafından açılan dış kaynaktan subay temini sınavına katılmış ve başarılı olmuştur. 12/4/2000 tarihli ve 24018 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren mülga Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği'nin (Mülga Yönetmelik) maddesi uyarınca başvurucu hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Mülga Yönetmelik'in maddesi uyarınca yapılan değerlendirme sonucunda başvurucunun güvenlik soruşturmasının olumsuz olduğu sonucuna varılmış ve başvurucu, başarısız kabul edilmiştir. Başvurucu, söz konusu işlemin iptali talebiyle 22/2/2018 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde subaylık için gerekli tüm şartları taşıdığını, hakkında açılan herhangi bir soruşturma ya da kovuşturmanın bulunmadığını, sınavdan neden başarısız sayıldığının sebeplerini bilmediğini belirtmiş; mülakatın usule uygun yapılmadığını ileri sürmüştür. Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) 5/12/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Olayda, davalı idarece davacının güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanmasına neden olan ve davaya konu işleme dayanak alınan hususun, davacının babası S. nin 2000 yılında H...p tarafından organize edilen etkinliğe katıldığı, abisi S.S. nin ise 2008-2010 yılları arasında PKK/KCK terör örgütü gençlik yapılanması YDG-H tarafından organize edilen etkinliklere katıldığı şeklinde istihbari bilgiler elde edinilmesi olarak gösterilmesi karşısında, Mahkememizin 07/11/2018 tarihli ara kararı ile Emniyet Genel Müdürlüğü'nden davacı, babası ve abisi hakkında terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğuna ilişkin herhangi bir tespit, adli/idari işleme dair belge, kayıt, bilgi vb. olup olmadığı sorulmuş, ara kararımıza istinaden gönderilen belgede; davacının babasının Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları isimli örgüt adına faaliyet gösterdiği gerekçesiyle 07/01/1981 tarihinde yakalanarak gözaltına alındığı, Sıkıyönetim Askeri Savcılığının 24/08/1981 tarih ve 1980/196 sayılı iddianamesi ile sevk edildiği Diyarbakır 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinin 1981/377 Esas, 1985/93 karar sayısıyla 'Devlet Hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işlemek', 'Bu amaçla kurulmuş bir cemiyette özel görev almak veya silahlı çeteye girmek', 'Milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak için propaganda yapmak', 'İzinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapmak', 'Silahlı gasp', 'Adam kaldırma', 'Silahlı olarak güvenlik kuvvetlerine mukavemet, silahla müessir fiil, adam öldürmeye teşebbüs', 'Adam öldürmek', 'Ruhsatsız Silah taşımak veya bulundurmak' suçları gerekçesiyle hazırlanan dosya kapsamında 12/03/1981 tarihinde tutuklandığı, 30/03/1982 tarihinde beraat ettiği, ağabeyi hakkında, 08/12/2007 tarihinde Batman İl Emniyet Müdürlüğüne yapılan bir ihbarın değerlendirilmesi neticesinde ... adresinde faaliyet gösteren GÖÇ-DER isimli dernekte liseli öğrencilere PKK/KCK terör örgütünün propagandasını yaptığı ve örgütsel dersler verdiği tespit edilen ve yakalanarak gözaltına alınıp tutuklanan şahısların olduğu ve davacının ağabeyinin aynı tarihte dernek içerisinde bulunması nedeniyle Batman İl Emniyet Müdürlüğünce olayla ilgili bilgisine başvurulduğu hususlarına yer verildiği görülmüştür.Bu doğrultuda, gerek Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği gereğince davalı idarece yetkili kurumlardan davacı hakkında istenilen bilgilere istinaden gönderilen istihbari bilgilere, gerekse Mahkememizin 07/11/2018 tarihli ara kararına istinaden Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Mahkememize gönderilen bilgi ve belgelere bakıldığında, davacının içinde bulunduğu ortam bakımından elde edilen söz konusu hususların varlığının yürüteceği hizmet ile bağdaşmayacağı açık olup, bu haliyle güvenlik soruşturması sonucu olumsuz kabul edilmek suretiyle başarısız sayılarak adaylık işlemlerinin iptaline ilişkin tesis edilen dava konusu işlemde bu sebeple hukuka aykırılık bulunmamıştır." Başvurucu, karara karşı 7/2/2019 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde mahkeme kararında yer alan bilgilerin eksik ve hatalı olduğunu ifade etmiştir. Ağabeyinin 2008-2010 yıllarında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sarıgöl Meslek Yüksek Okulunda öğrenci olduğu ve anılan tarihler arasında Manisa'nın Sarıgöl ilçesi belediye lojmanlarında ikamet ettiği bilgisini vermiştir. Ağabeyinin okulu derece ile bitirdiğini, yasa dışı hiçbir faaliyete katılmadığını dile getirmiştir. Ayrıca ağabeyi hakkında herhangi bir ceza yargılaması ve verilen ceza bulunmadığını dile getirmiştir. Ağabeyinin belirtilen yıllarda Batman'da değil Manisa'da ikamet ettiğinin altını çizmiştir. Öte yandan babası hakkında verilen yargılama bilgisinin yanlış olduğunu, babasının ne tutuklandığını ne de yargılandığını belirtmiştir. Öte yandan babasının tutuklandığının söylendiği dönemde askerlik görevini yerine getirmesi nedeniyle bu bilginin yanlış olduğunu aktarmıştır. İstihbari bilginin yasal işleme dayanak alınamayacağını, başkası hakkında elde edilen ve doğru olmayan bilgiler nedeniyle güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlandırılmasının masumiyet karinesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 24/10/2019 tarihinde istinaf başvurusunu oyçokluğu ile reddetmiştir. Karşıoyda, başvurucunun ağabeyi hakkında yapılan tespit nedeniyle güvenlik soruşturmasının olumsuz kabul edilmesinin ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine aykırı olduğu belirtilmiştir. Nihai karar başvurucuya 8/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Dava konusu işlemin dayanağı olan Mülga Yönetmelik'in "Amaç" başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Yönetmeliğin amacı; ... Türk Silahlı Kuvvetlerinde, ... çalışacak personel ... hakkında yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını düzenlemektir." Mülga Yönetmelik'in "Kapsam" başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Yönetmelik; ... Türk Silahlı Kuvvetlerinde, ... çalışacak personeli, ... için yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının esas ve usullerini, bunu yapacak mercileri, hakkında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak gizlilik dereceli yerlerde çalışan kamu personeli ile meslek grupları ve üst kademe yöneticilerini kapsar." Mülga Yönetmelik'in "Yöntem" başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Yönetmelik kapsamına giren kamu kurum ve kuruluşlarınca yaptırılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasında aşağıdaki yöntem izlenir :a ) 9 / A ve 9 / B maddeleri kapsamındaki talepler doğrudan Cumhurbaşkanlığına iletilir. b ) Emniyet Genel Müdürlüğü ve/veya mahalli mülki idare amirliklerince (a) bendi kapsamındaki talepleri hariç yapılması öngörülen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması ilgili bakanlık veya kamu kurumu ve kuruluşlarının talebi üzerine gerçekleştirilir. İllerden gelen talepler valilikler aracılığı ile yapılır. c) Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılması taleplerinin ilgili makama ulaşmasından itibaren arşiv araştırması sonuçları en geç 30 iş günü, güvenlik soruşturması sonuçları en geç 60 iş günü içinde cevaplandırılır. Soruşturma ve araştırma sonucu içeren bilgi ve belgeler ilgilinin işlemini yapan makamlardaki dosyasında asgari ‘‘gizli’’ gizlilik derecesinde aidiyet konusuna göre fiziki ve / veya elektronik ortamda muhafaza edilir .ç) Güvenlik soruşturmasını ve arşiv araştırmasını isteyen makama, kişi hakkında karar vermeye yeterli bilgiler aktarılır.d ) Güvenlik soruşturmasını ve arşiv araştırmasını nasıl ve ne şekilde yapılacağı, soruşturma ve araştırma yapmaya yetkili makamların görev ve talimatları ile belirlenir.e ) Mahalli mülki idari amirliklerince yapılmış olan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasında durumu saptananların evrakının bir örneği dosya açılmak üzere Emniyet Genel Müdürlüğüne gönderilir.f) Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması taleplerine, ilgili kişinin adı, soyadı ve kimlik numarası bilgilerini içeren liste dijital ortama kaydedilerek eklenir. Ancak Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığına iletilmek üzere gönderilen güvenlik soruşturması talep yazılarına, söz konusu liste yerine bu Yönetmeliğin ekinde yer alan güvenlik soruşturması formu dijital ortama kaydedilerek eklenir." Mülga Yönetmelik'in "Değerlendirme" başlıklı maddesi şöyledir:"Yaptırılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda elde edilen verilerin değerlendirilmesi amacıyla gerektiğinde kişinin gizlilik dereceli birim, kısım ve gizlilik dereceli yerler ile askeri, emniyet ve istihbarat teşkilatları, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalıştırılıp çalıştırılmamaları, yer değiştirerek bu görevlere devam edip etmemeleri ile 657 sayılı Kanunun 48 inci maddesi kapsamında belirtilen şartları taşıyıp taşımadığı gibi hususları incelemek ve sonucunu sorumlu amirin takdirine sunmak üzere; bakanlıklarda görevlendirilecek bakan yardımcısının, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında en üst amirin, üniversitelerde rektörün, illerde valinin başkanlığında, personel birim amiri, hukuk müşaviri ve varsa güvenlik işlerinden sorumlu birim amirinden oluşan değerlendirme komisyonu kurulur. Cumhurbaşkanlığında kurulacak Değerlendirme Komisyonu İdari İşler Başkanının görevlendireceği bir üst kademe yöneticisinin başkanlığında belirlenecek genel müdürlerin katılımıyla oluşur. Türk Silahlı Kuvvetlerinde ise bu Komisyonun oluşumu kendi yönergeleri ile belirlenir. Değerlendirme Komisyonunun çalışma tutanakları ve kararları gizlidir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/42794 | Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle dış kaynaktan subay temini sınavından başarısız sayılma işlemine karşı açılan iptal davasında davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, askerlik hizmetinin yerine getirilmesi sırasında oluşan rahatsızlığa geç teşhis konulduğu ve yanlış tedavi uygulandığı iddialarıyla açılan tam yargı davasının süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 30/4/2014 tarihinde Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 31/10/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/1/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 4/2/2016tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 21/2/2007 tarihinde askere sevk edilmiş, rahatsızlanması üzerine yapılan muayenesinin ardından Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Sağlık Kurulunca düzenlenen 2/7/2007 tarihli raporla ''göz retinalhemoraji+sol göz fibrovasküler diliferasyon+ppv+membramektomi+slikon enjeksiyonu ameliyatlısı'' tanısı ile hava değişimine gönderilmiştir. Başvurucunun hava değişiminin bitmesinden sonra yapılan muayenesinin ardından düzenlenen GATA Sağlık Kurulunun 10/8/2007 tarihli raporuyla behçet hastalığı teşhisi konulmuş ve tedavi altında bir süre istirahati uygun görülmüştür. Başvurucu 10/8/2007 tarihinden 14/1/2009 tarihine kadar behçet hastalığı nedeniyle tedavi olmuş ve bu süre zarfında başvurucuya bir ve bir buçuk aylık istirahatler verilmiştir. GATA Sağlık Kurulunca düzenlenen 13/3/2009 tarihli raporla başvurucuya "her iki göz behçet üveit+sol göz vitrektomi ameliyatlısı. Behçet hastalığı (göz tutulumlu)" teşhisi ile "Askerliğe elverişli değildir." kararı verilmiş ve rapor 15/5/2009 tarihinde onaylanmıştır. Başvurucu anılan rapor uyarınca 13/3/2009 tarihinde terhis edilmiş ve 30/9/2009 tarihinde tanzim edilen terhis belgesinde GATA Sağlık Kurulunun 13/3/2009 tarihli raporu uyarınca terhis edildiği belirtilmiştir. Antalya Sulh Hukuk Mahkemesinin 8/10/2010 tarihli ve E.2010/597, K.2010/1284 sayılı kararı ile, Antalya Araştırma ve Eğitim Hastanesinin, başvurucunun normal altı düzeyde zekâ aktivitesi bulunduğuna ilişkin28/5/2010 tarihli raporuna istinaden annesinin vesayeti altına alınmasına karar verilmiştir. Başvurucu vekili 9/2/2012 tarihinde Millî Savunma Bakanlığı kaydına giren 30/1/2012 tarihli dilekçesi ile hastalığa geç ve yanlış teşhis konduğu, bu nedenle sürekli sakat hâle gelindiği gerekçesiyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuş; bu talebe cevap verilmemiştir. Başvurucu tarafından uğranıldığı ileri sürülen zarara karşılık maddi ve manevi tazminata karar verilmesi istemiyle açılan davada Antalya İdare Mahkemesi 9/5/2012 tarihli ve E.2012/581, K.2012/749 sayılı kararıyla davayı yetki yönünden reddederek dosyayı Diyarbakır İdare Mahkemesine göndermiştir. Diyarbakır İdare Mahkemesi 20/2/2013 tarihli ve E.2012/522, K.2013/201 sayılı kararıyla davada Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) görevli olduğu gerekçesiyle görev yönünden ret kararı vermiştir. AYİM İkinci Dairesinin2/10/2013 tarihli ve E.2013/1224, K.2013/1102 sayılı kararıyla başvurucunun askerliğe elverişli olmadığına ilişkin 13/3/2009 tarihli rapor ile aynı gün terhis edildiği, bu raporun 15/5/2009 tarihinde onaylandığı, başvurucunun zararı doğuran eylemi öğrendiği terhis tarihinden itibaren veya lehe yorumla rapor onay tarihinden itibaren yahut başvurucuda normal altı düzeyde zekâ aktivitesi bulunduğu gerekçesi ile 8/10/2010 tarihinde vesayet altına alınmasından itibaren bir yıl içinde yetkili makama başvuru yapılarak haklarının yerine getirilmesini istemesi gerekirken, 9/2/2012 tarihinde idare kayıtlarına geçen 30/1/2012 tarihli dilekçe ile davalı idareye başvurulması nedeniyle açılan davada süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle davanın süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 26/3/2014 tarihli ve E.2014/532, K.2014/418 sayılı kararıyla reddedilmiş,karar başvurucuya 22/4/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin son fıkrası şöyledir:“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun maddesinin (a) bendi şöyledir:“Kesin işlem yapmaya yetkili makamlarca tesis edilen idari işlemlerin geri alınması, kaldırılması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması; üst makamdan, yoksa işlemi yapmış olan makamdan idari dava açmak için belli olan süre içinde istenebilir. Bu müracaat işlemeye başlamış olan dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde cevap verilmez ise, istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddi üzerine dava açma süresi başlar ve müracaat tarihine kadar geçmiş olan süre de hesaba katılır.” 1602 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:“Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açma süresi her çeşit işlemlerde yazılı bildirim tarihinden itibaren kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde altmış gündür.” 1602 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde bu konudaki işlemin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/5876 | Başvuru, askerlik hizmetinin yerine getirilmesi sırasında oluşan rahatsızlığa geç teşhis konulduğu ve yanlış tedavi uygulandığı iddialarıyla açılan tam yargı davasının süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruya konu olayların meydana geldiği süreçteki olağanüstü hâl (OHAL) koşullarına, OHAL ilanına ve uygulanan tedbirlere ilişkin genel bilgiler için bkz. A. (3) [GK], B. No: 2018/10286, 2/7/2020, §§ 10-18; Ayla Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, §§ 10- Başvurucu, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (işveren/Belediye) bünyesinde hizmet alım sözleşmesi kapsamında iş gören özel bir şirkette taşeron işçi olarak çalışmaktadır. Belediye tarafından başvurucunun terör örgütü ile irtibat veya iltisak içinde olduğu yönünde işverene bildirimde bulunulmuştur. İşveren, güven ilişkisinin zedelendiği gerekçesiyle 17/10/2017 tarihinde başvurucunun iş sözleşmesini feshetmiştir. Başvurucu, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebiyle 25/10/2017 tarihinde Diyarbakır İş Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 4/3/2019 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararda, işverenin iş sözleşmesini başvurucu hakkında terör örgütü ile irtibatlı ya da iltisaklı olabileceği hususunda şüphenin bulunduğu gerekçesiyle 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) maddesi kapsamında gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Kararda başvurucu hakkında gerçekleştirilen bir soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (KYOK) verildiği ve başvurucunun Diyarbakır 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1994 yılında verdiği bir kararıyla PKK terör örgütü mensubu olma suçundan mahkûmiyetine hükmedildiği vurgulanmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda işverenin terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı tespit edilen başvurucudan şüphe duymasının makul olduğu ve başvurucuyu çalıştırmasının işverenden beklenemeyeceği ifade edilmiştir. Başvurucu, söz konusu karara karşı sunduğu istinaf dilekçesinde, mahkeme kararının hukuka aykırı olduğunu, terör örgütüyle irtibatının bulunmadığını, savunmasının alınmadığını ileri sürmüş ve mahkeme kararının kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (İstinaf Mahkemesi) 22/10/2020 tarihinde ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğunu belirterek istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucu hakkında 1994 yılında PKK terör örgütü üyesi olmak suçundan 12 yıl 6 ay hapis cezası ile mahkûmiyet ve 2016 yılında ise Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları soruşturma bürosu birimi tarafından KYOK kararı verildiği ifade edilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 13/12/2020 tarihinde öğrendikten sonra 14/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/40128 | Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/11/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu vekilinin bireysel başvuru formundaki beyanına göre başvurucu, hakkında başlatılan bir soruşturma kapsamında 13/4/2011 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım şüpheli hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 24/1/2012 tarihli iddianamesi ile kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme, bunların hareketlerine katılma ile toplantı ve gösteri yürüyüşünde görevlendirilenlerin vazifelerini yapmalarına engel olma suçlarından kamu davası açılmıştır. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi (Mahkeme), 21/6/2019 tarihli kararı ile başvurucunun üzerine atılı eylemler ile ilgili olarak 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un geçici maddesinin (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine hükmetmiştir. Karar, istinaf kanun yolu açık olmak üzere verilmiştir. Başvurucunun yokluğunda verilen hükme ilişkin gerekçeli karar, başvurucuya 27/7/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bununla birlikte başvurucu vekili, nihai kararın 15/7/2019 tarihinde öğrenildiğini belirtmektedir. Başvurucu, Mahkemenin kovuşturmanın ertelenmesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurmamış; iddia makamı ve müştekiler de istinaf kanun yoluna müracaat etmemiştir. Bir kısım sanığın Mahkeme kararına karşı, istinaf kanun yoluna başvurmaları nedeni ile yargılama sadece bu sanıklar yönünden istinaf mercii önünde devam etmektedir. Başvurucu 8/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/37919 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, sosyal medyada sarf edilen sözler hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle şeref ve itibar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/2/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca kabul edilebilirlik konusunda oybirliği sağlanamadığından başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, şikâyet konusu olayın gerçekleştiği tarihte bir meslek birliğinin yöneticisidir. 2017 yılı Aralık ayında yapılacak başkanlık seçimi dolayısıyla başvurucu ile bir röportaj yapılmış, bu röportaj ulusal bir gazetede haber olarak yayımlanmıştır. 19/11/2017 tarihinde, üçüncü bir kişi tarafından sosyal paylaşım sitelerinden birinde başvurucu hakkındaki söz konusu haber paylaşılmış ve haberle birlikte başvurucuyla ilgili birtakım yorumlarda bulunulmuştur. Başvurucu, hakkında hakaret ve iftira içeren ifadeler kullanıldığını ileri sürerek söz konusu paylaşımı yapan kişinin adını vermiş ve bu kişi ile birlikte sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunan kişi veya kişiler hakkında 20/11/2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusu dilekçesinde, şüpheli olarak başvurucu tarafından ismi verilen kişinin meslek birliğinde gerçekleşecek başkanlık seçimindeki adaylardan birinin akrabası olabileceği, bu nedenle başvurucuya karşı hakaret edildiği ve iftirada bulunulduğu, şüphelinin başvurucu veya meslek birliği ile herhangi bir bağı bulunmadığından söz konusu beyanların mesleki faaliyetten dolayı verilmiş bir tepki olarak kabul edilemeyeceği, paylaşımın tüm kullanıcıların erişimine açık olduğu belirtilmiştir. Dilekçede ayrıca paylaşım sayfasının bağlantı adresine (URL) yer verilmiş ve öncelikle IP adreslerinden şüphelilerin tespit edilerek haklarında kamu davasının açılması talep edilmiştir. Başsavcılık 30/11/2017 tarihli kararı ile şüpheli hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; sosyal ağ profillerinin herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın girilen bilgilerle oluşturulabileceği, açık kaynaklı bu bilgilerin gerçek sahibine ait olup olmadığının tespitinin kullanıcı profiline yapılan bağlantı IP numarası üzerinden internet servis sağlayıcısından alınan bilgi ile mümkün olduğu, bu kapsamda müştekinin şikâyetine konu internet sitesinin ülkemizde herhangi bir servis sağlayıcısının olmaması, diğer taraftan bu tür suçlara ilişkin adli yardımlaşma taleplerinin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adli makamlarınca, ABD mevzuatı uyarınca bu tür fiillerin ceza davasına konu olmadığı, yalnızca hukuki ihtilaf olarak kabul edildiği gerekçesiyle reddedilmesi nedenleriyle kullanıcı kimliğini tespite yarar bilginin temin edilemediği, dolayısıyla soruşturmaya konu olay bakımından soruşturma evresi sonunda kovuşturma olanağının bulunmaması hâlinin söz konusu olduğu, müştekinin ifadesinde ve ekinde ibraz ettiği bilgi ve belgelerde de şüphelinin kimliğini tespite yarar bilgi ve bulgunun yer almadığı belirtilmiştir. Başvurucu, anılan karara itiraz etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 28/12/2017 tarihinde usul ve yasaya aykırılık olmadığı gerekçesiyle itirazı reddetmiştir. Nihai karar 15/1/2018 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/2/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu ayrıca söz konusu paylaşıma erişimin engellenmesi istemiyle 30/11/2017 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine başvurmuştur. Hâkimlik 1/12/2017 tarihli kararıyla ilgili sayfadaki içeriğe erişimin engellenmesine karar vermiştir. Karar gerekçesinde; talep konusu paylaşımda başvurucuya hakaret içeren ifade ve anlatımlara yer verildiği, başvurucunun doğrudan hedef alınarak kişilik haklarının ihlal edildiği, paylaşılan içerikte küçük düşürücü ve incitici sözcüklerin bulunduğu, bu sözlerin fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği, eleştiri sınırını aşan ve başvurucuyu kamuoyu nezdinde karalayıcı, aşağılayıcı ve toplumdaki güven duygusunu sarsıcı nitelikte zarar verme amaç ve kastı ile yazıldığı kanaatine varıldığı belirtilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Mustafa Sezgin Tanrıkulu, B. No: 2017/22818, 8/9/2020, §§ 13, 14). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/4971 | Başvuru, sosyal medyada sarf edilen sözler hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle şeref ve itibar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken görev süresinin uzatılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davada verilen karar ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle Anayasa’nın , , , , , , , , , , ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 28/3/2013 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 29/11/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 7/1/2014 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş, Adalet Bakanlığınca 4/2/2014 tarihli yazı ile görüşünü sunmuştur. Adalet Bakanlığının görüş yazısı 14/2/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş ve başvurucu vekili de 3/4/2014 tarihli yazı ile karşı beyanda bulunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1999 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak göreve başlamış, daha sonra Marmara Üniversitesinde doktora çalışması yapmak için izin talebinde bulunmuş, Uludağ Üniversitesi Yönetim Kurulu 11/10/2001 günlü kararı ile talebi uygun görmüş ve kararını Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına göndermiş, ancak Üniversite Rektörlüğü başvurucunun talebini yeniden değerlendirerek hizmetine ihtiyaç duyulduğundan bahisle 1/2/2002 tarihli işlemi ile Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına gönderilen yazının geri çekilmesine karar vermiştir. Başvurucu tarafından bu işlemin iptali istemiyle açılan davada Bursa İdare Mahkemesi 22/5/2002 tarih ve E.2002/538 sayılı kararıyla, başvurucu talebinin kabul edildiği dönemdeki şartlarda bir değişiklik olmadığı gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir. Marmara Üniversitesi Rektörlüğü, Uludağ Üniversitesi Rektörlüğünün anılan Mahkeme kararına rağmen kadro aktarımı yapmaması ve başvuru formunun eksik doldurulduğu gerekçesiyle 13/3/2003 tarihli işlem ile başvurucunun doktora kaydını silmiş, bu işlemin iptali istemiyle açılan davada İstanbul İdare Mahkemesi 21/1/2004 tarih ve E.2003/444, K.2004/39 sayılı kararıyla, başvurucunun başka bir üniversitede araştırma görevlisi kadrosunda bulunmasının doktora öğrenci kaydının silinmesi için geçerli bir neden olmadığı gerekçesiyle iptal kararı vermiştir. Bunun yanında başvurucunun araştırma görevlisi olarak 4/11/1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun maddesi uyarınca 9/9/2002 tarihli olur ile bir yıl süreyle yeniden ataması yapılmış, ilgili Anabilim Dalı Başkanı tarafından Bursa İdare Mahkemesinde bu işleme karşı dava açılmış, her ne kadar dava sürecinde yürütmeyi durdurma kararı verilmişse de anılan Mahkeme 28/10/2004 tarih ve E.2002/1586, K.2004/1480 sayılı kararıyla davanın esası hakkında ret kararı vermiştir. Bu arada üniversite yönetimi yürütmeyi durdurma kararına istinaden 10/4/2003 tarihinde başvurucunun üniversite ile ilişiğinin kesilmesine dair işlem tesis etmiş, başvurucu bu işleme karşı da Bursa İdare Mahkemesinde dava açmış, anılan Mahkeme 12/7/2005 tarih ve E.2005/274, K.2005/766 sayılı kararıyla, 2002/1586 esasına kayıtlı davada verilen yürütmeyi durdurma kararı üzerine işlem tesis edilmiş ise de daha sonra anılan davanın reddedilmesi nedeniyle işlemin dayanaksız kaldığından bahisle ilişiğin kesilmesine ilişkin işlemin iptaline karar vermiştir. Başvurucu hakkında Marmara Üniversitesinde doktora çalışmasına devam ettiği süreye ilişkin olarak disiplin soruşturması başlatılmış ve 20 gün göreve gelmediğinden bahisle 28/7/2004 tarihli Yükseköğretim Kurulu Yüksek Disiplin Kurulu kararı ile başvurucu kamu görevinden çıkarma cezasıyla tecziye edilmiş ve bu nedenle Mahkeme kararları uygulanamamış, ancak anılan disiplin cezasına karşı başvurucunun Bursa İdare Mahkemesinde açtığı davada 2/5/2005 tarih ve E.2005/201 sayılı kararla yürütmenin durdurulmasına hükmedilmesi üzerine 22/06/2005 tarihli onayla başvurucu 21/09/2004 tarihinden itibaren 1 yıl süreyle yeniden eski görevine atanmıştır. Başvurucunun göreve başladıktan 2 ay 13 gün sonra görev süresi sona ermiş, üniversite yönetimi başvurucunun doktora programını tamamlayamadığı, birlikte görev yapacağı öğretim üyesinin bulunmadığı, düzen ve disiplini sağlayamadığı, çalışmalarının memnun edici olmadığı gerekçeleriyle 21/9/2005 tarih ve 21183 sayılı işlem ile görev süresinin uzatılmamasına karar vermiş ve böylece başvurucunun üniversite ile ilişiği tekrar kesilmiştir. Başvurucu, görev süresinin uzatılmamasına ve ilişiğinin kesilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle 2/10/2006 tarihinde Bursa İdare Mahkemesinde dava açmış, Mahkeme 30/1/2008 tarih ve E.2006/2373, K.2008/52 sayılı karar ile davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Karar veren Bursa İkinci İdare Mahkemesince önceden belirlenerek taraflara duyurulan 2007 günlü duruşmaya davacı ve davacı vekilinin gelmediği, davalı idare vekilinin geldiği görülmekle gelen tarafa usulüne göre söz verilip dinlendikten sonra duruşmaya son verildi. Aynı gün yapılan ara kararına davalı idarece verilen cevaptan sonra dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü:…Dava dosyasının incelenmesinden, 2000 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak göreve başlayan davacının görev süresinin uzatılmasına ilişkin 2002 günlü işlemin iptali istemiyle Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Anabilim Dalı başkanı tarafından açılan 2002/1586 esas sayılı davada verilen 2003 günlü dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulması kararı üzerine davacının görevden ilişiğinin kesildiği, davacının bu karar uyarınca görevine son verilmesi işleminin iptali istemiyle 2003/1062 esas sayılı davayı açtığı, bilahare ise 2002/1586 esas sayılı davada yürütmeyi durdurma kararı kaldırılarak 2004 gün ve 2004/1480 sayılı kararla davanın reddine karar verildiği, bu karara bağlı olarak ise 2003/1062 esas sayılı davada aynı tarihte “iptal” kararı verildiği, bu kararların, 2004 günlü YÖK Disiplin kurulu kararı ile davacıya kamu görevinden çıkarma cezası verilerek görevi ile ilişiğinin kesilmesi nedeniyle uygulanamadığı, ancak YÖK Disiplin kurulu kararı ile verilen kamu görevinden çıkarma cezasının iptali istemiyle Bursa İdare Mahkemesinde açılan davada, anılan mahkemenin 2005 gün ve 2005/201 esas sayılı “yürütmeyi durdurma” kararı üzerine davacının 2005 günlü onayla 2004 tarihinden itibaren 1 yıl süreyle eski görevine iade edildiği, 2005 tarihinde biten görev süresinin uzatılmamasına ilişkin dava konusu işlemin tesis üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.Olayda, mahkeme kararları sonucunda 2004 tarihinden itibaren 1 yıl süreyle atanmasına ilişkin 2005 günlü kararnameye karşı davacı tarafından yargı yoluna başvurulmadığı, görev süresinin bitimine bir ay kala Ticaret Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı tarafından yazılan 2005 tarihli yazıda “davacının bu güne kadar yapması gereken doktora programını tamamlayamadığı, 2547 sayılı Yasanın maddesi gereğince yapması gereken araştırma, inceleme v.b görevlerini yerine getirmediği, davacının görev yaptığı ana bilim dalında doktora eğitimi yaptırılamadığı ve davacının birlikte görev yapacağı öğretim üyesinin bulunmaması nedeniyle sadece maaş alan bir görevli haline döneceği, görevine iade edildikten sonra düzen ve disiplini sağlayamadığı, başka kurumda yaptığı doktora öğrenciliğinin tescilini sağlamaya çalıştığı, çalışmalarının memnun edici olmadığı, boş bulunan bir anabilim dalında görev yapmasının hem kurum hem de kendisi açısından bir yarar sağlamayacağının” belirtildiği, davacı hakkında işletme bölüm başkanlığının 2005 günlü ve fakülte yönetim kurulunun 2005 günlü görüşlerinin de olumsuz olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar davacının mahkemelerde açılan davalar nedeniyle uzun bir süre görevinden ayrı kalması sebebiyle doktora çalışmalarını yerine getiremediği ve verilen araştırma, inceleme v.b görevlerini yerine getirmediği yönünde dosyaya somut bilgi ve belge sunulamadığı anlaşılmakta ise de; davacının görev yaptığı ana bilim dalında eğitimine, araştırma ve incelemelerine yön verecek öğretim üyesinin bulunmaması, ilgili bölümden araştırma görevlisi kadrosu talebinin olmaması, ana bilim dalı başkanı, işletme bölüm başkanı ve fakülte yönetim kurulu tarafından davacının hizmetine ihtiyaç bulunmadığı yönünde görüş belirtilmesi hususları göz önüne alındığında ve araştırma görevlisi kadrosu talep edilmesi konusunda davalı idarenin yargı kararı ile zorlanmasına imkân bulunmadığından tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Başvurucu kararı temyiz etmiş, Danıştay Sekizinci Dairesi 23/1/2012 tarih ve E.2008/6148, K.2012/39 sayılı kararı ile temyiz isteminin reddine karar vermiştir. Kararda Danıştay savcısının düşüncesine de yer verilmiştir. Bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu da aynı Dairenin 21/12/2012 tarih ve E.2012/3706, K.2012/11136 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 28/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiş, 28/3/2013 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır.B. İlgili Hukuk 2547 sayılı Kanun’un “Araştırma görevlileri, uzman, çevirici ve eğitim - öğretim planlamacıları” kenar başlıklı maddesinin (a) bendi şöyledir:“a) (Değişik: 12/8/1986 - KHK 260/3 md.) Araştırma görevlileri, yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim yardımcılarıdır. Bunlar ilgili anabilim veya anasanat dalı başkanlarının önerisi, Bölüm Başkanı, Dekan, enstitü, yüksekokul veya konservatuvar müdürünün olumlu görüşü üzerine rektörün onayı ile araştırma görevlisi kadrolarına en çok üç yıl süre ile atanırlar; atanma süresi sonunda görevleri kendiliğinden sona erer.(Ek cümle: 21/4/2005 – 5335/10 md.)Bunlar aynı usulle yeniden atanabilirler.” 6/1/1982 tarih ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun “Savcıların görevleri” kenar başlıklı maddesinin 2/7/2012 tarih ve 6352 sayılı Kanun’un maddesiyle değişik (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Savcılar, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülen dava dosyalarından kendilerine havale olunanları Başsavcı adına incelerler ve esas hakkındaki düşüncelerini, bir ay içinde gerekçeli ve yazılı olarak verirler. Bu süreler geçirilirse durumu sebepleriyle birlikte Başsavcıya bildirirler. Danıştay Başkanının ve Başsavcısının vereceği diğer görevleri yerine getirir; çalışma düzeninin korunması ve iş veriminin artırılması için Başsavcının alacağı tedbirlere uyarlar”. 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanun’un “Tebligat ve cevap verme” kenar başlıklı maddesine 6352 sayılı Kanun’un maddesiyle eklenen (6) numaralı fıkrası şöyledir: “Danıştayda ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülen davalarda savcının esas hakkındaki yazılı düşüncesi taraflara tebliğ edilir. Taraflar, tebliğden itibaren on gün içinde görüşlerini yazılı olarak bildirebilirler.” 2577 sayılı Kanun’un “Duruşma” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “ Danıştay ile idare ve vergi mahkemelerinde açılan iptal ve yirmibeşbin Türk Lirasını aşan tam yargı davaları ile tarh edilen vergi, resim ve harçlarla benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları toplamı yirmibeşbin Türk Lirasını aşan vergi davalarında, taraflardan birinin isteği üzerine duruşma yapılır. Temyiz ve itirazlarda duruşma yapılması tarafların istemine ve Danıştay veya ilgili bölge idare mahkemesi kararına bağlıdır. Duruşma talebi, dava dilekçesi ile cevap ve savunmalarda yapılabilir. 1 ve 2 nci fıkralarda yer alan kayıtlara bağlı olmaksızın Danıştay, mahkeme ve hakim kendiliğinden duruşma yapılmasına karar verebilir. Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az otuz gün önce taraflara gönderilir.” 2577 sayılı Kanun’un “Kararın düzeltilmesi” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“ Danıştay dava daireleri ve İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurullarının temyiz üzerine verdikleri kararlar ile bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararlar hakkında, bir defaya mahsus olmak üzere kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde taraflarca;a) Kararın esasına etkisi olan iddia ve itirazların, kararda karşılanmamış olması, b) Bir kararda birbirine aykırı hükümler bulunması, c) Kararın usul ve kanuna aykırı bulunması, d) Hükmün esasını etkileyen belgelerde hile ve sahtekarlığın ortaya çıkmış olması, Hallerinde kararın düzeltilmesi istenebilir.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2237 | Başvurucu, Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken görev süresinin uzatılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davada verilen karar ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle Anayasa’nın 2. , 8. , 10. , 1 , 17. , 27. , 36. , 70. , 123. , 128. , 130. ve 14 maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 1 |
Başvuru, eski tapu kaydına dayalı olarak 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun maddesi kapsamında açılan tazminat davasında yeterli araştırma ve keşif yapılmadan davanın reddedilmiş olması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/5/2013 tarihinde Artvin Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 18/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 24/10/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 22/12/2014 tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu ve iki kardeşi 1/3 eşit hisseli olarak 23/12/1963 tarihli tapu senedi kapsamında Artvin ili Ardanuç ilçesi Müezzinler köyü 10 ada 2 parsel numaralı taşınmazı satın almıştır. 1975 yılında kardeşler arasında yapılan haricî ve rızai taksim sonucu taşınmaz fiilen paylaşılmıştır. 2008 yılında 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu kapsamında yapılan kadastro çalışmaları sırasında haricî taksim ve fiilî kullanıma uygun olarak ifraz edilen taşınmaz 149 ada 1 parsel ve 148 ada 5, 6, 7 numaralı parseller olmak üzere dört parçaya ayrılmış; 149 ada 1 parsel ile 148 ada 6 parsel sayılı taşınmazlar başvurucu adına, 148 ada 5 parsel sayılı taşınmaz başvurucunun kardeşi F.A., 148 ada 7 parsel sayılı taşınmaz ise başvurucunun diğer kardeşi A.A. adına tespit görmüştür. Ardanuç Orman İşletme Müdürlüğünce askı ilan süresi içinde parsellerin kadastro tutanaklarına itiraz edilerek Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz ve tescil davaları açılmıştır. Yalnızca 149 ada 1 parsel sayılı taşınmaza ilişkin olarak açılan davanın reddine karar verilmiş; 148 ada 5, 6 ve 7 numaralı parsellere ilişkin olarak açılan davaların kabulü ile bu parsellerin orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiştir. Başvurucu 23/12/1963 tarihli tapu kaydına rağmen 148 ada 6 parsel sayılı taşınmazın orman vasfı ile tapuya kayıt ve tescil edilmiş olması sebebiyle zarara uğradığını belirterek 4721 sayılı Kanun’un maddesi kapsamında Hazine aleyhine 30/11/2011 tarihinde Ardanuç Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Mahkemece 12/4/2012 tarihli ve E.2011/102, K.2012/44 sayılı kararıyla aşağıda yer alan gerekçe dayanılarak davanın reddine karar verilmiştir: “…davacıların alacak talebine dayanak gösterdikleri eski tapuda kayıtlı 10 ada 2 parsel sayılı taşınmazın davacı ile birlikte diğer iki kardeşi adına 1/3 hisse ile kayıtlı olduğu, taşınmazın yüzölçümünün 7470 m2 olduğu, bu hali ile davacının hissesine düşen miktarın 2490 m2 olduğu sabittir. Davacının alacak talebine konu dayanak tapu kaydının uygulandığı kadastro parselleri Müezzinler Köyü 149 ada 1 parsel, 148 ada 5-6-7 nolu parseller olup, davacı adına tespit gören ve yine adına tapuya tescil edilen eski tapuda kayıtlı 10 ada 2 parsel sayılı taşınmazın uygulandığı, 149 ada 1 parsel sayılı taşınmazın yüzölçümünün 2526,78 m2 olduğu anlaşılmıştır. Dosya arasına alınan Ardanuç Kadastro Mahkemesi'nin 2008/37 Esas ve 2009/79 Karar sayılı dava dosyasına konu taşınmazın 148 ada 6 parsel olduğu, bu taşınmazın da davacı adına tespitinin yapıldığı ve yapılan yargılama sonucunda orman vasfı ile hazine adına tesciline karar verildiği, kadastro çalışmalarında davacının hissesine düşen yüz ölçüm miktarından daha fazla olarak hem 149 ada 1 parsel sayılı taşınmazdan 2526,78 m2 hem de 148 ada 6 parselde 1293,08 m2 olarak adına tespit yapıldığı, bu parsellerden sadece 148 ada 6 parsele ilişkin olarak kadastro tespitinin iptaline karar verildiği, 149 ada 1 parsel sayılı taşınmazın ise 2526,78 m2 ile davacıya ait olduğu bu taşınmaza da, yapılan kadastro çalışmaları sırasında, davacının 1/3 hisse sahibi olduğu dayanak 10 ada 2 parsel sayılı taşınmazın uygulandığı, bu hali ile davacının eski tapu kaydında hissesine düşen miktardan daha fazla miktar ile tapuda pay sahibi olduğu, bu nedenle davacının hissesine düşen taşınmaz parçasının bir kısmının orman vasfı ile hazineye bırakıldığı ve bu nedenle zararının olduğu yönündeki iddiasının doğru olmadığı, davacının bu hali ile zararının oluşmadığı, aksine daha fazla yüz ölçümde taşınmaza sahip olduğu, davacının bu nedenle dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı…’’ Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 12/3/2013 tarihli ve E.2012/24952, K.2013/4194 sayılı ilamı ile onanmış ve aynı tarihte kesinleşmiştir. Nihai karar 19/4/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş olup başvurunun 10/5/2013 tarihinde yapıldığı anlaşılmıştır. B. İlgili Hukuk 4721 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.” 4721 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır. Paydaşlardan her biri kendi payı bakımından malik hak ve yükümlülüklerine sahip olur. Pay devredilebilir, rehnedilebilir ve alacaklılar tarafından haczettirilebilir.” 4721 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi şöyledir: “Paydaşlar, kendi aralarında oybirliğiyle anlaşarak yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin konularda kanun hükümlerinden farklı bir düzenleme yapabilirler.” 4721 sayılı Kanun’un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.” | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3289 | Başvuru, eski tapu kaydına dayalı olarak 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi kapsamında açılan tazminat davasında yeterli araştırma ve keşif yapılmadan davanın reddedilmiş olması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu başvuru tarihinde, yasa dışı silahlı örgüte katılmak suçundanMalatya (Kapatılan) Devlet Güvenlik Mahkemesinin 17/11/1994 tarihli kararı ile hükümlü olarak Ankara 2 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu (Eğitim Kurulu) 11/12/2013 tarihli kararında,13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca başvurucuya gelen "Azadiya Welat" isimli gazetenin 9 Aralık 2013 tarihli nüshasının 1 ila sayfalarının başvurucuya verilmemesine karar vermiştir. Eğitim Kurulu, adı geçen dokümanın ilgili sayfalarında yayımlanan haberlerde, İnfaz Kurumunda çalışan memur ve idarecilerden bazılarını topluma karşı deşifre eden ve kişiler hakkında doğruluğu henüz ispatlanmamış iddialar ile adı geçen kişileri küçük düşürücü ifadelere yer verildiğini tespit etmiştir. Eğitim Kurulu kararına karşı başvurucunun Sincan İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet, İnfaz Hâkimliğinin 20/12/2013 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"...Eğitim Kurulu kararına konu yazının da yasaklanmış bir kitaptan alındığı anlaşılmış olup Kanundaki düzenleme gözetildiğinde Eğitim Kurulu'nun kararında hukuka aykırılık söz konusu değildir. Bu nedenle şikayetin reddine karar vermek gerekmiştir." Başvurucu, İnfaz Hâkimliğinin ret kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Sincan Ağır Ceza Mahkemesi, İnfaz Hâkimliğinin kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir. Bu karar, başvurucuya13/1/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 16/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevcut başvurunun değerlendirilmesi sırasında gözönünde bulundurulan ulusal hukuk kaynakları için bkz. Halil Bayık [GK], B. No: 2014/20002, 30/11/2017, §§ 15-B. Uluslararası Hukuk Mevcut başvurunun değerlendirilmesi sırasında gözönünde bulundurulan uluslararası hukuk kaynakları için bkz. Ahmet Temiz (6), B. No: 2014/10213, 1/2/2017, §§ 17- | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1117 | Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, mahkûmiyete esas olarak suç oluşturmayan bazı eylemlere dayanılması nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin, delillerin hatalı değerlendirilmesi sonucu mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile suç ve cezaların kanuniliği ilkesi dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Tire Fen Lisesinde öğretmen olarak görev yaparken 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden çıkarılmıştır. Tire Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Tire İlçe Emniyet Müdürlüğüne elektronik ortamda yapılan 29/7/2016 tarihli isimsiz ihbar üzerine başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olduğu şüphesiyle soruşturma başlatılmıştır. Anılan ihbar dilekçesinde özetle; başvurucunun sürekli FETÖ/PDY terör örgütüne hizmet ettiği, evindeki toplantılarda para ve köylerde hayır adı altında yağ topladığı, Zaman gazetesine üye olmaları yönünde insanları teşvik ettiği ileri sürülmüştür. Başvurucu; soruşturma evresinde alınan savcılık ifadesinde örgüt ile bir irtibatının bulunmadığını, ek ödeme alabilmek amacıyla Aktif Eğitimciler Sendikasına (Aktif-Sen) üye olduğunu, örgüte maddi ve manevi herhangi bir destek sağlamadığını beyan etmiştir. Soruşturma evresinde -şüpheli veya bilgi veren olarak- ifadeleri alınan A.G., K.K. ve A.B. başvurucu aleyhinde beyanlarda bulunmuştur. Bu kapsamda K.K. 12/10/2016 tarihli kolluk ifadesinde, başvurucunun örgütün düzenlediği tüm toplantılara katıldığını, zaman zaman evinde toplantı düzenlediğini ve sohbetlere katıldığını beyan etmiştir. A.G., 8/1/2017 tarihli kolluk ifadesinde başvurucunun sohbet hocalığı yaptığını ileri sürmüştür. Tire Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan A.B., başvurucunun örgüt içerisinde yer aldığını, sohbet hocalığı yaptığını, 2005 yılına kadar öğretmenler grubunda sohbete katıldığını, 2005 yılından sonra ise örgütün köylerde yaşayan mensuplarına ilişkin grupta sohbet hocalığı yaptığını beyan etmiştir. Ayrıca Menderes isimli gizli tanık 26/9/2016 tarihli savcılık ifadesinde başvurucu hakkında "Örgüt içerisinde yer alan aktif biridir. Öğretmendir. Örgütün toplantılarına ve faaliyetlerine katılan biridir." şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. Soruşturma sonucunda İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 3/6/2017 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Düzenlenen iddianamede, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü hakkında genel bilgilere ve örgütün Tire ilçesinde bulunan yapılanması hakkında bilgilere yer verildikten sonra başvurucunun hukuki durumuna özgü değerlendirme yapılmıştır. İddianamede başvurucunun Aktif-Sen isimli sendikaya üye olduğu, adına kayıtlı GSM hatlarına ilişkin HTS raporlarının incelenmesi neticesinde aralarında ilçe imamının da bulunduğu FETÖ/PDY'nin Tire ilçe yapılanmasında yer alan şahıslar ile yoğun irtibat hâlinde bulunduğu, örgütün talimatları doğrultusunda hareket ederek 9/1/2014 tarihinde Bank Asyada hesap açtığı, hesap hareketlerinin incelenmesi neticesinde ATM aracılığıyla kaynağı belli olmayan 665 TL paranın yatırıldığı, bu kapsamda 9/1/2014 tarihinde 000 TL, 23/6/2014 tarihinde 820,55 Amerikan doları, 23/2/2015 tarihinde 000 Amerikan doları, 8/5/2015 tarihinde 555 Amerikan doları yatırdığı iddialarına yer verilmiştir. Anılan iddianamede ayrıca tanık sıfatıyla ifade vermiş olan A., K.K., A.G. ve A.B. isimli kişilerin ifadeleri uyarınca başvurucunun örgütün köy ünitesinden sorumlu sohbet grubu yetkilisi olduğu, örgütsel toplantılarda örgüt adına himmet, zekât ve burs adı altında maddi yardım topladığı, örgüte ait gazete ve dergi aboneliğinin bulunduğu ifade edilerek FETÖ/PDY üyesi olduğunun anlaşıldığı iddia edilmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2017/506 sırasına kaydedilerek görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 14/7/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda iddianamede isimleri geçen A., K.K., A.G. ve A.B.nin tanık sıfatıyla dinlenmeleri amacıyla yargı yetkisi içerisinde olanların zorla getirilmelerine, yargı çevresi dışında olanların beyanlarının istinabe yolu ile alınmasına ve duruşmanın 7/12/2017 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir. Mahkemenin istinabe talebi üzerine soruşturma evresinde beyanları alınan K.K. ve A.B. Tire Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 16/10/2017 tarihinde tanık sıfatıyla dinlenilmiştir. Tanık K.K.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir:"Ben Tire ilçesinde zaman gazetesi dağıtıcısı olarak görev yapıyordum, biz üç kişi olarak dağıtım yapıyorduk, hepimizin bölgeleri farklıydı ben İlhami Aksuya gazete dağıtmıyordum ancak aldığını biliyorum, bizde listeler olur, büroya gelip para öderler, bu kişinin de gelip para ödediğini biliyorum kendim şahit oldum, büroda sohbet konuşmaları geçiyordu, şuraya gidelim, buraya gidelim şeklinde konuşuyorlardı ancak ben sohbete gitmediğim için şahit olmadım, bu kişinin dergi ve gazete aboneliği de vardı, örgütün düzenlediği toplantılara katılırdı, ayrıca evinde zaman zaman sohbet düzenlerdi, bütün bunları büroda geçen konuşmalarında kendi ağzından duydum" İstinabe yoluyla dinlenilen diğer tanık A.B.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir: "İlhami Aksu benim öğretmen arkadaşım olur, [İ]lhami Aksu Köy grubunda çalışan arkadaşlarımdan biri idi, köyler bulundukları güzergahlara göre gruplandırılmışlardı, ve köylere imam atanmıştı, bu imamlardan biri de İlhami Aksuydu, köylülere sohbet yaparlardı, ihtiyaçları olduklarında da maddi destek talep ederlerdi, köylülere hangi partiye oy vermeleri gerektiği konusunda yönlendirme yaparlardı, ben daha önce kendim de sohbetlere gidiyordum, 2012/2013 yıllarına kadar İlhami Aksuyu sohbetlerde görüyordum, bu yıllardan sonra ben kendim sohbetlere gitmediğim için kendisini görmüyordum ancak kendisinin devam ettiğini başkalarından duydum, sohbetlere insan kazandırmak için gidiyorlardı, İlhami Aksunun 2012/2013 yıllarında imam olduğunu kendisinden duymuştum, bu yıllardan sonra imam olarak görev yaptığını başkalarından duydum" Yargılamanın 7/12/2017 tarihli ilk celsesinde başvurucu, oğlunun kaydolduğu öğrenci yurdunun ödemelerini yapmak için Bank Asya'da hesap açtığını, bu hesaba talimat ile para yatırmadığını, öğretmenlikten aldığı maaş dışında çiftçilikten kazandığı parayı kızının düğününde kullanmak için Bank Asyada tuttuğunu, devletin sendika üyeliğini maddi olarak teşvik etmesi nedeniyle Aktif-Sen'e üye olduğunu, bu sendikanın herhangi bir toplantısına katılmadığını, örgüte maddi yardımda bulunmadığını ve örgüt üyeliği suçunu kabul etmediğini beyan etmiştir. Başvurucu ayrıca istinabe yolu ile dinlenilen tanıklar K.K. ve A.B.nin beyanlarını kabul etmediğini ifade etmiştir. Anılan celsede tanıklar A. ve A.G. dinlenilmiştir. Tanık A.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir: "Ben geçen sene 2016 [A]ğustos ayında ve 2017 [O]cak ayında iki kez FETÖ/PDY silahlı terör örgütü soruşturmasında [T]ire ilçe imamı olduğum iddiası ile gözaltına alınmıştım. İlk ifademde sanığı tanımadığımı söylemiştim. İkinci ifademde ise kendisi ile alakalı birlikte oldukları gruplarda bulunan fotoğrafları gösterildi. Ben fotoğraflardan değil ancak isminden sanığı hatırladım. Zira Tire'de cemaate ait fidan okuma salonu ve buğdaydede erkek öğrenci yurdu isimli yerler mevcuttu. Bu yurda ve okuma salonuna köylerden gıda maddeleri yardımı toplanıyordu. Bu yardımları toplayanlar Aktif-sen'e bağlı öğretmenler oluyorlardı. Bu yardımları köylerden toplamayı organize eden kişi [Z.] isimli öğretmendi. Ben sanığın ismini [Z.den] daha önce köylerden fakir öğrencilere yardım toplayan kişilerden birininde İlhami hoca olduğunu duyduğum için ve emniyetteki ikinci ifademdede İlhami Aksu'nun ismini gördüğüm için ve [Z.nin] bana söylediği yardım toplayanlar içerisinde geçen İlhami hocanın çevresinde sevilen sayılan Tire'li öğr[e]tmen olduğunu söylediği için emniyetteki beyanında bu kişinin İlhami Aksu olduğunu [Z.den] duyduğumu söyledim. Ben kendim sanıkla ilgili birebir görgüye dayalı bilgim yoktur. Burs, himmet, gazete, bankasya, [ByLock]larla sanığın alakası varmıdır bilmiyorum." Söz konusu celsede dinlenilen diğer tanık A.G.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir:"Ben 2008-2014 yılları arasında Tire'de [K]örfez [dershanesinde] muhasebe elemanı olarak çalıştım. Ben de İzmir 13 ACM'de FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanıyorum. Bende [ByLock] tespit edilmişti. [S]anığı Tire'de dershanede çalıştığım dönemde dershanede velimiz olması nedeniyle tanırım. Kendisini MEB'te dinkültürü öğretmeniydi. Kendisi ile alakalı dershaneye geldiğinde dinlenme bölümlerinde branşı ile alakalı sohbetlerini dinlerdik. Bu sohbetler zaman zaman akşam zaman zaman gündüz toplandığımızda ve denk geldiğinde olabiliyordu. Bu sohbetlerin içeriği dini sohbettir. Dini anlamda merak ettiğimiz şeyleri veli [olarak] tanıdığımız ve din kültürü öğretmeni olması [nedeniyle] ona sorardık. Bazen ilmihal okunurdu. Sanıkla beraber risale okunan bir sohbetimiz olmamıştır. Ben kendim risale okuyordum. Bu dediğim sohbetler 2012 yılında olurdu. Ben 2014 yılında zaten bu dershaneden ayrıldım. Bizim sanıkla yaptığımız sohbetler cemaat sohbeti değildi. Normal din bilgisine dair sohbetlerdi. Yani sanığı ben cemaatin bi görevlisi olarak cemaat sohbeti veren bir kişi olarak bilmem. Sanıkla ilgili başka bir bilgim yoktur." Anılan celsede iddia makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Başvurucu esas hakkında mütalaaya karşı savunmasında önceki savunmalarını tekrar ettiğini beyan etmiştir. Başvurucu müdafii de Bank Asyada açılan hesabın hayatın olağan akışına uygun olduğunu, bu hesaba yatırılan paranın başvurucunun geliri ile uyumlu olduğunu, paranın talimat ile yatırılmadığını, tanık beyanlarının duyuma dayalı olduğunu, bir kısım tanıkların kendilerini aklamak için isnatlarda bulunduğunu savunmuştur. Söz konusu celsede hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Sanığın örgütle iltisaklı olması nedeniyle KHK ile kapatılan AktifSen isimli derneğin üyesi olduğu, terör örgütünün finans kaynağı olan Bank Asyaya para yatırdığı, oğlunu örgüte ait eğitim kurumuna kayıt ettirip eğitim aldırdığı, örgütün ideolojisini yaymak ve dayanışmalarını sağlamak için yaptığı toplantılara anlatıcı olarak katıldığı, soruşturma ve yargılama aşamasında dinlenen tanık beyanları tamamı değerlendirildiğinde özetle sanığın bulunduğu ilçede bilinen örgüt mensuplarından biri olduğu, sanığın örgütün belli fasılalarla düzenlediği sohbet toplantılarında toplantıya katılan değil toplantının anlatıcısı olduğu dolayısıyla bu anlatımlarıyla örgütün görüş ve düşüncelerini toplantıya katılanlara yansıtan kişi olduğu yine sanığın AktifSen isimli sendikanın üyesi olup yaşanan yerde bilinen tanınan öğretmenlerden olup bu sıfatlarını kullanmak suretiyle Tirenin köylerinden erzak, gıda, kurban derisi gibi yardımlar toplayarak örgüte finans ve kaynak sağladığı bizatihi yardım eden kişi değil yardım toplayan olarak örgüt üyeliğindeki kendisine verilen görevini yerine getirdiği ve bu şekilde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğu kanaat ve sonucuna varılmıştır." Anılan hükme yönelik istinaf başvurusu İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince 6/4/2018 tarihinde esastan reddedilmiştir. Başvurucu, istinaf başvurusunun esastan reddi kararına karşı temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay Ceza Dairesi 15/4/2019 tarihinde başvurucunun çocuğunu örgütle iltisaklı okula göndermesinin örgütsel faaliyet olarak kabul edilemeyeceği tespiti ile temyiz isteminin reddine ve hükmün onanmasına karar vermiştir. Suç ve cezaların kanuniliği ilkesi yönünden ilgili hukuk için bkz. Adnan Şen [GK], B. No: 2018/8903, 15/4/2021, §§ 64- Terör örgütüne üye olma suçuyla ilgili ulusal hukuk normları için bkz. Metin Birdal [GK], B. No: 2014/15440, 22/5/2019, §§ 28- Yargıtay Ceza Dairesinin 21/1/2018 tarihli ve E.2017/3335, K.2018/361 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"[B]ir ve ikinci katmanlarda yer alanlar açısından; Devletin her kurumuna sızan mensupları vasıtasıyla kişi ve kurumlara yönelik, örgütün gerçek yüzünü ortaya koyan operasyonlara başlandığı, bu yapının kamuoyu ve medya tarafından tartışılır hale geldiği, üst düzey hükümet yetkilileri ve kamu görevlileri tarafından yapılan açıklamalarda “paralel yapı” veya “terör örgütü” olduğuna ilişkin tespitler ve uyarıların yapıldığı, Milli Güvenlik Kurulu tarafından da aynı değerlendirmelerin paylaşıldığı süreçten önce icra edilen faaliyetlerin, nitelik, içerik ve mahiyeti itibariyle silahlı terör örgütünün amacına hizmet ettiğinin somut delil ve olgularla ortaya konulmadıkça örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceği değerlendirilerek;FETÖ/PDY terör örgütünün Dinar İlçesi mütevelli heyeti içerisinde yer alarak, örgütsel nitelikte toplantılar yapmak, örgüte kazanç sağlamak için himmet toplamak, örgütü müzahir oldukları için faaliyetlerine son verilip kapatılma kararı verilen derneklerin organizasyonlarına katılıp ekonomik destek sağlamak, örgüt mensuplarınca kutsallık atfedilen (f) serisinden 1 dolar bulundurmak, talimat üzerine BankAsya’ya para yatırmak şeklinde gerçekleşen faaliyetlerin örgütsel nitelikte olduğundan içerdikleri çeşitlilik, yoğunluluk ve süreklilik nedeniyle örgüt üyeliği kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır." Yargıtay Ceza Dairesinin 15/2/2018 tarihli ve E.2017/1861, K.2018/294 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"[N]ihai amacı, Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu anlaşılan FETÖ/PDY terör örgütünün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince de böyle algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mübah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce ulaşıncaya kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında; örgütün kurucusu, yöneticileri ve örgüt hiyerarşisinde üçüncü veya daha yukarı katlarda yer alan mensuplarının zaman sınırlaması olmaksızın nihai amacından haberdar oldukları yönünden kuşku bulunmamakta ise de bir ve ikinci katmanlarda yer alanlar açısından; Devlete sızan mensupları vasıtasıyla kişi ve kurumlara yönelik örgütün gerçek yüzünü ortaya koyan operasyonlara başlanması, bu yapının kamuoyu veya medya tarafından tartışılır hale gelmesi üst düzey hükümet yetkilileri ve kamu görevlileri tarafından yapılan açıklamalarda 'paralel yapı' veya 'terör örgütü' olduğuna ilişkin tespitler yapılması ve Milli Güvenlik Kurulu tarafından da aynı şekilde değerlendirilmesi karşısında bu tarihten önceki faaliyetlerin örgütsel olduğunun mahkemece ispat edilmesinin gerekli olduğu gözetildiğinde; [B] İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünde veteriner hekim olarak görev yapan, ByLock iletişim sistemini kullanmayan ancak 2014 tarihinde örgüt liderinin talimatı doğrultusunda Bank Asya’ya para yatırdığı anlaşılan sanığın eyleminin silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğunu gösterir biçimde çeşitlilik, devamlılık ve yoğunluluk içermemesi karşısında örgüt üyesi olarak kabul edilmesine yasal olanak bulunmadığı, konusu suç oluşturmayan ancak örgüt liderinin talimatı doğrultusunda amaca hizmet eden faaliyetinin yardım suçunu oluşturacağı gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması [kanuna aykırıdır.] Yargıtay Ceza Dairesinin 15/1/2019 tarihli ve E.2018/4959, K.2019/145 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "2- BDDK’nın 2015 tarihli kararı ile temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen ve22 Temmuz 2016 tarihli kararı ile de 5411 sayılı Bankacılık Kanununun maddesinin son fıkrası gereğince faaliyet izni kaldırılıncaya kadar yasal bankacılık faaliyetlerine devam eden, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı Asya Katılım Bankası AŞ'de gerçekleştirilen mutad hesap hareketlerinin örgütsel faaliyet ya da örgüte yardım etmek kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek, örgüt liderinin talimatı üzerine örgütün amacına hizmet eden ve bankanın yararına yapılan ödeme ve sair işlemlerin, örgüte üye olmak suçu bakımından örgütsel faaliyet, tek başına ise örgüte yardım etmek olarak kabul edilebileceği nazara alındığında; sanığın ilgili yerlerden Bank Asya hesap hareketlerinin getirtilip, gerekirse hesap hareketlerine dair bilirkişi raporu alınıp tüm dosya kapsamının bir bütün halinde değerlendirilmesi suretiyle sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırma ve yetersiz belgelere dayanılarak yazılı şekilde karar verilmesi, ..." | Adil yargılanma hakkı (Ceza)-Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/36918 | Başvuru, mahkûmiyete esas olarak suç oluşturmayan bazı eylemlere dayanılması nedeniyle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin, delillerin hatalı değerlendirilmesi sonucu mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ulusal bir gazetede yayımlanan haber nedeniyle gazeteci olan başvurucular aleyhine tazminata hükmedilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/8/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık 9/4/2019 tarihinde görüş bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Mehmet Doğan Uğurlu başvuruya konu olayların meydana geldiği tarihte Yeni Akit isimli gazetenin sahibidir. Başvurucu Murat Alan ise başvuruya konu haberi yapan kişidir. A. Arka Plan Bilgisi 28/2/1997 tarihinde yapılan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında irticayla mücadeleye ilişkin kararlar alınmıştır. MGK'da alınan kararlar Türkiye'de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda büyük değişimlere neden olmuştur. 28 Şubat olarak bilinen süreçte yaşananlar kamuoyunda post-modern darbe olarak da adlandırılmıştır. 28 Şubat sürecinde İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C) örgütüne ilişkin yargılamalar görülmeye başlanmıştır. İBDA/C örgütü 90'lı yıllarda kamuoyu gündemini oldukça meşgul etmiştir. 90'lı yıllarda İBDA/C'nin birçok terör eyleminin yanı sıra bazı suikastleri de gerçekleştirdiği iddia edilmiştir. Söz konusu iddialara ilişkin olarak örgütle ilgili yargılamalar yapılmaya başlanmış ve (S. ) ismiyle bilinen gerçek adıyla S.İ.E. (S.) 1998 yılında örgütün lideri olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştır. S. 2001 yılında idam cezasına çarptırılmış, idam cezasının kaldırılması nedeniyle cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrilmiştir. Daha sonra 2014 yılında S.nin yeniden yargılanma talebinde bulunması üzerine talep kabul edilerek yargılama sonunda tahliyesine karar verilmiş ve 2016 yılında beraat etmiştir. S.nin yargılandığı dava 28 Şubatın sembol davalarından biri olmuştur. Bu süreçte yapılan yargılamalarla ilgili olarak hâkimlerin askerlerden talimat alarak yargılama yaptıklarına ilişkin iddialar ortaya atılmıştır. S.nin de bu talimatlar çerçevesinde, herhangi bir delil olmamasına rağmen idam cezasına çarptırıldığı iddiası bir kısım çevrelerde sürekli olarak dile getirilmiştir. Ç., 2001 yılında S. Hakkında idam hükmünü veren 6 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) heyetinin başkanıdır. Ç. emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yapmaya başlamıştır. 2011 yılında sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve dönemin mağduru olduğunu belirten kişiler, 1995 genel seçimlerinde birinci parti olan Refah Partisi (RP) ile ikinci olan Doğru Yol Partisinin (DYP) oluşturduğu Hükûmet'in 28 Şubat 1997'de yapılan darbeyle görevden uzaklaştırıldığını ifade ederek dönemin sorumluları hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardır. Bu doğrultuda 28 Şubat süreci ile ilgili soruşturmalar başlatılmıştır. İlgili soruşturmalar kapsamında 28 Şubatta görev alan dönemin Genelkurmay başkanı, Genelkurmay istihbarat daire başkanı, MGK genel sekreteri, Genelkurmay harekat başkanı, Hava Kuvvetleri komutanı, Kara Kuvvetleri komutanı, Jandarma genel komutanı gibi üst düzey askerler tutuklanmışlardır. Bu sebeple genel olarak 28 Şubat dönemi ve özel olarak da İBDA/C davası kamuoyunda yoğun olarak tartışılmıştır. Başvuruya konu olayların meydana geldiği tarihte Ç., avukatlık yapmaktadır. İBDA/C davalarının tekrar tartışılmaya başlanması üzerine 28 Şubat sürecinde mahkeme başkanlığı yapmış olan Ç.ye basın mensupları sorular sormuşlardır. 25/9/2011 tarihli gazetelerde yer alan haberlere göre basın mensuplarının kendisine S. ile ilgili verilen kararı sorması üzerine özetle şu şekilde cevap vermiştir:"...Önümüze gelen dosyaya göre değerlendirme yaptık... Burada kişileri değerlendirmek istemiyorum. Dosyanın detaylarını da hatırlamıyorum. Biz o günkü şartlara göre karar verdik. Ben bir hata yapılmadığını düşünüyorum ama bu o dosyada hata yapılmadı demek değil. Allah'ın adaleti değil ki mutlak ve kesin olsun. Hiçbir hakim verdiği kararların yüzde yüz doğru olduğunu söyleyemez. Hakimler de hata yapabilir." B. Somut Başvuruya İlişkin Olaylar İkinci başvurucunun Y. isimli bir avukatla yaptığı röportaj Yeni Akit gazetesinin 29/11/2011 tarihli nüshasında yayımlanmıştır. "Brifingi Aldı İdamı Bastı" başlığı ile yayımlanan röportajın ilgili kısımları şu şekildedir:"28 Şubat darbesine yönelik soruşturma devam ederken, Akit; yaşanan süreci deşifre eden çok önemli bir tanığa ulaştı... Yeni Akit'ten Murat Alan'a konuşan Av. [Y.] 'Harbiye’de gizli bir toplantı yapıldı, önemli kararlar alındı', dedi... 'O toplantıya katılanlardan biri de, hakim [Ç.] idi... [Ç.], brifingte alınan kararlar doğrultusunda [S.ye] idam cezası verdi' iddiasında bulundu.Murat Alan: 28 Şubat döneminin şu ana kadar gizli kalmayı başarmış tanıklarından olduğunuz söyleniyor? [Y.] : Doğrudur, o döneme ilişkin birçok şey gördük yaşadık. Dönemin öncesi ve sonrasına vakıf biriyim...İlk eylem yargıdaki kadrolaşma oldu.......Murat Alan: O dönem DGM’lerinde nasıl bir hava hakimdi? [Y.] : DGM’lere gelecek olursak PKK’nın insan kaynakları ve ekonomik altyapısını çökertmek için kurulsa da asıl hedefi derin devletin izlerini örtmek, Müslümanları baskı altında tutmak olmuştur. Bunlara talimatın gittiği nokta da Genelkurmay’dı. Devletin askeriyesi, Genelkurmay’ı Yargıtay, HSYK ve diğer mahkemeleri ile pek sıkı fıkıydı. Şahidi olduğum toplantılarda nasıl tavır alacakları izah ediliyordu.Murat Alan: ‘Şahidi olduğum’ dediniz, açar mısınız? [Y.]: Benim saklayacak gizleyecek hiçbir şeyim yok. Birazdan söyleyeceklerimle istiyorum ki gerçekler açığa çıksın. 28 Şubat post modern darbesinin sivil örgütlenmesi askerin sivilleri koordinesi Harbiye Orduevi’nde yapıldı. Ordu Komutanlığı’na bağlı Harbiye Orduevi’nde toplantı yapıldı. Benim de katıldığım toplantıya yargı mensupları başta olmak üzere akademisyenler ve o dönem çok etkili olan birçok gazeteci katıldı. Toplantıda irticadan ve hükümetin irticayı körüklediğinden bahsedildi. Buna karşılık toplantıya katılanların koordineli harekete etmesi ve kendi konumlarından doğan gücü lehte kullanmaları gerektiği vurgulandı. Murat Alan: Bu çok önemli bir açıklama. Yani karargâhın gizlice toplandığını söylüyorsunuz kimler katıldı isim verebilir misiniz? [Y.]: Elbette gizli ve seçmece bir toplantıydı. Harbiye Orduevi’nin konferans salonuna girdiğimde içeride Genelkurmay Başkanı İ.H.K, dönemin Ordu Komutanı H.K, ne ilginçtir şimdi Balyoz’un bir numarası eski Ordu Komutanı Ç.D, Genelkurmay Genel Sekreteri E. Ö. ve daha birçok asker vardı.Murat Alan: Sivillerden kim vardı?[Y.]: Dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, hatta Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan şu meşhur hakim [Ç.] da vardı. Ve hatta [Ç.] kürsüde konuşma yaptı......O dönem yapılan anti demokratik uygulamaların hepsinin geri planında o toplantıda alınan kararların olduğunu biliyorum. Toplantıya katılan DGM hakimleri karşılarına gelen dosyaları buna göre değerlendirdi. Delil aramadı gerekçe önemli değildi. Brifing Medyası irticacı yaftasıyla hedef üretti, brifinge katılan kolluk kuvveti bu kişiler hakkında sahte delil üretti, yargısı ise dosyada suç var mı yok mu umursamadan irticacı diye yaftalanan kişilere müebbet hapis cezası ve hatta idam cezası verdi. İBDA-C davası Susurluk davası ve benzeri birçok dava bunun neticesi. Bunların araştırılması aydınlatılması lazım, bu anti demokratik uygulamaların deşifre edilmesi, hesap sorulması lazım." Bahse konu haber üzerine Ç. 5/12/2011 tarihinde başvurucuların hakaret ve iftira suçlarından cezalandırılmaları talebiyle Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık tarafından, 25/1/2012 tarihinde yapılan haberin "ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı" gerekçesiyle başvurucular hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verilmiştir. İtiraz üzerine karar İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 19/10/2012 tarihli ret kararıyla kesinleşmiştir. Ç., bahsi geçen haberde yer alan bazı ifadelerin hakaret niteliğinde olduğu iddiasıyla kişilik haklarının zedelendiğini ileri sürerek 31/1/2012 tarihinde başvurucular aleyhine manevi tazminat davası açmıştır. Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesi 12/12/2014 tarihli kararıyla 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir. Mahkeme kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...dava konusu yapılan haberde, davacının, mahkeme başkanı olarak katılmış olduğu toplantıda alınan karar gereğince idam cezasına karar verdiğinin ifade edildiği, söz konusu kararı veren İstanbul 6 Nolu DGM'nin heyet halinde çalışan mahkeme olduğu, mahkeme başkanının tek bir oya sahip olduğu, davacının tek başına karar vermesinin hukuken mümkün olmadığı, kaldı ki verilen kararın da diğer üyelerin katılımıyla oy birliğiyle verildiği, davalı gazetenin yapmış olduğu haberde davacının hakim olarak almış olduğu talimat gereğince karar verdiğinin açıkça ifade edildiği, bağımsız ve tarafsız olan hakimin almış olduğu talimatla gereğince karar vermiş olmasının ilgili hakimin kişilik haklarına açıkça haksız saldırı niteliğinde bulunduğu, davalı tarafın davacının bu yönde karar verdiği hususunda dosyaya herhangi bir delil de sunmadığı hususları hep birlikte değerlendirildiğinde davalı gazetede yer alan haberin davacının mesleki itibarı ve kişilik haklarına açıkça haksız saldırı niteliğinde bulunduğu, davacının duymuş olduğu elem ve ızdırabı bir nebze de olsa gidermek amacıyla tarafların ekonomik ve sosyal durumları, haberin niteliği, olayın meydana geldiği tarih de dikkate alınarak davacı lehine 000-TL manevi tazminata hükmetmek gerektiği kanaat ve sonucuna varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur. " Temyiz üzerine karar Yargıtay Hukuk Dairesince 9/6/2016 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Nihai karar, başvuruculara 26/7/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 23/8/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de,bu zararı gidermekle yükümlüdür.” | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/14942 | Başvuru, ulusal bir gazetede yayımlanan haber nedeniyle gazeteci olan başvurucular aleyhine tazminata hükmedilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yol çalışması sebebiyle taşınmazda oluşan zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Siirt ili Baykan ilçesi Merkez Mahallesi İşletme mevkiinde kâin 152 ada 6 parsel sayılı taşınmazın malikidir. Taşınmazın üzerinde bir adet betonarme yapı ve bahçe bulunmaktadır. Karayolları Genel Müdürlüğünce taşınmaza yaklaşık 80-95 metre mesafeden geçen Diyarbakır-Bitlis devlet kara yolunda 2012 yılında genişletme çalışması yapılmıştır. Başvurucular 13/8/2012 tarihinde Baykan Asliye Hukuk Mahkemesinde idare aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucular, idare tarafından gerçekleştirilen kara yolu yapımı sırasında kontrolsüz toprak alımı sebebiyle, eğimli arazideki toprağın gevşediğini, yağmurun da etkisiyle yamaçta çökme ve çatlakların oluştuğunu belirtmiş; bu sebeple kendilerininki de dâhil olmak üzere çevredeki evlerin kullanılamaz hâle geldiğini ifade etmiştir. Ayrıca bu durumun Siirt Valiliği Afet ve Acil Durum Müdürlüğünce de raporlandığını vurgulamıştır. Dilekçede ayrıca idarenin taşınmaza kamulaştırmasız olarak fiilen el koyduğunu iddia ederek taşınmaz ile meyve ağaçlarının tam bedeline tazminat olarak hükmedilmesini talep etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi 6/3/2013 tarihinde taşınmaz mahallinde bilirkişilerle birlikte keşif yapmıştır. Keşif zaptında; taşınmaz üzerindeki binada hâlihazırda herhangi bir zararın görülmediği, bahçede herhangi bir meyve ağacının bulunmadığı, binanın etrafının yer yer taş duvarla çevrili olduğu, Karayolları Genel Müdürlüğünün taşınmaza fiilî el atmasının söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan ve jeoloji mühendisi tarafından hazırlanan 8/3/2013 havale tarihli raporda; arazinin %25-30 oranında eğimli olduğu, taşınmazın güneyinde bulunan Bitlis-Baykan kara yolunu genişletme çalışmaları sırasında yamacın altında topuk olarak adlandırılan kısmın hiçbir önlem alınmadan kazılması sonucu yamacın stabilitesinin bozulduğu belirtilmiştir. Raporda; bunun etkisiyle yola doğru kaymanın oluştuğu, ihtilaf konusu taşınmazın da kütle hâlinde kaymaya başlayan alanın içinde olduğu vurgulanmıştır. Raporda ayrıca bölgenin yerleşim için risk teşkil ettiği görüşü açıklanmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi 5/4/2013 tarihinde davayı görev yönünden reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, idarece taşınmaza kamulaştırmasız olarak el atılmasının söz konusu olmadığı vurgulanmış; idarenin plan ve projesinin uygulanması sebebiyle oluştuğu ileri sürülen zararın tazminine ilişkin davanın idari yargıda açılması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucular 2/9/2013 tarihinde Batman İdare Mahkemesinde aynı iddia ve taleple idare aleyhine tam yargı davası açmıştır. İdare Mahkemesince 10/9/2013 tarihinde, usulüne uygun olarak düzenlenmediği için dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucuların idarenin proje yapımı sırasında taşınmazda oluşan zararlarının tazminini mi yoksa kamulaştırmasız el atma sebebiyle oluşan zararlarının tazminini mi istediğini netleştirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucular 2/10/2013 tarihinde dava dilekçesini yenilemiştir. Yenilenen dilekçede, tazminat isteminin yol yapımı sırasında taşınmaza zarar verilmesi fiiline münhasır kılındığı açıklanmıştır. Batman İdare Mahkemesi 11/5/2015 tarihinde taşınmaz mahallinde bilirkişilerle birlikte keşif yapmıştır. Batman İdare Mahkemesine sunulan ve fen bilirkişisi unvanlı iki kişi tarafından hazırlanan 13/11/2015 tarihli raporda, stabil durumdaki yamacın kopmuş kısımlarının yol çalışması sırasında mühendislik önlemlerinin alınmaması sonucu stabilitesinin bozulduğu belirtilmiştir. Raporda; yamaçtaki bazaltın şişme ve kayma sonucu çatladığı, çatlaklara yağmur suyunun sızmasıyla alanın kaymaya başladığı ve ihtilaf konusu taşınmazın da bu alanda bulunduğu ifade edilmiştir. Yine Batman İdare Mahkemesine sunulan ve bir ziraat mühendisi, bir inşaat mühendisi, bir de harita ve kadastro mühendisinden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanan 13/11/2015 tarihli raporda; yol çalışmasının kaymaya yol açan temel etken olmayıp hızlandırıcı bir rol oynamış olabileceği belirtilmiştir. Raporda, binanın mevcut durumunda bir hasar söz konusu olmadığından idare aleyhine tazminat hesaplanmasının uygun olmayacağı görüşü açıklanmıştır. Batman İdare Mahkemesi 28/12/2015 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Siirt İdare Mahkemesine göndermiştir. Davaya bakmaya devam eden Siirt İdare Mahkemesince (İdare Mahkemesi) 15/4/2016 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; Batman İdare Mahkemesine sunulan bir ziraat mühendisi, bir inşaat mühendisi, bir de harita ve kadastro mühendisinden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanan 13/11/2015 tarihli rapora atıfta bulunularak yol yapımı ile zarar arasında nedensellik bağının olmadığı vurgulanmıştır. Başvurucular bu karara karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtiraz dilekçesinde başvurucular, fen bilirkişi raporuna atıfta bulunarak kaymalar dolayısıyla yapının kullanılamaz hâle geldiğini ileri sürmüştür. Başvurucular, İdare Mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporundaki tespitlerin Siirt Valiliği Afet ve Acil Durum Müdürlüğününkilerle de çeliştiğini ifade etmiştir. İtiraz dilekçesinde ayrıca Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan jeoloji bilirkişisi raporunda da taşınmaz üzerinde yapı inşa edilmesinin mümkün olmadığının belirtildiğini hatırlatmıştır. Son olarak aynı yerdeki diğer bazı taşınmazlar için tazminata hükmedildiğini ve bu kararların kesinleştiğini vurgulamıştır. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesince (Bölge İdare Mahkemesi) 15/11/2016 tarihinde ara kararı verilerek ilk derece mahkemesindeki yargılama sırasında temin edilen bilirkişi raporlarında çelişki bulunması ve hükme esas alınacak nitelikte olmaması nedeniyle yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiştir. Siirt İdare Mahkemesince istinabe yoluyla 27/3/2018 tarihinde keşif icra edilerek bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. İki inşaat mühendisi, bir jeofizik mühendisi, bir jeoloji mühendisi ve bir ziraat mühendisinden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanan 7/5/2018 havale tarihli raporda, kaymanın önemli sebeplerinden birisinin suyun etkisi olduğu belirtilmiştir. Raporda, keşif tarihi itibarıyla taşınmazın alt kotlarında istinat duvarının bulunmasının ve yamaç eğiminin az olmasının kaymaları önlemiş olabileceği kanaati açıklanmış; zeminde açılma, kayma, çökmenin olmamasının ve istinat duvarında herhangi bir çatlamanın görülmemesinin taşınmazda heyelanın bulunmadığını gösterdiği ifade edilmiştir. Taşınmazdaki yapıda herhangi bir hasarın bulunmadığının vurgulandığı raporda, taşınmaz üzerinde bitkisel üretime konu olabilecek ekili/dikili muhdesatın olmadığı belirtilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi 26/9/2018 tarihinde, İdare Mahkemesinin gerekçesini değiştirmek suretiyle itirazı esastan reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, 7/5/2018 tarihli bilirkişi raporuna atıfta bulunularak yol yapım ve genişletme çalışması sebebiyle başvurucuların taşınmazı herhangi bir zarara uğramadığından davanın reddedilmesinin sonucu itibarıyla isabetli olduğu belirtilmiştir. Başvurucu bu karara karşı karar düzeltme yoluna başvurmuştur. Karar düzeltme istemi Bölge İdare Mahkemesinin 29/1/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 4/3/2019 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular 25/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: " İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,..." | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/10039 | Başvuru, yol çalışması sebebiyle taşınmazda oluşan zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; ceza davasında hakkaniyete aykırı olarak mahkûmiyet kararı verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir Başvuru 9/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun 2/11/2007 tarihinde şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasıyla başlayan yargısal süreç, Yargıtayın 6/2/2019 tarihli onama kararıyla son bulmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/16478 | Başvuru, ceza davasında hakkaniyete aykırı olarak mahkûmiyet kararı verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir | 1 |
Başvuru, yakalama ve gözaltı tedbirlerinin hukuki olmaması ve buna bağlı olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; hukuka aykırı olarak verilen arama kararı nedeniyle de özel hayata saygı hakkı ile konut dokunulmazlığı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 6/5/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığınca silahlı terör örgütüne üye olma ve örgüte bilerek yardım etme suçlarından yürütülen bir soruşturmada Cumhuriyet Savcılığı tarafından gecikmesinde sakınca bulunan hâl kapsamında verilen yazılı emir uyarınca terör örgütü mensuplarının yakalanabilmesi ve suç delillerinin ele geçirilmesi amacıyla 21/12/2015 tarihinde başvurucunun evinde arama yapılmıştır. Savcılık emrinde; başvurucu ile birlikte bir kısım şüphelinin PKK'nın kırsal kadrolarına mensup dört kişilik grubu evlerinde dönüşümlü olarak barındırdıkları, örgütle işbirliği içinde örgütün kırsal kadrolarına eleman aktarımı faaliyetlerinde bulundukları ve daha önce örgütün eylemlerini gerçekleştiren örgüt mensuplarına destek sağladıkları yönünde istihbarat bilgileri bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca şüphelilerden birinin (S.Ç.nin) evinde terör örgütü mensubu barındırdığına dair bir ihbarın bulunduğu ifade edilmiştir. Başvurucu, gece vakti evinde yapılan arama sonrasında 21/12/2015 günü saat 05'te hakkında Yakalama ve Gözaltı Tutanağı düzenlenerek Hakkâri Emniyet Müdürlüğüne götürülmüştür. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı tarafından "yakalanan tüm şahısların şüpheli olarak ifadeleri alınarak salıverilmesi" yönünde 21/12/2015 tarihli yazılı talimat verilmiş olup başvurucu hakkında aynı tarih ve aynı saatte Yakınlarına Haber Verme Tutanağı ile gözetim altına alındığının başvurucunun oğluna bildirildiği belirtilmiş ve saat 44'te Hakkâri Devlet Hastanesince adli muayene raporu düzenlenmiştir. Aynı gün saat 50'de başvurucunun şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Başvurucu ifadesinde özetle suçlamaları kabul etmediğini, PKK terör örgütü üyelerini evinde saklamadığını, aile ve akrabaları içinde örgütle ilişkili bir kişinin bulunmadığını beyan etmiştir. Başvurucu, saat 22'de Hakkâri Devlet Hastanesince adli muayene raporu tanziminin ardından Salıverme Tutanağı düzenlenerek serbest bırakılmıştır. Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucu 23/12/2015 tarihinde başvurucu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ve bu karar 23/1/2016 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, haksız yakalama ve gözaltı sebebiyle 29/1/2016 tarihinde Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesine dayanarak tazminat davası açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde özetle hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yürütülen soruşturmada haksız olarak yakalanıp gözaltına alınması nedeniyle maddi ve manevi zarara uğradığını, soruşturma sonucunda hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, 500 TL maddi ve 900 TL manevi olmak üzere toplam 400 TL tazminata yakalanma tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte karar verilmesini istemiştir. Tazminat talebini inceleyen Mahkeme 3/5/2016 tarihli kararıyla "şartları oluşmayan maddi ve manevi tazminat davasının" reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde özetle başvurucunun ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılması yönünde Savcılığın talimatı doğrultusunda hareket eden kolluk görevlilerince fiilen nezarete alınmayan başvurucunun gözaltına alındığına ilişkin formun sehven doldurulduğu belirtilerek 5271 sayılı Kanun uyarınca tazminat ödenmesinin koşullarının oluşmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu karar 3/5/2016 tarihinde başvurucuya tefhim edilmiştir. Başvurucu 6/5/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Hasan Akboğa ([GK], B. No: 2016/10380, 27/3/2019, §§ 19-34) başvurusu hakkında verilen karar. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/9531 | Başvuru, yakalama ve gözaltı tedbirlerinin hukuki olmaması ve buna bağlı olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; hukuka aykırı olarak verilen arama kararı nedeniyle de özel hayata saygı hakkı ile konut dokunulmazlığı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/6/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ile eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Erzincan T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu, milletvekili T.ye mektup göndermek istemiştir. Başvurucu, İnfaz Kurumundaki bazı uygulamalardan şikâyetçi olduğu mektubunda; kurumda askerî nizama göre sayım yapılmak istendiğini, sabah vakitlerinde odalarının basılarak zorla havalandırmaya çıkarıldıklarını, işkenceye varan kötü muameleye maruz kaldıklarını ifade etmiştir. Bu olaylar sırasında bir kulağında işitme kaybı meydana geldiğini belirten başvurucu, Cumhuriyet Başsavcılığının işkenceyi önlemediğini ifade etmiştir. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığı (Disiplin Kurulu) 14/3/2018 tarihinde, mektubun sakıncalı olduğu gerekçesiyle gönderilmemesine karar vermiştir. Anılan kararda, mevzuat hatırlatıldıktan sonra mektup içeriğinde kişi ve kurumları hedef gösteren bilgiler olduğu, ayrıca suç örgütü mensuplarının haberleşmelerine neden olacak bir mektup niteliği taşıdığı ve bu durumun mektubun tamamına nüfuz ettiği ifade edilmiştir. Başvurucu, anılan karara karşı Erzincan İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı itirazında; İnfaz Kurumunda yaşamış olduğu sorunları, hukuka aykırı uygulamaları ve işkenceleri yazdığı mektubuna el konulmasının hukuki bir dayanağının olmadığını, İnfaz Kurumu kararının keyfî olduğunu ve haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğini beyan etmiştir. İnfaz Hâkimliği, başvurucunun itirazını 21/3/2018 tarihli kararla reddetmiştir. Anılan kararlarda mektup içeriğinde kişi ve kuruluşları paniğe sevk edecek, kişi ve kurumları hedef gösteren nitelikte bilgiler olduğu belirtilmiştir. Başvurucunun anılan karara itirazı ise Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 11/4/2018 tarihinde, İnfaz Hâkimliği kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Nihai karar 13/4/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 5/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15732 | Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü bulunan başvurucunun göndermek istediği mektuba el konulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Yüksekova'da terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Türkiye’de PKK terör örgütünün neden olduğu terör ve şiddet eylemleri 2015 yılının ortalarından itibaren özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yoğun olarak yaşanmaya başlamıştır. Şırnak'ın Cizre, İdil, Silopi ilçeleri, Hakkâri'nin Yüksekova ilçesi, Diyarbakır'ın Silvan, Sur ve Bağlar ilçeleri, Mardin'in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçeleri ile Muş'un Varto ilçesinde PKK terör örgütü tarafından cadde ve sokaklara hendekler kazılarak barikatlar kurulmuş; patlayıcılar yerleştirilmiş ve bu yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet kurulmaya çalışılmıştır. Terör ve şiddet olaylarına, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından PKK mensuplarına karşı ortak olarak gerçekleştirilen ve başta Sur, Cizre ve Nusaybin olmak üzere on bir şehirde yürütülen askerî operasyonlarla müdahale edilmiştir. Terör örgütü mensuplarının yakalanması, halkın can ve mal güvenliği ile kamu düzeninin sağlanması için yapılan operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerin bazılarında 2015 yılının ikinci yarısından başlamak üzere değişen tarihlerde sokağa çıkma yasakları uygulanmış ve bazı yerleşim birimleri geçici süreyle askerî güvenlik bölgesi ilan edilmiştir. Terör örgütü üyelerinin yakalanarak halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla getirilen sokağa çıkma yasakları güvenlik güçlerince yürütülen operasyonların sona ermesinin ardından kaldırılmıştır. Gerçekleşen geniş çaplı operasyonlarda beş yüze yakın güvenlik görevlisi şehit olmuş, iki binin üzerinde terörist etkisiz hâle getirilmiştir (sürece ilişkin detaylı aktarım ile operasyonlar ve hendek olaylarına ilişkin arka plan bilgisi için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022; Ayşe Çelik, B. No: 2017/36722, 9/5/2019; Seyid Narin [GK], B. No: 2018/20156, 18/5/2022; Gülser Yıldırım (2), B. No: 2016/40170, 16/11/2017). Operasyonların gerçekleştirildiği, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemde 9/4/2016 tarihinde Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığının kararına istinaden güvenlik güçlerince A sektör D 361 olarak numaralandırılan adreste yapılan aramada başvurucu yakını J.nin cansız bedenine ulaşılmıştır. Adreste olay yeri inceleme ekiplerince inceleme gerçekleştirilerek tutanak düzenlenmiştir. Söz konusu binanın tek katlı ve müstakil olduğu, binada başvurucu yakınıyla birlikte beş kişinin cesedine ulaşıldığı, fotoğraf ve video görüntüleri alındıktan sonra cesetlerin tuzaklama kontrolü yapılarak morga sevk edildiği tutanak altına alınmıştır. Adreste ve beş ceset üzerinde çok sayıda silah, el bombası ve mühimmat ele geçirilmiştir. Cumhuriyet savcısının katılımıyla ölü muayenesi ve otopsi işlemi yapılmıştır. Başvurucu yakınının ölüm sebebi ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı beyin kanaması, iç organ yaralanmasından gelişen iç ve dış kanama olarak tespit edilmiştir. Ölüm olayına ilişkin olarak resen soruşturma başlatılmıştır. Cesetten çıkarılan mermi çekirdeği ve metal parçaları kriminal incelemeye gönderilmiştir. Başvurucu yakınından alınan örneklerin tamamında atış artıklarında bulunan antimon elementi tespit edilmiştir. Ölen kişinin terör örgütü içinde faaliyet gösterdiğine ilişkin tanık beyanı bulunmaktadır. Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu yakınının etkisiz hâle getirilmesinin kanun hükmünün icrası kapsamında kaldığından bahisle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Karara karşı yapılan itiraz reddedilmiştir. Ret gerekçesinde; başvurucu yakınının güvenlik güçleriyle girilen bir çatışmada silahı, el bombası ve sair mühimmatıyla ele geçirildiği, PKK/KCK silahlı terör örgütünün talimatı uyarınca güvenlik güçlerine karşı silah kullandığı sırada çıkan çatışma sonucu öldürüldüğünün anlaşıldığı, Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma sonucunda oluşan inancına, takdirine ve gösterilen gerekçeye göre verilen kararda isabetsizlik olmadığı belirtilmiştir. Başvurucu vekiline nihai karar 22/6/2020 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 16/7/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/24429 | Başvuru, Yüksekova'da terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, gözaltında kötü muameleye maruz kalma ve bu olay hakkında yapılan ceza soruşturmasının etkisiz olması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/1/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 4/8/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. 2/9/2016 tarihinde tutuklanmasına karar verilen başvurucu 29 gün gözaltında kalmıştır. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde (TEM Şube Müdürlüğü) nezarethane birimi olmaması nedeniyle başvurucunun Asayiş Şube Müdürlüğüne ait nezarethanede tutulduğu dosya kapsamından anlaşılmıştır. 2/9/2016 tarihinde başvurucunun Zonguldak Sulh Ceza Hâkimliği tarafından yapılan sorgusu sırasında darbedildiğini beyan etmesi üzerine konuya ilişkin ayrı bir soruşturma yürütülmesi gerektiği gerekçesiyle 18/11/2016 tarihinde ayırma kararı verilerek soruşturma başlatılmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturma kapsamında başvurucunun sağlık raporları dosyaya getirtilmiştir. Başvurucunun 2/9/2016 tarihli adli muayene (gözaltı çıkış) raporunda sol göz altında yaklaşık 3x1 cm alanda morluk, sağ uyluk ön üst tarafta yaklaşık 1x1 cm morluk tespit edilmiştir. Aynı gün alınan ceza infaz kurumu giriş raporunda sol suborbitalde (gözün alt kısmı) 1x2 cm ekimoz, sağ femurda (uyluk kemiği) 1x1 cm eski ekimoz tespit edildiği kaydedilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Adli Tıp Kurumundan başvurucunun yaralanmalarını kendisinin yapmasının mümkün olup olmadığı yönünde rapor düzenlemesini istemiştir. Adli Tıp Kurumu, düzenlediği raporda söz konusu lezyonların yerleşim yerleri ve nitelikleri gözönüne alındığında yaralanmanın başkasının eylemiyle meydana gelebileceği gibi kişinin kendi eylemiyle de oluşmasının tıbben mümkün olduğu ancak mevcut bulgularla tıbben bunun ayrımının yapılamayacağını bildirmiştir. Dosya kapsamında başka bir sağlık raporuna rastlanmamıştır. Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı 21/11/2016 tarihinde başvurucunun beyanını almıştır. Başvurucunun beyanı şöyledir:"Gözaltına alındıktan sonra 25/08/2016 gece saat: 22:00 sıralarında nezarethaneden çıkarıldıktan sonra Asayiş Müdürlüğü Binası içerisinde bulunan ve kapısında müdür odası yazan aynı zamanda kapı çıkışının sağ tarafında boy aynası bulunan makam odasına götürüldüm. Burada sol tarafta büfe, cm önünde duran makam takımı vardı. Odada 2 kişi mevcuttu. Bunlardan birincisi bıyıklı, yanlardan hafif kır ve geriye taranmış saçlı, esmer sayılabilir 45-50 yaşlarında, 75-80 boylarında kot pantolon giyen kişiydi. İkinci şahıs, kısa boylu, hafif toplu, yaşça birinci şahıstan daha genç, sakalsız, kumral, uzun ve hafif kıvırcık saçlı, yine kot pantolon giymiş bir kişiydi. Birinci şahıs beni burada darp etti. İkinci şahıs herhangi bir müdahalede bulunmadı. Doktor raporunda görülen kaşımda yara ve göz altı morluğu bugün gerçekleşti. Gerçekleştiren kişi birinci şahıstı. Sonrasında tekrar nezarethaneye götürüldüm. Hatırladığım kadarıyla bir saat boyunca bu kişilerle aynı odada kaldım.26/08/2016 tarihinde ise yine saat 22:00 sıralarında nezarethaneden alınarak tarif ettiğim müdür odasına tekrar götürüldüm. Burada ilk olarak saydığım iki kişi dışında bir üçüncü kişi daha vardı. Bu kişi 85 boylarında, kalıplı ve kilolu, sarışına yakın kumral tenli, tahminen ela gözlü, düz kahverengi saçlı ve bebek yüzlü, 38 yaşında bir şahıstı. Bu şahıs da kot pantolon giymişti. Burada birinci ve üçüncü şahıslar beni darp ettiler. İkinci şahıs beni tutarak bu kişilere yardım etti. Beni odada bulunan dolabın önüne yatırdılar, eşofmanımı indirmeye çalıştılar ancak indirmediler ve fiziki temasta bulunmadılar. Birinci şahıs bana 'sana tecavüz ederim' dedi. Bu olay üzerine ben odadan kaçmak için hamle yaptım. Kapıyı açıp 'adam öldürüyorlar' dedim. Sonra benim çıkmama engel oldular ve tekrar aynı şeyi yaptılar. "Senin fotoğraflarını çekeriz, evinin kapısının altından evineatarız" dediler. [Tehdit ile alakalı olayı daha önceki ifadelerinde neden anlatmadığı sorusu üzerine]: Mahkemede anlatmak aklıma gelmedi. Çok fazla gözaltında kaldım. Yaşadığım olay aynı zamanda utanç verici olduğu için anlatmadım.26/08/2016 gecesi yaşadığım olayı benimle birlikte gözaltında bulunan [B. ve F.G.]duyduklarını bana söylediler. Bu şahıslar hakkında yaşadığım olaylarla alakalı kısa bir konuşma yaptım.25/08/2016 günü birinci şahıs bana 'senin için özel geldik' dedi. Nereden geldiklerini söylemedi. 26/08/2016 günü kendilerinden davacı olacağımı, yaptıklarının insanlık suçu olduğunu söylediğimde beni bıraktılar ve sonrasında iyi davranmaya çalıştılar. Beni darp eden şahıslar emniyette ifademi yazılı şekilde alan polis memurları değildir. Bu kişiler bana karşı herhangi bir darp olayında bulunmadı. Bahsettiğim 3 kişiyi gözaltında kaldığım süre boyunca ara sıra görmeye devam ettim. Geldiklerinde beni nezarethaneden yanlarına çağırıyorlardı. Götürülüyordum ve bana hal hatır soruyorlardı. Çay ısmarlıyorlardı. Yine gözaltına alınma sebebimle alakalı sorular soruyorlardı." Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 18/11/2016 tarihinde Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize İşlerle Mücadele Şube Müdürlüğünden (KOM Şube Müdürlüğü) başvurucunun yakalama ve gözaltı sürecine ilişkin tutulan tutanaklar ile gözaltında kaldığı tarihleri kapsayacak şekilde nezarethane kamera görüntülerinin ve 25/8/2016 ile 26/8/2016 tarihlerine ait tüm kamera kayıtlarının gönderilmesi istenmiştir. 23/11/2016 tarihinde KOM Şube Müdürlüğü, Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği cevabi yazıda başvurucunun gözaltı işlemlerinin TEM Şube Müdürlüğü tarafından yapıldığını, ilgili belgelerin buradan istenmesi gerektiğini bildirmiştir. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü 3/1/2017 tarihinde Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığına başvurucunun Asayiş Şube Müdürlüğü nezarethanesinde tutulduğunu, kamera kayıtlarının geriye dönük 35 gün süreyle saklanması nedeniyle silindiğini bildirmiştir. Başvurucuya çeşitli tarihlerde tüm şube müdürlüklerinden karışık olarak seçilmiş polis memurlarının fotoğraflarının yer aldığı tutanaklar üzerinden teşhis işlemi yaptırılmış; başvurucu, bu kişiler arasında kendisini darbedenlerin bulunmadığını, ifadesinde belirttiği eşkâl bilgilerinin dikkate alınmadığını, fotoğrafların kalitesiz ve eski tarihli olduğunu, kendisini darbeden polis memurlarının sivil olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, kendisini darbeden polis memurlarından birine daha sonra adliye önünde rastladığını ve bu kişiye Turgay olarak seslenildiğini duyduğunu belirtmiştir. Emniyet İl Müdürlüğü sorulması üzerine Turgay isimli bir personelin mevcut olmadığını bildirmiştir. 30/8/2016 tarihinde Asayiş Şube Müdürlüğünde bir tutanak tutulmuştur. Bu tutanağa göre başvurucunun gözünde morluk görülmesi üzerine yaralanmasının nasıl meydana geldiği kendisine sorulmuş, başvurucu banyoda kayıp düştüğünü ve gözünü lavaboya çarptığını beyan etmiş ancak tutanağı imzalamaktan imtina etmiştir. Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun gösterdiği tanıkların beyanlarını almıştır. B.nin Cumhuriyet savcısı tarafından Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla alınan beyanı şöyledir:"Ben Bartın Rehberlik Araştırma Merkezi'nde çalıştım. Hüsnü Sarı da aynı dönemde Zonguldak Rehberlik Araştırma Merkezi'nde çalışıyordu. Bu sebeple kendisini tanırım. Aynı zamanda gözaltına alındığım sırada aynı yerde bulunuyorduk. Aynı tarihlerde gözaltına alınmıştık. Ben 15/08/2016 tarihinde gözaltına alındım. 12/08/2016'da Asayiş Şube Müdürlüğü'ne getirildim. 05/09/2016'da gözaltından çıkarıldım.Asayiş Şube Müdürlüğü'ne bağlı Çevik Şubesi'ndeydik. Ben 6 numaralı odada kalıyordum. Hatırladığım kadarıyla bu odanın anahtarı üzerinde 'Cinayet Büro' yazıyordu. Hüsnü Sarı ise tuvaletin yanında bulunan demir parmaklıklı nezarethanede kalıyordu. İhtiyaç gidermek için tuvalete gittiğimde kendisini görüyordum. Çok kısa konuşuyorduk.Tarihini tam hatırlamadığım bir akşam sesler duydum. "Allahım yardım et, yardım edin" şeklinde feryatlar geliyordu. Bu sesler Hüsnü Sarı'dan geliyordu. Ertesi sabah lavaboya gittiğimde gözü morarmıştı. [Kendisinden ekimozu tarif etmesi istenince]:Sol gözünün sol kısmında kızarıklık şeklindeydi, tam mor değildi. Gözünün altında ve üst kısmında bu şekilde yara vardı. Ertesi gün bu izler morarmaya başlamıştı.Kendisine ne olduğunu sorduğumda darp ettiklerini söyledi. O gece dışında herhangi bir ses duymadım. Benim olaya ilişkin bilgim ve görgüm bunlardan ibarettir" Tanık F.G.nin Cumhuriyet savcısı tarafından SEGBİS aracılığıyla alınan beyanı şöyledir:"... Gözaltına 11/08/2016 tarihinde alındım. 06/09/2016 tarihine kadar gözaltında kaldım. Bu sırada gözaltında bulunan şahıslar fazla olduğu için bizi toplantı salonunda tutuyorlardı. Kapısı kilitli değildi. Ayrıca bizim tuvalet ve banyo ihtiyacımızı gidermek için çıktığımız yol güzergahında bu tuvalet ve banyonun yan tarafında bir nezarethane vardı. Bu nezarethanede Hüsnü Sarı isimli şahıs kalıyordu. İlk günler Hüsnü Sarı ile birlikte başka kişiler de vardı ancak daha sonra bu şahıslar o nezarethaneden gittiler. Uzun bir süre Hüsnü Sarı nezarethanede tek başına kaldı. Kendisini ihtiyaç gidermek için toplantı odasından çıktığımda görüyordum. Zaman zaman 'nasılsın' minvalinde kısa konuşmalar yaptım. 26/08/2016 tarihinde kendisinin gözünü mor şekilde gördüm. [Kendisinden ekimozu tarif etmesi istenince]:Sağ veya sol gözü olup olmadığını tam hatırlayamıyorum. Bir gözü tam göz altı ve göz kapağı simsiyah renkteydi. Kendisine ne olduğunu sorduğumda işkence yaptıklarını söyledi. O akşam bulunduğumuz odadan kendisinin bağırışma seslerini duydum. 'adam öldürüyorlar, kurtarın' şeklinde bağırıyordu.Hüsnü Sarı'nın bulunduğu odanın yanındaki nezarethane zaman zaman dolup boşalıyordu. Hüsnü Sarı ise sabit kaldı. Duyduğum sesleri [ B. ve T. ] isimli kişiler de duymuş. Bu kişileri gözaltındayken tanıdım, daha önceden tanımıyordum. Ayrıca benim gördüğüme göre işkence yapılacağı zaman yüksek sesli bir şekilde 'Ah Memedim Vah Memedim' şeklinde bir türkü çalınıyordu. Bu durumu duyduğum seslerden anladım.Şu anda Hüsnü Sarı ile birlikte aynı koğuşta kalıyorum. Bu tutuklandığımdan bu yana bu şekildedir. Kendisi benden 3-4 gün önce bu koğuşa gelmiş. Benim olaya ilişkin bilgim ve görgüm bunlardan ibarettir." Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı 15/11/2018 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Tüm dosya kapsamının birlikte değerlendirilmesinde; müştekinin gerçekleştiğini iddia ettiği olaya ilişkin olarak tüm muhtemel emniyet personelinin fotoğraflarının üç kez gönderildiği halde müşteki tarafından teşhisinin gerçekleştirilemediği, adli tıp raporuna göre yaralanmanın kişinin kendi kendine de gerçekleştirebileceği bir yaralanma olarak tarif edildiği, süresi dolması sebebiyle olaya ilişkin kamera kayıtlarına ulaşmanın mümkün olmadığı, alınan tanık beyanlarında olay tarihinden bir gün sonrasında şüphelinin gözünün mor olduğunun belirtildiği, ancak yaralanmanın meydana geldiği gün yahut bir gün sonrasında mevcut lezyonun morarmasının mümkün olmadığı, yine tanık beyanlarının birebir görgüye dayalı olmadığı, müştekinin kendilerine anlatmasına dayalı olduğu, tanıkların aynı zamanda müşteki ile aynı koğuşta kalmaları, haklarında aynı terör örgütüne üyelik suçundan kovuşturma yapılıyor olması sebebiyle müştekinin anlatımlarından etkilenmiş olabilecekleri, tanıkların yardım seslerinin geldiğini belirttikleri günlerin birbirini tutmadığı (tanık nin seslerin geldiği günün ertesinde morarmayı gördüğünü belirttiği, tanık F.nin ise gözünü mor şekilde gördükten sonra sesleri duyduğunu belirttiği) hususları birlikte değerlendirildiğinde müştekinin iddiası hakkında soruşturmaya devam edilmesini yahut kovuşturma aşamasına geçilmesini gerektirir nitelikte ve yeterlilikte delilin dosyaya yansımadığı..." Başvurucunun anılan karara yapmış olduğu itiraz reddedilmiştir. Başvurucu, itirazın reddi kararını 21/12/2018 tarihinde öğrenmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/1801 | Başvuru, gözaltında kötü muameleye maruz kalma ve bu olay hakkında yapılan ceza soruşturmasının etkisiz olması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, başvurucunun yargılamada avukatla temsil edilmesi gerekçe gösterilerek adli yardım talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 8/6/2021 tarihinde öğrendikten sonra 16/6/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/29451 | Başvuru, başvurucunun yargılamada avukatla temsil edilmesi gerekçe gösterilerek adli yardım talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, istinaf süresinin gerekçesi açıklanmayan kararın tefhim edildiği tarihten başlatılarak istinaf talebinin süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, alacaklısı olduğu şirket aleyhine İstanbul İcra Müdürlüğünde (İcra Müdürlüğü) icra takibi başlatmış ve bu takip üzerine İcra Müdürlüğü tarafından haciz işlemi gerçekleştirilmek üzere talimat yazılmıştır. Üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunması üzerine İcra Müdürlüğü 8/10/2019 tarihli tutanak ile 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun maddesine göre işlem yapılmasına karar vermiş ve istihkak iddiası hakkında karar verilmek üzere dosyayı icra hukuk mahkemesine göndermiştir. İstanbul İcra Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) 15/11/2019 tarihli kararla 2004 sayılı Kanun'un maddesi gereğince takibin devamına ve üçüncü kişinin kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açabileceğine karar vermiştir. Üçüncü kişi, icra memur muamelesini şikâyet ve istihkak davası açmıştır. Mahkeme tarafların katıldığı 22/10/2020 tarihli duruşmada kısa kararla şikâyetin kabulü ile İcra Müdürlüğünün 8/10/2019 tarihli kararının kaldırılmasına, 2004 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca işlem yapılmasına karar vermiştir. Kısa kararda tefhimden itibaren on gün içinde istinaf yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Mahkeme 16/11/2020 tarihinde gerekçeli kararı yazmıştır. Kararda, adreste yapılan haczedilen malların borçluya aidiyetini gösterir yeterli delil bulunmadığı belirtilerek 2004 sayılı Kanun'un 97/a maddesinde öngörülen mülkiyet karinesinin borçlu dolayısıyla alacaklı yararına olduğu gösterilmeyeceğinden şikâyetin kabulüne karar verildiği ifade edilmiştir. Taraflara tefhimden itibaren on günlük yasal süre içinde istinaf yolunun açık olduğu kararda belirtilmiştir. Gerekçeli karar 1/12/2020 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu 9/12/2020 tarihinde istinaf talebinde bulunmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi 8/4/2021 tarihli kararla istinaf isteminin süreden reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde; ilk derece mahkemesi kararının 22/10/2020 tarihinde tarafların yüzüne karşı verildiği, 2004 sayılı Kanun'un maddesine göre istinaf başvuru süresinin tefhim veya tebliğden itibaren on gün olduğu, başvurucunun on günlük yasal süre içerisinde gerekçeli istinaf dilekçesini vermediği 9/12/2020 tarihinde verilen dilekçenin süresinde olmadığı belirtilerek istinaf isteminin reddine karar verilmiştir. Karar 11/5/2021 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/6/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/28450 | Başvuru, istinaf süresinin gerekçesi açıklanmayan kararın tefhim edildiği tarihten başlatılarak istinaf talebinin süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tahliye işlemine karşı açılan iptal davasının incelenmeksizin reddedilmesi ve yargılamanın makul sürede bitirilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla elde edilen bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Sinop Valiliği İl Özel İdare Müdürlügü ile başvuru dışı S. (kiracı) arasında imzalanan kira sözleşmesiyle mülkiyeti Sinop İl Özel İdaresine ait Karakum Yüzgeç Tatil Köyü (Ada Otel unvanlı tesis) 1/6/1997 tarihinden itibaren on yıl süre ile S. tarafından kiralanmıştır. İl Özel İdare Müdürlüğü ile S. arasında imzalanan kira sözleşmesi en son 30/5/2008 tarihine kadar uzatılmıştır. Kiracı S., başvurucu Şirketin temsilcisi ve %90 oranda hissedarı olan Ali Çakır ile anılan tesislerin vekil sıfatıyla işletilmesi hususunda anlaşmış ve en son22/6/2007 tarihinde de adi sözleşme yapmıştır. Bu sözleşmeye göre anılan kira sözleşmesinin bitimine kadar kira sözleşmesinin bütün yükümlülükleri Ali Çakır tarafından yürütülecek ve İl Özel İdare Müdürlüğüne ait demirbaşlardan, resmî kurum ve kuruluşlar ile üçüncü şahıslara ait olan borç ve ilişkilerden Ali Çakır sorumlu olacaktır. Sinop Vergi Dairesi, başvurucu Şirket adına 29/8/2007 tarihi itibarıyla anılan tesisin işletilmesiyle ilgili işe başlama tutanağı tutmuştur. Bu arada İl Özel İdaresi anılan tesisin satışına karar vermiş ve 21/5/2008 tarihinde gayrimenkul satış ihalesi yapılmıştır. İhaleyi Ü. Ltd. Şti. kazanmıştır. S., İl Özel İdare Müdürlüğüne verdiği 26/6/2008 tarihli dilekçesiyle söz konusu tesisleri ve demirbaşları teslim etmek istediğini belirtmiş; aynı tarihli azilname ile Ali Çakır'ı vekillikten azletmiştir. Satıldığından bahisle 1/7/2008 tarihli vali olurlu işlemle 8/9/1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun maddesi gereğince tesisin tahliyesine karar verilmiştir. Güvenlik güçleri de hazır bulundurularak 1/7/2008 tarihinde İl Özel İdaresine ait demirbaş eşya, 3/7/2008 tarihinde ise başvurucu Şirkete ait olan eşya tesisten tahliye edilmiştir. Tahliye sırasında tutanak tutulmuş; tutanağı İl Özel İdaresi, Belediye, Emniyet yetkilileri ile S. imzalamış; başvurucu Şirketin temsilcisi imzalamamıştır. Başvurucu Şirket tarafından tesisin satış ihalesinin hukuka aykırı olduğu ve buna dair açılmış başka bir iptal davasının bulunduğu, idarece herhangi bir yazılı bildirim yapılmadan 2886 sayılı Kanun hükümlerine aykırı şekilde zorla tahliye yapıldığı, tahliye için 2886 sayılı Kanun'da aranan koşulların gerçekleşmediği, tahliye sırasında oluşan zararın Sulh Hukuk Mahkemesince tespit edildiği belirtilerek ve tazminat davası açma hakkı saklı tutularak tahliye işleminin iptali istemiyle 26/8/2008 tarihinde dava açılmıştır. Dava dilekçesine, Şirket adına olan ve adres olarak söz konusu tatil köyünün gösterildiği vergi levhası da eklenmiştir. Samsun İdare Mahkemesi 30/10/2008 tarihli ve E.2008/910, K.2008/1160 sayılı kararıyla davayı ehliyet yönünden reddetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle davacı Şirket tarafından Ada Otel unvanlı tesisten 3/7/2008 tarihinde tahliye edilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmış ise de 3/7/2008 tarihinde davacı Şirket adına tesis edilmiş bir tahliye işleminin bulunmadığı, 3/7/2008 tarihinde tutulan tutanağın fuzuli şagil olduğu belirtilen Ali Çakır hakkında tanzim edildiği, her ne kadar davacı Şirket adına Ali Çakır imzasıyla işbu dava açılmış ise de Ali Çakır'ın işbu davayı kendi adına değil Şirket müdürü sıfatıyla Şirketi temsilen açtığının anlaşıldığı, bu hâliyle dava dilekçesine ekli tahliye işleminin davacı Şirketin menfaatini etkileyici mahiyette olmaması nedeniyle subjektif ehliyet koşulunun gerçekleşmediği belirtilmiştir. Başvurucu Şirket tarafından karar temyiz edilmiştir. Temyiz dilekçesinde özetle Ada Otel unvanlı tesisin Şirket tarafından işletildiği, buna dair vergi dairesi kayıtlarının bulunduğu, tahliyenin de Şirkete yönelik olduğu, Ali Çakır'ın ise Şirketin müdürü ve %90 oranında hissedarı olarak tahliye anında orada bulunduğu, Mahkemece tutanak esas alınarak tahliyenin Ali Çakır adına olduğu kabul edilmiş ise de söz konusu tutanakta Şirket yahut Ali Çakır adına imza bulunmadığı, idarece tek yanlı olarak tutulan tutanağın esas alınamayacağı ifade edilmiştir. Dilekçede ayrıca, tahliyenin otelin satılmış olmasına dayandığı oysa satış ihalesine karşı açılan davada ihalenin iptaline karar verildiği de belirtilerek buna ilişkin Mahkeme kararı dadilekçeye eklenmiştir. Danıştay Onuncu Dairesi temyiz incelemesi neticesinde Hazineye ait taşınmaz malların gerçek ve tüzel kişilerce işgali üzerine taşınmazın idarenin talebi üzerine mülki amirce on beş gün içinde tahliye edilerek idareye teslim edileceği ve mülki amirce tesis edilen işlemin idari davaya konu olabileceği ancak somut olayda davanın mülki amirce tesis edilen işlemin iptali istemiyle açılmadığı, bu işlemin gereği yapılarak taşınmazın tahliye edildiğine ilişkin 3/7/2008 tarihinde düzenlenen tutanağın iptali istemiyle davanın açıldığı oysa tutanağın idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmadığı gerekçeleriyle davanın reddi yönündeki ilk derece mahkemesi kararını sonucu itibarıyla onamıştır. Başvurucu, karar düzeltme dilekçesinde hem zorla tahliye işlemine karşı dava açtığını hem de tesisin Şirket adına işletildiğinden menfaatinin ve dolayısıyla ehliyetinin bulunduğunu açıkça belirterek kararın düzeltilmesini istemiş ancak Danıştay Onuncu Dairesi, 2/10/2013 tarihli kararıyla 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinde yazılı nedenlerin bulunmadığı gerekçesiyle istemi reddetmiştir. Söz konusu karar başvurucuya 3/1/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 20/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2886 sayılı Kanun'un “Ecrimisil ve tahliye” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazmalları[n] ... gerçek ve tüzelkişilerce işgali üzerine, fuzuli şagilden ... ecrimisil istenir...İşgal edilen tasınmaz mal, idarenin talebi üzerine, bulundugu yer mülkiye amirince en geç 15 gün içinde tahliye ettirilerek idareye teslim edilir." 2577 sayılı Kanun’un "İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"İdari dava türleri şunlardır:a) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,..." Aynı Kanun'un "İdari davaların açılması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" İdari davalar, Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle açılır. Dilekçelerde;a) Tarafların ve varsa vekillerinin veya temsilcilerinin ad ve soyadları veya unvanları ve adresleri ile gerçek kişilere ait Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası,(3)b) Davanın konu ve sebepleri ile dayandığı deliller,c) Davaya konu olan idari işlemin yazılı bildirim tarihi,...Gösterilir." Aynı Kanun'un "İptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır." Aynı Kanun'un "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir." Aynı Kanun'un “Dilekçeler üzerine ilk inceleme” kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Dilekçeler, ...:a) Görev ve yetki,b) İdari merci tecavüzü,c) Ehliyet,d) İdari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir islem olup olmadığı,...g) 3 ve 5 inci maddelere uygun olup olmadıkları,yönlerinden sırasıyla incelenir." Aynı Kanun’un “İlk inceleme üzerine verilecek kararlar” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin;a) ...b) 3/c, 3/d ve 3/e bentlerinde yazılı hallerde davanın reddine,c) ...d) 3/g bendinde yazılı halde otuzgün içinde 3 ve 5 inci maddelere uygun şekilde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak yahut (c) bendinde yazılı hallerde, ehliyetli olan şahsın avukat olmayan vekili tarafından dava açılmış ise otuzgün içinde bizzat veya bir avukat vasıtasıyla dava açılmak üzere dilekçelerin reddine,...Karar verilir..” Aynı Kanun’un “Kararın bozulması” kenar başlıklı maddesi, şikâyete konu Danıştay kararının verildiği tarihte yürürlükte olan hâliyle şöyledir:" Temyiz incelemesi sonunda Danıştay:a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,b) Hukuka aykırı karar verilmesi,c) Usul hükümlerine uyulmamış olunması,Sebeplerinden dolayı incelenen kararı bozar. Temyiz incelenmesi sonunda karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise kararın düzeltilerek onanmasına karar verilir...." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1408 | Başvuru, tahliye işlemine karşı açılan iptal davasının incelenmeksizin reddedilmesi ve yargılamanın makul sürede bitirilmemesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, beyanları mahkûmiyete esas alınan tanığın sorgulanamaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının; grafolojik inceleme yaptırılması talebinin reddedilmesi nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/2/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1972 doğumlu olup olayın gerçekleştiği özel hastanede çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında uzman doktor olarak görev yapmaktadır. Mağdure E.A. olayın gerçekleştiği özel hastanede 19/8/2009 tarihinde, 28 haftalık ve ikiz bebeklerden biri olarak dünyaya gelmiş; 77 gün yoğun bakım servisinde tedavi görmüştür. Mağdurenin annesi B.A. bebeğin ilk bir ay tedavisini yapan doktor S.Ş. ile sonraki tarihlerde tedaviyle ilgilenen başvurucunun, bebeğin prematüre retinopatisi açısından yapılması gereken göz muayenesini yaptırmayarak görme kaybına uğramasına neden olduklarını iddia ederek haklarında şikâyette bulunmuştur. Müşteki anne B.A. 6/5/2010 tarihli Savcılık beyanında; çocuğunun doktorunun başvurucu olduğunu, doğumdan itibaren çocuğuna 1 ay süreyle ismini tam olarak hatırlayamadığı bir doktorun ( veya A.), daha sonra da başvurucunun baktığını belirterek çocuğun tedavisinde ihmali olan çocuk doktorları başvurucu ve den (A.) şikâyetçi olmuştur. B.A. 19/8/2010 tarihli Savcılık beyanında ise bebeğinin tedavisiyle doğumundan itibaren bir ay süre ile S.Ç.nin, daha sonra başvurucunun ilgilendiğini, Doktor A.S.nin ise nöbetçi olduğunda, üç dört günde bir geceleri bebeğiyle ilgilendiğini, o zaman da bebeği hakkındaki kesin bilgileri doktoru olan başvurucudan alabileceğini kendisine söylediğini ifade etmiştir. Olayın geçtiği hastane yetkilileri tarafından Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) gönderilen yazıyla bebeğin yoğun bakıma yatışından, takibi ve bakımından doktor S.Ş.nin sorumlu olduğu, ayrıca hastanede bebeği gören nöbetçi hekimlerin S.Ş.nin yanı sıra başvurucu ve doktor A.S. olduğu bildirilmiştir. Savcılık ifadesinde başvurucu; bebeğin sadece taburcu olma işlemlerini yaptığını, tedavisinde görev almadığını, tedaviden doktor S.nin sorumlu olduğunu belirtmiştir. Mağdure bebeğin sağ gözünün görmemesine, sol gözde ise görme kaybı olmasına neden olup olmadığı hususunda bebeği muayene ve tedavi eden doktor S.Ş. ile başvurucunun bakım ve tedavide kusurlu olup olmadığının tespiti için Başsavcılık tarafından Adli Tıp Kurumundan rapor talep edilmiştir. Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İhtisas Kurulunun 29/6/2011 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir: "...32 haftadan erken doğan tüm prematüre bebeklerde doğumdan sonraki günde veya bebek post konsepsiyonel haftasını doldurduğunda deneyimli bir göz hekimi tarafından tercihen bebeğin bulunduğu ortamda retinopati açısından ilk muayenesinin yapılması gerektiği, ortaya çıkan bulgulara göre bu muayenenin 1-3 haftalık aralıklarla tekrarlanması gerektiği, eşik düzeyin üstünde retinopati saptanan bebeklerde uygulanan laser tedavisi ile düzelme olasılığının oldukça yüksek olduğu,28 haftalık 960gr olarak doğan küçüğün prematüre retinopatisi açısından göz muayenesinin 2009 tarihinde (4) dört haftalık iken yapılması gerektiği, bu tarihte takibinden sorumlu hekimin bu muayeneyi yaptırmadığından dolayı uygulamaların tıp kurallarına uygun olmadığı oy birliğiyle mütalaa olunur." Çalıştığı hastanede doğan bebeğin göz muayenesini yaptırmayarak tıp kurallarına aykırı, kusurlu davranışıyla mağdurenin bir gözünde tamamen, bir gözünde kısmen görme kaybı oluşmasına sebebiyet verdiği iddiasıyla başvurucu ve diğer doktor sanık S.Ş.nin Başsavcılığın 26/12/2011 tarihli iddianamesiyle taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak suçundan cezalandırılması talebiyle haklarında kamu davası açılmıştır. Küçükçekmece Sulh Ceza Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde yürütülen yargılamanın 22/3/2012 tarihli celsesindeki savunmasında ise başvurucu bebeğin doğduğu tarihte hastanede olmadığını beyan etmiştir. Yargılamanın 11/11/2013 tarihli celsesinde sanıkların suça konu olayla ilgili ihmali, kasıtlı davranışı ya da sanıklara atılı kabil kusur olup olmadığı, ortaya çıkan sonuç ile sanıklara atılı eylem arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı hususlarında görüş alınması talebiyle dosyanın Sağlık Bakanlığı Yüksek Sağlık Şûrasına (Şûra) gönderilmesine karar verilmiştir. Şûranın 8/11/2012-9/11/2012 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir:"...bebeğe hastanede yattığı sürede prematüre retinopatisi açısından muayene isteğinde bulunulmadığı, ...2009 tarihinde Dr.[S.P.] tarafından muayenesi yapılan hastanın prematüre retinopati ile uyumlu patoloji saptandığı..." Şûra raporunda olayın gerçekleştiği tarihte başvurucunun adı geçen hastanede çalıştığına ve bebeğin tedavisinde görev aldığına dair ilgili hastane tarafından Başsavcılığa iletilen yazıya atıf yapılan kısım ise şöyledir:"...22/6/2010 tarihli [B.B.] Hastanesinin Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda: "[E.] isimli hastanın yatışı ve takibi konusunda bakımından sorumlu hekimim [S.Ş.nin] olduğu, 24 saat hizmet vermekte olan hastanede bebeği gören nöbetçi hekimlerin [S.Ş](Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı), Dr. Ümit Kaya (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı)[başvurucu] ve Dr. [A.S.] (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı) olduğunun yazılı olduğu..." Şûra raporunun başvurucunun kusurunun tespitine ilişkin kısmı şöyledir:"...SONUÇ ve KARAR: Dosyadaki bilgi, belge v e bulgular değerlendirildiğinde; 960 gr prematüre doğan bebeğin en geç haftada göz dibi muayenesi yapılmasının şart olduğu, usulüne uygun olarak bunu yapmayan gündüz hastayı takip eden Dr. [S.Ş.nin] (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı) kusurlu olduğuna, Gündüz hastanın takiplerine iştirak eden ve taburcu işlemlerini yaparken de hastanın muayenesini eksik yapan Dr. Ümit Kaya'nın da [başvurucu] (Çocuk Sağlığı ve Hastalıklan Uzmanı) kusurlu olduğuna, Ayrıca hastada meydana gelen görme hissinin kaybedilmesi ile ilgililerin kusurları arasında illiyet bağı olduğuna, Şuramızca oybirliğiyle karar verildi. " 21/10/2013 tarihli celsede başvurucu bu defa; bebeğin ne tedavisinde ne de taburcu işlemlerinde görev aldığını, hiçbir şekilde muayenesini yapmadığını, taburcu işlemi sırasında hastanede çalışma izni bulunmaksızın çalışan yabancı uyruklu doktor A.nın kendisine ait kaşeyi kullandığını, Savcılık ifadesinde önceki avukatının yönlendirmesiyle hastanede yabancı uyruklu doktor çalıştırıldığının ortaya çıkmasının önlenmesi için bebeğin taburcu işlemini gerçekleştirdiğine dair beyanda bulunduğunu ifade etmiştir. 11/11/2013 tarihli celsede bebeğin annesi olan B.A.; bebeğine ilk bir ay doktor S.Ş.nin baktığını, daha sonra yaklaşık 2 ay süre ile başvurucunun bebeğin tedavisinden sorumlu olduğunu, başvurucudan bizzat bilgi aldığını, gece nöbetinde ise ismini veya A. olarak duyduğu başka doktorların da bebeğine baktıklarını fakat bebeğin kesin durumu ile ilgili bilgi vermeyip kendisini başvurucuya yönlendirdiklerini, ayrıca taburcu ederken de başvurucunun bebeğinin başında olduğunu hatta taburcu işlemleri sırasında kendisine hastane tarafından fatura edilen 000 TL'lik ücreti 500 TL olarak ödemesinde de yardımcı olduğunu beyan etmiştir. Başvurucunun müdafiinin katılımıyla gerçekleşen 11/11/2013 tarihli celsede müdafi, grafolojik inceleme yapılması talebinde bulunmuştur. Söz konusu celsede başvurucu, katılan ve diğer sanık beyanlarında ismi geçen doktor A.nın tanık olarak dinlenmesine, grafolojik inceleme yapılması talebinin tanıklar dinlendikten sonra değerlendirilmesine ve duruşmanın 27/1/2014 tarihine bırakılmasına karar verilmiştir. Mahkeme 11/11/2013 tarihli hastaneye yazdığı müzekkereyle doktor A.nın tanık sıfatıyla dinlenilmek üzere duruşma günü veya en geç bu güne kadar günsüz olarak Mahkemede hazır bulunması gerektiğinin kendisine tebliğ edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Sonrasında tanığın gelmesi üzerine Mahkeme 10/1/2014 tarihinde ara celse açmış ve "Her ne kadar duruşma 27/1/2014 gününe ertelenmiş ise de yazı gereği tanık [A.İ.A.nın] mahkememize başvurması üzerine celse açıldı." şeklindeki hususu tutanağa bağlayarak başvurucu ve müdafiinin yokluğunda tanığın beyanını almıştır. Tanığın beyanı şu şekildedir: "...Ümit Bey [başvurucu] ile de daha sonra [S.] Bey'in çalıştığı [Ö.B.B.] Hastanesine yanına gidip geldikçe tanıştık, ben daha önce [B.B.] hastanesinde hiç çalışmadım, 2002 yılında uzman oldum, uzman hekim olduğum 2002 senesinden bu güne değin [B.B.] Hastanesinde hiç bir sıfatla ve hiç bir tarihte görev almadım, ben 2011 senesinde Türk vatandaşlığına geçtim, vatandaşlığa geçtikten sonra [A.İ.A.] kimlik bilgilerini aldım, Ümit Kaya'yı [başvurucu] söylediğim gibi bir kaç yıldır arkadaşım [S.nin] yanına gidiş gelişlerimden dolayı tanırım, aramızda bir husumet yoktur, Ümit Kaya'nın [başvurucu] savunmalarında benim ismimi zikretmesinin, hastanede bir dönem kaçak olarak çalıştığımı, kaçak olarak çalıştığım için de imza yetkim olmadığından kendisinin isim ve diploma numarasını içeren kaşesini kullandığımı ve kaşenin üzerini muhtelif tedavi belgelerinde parafe ettiğimi söylemesinin sebebini tam olarak bilmiyorum, ancak Ümit Kaya'nın [başvurucu] [Ö.B.B.] Hastanesinde görev yaptığı dönemde hastane ile ortak olduklarını, lakin sonradan aralarının açıldığını duydum, bu nedenle böyle bir savunma yapmış olabilir, bunu da tahmine dayalı olarak söylüyorum, özetle ben ismi geçen hastanede yasal olarak veya kaçak surette hiç bir şekilde çalışmadığım ve görev almadığım için ismi geçen çocuğun tedavisinde de herhangi bir şekilde görev almadım, olayla ilgili herhangi bir bilgim yoktur dedi... ...... kaşeler üzerindeki paraflar tarafımdan atılmamıştır. " Başvurucu vekili 27/1/2014 tarihli dilekçeyle duruşmadan önce dosya üzerinde yaptığı inceleme sonucunda tanığın beyanlarının başvurucunun yokluğunda alındığını kendileri tarafından fark edildiğini, tanığın beyanlarının gerçeğe aykırı olduğunu belirtmiş; ayrıca -tanığın mağdurenin tedavisini yapan kişi olması sebebiyle- gerçeğin ortaya çıkmasında ve mağdurenin zarar görmesinde başvurucunun kusurunun olup olmadığının tespitinde tanığın beyanının önem taşıdığını ifade ederek Mahkeme huzurunda yeniden sorgulanması talebinde bulunmuştur. Başvurucu, müdafii ve katılan ile vekilinin hazır bulunduğu 27/1/2014 tarihli celsede doktor A.S. tanık olarak dinlenmiştir. Beyanın ilgili kısımları şöyledir:"Ben 2003 yılı Haziran ayından 2013 yılı Temmuz ayına kadar [Ö.B.B.] hastanesinde çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak kesintisiz çalıştım, sanık Ümit'de [başvurucu] benim gibi 2003-2013 tarihleri arasında aynı hastanede çocuk doktoru olarak çalıştı, ancak yıl olarak hatırlamamakla birlikte [B.B.] Hastanesinin ortaklığı olan [Ö.G.] hastanesinde 1 yıldan fazla süre görev yaptı, dolayısıyla Ümit'in [başvurucu] [B.B.] 10 yıllık çalışması bir dönem kesintiye uğradı, kesintiye uğradığı dönemin mağdur çocuğun hastanede yatarak tedavi gördüğü döneme denk gelip gelmediğini bilmiyorum, mağdur çocuğun hastalığının yatışı takip ve tedavisi konusundaki sorumlu hekimin doktor [S.Ş.] olduğunu biliyorum, hastanede o dönem 6 tane çocuk doktoru vardı, yani 6 uzman doktor vardı, her doktorun takip ve tedavisinden sorumlu olduğu hastalar değişmekle birlikte doktorun izinli olduğu günlerde veya hastane 24 saat hizmet verdiği için nöbetlerde diğer doktorlar da tüm hastalarla (kendi branşıyla alakalı) ilgilenirlerdi, bu nedenle ben de çocuk doktoru olmam hasebiyle doktor [S.nin] izinli olduğu günlerde veya nöbetlerde mağdur çocuğun takip ve tedavisiyle geçici olarak ilgilenmişimdir, ancak bu asıl sorumluluğun doktor [S.de] olduğu gerçeğini değiştirmez, ben sanık Ümit'in [başvurucu] az önce söylediğim gibi mağdur çocuğun tedavisinde görev alıp almadığını bilmiyorum.........mağdur [E.A.nın] ebeveynleri ile yani anne ve babasıyla çocuğa nöbetçi olarak görevli olduğum dönemde baktığım sırada tedavisi ve durumuyla ilgili olarak kesin cevabı doktor Ümit Kaya'dan [başvurucu] alırsınız şeklinde bir görüşmem olup olmadığını hatırlamıyorum, söylediğim gibi mağdurun hastanede yattığı dönemde sanık Ümit'in [başvurucu] hastanede görevli olup olmadığını hatırlamıyorum......bana gösterilen belgelerdeki bir kısım yazılar doktor [A.İ.A.ya] aittir, o dönem çalışma izni olmadığı için başka doktorların kaşesi kullanılmış olabilir, örneğin 02/10/-09/10/2009 tarihleri arasındaki doktor drektifleri aldı belgedeki yazılar %80 - %90[A.İ.A.ya] aittir..." Aynı celsede tanığın anlatımına karşı başvurucuya diyecekleri sorulmuştur. Başvurucu müdafii; tanığın beyanlarına ilişkin olarak yazılı beyanda bulunmak ve esas hakkında savunma hazırlamak için süre verilmesi, ayrıca doğrudan sorgulanabilmesi için tanığın huzurda yeniden dinlenmesi taleplerinde bulunmuştur. Mahkeme, tanığın yeniden dinlenmesi talebinin reddine ve başvurucu müdafine süre verilmesine karar vermiştir. Başvurucunun önceden yaptığı grafolojik inceleme yaptırılması talebi ise hükmün esasına tesir etmeyeceği ve sübuta katkı sağlamayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir. Mahkeme; hastaneden gönderilen, başvurucunun bebeğin tedavisinde görev aldığına dair yazıyı, Adli Tıp ve Şûra raporlarını, müştekinin istikrarlı beyanları ile başvurucunun çelişkili ifadeleri ve tüm dosya kapsamını birlikte değerlendirerek 17/2/2014 tarihli kararıyla başvurucunun müsnet suçtan 000 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına hükmetmiştir. Mahkeme; başvurucunun ilk ifadesinde bebeğin sadece taburcu işlemini yaptığı, sonrasında ise hiçbir şekilde tedavisine katılmadığı şeklindeki beyanlarının çelişkili olması nedeniyle bunları suçtan kurtulmaya yönelik kabul ederek beyanlarına itibar edilmediğini, müştekinin ise istikrarlı olup ilk aşamadan beri başvurucunun (sanığın) ismini zikrettiğini, başvurucunun masraflar konusunda indirim yapılmasına yardımcı olduğu şeklindeki beyanlarını ise samimi bulduğunu belirtmiştir. Gerekçenin ilgili kısımları şöyledir:"Dosya kapsamı, iddia, savunmalar, müşteki [B.A.nın] soruşturmayı başlatan 26/04/2010 tarihli şikayet dilekçesi ve aşamalardaki beyanları, tanıklar [A.S. ve S.E.nin] 27/01/2014 günlü oturumdaki beyanları, mağdurda görme kaybı bulunduğuna ilişkin raporlar, tüm tıbbi ve tedavi belgeleri, 03/11/2009 tarihli yenidoğan taburculuk formu, ATK İhtisas Kurulunun 29/06/2011 tarihli bilirkişi raporu, bu rapordaki tespit ve belirlemelerle örtüşen Yüksek Sağlık Şurasının 09/11/2012 tarih ve 2012/90 sayılı kararı, [Ö.B.B.] Hospital Hastahanesinin 22/06/2010 tarihli yazısı, sanıkların nüfus ve adli sicil kayıtları hep birlikte değerlendirildiğinde;...... 19/08/2009 tarihinde ikiz eşi olarak [B.B.] Hastanesinde 28 haftalık ve 960 gr ağırlığında prematüre olarak doğan [E.A.nın] söz konusu hastanede 77 gün küvözde kaldığı, gününde 03/11/2009 tarihinde genel durumunun iyileşmesi nedeniyle taburcu edildiği, hastanede yattığı sürede mağdur [E.ye] prematüre retinopatisi açısından muayene isteğinde bulunulmadığı, yenidoğan taburculuk formunda kalça USG ve göz muayenesinin 06/11/2009 tarihinde yapılacağının yazılı olduğu, 18/11/2009 tarihinde [B.B.] Hastanesi göz hastalıkları uzmanı Dr.[S.P.] tarafından muayenesi yapılan mağdur bebekte prematüre retinopati ile uyumlu patoloji saptandığı, 20/11/2009 tarihinde bebeğin bu kez İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında yapılan muayenesinde hastanın geç gelmiş olduğunun tespit edildiği, aynı sağlık kuruluşu tarafından düzenlenen 13/05/2010 tarihli yazıda hastanın geç başvurusu nedeniyle lazer tedavisi safhasının geçirildiğinin ve 19/08/2010 tarihli belge ve ekindeki raporlarda mağdur bebeğin sağ gözünde ROP 5 tablosu mevcut olup bu bulguya göre sağ gözünde görme hissinin mevcut olmadığı, sol gözünde ise retinanın yapışık olup hafif disk çekilmesi mevcut olduğu, sol gözde görme duyusunun tespiti için bebekle iletişim kurulma yaşının beklendiğinin tespit edildiği, mağdur [E.nin] hastanedeki yatışı ve takibi konusunda bakımından ilk sorumlu hekimin sanıklardan Dr.[S.Ş.] olduğu, yaklaşık 1 aylık süre geçtikten sonra sanık Dr.Ümit Kaya'nın [başvurucu] [E.nin] tedavisi ile ilgilendiği, ayrıca hastanenin 24 saat hizmet veren bir sağlık kuruluşu olması sebebiyle hastanede bebeği gören nöbetçi hekim Dr.[A.S.] ve isimleri [ ve A.] olarak (tanık beyanlarına göre Suriye uyruklu olup, sonradan Türk vatandaşlığına geçmesi sebebiyle [A.İ.A.] adını alan) bildirilen çocuk doktorlarının da bebeğin tedavisi ile arızi olarak ilgilendikleri, nitekim müştekiler tarafından bebeğin durumu sorulduğunda nöbetçi hekimlerce bebeğin tedavisinin gelişimi ve akıbeti konusunda net bilginin kendilerine Dr.Ümit Kaya [başvurucu] tarafından verilebileceğinin söylendiği, 29/06/2011 tarihli ATK İhtisas Kurulunun raporun sonuç kısmında 32 haftadan erken doğan tüm prematüre bebeklerde doğumdan sonraki günde veya bebek post konsepsiyonel haftasını doldurduğunda deneyimli bir göz hekimi tarafından tercihen bebeğin bulunduğu ortamda retinopati açısından ilk muayenesinin yapılması gerektiğinin, ortaya çıkan bulgulara göre de bu muayenenin 1-3 haftalık aralıklarla tekrarlanması gerektiğinin, eşik düzeyin üstünde retinopati saptanan bebeklerde uygulanan lazer tedavisi ile düzenli olasılığının oldukça yüksek olduğunun, 28 haftalık doğan mağdur [E.nin] prematüre retinopatisi açısından göz muayenesinin 17/09/2009 tarihinde 4 haftalık iken yapılması gerektiğinin, bu tarihte takibinden sorumlu olan hekimin bu muayeneyi yaptırmadığından dolayı uygulamalarının tıp kurallarına uygun olmadığının oy birliğiyle mütalaa edildiğinin belirtildiği, Yüksek Sağlık Şurasının 2012/90 sayılı kararında da aynı tespit ve belirlemelere yer verilerek 960 gr prematüre doğan bebeğin en geç haftada göz dibi muayenesinin yapılmasının şart olduğuna, usulüne uygun olarak bunu yapmayan gündüz hastayı takip eden çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı sanık Dr. [S.Ş.nin] ve gündüz hastanın takiplerine iştirak eden, taburcu işlemlerini yaparken de hastanenin muayenesini eksik yapan çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı sanık Ümit Kaya'nın [başvurucu] kusurlu olduklarına ayrıca mağdurda meydana gelen görme hissinin kaybedilmesi ile ilgililerin kusurları arasında illiyet bağı bulunduğuna oy birliğiyle karar verildiğinin belirtildiği, sanıkların tıp kurallarına aykırı kusurlu davranışları ile mağdurda meydana gelen görme hissinin kaybedilmesi şeklindeki sonuç arasında illiyet bağı bulunduğu, nitekim ATK raporunda eşik düzeyin üstünde retinopati saptanan bebeklerde uygulanan lazer tedavisi ile düzelme olasılığının oldukça yüksek olduğunun, İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından düzenlenen 13/05/2010 tarihli yazıda ise bebeğin geç müracaatı nedeniyle lazer tedavisi safhasının geçirildiğinin belirtildiği, her iki rapor ve yazı birlikte değerlendirildiğinde bebekteki görme yetisinin kaybının göz dibi muayenesinin geç yaptırılmasından kaynaklandığının aşikar olduğu, bu husustaki sorumluluğun hastayı takip eden sanık doktorlarda olduğunda kuşku ve tereddüde mahal olmadığı, mesleki uzmanlığı gerektiren bu hususu müştekilerin bilmesinin veya tahmin etmesinin düşünülemeyeceği, bu konudaki yükümlülüğün sanıklarda olduğu, bebeğin taburcu edilirken 06/11/2009 tarihinde göz muayenesi için hastaneye getirilmesi gerektiğinin müştekilere şifahen belirtilmesinin veya taburculuk formuna elle yazılmasının yukarıda özetlenen sağlık raporları ve yazılar ışığında sonucu değiştirmeyeceğinin ve sanıklardaki tıp kurallarına aykırı davranış biçimindeki kusuru ortadan kaldırmayacağının sabit olduğu, sanıkların böylelikle görev yaptıkları hastanede yattığı 77 günlük süre içerisinde ve bilirkişi raporlarında belirtilen 17/09/2009 tarihinden itibaren bir başka deyişle bebeğin 32 haftalık erişkinliğe ulaştığı tarihten itibaren yapmaları gereken ve hekim olarak sorumlu oldukları göz dibi muayenesini yaptırmamak suretiyle mağdurda görme hissinin kaybedilmesine sebebiyet vererek üzerlerine atılı taksirle bir kimsenin yaralanmasına sebebiyet vermek suçunu ayrı ayrı işledikleri yukarıda açıklanan kanıtlar, mahkememizce bu şekilde benimsenen oluş ve kabul ve vicdani kanaat ışığında sabit görülmekle ..." Mahkeme, tanık dinletme talebiyle ilgili olarak gerekçeli kararda şu ifadelere yer vermiştir:"Her ne kadar sanık Ümit Kaya [başvurucu] müdafii, tanık [A.İ.A.nın] ara celse açılarak müvekkili sanık ve kendilerinin yokluğunda dinlenilmesi suretiyle CMK'nun maddesi kapsamında tanığa doğrudan soru yöneltme haklarının tanınmadığını, böylelikle savunma haklarının kısıtlandığını ifade etmiş ise de; Yargıtay CD'nin 17/01/2014 tarih ve 2013/16791 esas, 2014/516 karar sayılı kararında da işaret edildiği üzere CMK'nın 210/1 maddesine göre olayın delilinin tek bir tanığın açıklamalarından ibaret bulunmaması karşısında sanık müdafiinin bu yöndeki itirazlarının esasa müessir olmadığı değerlendirilmiş..." Mahkeme grafolojik inceleme yaptırılması talebiyle ilgili olarak gerekçeli kararda şu ifadelere yer vermiştir:" ...yukarıda açıklanan müşteki beyanları karşısında yapılacak bir imza incelemesinin mahkememizce verilen hükmün sonucuna tesir etmeyeceği kanaati ile grafolojik inceleme yapılması yönündeki istemlerin reddine karar verilerek, sanık Ümit Kaya [başvurucu] ve sanığın isim - diploma numarasını içeren kaşeyi bilgisi dahilinde kullanmak suretiyle sanık adına atfen oluşturulan resmi evrak hükmündeki sağlık belgelerini düzenlediği iddia edilen [A.İ.A.] hakkında resmi belgede sahtecilik suçu ve 4817 sayılı Yabancıların Çalışmasına Dair Kanuna muhalefet nedeniyle ilgili sağlık kurulu yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunulması cihetine gidilmiş[tir.]" Başvurucu; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığından özel imkânlarıyla aldığı 9/2/2015 tarihli doktor direktifleri, yatış ve taburcu formları üzerindeki yazıların başvurucunun elinin ürünü olmadığına ya da eli ürünü olduğuna dair nitelik ve yeterlilikte bulgu saptanamadığına dair tespitleri içeren bilimsel mütalaa raporunu temyiz incelemesinde gözetilmek üzere Yargıtaya sunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesinin 3/12/2015 tarihli kararıyla hüküm onanmıştır. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"...Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiininsanığın tedavide takip ve görev almadığı, diğer sanığın kusurlu olduğu, eksik inceleme ile hüküm tesis edildiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle hükmün isteme aykırı olarak ONANMASINA ..." Karar başvurucuya 29/2/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Nurcan Gülabi, B. No: 2015/15355, 23/5/2018,§§ 18- | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/4354 | Başvuru, beyanları mahkûmiyete esas alınan tanığın sorgulanamaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının; grafolojik inceleme yaptırılması talebinin reddedilmesi nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tutukluluğun makul süreyi aşması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutuklamaya konu suçlamaların ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyet kapsamındaki eylemlere ilişkin olması nedenleriyle ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 5/7/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler PKK'nın terör örgütü olduğu ulusal ve uluslararası makamlar tarafından kabul edilmiş, tartışmasız bir olgudur. Anılan örgütün gerçekleştirdiği terörist şiddet, bölücü amaçları dolayısıyla anayasal düzene, millî güvenliğe, kamu düzenine, kişilerin can ve mal emniyetine yönelik ağır tehdit oluşturmaktadır. Bu yönüyle ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan PKK kaynaklı terör, onlarca yıldır Türkiye'nin en hayati sorunu hâline gelmiştir (Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 7-18). Bununla birlikte kamuoyunda demokratik açılım süreci, çözüm süreci ve Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi gibi farklı isimlerle ifade edilen süreç içinde 2012 yılının son döneminden itibaren PKK tarafından gerçekleştirilen terör saldırıları önemli ölçüde azalmıştır. Ancak Suriye'de son yıllarda yaşanan iç savaşın Türkiye'nin güvenliği üzerinde etkileri olmuş, PKK ve DAEŞ kaynaklı terör olayları yeniden artmaya başlamıştır. Kamuoyunda 6-7 Ekim olayları ve hendek olayları olarak bilinen terör eylemleri bunların başında gelmektedir (Gülser Yıldırım (2), §§ 19-27). Hendek olayları kapsamında PKK tarafından birçok yerleşim yerinde cadde ve sokaklara hendekler kazılıp barikatlar kurularak, bu barikatlara bomba ve patlayıcılar yerleştirilerek teröristler tarafından şehirlerin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çok sayıda terörist, halkın bu yerlere giriş ve çıkışını engellemek istemiştir. Güvenlik güçleri, hendeklerin kapatılması ve barikatların kaldırılması suretiyle yaşamın normale dönmesini sağlamak amacıyla operasyonlar yapmış ve teröristlerle çatışmaya girmiştir. Aylarca devam eden bu operasyon ve çatışmalar sırasında çok sayıda güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş, tonlarca bomba ve patlayıcı imha edilmiştir (Gülser Yıldırım (2), §§ 28-30). Terör saldırılarının gittikçe yoğunlaştığı ve ülkenin birçok bölgesine yayıldığı bu dönemde, hem güvenlik güçleri hem de siviller hedef alınmıştır. Bu bağlamda PKK tarafından 6/9/2015 tarihinde Yüksekova'da askerî karakola, 28/11/2015 tarihinde Sur'da güvenlik görevlilerine, 13/1/2016 tarihinde Diyarbakır'ın Çınar ilçesinde polis lojmanlarına,24/3/2016 tarihinde Sur'da askerî karakola, 31/3/2016 tarihinde Bağlar'da polis aracına, 11/4/2016 tarihinde Hani'de askerî karakola, 15/4/2016 tarihinde Şırnak'ta güvenlik görevlilerine, 1/5/2016 tarihinde Dicle'de jandarma binasına, 10/5/2016 tarihinde Bağlar'da polis aracına, 12/5/2016 tarihinde Sur'da doğrudan sivillere, aynı gün İstanbul'da askerî servis aracına, 29/5/2016 tarihinde Kulp'ta güvenlik görevlilerine, 30/5/2016 tarihinde Silopi'de polis aracına, 28/6/2016 tarihinde Dicle'de polis aracına, 10/8/2016 tarihinde Sur'da polis ekiplerine, 15/8/2016 tarihinde Bismil'de bölge trafik müdürlüğüne, 9/10/2016 tarihinde Şemdinli'de askerî kontrol noktasına ve 4/11/2016 tarihinde Bağlar'da emniyete ait hizmet binalarına yönelik silahlı ve/veya bombalı saldırılar düzenlenmiş; ayrıca bombalı intihar saldırıları gerçekleştirilmiştir. Bu saldırılarda 60 güvenlik görevlisi ve -aralarında üç çocuk ve Diyarbakır Baro Başkanı'nın da bulunduğu- 51 sivil hayatını kaybetmiş, 308 güvenlik görevlisi ve 289 sivil yaralanmıştır.B. Başvurucunun Tutuklanmasına İlişkin Süreç Başvurucu 30/3/2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Barış ve Demokrasi Partisinden (BDP) Siirt belediye başkanı seçilmiş, İçişleri Bakanlığının 16/11/2016 tarihli kararı ile görevden uzaklaştırılmıştır. Başvurucu, Siirt Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başlatılan soruşturma kapsamında Cumhuriyet savcısının talimatıyla 16/11/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun savunması 16/11/2016 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından alınmıştır. Başvurucunun savcılıktaki ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. İfade tutanağında belirtildiğine göre başvurucuya ifade alma işlemi öncesinde isnat edilen silahlı terör örgütüne üye olma suçuna ilişkin olay ve olgular açıklanmıştır. Başvurucu, savunmasında özetle soruşturma konusu eylemlerin siyasi faaliyetleri esnasında ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında yaptığı açıklamalar olduğunu belirterek suçlamaları kabul etmemiştir. Başvurucunun soruşturma konusu eylemlerle ilgili sorulan sorulara verdiği cevaplar özetle şöyledir:i. Cenazesine katıldığı belirtilen A.T, İ.G., H., K., E., A.Ş., K., H.A, İ., N.K., S.Y., F.N., E.A. ve A. adlı kişileri tanımadığını ancak PKK terör örgütü üyesi olabileceklerini tahmin ettiğini, ayrım gözetmeden herkesin cenazesine katıldığını, cenazeler için Belediyeden araç temini konusunda özel talimatının olmadığını, isteyen tüm cenaze sahiplerine Belediyenin ilgili birimi tarafından araç temin edildiğini ifade etmiştir.ii. Cenaze törenleri esnasında kalabalığın slogan atmış olabileceğini, kendisinin slogan atmadığını, saygı duruşunda bulunulup bulunulmadığını ise hatırlamadığını ifade etmiştir.iii. Cenaze araçlarına PKK/KCK terör örgütünü simgeleyen flamalar ile ölen teröristlerin fotoğraflarının asılması konusunda bir bilgisinin olmadığını, ölenin yakınlarının asmış olabileceğini ifade etmiştir.iv. 6/7/2015 tarihli konferansta açılış konuşmasını yaptığını, dosyada tespiti yapılan konuşma içeriğinin kendisine ait olduğunu, konferansta demokratik özerklik ilanı yapılmadığını, bu amaçla da toplanılmadığını, ölen PKK terör örgütü üyeleri için saygı duruşunda bulunup bulunulmadığını ise hatırlamadığını ifade etmiştir.v. 10/12/2015 tarihinde yapılan basın açıklamasına ve yürüyüşe katıldığını ancak öncülük yapmadığını ve slogan atmadığını savunmuştur.vi. 13/11/2015 tarihinde Siirt Belediye Başkanlığı önünde düzenlenen oturma eylemini kendisinin organize etmediğini, kimin organize ettiğini de bilmediğini ancak eyleme katıldığını ve basın açıklaması yaptığını, dosyada tespiti yapılan konuşma içeriğinin kendisine ait olduğunu ve hâlen aynı fikirde olduğunu ifade etmiştir.vii. 12/11/2015 tarihinde yapılan -ve Silvan ilçesindeki sokağa çıkma yasaklarının protesto edildiği- basın açıklaması ve akabinde yapılan on dakikalık oturma eylemine katıldığını ancak açılan pankart ve atılan sloganlardan bilgisinin olmadığını ifade etmiştir.viii. 28/3/2015 tarihinde etkinliğe katıldığını ve o tarihte var olan çözüm sürecinin devam etmesi için bir konuşma yaptığını, dosyada tespiti yapılan konuşma içeriğinin kendisine ait olduğunu ancak konuşma sırasında slogan atmadığını, atılıp atılmadığını da hatırlamadığını savunmuştur.ix. 20/5/2016 tarihinde milletvekillerinin il örgütünü ziyaretini kendisinin organize etmediğini, tespiti yapılan sloganların atılıp atılmadığını da hatırlamadığını belirtmiştir.x. Sonuç olarak suçlamaya konu edilen cenaze törenlerine, basın açıklamalarına ve yürüyüş eylemlerine örgütün talimatı doğrultusunda katılmadığını, belediye başkanı kimliği ile insanların acısını paylaşmak amacıyla katıldığını, cenazelerde ve etkinliklerde şiddeti teşvik eden herhangi bir eylemde bulunmadığını savunmuştur. Başvurucu müdafiileri ise özetle başvurucunun açıklamalarının ve cenazelere katılmasının soruşturma konusu yapılmasının doğru olmadığını ifade ederek başvurucunun serbest bırakılmasını talep etmişlerdir. Cumhuriyet savcısı 16/11/2016 tarihinde başvurucuyu silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanması istemiyle Siirt Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklama talep yazısının ilgili kısmı şöyledir:"...Şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunduğu anlaşılmakla; Şüphelinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, suça dair yasada yazılı cezanın üst haddi dikkate alınarak 5271 sayılı CMK’nın vd. maddeleri uyarınca ... [tutuklanmasına karar verilmesi talep olunur.]" Anılan talep yazısı sorgu işlemi öncesinde Siirt Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucuya okunmuştur. Sorgu tutanağında, başvurucuya isnat edilen suçların okunup anlatıldığı da belirtilmiştir. Bu sırada başvurucunun üç avukatı da hazır bulunmuştur. Başvurucu, Hâkimlikte savcılık ifadesine benzer beyanlarda bulunarak suçlamaları kabul etmemiştir. Başvurucunun müdafileri, başvurucunun soruşturmaya konu eylemlerinin suç unsuru taşımadığını belirterek başvurucunun serbest bırakılmasını talep etmişlerdir. Siirt Sulh Ceza Hâkimliği 16/11/2016 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili bölümü şöyledir: "...Şüpheli Tuncer Bakırhan'ın üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunun niteliği, mevcut delil durumu, kolluk kuvvetlerince tanzim edilmiş diğer tutanaklar ile şüpheli savunmaları incelendiğinde somut olayda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğunun anlaşıldığı, delillerin tam olarak toplanmamış olduğu, bu nedenle şüphelinin delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ihtimalinin mevcut bulunduğu, ayrıca şüphelinin kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunduğu, PKK terör örgütü üyesi olan A.T, İ.G., H., K., E., A.Ş., K., H.A, İ., N.K., S.Y., F.N., E.A. ve A. adlı terör örgütü üyesi kişilerin cenaze törenlerine katıldığı, bu törenlerde belediye hizmet araçlarının şüpheli Tuncer Bakırhan tarafından kullandırıldığı yine şüphelinin katıldığı örgüt üyelerinin cenaze törenlerinde PKK terör örgütü propagandası yapıldığı, 'PKK halktır, halk burada, dağlarda arama apocular her yerde direne direne kazanacağız' şeklinde slogan atma veorganize edilen toplantı ve yürüyüşlere katıldığı, Silvan ilçesinde sokağa çıkma yasağına ilişkin yapılan oturma eylemi ve protestolarına katıldığı, böylelikle PKK terör örgütü tarafından organize edilen birden fazla eylem, gösteri, toplantı ve faaliyetler içerisinde katılıncı olarak bizzat yer aldığı, isnat edilen suçun CMK'nın 100/ maddesinde sayılan katalog suçlardan olduğu, bu kapsamda isnat edilen TCK 314/ [maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütüne üye olma] suçunun cezasının alt sınırının 5 yıldan fazla olması, anlatılan nedenlerle tutuklama tedbirinin uygulanmasının ölçülü olacağı ve adli kontrol tedbirinin yetersiz kalacağı anlaşıldığından CMK'nın ve devamı maddeleri gereğince ... [tutuklanmasına karar verildi] " Siirt Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 8/12/2016 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma, terör örgütü propagandası yapma ve kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme veya yönetme suçlarından cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Ayrıca Başsavcılığın 15/3/2018 tarihli iddianamesiyle terör örgütü propagandası yapma, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme veya yönetme; 28/3/2018 tarihli iddianamesiyle de kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama, terör örgütü propagandası yapma suçlarından cezalandırılması istemiyle -tutuklamaya konu edilmeyen eylemler nedeniyle- başvurucu hakkında aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. İddianamelerde başvurucunun değişik zaman ve yerlerde yaptığı konuşma ve basın açıklamaları ile protesto eylemlerine ve terör örgütü üyelerinin cenaze törenlerine katılması suçlamaya konu edilmiştir. Tutuklamaya konu eylemlerin suçlama konusu yapıldığı 8/12/2016 tarihli iddianamede öncelikle PKK/KCK'nın silahlı terör örgütü olmasından bahsedilmiş, sonrasında ise başvurucunun suçlamaya konu edilen eylemlerine yer verilmiştir. Diğer iddianamelerde ise başvurucunun suçlamaya konu eylemlerine yer verilmiştir. Başvurucunun 8/12/2016 tarihli iddianamede yer verilen ve tutuklamaya da konu edilen eylemleri şöyledir: i. 28/3/2015 tarihinde "Kasaplar Deresi Anma Etkinliği" adı altında düzenlenen etkinlik sırasında örgüt lideri Abdullah Öcalan ile bazı teröristlerin posterlerinin ve örgüt flamalarının açıldığı, ayrıcaKürtçe"Canımızla kanımızla seninleyiz ey Öcalan", "Öndersiz yaşam olmaz.", "Agit yoldaş yaşıyor, PKK savaşıyor.", "Gençlik aponun fedaisidir.", "Şehitler ölmez.", "Yine yine başkaldırı, başkanımız Öcalan." şeklinde sloganların atılarak örgüt marşlarının okunduğu ve böylece açık bir şekilde terör örgütü propagandası yapıldığı; söz konusu etkinliğe üst düzeyde katılımın sağlanabilmesi amacıyla Siirt Belediyesine ait araçların kullanıldığı ve başvurucunun bir konuşma yaptığı belirtilmiştir. Başvurucunun konuşma içeriği şöyledir:"Mahsum Korkmaz arkadaşın şahsında tüm özgürlük şehitlerine selam ve hürmetlerimi sunuyorum ... değerli şehit aileleri hepinizi selam ve saygılarımla hoşgeldiniz diyorum ... Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan on dört yıldır büyük bir çaba içerisindedir ... Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan'ın Türkiye barışı için önerdiği önerileri dikkate alırlar." ii. Sözde öz yönetim kurma çalışmaları kapsamında Siirt Belediyesinde bazı milletvekilleri ile bazı parti yöneticilerin katılımıyla 6/7/2015 tarihinde gerçekleştirilen basın açıklaması öncesinde PKK terör örgütü üyeleri için saygı duruşunda bulunulduğu, açılış konuşmasını yapan başvurucunun ise "... Kürtlerin çözüm önerileri sundukları için katliamla karşılanmaları kabul edilir gibi değil. Böyle bir sistem, böyle görev ve sorumluluklar iflas etmiştir. Özyönetim bir kıyamet senaryosu değil. Ülkenin demokrasi açısından yararınadır." şeklinde ifadelerin de geçtiği bir konuşma yaptığı, bu bağlamda başvurucunun Demokratik Toplum Kongresinin KCK yapılanması içinde Siirt ilinde demokratik özerkliğin ilan edilmesi çalışmaları yürüterek halkı terör örgütünün amaçladığı demokratik özerkliğe (öz yönetime) kanalize etmeye çalıştığı iddia edilmiştir. iii. Aralarında bazı parti yöneticilerinin de bulunduğu bir grup tarafından 12/11/2015 tarihinde Silvan'daki sokağa çıkma yasağını protesto amacıyla gerçekleştirildiği belirtilen ve "SİİRT ÖZ YÖNETİMİ FARQİN [Silvan] DİRENİŞİNİ SELAMLIYOR" ibareli pankartın açıldığı ve "Öcalan Öcalan", "PKK intikam PKK intikam", "kürdistan faşizme mezar olacak" ve "sokaklardayız, direniyoruz ve yasakları tanımıyoruz" şeklinde sloganların atıldığı oturma eylemine ve basın açıklamasına başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir. iv. Siirt Belediye Başkanlığı önünde 13/11/2015 tarihinde -Diyarbakır ili Silvan ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağını ve terör örgütüne yönelik operasyonları protesto etmek amacıyla- yapılan ve "SOKAKLARDAYIZ DİRENİYORUZ YASAKLARI TANIMIYORUZ" ibareli pankartın da açıldığı oturma eylemine başvurucunun da katıldığı ve"... hepinizin bildiği gibi yaklaşık 11 gündür Silvan'da bir abluka, sokağa çıkma yasağı sürüyor, Silvan'da bir katliam, bir vahşet yaşanıyor ...Bugün de Silvan'daki vahşetle katliamla, nede Gever'de (Yüksekova), Nusaybin'de kürdistanın dört bir yanında süren baskılar karşısında asla geri adım atmayacaktır ... Bir an önce tekrar hükümetle İmralı cezaevinde bulunan kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan ile müzakere sürecine başlamalıdır." şeklinde ifadelerin geçtiği bir basın açıklaması yaptığı belirtilerek başvurucunun halkı öz yönetime kanalize etmeye çalıştığı, PKK terör örgütü üyelerini destekleyici nitelikte açıklamalar yaptığı iddia edilmiştir. v. HDP ve DBP il binası önünde 10/12/2015 tarihinde "Önderliğin Özgürlüğü Özgürlüğümüzdür" ibareli pankart ile PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerini taşıyan bir grubun başvurucu ve HDP İl Başkanı A.Ç. öncülüğünde yürüdüğü, o esnada gruptakiler tarafından "PKK halktır halk burada, dağlarda arama Apocular her yerde, direne direne kazanacağız." şeklinde sloganlar atıldığı, ayrıca başvurucunun eylem sırasında caddeyi trafiğe kapatarak grubu yönlendirdiği belirtilmiştir. vi. Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekili dokunulmazlıkları ile ilgili yapılan düzenlemeyi protesto amacıyla 22/5/2016 tarihinde gerçekleştirilen ve başvurucu tarafından organize edildiği belirtilen -HDP'li milletvekillerinin de katılarak birer konuşma yaptığı- eylem sırasında "Biji Serok Apo", "PKK halktır halk burada", "Baskılar bizi yıldıramaz", "Biji Bahuldane Cizre", "Direnedirene kazanacağız", "kürdistan sizinle gurur duyuyor", "kürdistan faşizme mezar olacak", "canımızla kanımızla seninleyiz ey önder Öcalan", "yaşasın meclisin direnişi", "PKK intikam", "Botan sizinle gurur duyuyor", "gençlik Aponun fedaisidir", "selam selam İmralıya bin selam", "dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan", " özgürlük direnen Kürt halkının olacak", "yaşasın halkların kardeşliği", "şehit namırın" ve "her yer meclis her yerdireniş" şeklinde sloganların atıldığı belirtilmiştir. vii. 13/3/2015 tarihinde terör örgütü üyesi A. için yapılan ve "PKK halktır, halk burada, kahrolsun ...", "Şehit namırın" ve "Biji serok Apo" şeklinde sloganların atıldığı, örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerinin ve örgüt flamasının açıldığı cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir. viii. 13/4/2015 tarihinde terör örgütü üyesi N.K. için yapılan ve "Şehit namırın", "Biji serok Apo", "Ey şehit qunate arde namine " şeklinde sloganların atıldığı, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerinin ve örgüt flamasının açıldığı cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiş; ayrıca söz konusu cenazenin Siirt Belediyesine ait olan -ve üzerinde terör örgütünü simgeleyen flamalar ile ölen teröristin fotoğrafının asıldığı- cenaze aracıyla taşındığı tespitine yer verilmiştir. ix. Başvurucunun, 13/5/2015 tarihinde terör örgütü üyesi E.A.nın cenaze konvoyunu karşıladığı belirtilmiş, ayrıca cenazenin Siirt Belediyesine ait -olan ve üzerinde terör örgütünü simgeleyen bayrak ve flamalar ile ölen teröristin fotoğrafının bulunduğu- cenaze aracıyla taşındığı tespitine yer verilmiştir. x. 19/4/2015 tarihinde terör örgütü üyesi E. için yapılan ve "şehit namırın", "Biji serok Ap", "Ey şehit qunate arde namine" (ey şehit kanın yerde kalmaz) şeklinde sloganların atıldığı, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerinin açıldığı cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiş, ayrıca söz konusu cenazenin Siirt Belediyesine ait olan -ve üzerinde terör örgütünü simgeleyen flamalar ile ölen teröristin fotoğrafının asıldığı- cenaze aracıyla taşındığı tespitine yer verilmiştir. xi. Başvurucunun 26/4/2015 tarihinde terör örgütü üyesi H.A. için yapılan ve"Şehit namırın", "Biji serok Apo","Ey şehit qunatearde namine" (Ey şehit kanın yerde kalmaz)", "PKK halktır, halk burada", "Kürdistan T.C'ye mezar olacak", "Öcalan intikam" şeklinde sloganların atıldığı, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerinin ve örgüt flamasının açıldığı cenaze törenine katıldığı belirtilmiştir. xii. Başvurucunun terör örgütü üyesi İ.nin Siirt Devlet Hastanesinde 4/11/2015 tarihinde yapılan otopsisi esnasında ve cenazenin sevki sırasında hazır bulunduğu belirtilmiştir. xiii. 22/7/2015 tarihinde terör örgütü üyesi A.Ş. için yapılan ve "Şehit namırın", "Biji serok Apo", "Ey şehit qunate arde namine" (ey şehit kanın yerde kalmaz) şeklinde sloganların atıldığı, terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın posterlerinin ve örgüt flamasının açıldığı cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilerek, ayrıca söz konusu cenazenin Siirt Belediyesine ait olan - ve üzerinde terör örgütünü simgeleyen flamalar ile ölen teröristin fotoğrafının asıldığı- cenaze aracıyla taşındığı tespitine yer verilmiştir. xiv. 20/9/2015 tarihinde terör örgütü üyesi N.K. için yapılan ve "Yaşasın önderimiz Apo", "Şehit namırın", "Biji serok Apo" şeklinde sloganların atıldığı, teröristler için saygı duruşunda bulunulan ve örgüt flamasının açıldığı cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir. xv. Başvurucunun 4/10/2015 tarihinde terör örgütü üyesi S.Y. için yapılan cenaze törenine katıldığı belirtilmiştir. xvi. 26/2/2016 tarihinde PKK terör örgütü üyesi İ.G. için yapılan ve "Ey şehit xuynate erde namine" (Ey şehit kanın yerde kalmayacak), "Şehit namırın" (Şehitler ölmez), "Bijiserok Apo (Yaşasın başkan Apo)", "Biji berhuldane Cizre" (Yaşasın Cizre direnişi)" şeklinde slogan atılarak terör örgütü propagandası şeklinde konuşmaların yapıldığı ve ölen PKK'lılar için saygı duruşunda bulunulan cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir. xvii. 6/3/2016 tarihinde terör örgütü üyesi K. için yapılan ve "Rija Şehit Riyame PKK Partiyame" (Şehidin yolu bizim yolumuzdur. PKK partimizdir.) "Şehit Namırın" (Şehitler Ölmez), "Biji Serok Apo" (Yaşasın başkan Apo) şeklinde sloganların atıldığı ve terör örgüt üyeleri için saygı duruşunda bulunulan cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir. xviii. PKK terör örgütü üyesi H. için 8/3/2016 tarihinde yapılan ve "Şehit Namırın" (Şehitler Ölmez) şeklinde sloganların atıldığı ve emniyet güçlerine el yapımı patlayıcı (EYP),havai fişek ve taş ile saldırıların olduğu cenaze törenine başvurucunun da katıldığı belirtilmiştir.xix. "Hendek olayları" esnasında Diyarbakır'ın Sur ilçesinde güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada ölen PKK terör örgütü üyesi A.T.nin cenazesinin 12/3/2016 tarihinde -terör örgütünü simgeleyen flamaların asılı olduğu- Siirt Belediyesine ait ambulans ile mezarlığa getirildiği, o esnada "Şehit namırın" (Şehitler ölmez) şeklinde slogan atılarak propaganda içerikli konuşmaların yapıldığı ve ölen terör örgütü mensupları için saygı duruşunda bulunulduğu tespitlerine yer verilerek başvurucunun da söz konusu cenaze törenine katıldığı belirtilmiştir.xx. Başvurucunun 6/6/2016 tarihinde terör örgütü üyesi K. için yapılan cenaze törenine katıldığı belirtilmiştir. Başsavcılığın başvurucuya yöneltilen suçlamalara ilişkin hukuki değerlendirmesi şöyledir:"...Yargıtay Ceza Dairesi ... kararında yirmi ayrı terör örgütünün propagandasına dönüşen gösterilere katılma eyleminin, örgüt faaliyetlerindeki süreklilik ve yoğunluğu itibariyle, silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturacağını belirttiği, buna göre şüphelinin tespit edilebilen 20 ayrı terör örgütünün propagandasına dönüşen veya bizzat örgüt yöneticilerinin talimatları sonucu düzenlenen gösterilere, eylemlere, örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katıldığı, dolayısı ile şüphelinin sırf söz konusu eylemlere, basın açıklamalarına ve örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katılma eylemlerinin bile bütün halinde değerlendirildiğinde söz konusu Yargıtay kararı gereğince, ayrıca terör örgütü üyeliği suçunu da oluşturacağının anlaşıldığı,Yukarıda belirtildiği üzere, şüphelinin katılmış olduğu eylemler, fotoğraf tespitleri ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, şüphelinin süreklilik arz edecek şekilde terör örgütü PKK mensuplarının cenaze törenlerine bizzat katıldığı, yine terör örgütü PKK/KCK'nın üst yönetiminin talimatları doğrultusunda gerçekleştirilen ve terör örgütünün amacına hizmet eden, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, sözde öz yönetim ilan edilerek güvenlik güçleriyle çatışmaya giren, bombalı, silahlı barikat ve hendek kuran terör örgütü mensuplarına destek olmak amacıyla ve güvenlik güçlerinin örgüt mensuplarına yönelik yapmış olduğu operasyonları kınamak amacıyla düzenlenen basın açıklamalarına ve bunun ile ilgili eylemlere katıldığı, katılmış olduğu eylemlerin terör örgütü PKK'nın propagandası niteliğinde olduğu, eylemleri bir bütün halinde değerlendirildiğinde, örgüt talimatları doğrultusunda yapılan söz konusu eylemlere katılmasının, (yukarıda belirtilen Yargıtay kararı da göz önünde bulundurulduğunda) örgüt faaliyetlerindeki süreklilik ve yoğunluğu itibariyle, silahlı terör örgütü üyeliği suçunu da oluşturacağı, bu suretle şüphelinin üzerine atılı suçları işlediği tüm soruşturma evrakı kapsamından ... [anlaşılmıştır.]" 8/12/2016 tarihli iddianame Siirt Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) 30/12/2016 tarihinde kabul edilerek E.2016/87 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme 30/12/2016 tarihinde tensiben başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir. Mahkeme, ayrıca Başsavcılık tarafından başvurucu hakkında 15/3/2018 ve 28/3/2018 tarihli iddianamelerle terör örgütü propagandası yapma suçundan açılan kamu davalarını E.2016/87 sayılı ana dosyaya birleştirmiş ve yargılamaya bu dosya üzerinden devam etmiştir. Mahkemece 16/2/2017 tarihinde yapılan ilk duruşmada başvurucunun savunması alınmıştır. Mahkeme duruşma sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir. Başvurucunun savunmasının ilgili bölümü şöyledir:"...Öncelikle şuanda tutuklanmamızın ve tutuklu bulunmamızın sebebi gerçekten örgüte yardım ve yataklık ile ilgili bir suçlama olmadığını belediye başkanlığı olarak böyle bir isnatta bulunamadığını buna rağmen 7 Haziran seçimlerinden sonra aleyhimize estirilen hava sebebiyle Türkiye'nin birçok yerinde benim durumum da olan arkadaşlarımın tutuklandığını ve bu tutuklamaların siyasi olduğunu düşünüyorum. Bu zaman kadar belediye olarak birçok teftişden geçtik. Ancak hakkımızda en ufak bir açık bulunamadı, belediye başkanlığımızın ve şahsımın örgüte yardım ettiği ile ilgili herhangi bir isnat da bulunamadı ancak tutuklanmamızı sağlamak için yöresel ve ahlaki bir takım görevlerimizi belediye başkanı sıfatı ile yürütmeye çalıştığımızdan dolayı bunlar gerekçe gösterilerek hakkımızda örgüt Propagandası yapma örgüte üye olmak suçlamalı ile muhatap kılındım. Dolayısı ile hakkımdaki suçlamaları kabul etmiyorum. Soruşturma aşamasında savunma yapmıştım. Bu savunmalarım doğrudur. Aynen tekrar ederim. Ayrıntılı olarak şuanda sorularınıza yanıt vermeye hazırım dedi.Öncelikle A.T., taşçı ailesinin bir ferdidir bu aile Siirt'in büyük aşiretlerinden bir ailedir. Aynı zamanda il örgütü yöneticilerinden olan bazı arkadaşlarımın akrabasıdır. 12/3/2016 tarihindeki bu cenazeye belediye başkanı sıfatı ile ve il örgütü yöneticilerinden olan arkadaşlarımızın akrabası olması sebebiyle katıldım. Cenazede tahsis edilen araç prosedür gereği talep eden herkese tahsis edilmektedir. Taşçı ailesi de bu yönde talepte bulunmuş ve benim belediye yardımcılığı görevinde bulunan bu hususta görevlendirilmiş arkadaşım da izin vermiştir zaten bu yasal bir durumdur. Cenaze aracı yada ambulans talep edildiğinde talep eden kişinin siyasi görüşü veya etnik kimliğinin önemi yoktur. Herkese tahsis yapılır. Benim belediye başkanı olarak yapılan bu tahsislerden doğrudan haberim olmaz. Bu olayda da benim tahsisten doğrudan haberim olmadı. Ben yalnızca cenazeye katıldım. Cenazede slogan atılmasıyla ilgili benim bir katkım söz konusu değildir. Slogan atanlar tespit edilip yargılanmalıdır. Aynı zamanda belediyeye ait araca örgüt bayraklarının asılması ve ölen kişinin fotoğrafının konulmasıyla ilgili bir bilgim yoktur. Muhtemelen araç üzerine bayrak ve ölenin fotoğraflarını yakınları koymuştur. Benim buna ilişkin bir tespitim olmadı. Bunları cenaze sırasında görmüş değilim. Dolayısı ile cenazede bulunmam belediye başkanı olarak ahlaki bir görevimdi ben bunu gerçekleştirdim. Benim amacım ölen kişinin ailesini acısını paylaşmaktır. 26/2/2016 tarihinde Şeyh Musa mezarlığında defnedilen İ.G., 8/3/2016 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen H., 6/3/2016 tarihinde Şeyh Musa mezarlığına defnedilen K., 19/4/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen E., 13/5/2015 tarihinde Pervariye nakledilenE.A., 13/3/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen A., 22/7/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen A.Ş.,, 6/6/2016 tarihinde Şeyh Musa mezarlığına defnedilen K.,, 26/4/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen H.A., 4/10/2015 tarihinde Van'a nakledilen İ.,, 13/4/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen N.K., 4/12/2015 tarihinde Şeyh Musa mezarlığına defnedilen S.Y., 20/9/2015 tarihinde Zeyve mezarlığına defnedilen F.N. isimli kişilerin cenazelerinde aynı gerekçelerle katıldım ya da cenazelerin nakilleri sırasında aynı gerekçelerle hazır bulundum. Bu cenazelerde gerçekleştirilen yasadışı eylemlerle ilgim ve alakam yoktur olmamıştır. Bu cenazelerde de insani ve vicdani duygularla belediye başkanı olarak bulundum. Bunun haricinde herhangi bir katkım söz konusu değildir. Bu cenazelerin çoğu Kobani'den gelen cenazelerdir. Devlet izniyle sınırı geçmiştir. Bu sebeple buna katkı sağlayan kim varsa onunda bu süreçte yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Ben bu cenazelerin mezarlıklara taşınmasında kullanılan belediye araçlarında bir tanesine örgüt bayrağının ve ölen kişinin fotoğraflarının asılmasının basına yansıması üzerine ilgili arkadaşımı bu yönde uyardım. Bu cenazelerin tamamında bizim araçlarımız iddia edildiği gibi örgüt bayrakları ve ölen kişilerin fotoğrafları ile donatılmış değildir. Bunlar sayılıdır. Bunu öğrendiğim tarihte ilgili belediye başkanı yardımcısı olan arkadaşımı bu hususta uyardım. Yanlış hatırlamıyorsam bu uyarıdan sonra bir daha benzer bir olayla muhatap kalınmadı. 28/3/2015 tarihinde gerçekleştirilen Kasaplar Deresi mevkiindeki etkinliğe katıldım. Bu etkinlik uzun zamandan beri bölgemizde gerçekleştirilen bir etkinliktir. Bu bölgenin uzun zamanı kapsayan bir tarihi bulunmaktadır. Bu bölgede yaşayan insanlar bilir ki bölge önceki tarihlerde faili meçhul cinayetlerin yoğun olarak yaşandığı zamanlarda cesetler bırakılan bölgedir. Dolayısıyla düzenli olarak bu bölgede etkinlik yapılır. Ayın olayların bir daha yaşanmaması için bu etkinlikler düzenlenir. 28/3/2015 tarihindeki bu etkinlik valilik izni ile yapılmıştır. Hatta vali beyin bizzat talimatı ile etkinlik sırasında olay ya da taşkınlık çıkmaması etkinliğin amacından sapmaması için belediyenin görev almasının istemesi üzerine etkinlikte Siirt Belediyesi bizzat görev almıştır bende belediye başkanı olarak bu etkinlikte bulundum bu etkinlikte bir konuşma yaptım. Bu konuşma Türkiye'nin çözüm süreci olarak bilinen zaman dilimi içerisinde [olduğu zamanda] yapılmış bir konuşmadır. İnsanları kavgaya değil barışa çağıran bir konuşmadır. Metnin bütünü incelendiğinde bu anlaşılacaktır. Çözüm sürecinde hükümet Abdullah Öçalan ile de görüşüyordu benim konuşmalarımda bu minvaldedir. Yani aslında söylediğim şey hükümetin yaptığı şeyden farklı bir şey değildir ancak bu etkinlikte yasadışı bir takım eylemlerin gerçekleştirilmiş olmasındanyine benim sorumluluğum olamaz eylemi kim gerçekleştirmiş ise sorumlu olan kişi bulunup yargılanmalıdır. 13/11/2015 tarihinde Siirt belediye binası önünde Diyarbakır Silvan'daki sokağa çıkma yasağı ile ilgili protesto ve buna bağlı olarak bir basın açıklaması yapılmasını uygun gördüm Silvan sokağı çıkma yasağının ilk ilan edildiği yerdir. Bu basın açıklamasının tamamı bir bütün halinde değerlendirildiğinde yine barışçıl olduğu karşılıklı çatışmadan uzak bulunulması gerektiği yönündedir. Daha sonra muhtemel olabilecek daha kötü durumları öngörüp bunları engellenmesine yöneliktir. Bu tarihten sonra HDP ve DBP il başkanlığının öncülüğünde aynı konu ile ilgili olarak bir basın açıklaması yapılması öngörülmüş ve ben de bu basın açıklamasına çağrılmıştım bu sebeple bu basın açıklamasına katıldım ancak burada yapılan basın açıklaması bana ait değildir ve örgüt lehine slogan atılması ya da pankart açılmasıyla ilgili bir ilgim yoktur. Ancak bir ilgim olmayan bu sebeplerden de suçlanıyorum. 13/11/2015 tarihinde Siirt belediyesi önünde gerçekleştirdiğimiz basın açıklamasında konuşmanın içeriğinde 'Silvan'da katliam ve vahşet' olduğuna dair beyanlarımız bir tespitten ibarettir. Gerçekten de sokağa çıkma yasağı ilan edilen Silvan'da insanların öldüğünü Kürtlerle devletin ve Kürtlerle Türklerin karşı karşıya getirildiğini düşündüğümü beyan ettiğim bir amaca mahsustur. Nihayetinde Türkiye'de gerçekleşen 15/7/2016 tarihli darbe teşebbüsü sırasında bu bölgede görev yapan askerlerin tutuklandığı da bir gerçektir ve hükümet yetkilileri de sonraki açıklamalarında bu çatışmaların yaşanmasına özellikle darbeye teşebbüs eden güvenlik güçlerinin sebep olduğunu bunların bilerek yapıldığını beyan etmişlerdir. Bizim sözlerimiz de bu hususu haklı çıkaran bir öngörüden ibarettir bunun haricinde herhangi bir kastım yoktur. Konuşmanın bütününe bakılmasını isterim. 6/7/2015 tarihinde genel başkanımız K.Y. belediyemizi ziyarete gelmişti bu sebeple Siirt'in önde gelen kişilerini de bu toplantıya davet ettik. Bu toplantı belediye binasında gerçekleşti. Toplantı sırasında 'saygı' duruşunda bulunulduğunu hatırlamıyorum ancak yapılmış ise bu mutat hale gelmiş bu tür toplantılardan vatandaşlarımız içerisinde demokrasi şehidi olarak gördüğümüz kişiler için yapılan bir saygı duruşudur. Bu toplantıda ben açılış konuşması yaptım. Genel başkanımız demokratik sistemler üzerine konuşması kapsamında bende kürtlerin bu hususta bir öneride bulunabileceğini söyledim. Bunun dışında herhangi bir şey söylemedim konuşmamın içeriği bu yöndedir. Konuşmanın içeriğinde geçen 'kürtlerin çözüm önerisi sundukları için katliamla karşılanmaları kabul edilebilir gibi değil' cümlem kürt sorunun başlangıç tarihini bilen ve o dönemden beri siyaset yapan bir kişi olarak söyledim bir sözdür ve bununla kastım önceden beri yaşanan katliamların yeniden yaşanmamasını ümit eden ve bunu temenni eden anlamı ifade etmektedir. Nihayetinde Türkiye'nin Cumhurbaşkanı dahi Dersim'de bulunduğum bir sırada yaptığı konuşmada Dersim'de önceki tarihlerde katliam yapıldığını beyan etmiş olmasında bir beis yoksa benimde eski katliamların yaşanmaması için ve önceki tarihlerde Kürtlere yönelik katliamların yapıldığını söylememde bir beis olmamalı ve bundan dolayı suçlanmamalıyım. 10/12/2015 tarihinde özgür kadın kongresi sorumlusu olan kişiler tarafından bir basın açıklaması yapılacaktı beni de davet ettiler. Basın açıklaması HDP ve DBP il binalarının önünde gerçekleşti o basın açıklaması sırasında bir gerginlik vardı ben gerginliği yatıştıran taraf oldum bunun için uğraştım. Bu olayların büyümemesi için o gün vali beyi de bizzat aradım vali beyle görüşmemiz oldu. Bu yürüyüş esnasında topluluğun kapattığı söylenen yolu emniyet yetkilileri yürüyüş için bizeyani benim içinde bulunduğum yürüyüş yapan topluluğun organize eden kişileri göstermişlerdi yani aslında emniyetin gösterdiği güzergah dışına çıkılmadı ancak biz bu yönde kurallara uymuş olmamıza rağmen nedense daha sonra yürüyüşe engel olmaya çalıştılar. Yürüyüş sırasında atılan sloganlardan eğer açılmışsa örgüt bayraklarından bilgim yoktur. Benim eylemlerim değildir dolayısıyla sorumluluğumda olamaz. 22/5/2016 tarihinde partimizin yetkili temsilcileri ve bazı milletvekili arkadaşlarımız milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırılmasına yönelik 'HDP'nin demokratik siyasetle buluşması, halkla buluşma, geleceğimizi konuşuyoruz' başlıklı Türkiye'nin bazı bölgelerinde yapılacak toplantıların birisini de yapmak üzere Siirt'e geldiler. Siirt il merkezine girişlerinde emniyet güçleri ile problem yaşanmış ben bu problemin ne olduğunu olay yerine sonradan gittiğimde öğrendim. Problemi çözmek için beni çağırdılar. Kargaşanın olduğu yere geldiğimde daha doğrusu ufak tefek sürtüşmelerin olduğu yere geldiğimde yolun emniyet güçlerince kapatıldığını gördüm bu hususta daha önceki problemleri çözmeye çalıştığım zamanlardaki gibi vali beyi aradım. Akabinde buradaki problem çözüldü. Daha sonra belediye binasının önüne partimizin yasal temsilcileri ile birlikte geldik. Halk da orada birikmişti bu sebeple belediye binasını bahçesinde partimizin gelen misafir temsilcileri konuşma yaptılar. Ben de belediye başkanı olarak partimizin temsilcilerini karşıladım. Onları ağırladım. Bundan daha doğru ve yasal bir şey olamaz bu hususun bir problem gibi söylenmesi ve iddianamede bu sebeple suçlanmam da doğru değildir sanki yasadışı bir şey yapmışım gibi ifade edilmiştir. Gelen misafirler belediye önünde bulundukları sırada basın mensupları da belediye önünde olduğundan dolayı basın mensuplarına bazı açıklamalarda bulunmuşlardır özel olarak tarafından düzenlenmiş organize edilmiş bir program değildir. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmem ... tahliyemi ... talep ederim ..." Mahkeme 10/5/2017 tarihinde dosya üzerinden yaptığı tutukluluk incelemesinde başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucunun bu karara itirazı Siirt Ağır Ceza Mahkemesinin 23/5/2017 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Karar başvurucuya 5/6/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 5/7/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme 6/7/2018 tarihinde yaptığı duruşmada başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle 8 yıl 9 ay, terör örgütü propagandası yapma suçunu işlediğinden bahisle 1 yıl 3 ay 18 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına vehükmen tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümleri şöyledir:"...A)SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMA SUÇU YÖNÜNDEN;Bilindiği üzere, mahkemeler ve Yargıtay ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve ayrıca dünyanın pek çok ülkesi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen PKK/KCK ... terör örgütü, Türkiye Cumhuriyetinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Suriye, İran ve Irak ülke topraklarının bir kısmını da içine alacak şekilde Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda Kürt devleti kurma amacı taşıyan ve bu amaçla çok sayıda öldürme, yaralama, gasp, tehdit, adam kaçırma, bombalama ve toplu öldürme gibi eylemlerde bulunan ve halen de yurt genelinde silahlı eylemlerini sürdürmeye devam eden 5237 sayılı TCK'nın maddesi kapsamında silahlı bir örgüttür.Ayrıca Yargıtay Ceza Dairesi[nin] ... 28/12/2011 tarih[li] kararında da belirtildiği üzere; PKK/KONGRA-GEL terör örgütünü bir devlet sistemi gibi yapılandırmayı hedefleyip birimlerini ve üyelerini sistematik bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan, örgütün yasama meclisi KONGRA-GEL tarafından kabul edilip sistemin anayasası olarak nitelendirilen KCK (Koma Civaken Kürdistan) sözleşmesinde, KCK ile PKK'nın ideolojik, ahlaki, felsefi ve örgütsel bağlantısının açıkça vurgulandığı ve KCK yapılanması bakımından PKK'nın amaç ve stratejisinin benimsemiş, bir üst yapılanma olarak öngörülen KCK'nın, PKK ile organik bağlantısı, açıklanan amaç ve stratejisi, hiyerarşik yapısı, üye sayısı, sahip olduğu silahlı ve zorlayıcı gücü itibariyle Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden cebren ayırmaya yönelik amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli silahlı terör örgütü niteliğinde bulunduğu sonucuna varılmıştır.Sanığın birleşen dosya iddianamelerinde ki anlatılan eylemlerle beraber 28 adet örgüt propagandasına dönüşen eylemve protesto ve gösteri yürüyüşüne, basın açıklamasına ve örgüt mensuplarının cenaze ve taziye törenlerine katıldığı, örgüt mensuplarını övdüğü ve cenazelerine sahip çıktığı, ölü ele geçirilen teröristlerin gerek cenazelerine katılımın yüksek olması gerekse geride kalan aile bireylerine yardım sağlanması örgüt için hayati önem taşıdığı, ölü ele geçen teröristlerin cenazelerinin yüksek katılımlı olması örgüte katılımın diri tutulabilmesi için gerekli olduğu, bu nedenle PKK'nın bu cenazelere önem verdiği ve KCK sözleşmesi ile bunu açıkladığı, sanığın bu cenazelere katılımının örgütsel bir faaliyet olduğu, sanığın bu eylemlerin kimisini organize ettiği, sanığın bizzat konuşmacı olarak konuştuğu, bu eylem ve protestolarda terör örgütü PKK/KCK lehine sloganlar atıldığı, örgüte müzahir internet sitesindeki talimatlara göre bu şekilde hareket ettiği, belediye başkanlığı konumunu kullanarak terörist cenazelerine belediyenin cenaze araçlarını tahsis ettiği, örgütsel işlemleri için belediyeyi kamufle aracı olarak kullandığı, sanığın temel eylem tarzının PKK propagandası yapmak, bu etkinliklere katılımı sağlamak dolayısıyla PKK'ya müzahir kitle yaratmak olduğu, örgütün yapılmasını istediği faaliyetleri şehir merkezinde hayata geçirdiği, sanık Tuncer Bakırhan'ın da Med-Nuçe TV'de 'DBP'li seçilmişler ve STÖ'ler özyönetim için buluştu; 2 günlük öz yönetim buluşması Amed Sümerpark'ta devam ediyor' başlıklı haber içeriğinde özyönetim konusunda moderatörlük yaparak farklı saatlerdeki dosyada ayrıntısı belirtilen konuşmalarının mevcut olduğu, basın açıklaması yaptığı olayın basın yayın organlarında yayımlandığı anlaşılmıştır.Sanık savunmalarında her ne kadar Siirt Belediye Başkanı olduğunu, siyasi kişiliği gereği eylemlere ve cenazelere katılması gerektiğini belirtmiş ise de, Yargıtay Ceza Dairesinin 2014/5843 Esas, 2014/11485 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere modern demokrasilerde özgürlüklerle doğrudan ilişkili olan ve yüksek bir meşruiyete sahip bulunan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün, diğer başka özgürlükler gibi: terör örgütlerince kötüye kullanılmak istenebileceği açıktır, nitekim bir siyasi faaliyetteki asıl hedef ve amaçların açıklanan hedef ve amaçlardan daha başka olabileceği, asıl hedef ve amaçların gizlenebileceği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 'Yazar ve diğerleri'' kararında da vurgulanmıştır.Anayasa['nın] maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin maddesi ile tanınan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün kötüye kullanımı, yine Anayasamızın 14/ ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddeleri uyarınca yasaklanmıştır.Bir faaliyetin siyasi faaliyet örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmesi ve Anayasa ile sözleşmenin korumasından yararlanabilmesi için gerçekleştirilmekte olduğu ve demokrasi kurallarına uygun olup olmadığı ve bir terör örgütü ile amaç veya yöntem bakımından ya da yapısal bir bağlantısının bulunup bulunmadığına bakılmalı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17 Temmuz 2001 tarihli 'Sadak ve diğerleri' kararında yaptığı ayrım da dikkate alınmalıdır.Yargıtay Ceza Dairesi'nin 2015/1381 esas,2015/930 karar sayılı, 2015 tarihli kararında belirtildiği üzere sanığın gösterilere katılma eyleminin, örgüt faaliyetlerindeki süreklilik ve yoğunluğu itibariyle, silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturacağını belirttiği, böylece sanığın tespit edilebilen 2015 ve 2016 yılları içerisinde 28 ayrı terör örgütünün propagandasına dönüşen, örgüt güdümünde yayın yapan internet sitelerinin veya bizzat örgüt yöneticilerinin talimatları sonucu düzenlenen gösterilere, eylemlere, örgüt mensuplarının cenaze ve taziye törenlerine katıldığı, söz konusu bir kısım eylemleri bizzat organize ettiği ve konuşmalar yaptığı, katılım sayısı ve katılım tarih aralığı dikkate alındığında artık bu etkinliklerde sanığın rolü ifade hürriyeti sınırlarını aştığı, bu etkinliklere sürekli ve sıklıkla katılım örgütsel bir faaliyet olduğu, örgüt mensuplarının cenazelerine belediye araçlarını tahsis ettiği, sanığın sırf söz konusu eylemlere, örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katılma eylemlerinin bile bütün halinde değerlendirildiğinde söz konusu Yargıtay kararı gereğince terör örgütü üyeliği suçunu oluşturacağının anlaşıldığı, böylece eylemlerin bir bütün olarak sürekli ve yoğun şekilde işlendiği dikkate alındığında TCK'nın 314/ maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturduğu anlaşılmıştır.İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 2014/314 Esas sayılı dosyasında düzenlenen iddianame örneğinin dosyamız arasına alındığı ve bu iddianamenin incelenmesinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 2014/314 Esas sayılı dosyasında düzenlenen iddianame tarihinin 31/12/2012 tarihli olduğu, mahkememiz dosyasında sanığa isnat edilen eylemlerin bu tarihten sonraki tarihli olduğu, bu sebeple her iki dosya arasında hukuki ve fiili kesintinin gerçekleştiği anlaşılmıştır.Sanığın örgüt hiyerarşisi içerisinde yer aldığı ve örgütün emir ve talimatları doğrultusunda hareket ettiği, eylemlerin sürekli ve yoğunluğu dikkate alındığında sanığa teşdiden ceza vermek gerektiği ve sanığın suç işlediği tarihlerde Siirt Belediye Başkanıolmasının terör örgütü üyeliğine engel olmadığı, suç işlemeye engel teşkil etmediği ve belediyenin paravan olarak kullanılamayacağı, sanığın üzerine atılı silahlı terör örgütü üyeliği suçunu işlediği anlaşılmış ve eylemin yoğunluğu ve sürekliliği dikkate alınarak alt sınırdan uzaklaşılarak sanığa teştiden ceza vermek gerekmiştir. B)İddianamede ve birleşen dosya iddianamelerinde belirtilen propaganda ve 2911 sayılı kanuna muhalefet suçları açısından;28/03/2015 tarihli eylemde; Siirt MEYADER (Mezopotamya Yakınlarını Kaybedenlerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) öncülüğünde organize edilen ve DBP (Demokratik Bölgeler Partisi) ile HDP (Halkların Demokratik Partisi) İl Örgütü ve yine Siirt Belediyesi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu Parti ve Belediye yönetimi öncülüğünde ilimiz Kasaplar Deresinde gömülü olduğu iddia edilen terörist cenazeleri ile ilgili olarak kamuoyu oluşturmak amacıyla ‘Kasaplar Deresi Anma Etkinliği’ düzenlendiği, söz konusu etkinlik kapsamında Abdullah Öcalan'ın posterlerinin, PKK/KCK terör örgütünün sözde bayrağının, güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada öldürülen örgüt mensuplarının ve Kasaplar Deresine gömülü olduğu iddia edilen örgüt mensuplarının posterlerinin açıldığı, ayrıca Türkçe çevirisi "Canımızla kanımızla seninleyiz ey Öcalan", "Öndersiz yaşam olmaz", Agit yoldaş yaşıyor, Pkk savaşıyor, gençlik Aponun fedaisidir, şehitler ölmez", "Yine yine başkaldırı, başkanımız Öcalan" şeklinde sloganların atıldığı, yüksek sesle örgüt marşlarının okunduğu ve böylece açık bir şekilde terör örgütü propagandası yapıldığı, söz konusu etkinliğe üst düzeyde katılımın sağlanabilmesi amacıyla Siirt Belediyesine ait araçların kullanıldığı, önceden hazırlanan ses sistemleriyle donatılmış araca çıkan sanık Tuncer Bakırhan'ın "Mahsum Korkmaz arkadaşın şahsında tüm özgürlük şehitlerine selam ve hürmetlerimi sunuyorum., ...değerli şehit aileleri hepinizi selam ve saygılarımla hoşgeldiniz diyorum., ...Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan 14 yıldır büyük bir çaba içerisindedir., ...Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan'ın Türkiye barışı için önerdiği önerileri dikkate alırlar." şeklinde konuşma yaptığı anlaşılmıştır.Sanığın bu konuşma içeriği dikkate alındığında; ölen bölücü terör örgütü üyelerininden şehit olarak bahsettiği, onları övdüğü , btö mensuplarını yüceltiği, sanığın bu şekilde silahlıterör örgütü PKK'nın açıkça propagandasını yaptığı, terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, bunları övecek ve bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olduğu, sanığın bu tarihli eyleminde ,TMK 7/2 maddesinde terör örgütü propagandası suçunu işlediği anlaşılmıştır.-20/08/2015 tarihli eylemde;2015 tarihinde saat 12:45-14:10 sıralarında DBP Diyarbakır il teşkilatı organizesinde son operasyonlar ve güvenlik güçleri tarafından yapılan gözaltıları protesto etmek amacıyla Diyarbakır İli Yenişehir İlçesi Sümerpark içerisinde basına çıklaması gerçekleştirildği, söz konusu basın açıklamasında sanık Tuncer Bakırhan'ın özetle "gençlerimizin yaşam hakkı ihlal edilerek öldürülmekte" şeklinde konuşma yaptığı anlaşılmıştır.Sanığın bu konuşma içeriği dikkate alındığında; PKK/KCK terör örgütüne yapılan hava harekatında öldürülen bölücü terör örgütü mensuplarına sahip çıktığı, örgütün masum gibi göstererek terör örgütü propagandası yaptığı, terör örgütününce bir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, bunları övecek ve bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olduğu, sanığın bu tarihli eyleminde TMK 7/2 maddesinde terör örgütü propagandası suçunu işlediği anlaşılmıştır." Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf kanun yolu incelemesinde derdesttir ve başvurucunun tutukluluk durumu devam etmektedir. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Gülser Yıldırım (2), §§ 64- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/28478 | Başvuru, uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tutukluluğun makul süreyi aşması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutuklamaya konu suçlamaların ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyet kapsamındaki eylemlere ilişkin olması nedenleriyle ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebi kabul edilerek başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 21/3/2007 tarihinde açılan kadastro tespitine itiraz davası Yargıtayın 6/6/2016 tarihinde verdiği onama kararıyla sona ermiş ve karar kesinleşmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16205 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza miktarını etkileyen kurallarda lehe düzenlemenin uygulanmaması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında başlattığı soruşturma sonucunda başvurucunun trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlemiştir. Afyonkarahisar Asliye Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) görülen dava sonunda başvurucunun anılan suçtan 7 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim altında tutulmasına 14/11/2017 tarihinde karar verilmiştir. Beş yıllık denetim süresi içinde başvurucunun kasten yeni bir suç işlediğinin ihbar edilmesi üzerine Mahkeme, dosyayı ele alarak 21/9/2021 tarihinde duruşma hazırlığı işlemlerini yapmış ve duruşma gününü belirlemiştir. Tek celsede tamamlanan duruşma sonunda Mahkeme; açıklanması geri bırakılan hükmün aynen açıklanmasına, başvurucunun 7 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına 16/12/2021 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu, diğer nedenlerin yanı sıra 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinde düzenlenen "basit yargılama usulü" uygulanmadan karar verilmesi nedeniyle istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Kanun yolu incelemesinden geçen mahkûmiyet kararı 18/1/2022 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai kararı 8/2/2022 tarihinde öğrendikten sonra 2/3/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun'un maddesi ile, 5271 sayılı Kanun’a eklenen geçici maddenin (d) bendi "1/1/2020 tarihi itibarıyla kovuşturma evresine geçilmiş, hükme bağlanmış veya kesinleşmiş dosyalarda seri muhakeme usulü ile basit yargılama usulü uygulanmaz." şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi 21/4/2023 tarihinde verdiği norm denetimi kararında; anılan bentte yer alan “…kovuşturma evresine geçilmiş, hükme bağlanmış…” ibaresinin “…seri muhakeme usulü…” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir (AYM, E.2020/87, K.2022/44, 21/4/2022). Kuralın belirtilen kısmının iptaline ilişkin bu kararın 2/8/2022 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanması üzerine Başsavcılık, kovuşturma sürecinin 1/1/2020 tarihinde devam ettiğini de belirterek mevcut yasal düzenleme doğrultusunda başvurucunun hukuki durumunun değerlendirilmesini Mahkemeden talep etmiştir. Bu talep üzerine Mahkeme 5/8/2022 tarihli ek kararı ile başvurucu hakkında seri muhakeme usulünün uygulanabilmesi amacıyla ilamın infazının durdurulmasına ve dosyanın Başsavcılığa gönderilmesine karar vermiştir. Mahkemenin ihbarı üzerine Başsavcılık, aynı eyleme yönelik yeni bir soruşturma dosyası açmıştır. Başsavcılık soruşturma sonucunda 1/1/2020 tarihinden sonra ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararının Resmî Gazete'de yayımlandığı 2/8/2022 tarihinden önce kesinleşen dosyalarda bu usulün uygulanamayacağı sonucuna ulaşmış ve ihbar nedeniyle açılan soruşturmada, kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar vermiştir. Bu durumun bildirilmesi üzerine Mahkeme, başvurucu hakkında daha önce durmasına karar verilen infazın aynen devamına dair ek karar vermiştir. Başvurucu bu ek karara, diğer nedenlerin yanı sıra basit yargılama usulü uygulanmadan mahkûmiyetine karar verildiği gerekçesiyle itiraz etmiştir. Afyonkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun itirazını kabul etmiş; basit yargılama usulü uygulanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle ek kararı kesin olarak kaldırmıştır. Başvurucu müdafi bu kararı 1/3/2023 tarihinde Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) sisteminden açıp okumuştur. Mahkeme, itiraz mercinin kesin kararına karşı kanun yararına bozma yoluna gidilmesi için Başsavcılığa 27/3/2023 tarihinde müzekkere yazmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Ceza)-Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/21981 | Başvuru, ceza miktarını etkileyen kurallarda lehe düzenlemenin uygulanmaması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 5/12/2014 tarihinde idare mahkemesinde açtığı davanın yargılaması 7/10/2019 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/4113 | Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğinin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1990 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığında astsubay olarak göreve başlamıştır. 1995 yılında evlenmiş, 2002 yılında boşanmıştır. İki çocuk babasıdır. Hava Kuvvetleri Komutanlığına gelen isimsiz bir ihbar üzerine bazı askerî personel hakkında Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından İstihbarata Karşı Koyma (İKK) zafiyeti konusunda idari tahkikat başlatılmıştır. Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulmuş belgelere göre, "İstihbarata Karşı Koyma" (İKK) zafiyeti kapsamında ilgili askerî personelin ifadeleri alınmıştır. İfade tutanaklarında, "ifadeyi alan" ve "ifadeyi yazan" kısmı ve ifadelerin bazı bölümleri karartılmıştır. Başvurucuya ait ifade tutanağında, eş cinsel kişileri tanıyıp tanımadığı, bu kişilerle ilişki yaşayıp yaşamadığı şeklinde sorular yer almaktadır. Ayrıca İnternet ortamında ilişki yaşadığı şahısların kimler olduğu, bu ilişkilerini kayda alıp almadığı, grup seks yapıp yapmadığı, tanıştığı bayanların numaralarını başka personele verip vermediği sorulmuştur. Başvurucunun imzalamış olduğu 23/3/2011 tarihli ifade tutanağında; eş cinsel bir kişinin bir bayanla ilişki yaşamasına aracılık ettiğini, kendisinin eş cinsel eğilimi olmadığını,İnternet'ten tanıştığı kişilerle karşılıklı soyunmak suretiyle sanal ilişki yaşadığını,ayrıca sosyal çevresinden tanıştığı bazı bayanlarla ilişkisi olduğunu söylediği belirtilmiştir. Ayrıca tutanakta grup ilişki yaşamadığını, tanıştığı bayanların numaralarını yakın çevresinden bazı personele verdiğini söylediği ifade edilmiştir. Tahkikat sonucunda hazırlanan raporda, başvurucunun davranışlarının TSK'nın itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamında olduğu belirtilerek TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmesi teklifi getirilmiştir. Bu teklif doğrultusunda başvurucu hakkında 8/10/2012 tarihinde, 7/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesi uyarınca TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmiştir. Başvurucu TSK'dan ayırma kararına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) iptal davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde, psikolojik baskı altında ifadesinin alındığını, ifade tutanağını okumadan imzaladığını belirtmiştir. Başvurucu, ifadesinin alındığı sırada idare tarafından kamera kaydı yapıldığını, daha sonra bu kaydın imha edilmiş olduğunu beyan etmiştir. Başvurucu ifade tutanağının hukuka aykırı şekilde elde edilen delil olduğunu, bu delillerin disiplin soruşturması dosyasına dâhil edilmesinde özel bir kasıt bulunduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra başvurucu, çok sayıda takdir belgelerinin bulunduğunu, sicillerinin çok iyi düzeyde olduğunu, özel yaşamına ait unsurların kurum disiplin ve düzenini tehdit eden bir yönü bulunmadığını iddia etmiştir. Yargılama sırasında AYİM Başsavcılığı işlemin iptali gerektiği yönünde görüş sunmuştur. Başsavcılık görüşünde, başvurucunun cinsel ilişkilerinin rıza dışı ya da menfaate dayalı olduğu yolunda veya görevini ve askerî disiplini etkilediği konusunda hiçbir bilgi ve delil bulunmadığı belirtilmiştir. AYİM, oyçokluğuyla davayı reddetmiştir. AYİM'e göre başvurucuya isnat edilen davranışlar, TSK'nın itibarını sarsacak nitelikte ahlak dışı davranış kapsamındadır ve bu nedenle başvurucunun TSK'daki görevini devam ettirmesi uygun değildir. AyrıcaAYİM, başvurucunun ifadesinin usulsüz ve hukuka aykırı şartlarda alındığı iddialarını da reddetmiştir. AYİM kararında, başvurucunun ifadesinin ceza soruşturması kapsamında değil disiplin soruşturması çerçevesinde alındığı, iradesinin fesada uğratıldığına dair kanıt bulunmadığı belirtilmiştir. İki hâkim üye karara katılmamıştır. Muhalif üyeler tarafından ayırma işlemine esas alınan hususların sadece başvurucunun kendi ifadesinden öğrenilmiş olduğu, aleniyete intikal etmemiş olan bu bilgileri doğrulayan başkaca somut bilgi ve delil bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca düzenli ve basiretli idarenin hukuka uygun delillerini yargı makamlarına sunmasının bekleneceği, oysa olayda idarenin söz konusu sorgulamaya ilişkin kamera kayıtlarının imha edilmiş olduğunun bildirildiği, en zayıf delil olan ikrara dayanan ayırma işleminin ölçülü de olmadığıbelirtilmiştir. Başvurucunun söz konusu karara karşı karar düzeltme istemi de reddedilmiştir. Nihai karar 3/7/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili tarafından 17/7/2014 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk 926 sayılı Kanun’un işlem tarihinde yürürlükte olan maddesi, 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ve maddeleri, 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin (Sicil Yönetmeliği) işlem tarihinde yürürlükte olan "Disiplinsizlik ve ahlâkî durumları nedeniyle ayırma usulleri" kenar başlıklı ve maddeleri.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Kamumakamlarının özel hayata saygı hakkına keyfî bir şekilde müdahale etmelerinin önlenmesi, Sözleşme'nin maddesi ile sağlanan güvenceler kapsamında yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletin özel hayata saygı hakkı kapsamında bulunan bir menfaate müdahale ettiğini tespit ettiğinde, maddenin ikinci fıkrasında belirtilen koşulları incelemektedir. Buna göre kamu makamlarının müdahalesinin yasal bir dayanağı olup olmadığı, anılan fıkrada yer alan meşru amaçlara dayalı olup olmadığı, demokratik bir toplumda gerekli ve öngörülen amaçla orantılı olup olmadığı araştırılmaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Dudgeon/Birleşik Krallık, B. No: 7525/76, 22/10/1981 § 43; Olsson/İsveç No.1, B. No: 10465/83, 24/3/1988, § 59; De Souza Ribeiro/Fransa, B. No: 22689/07, 13/12/2012, § 77). Ayrıca AİHM kararlarına göre Sözleşme’nin maddesi açıkça usul şartları içermemekle birlikte anılan maddeyle güvence altına alınan haklardan etkili bir şekilde yararlanılabilmesi için müdahaleyi doğuran karar alma sürecinin bu maddeyle korunan hak ve özgürlüklere gerekli saygıyı sağlayacak nitelikte ve adil olması gerekir. Bu şekildeki bir süreç başvurucunun maddedeki haklarını -deliller ve kanıtlama konuları dâhil- adil şartlarda savunabileceği usule ilişkin etkili güvencelerden yararlandırılmasını gerektirir. AİHM'e göre bu şekildeki güvencelerin amacı maddede yer alan haklara keyfî şekilde müdahalede bulunulmasını önlemek ve müdahalenin gerekçelendirilmesini sağlamaktır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ciubotaru/Moldova, B. No: 27138/04, 27/4/2010, § 51; T.P. ve K./Birleşik Krallık, B. No: 28945/95, 10/5/2001, § 72). AİHM'e göre gerek negatif yükümlülükler gerekse pozitif yükümlülükler bakımından söz konusu usule ilişkin etkili güvencelerin sunulması gerekmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hokkanen/Finlandiya, B. No: 19823/92, 23/9/1994, §§ 55-58; Glaser/Birleşik Krallık, B. No: 32346/96, 19/9/2000, §§ 63-66; Bajrami/Arnavutluk, B. No: 35853/04, 12/12/2006, §§ 50-55; Abdulaziz, Cabales ve Balkandali/Birleşik Krallık, B. No: 9214/80, 28/5/1985, § 67). Gerek negatif yükümlülük alanındaki usule dair güvencelere örnek olması gerekse Anayasa Mahkemesi önündeki mevcut başvuruyla benzerlikler içermesi bakımından Smith ve Grady/Birleşik Krallık kararı incelenmelidir. Bu davada başvurucular Kraliyet Hava Kuvvetlerinde görevli personeldir ve eş cinsel olmaları nedeniyle görevlerine son verilmiştir. Başvuruculardan Bayan Smith hemşire olarak Bay Grady ise pilot olarak görev yapmıştır. Görevden alınmaları işlemine karşı açtıkları davada verilen kararda, her ikisinin de sicil ve görev performansının mükemmel derecede olduğu, herhangi bir disiplinsizliklerinin bulunmadığı belirtilmiştir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Smith ve Grady/Birleşik Krallık, B. No: 33985/96, 33986/96, 27/9/1999, § 30). Başvurucular Kraliyet Hava Kuvvetleri Polisi (İstihbarata karşı koyma ve güvenliğin sağlanması konularında görevlidir.) tarafından sorgulanmışlardır. Bu sorgulama sırasında, sorgulama yapılmasının amacı açıklanmış, eş cinsel olanların Silahlı Kuvvetlerde çalıştırılmayacağı yönündeki devlet politikası hatırlatılarak başvurucuların karşılaşacağı sonuçlar belirtilmiştir. Başvuruculara hiç bir şey söylemek zorunda olmadıkları ancak konuşmaları halinde söyleyecekleri şeylerin aleyhe delil olarak kullanılabileceği uyarısı yapılmıştır. Bunun yanı sıra başvurucuların talepleri üzerine avukatlarıyla görüşerek hukuki yardım almalarına müsaade edilmiştir. Bayan Smith'in sorgusu sırasında bir kadın soruşturmacı da görüşmelere katılmıştır. Ayrıca görüşmelere başlanmadan önce bayan Smith'e, bazı soruların utanmasına sebep olabileceği eğer böyle hissederse bunu belirtebileceği hatırlatılmıştır. Bayan Smith sorgudan önce bir avukatla görüşmüş ve avukatı hiç bir şey söylememesi, bazı basit sorulara cevap verebileceği yönünde tavsiyede bulunmuştur. Bay Grady'nin talebi üzerine de avukatının ve yine Kraliyet Hava Kuvvetlerinde pilot olarak görev yapan bir personelin objektif gözlemci olarak sorgulama sürecine katılması sağlanmıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 14, 25, 26, 27). AİHM, her iki başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahalede bulunulduğu tespitini yapmıştır. AİHM, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelerken, özel hayata saygı hakkının cinsellik ve mahremiyet hakkı gibi yönleri söz konusu olduğunda kamu makamlarının takdir yetkisinin daha dar tutulması gerektiğini, bu alanlara yönelik müdahaleler için özellikle ciddi nedenlerin varlığının şart olduğunu vurgulamıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 88-89; Dudgeon/Birleşik Krallık, § 52). AİHM, demokratik toplumda gereklilik unsuru yönünden müdahale için gösterilen gerekçeleri incelediği sırada her iki başvurucu yönünden sorgulama sürecinideğerlendirmiştir. AİHM'e göre sorgulama süreci son derece müdahaleci niteliktedir. Başvurucuların özel hayatlarının en mahrem yönlerine, cinsel hayatlarına, aile ilişkilerine dair çok ayrıntılı sorular sorulmuştur. Sorgu tarzı oldukça saldırgan ve müdahalecidir. Hatta Hükûmet görüşünde de Bayan Smith'e sorulan, üvey kızıyla cinsel ilişkisi olup olmadığı sorusunun savunulacak bir tarafı olmadığı belirtilmiştir (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, § 91). Ayrıca eş cinselliğin Silahlı Kuvvetlerden erken ayrılabilmek için bahane olarak kullanılıp kullanılmadığını anlamak amacıyla sorgulama yapıldığı belirtilmişse de söz konusu soruşturmaya kadar başvurucular cinsel yönelimlerini gizli tutmuşlardır ve görevden ayrılmak istemedikleri açıktır; bu nedenle sorgulamanın devam ettirilmiş olmasının makul bir gerekçesi bulunmamaktadır. AİHM, Hükûmetin sorgulamanın devam ettirilmesiyle ilgili olarak ileri sürdüğü tıbbi riskler veya güvenlik riskleri, disiplinle ilgili sebeplerin de somut olayda mevcut olmadığını, bu yüzden başvurucuların cinsel yönelimlerini kabul etmelerine rağmen sorgu sürecinin devam ettirilmesi konusunda Hükûmetin ikna edici ve ciddi gerekçeler ortaya koyamadığını vurgulamıştır (Smith ve Grady/Birleşik Krallık, §§ 106-110). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11766 | Başvuru, ahlaki durum sebep gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğinin kesilmesi işlemi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, kamudaki görevinden çıkarılan hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/2/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Olağanüstü Hal Sürecinde Uygulanan Tedbirler Ülkemizin 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmasına ilişkin süreç, bu teşebbüsün arkasında uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen terör örgütüne ilişkin bilgiler, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararları, darbe teşebbüsünün bastırılmasının akabinde Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) süreci ve bu süreçte uygulanan tedbirler Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında detaylı şekilde yer almaktadır (Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-66; Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; ayrıca bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/MD-956, K.2017/370 sayılı kararı). OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin uygulanmasına da karar verilmiş ve bu konuda genel ve soyut normlar ihdas edilerek alınan tedbirlerin yanı sıra kişiler hakkında doğrudan etki doğurucu nitelikte işlemler tesis edilmiştir. Örneğin 1/9/2016 tarihli ve 29818 (mükerrer) sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (672 sayılı OHAL KHK'sı) maddesiyle, millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY'ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan kimi kamu görevlilerinin başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın kamu görevlerinden çıkarılmalarına karar verilmiştir. Ayrıca aynı maddede; bu kapsamdaki kişilerin mahkûmiyet kararı aranmaksızın memuriyetlerinin alınacağı, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmeyeceği, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilmeyecekleri de hüküm altına alınmıştır (kamu görevinden çıkarma tedbirlerine ilişkin detaylı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 56-61). Yine 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı OHAL KHK'sı) ve maddeleri kapsamında kamu görevinden çıkarılanların, uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve yüksek mahkeme başkan ve üyeliği, müsteşar, hâkim, savcı, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları düzenlenmiştir. Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS, Sözleşme); Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50).B. Başvurucunun Baro Levhasına Yazılma Talebine İlişkin Süreç Başvurucu; hukuk fakültesini bitirmiş, avukatlık stajını tamamlamış ve 2011 yılına kadar Mersin Barosuna bağlı serbest avukat olarak çalışmıştır. Başvurucu 2011 yılında Dışişleri Bakanlığında aday meslek memuru olmuştur. Başvurucu bu görevi yürütmekte iken 1/9/2016 tarihli ve 672 sayılı OHAL KHK'sı ile kamu görevinden çıkarılmıştır. Kamu görevinden çıkarılmasının ardından başvurucu, baro levhasına avukat olarak yeniden yazılma talebiyle Mersin Barosuna (Baro) başvurmuştur. Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Baroya gönderilen 20/12/2016 tarihli yazıda başvurucu hakkında yürütülen herhangi bir ceza soruşturması veya kovuşturmasının bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun talebi, Baro Yönetim Kurulunun 22/2/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucunun 672 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılmış olması nedeniyle baroya kayıt talebinin reddi gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, avukatlığa engel bir hâlinin bulunmadığını ileri sürerek anılan ret işlemine karşı Türkiye Barolar Birliğine (TBB) itiraz etmiş ve Baro Yönetim Kurulunca verilen hukuka aykırı kararın kaldırılmasını talep etmiştir. TBB Yönetim Kurulu, avukatlığın kamu görevi olmadığı ve başvurucunun baro levhasına yazılmasının istihdam olarak nitelendirilemeyeceği gerekçeleriyle 24/5/2017 tarihinde itirazın kabulüne ve Baro Yönetim Kurulunun kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Söz konusu karar, Bakanlık tarafından uygun bulunmayarak bir daha görüşülmek üzere 28/7/2017 tarihinde TBB'ye geri gönderilmiştir. Geri gönderme kararının gerekçesinde; avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olarak tanımlandığı, OHAL KHK'sı ile meslekten veya kamu görevinden çıkarılanların bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğinin hükme bağlandığı, bu kapsamda başvurucunun avukat olarak baro levhasına yazılmasının yerinde olmadığı ileri sürülmüştür. TBB Yönetim Kurulu 16/9/2017 tarihli kararıyla, önceki kararında ısrar ederek başvurucunun baro levhasına yazılmasına karar vermiştir. Israr kararının gerekçesinde, avukatlığın kamu görevi olmadığı ve baro levhasına yazılmanın istihdam olarak nitelenemeyeceği ifade edilmiştir. Bakanlık, başvurucunun baro levhasına yeniden yazılmasına ilişkin TBB Yönetim Kurulu tarafından verilen kararın kesinleşmesi üzerine Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Davalı TBB tarafından sunulan cevap dilekçesinde 16/9//2017 tarihli ısrar kararında belirtilen hususlara yer verilmiş ve başvurucunun 1136 sayılı Kanun'da sayılan avukatlığa engel hâlleri taşımadığı ileri sürülmüştür. Başvurucunun baro levhasına yazılma talebinin kabul edilmesine ilişkin verilen kararın ve bu yönde tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğu ve davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu dilekçe ile davalı TBB yanında davaya müdahale talebinde bulunmuş ve davanın reddini talep etmiştir. Başvurucunun davaya katılımını kabul eden Mahkeme, 27/9/2018 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; 1136 sayılı Kanun'un ve maddelerinde yer alan düzenlemeler dikkate alındığında avukatlık mesleğinin kamu hizmeti ve serbest meslek niteliğinde olduğu ifade edilmiştir. 672 sayılı OHAL KHK'sı gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyecekleri, meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları, bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları yönündeki düzenleme hatırlatılmıştır. Söz konusu hüküm gereğince, kamu görevinden çıkarılan kişinin avukat olarak baro levhasına yazılmasına ve avukat unvanını kullanmasına imkân bulunmadığı belirtilmiştir. Neticede başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin TBB tarafından verilen ısrar kararında hukuka uygunluk bulunmadığı ifade edilmiştir. Söz konusu karara karşı TBB ve başvurucu tarafından yapılan itiraz Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 11/12/2018 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Oyçokluğuyla verilen kararın gerekçesinde; Mahkemece verilen kararın usule ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektiren bir nedenin bulunmadığı belirtilmiştir. Karşıoy gerekçesinde ise başvurucunun OHAL KHK'sı ile kamu görevinden çıkarılmış olmasının mevzuat gereğince avukatlığa engel bir hâl oluşturmadığı ifade edilmiştir. Nihai karar 16/1/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. 8/2/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. İlgili hukuk (ulusal mevzuat, Anayasa Mahkemesince ve idari yargı mercilerince verilen yargı kararları, uluslararası düzenlemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları) için bkz. Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020, §§ 37- | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/4653 | Başvuru, kamudaki görevinden çıkarılan hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, terör örgütü sempatizanlarınca öldürülme ve açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam, hakkaniyete uygun yargılanma ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucuların yakını U. Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde bulunan Mustazaflar ile Dayanışma Derneğinin başkan yardımcısı olup 5/5/2011 tarihinde PKK terör örgütü sempatizanları tarafından Dernek binasına yapılan saldırı esnasında çıkan olaylarda ateşli silahla vurularak hayatını kaybetmiştir. Başvurucular, yakınları U.nin ölümü ile ilgili olarak 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında Hakkâri Valiliği Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonu Başkanlığına (Zarar Tespit Komisyonu) başvurmuştur. Zarar Tespit Komisyonu başvuruculara 165,45 TL maddi tazminat ödenmesine karar vermiş ve sulhname tasarısının imzalanması amacıyla kendilerine otuz günlük süre verilerek bir temsilci göndermeleri gerektiğini belirtmiştir. Başvurucuların sulhname tasarısını imzalamak üzere gelmemesi üzerine Uyuşmazlık Tutanağı imzalanmıştır. Başvurucular, toplam 000 TL maddi tazminatın 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılan başvuruda idarece karşılanmadığı gerekçesi ile -genel hükümler çerçevesinde ayrıca dava açacaklarını belirterek- idare mahkemeleri nezdinde dava açmıştır. Dava; başvurucuların terör eylemleri nedeniyle uğradıklarını iddia ettikleri maddi zararlarının tazmini amacıyla yaptıkları başvuruda tercihlerini genel hükümler kapsamında tam yargı davası yerine 5233 sayılı Kanun'dan yana kullandıkları, bu nedenle tazminat hesaplama yöntemi açısından 5233 sayılı Kanun'daki prosedürün uygulanması gerektiği, söz konusu kanun hükümlerine göre davalı idarece tazminat miktarının belirlendiği gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucuların temyiz talebi de Danıştay görevli dairesince reddedilmiştir. Karar, tarafların karar düzeltme yoluna başvurmaması üzerine 23/3/2020 tarihinde kesinleşmiştir. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen belgelere göre başvurucular, ayrıca genel hükümler kapsamında idare mahkemesi nezdinde ayrı bir tam yargı davası da açmış; dava, idare mahkemesince süre aşımı nedeniyle reddedilmiş ve karar temyiz yoluna başvurulmaması nedeniyle kesinleşmiştir. Yine UYAP aracılığıyla temin edilen belgelerden olaya ilişkin olarak meçhul fail hakkında Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturmanın derdest olduğu anlaşılmıştır. Başvuruya konu olan, 5233 sayılı Kanun'dan kaynaklanan davada Danıştay onama kararı başvurucular vekiline 5/3/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular -COVİD-19 salgını nedeniyle yasal sürelerin 13/3/2020 ila 15/6/2020 tarihlerinde durmasına dair düzenlemelerden istifade etmek suretiyle- 6/7/2020 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/22068 | Başvuru, terör örgütü sempatizanlarınca öldürülme ve açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam, adil yargılama ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda işkence ve kötü muamele ile ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/11/2014 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 31/3/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 3/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirilmemiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1994 doğumlu başvurucu, İzmir’de ikamet etmektedir. Başvurucu, terör örgütüne üye olmak suçundan 23/6/2011 tarihinde İzmir Çocuk Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. Tutuklama kararı üzerine başvurucu, Bergama D Tipi Çocuk Cezaevine (Cezaevi) götürülmüştür. Başvurucu, Cezaevine götürüldükten sonra kendisine işkence ve kötü muamelede bulunulduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun ve Soruşturmadaki Diğer Mağdurların Beyanları Başvurucu tutuklandıktan sonra Ceza İnfaz Kurumuna alınırken Jandarma karakolunda işkence, suçu bildirmeme, hakaret, tehdit ve kasten yaralama suçlarından 18/11/2011 tarihinde vekili aracılığıyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuş; 16/12/2011 tarihinde kollukta ifade vermiştir. Başvurucu; suç ihbarı dilekçesinde ve ifadesinde özetle E.K. ve A.B. ile 23/06/2011 tarihinde İzmir Çocuk Mahkemesince verilen tutuklama kararı üzerine Cezaevine götürülmek üzere araca bindirilip Bergama’ya doğru yola çıktıklarını, Çiğli'de başka bir suçtan tutuklanan bir çocuğun da araca alındığını, mesai sonunda Cezaevine gelindiğini, hep birlikte Cezaevinin askerîye bölümüne alındıklarını, burada askerlerin kendilerini sıraya dizip "Asker duruşu, rahat, hazır ol." şeklinde komutlar vererek kendilerine hareket yaptırdıklarını, İzmir'den gelen ve Van ili Başkale ilçesinden olduğunu söyleyen sivil bir polisin üçüne birden "Bunlar davasından dönmeyecek, bunlar terörist, bunlar PKK’lı." dediğini, orada bulunan rütbeli bir askerin kendilerini işaret ederek "Bunları arka odaya götürün, bakalım davalarından dönüyorlar mı dönmüyorlar mı o zaman görürüz." dediğini, bunun üzerine üç jandarma erinin kendilerini arkada bir odaya götürdüklerini, külot dışında tüm kıyafetlerini çıkarttıklarını, iki üç defa yere çömel-kalk hareketi yaptırarak onur kırıcı muamelede bulunduklarını, sonradan beş jandarma erinin daha geldiğini, dört askerin sırayla kendilerine vurmaya başladığını, diğer üç jandarmanın kapıda beklediğini, jandarmanın "Gidin kendi memleketinize, sizin ne işiniz var, siz niye rahatımızı bozuyorsunuz, teröristler, şerefsizler, köpekler." şeklinde kendilerine küfrettiğini, olanlardan bahsetmeleri hâlinde komandoların su dökmek suretiyle iz bırakmayan bir şekilde kendilerine işkence yapacaklarını söyleyerek tehdit ettiklerini, on beş dakika kadar sonra giyinerek dışarı çıktıklarını, Çiğli’den gelen, ismini bilmediği başka bir tutuklunun kendilerine “Sizi içerde dövdüler değil mi?” dediğini, daha sonra jandarmanın kendilerini Cezaevi personeline teslim ettiğini, ailesiyle görüştürülmediğinden durumu kimseye haber veremediğini, bir ay kadar sonra ağabeyine olayla ilgili bilgi verdiğini, olayın üzerinden zaman geçmesi nedeniyle vücudunda herhangi bir darp ve cebir izi olmadığını, bu nedenle adli muayene raporu aldırmak istemediğini belirtmiştir. Başvurucuyla birlikte aynı suçtan tutuklanan A.B. 19/12/2011, E.K. 8/6/2012 tarihli Cumhuriyet Savcılığındaki beyanlarında, terör örgütü üyeliği suçundan tutuklandıkları öğrenilince külot dışındaki giysilerinin çıkarılarak tekme tokat dövüldüklerini ve kendilerine hakaret edildiğini söylemiştir. Olaya ilgili kamera kayıtları Cumhuriyet Savcılığı tarafından talep edilmiş ancak saklama süresi olan dört ayın geçmesi nedeniyle kayıtların silindiği bildirilmiştir. Şüpheli Kamu Görevlilerinin Savunmaları Şüpheli Jandarma Er E.A. 19/3/2013 tarihli, Jandarma Er A. 15/3/2012 tarihli, Jandarma Er E., T.T., Y.K., T.A., T., 20/1/2012 tarihli,Jandarma Onbaşı E.G. 20/1/2012 tarihli, Jandarma Çavuş E.K. 20/1/2012 tarihlikolluktaki ifadelerinde olay günü Cezaevinde olduklarını, gelen tutukluları ve olayı hatırlamadıklarını söylemişlerdir. Şüpheli Polis Memurları A., A.K., H.Ü.Ş., Ş.Y. ve R.Y. 7/12/2011 tarihli kolluktaki ifadelerinde olay günü 6638 kod No.lu minibüste görevliyken terör olaylarından E.K., R.Y. ve Sedat Ekmekçi isimli çocukları tutuklandıkları için Cezaevine götürmek üzere teslim aldıklarını, Çiğli Çocuk Şube Müdürlüğüne uğrayarak başka bir suçtan tutuklanan R.T. isimli çocuğu da araca aldıktan sonra saat 00 sıralarında Bergama’ya hareket ettiklerini, Cezaevinden bir görevliyi de alarak Bergama Devlet Hastanesinden çocukların adli muayene raporlarını aldırdıklarını, Cezaevinde jandarma eşliğinde çocukların kaydının yapıldığını, askerlerle birlikte çocukları infaz koruma memurlarına teslim ettiklerini, hiçbir görevlinin çocuklara kötü muamelede bulunmadığını söylemişlerdir. Şüpheli İnfaz Koruma Memuru T. 1/12/2011 tarihli Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde; tutuklanarak Cezaevine gelen şüphelilerin Cezaevi Jandarma Karakol Komutanlığında üst araması yapılıp kayıtları alındıktan sonra koğuşlara yerleştirilmek üzere kendilerine getirildiğini, o gün gelen dört şüphelinin de aynı şekilde jandarmadan kendilerine getirildiğini, gelen tutukluların teslim edilirken jandarma tarafından kötü muameleye maruz kaldıkları yönünde şikâyetlerinin olması durumunda ya da kendilerinin darp ve cebir izi görmeleri hâlinde rapor için tutukluları tekrar hastaneye sevk edebileceklerini ancak böyle bir durumun olmadığını söylemiştir. Tanık Beyanları İnfaz Koruma Memuru tanık Y. 28/11/2011 tarihli Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde; kesin tarihini hatırlamamakla birlikte 2011 yılı Haziran ayı içinde İzmir Çocuk Şube Müdürlüğünden E.K. ve ismini hatırlamadığı iki çocuğun polis memurları tarafından Cezaevine getirildiğini, kendisinin Cezaevi ana giriş kapısı nöbetçisi olarak olay günü görevli olduğunu, rutin uygulama gereği gelen çocukların önce jandarma tarafından kayıt işlemi yapılmak üzere Jandarma bölük binasına götürüldüğünü, beş on dakika sonra üç çocuğun geri geldiğini, hâllerinde bir anormallik görmediğini, jandarma tarafından çocukların İnfaz Koruma Memuru T.ye teslim edildiğini, memurun görevi gereği çocukların üzerinde arama yaptığını, daha sonra Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne (UYAP) kayıt yaparak haklarında dosya açtığını, parmak izlerini aldıktan sonra çocukları geçici odaya gönderdiğini, arama sırasında çocuklarda herhangi bir darp ve cebir izi görmediğini, çocukların kendisine darbedildikleri yönünde bir şey söylemediklerini beyan etmiştir. Olay günü başka bir suçtan tutuklanan ve aynı araçla Cezaevine götürülen tanık R.T. 19/12/2011 tarihinde Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde araçta bulunan diğer üç kişinin darbedildiğini görmediğini, olayla ilgili bilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir. Soruşturmada Yapılan Diğer İşlemler Başvurucunun Cezaevine girmeden önce 23/6/2013 tarihinde Bergama Devlet Hastanesi tarafından verilen raporunda darp ve cebir izinin bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucu tutuklandıktan sonra Bergama Çocuk Tutukevi Müdürlüğünün 23/6/2011 tarihli tutanağına göre saat 30’da Polis Memuru A. tarafından İnfaz Koruma Başmemuru T.ye teslim edilmiştir. Başvurucu ve diğer iki arkadaşının işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili dilekçe vermeleri üzerine İnfaz Koruma Memurları T. ve Y. hakkında resen açılan disiplin soruşturması sonucunda kamu görevlilerinin atılı fiili işlemedikleri gerekçesiyle ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Soruşturma Sonucunda Verilen Karar Soruşturma sonucunda Bergama Cumhuriyet Başsavcılığının 13/7/2012 tarihli ve 2011/3519 Soruşturma ve K.2012/992 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı şöyledir:“…Yapılan soruşturma sonucu müştekileri İzmir'den getiren polis memuru olan şüphelilerin, cezaevinde infaz koruma görevlisi olan şüphelilerin ve jandarma görevlisi olan şüphelilerin savunmalarında suçlamaları kabul etmedikleri,Müşteki Sedat vekilinin ve müştekilerin ifadelerinde belirttikleri ve kendilerine yapılan işkence ve kötü muameleyi gördüklerini iddia ettikleri tanık R.T. alınan ifadesinde, müştekilerle birlikte Bergama Çocuk D Tipi Cezaevine götürüldüğünü, cezaevine geldiklerinde komutanın kendilerini odasına aldığını, vücutlarında kesik ve dövme izi olup olmadığını kontrol ettiklerini, müştekilere tekme ve tokat atılmadığını, hakaret içeren sözler söylendiğini duymadığını belirttiği, Yapılan soruşturma sonucu toplanan delillere ve dosya içeriğine göre müşteki Sedat vekilinin gerçekleştiğini iddia ettiği suç tarihinden 4 ay kadar sonra şikâyetçi olduğu, bu nedenle müştekilerin kasten yaralama suçuna maruz kaldıklarına ilişkin herhangi bir adli raporun bulunmadığı, Cezaevine giriş ve çıkışları gösterir kamera kaydı olduğu, ancak müştekilerin kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia ettikleri Cezaevi jandarmasına ait yerleri gören kamera olmadığı, şüphelilerin atılı suçlamayı kabul etmedikleri, Cezaevinde infaz koruma memuru olan tanık Y. ifadesinde;müştekilerin üst aramasını yaptığını, yaralanma izi görmediğini, kendilerini getirenlerden şikâyetleri olup olmadığını sorduğunda şikâyetlerinin olmadığını söylediklerini beyan ettiği, müşteki vekilinin tanık olarak gösterdiği ve müştekilerin cezaevine getirilmeleri ve cezaevine alınmaları sırasında yanlarında bulunan tanık R.T.nin alınan ifadesinde müştekilerin iddialarını doğrulamadığı, müştekilere herhangi bir kötü muamele ya da söz söylendiğini duymadığını belirttiği, bu nedenle yapılan soruşturma sonucu şüphelilerin müştekilere karşı atılı suçları işlediklerine ilişkin hiçbir tanık beyanı ve maddi delil ile desteklenmeyen soyut iddialarından başka kamu davası açılmasına yeterli şüphe oluşturacak deliller elde edilemediği anlaşılmakla,Şüpheliler hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına [karar verilmiştir].” Bu karara başvurucu tarafından yapılan itiraz, Bergama Sulh Ceza Mahkemesinin 12/9/2014 tarihli ve 2014/258 Değişik İş sayılı kararıyla “iddiaların gerekli ve yeterli şekilde araştırılıp irdelendiği ve bunun neticesinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda usul ve yasaya aykırı bir yön görülmediği” gerekçesiyle reddedilmiştir. Ret kararı 10/10/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edildiğinden 10/11/2014 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımının bulunmadığı anlaşılmıştır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun , , , ve maddeleri. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17642 | Başvuru, ceza infaz kurumunda işkence ve kötü muamele ile ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kürtaj ile ilgili yapılması düşünülen düzenlemeleri protesto edenlere karşı polisin aşırı güç kullanarak gözaltına alma işlemini gerçekleştirmesi nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 6/6/2013 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 13/9/2013 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 6/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 7/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 14/4/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 2/5/2014 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular 1/6/2012 tarihinde saat 00'de beraberlerindeki yirmi yedi kişilik bir grup ile “kürtajı” cinayet olarak tanımlayan açıklamalarını ve “kürtaj yasağı” hakkında yapılması düşünülen yasal düzenlemeleri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ile görüşmek üzere Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının ek binası önünde toplanmışlardır. Başvurucuların da bulunduğu grup içerisinden E.Ü. isimli bir kişi, gruba ve olay yerinde bulunan basın mensuplarına hitaben kürtaj ile ilgili yapılan açıklamaya yönelik olarak görüşlerini belirtmiş ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'nın bir kadın olarak yanlarında olması gerektiğini vurgulamıştır. Daha sonra anılan kişi, hükümetin son on yılda yaptıkları hakkında görüşlerini ifade ederek Bakan ile görüşmeye geldiklerini beyan etmiştir. Bakanın grubun yanına gelmek zorunda olduğu, aksi takdirde gelene kadar bekleneceği de ifade edilmiştir. Daha sonra grup içinde bulunan başka bir kişi gruba ve basın mensuplarına hitaben “Bize bugün burada [Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı] Fatma Şahin['in] olmadığı söyleniyor. Fakat biz buna inanmıyoruz, Fatma Şahin gelip bizle burada görüşene kadar burada bekleyişimiz devam edecek.” şeklinde kısa bir açıklama yaptıktan sonra katılımcılar, Bakanlık önündeki kaldırıma oturarak ellerindeki dövizleri açmışlardır. Oturma eylemi sırasında grup içindeki bazı katılımcılar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'nın nerede olduğunu sorarak Bakan'ın görevini yapmasını, aksi takdirde grubun Bakanlık binasına çıkarak gerekeni yapacağını belirtmişlerdir. Başvurucu Gülşah Öztürk, saat 20’de “Muhatap alınmıyorsak biz muhatap alınmayı biliriz.” dedikten sonra grup, ondan geriye doğru saymaya başlamış ve geri sayımdan sonra Bakanlık binasına girmeye çalışmıştır. Bu sırada Bakanlık binası önünde güvenlik önlemleri çerçevesinde barikat kuran polis, grubun binaya girmesini engellemiş ve kalkanlar ile grubu iterek grubu tekrar kaldırım üzerine almıştır. 1/6/2012 tarihli, polis tarafından tutulan olay tutanağına göre olay esnasındagruba hitaben “Bakanlıktan yetkili biri ile görüşeceklerini ve Bakanlık önünden kenara çekilerek sakin bir şekilde beklemeleri gerektiği, görüşecekleri kişinin şu anda toplantıda olduğu, yaptıkları eylemin kanuna aykırı olduğu, eylemlerine son verip dağılmaları gerektiği yönünde”ikazlarda bulunulmuştur. Saat 11:35’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı, grupla görüşmek üzere Bakanlık binası önüne gelmiştir. Grup içinden E.Ü. “Eğer bir kadın muhatap gelip bizimle muhatap olmuyorsa, kameraların önünde kadınlardan özür dilemiyorsa, biz gireceğiz içeri ve görevimizi yerine getireceğiz” şeklinde açıklama yaptıktan sonra Müsteşar Yardımcısı ile görüşmeyi reddetmişlerdir. Bu açıklamadan sonra grup tekrar Bakanlık binasına girmek için tekme ve yumruk atmak suretiyle polis barikatını aşmaya çalışmıştır. Polis, kalkanlar ile iterek grubu tekrar kaldırım üzerine almıştır. Saat 50’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Eğitim ve Yayınlar Daire Başkanı grubun yanına gelerek konu ile ilgili görüşebileceğini ve grubun mesajlarını Bakan'a iletebileceğini ifade etmiştir. Bunun üzerine grup içinden bir kişi “Başbakanın açıklaması ile ilgili olarak Daire Başkanının özür dilemesi, Başbakandan özür istenmesi, kürtaj ile ilgili yasaya karşı mücadele etmek için söz verilmesi” taleplerini Daire Başkanı'na iletmişlerdir. Daire Başkanı “Arkadaşlar biz size değer veriyoruz. Bunların hepsini Sayın Bakanımıza ileteceğim. Siz mesajınızı ilettiniz.” şeklinde cevap vermiştir. Grup içinden bir kişinin “Siz özür dilemiyor musunuz? Söz vermiyor musunuz?” şeklinde soru sorması üzerine Daire Başkanı “Arkadaşlar sizin isteğiniz üzere buraya geldim. Birkaç temsilciyi davet ettik buyurun konuşalım diye. Başka bir mesajınız yoksa. Bu mesajı ileteceğim.” şeklinde beyanda bulunmuştur. Daire Başkanı'nın açıklamasından sonra grup içinden bir kişi, kimseyi dikkate almadıklarını ve Bakanlığa gireceklerini beyan ederek tekrar tekme ve yumruklarla polis barikatını aşmaya çalışmışlardır. Polis grubu kalkanlarla itekleyerek tekrar kaldırıma almıştır. Saat 25’e kadar oturma eylemine devam eden grup, polis tutanağı ve Mahkememizce izlenen kamera kayıtları kapsamında birden kalkarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) istikametine doğru koşmaya başlamış, bunun üzerine grubun önü polis tarafından kesilerek grup çember içine alınmıştır. Bu esnada başvurucu Gülşah Öztürk ile iki eylemci Atatürk Bulvarı üzerine çıkarak oturmak suretiyle yolu trafiğe kapatmaya çalışmıştır. Ancak polis bu kişilere müdahale ederek diğer grubun yanına almıştır. Polis, grubun ikazlara rağmen dağılmayarak slogan atıp saldırgan tavırlarla polise tekme ve yumruklarla saldırması ve Atatürk Bulvarı'na çıkarak araç trafiğini ve kendilerini tehlikeye sokacak nitelikte eylemlerine devam etmesi gerekçesiyle saat 30’da eylemcileri gözaltına almıştır. Grupta bulunanlar birbirlerine kenetlenerek gözaltına alınmamak için direnç gösterdiklerinden polis zor kullanarak "teker teker sökerek" taşıma teknikleri ile kişileri polis aracına almıştır. Gözaltına alınan başvurucuların aynı gün 00 - 30 sıralarında alınan genel adli muayene raporları şöyledir:i. Başvurucu Eda Ceylan için boyun sağ tarafında 10x10 yüzeysel doku kaybı, sağ diz üzerinde 3x3 ekimoz,ii. Başvurucu Gülşah Öztürk için her iki bacak femur seviyesinde 5x5 ekimoz, sol kol medialde, ön kolda 2 adet 2x2 ekimoz, sağda hafif ödem,iii. Başvurucu Tuğba Çiftçi için her iki kolda yaygın ekimotik lezyonlar mevcut,iv. Başvurucu Özge Gizem Kartalkaya her iki ön kolda yüzeysel sıyrıklar ve sol bilekte hassasiyet, göğüs orta hatta 7 cm hiperemi mevcut. Başvurucuların şüpheli olarak beyanları alındıktan sonra aynı gün başvurucular Gülşah Öztürk ve Özge Gizem Kartalkaya saat 55’te, başvurucular Eda Ceylan ve Tuğba Çiftçi saat 50’de serbest bırakılmışlardır. Başvurucular; gözaltına alınırken yaralandıklarını, cinsel tacize uğradıklarını, hakaret ve tehdide maruz kaldıklarını iddia ederek olaya karışan polisler hakkında 5/6/2012 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuşlardır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aynı gün 2012/72160 soruşturma numaralı dosya kapsamında adli soruşturmaya başlamış ve başvurucuları adli tıpa sevk etmiştir. Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğü 5/6/2012 tarihli ve 2012/13710-13713 sayılı raporunda başvurucuların vücutlarının özellikle kol ve bacak bölgelerinde çok sayıda ekimoz ve yüzeysel sıyrıklar tespit edildiğini belirtmiştir. Başvurucuların yaralanmasının yaşamlarını tehlikeye sokan bir durum olmadığı ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu da ifade edilmiştir. Başvurucuların hiçbirisinin baş bölgesinde herhangi bir ekimoz veya sıyrık tespit edilmemiştir. Sadece başvurucu Eda Ceylan’ın yapılan muayenesinde boyun sağ yan tarafta 3 cm'lik yüzeyi kabuklanmış sıyrık tespit edilmiştir. Öte yandan olay esnasında yaralandıklarını beyan eden yedi polis memuru Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına yaralanmalarına sebep olan kişilerden şikâyetçi olmuşlardır. Polis memurlarının Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğünde yapılan muayenesi sonucunda hazırlanan 4/6/2012 tarihli ve 2012/13489-13495-96 sayılı raporda polis memurlarının el ve kollarında ekimoz ve sıyrıklar tespit edilmiştir. Olayın görüntülerine ilişkin olarak Ankara İl Emniyet Müdürlüğünün 5/6/2012 tarihli DVD İzleme ve Tespit-Teşhis Tutanağı'nda değişik zamanlarda grup içinde bulunan kişilerin polis barikatını tekmeledikleri ve görevli polislere vurmaya çalıştıkları belirtilmiştir. Bu kapsamda başvurucuların polis barikatına yüklendikleri ve polislere vurmaya çalıştıkları fotoğraflarla tespit edilmiştir. Ayrıca grubun aniden kalkarak TBMM istikametine koşmaya başladıkları da bir fotoğrafta gösterilmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı olaya ilişkin tutulmuş olan kamera kayıtlarının incelemesi için bilirkişi atamıştır. Bilirkişinin hazırladığı 28/11/2012 tarihli raporda olaya ilişkin olarak meydana gelen arbedeye yönelik tespitler yapılmamıştır. Bilirkişi, olay esnasında başvuruculardan bazıları ve diğer bazı katılımcıların eylem esnasında söylediği sözleri raporda belirtmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yukarıda belirtilenler dışında soruşturma kapsamında başka bir araştırma yapmamıştır. Şüphelilerin kimlikleri tespit edilmeye çalışılmamış ve tanık beyanına da başvurulmamıştır. Başsavcılık 3/12/2012 tarihli ve K.2012/69746 sayılı kararı ile başvurucuların şikâyeti ile ilgili olarak görevi kötüye kullanma, hakaret ve tehdit suçlarından kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"… müştekilerin ellerinde bulunan ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı önünde toplanmaları üzerine Çevik Kuvvet polislerinin gerekli önlemi aldıkları, müştekilerin de aralarında bulunduğu grubun ilk olarak polis barikatını aşmak ve Bakanlık binasına girmek için polis memurlarına saldırdıkları, binaya giremeyince bina önünde beklemeye devam ettikleri, Bakanlık yetkililerinin taleplerini karşılamadıklarından bahisle TBMM binasına yürümek istedikleri esnada kolluk görevlileri tarafından yasal bir şekilde gözaltına aldıkları, ancak incelenen görüntülerde Emniyet ekiplerinin herhangi bir orantısız güç, tehdit veya hakaret suçunu işlediğinin tespit edilmediği, polisin yasal müdahale hakkını kullandığı anlaşıldığından müsned suçla ilgili olarak şüpheliler hakkında kamu adına Kovuşturmaya yer olmadığına (karar verilmiştir.)" Başvurucular anılan karara karşı Sincan Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulunmuşlardır. Mahkeme 26/2/2013 tarihli ve 2013/438 Değişik İş sayılı kararı ile Başsavcılığın kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir. Karar başvurucular vekiline 7/5/2013 tarihinde tebliğ edilmiş ve başvurucular 6/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucuların, Bakanlık görüşüne karşı verdikleri beyana ek olarak gönderdikleri belgede Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 21/6/2012 tarihli iddianame ile başvurucular hakkında 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçundan Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açtığı anlaşılmıştır. Yapılan yargılama sonunda Mahkeme 1/4/2014 tarihli ve E.2012/932, K.2014/249 sayılı kararıyla başvurucuların çevreyi rahatsız edici ve trafik akışını engelleyici davranışlarda bulunmadıkları, güvenlik kuvvetlerinin görevini engelleyecek şekilde hareket etmedikleri gerekçesiyle beraatlerine karar vermiştir. Karar temyiz edilmeden kesinleşmiştir.B. İlgili Hukuk 2911 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“Genel yollar ile parklarda, mabetlerde, kamu hizmeti görülen bina ve tesislerde ve bunların eklentilerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bir kilometre uzaklıktaki alan içinde toplantı yapılamaz ve şehirlerarası karayollarında gösteri yürüyüşleri düzenlenemez.Genel meydanlardaki toplantılarda, halkın ve ulaşım araçlarının gelip geçmesini sağlamak üzere valilik ve kaymakamlıklarca yapılacak düzenlemelere uyulması zorunludur.” Aynı Kanun’un maddesi şöyledir:“(Değişik madde: 22/7/2010-6008 S.K/md.) Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılanlar, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar ederlerse, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçu, toplantı ve gösteri yürüyüşünü tertip edenlerin işlemesi halinde, bu fıkra hükmüne göre verilecek ceza yarı oranında artırılarak hükmolunur.İhtara ve zor kullanmaya rağmen kolluk görevlilerine karşı cebir veya tehdit kullanılarak direnilmesi halinde, ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 265 inci maddesinde tanımlanan suçtan dolayı da cezaya hükmolunur.23 üncü maddede yazılı hallerden biri gerçekleşmeden veya 24 üncü madde hükmü yerine getirilmeden yetki sınırı aşılarak toplantı veya gösteri yürüyüşlerinin dağıtılması halinde, yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri işleyenlere verilecek cezalar, dörtte bire kadar indirilerek uygulanabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir. Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir. İkinci fıkrada yer alan; a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü, b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını, ifade eder. Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir. Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur. Polis; a) Meşru savunma hakkının kullanılması kapsamında, b) Bedenî kuvvet ve maddî güç kullanarak etkisiz hale getiremediği direniş karşısında, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde, c) Hakkında tutuklama, gözaltına alma, zorla getirme kararı veya yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde,silah kullanmaya yetkilidir. Polis, yedinci fıkranın (c) bendi kapsamında silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde "dur" çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir. Polis, direnişi kırmak ya da yakalamak amacıyla zor veya silah kullanma yetkisini kullanırken, kendisine karşı silahla saldırıya teşebbüs edilmesi halinde, silahla saldırıya teşebbüs eden kişiye karşı saldırı tehlikesini etkisiz kılacak ölçüde duraksamadan silahla ateş edebilir. | Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3936 | Başvuru, kürtaj ile ilgili yapılması düşünülen düzenlemeleri protesto edenlere karşı polisin aşırı güç kullanarak gözaltına alma işlemini gerçekleştirmesi nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, 1971 yılında tapu kaydına güven duyarak satın aldığı taşınmazın 5/1/1961 tarihli ve 221 sayılı Amme Hükmi Şahısları veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkında Kanun hükmü gereği bedelsiz olarak İstanbul Sular İdaresi (İSKİ) adına kaydedildiğini, bu işleme karşı açtığı tapu iptali ve tescil davalarının reddedildiğini belirterek Anayasa’nın , , , , , , ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek maddi tazminat veya yeniden yargılama yapılmak suretiyle taşınmazın kendi adına tescili talebinde bulunmuştur. Başvuru, 20/2/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 30/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 30/10/2014 tarihinde edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının görüş yazısı, 20/1/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu vekili Adalet Bakanlığının cevabına karşı beyanlarını yasal süresi içinde 3/2/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Üsküdar Kısıklı Büyük Çamlıca Sokak 785 ada 47 parsel sayılı taşınmaz 221 sayılı Kanun gereğince Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesinin 29/12/1981 tarihli ve E.1981/744, K.1981/927 sayılı kararı ile İSKİ adına tescil edilmiştir. Başvurucu, söz konusu taşınmazın 1971 yılında satın alma yoluyla mülkiyetine geçtiğini, tahsis işleminin 221 sayılı Kanun şartlarına uygun olarak yapılmadığını belirterek taşınmazın idare adına kaydının iptali ile adına tescili talebiyle Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesinde 15/12/1983 tarihinde dava açmıştır. Mahkeme, yapılan keşif ve bilirkişi incelemeleri sonunda, 15/2/1988 tarihli ve E.1986/880, K.1988/49 sayılı kararı ile dava konusu taşınmazın tamamının Üsküdar Kısıklı meydan çeşmesini besleyen mevcut su toplama galerisi niteliğinde olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. Bu karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/11/1988 tarihli ve E.1988/15202, K.1988/20621 sayılı ilamı ile onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Dairenin 14/2/1989 tarihli ve E.1989/2064, K.1989/2900 sayılı ilamı ile reddedilmiş ve karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Başvurucu, aynı taşınmazla ilgili olarak bedelsiz olarak davalı adına tescil edildiği, herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmadığı gibi bir kamulaştırma bedeli de ödenmediğinden, davalı idare adına tescil kararının hukuki dayanaktan yoksun olması nedeniyle tapu kaydının iptali ve kendisi adına tescili, olmadığı takdirde taşınmaza haksız olarak el konulmasından dolayı kendisine 000 TL tazminat ödenmesi için Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesinde 27/1/2009 tarihinde dava açmıştır. Mahkeme, 13/9/2011 tarihli ve E.2009/26, K.2011/235 sayılı kararı ile dava konusu taşınmazla ilgili olarak Üsküdar Asliye Hukuk Mahkemesinde 1986/880 esas sayılı dosya ile açılan dava sonucunda verilen ret kararının Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/11/1988 tarihli ve E.1988/15202, K.1988/20621 sayılı ilamı ile onandığı ve davanın kesinleştiği, tapu iptali ve tescil istemi hakkında kesin hüküm bulunduğu, alacak istemi yönünden ise dava konusu taşınmazın 221 sayılı Kanun gereğince kamu hizmetine tahsis edilmesi nedeniyle idare adına tescil kararı verildiği ve Kısıklı Meydan Çeşmesi Suyu Memba Koruma Alanında kalan taşınmaza arşiv ve literatür araştırmasında 1914 yılında el konulduğunun bildirildiği görüldüğünden yargılama sırasında yürürlüğe giren 5999 sayılı Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun uygulanma imkânının bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Bu karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 21/6/2012 tarihli ve E.2012/6844, K.2012/13712 sayılı ilamı ile onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 24/12/2012 tarihli ve E.2012/24557, K.2012/28009 sayılı ilamı ile reddedilmiş ve karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Bu ilam başvurucuya 21/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 20/2/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 221 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“6830 sayılı İstimlak Kanununun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kamulaştırma işlerine dayanmaksızın, kamulaştırma kanunlarının gözönünde tuttuğu maksatlara fiilen tahsis edilmiş olan gayrimenkuller ilgili amme hükmi şahsı veya müessesesi adına tahsis tarihinde kamulaştırılmış sayılır.” 221 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Birinci maddede yazılı gayrimenkuller tapuda kayıtlı ise, kayıt sahipleri veya mirascıları ancak fiili tahsis tarihindeki rayiç üzerinden gayrimenkul bedelini istiyebilirler. Tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkuller hakkında fiili tahsis tarihinden itibaren on sene geçmemiş ise o tarihte zilyedlikle iktisap şartları tahakkuk eden zilyedleri veya mirasçıları birinci fıkra hükmünden faydalanabilirler. Herhalde gayrimenkule müdahalenin men'i (İptal ibare: Anayasa Mah.nin 17/01/2008 tarihli ve E. 2004/25, K. 2008/42 sayılı Kararı ile.) * davası dinlenmez.” 221 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Gayrimenkulün bedelini dava hakkı bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki sene sonra düşer.” 18/6/2010 tarihli ve 5999 sayılı Kanunla 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici maddenin birinci ve altıncı fıkraları şöyledir: “Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, malik tarafından ilgili idareden tazminat talebinde bulunulması halinde, öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi esastır. … İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği veya ikinci fıkradaki sürenin uzlaşmaya davet olmaksızın sona erdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde malik tarafından sadece tazminat davası açılabilir. Dava açılması halinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının müracaat tarihindeki değeri, ikinci fıkranın birinci cümlesindeki esaslara göre mahkemece tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veya terkinine ve malike tazminat ödenmesine hükmedilir. Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup tarafların hükmedilen tazminata ilişkin temyiz hakkı saklıdır.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1665 | Başvurucu, 1971 yılında tapu kaydına güven duyarak satın aldığı taşınmazın 5/1/1961 tarihli ve 221 sayılı Amme Hükmi Şahısları veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkında Kanun hükmü gereği bedelsiz olarak İstanbul Sular İdaresi (İSKİ) adına kaydedildiğini, bu işleme karşı açtığı tapu iptali ve tescil davalarının reddedildiğini belirterek Anayasa’nın 2. , 5. , 10. , 13. , 36. , 40. , 90. ve 125. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek maddi tazminat veya yeniden yargılama yapılmak suretiyle taşınmazın kendi adına tescili talebinde bulunmuştur. | 0 |
Başvurucular, birinci başvurucu Salih Ülgen’in 27/6/2006 tarihinde hayvan otlattığı bölgede mayın patlaması sonucu yaralandığını ve söz konusu olay nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtıkları davanın reddedildiğini ve makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın , ve maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespitiyle uğradıkları maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir. Başvuru, 19/8/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. İkinci Bölümün 4/12/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 4/2/2014 tarih ve 14755 sayılı görüş yazısı 26/2/2014 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiş olup, başvurucular tarafından Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyanda bulunulmamıştır. A. Olaylar Başvuru dilekçesinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Ağrı ili, Doğubayazıt ilçesi Türkiye-İran sınırında bulunan Ziyaret Piyade Hudut Takım Komutanlığına 300 metre mesafedeki sınır güvenliğini temin amacıyla oluşturulan mayınlı bölge yakınında 27/6/2006 tarihinde onbir ve oniki yaşlarında olan iki arkadaşıyla birlikte hayvan otlatan onüç yaşındaki birinci başvurucu Salih Ülgen, koyun sürüsünün mayın levhası bulunan tel örgünün yukarısından aşağıya doğru inmesi üzerine arkadaşlarıyla birlikte koyunların peşinden giderek mayınlı bölgeye girmiştir. Mayınlı arazide buldukları mayının patlaması sonucu üç kişi de yaralanmış, birinci başvurucu Salih Ülgen’in sağ kolunun dirsek kısmının alt tarafı kopmuş ve vücudunun çeşitli yerlerinde de yaralanma meydana gelmiştir. Söz konusu olay nedeniyle uğramış oldukları maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle Salih Ülgen’e velayeten ve kendi adlarına asaleten diğer başvurucular Fatma Ülgen ve Mehmet Ülgen tarafından birinci başvurucu için işgücü kaybı nedeniyle 000,00 TL, protez kol bedeli olarak 000,00 TL maddi ve 000,00 TL manevi tazminatın; ikinci ve üçüncü başvurucular için de ayrı ayrı 000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle Milli Savunma Bakanlığı aleyhine dava açılmıştır. Erzurum İdare Mahkemesinin 23/5/2008 tarih ve E.2007/167, K.2008/574 sayılı kararıyla dava reddedilmiştir. Kararın gerekçe kısmı şöyledir:“Olayın meydana geldiği yerde Türk-İran hudut hattında Ziyaret Hudut Takım Karakolunun korunması amacıyla mayın döşendiği ve alanın mayınlı saha olduğu, olay yeri çevresinin tel örgü ile çevrili ve üzerinde mayın yazılı levhaların bulunduğu, 28/6/2006 günü olay yeri keşif tutanağında mayınlı saha içerisinde koyun sürülerinin mevcut olduğu, bu sürülerin yaralanan çocuklar tarafından getirildiği, olayın tanığı olan Ziyaret Hudut Takım Karakolunda Piyade Onbaşı olan kişinin alınan ifadesinde olay günü karakolda nöbetçi olduğu, koyun sürüsünün mayın levhası bulunan tel örgünün yukarısından aşağı inerken peşinden gelen üç çocuğu dört kez düdük çalarak mayınlı bölgeye girmemeleri konusunda uyardığı, ancak çocukların uyarıyı dikkate almadan mayınlı bölgeye girdikleri, sonra da çocukları düdükle ikaz ettiği, mayınlı bölgeden çıkmamaları üzerine durumu karakol komutanlığına bildirdiği, çocukların ellerinde bir şeyle oynarken patlamanın olduğunu beyan ettiği anlaşılmıştır. Bu itibarla, çocukların görevlinin ikazına uymadıkları ve davacı vekilinin de kabulü ile askeri yasak bölgeye girerek mayınlı saha içerisinde bulunan mayınla oyun oynadıklarının sabit olduğu, Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 6/11/2006 gün ve 2006/799 sayılı kararında, alınan ekspertiz raporunda davacılara ait çakı bıçağı üzerinde TNT ihtiva eden patlayıcı madde artığının bulunduğunun tespit edildiği ve bu yerde benzer olayların daha önce de yaşandığı anlaşıldığından, bu bölgenin mayınlı saha olduğunun ailelerce bilinmemesinin söz konusu olmadığı ve olayın davacıların kendi kusurundan kaynaklandığı sonucuna varılmış olup, olayda idareye atfedilecek herhangi bir kusur veya olayın gelişimi de dikkate alındığında sosyal risk ilkesine göre idarece tazmini gereken bir zarar bulunmamaktadır. Bu itibarla, söz konusu zararın meydana gelmesinde mayınlı saha olduğu bilinen ve etrafında uyarı levhaları ve tel örgüler bulunan alana girerek çakıyla mayını kurcalayan davacıların çocuğu ile bakım ve gözetim görevini gereği gibi yerine getirmeyen anne ve babanın tam kusurlu olduğu anlaşılmış olup, zarardan davalı idareyi sorumlu tutmak ve tazminata mahkûm etmek hukuka uygun olmayacağından tazminat talebini reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.” Başvurucular tarafından temyiz edilen karar, Danıştay Dairesinin 8/5/2013 tarih ve E.2009/4372, K.2013/4251 sayılı kararıyla onanmıştır. Başvurucular tarafından karar düzeltme kanun yoluna gidilmemiştir. Karar, başvurucular vekiline 25/7/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bakanlık, 4/2/2013 tarihli görüşünde (§5) başvuru konusu olaya ilişkin ilave olarak aşağıdaki bilgilere yer vermiştir:Ceza Soruşturması Süreci Başvuruya konu mayın patlaması üzerine Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mekanize Tugay Komutanlığı görevlileri hakkında yürütülen soruşturma kapsamında olayla ilgili bilgi ve görgüsü olan tüm tanıklar dinlenmiş, olay yerinde uzman ekiplerce gerekli inceleme gerçekleştirilmiş, olay yerinin fotoğrafları çekilmiştir. Olay yerinin tel örgü ile çevrili olduğu ve bölgenin mayın sahası olduğunu gösterir levhaların tel örgü üzerinde asılı olduğu tespit edilmiştir. Olayın meydana geldiği bölgenin derece kara askeri yasak bölge ve aynı zamanda Ziyaret Hudut Takım Karakolu askeri güvenlik bölgesi içinde kaldığı ve olay yerinde bulunan mayın parçalarının yanı sıra mağdurlara ait çakı bıçağı üzerinde yapılan kriminal inceleme neticesinde söz konusu bıçak üzerinde TNT ihtiva eden patlayıcı madde artığı bulunduğu belirlenmiştir. Soruşturma kapsamında elde edilen tüm delilleri değerlendiren Doğubeyazıt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, olayın, mağdurların mayınlı yasak bölgeye girerek burada buldukları mayınlarla oynarken (açmaya çalışırken) meydana geldiğine kanaat getirilerek 6/11/2006 tarih ve 2006/799 karar sayılı kararıyla kovuşturmaya yer olmadığına hükmedilmiştir. Anılan karara ilişkin olarak başvurucular tarafından yapılan itiraz ise Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinin 20/12/2006 tarih ve 2006/273 sayılı kararı ile reddedilmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin son fıkrası şöyledir:“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kapsam ve nitelik” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinde yazılı yargılama usulü uygulanır ve inceleme evrak üzerinde yapılır.” 2577 sayılı Kanun’un “Dilekçeler üzerine ilk inceleme” kenar başlıklı maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:“(3) Dilekçeler, Danıştayda daire başkanının görevlendireceği bir tetkik hakimi, idare ve vergi mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye tarafından: a) Görev ve yetki,b) İdari merci tecavüzü,c) Ehliyet, d) İdari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı, e) Süre aşımı,f) Husumet, g) 3 ve 5 inci maddelere uygun olup olmadıkları,Yönlerinden sırasıyla incelenir.(4) Dilekçeler bu yönlerden kanuna aykırı görülürse durum; görevli daire veya mahkemeye bir rapor ile bildirilir. Tek hakimle çözümlenecek dava dilekçeleri için rapor düzenlenmez ve 15 inci madde hükümleri ilgili hakim tarafından uygulanır. 3 üncü fıkraya göre yapılacak inceleme ve bu fıkra ile 5 inci fıkraya göre yapılacak işlemler dilekçenin alındığı tarihten itibaren en geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır.” 2577 sayılı Kanun’un “Dosyaların incelenmesi” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (5) numaralı fıkraları şöyledir: “(1) Danıştay ile idare ve vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yaparlar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.” “(5) Danıştay, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde dosyalar, bu Kanun ve diğer kanunlarda belirtilen öncelik veya ivedilik durumları ile Danıştay için Başkanlar Kurulunca; diğer mahkemeler için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca konu itibariyle tespit edilip Resmi Gazete'de ilan edilecek öncelikli işler gözönünde bulundurulmak suretiyle geliş tarihlerine göre incelenir ve tekemmül ettikleri sıra dahilinde bir karara bağlanır. Bunların dışında kalan dosyalar ise tekemmül ettikleri sıraya göre ve tekemmül tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır.” 2577 sayılı Kanun’un “Tebliğ işleri ve ücretler” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Danıştay ile bölge idare, idare ve vergi mahkemelerine ait her türlü tebliğ işleri, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılır. Bu suretle yapılacak tebliğlere ait ücretler ilgililer tarafından peşin olarak ödenir.” | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6585 | Başvurucular, birinci başvurucu Salih Ülgen’in 27/6/2006 tarihinde hayvan otlattığı bölgede mayın patlaması sonucu yaralandığını ve söz konusu olay nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtıkları davanın reddedildiğini ve makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın 17. , 36. ve 40. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespitiyle uğradıkları maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmişlerdir. | 1 |
Başvuru, anonim şirketin mal varlığına tedbiren el konulması ve şirketin yönetimine kayyım atanması sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/9/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilemez olduğu hususunda oybirliği sağlanamaması nedeniyle kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. İkinci Bölüm tarafından 29/6/2021 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Almanya Federal Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucu 1997 doğumlu olup Almanya'da ikamet etmektedir. A. Olayın Arka Planı Y. ve K. tarafından 20/6/2013 tarihinde Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri Anonim Şirketi (Şirket) kurulmuştur. Şirket, İstanbul ili Şişli ilçesi Mecidiyeköy Büyükdere Caddesi 307 pafta 1956 ada 3 parsel sayılı yerde bulunan Astoria isimli binadaki dört bağımsız bölümü 20/6/2013 tarihinde Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlanan işlemle S.den satın almıştır. Soruşturma dosyasına yansıyan belgelere göre anılan bağımsız bölümlerde yine Y. ve K.ya ait olan Y.K. Avukatlık Ortaklığı faaliyet göstermektedir. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi silahlı bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. OHAL 19/7/2018 tarihinde yeniden uzatılmayarak son bulmuştur. Darbe teşebbüsüne ilişkin süreç, OHAL ilanı, OHAL döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-20, 47-66) kararında yer almaktadır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 22/7/2016 tarihli talebi üzerine İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 29/7/2016 tarihli kararıyla Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) avukatlık yapılanmasına dâhil olduğu değerlendirilen K. ve Y. hakkında terör örgütüne üye olma suçundan yakalama emri çıkarılmıştır. Başsavcılığın 23/7/2016 tarihli yazıyla talep etmesi üzerine İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 23/7/2016 tarihli kararıyla Y.K. Avukatlık Ortaklığının faaliyet gösterdiği işyerlerinde arama yapılmasına ve arama sonucu elde edilecek suç eşyasına el konulmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Büyükdere Caddesi ... Şişli İSTANBUL [adresinde] faaliyet gösteren Astoria Alışveriş Merkezinde B Blok/Kule Katında [Y.K.] Avukatlık Ortaklığı ve sahiplerine ait hukuk bürosunda, yukarıda cins, model ve plakaları verilen araçlar üzerinde ve Alışveriş Merkezinin (Rezidans) eksi 6 (-6) ve eksi 5 (-5) katında bulunan B6 - D06 -D14 sayılı oda/depoda3 gün içerisinde 1 defaya mahsus olmak üzere geceleyin veya gündüzleyin ARAMA YAPILMASI,Yapılan arama neticesinde elde edilmesi muhtemel suç unsuru materyallere CMK Maddesi uyarınca EL KONULMASINA ..." Arama sonucu ele geçirilen ve çoğunluğu elektronik olan eşyaya el konulmasına İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince 24/7/2016 tarihinde karar verilmiştir. Kolluk birimlerince yapılan araştırma neticesinde Y.K. Avukatlık Ortaklığının belge ve arşivinin R. Arşiv Yönetimi Anonim Şirketinin İstanbul'un Gebze ilçesindeki adresinde bulunduğunun tespiti üzerine İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 22/7/2016 tarihli kararıyla anılan adreste de arama yapılmasına karar verilmiştir. Bunun yanında soruşturma dosyasına yansıyan belgelerden anlaşıldığına göre Y.K. Avukatlık Ortaklığının yönetimine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyım olarak atanmıştır. Başvurucu, iddiasına göre ailesinin Almanya'da elde ettiği birikimleriyle Türkiye'de yatırım yapmak amacıyla İstanbul'da Astoria isimli binada satılık olan gayrimenkulü kız kardeşiyle birlikte satın almak istemiş; buranın Şirkete ait olduğunu öğrenmeleri üzerine nama yazılı hisseleri ciro yoluyla satın almak suretiyle Şirkete malik olmuşlardır. Başvuru dosyasında bulunan 7/4/2016 tarihli Şirket Yönetim Kurulu kararına göre Y. tüm hisselerini başvurucunun kız kardeşi olan Z.K.ye, K. ise tüm hisselerini başvurucuya ciro ederek teslim etmiştir. Anılan karara göre başvurucu ve kız kardeşi yüzde ellişer payla Şirketin tüm hisselerinin sahibi olmuştur. Şirketin 10/10/2016 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanan 28/9/2016 tarihli Olağanüstü Genel Kurul kararıyla ünvanı Karabulut Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri A.Ş. olarak değiştirilmiştir. Yine söz konusu karara göre K. ve Y. Yönetim Kurulu üyeliklerinden istifa etmiş; bunların yerine Z.K. ve başvurucu, Yönetim Kurulu üyesi olmuştur. B. Şirkete Elkoyma ve Kayyım Atama Süreci Başsavcılık; K. ve Y.nin Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri Anonim Şirketini kurduklarının tespit edildiğini belirterek Şirketin her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına ve diğer tüm menkul değerlerine 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesi uyarınca tedbiren el konulmasını 1/8/2017 tarihinde talep etmiştir. Talebin ilgili kısmı şöyledir:"FETÖ/PDY terör örgütünün 2016 tarihli darbe sürecine gelene kadar devlet içerisinde oluşturdukları paralel yapılanmada Hukukçu-Avukat yapılanmasın da yer aldığı anlaşılan firari şüpheliler [Y. ve K.nın] hissedarları olduğu '[Y.K.] Avukatlık Ortaklığı'nın tüm mal varlıklarına el konmuş ve TMSF kayyum olarak atanmış olup,Gelinen aşamada26/06/2013 tarih ve 8350 sayılı Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığı üzere [Y.K.] Avukatlık Ortaklığı ortakları firari şüpheliler [Y. ve K.nın] 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' adı altında ... bir şirket kurduklarının anlaşılması üzerine,Şüpheliler [Y. ve K.nın] ortakları oldukları 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' şirketine ve bu şirket üzerindeki her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına diğer tüm menkul değerlerine CMK 128 ve devamı maddeleri gereğince TEDBİR KONULMASINA karar verilmesi kamu adına talep olunur." İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 1/8/2017 tarihli kararıyla talep kabul edilmiş ve Şirketin her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına, diğer tüm menkul değerlerine 5271 sayılı Kanun'un ve devamı maddeleri gereğince tedbiren el konulmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Soruşturmaya konu Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün avukatlık yapılanmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında; FETÖ/PDY terör örgütünün 2016 tarihli darbe sürecine gelene kadar devlet içerisinde oluşturdukları paralel yapılanmada Hukukçu-Avukat yapılanmasın da yer aldığı anlaşılan firari şüpheliler [Y. ve K.nın] hissedarları olduğu '[Y.K.] Avukatlık Ortaklığı'nın tüm mal varlıklarına el konmuş ve TMSF kayyum olarak atanmış olduğu, gelinen aşamada26/06/2013 tarih ve 8350 sayılı Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığı üzere [Y.K.] Avukatlık Ortaklığı ortakları firari şüpheliler [Y. ve K.nin] 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' adı altında ... bir şirket kurduklarının anlaşılması olduğu, şüpheliler [Y. ve K.nın] ortakları oldukları 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' şirketine ve bu şirket üzerindeki her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına diğer tüm menkul değerlerine CMK 128 ve devamı maddeleri gereğince TEDBİR KONULMASINA..." Bu kararın başvurucu ve kız kardeşine tebliğ edildiğine ilişkin olarak bireysel başvuru dosyasında herhangi bir belge bulunmamaktadır. Başvurucunun beyanına göre isim değişikliğinin tapuya işlenmesi sırasında elkoyma kararından haberdar olmaları üzerine kendisi ve kız kardeşi 11/7/2018 tarihinde karara itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde; Şirketin nama yazılı hisse senetlerinin 7/4/2016 tarihinde ciro edilmesi ve pay defterine işlenmesi suretiyle devralındığını, K. ve Y.nin bu tarih itibarıyla Şirket ile ilgilerinin kalmadığını belirtmiştir. Kayyım atama kararının 5271 sayılı Kanun'un maddesine aykırı olduğunu zira suçun Şirket faaliyeti çerçevesinde işlendiğine ilişkin bir şüphe olmadığını vurgulamıştır. Ayrıca Şirketin iyi niyetli olarak devralındığını, devir tarihinde söz konusu kişiler hakkında bir soruşturma olmadığını ifade etmiştir. Başvurucunun itirazı İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin kararıyla reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"İtiraz dilekçesi ve dosya içeriği incelendiğinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliğince verilen 2017/2951 İş sayılı kararının usul ve yasaya uygun olduğu ve kararda değişiklik yapılmasını gerektirir bir neden görülmediği kanaatine varılarak, itirazının REDDİNE..." Başvurucu, itirazın reddedildiğini sözlü olarak öğrendiğini ancak kararın kendisine tebliğ edilmediğini belirtmiştir. Başsavcılık 7/11/2017 tarihinde TMSF Şirkete kayyım olarak atanmasını talep etmiştir. Talebin ilgili kısmı şöyledir:"FETÖ/PDY terör örgütünün 2016 tarihli darbe sürecine gelene kadar devlet içerisinde oluşturdukları paralel yapılanmada Hukukçu-Avukat yapılanmasın da yer aldığı anlaşılan firari şüpheliler [Y. ve K.nın] hissedarları olduğu '[Y.K.] Avukatlık Ortaklığı'nın tüm mal varlıklarına el konmuş ve TMSF kayyum olarak atanmış olup,Gelinen aşamada 26/06/2013 tarih ve 8350 sayılı Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığı üzere [Y.K.] Avukatlık Ortaklığı ortakları firari şüpheliler [Y. ve K.nın] 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' adı altında ... bir şirket kurduklarının anlaşılması üzerine, İstanbul 14 Sulh Ceza Hakimliğinin01/08/2017 tarih ve2017/2951 iş sayılı kararı ile şüpheliler [Y. ve K.nın] ortakları oldukları 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' şirketine ve bu şirket üzerindeki her türlü hak ve alacaklarına, kıymetli evraklarına, ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına diğer tüm menkul değerlerine CMK 128 ve devamı maddeleri gereğince tedbir konulmasına karar verilmiştir. Bu itibarla, İstanbul 14 Sulh Ceza Hakimliğinin01/08/2017 tarih ve2017/2951 iş sayılı kararı ile tedbir konan 'Karbon Yıldırım Danışmanlık Hizmetleri AŞ' şirketine CMK 133 ve devamı maddeleri gereğince Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun KAYYUM OLARAK ATANMASINA karar verilmesi..." İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 8/11/2017 tarihli kararıyla Şirketin mal varlığının idaresi için 5271 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca TMSF'nin kayyım olarak atanmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile yürütülen soruşturmada İstanbul 14 Sulh Ceza Hakimliğinin01/08/2017 tarih ve2017/2951 iş sayılı kararı ile şüphelinin CMK 128 maddesine istinaden tüm varlığı üzerine tedbir uygulanmasına karar verildiği, suç vasfı ve soruşturmanın bulunduğu aşama dikkate alındığında talebin usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından CMK'nın 133 md. gereğince talebin kabulü ile mal varlığı değerlerinin idaresine TMSF'nin kayyım olarak atanmasına karar verilmiştir." Başvurucu ve kız kardeşi bu karara 11/7/2018 tarihinde itiraz etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 26/7/2018 tarihli kararıyla, kayyım atanmasında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle itirazı reddetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Şüpheliler [Z.K. ve Ö.K.] vekili Av. ... tarafından İstanbul Sulh Ceza Hakimliği'nin 08/11/2017 tarih ve 2017/4324 İş sayılı kararına itiraz ettiği anlaşılmakla değişik iş dosyası ve itiraz dilekçesinin incelenmesi neticesinde, şüpheliler müdafiinin dilekçesinde belirttiği itirazların yerinde olmadığı ve İstanbul Sulh Ceza Hakimliğinin 08/11/2017 tarih ve 2017/4324 İş kararında usül ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı kanaatine varılarak itirazın reddine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. " Nihai karar 7/8/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 4/9/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5271 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve bu suçlardan elde edildiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebi bulunan hallerde, şüpheli veya sanığa ait;a) Taşınmazlara,b) Kara, deniz veya hava ulaşım araçlarına,c) Banka veya diğer malî kurumlardaki her türlü hesaba,d) Gerçek veya tüzel kişiler nezdindeki her türlü hak ve alacaklara,e) Kıymetli evraka,f) Ortağı bulunduğu şirketteki ortaklık paylarına,g) Kiralık kasa mevcutlarına,h) Diğer mal varlığı değerlerine,Elkonulabilir. Somut olarak belirlenen Bu taşınmaz, hak, alacak ve diğer malvarlığı değerlerinin şüpheli veya sanıktan başka bir kişinin zilyetliğinde bulunması halinde dahi, elkoyma işlemi yapılabilir. Bu madde kapsamında elkoyma kararı alınabilmesi için ilgisine göre Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Mali Suçları Araştırma Kurulu, Hazine Müsteşarlığı ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumundan, suçtan elde edilen değere ilişkin rapor alınır. Bu rapor en geç üç ay içinde hazırlanır. Özel sebepler zorunlu kıldığında bu süre talep üzerine iki ay daha uzatılabilir. (2) Birinci fıkra hükmü;a) Türk Ceza Kanununda tanımlanan;... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316),...Hakkında uygulanır....(6) Şirketteki ortaklık paylarına elkoyma kararı, ilgili şirket yönetimine ve şirketin kayıtlı bulunduğu ticaret sicili müdürlüğüne teknik iletişim araçlarıyla derhâl bildirilerek icra olunur. Söz konusu karar, ilgili şirkete ve ticaret sicili müdürlüğüne ayrıca tebliğ edilir.... (9) Bu madde hükümlerine göre elkoymaya ve onuncu fıkra uyarınca kayyım atanmasına ancak hâkim karar verebilir. (10) Bu madde uyarınca elkonulan taşınmaz, hak ve alacakların idaresi gerektiğinde bu malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla kayyım atanabilir. Bu durumda 133 üncü madde hükümleri kıyasen uygulanır." 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1), (2) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir: "Suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde; soruşturma ve kovuşturma sürecinde, hâkim veya mahkeme, şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyım atayabilir. Atama kararında, yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğinin kayyımın onayına bağlı kılındığı veya yönetim organının yetkilerinin ya da yönetim organının yetkileri ile birlikte ortaklık payları veya menkul kıymetler idare yetkilerinin tümüyle kayyıma verildiği açıkça belirtilir. Kayyım tayinine ilişkin karar, ticaret sicili gazetesinde ve diğer uygun vasıtalarla ilan olunur. Hâkim veya mahkemenin kayyım hakkında takdir etmiş bulunduğu ücret, şirket bütçesinden karşılanır. Ancak, soruşturma veya kovuşturma konusu suçtan dolayı kovuşturmaya yer olmadığı veya beraat kararının verilmesi halinde; ücret olarak şirket bütçesinden ödenen paranın tamamı, kanunî faiziyle birlikte Devlet Hazinesinden karşılanır.İlgililer, atanan kayyımın işlemlerine karşı, görevli mahkemeye 2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre başvurabilirler." 5271 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.(3) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder." 5271 sayılı Kanun’un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: "(1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir. (2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir:"(1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir. (2) Müsadere konusu eşya veya maddi menfaatlere elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hallerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine hükmedilir. (3) Bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerekir." 5237 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır." 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) 3 üncü madde kapsamında suç olarak düzenlenen fiillerin gerçekleştirilmesinde tümüyle veya kısmen kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek ve isteyerek belli bir fiille ilişkilendirilmeden dahi bir teröriste veya terör örgütlerine fon sağlayan veya toplayan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.... (7) Bu suç bakımından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun;a) 133 üncü maddesinde yer alan şirket yönetimi için kayyım tayini,...tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir." 15/8/2016 tarihli ve 674 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (674 sayılı KHK) maddesi şöyledir:"(1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca kayyım atanmasına karar verilen şirketlerde görev yapan kayyımların yetkileri, hakim veya mahkeme tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilir ve devirle birlikte kayyımların görevleri sona erer. (2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve olağanüstü halin devamı süresince terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca şirketlere ve bu Kanun Hükmünde Kararnamenin 13 üncü maddesi uyarınca varlıklara kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, kayyım olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu atanır. (3) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya Hazineye devredilen şirketler hariç olmak üzere; birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki şirketlerin mali durumu, ortaklık yapısı, diğer sorunları veya piyasa koşulları nedeniyle mevcut halin sürdürülebilir olmadığının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından tespit edilmesi durumunda, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu şirketin yahut varlıklarının veya bu Kanun Hükmünde Kararnamenin 13 üncü maddesinde belirtilen varlıkların satılmasına veya feshi ile tasfiyesine karar verebilir. Satış ve tasfiye işlemleri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir."B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Hamdi Akın İpek, B. No: 2015/17763, 24/5/2018, §§ 48- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27526 | Başvuru, anonim şirketin mal varlığına tedbiren el konulması ve şirketin yönetimine kayyım atanması sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ödeme emrine karşı açılan dava reddedildiği için haksız çıkma zammı uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu şirketin 2002 ve 2003 yılları faaliyetlerine ilişkin hesap ve işlemleri vergi incelemesine tabi tutulmuştur. İnceleme neticesinde başvurucu adına vergi ziyaı cezalı tarhiyat yapılmıştır. Anılan tarhiyata konu kamu alacağının ödenmemesi üzerine alacağın tahsili için başvurucu şirket adına ödeme emri düzenlenmiştir. Başvurucu şirket tarafından ödeme emri içeriği gecikme faizinin yanlış hesaplandığı iddiasıyla ödeme emrinin gecikme faizine ilişkin kısmına karşı dava açılmış ancak dava reddedilmiştir. Ödeme emrine karşı açılan davanın reddedilmesinin ardından ödeme emrine konu alacağın %10'u oranında haksız çıkma zammının tahsili için başvurucu adına 2 No.lu ihbarname gönderilmiştir. Başvurucu 2 No.lu ihbarnameye karşı da dava açmıştır. Başvurucu dava sırasında hem söz konusu haksız çıkma zammının Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmüş hem de ödeme emrinin tamamına değil yalnızca gecikme faizine ilişkin kısmına itiraz ettiği halde tamamı üzerinden haksız çıkma zammı uygulanmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. İstanbul Vergi Mahkemesi 5/11/2018 tarihli kararında, ödeme emrine karşı açılan davanın retle sonuçlanan kısmının temyiz incelemesinden geçerek kesinleştiğine vurgu yaparak %10 oranında haksız çıkma zammı hesaplanmasının hukuka uygun olduğu sonucuna varmıştır. Karar kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir. Başvurucu nihai hükmü 1/8/2020 tarihinde öğrendikten sonra 24/8/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru süresi içinde yapılmıştır. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/32752 | Başvuru, ödeme emrine karşı açılan dava reddedildiği için haksız çıkma zammı uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamesi üzerinden tarh edilen vergi ve cezalara karşı açılan davanın esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Vergi idaresi, hakkında olumsuz tespit bulunan mükelleflerden yaptığı alışların gerçekliğini ispatlamaması veya beyanlarını düzeltmemesi durumunda özel esaslara alınacağını başvurucuya ihtar etmiştir. Bunun üzerine başvurucu, katma değer vergisine ilişkin olarak ihtirazi kayıtla düzeltme beyannamesi vermiştir. Düzeltme beyannamesine dayanılmak suretiyle başvurucu adına katma değer vergisi ile damga vergisi tarh edilmiş ve vergi ziyaı cezası ile gecikme faizi uygulanmıştır. Başvurucu, söz konusu işlemlere karşı dava açmıştır. İstanbul Vergi Mahkemesince dava kabul edilmiş ve tarhiyatların kaldırılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle sahte fatura kullanıp kullanmadığı hususunda başvurucu nezdinde herhangi bir incelemede bulunulmadığı, başvurucunun sahte fatura kullanıcısı olarak değerlendirilip olumsuz mükellefler listesine alınmama ve katma değer vergisi iadelerinde sorun yaşamama adına ihtirazi kayıtlı olarak başvurucunun verdiği beyannameler üzerine tahakkuk ettirilen vergiler, hesaplanan gecikme faizi ve kesilen vergi ziyaı cezalarında hukuka uygunluk görülmediği ifade edilmiştir. Davalı idare bu karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Üçüncü Vergi Dava Dairesince (Bölge İdare Mahkemesi) davalı idarenin istinaf başvurusu kabul edilerek mahkeme kararı kaldırılmış ve dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde özetle başvurucu tarafından beyanname verme süresi geçirildikten sonra faturaları kayıtlara intikal ettirilen firma hakkındaki olumsuz tespitler nedeniyle söz konusu faturalar kayıtlardan çıkarılarak ilgili dönemlere ait katma değer vergisi düzeltme beyannamelerine konulan ihtirazi kaydın, süresinden sonra verilen beyanname üzerine tahakkuk ettirilen vergiye dava açılmasına olanak sağlayan bir çekince olarak kabulüne olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. Bölge İdare Mahkemesince davanın tahakkuk işlemleri yönünden incelenmeksizin reddine, geç tahakkuk ettirilen vergiler nedeniyle vergi ziyaı cezaları yönünden reddine karar vermiştir. Başvurucu, nihai kararı 14/1/2019 tarihinde öğrenmiş; 13/2/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/5250 | Başvuru, ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamesi üzerinden tarh edilen vergi ve cezalara karşı açılan davanın esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, posta yoluyla gönderilen bir not defterinin ceza infaz kurumundaki hükümlüye teslim edilmemesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru tarihinde terör suçundan hükümlü olarak Bolu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. Başvurucu 2003 yılında "Şeyh Said İsyanı" adlı uzun metrajlı film senaryosunu yazdığı ajanda biçimindeki not defterini -yeniden ele alıp bazı düzeltmeler yapmak amacıyla- kardeşinden kendisine göndermesini istemiştir. Söz konusu senaryo bir ajandaya, el yazısıyla ve tükenmez kalemle yazılmıştır. Başvurucunun kardeşinin posta yoluyla kendisine gönderdiği söz konusu not defteri, İnfaz Kurumu idaresi tarafından başvurucuya teslim edilmemiştir. Başvurucunun bir dilekçeyle anılan not defterinin kendisine teslim edilmesini talep etmesi üzerine İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu (Kurul) 8/5/2014 tarihinde söz konusu talebin reddine karar vermiştir. Kurul; Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (Tüzük) maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca hükümlülerin hediye olarak ancak kitap ve giyim eşyası kabul edebileceğini, bu nedenle başvurucunun taahhütlü mektupla gelen not defterinin kendisine verilmesi talebinin reddine karar verildiğini belirtmiştir. Başvurucu, talebinin reddine dair karara karşı itirazda bulunmuştur. İtirazı inceleyen Bolu İnfaz Hâkimliği (Hâkimlik) 7/7/2014 tarihinde itirazı reddetmiştir. Hâkimlik; anılan senaryonun Şeyh Sait ayaklanmasını övücü bir nitelik taşıdığını, bu hâliyle senaryoda cürüm işleyeni övmek, yasadışı örgütlenmeleri ve silahlı isyanı yüceltmek amacıyla kaleme alınan şiirler bulunduğunu ifade etmiştir. Hâkimlik ayrıca, bölücü nitelikte bulunan bu senaryoda aynı zamanda ırkçı nefret söylemi içeren beyan ve ifadelerin de yer aldığını belirtmiştir. Silahlı isyana kalkışmanın veya bunu övmenin suç teşkil edeceğinin aşikâr olduğunu ifade eden Hâkimlik; bu hâliyle söz konusu senaryonun yazılı bulunduğu ajandanın başvurucuya verilmesinin düşünülemeyeceğini, bu nedenle Kurul kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, Hâkimlik kararına karşı itirazda bulunmuştur. İtirazı inceleyen Bolu Ağır Ceza Mahkemesi 15/8/2014 tarihinde itirazı reddetmiştir. Bu karar başvurucuya 20/8/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 19/9/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal hukuk için bkz. İbrahim Kaptan (2), B. No: 2017/30723, 12/9/2018, §§ 15- | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15514 | Başvuru, posta yoluyla gönderilen bir not defterinin ceza infaz kurumundaki hükümlüye teslim edilmemesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, işyeri kira gelirinin banka veya PTT kanalıyla tahsil edilmediği gerekçesiyle uygulanan özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davada esasa etkili iddialar karşılanmaksızın karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/4/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, sahibi olduğu işyerini bir gerçek kişiye (G.T.ye) kiraya vermiştir. Kiracı nezdinde yapılan yoklama sonucu düzenlenen 4/12/2013 tarihli yoklama fişi ile başvurucunun 2009, 2010, 2011 ve 2012 yıllarına ilişkin olarak aylık 150 TL kira ödemelerini elden tahsil etmek suretiyle beyan etmediği tespit edilmiştir. Başvurucu, yapılan tespit doğrultusunda Takdir Komisyonuna sevk edilmiştir. Başvurucuya elde ettiği kira gelirlerini beyan etmediği gerekçesiyle Takdir Komisyonu kararına istinaden 2009, 2010, 2011 ve 2012 yılları için resen tarh edilen vergi ziyaı cezalı gelir vergisini ödemekle yükümlü olduğuna ilişkin ihbarname gönderilmiştir. Ayrıca ilgili dönemler aylık kira tahsilatlarını banka veya Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü (PTT) aracılığıyla yapmadığından bahisle başvurucuya özel usulsüzlük cezaları kesilmiştir. Kiracıya da ilgili dönemler aylık kira ödemelerini banka veya PTT aracılığıyla yapmadığından bahisle özel usulsüzlük cezaları kesilmiştir. Başvurucu, vergi ziyaı cezalı gelir vergisi ve ilgili döneme ait özel usulsüzlük cezalarının; kiracı da ilgili döneme ait özel usulsüzlük cezalarının iptali istemiyle Edirne Vergi Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Başvurucu dilekçesinde diğer iddialarının yanı sıra bakım ihtiyacı olan işyerini tadilat yaparak çeki düzen vermesi ve inşaat takviyesi yapması için nakit kira almadan G.T.ye kiraya verdiğini bir nevi mahsuplaşma yapıldığını ifade etmiştir.A. Başvurucunun Açtığı Dava Yönünden Yargısal Süreç Mahkeme davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar vermiştir. Kararla vergi ziyaı cezalı gelir vergisi tarhiyatının tamamı ve 2009/1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 dönem özel usulsüzlük cezalarının 250 TL'yi aşan kısmı kaldırılmıştır. Mahkeme, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabi ve açık olan, başvurucuyla aralarında bir husumet olmadığı anlaşılan kiracı nezdinde tutulan tutanak esas alınarak ilgili dönem kira tahsilatlarını beyan etmeyen başvurucu adına tarhiyat yapılabileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte kiracı nezdinde düzenlenen tutanakla aylık 150 TL kira ödemesi yapıldığının tespit edilmesine rağmen dava dosyasında mevcut ve yazılı delil niteliğinde olan kira kontratında aylık kira ödemesinin 75 TL olarak belirlendiği, davalı idare tarafından bu iki delil arasındaki çelişki giderilmeksizin eksik incelemeye dayalı olarak yapılan 2009, 2010, 2011, 2012 yılı vergi ziyaı cezalı gelir vergilerinde hukuka uyarlık görülmediği gerekçesine yer vermiştir. Diğer taraftan Mahkeme; tahsilatın elden yapıldığının kiracı nezdinde tutulan tutanak ile sabit olduğunu, başvurucunun aksi yönde dosyaya herhangi bir bilgi belge sunamadığını, dolayısıyla 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun mükerrer maddesi uyarınca getirilen yükümlülüğe riayet etmediğinin açık olduğunu ancak 16/6/2009 tarihli ve 5904 sayılı Kanun'la getirilen düzenlemeye göre aylık 250 TL'den fazla özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceğini belirtmiştir. Mahkeme sadece 2009 yılı için fazla tutarda özel usulsüzlük cezası kesildiğini, diğer yıllar için kesilen cezanın kanunda öngörülen tutara uygun olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla 2009 dışındaki yıllar için uygulanan özel usulsüzlük cezalarını hukuka uygun bularak davanın bu kısmını reddetmiştir. Tarafların karara itiraz etmesi üzerine Edirne Bölge İdare Mahkemesi (Bölge Mahkemesi) itirazın reddine, kararın onanmasına hükmetmiştir.B. Başvurucunun Kiracısının Açtığı Dava Yönünden Yargısal Süreç Kiracı da ilgili döneme ait özel usulsüzlük cezalarının iptali istemiyle Mahkemede dava açmıştır. Mahkeme, kiracının açmış olduğu davada 2009/1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 dönemleri özel usulsüzlük cezalarının 500 TL'yi aşan kısmı yönünden aynı gerekçeyle (bkz. § 12) davanın kabulüne, diğer özel usulsüzlük cezaları yönünden ise davanın reddine karar vermiştir. Bölge Mahkemesi tarafların karara itiraz etmesi üzerine davalı idare itirazının reddine, kiracının itirazının kabulüne, mahkeme kararının bozulmasına ve davanın kabulü ile kesilen cezaların iptaline 22/12/2014 tarihinde karar vermiştir. Kararda, kira kontratının maddesinde belirtildiği üzere metruk bir mekânda esaslı tamirat yapılarak oto yıkama servisine çevrilmesi nedeniyle aylık 150 TL olduğu, bu konuda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığı ifade edilmiştir. Kiranın işyerine yapılan masraflardan sayılmak suretiyle ödenmesi nedeniyle banka kaydına girecek nitelikte bir düzenli ödeme şeklinin bulunmadığı anlaşıldığından, işyeri kira ödemelerinin aracı kurumlar marifetiyle yapılmadığından bahisle kesilen özel usulsüzlük cezalarında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Öte yandan kira ödemelerinin sayılan aracı kurumlar vasıtasıyla yollanmasının ödenen kiranın tevsiki için arandığı, taraflar arasında ödenmiş sayılan kira miktarı belli ve tartışmasız olduğundan verilen cezada ilgili düzenleme ile korunan hukuki yarara uyarlık bulunmadığı ek gerekçesine de yer vermiştir. Bölge Mahkemesi davalı idarenin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de 29/5/2015 tarihli kararıyla davalı idarenin karar düzeltme isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine karar vermiştir. Bölge Mahkemesi, sonuç olarak mahsuben ödeme yapılmış olması nedeniyle 2009/1 ila 2012/4 dönemlerine ait özel usulsüzlük cezalarını kaldırmıştır. Kararın gerekçesi şöyledir: "Davacının ilk olarak başka bir kişiye ait yerde faaliyete başlamışken 2007 yılının Mayıs ayında değiştirdiği işyeri için tadilat masraflarına karşılık beş yıl boyunca kira ödemediği yolundaki sözleşme, faaliyet tespitine yönelik tutanakla karşılaştırıldığında; 2009 ila 2012 yıllarına ait kira tutarları aylık 150,-TL bulunsa da kiracı davacı ve kiralayan başka iki kişinin imzasını taşıyan, dolayısıyla davalı idarenin ileri sürdüğü gibi salt Nail Hacıimamoğlu'na değil, aynı zamanda Ramazan Hacıimamoğlu'na da ait bulunduğu görülen işyerine aitkira sözleşmesi, tutanağa göre daha açık ve net biçimde 2012 yılı Mayıs ayına kadar kira ödemesinin kira başlangıcında yapılan masraflara mahsup edildiğini ortaya koymaktadır. Bu durumda nakten değil mahsuben ödeme yapılmış olması nedeniyle kiraya ilişkin tahsilat ve ödemelerinin banka veya Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen belgelerle tevsik edilmesi zorunluluğu bulunmayan 2009/8 ila 2012/4 dönemlerine ait özel usulsüzlük cezalarında yasal isabet olmadığı, 2012/5 ila 2012/12 dönemlerine ait özel usulsüzlük cezalarının ise hukuka uygun bulunduğu anlaşıldığından 2012/5-12 dönemi hakkında Edirne Vergi Mahkemesince kurulan hükmün yerinde olduğu, 2009/1-7 dönemleri için kurulan hükmün ise gerekçesi hatalı olmak üzere netice itibarıyla doğru olduğu, itiraz safhasında Mahkememizce kurulan hükmün de 2009/8-2012/4 dönemleri yönünden yerinde bulunduğu, fakat 2012/5-12 aralığındaki dönemler için isabetsiz olduğu ve kararın bu kısmının kaldırılarak Edirne Vergi Mahkemesi Ret Kararının kısmen onanması gerektiği sonuçlarına ulaşılmaktadır...." Diğer taraftan başvurucu, kiracısının davasında Bölge Mahkemesi tarafından verilen 22/12/2014 tarihli kararı dilekçesine ekleyerek karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvurucu dilekçesinde, kiracısının açtığı davada verilen karardan bahsederek aynı maddi ve hukuki sebepten kaynaklı olayda birbirine zıt kararlar verilmesi nedeniyle Anayasa'da güvence altına alınan eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini dile getirmiştir. Bölge Mahkemesi karar düzeltme istemini de 12/11/2015 tarihli kararla reddetmiş ve karar kesinleşmiştir. Nihai karar başvurucuya 28/3/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 27/4/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 213 sayılı Kanun'un "Vergi Kanunlarının uygulanması ve ispat" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...B) İspat: Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya, ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz.İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir." 213 sayılı Kanun'un "Re'sen vergi tarhı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Resen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunmasıdır. İnceleme raporunda bu maddeye göre belirlenen matrah veya matrah farkı resen takdir olunmuş sayılır...." 213 sayılı Kanun'un "Maksat ve yetki" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Yoklamadan maksat, mükellefleri ve mükellefiyetle ilgili maddi olayları, kayıtları ve mevzuları araştırmak ve tespit etmektir." 213 sayılı Kanun'un maddesinin "Maksat" kenar başlıklı birinci fıkrası şöyledir:"Vergi incelemesinden maksat, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak tespit etmek ve sağlamaktır..." 213 sayılı Kanun'un mükerrer maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Maliye Bakanlığı; ... Mükelleflere muameleleri ile ilgili tahsilat ve ödemelerini banka, benzeri finans kurumları veya posta idarelerince düzenlenen belgelerle tevsik etmeleri zorunluluğunu getirmeye ve bu zorunluluğun kapsamını ve uygulamaya ilişkin usul ve esaslarını belirlemeye....Yetkilidir." 213 sayılı Kanun'un "Vergi ziayı" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Vergi ziyaı, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden, verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eder" 213 sayılı Kanun'un "Vergi ziyaı cezası" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası ile ikinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "341 inci maddede yazılı hallerde vergi ziyaına sebebiyet verildiği takdirde, mükellef veya sorumlu hakkında ziyaa uğratılan verginin bir katı tutarında vergi ziyaı cezası kesilir." 213 sayılı Kanun'un "Bilgi vermekten çekinenler ile 107/A, 256, 257, mükerrer 257 nci madde ve Gelir Vergisi Kanununun 98/A maddesi hükmüne uymayanlar için ceza" kenar başlıklı mükerrer maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Bu Kanunun 86,148,149,150,256 ve 257 nci maddelerinde yer alan zorunluluklar ile mükerrer 257 nci maddesi ve Gelir Vergisi Kanununun 98/A maddesi uyarınca getirilen zorunluluklara uymayan (Kamu idare ve müesseselerinde bilgi verme görevini yerine getirmeyen yöneticiler dahil)...Özel usulsüzlük cezası kesilir." 29/7/2008 tarihli ve 26951 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 268 sayılı Gelir Vergisi Genel Tebliği'nin "Ceza uygulaması" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Vergi Usul Kanununun mükerrer 355 inci maddesinde yer alan hüküm uyarınca, mükerrer 257 nci maddeyle getirilen zorunluluklara uymayanlara özel usulsüzlük cezası kesilmesi gerekmektedir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/8362 | Başvuru, işyeri kira gelirinin banka veya PTT kanalıyla tahsil edilmediği gerekçesiyle uygulanan özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davada esasa etkili iddialar karşılanmaksızın karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvuruların bu başvuru ile birleştirilmesine karar verilmesi gerekir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/50198 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, askerlik mesleğinden kaynaklanan psikiyatrik rahatsızlık dolayısıyla oluşan zararların tazmini istemiyle açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1989 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) jandarma uzman çavuş olarak göreve başlamış, 1993 yılında astsubaylığa nasbedilmiştir. Başvurucu; terörle mücadele faaliyetlerinin yürütüldüğü Elazığ'ın Karakoçan ve Arıcak ilçelerinde 1993 ile 1995, Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde 1998 ile 2000, Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde 2004 ile 2006 yılları arasında görev yapmıştır. Başvurucu 2006 yılında atandığı Ordu İl Jandarma Komutanlığında görev yaparken psikolojik olarak rahatsızlanması nedeniyle Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Asker Hastanesine (GATA) sevk edilmiştir. GATA’ya yatırılan başvurucuya 15/4/2010 tarihli sağlık kurulu raporu ile psikotik bozukluk tanısı konulmuş ve iki ay istirahat verilmiştir. 15/4/2010 tarihli sağlık kurulu raporu ile verilen istirahatinin bitmesini müteakiben aynı Hastane tarafından düzenlenen 17/6/2010, 16/9/2010, 14/12/2010, 5/6/2011, 30/6/2011, 19/7/2011, 26/1/2012, 4/5/2012, 3/8/2012, 2/11/2012, 15/3/2013 tarihli sağlık kurulu raporlarıyla başvurucu 13/6/2013 tarihine kadar istirahatli sayılmıştır. Belirtilen sağlık kurulu raporlarında başvurucu hakkında psikotik bozukluk, anksiyete bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu gibi tanılara yer verilmiştir. Söz konusu istirahatlerinin bitmesi üzerine başvurucu yeniden sağlık kuruluna sevk edilmiştir. 13/6/2013 tarihinde düzenlenen sağlık kurulu raporu ile başvurucu hakkında kronik nitelik kazanmış travma sonrası stres bozukluğu, organik olmayan psikoz, kronik nitelik kazanmış psikotik bozukluk tanısıyla "TSK’da görev yapamaz. Hastalığının oluşumunda askerlik mesleğinde yaşadığı travmatik olayların sebep ve tesiri vardır." kararı verilmiştir. Söz konusu raporun Millî Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından onaylanmaması üzerine başvurucu Ankara Mevki Asker Hastanesine sevk edilmiştir. Ankara Mevki Asker Hastanesi sağlık kurulu tarafından düzenlenen 25/12/2013 tarihli rapor ile başvurucu hakkında kronik nitelik kazanmış travma sonrası stres bozukluğu, organik olmayan psikoz, kronik nitelik kazanmış psikotik bozukluk tanısıyla "TSK’da görev yapamaz. Hastalığının oluşumunda askerlik mesleğinde yaşadığı travmatik olayların sebep ve tesiri vardır." kararı verilmiştir. Bu raporun 20/2/2014 tarihinde MSB tarafından onaylanarak kesinleşmesinin ardından başvurucunun 17/7/2014 tarihinde TSK’dan ilişiği kesilmiştir. Bu süreçte GATA tarafından düzenlenen 22/5/2014 tarihli raporda başvurucunun fikren veya bedenen bir işle meşgul olmak imkânından mahrum kaldığının, kendisine vasi tayini gerektiğinin belirtilmesi üzerine Anamur Sulh Hukuk Mahkemesinin 30/7/2013 tarihli kararı ile eşi Aysel Demir başvurucuya vasi olarak atanmıştır. Başvurucunun vasisi 12/8/2014 tarihinde İçişleri Bakanlığına müracaat ederek başvurucunun askerlik mesleğinden kaynaklanan psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle oluşan zararlarının tazminini talep etmiş, söz konusu talebin cevap verilmemek suretiyle reddi üzerine 16/10/2014 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde; başvurucunun gerek Elazığ, Şırnak ve Hakkari illerinde görev yaparken terörle mücadele kapsamında katıldığı operasyonlar gerekse atandığı diğer yerlerde aldığı riskli görevler (ceza infaz kurumundaki arama faaliyeti sırasında mahkûmlar tarafından rehin alınması gibi) nedeniyle geçirdiği travma sonucu psikolojisinin bozulduğu ve TSK’da görev yapamaz hâle geldiği, bu sebeple uğradığı zararın idarece tazmin edilmesi gerektiği belirtilmiştir. AYİM İkinci Dairesi (Mahkeme) 4/2/2015 tarihinde oyçokluğuyla verdiği kararla davayı süre aşımı nedeniyle reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun psikiyatrik rahatsızlıklarına dayanak olarak gösterdiği ve terörle mücadele kapsamında ya da riskli olarak değerlendirilebilecek en son görev faaliyetinin 2005 yılında gerçekleştiği belirtilmiştir. Başvurucunun 2006 yılında atandığı ve TSK'dan ilişiğinin kesildiği 2014 yılına kadar görev yaptığı Ordu İlJandarma Komutanlığı emrinde, travmatik etki yaratabilecek nitelikte operasyon, keşif, pusu vb. faaliyetlere katıldığına dair herhangi bir kayıt bulunmadığına dikkat çekilmiştir. Başvurucunun psikiyatrik rahatsızlığının kaynağı olarak gösterdiği nitelikteki en son görevi gerçekleştirdiği 2005 yılından itibaren bir yıl ve her hâlükârda beş yıl içinde zorunlu idari başvuruda bulunması gerekirken bu süre geçtikten sonra 12/8/2014 tarihinde idareye başvurduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla idareye süresinde yapılmayan başvurunun zımnen reddi üzerine 16/10/2014 tarihinde açılan davanın süresinde olmadığı kabul edilmiştir. Kararda ayrıca 25/12/2013 tarihli rapor ile rahatsızlığa sonradan tanı konulmasının zararın öğrenilmesine ve dava açma süresine bir etkisinin bulunmadığı da vurgulanmıştır. Karşıoyda ise davanın süresinde olup olmadığına karar verilebilmesi için öncelikle bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği belirtilmiştir. Buna gerekçe olarak başvurucunun rahatsızlığının hangi tarihte oluştuğu, daha önce müracaatı hâlinde bu rahatsızlığının tespit edilip edilemeyeceği, rahatsızlığın kaynağına esas teşkil eden olaylar ile rapor tarihleri arasındaki sürede yaşanmış diğer olayların rahatsızlığa tesir edip etmeyeceğihususlarının ortaya konulması gerekliliği gösterilmiştir. Karşıoy görüşünde ayrıca, daha öncebaşvurucunun TSK’da görev yapamayacağına ilişkin herhangi bir rapor düzenlenmemiş olduğuna da dikkat çekilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Mahkemenin 30/9/2015 tarihlikararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 5/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 12/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurunun incelenme sürecinde 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile Anayasa'ya eklenen geçici maddenin birinci fıkrasının (E) bendiyle AYİM kaldırılmıştır. İlgili hukuk için bkz. Murat Kurt, B. No: 2015/13014, 8/3/2018, §§ 21- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/17349 | Başvuru, askerlik mesleğinden kaynaklanan psikiyatrik rahatsızlık dolayısıyla oluşan zararların tazmini istemiyle açılan davanın süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, gerekçeli karar hakkı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 26/7/2004 tarihli iddianamesi ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yağma, tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işlediği iddiasıyla başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 2/7/2005 tarihli kararı ile başvurucunun suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yağma suçlarından sırasıyla 2 yıl 1 ay hapis ve 4 yıl 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, diğer suçlardan beraatine karar verilmiştir. Temyiz üzerine hüküm Yargıtay Ceza Dairesinin 7/2/2008 tarihli kararı ile katılan H.H.Y.ye karşı işlenen eylemler yönünden bozulmuş, diğer hükümlerin onanmasına karar verilmiştir. Bozmadan sonra yapılan yargılama sonucunda Mahkemenin 28/10/2011 tarihli kararıyla başvurucunun yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından beşeryıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"Yukarıda delilleri anlatılan olayın bir bütün olarak incelenmesinde müdahilin anlatımlarının olayların oluş ve akışına uygun olduğu tanık anlatımlarının ve HTS raporlarının müdahili doğruladığı, yine sanık A.T.nin beyanlarının olayların oluş tarzına uygun olduğu bu haliyle sanık Kadir TURGUT'un müdahil H.H.Y.den 75 milyar TL parayı korkutma ve sindirme gücüne dayanarak almak istediği, parayı alamayınca müdahilin düğün salonlarını kiralamak istediği, bunu temin etmek için de işyerine kendisine rica da bulunmak durumu anlatmak için gelen müdahili yanındaki sanıklar A.O.K. ve A.T. ile birlikte itekleyenek yan odaya geçirttiği, bu arada sanıklardan A.O.K.ye dikte ettirerek müdahile de düğün salonlarının ismini yazdırarak protokol başlıklı bir kağıt imzalattığı, müdahilin yazılanları göremediği, müdahilin olay yerinden ayrılmasına müsaade edildikten sonra giderken sanık Kadir'in müdahili arkadan çağırarak biz öyle de böyle de almasını biliriz diyerek müdahile imzalattığı muhtemel olan protokol kağıdını yırtması olayının sabit olduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır. Her ne kadar müdahil, sanıklar Kadir TURGUT yanında A.T. ve A.O.K. dışında K.K. ve O.Ö.nün olduğunu teşhis yapmış ise de müdahilin beyanları dışında olayın en yakın tanıklarından ve ilk anlatımlarının samimi olduğu kanaatine varılan ve bu şekilde değerlendirilen tanık İ.K.nin bu olay ile ilgili sanıkları sayarken sanıklardan K.K. ve O.Ö.nün ismini söylemediği, diğer sanıklar ile ilgili beyanda bulunduğu, müdahilin de ilk varışta Kadir yanında iki adamı olduğunu söylediği görüldüğünden şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince bu eylem ile ilgili diğer iki sanığın beraatine karar verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.Eylemin hukuki olarak değerlendirilmesinde ise Kadir TURGUT'un imzalattığı porotokolün içeriğinin ne olduğunun bilinmediği, müdahil anlatımına da göre de yırtıldığı, bu belgenin 765 sayılı TCK.nun maddesinde belirtilen bir belge olup olmadığının tam olarak açıklığa kavuşmadığı, ancak sabit ve açık olan hususun ise sanık Kadir TURGUT ve adamlarının müdahilden 75 milyar TL parayı gasp etmek istedikleri, bunu alamayınca bunun karşılığında müdahilin işlettiği düğün salonları ile ilgili kendi lehlerine olan bir durum yaratmak istedikleri, ancak sonuca ulaşamadıkları, eylemin teşebbüs aşamasında kaldığı, bu nedenle sanıkların eylemlerinin yağmaya teşebbüs olduğu kanaatine varılmış ve sanıkların bu eylemden dolayı cezalandırılmalarına karar verilmiştir." Temyiz üzerine hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 29/9/2014 tarihli kararı ile onanmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/19125 | Başvuru, gerekçeli karar hakkı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; hazır bulunması gereken kişilerin tamamı olmaksızın gerçekleştirilen ev aramasının, başka bir dosya kapsamında müdafileri olmaksızın kollukta verilen ve işkence altında alındığını ileri sürerek sonraki aşamalarda geri alınan tanık ifadelerinin, polis kaydı (GBT) ya da bilgi fişi yoluyla dosyaya girmiş olan ve beraatla sonuçlanan protesto/gösteri eylemlerine ilişkin bilgilerin hükme esas alınması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle masumiyet karinesinin ve adil yargılanma hakkı kapsamındaki hukuka aykırı delil yasağının, gerekçeli karar ile makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 2/9/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 20/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 23/12/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 6/1/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 19/1/2016 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) bilişim sistemi aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) terör örgütüne yönelik bir soruşturma çerçevesinde Eskişehir'de bulunan bir evde 1/10/2004 tarihinde arama yapılmıştır. Arama sırasında tutanak tanığı olarak mahalle muhtarı hazır edilmiştir. Eskişehir Sulh Ceza Mahkemesinin 2/10/2004 tarihli ve 2004/1010 Değişik İş sayılı kararı ile arama emrinin yasalara uygun olduğuna karar verilmiştir. 5/10/2004 tarihli uzman raporuna göre aramada ele geçen kitaplardan birinin üzerinde başvurucunun parmak izi tespit edilmiştir. Başvurucu 3/1/2005 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucu 6/1/2005 tarihinde Cumhuriyet savcısı önündeki ve sorgusundaki ifadelerinde okuduğu kitapları ikinci ele satması nedeniyle üzerinde parmak izine rastlanan kitabın Eskişehir'e ulaşmış olabileceğini, örgütün üniversite yapılanması içinde faaliyet gösterdiği yönünde başka bir soruşturma kapsamında kolluğa ifade veren G.B., S.G., B.Y. isimli kişileri tanımadığını söylemiştir. Başvurucunun müdafii, adı geçen şahısların Cumhuriyet savcısı önündeki beyanlarında işkence ve baskı gördüklerini söyleyerek kolluktaki ifadelerini reddettiklerini ve haklarındaki yargılamanın başka bir adliyede sürdüğünü belirtmiştir. Başvurucu müdafii, belirtilen kişilerin ifadelerini geri aldıklarına ilişkin tutanakları Cumhuriyet savcısına ibraz etmiştir. Başvurucunun MLKP terör örgütü içinde yer aldığına dair kolluk aşamasında ifade veren G.B., S.G. ve B.Y.nin, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 1999/413 Hazırlık numarasına kaydedilen soruşturma esnasında Cumhuriyet savcısı önündeki ve sorgudaki ifadelerinde kolluk beyanlarının baskı ve/veya işkence zoruyla elde edildiğini ve ifadeleri kabul etmediklerini söyledikleri görülmektedir. Tanık G.B, ağır işkencelere ve kaba dayağa maruz kaldığını söylemiştir. Tanık S.G., gözaltı süresinde askıya alındığını, çıplak şekilde ıslak battaniyeyle yatırıldığını, hayalarının sıkıldığını ileri sürmüştür. Tanık B.Y. ise fiziki bir muameleye maruz bırakılmadığını fakat uzun saatler gözlerinin kapalı tutulduğunu, işkence seslerinin kendisine dinletildiğini ve diğer tanıklara yapılanlara maruz kalmak istemiyorsa ifadeyi imzalamasının kendisine söylendiğini iddia etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 6/1/2005 tarihinde başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 15/3/2005 tarihinde, başvurucu ve diğer dört sanık hakkında "silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak, silahlı terör örgütüne üye olmak" suçlarından iddianame düzenlemiştir. İddianamede, başvurucunun 17/4/2000 tarihinde İstanbul Beyoğlu İTÜ kampüsünde düzenlenen IMF'yi protesto eylemlerine katıldığı, 22/5/2000 tarihinde izinsiz gösteriye katılması ve Millî Eğitim Müdürlüğü önünde düzenlenen protesto gösterisinde yer alması nedeniyle hakkında soruşturma olduğu belirtilmiştir. Diğer bir sanığın kaldığı evde ele geçirilen bir kitap üzerinde başvurucunun parmak izinin tespit edilmesi ise başvurucunun örgütle bağlantısının ve örgüt üyeliğinin devam ettiği yönünde yorumlanmıştır. Başvurucu dışındaki sanıkların örgüt üyeliğiyle bağlantılı gerçekleştirildiği değerlendirilen çok sayıda eylemi bulunmaktadır. (Kapatılan) Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (CMK madde ile görevli) 31/1/2008 tarihli ve E.2005/91, K.2008/32 sayılı kararı ile başvurucunun örgüt üyeliği suçundan mahkûmiyetine hükmetmiştir. Mahkeme, kararını G.B., S.G. ve B.Y.nin başvurucuya ilişkin kolluğa verdikleri ifadelerine, aramada ele geçen kitap üzerinde parmak izinin rastlanmasına, ayrıca 17/4/2000 tarihinde İstanbul İTÜ Gümüşsuyu kampüsünde düzenlenen protesto eylemine, 22/5/2000 tarihinde İstanbul'un Beyoğlu semtinde düzenlenen gösteriye ve 27/7/2000 ile 13/6/2001 tarihli eylemlere katılması nedeniyle hakkında soruşturma açılmasına dayandırmıştır. Mahkeme, toplantıya katılma eylemlerinin örgüt üyeliği faaliyeti çerçevesinde bulunduğunu değerlendirmiştir. Başvurucu bu kararı, G.B., S.G. ve B.Y.nin kolluktaki ifadelerinin müdafileri olmaksızın alındığını, bu kişilerin Cumhuriyet savcılığı ve mahkeme aşamasında bu ifadelerini baskı ve tehdit altında verdiklerini belirterek reddettiklerini, dolayısıyla bu ifadelerin hükme esas alınamayacağını, S.G.nin gözaltında uğradığını iddia ettiği muameleler nedeniyle kolluk görevlilerine karşı açılan davanın zamanaşımı nedeniyle düşürüldüğünü, bu hususta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ihlal kararı verdiğini, örgüt üyeliğine gerekçe yapılan eylemler dolayısıyla açılan davalarda beraatına karar verildiğini, arama yapılan evde bulunan bir kitap üzerinde parmak izinin tespit edilmesinin mahkûmiyetine yetmeyeceğini, suçun ve cezanın tespitinde hata yapıldığını belirterek temyiz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 6/5/2009 tarihli ve E.2008/17004, K.2009/5508 sayılı ilamı ile diğer hususların yanı sıra her bir sanığın sabit görülen eyleminin neler olduğunun, sanıkların hangi eylemlere ne şekilde katıldığının açıkça belirlenerek hangi delillerle bu sonuca varıldığının tartışılıp değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, bozma sonrası yirmi bir duruşma gerçekleştirmiştir (15/9/2009, 10/11/2009, 2/3/2010, 4/5/2010, 29/7/2010, 21/102010, 2/11/2010, 18/1/2011, 5/4/2011, 21/6/2011, 4/10/2011, 13/12/2011, 21/2/2012, 10/4/2012, 15/5/2012, 12/6/2012, 24/7/2012, 31/7/2012, 7/8/2012, 14/8/2012 ve 28/8/2012). Mahkeme 15/9/2009 tarihli duruşmada başvurucunun tahliyesine, İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğünden ve ilgili Mahkemelerden belge/dosya istenmesine karar vermiştir. 29/7/2010 tarihli duruşmada esas hakkında mütalaasını vermek üzere dosya Cumhuriyet savcısına tevdi edilmiştir. Cumhuriyet savcısı mütalaasını 2/11/2010 tarihinde Mahkemeye sunmuştur. Başvurucu veya müdafii 10/11/2010 ile 4/10/2011 tarihleri arasındaki duruşmalara mazeret bildirerek ya da herhangi bir beyanda bulunmaksızın katılmamıştır. Bu duruşmaların kiminde diğer sanık ya da sanık vekilleri de mazeret bildirmiş veya esas hakkındaki savunmalarını hazırlamak için Mahkeme onlara süre tanımıştır. 13/12/2011 tarihli duruşmaya katılan başvurucu müdafii savunma hazırlamak için süre talep etmiştir. Başvurucu müdafii 15/5/2012 tarihli duruşmaya gelmiş ve savunmasını yazılı olarak sunmuştur. Başvurucu müdafii 12/6/2012 ve 7/8/2012 tarihli duruşmalara da katılmamıştır. Bu duruşmalarda diğer bir sanık müdafiine savunma için süre verilmiş, bir mahkemeden istenen belgelerin gelmesi beklenmiş ve bir sanık müdafii de mazeret bildirerek duruşmaya katılmamıştır. Sonuç olarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 28/8/2012 tarihli ve E.2009/275, K.2012/159 sayılı kararı ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme kararının ilgili kısımları şöyledir:"DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ: .......- İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 2003 tarihli yazısında; .... bahse konu MLKP örgütünün silahlı bir terör örgütü olup faaliyetlerine devam etmekte olduğunun belirtildiği, örgüt üyeleri arasında sanıklardan T... .. ve N... Ş... isimlerinin geçtiği belirlenmiştir....YASADIŞI SİLAHLI MLKP (...) TERÖR ÖRGÜTÜ:...Soruşturmamıza konu edilen sanıkların MLKP terör örgütünün yöntemlerine uygun bir şekilde suç tarihinde YÖK protestosunu bahane ederek izinsiz korsan gösteri yaptıkları, kamu görevlilerine direndikleri, slogan attıkları, molotof kokteyli ve taş kullandıkları belirlenmiştir....KGÖ gençliğin kitleler halinde komünizme yönelmesini sağlamak ve MLKP Terör Örgütüne eleman kazandırmak için oluşturulmuştur. Yürüyüş sırasında atılan sloganlar, taşınan pankart ve flamalara konu olan SGD (Sosyalist Gençlik Derneği) de MLKP Terör Örgütünün gençlik yapılanması olan KGÖ üyelerinin rahat hareket etmelerin[i] sağlamak amacıyla legalize edilmiş uzantısıdır....SANIKLARIN HUKUKİ DURUMLARI YÖNÜNDEN MAHKEMEMİZİN DEĞERLENDİRİLMESİ:...4-SANIK O.Y.:Sanık O.Y'nin yasadışı silahlı MLKP terör örgütünün yöneticisi konumunda olan diğer sanıklarla irtibatlı olup sanıkların yakalanmasından sonra Eskişehir'deki örgüte ait hücre evinde yapılan araştırma neticesinde, hücre evinde bulunan O Yıl Hiçbir Yerde Değildik ibaresi yazılı kitabın yüzeyinde sanığın sol el işaret parmağının tespit olunduğu, sanık hakkında beyanda bulunan G... B...'ın sanığın KGÖ. Üniversitesi komitesinin sekreteri ve örgütlenmeden sorumlu olduğu, S... G...'in sanığın KGÖ. İstanbul sorumlusu olduğu ve yine B... Y...'ın sanık O.Y'nin KGÖ. yapılanmasından sorumlu olduğu şeklindeki beyanları hep birlikte değerlendirildiğinde, sanığın örgütle organik bağ oluşturacak şekilde süreklililik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren eylem ve faaliyetlerinin örgüt üyeliği suçuna vücut verdiği kanaatine varılarak eylemine uyan ve lehine olan 5237 Sayılı TCK.nun 314/ maddesi gereğince mahkumiyeti cihetine gidilmiştir." Başvurucu, ulusal ve uluslararası hükümlere aykırı olması nedeniyle hükmü temyiz etmek istediğini belirterek süre tutum dilekçesi vermiştir. Başvurucunun sunduğu belgeler arasında ve UYAP vasıtasıyla dosyasında yapılan incelemede gerekçeli temyiz dilekçesine rastlanmamıştır. Yargıtay Ceza Dairesi 8/7/2013 tarihli ve E.2013/4821, K.2013/10539 sayılı ilamı ile mahkûmiyet hükmünü onanmıştır. Yargıtay ilamının ilgili kısmı şöyledir:"... sanıklar T... .. ve N... Ş...'in üyesi bulunduğu silahlı terör örgütünün, Türkiye CumhuriyetiAnayasasını cebir ve şiddet kullanarak değiştirme amacına yönelik olarak vahamet arz eden olayları gerçekleştirdiği, sanıkların sübutu kabul olunan eylemlerinin amaç suçun işlenmesi doğrultusundaki örgütsel bağlılık ile ülke genelindeki organik bütünlüğüne göre amacı gerçekleştirme tehlikesi yaratabilecek nitelikte olduğu belirlenip, kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde suçun vasfı tayin edilmiş, sanık .. Ç...'nin anılan örgütün yöneticisi sanık O.Y'nin ise üyesi olduğu kabul edilmiş, tüm sanıkların cezalarını azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, savunmaları inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosya kapsamına göre verilen hükümlerde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, Cumhuriyet savcısı ile sanıklar ... müdafilerinin temyiz itirazlarının reddiyle ... hükümlerin ONANMASINA," Başvurucu, kendisine herhangi bir tebligat yapılmadığını; internet yoluyla nihai karardan haberdar olduğunu belirtmektedir. Başvurucu 2/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Başvurucunun mahkûmiyetine konu silahlı örgüt üyeliği suçu 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlenmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6899 | Başvuru, hazır bulunması gereken kişilerin tamamı olmaksızın gerçekleştirilen ev aramasının, başka bir dosya kapsamında müdafileri olmaksızın kollukta verilen ve işkence altında alındığını ileri sürerek sonraki aşamalarda geri alınan tanık ifadelerinin, polis kaydı (GBT) ya da bilgi fişi yoluyla dosyaya girmiş olan ve beraatla sonuçlanan protesto/gösteri eylemlerine ilişkin bilgilerin hükme esas alınması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle masumiyet karinesinin ve adil yargılanma hakkı kapsamındaki hukuka aykırı delil yasağının, gerekçeli karar ile makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tapu iptal ve tescil davasının sonuçlanmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların 26/2/2007 tarihinde açtığı tapu iptal ve tescil davası Doğubayazıt Kadastro Mahkemesi nezdinde derdest durumdadır. Başvurucular makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25713 | Başvuru, tapu iptal ve tescil davasının sonuçlanmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, kamu görevlilerinin güç kullanımı sonucu meydana gelen ölüm ve bu olayla ilgili soruşturmanın makul süratle yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/6/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Denizli İl Jandarma Komutanlığı görevlilerinin Aydın'danDenizli'ye bir araçla silah getirileceği yönünde bilgi edinmeleri üzerine 11/1/2006 tarihinde Denizli-Aydın kara yolu üzerinde bir yol kontrol noktası oluşturulmuş ve Gümüşler Jandarma Karakol Komutanlığına bağlı ekipler ihbarın doğruluğunu tespit etmek amacıyla yol kontrolü yapmaya başlamışlardır. Aynı gün saat 30 sıralarında Aydın istikametinden gelmekte olan ve içinde başvurucu Güneş Kocaman'ın eşi, başvurucular Cem Kocaman ile Can Kocaman'ın babası ve başvurucular Cafer Kocaman ile Binefş Kocaman'ın oğlu R.K. ile birlikte dört kişinin bulunduğu araç, kolluk görevlilerince kontrol yapılmak üzere durdurulmuştur. Ehliyet ve ruhsat kontrolü yapıldıktan sonra araçta bulunanlara aracı sağa çekip beklemeleri söylenmiştir. Daha önce araçtan inen sürücü B.Y. ile aracın sağ ön koltuğunda oturan Ö. tekrar araca binmişlerdir. Sürücü aracı aniden hareket ettirerek dur uyarılarına aldırış etmemiş, kaçarken yol üzerinde bulunan jandarma görevlilerinin üzerine de aracı sürerek yola devam etmiştir. Yolunu kesmeye çalışan jandarma aracına da çarpan şüpheli aracın durmayarak yoluna devam etmesi üzerine jandarma görevlileri önce havaya uyarı ateşi açmış, sonra da aracın lastiklerine ateş etmişlerdir. Açılan ateş nedeniyle sağ arka lastiğinin havası inen araç 35-40 metre kadar gittikten sonra durmak zorunda kalmıştır. Ateşli silahtan çıkan mermilerden biri aracın arka plakasını ve kaportasını delerek aracın sağ arka koltuğunda oturan R.K.nın vücuduna girmiş, aracın arka camından giren ikinci mermi ise R.K.nın baş bölgesine isabet etmiştir. R.K., ateşli silah mermi çekirdeği yarasına bağlı beyin harabiyeti ve internal (iç) kanama sonucu olay yerinde ölmüştür. Olay hakkında derhâl ve kendiliğinden soruşturma başlatan ve yürüttüğü soruşturma sonunda bir kamu görevlisi ile kamu görevlisi olmayan üç kişi hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veren Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) 11/5/2006 tarihli iddianameyle, hukuka uygunluk nedenlerini taksirle aşmak suretiyle ölüme sebep olduğu gerekçesiyle şüpheli Z.S. hakkında taksirle öldürme suçundan Denizli Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açmıştır. Bu arada ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara başvurucular tarafından yapılan itiraz, Nazilli Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2007 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Denizli Asliye Ceza Mahkemesi, eylemin olası kasıt ile gerçekleşip gerçekleşmediğinin tartışılması gerektiği ve olası kasıtla öldürme suçuyla ilgili yargılama görevinin ağır ceza mahkemesine ait olduğu gerekçesiyle 27/3/2007 tarihinde görevsizlik kararı vermiştir. Görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine yargılamayı yürütenDenizli Ağır Ceza Mahkemesi (Ceza Mahkemesi) 25/11/2008 tarihinde, olay anında tim komutan yardımcısı olarak görevli sanığın Denizli İl Jandarma Komutanlığı ve Gümüşler Jandarma Karakolunca verilip yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan şüpheli aracın durdurulması yönündeki emri yerine getirmek amacıyla durdurulmak istenen araçta bulunanlara sözlü uyarıda bulunduğu, uyarıya uyulmaması, yol üzerinde bulunan yaya durumdaki askerlerin üzerine aracın sürülmesi hatta bir kamu aracına çarpmak suretiyle zarar verilmesine rağmen kaçmaya devam edilmesi üzerine sanığın aracın lastiklerine ateş ederek R.K.nın ölümüne neden olduğu ve böylece kanunun hükmü ile amirin emrinin yerine getirilmesine dair hukuka uygunluk nedenine ilişkin sınırı taksirle aştığı gerekçesiyle sanığın taksirle öldürme suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Sanık müdafii ile katılanlar vekilinin talepleri üzerine temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Dairesi (Ceza Dairesi)"maktulün aldığı her iki yaranın da öldürücü nitelikte olduğu ve bu yaralanmalardan birinin sanığın kullandığı silahtan açılan ateş nedeniyle meydana geldiğinin kriminal inceleme sonucu tespit edildiği olayda sanık hakkında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 'Kanunun hükmü ve amirin emri' kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının uygulanıp uygulanmayacağının kararda tartışmasız bırakıldığı" gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma sonrası yapılan yargılama sonunda Ceza Mahkemesi 27/12/2013 tarihinde, maktulün içinde bulunduğu aracı durdurmak amacıyla aracın lastiklerine ateş ettiği ve kanun hükmünü yerine getirmesi nedeniyle taksir ya da kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle sanığın beraatine karar vermiştir. Katılanlar vekilinin talebi üzerine temyiz incelemesini yapan Ceza Dairesi 16/12/2014 tarihli kararıyla hükmün onanmasına karar vermiştir. Kesinleştirme işlemi Ceza Mahkemesince 9/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Nihai karardan 1/6/2015 tarihinde haberdar olduklarını ileri süren başvurucular 15/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/10264 | Başvuru, kamu görevlilerinin güç kullanımı sonucu meydana gelen ölüm ve bu olayla ilgili soruşturmanın makul süratle yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 19/9/2000 tarihinde başlattığı yargısal süreç 16/10/2018 tarihinde kesin olarak sonuçlanmıştır. Başvurucu 6/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/35413 | Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, fazla tahsil edilen gelir vergisi stopajının iadesi istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı, gerekçesiz karar verilmesi, temyiz incelemesinin duruşmasız yapılması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, 31/12/2012 tarihinde vergi mahkemesinde açtığı davanın yargılaması 6/3/2019 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucu, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak gerekçesiz adil olmayan bir karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/13737 | Başvuru, fazla tahsil edilen gelir vergisi stopajının iadesi istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı, gerekçesiz karar verilmesi, temyiz incelemesinin duruşmasız yapılması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, kararın gerekçesi açıklanmadığı ve kanun yolu süresinin gerekçeli kararın tebliğinden başlayacağı açıkça belirtildiği hâlde tefhimden başlatılan süre gözetilerek istinaf talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucunun açtığı davada kanun yolu başvurusu, kanun yolu süresinin ilk derece mahkemesinin kararının tefhim tarihinden başlatılarak hesaplanması nedeniyle süresinde olmadığı gerekçesiyle kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 30/11/2020 tarihinde öğrendikten sonra 8/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/39131 | Başvuru, kararın gerekçesi açıklanmadığı ve kanun yolu süresinin gerekçeli kararın tebliğinden başlayacağı açıkça belirtildiği hâlde tefhimden başlatılan süre gözetilerek istinaf talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucunun televizyon kullanımının kısıtlanması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, olayların yaşandığı dönemde Keskin T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçundan tutuklu olarak bulunmaktadır. Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu (İdare ve Gözlem Kurulu), 19/11/2018 tarihinde aldığı bir kararla başvurucunun odasında radyo ve televizyon bulunduramayacağına ve internet olanaklarından yararlandırılmayacağına karar vermiştir. İdare ve Gözlem Kurulu anılan kararda, başvurucunun Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçundan tutuklu olduğunu ve aynı zamanda Cumhurbaşkanına suikast suçundan da yargılandığını, 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 20/3/2006 tarihli ve 2006/10218 sayılı Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (İnfaz Tüzüğü) maddesi gereğince başvurucunun bu olanaklarının kısıtlandığını belirtmiştir. Başvurucu anılan karara karşı Kırıkkale İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) şikâyette bulunmuştur. İnfaz Hâkimliği yaptığı inceleme sonucunda, değinilen mevzuatta radyo olanağının kısıtlanmasına dair bir düzenleme bulunmadığını belirtmiş, radyo olanağının sağlanmasına dair şikâyetin kabulüne ancak televizyon ve internet olanaklarından yararlandırılmaya ilişkin talebin reddine 15/1/2019 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu, İnfaz Hâkimliği kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) İnfaz Hâkimliği kararında usul ve yasaya ayrı bir yön bulunmadığını belirterek itirazı 7/2/2019 tarihinde reddetmiştir. Başvurucu, nihai kararı 26/2/2019 tarihinde öğrendikten sonra 20/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un "Hükümlünün radyo, televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Hükümlü, ceza infaz kurumlarında merkezî yayın sistemi bulunduğu takdirde bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon yayınlarını izleme hakkına sahiptir. (2) Merkezî yayın sistemi bulunmayan kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo izlenmesine ve dinlenmesine izin verilir. Bu cihazlar, bedeli kendisi tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınır. Her ne biçimde olursa olsun dışardan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve bilgisayarlar kuruma alınmaz. (3) Kapalı ve açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitim evlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilir. Eğitim ve iyileştirme programları gerekli kıldığı takdirde denetim altında internetten yararlanılabilir. Hükümlü, odasında bilgisayar bulunduramaz. Ancak, Adalet Bakanlığının uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak bilgisayarın ceza infaz kurumuna alınmasına izin verilebilir. (4) Bu haklar, tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir." 5275 sayılı Kanun’un "Tutukluların yükümlülükleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Bu Kanunun; ... radyo, televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı,.... konularında 9, 16, 21, 22, 26 ilâ 28, 34 ilâ 53, 55 ilâ 62, 66 ilâ 76, 78 ilâ 84 ve 86 ilâ 88 inci maddelerinde düzenlenmiş hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir." 5275 sayılı Kanun'un maddesinin gerekçesi şöyledir: "Birleşmiş Milletler Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Asgari Standart Kurallarının 39 uncu maddesi, hükümlülerin radyo dinlemeleri, konferansları veya kurum idaresinin çıkardığı veya denetlediği benzeri araçları izlemeleri sağlanarak, önemli haberler hakkında düzenli olarak bilgi sahibi olabilmelerini öngörmüştür.Hükümlülerin ve ailelerinin menfaatleri, yakınları ve dış dünya ile geliştirici ilişkilerini muhafaza etmeyi ve kuvvetlendirmeyi gerektirmekte ve bu keyfîyet, eğitim ve iyileştirme amaçlarından birini oluşturmaktadır.Nitekim, Avrupa Cezaevi Kurallarının "Dış Dünya ile Temas" başlığını taşıyan bölümün 45 inci maddesi, hükümlülere idarenin izin verdiği veya kontrol ettiği gazeteleri, dergileri ve diğer yayınları okuyarak, radyo ve televizyon yayınları ile konferans ve benzeri yollarla düzenli olarak bilgi edinmesine izin verilmesini tavsiye etmektedir.Bu tavsiyelerin ışığında düzenlenen maddeyle, ilke olarak, hükümlüler, merkezî yayın sistemi varsa bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon yayınlarını izleyebileceklerdir. Merkezî yayın sistemi bulunmayan kurumlarda, bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo yayınlarının izlenmesine izin verilebilecektir. Ancak bu durumda, maksat yönünden zararlı olabilecek yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek tedbirler alınacaktır. Örneğin, yalnızca TRT yayınlarını izleyebilecek şekilde cihazlar kullanılacak veya antende teknik değişiklik yapılabilecektir.Hükümlülere dışarıdan getirilen radyo, televizyon ve bilgisayarlar kuruma sokulmayacak, ancak bedeli ödenmesi koşuluyla hükümlü adına kurum tarafından satın alınacaktır. Ayrıca, Adalet Bakanlığının uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak bilgisayarın ceza infaz kurumuna alınmasına izin verilebilecektir.Kapalı ve açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitimevlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilecektir; hükümlüler odalarında bilgisayar bulunduramayacaklardır.İnternetten yararlanabilmede, keza eğitim ve iyileştirme programlarının gerekli kıldığı ölçülerde mümkün olabilecektir." İnfaz Tüzüğü'nün "Hükümlünün radyo, televizyon yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Hükümlü, kurumlarda merkezî yayın sistemi bulunduğu takdirde bu sisteme bağlı olarak radyo ve televizyon yayınlarını izleme hakkına sahiptir. (2) Merkezî yayın sistemi bulunmayan kurumlarda, yararlı olmayan yayınların izlenmesini ve dinlenmesini engelleyecek önlemler alınmak suretiyle bağımsız anten kullanılarak televizyon ve radyo izlenmesine ve dinlenmesine izin verilir. Bu cihazlar, bedeli kendisi tarafından ödenmek koşuluyla hükümlü adına kurumca satın alınır. Her ne biçimde olursa olsun dışardan gelenler tarafından getirilen radyo, televizyon ve bilgisayarlar kuruma alınmaz. (3) Kapalı ve açık kurumlar ile çocuk eğitim evlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilir. Eğitim ve iyileştirme programları gerekli kıldığı takdirde denetim altında internetten yararlanılabilir. Hükümlü, odasında bilgisayar bulunduramaz. Ancak, Bakanlığın uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak bilgisayarın kuruma alınmasına izin verilebilir. (4) Bu haklar, idare ve gözlem kurulu kararı ile tehlikeli hükümlü oldukları saptananlar veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir. (5) İşlediği suçun nitelik ve işleniş biçimi göz önüne alındığında, toplum için ciddi bir tehlike oluşturan, kurumdaki tutum ve davranışlarıyla, suç işlemek amacıyla kurulan silâhlı örgütün yöneticiliğini yapmaya devam eden, bu konuda herhangi bir yöntemle, kurum içi veya dışındaki kişilere talimat veya mesaj veren hükümlülerin, idare ve gözlem kurulu kararıyla televizyon yayınlarını izlemesine ve bilgisayar ile internetten yararlanmasına izin verilmez." İnfaz Tüzüğü'nün "Tutuklulara uygulanacak hükümler ve yükümlülükleri" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Tüzüğün; 1, 4, 6, 9 ilâ 14, 22, 24 ilâ 27, 29 ilâ 31, 40 ilâ 46, 67 ilâ 73, 75 ilâ 96, 99 ilâ 108, 110 ilâ 117, 119 ilâ 132, 143 ilâ 171, 174, 176 ilâ 179, 185, 188, 189 uncu maddelerinde düzenlenmiş hükümlerin tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular hakkında da uygulanabilir." | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/9396 | Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucunun televizyon kullanımının kısıtlanması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, sınır dışı etme kararının iptali istemiyle açılan davada yeterli araştırma yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası hakkındadır. Başvuru 4/4/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün (İçtüzük) maddesi uyarınca sınır dışı işleminin yürütmesinin tedbiren durdurulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca tedbir talebinin Bölüm tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden İçtüzük'ün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından İçtüzük'ün maddesi uyarınca sınır dışı işleminin geçici olarak durdurulmasın karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1995 doğumlu olup Kırgızistan vatandaşıdır. Başvurucu, belirlenemeyen bir tarihte yasal yollardan Türkiye'ye giriş yapmıştır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği ekipleri tarafından İstanbul ili Fatih ilçesi Aksaray Mahallesi'nde bulunan bir gece kulübünde yapılan denetimde başvurucunun izinsiz olarak çalıştığına (konsomatrislik) ilişkin tutanak düzenlenmiştir. Bunun üzerine İstanbul Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünün 24/10/2015 tarihli kararıyla başvurucunun "çalışma izni olmadan çalıştığı" gerekçesiyle idari gözetim altına alınmasına ve sınır dışı edilmesine karar verilmiştir. Başvurucu tarafından sınır dışı etme kararının iptali istemiyle İstanbul İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açılmıştır. Anılan dava İdare Mahkemesinin 9/2/2016 tarihli ve E.2015/2404, K.2016/253 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: "Dava dosyasının incelenmesinden, 22/10/2015 tarihinde Asayiş Şube Müdürlüğü ekiplerince Fatih İlçesi, Aksaray Mahallesinde bulunan Eliza Disko isimli işyerindeyapılan denetimde davacının izinsiz şekilde konsomatris olarak çalıştığının tespit edilmesi üzerine, davacı hakkında 6458 sayılı Kanun'un 54/ğ maddesi uyarınca sınır dışı kararı alındığı, davacı tarafından söz konusu sınır dışı kararının iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır. Dosyada bulunan bilgi ve belgelere göre, 22/10/2015 tarihindeFatih İlçe Emniyet Müdürlüğünce,Fatih İlçesi, Aksaray Mahallesinde bulunan Eliza Disko isimli işyerinde yapılandenetimde davacının da aralarında bulunduğu 27 adet yabancı uyruklu bayanın, dekolte kıyafetlerleerkek müşterilerin masalarında oturarak içki içtikleri, içtikleri içeceklerin hesabının erkek müşteriler tarafından ödendiği, davacının da aralarında bulunduğu bu şahısların anılan işyerinde çalışma izni olmaksızın konsomatris olarak çalıştıklarının 22/10/2015 tarihli tutanak ile tespit edildiği, buna göre davacının izni olmaksızın konsomatris olarak çalıştığı anlaşıldığından 6458 sayılı Kanun'un 54/ğ maddesi uyarınca sınır dışı edilmesine dair dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Bu karar, başvurucuya 20/4/2016 tarihinde tarihinde tebliğ edilmiş olup 20/5/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 29/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesiyle değişik “Sınır dışı etme kararı alınacaklar” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Aşağıda sayılan yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınır:a) 5237 sayılı Kanunun 59 uncu maddesi kapsamında sınır dışı edilmesi gerektiği değerlendirilenlerb) Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlarc) Türkiye’ye giriş, vize ve ikamet izinleri için yapılan işlemlerde gerçek dışı bilgi ve sahte belge kullananlarç) Türkiye’de bulunduğu süre zarfında geçimini meşru olmayan yollardan sağlayanlard) Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlare) Vize veya vize muafiyeti süresini on günden fazla aşanlar veya vizesi iptal edilenlerf) İkamet izinleri iptal edilenlerg) İkamet izni bulunup da süresinin sona ermesinden itibaren kabul edilebilir gerekçesi olmadan ikamet izni süresini on günden fazla ihlal edenlerğ) Çalışma izni olmadan çalıştığı tespit edilenlerh) Türkiye’ye yasal giriş veya Türkiye’den yasal çıkış hükümlerini ihlal edenlerı) Hakkında Türkiye’ye giriş yasağı bulunmasına rağmen Türkiye’ye geldiği tespit edilenleri) Uluslararası koruma başvurusu reddedilen, uluslararası korumadan hariçte tutulan, başvurusu kabul edilemez olarak değerlendirilen, başvurusunu geri çeken, başvurusu geri çekilmiş sayılan, uluslararası koruma statüleri sona eren veya iptal edilenlerden haklarında verilen son karardan sonra bu Kanunun diğer hükümlerine göre Türkiye’de kalma hakkı bulunmayanlarj) İkamet izni uzatma başvuruları reddedilenlerden, on gün içinde Türkiye’den çıkış yapmayanlark) Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tanımlanan terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilenler(2) Bu maddenin birinci fıkrasının (b), (d) ve (k) bentleri kapsamında oldukları değerlendirilen uluslararası koruma başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişiler hakkında uluslararası koruma işlemlerinin her aşamasında sınır dışı etme kararı alınabilir. ” 6458 sayılı Kanun'un "Sınır dışı etme kararı alınmayacaklar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) 54 üncü madde kapsamında olsalar dahi, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz:a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunanlar" B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Adil Yargılanma Hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: " Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Uygulaması AİHM'in sınır dışı etme işleminin iptali için açılan davalarda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlere yaklaşımı şöyledir (Referans alınan AİHM kararları için bkz. Soering/Birleşik Krallık, B. No: 14038/88, 7/7/1989; Maaouia/Fransa [BD], B. No: 39652/98, 5/1/2000; S.S./Belçika ve Yunanistan [BD], B. No: 30696/09, 21/1/2011):"AİHM'e göre yabancıların ülkeye girişleri, ülkede ikamet edişleri ve ülkeden çıkarılmalarına ilişkin konular doğrudan o ülkenin ulusal egemenlik yetkisine ilişkin olup Sözleşme'nin maddesinin koruma alanı dışında kalmaktadır. Bir başka deyişle bu tür konularda alınan kararların medeni hak ve yükümlülüklerle ilgisi bulunmamaktadır." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/6293 | Başvuru, sınır dışı etme kararının iptali istemiyle açılan davada yeterli araştırma yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası hakkındadır. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/17328 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, terör olayı nedeniyle köyü terk etmeye mecbur bırakılmaları sonucu mülkiyet hakkının, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvurunun kısmen reddedilmesi ve bu işleme karşı açılan davadan sonuç alınamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/11/2013 tarihinde Elazığ İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 18/2/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların miras bırakanı Y.K., Diyarbakır ili Hani ilçesi Kaledibi köyünde ikamet etmekte iken terör olayları nedeniyle köyünden göç etmek zorunda kaldığını iddia etmiş; 4/10/2004 tarihinde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararının karşılanması talebiyle Diyarbakır Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuştur. Başvurucuların miras bırakanı Y.K.nın 16/1/2006 tarihinde vefat etmesi üzerine başvurucular tarafından Komisyon nezdindeki başvuruya devam edilmiştir. 9/7/2007 tarihli ve 2007/1-1153 sayılı Komisyon kararında, başvurucuların miras bırakanı adına köy tipi taş duvarlı ev için 087,50 TL, köy tipi taş duvarlı ahır için 117,50 TL, sulu arazi için 355 TL, susuz arazi için 650 TL, meyve ağaçları için 195 TL, köy tipi taş duvarlı değirmen için 150 TL olmak üzere 555 TL tazminat ödenmesine; sulhname tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde Komisyona gelinmesi veya temsilcinin gönderilmesine, aksi hâlde sulhname tasarısınının kabul edilmemiş sayılacağına, yargı yoluna başvuru hakkının saklı olduğu hususları ile kararın tebliğine karar verilmiştir. Başvurucular, sulhname tasarısını kabul etmemiş ve Komisyona yapılan başvurunun kısmen reddine ilişkin işleme karşı Diyarbakır İdare Mahkemesinde iptal davası açmışlardır. Mahkemenin 22/10/2010 tarihli ve E. 2008/1759, K.2010/1959 sayılı kararıyla, başvurucuların meydana gelen terör olayları nedeniyle göç etmek zorunda kaldıklarını iddia ettikleri Diyarbakır ili Hani ilçesi Kaledibi köyünün boşaltılmadığı, köye koruculuk sisteminin getirilmediği, genel nüfus sayımları ve tespitlerine göre 1990 yılında 913, 1997 yılında 455, 2000 yılında ise 573 kişinin köyde yaşadığı; milletvekili genel seçimlerinde 1995 yılında 59 oy kullanıldığı, 1989, 1994,1999 yılında muhtarlık seçimlerinin yapıldığı; Hani ilçesi Kaledibi köyünün boşalan yerlerden olmaması nedeniyle subjektif güvenlik kaygısıyla da olsa köyden göç edilmesi nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zararın 5233 sayılı Kanun kapsamında karşılanmasına olanak bulunmadığı belirtilerek dava reddedilmiştir. Temyiz üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesinin 7/11/2012 tarihli ve E.2011/11718, K.2012/7561 sayılı ilamıyla kararın usul ve hukuka uygun olduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği belirtilerek hükmün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucuların karar düzeltme istemi aynı Dairenin 20/6/2013 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Karar 4/10/2013 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular 4/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici , geçici maddeleri, 24/6/2013 tarihli ve 2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki Karar’ın maddesi, Danıştay Onuncu Dairesinin 30/12/2008 tarihli ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 31/12/2008 tarihli ve E.2008/5548, K.2008/9733 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 20/2/2009 tarihli ve E.2008/6679, K.2009/1227 sayılı kararı (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-28). 5233 sayılı Kanun’un 25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanun’un maddesiyle değişik maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: “Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerinde (7000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucunda bulunan miktarın; a) Yaralananlara altı katı tutarını geçmemek üzere yaralanma derecesine göre, b) Çalışma gücü kaybı, yetkili sağlık kuruluşları tarafından üçüncü derece olarak tespit edilenlere dört katından yirmidört katı tutarına kadar, c) Çalışma gücü kaybı, yetkili sağlık kuruluşları tarafından ikinci derece olarak tespit edilenlere yirmibeş katından kırksekiz katı tutarına kadar, d) Çalışma gücü kaybı, yetkili sağlık kuruluşları tarafından birinci derece olarak tespit edilenlere kırkdokuz katından yetmişiki katı tutarına kadar, e) Ölenlerin mirasçılarına elli katı tutarında, Nakdî ödeme yapılır. … Birinci fıkranın (e) bendine göre belirlenen nakdî ödemenin mirasçılara intikalinde4721 sayılı Türk Medenî Kanununun mirasa ilişkin hükümleri uygulanır.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8141 | Başvuru, terör olayı nedeniyle köyü terk etmeye mecbur bırakılmaları sonucu mülkiyet hakkının, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvurunun kısmen reddedilmesi ve bu işleme karşı açılan davadan sonuç alınamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; kamulaştırma bedelinin uzun yargılama sonunda düşük belirlenmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, aleyhe vekâlet ücretine hükmedilmesi ile bedelde objektif değer artışı yapılmaması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 25/9/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Aksu Mahallesi'nde bulunan 92,89 m2 yüz ölçümlü tarla vasfındaki 153 ada 14 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına göre malikidir. Karayolları Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından söz konusu taşınmazın yol, inşaat ve emniyet sahası olarak kullanılmak üzere kamulaştırılmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda İdare, başvurucu aleyhine 19/12/2014 tarihinde kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili istemiyle Tortum Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkemece 30/1/2015 tarihinde yapılan keşif sonrası düzenlenen 6/3/2015 tarihli bilirkişi kurulu raporunda, kapitalizasyon faiz oranı başlıklı kısımda taşınmazın ve bölgenin somut özellikleri belirtilerek kapitalizasyon faiz oranının %4 üzerinden hesaplanacağı belirtilmiştir. Anılan raporda, taşınmazın karışık meyve bahçesi niteliğinde olduğu kabul edilerek net gelir yöntemine göre 2014 yılı İl ve İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü birim fiyat ve rayiçlerine göre taşınmazın toplam değeri 639,31 TL olarak belirlenmiştir. Raporda ayrıca taşınmazın değerini etkileyen objektif nedenler de dikkate alınmıştır. Buna göre taşınmazın Tortum-Oltu kara yoluna yakın olmasının taşınmazın değerini %25 oranında artırdığı kabul edilmiştir. Bilirkişi Kurulu ayrıca tespiti yapılan meyve fidanlarının değerini de hesaplayarak taşınmazın değerine eklemiştir. Bu doğrultuda taşınmazın değeri %25 oranında artırılmış ve bu oran fiyat üzerinden yapılan hesaplamaya göre (meyve fidanlarının değerinin de eklenmesi suretiyle) taşınmazın kamulaştırma bedeli 723,74 TL olarak tespit edilmiştir. Yapılan tüm bu tespitler ışığında Mahkeme 8/6/2015 tarihli kararı ile toplanan delillere, mahallinde yapılan keşif ve bilirkişi raporlarına dayanarak kamulaştırma bedelini 723,74 TL olarak belirlemiştir. Ayrıca Mahkeme bedelin başvurucuya ödenmesine, başvurucu adına olan tapu kaydının iptaline ve taşınmazın yol olarak terkinine karar vermiştir. Taraflarca temyiz edilen karar, Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) 6/4/2016 tarihinde bozulmuştur. Bozma kararında başvuru konusu taşınmazın konumu, yüz ölçümü ve niteliği gözetildiğinde objektif değer artırıcı unsur olmaması gerektiği belirtilmiştir. Mahkemece bozma kararına uyularak ve yeni bir bilirkişi raporu aldırılmadan 13/6/2017 tarihinde bu kez objektif değer artış oranı dikkate alınmaksızın 813,91 TL kamulaştırma bedeline hükmedilmiştir. Bunun yanında davacı İdare lehine davalı başvurucudan alınmak üzere 980 TL ve başvurucu lehine davacı idareden alınmak üzere yine 980 TL vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmiştir. Taraflarca temyiz edilen karar, Dairece 28/6/2018 tarihinde faiz tarihi yönünden düzeltilerek onanmıştır. Nihai karar, başvurucu vekiline 27/8/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 25/9/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Vekâlet ücretiyle ilgili hukuk için bkz. Sadettin Ekiz, B. No: 2016/9364, 9/5/2019, §§ 20- Objektif değer artış oranıyla ilgili hukuk için bkz. Celal Afşin ve diğerleri, B. No: 2015/18943, 19/9/2018, §§ 18- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/29188 | Başvuru, kamulaştırma bedelinin uzun yargılama sonunda düşük belirlenmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, aleyhe vekâlet ücretine hükmedilmesi ile bedelde objektif değer artışı yapılmaması nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, görev yaptığı üniversite rektörünün hukuka aykırı eylem ve işlemleri nedeniyle kendisine mobbing uygulanması ve şahıs hakkında açtığı tazminat davasının yanlış hukuki nitelendirme yapılmak suretiyle reddedilmesi nedeniyle, Anayasa’nın ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitiyle yeniden yargılama yapılmasına ve uğradığı maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 13/8/2013 tarihinde Bitlis Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölümün Birinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde belirtildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 2/8/2010 tarihinde Bitlis Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2010/237 sayılı dosyası üzerinde, 11/8/2008 tarihinde Bitlis Eren Üniversitesi genel sekreterliğine atamasının yapıldığı ve bir süre görev yaptığı, yeni seçilen rektör ve yardımcılarından oluşan yönetimle de bir süre beraber çalıştığı, ancak daha sonra görev yerinin değiştirilerek Bitlis Eren Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu sekreterliğinde görevlendirildiği, yargı kararı ile göreve dönmesine hükmedilmesine rağmen kararın yönetim tarafından yerine getirilmeyerek, akabinde, açtığı dava nedeniyle kendisini yıpratmak ve görevinden uzaklaştırmak için dayanaksız disiplin soruşturmaları açıldığı ve yapılan bu işlem ve eylemler nedeniyle ruh sağlığı bozulmak ve çalışma şevki kırılmak suretiyle manevi zarara uğratıldığı belirtilerek, 000,00 TL manevi tazminatın üniversite rektöründen tahsili talebiyle tazminat davası açılmıştır. Bitlis Asliye Hukuk Mahkemesinin 21/3/2013 tarih ve E.2010/237, K.2013/82 sayılı kararıyla, Anayasa’nın maddesinin beşinci fıkrası ve 14/7/1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesi uyarınca, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işlemiş oldukları kusurlu davranışlarından dolayı açılacak tazminat davalarının, ilgili kamu görevlisine değil, kamu idaresi aleyhine açılabileceği belirtilerek, başvurucunun davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Karar temyiz edilmekle, Yargıtay Hukuk Dairesinin 24/6/2013 tarih ve E.2013/10338, K.2013/12157 sayılı kararı ile onanmıştır. Onama kararı 23/7/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu 13/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 657 sayılı Kanun’un maddesi. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6229 | Başvurucu, görev yaptığı üniversite rektörünün hukuka aykırı eylem ve işlemleri nedeniyle kendisine mobbing uygulanması ve şahıs hakkında açtığı tazminat davasının yanlış hukuki nitelendirme yapılmak suretiyle reddedilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitiyle yeniden yargılama yapılmasına ve uğradığı maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. | 0 |
Başvuru, tutukluluk hâlinin makul süreyi aşması ve tahliye talebi hakkında Yargıtayca karar verilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; mahkûmiyet kararının belirleyici olarak sorgulanma imkânı tanınmayan gizli tanık beyanına dayandırılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 1/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1966 yılında doğmuş olup olayların gerçekleştiği tarihte Millî İstihbarat Teşkilatında (MİT) mütercim olarak görev yapmaktadır. İddianamede iddia edildiği üzere Hatay Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında Hatay merkezli çıkar amaçlı bir suç örgütünün teknik takibi sırasında mahkeme kararıyla iletişim takibinde olan bir telefon hattı dinlenmektedir. Bu hat ile başka bir suç organizasyonu çerçevesinde iletişimi tespit edilmekte olan diğer bir telefon hattının görüşme yaptığı ve görüşme içeriğinin suç teşkil ettiği tespit edilmiştir. Aynı gün telefon tapelerinde ismi geçen Hatay/Altınözü'ndeki çadır kentte kalan Suriye uyruklu mağdur K. ile Yayladağı'ndaki çadır kentte kalan Suriye uyruklu, Suriye ordusundan ayrılan ve muhalif grup içindeki yarbay olduğu iddia edilen mağdur H.H. kaybolmuştur. Olayın gerçekleştiği gün Hatay Emniyet Müdürlüğüne müracaat eden bir şahsın aralarında MİT görevlisinin de bulunduğu A., Y.N. ve N.nin Suriyeli iki kişiyi çadır kentten alarak deniz yoluyla Suriye tarafına geçirip buradan Suriye güvenlik güçlerine teslim ettiklerine dair ihbarda bulunulması üzerine Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK mülga maddesi ile görevli) (Başsavcılık) soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında Başsavcılıkça incelenen Hatay Valiliğince olaya ilişkin yürütülen idari soruşturma sonucu düzenlenen raporun ilgili kısımları şu şekildedir:"... Konu ile ilgili [H.nin] [mağdurun yeğeni] tercüman aracılığı ile alınan ifadesinde amcası ile parkta otururken saat 14'e doğru amcasına gelen telefon üzerine, Jandarma'nın önünde buluşalım dediğini, sonrasında Jandarma'nın önünde beyaz renkli bir taksiye bindiğini, bu şahsın Yayladağı çadır kentinde kendileri ile mülakat yapan ve verdikleri bilgileri bilgisayara kaydeden, görse tanıyabileceği kişi olduğunu, amcasının arabaya binerken 5 dakikaya kadar gelirim dediğini belirtmiştir. ...[H.H.nin] [mağdur] bindiği beyaz renkli aracın MİT'e ait olabileceği, Önder [başvurucu] isimli kişinin Yayladağı çadır kentte mülakat yapan istihbarat görevlisi olabileceği, arabaya alan kişinin bu kurumdan olduğunun MİT Müdürü tarafından da ifade edildiğinin iddia edildiği, bütün bunların Altınözü Kaymakamı ile MİT Müdürü arasında geçen telefon görüşmelerinin teknik yönden incelenmesi ile ayrıca ekte bulunan CD'nin teknik yönden incelenmesinden de anlaşılabileceği, ayrıca [İ.H.nin] bahsettiği istihbarat görevlisine ait olduğunu iddia ettiği telefon numarası ile görüşme yaptığı anlaşılmaktadır. Bütün bu iddialar göz önünde bulundurulduğunda bu konu ile bağlantılı kurumun özelliği, konunun gerek teknik yönlerinin bulunması gerekse çok çeşitli yönleri ile araştırılması gerektiği, bütün bunların müfettişlik bilgi, tekniğini ve uzmanlığını gerektirdiği düşünülmektedir." Soruşturma kapsamında Başsavcılıkça incelenen MİT Müsteşarlığı Teftiş Raporu'nun ilgili kısımları şöyledir:" ... Önder Sığırcıkoğlu'nun [başvurucu] [H.H.yi] [mağdur] aramasıyla başlayan görüşme trafiğinde karşılıklı beş görüşmeden sonra 28 Ağustos 2011 saat 17'de [H.H.nin] [mağdur] Önder Sığırcıkoğlu'nu aradığı, görüşmelerin içeriğinin bilinmediği... [H.H.nin] [mağdur] saat 09'da Önder Sığırcıkoğlu'nu [başvurucu] aradığı, adı geçenin ifadesine göre izinli olarak kamptan çıktığını, birkaç kişiyle birlikte Altınözü Jandarma Karakolu'nun karşısındaki kampta olduğunu ve görüşmek istediğini söylediği, Antakya'da olduğunu söyleyen Önder Sığırcıkoğlu'nun [başvurucu] kendisinin Altınözü'ne gelebileceğini belirttiği,Kendi ifadesine göre, Antakya'da [A.] Servisi işleten arkadaşı [H.K.den] aldığı [R.] marka gümüş renkli otomobille Altınözü'ne giden Önder Sığırcıkoğlu'nun [başvurucu] yeğeniyle birlikte yanına gelen [H.H.yi] [mağdur] tek başına aracına alarak yaklaşık 10-15 dakika Altınözü sokaklarında dolaştığı..." Başsavcılık tarafından 16/2/2012 tarihli karar ile beyanı alınacak gizli tanık hakkında 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri uyarıca gizli tanığa yeni bir adres verilmesi, duruşmada hazır bulunma hakkı bulunanlar olmadan dinlenmesi, ses veya görüntüsünün değiştirilerek özel ortamda dinlenmesi şeklinde tanık koruma tedbir kararı verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı tanık çıkar amaçlı suç örgütü adına yapılan olay hakkında bildiklerini ve gördüklerini anlatmak istediğini, ancak olaya ilişkin tanıklığın ve kimliğinin ortaya çıkması durumunda kendisinin ve yakınlarının, sanık ve yakınlarından gelebilecek muhtemel tehlikelere maruz kalabileceğinden çekindiğini ve korktuğunu ifade etmesi nedeniyle tanığın kimlik bilgilerinin açıklanması ve adres bilgilerinin dosyada yer almasının can güvenliği açısından tehlike oluşturabileceği hususu Cumhuriyet Başsavcılığımızca dikkate alınarak..." Gizli tanık kod CMK 250/2012-2'nin Savcılıktaki beyanı şu şekildedir: "[H.H.] [mağdur] isimli kişinin kaçırılmasından kısa bir süre sonra ... [N.] benimde bulunduğum kalabalık bir grup içerisinde [H.H.][mağdur] ve yanındaki Suriye'li bir kişiyi daha kendilerinin kaçırıp, Suriye'de buluştukları [nin] ağabeyi [A.] ile birlikte Suriye istihbarat görevlilerine teslim ettiklerini söyledi. Bulunduğum ortamda anlattığına göre Önder Sığırcıkoğlu [başvurucu] isimli MİT görevlisinin aleni düşmanı iki Suriye'liyi barındıkları çadır kentten alıp tenha bir yere arabasıyla çıktığında [A., N. ve nin] uzaktan akrabası olan 'Sarı Murat' lakaplı [Y.N.] bulundukları araçla Önder [başvurucu] ve Suriyelilerin bulunduğu aracın önünü kesmişler, Suriyelileri ... polis süsü vererek kendi araçlarına bindirmişler, [] ile birlikte Samandağ ilçesinin Yaylıca Beldesine kaçırmışlar. Aslında Önder [başvurucu] ile anlaşmalılarmış. Önder'in [başvurucu] elinden zorla kaçırıyor gibi göstermişler. 2 kişiyi Yaylıca Beldesinin Batı Ayaz Yolu tarafında bulunan kullanılmayan metruk bir evde bir süre zorla tutmuşlar, karanlık olduktan sonra Meydan Köyü'nde sahilde balıkçılık yapan ve dağ tarafındaki en son balıkçı kulübesini işleten kişinin balıkçı botuyla denizden botla Suriye'ye geçmişler. Suriye'de Lazkiye şehrinde [A.] ve Suriye İstihbarat görevlileriyle buluşmuşlar... Suriye güvenlik güçlerine teslim edildiklerinde bu görevliler 2 Suriye'linin başlarına siyah çuvallar geçirmişler. [N. ve Y.N.] Lazkiye'ye gittikleri balıkçı botuyla geri dönmüşler, [A.] ise normal kapıdan geri dönüş yapmış. Bunları bulunduğum ortamda övünerek anlatıyordu. Aynı günlerde çevrede iki Suriye'lilerin kaçırıldıkları anlatılınca anlattıklarına inandım. Ben kaçırılan bu iki kişinin isimlerini bilmiyorum. Ancak olay Arefe Günü olmuştu. Benim duyduğumda bayramın günü veya diğer günüydü. Ayrıca [N.] yaptıkları bu işler karşılığı karşılıklarımızı aldık diye söyledi. ...Ayrıca MİT mensubu olduğu söylenen [E.K.] isimli kişi de sık sık [A.nın] işlettiği [S.] bayiine gelir giderdi, samimilerdi. Suriye resmi yetkililerinden ismini hatırlayamadığım bir kişi Kasım, Aralık 2011 tarihleri içerisinde 3 kez [A.nın] ofisine geldiler, fotoğraflarını gösterdikleri çadır kentte kalan Suriye'li muhaliflerden bazılarının Suriye'ye kaçırılması için yardımcı olmasını istediler. Daha sonra başka kişileri götürüp götürmediklerini bilmiyorum. Bazı diyologları sadece ben bildiğim için anlatmam durumumda deşifre olurum. O yüzden ilerde mahkeme aşaması olursa mahkemeye hitaben anlatabilirim. Burada yer alması benim güvenliğimi tehlikeye düşürür. Ayrıca kimliğimin gizlenmesini, tedbir alınmasını talep ediyorum." Başvurucu, devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme ve cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından 10/2/2012 tarihinde gözaltına alınmış; 12/2/2012 tarihinde ise tutuklanmıştır. Başsavcılığın 4/7/2012 tarihli iddianamesiyle başvurucu hakkında siyasi ve askerî casusluk ve cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kamu davası açılmıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi (TMK madde ile görevli) (Mahkeme) başvurucu ve müdafinin hazır bulunduğu 30/11/2012 tarihli celsede gizli tanığın bir sonraki duruşmada hazır edilmesine karar verilerek bir sonraki duruşma 8/2/2013 tarihine bırakılmıştır. Aynı celsede diğer sanık olan N.nin Mahkeme önündeki savunmasının ilgili kısımları şöyledir:"... Savunmamı müdafiim ile birlikte yapacağım. Bu konuda daha önce verdiğim ifadelerimi tekrar ederim. Bütün aşamalarda dosdoğru yaşadığım olayları anlattım. Daha önceki ifadelerimde de belirttiğim gibi belirtilen kişilerin hiç birisini tanımam. Bunlarla daha önce herhangi bir oturmuşluğum veya konuşmuşluğum yoktur. Bu kişilerin telefon numaralarını bilmem, onlar da benim telefon numaralarımı bilmez. Benim gördüğüm kişiler yanında çalıştığım kişilerin söylediği ve gösterdiği kadardır. ... Önder Bey'in [başvurucu] yanında gördüğüm kişi konusunda emniyette bana soru sordular. Ben, bu kişinin de MİT'ten olduğunu düşündüğümü söyledim. Bana, bu konu ile ilgili belge, fotoğraf ve benzeri şeyler göstermelerini istedim. Bunun üzerine bana fotoğraf gösterdiler ve ben de bu kişinin MİT'ten olduğunu düşündüğümü tekrar ettim ancak bu kişinin Suriyeli olduğunu söylediler. Daha önce de belirttiğim gibi o ana kadar ben bu kişiyi MİT'tenbiri olarak biliyordum ...... önceki savunmalarımı tekrar ederim. Gizli tanık beyanını kabul etmiyorum. Çevremde bu tür şeyleri konuştuğum tanıdık hiç kimse yoktur. Zaten böyle bir işin içinde olmadığıma göre bu konuları konuşmam da mümkün değildir. Atılı suçlamaları kabul etmiyorum. Önder Bey'in [başvurucu] talebine dayanarak [] Bey'in bizden istediğini samimi duyğularla yerine getirdim bunun dışında başka bir suçumuz yoktur." Sonrasında Mahkeme, Adana Emniyet Müdürlüğünün gizli tanığın koruma süresinin sona ereceğini bildiren yazısı üzerine 24/1/2013 tarihli kararıyla "henüz gizli tanığın beyanının tespit edilemediği, dava konusu eylemler ile sanıkların sosyal ve ekonomik statüleri dikkate alındığında gizli tanığın açık kimlik ve adres bilgilerinin ortaya çıkmasının hem gizli tanık açısından hem de dava dosyasının sonuçlandırılması açısından uygun olmayacağı" gerekçesiyle Başsavcılıkça verilmiş olan koruma tedbirinin devamına karar vermiştir. Gizli tanık hakkındaki bahsi geçen koruma tedbir kararı Adana Ağır Ceza Mahkemesinin 30/5/2014, 28/5/2015 ve 29/4/2016 tarihli kararlarıyla aynı şartlarla uzatılmış, nihayetinde 29/3/2017 tarihli kararıyla kaldırılmıştır. Mahkeme; başvurucu ve müdafinin hazır bulunduğu 8/2/2013 tarihli celsede, Adana Emniyet Müdürlüğü Tanık Koruma Şube Müdürlüğü tarafından gönderilen yazıda güvenlik ve gizli tanığın kimliğinin ortaya çıkma olasılığı gerekçeleriyle gizli tanığın hazır edilemeyeceğinin bildirilerek gizli tanığın kapalı duruşmada dinlenmesinin talep edildiğini belirterek gizli tanığın kapalı oturumda dinlenilmesi için hazır edilmesi konusunda Adana Emniyet Müdürlüğü Tanık Koruma Şube Müdürlüğüne yazı yazılmasına ve duruşmanın 29/3/2013 tarihine bırakılmasına karar vermiştir. Mahkeme, gizli tanığın beyanını günü ve saati başvurucuya bildirilmeyen 26/2/2013 tarihinde başvurucu ve müdafinin bulunmadığı ara celsede almıştır. Anılan celsede Cumhuriyet savcısı hazır bulunmuştur. Gizli tanığın beyanı şu şekildedir:"[A.nın] yanında çalışan [N.] adındaki kişi, benim de bulunduğum bir ortamda heyecanlı bir şekilde bir takım olaylardan sözediyordu. Ben de orada bulunanlar gibi onu dinliyordum. O ana kadar bu olaylarla ilgili bir bilgim yoktu kaldı ki daha sonra da televizyondan duyduktan sonra konunun ne olduğunu anladım. [N.] konuşmaları sırasında Suriye'ye götürülen iki kişiyi Suriye'ye kaçırdıklarını söyledi, hatta orada [A.] ve Suriye askerlerinin bulunduğu bir ortamda teslim edilmişler. Bu kişileri polis süsü vererek başka kişilerin alıp götürdüğünü de söyledi. Bu kişileri aldıktan sonra [N.] ve [Y.N.ye] teslim etmişler, bunlar da bir köye götürerek orada bir süre tutmuşlar, daha sonra Samandağ sahiline götürmüşler, tekne yolu ile de Suriye tarafına geçirmişler, [N.] bu kişilerin Suriye tarafına geçirilmeleri sırasında bizzat yanlarındaymış. Suriye'ye götüren kişileri bulundukları yerden polis süsü vererek alan kişinin Önder [başvurucu] adındaki kişi olduğunu söyledi, onlar Önder abi diye hitap ediyorlardı. Bu kişilerin Suriye'ye geçtikleri gün [A.] da Suriye tarafına geçmiş ve kaçırılan kişileri abisi ile birlikte orada karşılamışlardır. Bu kişilerin teslim edildikleri andan itibaren kafalarına çuval geçirmişler. Bu olaylardan önce Önder adındaki kişi, [A. nın] iş yerinden otomobil satın almıştı. Bu olaylarla ilgili [Y.N.] adındaki kişiden bir şey duymadım. [N.] ise bu tür konuları ulu orta bir çok yerde konuşan birisidir. Bu tür konuşmalarıda kendisine bir kahraman edaı vermek amacı ile yapmaktadır dedi." Başvurucu ve müdafinin hazır bulunduğu 29/3/2013 tarihli duruşmada gizli tanığın celse arasında dinlendiği tutanağa geçirilmiştir. Aynı celsede başvurucu müdafii gizli tanık beyanının usule aykırı olarak alındığını, ayrıca bu tanığın beyanlarının duyuma dayalı beyanlar olduğunu dile getirmiştir. Mahkemece Adana Tanık Koruma Şube Müdürlüğünün gizli tanığın kimliğinin açığa çıkmaması ve güvenliğin sağlanmasına dair yazıları dikkate alınarak tarafların olmadığı ortamda dinlendiğini belirterek gizli tanığın yeniden dinlenmesi konusundaki taleplerin reddine karar verilmiştir. Başvurucu ve müdafinin hazır bulunduğu 19/6/2013 tarihli duruşmada mağdur K.nın kardeşi Ö.K. tanık olarak dinlenmiştir. Beyanın ilgili kısımları şu şekildedir:"... Yayladağında kaldığı kampta bir olay olması nedeni ile kendisinin Reyhanlı'daki kampa gönderme kararı almışlar, 27/8/2011 tarihinde de Reyhanlı'daki kampa getirmişler, ancak eşi ve çocukları önceki kampta kalmış, eşi ve çocukları ile aynı yerde kalma konusunda [E.] adında bir Türk istihbaratında görevli kişi ile telefon görüşmesi yapmış ve durumunu anlatarak yardım istemiş ... telefonda görüştükten sonra ertesi gün buluşmak üzere anlaşmışlar, ancak ertesi gün [E.] işlerin yoğunluğu nedeni ile oraya gelemeyeceğini ancak Hatay'a geldiği taktirde görüşebileceklerini söylemiş, bunun üzerine kardeşim, ertesi gün Hatay Merkez'e gitmiş ... buluşma yerine gitmiş ancak kendisini [E.Ö.] olarak tanıtan başka birisi gelmiş, kardeşim [E.] ile [E.Ö.] adındaki kişilerin farklı kişiler olduklarını söyledi ...[E.Ö.] 20 dakikalık bir işi olduğunu ve sonrasında kendisinin sorunu ile ilgileneceğini söylemiş, bir süre toprak yolda gitmişler ve karşılarına 7-8 kiyi silahlı bir grup çıkmış, bu grubun kim olduğunu sormuş, [E.Ö.] de PKK'lı demiş ... bu kişiler kendisinin elini bağlamış ve başka bir araca almışlar, kimsenin bulunmadığı bir yere götürmüşler.[E.Ö.], kardeşimi silahlı kişilere teslim ettikten sonra kendisi oradan ayrılmış, bir süre tutulduğu yerde [H.H.] [mağdur] adında birisini daha getirmişler, burada 9 saat kadar kalmışlar, gece karanlığında da Samandağ tarafında bir yere götürmüşler, bu süre içerisinde gözleri kapalıymış, gemiye bindirilerek Lazkiye tarafına gitmişler, gemide iken gözleri açıkmış, gemide bulunan kişiler içerisinde kendilerini araçla durduran kişiler de varmış, daha sonra Lazkiye'de Suriye devlet görevlilerine teslim etmişler, bu kişiler özel bir uçakla her ikisini Şam'daki muhaberat merkezine götürmüşler ... kardeşimi ve yanındaki [H.H.yi] [mağdur] 48 süreyle hücrede tutmuşlar ve her gün işkence yapmışlar, daha sonra Sadnaye cezaevine götürmüşler, bir süre sonra da mahkemeye çıkarılmışlar ve kardeşime 5 yıl hapis cezası verilmiş, [H.H. ye] [mağdur] de ömür boyu hapis cezası verilmiş, kaldıkları cezaevi muhalifleri tuttukları ve Birleşmiş Milletler tarafından bilinen bir cezaeviymiş ... ancak [E.Ö.] olarak bahsettiği ve kendisini silahlı kişilere teslim eden kişiyi bana tarif etti, tarif ettiği özelliklere uyan ve burada bulunan kişi, size gösterdiğim [E.A.K.] kişidir, ama net olarak bir şey söylemem mümkün değildir." Mahkeme 7/10/2013 tarihli kararıyla başvurucunun devletin gizli kalması gereken belgelerini siyasal ve askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan beraatına, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan ise toplam 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve bu suçtan dolayı tutuklanmasına karar vermiştir. Mahkemenin gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:" ...Gizli tanık aşamalarda değişmez şekilde sanık [den] duyduklarını anlatmıştır ve gizli tanığın aktardığı bilgiler ile olayımızdaki sanıkların hareket dökümleri bire bir uyuşmaktadır....Olayın oluş şekline ilişkin olarak gizli tanığın anlatımları ile mağdur [K.den] duyduklarını anlatan tanık [Ö.nün] anlatımları uyumludur.Yukarıda dökümü yapılan iletişimin tespiti kayıtları da bu anlatımları doğrulamaktadır....Bu iletişimin tespiti kayıtlarına, sanık Önder'in [başvurucu] aşamalarda değişen çelişkili beyanlarına, diğer sanıkların kısmi ikrar içeren anlatımlarına, gizli tanığın aşamalarda değişmeyen beyanına, bu beyan ile uyumlu tanık [Ö.nün] anlatımına, yapılan MİT müfettişlik incelemesine ve Hatay Valiliği idari araştırma raporuna ve tüm dosya içeriğine göre [H.] [mağdur] muhaliflerle buluşturulmak, [K.] [mağdur] de ailesiyle aynı çadırkente kalmak konusunu konuşmak için MİT görevlisiyle buluşmuş, rızalarıyla araçlara binmiş, belirli bir yerde her iki mağdur da kendilerine PKK militanıveya polis süsü veren kişilerce aslında önceden anlaşılmış olduğu şekilde MİT görevlilerinin elinden alınarak metruk bir binaya hapsedilmişlerdir. [H.yi] [mağdur] sanık Önder [başvurucu], [K.yi] [mağdur][E.Ö.] olarak bilinen MİT görevlisi kandırarak götürmüştür. (Savcılıkça [E.Ö.] isimli şahsın MİT mensubu [H.G.] olduğu ileri sürülmüş ise de bu şahıs hakkında soruşturma izni verilmediği için dava görülmemiştir.) Her iki mağdurun MİT görevlilerinin elinden mizansen olarak alınması eyleminde [A. ile ve Y.N.] isimli sanıklar rol almışlar, [K.] [mağdur] ve [H.] [mağdur] bu sanıklarca metruk binada belirli bir süre hapsedildikten sonra kayıkla Suriye'ye götürülmüş[tür] ...Sanık Önder [başvurucu] mağdurların metruk binaya kapatılmaları sonrası Antakya'ya geri dönerken mağdur [H. H.nin] [mağdur] cep telefonunu da yanında götürmüş ve bu telefonu [A.ya] vermiştir. Önder [başvurucu], [den] telefonu Gaziantep istikametine doğru götürüp burada birkaç arama yaptıktan sonra telefonu kapatıp atmasını söylemiş ... telefon görüşmelerine göre de, [] Hatay'ın Hassa ve Kırıkhan ilçe sınırları içindecep telefonunda kayıtlı olan birkaç yeri kısa kısa arayıp telefonu kapatmıştır. Yani [H.nin] [mağdur] Gaziantep'e doğru gittiği izlenimi oluşturulmaya çalışılmıştır.Sanıkların olaydaki konum ve katkılarına gelince, sanık Önder [başvurucu], mağdur [H.yi] kandırarak rızasıyla aracına almış, [, ve Y.nin] önlerini kesip [H.yi] [mağdur] kaçırmaları şeklindeki senaryoyu hazırlamıştır. Olayda yardımcı olmaları için [E.] ve [yi] ikna etmiş, suçu birlikte işlemişlerdir." Başvurucu, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan mahkûmiyet kararıyla birlikte verilen tutukluluk kararına itiraz etmiş; Adana Ağır Ceza Mahkemesince 31/10/2013 tarihli kararla tahliye talebi reddedilerek başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Ret kararı başvurucuya 12/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Mahkûmiyet kararının temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 7/7/2014 tarihli kararıyla hüküm başvurucu yönünden onanmıştır. Başvurucunun temyiz dilekçesinin tahliye talebini de içerdiği görülmüş olup bu talebe ilişkin karar verildiğine dair herhangi bir bilgi veya belgeye rastlanmamıştır. Başvurucu 21/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Öte yandan başvurucunun 7/10/2013 tarihli mahkûmiyet kararına konu yargılama süreciyle ilgili olarak hükmedilen hapis cezasının süresine bağlı olarak kaçacağı şüphesiyle tutuklama kararı verilmesi ile azami tutukluluk süresinin aşılması ve tutuklama kararının gerekçesinin soyut olduğuna ilişkin hak ihlali iddialarını içeren dilekçeyle 2013/8521 sayılı bireysel başvuruda bulunduğu anlaşılmaktadır. Anılan başvurunun masumiyet karinesinin ihlal edildiği yönündeki iddianınaçıkça dayanaktan yoksun olması, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği yönündeki iddianın ise mahkûmiyet hükmünün kesinleştiği 7/7/2014 tarihinden itibaren 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesine dayanarak tazminat talebinde bulunma imkânına sahip olunmasına rağmen etkin ve erişilebilir bir çözüm imkânı sunan bu yola başvurulmadığından başvuru yollarının tüketilmemesi nedenleriyle kabul edilemez olduğuna karar verildiği tespit edilmiştir. A. Ulusal Hukuk 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:"(2) Tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler alınır. Kimliği saklı tutulan tanık, tanıklık ettiği olayları hangi sebep ve vesile ile öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlüdür. Kimliğinin saklı tutulması için, tanığa ait kişisel bilgiler, Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından muhafaza edilir. (3) Hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi, tanık için ağır bir tehlike teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse ya da maddî gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tehlike oluşturacaksa; hâkim, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan da tanığı dinleyebilir. Tanığın dinlenmesi sırasında ses ve görüntülü aktarma yapılır. Soru sorma hakkı saklıdır." 5726 sayılı Kanun'un "Haklarında koruma tedbiri kararı alınan tanıkların dinlenmelerinde uygulanacak usuller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Bu Kanun hükümlerine göre, haklarında tedbir kararı alınan tanıkların duruşmada dinlenmesi sırasında Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları uygulanır. (2) Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmasına mahkemece karar verilmesi hâlinde, dinleme sırasında tanığın görüntü veya sesi değiştirilerek tanınması engellenebilir. (3) Tanığın, duruşma salonunda fiziksel görünümünü engelleyecek tarzda mahkemece tayin ve tespit edilecek bir usule göre, dinlenmesine de karar verilebilir. (4) Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip olanlar bulunmadan tanığın dinlenmesi hâlinde, tanık tarafından verilen beyanlar, hâkim tarafından Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinde belirtilen sınırlamalara uymak koşuluyla, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip olanlara açıklanır. (5) Tanığın üçüncü fıkra hükmüne göre dinlenmesi hâlinde, Ceza Muhakemesi Kanununun 201 inci maddesinin uygulanmasında, tanığa sorulacak soruların bu Kanun kapsamında tanık hakkında uygulanan tedbirlerle orantılı ve amaca uygun olması gerekir. Bu amaçla, hâkim, sorulan soruların tanığa sorulmamasına karar verebilir veya tanığı dinlerken dolaylı dahi olsa tanığın kimliğini ortaya çıkaracak soruların sorulmasına izin vermez. (7) Bu madde hükmüne göre alınan tanık ifadeleri, Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre duruşma sırasında hazır bulunanlar huzurunda verilmiş ifade hükmündedir. (8) Bu Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre, hakkında tedbir uygulanan tanığın beyanı tek başına hükme esas teşkil etmez. (10) Bu madde hükümleri, savunma hakkını kısıtlayacak şekilde uygulanamaz." 5726 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Bu Kanun hükümlerine göre haklarında tanık koruma tedbiri uygulanabilecek kişiler şunlardır:a) Ceza muhakemesinde tanık olarak dinlenenler ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 236 ncı maddesine göre tanık olarak dinlenen suç mağdurları.b) (a) bendi hükümlerine göre dinlenenlerin nişanlısı, evlilik bağı kalmasa bile eşi, kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu, ikinci derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları ve evlatlık bağı bulunanlar ile yakın ilişki içerisinde olduğu kişiler.(2) Tanık koruma tedbirleri, birinci fıkrada sayılanların kendilerinin veya bu Kanunda belirtilen yakınlarının hayatı, beden bütünlüğü veya mal varlığı ağır ve ciddi bir tehlike içinde bulunması ve korunmalarının zorunlu olması halinde uygulanabilir.” Aynı Kanun’un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Bu Kanun kapsamında bulunanlar hakkında uygulanabilecek tanık koruma tedbirleri şunlardır: a) Kimlik ve adres bilgilerinin kayda alınarak gizli tutulması ve kendisine yapılacak tebligatlara ilişkin ayrı bir adres tespit edilmesi.b) Duruşmada hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan dinlenmesi ya da ses veya görüntüsünün değiştirilerek özel ortamda dinlenmesi."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi şöyledir:"Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:...d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;" Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre gizli tanık anlatımlarının hükme esas alınmış olması her koşulda Sözleşme’yle bağdaşmaz değildir. Sözleşme’nin maddesi, her ne kadar tanıkların ve özel olarak tanıklık için çağrılan mağdurların menfaatlerinin dikkate alınmasını açıkça gerektirmese de bu kişilerin yaşamları, özgürlük ve güvenlikleri gibi genel olarak Sözleşme’nin maddesi kapsamına giren birçok menfaati de tehlikeye girebilir. Tanıkların ve mağdurların bu tür menfaatleri, Sözleşme’nin maddi hükümleri tarafından korunmaktadır. Bu durumlarda Sözleşme’nin maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi ile maddesinin (1) numaralı fıkrasının birlikte ele alınması suretiyle sanık menfaatleri ile tanık menfaatlerinin yargı makamları tarafından uygulanan usullerle yeterince dengelenmesi gerekir (Doorson/Hollanda, B. No: 20524/92, 26/03/1996, §§ 69, 70, 72). AİHM, duruşma salonunda bulunmayan tanıkların durumu ile gizli tanıkların durumunun benzer olduğunu kabul etmektedir (Marcus Ellis, RodrigoSimms ve Nathan Antonio Martin/Birleşik Krallık (k.k.), B. No: 46099/06 ve 46699/06, 10/4/2012, § 78). Bu nedenle mahkeme önünde sözlü olarak ifade vermesi için çağrılan gizli tanıkların bulunduğu bir yargılamanın adilliğini değerlendirirken AİHM, ilk olarak tanığın kimliğini gizlemek için makul gerekçelerin olup olmadığını incelemekte; ikinci olarak gizli tanık ifadesinin verilecek hükmün dayandığı tek veya belirleyici temel olup olmadığını değerlendirmektedir. Üçüncü olarak hükmün büyük ölçüde veya yalnızca gizli tanığın ifadesine dayanması durumunda yargılamaları detaylı incelemelere tabi tutmaktadır (Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], B. No: 26766/05 ve 22228/06, 15/12/2011, §§ 119, 147; Pesukıc/İsviçre, B. No: 25088/07, 6/12/2012, § 45). AİHM'e göre kanıtın tekliğinden sanık aleyhine tek kanıtın olması, kanıtın belirleyiciliğinden ise davanın sonucunu ağırlıklı olarak etkileme eğilimi olan belirleyici kanıt olması anlaşılmalıdır. Bu bağlamda diğer kanıtlar ne kadar güçlü olursa gizli tanığın ifadesinin belirleyici olma ihtimali o kadar azalır (Marcus Ellis, RodrigoSimms ve Nathan Antonio Martin/Birleşik Krallık, § 77). Bu bakımdan gizli tanığın verdiği ifadenin mahkûmiyet kararının tek nedeni veya belirleyici unsuru olduğu durumlarda usul işlemleri en detaylı incelemelere tabi tutulmalıdır. Verilen ifadenin güvenilirliğinin uygun bir şekilde değerlendirebilmesi için usule ilişkin güçlü teminatlar da dâhil olmak üzere taraflar arasında dengeleyici unsurların varlığından emin olunmalıdır (Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık, § 147). AİHM bu üç kriterin varlığı hâlinde gizli tanık ifadelerine dayanılması durumunda dahi adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar vermektedir (Marcus Ellis, RodrigoSimms ve Nathan Antonio Martin/Birleşik Krallık, § 89). | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13176 | Başvuru, tutukluluk hâlinin makul süreyi aşması ve tahliye talebi hakkında Yargıtayca karar verilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; mahkûmiyet kararının belirleyici olarak sorgulanma imkânı tanınmayan gizli tanık beyanına dayandırılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, hint keneviri bitkisi ekildiğine dair delil olmamasına karşın esrar elde etme amacıyla hint keneviri bitkisi ekme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla elde edilen bilgi ve belgelere göre başvuruya konu olaylar özetle şöyledir: Kırşehir İl Merkez Jandarma Komutanlığına 2/8/2018 tarihinde, bir kamu arazisine uyuşturucu madde ve kenevir bitkisinin ekildiği yönünde ihbarda bulunulmuştur. Bunun üzerine Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu iddiayla ilgili adli soruşturma başlatmıştır. Aynı gün olay yerine yönlendirilen jandarma görevlilerince söz konusu arazinin bulunduğu köy girişinde bir aracın durduğu ve yolcu koltuğundaki bir kişinin camdan bir poşet attığı görülmüştür. Bahse konu araç durdurulmuş ve araç içindeki başvurucu yakalanmıştır. Başvurucunun ifadesi müdafiinin de hazır bulunmasıyla kolluk tarafından alınmıştır. Başvurucu ifadesinde özetle olay günü, daha önceden ekmiş olduğu hint kenevir bitkisinin yetişip yetişmediğini kontrol etmeye gittiğini, yetişmiş olduğunu görünce kullanmak için bir kısmını topladığını, içilecek taraflarını poşete koyarak cebine koyduğunu ve jandarma ekiplerini görünce cebinde olan maddelerin bir kısmını attığını belirtmiştir. Başvurucu ifadesinde ayrıca yaklaşık on yıldır uyuşturucu madde kullandığını, uyuşturucu ticareti yapmadığını, kullanmak için bu maddeleri ektiğini söylemiştir. Olay günü başvurucuyla birlikte aynı araçta yakalanan B. tanık sıfatıyla alınan ifadesinde; ceza infaz kurumundan tanıdığı başvurucu ile olay günü telefonla görüştüğünü, başvurucunun kendisini bir yere götürmesini istediğini, Kocabey mevkiine geldiğinde aracı durdurmasını istediğini ve iki farklı yere giderek elinde poşetle döndüğünü söylemiştir. Başvurucunun ifadesi müdafiinin hazır bulunmasıyla Cumhuriyet savcısı tarafından da alınmıştır. Başvurucu bu ifadesinde kolluktaki beyanlarını tekrar etmiştir. Cumhuriyet savcısı, başvurucuyu uyuşturucu ticareti yapma ve esrar elde etme amacıyla kenevir ekme suçlarından tutuklanması istemiyle sulh ceza hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu sorgudaki ifadesinde özetle kolluk ve savcılık ifadelerinin doğru olduğunu, uyuşturucu ticareti yapmadığını, uyuşturucu madde kullanıcısı olduğunu belirtmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği tutuklama talebinin reddi ile başvurucu hakkında belirli günlerde kolluk birimine giderek imza atmak suretiyle adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına karar vermiştir. Soruşturma kapsamında Jandarma Kriminal Laboratuvarının 14/8/2018 tarihli uzmanlık raporunda, soruşturmaya konu ele geçirilen bitki kalıntılarının kenevir bitkisine ait olduğu belirtilmiştir. Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı 20/9/2018 tarihli iddianamesiyle uyuşturucu ticareti yapma ve izinsiz hint keneviri ekme suçlarından başvurucu hakkında Kırşehir Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açmıştır. Başvurucu; müdafiinin de hazır bulunduğu celsedeki savunmasında esrar maddesi kullandığını, olay tarihinde arkadaşıyla balık tutmaya gittikleri yerde kendiliğinden çıkan hint kenevirlerini gördüklerini, içmek amacıyla buradan bir miktar kenevir bitkisi topladığını ve özel olarak ekim yapmadığını ifade etmiştir. Tanık olarak dinlenen B. olay günü başvurucunun bir iki yere gidip içinde uyuşturucu bulunan poşetle döndüğünü ve başvurucunun hint keneviri ekimi yapıp yapmadığını bilmediğini ifade etmiştir. Mahkeme, Olay Tutanağı'nda imzası bulunan kolluk görevlileri İ.Ç. ve E.A.yı da tanık olarak dinlemiştir. Tutanak imzacıları, tanık B.nin beyanlarını doğrulamıştır. Mahkeme, uyuşturucu madde ticareti yapma ve kenevir ekme suçlarını işlediğini sabit kabul ederek başvurucunun mahkûmiyetine karar vermiştir. Başvurucu, söz konusu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi), uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan davanın yeniden görülmesine, kenevir ekme suçundan verilen kararın ise onanmasına kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu, Bölge Adliye Mahkemesince onanan hüküm yönünden24/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 12/6/1933 tarihli ve 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun’un maddesinin beşinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Esrar elde etmek amacıyla kenevir ekimi yapan kişi dört yıldan on iki yıla kadar hapis ve beşyüz günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır." | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/4060 | Başvuru, hint keneviri bitkisi ekildiğine dair delil olmamasına karşın esrar elde etme amacıyla hint keneviri bitkisi ekme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; mahkûmiyetin temel olarak sanığa sorgulama fırsatı verilmeyen bir tanığın ifadelerine dayandırılması nedeniyle tanık sorgulama veya sorgulatma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 28/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1984 doğumlu olan başvurucu, bireysel başvuru konusu olayların meydana geldiği tarihte İstanbul'da ikamet etmektedir. Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (DHKP-C) silahlı terör örgütünün faaliyetlerinin ortaya çıkarılması amacıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (16/6/2004 tarihli ve 5190 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması Ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun ile yetkili) (Başsavcılık) soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında başvurucu; terör örgütü üyesi olma, patlayıcı madde atma ve sair suçları işlediği şüphesiyle 1/11/2004 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başsavcılığın 5/11/2004 tarihli iddianamesi ile aralarında başvurucunun da bulunduğu bazı şüphelilerin silahlı terör örgütüne üye olma, terör örgütüne yardım etme ve sair suçlardan cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmıştır. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2016/376 sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılama sonucunda Mahkemenin 16/1/2018 tarihli kararı ile başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezasına hükmedilmiştir. Gerekçeli kararda; başvurucunun soruşturma aşamasında verdiği ifadelere ve tanık beyanlarına dayanılarak 2/10/2004 tarihinde Tokat kırsalında öldürülen DHKP/C terör örgütü üyesinin ölümünü protesto etmek amacıyla molotofkokteyli atılması ve örgüte ait pankart asılması eylemlerine katıldığının tespit edildiği ve ikametgâhında yapılan aramada örgütün yayınlarını bulundurduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediği sonucuna ulaşıldığı belirtilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Z.Y. sübut bulan eylemlerinin değerlendirmesi ve hukuki vasıflandırılmasında; Sanığın emniyet ifadesindeki bazı olaylara katıldığına dair tevilli ikrarları, [İ.K.nın] tanıklar [Z.E.] ve [E..K.nın] sanıkların ifadelerini destekler beyanları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın 2004 tarihinde Tokat kırsalında öldürülen DHKP/C terör örgütü üyesinin ölümünü protesto amaçlı molotof atması ve HÖC imzalı pankart asması eylemlerine katılarak, 1 mayıs mahallesi kuruluş şöleninde yasadışı sloganlar atıp, evinde de örgütün yasal yayınlarının bulundurmak suretiyle işlediği eylemlerin silahlı DHKP-C terör örgütüne üye olma suçu niteliğinde olduğu anlaşıldığından sanığın sübut bulan eyleminin silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturduğundan cezalandırılmasına (...)" Başvurucu 7/3/2018 tarihli dilekçesi ile örgüt üyeliği suçunun unsurlarının olayda mevcut olmadığını, örgüt üyeliğine ilişkin hukuki değerlendirmenin hatalı olduğunu ve lehe kanunun uygulanması noktasında hata yapıldığını belirterek hükme karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesinin 20/9/2018 tarihli kararı ile hüküm onanmıştır. Başvurucu, nihai olan bu karardan 21/11/2018 tarihinde haberdar olduğunu beyan ederek 28/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34653 | Başvuru, mahkûmiyetin temel olarak sanığa sorgulama fırsatı verilmeyen bir tanığın ifadelerine dayandırılması nedeniyle tanık sorgulama veya sorgulatma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, psikolojik taciz nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/9/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuruya konu olayların gerçekleştiği dönemde Bingöl Üniversitesi (İdare) Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yardımcı doçent (doktor öğretim üyesi) unvanıyla öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Başvurucu hakkında 2011 ila 2013 yıllarında dokuz farklı disiplin cezası tesis edilmiştir. Bahse konu disiplin cezaları ve bunlara ilişkin yargılama süreci şöyledir: i. Başvurucu 26/10/2011, 27/10/2011 ve 28/10/2011 tarihlerinde belli saatlerde izinli ve mazeretli olmamasına rağmen işe gelmediği gerekçesiyle İdarenin 27/12/2011 tarihli işlemiyle uyarma cezasıyla cezalandırılmıştır. Elâzığ İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 14/11/2012 tarihli kararıyla, başvurucunun derslerini aksattığı yönünde bir tespitin bulunmaması gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik itiraz, Malatya Bölge İdare Mahkemesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 27/9/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir.ii. İdarenin 27/12/2011 tarihli işlemiyle başvurucu, birçok konuda mesnetsiz iddialarla kurumu ve kişileri mağdur edecek şikâyetlerde bulunduğu gerekçesiyle kınama cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkemenin 14/11/2012 tarihli kararıyla, başvurucunun dilekçelerinde kullandığı ifadelerin mevzuata aykırı olmadığı ve İdareye yaptığı başvurulara cevap alabilmek için yeni başvurularda bulunduğu belirtilerek işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik itiraz, Bölge İdare Mahkemesinin 18/12/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir.iii. Başvurucu, görev sırasında amirine sözle saygısızlık etmek fiilini işlediği gerekçesiyle İdarenin 3/2/2012 tarihli işlemiyle aylıktan kesme cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkeme 14/11/2012 tarihli kararıyla başvurucunun İdareye sunduğu dilekçesindeki ifadelerin saygısızlık olarak nitelendirilemeyeceği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Bu karara yönelik temyiz istemi Danıştay Sekizinci Dairesinin 24/3/2015 tarihli kararıyla reddedilmiş ve anılan karar onanmıştır.iv. Hastalık raporunu en geç raporun düzenlendiği günü takip eden gün intikal ettirmediği gerekçesiyle başvurucu, İdarenin 22/5/2013 tarihli işlemiyle uyarma cezasıyla cezalandırılmıştır. Mahkemenin 29/3/2016 tarihli kararıyla soruşturma raporunun olayı tüm yönleriyle ortaya koyacak nitelikte olmadığı ve eksik incelemeye dayalı olarak hazırlandığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik istinaf başvurusu Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 23/12/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. v. Başvurucunun, gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek, öğretim elemanı sıfatı ile bağdaşmayacak eylemde bulunmak fiillerini işlediğinden bahisle İdarenin 17/12/2013 tarihli işlemiyle hakkında kademe ilerlemesinin durdurulması cezası tesis edilmiştir. Elâzığ İdare Mahkemesinin 3/2/2015 tarihli kararıyla, başvurucuya savunma hakkı tanınmadığı ve usulüne uygun soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu karara yönelik temyiz istemi Danıştay Sekizinci Dairenin 26/1/2017 tarihli kararıyla reddedilmiş ve anılan karar onanmıştır.vi. Doktora tezinde usulüne uygun olmayan alıntı yaparak "bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek" şeklindeki disiplin suçunu işlediği gerekçesiyle başvurucunun üniversite öğretim üyeliği mesleğinden çıkarılması cezası ile cezalandırılması İdare tarafından teklif edilmiştir. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK) Yüksek Disiplin Kurulu 12/9/2013 tarihinde teklifin reddine, başvurucunun eyleminin mevzuatta geçen diğer hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi için İdareye gönderilmesine karar vermiştir. vii. Başvurucu hakkında tesis edilen üç farklı kademe ilerlemesinin durdurulması cezası, başvurucunun itirazı üzerine YÖK'ün muhtelif tarihli kararlarıyla kaldırılmıştır. Bu nedenle söz konusu işlemlerin iptali işlemiyle açılmış davalar hakkında Mahkemece farklı tarihlerde karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucu, kendisine verilen disiplin cezalarının mahkeme kararlarıyla iptal edilmesi nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararların tazminine karar verilmesi talebiyle 26/5/2014 tarihinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; hakkında yürütülen disiplin soruşturmalarının ve cezalarının bir işkence aracı olarak kullanıldığını, bu yolla kendisine psikolojik taciz uygulandığını ileri sürmüştür. Ayrıca başvurucu süreç içinde psikolojik tedavi gördüğünü belirterek buna ilişkin raporları Mahkemeye sunmuştur. Mahkeme 30/12/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; uyuşmazlık konusu olayda hizmet kusurunun bulunmadığı, başvurucunun ileri sürdüğü zararın muhtemel zarar kapsamında kaldığı, tam yargı davalarında ise ancak ilgilinin uğradığı gerçek zararların tazmininin amaçlandığı vurgulanarak başvurucunun iddiaları karşısında İdarenin tazminat ödemekle yükümlü tutulabilmesine olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu bu karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu; görevine son verilmeden önce kendisine psikolojik şiddet uygulandığını, istifa etmeye zorlandığını, bu süreçte psikolojik tedavi görmek zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Söz konusu raporları Mahkemeye sunmasına rağmen Mahkemece bu husustaki iddialarının dikkate alınmadığını vurgulayan başvurucu, mahkeme kararının bozulmasını talep etmiştir. Danıştay Sekizinci Dairesi 30/5/2018 tarihinde, mahkeme kararının tazminat talebinin reddine ilişkin kısmının onanmasına; nispi vekâlet ücretine hükmedilmesine ilişkin kısmının ise bozulmasına karar vermiştir. Onama kararının gerekçesinde, mahkeme kararının ve dayandığı gerekçenin usule ve kanuna uygun olduğu ve bozulmasını gerektirecek bir neden bulunmadığı belirtilmiştir. Nihai karar 6/8/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Öte yandan İdare 5/2/2015 tarihinde, intihal yapıldığı gerekçesiyle başvurucunun doktora tezinin iptaline ve doktor unvanının geri alınmasına karar vermiştir. Açılan davada Elâzığ İdare Mahkemesinin 29/9/2017 tarihli kararıyla işlemin iptaline karar verilmiştir. Kararda, konu ile ilgili bilirkişi raporlarına da dayanılarak intihal kapsam ve boyutuna ulaşmayan atıf ve alıntılama hataları nedeniyle tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte başvurucu; görev yaptığı üniversitenin rektörü, rektör yardımcısı, fen edebiyat fakültesi dekanı ve Türk dili ve edebiyatı bölüm başkanı hakkında görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı 13/7/2012 tarihinde soruşturma izni verilmesi için evrakın YÖK'e gönderilmesine karar vermiştir. YÖK 21/3/2013 tarihli işlemle ilgililer hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Ayrıca başvurucu hakkında görev yaptığı üniversitenin rektörünün şikâyeti üzerine sesli ve görüntülü bir ileti ile hakaret suçundan ceza yargılaması yürütülmüştür. Bingöl Asliye Ceza Mahkemesinin 10/6/2013 tarihli kararıyla başvurucunun eyleminin psikolojik tacizle ilgili bir yazıyı internet sitesinde yayımlamaktan ibaret olduğu, suç işleme kastıyla hareket etmediği belirtilerek beraatine karar verilmiştir. Yine başvurucu, söz konusu kişiler hakkında adli yargıda tazminat davası açmıştır. Bingöl Asliye Hukuk Mahkemesi söz konusu tazminat davasında somut olayda tazminat davasının kişiler aleyhine değil idareler aleyhine açılabileceğini belirterek davanın husumet yokluğundan reddine karar vermiştir. Son olarak başvurucunun görev süresinin sona ermesi nedeniyle İdarenin 7/5/2013 tarihli işlemiyle yeniden atanmamak suretiyle görevine son verilmesine karar verilmiş ve bu tarihten itibaren Üniversiteyle ilişiği kesilmiştir. İşlemin iptali istemiyle açılan davada ilk olarak Mahkeme 10/4/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararda, İdarenin görev süresini uzatmak hususundaki takdir yetkisine vurgu yapılmış; takdir yetkisinin kullanımı konusunda kamu hizmetinin gereklerine ve kamu yararına aykırılık bulunmadığı, işlemin tesisi sürecinde de usule uyulduğu belirtilmiştir. Danıştay Sekizinci Dairesi bu kararı onadıktan sonra karar düzeltme aşamasında başvurucunun karar düzeltme talebini kabul ederek Mahkemenin ret kararının bozulmasına karar vermiştir. Nihai olarak göreve son verme işleminin iptaline ilişkin olarak Erzurum İdare Mahkemesi tarafından verilen karar Danıştay Sekizinci Dairesi tarafından onanmış, bu karara yönelik karar düzeltme talebi de 19/1/2022 tarihinde reddedilmiştir. Ayrıca başvurucu hakkında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 3/8/2012 tarihinde "depresif duygu durumu, anhedoni ve insomnia" tanılarıyla tek hekim tarafından 10 gün, 28/8/2012 tarihinde aynı tanıyla sağlık kurulu tarafından 1 ay, Ankara Gazi Mustafa Kemal Hastanesinde 26/9/2012 tarihinde "depresif nöbet" tanısıyla 10 gün istirahat raporu düzenlenmiştir. İlgili hukuk için bkz. Mehmet Bayrakcı, B. No: 2014/8715, 5/4/2018, §§ 30-45; Ebru Bilgin [GK], B. No: 2014/7998, 19/7/2018, §§ 43-67, Türkan Aydoğmuş, B. No: 2018/19000, 12/1/2022, §§ 16- | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27032 | Başvuru, psikolojik taciz nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ölüm olayı hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkisizliği nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) ortamından temin edilen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına ait soruşturma dosyasındaki mevcut bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 15/3/1992 tarihinde Cizre ilçesi Nur Mahallesi'nde saat 30 sıralarında silah sesi duyulması üzerine başlatılan soruşturmada, kimlikleri tespit edilemeyen kişi veya kişilerce gerçekleştirilen silahla saldırı sonucu aralarında başvurucunun kardeşi E. ile R.Y. isimli şahısların yaralandıkları, E.nin götürüldüğü Cizre Devlet Hastanesinde öldüğü anlaşılmıştır. Bu olayla ilgili olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) derhâl soruşturma başlatılmış, aynı gün saat 30 civarında Cizre Emniyet Müdürlüğünce olayla ilgili tutanak düzenlenmiştir. Tutanağın ilgili kısmı şöyledir:''..15/3/1992 Günü saat 30 sıralarında ilçemiz Nur Mahallesi, içerisinden seri şekilde silah sesleri gelmesi üzerine ..kodlu zırhlı araç ekipleri derhal olay yerine sevkedilmiş, bu esnada Kurami sokaktan olay mahalline seyretmekte olan ..kod nolu ekibe kimliği meçhul sahıslar tarafından ateş edilmiş, ancak Kurami sokak ile Oklaksokak'ın kesiştiği, 2 yaralı şahsın ilçemiz Devlet Hastanesine götürüldüğü öğrenilerek, ....İdil yolu üzerinde, hastane önünde küçük kalabalıkların oluştuğunun görülmesi üzerine...gerekli tedbir ve tertipleri alınmıştır....İlçemiz Devlet Hastanesine yaralı olarak intikal ettirilen şahıslardan...14 yaşlarındaki E. Hastanede ölmüş, ...R.Y ise ilk tedavisine müteakib taburcu edilmiştir.'' Ateşli silahın veya kovanların ele geçirildiğine veya Başsavcılıkça olay yeri incelemesi yapıldığına dair herhangi bir bilgi ve belgeye dosyada rastlanmamıştır. Yaralı olarak kurtulan R.Y. isimli şahsın ifadesi aynı gün içinde kolluk görevlilerince alınmıştır. R.Y. ifadesinde özetle evine giderken birden silah sesleri gelmeye başladığını, silah seslerinin nereden geldiğini anlayamadığını, gelen bir mermi ile sol kolundan yaralandığını, kendisine kim tarafından ve nereden ateş edildiğini görmediğini beyan ederek şikâyetçi olmuştur. Dosyadaki yakalama tutanağından, yaralıların tedavileri için getirildikleri hastane önünde kolluk görevlilerine sözlü ve taşlı saldırılarda bulunulduğu, grubu yönlendiren A.Ö. isimli şahsın "E.yi polisler vurdu, bunların baskılarına karşı çıkalım, kahrolsun polisler, şerefsiz, haysiyetsiz polisler, polislere saldırın" şeklinde halkı tahrik ettiğinin tespit edilmesi üzerine bu şahsın yakalandığı anlaşılmıştır. Başvurucunun kardeşinin ölümü ve diğer şahsın yaralanması olayından bağımsız olarak bu şahıs hakkında aynı soruşturma dosyasında terör örgütü üyesi olma suçundan tutuklama talebinde bulunulmuş ise de tutuklama talebinin reddine karar verilmiştir. Dosya kapsamından A.Ö. isimli şahıs hakkında ne gibi bir adli işlem yapıldığı (iddianame tanzimi veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar) anlaşılamamıştır. Başsavcılık tarafından 15/3/1992 tarihinde ölü muayenesi işlemi yapılmıştır. Ölü muayene zaptında ölüm sebebi, "ölü katılığı ve ölü morluklarının henüz oluşmadığı, sağ mastoit kemik üzerinde ebadı 05x05cm. Olan bir ateşli silahlı mermisi giriş deliği ve sol göz orbitası sol kenarında 1x1 ebadında ve parçaları yukarıda nelirtilen merminin çıkış deliğinin olduğu, vücudunun be kafasının başkaca bir yerinde herhangi bir darp ve cebir izinin olmadığı...kesin ölüm sebebi masif beyin doku harabiyetindenintrakraniyal kanamadır. Klasik otopsi yapılmasına gerek yoktur.'' şeklinde açıklanmıştır. Başsavcılık, olayla ilgili soruşturma görevinin Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına (DGMBaşsavcılığı) ait olması nedeniyle görevsizlik kararı vermiştir. DGM Başsavcılığı 29/5/1992 tarihinde yazdığı yazı ile suç faillerinin tespit edilerek yakalanmasına dair daimî arama kararı vermiştir. 29/5/2012 tarihli bu karardan itibaren ilgili kolluk birimleri her üç ayda bir olay faillerinin kimliklerinin tespit edilemediğine ve yakalanamadığına dair yazılarını DGM Başsavcılığına göndermişlerdir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 29/6/2012 tarihinde yirmi yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: ''15/03/1192 tarihinde Şırnak ili Cizre ilçesi Nur mahallesi Kurami ve Oğlak sokak civarında yasadışı PKK terör örgütü ve yasadışı HİZBULAH terör örgütü arasında çıkan çatışmada Mehmet EVREN isimli şahsın öldürüldüğü ve RAMAZAN YILDIZ isimli şahsın yaralandığı,Bu olayı gerçekleştiren şüpheli veya şüphelilerin yapılan tüm araştırmalara rağmen kimliklerinin tespitinin mümkün olmadığı, şüpheli veya şüphelilerin eylemlerinin bu haliyle 765 sayılı TCK'nun Maddesi kapsamında kaldığı, bu madde de öngörülen ceza miktarı dikkate alındığında aynı yasanın 102/1 maddesine göre 20 yıllı dava zamanaşımı süresine tabi olduğu, zamanaşımını kesen usûlî bir işlemin yapılamadığı, bu sürenin ise 15/03/2012 tarihinde dolduğu...'' Anılan karara karşı insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımının işlemeyeceği gerekçesiyle yapılan itiraz, Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliğinin 11/9/2015 tarihli kararı ile reddedilmiştir. İtirazın reddine dair karar, başvurucu vekiline 23/10/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Adle Azizoğlu ve Sadat Azizoğlu, B. No: 2014/15732, 24/1/2018, §§ 32- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/18070 | Başvuru, ölüm olayı hakkında yürütülen ceza soruşturmasının etkisizliği nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, zorunlu askerlik döneminde sağlık problemlerinin vaktinde tespit edilememesi üzerine böbreklerin kaybedilmesi sonucunda açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkının; yüksek miktarda vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmesi nedeniyle de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 7/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş bildirmeyeceğini belirtmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1984 doğumlu olan başvurucu, vatani hizmetini yapmak üzere 2009 yılı Ekim ayı celp döneminde Yüksekova Askerlik Şubesine başvurmuştur. Başvurucu, askerliğe elverişli olup olmadığına dair muayenesinde böbreklerinden rahatsız olduğunu ve Yüksekova Devlet Hastanesinde tedavi gördüğünü belirtmesine rağmen askerlik şubesinin 15/10/2009 tarihli raporunda askerliğe elverişli olduğu tespit edilmiş ve 20/10/2009 tarihinde İzmir'deki eğitim birliğine sevk edilmiştir. Başvurucu 24/10/2009 tarihinde eğitim birliğine katıldıktan sonra rahatsızlığının devam etmesi üzerine İzmir Askerî Hastanesine sevk edilmiştir. Hastanede yapılan üroloji muayenesinde başvurucuya kronik prostatit tanısı konulmuş ve dört hafta süreyle antibiyotik tedavisine başlanmıştır. Başvurucunun iddiasına göre muayene sonrası doktor ilaçların bitiminden sonra tekrar hastaneye gelmesi gerektiğini, aksi takdirde böbreklerinin geri dönülmez şekilde zarar göreceğini belirtmiştir. 2/11/2009 tarihli raporda, tedavi sonrası şikâyetler devam ederse kontrol önerilmiştir. Başvurucu, kullanması için verilen ilaçlar bitmeden eğitimi bittiğinden Şanlıurfa Akçakale'de bulunan birliğine sevk edilmiş ve 4/12/2009 tarihinde yeni birliğine katılmıştır. 7/12/2009 tarihli katılış muayenesinde kronik prostatit olduğu gözetilerek başvurucu, Diyarbakır Asker Hastanesi Üroloji Polikliniğine sevk edilmiştir. Öte yandan 21/12/2009 tarihindeki portör muayenesi için gittiği Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi İntaniye Polikliniğinde başvurucuya bazı testler yapılmış ancak böbrek rahatsızlığına ilişkin herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Başvurucu devam eden rahatsızlıkları ile ilgili olarak askerlik hizmetini sürdürdüğü birlikteki askerî poliklinikte iç hastalıkları uzmanı tarafından 7/12/2009, 21/12/2009 ve 30/12/2009 tarihlerinde muayene edilmiştir. Başvurucunun gittiği Diyarbakır Asker Hastanesinin 21/1/2010 tarihli muayene kaydında başvurucuya idrar yolu enfeksiyonu tanısıyla ilaç tedavisi verilmiştir. Daha sonra Bölük Komutanlığındaki 1/2/2010 ve 15/2/2010 tarihlerindeki vizite muayenelerinde kronik prostatit tanısı konarak başvurucunun ilaç tedavisine devam edilmiştir. Başvurucu, rahatsızlıkları ile ilgili olarak 10/3/2010 ve 18/3/2010 tarihlerinde Akçakale Devlet Hastanesine götürülmüştür. 18/3/2010 tarihindeki muayenesinden sonra acil olarak Diyarbakır Asker Hastanesine sevk edilen başvurucu 23/3/2010 tarihinde Ankara Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) Nefroloji Bölümüne yatırılmıştır. Ankara GATA'da böbrek yetmezliği teşhisi konan başvurucuya babasının bağışladığı böbrek ile organ nakli yapılmıştır. Tedavi sonrası 6/1/2011 tarihinde terhis edilen başvurucunun rahatsızlığı ile ilgili olarak Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin 30/3/2011 tarihli raporunda başvurucunun %40 vücut fonksiyon kaybına uğradığı tespit edilmiştir. Başvurucu 7/9/2011 tarihli dilekçesi ile zorunlu askerlik hizmeti sürecinde yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle zararlarının tazmini için 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminat istemiyle Askerî Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) tam yargı davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde askere alınmadan önce idrar yollarındaki rahatsızlık nedeniyle tedavi gördüğünü, son yoklamasında bu hususu dile getirdiğini, ancak revirde yapılan muayene sonucunda askerliğe elverişli olduğu kabul edilerek birliğine sevkinin yapıldığını belirtmiştir. Davalı Millî Savunma Bakanlığı savunmasında, başvurucunun rahatsızlığı ile ilgili olarak mutlak surette kontrollerinin yapılmasına ilişkin herhangi bir doktor kaydına rastlanmadığını, eğitim birliği ve Akçakale'deki bölüğünde başvurucunun sevk zincirine uyarak birlik doktorlarınca ve çeşitli hastanelerde muayene edildiğini belirtmiştir. Ayrıca tüm bu muayenelere rağmen başvurucunun böbreklerinin geri dönülemez şekilde rahatsızlanmasına kadar teşhisin konulamadığı, ancak gerekli tedavinin uygulandığı ve idareye atfedilebilecek bir kusurun olmadığı ileri sürülmüştür. Tarafların iddiaları üzerine AYİM, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan bir heyete bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 22/10/2012 tarihli bilirkişi raporunda başvurucunun kronik böbrek yetmezliğinin bünyesel bir rahatsızlık olduğu ve böbrek taşına bağlı, tekrarlayan enfeksiyonlar neticesinde böbrek fonksiyonlarını zamanla kaybettiği belirtilmiştir. Raporda bünyesel olan rahatsızlığın dış etkenlerden kaynaklanmadığı ancak dış etkenlere bağlı olarak hastalığın ilerleme hızının değişkenlik gösterdiği ifade edilmiştir. Raporun ilgili diğer kısmı da şöyledir:" Davacının askerliğe alındıktan sonraki süreçte hekim kontrolleri gerektiği şekilde yapılmıştır. Davacı gerektiğinde asker hastanelerine gönderilerek muayene ettirilmiştir. Kronik böbrek yetmezliği evre 4 ve 5 (son dönem böbrek yetmezliği) olmadan genellikle klinik olarak belirgin bulgular vermez. Hasta bu evrelerden önce eğer kan tahlili (üre ve kreatinin) ile değerlendirilmezse sadece klinik muayenesi ile böbrek yetmezliği hastası olduğuna karar verilemez. Dolayısıyla davacının muayeneleri yeterince yapılmış olmakla birlikte 2010 tarihine kadar kan tahlili yapılmamıştır ve bu nedenle böbrek yetmezliği saptanamamıştır. Davacıda aynı zamanda prostatit tanısının olması ve buna ait semptom ve bulguların ağırlıklı olarak önplanda olması kronik böbrek yetmezliği düşünülerek ileri tetkik yapılmasını geciktirmiş görülmektedir. Davacının 7 Eylül 2009 tarihli Yüksekova Devlet Hastanesinde yaptırmış olduğu kan tahlilinde böbrek fonksiyonu ile ilgili ciddi bir bulgu olup hastaya o tarihte böbreklerinde yetmezlik bulguları olduğunun bildirilmesi ve ileri tetkik önerilmiş olması gerekirdi. Ancak davacıya bunun bildirilip bildirilmediği, davacının bu evrakı ibraz edip etmediği kesin olarak anlaşılamamıştır. Nitekim askerliğe ilk müracaatında iki askeri hekim tarafından yapılan muayenesinde bir sorun saptanmayarak 15 Ekim 2009 tarihi itibariyle "Askerliğe elverişlidir" kararı verilmiş, ancak Yüksekova Devlet Hastanesinden alınan tahlil sonucuna ait kaydedilmiş bir not görülmemiştir. Davacıda mevcut rahatsızlık, tekrarlayan hekim muayenelerine rağmen askerliğe müracaatının ayında tespit edilebilmiştir. Yüksekova Devlet Hastanesi biyokimya sonucuna göre yorum yapılacak olursa, davacının askere ilk başladığı anda zaten yaklaşık %50 böbrek fonksiyon kaybı olduğu kabul edilebilir. Bu aşamada hastalık eğer teşhis edilebilmiş olsaydı kronik böbrek yetmezliğinin yine de kesin tedavi etme şansı olmayacaktı. Keza yukarıda da belirttiğimiz gibi bu hastalık başladıktan sonra ilerleyici bir hastalıktır. Değişen sürelerde hastayı son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz tabloya götürü ve diyaliz ya da böbrek nakli ihtiyacı arz edecek durumla sonlanır." Anılan raporun tebliği üzerine başvurucunun verdiği cevap dilekçesinde; askerliğe başlarken %50 fonksiyon kaybı olduğunun belirlenmesinin net bir bilimsel tespit olmadığı, bilirkişi heyetinin böbrek yetmezliği teşhisinin yapılamamasının ve doğru tedaviye başlanamamasının tespitini yapıp hatalı olan tarafa kusur izafe etmesi gerekirken hiçbir kusur izafesi yapmadığı belirtilmiştir. Bu nedenle başvurucu, idarenin kusurunun belirlenmesi için yeni bir bilirkişi raporu alınmasını talep etmiştir. AYİM İkinci Dairesi 13/2/2013 tarihli kararıyla anılan bilirkişi raporuna dayanarak davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; askere alma işleminin değil askerlik hizmetinin etkisiyle vücut bütünlüğünde meydana gelen zararların uyuşmazlığın konusunu oluşturduğu, tıbbi bilirkişi raporuna göre gerekli teşhis ve tedavinin usulüne uygun şekilde yapıldığı, idarenin ihmali yahut kusurunun bulunmadığı değerlendirilmiştir. Davayı reddeden AYİM, 090 TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine de oyçokluğuyla karar vermiştir. Anılan kararın karşıoy gerekçesi şöyledir:"Davacının askerlik hizmetine sevk edilmeden önce böbreklerinden rahatsız olduğunu Askerlik Şubesi yetkililerine ilettiği (son yoklama sırasında yapılan anketlerde de bu durumun anlaşıldığı), 2 askeri hekim tarafından yapılan muayenesi sonrasında 'Askerliğe Elverişli' olduğuna karar verildiği ve askerlik hizmetine sevk edildiği, 2009 tarihinde İzmir'deki İstihkam Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığındaki acemi eğitimine katıldığı, eğitim merkezine katıldığının üçüncü günü penisten akıntı ve sık idrara çıkma şikayetleri ile birlik komutanlığına müracaat ettiği, bir dizi muayene ve tedavi sırasında 2010 tarihine kadar kan tahlili yapılmadığı ve bu nedenle börek yetmezliğinin saptanamadığı, davacıda mevcut rahatsızlığın tekrarlayan hekim muayenelerine rağmen askerliğe müracaatının 5'inci ayında tespit edilebildiği, her ne kadar tıbbi bilirkişi raporunda 'Yüksekova Devlet Hastanesi biyokimya sonucuna göre, yorum yapılacak olsa dahi davacının askere ilk başladığı anda yaklaşık %50 böbrek fonksiyon kaybı olduğunun kabul edilebileceği, o aşamada hastalık eğer teşhis edilebilmiş olsaydı kronik böbrek yetmezliğinin yine de kesin tedavi edilme şansı olmayacaktı' şeklinde mütalaada bulunmuş ise de, esasen hiçbir hastalığın kesin olarak tedavi edilme ihtimalinin söz konusu olmadığı, en basit olarak gözüken hastalıkların dahi insanı ölüme götürebildiği, bu anlamda kesin bir tedaviden önce önemli olanın teşhisin doğru konması ve bilimsel tedavi metotlarına göre tedaviye başlanması olduğu, bilirkişiler tarafından teşhisin hatalı ve geç konulduğunun (kan tahlili yapılması gerekirken yapılmadığı) beyan edildiğinin dolayısıyla 'zamanında teşhis yapılması durumunda bir şey değişmeyecekti' şeklindeki mütalaanın afaki olduğu, hakkaniyetle bağdaşmadığı, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde davacının askerlik hizmetinin başında rahatsızlığı tespit edilip, tedavisi sürdürülecekken (belki askerlik hizmetine hiç başlamayacaktı), 5 aylık bir gecikme ile rahatsızlığının tespit edilip, kalıcı rahatsızlığa sebebiyet verilmesinden dolayı davalı idarenin hizmet kusuru içerisinde olduğu, davacıya bünyesel rahatsızlığı göz önüne alınarak bir miktar maddi tazminat ve çektiği acı ve ıstırap dolayısıyla da bir miktar manevi tazminat verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmadık." Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 8/1/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Karar 31/1/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu yukarıda belirtilen tam yargı davası dışında mağduriyetine neden olanlar hakkında 6/9/2011 tarihinde şikâyetçi olmuştur. Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı, Yüksekova Askerlik Şubesi Başkanlığında başvurucunun rahatsızlığını beyan ettiğini iddia ettiği tarihten askerliğe elverişli olmadığına dair rapor aldığı tarihe kadar olan sürede uygulanan tedavi ve muayenelerin tıp kurallarına uygun olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor istemiştir. Adli Tıp Kurumunun 9/1/2015 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir:"...kişinin askere gitmeden önce de kronik böbrek yetmezliğinin olduğunun anlaşıldığı, kronik böbrek yetmezliği olmasına rağmen askerliğe elverişlidir raporu verilmesinin tıbben uygun olmadığı, askere gittikten sonra tanının gecikmesinin sistem kaynaklı olduğu, kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda diyaliz ve böbrek naklinin hastalığın seyrinde beklenen bir durum olduğu, kişinin askere alınmasının veya tanının geç farkedilmesinin hastalığın sebebi olmadığı, sadece olumsuz koşullarda böbrek yetersizliğinin hızlanmış olabileceği fakat ne kadar hızlanmış olduğunun bilinemeyeceği, kişi askere alınmasaydı dahi böbrek yetmezliğinin gelişeceğinin kabulü gerektiği oy birliği ile mütalaa olunur." Ayrıca söz konusu davada karar altına alınan vekâlet ücretinin başvurucudan tahsil edilmesinden feragat edilmediği öğrenilmiştir. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun “Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kararlarının sonuçları” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Daireler ve Daireler Kurulu kararları kesin olup, kesin hükmün bütün hukuki sonuçlarını hâsıl eder. Bu kararlar aleyhine, ancak bu kanunda yazılı kanun yollarına başvurulabilir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, altmış gün içinde işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Mahkeme ilamlarının icaplarına göre eylem ve işlem tesis etmeyen idare aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde tam yargı davası açılabilir. Tam yargı davaları hakkındaki kararlar, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.” 2/11/2011 tarihli ve 28103 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “(1) İdarelerin;a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikâyetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 000 Türk Lirasına kadar olanlarda (000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 000 Türk Lirasından fazla olanlardan 000 Türk Lirasına kadar olanlarda (000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan,…yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir.…” 659 sayılı KHK’nın “Davalardaki temsilin niteliği ve vekâlet ücretine hükmedilmesi ve dağıtımı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Tahkim usulüne tabi olanlar dâhil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekâlet ücreti takdir edilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükler, askerlik hizmetini yerine getiren kişilerin sağlıklarının ve iyilik hâllerinin korunmasını ve bu kişilere gerekli tıbbi bakımın sağlanmasını gerekli kılar. AİHM'e göre yetkili makamlar, askerlik hizmeti sırasında gerçekleşen her türlü yaralanma ve ölüm olayına ilişkin makul bir açıklama sunma yükümlülüğü altındadır (Metin Gültekin ve diğerleri/Türkiye, B. No: 17081/06, 6/10/2015, §§ 32, 33; Beker/Türkiye, B. No: 27866/03, 24/3/2009, §§ 41-43). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1581 | Başvuru, zorunlu askerlik döneminde sağlık problemlerinin vaktinde tespit edilememesi üzerine böbreklerin kaybedilmesi sonucunda açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkının; yüksek miktarda vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmesi nedeniyle de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yurt dışında alınan yüksek lisans eğitiminin tanınması için bir yıllık staj koşulu öngörülmesi nedeniyle eğitim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formunda ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1975 doğumlu olan başvurucu, lisans eğitimini Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümünde başarı ile tamamlamıştır. Başvurucu, Bulgaristan Cumhuriyeti'nde bulunan Sv. Kliment Ohridski Üniversitesi Okul Öncesi ve İlkokul Pedagojisi Fakültesinin Dil ve Konuşma Terapisi Bölümünde 21/10/2014-22/6/2016 tarihleri arasında yüksek lisans eğitimini tamamlamış; mesleki uzmanlık olarak logopedi uzmanı unvanını almıştır. Başvurucu, adına 26/7/2017 tarihinde dil ve konuşma terapisi alanında tezli yüksek lisans diplomasına denklik belgesi verilmesi talebi ile Yükseköğretim Kuruluna (YÖK) başvuruda bulunmuştur. YÖK; ergoterapi, fizik ve rehabilitasyon, dil ve konuşma terapisi alanları konusunda uzmanlardan oluşan bir bilimsel danışma kurulu (Kurul) kurmuştur. Başvurucunun da aralarında bulunduğu ilgililerin başvuru belgelerini inceleyen Kurul 22/11/2017 tarihinde, başvurucunun Hacettepe Üniversitesi veya Anadolu Üniversitesinde 1 yıl süre ile dil ve konuşma terapisi alanında staj yapması hâlinde yüksek lisans diplomasının eş değer sayılabileceğini değerlendirmiştir. YÖK 28/2/2018 tarihinde, 1 yıl süre ile Hacettepe ve Anadolu Üniversitelerinden birinde dil ve konuşma terapisi alanında staj yapması hâlinde başvurucu hakkında tezli yüksek lisans diploma denklik belgesi düzenlenebileceğine karar vermiştir. Başvurucu, YÖK tarafından hakkında tatbik edilen staja tabi tutulma şartının 23/2/2006 tarihli ve 5463 sayılı Avrupa Bölgesinde Yükseköğretimle İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun ile iç hukuk hâline gelen 11/4/1997 tarihli Avrupa Bölgesinde Yükseköğretim ile İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşme'ye (Lizbon Tanıma Sözleşmesi) ve Anayasa'nın maddesine aykırılık teşkil ettiğini belirterek YÖK tarafından öne sürülen koşulun ilgili anlaşmanın tarafı olan devletlerce düzenlenen yüksek öğretim belgelerinin -bu belgeye karşılık gelen diploma ile arasında önemli bir farklılık görülmediği sürece- tanınacağı kuralına aykırılık teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, anılan koşulun hukuka aykırılığına ilişkin yargısal içtihat da bulunduğunu belirterek 1 yıl süreyle staja tabi tutulma kararının iptali ve Sv. Kliment Ohridski Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümünden almış olduğu yüksek lisans diplomasına denklik verilmesi gerektiğinin tespitine karar verilmesi talebiyle dava açmıştır. Yapılan yargılama sonucunda ilk derece mahkemesi dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Mahkeme gerekçesinde; Lizbon Tanıma Sözleşmesi'nin " Bölüm"ünün maddesinde "Bir tanıma kararı, yükseköğretim belgesi tarafından belgelenen bilgivebeceri esasına dayanıyorsa, herTaraf, tanımanın istendiği belge ile tanımanın istendiği Tarafça bu belgeye karşılık gelen diploma arasında önemli bir farklılık(substantial difference) görülmediği durumda, diğer Tarafta verilmiş yükseköğretim belgelerini tanıyacaktır." şeklinde bir kurala yer verildiği, ilgili hüküm gereği önemli farklılıkların objektif bir bilimsel değerlendirme ile ortaya konması için usul ve esasların açıkça belirlenmesi, bu usul ve esasların duyurularak başvuranların istemlerinin nasıl bir incelemeden geçirildiğini bilmesinin temin edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu sebeple YÖK tarafından başvurunun değerlendirilmesi açısından esas alınan alt komisyon kararında genel değil bireysel bazda bir araştırma ve değerlendirmede bulunulması gerektiğini belirten Mahkeme; söz konusu değerlendirme açısından ilgilinin gördüğü eğitimin düzeyinin ve programın kalitesinin, diploma veren kurumun kalitesinin, mezuniyet için gereken ulusal kredinin TCTS kredisinin belirlenerek iki üniversitede eğitim düzeyi ve içeriği bakımından bir farklılık olup olmadığının saptanması, önemli görülen bu farklılığın somut ve açık olarak ifade edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi gereği uluslararası sözleşmelere taraf olan devletlerin ahde vefa ilkesi uyarınca iyi niyetle taraf olunan sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmeye zorunlu olduğunu, ölçüsüz şekilde sınırlayıcı veya ortadan kaldırıcı mahiyetteki iç hukuk normlarını gerekçe göstererek sözleşmeyi uygulamamazlık yapamayacağını belirten Mahkeme, ülkemizdeki yükseköğretimin düzeyi ve içeriği ile davacının mezun olduğu yükseköğretim kurumunun eğitim düzeyi ve içeriği arasında farklılıklar bulunup bulunmadığı, farklılık varsa bunların denklik vermeyi gerektirecek ölçüde önemli olup olmadığı hususlarında gerekli araştırma, inceleme ve raporlandırmanın yapılması gerektiğini belirterek dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varmıştır. Karara karşı davalı YÖK, istinaf başvurusunda bulunmuştur. İstinaf mercii; başvurucunun aldığı eğitimin düzeyi ve içeriğinin bu hususta farklı üniversitelerde görev yapan ve dava konusu eğitim-öğretim alanında uzman olan profesör unvanlı akademik personelden oluşturulan komisyon (bilimsel danışma kurulu) tarafından yapılan inceleme sonucu yeterli bulunmadığını, söz konusu diplomasına denklik verilmesinin 1 yıl süreli staja tabi tutulması şartına bağlandığını belirterek başvurucunun diploma denklik başvurusunun reddi yönünde tesis edilen dava konusu işlemde mevzuata aykırılık ve aksi yöndeki mahkeme kararında ise hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varmış; istinaf başvurusunun kabulüne, başvuruya konu mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu, karardan 29/6/2019 tarihinde haberdar olmuş; 19/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2/8/2019 tarihinde başvurucu bireysel başvuru dosyasına bir ek beyan dilekçesi sunmuştur. Başvurucu ilgili dilekçede, 23/9/2019 tarihinde Anadolu Üniversitesinde staj eğitimine başlatılacağını belirtmiştir. Bununla birlikte 2/11/2016 tarihinde denklik talebinde bulunduğunu ve başvurusundan üç yıl sonra staja başlayabilme imkânı bulduğunu belirten başvurucu gerekli altyapı hazırlanmadan staj uygulaması öngörülmesi nedeniyle zarara uğradığını ifade etmiştir. 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun (p) fıkrası şöyledir:"Yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından alınmış ön lisans, lisans ve lisans üstü diplomaların denkliğini tespit etmek" 5/12/2017 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan Yurt Dışı Yükseköğretim Diplomaları Tanıma ve Denklik Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) "Tanımlar ve Kısaltmalar" başlıklı maddesinin (j) bendi şöyledir:"Seviye ve Yeterlik Belirleme Sistemi (SYBS): Mezun olunan programla ilgili temel kazanımlar, eğitim-öğretimin dili, programın niteliği, teorik ve uygulamalı dersler, stajlar ve projeler yönünden eksiklik tespit edildiğinde ve/veya tereddüt oluştuğunda, söz konusu programın niteliğine göre ders tamamlama, staj tamamlama, proje yapma veya sınava tabi tutma gibi uygulamalardan birinin, birkaçının veya tamamının kullanılarak kazanımların elde edilme düzeyini ölçme, değerlendirme ve belirlemeye yönelik işlemler bütününü" Yönetmelik'in "Mezuniyet tanıma belgesi ve diploma denklik belgesi başvurularının incelenmesi sonucu yapılacak işlemler" kenar başlıklı maddesinin ilgili beşinci fıkrası şöyledir:"Avrupa Bölgesinde Yükseköğretimle İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşmeye taraf olan ülkelerden, aşağıda sayılan meslek icrasına izin veren alanlar dışında kalan programlardan mezun olan başvuru sahiplerinin, bu Yönetmelikte geçen diğer şartları ve ilgili program ve derecenin Türkiye’de karşılığı olması ve ülkemizde ilgili program ve derecede gerekli olan asgari eğitim süresi ve asgari krediyi sağlamaları durumunda SYBS işlemlerine tabi tutulmaksızın denklik verilebilir. Buna ilişkin usul ve esaslar Kurul tarafından belirlenir. Meslek icrasına izin veren tıp, hukuk, mühendislik, mimarlık, diş hekimliği, eczacılık, öğretmenlik ve Kurulun usul ve esaslarla belirlediği klinik uygulaması olan sağlık alanlarından alınan diplomaların denklik başvurularının değerlendirilmesinde ise, başvuru özelinde münferiden inceleme yapılır ve bu inceleme sonucunda aynı programdan mezun farklı kişilere; almış oldukları dersler, uygulamalar ve projeler gibi hususlar göz önünde tutularak farklı SYBS işlemleri gerektiren kararlar alınabilir." 5463 sayılı Kanun ile iç hukuk hâline gelen Lizbon Tanıma Sözleşmesi'nin " Bölümü"nde yer alan "Yükseköğretime kabulü sağlayan belgelerin tanınması" kenar başlıklı madde şöyledir:"Bir tanıma kararı, yükseköğretim belgesi tarafından belgelenen bilgi ve beceri esasına dayanıyorsa, her Taraf, tanımanın istendiği belge ile tanımanın istendiği Tarafça bu belgeye karşılık gelen diploma arasında önemli bir farklılık görülmediği durumda, diğer Tarafta verilmiş yükseköğretim belgelerini tanıyacaktır." | Eğitim hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/25326 | Başvuru, yurt dışında alınan yüksek lisans eğitiminin tanınması için bir yıllık staj koşulu öngörülmesi nedeniyle eğitim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; darbe teşebbüsü sonrasında, başvurucunun (sanığın) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğundan bahisle yürütülen soruşturma/kovuşturma işlemleri nedeniyle bazı anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) FETÖ/PDY üyesi olduğu şüphesiyle başvurucu hakkında soruşturma başlatmıştır. Soruşturma kapsamında Başsavcılığın talebi üzerine 29/7/2016 tarihinde başvurucu hakkında tutuklanmak üzere yakalama emri düzenlenmesine Sulh Ceza Hakimliği tarafından karar verilmiştir. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 15/11/2016 tarihli iddianame düzenlemiştir. İddianamede özetle başvurucunun FETÖ/PDY mensubu olduğu yönünde gizli tanık Yılmaz ve tanık H.K.nın beyanlarının bulunduğu, başvurucunun adına kayıtlı telefon hattı üzerinden ByLock şifreli haberleşme programını kullandığı, örgütle irtibatlı ve örgüt ekseninde faaliyet gösterdiği gerekçesiyle kapatılan Diyalog Kültür Derneğine üye olduğu iddia edilmiştir. Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) başka sanıklarla birlikte yürütülen yargılama, başvurucunun yakalanamaması nedeniyle yokluğunda bir süre devam etmiştir. Bu süreçte 5/7/2017 tarihli celsede başvurucu ve müdafiinin yokluğunda tanık H.K.Mahkeme huzurunda, gizli tanık Yılmaz ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile dinlenmiştir. Mahkemece 7/11/2018 tarihinde başvurucu yönünden tefrik kararı verilmiş ve dosya yeni esasa kaydedilerek yargılama aynı Mahkemede devam etmiştir. Başvurucunun 15/2/2019 tarihinde yakalanması üzerine Mahkemece bu tarihte celse açılarak başvurucunun müdafiinin de hazır bulunmasıyla savunması alınmıştır. Bu celsede başvurucunun tutuklanmasına; iddianamenin, Bank Asyadaki hesap hareketlerine ilişkin bilirkişi raporu ile ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'nın ceza infaz kurumu aracılığıyla başvurucuya tebliğ edilmesine karar verilmiştir. Mahkemeye gönderilen ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'na göre başvurucu adına kayıtlı ve başvurucunun kullanımında olan söz konusu GSM hatları üzerinden ByLock sunucusuna yapılan internet bağlantısı sonucunda ByLock sisteminde oluşturulduğu belirtilen veriler aşağıdaki şekildedir:i. 218110 ID, kullanıcı adı "kibar2007", şifresi "zaha09", son online tarihi 19/12/2014ii. 282154 ID, kullanıcı adı "kibar2014", şifresi "zaha09", son online tarihi 19/02/2016 Başvurucu, müdafiinin hazır bulunmasıyla 6/3/2019 tarihli ikinci celsede yapılan sorgusunda ByLock programını kullanmadığını, kimsenin talimatıyla Bank Asyaya para yatırmadığını ileri sürmüştür. ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'ndaki bilgiler ile ByLock içerik kayıtları okunarak sorulduğunda arkadaş listesinde ekli bulunan ve kendileriyle User-ID eşleştirmesi yapılan bazı kişileri tanıdığını bazılarını ise tanımadığını, eşi Ş.K. ile bazen soyadlarını Zarif olarak söylediklerini belirtmiştir. Mahkeme, başvurucu müdafiine dosyayı inceleyip ayrıntılı beyanda bulunmak üzere gelecek celseye kadar süre verilmesine ve Mahkemenin başka esas sayılı dava dosyasında bulunan gizli tanık Yılmaz ile tanık H.K.nın beyanlarının bir suretinin dava dosyasına eklenmesine karar vermiştir. Duruşmanın 21/3/2019 tarihli üçüncü celsesinde gizli tanık Yılmaz ile tanık H.K.nın beyanları dosyaya eklenmiş, başvurucu müdafii beyanlardaki aleyhe hususları kabul etmediklerini bildirmiştir. Duruşmada Başsavcılık makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuş, başvurucunun mütalaaya karşı savunma yapmak için süre talep etmesi üzerine Mahkemece talebi kabul edilerek duruşmaya ara verilmiştir. Başvurucu, duruşmanın 29/3/2019 tarihli son celsesinde, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma yaparak suçlamayı reddetmiştir. Mahkemece başvurucunun atılı suçtan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Sanığın Fetö/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı nedeniyle KHK ile kapatılan derneklerden olan Diyalog Kültür Derneğine Üye olduğu tespit edilmiştir.Sanığın, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bylock programını tespit edilemeyen gsm hattı üzerinden kullandığının tespit edildiği, tespit edilemeyen GSM hattına ilişkin ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağının incelenmesinde; ID numarasının 282154, kullanıcı adının kibar2014, şifresinin Zaha Olduğu, 282154 ID numarasını ekleyenlerin verdikleri isimlerde "şerife zarif, kibar2014, Hamza a, kibar, Hamza Zarif, Hamza Abi, H.Zarif" şeklinde kaydettikleri, 282154 ID numarasını ekleyenler listesinde, Denizli İl İmamı olduğu anlaşılan [B.], yine örgüt içerisinde üst kademede bulunduğu anlaşılan [Ş], [İ.], [G.], Kale İlçe İmamı olduğu anlaşılan [G.B.nin] ekli olduğu, önem arz eden bir çok örgütsel konuşmanın bulunduğunun tespit edildiği, yine sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bylock programını üzerine kayıtlı 0506 ... 79 ve 2582424379@ttnet hatları üzerinden kullandığının tespit edildiği, 0506 ... 79 ve 2582424379@ttnet hatlarına ilişkin bylock tespit ve değerlendirme tutanağının incelenmesinde ID numarasının 218110, kullanıcı adının kibar2007 şifresinin Zaha Olduğu, 218110 ID numarasına bağlı ekleyenler listesinde Denizli İl İmamı olduğu anlaşılan[B.], yine örgüt içerisinde üst kademede bulunduğu anlaşılan [İ.], [Ş], [U.], [Y.S.] vb. kişilerin ekli olduğu, 0506 ... 79 gsm hattı üzerinden bylock server IP'sine 2349 kez bağlanıldığının Cgnat kayıtlarından anlaşıldığı, 282154 ID numarası ile 218110 ID numarasının kullanıcı adı, şifre bilgilerinin benzer oluşu, Ekleyenler listesinde bulunan kişilerin benzer oluşu, 282154 ID numarasını ekleyenlerin "Hamza, H.Zarif, Hamza abi, şerife Hamza" şeklinde kaydetmeleri, sanığın soy isminin "KABA" olması ve Zarif kelimesinin karşıt anlamı olması, eşinin isminin Şerife olması, 0506 ... 79 gsm hattının sanık tarafından kullanılıyor oluşu, Bylock server Ip'sine 2349 kez bağlantı sağlanmasının sanığın bilgisi ve rızası dışında gerçekleşmesinin mümkün olmaması birlikte değerlendirildiğinde sanığın 0506 ...79 ve 2582424379@ttnet hatları üzerinden 218110 ID numarası ve tespit edilemeyen gsm hattı üzerinden 282154 ID numarası ile örgütün gizli haberleşme programı olan bylock programını kullandığı anlaşılmıştır.Sanığın örgütün mali kaynak ve finansman aracı olan Bank Asya isimli bankada hesabının bulunduğu, örgüt liderinin talimatının bulunduğu tarihlerde talimata uygun olarak 2014 tarihinde 350 TL yatırarak katılım hesabı açtığı sanığa ait bank Asya hesapları üzerinde yapılan bilirkişi inceleme raporundan tespit edilmiştir. Etkin pişmanlık hükümleri kapsamında beyanda bulunan [Ç.] beyanında "sanığın Denizli İl imamı ve etkili bir imam olduğunu" beyan ettiği tespit edilmiştir.Tanık olarak beyanda bulanan [H.K.] beyanında; sanığın cemaatten geçimini temin eden başka bir işi olmayan bir kişi olduğunu, televizyonlara çıkıp konuşmalar yapan, dini sohbetler yapan, cemaat içinde etkin olan bir kişi olduğunu beyan ettiği tespit edilmiştir. Sanığın FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütün yapılanması içerisinde yer aldığı, örgüt yöneticilerinin talimatları doğrultusunda örgütün kendi aralarında haberleşmek için kullandıkları ByLock programını 0506 ... 79 ve 2582424379@ttnet hatlarına üzerinden218110 ID numarası ve tespit edilemeyen gsm hattı üzerinden 282154 ID numarası ile kullanması, örgütün mali kaynak ve finansman aracı olan bank asya isimli bankaya örgüt liderinin talimatı doğrultusunda para yatırması, FETÖ/PDY Terör Örgütü bağlantısı nedeniyle kapatılan Diyalog Kültür Derneğine üye olması, etkin pişmanlık hükümleri kapsamında beyanda bulunan [Ç.nin] "sanığın Denizli İl imamı ve etkili bir imam olduğuna" yönelik beyanları, tanık [H.K.nın] sanığın cemaatten geçimini temin ettiğine, televizyonlara çıkıp konuşmalar yaptığını, dini sohbetler yaptığını, cemaat içinde etkin bir kişi olduğuna yönelik beyanları hep birlikte değerlendirildiğinde sanığın eylemlerinde FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile önceden süreklilik, yoğunluk ve çeşitlilik arz eden organik bağının bulunduğu, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğu, üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği kanaatine varıldığından.." Başvurucu, istinaf ve gerekçeli temyiz dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- mahkûmiyete esas alınan tanıkların Mahkeme huzurunda dinlenmediğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Başvurucu nihai kararı 9/11/2020 tarihinde öğrenmiş, 20/11/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/35692 | Başvuru; darbe teşebbüsü sonrasında, başvurucunun (sanığın) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğundan bahisle yürütülen soruşturma/kovuşturma işlemleri nedeniyle bazı anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; işyerinde mesai sırasında öldürülme olayı meydana gelmesi neticesinde açılan tazminat davasının reddi nedeniyle yaşam hakkının, davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucuların yakını olan S.Y. (işçi), Karayolları Genel Müdürlüğüne (İdare) bağlı bakım istasyonunda gece bekçisi olarak çalışmakta iken E.P. (zanlı) tarafından 10/6/2010 tarihinde işyerinde ve S.Y.nin mesaisi devam ederken silahla vurularak öldürülmüştür. Yapılan ceza yargılaması sonucunda zanlı, Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 23/5/2013 tarihli kararla kasten öldürme, hırsızlık, 10/7/1953 tarihli ve 6136 Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarından mahkûm edilmiş; karar Yargıtay incelemesinden geçerek 15/9/2014 tarihinde kesinleşmiştir. Mahkûmiyet kararında yaptıkları ortak bir iş nedeniyle S.Y. ile zanlı arasında sorun yaşandığı, olay günü zanlının S.Y.nin işyerine gittiği, aralarında tartışma çıktığı, tartışma sırasında zanlının ateşli silahla vurmak suretiyle S.Y.yi öldürdüğü, daha sonra S.Y.nin aracıyla cesedi taşıyarak baraj köprüsünün ayağına bıraktığı, S.Y.ye ait aracı sattığı kabul edilmiştir. Başvurucular 23/5/2014 tarihinde Kırıkkale İş Mahkemesi nezdinde, İdare ve zanlı aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Başvurucular özetle yakınları olan S.Y.nin İdareye ait bakım istasyonunda gece bekçisi olarak çalışmaktayken işyerine hırsızlık kastıyla gelen zanlı tarafından öldürüldüğünü, Ağır Ceza Mahkemesince zanlının mahkûmiyetine karar verildiğini, olayının aynı zamanda bir iş kazası olduğunu, İdarenin işveren sıfatıyla işyerinde çalışan işçisini korumak için gerekli iş güvenliği tedbirlerini almadığını, gece nöbet tutan işçisine silah temin etmediğini, tehlikelere karşı savunmasız bıraktığını, bu nedenle kusurlu olduğunu ileri sürmüştür. İş Mahkemesi nezdinde yapılan yargılama sırasında iş güvenliği uzmanlarından oluşan üç kişilik heyetten bilirkişi raporu alınmıştır. Raporda özetle S.Y.nin bina ve mal bakıcısı pozisyonunda gece bekçisi olarak görev yaptığı, gece bekçisi olarak yalnız çalışılması gereken durumlarda ve güvenliği sağlamakla görevli kişilere daha detaylı eğitim ve talimat verilmesi, bu eğitim ve talimatlara uygun çalışıp çalışmadığının düzenli olarak denetlenmesi gerekliliğinin ihmal edildiği, İdarenin/işverenin iş kazasının meydana gelmesinde %10 kusurlu olduğu, buna karşılık S.Y.nin gece bekçisi olarak görevlendirildiği bakımevinde kendi güvenliğini tehlikeye atacak şekilde talimatlara aykırı davranması nedeniyle %10 oranında, S.Y.yi silahla vurarak öldüren zanlının ise %80 oranında kusurlu olduğu mütalaa edilmiştir. Yapılan yargılama neticesinde Kırıkkale İş Mahkemesinin 15/10/2015 tarihli kararı ile davanın kısmen kabulüne, maddi ve manevi tazminatın zanlı ve işveren sıfatı ile İdare tarafından müteselsilen ödenmesine karar verilmiştir. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 14/10/2018 tarihli kararla davanın İdare/işveren yönünden reddedilmesi gerekirken müteselsilen sorumlu tutulması gerekçe gösterilerek bozulmuştur. Kararın gerekçesinde özetle olayın iş kazası olduğu, ne var ki bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesinin işverenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmeyeceği, işverenin iş kazasından sorumlu tutulabilmesi için kusurunun kanıtlanmış olması, ayrıca işverenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet bağının bulunması gerektiği, olay gecesi S.Y.nin bina ve mal güvenliğini sağlaması gerekirken şahsen husumetli olduğu zanlı ile işyerinde görüşüp tartışmaya girdiği, olayın üçüncü kişinin kasti hareketi sonucu gerçekleştiği, şu durumda üçüncü kişinin kasti hareketinin işverenin kusuru ile olay arasındaki illiyet bağını kestiği hususlarına dayanılmıştır. Karara muhalif kalan bir üye özetle ilgili mevzuat uyarınca İdarenin/işverenin işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin gerekli tedbirleri almadığı, işyerindeki denetim ve gözetim görevini tam olarak yerine getirmediği, bu nedenle işverenin de sorumlu olduğu gerekçesi ile çoğunluk görüşüne katılmamıştır. Bozma sonrası yapılan yargılamada Kırıkkale İş Mahkemesi 28/3/2019 tarihli kararla Dairenin bozma ilamına uyarak İdare/işveren yönünden davanın reddine karar vermiştir. Bu karar aleyhine başvurucuların yaptığı temyiz başvurusu Dairenin 30/1/2020 tarihli kararı ile reddedilmiş ve karar onanarak kesinleşmiştir. Başvurucular Yargıtay onama ilamını Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden 23/3/2020 tarihinde öğrendikten sonra 25/6/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur (COVID-19 tedbirleri kapsamında yargı alanındaki sürelerin 26/3/2020 tarihli ve 7226 sayılı Kanun ile 30/4/2020 tarihli ve 2480 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile 13/3/2020 tarihinden 15/6/2020 tarihine kadar durdurulduğu dikkate alındığında başvurunun süresinde yapıldığı anlaşılmıştır.). Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/19964 | Başvuru; işyerinde mesai sırasında öldürülme olayı meydana gelmesi neticesinde açılan tazminat davasının reddi nedeniyle yaşam hakkının, davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; deprem sebebiyle kalıcı konut yerine prefabrik konuttan yararlandırılan başvurucu yönünden yeterli bir gerekçe gösterilmeden, çelişkili olarak farklı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 1/3/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Hak Sahipliği Süreci Diyarbakır ve çevresinde 6/9/1975 tarihinde meydana gelen depremde Lice ilçesi Gürbeyli köyünde bulunan, başvurucunun murisine ait ev yıkılmıştır. Deprem nedeniyle evi hasar görenler 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayatlara Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun hükümleri uyarınca hak sahibi kabul edilmiştir. Buna göre söz konusu depremdeki ağır hasar ve yıkık binalardan dolayı 159 aile hak sahibi kabul edilmiştir. Ayrıca 1975 ve 1976 yıllarında Hani, Kulp ve Lice ilçeleri ile köylerinde geçici ve kalıcı nitelikte toplam 115 konut tamamlanıp hak sahiplerine teslim edilmiştir. Gürbeyli köyünde, talep ve taahhütname veren afetzedelerin adı, soyadı, doğum tarihi ve baba adları belirtilmek suretiyle hak sahipliği listesi hazırlanmıştır. Buna göre 82 kişinin hak sahibi olduğu tespit edilmiştir. Hak sahipliğinin belirlenmesinden sonra 82 konut ihale suretiyle yaptırılmıştır. Diyarbakır Valiliğinin (İdare) oluşturduğu komisyonca hazırlanan, hak sahibi olarak kabul edilenlere ait isim listesinde başvurucunun murisinin de ismi yer almaktadır. Başvurucu 7269 sayılı Kanun uyarınca hak sahibi olduğunu belirterek adına konut veya kredi verilmesi istemiyle 9/6/2016 tarihinde İdareye başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun talebine İdarece herhangi bir cevap verilmemiştir. Diyarbakır'ın Lice ilçesi ve çevresinde 1975 yılında yaşanan depreme ilişkin olarak 29/1/2019 tarihli ve 2018/6812 sayılı yazı ile İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığından (AFAD) Anayasa Mahkemesince bilgi ve belge talebinde bulunulmuştur. AFAD tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan 25/3/2019 tarihli yazı ekinde yazışmalar, tutanaklar, protokoller, listeler ve fotoğraflar yer almaktadır. B. Dava Süreci Başvurucu; İdarece düzenlenen hak sahipliği listesinde murisinin adının bulunduğunu, bugüne kadar kendisine herhangi bir konut teslimi yapılmadığını öne sürerek Diyarbakır İdare Mahkemesinde (Mahkeme) idari işlemin iptali istemiyle 5/10/2016 tarihinde dava açmıştır. Mahkeme 31/3/2017 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; afet sebebiyle borçlanmaları yapılan hak sahiplerine yapılacak konutların kalıcı (betonarme-kârgir) konut olması gerektiği, Mahkemenin ara kararına verilen cevapta ise tahsis edildiği ileri sürülen konutun prefabrike konut (geçici konut) niteliğinde olduğunun ifade edildiği hususuna değinilmiştir. Kararda, İdarenin kalıcı nitelikte bir konutun başvurucuya devrine ilişkin tapu kayıt örneğini de sunamadığı belirtilerek başvurucunun hak sahipliğinin devam ettiği vurgulanmıştır. Mahkeme, Danıştay Ondördüncü Dairesinin benzer bir uyuşmazlıkta vermiş olduğu 7/2/2017 tarihli ve E.2016/9373 K.2017/644 sayılı karara da atıf yaparak başvurucunun hak ettiği konutun verilmesi için gerekli işlemlerin gerçekleştirilmesi istemiyle yaptığı talebin zımnen reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı kanaatine varmıştır. Davalı İdarenin istinaf talebini inceleyen Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Dairesi 30/11/2017 tarihinde hükmün kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Bu kararın gerekçesinde;i. Lice ve Hani ilçe merkezlerinde teslim edilen konutların ve tapularının hak sahiplerine teslim edildiği, yapılan konutların kesin hesabının ve geçici kabullerinin yapıldığı, hak sahibi olup borçlanmayanların bulunduğu, borçlanma işlemlerini tamamlayarak konutlarda oturanların olduğu, 2013 yılında yapılan tespitlere göre konutlarda hak sahipleri veya murislerinin oturduğu hususlarına vurgu yapılmıştır.ii. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre başvurucunun murisine konut teslim edildiği, dolayısıyla murise hak sahipliği nedeniyle 7269 sayılı Kanun hükümleri gereğince ikamet etmesi için gerekli konutun sağlandığı hususuna dikkat çekilmiştir.iii. Mahkeme "TBMM 7/8353 sayılı yazılı soru önergesine Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından verilen cevapta; deprem sonrası inşa edilen binaların, prefabrike kalıcı konut olduğu, bu nedenle yeni konut yapılması için bir çalışmanın bulunmadığının bildirildiği, yine Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün 1991 ve 1992 günlü yazılarında da; prefabrik konutların, kısa süreli ve geçici iskan için değil, uzun süreli daimi iskan amacıyla yapıldığı, normal bakımlarının yapılması halinde ömürlerinin en az 50 yıl olduğunun belirtildiği" hususlarını değerlendirerek teslim edilen konutların kalıcı konut niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır. Kararda ayrıca 7269 sayılı Kanun'da afet sebebiyle hak sahiplerine teslim edilecek konutların betonarme-kârgir olması gerektiği yolunda bir düzenleme de bulunmadığı ifade edilmiştir.iv. Mahkeme, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun (İDDK) 9/2/2017 tarihli ve E.2016/4366, K.2017/554 sayılı kararının da bu yönde olduğunu vurgulamıştır. Nihai karar 31/1/2018 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/3/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucunun Emsal Olarak Bildirdiği Davanın Süreçleri Danıştay Ondördüncü Dairesinin 17/5/2017 tarihli ve E.2015/5849, K.2017/3362 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir: "...Yukarıda aktarılan hükümlerin temel amacının, binaların yıkılması, yanması veya oturulamayacak derecede ağır hasara uğraması sebebiyle afete maruz kalanları hak sahibi olarak yapılacak yardımlardan faydalandırmak olduğu tartışmasız olup, 7269 sayılı Yasa uyarınca hak sahibi kabul edilebilmek için madde gereğince yapılan ilandan itibaren iki ay içinde mahallin en büyük mülki amirine yazılı müracaatta bulunarak taahhütname verilmesinin gerekmesi yanında, aynı Yasanın maddesi uyarınca taşınmaz malların hak sahiplerine borçlandırma senetleri imza ettirilmek suretiyle verilmesi, Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca o yerde borçlandırmanın ilanı cihetine gidilmesi ve ilan tarihinden itibaren hak sahiplerinin kabul edilebilir mazeretler dışında 2 ay içerisinde borçlanmalarını yapmaları, binayı da Bakanlıkça mahallinde yaptırılacak duyurudan itibaren 45 gün içinde teslim almaları gerektiği açıktır.Ayrıca Arşiv Hizmetleri Yönetmeliğinin maddesinde 'Kurum, arşiv malzemesi ve arşivlik malzemenin korunması ile ilgili olarak; a) Yangın, hırsızlık, rutubet, su baskını, toz ve her türlü hayvan ve haşeratın tahriplerine karşı gerekli tedbirlerin alınmasından, ... sorumludur' vekurum arşivlerinde bulunan belgelerin imhasına ilişkin maddesinde 'Cari işlemlerde fiilen rolü bulunan, saklanmalara belli sürelerde kanun ve diğer mevzuatla tayin olunanlar (özel mevzuat hükümlerine göre lüzumlu görülenler) 30 uncu maddede sayılan malzeme içerisinde yer almış dahi olsalar, Mevzuatın tayin ettiği zaman sınırı veya malzemede belirtilen süre içerisinde ayıklama ve imha işlemine tabi tutulamazlar.' hükmüne yer verildiği, bu düzenleme uyarınca halen yürürlükte olan, işlemleri tamamlanmamış, sonuçları beklenen, ilgilileri açısında kesinleşmemiş işlemler, yani cari işlemler yönünden belgelerin imha edilemeyeceğinin belirtildiği ve bu belgelerin yangın, hırsızlık rutubet vb. olaylardan koruma yükümlülüğünün de idareye ait olduğu dikkate alındığında, davalı idarenin, Arşiv Hizmetleri Yönetmeliği uyarınca belgelerin 10-14 yıl süreyle saklama yükümlülüğünün olduğu ve 1982 yılında meydana gelen yangın nedeniyle arşiv belgelerinin tahrip olduğu, dolayısıyla ilan belgelerinin dosyaya sunulamamasından sorumluluğunun bulunmadığı yolundaki iddiasına itibar edilmemiştir. Dava dosyasının incelenmesinden; Diyarbakır İli ve çevresinde 1975 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle Lice İlçesi, Güldiken Köyünde evi hasar görenlerin 7269 sayılı Kanun hükümleri gereğince hak sahibi kabul edildiği, “Hak Sahibi Kabul Edilenlere Ait İsim Listesinde” evi hasar gören davacının murisinin isminin de bulunduğu, hak sahibi kabul edilmesine rağmen davacının murisinin konutunun bugüne kadar teslim edilmediğinden bahisle Diyarbakır Valiliği Afet ve Acil Durum Yönetim Müdürlüğü’ne başvuran davacının, hak ettiği konutun verilmesi veya konut yardımı yapılmasını talep ettiği, anılan başvurunundava konusu işlemle reddi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.7269 sayılı Kanunun maddesinin fıkrasındaki açık düzenleme gereğince ancak Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nca o yerde borçlandırmanın ilanı tarihinden itibaren Bakanlıkça kabul edilebilir mazereti dışında 2 ay içerisinde borçlanmalarını yapmayanların hak sahipliği kendiliğinden sona erecektir.Öte yandan, borçlanmaların yapılması için herhangi bir duyuru yapıldığı ya da davacının borçlanmasını yapmasına rağmen konutunu teslim almadığı yolunda idarece dava dosyasına her hangi bir bilgi ve belge sunulamadığı gibi benzer davalarda yapılan ara kararlarına alınan cevaplarda dailgililerin borçlanmasını yapması ve konutunu teslim alması için ilanların yapıldığına dair herhangi bir belge de sunulamamıştır.Uyuşmazlıkta, 7269 sayılı Kanunun maddesinin birinci fıkrasında yer alan amir hüküm gereği, Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca afetin meydana geldiği yerde borçlandırmanın ilanı cihetine gidilmesi ve ilan tarihinden itibaren hak sahiplerinin kabul edilebilir mazeretler dışında 2 ay içerisinde borçlanmalarını yapabilmelerinin sağlanması, binayı teslim almaları için de ayrıca mahallinde duyuru yapılması gerektiğinden ve olayda, hak sahiplerinin borçlanmalarını yapmaları ve bilahare konutlarını teslim almaları için herhangi bir ilan ve duyuru yapıldığı yolunda davalı idarece dava dosyasına bilgi ve belge sunulamadığından, Yasanın anılan hükmünden söz edilerek hak sahibi olduğu anlaşılan ve süresi içinde murisinin talep ve taahhütname vermediği yönünde herhangi bir iddiada da bulunulmayan davacının hak sahipliğinin devam ettiği hususu açıktır. Davalı idare tarafından dosyaya sunulan bilgi ve belgeler incelendiğinde, Lice İlçesi, Güldiken Köyünde yaptırılan konutlardan davacının murisine konut teslimi yapıldığıileri sürülmüş ise de, 7269 sayılı Kanunun yukarıda aktarılan hükümleri uyarınca, afet sonrası afetzedelerin geçici barınmalarının sağlanması için geçici konutların yapılabileceği, bu konutlar için yapılan harcamaların borçlandırmaya tabi olmayacağı, başka bir anlatımla geçici konutlar için hak sahiplerinden bedel alınmayacağı, ancak kalıcı konutlar teslim edildikten sonra geçici konutların boşaltılacağı, kalıcı konutlar için de hak sahiplerinin söz konusu Kanun uyarınca gerekli borçlandırma işlemlerini tamamlayıp verilen süre içinde kalıcı konutları teslim almalarının gerektiği, idarenin de bu konutlar için borçlandırma işlemleri sonunda belirlenen bedeli öngörülen ödeme planı çerçevesinde tahsil etmesi, hak sahibine konut üzerinde serbestçe taarruf edebilmesini sağlamak için konutunun tapusunun verilmesi ve Türkiye Emlak Bankasının isteği üzerine tapu dairesince kalıcı konut üzerinde ipotek tesis edilmesi gerekmektedir. Bu durumda; afet sebebiyle borçlanmaları yapılan hak sahiplerine yapılacak konutların kalıcı konut olması gerektiği, kalıcı konut olma niteliğinin sadece yapının yapı malzemesine bakılarak araştırmasının yapılamayacağı, kalıcı konut olup olmadığı hususu araştırılırken söz konusu konut için usulüne uygun borçlandırma işlemlerinin tamamlanıp hak sahibi adına tapu verilmesi gerektiğinden, davacı adına kayıtlı olduğu iddia edilenafet konutunun kalıcı konut olması halinde buna ilişkin bilgi, belge, tapu kayıtlarının ve konut bedelinin ödendiğine ilişkin dekontlar istenilip incelenerek karar verilmesi gerektiğinden, eksik incelemeyle verilen davanın reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.Açıklanan nedenlerle; Diyarbakır İdare Mahkemesinin 26/03/2015 günlü, E:2014/1341, K:2015/353 sayılı kararının BOZULMASINA, " Başvurucu ayrıca bazı hak sahipleri tarafından açılan davalarda Danıştay Ondördüncü Dairesince verilen bozma kararları sonrasında idare mahkemelerince iptal kararları verildiğini belirtmiştir. Diyarbakır İdare Mahkemesinin 13/4/2017 tarihli ve E.2017/653, K.2017/728 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Bu durumda; afet sebebiyle borçlanmaları yapılan hak sahiplerine yapılacak konutların kalıcı konut olması gerektiği, kalıcı konut olma niteliğinin sadece yapının yapı malzemesine bakılarak araştırmasının yapılamayacağı, kalıcı konut olup olmadığı hususu araştırılırken söz konusu konut için usulüne uygun borçlandırma işlemlerinin tamamlanıp hak sahibi adına tapu verilmesi gerektiğinden, davacı adına kayıtlı olduğu iddia edilen afet konutunun kalıcı konut olup olmadığına ilişkin Mahkememizin 17/03/2017 tarihli ara kararı ile Lice Tapu Sicil Müdürlüğü'nden ve davalı idareden;' 1975 tarihli Lice Depremi sebebiyle hak sahipliği bulunan ve Lice İlçesi, Yolçatı Köyü/Mahallesinde inşa edilerek 7269 sayılı Afet Kanunu kapsamında 22663720750T.C Kimlik Nolu davacı ÖMER İZGİ'ye teslim/tahsis edildiği belirtilen taşınmaz bakımından, 7269 sayılı Afet Kanunu kapsamında davacı 'adına kayıtlı bir tapu verilip verilmediği, verilmişse söz konusu afet konutunun tapu kütüğündeki vasfının (betonarme, kargir, prefabrike vs.) sorularak buna ilişkin bilgi, belge ve kayıtların gönderilmesinin istenildiği' söz konusu ara karara verilen cevap ve dosyaya sunulan bilgi ve belgelerden, Lice Tapu Müdürlüğü'nün yetki alanında yapılan TAKBİs sorgulamasında davacı adına kayıtlı afet konutu niteliğinde taşınmaz kaydına rastlanılmadığı, davalı idare tarafından da davacıya teslim edildiği iddia edilen konutun 'prefabrik Deprem Konuttu' olduğunun beyan edildiği görüldüğünden, afet sebebiyle davacıya teslim edilen konutun kalıcı (betonarme, kargir) olmayıp, prefabrik konut olduğu, afet sebebiyle herhangi bir taşınmaz kaydı, tapusu bulunmadığı, gönderilen tapu kayıtlarının kadastro çalışmaları neticesinde tesis kadastrosu olarak davacı adına kaydedilen afetten bağımsız taşınmaz niteliğinde olduğu, yani sonuç olarak, afet sebebiyle kalıcı konut yapılıp verilen bir tapu senedinden söz edilemediği anlaşılmakla, davacının hak ettiği kalıcı konutun verilmesi için gerekli işlemlerin yapılması istemiyle yaptığı başvurunun reddine dair işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır." Başvurucu, bazı hak sahipleri tarafından açılan davalarda ise idare mahkemelerince verilen iptal kararlarının Danıştay Ondördüncü Dairesince onandığını belirterek anılan Dairece verilen 2/3/2017 tarihli ve E.2016/7999, K.2017/1261 sayılı kararı dosyaya emsal olarak sunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 7269 sayılı Kanun’un maddesinin a bendi şöyledir: “a) Yapılacak işlemlere esas olmak üzere İmar ve İskan Bakanlığınca kurulacak fen kurulları tarafından, afetin meydana geldiği arazinin durumu ile bütün yapılar ve kamu tesisleri incelenerek, hasar tespit raporu düzenlenir.” 7269 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının olay tarihinde yürürlükte bulunan hâli şöyledir: “Bu kanundan faydalanmak suretiyle kendileri için bina yaptırılmasını istiyenlerin ilân tarihinden itibaren bir ay içinde mahallin en büyük mülkiye âmirine yazılı müracaatta bulunmaları ve taahhütname vermeleri mecburidir.” 7269 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Yıkılan, yanan veya ağır hasara uğrayan veya uğraması muhtemel olan binalarla imar planları gereğince kamulaştırılmasında zorunluluk bulunan yerlerdeki binalarda oturan ailelere hak sahibi olmak şartıyla konut yaptırılır veya kredi verilir” 7269 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Bu Kanuna göre arsa olarak dağıtılan veya üzerinde bina inşa edilen taşınmaz mallar, hak sahiplerine borçlandırma senetleri imza ettirilmek sureti ile verilir. Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca o yerde borçlandırmanın ilanı tarihinden itibaren Bakanlıkça kabul edilebilir mazereti dışında 2 ay içerisinde borçlanmalarını yapmayanlarla, borçlanmasını yapmış olmasına rağmen binayı Bakanlıkça mahallinde yaptırılacak duyurudan itibaren 45 gün içinde teslim almayanların hak sahipliği kendiliğinden sona erer.Bu taşınmaz mallar üzerine, Türkiye Emlak Kredi Bankasının isteği ile, bu banka lehine, tapu dairelerince borçlandırma senetlerine dayanılarak, kanuni ipotek tesis olunur” 28/8/1968 tarihli ve 12988 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) maddesi şöyledir: “Afet sebebiyle, kendilerine bina yapılacak veya inşaat kredisi verilecek malik ve hissedarlarla, ebeveyni ile birlikte oturan evli kişilerin hak sahipliği yönünden tayin ve tespitleri bu Yönetmelik esaslarına göre yapılır.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir:“Bu Yönetmelikte yer alan “Hak sahibi” deyimi, afetzedelerin, yıkılan veya ağır hasar gören binalarla olan mülkiyet ilişkilerini ve yeniden yapılacak binalardan veya verilecek inşaat kredisinden yararlanabilme durumlarını ifade eder.” Yönetmelik'in maddesinin a fıkrası şöyledir:“Afet sebebiyle, kendilerine ait bulunan konutları yıkılan, yanan veya oturulamayacak derecede ağır hasar gören afetzede aileler, hak sahibi sayılırlar ve bu ailelere yeniden konut yapılır veya konut kredisi verilir.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir: “Bu Yönetmelikte belirtilen esaslara ve kıstaslara göre hak sahibi niteliğini taşıyanların, talep ve taahhütname vermelerini sağlamak üzere durum mahallinde ilan olunur. İlanın şekli ve süresi mahallin şartlarına ve imkanlarına göre ilgili mülkiye amirlerince tespit ve takdir olunur.İlan metninde, yapılacak inşaat yardımının amacı, mahiyeti, şekli, şartları, kimlerin hak sahibi olabilecekleri, talep ve taahhütname verme süresi ve benzer hususlar belirtilir.İlanın yapıldığı, bir tutanakla belgelendirilir.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir: “Hak sahibi durumunda olanlardan, inşaat kredisi verilmesini yada bina yaptırılmasını isteyenlerin16 ncı maddede belirtilen ilanın yapıldığı günden itibaren iki aylık süre içinde mahallin en büyük mülkiye amirine yazılı olarak talep ve taahhütname vermeleri şarttır. Afet gören yerlerin bitişiğinde veya yakınında, üzerinde bina yaptırılmak üzere tespit edilip imar planına dahil edilen kısımlar içinde binaları kamulaştırılanlar için bu süre, kamulaştırma kararının kendilerine bildirilmesinden veya bu durumun ilanından itibaren hesaplanır. Hastalık, askerlik ve benzer sebeplerle, süresinde talep ve taahhütname verme imkanı bulamayanların durumları İmar ve İskan Bakanlığınca takdir edilir.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir: “Talep ve taahhütname metninde: Afet yerinin il, ilçe, bucak, mahalle ve köy itibariyle adı, hak sahibinin kimliği ve adresi, olmuş veya muhtemel afetin türü, talebin mahiyeti ve konusu, kanundan ve ilgili yönetmelikten doğan yükümlülük ve şartlarla İmar ve İskan Bakanlığınca uygulama metodu, yapı tipleri, yapı kısımları ve boyutları, yerleşme yeri, inşaat süresi, borçlandırma şekil ve süresi ve diğer konularda tespit edilecek şartlara ve esaslara uyulacağı belirtilir. Talep ve taahhütname bir tek metin halinde düzenlendikten sonra hak sahibi tarafından imza edilir ve ilgili mahalle ve köy muhtarlığınca tasdik olunur.” Yönetmelik'in maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Talep ve taahhütnameler, ilgili mülkiye amirinin veya tevkil edeceği bir memurun başkanlığında:a) İmar ve İskan Bakanlığı mahalli kuruluşundan bir,b) Mahalli tapu dairesinden bir,c) Belediye teşkilatı olan yerlerde Belediye encümeninden bir, köylerden ise ihtiyar kurulundan bir temsilcinin katılmasıyla kurulacak bir komisyon tarafından incelenerek değerlendirilir.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir: “Komisyon, talep ve taahhütnameleri en kısa zamanda inceleyip değerlendirerek hak sahipleri listesini düzenler. İnceleme sırasında, hasar tespit, jeolog ve DSİ raporlarından da yararlanılır. Hak sahipleri listesinde afetzedelerin adı, soyadı, doğum tarihi ve baba adları belirtilir. Talep ve taahhütname verenler arasında, bu Yönetmelikte tespit olunan esaslara ve kıstaslara göre hak sahibi niteliğini taşımayanlar varsa, bunlar gerekçeleriyle birlikte ayrı bir listede gösterilir. Listeler düzenlendikten sonra, komisyon üyeleri tarafından imzalanır ve durum ayrıca bir tutanakla belgelendirilir. Hak sahipleri listesi ile tutanaktan birer nüsha İmar ve İskan Bakanlığına gönderilir.” Yönetmelik'in maddesi şöyledir: “Hak sahibi olmadıkları anlaşılanlara durum yazılı olarak tebliğ olunur. Bu tebligattan itibaren 15 günlük süre içinde ilgililer itirazda bulunabilirler. İtiraz komisyonca incelenerek karara bağlanır. Hak sahipleri ve itiraz konusunda nihai karar İmar ve İskan Bakanlığınca verilir.” Danıştay İçtihadı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 9/2/2017 tarihli ve E.2016/3029, K.2017/538 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"Dava; Diyarbakır İli Lice İlçesi ve çevresinde 06/09/1975 tarihinde meydana gelen depremde Hazro İlçesi, Kavaklıboğaz Köyü'nde bulunan konutunun hasar görmesi nedeniyle 7269 sayılı Kanun hükümleri gereğince hak sahibi kabul edilen davacının, hak sahibi olduğu konutun yapılması ya da kredi verilmesi suretiyle mağduriyetinin giderilmesi için yaptığı başvuru üzerine Diyarbakır Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü'nce tesis edilen 11/09/2013 günlü 2647 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin24/04/2014 günlü, E: 2013/2636, K:2014/539 sayılı kararıyla; Diyarbakır ili ve çevresinde 06/09/1975 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle Hazro İlçesi, Kavaklıboğaz Köyü'nde evi hasar görenlerin 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun'un hükümleri gereğince hak sahibi kabul edildiği, “Hak Sahibi Kabul Edilenlere Ait İsim Listesinde” evi hasar görenlerin isimlerinin belirlendiği, söz konusu listede davacının ismi yazıldığından davacının hak sahibi olduğu sonucuna varıldığı, 7269 sayılı Kanunun maddesinin birinci fıkrasında yer alan amir hüküm gereği, Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca afetin meydana geldiği yerde borçlandırmanın ilanı cihetine gidilmesi ve ilan tarihinden itibaren hak sahiplerinin kabul edilebilir mazeretler dışında 2 ay içerisinde borçlanmalarını yapabilmelerinin sağlanması, binayı teslim almaları için de ayrıca mahallinde duyuru yapılması gerektiği, uyuşmazlıkta hak sahiplerinin borçlanmalarını yapmaları ve bilahare konutlarını teslim almaları için herhangi bir ilan ve duyuru yapıldığı yolunda davalı idarece dava dosyasına bilgi ve belge sunulamadığı, ancak; davalı idare tarafından sunulan belgelerden 06/09/1975 döneminde Hazro İlçesi, Kavaklıboğaz Köyü'nde borçlanılmak suretiyle yaptırılan konutlarda oturanlara ait isim listesinde, davacı adına kayıtlı konut tespiti yapıldığının görüldüğü, bu durumda, Diyarbakır İli ve çevresinde 06/09/1975 tarihinde meydana gelen depremde Hazro İlçesi, Kavaklıboğaz Köyü'nde bulunan davacıya deprem konutunun teslim edildiğinin anlaşıldığı, bu sebeple, davacı tarafından evinin hasar görmesi nedeniyle 7269 sayılı Kanun hükümleri gereğince hak sahibi kabul edildiğinden bahisle adına konut verilmesi ya da konut yardımı yapılması istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.Anılan karar Danıştay Ondördüncü Dairesi'nin 03/06/2015 günlü, E: 2014/7624, K: 2015/4763 sayılı kararıyla; borçlanmaların yapılması için bir duyuru yapıldığı ya da davacının borçlanmasını yapmasına rağmen, konutunu teslim almadığı yolunda idarece, dava dosyasına her hangi bir bilgi ve belge sunulamadığı gibi benzer davalarda yapılan ara kararlarına alınan cevaplarda da, ilgililerin borçlanmasını yapması ve konutunu teslim alması için ilanların yapıldığına dair her hangi bir belge sunulamadığı, 7269 sayılı yasa gereği hak sahibi olduğu anlaşılan ve süresi içinde talep ve taahhütname vermediği yönünde herhangi bir bilgi ve belge de bulunmayan davacının hak sahipliğinin devam ettiği sonucuna ulaşıldığı, idarece dosyayasunulan bilgi ve belgelerde Hazro İlçesi, Kavaklıboğaz Köyü'nde davacı adına konut tahsisiyapıldığının belirtildiği, bu durumda; afet sebebiyle borçlanmalarını yapan hak sahiplerine yapılacak konutların kalıcı (betonarme, kargir) konut olması gerektiği,adına kayıtlı olduğu iddia edilenafet konutunun kalıcı konut olması halinde buna ilişkin bilgi, belge ve tapu kayıtlarının istenildikten sonra incelenerek karar verilmesi gerektiği, eksik incelemeyle verilen davanın reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle bozulmuş ise de; İdare Mahkemesince, bozma kararına uyulmayarak, dava konusu işlemin tesisine dayanak alınan mezkur Kanunda, afet sebebiyle borçlanmaları yapılan hak sahiplerine yapılacak konutların betonarme-kargir olması gerektiği yolunda bir düzenleme bulunmadığı gerekçesinin de eklenmesi suretiyle davanın reddi yolundaki ilk kararda ısrar edilmiştir.Davacı, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin 15/02/2016 günlü, E:2016/54, K:2016/129 sayılı ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden; Diyarbakır İdare Mahkemesi'nce verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin reddine, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin 15/02/2016 günlü, E:2016/54, K:2016/129 sayılı ısrar kararının ONANMASINA, kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere09/02/2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi. " B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir...." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin temel amacı, devlet tarafından mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalelere karşı kişinin korunmasını sağlamaktır. Sözleşme'nin maddesi uyarınca her taraf devlet "kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin, Sözleşme'de tanımlanan hakları ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlama" yükümlülüğü altındadır. Bu genel nitelikli görevin yerine getirilmesi, Sözleşme ile güvence altına alınan hakların etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bazı pozitif yükümlülükler getirmektedir (Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Makedonya Cumhuriyeti [BD], B. No: 60642/08, 16/7/2014, § 100; Sovtransavto Holding/Ukrayna, B. No: 48553/99, 25/7/2002, § 96). AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının da bazı pozitif yükümlülükler içerdiğini kabul etmektedir. AİHM'e göre mülkiyet hakkının gerçekten etkili bir biçimde korunabilmesi, devletin müdahale etmeme görevi yanında ayrıca bazı pozitif tedbirler almasını da gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 134; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 143). AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin devletin doğrudan müdahalesinin söz konusu olmadığı, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar yönünden de -belirli durumlarda- mülkiyet hakkının korunması için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü içerdiğini kabul etmektedir. Pozitif yükümlülükleri çerçevesinde devletin -özel kişiler arası mülkiyet ilişkileri bakımından olsa bile- kişilerin mülkiyet haklarına yapılacak keyfî müdahalelere karşı hukuksal bir koruma sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda devlet, özellikle tarafların mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıklar yönünden gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan etkin bir yargısal mekanizma oluşturma yükümlülüğü altındadır. Bu çerçevede oluşturulan yargı yollarında ulusal mahkemeler de iç hukukta yer alan ilgili kanunlar ışığında makul ve adil bir biçimde mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek durumundadır. Mahkeme, bu gerekliliğin sağlanıp sağlanmadığını değerlendirirken uygulanan usulün bütününü incelemektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, § 96; Fuklev/Ukrayna, B. No: 71186/01, 7/6/2005, §§ 90, 91; Kotov/Rusya [BD], B. No: 54522/00, 3/4/2012, § 112; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, §§ 82-87; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No: 49429/99, 24/11/2005, § 134; Kushoglu/Bulgaristan, B. No: 48191/99, 10/5/2007, § 47). Bununla birlikte AİHM iç hukukun yorumlanması ve uygulanması konusundaki görevinin sınırlı olduğunu, ulusal mahkemelerin hukuk kurallarının yorumlanması bakımından sahip oldukları takdir hakkına açık bir keyfîlik veya bariz bir takdir hatası içermedikçe karışamayacağını belirtmektedir (Anheuser-Busch Inc./Portekiz, § 83). Diğer taraftan AİHM, her ne kadar Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinde açık olarak usule ilişkin güvencelerden söz edilmese de bu maddenin keyfî müdahalelerden korunmak amacıyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazların sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya konabilme olanağının tanınması güvencesini kapsadığını belirtmektedir. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (AGOSI/Birleşik Krallık, B. No: 9118/80, 24/10/1986, § 60; Jokela/Finlandiya, B. No: 28856/95, 21/5/2002, § 45). AİHM ayrıca usule ilişkin güvencelerin özel kişiler arasında ihtilaf oluşturan mülkiyet hakkı ile ilgili meseleler yanında taraflardan birinin devlet olması durumunda da geçerli olduğunu belirtmiştir (Plechanow/Polonya, B. No: 22279/04, 7/7/2009, § 100). Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasına dair usule ilişkin güvenceler kapsamında mahkeme kararlarının ilgili ve yeterli bir gerekçeye sahip olması gerektiğine değinilmiştir. AİHM'e göre bu zorunluluk davacının her iddiasına ayrıntılı cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte en azından mülk sahibinin esasa ilişkin temel iddia ve itirazlarının yargılama makamlarınca yapılacak dikkatli ve özenli bir inceleme sonucunda karşılanması gerektiği vurgulanmıştır (Gereksar ve diğerleri/Türkiye, B. No: 34764/05, 34786/05, 34800/05, 34811/05, 1/2/2011, § 54). Gereksar ve diğerleri/Türkiye kararına konu olayda idare tarafından sulama kanalına hasar verilmesi nedeniyle başvurucuların tarlalarının zarar görmesi söz konusudur. AİHM, derece mahkemelerinin kararlarının başvurucuların davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyetteki iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte, yeterli bir gerekçe içermediği tespitine yer vermiştir. AİHM, bu sebeple Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinde öngörülen usul güvencelerinin yerine getirilmediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Gereksar ve diğerleri/Türkiye, §§ 55-64). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/6812 | Başvuru, deprem sebebiyle kalıcı konut yerine prefabrik konuttan yararlandırılan başvurucu yönünden yeterli bir gerekçe gösterilmeden, çelişkili olarak farklı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, kalıcı konut tahsis edilmemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi üzerine baro tarafından disiplin cezası verilmesinin masumiyet karinesini; mesleki kariyeri etkilediği gerekçesiyle maddi ve manevi varlığı geliştirme hakkını; açılan davada mahkeme kararının yeterli gerekçeyi içermemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Barosuna kayıtlı avukat olarak görev yapmaktadır. Başvurucunun, bir müvekkilinin Ankara Asliye Ticaret Mahkemesindeki 16/4/2004 tarihli duruşmasında "Derdimizi bir çocuğa anlatsak çocuklar bile anlar ancak siz anlamaktan acizsiniz. Kasıtlı olarak gazete haberlerine göre hareket ederek müvekkilimi süründürüyorsunuz." ifadesi ile mahkeme heyetine hakaret ettiği iddia edilmiştir. A. Ceza Yargılamasına İlişkin Süreç Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 2/5/2006 tarihli kararıyla başvurucunun, resmî heyetlere ve duruşma yapan hâkime hakaret suçundan (1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi) yapılan ceza yargılamasında 6 ay hapis cezasıyla tecziyesine, takdiri indirim sebepleriyle 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ancak başvurucunun kişiliği, suçun işleniş şekli dikkate alınarak hapis cezasının 650 TL adli para cezasına çevrilmesine ve cezanın ertelenmesine karar verilmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 7/7/2008 tarihli kararıyla hükümden sonra yürürlüğe giren hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının uygulanıp uygulanmayacağının tartışılması gerektiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Bozma kararı üzerine yapılan incelemede Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 24/2/2009 tarihli kararı ile önceki kararda açıklanan gerekçeyle (bkz. § 7) başvurucunun 650 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Başvurucu tarafından itiraz edilmemesi üzerine karar kesinleşmiştir. Beş yıllık denetim süresinin dolması akabinde dosya hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı dosya kapsamından anlaşılamamaktadır. B. Disiplin Yargılamasına İlişkin Süreç Ankara Asliye Ticaret Mahkemesinin başvuru konusu olaya ilişkin (bkz. § 6) şikâyeti üzerine İstanbul Barosu soruşturma başlatmıştır. İstanbul Barosu Yönetim Kurulunun 22/12/2005 tarihli kararı ile başvurucu hakkında kamu davasının sonuçlanmadığı, mahkûmiyet kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi durumunda 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun maddesinin son fıkrası uyarınca disiplin kovuşturması açılacağı gerekçesiyle o aşamada başvurucu hakkında disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünün 12/7/2005 tarihli soruşturmaya ilişkin görüşü de aynı yöndedir. Bu karara karşı herhangi bir yola başvurulup başvurulmadığı, kararın ne zaman kesinleştiği dosya kapsamından anlaşılmamaktadır. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu 10/9/2009 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet BaşsavcılığıBürosunun yazıları ile ekinde gönderilen Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 24/2/2009 tarihli kararında, başvurucu hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini ve kararın kesinleşmiş olduğunun anlaşıldığını gerekçesinde belirterek 1136 sayılı Kanun'un maddesinin son fıkrası gereğince başvurucu hakkında disiplin kovuşturması açılmasına karar vermiştir. İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığının 14/1/2010 tarihli kararında; söz konusu eylemin 1136 sayılı Kanun'un ve maddelerinin gönderimiyle Türkiye Barolar Birliği (TBB) Meslek Kuralları'nın maddesine aykırı olduğu tespit edilerek 1136 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası uyarınca başvurucunun uyarma cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine TBB Disiplin Kurulu 14/8/2010 tarihli kararı ile uyarma cezasına ilişkin kararın bozulmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde "Şikâyetli avukatın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun'da yapılan değişiklik sonucu 'hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına' ilişkin karar veren Mahkemeye yasal süresi içinde müracaat edip etmediğinin araştırılması, müracaat etmiş ise Avukatlık Kanunu'nun maddesi ikinci fıkrası uyarınca yargılaması devam edecek olan kamu davasının kesin sonucunun beklenilmesi, Mahkemenin kesin sonucuna göre bir karar verilmesi, şikayetli avukat tarafından ilgili mahkemeye müracaat edilmemesinin tespiti halinde, Kurulumuzca bozma kararı verilmiş olduğundan, mevcut duruma göre bir karar verilmesi gerektiği" belirtilmiştir. Bozma kararı üzerine yapılan yeniden incelemede İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığının 20/6/2011 tarihli kararı ile başvurucunun uyarma cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin cevap yazısında başvurucunun hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararı kabul etmediğine dair yasal süresi içinde bir itirazda bulunmadığı belirtilmiş ve önceki kararda açıklanan gerekçeyle başvurucunun uyarma cezasıyla tecziyesi gerektiği ifade edilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itiraz üzerine TBB Disiplin Kurulunun 10/2/2012 tarihli kararıyla, uyarma cezası verilmesine ilişkin kararın kınama cezasına çevrilmesi suretiyle düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir: "Şikayetli avukat hakkında, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin özetlenen kararı mahkûmiyet açısından kesin hüküm oluşturan bir karar niteliğinde değil ise de mahkemede toplanan deliller, dinlenen tanıklar, şikayetli avukatın müvekkilinin değişik tarihlerdeki maaşı üzerine konan tedbirin kaldırması talebini aynı gerekçelerle reddedildiğinden hukuki bir yol olan mahkeme heyetini reddedilmesi yolunu seçmeyerek fevri olarak da olsa "derdimizi bir çocuğa anlatsak çocuklar bile anlar, ancak siz anlamaktan acizsiniz" şeklindeki beyanı disiplin suçunu oluşturmaktadır. Avukatlık Yasasının maddesine göre, 'Avukatlar yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen Meslek Kurallarına uymakla yükümlüdürler.'Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarının maddesine göre 'Avukat mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır.' maddesine göre 'Avukat yazarken de konuşurken de düşüncelerini olgun ve objektifi biçimde açıklamalıdır.' maddesine göre 'Hakim ve savcılarla ilişkilerinde, avukat hizmetin özelliklerinden gelen ölçülere uygun davranmak zorundadır. Bu ilişkilerde karşılıklı saygı esastır.'Bu nedenlerle, Baro Disiplin Kurulunun eylemin disiplin suçunu oluşturduğuna ilişkin kabulünde hukuksal isabetsizlik bulunmamakla birlikte, Avukatlık Yasasının 136/l. maddesi uyarınca; avukatların hak ve ödevleri ile ilgili altıncı kısımda yazılı esaslara uymayanlar hakkında ilk defasında en az kınama cezası gerektiğinden tayin edilen cezada hukuksal isabet görülmemiş, yeniden incelemeyi gerektirir bir halin de bulunmaması sebebiyle, şikayetli avukat hakkında Baro Disiplin Kurulunca tayin edilen 'Uyarma cezası verilmesine' ilişkin kararın, 'kınama' cezasına çevrilmesi suretiyle düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir…" Başvurucu tarafından TBB kararının iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesinde dava açılmıştır. Ankara İdare Mahkemesinin 28/12/2012 tarihli kararı ile davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:" 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun ... Maddesinde: 'Avukat hakkında başlamış olan ceza kovuşturması, disiplin işlem ve kararlarının uygulanmasına engel olmaz....Eylemin işlenmemiş veya sanığı tarafından yapılmamış olması sebebiyle beraat hali müstesna, beraatle sonuçlanmış bir ceza davasının konusuna giren eylemlerden dolayı disiplin kovuşturması, o eylemin ceza kanunları hükümlerinden ayrı olarak başlı başına disiplin kovuşturmasını gerektirir mahiyette olmasına bağlıdır....Olayda; davacının (G.)'un vekillik görevini yürüttüğü Ankara Asliye Ticaret Mahkemesi'nin ... 2004 tarihli duruşmasında Mahkeme heyetine yönelik olarak "derdimizi bir çocuğa anlatsak çocuklar bile anlar, ancak siz anlamaktan acizsiniz, kasıtlı olarak gazete haberlerine göre hareket ederek müvekkilimi süründürüyorsunuz.' dediği gerekçesiyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2009 tarihli ... kararı ile 650,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve bu hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği görülmektedir.Bu durumda, duruşma esnasında Mahkeme heyetine hakaret ettiği sabit olan davacının davalı idarece 1136 sayılı Kanun'un maddesinde öngörülen yetkikullanılmak suretiyle kınama cezası ile cezalandırılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir..." Ankara Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurulunun 19/3/2014 tarihli kararı ile ilk derece mahkemesi kararının usule ve hukuka uygun olduğu, kararın bozulmasını gerektiren bir neden bulunmadığı gerekçesi ile itirazın reddine, hükmün onanmasına karar verilmiştir. Anılan karar 9/6/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 8/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 1136 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler." 1136 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "Avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, meslekî çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında bu Kanunda yazılı disiplin cezaları uygulanır." 1136 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Disiplin cezaları şunlardır:Uyarma; avukatın mesleğinin icrasında daha dikkatli davranması gerektiğinin kendisine bildirilmesidir.Kınama; meslekinde ve davranışında kusurlu sayıldığının avukata bildirilmesidir.(...)" 1136 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: "Avukat hakkında başlamış olan ceza kovuşturması, disiplin işlem ve kararlarının uygulanmasına engel olmaz.(Değişik ikinci fıkra: 22/1/1986 - 3256/24 md.) Şu kadar ki, disiplin işlem ve kararına konu teşkil edecek bir eylemde bulunmuş olan avukat hakkında aynı eylemlerden dolayı ceza mahkemesinde dava açılmış ise, avukat hakkındaki disiplin kovuşturması, ceza davasının sonuna kadar bekletilir. Bu halde yönetim kurulunun isteği üzerine disiplin kurulu, avukatın işten yasaklanmasına yer olup olmadığı hakkında 153 ve 154 üncü maddeler uyarınca bir karar vermek zorundadır.Eylemin işlenmemiş veya sanığı tarafından yapılmamış olması sebebiyle beraat hali müstesna, beraatle sonuçlanmış bir ceza davasının konusuna giren eylemlerden dolayı disiplin kovuşturması, o eylemin ceza kanunları hükümlerinden ayrı olarak başlı başına disiplin kovuşturmasını gerektirir mahiyette olmasına bağlıdır.Baro yönetim kurulları hükümlülükle sonuçlanan bir ceza davasının konusunu teşkil eden eylemlerden dolayı ayrıca disiplin kovuşturması açmak zorundadırlar. "1136 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair kararın konusuna giren eylemlerden dolayı yeniden inceleme yapılabilmesi, yeni delillerin bulunmasına ve bu kararın kesinleştiği tarihten üç yıl geçmemiş olmasına bağlıdır." 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:"Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder." Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları'nın maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Avukat, mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır." Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları'nın maddesi şöyledir:"Hakim ve savcılarla ilişkilerinde, avukat, hizmetin özelliklerinden gelen ölçülere uygun davranmak zorundadır. Bu ilişkilerde karşılıklı saygı esastır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:"Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin (2) numaralı fıkrasının disiplin yetkisini haiz makamların ceza yargılaması kapsamında kendisine suç isnat edilen ve eylemi usule uygun bir şekilde tespit edilen bir kamu görevlisine yaptırım uygulamasını engellemek gibi bir amacı veya etkisi bulunmadığını belirtmektedir. Sözleşme'nin herhangi bir eylem nedeniyle hem ceza hem de disiplin yargılamalarının başlatılmasına veya söz konusu iki yargılama türünün eş zamanlı olarak yürütülmesine halel getirmediğine vurgu yapan AİHM ayrıca, cezai sorumluluğun kaldırılması hâlinde bile daha hafif bir ispat külfeti temelinde aynı olaylardan doğan hukuki veya diğer sorumlulukların tesis edilmesine bir engel bulunmadığına işaret etmektedir (Seven/Türkiye, B. No: 60392/08, 23/1/2018, § 51). AİHM, Sözleşme'nin maddesinin (2) numaralı fıkrasında güvence altına alınan masumiyet karinesinin iki unsuru bulunduğunu kabul etmekte; ilk unsurun kişiye ceza gerektiren bir suç isnadında bulunulmasından ceza yargılamasının sonuçlanmasına kadar geçen süreci kapsadığını, ikinci unsurun ise ceza yargılaması mahkûmiyetten başka bir şekilde sonuçlandığı zaman devreye girdiğini ve daha sonraki yargılamalarda ceza gerektiren suç ile ilgili olarak kişinin masumiyetinden şüphe duyulmamasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Öte yandan AİHM; ceza yargılamasının devam ettiği sürece ilişkin ilk unsurun kapsamının sadece ceza yargılamalarının adilliğini temin etmek adına usule ilişkin bir güvence olmakla sınırlı olmadığını, bu ilkenin kapsamının daha geniş olduğunu belirtmekte ve hiçbir devlet temsilcisinin kişinin suçluluğu bir mahkeme tarafından tespit edilmeden o kişinin suçlu olduğuna ilişkin bir ifadede bulunmamasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Bu yönüyle AİHM, masumiyet karinesinin yalnızca ceza yargılamaları bağlamında değil ceza yargılamaları ile eş zamanlı olarak yürütülen diğer davalarda ya da disiplin incelemelerinde de ihlal edilebileceğine dikkat çekmektedir (Kemal Coşkun/Türkiye, B. No: 45028/07, 28/3/2017, §§ 41, 43; Seven/Türkiye, § 43). Bu bağlamda masumiyet karinesinin idari yargılamalar için de uygulanabilir olduğunu kabul eden AİHM, hakkında nihai bir ceza hükmü olmamasına rağmen idare mahkemesi tarafından verilen bir kararda davacıya cezai sorumluluk yükleyen bir ifadenin yer almasının Sözleşme'nin maddesinin (2) numaralı fıkrası kapsamında bir soruna yol açabileceğini belirtmektedir (Çelik Bozkurt/Türkiye, B. No: 34388/05, 12/4/2011, §§ 31, 32; Seven/Türkiye,§ 51). AİHM Güç/Türkiye (B. No: 15374/11, 23/1/2018) başvurusunda uygunsuz davranışı nedeniyle hakkında yürütülen ceza yargılaması sonuçlanmadan okul görevlisinin kamu görevinden ihraç edilmiş olmasının masumiyet karinesini ihlal etmediğine karar vermiştir. Mezkûr başvuruda AİHM'den disiplin makamlarının ve idari makamların kararlarında belirttikleri gerekçeler veya kullandıkları dil nedeniyle ceza mahkemesi tarafından suçlu bulunmamış olan başvuranın masumiyetine gölge düşürülmesine sebebiyet verip vermediklerinin tespit edilmesi talep edilmiştir (Güç/Türkiye, § 31). AİHM'in bu bağlamdaki tespitlerine göre somut olayda disiplin soruşturması, ilgili kişilerin ifadelerine başvurmak ve rehber öğretmenin söz konusu öğrencinin psikolojik ve sosyal gelişim düzeyi hakkında hazırladığı raporu incelemek suretiyle bağımsız şekilde olayları tespit eden iki müfettiş tarafından yürütülmüştür. Disiplin raporunda, müfettişlerin başvuran aleyhinde yürütülmekte olan ceza yargılaması devam ederken erken çıkarımlarda bulunduklarına işaret eden herhangi bir husus mevcut değildir. Müfettişler, yürüttükleri soruşturma sonucunda ve daha hafif bir ispat külfeti temelinde başvuranın öğrenciye tacizde bulunduğu hususunda güçlü izlenimler edinmişlerdir. AİHM'e göre taciz terimi kullanımı tek başına bir sorun teşkil etmemektedir. Zira söz konusu terim, sadece ceza hukuku kapsamına giren eylemler bağlamında kullanılmamakta olup aynı zamanda kişinin vücut bütünlüğü dâhil kişinin mahreminin rızası dışında fiziksel temas veya şifahen ihlal edildiği durumlarda da kullanılmaktadır. Disiplin makamları taciz eyleminin ceza hukuku kapsamında cinsel taciz olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağı hususunda da bir yorumda bulunmamıştır. Ayrıca AİHM'e göre yetkililerin söz konusu olay nedeniyle başvuran hakkında şüphelerin hasıl olduğunu belirtmeleri, eğitim sisteminde kamu güveninin sürdürülmesi ve çocuklara yönelik şüpheli eylemlere hoşgörü gösterilmesini engelleme gereksinimlerinin yetkililer tarafından dikkate alındığı anlamına gelmektedir. Bu husus karşısında disiplin soruşturması, hukuk yargılaması kapsamında kalan yetki sınırlarını başvuranın eş zamanlı olarak yürütülen ceza yargılamasında masum sayılma hakkını ihlal teşkil edecek şekilde aşmamıştır (Güç/Türkiye, § 41). AİHM, idare mahkemesinin ceza yargılamasında alınan bir ifadeye atıfta bulunmasına ilişkin olarak ise hukuk mahkemesinin ceza davasında alınan bir ifadeye veya elde edilen bir delile istinat etmesinin tek başına Sözleşme'nin maddesinin (2) numaralı fıkrasına aykırı olmadığını, ancak bu istinat sonucunda hukuk mahkemesinin davalının cezai sorumluluğu hakkında yorum yapmaması veya bu bağlamda uygun olmayan çıkarımlarda bulunmaması gerektiğini dile getirmektedir. Olaylara ilişkin olarak AİHM, söz konusu ifadenin (başvuranın daha önce çalışmış olduğu diğer okullarda da bu tür uygunsuz davranışlarda bulunduğu söylentilerine atıfta bulunan) tek başına başvurana cezai suç isnadında bulunmadığı kanaatinde olduğunu belirtmiştir. AİHM ayrıca, başvuranın ceza yargılamasında kendisine isnat edilen eylemlerden suçlu bulunması gerektiği yönünde idare mahkemesince bir yorumda bulunulmadığını ifade etmiştir. AİHM, sonuç olarak disiplin işlemleri ile idari yargılama sürecinde kullanılan dilin Sözleşme'nin maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan koşullara uygun olduğunu tespit etmiştir (Güç/Türkiye, §§ 42, 43). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11453 | Başvuru, ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi üzerine baro tarafından disiplin cezası verilmesinin masumiyet karinesini; mesleki kariyeri etkilediği gerekçesiyle maddi ve manevi varlığı geliştirme hakkını; açılan davada mahkeme kararının yeterli gerekçeyi içermemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun süren yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/10/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 22/12/2016 tarihinde açtığı davanın yargılaması 16/9/2019 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucu, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/36452 | Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun süren yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; iade yargılamasındaki tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, iade yargılamasındaki bazı uygulamalar nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 21/6/2018, 9/7/2018 tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2018/19302 numaralı başvuru dosyasının konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2018/19997 numaralı başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2018/19302 numaralı başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Bakanlığın görüşüne karşı başvurucu süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: Azerbaycan vatandaşı olan başvurucu hakkında Azerbaycan makamlarınca S. adlı kişiye yönelik olarak 000 dolar tutarında dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Azerbaycan soruşturma makamlarınca 5/1/2017 tarihinde başvurucu hakkında Azerbaycan dışında olmasından dolayı arama kararı çıkarılmasına karar verilmiştir. Azerbaycan Sabail İlçe Mahkemesinin 12/1/2017 tarihli kararıyla başvurucu hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştır. Tutuklama kararında, altın ve değerli taşların alım satımını yapan S.nın yanında çalışan başvurucunun 21/12/2014 tarihinde 6 kilo 410 gram net ağırlığı olan 000 ABD doları değerindeki süs eşyalarını, 2015 Mart ayında Türkiye'de faaliyette bulunan bir iş adamına olan borcunu ödeyeceğini belirterek net ağırlığı 1 kilo 357 gram olan 000 dolar değerindeki altını ve süs eşyalarını, 2015 Ekim ayında 500 dolar değerindeki altın ve süs eşyalarını, 19/4/2016 tarihinde mağdura mahsus 000 dolar değerindeki -altın ticareti yapan bir şirkette çalışan G. isimli kişiden alınmış- altın ve süs eşyalarını, ayrı ayrı zamanlarda 800 doları, ayrıca mağdura mahsus veresiye verilmiş altın ve süs eşyalarının yerine borçlu kalmış kişilerden değişik miktarlarda doları alıp, kardeşi ile önceden iş birliği yapan bir grup kişiyle S.yı ortak ticaret yapmak suretiyle kâr edeceklerine inandırarak dolandırdığı ileri sürülmüştür. Mahkeme kararında başvurucunun sözü edilen altın ve nakit paraları yasa dışı bir şekilde zimmetine geçirerek büyük çapta dolandırıcılık yaptığı, S.yı 000 dolar değerinde zarara uğrattığı ve bu suretle suçun işlenmesiyle ilişkisinin kanıtlandığı belirtilmiştir. Azerbaycan Mahkemesi ayrıca başvurucunun serbest kalması hâlinde kaçarak saklanması olasılığının bulunduğunu, tarafları yasa dışı olarak etkileyip ön soruşturmanın normal sürecine engel oluşturabileceğini, ağır bir suç ile itham edildiğini, isnat edilen suçun niteliğini ve işlenme ortamını, başvurucunun toplum için tehlikeli olduğunu dikkate alarak tutuklama kararı verilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Azerbaycan makamlarınca dolandırıcılık suçundan ülkeye iadesi amacıyla başvurucu hakkında 21/3/2017 tarihinde kırmızı bülten çıkarılmıştır. Kırmızı bülten kararında, başvurucunun kardeşi ile iş birliği yapıp Belçika, Türkiye, Hong Kong ve diğer ülkelerden altın ve değerli taş getirilmesi ve kâr elde edilmesi konusunda S.yı inandırarak ondan -güvenini kötüye kullanmak suretiyle- toplam 000 dolar aldığı ve mağduru bu şekilde dolandırdığı ifade edilmiştir. Bakanlığın 5/12/2017 tarihinde İçişleri Bakanlığına yazdığı yazıda Azerbaycan makamlarınca kırmızı bültenle uluslararası seviyede aranan başvurucunun iadesi istemiyle yakalanmasının talep edildiği belirtilmiştir. Bakanlık; delillerin takdiri ve keyfiyetin değerlendirilmesi adli mercilerin yetkisinde olmak kaydıyla başvurucunun 23/4/2016 tarihli ve 6706 sayılı Cezaî Konularda Uluslararası Adlî İş Birliği Kanunu'nun maddesi ve Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi'nin (SİDAS) maddesi uyarınca 18 günden az ve 40 günden fazla olmamak üzere geçici olarak tutuklanmasının talep edilmesinin ve kırmızı bülten, mahkeme kararı ile birlikte en yakın Cumhuriyet başsavcılığına sevkinin uygun olacağını değerlendirmiştir. Başvurucu, Emniyet Genel Müdürlüğü İnterpol-Europol Şube Müdürlüğü ekiplerince 27/12/2017 tarihinde yakalanmıştır. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı 27/12/2017 tarihinde başvurucuyu geçici olarak tutuklanması talebiyle Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliği avukatı huzurunda sorgusunu yaptıktan sonra SİDAS'ın maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca Azerbaycan’a iadesi amacıyla başvurucunun geçici süre ile 40 gün tutuklu kalmasına karar vermiştir. Başvurucu bu karara 2/1/2018 tarihinde itiraz etmiştir. Başvurucu; Sulh Ceza Hâkimliğine sunduğu dilekçede, 2001 yılından beri Türkiye'de bulunduğunu, Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) kayıtlı olarak Türkiye'de çalıştığını, bugüne kadar hiçbir suç kaydı olmadığını, Türkiye'de sabit bir ikamet adresi bulunduğunu ve Türkiye'de okuyan 11 yaşındaki kızı ile birlikte yasalara bağlı olarak yaşadığını, oturum hakkına sahip olduğunu, tutuklanmasının çocuğunu da mağdur ettiğini belirterek iade kararı verilinceye kadar adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasını talep etmiştir. Başvurucu ayrıca geçici tutuklanma kararının dayanağı yapılan tek delilin dosyanın müştekisi ile müştekinin yakınları tarafından kaleme alınan ancak imzanın dahi olmadığı fotokopiden ibaret olan ve aynı zamanda ceza yargılaması bakımından delil hükmü bulunmayan bir kâğıt parçası olduğunu, iade talebinin geçerli hiçbir delile dayanmadığını, kardeşi için de aynı ifadeleri içeren müştekinin iddiaları hakkında Azerbaycan'da yargılama yapıldığını ve kardeşinin nihayetinde beraat ettiğini, kendisine isnat edilen suçun güveni kötüye kullanma suçu olduğunu, bu suçun cezasının ise azami 2 yıl olduğunu, iade talebinin tutuklama şartlarını ihtiva etmediğini ileri sürmüştür. Başvurucunun itirazı, Bakırköy Sulh Ceza Hâkimliğince 3/1/2018 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu 5/2/2018 tarihinde Sulh Ceza Hâkimliğine sunduğu dilekçede, şahsi durumuna ilişkin açıklamalarını yinelemiş; 6706 sayılı Kanun'daki 40 günlük azami tutukluluk süresinin dolduğunu belirterek tahliye talebinde bulunmuştur. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 5/2/2018 tarihinde Azerbaycan adli makamlarınca düzenlenen iade belgeleri iade yargılamasını yapacak olan Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine (Ağır Ceza Mahkemesi) sunularak başvurucunun iade yargılamasının yapılması talep edilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, talebe ilişkin olarak 6/2/2018 tarihinde yaptığı tensip duruşmasında başvurucunun tutuklu bulunduğunu, üzerine atılı olan suçun niteliğini, mevcut delil durumunu, isnat edilen suç için öngörülen müeyyideyi ve Azerbaycan yasalarını dikkate alarak 6706 sayılı Kanun uyarınca başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu bu karara itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde, şahsi durumuna ilişkin açıklamalarını yinelemiş; 6706 sayılı Kanun'da öngörülen azami tutukluluk süresinin aşıldığını, hiçbir delile ve belgeye dayanmayan ve soyut iddialar ile Azerbaycan tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında güveni kötüye kullanma suçunu işlediği gerekçesiyle haksız yere tutuklandığını ileri sürmüştür. Başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına ilişkin karara yaptığı itiraz Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesince 13/2/2018 tarihinde reddedilmiştir. 21/2/2018 tarihinde yapılan duruşmada başvurucunun avukatı eşliğinde savunmasının alınmasının ardından ülkesine iade edilebilir olduğuna karar verilmiştir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi, Azerbaycan adli makamlarınca isnat olunan suç vasfını ve mevcut delil durumunu dikkate alarak iade işlemi sonuçlanıncaya kadar başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir:"...Azerbaycan Yevlah doğumlu Samira Alakbarova (Samire Alekberova) hakkında Azerbaycan Sabail İlçe mahkemesinin 12/1/2017 tarihli dava no:4 (009)-15/2017 sayılı dosyada; 2014-2016 tarihleri arasında S.ya karşı 000 ABD doları önemli miktarda dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasından dolayı hakkında 1/8/2016 tarihinde dava başlayıp soruşturma yapıldığı ve 21/6/2016 tarihinde tutuklama kararı verildiği ve Azerbaycan ülkesi dışında olması nedeniyle uluslararası alanda arama kararı çıkartıldığı Adalet Bakanlığı Uluslararası Dış ilişkiler Genel müdürlüğü yazıları ve eklerinden anlaşılmış olmakla tercüme evraklar incelendiğinde yüklü miktarda dolandırıcılık suçundan hakkında tutuklama kararı verilen sanığın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayıp Azerbaycan Devleti vatandaşı olduğu, dolandırıcılık suçunun Türk Ceza Kanununa göre de açıkça suç teşkil ettiği ve düşünce suçu ya da siyasi veya askeri suçlardan olmadığı, bu suçun Türkiye Devletinin güvenliğine karşı Türk devleti veya Türk vatandaşı ya da Türk kanununa göre kurulmuş tüzel kişi zararına işlenmiş suçlardan olmadığı, suçun Türk vatandaşı olmayan bir kişi tarafından Azerbaycan'da işlenmiş olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyetinin yargı yetkisine giren bir suç olmadığı, yine suç tarihi ve Azerbaycan ceza kanununa göre 10-14 yıl arası özgürlükten yoksun kılma cezası nedeniyle dava veya ceza zaman aşımına veya affa uğramadığı, yine sanığın Azerbaycan ülkesine geri verilmesi halinde ırkı, dini, vatandaşlığı, sosyal bir gruba aidiyeti ya da siyasi görüşü nedeniyle farklı bir kovuşturma ya da soruşturma göreceğine dair şüphe ya da delil olmadığı gibi işkence ya da kötü muameleye maruz kalacağına dair herhangi bir şüphe sebebi söz konusu olmadığından Türkiye'nin taraf olduğu SİDAS 16/4 madde gereğince Azerbaycan Sabail İlçe Mahkemesinin 12/1/2017 tarihli dava no:4 (009)-15/2017 sayılı dosyada çıkarılan tutuklama kararı gereği 6706 sayılı yasanın maddesi gereği sanık hakkındaki geri verme talebinin kabul edilebilir olduğuna, kararın Yargıtay temyiz yolu açık kararlardan olması nedeniyle yargı yolu tükenip kesinleştiğinde; 6706 sayılı yasanın 18/1 ve 19/ maddesi uyarınca kararın yerine getirilmesinin Dış İşleri ve İç İşleri Bakanlıklarının görüşü alınarak Adalet Bakanının teklifi ve Başbakanın onayına bağlı olmak kaydıyla, Adalet Bakanlığınca infazı için Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile Adalet Bakanlığına gönderilmesine, sanığa Azerbaycan adli makamlarınca isnat olunan suç vasfı mevcut delil durumu, yüklenen suçun CMK maddede sayılan suçlardan olması dikkate alınarak iade işlemi sonuçlanıncaya kadar tutukluluk halinin devamına... [karar verildi.]" Başvurucu, hükümle beraber tutukluluğun devamına ilişkin verilen ara kararına 28/2/2018 tarihinde itiraz etmiştir. Başvurucu dilekçesinde şahsi durumuna ilişkin daha önceki açıklamalarını yinelemiş; 40 günlük azami süre geçmesine rağmen tahliye edilmediğini, Azerbaycan ile yapılan iade anlaşması gereğince suçlama konusu delillerin ve belgelerin iade talebine eklenmesi şartı öngörülmesine karşın bu şarta uyulmadığını, Savcılığın da bu yöndeki talebinin kabul edilmediğini, Savcılığın iade edilmeme yönündeki mütalaasına rağmen Azerbaycan'a iade edilmesine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi 5/3/2018 tarihinde kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir. Bu karar 30/5/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/6/2018 tarihinde 2018/19302 sayılı bireysel başvuruyu yapmıştır. Geri verme talebinin kabul edilebilir olduğuna dair karara karşı yapılan temyiz talebini inceleyen Yargıtay Ceza Dairesi 28/5/2018 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararının onanmasına karar vermiştir. Bu karar 3/7/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/7/2018 tarihinde 2018/19997 sayılı bireysel başvuruda bulunmuştur. Bakanlık 25/6/2018 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesine yazdığı yazıda, başvurucu hakkındaki iade sürecine ilişkin mahkeme kararının kesinleşip kesinleşmediğini sormuştur. Ağır Ceza Mahkemesi 3/7/2018 tarihinde Bakanlığa yazdığı yazıda, Yargıtay Ceza Dairesince onama kararı verildiğini belirtmiş; başvurucu hakkındaki iade sürecine ilişkin müteakip işlemlerin yapılması amacıyla mahkeme dosyasını yazının ekinde göndermiştir. Başvurucu 6/8/2018 tarihinde tutukluluk hâlinin devamına itiraz etmiştir. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi 15/8/2018 tarihinde verdiği ek kararla başvurucunun itirazının reddine ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz (Başvurucu, itiraz dilekçesinde şahsi durumuna ilişkin açıklamalarını yinelemiştir.) Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesince kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunduğu, gerekçenin yerinde olduğu belirtilerek 13/9/2018 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu 25/6/2018 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına itiraz yoluna başvurulması için müracaatta bulunmuş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 13/9/2018 tarihinde itirazı gerektirecek maddi ve hukuki bir durum olmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar vermiştir. 6706 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca görüşleri alınan İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının olumsuz bir kanaat bildirmemeleri üzerine Cumhurbaşkanlığının 20/12/2018 tarihli kararı ile başvurucunun Azerbaycan’a iadesi uygun bulunmuştur. Bakanlık 7/2/2019 tarihinde Bakırköy Başsavcılığına yazdığı yazıda, başvurucuyu teslim almak üzere Azerbaycan'dan gelecek görevlilerin 7/2/2019 tarihinde İstanbul'da olacaklarının ve 9/2/2019 tarihinde başvurucu ile birlikte Bakü'ye döneceklerinin bildirildiğini belirtmiştir. Bakanlık yazısında ayrıca başvurucunun Bakırköy Başsavcılığındaki bir soruşturmada şüpheli ve müşteki konumunda olduğu belirtilerek 6706 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca tesliminin ertelenmesini talep ettiği belirtilmiş, Savcılıktan bu soruşturma dosyasının (E.2017/11439) safahatı ve konusuna ilişkin olarak bilgi verilmesi talep edilmiştir. Başsavcılığın 8/2/2019 tarihli cevap yazısında, yapılan sorgulama sonucunda başvurucu hakkında Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde sadece E.2018/96 (başvuruya konu iade yargılama dosyası) sayılı dosyada dava açıldığının anlaşıldığı, gerekli belgelerin ilgili mahkemeden istenmesi gerektiği belirtilmiştir. UYAP'tan yapılan incelemede de Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının E.2017/11439 sayılı soruşturma dosyasının başvurucuyla bir ilgisinin olmadığı tespit edilmiştir. Başvurucu 16/2/2019 tarihinde Azerbaycan makamlarına teslim edilmiştir. A. Ulusal Hukuk 6706 sayılı Kanun'un "Geçici tutuklama" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) İade talebine konu olabilecek bir suçun işlendiğinin kabulü için kuvvetli şüphe bulunması hâlinde, iade talebinin Merkezî Makama ulaşmasından önce, Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşma hükümleri veya mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde, ilgili devletin talebi ve Merkezî Makamın uygun bulması üzerine kişi geçici olarak tutuklanabilir. (2) İade talebine konu olabilecek ve 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi kapsamına giren bir suç işlediği yönünde kuvvetli şüphe bulunan kişi, ilgili devletin talebi aranmaksızın geçici olarak tutuklanabilir. (3) İlgili devletin geçici tutuklama talebi, Merkezî Makam tarafından iade amacıyla yakalanması ve Cumhuriyet başsavcılığına sevki için İçişleri Bakanlığına gönderilir. Yakalanan kişi, geçici tutuklama hususunda karar verilmek üzere en geç yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkimi önüne çıkarılır. Sulh ceza hâkimi geçici tutuklanması talep edilen kişiye, rızaya dayalı iade imkânı ile bunun hukukî sonuçları hakkında bilgi verdikten sonra talep hakkında karar verir. (4) Geçici tutuklama süresi ilgili milletlerarası andlaşma hükümlerine göre belirlenir. Mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde kişi, en fazla kırk gün geçici tutuklu kalabilir. (5) Geçici tutuklama yerine kişinin kaçmasına engel olacak şekilde Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesi uyarınca adlî kontrol kararı verilebilir. (6) İlgili devlet tarafından dördüncü fıkrada belirtilen süre içinde iade evrakının gönderilmemesi hâlinde geçici tutuklama veya adlî kontrol kararı kaldırılır. Bu durum, iade talebinin alınmasından sonra iade amacıyla koruma tedbirleri uygulanmasına engel teşkil etmez." Aynı Kanun'un "İade amacıyla koruma tedbirlerinin uygulanması" kenar başlıklı maddesi ise şöyledir:"(1) Ağır ceza mahkemesi iade sürecinin her aşamasında iadesi talep edilen kişi hakkında Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca koruma tedbirlerine karar verebilir. (2) İade sürecinde kişinin tutuklanması durumunda teslime kadar geçen süre içindeki tutukluluk durumu, ağır ceza mahkemesince en geç otuzar günlük sürelerle incelenir. (3) Ağır ceza mahkemesinin iade talebinin kabulüne ilişkin kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde 19 uncu maddeye göre iade kararı verilmemesi hâlinde kişi hakkındaki koruma tedbirleri kaldırılır. (4) Toplam tutukluluk süresi, kişinin iade talebine konu suçtan dolayı alabileceği veya mahkûm olduğu cezanın infaz süresini geçemez." Aynı Kanun'un "İade yargılaması" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Kişinin rızaya dayalı iade usulünü kabul etmemesi hâlinde mahkeme, iade şartlarını bu Kanun ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşma hükümlerine göre inceleyerek iade talebinin kabul edilebilir olup olmadığına karar verir. (2) Talep eden devlet tarafından gönderilen belgelerin yeterli görülmemesi hâlinde mahkeme, uygun bir süre içinde ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini isteyebilir.(3) İade yargılamasında katılma talebinde bulunulamaz. (4) Mahkemenin kararına karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Yargıtay bu başvuruları üç ay içinde sonuçlandırır. Kararın kesinleşmesi hâlinde iade evrakı karar ile birlikte Merkezî Makama gönderilir." Aynı Kanun'un "İade kararı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Ağır ceza mahkemesince iade talebinin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi hâlinde, bu kararın yerine getirilmesi, Dışişleri ve İçişleri bakanlıklarının görüşü alınarak Adalet Bakanının teklifi ve Cumhurbaşkanının onayına bağlıdır. (2) Merkezî Makam iade talebinin kabul veya ret edildiğini, talep eden devlete ve iadesi talep edilen kişiye bildirir." Aynı Kanun'un "Teslim" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) İadesine karar verilen kişinin teslim işlemleri, ilgili bakanlıklarla iş birliği hâlinde yürütülür. (2) İadesine karar verilen kişinin, talep eden devlet makamları ile kararlaştırılan tarihte haklı bir neden olmaksızın teslim alınmaması hâlinde, bu tarihten itibaren otuz gün sonra mahkemece kişi hakkında verilen koruma tedbirleri kaldırılır. (3) İadesine karar verilen kişi hakkında, başka bir suç nedeniyle Türkiye’de ceza soruşturması veya kovuşturması ya da infazı gerekli bir hapis cezası bulunması veya kişinin seyahat edebilecek durumda olmaması hâlinde, Merkezî Makam tarafından teslimin ertelenmesine karar verilebilir. Bu karar, kişiye ve talep eden devlete bildirilir. (4) İade talebine konu suç bakımından ispat aracı olarak yararlı görülen veya suçun işlenmesiyle elde edilen ve kişi yakalandığında üzerinde ele geçen ya da daha sonra ortaya çıkan eşya, talep eden devlete teslim edilebilir. İadesi talep edilen kişinin ölümü, kaçması veya benzer sebeplerle iade hakkında bir karar verilememesi hâlinde de eşyanın teslimi gerçekleştirilebilir. (5) Türkiye’de yürütülmekte olan bir soruşturma veya kovuşturma bakımından zorunlu olduğu takdirde eşyanın teslimi ertelenebilir. (6) İyiniyetli üçüncü kişilere ait eşyanın teslim talepleri yerine getirilmez."B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Sözleşmeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin ilgili kısmı şöyledir:'' Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:…f) Kişinin, usulüne aykırı surette ülke topraklarına girmekten alıkonması veya hakkında derdest bir sınır dışı ya da iade işleminin olması nedeniyle yasaya uygun olarak yakalanması veya tutulması; ......" SİDAS'ın geçici tutuklamayı düzenleyen "Muvakkat tevkif" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "1) Müstacel hallerde, iadeyi talep eden tarafın salâhiyetli makamları istenen şahsın muvakkat tevkifini talep edebilirler; kendisinden iade talep edilen tarafın salâhiyetli makamları ise bu talep hakkında işbu Tarafın kanunlarına tevfikan karar vereceklerdir.2) Muvakkat tevkif talebinde 12 inci maddenin 2 inci fıkrasının (a) bendinde mezkûr belgelerden birinin mevcudiyeti zikredilecek ve bir iade talebi yapılmak hususundaki niyete işaret edilecektir. Bu talepte, yapılacak iade talebine esas teşkil eden fiil, bu fiilin ika edildiği yer ve tarih ve istenen şahsın eşkalî imkân nispetinde tarif edilecektir.3) Muvakkat tevkif talebi, talep edilen tarafın salâhiyetli makamlarına diplomatik yoldan yapılabileceği gibi doğrudan doğruya posta veya telgraf yoluyla veya Milletlerarası Polis Teşkilâtı (İnterpol) vasıtasıyla yahut yazıya münkalip olacak veya istenen tarafça makbul görülecek herhangi bir vasıta ile yapılabilir.4) Muvakkat tevkif, tevkifi takip eden 18 günlük müddet zarfında talep edilen tarafa iade talebinin ve 12 inci maddede mezkûr belgelerin tevdi edilmemesi halinde sona erer; muvakkat tevkif hiçbir suretle tevkiften sonra 40 günü tecavüz edemez. Bununla beraber, muvakkaten serbest bırakma her vakit mümkündür; ancak talep edilen taraf, istenen şahsın kaçmasına mâni olmak için lüzumlu addettiği tedbirleri alacaktır.5) Serbest bırakma, iade talebinin ahiren vürudu halinde yeni bir tevkife veya iadeye mâni teşkil etmez. " SİDAS'ın "İade edilen şahsın teslimi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "1) Kendisinden iade talep edilen Taraf, iade hakkındaki kararın 12 inci maddenin 1 inci paragrafında derpiş olunan yoldan talebeden Tarafa bildirir.2) Tam veya kısmi ret halinde mucip sebep gösterilecektir.3) Talebin kabul edilmesi halinde talebeden Tarafa teslim mahal ve tarihi ile istenen şahsın iade edilmek üzere ne kadar müddet mevkuf tutulduğu hakkında malûmat verilecektir.4) Talep edilen şahıs, tespit olunan tarihte teslim alınmadığı takdirde, işbu maddenin 5 inci paragrafında derpiş olunan mahfuz kalmak kaydıyla, bu tarihten itibaren 15 günlük bir müddetin hitamında serbest bırakılabilir; her halükârda 30 günlük bir müddetin geçmesinden sonra serbest bırakılacaktır; kendisinden iade talep edilen Taraf bu şahsı aynı suçtan dolayı iade etmeyi reddedebilir.5) Bir Taraf, iade edilecek şahsı mücbir sebepten dolayı teslim veya kabul edememesi halinde diğer Tarafı haberdar edecektir. İki Taraf yeni bir teslim tarihi üzerinde mutabık kalacaklar ve işbu maddenin 4 üncü paragrafı hükümleri tatbik olunacaktır." SİDAS'ın "İşbu Sözleşme ile İki Taraflı Anlaşmalar Arasındaki Münasebet" başlıklı maddesi şöyledir:"1) İşbu Sözleşme, tatbik olunduğu ülkeler bakımından, iki Akid Taraf arasındaki iki taraflı muahede sözleşme veya anlaşmaların suçluların iadesine mütedair hükümlerini ilga eder.2) Âkid Taraflar aralarında sadece işbu Sözleşmenin hükümlerini itmam veya bunun ihtiva eylediği prensiplerin tatbikatını kolaylaştırmak üzere iki veya çok taraflı anlaşmalar akdedebilirler.3) Suçluların iadesinin iki veya daha fazla Âkid Taraf arasında yeknesak bir mevzuat esnasına müsteniden cereyan etmekte olması halinde, Taraflar suçluların iadesi mevzuundaki karşılıklı münasebetlerini, işbu Sözleşme hükümlerine rağmen, münhasıran bu sisteme dayanarak tanzim etmekte serbest olacaklardır. Aynı prensip, diğer bir veya daha fazla Âkid Taraf ülkesinde verilen tevkif kararlarını kendi ülkesinde infazını derpiş eden kanuna sahip bulunan her iki veya daha fazla Âkid Taraf arasında dahi tatbik olunacaktır. Bu Sözleşmenin tatbikinden, işbu paragraf hükümlerine uygun olarak, aralarındaki münasebetlerde sarfınazar eden veya edecek olan Âkid Taraflar bu hususta Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bir tebligatta bulunacaklardır. Mumaileyh işbu paragraf gereğince alacağı her tebligattan diğer Âkid Tarafları haberdar edecektir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı için bkz. S.K. [GK], B. No: 2018/24280, 17/3/2021, §§ 31- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/19302 | Başvuru, iade yargılamasındaki tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, iade yargılamasındaki bazı uygulamalar nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, süresi içinde yapılmıştır. Komisyonca, mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/10652 | Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, savunma için gerekli imkânların sunulmaması ve deliller eksik toplanarak haksız yere mahkûmiyet kararı verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Batman İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarlar Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince 26/7/2013 tarihinde özellikleri tutanakta belirtilen bir araç durdurulmuştur. Başvurucu ve diğer şüpheliler N., E. ve yakalanmıştır. Mahkeme kararına istinaden araçta yapılan aramada aracın bagaj kısmında 50x30 cm ebadında ağzı kapalı bir çanta bulunmuştur. Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce tanzim edilmiş 23/8/2013 tarihli uzmanlık raporunda çantadaki maddelerin bir bölümünün esrar, diğer bölümünün ise esrar elde etmeye elverişli hint keneviri bitkisi olduğu ve ele geçen uyuşturucu miktarının net 11,240 kg olduğu belirtilmiştir. Sürücüsünün başvurucu olduğu söz konusu araçta parmak izi incelemesi de yapılmıştır. Batman Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğünün 1/8/2013 tarihli parmak izi inceleme raporunda, araçta tespit edilen parmak izlerinin bir kısmının başvurucu ve diğer şüpheliler N., E., ve ye ait olduğu belirtilmiştir. Başvurucu, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 29/7/2013 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucu, soruşturma evresindeki ifadelerini müdafii huzurunda vermiştir. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istediğini beyan eden başvurucu; kolluğa, Cumhuriyet savcısına, sorgusu sırasında hâkime verdiği ifadelerinde söz konusu uyuşturucunun diğer şüphelilere ait olduğunu ve daha önce tanıdığı şüphelilerden N.ye vefa borcundan dolayı uyuşturucunun arabasında taşınmasına müsaade ettiğini beyan etmiştir. Batman Cumhuriyet Başsavcılığının 9/9/2013 tarihli iddianamesiyle uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan başvurucu ve diğer şüpheliler hakkında kamu davası açılmıştır. Batman Ağır Ceza Mahkemesi 5/12/2013 tarihinde başvurucuyu atılı suçtan 5 yıl 5 ay hapis ve 000 TL adli para cezasına mahkûm etmiştir. Mahkûmiyet kararının gerekçesinde, sanıklar Y. ve N.nin suça konu uyuşturucu maddeyi almak için Van'a gittikleri, başvurucunun Antalya'dan kiraladığı araca N. ile birlikte uyuşturucuyu yüklediği, sanıkların uyuşturucu maddeyi İstanbul'a götürmek istedikleri, olay günü KOM Şube Müdürlüğünce araçlarının durdurulması üzerine yakalandıkları belirtilmiştir. Mahkûmiyete delil olarak olay yeri inceleme raporu, arama ve yakalama tutanağı, bilirkişi raporları, sanık savunmaları, telefondaki mesaj kayıtları ve tanık anlatımları gösterilmiştir. Anılan hüküm Yargıtay Ceza Dairesinin 16/5/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/14341 | Başvuru, savunma için gerekli imkânların sunulmaması ve deliller eksik toplanarak haksız yere mahkûmiyet kararı verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun Ankara ve idare mahkemelerinde 2009 ve 2010 yılında açtığı davalar 2018 yılında kesin olarak sonuçlanmıştır. Dosya içeriğinden, başvurucunun Ankara İdare Mahkemesi nezdinde açtığı dava için makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle lehine Tazminat Komisyonu tarafından ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır. Başvurucu 23/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34185 | Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve makul sürede yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkında başlatılan bir soruşturma kapsamında 11/5/2013 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım şüpheli hakkında, Uşak Cumhuriyet Başsavcılığının 3/7/2013 tarihli iddianamesi ile Uşak Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) nitelikli kasten öldürme suçundan kamu davası açılmıştır. Mahkeme 28/5/2014 tarihli kararı ile başvurucuyu kasten öldürme suçundan 17 yıl hapis cezasına mahkûm etmiş, temyiz üzerine verilen karar Yargıtay Ceza Dairesinin 30/11/2016 tarihli kararıyla bozulmuştur. Bozma üzerine Mahkemece 14/11/2017 tarihli kararla başvurucunun kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş ve verilen karar Yargıtay Ceza Dairesinin 1/10/2019 tarihli onama kararıyla kesinleşmiştir. Başvurucu 16/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/41736 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve yönetmek suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davada, tutukluluğunun kanunda öngörülen azami süreyi aştığını, yargılamanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, Anayasa’nın ve maddelerinde yer alan özgürlük ve güvenlik hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat ile tahliye talebinde bulunmuştur. Başvuru, 7/1/2014 tarihinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 13/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm başkanı tarafından 30/6/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 7/7/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK. maddesi ile yetkili) yürütülen soruşturma kapsamında 10/11/2006 tarihinde gözaltına alınmıştır. İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. maddesi ile görevli), 11/11/2006 tarih ve 2006/26 Sorgu sayılı kararı ile başvurucunun “silahlı suç örgütü yöneticisi olmak, adam öldürmek, işyeri kurşunlamak, adam yaralamak, silahlı suç örgütüne üye olmak ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet” suçlarından tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucu ve diğer yirmi sekiz şüpheli hakkında, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 17/7/2007 tarih ve E.2007/317 sayılı iddianamesi ile "suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve yönetmek, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak, örgüt faaliyeti çerçevesinde tasarlayarak birden fazla adam öldürmek, öldürmeye teşebbüs, 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, ev ve işyeri kurşunlamak, mala zarar vermek, örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ve silah ticareti yapmak, genel güvenliği kasten tehlikeye sokmak, silahla kasten adam yaralamak, tefecilik, örgüte gelir temin etmek amacıyla hırsızlık ve tehdit” suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK. maddesi ile yetkili) 23/10/2007 tarih ve E.2007/426 sayılı iddianamesi ile on şüpheli hakkında "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak, örgüt faaliyeti çerçevesinde tasarlayarak birden fazla adam öldürmek, öldürmeye teşebbüs ve genel güvenliği kasten tehlikeye sokmak” suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının, 17/7/2007 ve 23/10/2007 tarihli iddianameleri ile açılan kamu davaları, İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. maddesi ile görevli) E.2007/316 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 14/4/2011 tarih ve E.2007/316, K.2011/70 sayılı kararı ile başvurucunun mahkûmiyetine karar vermiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 6/11/2012 tarih ve E.2012/3338, K.2012/7873 sayılı ilâmıyla bozulmuştur. Bozma üzerine, dava İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin E.2012/216 sayılı dosyasına kaydedilmiş, 24/1/2013 tarihli duruşmada, başvurucunun tutuklu olduğu “silahlı suç örgütü yöneticisi olmak, adam öldürmek, işyeri kurşunlamak, adam yaralamak, silahlı suç örgütüne üye olmak ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet” suçlarından tutukluluğunun beş yıla yaklaşmış olması nedeniyle tahliyesine, “adam öldürmeye teşebbüs” suçundan mevcut delil durumu, kuvvetli suç şüphesinin bulunması nedenleri ile 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ve devamı maddeleri gereğince tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun da bulunduğu duruşmada Mahkeme, 12/4/2013 tarih ve E.2012/216, K.2013/55 sayılı kararı ile başvurucunun “suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve yönetmek, örgüt faaliyeti çerçevesinde tasarlayarak birden fazla adam öldürmek (4 kez), öldürmeye teşebbüs (3 kez), korku kaygı ve panik yaratacak şekilde silahla ateş etmek, silahla kasten adam yaralamak (2 kez)” suçlarından mahkûmiyetine ve tahliye talebinin reddi ile tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Karar başvurucu tarafından temyiz edilmiş olup, temyiz incelemesi halen devam etmektedir. Başvurucu, 11/7/2013 tarihinde tutukluluğunun makul süreyi aştığını ileri sürerek İzmir Ağır Ceza Mahkemesine tahliye talebinde bulunmuş, Mahkemece 16/7/2013 tarihli karar ile “5271 sayılı Kanun’un maddesinde yer alan şartların oluşmadığı, ayrıca suçun niteliği, mevcut delil durumu, Kanun’da belirtilen bir tutuklama nedeninin mevcut olması ve başvurucu hakkında isnat edilen suçların ceza miktarı değerlendirildiğinde kaçma şüphesinin bulunduğu, bu nedenle sanık hakkında adli kontrol tedbirine hükmedilmesinin yeterli olamayacağı” gerekçesiyle tahliye talebinin reddi ile tutukluluk halinin devamına karar verilmiş, bu karar 22/7/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 7/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi, maddesinin (1) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi, maddesinin (1) numaralı fıkrası ile (3) numaralı fıkrasının (e) bendi, maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendi, maddesinin (1), (3) ve (5) numaralı fıkraları; 10/7/1953 tarih ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un maddesinin ikinci fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/243 | Başvurucu, suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve yönetmek suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davada, tutukluluğunun kanunda öngörülen azami süreyi aştığını, yargılamanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, Anayasa’nın 19. ve 36. maddelerinde yer alan özgürlük ve güvenlik hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, maddi ve manevi tazminat ile tahliye talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/7/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünde şube müdürü olarak görev yapmakta iken 5/7/2013 tarihli işlemle aynı görev unvanıyla Elâzığ iline atanmıştır. Başvurucunun bu işleme karşı açtığı dava, Çanakkale İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 14/11/2013 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Gerekçede, başvurucunun iş yerinde çalışanlar ile yaşadığı uyum sorunu ve yapılan şikâyetlerin kamu hizmeti gerekleri dikkate alındığında görev yerinin değiştirilmesi adına yeterli bir hukuki sebep oluşturduğu ifade edilmiştir. Ret kararı, Danıştay Beşinci Dairesi tarafından 18/11/2014 tarihli kararla bozulmuştur. Bozma gerekçesinde, başvurucunun atanmasına esas olan teftiş raporlarının bir başka işleme de esas olduğu, bu işlemin kesinleşmiş bulunan yargı kararı ile iptal edildiği ve bu nedenle söz konusu teftiş raporlarına dayanan atama işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkeme 13/2/2015 tarihli kararı ile atama işlemini iptal etmiştir. İptal hükmü, Danıştay Beşinci Dairesi nezdinde temyiz ve karar düzeltme aşamalarından geçerek kesinleşmiştir. Başvurucunun sunduğu belgelerden karar düzeltme talebinin reddine dair 9/3/2016 tarihli nihai hükmün 21/6/2016 tarihinde tebellüğ edildiği görülmektedir. Başvurucu 22/6/2016 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına verdiği dilekçe ile hukuka aykırılığı yargı kararı ile tespit edilmiş işlem nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü maddi ve manevi zararın tazmin edilmesini istemiş ancak talep 1/7/2016 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu talebinin reddi üzerine 5/8/2016 tarihinde aynı Mahkemede tam yargı davası açmıştır. Mahkeme 20/10/2017 tarihli kararı ile davayı esastan reddetmiştir. Gerekçede özetle, yargı kararı ile iptal edilen idari işlemin tesisinde ve uygulanmasında idarenin tazminat sorumluluğunu gerektirecek kadar ağır ve önemli bir hizmet kusurunun bulunmadığı ifade edilmiştir. İzmir Bölge İdare Mahkemesi Dava Dairesi (istinaf mahkemesi) 5/6/2018 tarihli kararı ile başvurucunun itirazını ret hükmünün gerekçesini değiştirmek suretiyle kesin olarak reddetmiştir. Değişik gerekçede davanın süresinde açılmaması nedeniyle reddi gerektiği belirtilmiştir. Buna göre, başvurucunun açtığı davanın 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesi uyarınca iptal davası üzerine açılan tam yargı davası niteliğinde olduğu, 9/3/2016 tarihinde kesinleşen iptal kararı üzerine altmış gün içinde idari başvuru yapılmadığı veya dava açılmadığı, dolayısıyla yasal sürenin geçirilmesinden sonra açılan davanın süresinde olmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 25/6/2018 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 2/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2577 sayılı Kanun'un "Dava açma süresi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: " Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,...Tarihi izleyen günden başlar. " 2577 sayılı Kanun'un "Üst makamlara başvurma" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır." 2577 sayılı Kanun'un "İptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/21119 | Başvuru, tam yargı davasının süre aşımından reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/5/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 23/11/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 25/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından başvuru hakkında görüş sunulmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Hava Kuvvetleri Komutanlığı emrinde muvazzaf astsubay olarak görev yapmakta iken TSK'nın itibarını sarsacak şekilde ahlak dışı hareketlerde bulunduğu gerekçesiyle hakkında idari tahkikat başlatılmış; bu tahkikat sonucunda sıralı sicil üstleri tarafından "Türk Silahlı Kuvvetlerinde kalması uygun değildir." ortak kanaatini içeren 29/6/2012 tarihli ayırma sicil belgesi düzenlenmiştir. 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin (Sicil Yönetmeliği) maddesi gereğince Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturulan Komisyonda başvurucunun durumu değerlendirilmiş ve Komisyon 7/8/2012 tarihli kararı ile başvurucu hakkında ayırma işlemi yapılmasına karar vermiştir. Anılan karar 13/8/2012 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından onaylandıktan sonra Genelkurmay Başkanının onayına sunulmuş, Genelkurmay Başkanınca da Hava Kuvvetleri Komutanlığı kararı doğrultusunda işlem yapılmasının uygun görüldüğü belirtilmiştir. Bunun üzerine hazırlanan 2012/21-352 sayılı kararnamenin 6/11/2012 tarihinde Millî Savunma Bakanı tarafından onaylanmasıyla başvurucunun TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu, istihbarat birimindeki görevliler tarafından 13/3/2012 tarihinde sorgulandığını, sorgu esnasında cinsel yaşamına ilişkin ayrıntılı sorular sorulduğunu, sonrasında savunması alınmaksızın ve hiçbir gerekçe gösterilmeksizin ilişiğinin kesildiğini belirterek yürütmenin durdurulması ve ayırma işleminin iptali talebiyle Millî Savunma Bakanlığı aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Birinci Dairesinde 10/12/2012 tarihinde dava açmıştır. Sunduğu dava dilekçesinde başvurucu, ilişik kesme kararında herhangi bir disiplinsizlik eyleminin gösterilmediğini, yalnızca özel yaşam biçimi nedeniyle ilişiğinin kesildiğinin anlaşıldığını, sorgu yönteminin mevzuata aykırı olarak aldatıcı biçimde ve baskı altında tutularak yapıldığını, hukuka aykırı usuller içeren ve göreviyle ilgisi olmayan tamamen özel yaşantısına ilişkin mahrem sorulardan oluşan sorgu neticesinde elde edilen beyanların delil olarak kullanılamayacağını, başarılı bir sicile sahip olmasına rağmen bu durumun dikkate alınmadığını, tesis edilen ayırma işleminin ölçülülük yönünden hukuka aykırı olduğu gibi sebep ve amaç unsurları yönünden de hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Davalı idare tarafından sunulan savunma dilekçesinde 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesinin “Disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle ayırma” başlıklı (b) fıkrası uyarınca başvurucunun ilişiğinin kesildiği, her askerin ahlaki yaşayışının kusursuz ve lekesiz olması gerektiği, ahlak olgusunun yalnızca arzu edilen bir durum değil görevin başarıyla icra edilebilmesi için bir koşul olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca kamu hizmetinin yürütülmesinde zararlı olacak kişilerin idare mekanizmasının dışına çıkarılmasının kaçınılmaz olduğu ve idarenin başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminde takdir yetkisinin objektif sınırları içinde kaldığı, dava konusu ayırma işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. Davalı idare tarafından ayrıca 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesi kapsamında AYİM'e gizli belge ve bilgiler gönderilmiştir. AYİM Birinci Dairesinin 26/12/2012 tarihli ara kararı ile dava dosyasındaki mevcut bilgi ve belgeler çerçevesinde başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminin uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmediği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması talebi reddedilmiştir. AYİM Başsavcılığı tarafından sunulan 17/6/2013 tarihli düşünce yazısında, başvurucunun geçmiş mesleki safahatı itibarıyla yalnızca bir defa disiplin cezası ile cezalandırıldığı, mesleki sicil ortalamalarının çok iyi seviyede olduğu, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığı vurgulanmıştır. Ayrıca özel hayatın gizliliği kapsamında kalması gereken bilgilerin ayırma işlemine esas alınamayacağı, bu bağlamda başvurucunun disiplin ve sicil durumu gözetilmeden ve ikaz dahi edilmeden tabi tutulduğu ayırma işleminde ölçülülük ilkesinin ihlal edildiği, dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu ve iptal edilmesi gerektiği belirtilmiştir. AYİM Birinci Dairesinin 26/11/2013 tarihli ve E.2012/1576, K.2013/1152 sayılı kararıyla dava reddedilmiştir. Kararda, TSK'nın itibarını sarsacak derecede ahlak dışı hareketlerde bulunduğu gerekçesiyle İstihbarat Başkanlığınca yürütülen tahkikat kapsamında başvurucunun ifadesine başvurulduğu, 13/3/2012 tarihinde ifadesi alınan başvurucunun yaşadığı cinsel birliktelikleri detaylı şekilde anlattığı ve ikrar ettiği, başvurucu dışında ifadesine başvurulan diğer askerî personelin de anlatımlarında başvurucunun ahlaka aykırı davranışlarına yer verdiği ve başvurucunun cinsel yaşamına ilişkin ayrıntıları aktardığı, başvurucunun iyi ahlak sahibi olmak vasfını taşımadığı ve TSK'nın itibarını zedeleyecek tavır ve davranışlar içinde bulunduğunun anlaşıldığı, ayırma işleminde takdir yetkisinin objektif kriterlere göre kullanıldığı ve kamu yararı ile birey yararı dengesinin gözetildiği belirtilmiş; tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Kararda ayrıca, başvurucunun 13/3/2012 tarihli ifadesinin bir suç isnadıyla ceza soruşturması ya da kovuşturması kapsamında değil disiplin hukuku çerçevesinde değerlendirilmek üzere idari tahkikat kapsamında alınmış olduğu ve başvurucunun bu şekilde tespit edilen ifadesi sırasında iradesinin fesada uğratıldığı, yanıltıldığı ya da ifadesinin hukuka aykırı şekilde yasak yöntem ve usullerle alınmış olduğuna dair dosya kapsamında herhangi somut bir bilgi, belge ve kanıt bulunmadığı belirtilmiştir. Karara katılmayan bir üye tarafından kaleme alına karşıoy yazısında, kişinin kendi ifadesine dayanılarak hakkında olumsuz bir işlem tesis edilmesinin hukuken mümkün olmadığı, 13/3/2012 tarihli ifadenin başvurucunun özel hayatı dâhil tüm yaşantısını sorgulayan bir çerçeveyi kapsadığı, böylesi bir ifadenin alınış tarzı nedeniyle işlemin hukuken şüpheli hâle geldiği, genel mahiyette ve geniş bir zaman kesitini kapsayacak şekilde alınması nedeniyle ifadenin hukuken geçerli olmadığı hususunun daima gündemde kalacağı, ayırma işlemine esas alınan tek dayanağın başvurucunun somut bilgi, belge ve olgularla desteklenmeyen soyut ifadesi olduğu, ayrıca başvurucunun sicil notu ortalamasının mükemmel seviyede olduğu, bu hususlar dikkate alınmadan tesis edilen dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir. Başvurucu tarafından yapılan karar düzeltme talebi aynı Dairenin 9/4/2014 tarihli ve E.2014/388, K.2014/336 sayılı kararıyla reddedilmiş ve karar 22/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. 21/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Anayasa Mahkemesinin 4/5/2016 tarihli yazısı ile yargılama dosyasına sunulmuş olan ve başvurucunun ayırma işlemine dayanak oluşturan “gizli” ibareli belgelerin gönderilmesi istenmiştir. Anayasa Mahkemesine 23/6/2016 tarihinde sunulan söz konusu belgelerin incelenmesinden; Hava Kuvvetleri Komutanlığınca istihbarata karşı koyma hassasiyetleri çerçevesinde 13/3/2012 tarihinde başvurucunun ifadesinin alındığı, söz konusu ifade metninde hangi kapsamda başvurucunun ifadesine başvurulduğu hususunun belirtilmemiş olduğu anlaşılmıştır. Aynı şekilde söz konusu metnin “ifadeyi alan” kısmı karartılmış olduğundan ifadenin hangi birim tarafından alınmış olduğu tespit edilememiştir. Anılan ifade alma işlemi sırasında başvurucuya bugüne kadar nerelerde görev yaptığı, kimlerle ikamet ettiği, sosyal yaşantısının nasıl olduğu, sosyal çevresini kimlerin oluşturduğu, İnternet ortamında sosyal paylaşım sitelerinden hangilerine üyeliklerinin bulunduğu, İnternet vasıtasıyla veya yüz yüze tanıştığı kadınlardan ilişki yaşadıklarının kimler olduğu, bu kadınların TSK hakkında bilgi almaya yönelik herhangi bir girişimlerinin olup olmadığı, grup halinde cinsel birliktelikler yaşayıp yaşamadığı hususlarının sorulduğu görülmüştür. Başvurucunun, anılan soruları yanıtladığı ve özellikle birlikte olduğu kadınlara ilişkin olarak cinsel birliktelik içeren geçmişteki ilişkilerini açıkladığı ve ifade metnini imzaladığı anlaşılmıştır. Soruşturma konusu olaylara ilişkin olarak başvurucu dışındaki kişilerin de ifadelerinin alınmış olduğu, bu kişilerden başvurucu hakkında bildiklerini anlatmalarının istendiği görülmüştür..B. İlgili Hukuk 926 sayılı Kanun’un işlem tarihinde yürürlükte olan maddesi; 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ve maddeleri; 31/1/2013 tarihli ve 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu'nun geçici maddesinin (4) numaralı fıkrası; 6/9/1961 tarihli ve 10899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin maddesi; Sicil Yönetmeliği’nin işlem tarihinde yürürlükte olan ve maddeleri. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6992 | Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucuya gönderilen mektubun sakıncalı olduğu gerekçesiyle alıkonulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/7/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanmasına (PDY) yönelik soruşturma sonucunda Adana Ağır Ceza Mahkemesinin 8/12/2016 tarihli kararıyla terör örgütüne üye olma suçu kapsamında tutuklanarak Osmaniye 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (Ceza İnfaz Kurumu) konulmuştur. Eşi ve çocukları tarafından başvurucuya gönderilen mektup, Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığı (Disiplin Kurulu) tarafından sakıncalı olup olmadığı değerlendirilmek üzere incelenmiştir. Mektubun ekinde yer alan kâğıtlardan bir tanesinde -başvurucunun kızının adı olan- AKSU ibaresinin olduğu, diğer kâğıtlarda kara kalem insan çizimleri bulunduğu görülmüş; ayrıca yine mektup ekinde kalp şeklinde A-4 boyutlarındaki kartona basılmış bir fotoğrafın yer aldığı belirlenmiştir. Disiplin Kurulunun 23/2/2018 tarihli kararıyla mektup ekinde yer alan şekiller ve çizimlerin örgütsel mesajlaşma ve şifreli haberleşme olabileceği, ayrıca kalp şeklindeki kartonun ceza infaz kurumlarında bulundurulabilecek fotoğraf albümü boyutlarına uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Kararda; anılan nedenlerle mektubun kısmen sakıncalı olduğuna ve mektup ekindeki bu fotoğraf ve çizimlerin muhafaza altına alınarak başvurucuya teslim edilmemesine, mektubun başvurucuya verilmesine karar verilmiştir. Başvurucu, Osmaniye İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) şikâyette bulunarak Disiplin Kurulunun kararının usul ve yasaya aykırı olması nedeniyle bu kararın kaldırılmasını ve mektubun eklerinin de kendisine teslim edilmesini talep etmiştir. İnfaz Hâkimliği tarafından 1/3/2018 tarihinde şikâyetin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, Disiplin Kurulunun kararının Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün maddesine uygun olduğu belirtilmiştir. Başvurucu tarafından İnfaz Hâkimliğinin anılan kararına karşı yapılan itiraz Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesinin 18/7/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararda, İnfaz Hâkimliğince verilen kararda usule ve yasaya aykırı bir durumun bulunmadığı ve başvurucu tarafından ileri sürülen itiraz gerekçelerinin yerinde olmadığı belirtilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 23/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 25/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. (Ahmet Temiz B. No: 2013/1822, 20/5/2015, §§ 16-20; Tayfur Tunç, B. No: 2017/36327, 10/3/2020, §§ 15-28; Rıdvan Türan, B. No: 2017/20669, 10/3/2020, §§ 15-28; Ahmet Kağanarslan ve Diğerleri, B. No: 2017/16257, 10/3/2020, §§ 18-31). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/22923 | Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucuya gönderilen mektubun sakıncalı olduğu gerekçesiyle alıkonulması nedeniyle haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, tutuklama tedbirinin makul süreyi aşması ve tutukluluğa itirazının gecikmeli olarak karara bağlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/9/2017 tarihlerinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyon tarafından bu kararda incelenen şikâyetler haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verilmiş, bu şikâyetler yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Aynı kararda başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne de karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan başvurucu hakkında da FETÖ/PDY'ye üye olma suçuna yönelik olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) bir soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, anılan soruşturma kapsamında 8/10/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 26/10/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle başvurucuyu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 26/10/2016 tarihinde, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir. Hâkimliğin tutuklama kararının ilgili kısmı şöyledir: "Şüpheliler İhsan Nuri Akpınar ve A. üzerine yüklenen silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olgular, şüphelilerin kaçacağı şüphesini uyandıran somut davranışları (Bahreyn Birleşmiş Milletler Ofisine şüpheliler tarafından yapılan talep) isnat edilen suçun CMK [Ceza Muhakemesi Kanunu] 100/3-a maddesinde sayılan suçlardan olması, fiilin kanunda karşılığı olan cezanın miktarı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin maddesinde yer alan tutuklamaya ilişkin şartların gerçekleştiği dikkate alınarak adli kontrol uygulanmasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerin CMK'nın [Ceza Muhakemesi Kanunu] vd. maddeleri gereğince ayrı ayrı tutuklanmasına...[karar verildi.]" Başvurucu 27/10/2016 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 18/11/2016 tarihli kararı ile itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Ankara Sulh Ceza Hâkimliği, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine 23/6/2017 tarihinde yaptığı inceleme sonucunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verirken "...kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunması, üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, suça dair yasada yazılı cezanın üst haddi..." gerekçesine dayanmıştır. Başvurucu 11/7/2017 tarihinde bu karara itiraz etmiş, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 8/8/2017 tarihinde itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Başvurucu, anılan kararı 5/9/2017 tarihinde öğrendiğini bildirmiştir. Başvurucu 29/9/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 13/7/2018 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden başvurucunun tutukluluk durumunun gözden geçirilmesi ve tutukluluğun devamına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. Hâkimlik, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebini 13/7/2018 tarihinde başvurucunun beyanını aldıktan sonra değerlendirmiş ve "Şüphelinin üzerine yüklenen suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, üzerine yüklenen suçu işlediği konusunda somut delillerin bulunması, tutuklama tarihi, suça öngörülen cezanın alt ve üst sınırları ve tahliyeyi gerektirir yeni bir delil elde edilmemiş olması..." gerekçesiyle tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 7/11/2018 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianamede ilk olarak terör örgütü kavramına ve FETÖ/PDY'nin genel özelliklerine ilişkin birtakım açıklamalara değinilmiştir. Sonrasında ise başvurucunun FETÖ/PDY yapılanmasında yer aldığına ilişkin olgulara yer verilmiştir. Bunlar özetle şöyledir:i. Tanık A.O.nun başvurucunun FETÖ/PDY yapılanması içinde yer aldığı yönünde beyanlarda bulunduğu belirtilmiştir. Tanık A.O. ifadesinde özetle 2013 yılında Bahreyn'e eğitim amacıyla gittiğini, burada FETÖ/PDY'ye ait olan bir evde kaldığını, bu ülkenin imamının İ. isimli şahıs olduğunu, kaldıkları örgüt evine 2016 yılının başlarında doktor olduklarını söyleyen İhsan Nuri Akpınar ve A. isimli şahısların geldiğini, İhsan Nuri Akpınar'ın yaklaşık dört ay kendileriyle kaldığını, bu iki şahsın da FETÖ/PDY üyesi olduğunu ve İ. isimli ülke imamına himmet adı altında aylık 000-000 dinar arasında para verdiklerini, bu para verme olayına bir iki kez şahit olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca iddianamede, tanığın bir teşhisine yer verilmiş ve 11/9/2018 tarihli Fotoğraf Teşhis Tutanağı içeriğine göre tanığın başvurucuyu teşhis ettiği ifade edilmiştir.ii. Başvurucunun 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 675 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarıldığı belirtilmiştir.iii. Başvurucunun üst araması sonucunda cüzdanda kırmızı renkli bez parçasına sarılı vaziyette F serisi bir adet 1 ABD dolarının bulunduğu belirtilmiştir.iv. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) Başkanlığı tarafından tanzim edilen 25/10/2017 tarihli MASAK raporu içeriğine göre başvurucunun Türk Radyoloji Derneği İstanbul Şubesinde kurucu, yönetici veya üye olduğuna ilişkin kayıt bulunduğunun ve Asya Katılım Bankası A.Ş. nezdinde 1/5/2003 tarihinde açılan ve 8/9/2009 tarihinde kapatılan hesabının olduğunun belirtildiği ifade edilmiştir.v. Başvurucunun Bahreyn yapılanmasında yer alan A.dan iki ayrı işlemde olmak üzere 283,57 TL tutarında EFT aldığı ifade edilmiştir. vi. Başvurucunun "Gülenist Kuruluş", "Fetullah Gülen Okulu", "Gülen Hareketi Okulu" olarak nitelendirilen iki kuruma -MASAK raporlarına göre- 204,50 ve 850 TL tutarlarında EFT gönderdiği belirtilmiştir. vii. Başvurucunun HTS kayıtlarının incelenmesi sonucunda FETÖ/PDY'nin Bahreyn yapılanmasında yer alan kişilerin irtibatlı olduğu kişilerle başvurucunun da irtibatlı olduğu belirtilmiştir. Başvurucuya isnat edilen suça dayanak olan olgulara ilişkin hukuki değerlendirmeler iddianamede şöyle ifade edilmiştir:"...Belirtilen hususlar ve dosya kapsamı nazara alındığında şüphelinin FETÖ terör örgütü ile organik bağ kurarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerde bulunduğu, şüphelinin FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarının motivasyon amacıyla üzerlerinde bulundurdukları 1 ABD dolarını üzerinde kırmızı kurdele ile kutsallık atfedecek şekilde cüzdanında muhafaza ederek bulundurduğu, Bahreyn ülkesinde FETÖ/PDY terör örgütü yapılanmasında ülke imamı olarak görevli İ. isimli şahsa 1000-2000 Bahreyn dinarını aylık olarak himmet adı altında vermek suretiyle örgüte maddi yardımda bulunarak örgüte maddi gelir sağladığı, aynı şekilde şüphelinin A.B. ülkesinde bulunan terör örgütüne ait kuruluşlara para göndererek FETÖ/PDY terör örgütüne maddi gelir sağladığı, şüphelinin Bahreyn ülkesinde bulunduğu süre içerisinde burada terör örgütüne ait evlerde örgütsel toplantılara katıldığı, Bahreyn ülkesinde FETÖ/PDY terör örgütüne ait örgütsel toplantıların yapıldığı örgüt evinde 4 ay süre ile kaldığı ve bu şekilde üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği tutanaklar, sorgu zaptı, tutuklama müzekkeresi, FETÖ havuz sorgusu sonucunu gösterir evrak, emanet eşya makbuzu, 14/10/2016 tarihli inceleme tunağı, HTS raporu, tanık A.O. beyanı ve 11/09/2018 tarihli fotoğraf teşhis tutanağı, MASAK raporu, şüpheli ifadesi, nüfus ve sabıka kayıtları ile tüm dosya kapsamı delillerle anlaşıldığından..." Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 13/11/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/478 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 13/11/2018 tarihinde yaptığı tensip (duruşmaya hazırlık) incelemesi sonucunda yetkisizlik kararı vererek dosyanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Yetkisizlik kararı üzerine dosya İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine (Mahkeme) gönderilmiş ve Mahkemenin E.2018/406 sayısına kaydedilmiştir. Mahkeme 3/5/2019 tarihli duruşmada başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Tahliyeye ilişkin kararın ilgili kısmı şöyledir:"Tutuklu sanığın dosya kapsamındaki delil durumu, yargılamanın geldiği aşama, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, sanık yönünden karartılma ihtimali bulunan bir delilin kalmamış olması hususları dikkate alınarak adli kontrol tedbiriyle tahliyesine, CMK 109/3-a maddesi gereğince sanığın yurt dışına çıkmasının yasaklanması, CMK 109/3-j maddesi gereğince konutu terk etmemek zorunluluğu ile tedbir altında bırakılmasına...[karar verildi.]" Mahkeme, 19/9/2019 tarihli duruşmada, başvurucu hakkında uygulanmasına karar verdiği konutu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına ve başvurucunun, her ay bir defa kolluk birimine imza atmak suretiyle adli kontrol altına alınmasına karar vermiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. İlgili hukuk için bkz. Salih Sönmez, (B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33-56) başvurusu hakkında verilen karar. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/35358 | Başvuru, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, tutuklama tedbirinin makul süreyi aşması ve tutukluluğa itirazının gecikmeli olarak karara bağlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların bir kısmı ile diğerlerinin murisleri aleyhine 31/12/2005 tarihinde kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılmıştır. Kozluk Asliye Hukuk Mahkemesi 24/9/2014 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin 5/11/2015 tarihli ilamı ile hüküm onanmıştır. Başvurucuların karar düzeltme talebi aynı Dairenin 13/12/2016 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/14611 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/1/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında 4/12/2003 tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan 22/3/20008 tarihinde iddianame düzenlenmiştir. Yargılamayı yapan Mersin Asliye Ceza Mahkemesi başvurucu hakkında 5015 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan 2 yıl 6 ay hapis ve 100 TL adli para cezalarına hükmetmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay, 5015 sayılı Kanun hükümleri uyarınca verilen cezanın 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na göre artırılmasını gerektiren bir kanuni düzenleme bulunmadığı hâlde başvurucuya verilen cezanın ayrıca 5607 sayılı Kanun hükümlerine göre artırıma tabi tutulduğu gerekçesiyle 23/12/2013 tarihinde bozma kararı vermiştir. Bozma sonrası yapılan yargılama sonucu Mersin Asliye Ceza Mahkemesi 15/1/2015 tarihinde başvurucunun beraatine karar vermiştir. Enerji Piyasası Denetleme Kurumu (EPDK) tarafından yapılan temyiz başvurusu neticesinde Yargıtay, akaryakıta katılan markerin geçerli kabul edilebilmesi için 12/4/2006 tarihli ve 26137 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Petrol Piyasasında Ulusal Marker Uygulamasına İlişkin Yönetmelik'te belirtilen usule göre katılmış olması gerektiği, usulüne uygun olarak katılmayan markerin geçerli kabul edilemeyeceği gözetilmeden hatalı değerlendirme ile başvurucunun mahkûmiyeti yerine yazılı gerekçe ile beraat kararı verildiği gerekçesiyle bozma kararı vermiştir. Bozma sonrası yapılan yargılama sonucu Mersin Asliye Ceza Mahkemesi 6/9/2016 tarihinde başvurucunun tekrar beraatine karar vermiştir. EPDK tarafından yapılan temyiz başvurusu neticesinde Yargıtay, sekiz yıllık asli dava zamanaşımının temyiz inceleme tarihine kadar gerçekleştiği gerekçesiyle hükmün bozulmasına ve zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine 18/3/2019 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu 17/1/2018 tarihinde dosya Yargıtay aşamasında derdest iken bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/1915 | Başvuru, ceza davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, kız kardeşi Naile Ekinci’nin Aile Mahkemesinin koruma kararına rağmen, boşanma davası açtığı eşi tarafından öldürülmesi nedeniyle Anayasa'nın maddesinde tanımlanan yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve kardeşinin yaşamını korumaya yönelik tedbirleri almayan kamu görevlilerinin cezalandırılması talebinde bulunmuştur. Başvuru, 4/3/2013 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış, Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 30/12/2014 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 24/7/2011 tarihinde vefat eden Naile Ekinci’nin kardeşidir. Başvurucunun kardeşi olan Naile Ekinci 1/10/1996 tarihinde S.E. ile evlenmiştir. Bu evlilikten iki çocukları olmuştur. Aralarındaki şiddetli geçimsizlik nedeniyle başvurucunun kardeşi 30/5/2011 tarihinde Ankara Aile Mahkemesine boşanma davası açmış aynı zamanda eşinin kendisine ve çocuklarına karşı şiddet, tehdit ve hareketlerde bulunduğu gerekçesiyle 14/1/1998 tarih ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un (Mülga) maddesi uyarınca kendisine karşı suç işleme olasılığının bulunduğunu belirterek oturduğu evden eşi S.E.’nin uzaklaştırılmasını talep etmiştir. Ankara Aile Mahkemesi 3/6/2011 tarih ve E.2011/763 sayı ile “4320 sayılı Kanun’un maddesi gereğince aleyhine tedbir istenilen S.E.'nin tedbir isteyen eşi ve çocuklarına karşı 6 ay süreyle; şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmaması, eşinin ve diğer aile bireylerinin eşyasına zarar vermemesi, iletişim araçlarıyla eşini rahatsız etmemesi, tarafların müşterek oturduğu, … adresindeki müşterek konuttan uzaklaştırılması, bu konutun aleyhine tedbir verilenin içindeki şahsi eşyalarını aldıktan sonra içindeki eşyalarla birlikte tedbir isteyen Naile Ekinci‘ye ve çocuklarına tahsisi, aleyhine tedbir istenilenin tedbir isteyenin oturduğu eve 50 metreden fazla yaklaşmaması, varsa silah ve benzeri araçlarını zabıtaya teslim etmesi, alkollü veya uyuşturucu maddeyle konuta gelmemesi ve konutta bunları kullanmaması, iş bu kararda belirtilen hususlara uymadığı taktirde tutuklanacağı ve hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmedileceği hususunda ihtarat yapılması, (uyarılması) kararın iki örneğinin aynı Yasanın maddesi gereğince Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesi, kararın bir suretinin taraflara tebliği” şeklinde karar vermiştir. Tedbir kararı 8/6/2011 ve 13/6/2011 tarihlerinde aleyhine tedbir istenen S.E.‘ye, 11/6/2011 tarihinde de Naile Ekinci’ye tebliğ edilmiştir. S.E’nin, uzaklaştırma tedbirine rağmen 24/7/2011 tarihinde saat 00 sıralarında eşi ve çocuklarının yaşamakta olduğu konuta balkon demirine ucu kancalı merdiven dayamak suretiyle girerek eşi Naile Ekinci’yi ateşli silahla öldürdüğü daha sonra da aynı silahla intihar ettiği anlaşılmıştır. UYAP kayıtlarına göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca ölüm olayına ilişkin olarak başlatılan 2011/88298 sayılı soruşturma kapsamında cesetler üzerinde otopsi işlemi yapılmış ve 155 polis hattına yapılan ihbara rağmen olay yerine gelmediği iddia edilen görevliler hakkında memur suçları soruşturma bürosuna 15/8/2011 tarihinde suç duyurusunda bulunulmuştur. Ankara Aile Mahkemesi de 29/9/2011 tarihinde E.2011/763 sayılı dosya kapsamında koruma tedbirinin uygulanmasında ihmali olduğu düşünülen kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara Aile Mahkemesinin suç duyurusu doğrultusunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2011/109560 sayılı soruşturma sonunda Cebeci Polis Merkezinde görevli memurlar hakkında suçun unsurlarının oluşmaması nedeniyle 18/11/2011 tarih ve 2011/56503 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ve bu karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir. Ölüm olayı ile ilgili olarak yürütülen 2011/88298 sayılı soruşturma sonunda ise Naile Ekinci’yi öldüren eşi S.E.’nin intihar etmesi nedeniyle 2/5/2012 tarih ve 2012/26376 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. 15/8/2011 tarihli suç duyurusu kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca “İhmal suretiyle görevi kötüye kullanmak” suçundan dolayı ilgili polis memurları hakkında yürütülen 2011/97763 sayılı soruşturma sonunda “… görevli polis memurlarının 155 Polis İmdat hattına yapılan ihbarı değerlendirerek olay yerine yakın ekiplerin olay yerine intikalinin sağlandığı, ancak ihbarcının olay yeri adresinin numarasını yanlış bildirmesi nedeniyle polislerin doğru adrese gitmedikleri, müracaatçının sabit telefon hattından kendisine ulaşamadıkları, bu haliyle ölüm olayının meydana gelmesinde görevli polis memurlarının ihmallerinin bulunduğuna dair yeterli delil elde edilemediği” gerekçesiyle 25/4/2012 tarih ve 2012/25261 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ve bu karar da itiraz edilmeden kesinleşmiştir. Başvurucu, 7/5/2012 tarihinde Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) aracılığıyla kız kardeşinin Aile Mahkemesinin tedbir kararına rağmen boşanma davası açtığı eşi tarafından öldürülmesi nedeniyle olayda ihmali olduğunu düşündüğü polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucunun suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturma neticesinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 20/7/2012 tarih ve K.2012/45631 sayılı kararında "... aynı taraf ve olaya ilişkin olarak daha önce de 18/11/2011 tarih ve 2011/56503 no'lu kararla şüpheliler hakkında soruşturma yapılarak kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, böylelikle 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/ maddesi de dikkate alınarak aynı taraf ve olaya ilişkin olarak mükerrer soruşturma yapılamayacağı..." gerekçesine dayanarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Anılan karara başvurucu tarafından yapılan itiraz, Sincan Ağır Ceza Mahkemesinin 30/11/2012 tarih ve 2012/3585 Değişik İş sayılı kararıyla “… kovuşturmaya yer olmadığına dair karar usul ve yasaya uygun olup, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilirken gösterilen gerekçelerin dosya içeriğine uygun olduğu, ileri sürülen itiraz nedenlerinin ise yerinde olmadığı anlaşılmakla” gerekçesine yer verilerek reddedilmiştir. Karar, 4/2/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş ve başvurucu 4/3/2013 tarihinde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 14/1/1998 tarih ve 4320 sayılı (Mülga) Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un ve maddeleri şöyledir:“Madde 1 –Türk Medenî Kanununda öngörülen tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi üzerine Aile Mahkemesi Hâkimi meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak re'sen aşağıda sayılan tedbirlerden bir ya da birkaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başka tedbirlere de hükmedebilir: Kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin; a) Aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunmaması, b) Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmaması, c) Aile bireylerinin eşyalarına zarar vermemesi, ç) Aile bireylerini iletişim araçları ile rahatsız etmemesi, d) Varsa silah veya benzeri araçlarını genel kolluk kuvvetlerine teslim etmesi, e) Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak şiddet mağdurunun yaşamakta olduğu konuta veya işyerine gelmemesi veya bu yerlerde bu maddeleri kullanmaması, f) Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması. Yukarıdaki hükümlerin uygulanması amacıyla öngörülen süre altı ayı geçemez ve kararda hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı ve hakkında hapis cezasına hükmedileceği hususu şiddet uygulayan eş veya diğer aile bireyine ihtar olunur. Eğer şiddeti uygulayan eş veya diğer aile bireyi aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise hâkim bu konuda mağdurların yaşam düzeylerini göz önünde bulundurarak daha önce Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir. Bu Kanun kapsamındaki başvurular ve verilen kararın infazı için yapılan icraî işlemler harca tâbi değildir. Madde 2 – Koruma kararının bir örneği mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi olunur. Cumhuriyet Başsavcılığı kararın uygulanmasını genel kolluk kuvvetleri marifeti ile izler. Koruma kararına uyulmaması halinde genel kolluk kuvvetleri, mağdurların şikâyet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re'sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirir. Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar. Fiili başka bir suç oluştursa bile, koruma kararına aykırı davranan eş veya diğer aile bireyleri hakkında ayrıca üç aydan altı aya kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin hususlar yönetmelikle düzenlenir.” 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:“ (1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.(2) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz.” | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1815 | Başvurucu, kız kardeşi Naile Ekinci’nin Aile Mahkemesinin koruma kararına rağmen, boşanma davası açtığı eşi tarafından öldürülmesi nedeniyle Anayasa'nın 17. maddesinde tanımlanan yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve kardeşinin yaşamını korumaya yönelik tedbirleri almayan kamu görevlilerinin cezalandırılması talebinde bulunmuştur. | 0 |
Başvuru; haksız olarak uygulanan koruma tedbirleri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Ekli listenin (B) sütununda gösterilen dosyalar konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle Bölüm tarafından 2021/6844 numaralı bireysel başvuru dosyasıyla birleştirilmiş ve inceleme bu dosya üzerinden yürütülmüştür. Başvurucu Ramazan Korkmaz bireysel başvuruda bulunduktan sonra 25/10/2023 tarihli dilekçeyle avukatını azlettiğini bildirmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/6844 | Başvuru, haksız olarak uygulanan koruma tedbirleri dolayısıyla ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, 1977 yılında genel arazi kadastrosu ile kesinleşen tapu kaydına güvenerek 2004 yılında satın aldığı ve adına tapu siciline tescil edilen taşınmazların, 2007 yılında yürütülen orman kadastro çalışmalarında orman sınırları içinde kaldığının tespit edildiğini, Kadastro Mahkemesine açtığı orman kadastro tespitine itiraz davasının, taşınmazların orman niteliğinin bulunduğu, özel mülkiyete konu olamayacağı ve zilyetlikle mülk edinilemeyeceği gerekçesiyle reddedildiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 21/12/2012 tarihinde Söğüt Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 22/2/2013 tarihinde başvurunun karara bağlanması için Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Bilecik ili, Gölpazarı ilçesi, İncirli köyünde 1977 yılında yürütülen tapulama kadastrosu ile taşınmazların tespiti yapılmış, 15/4/1977 tarihinde tespit kesinleşerek taşınmazlar tapu siciline tescil edilmiştir. Başvurucu, aynı yerde bulunan ve üzerinde herhangi bir kayıt bulunmayan 99, 115, 118 ve 477 parsel numaralı taşınmazları tapu sicil müdürlüğünde yapılan satış işlemi ile satın almış ve 2/12/2004 tarihli tapu senetleri düzenlenmiştir. Başvurucu yine aynı yerde bulunan 56 ve 59 parsel numaralı taşınmazları da satın almış, 3/12/2004 tarihli tapu senetleri düzenlenmiştir. Taşınmazların bulunduğu yerde 20/2/2007 tarihinde başlatılan ve 20/10/2007 tarihinde kesinleşen orman kadastro çalışmalarında başvurucu adına tapu sicilinde kayıtlı taşınmazların orman sınırları içinde kaldığı tespit edilmiştir. Başvurucu tarafından Gölpazarı Kadastro Mahkemesinde açılan orman kadastro tespitine itiraz davaları, 12/11/2010 tarih ve E.2009/61, K.2010/31 sayılı, aynı tarih ve E.2009/73, K.2010/33 sayılı ve yine aynı tarih ve E.2009/50, K.2010/30 sayılı kararlarda dava konusu olan ve başvurucu adına tapu siciline kayıtlı olan 56, 59, 99, 115, 118 ve 477 numaralı parsellerdeki taşınmazların orman niteliğinin bulunduğu, özel mülkiyete konu olamayacağı ve zilyetlikle mülk edinilemeyeceği gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 6/6/2012 tarih ve E.2012/5681, K.2012/8591 sayılı, aynı tarih ve E.2012/5682, K.2012/8586 sayılı ve yine aynı tarih ve E.2012/5683, K.2012/8589 sayılı ilamlarıyla hükümler onanmıştır. Karar düzeltme istemleri ise aynı Dairenin 12/11/2012 tarih ve E.2012/11457, K.2012/12476 sayılı, aynı tarih ve E.2012/11455, K.2012/12474 sayılı ve yine aynı tarih ve E.2012/11456, K.2012/12475 sayılı kararlarıyla reddedilmiş, başvurucuya karar 2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/1315 | Başvurucu, 1977 yılında genel arazi kadastrosu ile kesinleşen tapu kaydına güvenerek 2004 yılında satın aldığı ve adına tapu siciline tescil edilen taşınmazların, 2007 yılında yürütülen orman kadastro çalışmalarında orman sınırları içinde kaldığının tespit edildiğini, Kadastro Mahkemesine açtığı orman kadastro tespitine itiraz davasının, taşınmazların orman niteliğinin bulunduğu, özel mülkiyete konu olamayacağı ve zilyetlikle mülk edinilemeyeceği gerekçesiyle reddedildiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
BAŞVURULARIN KONUSU Başvurular, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonlarca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararları verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar yönünden başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucuların bir kısmı, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuşlardır. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tabloda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2017/36929 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, tarafı oldukları davaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Bireysel başvurular sonrasında 31/7/2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a geçici madde eklenmiştir. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeye göre yargılamaların uzun sürmesi ve yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Tazminat Komisyonu) tarafından incelenmesi öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/36929 | BAŞVURULARIN KONUSU Başvurular, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, müebbet hapis cezasının yaklaşık 14 yılının F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumunda infaz edilmesine ve yaklaşık üç yıl öncesinden kapalı ceza infaz kurumuna geçilmesi hak edilmesine rağmen kapasite doluluğu nedeniyle nakil taleplerinin reddedilmesinin kötü muamele yasağı ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru tarihinde örgüt kurmak ve yönetmek ile kasten ödürmeye azmettirmek suçlarından hakkında verilen müebbet hapis cezasının infazı kapsamında Kocaeli 2 No.lu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu 15/11/2013 tarihli dilekçesi ile Çankırı, Kastamonu, Kırşehir E Tipi veya Eskişehir H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarından birine naklini talep etmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü 25/11/2013 tarihliresmî yazı ile talep edilen ceza infaz kurumlarının barındırılan suç grubu itibarıyla kapasitelerinin dolu olduğu gerekçesiyle nakil talebinin uygun olmadığını belirtmiştir. Diğer taraftan aynı resmî yazıda "Kırşehir E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakil talebinin ise Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğümüzün 4/11/2013 tarihli ve 12403619/99/44445/141690 sayılı yazısı gereği Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından değerlendirildiği" ifade edilmiştir. Başvurucu; uzun süredir Ankara 1 No.lu F Tipi Ceza İnfaz Kurumunda kaldıktan sonra Kocaeli 2 No.lu F Tipi Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiğini, yaklaşık iki yıldır bu Cezaevinde bulunduğunu ve iyi hâlli olduğunu, iyi hâlli hükümlü olarak ailesine yakın bulunan cezaevlerine naklini istediğini ancak bu taleplerinin reddedildiğini belirterek Kocaeli İnfaz Hâkimliğine şikâyette bulunmuştur. İnfaz Hâkimliği 21/1/2014 tarihli ve K.2014/260 sayılı kararında hükümlünün nakil talebinin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle anılan şikâyeti reddetmiştir. Anılan karara yapılan itiraz da Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2014 tarihli ve 2014/363 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 6/3/2014 tarihinde; başvurucu vekiline ise 11/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, vekili aracılığıyla 10/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4985 | Başvuru, müebbet hapis cezasının yaklaşık 14 yılının F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumunda infaz edilmesine ve yaklaşık üç yıl öncesinden kapalı ceza infaz kurumuna geçilmesi hak edilmesine rağmen kapasite doluluğu nedeniyle nakil taleplerinin reddedilmesinin kötü muamele yasağı ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, aleyhe açılan itirazın iptali davasında yargılamanın uzun sürmesi ve mahkemece delillerin eksik ve hatalı değerlendirilmesi ile "resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık" suçlarını işledikleri iddiasıyla şüpheliler hakkında yapılan şikâyetin dikkate alınmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 6/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 6/11/2008 tarihinde itirazın iptali davası açılmıştır. İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi 22/1/2009 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 3/5/2010 tarihli ilamı ile bozulmuştur. Bozma üzerine İzmir Asliye Ticaret Mahkemesinin E.2012/164 sayılı dosyasına kaydedilen davada, Mahkemece taraf vekillerinin bulunduğu 27/2/2013 tarihli duruşmada, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde temyiz yolu açık olmak üzere davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede anılan kararın taraflara tebliğ edilmediği tespit edilmiştir. Başvurucu, "resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık" suçlarını işledikleri iddiasıyla şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı 7/12/2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun itirazı üzerine İzmir Ağır Ceza Mahkemesi 12/7/2011 tarihli kararı ile itirazın reddine karar vermiştir. Başvurucunun, ret kararına yönelik olarak kanun yararına bozma yoluna gidilmesi talebiyle yaptığı başvuru ise Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce kabul edilmemiş, bu konudaki karar 8/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6164 | Başvuru, aleyhe açılan itirazın iptali davasında yargılamanın uzun sürmesi ve mahkemece delillerin eksik ve hatalı değerlendirilmesi ile resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını işledikleri iddiasıyla şüpheliler hakkında yapılan şikâyetin dikkate alınmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, kamulaştırma bedelinin başka kişilere ödendiği gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası Süreci Toroslar Edaş İl Müdürlüğü (İdare) tarafından Hatay'ın İskenderun ilçesi Alakop köyü 38 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki 20,30 m2 pilon yeri ile 632,11 m2lik irtifak hakkı için kamulaştırma kararı alınmıştır. Uzlaşma görüşmelerinden netice alınamaması üzerine İdare tarafından 24/6/2011 tarihinde İskenderun Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) başvurucu ile birlikte diğer davalılara karşı bedel tespiti ve tescil davası açılmıştır. Dava dilekçesi ve duruşma gününü bildirir tebligatın başvurucuya tebliğ edilememesi nedeniyle Mahkemece başvurucunun tebligata yarar yeni açık adres bilgilerinin tespit edilmesi için ilgili kolluğa 16/9/2011 tarihinde müzekkere yazılmıştır. 13/11/2011 tarihli yazı cevabında başvurucunun hâlen Suudi Arabistan ülkesinde ikamet ettiği ve açık adresinin bilinmediği Mahkemeye bildirilmiştir. Davacı vekili tarafından Mahkemeye sunulan 24/10/2011 tarihli dilekçeyle başvurucunun yurt içi adresi olduğu belirtilen bir adres bildirilmiş ve tebligatın bu adrese çıkartılması talep edilmiştir. Mahkemece belirtilen adrese çıkartılan tebligat 11/11/2011 tarihinde başvurucu ile aynı çatı altında yaşadığı belirtilen oğlu E.ye tebliğ edilmiştir. İskenderun Tapu Müdürlüğünün yargılamanın devamı sırasında Mahkemeye göndermiş olduğu yazıda dava konusu 38 parsel sayılı taşınmazın 6/7/2012 tarihli tevhit işlemi sonrasında 3331 parsel numarasını aldığı belirtilmiştir. Ayrıca bu parselin yine aynı tarihte yapılan ifrazen taksim işlemi sonucunda 104 ada 1 ila 7 parsel, 105 ada 1 ila 12 parsel, 106 ada 1 ila 13 parsel sayılı taşınmazlara ayrıldığına değinilmiştir. Mahkemece alınan 28/11/2013 tarihli fen bilirkişisi ek raporunda davaya konu irtifak alanının 105 ada 7 ve 8 parseller ile 106 ada 8 ve 9 parsel sayılı taşınmazlar içerisinde kaldığı; pilon yerinin ise ifraz işlemi sonrasında imar yolunda kaldığı ifade edilmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede ifraz işlemi sonrası taşınmazların güncel tapu kayıtlarının dosyaya getirtilmediği görülmektedir. Başvurucu tarafından başvuru formuna ekli olarak sunulan taşınmazların tapu kayıtları incelendiğinde, 105 ada 7 ve 8 parseller ile 106 ada 8 parsel sayılı taşınmazların malikinin tam hisseli olarak başvurucu olduğu, diğer davalıların bu taşınmazlarda hisselerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Mahkeme 3/1/2014 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir. Kararda, 105 ada 7 ve 8 parseller ile 106 ada 8 ve 9 parseller içerisinde kalan kısımlar yönünden İdare adına daimi irtifak hakkı tesisinin tapuya kayıt ve tesciline hükmedilmiş, davalılar adına yatırılan 594,67 TL kamulaştırma bedelinin davalılara ödenmesi kararlaştırılmıştır. Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından 22/4/2015 tarihinde kararın onanmasına hükmedilmiştir. Nihai karar, başvurucu vekiline 17/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/7/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Diğer Yargısal Süreçler Kamulaştırma bedelinin tespiti davasının davalılarından A. 4/9/2014 tarihinde İskenderun Sulh Hukuk Mahkemesine başvurarak Mahkemece hükmedilen ve toplam yirmi üç davalıya ait olan kamulaştırma bedelinin avukatları tarafından hisseleri oranında dağıtılmak üzere kendisine teslim edildiğini ifade etmiştir. Buna göre başvurucuya düşen 727 TL tutarındaki bedeli kendisine vermek istediğini fakat başvurucunun bedeli az bularak teslim almadığını, bu nedenle parayı yatırabileceği bir tevdi mahalli belirlenmesini talep etmiştir. İskenderun Sulh Hukuk Mahkemesi 4/9/2014 tarihinde talebin kabulüne karar vermiştir. Kararda, İskenderun Halk Bankası Merkez Şubesi tevdi mahalli olarak belirlenmiş ve kamulaştırma bedelinin talep eden tarafından bu Bankada başvurucu adına açılacak bir hesaba yatırılmasına hükmedilmiştir. Diğer taraftan başvurucu, kamulaştırma bedelinin kendisinin vekili olmadığı hâlde diğer davalılar vekiline ödenmesi nedeniyle Vakıflar Bankası İskenderun Şubesi çalışanları hakkında 29/4/2014 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığı suç isnadına ilişkin eylemin hukuki ihtilaf niteliğinde olduğu gerekçesiyle 8/5/2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. A. Ulusal Hukuk 4/1/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Taşınmaz malın mülkiyetinin kamulaştırılması yerine, amaç için yeterli olduğu takdirde taşınmaz malın belirli kesimi, yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerinde kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı kurulabilir." 2942 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Kamulaştırmayı yapacak idare, kamulaştırma veya kamulaştırma yolu ile üzerinde irtifak hakkı kurulacak taşınmaz malların veya kaynakların sınırını, yüzölçümünü ve cinsini gösterir ölçekli planını yapar veya yaptırır; kamulaştırılan taşınmaz malın sahiplerini, tapu kaydı yoksa zilyetlerini ve bunların adreslerini, tapu, vergi ve nüfus kayıtları üzerinden veya ayrıca haricen yaptıracağı araştırma ile belgelere bağlamak suretiyle tespit ettirir." 2942 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8 inci madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar verilmesini ister.Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28 inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de tebliğ olunur." 2942 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabilir. İdari yargıda açılan davalar öncelikle görülür....Açılan davaların sonuçları dava açmayanları etkilemez." 2942 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi, mal sahibi için 10 uncu madde uyarınca mahkemece yapılan tebligatla başlar. Mülkiyetin idareye geçmesi, mahkemece verilen tescil kararı ile olur." 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun maddesi şöyledir: "Adresi meçhul olanlara tebligat ilanen yapılır.Yukarıki maddeler mucibince tebligat yapılamıyan ve ikametgahı, meskeni veya iş yeri de bulunamıyan kimsenin adresi meçhul sayılır.Adresin meçhul olması halinde keyfiyet tebliğ memuru tarafından mahalle veya köy muhtarına şerh verdirilmek suretiyle tesbit edilir. (Değişik ikinci cümle: 19/3/2003-4829/9 md.) Bununla beraber tebliği çıkaran merci, muhatabın adresini resmî veya hususi müessese ve dairelerden gerekli gördüklerine sorar ve zabıta vasıtasıyla tahkik ve tespit ettirir.Yabancı memleketlerde oturanlara ilanen tebligat yapılmasını icabettiren ahvalde tebliği çıkaran merci, tebliğ olunacak evrak ile ilan suretlerini yabancı memlekette bulunan kimsenin malüm adresine ayrıca iadeli taahhütlü mektupla gönderir ve posta makbuzunu dosyasına koyar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) davanın esasını teşkil eden zararı giderecek tazminatın ulusal mahkemeler tarafından hesaplanması gereken hâllerde kendini bu konuda karar vermeye yetkili görmemektedir. Doğrusu AİHM, kamulaştırılan yerin değerini belirleyecek ve buna karşılık ödenecek tazminatın kriterlerini belirlemede kendini Türk mahkemelerinin yerine koyamaz. Ne var ki somut olaydaki dava dosyası içeriğine göre AİHM, başvurucunun ulusal mahkemelerce hükmedilen tazminat bedelinin mülkün değeri ile makul bir bağlantı kurmadığını gösterebildiğini gözlemlemektedir (Yıltaş Yıldız Turistik Tesisleri A.Ş./Türkiye, B. No: 30502/96, 24/4/2003, § 38). Halil Göçmen/Türkiye (B. No: 24883/07, 12/11/2013) kararında ise kamulaştırmasız el atma nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar veren AİHM, derece mahkemelerince hükmedilen tazminatın yeterliliğini de ölçülülük bağlamında tartışmıştır.AİHM bu bağlamda öncelikle ulusal mahkemelerin yerine geçerek kamulaştırma bedelini belirleme gibi bir görevinin bulunmadığını ancak mahkemelerin adil veya makul olmayan kararlar verilmesini sağlamakla yükümlü olduğunu belirtmiştir. AİHM somut olayda kamulaştırmasız el atma tazminatına ilişkin iki ayrı bilirkişi raporu bulunduğuna dikkat çekmiş ve derece mahkemelerince yeterli bir gerekçe gösterilmeden daha az bir bedel öngören raporun hükme esas alınmasının müdahaleyi ölçüsüz kıldığını belirtmiştir (Halil Göçmen/Türkiye, §§ 37-43).Öte yandan Tkachenko/Rusya (B. No: 28046/05, 20/3/2018) kararında AİHM, iç hukuktaki düzenlemelere aykırı olan bir müdahalenin de hukukilik ölçütünü karşılamadığını kabul etmiştir. Bununla birlikte herhangi bir usule aykırılığın müdahalenin hukukiliğiyle uyumsuz kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu bağlamda AİHM, hukukun doğru biçimde uygulanması ve yorumlanması konusunda sınırlı bir yetkisi olduğunu ve ulusal mahkemelerin yerine geçme gibi bir sorumluluğu olmadığını ancak bu kararların açık bir keyfîlik veya bariz takdir hatasından yoksun olmaması gerektiğini vurgulamıştır (Tkachenko/Rusya, § 52). AİHM sonuç olarak somut olayda iç hukukta öngörülen kamulaştırma usulüne aykırı davranıldığını tespit ederek mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Tkachenko/Rusya, §§ 53-58). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/11857 | Başvuru, kamulaştırma bedelinin başka kişilere ödendiği gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan müracaatların reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve anılan ret işlemlerine karşı açılmış olan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 15/6/2015 tarihinde, başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 10/7/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin birer örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvurular hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. Anayasa Mahkemesi tarafından ekli tablonun (A) sütununda başvuru numaraları belirtilen dosyaların 2013/2743 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2013/2743 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine ve diğer bireysel başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuruculara ait bireysel başvurularda, başvuru dilekçeleri ile başvurulara konu yargılama dosyaları içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Batman ili Sason ilçesi Tekevler köyünde ikamet etmekte iken meydana gelen terör olayları nedeniyle 1991 ile 1993 yılları arasında göç etmek zorunda kaldıklarını belirterek ekli tablonun (C) sütununda belirtilen tarihlerde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuşlardır. Ekli tablonun D sütununda tarih ve sayıları belirtilen Komisyon kararları ilebaşvuruların reddine karar verilmiştir. Belirtilen ret işlemleri aleyhine ekli tablonun (E) sütununda belirtilen tarihlerde başvurucular tarafından açılan iptal davaları ekli tablonun (F) sütununda tarihleri gösterilen İdare Mahkemesi kararları ile reddedilmiştir. İlgili gerekçe şöyledir: “5233 sayılı Yasanın yukarıda aktarılan maddelerinin değerlendirilmesinden; "terör eylemleri" veya "terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler" sonucunda bir yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olması nedeniyle malvarlığına ulaşamayan kişilerce uğranılan maddi zararın, sözü edilen Yasa hükümlerine göre idarece sulh yoluyla ödenmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, bir yerleşim yerinin güvenlik nedeniyle idarece veya güvenlik kaygısıyla o yerleşim yerinde yaşayan halk tarafından "tamamen" boşaltılmış olması halinde, yerleşim yerinin boşaltılmasından yerleşim yerine dönüşün başladığı tarihe kadar Yasada tek tek sayılmak suretiyle belirlenen maddi zararın idarece karşılanması mümkündür. Sosyal güvenlik kaygısına dayanılarak bir yerleşim yerinin kısmen boşalmış olması nedeniyle malvarlığına ulaşılamamasından kaynaklanan maddi zararın idarece ödenmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Yerleşim yerinin "kısmen" boşalmış olması, o yerleşim yerinde güvenli bir şekilde, yaşayabilme olanağını sağlayan asgari güvenlik şartlarının idarece yerine getirilmiş olduğunun nesnel bir göstergesidir. Güvenlik kaygısının, yerleşim yerinde sürekli yaşayan kişilere ve sözü edilen kaygı nedeniyle aynı yerleşim yerini terk eden kişilere göre değişmemesi gerekmektedir. Terör olayları nedeniyle toplumda oluşan korku ve endişe karşısında her bireyin farklı tepki göstermesi mümkündür. Bu nedenle, kişiden kişiye değişebilen bir duygu olan güvenlik kaygısının yukarıda belirtildiği şekilde nesnel bir ölçüte dayandırılması zorunludur. Ancak, bir yerleşim yerinde meydana gelen terör olayları nedeniyle yerleşim yerinde sadece köy korucuları ile bunların aileleri kalmış, diğer köy halkının yerleşim yerini terk etmiş olması halinde ise, yerleşim yerini kısmen terk eden köy halkının da güvenlik kaygısıyla köyden ayrıldığının kabul edileceği ve bu nedenden dolayı malvarlığına ulaşılamamasından kaynaklanan maddi zararın 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanacağı açıktır. Bu itibarla, bir yerleşim yerinde asgari güvenlik düzeyinin gerçekleştirilmiş olmasına ve bu yerde köy korucuları ile bunların aileleri dışındaki diğer köy halkının yaşamasına karşın, yerleşim yerinde yaşayan kişilerin bir kısmının, yerleşim yerini terk etmeleri sonucunda uğranıldığı ileri sürülen maddi zararın, güvenlik kaygısından kaynaklandığından bahisle 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanmasına olanak bulunmamaktadır. Olayda, dava dosyasının Batman İli, Soson İlçesi, Tekevler Köyü'ne ait bilgi ve belgelerin birlikte incelenmesinden, Batman İl Jandarma Komutanlığı'nın 2011 tarih ve 18647 sayılıyazısında, Tekevler Köyü'nün "kısmen boşaldığı", ayrıca Batman Valiliği'nin 2005 tarihli yazısı ekinde yer alan "Terör Nedeniyle Terkedilen Köyler Listesi"nde bulunmadığı, 2006 tarih ve 30571 sayılı yazısında, "terör olaylarından etkilenen köy" olarak belirtildiği, 2009 tarih ve 63966 sayılı yazısı ekinde, 1987-2000 yılları arasında GKK ve GÖKKgörevlendirildiği ve koruculuk sisteminin bulunduğu, korucu aileleri haricinde köyde 92 hanenin ikamet ettiği, Batman Valiliği'nin 2006 tarih ve 406 sayılı yazı ekleri uyarınca, köy nüfusunun 1990 yılında 999, 1997 yılında 585, 2000 yılında 064 kişi olduğu, Sason İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı'nın 2009 tarih ve 11851 sayılı yazısında, aralarında davacının Köyünün de bulunduğu köylerde 1990-2000 yılları arasında muhtarlık seçiminin yapıldığının belirtildiği görülmektedir Bu durumda; aralarında davacının da bulunduğu Tekevler Köyü halkının bir kısmının, güvenlik kaygısıyla da olsa köyden göç etmelerinden dolayı uğradıkları zararın, anılan köyün tamamen boşalmamış olması diğer bir ifadeyle anılan köyde nesnel güvenlik kaygısının yaşanmamış olması ve davacıya yönelik bir terör tehdidi ya da saldırısının bulunmaması nedenleriyle, 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanmasına hukuki olanak bulunmadığından, davacının isteminin reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır…” Kararların başvurucular tarafından temyiz edilmesi üzerine ekli tablonun (G) sütununda gösterilen tarihlerde Danıştay Onbeşinci Dairesinin ilamları ile “karar usul ve hukuka uygun olup dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği” gerekçesiyle hükümlerin onanmasına karar verilmiştir. Başvurucuların karar düzeltme istemi, ekli tablonun H sütununda belirtilen tarihlerde Danıştay Onbeşinci Dairesinin ilamları ile reddedilmiştir. Karar düzeltme isteminin reddi kararları başvuruculara tebliğ edilmiş ve muhtelif tarihlerde süresi içinde başvurucular tarafından bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici , geçici maddeleri, 24/6/2013 tarihli ve 2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki Karar’ın maddesi, Danıştay Onuncu Dairesinin 30/12/2008 tarihli ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 31/12/2008 tarihli ve E.2008/5548, K.2008/9733 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 20/2/2009 tarihli ve E.2008/6679, K.2009/1227 sayılı kararı (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-28). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2743 | Başvurular, 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan müracaatların reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve anılan ret işlemlerine karşı açılmış olan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucunun Cumhuriyet savcısı huzurunda 23/9/2009 tarihinde müşteki sıfatıyla verdiği ifade akabinde, ilgili Cumhuriyet başsavcılığınca çocuğun cinsel istismarı suçundan soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma işlemlerinin tamamlanmasının ardından 6/4/2009 tarihinde iddianame düzenlenmiş ve ilgili ağır ceza mahkemesi tarafından hazırlanan 9/4/2009 tarihli tensip zaptıyla kovuşturma aşamasına geçilmiştir. Bu ceza muhakemesi süreci, ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararlarının ilgili Yargıtay dairesi tarafından onandığı 3/10/2023 tarihine kadar devam etmiştir. Başvurucu, vekili aracılığıyla 4/6/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/27441 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonlarca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması sebebiyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2018/35241 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2018/35241 numaralı dosya üzerinden yapılmasına ve diğer dosyaların kapatılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların bir kısmı, haklarında yürütülen yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının; bir diğer kısmı ise makul sürede yargılanma hakkının yanı sıra Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine çeşitli tarihlerde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/35241 | Başvuru, medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; özlük haklarına ilişkin olarak açılan davada açık takdir hatası ile karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, hak edilen tazminatı alamama nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 19/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar yönünden ayırma kararı verilerek 2018/29704 başvuru numaralı dosya ile kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurucunun diğer ihlal iddialarına ilişkin kısmın kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Birinci Bölüm tarafından 14/10/2020 tarihinde yapılan toplantıda, verilecek kararın Bölümlerin önceden vermiş olduğu kararlarla çelişebileceği anlaşıldığından başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görülmüş ve başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde tümamiral rütbesiyle görev yapmakta iken kendi isteği ile 23/6/2014 tarihinde emekli olmuştur. Başvurucu, emekli maaşının hesaplanmasında rütbesinin karşılığı olan kadrosuzluk tazminatının dikkate alınmadığını ve bu nedenle eksik ödeme yapıldığını belirterek anılan tazminatın tarafına ödenmesi istemiyle Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) başvuruda bulunmuştur. SGK 1/4/2015 tarihli işlem ile talebi reddetmiştir. Başvurucu, dava dilekçesinde tümamiral rütbesinde görev yapmaktayken kendi isteğiyle 23/6/2014 tarihinde emekli olduğunu ifade etmiş; 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesinin (f) bendi gereğince rütbe bekleme süresini doldurmadan kendi isteğiyle emekli olanların kadrosuzluk tazminatı almaya hak kazandığını ileri sürmüştür. SGK'ya yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin hukuka aykırı olduğunu belirterek işlemin iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde iptal davası açmıştır. Mahkeme 28/1/2016 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Ret gerekçesinde öncelikle 926 sayılı Kanun'un konuya ilişkin hükümlerine yer verilmiştir. Kadrosuzluk tazminatının alınabilmesi için üç koşul olduğu, bunların da 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre emeklilik hakkını elde etmiş olmak, kıdemli albay olmak ve kendi isteğiyle emekli olmak olduğu vurgulanmıştır. Başvurucunun bu üç koşuldan kıdemli albay olma şartını taşımadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. Başvurucunun tümamiral rütbesine ait bekleme süresini doldurmadan kendi isteğiyle emekli olduğu hatırlatılmıştır. Başvurucunun anılan tazminat için kanunda öngörülen koşulu taşımadığı ifade edilerek ret gerekçesi oluşturulmuştur. Başvurucu; tümamiral rütbe karşılığı dışında alt rütbesi olan tuğamiral rütbesinin rütbe bekleme süresini tamamladığını, bu konuda kazanılmış hakkı olduğunu belirterek en azından tuğamiral rütbe karşılığı olan kadrosuzluk tazminatının verilmesi gerektiğini ileri sürerek temyiz talebinde bulunmuştur. Danıştay Onbirinci Dairesinin 21/12/2016 tarihli kararıyla mahkeme hükmü onanmış ve karar düzeltme istemi aynı Dairenin 17/1/2018 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 29/3/2018 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 19/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, benzer yönde olduğunu ileri sürdüğü Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) 21/12/2006 tarihli oyçokluğuyla verdiği kararı dosya kapsamında ibraz etmiştir. Söz konusu kararda tümgeneral rütbesindeyken kendi isteğiyle emekli olan kişiye önce kadrosuzluk tazminatı ödenmiş, daha sonra idare tarafından yapılan ödeme iptal edilerek önceden ödenen tutarın aylıktan kesilme suretiyle tahsili yolunda işlem tesis edilmiştir. İşlemin iptali istemiyle açılan davada AYİM, davacının kendi isteği üzerine emekliye sevk edilmesinin emekli olduğu tümgeneral rütbesi için öngörülen kadrosuzluk tazminatından yoksun kalmasına neden olduğunu ifade etmiştir. Ancak AYİM, kanun koyucunun özlük haklarına ilişkin düzenlemelerinin sistematiği, kadrosuzluk tazminatının getirilme amacı ve hakkaniyet kuralının birlikte değerlendirilmesinden rütbe bekleme süresini tamamladığı tuğgeneral rütbesi için öngörülen kadrosuzluk tazminatına hak kazandığını belirtmiş; bu nedenle kadrosuzluk tazminatı ödenmemesi yönünde tesis edilen işlemin hukuka uyarlı olmadığı sonucuna vararak işlemin iptaline karar vermiştir. 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile Anayasa'ya eklenen geçici maddenin birinci fıkrasının (E) bendiyle AYİM kaldırılmış ve görev alanına giren işler, idare mahkemelerinde görülmeye başlanmıştır. A. Ulusal Hukuk 926 sayılı Kanun'un "Genaral ve amiral miktarları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:f) (Değişik: 9/8/1993 - KHK - 499/9 md.) Bekleme süreleri sonunda terfi ettirilemeyen general ve amiraller emekliye sevk edilirler.Bunlardan:I – Bekleme ve görev süresi sonunda emekliye sevk edilen veya bu süreler içerisinde kendi isteği üzerine emekliye ayrılan orgeneral-oramiraller,II – Bekleme süresi sonunda, kadrosuzluk sebebiyle terfi ettirilemeyerek emekliye sevk edilen general ve amiraller,III – Bu maddenin (d) bendi gereğince aynı rütbede hizmete devam ettirilerek kadrosuzluk nedeniyle, bir üst rütbeye terfi ettirilmeyip emekliye sevk edilen general ve amiraller,IV – 47 nci maddenin (f) bendine göre korgeneral-koramiralliğe yükselemeyen ve bekleme süresi sonunda emekliye sevk edilen tümgeneral-tümamiraller,V – Yaş haddinden emekliye ayrılan general-amiral ve albaylar ile,VI – Kadrosuzluk nedeniyle yaş haddinden önce emekliye sevk edilen albay, yarbay, binbaşı ve yüzbaşılara, emekliye sevk edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren, orgeneral aylığının (ek gösterge dahil); yüzbaşılara % 30'u, binbaşılara % 50'si, yarbaylara % 55'i, albaylara % 70'i, tuğgeneral-tuğamirallere %75'i, tümgeneral-tümamirallere %80'i, korgeneral-koramirallere % 90'ı, orgeneral-oramirallere % 100'ü oranında kadrosuzluk tazminatı rütbelerinin ve makamının yaş haddinden az olmamak üzere 65 yaşına kadar olan sürede Emekli Sandığınca ödenir. Ancak bu suretle verilecek emekli aylığı ve kadrosuzluk tazminatının toplamı, Silahlı Kuvvetlerde görevli aynı rütbedeki bütün emsalinden en az istihkak, tazminat ve aylık alanın eline geçenden fazla olamaz.” 926 sayılı Kanun'un geçici maddesi şöyledir: “Bu Kanunun ek 5 inci maddesi kapsamında kadrosuzluk tazminatı almaya hak kazanmış olanlar hariç olmak üzere, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre emeklilik hakkını elde etmiş olan kıdemli albaylardan kendi isteği ile emekli olanlara da yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar, 49 uncu maddenin (f) bendi esaslarına göre kadrosuzluk tazminatı ödenir.''B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adil yargılanma hakkının hukukun üstünlüğünün Sözleşmeci devletlerin ortak mirası olduğunu belirten Sözleşme’nin ön sözüyle birlikte yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı garanti altına alan ve kamuoyunun mahkemelere olan güvenine katkıda bulunan hukuki güvenlik ilkesidir. Toplumun yargısal sisteme olan güveni hukuk devletinin esaslı unsurlarından biri olmasına rağmen birbirinden farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesi, bu güveni azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilecektir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, § 57). Diğer yandan bireylerin makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmemektedir (Unédic/Fransa, B. No: 20153/04, 18/12/2008, § 74; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 58). Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evrilen bir yaklaşımın sürdürülememesi reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi idaresine aykırılık teşkil etmez (Atanasovski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, B. No: 36815/03, 14/1/2010, § 38). Yüksek mahkemelerin oynaması gereken rol tam da yargı kararlarında doğabilecek içtihat farklılıklarına bir çözüm getirmektir. Bununla birlikte yeni kabul edilmiş bir kanunun yorumlanmasında olduğu gibi bazı hâllerde içtihadın müstakar hâle gelmesinin belirli bir zamana ihtiyaç duyacağı açıktır (Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve Digerleri/Fransa [BD], B. No: 24846/..34173/96, 28/10/1999, § 59; Schwarzkopf ve Taussik/Çek Cumhuriyeti (k.k.), B. No: 42162/02, 2/12/2008). AİHM, açık bir keyfîlik bulunan durumlar hariç ulusal mahkemelerin iç hukuku yorumlama şeklini sorgulamanın kendi görevi olmadığına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde bu konuda -görünüşe göre benzer davalarda verilmiş olsalar bile- ulusal mahkemelerin farklı kararlarını karşılaştırmak da prensipte AİHM'in görevi değildir. AİHM, söz konusu mahkemelerin bağımsızlığına saygı göstermek durumundadır (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 50). AİHM, iki ihtilafa farklı muamele yapılmasının incelenen gerçek olayların farklılığından kaynaklanmış olması hâlinde çelişkili içtihatlardan bahsedilmesinin mümkün olmadığını belirtmektedir (Erol Uçar/Türkiye (k.k.), B. No: 12960/05, 29/9/2009). AİHM, mahkeme kararlarının çatışma ihtimalinin her biri kendi yargı alanında yetkili olan yargılama ve temyiz mahkemeleri ağına dayalı yargı sistemlerinin doğal bir özelliği olduğunu kabul etmiştir. Bu tip uyuşmazlıklar aynı mahkeme içinde de ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, kendi içinde Sözleşme'ye aykırı olarak değerlendirilemez (Santos Pinto /Portekiz, B. No: 39005/04, 20/5/2008, § 41; Tudor Tudor/Romanya, B. No: 21911/03, 24/3/2009, § 29; Remuszko/Polonya, B. No: 1562/10, 16/7/2013, § 92; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, §51). AİHM, bu konuda hüküm verirken değerlendirmesinin dayandığı kriterleri açıklamıştır. Söz konusu kriterler yüksek mahkemenin içtihadında derin ve süregelen farklılıklar olup olmadığı, iç hukukta bu tutarsızlıkların üstesinden gelmek için bir mekanizma bulunup bulunmadığı, bu mekanizmanın uygulanıp uygulanmadığı ve uygulandıysa ne ile sonuçlandığının tespitine dayanmaktadır (Beian/Romanya (No.1), B. No: 30658/05, 6/12/2007, §§ 37, 39; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 53). AİHM, bu bağlamda mahkemelerin uygulamalarında tutarlılığın ve içtihatlarında yeknesaklığın sağlanması için mekanizmalar oluşturulmasının önemini birçok defa hatırlatmış; yargı sistemlerini birbirine zıt kararlar verilmesini önleyecek şekilde yapılandırmanın devletlerin sorumluluğunda olduğunu ifade etmiştir. Ne var ki bu ilkelerin AİHM'in incelemek durumunda kaldığı çelişen yorumların bir yüksek mahkemenin birleştirici yetkisini uygulayabileceği yasal hükümlerle bağlantılı olarak yargı sisteminin aynı dalında meydana gelen davalar için öngörüldüğü belirtilmelidir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, §§ 55,80). AİHM, ortak yasal hiyerarşiye tabi olmayan birden fazla yüksek mahkemeyi bünyesinde barındıran bir ulusal hukuk sisteminde bu mahkemelerin benimsediği yaklaşımın bir dikey denetim mekanizmasına tabi tutulmasını talep edemeyeceği kanaatindedir. Böyle bir talep Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası ile güvence altına alınan adil yargılama gereklerinin ötesine geçecektir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 81). AİHM, söz konusu yüksek mahkemelerce (mevcut davada Danıştay ve AYİM) takip edilmesi gereken yorumlama şeklini tespit eden ortak bir düzenleme kurumunun bulunmayışının Türk yargı sistemine has bir durum olmadığına işaret eder (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 82). AİHM ayrıca Türkiye'deki gibi farklı yargı alanlarındaki mahkemelerin ve birden fazla yüksek mahkemenin yasaları aynı anda ve paralel olarak yorumlamasının gerektiği bir yargı sisteminde hukukta tutarlılığın sağlanmasının zaman alabileceği ve bu nedenle çelişen içtihatların hukukun kesinliği ilkesini zedelemeden hoş görülebileceği kanaatindedir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 83). AİHM bu bağlamda, kanunları yorumlamanın yargının görevinin doğasında olduğunu hatırlatır. Yasal hükümler ne kadar açık düzenlenmiş olursa olsun hukuki yorum önlenemez bir unsurdur. Hangi mevzuatın hangi şartlarda uygulanacağı bu bireyselleştirilmiş yaklaşımın bir parçasıdır. Bu, her biri farklı türde davalara bakan iki ayrı yargı alanında bulunan iki mahkemenin benzer nitelikteki olaylardan kaynaklanan aynı türdeki hukuki soruna ilişkin birbiriyle uyuşmayan ancak yine de mantıklı ve gerekçelendirilmiş kararlar verebileceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle mahkemeler arasında çıkabilecek yaklaşım farklılıklarının yasal hükümleri yorumlama ve kapsadıkları somut durumlara uyarlama sürecinin ancak kaçınılmaz bir sonucu olduğu kabul edilmelidir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, §§ 85, 86). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/13422 | Başvuru, özlük haklarına ilişkin olarak açılan davada açık takdir hatası ile karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının, hak edilen tazminatı alamama nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, davanın yanlış değerlendirilerek husumet yokluğundan reddine karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 6/6/2017 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Yurt dışında yaşayan başvurucuların eşi/annesi 21/8/2011 tarihinde Türkiye'de geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiştir. A. Bireysel Başvuruya Konu Yargılamadan Önceki Süreç Başvurucu Serkan Ayaltı 22/11/2011 tarihli genel vekâletname ile kendi adına asaleten ve çocukları adına velayeten Av. H. ile Av. G.yi vekil olarak tayin etmiştir. Başvurucu ayrıca aynı tarihli bir talimat göndermiştir. Talimat şu şekildedir: "Talimattır. Namıma sigorta şirketinden ödenecek paranın sigorta şirketi ile yapılacak pazarlığın Avukatım G. tarafından yapılmasını, ödenecek olan paranın G.'ye ya da belirteceğim herhangi bir Banka şubesine ait hesaba aktarılmasını şimdiden kabul ediyorum." Talimatta ismi geçen G., Av. H.nin ofisinde çalışandır ve avukat değildir. Başvurucuların vekil olarak tayin ettiği Av. H., başvurucular adına kazada sorumluluğu bulunan aracın sigorta şirketine başvuruda bulunarak zararların tazminini talep etmiş ve söz konusu sigorta şirketi tarafından Av. H.ye 658 TL ödeme yapılmıştır. Sigorta şirketince Av. H.ye ödeme yapılması üzerine başvurucu Serkan Ayaltı tarafından, söz konusu tazminatın kendilerine teslim edilmediği ve Av. H.nin parayı uhdesinde tuttuğu belirtilerek Av. H. hakkında ilamsız icra takibi başlatılmış ve anılan bedel faiziyle birlikte talep edilmiştir. Av. H., borcunun bulunmadığını ifade ederek ödeme emrine itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde, başvurucular yani alacaklılar namına ilgili sigorta şirketi tarafından hesabına gönderilen tazminat bedeline yönelik, başvurucu Serkan Ayaltı'nın konsolosluktan çektiği faksta yer alan yazılı talimatı doğrultusunda işlem yapıldığı ve hukuki sorumluluğun yerine getirildiği belirtilmiştir.B. Bireysel Başvuruya Konu Yargılama Süreci Başvurucu tarafından, Av. H.nin ilamsız icra takibine itirazı üzerine İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) itirazın iptali davası açılmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde, eşi Ç.A.yı trafik kazasında kaybetmesi nedeniyle kendine ve çocuklarına karşı açılmış ya da açılacak davalarda kendilerini temsil etmesi için Av. H.yi vekil olarak tayin ettiğini, ilgili avukatın trafik kazasından ötürü açılan ceza davasına katılmadığını, kendilerinin maddi ve manevi zararlarının tazmini için sorumlular aleyhine ikame edilebilecek tazminat davasını açmadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca, Av. H.nin sadece kazada sorumluluğu bulunan aracın sigorta şirketine başvuruda bulunarak ödeme yapılmasını talep ettiğini, yapılan ödemenin tümünün Av. H. tarafından uhdesinde tutulduğunu ve kendilerine hiçbir ödeme yapılmadığını, söz konusu bedelin taraflarına ödendiğine yönelik hiçbir belgenin ibraz edilmediğini ifade ederek itirazın iptaline, davalının borçlu bulunduğunun tespitine ve dava konusu alacağın %20'sinden aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatı ödemeye mahkûm edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme 4/12/2014 tarihli karar duruşmasında davalı tanığı olan ve başvurucu tarafından düzenlenen talimatta ismi geçen G.yi dinlemiştir. G. beyanında kısaca; 2011 yılında Av. H.nin bürosunda yardımcı yönetici olarak çalışmakta olduğunu, başvurucu ile görüştükten sonra olayı araştırmak için altı kişilik bir grup kurduğunu ve olayı araştırdığını, bu kapsamda sigortadan gelen paranın da başvurucu tarafından faks ile gönderilen talimat doğrultusunda Av. H. tarafından kendisine verildiğini, söz konusu bedelin masraflar ve işlemler için harcandığını, Av. H.nin olay sebebi ile hiç para almadığını, kendisine teklif ettiğinde bu işte kendisinin bir katkısının olmadığını ve para istemediğini belirttiğini ifade etmiştir. Mahkeme 4/12/2014 tarihli kararıyla davayı husumet yokluğu nedeniyle reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Dava, itirazın iptaline ilişkindir....Mahkememizce yapılan tüm yargılamalar neticesinde, taraf beyanları, dosyaya celp edilen 'Talimattır' başlıklı belge ve 'Para teslim tutanağı başlıklı' belge, tanık beyanı ve tüm dosya içeriğine göre, yurt dışında yaşayan davacının eşinin Türkiye'de 21/08/2011 tarihlitrafik kazası sonucu hayatını kaybettiği, bu olay neticesinde sigorta şirketinden ölüm nedeni ile tazminat işlemlerini takip için davacı tarafından davalı avukata vekalet verildiği,22/11/2011 tarihli dosyaya da örneği sunulan 'Talimattır' başlıklı belge ile davacının sigorta şirketi tarafından namı hesabına ödenecek olan tazminat bedelinin G.ye verilmesini istediği, davalı avukat tarafından sigorta şirketinden tahsil edilen paranın 'Para teslim tutanağı başlıklı' belge ile G.ye teslim edildiği G.nin de beyanı ile sabittir. Davacı, sigorta şirketince ödenen bu paranın davalı avukat uhdesinde kaldığı kendisine iade edilmediğini iddia etmiş ise de, dosyaya sunulan belgelerle ve tanık G.'nin beyanından da anlaşılacağı üzere sigorta şirketi tarafından ödenen paranın davalı avukat uhdesinde kalmadığı, paranın tanık olarak dinlenilen G.ye davacının da isteği üzerine teslim edildiği, bu durumun da tanık G. tarafından kabul gördüğü anlaşıldığından, davanın davalı avukata yöneltilemeyeceği, davacının davayı parayı tahsil eden kişi olan G.ye yöneltebileceği kanaatine varıldığından, davalı aleyhine açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddi yoluna gidilmesine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır." Mahkeme kararına karşı taraflarca temyiz isteminde bulunulmuştur. Başvurucu temyiz dilekçesinde; davaların açılması ve takibi için davalı avukatın ofisinde görevli G.nin eşi P.G.ye çeşitli kerelerde olmak üzere toplamda 714 avro ödeme yaptığını, sigorta şirketinden tahsil edilen paraların tarafına ödenmediğini, Mahkemece her ne kadar dava husumet yönünden reddedilmiş ise de davanın özü ve niteliği itibarıyla avukatın şahsına karşı sorumluluğunun bulunduğunu ve davanın Av. H.ye yöneltilebileceğini, aksine hükmün hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Davalı Av. H. ise kararı gerekçe yönünden temyiz etmiştir. Temyiz dilekçesinde, ilk derece mahkemesince ilgili paranın uhdesinde kalmadığına, tarafınca iade edilmesi gereken bir para borcu bulunmadığına hükmedilmişse de davanın parayı aldığını kabul eden G.ye yöneltilmesi gerektiği belirtilerek davanın husumet yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesinde hukuka uygunluk bulunmadığını, söz konusu hususların başka bir yargılamanın konusu olduğunu, bu nedenle sübut bulmayan davanın esastan reddinin gerektiğini ifade etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 11/4/2016 tarihli kararıyla temyiz istemlerini reddetmiştir. Yine aynı Dairenin 13/4/2017 tarihli kararıyla başvurucunun karar düzeltme istemi de reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Nihai karar 8/5/2017 tarihinde tebliğ edilmiş ve süresinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Taraf ehliyeti" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1)Medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir." 6100 sayılı Kanun'un "Dava şartları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Dava şartları şunlardır:...d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları..." 6100 sayılı Kanun'un "Dava şartlarının incelenmesi" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır... (2) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir..." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/26446 | Başvuru, davanın yanlış değerlendirilerek husumet yokluğundan reddine karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) emekli olan başvurucuya ve ailesine askerî kimlik kartı verilmesi hususundaki talebin yabancı uyruklu bir kişiyle evli olması gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle aile yaşamına saygı hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/5/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölümün Birinci Komisyonunca 23/12/2013 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 31/3/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurunun bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 2/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 12/6/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir. Başvurucu 28/2/1979 tarihinde diş tabibi teğmen olarak TSK'da göreve başlamış olup 28/8/1980 tarihinde Gümülcine doğumlu N.A. isimli şahıs ile evlenmiştir. Başvurucu tarafından3/5/1995 tarihinde açılan dava ile yabancı uyruklu bir şahıs ile evli olması nedeniyle istifa etmiş sayılması doğrultusunda işlem tesis edilmesi için davalı idareye yapmış olduğu 10/2/1995 tarihli başvuruya cevap verilmediği, 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinde Genelkurmay Başkanlığının izni olmadan yabancı uyruklu kişilerle evlenenlerin istifa etmiş sayılacaklarının hüküm altına alındığı, yabancı uyruklu bir kişi ile evli bulunması nedeniyle müstafi sayılarak TSK'dan ilişiğinin kesilmesi gerekirken aksi doğrultuda tesis olunan işlemin hukuka ve mevzuata aykırı olduğu belirtilerek işlemin iptali ile yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) İkinci Dairesinin 23/12/1996 tarihli ve E.1995/464, K.1996/33 sayılı kararı ile başvuranın müstafi sayılmamasına ilişkin idari işlem hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir. Karar gerekçesinde, 926 sayılı Kanun'un maddesinin açık hükmü karşısında hakkında idari bir işlem tesisini isteyen başvurucunun hüsnüniyet kurallarına aykırı davrandığının söylenemeyeceği, yabancı uyruklu kişilerle izinsiz yapılan evliliğin 926 sayılı Kanun'un maddesinin (a) fıkrasının amir hükmü karşısında o kişinin istifa etmiş sayılması sonucunu doğuracağı, bu hususta Kanun'un idareye takdir yetkisi vermediği, idarenin yetkisinin bağlı yetki olduğu, idarenin evlilik olgusunu er veya geç tespit etmesinin önemi olmadığı, tespit ettiği anda yapılması gereken işlemin müstafi sayılma işlemi olduğu, evlenilen kadının Türk vatandaşlığına geçmesinin de yabancı uyruklu kişi ile evlenme olgusunu ortadan kaldırmayacağı zira 11/2/1964 tarihli ve 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun maddesinde bir Türk ile evlenen yabancının Türk vatandaşlığına bir beyanla geçebileceğinin öngörüldüğü belirtilmiştir. Başvurucunun 26/3/1996 tarihli Millî Savunma Bakanlığı onayı ile 926 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi uyarınca yabancı uyruklu şahıs ile evlenmesi nedeniyle istifa etmiş sayılmasına, yükümlülük süresinin eksik kısmı ile orantılı okul masraflarının alınmasına, hakkında 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmasına karar verilmiş; 16/4/1996 tarihinde TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucuya 16/4/1996 tarihi itibarıyla emeklilik şartlarını taşıması sebebiyle emeklilik aylığı bağlanmıştır. Başvurucu tarafından emekli subay kimlik kartı verilmemesi işleminin iptali istemiyle 7/11/1996 tarihinde açılan dava, AYİM İkinci Dairesinin 23/12/1998 tarihli ve E.1994/954, K.1998/938 sayılı kararı ile ve karar tarihinde yürürlükte olan MSY 52-7 Türk Silahlı Kuvvetleri Kimlik Kartı Yönergesi'nin 6/c maddesi gereğince yabancı uyruklu kişilerle evlenenlere kimlik kartı verilemeyeceğibelirtilerek reddedilmiştir. MY 88-1 Türk Silahlı Kuvvetleri Akıllı Kart Yönergesi'nin Genelkurmay Başkanlığının 3/2/2009 tarihli emri ile yürürlüğe girmesini takiben başvurucu tarafından 7/4/2011 tarihinde, emekli subay kimlik kartı verilmesi istemiyle idareye başvuruda bulunulmuş ancak idarece talebe cevap verilmemiştir. Başvurucu tarafından TSK emekli subay kimlik kartı verilmemesi yönündeki belirtilen zımni ret işleminin iptali istemiyle dava açılmıştır. Söz konusu iptal davası kapsamında davalı idare tarafından sunulan savunmada, emekli personel ve aile fertlerine verilen askerî kimlik kartlarının, kart sahiplerinin TSK bünyesinde bulunan orduevleri, askerî garnizon ve sosyal tesislerden istifade etmesine olanak sağladığı 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun ve maddeleri uyarınca orduevleri, askerî garnizonlar ve kışla garnizonlarının askerî bina ve buraların askerî mahal vasıf ve mahiyetinde olduğu ve bu yerlerin kuruluş, idare ve işletme şekillerinin yönetmelikle tayin ve tespit olunacağı, 211 sayılı Kanun'un maddesinde ise kimlik kartlarının şekilleri, dağıtma usulleri ve hangi makamlarca verileceğinin Millî Savunma Bakanlığınca hazırlanacak bir talimatla tespit edileceğinin belirtildiği, yapılan incelemede başvurucunun emeklilik hakkını kazanmaksızın TSK'da mecburi hizmet süresini tamamlayıp istifa ederek müstafi subay statüsünü kazandığı, kimlik kartlarının tanzimi hususunda idareye tanınan takdir hakkı çerçevesinde çıkarılan Yönerge'nin ilgili hükmü uyarınca başvurucunun statüsünün müstafi subay olduğu görüldüğünden başvurucu ve eşinin askerî sosyal tesislere günübirlik giriş kartı almaya hak sahibi oldukları belirtilmiştir. AYİM Başsavcılığı düşüncesinde ise benzer mevzuat düzenlemelerine yer verilmekle birlikte idare savunmalarının soyut kaldığı belirtilmiştir. Mahkemece verilen 20/9/2012 tarihli ara kararı uyarınca başvurucu hakkında yabancı uyruklu şahısla evlendiği için müstafi subay sayılarak istifaen ayrılma işlemi mi yapıldığı yoksa farklı bir prosedür neticesinde mi emekli olduğu hususunda araştırma yapılmıştır. Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Mahkemeye hitaben gönderilen 15/10/2012 tarihli ve 293978 sayılı yazıda, başvurucunun 16/4/1996 tarihinde 926 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi gereğince yabancı uyruklu kişi ile evlenmesi nedeniyle istifa etmiş sayılarak TSK'dan ayrıldığı, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne başvurarak açıkta iken emeklilik talebinde bulunması üzerine 5434 sayılı Kanun'un ek maddesi uyarınca hakkında 19/6/1996 tarihinde açıkta iken emeklilik kararı alındığı bildirilmiştir. Yapılan yargılama sonucunda AYİM Üçüncü Dairesinin 22/11/2012 tarihli ve E.2012/531, K.2012/2305 sayılı kararı ile başvurucunun talebinin reddine karar verilmiştir. Karar gerekçesinde 211 sayılı Kanun'un maddesinin (e) fıkrası gereğince Silahlı Kuvvetler mensuplarının şekil ve kullanma tarzı talimatnamede gösterilen hüviyet kartlarını resmî ve sivil olarak her zaman üzerlerinde bulundurmaya mecbur olduklarının, 06/09/1961 tarihli ve 10899 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) maddesinin (b) fıkrasında ise kimlik kartlarının şekillerinin, dağıtım usullerinin ve hangi makamlarca verileceğinin Millî Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanacak bir talimatla tespit edileceğinin düzenlendiği, bu kapsamda emekli subay ve astsubaylar ile aile fertlerine kimlik kartı verilmesi hususunun, hizmetin gereği ve kimlik kartının işlevi dikkate alınarak idarece takdir yetkisi kullanılarak bir yönerge ile tanzim edildiği ifade edilmiştir. Gerekçede ayrıca MY 88-1Türk Silahlı Kuvvetleri Akıllı Kart Yönergesi'nin bölümünün 3/d maddesinde, emeklilik için gerekli yasal hizmet süresini tamamlamış olsalar dahi Genelkurmay Başkanlığının belirlediği kurallara aykırı olarak uygunsuz yabancı kişi ile evlendiği için istifa etmiş sayılanlara TSK personeli akıllı kimlik kartı verilemeyeceğinin düzenlendiği, başvurucunun da yabancı uyruklu kadınla evlendiği için TSK'dan istifa etmiş sayıldığı, bu nedenle dava konusu işlemde mevzuata ve hukuka aykırı bir yön bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucu tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmuş olup davalı idare tarafından sunulan karar düzeltmeye cevap dilekçesinde emekli personel ve aile fertlerine verilen askerî kimlik kartlarının, kart sahiplerinin TSK bünyesinde bulunan orduevleri, askerî garnizon ve sosyal tesislerden istifade etmesine olanak sağladığı, 211 sayılı Kanun uyarınca orduevleri, askerî garnizonlar ve kışla garnizonlarının askerî bina ve buraların askerî mahal vasıf ve mahiyetinde olduğu, MSYT 58-2 (A) Orduevleri, Askerî Garnizonlar ve Sosyal Tesisler Yönetmeliği'ne göre belirtilen tesisler, buralara giriş, emniyet, istifade ve hizmet esaslarının Genelkurmay Başkanlığınca verilen emir ve talimatlara göre yürütüleceği, belirtilen Yönetmelik esaslarına uygun olarak TSK'da görevli ve emekli personel ile aile fertlerine akıllı kart verilmesine yönelik MY 58-4 Orduevleri, Askerî Garnizonlar ve Sosyal Tesisler Yönergesi ile MSY 52-7 (A) Türk Silahlı Kuvvetleri Kimlik Kartı Yönergesi ve MY 88-1 Türk Silahlı Kuvvetleri Akıllı Kart Yönergesi'nin yayımlandığı ve ilgililere kart verilmesi işlemlerinin belirtilen Yönerge hükümlerine göre yürütüldüğü, emekli personel için daha önce beyan esas alınarak basımı yapılan kartların 15/3/2010 tarihinden itibaren ilgili personelin mensup olduğu kurum/kuvvet komutanlığı tarafından sağlanan bilgi aktarımı vasıtasıyla sistem üzerinden otomatik olarak alının bilgiler uyarınca tanzim edildiği ifade edilmiştir. Başvurucuya ilişkin olarak da ilgili veriler kapsamında statüsünün müstafi subay olduğu görüldüğünden kendisi ve eşinin askerî sosyal tesislere günübirlik giriş kartı almaya hak sahibi olduklarının bildirildiği ve ilgili mevzuat hükümleri gereğince başvurucu ve aile fertlerine akıllı kimlik kartı verilmediği belirtilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi AYİM Üçüncü Dairesinin 14/3/2013 tarihli ve E.2013/360, K.2013/337 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 26/4/2013 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucu 17/5/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 926 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendi şöyledir: “...Aşağıdaki hallerde subay ve astsubaylar istifa etmiş sayılırlar;a) Yabancı uyruklu kişilerle evlenenlerden, bu evlilikleri yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde Genelkurmay Başkanlığınca uygun görülmeyenler,...” 211 sayılı Kanun’unolay tarihinde yürürlükte olan maddesinin (e) fıkrası şöyledir: “Silahlı Kuvvetler mensupları şekil ve kullanma tarzı talimatnamede gösterilen hüviyet kartlarını resmi ve sivil olarak her zaman üzerlerinde bulundurmaya mecburdurlar.” 211 sayılı Kanun’un34/A maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Askerî kimlik kartı; kişinin, Türk Silahlı Kuvvetleri personeli olduğunu ve kimliğini gösteren resmî belgedir. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, yönetmelikle belirlenen istisnalar saklı kalmak kaydıyla askerî kimlik kartlarını resmî ve sivil olarak üzerlerinde bulundururlar.” 211 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “Ordu evleri, askeri gazinoları ve kışla gazinoları askeri bina olup askeri mahal vasıf ve mahiyetini haizdir.” 211 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “Genelkurmay Başkanlığının izni ile lüzum ve ihtiyaç görülen yerlerde, rehabilitasyon merkezleri, gazi uyum evleri ve refakatçi misafirhaneleri ile kreş, gündüz bakımevleri ve özel bakım merkezleri açılıp işletilebilir.Bu tesislerin işletilmesi ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.” Yönetmelik'in olay tarihinde yürürlükte olan maddesinin (b) fıkrası şöyledir: “Kimlik kartlarının şekilleri, dağıtma usulleri ve hangi makamlarca verileceği Milli Savunma Bakanlığınca hazırlanacak bir talimatla tesbit edilir.” Yönetmelik'in maddesinin birinci ve ikinci fıkrası şöyledir: “Askerî kimlik kartı, kişinin Türk Silahlı Kuvvetleri personeli olduğunu ve kimliğini gösteren resmî belgedir. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, güvenlik ve istihbarat gibi nedenlerle Genelkurmay Başkanlığınca belirlenecek istisnai durumlar dışında, kimlik kartlarını resmi ve sivil olarak her zaman üzerlerinde bulundururlar. Yetkili makamlarca talep edilmesi durumunda kimlik kartının gösterilmesi zorunludur.Askerî kimlik kartının kapsamı, içeriği, kullanılacak fotoğrafların özellik ve niteliği, hak sahipleri, şekli, ebadı ile yürürlük, değiştirme ve geçerlilik tarihleri, taklit, tahrif ve sahtecilikten korumak maksadıyla askerî kimlik kartı üzerine konulacak güvenlik unsurları, basım, dağıtım, personele teslimat, kullanım ve iptal aşamasında uygulanacak sistem ve teknoloji, giriş kontrol, elektronik imza, elektronik cüzdan gibi kart uygulamaları, kart ücreti, askerî kimlik kartının kaybı, özelliklerini yitirmesi ve değiştirilmesi halinde yapılacak işlemler ile diğer hususlar yönerge ile belirlenir.” MY 88-1 Türk Silahlı Kuvvetleri Akıllı Kart Yönergesi'nin bölümünün 3/d maddesi şöyledir: “Emeklilik için gerekli yasal hizmet süresini tamamlamış olsalar dahi Genelkurmay Başkanlığının belirlediği kurallara aykırı olarak uygunsuz yabancı uyruklu kişi ile evlendiği için istifa etmiş sayılanlara Türk Silahlı Kuvvetleri akıllı kimlik kartı verilmez.” MY 88-1 Türk Silahlı Kuvvetleri Akıllı Kart Yönergesi'nin bölümünün maddesinin (b) fıkrasının 3/abendi şöyledir: “926 sayılı Türk silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesi gereğince istifa etmiş kabul edilenler hariç olmak üzere; emeklilik hakkını kazanmaksızın Türk Silahlı Kuvvetlerindeki mecburi hizmet yükümlülüğünü tamamlayarak istifa nedeniyle ayrılan subay ve astsubayların kendileri ve eşlerine Asıl Hak Sahibinin statüsüne göre Askeri sosyal Tesislere Günübirlik Giriş Kartı verilir. Asıl Hak Sahibinin vefatı halinde, eşlerinin hak sahipliği evleninceye kadar devam eder. Boşanıp da asker olan eşi üzerinden maaş alsa dahi yeniden hak sahipliği kazanamaz” | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3440 | Başvuru, Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) emekli olan başvurucuya ve ailesine askerî kimlik kartı verilmesi hususundaki talebin yabancı uyruklu bir kişiyle evli olması gerekçe gösterilerek reddedilmesi nedeniyle aile yaşamına saygı hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmesi istemiyle başlatılan idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında Siirt Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonuna 12/12/2006 tarihinde başvurmuş ve talebinin reddedilmesi üzerine Batman İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Batman İdare Mahkemesi, başvurucunun yaşadığı Siirt'in Eruh ilçesi Dağdöşü köyünün terör nedeniyle boşaltılan yerlerden olmadığını belirterek davanın reddine karar vermiş; Danıştay, temyiz incelemesi sonucu kararı onamıştır. Danıştay Onuncu Dairesi tarafından da 26/9/2019 tarihinde başvurucunun karar düzeltme talebi reddedilmiştir. Başvurucu 23/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/273 | Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmesi istemiyle başlatılan idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılama sonucunu etkileyecek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararı bulunmasına rağmen yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi ve bu talebi değerlendiren heyette önceki yargılamada görev yapan iki hâkimin bulunması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 1966 doğumlu olan başvurucu, Kandıra 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmakta; bireysel başvuruya konu yargılama dosyasından verilmiş müebbet hapis cezasının infazını yerine getirmektedir. Başvurucu, suç örgütü yöneticisi olmak ve ruhsatsız silah taşımak şüphesiyle aranması nedeniyle 29/8/1999 tarihinde Ankara Cumhuriyet savcısı huzuruna çıkarıldığını, ifadesinden sonra serbest bırakıldığını ancak aynı gün bazı polis görevlilerinin kendisini tekrar emniyete götürdüklerini, olayı avukatının Cumhuriyet savcısına bildirdiğini ve bir gün sonra serbest bırakıldığını, salıverilme sonrası özel bir hastaneden aldığı raporunda darp ve cebir izlerinin tespit edildiğini, polisler hakkında şikâyetçi olduğunu belirtmektedir. Başvurucunun suç duyurusu üzerine polisler hakkında başlatılan soruşturma ve yargılama süreci, Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde kötü muamele suçu yönünden delil yetersizliğinden beraat, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçu yönünden 10 ay hapis cezası ile 6/3/2006 tarihinde sonuçlanmış, nihayet 20/3/2007 tarihinde Yargıtay tarafından zamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar verilmiştir. Başvurucu, anılan olayla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuş ve AİHM, 26/6/2012 tarihli kararı ile anılan olay ve yargılama süreci ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu süreçte başvurucu hakkında 7/2/2000 tarihinde meydana gelen öldürme olayı ile ilgili olarak soruşturma başlatılmış ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 6/4/2000 tarihli ve E.2000/86 sayılı iddianamesi ile kasten öldürmeye azmettirme ve suç işlemek amaçlı örgüt yöneticisi olmak suçlarından kamu davası açılmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) 27/10/2004 tarihli ve E.2004/78, K.2004/105 sayılı kararı ile başvurucunun kasten öldürmeye azmettirme suçundan müebbet ağır hapis, çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi olmak suçundan ise 3 yıl 8 ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş; temyiz incelemesinden geçen dosya 31/5/2005 tarihli onama kararıyla kesinleşmiştir. Daha sonrasında başvurucunun yeni yasa uyarlama ve temyiz talepleri üzerine uyarlama yargılaması yapılmış ve karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 15/5/2013 tarihli ve E.2013/1073, K.2013/3848 sayılı ilamı ile onanmıştır. Hükmün kesinleşmesinden ve polislerle ilgili yargılama dosyası hakkındaki AİHM’in ihlal kararından sonra başvurucu tarafından 26/11/2013 tarihli dilekçe ile yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulmuştur. Mahkemenin 28/11/2013 tarihli ve 2013/799 Değişik İş sayılı kararında, hükümlü hakkında AİHM tarafından verilen kararın Mahkeme dosyasındaki yargılama ile ilgili olmadığı, soruşturma aşamasında işkence yapıldığı iddiasına dayanan yargılamaya ilişkin olduğundan yargılanmanın yenilenmesi şartlarını taşımadığı, benzer iddiaların yargılama aşamasında da dile getirildiği ve Mahkemenin yargılama sürecinde değerlendirme yaparak mahkûmiyet kararı verdiği gerekçeleriyle yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine karar verilmiştir. Ret kararına yapılan itiraz üzerine Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 24/12/2013 tarihlive 2013/303 Değişik İş sayılı kararı ile itiraz reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 10/1/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 3/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:“Yargılamanın yenilenmesi halinde, önceki yargılamada görev yapan hâkim, aynı işte görev alamaz.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) ve (f) bendi şöyledir:“Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:...e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa.f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir…” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Yargılamanın yenilenmesi istemi, kanunda belirlenen şekilde yapılmamış veya yargılamanın yenilenmesini gerektirecek yasal hiçbir neden gösterilmemiş veya bunu doğrulayacak deliller açıklanmamış ise, bu istem kabule değer görülmeyerek reddedilir.” 5271 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Yargılamanın yenilenmesi isteminde ileri sürülen iddialar, yeterli derecede doğrulanmaz veya 311 inci Maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri ile 314 üncü Maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yazılı hâllerde işin durumuna göre bunların önce verilmiş olan hükme hiçbir etkisi olmadığı anlaşılırsa, yargılamanın yenilenmesi istemi esassız olması nedeniyle duruşma yapılmaksızın reddedilir.(2) Aksi hâlde mahkeme, yargılamanın yenilenmesine ve duruşmanın açılmasına karar verir.(3) Bu Madde gereğince verilen kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilir.” 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“(1) 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.”B. Uluslararası Hukuk Sözleşme'nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Adil yargılanma hakkı Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini istemek hakkına sahiptir. ……” AİHM, Sözleşme'nin maddesi bakımından bir mahkemenin "bağımsız" olup olmadığı incelenirken üyelerinin atanma biçimi ve görev süreleri, dıştan gelecek baskılara karşı mevcut güvencelerin olup olmadığı ve bir bağımsızlık görüntüsü verip vermediğine bakılması gerektiğini tekrarlamaktadır (Çıraklar/Türkiye, B. No: 70/1997/854/1061, 28/10/1998, § 38). Yine aynı kapsamda AİHM, bir mahkemenin "tarafsızlığı"nı tespit ederken öznel bir sınamaya, belli bir olayda, belli bir yargıcın kişisel kanı ve davranışları ile nesnel bir sınamaya yani hiçbir şüpheye mahal vermeksizin yargıca yeterli güvence verilip verilmediğine bakılarak belirlenmesi gerektiğini belirtmektedir (Şahiner/Türkiye, B. No: 29279/95, 25/9/2001, §§ 35, 36). Dolayısıyla AİHM “tarafsızlık” kavramının iki yönüne vurgu yapmaktadır. Yargı yeri, kişisel ön yargı veya eğilimden sübjektif olarak sıyrılmalı ve objektif bakış açısından bununla ilgili haklı kuşkuları ortadan kaldıracak yeterli güvenceler sunmalıdır. Bu çerçevede bağımsızlık ile objektif tarafsızlık arasında yakın bir bağ bulunmakta ve bunları birbirinden ayrı tutarak değerlendirmek zorlaşmaktadır (Grieves/Birleşik Krallık [BD], B. No: 57067/00, 16/12/2003, § 69). Sonuç olarak AİHM, yargı makamının bağımsızlık ve tarafsızlığını belirlemede yargılanan kişinin görüşlerinin belirleyici olmamakla birlikte önemli olduğunu ve sorunun çözümünün başvurucunun şüphesinin objektif olarak haklı görülüp görülmeyeceği noktasında toplandığını ortaya koymaktadır (Hauschildt/Danimarka, B. No: 10486/83, 24/5/1989, § 48). | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1337 | Başvuru, yargılama sonucunu etkileyecek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararı bulunmasına rağmen yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi ve bu talebi değerlendiren heyette önceki yargılamada görev yapan iki hâkimin bulunması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; ceza infaz kurumunda kalabalık odada tutulmaya ve çamaşır yıkama hizmeti verilmemesine ilişkin şikâyetin infaz hâkimliğince değerlendirilmeksizin reddedilmesi nedeniyle kötü muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla tespit edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen silahlı darbe teşebbüsü ertesinde terör örgütü (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması, FETÖ/PDY) üyesi olduğu isnadıyla 20/8/2016 tarihinde tutuklanmış ve Trabzon E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Başvurucu 18/4/2018 tarihinde infaz hâkimliğine verdiği dilekçeyle tutulduğu koğuşta kapasitenin çok üzerinde kişi barındırılmasından, yeterli ranza bulunmadığı için yerde ve dönüşümlü yatmak zorunda kalmasından, odada çamaşır kurutabilecek bir yer bulunmamasından ve Kurumda çamaşır yıkama hizmeti sunulmamasından şikâyetçi olmuş; kaldığı odaya kapasitenin üzerinde kişi yerleştirilmesine dair karar ile çamaşır yıkama hizmeti sunulmamasına ilişkin işlemin iptal edilmesini talep etmiştir. Trabzon İnfaz Hâkimliği 18/6/2018 tarihinde şikâyetin reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Trabzon E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü 02/05/2018 tarih ve 2018/13621 sayılı yazısı ile, Tutuklu dilekçesi ile koğuş ve kurum mevcudunun fazla olması uygulamasının iptal edilmesini istemiş ise de; Artırılmış haliyle 586 kapasiteli kurumda 19/04/2018tarihi itibariyle adli, çıkar amaçlı suç örgütlerine mensup, çeşitli terör örgütlerine (sol terör PKK, sağ terör FETÖ/PDY) mensup toplamda 1108 hükümlü ve tutuklu infaz gördüğü, kurum kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda sadece tutuklunun bulunduğu odanın değil, kurumda bulunan diğer odaların da kapasitelerinin fazla olduğu, kurum mevcudunun fazla olmasının Kurumdan kaynaklı bir sorun olmadığı, kurum mevcudunun azaltılması işleminin Kurum yetkisinde bulunmadığı; Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından onaylanan Kurum İç Yönetmeliğinin Çamaşır Ve Bulaşıklar başlıklı Maddesinde 'Hükümlü ve tutukluların yatak takımları ve nevresimleri en geç ayda bir kez hafta içi mesai günlerinde 00-00 saatleri arasında kurum çamaşırhanesinde görevli personele yıkattırılır. Kirli yatak takımları ve nevresimler sabah sayımlarında toplanır, temizleri verilir. Özel eşya ve çamaşırları ile bulaşıklarını kendileri yıkarlar. Kuru temizlemeyi gerektiren giysiler aileler aracılığıyla dışarıda temizlettirilebilir.' hükmü gereğince Kurumda bulunan hükümlü ve tutukluların yatak takımları ve nevresimlerinin oda sırasına göre yıkandığı , özel eşya ve çamaşırların yıkanmadığı bildirilmiştir.Cumhuriyet savcısı 29/05/2018 tarihli mütalaasında; ülke genelindeki tüm ceza infaz kurumlarının durumu, kurumumuzun kapasitesi ve mevcut tutuklu ve hükümlü sayısı gözönünde bulundurularak talebin reddine karar verilmesini istemiştir.Ceza infaz kurumlarının kapasitesi üzerinde mahkum bulundurmasının ve Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından onaylanan Kurum İç Yönetmeliğinin Çamaşır ve Bulaşıklar başlıklı maddesinin iptal edilmesinin hakimliğimiz görev alanında bulunmadığı anlaşıldığından aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir." Başvurucu; İnfaz Hâkimliğinin kararının şikâyetlerine ilişkin bir değerlendirme içermediğini, iki yılı aşkın süredir yerde yattığını, İnfaz Hâkimliğinin bu şikâyetlerine ilişkin bir değerlendirme yapmaksızın, şikâyetin görevi kapsamında olmadığını belirterek ret kararı vermesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek anılan karara itiraz etmiştir. Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi 5/11/2018 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Nihai karar, başvurucuya 15/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu 2/10/2019 tarihinde Beşikdüzü T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledilmiş, 26/3/2022 tarihinde tahliye edilmiştir. Trabzon E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan başvurucunun barındırıldığı sürece ilişkin ayrıntılı bilgi talep edilmesi üzerine Ceza İnfaz Kurumunun gönderdiği yazılı cevaba göre;i. Başvurucu 20/8/2016-24/5/2018 tarihleri arasında B-5 koğuşunda, 24/5/2018-26/4/2019 tarihleri arasında B-7 koğuşunda, 20/8/2016-24/5/2018 tarihleri arasında C-1 koğuşunda, 2/7/2019-2/10/2019 tarihleri arasında B-6 koğuşunda kalmıştır.ii. B-5 koğuşu 80 m² olup odanın havalandırma bahçesi 94,5 m²dir. Odada iki tuvalet, bir banyo bulunmaktadır. B-7 koğuşu 42 m² olup odanın havalandırma bahçesi 34,72 m²dir. Odada bir tuvalet, bir banyo bulunmaktadır. C-1 koğuşu iki kattan oluşmaktadır; alt kattaki ortak alan 56 m², üst kattaki yatakhane bölümü 35,28 m², odanın havalandırma bahçesi 58,59 m²dir. Odada iki tuvalet ve bir banyo bulunmaktadır. B-6 koğuşu 41,4 m² olup odanın havalandırma bahçesi 46,62 m²dir. Odada bir tuvalet, bir banyo bulunmaktadır.iii. Başvurucu, B-5 koğuşunda en fazla 39, B-7 koğuşunda en fazla 14, C-1 koğuşunda en fazla 15, B-6 koğuşunda ise en fazla 10 kişi ile kalmıştır. iv. 15 Temmuz darbe girişimi zamanında kapasitenin çok üstünde tutuklu alındığı için bazı zamanlarda ranzalar yetersiz kalmış; hükümlü/tutuklular zaman zaman yataklarını yere sermek suretiyle yerde yatmıştır.v. Hükümlü ve tutuklular özel eşyalarını kendi imkânları ile yıkamakta, eşyalarını kurutmak için koğuşların havalandırma bahçelerini kullanabilmektedir. Nevresim, battaniye gibi eşyalar Kurum çamaşırhanesinde yıkanmaktadır. İlgili hukuk için bkz. Ziya Özden, B. No: 2016/67737, 19/11/2019, §§ 15- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/37176 | Başvuru, ceza infaz kurumunda kalabalık odada tutulmaya ve çamaşır yıkama hizmeti verilmemesine ilişkin şikâyetin infaz hâkimliğince değerlendirilmeksizin reddedilmesi nedeniyle kötü muamele yasağıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; gözaltında işkence görülmesi nedeniyle işkence, eziyet ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının; tutukluluğun uzun sürmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; hukuka aykırı delillere dayanılarak karar verilmesi, taleplerin dikkate alınmaması, gerekçeli kararın sekiz ay sonra yazılması, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması ve benzeri nedenlerle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru, 12/8/2013 tarihinde Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla adli yardım talepli olarak yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/6/2015 tarihinde, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) vasıtasıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Hakkındaki Soruşturma ve Kovuşturmalar 13/7/2002 tarihinde İstanbul ili Üsküdar ilçesi Kuzguncuk Mahallesindeki evinin yakınında çıplak ve darp edilmiş vaziyette bulunarak hastaneye kaldırılan Ş. isimli şahıs, tedavi gördüğü hastanede 20/7/2002 tarihinde yaşamını yitirmiştir. Kendi beyanına göre, belirtilen olayın şüphelisi olması nedeniyle İstanbul'dan uzaklaşmak isteyen başvurucu, H.K. sahte kimliği ile Avşa Adası'na (Marmara/Balıkesir) gitmiştir. Başvurucu, 30/7/2002 tarihinde Avşa Adası'nda meydana gelen, U. ve H.U.B. adlı kişilerin ateşli silahla öldürülmeleri ile sonuçlanan kavga olayına karışmıştır. Belirtilen olayla ilgili olarak H.K. adına düzenlenmiş sahte kimlikle gözaltına alınan başvurucu, belirtilen kimliği kullanarak 1/8/2002 tarihinde jandarmaya ve 4/8/2002 tarihinde Cumhuriyet savcısına şüpheli sıfatıyla ifade vermiştir. Marmara Sulh Ceza Mahkemesince yapılan sorgusunu müteakip 4/8/2002 tarihinde tutuklanan başvurucu hakkında aynı sahte kimlik bilgileri esas alınarak Bandırma Cumhuriyet Başsavcılığının 7/11/2002 tarihli ve 2002/72 sayılı iddianamesi ile Bandırma Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Yargılama devam ederken anılan Mahkemece başvurucunun tahliyesine karar verilmiştir. Bu aşamaya kadar başvurucunun gerçek kimlik bilgilerinin, belirtilen makamlarca bilinmediği anlaşılmaktadır. Tahliye edilmesi sonrasında, yağma suçunu işlediği şüphesi ile 8/1/2003 tarihinde İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince yakalanan başvurucu; kasten öldürme, yağma, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek, sahtecilik, hürriyeti tahdit ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarını işlediği şüphesi ile gözaltına alınmıştır. Anılan kolluk biriminde başvurucunun 10/1/2003 tarihinde müdafii hazır bulunmaksızın ifadesi alınmıştır. 12/1/2003 tarihinde gözaltından çıkarılan başvurucu, ifadesi alınmak üzere İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına sevk edilmiştir. Aynı tarihte ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından alınan ifadesinde başvurucu, savunmasını yapmış ve hakkındaki suçlamaları inkâr etmiştir. Başvurucunun anılan ifadesinin ilgili kısımları şöyledir:"... [E]mniyette de bu şekilde anlattım ancak farklı yazmışlar. ... bana manevi işkence yaptılar. [İ]nsanlık onurumla oynadılar. [H]akaret küfür ettiler. [E]llerimi ve ayaklarımı bağladılar. [G]özlerimi de bağladılar. [T]okat ve yumruk attılar. [Z]orla bu ifadeyi okutmadan imzalattılar. [B]u şekilde bana kötü muamelede bulunan ... organize şube müdürlüğü görevlilerinden şikayetçiyim dedi.Doktor raporları okundu: [R]aporlara bir diyeceğim yoktur. [R]aporlar iddialarımı doğrulamaktadır. Polisler bana dayak yediğini söyleme dediler. Doktora da bu arabadan atlayınca böyle oldu dediler...." Başvurucu, aynı tarihte sorgu için İstanbul 4 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Hâkimliğine sevk edilmiştir. Avukatı refakatinde savunmasını yapan başvurucu, anılan Hâkimliğin 12/1/2003 tarihli ve 2003/12 sayılı kararı ile tutuklanmıştır. İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığının 18/2/2003 tarihli ve E.2003/277 sayılı iddianamesi ile başvurucu hakkında; çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, işkence ile adam öldürmek, yağma, yağmaya teşebbüs, hürriyeti tahdit, sahte nüfus cüzdanı kullanmak, 6136 sayılı Kanun'a muhalefet ve cürümden hasıl olan eşyayı bilerek kullanmak suçlarından kamu davası açılmıştır. Başvurucunun gerçek kimlik bilgileri ile yakalanarak tutuklanmasını müteakip Bandırma Ağır Ceza Mahkemesinin 1/7/2003 tarihli ve E.2002/164 sayılı kararı ile Avşa Adası'nda meydana gelen olayla ilgili olarak açılan kamu davası, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin E.2003/64 sayılı dava dosyası ile birleştirilmiştir. Yapılan yargılama neticesinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 26/9/2008 tarihli ve E.2003/64, K.2008/210 sayılı kararıyla başvurucunun, suç işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve yönetmek suçundan 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "220/1-3, 53/1-2-3, 58/9, maddeleri" gereğince iki yıl altı ay hapis, sahte nüfus cüzdanı kullanmak suçundan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun ve maddeleri gereğince bir yıl hapis, maktul Ş.yi birlikte tasarlayarak ve canavarca hisle ve eziyet çektirerek kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Kanun'un "82/[1]a-b, 53/1-2-3, maddeleri" gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis, maktul U.yu birlikte kasten öldürmek suçundan 765 sayılı Kanun'un "64, 448, 20, 31, 33, [m]addeleri" gereğince 24 yıl hapis, maktul H.U.B.'yi hedefte hata sonucu kasten öldürme suçundan 765 sayılı Kanun'un "52, 448, 20, 31, 33, [m]addeleri" gereğince 24 yıl hapis, müşteki A.A.ya ait aracı örgüte yarar sağlamak amacıyla silahla tehdit ederek yağma suçundan 5237 sayılı Kanun'un "149/1-a-c-g, 53/1-2-3, maddeleri" gereğince 10 yıl hapis, müşteki O.Ö.nün "11 milyar TL" vermesi konusunda örgüte yarar sağlamak amacıyla silahla tehdit ederek yağmaya teşebbüs suçundan 5237 sayılı Kanun'un "149/1-a-c-g, 35/2, 53/1-2-3, maddeleri" gereğince iki yıl altı ay hapis, müşteki Ş.T.ye yönelik yağmaya teşebbüs suçundan 5237 sayılı Kanun'un "148/1, 35/2, 53/1-2-3, maddeleri" gereğince iki yıl altı ay hapis, hürriyeti tahdit suçundan 765 sayılı Kanun'un "179/1-son, maddeleri" gereğince bir yıl dört ay hapis ve "457 YTL" adli para cezaları ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin hükümle birlikte devamına karar verilmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 26/5/2010 tarihli ve E.2010/10140, K.2010/3874 sayılı kararı ile başvurucu hakkında maktul H.U.B.yi hedefte hata sonucu kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, "[s]anıkların doğrudan maktul H... U...'u hedef aldıklarını gösteren delillerin bulunmadığı, ancak kavgaya dahil olan maktul .. U... ile birlikte topluluk içinde bulunan maktul H... U...'un da isabet alabileceğini öngörebilecek durumda oldukları, eylemlerinin 5237 sayılı TCK hükümlerine göre 'olası kastla öldürme' suçunu oluşturduğu gözetilmeden, lehe Kanunun tespiti amacıyla yapılması gereken somut karşılaştırmanın, 765 sayılı TCK'nun 52, 448 ve 5237 sayılı TCK'nun 81, 21/ maddeleri arasında yapılması gerektiği gözetilmeksizin, 765 sayılı TCK'nun 52, 448 ve 5237 sayılı TCK'nun maddeleri arasında karşılaştırma yapılarak, 765 sayılı TCK'nun 52, 448 maddelerinin lehe olduğu kabul edilmek suretiyle" hüküm kurulduğu gerekçesiyle bozulmasına, sahtecilik ve hürriyeti sınırlama suçları yönünden dava zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle kamu davasının ortadan kaldırılmasına, diğer hükümler yönünden İlk Derece Mahkemesi kararının onanmasına karar verilmiştir. Bozma kararı sonrasında yapılan yargılama neticesinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 28/10/2011 tarihli ve E.2010/171, K.2011/164 sayılı kararıyla başvurucunun, olası kasıtla öldürme suçundan 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin 20/3/2013 tarihli ve E.2012/5959, K.2013/2342 sayılı ilamı ile İlk Derece Mahkemesinin anılan kararı onanmıştır. Başvurucu, Yargıtayın anılan onama ilamından, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 15/7/2013 tarihli ve 2013/487 Değişik İş sayılı kararının kendisine 31/7/2013 tarihinde tebliğ edilmesi ile haberdar olduğunu bildirmiştir. Başvurucunun, onama kararını daha önce öğrendiğine dair herhangi bir bilgi veya belgeye rastlanmamıştır. Başvurucunun İşkence İddiaları İle İlgili Soruşturma ve Kovuşturma Süreci Başvurucu, 8/1/2003 tarihinde polis memurları tarafından yakalanarak gözaltına alındığında kendisine işkence yapıldığı ve kötü muamelede bulunulduğu iddiası ile ilgili kolluk görevlilerinden şikâyetçi olmuştur. Başvurucunun şikâyeti üzerine başlatılan soruşturma kapsamında Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının 1/8/2003 tarihli ve E.3853 sayılı iddianamesi ile ilgili görevliler hakkında Fatih Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Belirtilen iddianamede sanıkların, 765 sayılı Kanun'un maddesi gereğince cezalandırılmaları talep edilmiştir. Fatih Asliye Ceza Mahkemesinin 24/3/2004 tarihli ve E.2003/574, K.2004/71 sayılı görevsizlik kararı ile dava dosyası İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 8/6/2005 tarihli ve E.2004/134, K.2005/146 sayılı kararı ile ilgili görevliler hakkında "atılı suçu işlediklerine dair ... yeterli, kesin ve inandırıcı kanıtlar elde edilemediği..." gerekçesiyle beraat kararı verilmiştir. Anılan beraat kararı, başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 2/5/2007 tarihli ve E.2007/3378, K.2007/3364 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.B. İlgili Hukuk 765 sayılı Kanun'un , , , , , , , , ; 5237 sayılı Kanun'un , , , , , , , ; 30/7/1999 tarihli ve 4422 sayılı mülga Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu'nun ; 16/6/1983 tarihli ve 2845 sayılı mülga Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un maddeleri. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6297 | Başvuru, gözaltında işkence görülmesi nedeniyle işkence, eziyet ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının; tutukluluğun uzun sürmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; hukuka aykırı delillere dayanılarak karar verilmesi, taleplerin dikkate alınmaması, gerekçeli kararın sekiz ay sonra yazılması, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması ve benzeri nedenlerle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; başvurucunun infaz hâkimliğine yaptığı şikâyette, duruşmanın başvurucu hazır edilmeksizin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) kullanılarak yapılması nedeniyle adil yargılanma ve kaldığı koğuşun içerisini görüntüleyecek şekilde ceza infaz kurumu bahçesine kamera yerleştirilmesi nedeniyle özel hayata saygı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu nihai hükmü 12/4/2018 tarihinde öğrendikten sonra 9/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânının bulunmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. Adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/12455 | Başvuru; başvurucunun infaz hâkimliğine yaptığı şikâyette, duruşmanın başvurucu hazır edilmeksizin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) kullanılarak yapılması nedeniyle adil yargılanma ve kaldığı koğuşun içerisini görüntüleyecek şekilde ceza infaz kurumu bahçesine kamera yerleştirilmesi nedeniyle özel hayata saygı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, 1 Mayıs gösterilerine yapılan polis müdahalesine ilişkin soruşturma neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının; haksız gözaltına alma işlemi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 7/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Genel Açıklamalar 22/4/2009 tarihinde 1 Mayıs'ın kanuni bir düzenleme ile Emek ve Dayanışma Günü ilan edilmesinden sonra 2009 yılında 1 Mayıs kutlamaları Taksim Meydanı'nda gerçekleştirilmiştir. DİSK organizasyonuyla gerçekleştirilen bu ilk toplantıya resmî rakamlara göre beş bin kişi katılmıştır. 2010, 2011 ve 2012 yılları 1 Mayıs günlerinde de anma ve kutlama etkinliklerine açılan Taksim Meydanı'nda, 1977 yılında yaşanan olaylarda hayatını kaybeden veya yaralananların anılmasına, Emek ve Dayanışma Bayramı'nın kutlanmasına izin verilmiştir. İstanbul Valiliği (Valilik); 31/1/2017 tarihli kararı ile 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun maddesi uyarınca İstanbul'da Fatih Yenikapı sahil alanı, Maltepe sahil alanı, Kadıköy Yeni Salı Pazarı alanı, Kartal Meydanı alanı, Pendik cumartesi pazar alanı, Bakırköy Cumhuriyet Meydanı, Bakırköy cumartesi halk pazarı alanı ve Beylikdüzü Fatih Sultan Mehmet Camisi otopark alanı toplantı ve gösteri alanı olarak belirlemiş; bu durumu kamuoyuna çeşitli iletişim araçları ile duyurmuştur.B. Bireysel Başvuruya Konu Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, olay tarihinde avukat ve Halkın Kurtuluş Partisi genel sekreter yardımcısıdır. Başvurucunun iddiasına göre, Halkın Kurtuluş Partisi tarafından 1 Mayıs 2017 Emek ve Dayanışma Günü'nü kutlamak için İstanbul Beşiktaş'tan Taksim Meydanı'na yürüme kararı alınmıştır. Başvurucunun da içinde bulunduğu grup, Beşiktaş Meydanı'nda polis ile görüşerek toplanmaya çalışırken polis tarafından uyarı yapılmadan gruba müdahalede bulunulmuştur. Doğrudan orantısız olarak uygulanan cebir neticesinde altmış kişi darp edilerek elleri arkadan kelepçe uygulanarak küfür ve hakaretlerle haksız biçimde gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınan kişiler Kâğıthane Devlet Hastanesinde elleri arkadan kelepçeli olarak polis eşliğinde muayene edilmiştir. Başvurucuya gözaltına alınması sırasında bir polis memuru ağır küfürler etmiştir. Yasal, barışçıl, silahsız bir etkinliğe üst düzey kamu görevlilerinin talimatıyla müdahale edilmesi sebebiyle siyasi bir faaliyet engellenmiştir. Gözaltına alınan başvurucu, elleri arkadan kelepçeli olarak polis eşliğinde muayene edilmiştir. Başvurucunun olaylar sebebiyle yaptığı şikâyet neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve işlemden kaldırma kararı verilmiş, karara itirazı reddedilmiştir. Başvurucunun kasten yaralama, işkence, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, siyasi hakların kullanılmasının engellenmesi, inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme suçlarından Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü, adli muayene işlemini gerçekleştiren hekim, S.Y. isimli polis memuru ve isimleri tespit edilecek diğer polis memurları hakkında soruşturma yapılması için Halkın Kurtuluş Partisi ile birlikte 18/5/2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) sunduğu şikâyet dilekçesindeki iddialar özetle şöyledir:i. Halkın Kurtuluş Partisi tarafından 1 Mayıs 2017 gününün Beşiktaş'tan Taksim Meydanı'na kadar yürümek suretiyle silahsız ve barışçıl şekilde kutlanması kararı alınmıştır.ii. Alınan karar doğrultusunda olay günü saat 30 sıralarında Beşiktaş Meydanı'nda toplanmaya çalışan gruba hiçbir uyarı yapılmadan polis tarafından müdahale edilmiştir. Kolluk görevlileri tarafından gruba doğrudan orantısız biçimde cebir uygulanmış, aralarında üç avukatın da bulunduğu altmış kişilik grup darp edilerek, elleri arkada kelepçe uygulanarak küfür ve hakaretlerle haksız olarak gözaltına alınmıştır.iii. Gözaltına alınan kişiler itirazlarına rağmen Kâğıthane Devlet Hastanesinde elleri arkadan kelepçeli olarak ve polis eşiğinde muayene edilmiştir.iv. Başvurucuya gözaltına alınması sırasında bir polis memuru tarafından ağır küfürler edilmiştir. Başvurucu; yakalanan kişilere elleri arkada kelepçe takılmasının usulsüz olduğunu, kelepçe takma koşullarının oluşmadığını ifade ettiğinde gözaltı aracında görevli üzerinde Beşiktaş Asayiş Şube Müdürlüğü yeleği bulunan S.Y. isimli polis tarafından “o zaman sana da ters kelepçe takalım” denilmek suretiyle araç içinde darp edilmiştir. Başvurucunun darp neticesinde gömleği yırtılmış, sağ bileği ve omzunda ekimozlar oluşmuştur. Buna ilişkin Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin raporu mevcuttur. v. Kâğıthane Devlet Hastanesinde adli muayene yapan doktor tarafından yakalanan bazı kişilerin elleri arkadan kelepçeleri çözdürülmeden ve polislerin hazır bulunduğu ortamda muayene işlemi gerçekleştirilmiştir. Başvurucu 1/5/2017 tarihinde İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğünde alınan ifadesinde özetle Halkın Kurtuluş Partisi Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve genel sekreter yardımcısı olduğunu, 1 Mayıs sebebiyle basın açıklaması yapmak istediklerini, 1 Mayıs kutlamalarına katılmanın yasal hak olduğuna ilişkin elindeki mahkeme kararlarını polis amirine anlatmak istediğini ancak amirin kendisini dinlemeyerek kararları yere attığını, uyarı yapılmadan iki sivil görevli tarafından kollarından tutulup sürüklenerek gözaltına alındığını, yanındaki arkadaşlarının da aynı şekilde gözaltına alındığını, trafik akışını engellemediklerini, otobüsten inmediklerini, polis otobüsüne biner binmez gözaltına alınan kişilere kelepçe uygulaması yapıldığını, kendisine elleri arkada kelepçe takılmak istendiğini ancak itiraz ettiğini ifade etmiştir. Başvurucu ifadesinin devamında, polis otobüsünde üzerinde Beşiktaş Asayiş Şube Müdürlüğü yeleği bulunan ve üst arama tutanaklarından isminin S.Y. olduğunu öğrendiği memurun kendisine kelepçe takmak için saldırdığını, arbedede gömleğinin yırtıldığını, sağ omzunda ve kollarında morluklar oluştuğunu, hastanede en son muayene edilip kendisinden önce muayeneye götürülen bazı arkadaşlarının elleri arkadan kelepçeli olarak muayene edildiğini, doktora uygulamanın suç teşkil ettiğini söylediğini, polis memuru S.Y.den ve elleri arkadan kelepçeli olduğu hâlde muayene yapan doktordan şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. Kâğıthane Devlet Hastanesinin 1/5/2017 tarihli raporunda başvurucuda darp cebir izine rastlanmadığı tespit edilmiştir. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 1/5/2017 tarihli gözaltı çıkış muayene raporunda “Sağ kol medial yüzde yaklaşık 3×3 cm alanda dermal abrazyon. Sağ önkol alt 1/3 anterior yüzde 1 cm alanlı mor renkli ekimoz. Boyun sağ taraf ile omuz arasında yaklaşık 3 cm alanlı ödem.” tespiti yapılmıştır. Olay günü düzenlenen yakalama ve muhafaza altına alma tutanağında, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı kapsamında İstanbul Valiliğinin belirlemiş olduğu alanlar dışındaki yer ve meydanlarda toplantı ve gösteri yasağı getirmesi üzerine Beşiktaş İlçesi Barbaros Bulvarı'nda gerekli önlemlerin alındığı, saat 30 sıralarında Beşiktaş istikametine giden otobüsten yaklaşık üzerlerinde kırmızı yelek ve HKP logosu bulunan elli kişilik grubun Barbaros Bulvarı Beşiktaş Meydanı istikametini trafiğe kapattığı, “Taksim hakkımızdır, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” şeklinde sloganlar atıldığı, şahısların defalarca uyarıldıkları hâlde uyarılara cevap vermeyerek Beşiktaş Meydanı istikametinde yürümeye devam etmeleri üzerine hat çekilerek durduruldukları, tekrar uyarıldıkları, yürüme konusunda ısrar etmeleri ve görevli polislere direnmeleri üzerine bedeni güç kullanılarak kollarından tutulmak suretiyle alındıkları, şahısların ellerinde bulunan bir adet kırmızı renkli Halkın Kurtuluş Partisi ibareli logolu pankart, on üç adet Halkın Kurtuluş Partisi ibareli kırmızı renkli şapka, on üç adet Halkın Kurtuluş Partisi ibareli kırmızı renkli yelek, on adet HKP ibareli kırmızı renkli flama ve bir adet Yaşasın 1 Mayıs ve Halk Kurtuluş Cephesi Halkın Kurtuluş Partisi logolu dövizin muhafaza altına alındığı, aralarında başvurucunun da bulunduğu yakalanan yirmi dört kişinin Kâğıthane Devlet Hastanesinde doktor raporlarının alınmasının ardından İstanbul Güvenlik Şube Müdürlüğüne teslim edildiği tespiti yapılmıştır. Yine aynı gün düzenlenen olay tutanağının ilgili kısmında, Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde ve Demokrasi Anıtı çevresinde alınan emniyet tedbirleri kapsamında saat 45 sıralarında Barbaros Bulvarı üzerinde toplanan Taksim istikametine yasa dışı yürüyüş yapmak isteyen “HKP (Halkın Kurtuluş Partisi)” ibareli flamaları taşıyan “Katil ABD Ortadoğudan defol”, “Yaşasın 1 Mayıs”, “Taksimde 1 Mayıs engellenemez” şeklinde slogan atarak yürüyen yaklaşık otuz kişilik grubun durdurulduğu, Barbaros Caddesi üzerinde yürüyüş yapan gruba ses yayın aracı vasıtasıyla en arkada kalan şahsın da duyacağı biçimde “1 Mayıs emek ve Dayanışma Günü kutlamaları için Taksim Meydanı'na veya diğer yerlerde yürüşüyüşünüze izin verilmeyecektir. Ayrıca aranızda bulunan provakatörlerin yönlendirmesi ile trafik akışının engellenmesi ve yol kapatma eylemleri gerçekleştirilmektedir, yapmış olduğunuz eylem kanuna aykırı eylemdir. Eylemlerin sonlandırılmasını rica ediyorum.” şeklinde anons yapıldığı, makul süre beklenildiği, üç defa aralıklarla anons yapıldıktan ve dağılım yapacakları istikamet gösterildikten sonra dağılmamakta ısrar eden yolu trafiğe kapatarak hayatın normal akışını engelleyen gruba Camcı Hüseyin Sokak istikameti boş bırakılıp Çevik Kuvvet unsurları ile Toplumsal Olaylarda Görevlendirilen Personelin Hareket Usul ve Esaslarına Dair İçişleri Bakanlığı Yönergesi'nin maddesi kapsamında zor kullanmanın aşamalarına ilişkin sıra takip edilmek suretiyle müdahale edildiği, aralarında başvurucunun da bulunduğu yirmi dört kişinin yakalandığı, yakalanan kişilerin Güvenlik Şube Müdürlüğüne götürüldüğü ve gözaltına alındığı tespiti yapılmıştır. Başsavcılık tarafından 23/5/2017 tarihinde Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü dışında kalan diğer kamu görevlileri hakkındaki soruşturmanın ayrılarak yeni bir soruşturma numarasına kaydına karar verilmiştir. Üst Düzey Kamu Görevlileri Hakkında Yürütülen Soruşturma İstanbul Valiliğine Başsavcılık tarafından 25/5/2017 tarihinde yazılan yazıya verilen cevapta, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlamaları kapsamında A.Ç. başkanlığında oluşturulan yedi kişilik düzenleme kurulu tarafından 1/5/2017 tarihinde İstanbul ili Bakırköy cumartesi açık halk pazarı alanında düzenlenmek üzere bir adet açık yer toplantısı müracaatının yapıldığı ve Valilik Makamının 28/4/2017 tarihli oluru ile gerekli emniyet tedbirlerinin aldırıldığı, ayrıca 30/4/2017 tarihinde Valilik internet sitesinde alınan tedbirler hakkında basın duyurusu yapıldığı, Halkın Kurtuluş Partisi yetkililerince herhangi bir müracaat ve bildirimde bulunulmadığı bildirilmiştir. Başsavcılık tarafından 27/9/2017 tarihinde Başbakan ve İçişleri Bakanı yönünden soruşturma açılmasının Anayasa ile Türkiye Büyük Millet Meclisine tanınmış bir yetki olduğu; Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Valisi, İstanbul İl Emniyet Müdürü yönünden ise hukuka aykırı şekilde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşünün güç kullanılarak dağıtılması yönünde talimat veya emir verildiğine ilişkin somut delil bulunmadığı ayrıca bu olaylar ile üst düzey kamu görevlileri arasında uygun illiyet bağının bulunmadığı gerekçeleriyle Anayasa'nın maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün maddesinin (1) numaralı fıkrası, 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları gereğince itiraz yolu açık olarak işlemden kaldırma kararı verilmiştir. Kolluk Görevlileri ve Hekimler Hakkında Yürütülen Soruşturma Başsavcılık tarafından yazılan yazı üzerine Adli Tıp Kurumu İstanbul Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 11/10/2017 tarihli raporunda başvurucunun Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 1/5/2017 tarihli raporunda tarif edilen yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu kanaati bildirilmiştir. Olay gününe ait beş adet CD görüntülerinin incelenmesi için Başsavcılık tarafından 29/11/2017 tarihinde bilirkişi raporu alınmış olup raporun ilgili kısmı şöyledir:"...Mevcut kamera kayıtlarının ses kaydı yapmadığı, kamera kayıtlarının hastane içerisini ve dış girişini gösterir kamera görüntüleri olduğu, kamera görüntülerinin muayene odasının içerisini göstermediği, gözaltına alınan şahısların çoğunlukla elleri kelepçesiz bir şekilde polisler eşliğinde muayene odasına götürüldükleri ve kelepçesiz bir şekilde muayene odasından çıkarıldıkları, kamera kayıtlarında sadece gözaltına alınan 2 (iki) erkek şahsın elleri ters kelepçeli bir şekilde polisler eşliğinde muayene odasına girdikleri ve aynı şahısların elleri ters kelepçeli şekilde polisler eşliğinde muayene odasından çıktıkları tespit edilmiş olup..." Başvurucunun şikâyeti üzerine başlatılan soruşturmada Başsavcılık tarafından 24/1/2019 tarihinde İlçe Emniyet Müdürü, S.Y. ve görevli polis memurları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve şüpheli hekimler ile sağlık personeli hakkında dosyanın işlemden kaldırılması kararı verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “...şüpheli polis memurlarının müşteki ve yaralanan kişilere yönelik basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmaları ile sonuçlanan eylemlerinin, yasa ile verilmiş zor kullanma yetkisinin kullanılması şeklinde geliştiği, bu nedenle atılı suçun unsurları ile oluşmadığı evrak kapsamından anlaşılmakla;Şüpheliler hakkında atılı suçun unsurları ile oluşmadığından kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına,Şüpheli doktorlar yönünden;Şikayete konu iddianın soruşturmasının 4483 Sayılı Yasaya tabi olması sebebiyle yapılan ön inceleme neticesinde Kağıthane Kaymakamlığınca 02/04/2018 tarih ve 2018/21 sayı ile 'Soruşturma İzni Verilmemesine' dair karar verildiği,Kağıthane Kaymakamlığının 05/12/2018 tarih ve 72026860-640-E.3949 sayılı yazısında Soruşturma İzni Verilmemesine dair 02/04/2018 tarih ve 2018/21 sayılı karara yasal süre içerisinde itiraz ile ilgili herhangi bir evrak intikal etmediğinden kesinleştiğinin bildirildiği evrak kapsamından anlaşılmakla, Evrakın Uyap ortamında soruşturma sırasına kaydedilmiş olması nedeniyle 15/08/2017 tarihli 694 S. K.H.K.'nin Maddesi uyarınca 5271 S. Yasanın maddesine eklenen Fıkrasında tanımı yapılan 'Soruşturma Yapılmasına Yer Olmadığına Dair Karar' verilemeyeceğinden DOSYANIN İŞLEMDEN KALDIRILMASINA, ... ” Başvurucu, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara elleri arkadan kelepçeli olarak polis eşliğinde muayene gerçekleştirildiği hususunun kararda açıkça ifade edildiğini, darp edildiğine ilişkin adli muayene raporu bulunduğunu belirterek 20/2/2019 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinde itiraz etmiştir. İtiraz 19/3/2019 tarihinde reddedilmiş, ret kararı başvurucu vekiline 9/4/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu Hakkında Yürütülen Soruşturma Başvuruya konu olaylar sebebiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucu ve diğer seksen sekiz şüpheli hakkında 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrasına muhalefet etme -kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşü düzenleme, yönetme, bunların hareketlerine katılma- suçlarından İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açılmıştır. İddianamede 1/5/2017 günü 30 sıralarında meydana gelen olaylara ilişkin olarak başvurucunun da aralarında bulunduğu yirmi dört kişilik grupta bulunan şüpheliler yanısıra aynı gün saat 40 ve saat 15 sıralarında meydana gelen olaylara ilişkin olarak seksen dokuz şüpheli hakkında kamu davası açıldığı belirtilmiştir. Mahkeme tarafından 9/3/2021 tarihinde vefat eden bir sanık dışındaki diğer tüm sanıklar yönünden beraat kararı verilmiştir. Karar, istinaf edilmeksizin kesinleşmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “Her ne kadar Sanıklar hakkında 2911 sayılı kanuna muhalefet suçundan kamu davası açılmış ise de, sanıkların 2911 sayılı kanunun 28/1 maddesinde belirtilen şekilde kanuna aykırı olarak yapılan gösteriyi düzenlediği, yönettiği, veya düzenleyen yöneten kişilerin fiillerine iştirak etme şeklinde eylemlerinin tespit edilmediği, ihtar ve zor kullanmaya rağmen dağılmakta ısrar ettiklerine dair herhangi bir delil bulunmadığı, suçun unsurları itibariyle oluşmadığı anlaşılmakla sanıkların yüklenen suçtan ayrı ayrı beraatine karar verilmiş olup...” Bireysel Başvuru Süreci Başvurucu tarafından, başvuru formunun “ Başvuru Yollarının Tüketildiğine İlişkin Belgeler” başlıklı kısmında 18/5/2016 tarihinde yapılan suç duyurusuna karşılık İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 24/1/2019 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, karara itirazın İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince 19/3/2019 tarihinde reddedilmesi üzerine nihai kararın 8/4/2019 tarihinde öğrenildiği açıklanarak başvuru yapıldığı belirtilmiştir. Başvurucu 7/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesinin Özge Özgürengin (B. No: 2014/5218, 19/4/2018, §§ 22-38), Ali Ulvi Altunelli (B. No: 2014/11172, 12/6/2018, §§ 23-27, 29-45), Deniz Karadeniz ve diğerleri [GK], (B. No: 2014/18001, 6/2/2020, §§ 32-44) kararlarında ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) uygulaması açıklanmıştır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/15690 | Başvuru, 1 Mayıs gösterilerine yapılan polis müdahalesine ilişkin soruşturma neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının; haksız gözaltına alma işlemi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 12/1/2010 tarihinde Kartal İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkilerinden kaynaklanan tazminat davasında İlk Derece Mahkemesinin 4/12/2012 tarihli kısmen kabul yönündeki hükmü temyiz incelemesi sonucu Yargıtay Hukuk Dairesinin 6/3/2014 tarihli ilamı ile bozulmuş, bozma sonrası yargılamaya İstanbul Anadolu İş Mahkemesinde devam edilerek dava 19/6/2014 tarihli karar ile kısmen kabul edilmiş ve bu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 25/9/2014 tarihli ilamı ile onanmış ve yargılama süreci sona ermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/20335 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, Lozan Antlaşması ile onaylanan, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri hususunda Türkiye ile Yunanistan arasında düzenlenen mukavelename uyarınca, 1924 yılında Türkiye'ye gelen murisine, iskân amacıyla Safranbolu ilçesinde tahsis edilen taşınmazın, mülkiyetinden feragat edildiğine dair işlem geçerli olmadığı halde, kadastro çalışmaları sonunda Maliye Hazinesi adına tapu siciline tescil edilmesinin mülkiyet hakkı ile adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 11/1/2013 tarihinde Sakarya İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 14/5/2013 tarihinde, başvurunun karara bağlanması için Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: 30/1/1923 tarihinde Lozan’da imzalanan Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme (Mübadele Sözleşmesi), 24/7/1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile onaylanmıştır. Mübadele Sözleşmesi’ne göre, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri hususunda Türkiye ile Yunanistan anlaşmışlardır. Başvurucunun dedesi (murisi) 1866 Drama doğumlu olup, Mübadele Sözleşmesi uyarınca 1924 yılında Türkiye'ye gelmiş, İmar ve İskân Bakanlığı tarafından Safranbolu ilçesinde tahsis edilen ev ve araziye yerleştirilmiştir. Başvurucunun murisi, yaklaşık 4 yıl Safranbolu ilçesinde kaldıktan sonra Adapazarı’na taşınmış, 8/8/1952 tarihinde vefat ettiğinde başvurucu ile kardeşleri mirasçı olarak kalmışlardır. 1978 yılında taşınmazın bulunduğu yerde yapılan kadastro çalışması sırasında taşınmaz, maliki tespit edilemediği için Maliye Hazinesi adına tespit ve tapu siciline tescil edilmiş, kadastro tespitine itiraz edilmemiştir. Başvurucu, 15/12/2008 tarihinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığına başvurarak, Mübadele Sözleşmesi uyarınca tahsis edilen taşınmazın bedelinin ödenmesini talep etmiş, Bakanlıkça 18/6/2009 tarihinde başvurucunun talebi reddedilmiştir. Başvurucu, 7/9/2009 tarihinde Zonguldak Valiliğine başvurarak, aile fertlerine ait bilgi ve belgelerin suretlerini talep etmiş, dilekçesinin içeriğinde, murisine, Safranbolu ilçesindeki iskân haklarından feragat ettiğine dair taahhütname senedi imzalattırılarak Adapazarı’na gelmelerine izin verildiğini ve 1927-1929 yıllarında Adapazarı'na taşındığını bildirmiştir. Başvurucu, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı aleyhine Ankara İdare Mahkemesinde açtığı davada, Mübadele Sözleşmesi gereği murisinin Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalması nedeniyle orada kalan malvarlığının bedelinin tazmin edilmesini talep etmiştir. Mahkemece, başvurucunun Zonguldak Valiliğine hitaben düzenlediği dilekçesinde, murisinin Safranbolu ilçesindeki iskan haklarından vazgeçerek ve orada 5 yıl kalmadan Adapazarı'na taşındığını belirttiği, 10/12/1925 tarih ve 675 sayılı Kanun gereği iskan mahallinde 5 sene oturma zorunluluğunun bulunduğu, davacının murisinin bu şartı yerine getirmediği, öte yandan mübadillere pek çok kez kanunlarla alacaklarını alma imkanı verildiği halde davacının ve murislerinin bu hususta herhangi bir girişimde bulunmadıkları gerekçesiyle 20/4/2010 tarih ve E.2009/1007, K.2010/636 sayılı kararla davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz üzerine Danıştay Dairesinin 13/2/2012 tarih ve E. 2012/94, K.2012/490 sayılı kararıyla hüküm onanmıştır. Karar düzeltme istemi, Danıştay Dairesinin 31/10/2012 tarih ve E.2012/4566, K.2012/8258 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Karar, 14/12/2012 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 27/10/1988 tarih ve 3488 sayılı Uygulanma İmkanı Kalmamış Olan Kanunların Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun'un maddesi. 10/12/1925 tarih ve 675 sayılı mülga Mahalli İskânlarını Bila-Mezûniyet Tebdîl Eden Muhâcir ve Mültecilerle Aşâir Hakkında Kânûn'un birinci maddesi şöyledir:“Gerek kendi arzularile ve gerek bir zaruret veya muahede dolayısila Türkiyeye gelib kabul edilen ve badema gelecek olan mübadil veya gayrimübadil bilûmum muhacir ve aşair ve mülteciler Hükûmetçe gösterilmiş veya gösterilecek olan iskân mahallerinde beş sene müddetle oturmağa mecburdurlar.” 30/5/1928 tarih ve 1331 sayılı mülga Mübâdil, Gayr-i Mübâdil, Muhâcir ve Sâireye Kanunlarıyla Tevfîkan Tefvîz veya Âdiyyen Tahsîs Olunan Gayr-i Menkûl Emvâlin Tapuya Raptına Dâir Kânûn’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Mübadeleye tabi ahaliye verilecek emvali gayri menkule hakkındaki ….. kanunlarla kendilerine gayri menkul emval tefviz ve icar edilmiş veya edilecek olan ve tefviz ve icra muameleleri Dahiliye veya mülga İskân vekâletince alelusûl tasdik olunan mübadillerin ellerindeki tefviz vesikalarına mukabil tapu senedi verilir.” 11/7/1945 tarih ve 4796 sayılı mülga Mübadele ve Teffiz İşlerinin Kesin Tasfiyesi Hakkında Kanun'un maddesi şöyledir:“1771 sayılı ve 19 Mart 1931 tarihli kanun hükümleri uyarınca verilmiş olan tasfiye belgelerine bağlı birinci, ikinci ve üçüncü tertip kuponlar yüzde on beş nispetinde para ile ödenerek tasfiye edilir.” 4796 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Birinci madde hükümlerinden faydalanmak için ilgililerin bu kanun yürürlüğe girdiği tarihten başlıyarak altı ay içinde tasfiye vesikalarına bağlı kuponları bulundukları yerin en büyük mal memuruna alındı karşılığında vermeleri gereklidir. Her ne sebeple olursa olsun bu süre içinde başvurarak kuponlarını vermiyenlerin hakları düşer.” 4796 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Bu kanunun yürürlüğe girmesinden başlıyarak altı ay içinde 1331 sayılı kanunun 9 ncu maddesinde yazılı sebeplerden dolayı genel zamanaşımı süresinde istirdat ve tazminat dâvası açılabilir ve açılmış dâvalara devam olunur. Altı ay geçtikten sonra her ne sebeple olursa olsun dâva açılamaz.” | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/539 | Başvurucu, Lozan Antlaşması ile onaylanan, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri hususunda Türkiye ile Yunanistan arasında düzenlenen mukavelename uyarınca, 1924 yılında Türkiye'ye gelen murisine, iskân amacıyla Safranbolu ilçesinde tahsis edilen taşınmazın, mülkiyetinden feragat edildiğine dair işlem geçerli olmadığı halde, kadastro çalışmaları sonunda Maliye Hazinesi adına tapu siciline tescil edilmesinin mülkiyet hakkı ile adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvuru, sahibi olduğu meskene ilişkin yapı kullanım izin belgesinin Belediye tarafından iptal edilerek yıkım kararı alınmasına karşı açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi, aynı sitedeki diğer davacıların ise davalarının kabul edilmesi sonucu kazanılmış hakların korunmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişikindir. Başvuru 27/3/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/4/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı 28/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 19/1/2016 tarihli görüş yazısı 1/2/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını süresi içinde, 15/2/2016 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Aydın ili Kuşadası ilçesi Hacı Feyzullah Mahallesi 112 Ada 5 Parsel'de kayıtlı 73 numaralı meskenin sahibidir. Anılan mesken Cihan Sitesi Yönetimi adına 23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamında kayıtlıdır. Cihan Sitesi'nde toplam 110 mesken bulunmaktadır. Bu meskenlerin inşaatına Kuşadası Belediyesince verilen 7/7/1988 tarihli ve 22/10 sayılı ortak (tek) inşaat ruhsatnamesi kapsamında başlanmış olup anılan ruhsatın geçerlilik süresi içinde inşa süreci tamamlanarak yine aynı Belediye tarafından tüm meskenler için ortak (tek) olarak verilen 2/12/1998 tarihli ve 404 sayılı yapı kullanım izin belgesi ile kat mülkiyetine geçiş sağlanmış ve mesken sahipleri 25/2/1999 tarihinde tapularını almışlardır. Kuşadası Belediyesi 18/7/2006 tarihli ve 4333 sayılı yazısında, 14/7/2006 tarihinde yapılan incelemede başvurucunun taşınmazının da içinde yer aldığı projeye ilişkin 2/12/1998 tarihli ve 404 sayılı yapı kullanım izin belgesinin iptal edildiğini ve 7/7/1988 tarihli inşaat ruhsatnamesinin beş yıllık geçerlilik süresinin dolmuş olması nedenleriyle anılan meskenin ruhsatsız hâle geldiğini, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu'nun ve maddeleri kapsamında proje kapsamındaki meskenlere ilişkin yapı tatil zaptı düzenlendiğini ve bu zapt uyarınca meskenin yirmi gün içinde ruhsatlandırılması veya yıkılması gerektiği hususları ihbaren 28/8/2006 tarihinde, başvurucu adresinde bulunmaması nedeniyle mahalle muhtarlığına tebliğ edilmiştir. Yeni ruhsat için başvuru yapılmaması üzerine Belediye Encümeninin 10/7/2007 tarihli ve 1573 sayılı kararıyla meskenin Kanun'a aykırı kısımlarının yıkılmasına ve başvurucuya 786,00 TL para cezası uygulanmasına karar verilmiştir. Bahsedilen karar 9/8/2007 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, anılan kararın hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle 30/12/2009 tarihinde anılan kararın geri alınması talebiyle Kuşadası Belediyesine başvuruda bulunmuştur. İdarece herhangi bir cevap verilmemek suretiyle talep zımnen reddedilmiştir. Başvurucunun, anılan zımni ret işleminin iptali istemiyle 17/5/2010 tarihinde açtığı dava, Aydın İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 11/8/2010 tarihli ilamıyla süre aşımı yönünden reddedilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir: "... Dava dilekçesi ve eklerinin incelenmesinden;dava konusu işlemin dayanağı olan 14/07/2006 tarihli Yapı Tatil Zabtına ilişkin bilgilendirme yazısının 28/08/2006 tarihinde, dava konusu 2007 tarih ve 1573 sayılı Kuşadası Belediye Encümeni kararınınsa 09/08/2007 tarihinde davacıya tebliğ edildiği, davacının bu işleme karşı 60 günlük dava açma süresi içinde idari yargı mercileri nezdinde dava açma hakkı bulunduğu gibi, bu işleme karşı davalı idareye başvuruda bulunup bu başvuruya cevap verilmemesi halinde 60 günlük zımmi ret süresinin dolduğu günden, eğer olumsuz bir cevap verilirse bu cevabın kendisine tebliğini izleyen günden itibaren kalan dava açma süresi içerisinde dava açması gerekirken, dava konusu işlemin kendisine tebliğinin üzerinden yaklaşık 2,5 sene geçtikten sonra (30/12/2009 tarihli başvuru) yaptığı başvuru üzerine tesis edilen zımmi ret işlemi üzerine dava konusu işlemin iptali istemiyle iş bu davayı açtığı anlaşıldığından, uyuşmazlık konusu işlemin tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 60 günlük dava açma süresi geçirildikten sonra davalı idareye yapılan başvuru üzerine tesis edilen zımmi ret işleminin iptali istemiyle açılan davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesi olanağı bulunmamaktadır." Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Danıştay Ondördüncü Dairesinin 14/9/2012 tarihli ilamıyla onanmış; karar düzeltme talebi de yine aynı Dairenin 9/1/2014 tarihli ilamıyla reddedilerek karar kesinleşmiştir. Anılan karar başvurucuya 27/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucunun 27/3/2014tarihinde yaptığı bireysel başvuruda süre aşımı olmadığı tespit edilmiştir. B. İlgili Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Dava açma süresi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler; a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı, b) Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin; tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği;Tarihi izleyen günden başlar. Adresleri belli olmayanlara özel kanunlarındaki hükümlere göre ilan yoluyla bildirim yapılan hallerde, özel kanununda aksine bir hüküm bulunmadıkça süre, son ilan tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün sonra işlemeye başlar. İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. Ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililer, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilirler. Düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olması bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olmaz." Aynı Kanun'un "İdari makamların sükutu" kenar başlıklı maddesi şöyledir: " İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. (Değişik bent: 10/06/1994 - 4001/5 md.) Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler." Aynı Kanun'un "Üst makamlara başvurma" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır." | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4284 | Başvuru, sahibi olduğu meskene ilişkin yapı kullanım izin belgesinin Belediye tarafından iptal edilerek yıkım kararı alınmasına karşı açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi, aynı sitedeki diğer davacıların ise davalarının kabul edilmesi sonucu kazanılmış hakların korunmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişikindir. | 0 |
Başvuru; kamulaştırma bedeline işletilen faizin uzun süren yargılama nedeniyle değer kaybına uğratılması ve idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucuya ait Mersin ili, Tarsus ilçesi, Mithatpaşa Mahallesi, 3711 ada, 2parsel numaralı taşınmazın kamulaştırılmasına karar verilmiş; kıymet takdir komisyonunca tespit edilen bedel üzerinde anlaşma sağlanamaması üzerine Karayolları Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından söz konusu taşınmazın kamulaştırılan kısmının kamulaştırma bedelinin tespiti ile başvurucu adına olan tapu kaydının iptaline ve İdare adına tescili ile yol olarak terkinine karar verilmesi talebiyle 20/11/2012 tarihinde dava açılmıştır. Tarsus Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) tarafından 3/6/2014 tarihinde taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespitine, kamulaştırılan kısmın başvurucu adına olan tapu kaydının iptali ile İdare adına tesciline karar verilmiştir. Başvurucu; taşınmazın değerinin düşük belirlendiğini, İdare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu, yargılamanın dört ay içinde bitirilmediği hâlde faize hükmedilmediğini belirterek temyiz kanun yoluna başvurmuş, Yargıtayca yapılan temyiz incelemesi sonucunda 24/1/2019 tarihinde onama kararı verilmiştir. Başvurucu, karar düzeltme talebinde bulunmuş; Yargıtayca 16/12/2019 tarihinde başvurucunun kamulaştırma bedeline faiz işletilmesine yönelik karar düzeltme talebinin kabulüyle kamulaştırma bedeline dava tarihinden dört ay sonraki günü takip eden 21/3/2013 tarihinden karar tarihi olan 3/6/2014 tarihine kadar yasal faiz uygulanmasına karar verilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 4/1/2020 tarihinde öğrendiğini belirterek 23/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3816 | Başvuru, kamulaştırma bedeline işletilen faizin uzun süren yargılama nedeniyle değer kaybına uğratılması ve idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, zimmet suçu işlediği gerekçesiyle başvurucudan tahsil edilen tutarın, zimmet suçuna ilişkin beraat kararının ardından başvurucuya iadesine karar verilmesi istemiyle açılan davanın süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/6/2014 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/4/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bir devlet okulunda müdür olarak görev yapmakta iken hakkında yapılan disiplin soruşturması sonucu; disiplin yönünden, kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile tecziyesine; mali yönden, zimmetine geçirdiği 661,81 TL'yi ilgili okul hesaplarına yatırmasına; adli yönden ise, görevini kötüye kullanma ile zimmet suçlarından hakkında kamu davası açılması için suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiştir. Ümraniye İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, başvurucunun en son müdür olarak görev yaptığı okula gönderdiği 24/7/2007 tarihli ve 410/24155 sayılı yazıyla, başvurucudan anılan tutarların tahsil edilmesini talep etmiştir. Okul yöneticileri tarafından bu yazının şifahi olarak bildirilmesi üzerine başvurucu, talep edilen tutarları 1/8/2007 ve 6/8/2007 tarihlerinde banka hesaplarına yatırmıştır. Zimmet suçlamasıyla açılan dava, Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinin 5/10/2010 tarihli ilamıyla "...Dosya içeriğine göre sanığın üzerine atılı zimmet suçunu işlediği yolunda hükümlendirilmesine yeterli, elverişli ve inandırıcı delil elde edilemediği ..." gerekçesiyle başvurucunun beraati ile sonuçlanmıştır. Başvurucu, zimmet suçu işlediği gerekçesiyle kendisinden tahsil edilen tutarların yasal faiziyle birlikte iade edilmesi talebiyle, 10/11/2010 tarihinde idareye başvuruda bulunmuş ancak idare 21/12/2010 tarihli ve 8584 sayılı yazısıyla "tazminata yönelik bir dava açılmadığı ve bu yönde bir mahkeme kararı olmadığı" gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Başvurucu tarafından anılan ret işleminin iptali istemiyle 4/1/2011 tarihinde dava açılmış ve İstanbul İdare Mahkemesi, 12/1/2011 tarihli kararıyla süre aşımı gerekçesiyle oyçokluğuyla davayı reddetmiştir. Gerekçenin ilgili bölümü şöyledir:"2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun maddesinde Özel Kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay ve İdare Mahkemelerinde dava açma süresinin 60 gün olduğu düzenlemesi ile maddesinde“İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.” hükmü yer almaktadır.Dava dosyasının incelenmesinden, okul müdürü olarak görev yapmakta iken hakkında açılan disiplin soruşturmasında getirilen teklif doğrultusunda zimmetine geçirdiği tespit edilen 439,34 TL'nin ödenmesi gerektiği aksi takdirde yasal yollara başvurulacağı hususunda 2007 tarih ve 24155 sayılı işlemin tesis edildiği, davacının talep edilen bedelin büyük bir kısmını 2007 tarihinde ödediği, davacı hakkında ceza mahkemesinde zimmet suçun açılan davanın Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinin 2010 tarih ve E:2008/228, K:2010/216 sayılı kararıyla beraatle sonuçlandığı, davacının zimmet suçundan açılan davada beraat ettiğinden bahisle ödediği 439,34 TL bedelin 235,67-TL işlemiş faizi olmak üzere 675,01-TL bedelin yasal faiziyle birlikte iadesi talebiyle yapılan başvurun reddi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.2577 Sayılı Kanun uyarınca dava açma süresi olan 60 gün içinde yapılacak idari işlemin geri alınması veya kaldırılmasına yönelik itiraz talebinin, kısmen veya tamamen reddi kararının tebliğinden itibaren veya 60 gün içinde cevap verilmeyerek zımmen reddi halinde başvurma tarihine kadar geçmiş sürede hesaba katılarak kalan süre içinde dava açılmasının zorunlu olduğu görülmektedir. Olayda, davacıdan zimmetine geçirdiği belirtilen parayı ödemesi gerektiği yolunda tesis edilen 2007 tarih ve 24155 sayılı işlemin tebliğ tarihi belirtilmemekle beraber davacının 2007 tarih ve 24155 sayılı işlemi en geç talep edilen bedelin büyük bir kısmını ödediği 2007 tarihinde öğrendiği, davacı tarafından 2007 tarih ve 24155 sayılı işlemine karşı 2007 tarihinden itibaren 60 gün içinde doğrudan dava açılması ya da aynı süre içinde idareye başvurulması ve verilen cevaba göre kalan süre içinde dava açılması gerektiği halde davacının ceza mahkemesince verilen beraat kararı üzerine 60 günlük dava açma ve idareye başvuru süreleri geçtikten çok sonra 2010 tarihinde idareye başvurduğu görülmektedir. Bu durumda, davacı tarafından kendisinden talep edilen bedeli ödediği 2007 tarihinden itibaren 60 gün içinde dava açılması veya idareye başvurulması gerekirken bu süreler geçtikten sonra 2010 tarihinde yapılan başvuru üzerine 2011 tarihinde açılanbu davada süre aşımı bulunmaktadır. ..." Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Danıştay İkinci Dairesinin 10/4/2014 tarihli ilamıyla onanarak kesinleşmiştir. Onama kararı başvurucuya 20/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “ Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,… Tarihi izleyen günden başlar.” 2577 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: " İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler." 2577 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “ İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9018 | Başvuru, zimmet suçu işlediği gerekçesiyle başvurucudan tahsil edilen tutarın, zimmet suçuna ilişkin beraat kararının ardından başvurucuya iadesine karar verilmesi istemiyle açılan davanın süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
BAŞVURU KONUSU Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu başvuru tarihinde, Anayasa'yı ihlal ve terör örgütü propagandası suçlarından hükümlü olarak Rize L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu Başkanlığı (Eğitim Kurulu) 4/5/2015 tarihli kararında, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Ceza İnfaz Kurumları Kütüphane ve Kitaplık Yönergesi'nin maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle Yürüyüş isimli derginin 19/4/2015 tarihli ve 465 sayılı nüshasının başvurucuya teslim edilmemesine karar vermiştir. Eğitim Kurulu adı geçen dokümanda, terör olaylarına ait fotoğrafların bulunduğunu, terör olaylarına katılan kişilerin yazılarına yer verildiğini ve terör örgütü propagandası yapıldığını tespit etmiştir. Eğitim Kurulu kararına karşı başvurucunun Rize İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet, İnfaz Hâkimliğinin 27/5/2015 tarihli kararında 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesi uyarınca mahkûmun ıslahını engelleyeceği gerekçesiyle reddedilmiştir. İnfaz Hâkimliği anılan dergide terör örgütü üyelerinin silahlı ve üniformalı fotoğraflarına yer verildiğini, terörün ve teröristin övülerek halkın isyana ve silahlı mücadeleye çağrıldığını ifade etmiştir. İnfaz Hâkimliği dergide yüzleri maskeli ve silahlı teröristlerin gerçekleştirdiği yangın ve şiddet fotoğrafları ile şehit edilen İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz'ın başına teröristlerce silah dayanmış hâldeki fotoğraflarının yayımlandığını belirtmiştir. Başvurucu, İnfaz Hâkimliğinin ret kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Rize Ağır Ceza Mahkemesi, İnfaz Hâkimliği kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Bu karar, başvurucuya15/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5275 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenilen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır."B. Uluslararası Hukuk Mevcut başvurunun değerlendirilmesi sırasında gözönünde bulundurulan uluslararası hukuk kaynakları için bkz. Ahmet Temiz (6), (B. No: 2014/10213, 1/2/2017, §§ 17-18). | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/12095 | BAŞVURU KONUSU Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Subsets and Splits