text
stringlengths 115
474k
| Haklar
stringclasses 21
values | Kararın Bağlantı Linki
stringlengths 53
58
| Başvuru Konusu
stringlengths 0
2.09k
| labels
int64 0
1
|
---|---|---|---|---|
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/1/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların maliki olduğu, başvuruya konu Antalya ili Konyaaltı ilçesi Arapsuyu Mahallesi 20016 ada 2 parsel numaralı taşınmaz 12/4/2001 tarihinde 1/000 ölçekli uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucular 1/4/2015 tarihinde bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Konyalatı Belediyesine (Belediye) başvurmuş fakat bu yolla bir sonuç elde edememiştir. Başvurucular, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle 15/6/2015 tarihinde Antalya İdare Mahkemesinde, Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Nihai karar, başvuruculara 25/12/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 8/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/1364 | Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 22/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 6/5/2001 tarihinde yasa dışı örgüt üyeliği suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alınmış, 12/5/2001 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının E.2001/743 sayılı iddianamesi ile başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 23/9/2010 tarihli kararıyla başvurucunun hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 22/3/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Mahkemece, kararın kesinleştirme işlemi 18/7/2013 tarihinde gerçekleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/1168 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/8374 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da yer alan diğer bazı haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, bir siyasi parti lideri olan başvurucunun dile getirdiği bazı iddialardan dolayı tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/1/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2015/1225, 2015/3100, 2015/6165, 2015/6939, 2015/11072 ve 2017/6656 numaralı bireysel başvuru dosyalarının 2015/1220 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu -olayların geçtiği tarihte ve hâlen- Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) Genel Başkanıdır. Başvurucu, başka birçok platform yanında Partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) grup toplantılarında ve TBMM Genel Kurulunda da belirli periyotlarla gündeme dair görüşlerini açıklamaktadır. Başvurucu, 2010 yılı sonunda TBMM Genel Kurulunda, CHP grup toplantılarında, bazı basın açıklamalarında ve televizyon programlarında Kayseri Büyükşehir Belediyesiyle (Belediye) ilgili bazı iddialarını kamuoyuyla paylaşmıştır. Anılan iddialar aynı tarihlerde, siyasi aktörler, köşe yazarları, akademisyenler gibi çok farklı toplum kesimlerince değerlendirilmiş; lehte ve aleyhte değerlendirmelere konu olmuştur. Derece mahkemelerinin kararlarındaki tespitlere göre başvurucu, H.A.H.nin ifadelerini konuşmalarına dayanak almıştır. Bu şahıs, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında yürütülen dolandırıcılık iddiasına dayalı soruşturmada yaptığı savunmalarında bazı belediye çalışanları hakkında rüşvet aldıklarına yönelik iddialarda bulunmuştur. Adı geçen şahıs 17/7/2007 tarihinde münhasıran Belediyedeki yolsuzluklara ilişkin ifade vermiştir. H.A.H. hakkında Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmış ve dolandırıcılık ile resmî belgede sahtecilik suçlarından H.A.H.nin cezalandırılmasına karar verilmiştir. H.A.H.nin bahsi geçen iddiaları sonucunda elli kişi hakkında soruşturma açılmış, ancak soruşturmanın sonucunda Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı bu kişilerin tamamı hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Konuyla ilgili idari soruşturmada da iddialar soyut olduğundan ilgililer hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucunun konuşmalarından bir kısmı sebebiyle aleyhine manevi tazminat davaları açılmıştır. Aşağıda sırasıyla başvurucunun iddialarını dile getirdiği konuşmalara, açılan tazminat davalarına ve Anayasa Mahkemesine başvuru sürecine ilişkin bilgilere yer verilmektedir.A. Başvurucunun Kayseri Büyükşehir Belediyesine Yönelik İddiaları Derece mahkemeleri tarafından verilen bazı kararlarda başvurucunun 27/12/2010 tarihinde Star TV Arena Programında, 28/12/2010 tarihli CHP Grup Toplantısında, 8/1/2011 tarihinde Adana ilinde yaptığı bir konuşmada, 11/1/2011 tarihli CHP Grup toplantısında da aynı iddiaları dile getirdiği ifade edilmiştir. Ancak derece mahkemeleriyalnızca 13/12/2010 tarihinde TBMM Genel Kuruluna hitaben yapılan konuşmada ve konuşma sonrası basına yapılan açıklamalar ile 14/12/2010 tarihli basın açıklamasını kararlarına dayanak almışlardır. Başvurucunun, daha sonra tazminat davasına konu edilen ve derece mahkemeleri tarafından değerlendirilen konuşmaları şu şekildedir: 13/12/2010 Tarihinde TBMM Genel Kuruluna Hitaben Yapılan Konuşma ve Konuşma Sonrası Basına Yapılan Açıklamalar TBMM tutanaklarına göre 13/12/2010 tarihinde başvurucu tarafından 2011 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmeleri esnasında yapılan konuşmanın başvuru konusu olayla ilgili kısımları şu şekildedir:“[Kemal Kılıçdaroğlu] - …Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk, bu iktidarın en ciddi sorunlarından birisidir, en ciddi temel sorunlarından birisidir. Bakın, 17/07/2007 tarihinde … diye bir yurttaş -Kayseri Büyükşehir Belediyesinde çalışıyor- gidiyor polise rüşvet çarkının nasıl döndüğünü bütün ayrıntılarıyla anlatıyor, 26 sayfa. Arkasından, imzalıyor ve kendisi bu itiraflarda bulunuyor. Rüşveti toplayan kişi bu; taksi duraklarından, benzin istasyonlarından ve diğer yerlerden. Yıllardır devam eden bir prosedür. Bütün bunların hepsini ayrıntılı anlatıyor. Anlattıktan sonra emniyet, rüşvet, irtikap, resmî belgede sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılıkla cumhuriyet savcılığına gönderiyor. Filme de alınıyor, videoya da alınıyor ama video gizli. 26 sayfalık bu itiraf ne oluyor biliyor musunuz? 16 sayfaya indiriliyor. Şimdi, birinci soru: 26 sayfalık itiraf niçin 16 sayfaya indi? Kime soruyorum? Adalet Bakanına soruyorum. Bilmeliyiz. Onun içinde Kayseri Ana Kent Belediye Başkanının rüşvet olaylarıyla ilgili bölümler mi çıkarıldı yoksa başka bir nedenle mi çıkarıldı? Bu sorunun yanıtını bekliyorum. [A.K.] (Afyonkarahisar) – Varsa söyle. [Kemal Kılıçdaroğlu] (Devamla) – İki tutanak da elimde. Ben onlardan önce isterim.Sonra ne oluyor? Gidiyor savcıya. Savcı Bey’in adı … Savcı, emniyetin gönderdiği rüşvet, irtikap değil, bunu memur suçlarıyla ilgili bir olay dolayısıyla Bakanlığa yazıyor ve izin istiyor Adalet Bakanlığından. Adalet Bakanlığı, haklı olan bir gerekçeyle bunu Valiliğe gönderiyor, konuyu ön inceleme yapın, izin verip vermeyeceğimize karar verelim diye. Ön inceleme yapılıyor değerli arkadaşlar, bir vali vekili konuyu araştırıyor, …. Komisyon kuruluyor, raporu düzenliyor, Adalet Bakanlığına gönderdiği yazıda diyor ki: Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı [Ö.] ve diğer belediye görevlilerine isnat edilen suç Türk Ceza Kanunu’nun 252’sine giriyor, rüşvet suçunu oluşturduğundan 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17’nci maddesi kapsamında işlem yapılmasını istiyor. Vali vekili basıyor imzayı ve gönderiyor. Bir önemli gelişme oluyor. Bunun ekinde de bir rapor var, bu yazının ekinde daha önce alınmış ifadeler, tutanaklar ve raporlar da var. Bu Vali, bunu imzaladıktan otuz sekiz gün sonra görevden alınıyor, başka bir ile gönderiliyor, Gaziantep’e. Olabilir, bir ihtiyaç çıkmıştır, olabilir.Bakanlık gayet güzel bir uygulama yapıyor ve bunu savcılığa gönderiyor, diyor ki: ‘Bize geldi, ekindeki raporlar da bunlardır, gereğini yapın.’ Savcılık diyor ki: Vali Bey’in yaptığı gibi değil, emniyet müdürünün yaptığı gibi değil. Yine, memur suçlarından ötürü, dava açmak için izin istiyor. Yanıt gelmiyor Bakanlıktan. İkinci bir yazı yazıyor, ‘izin verin’ diye. Bunun üzerine Bakanlık yazı yazıyor, ‘İzin verdik, araştırın konuyu.’ Diyor. Konu araştırılıyor, yine gidiyor, bu kez bir başka vali yardımcısı olayı araştırmakla muhakkik olarak atanıyor. Prosedürde bir eksiklik yok. Bu Vali Yardımcısı, …, Kocasinan ve Melikgazi belediyelerinden bilirkişi istiyor olayı araştırmak üzere. Kocasinan Belediyesi 30/11/2007’de bir halk sağlığı uzmanı ile bir harita mühendisini görevlendiriyor. Melikgazi Belediyesi ise 4/12/2007 tarihinde görevlendiriyor. Ama ciddi bir şey var: 4/12’de bilirkişi görevlendiriyorsunuz, ama bu Vali Vekilimiz 3/12’de raporunu Valiliğe sunuyor bir gün önceden. Nasıl oluyor bu? Daha bilirkişi gelecek, inceleyecek; bir gün önceden gönderiyor. Şimdi, bir gün önceden görevlendiriyor ve Sayın Vali [O.G.] -Vali o zaman orada, bir dönem bakanlık yaptı kısa süre- ‘Ben de aynı kanaatteyim, burada hiçbir şey yoktur, dosyanın kapatılması lazım.’ Diyor, basıyor imzayı. Ama bir şey var değerli arkadaşlar: Sayın Vali, ondan önce kararnamesi çıkmış ve Müsteşarlık görevine atanmış birisi yani imzalarken, kararnamesi daha önce Resmî Gazete’de yayımlanmış, Müsteşarlığa atanmış birisi yani Kayseri Valisi değil. O gidiyor, imzaladıktan sonra Bakanlığa gönderiyor. Bakanlığa gittikten sonra, aynı [O.G.], bu kez de Müsteşar olarak kendisinin gönderdiği yazıyı alıyor, Sayın Bakanın onayına sunuyor ve diyor ki: ‘Burada hiçbir şey yoktur, dosyayı kapatalım.’ Ve dosya kapanıyor.Şimdi, benim sorum şu: Ben Sayın Başbakana burada siz bunu yaptınız demiyorum, ama Sayın Başbakanın vicdanına sesleniyorum: Bu olayın üzerine giderseniz -ben daha bir ucunu çektim yalnız, çok büyük bir olay bu- olayı ben soruşturacağım derseniz, biz CHP Grubu olarak sonuna kadar sizin arkanızdayız, hiç endişeniz olmasın, yeter ki kararlılıkla olayın üzerine gidin ama gitmez, siz de o Vali ve Savcı gibi, ‘Ya, bunu kapatalım, ya, bu da çok önemli bir olay değildir.’ Derseniz, o zaman çıkıp bu kürsüden ‘Biz yolsuzluklarla mücadele edeceğiz.’ Demeyeceksiniz. ‘Biz yolsuzluklara kol kanat geren bir iktidarız.’ Dersiniz ve bu iş burada biter.Benim Sayın Başbakandan araştırmasını istirham ettiğim bir soru daha var: Bu değerli, adını söyleyeyim, … şu anda nerededir? Bu, çok önemli bir soru. Nerede olduğunu Sayın Başbakan araştırdığı zaman görecektir. Çünkü Sayın Başbakanın bir lafı vardı: ‘Benim mal varlığımı eleştirenler şimdi Silivri’de.’ Diyordu. Bunu da bir araştırsın bakalım, nerede?Ve benim bir sorum daha var: Avukat …, kimdir bu adam?Eğer Sayın Başbakan benim bu konuştuklarımla ilgili olarak, her satırıyla ilgili belge istiyorsa masamın üzerinde, her satırıyla ilgili, bütün yazışmalar, o iki ifade tutanakları, 26 ve 16 sayfalık ifade tutanakları. Elimde olmayan bir şey var, kayıp olan ve ilk Valinin yazdığı rapor, o elimizde yok, mahkeme dosyasında da yok. Nerede bu dosya? Niye gizleniyor? Mademki her şey aleni, mademki avukat da istediği zaman verecekler, ona da ulaşamıyorum, ulaşamıyoruz.…’i eğer Sayın Başbakan merak ederse, yanında Sayın [B.A.] var, ona sorarsa sanıyorum benden çok daha fazla bilgi alacaktır.” TBMM Genel Kurulunda bütçenin tümü üzerindeki görüşmelerin ardından başvurucu, TBMM kulisinde gazetecilerin sorularını yanıtlamıştır. Anadolu Ajansının konuya ilişkin haberinin ilgili kısımları şöyledir:“…Kılıçdaroğlu, Kayseri’deki yolsuzluk iddiasına karşılık Erdoğan’ın açıklamalarının tatmin edici olup olmadığına ilişkin soru üzerine, ‘konuşmanın tatmin edici olmadığını, iddialarına yanıt vermediğini’ söyledi. Kılıçdaroğlu, ‘17 kişilik bir çetenin sözkonusu olduğunu’ öne sürerek, ‘…’nun çete arasında çıkan özel bir uyuşmazlık nedeniyle ihbarda bulunduğunu’ savundu. ‘Özel uyuşmazlığın’ sorulması üzerine, Kılıçdaroğlu, daha sonra bu uyuşmazlığı CHP Kayseri Milletvekili [Ş.K.nin] açıklayabileceğini, bu konudaki ayrıntılara girmek istemediğini kaydetti. Bütçe konuşması sırasında dile getirdiği iddiaları yineleyen Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın ‘26 sayfalık ifadeden söz etmediğini’ söyledi. Kılıçdaroğlu, ‘Kayseri’deki Valilik, adliye ve belediye arasında şeytan üçgeni var. Bu arada tezgah dönüyor…’ dedi. Kılıçdaroğlu, …nun şu anda Silivri Cezaevinde olduğunu bildirerek, ‘Sayın Başbakan hapiste olduğunu söyledi. Onu ben de biliyorum. Nerede hapiste? Silivri diyemiyor. Niye diyemiyorsun? Yani sen bunu yaparsan ben de seni Silivri’ye gönderirim..’ şeklinde konuştu. ‘Konuşmanızda ben bir ucundan tuttum, çok büyük dediniz, uyuşmazlığın nedenini mi kastettiniz?’ sorusuna, Kılıçdaroğlu, ‘Onun arkasında başka olaylar var. Onu daha sonra aktaracağız’ karşılığını verdi.’Yıllardır süren bir rüşvet tezgahının sözkonusu olduğunu’ öne süren Kılıçdaroğlu, ‘Başındaki kişiler belli, ifadeler belli. Ben Başbakan’dan ne istedim? Siz yolsuzlukların üstüne kararlılıkla gitmek mi istiyorsunuz, bu olayı soruşturun. Biz de CHP Grubu olarak sizi destekleyeceğiz. Soruşturun diyoruz. Somut şeyler koyuyoruz ortaya. Kim nasıl kapattı? Rüşvet çetesi açığa çıkmalı’ diye konuştu. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, ‘dosyanın diğer uçlarını da açacaklarını’ da bildirdi.” Başvurucunun 14/12/2010 Tarihinde Basına Yaptığı Açıklamalar (CHP İnternet Sitesinde Yayımlanmıştır) Başvurucu 14/12/2010 tarihli basın mensuplarının soruları üzerine yaptığı açıklamasında aşağıdaki sözlerle Belediye ile ilgili iddialarını sürdürmüştür:“[Soru]: … [Kemal Kılıçdaroğlu]- Benim açtığım dosyayla Sayın Başbakanın söyledikleri arasında hiçbir ilgi yok. Ben 17 kişilik bir rüşvet çetesinin yargıya çıkarılmamasını nasıl sağladınız. Bunu anlattım, bunun soruşturulmasını istedim. O bana bir kişinin nasıl hapse girdiğini söylüyor. Ben zaten onun hapiste olduğunu biliyorum. O ayrı bir dava. O dava sonuçlandı. Ben sonuçlanmayan ve kapatılan bir davadan söz ediyorum. Valinin rüşvet, irtikap vardır dediği, emniyetin rüşvet, irtikap vardır dediği bir dosyanın hangi gerekçeyle niçin kapatıldığını söylüyorum. Ve ben bilirkişi atanmadan önce aklama raporunun hazırlandığını, aklama raporunu hazırlayan vali yardımcısının ismini, o tarihte Kayseri valisi olmayan bir kişinin nasıl bu dosyayı imzaladığını, kapatma dosyasını imzaladığını, aynı kişinin İçişleri Bakanlığı Müsteşarı olduktan sonra kendi aklama yazısını nasıl atlattığını söyledim. Sayın Başbakan bunlardan hiçbirisine yanıt vermedi. Kendi internet sitemizde bugün öğleden sonra bütün bu belgelerin tamamını göreceksiniz. Tamamını göreceksiniz. Sayın Başbakan birileri tarafından oltaya yakalattırıldı. Sayın Başbakan oltadadır. Benim sorduğum sorulara hala yanıt bekliyorum. Başbakan yolsuzlukların üzerine gidiyoruz diyorsa, yolsuzlukları soruşturmak bizim görevimizdir diyorsa bu dosyayı yeniden açar. Bu dosyayı yeniden açar. Başbakanın görevi dosyaları kapatmak değildir. Başbakan şu soruyu kendi bürokratlarına sormalı. Ayın 2007’de bilirkişi tayin ediliyor. Peki bu vali yardımcısı aklama raporunu nasıl 2007’de veriyor bir gün önceden? Bu soruya Sayın Başbakan yanıt verdi mi? Vermedi. Niye vermiyor? Kayseri vali vekili burada rüşvet vardır, irtikap vardır diye rapor hazırlıyor. Raporu hazırlayan vali vekili niçin 38 gün sonra görevden alınıyor? Buna yanıt verdi mi Sayın Başbakan? Vermedi. Belgelerin tamamı bugün öğleden sonra Cumhuriyet Halk Partisinin internet sitesine konulacak. Hem sorular, hem bunun yanıtlarını göreceksiniz. Ben 26 sayfalık bir ifade var diyorum. Bu tutanaktan niçin 10 sayfa eksildi diye soruyorum. Sayın Başbakan başka bir dosyadaki tutanakları anlatıyor. O tutanakları da bugün göreceksiniz. Tamamını yükleyeceğiz arkadaşlar. Biz bir şey söylüyorsak biliyoruz ki onu en az 5–6 ay araştırıyoruz. Doğruluğunu araştırmadan, ayrıntıları bilmeden bir şey açıklamıyoruz. Ama Sayın Başbakanın eline bir dosya tutuşturuldu incelemeden dahi çıktı birilerini savunmak konumuna düştü. Başbakanın görevi yolsuzlukları savunmak değildir. Yolsuzlukların üzerine gitmektir. Eğer gitmezse Kayseri’de dönen rüşvet tezgahının bir parçası olur. Biz gitmesini istiyoruz. Ve şunu da söyledim Sayın Başbakana. Bu olayın üzerine gidin CHP grubu olarak senin arkanda duracağız. Diyeceğiz ki bizim Başbakan yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidiyor. Bugün belgeleri alsın. Onlar öyle bulunmuş belgeler, hayali belgeler değildir. Devletin belgeleridir. Devletin arşivlerinde var o belgeler. Biz o belgelerin tamamını ayrıca onaylattık. Onaylatılmayan bir belge bizim zaten kullandığımız belge değildir. [Soru]: Efendim Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı… [Kemal Kılıçdaroğlu]- O benim muhatabım değil. Benim muhatabıma sorularımı sordum internet sitesinde onları okusun. [Soru]: Efendim Başbakan …[Kemal Kılıçdaroğlu]- Hukukçu arkadaşlarım zaten çalışıyorlar. Bu dosyayı yeniden açtıracağız. Yeniden açtıracağız bu dosyayı. [Soru]: Efendim dün Sayın Başbakan size bütçe görüşmesinde yine …………. İfadesini kullandı. Sizce bu üslup ne kadar doğru? Bir de size twitterdan …………… [Kemal Kılıçdaroğlu]- Sayın Başbakan mecliste bütçe görüşmelerini yaparken siyasette üslubun ne kadar önemli olduğunu söyledi. Ama kendi söylediğini kendi üslubuyla yalanladı. Bir Başbakan sokak ağzıyla konuşmaz. Bizim elimizde dokümanlar var, belgeler var. Ben başka bir davadan, açılmayan bir davadan söz ediyorum. O sonuçlanan bir davadan söz ediyor. Ben kapatılan bir davadan söz ediyorum. O 17 kişilik çeteden rüşveti toplayan birisinin nasıl mahkum edildiğini söylüyor. Zaten kendisi itiraf etmiş, rüşveti ben topluyordum diyor. Onun mahkum olması kadar doğal bir şey yok zaten. Biz o 17 kişilik çeteyi nasıl bire indirdi, hangi gerekçeyle bire indirdi biz onu soruyoruz. [Soru]: Bir de avukattan söz ettiniz efendim. [Kemal Kılıçdaroğlu]- Bunların yanıtını alayım daha öbürü devamı gelecek. 32 kısım tekmili birden gelecek. [Soru]: ……………. [Kemal Kılıçdaroğlu]- Ben Sayın Başbakana sordum. Bu kişi şu anda nerede yatıyor? Silivri’de olduğunu biliyordum. Sayın Başbakanın kürsüye çıkıp şuanda Silivri’de hapiste demesini bekliyorum. Ama ısrarla Silivri lafını kullanmadı. Niye kullanmadı? Benim malvarlığımla ilgili iddiada bulunanlar şimdi Ergenekon’dan yatıyorlar demişti. Bende Kayseri’deki davayı kapatıp rüşveti ben alıyordum, dağıtıyordum, bizim bir çetemiz vardı diyen adam şuanda Ergenekon’da yatıyor, yani hapiste yatıyor. Ben bu ilginç olaya kamuoyunun dikkatini çekmek istedim ve Sayın Başbakanın bunu itiraf etmesini istedim. Ama Sayın Başbakan Silivri adını kullanmaktan özenle kaçındı. [Soru]: Efendim dün Sayın Başbakan sizin ortaya atmış olduğunuz iddialarla, dosyalarla ilgili olarak neden yargıya gitmiyor, yargıya gitmeli, yargıda bunun hesabını araması gerek dedi. [Kemal Kılıçdaroğlu]- Bende Sayın Başbakana sizin siyasallaştırdığınız bir yargının dosyaları nasıl kapattığını bu örnek olayla göstermek istedim zaten. Yargıya gitsin. …’la ilgilide yargıya gitmediniz dedi. Yargıya gittik davaları devam ediyor. Sayın Başbakanın haberi yok. Haberi olsa belki yine dosyayı kapatacaktı. Ama meraklanmasın bütün davalarını izliyoruz. Bütün hukukçularımızla izliyoruz. Başbakan görecek tabloyu. Teşekkür ediyorum arkadaşlar. “B. Başvurucuya Karşı Açılan Tazminat Davaları Başvuru formunda sunulan bilgilere göre; başvurucunun yukarıdaki iddiaları dile getirmesinden sonra Belediye Başkanı da dâhil olmak üzere soruşturmalarda adı geçen bazı kişiler tarafından manevi tazminat talebiyle kırk civarında dava açılmıştır. Somut başvuruyu ilgilendiren davalarda verilen kararlara ilişkin bilgiler şu şekildir: Belediye Basın Yayın Müşaviri Tarafından Açılan Dava (2015/1220 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte Belediye basın yayın müşaviri olan davacı Y.Y. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 18/3/2014 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 17/11/2014 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir. Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesinin gerekçesi başvuruya konu diğer davalarda da aynen kullanılmıştır. Karar gerekçesinin ilgili kısımları şu şekildedir:“…Davaya konu olan olayda; davalı ana muhalefet partisi genel başkanı beyanlarında, dava dışı … adlı şahsın ifadelerini dayanak almıştır. Dosya kapsamından, bu şahsın Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında yürütülen dolandırıcılık iddiasına dayalı2007/17518 sayılı soruşturma dosyası sırasındaki savunmalarında davacının da içinde bulunduğu belediye çalışanları hakkında rüşvet aldıklarına yönelik ihbarda bulunduğu ve 2007 tarihinde bu yönde ayrıca ifade verdiği anlaşılmaktadır. Sonrasında kendisi hakkında Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasında 2007/253-2008/3 sayılı ilamla kamu kurum ve kuruluşları ve benzeri tüzel kişiliklerin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilmiş ve kararYargıtay Ceza Dairesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. …’nun bahsi geçen ihbar ve şikayeti sonucunda davacı dahil elli kişi hakkında Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2007/24740 sayılı soruşturma dosyasında 2008 tarih ve 2008/3088 sayılı kararla kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir. Yine aynı şekilde yürütülen idari soruşturmada da 2007 tarihli muhakkik raporunda ‘…iddialar soyut olduğundan ilgililer hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına…’ dair karar verilmiştir. Tüm bu gelişmelere rağmen ve davacı hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği halde, davalı tarafından aradan 2-3 yıl zaman geçtikten sonra yapılan açıklamalarda bahsi geçen … adlı şahsın beyanlarına atıfta bulunularak 2010 tarihli T.B.M oturumunda ‘….2007 tarihinde [H.A.H.] diye bir yurttaş -Kayseri Büyükşehir Belediyesinde çalışıyor- gidiyor polise rüşvet çarkının nasıl döndüğünü ayrıntılarıyla anlatıyor, 26 sayfa. Arkasından imzalıyor ve kendisi bu itiraflarda bulunuyor…..Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı ve diğer belediye görevlilerine isnat edilen suç Türk Ceza Kanunu 252’sine giriyor, rüşvet suçunu oluşturduğundan….’ şeklindeki ve devam sözleri ile yine 2010 tarihinde yapılan basın toplantısında sarfettiği ‘…biz o on yedi kişilik çeteyi nasıl bire indirdin, hangi gerekçeyle bire indirdin, biz onu soruyoruz….. Kayseri’de dönen rüşvet tezgahının bir parçası olur… rüşveti biz ben alıyordum, dağıtıyordum. Bizim bir çetemiz vardı diyen adam şu anda Ergenekon’da yatıyor…’ şeklindeki sözlerin davacının ismi açıkça belirtilmese dahi davalı beyanlarına tarihi de verilerek dayanak gösterilen şikayetçi …’nun soruşturma dosyasındaki 2007 tarihli ifadesinde davacının isminin açıkça zikredilmesi ve davalınınkonumu gereği beyanlarının basında geniş yer bulması karşısında, davacınınkişilik haklarına hukuka aykırı olarak saldırıda bulunulduğu açık olup … davanın kısmen kabulü yoluna gidilmiş, aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” Belediye Ulaşım Daire Başkanı Tarafından Açılan Dava (2015/1225 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte Belediye Ulaşım Daire Başkanı olan davacı A.E. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 18/2/2014 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 10/11/2014 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Belediye Çalışanı A.K. Tarafından Açılan Dava (2015/3100 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte -ilgili soruşturma dosyasındaki 17/7/2007 tarihli ifadede adı geçen- belediye çalışanı davacı A.K. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 17/4/2014 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 12/1/2015 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Belediye Genel Sekreter Yardımcısı Tarafından Açılan Dava (2015/6165 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte Belediye genel sekreter yardımcısı olan davacı H.B. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 17/4/2014 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 2/3/2015 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Belediye Genel Sekreter Yardımcısı Tarafından Açılan Dava (2015/6939 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte Belediye genel sekreter yardımcısı olan davacı E.K. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 17/4/2014 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 2/3/2015 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Belediye Özel Kalem Görevlisi Tarafından Açılan Dava (2015/11072 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte Belediye özel kaleminde çalışan davacı H.Ç. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 10/2/2015 tarihinde verdiği ve Yargıtay tarafından 25/5/2015 tarihinde onanan kararıyla başvurucu aleyhine 500 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Belediye Çalışanı H.T. Tarafından Açılan Dava (2017/6656 Numaralı Bireysel Başvuru Konusu) Olayların yaşandığı tarihte -ilgili soruşturma dosyasındaki 17/7/2007 tarihli ifadede adı geçen- belediye çalışanı davacı H.T. tarafından açılan davada Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesi 6/10/2016 tarihinde başvurucu yönünden kesin olarak verdiği kararıyla başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir (Karar gerekçesi için bkz. § 18). Anayasa Mahkemesine Başvuru Süreci Nihai kararlar başvurucuya sırasıyla 17/12/2014, 17/12/2014, 9/2/2015, 2/4/2015, 21/4/2015, 30/6/2015 ve 25/1/2017 tarihlerinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu sırasıyla 16/1/2015, 16/1/2015, 19/2/2015, 6/4/2015, 22/4/2015, 1/7/2015 ve 27/1/2017 tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurular süresinde yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk İlgili ulusal hukuk için bkz. Kemal Kılıçdaroğlu, B. No: 2014/1577, 25/10/2017, §§ 24-B. Uluslararası Hukuk İfade Özgürlüğünün Demokratik Toplumdaki ÖnemiAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) Maddesi şöyledir: Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini yinelemektedir. AİHM’e göre Maddenin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, Maddede güvence altına alınan bu hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976 § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 101). İfade Özgürlüğü ve İtibarın Korunmasını İsteme Hakkı Arasındaki İlişki AİHM, kamuya mal olmuş kişilerin şöhret ve itibarı ile ifade özgürlüğünün çatışması hâlinde Maddenin (2) numaralı fıkrasında yer alan “başkalarının… haklarının korunması” ifadesine müracaat etmektedir. AİHM Büyük Dairesi 7/2/2012 tarihinde verdiği iki kararda – Von Hannover/Almanya (2) [BD] ve Axel Springer AG/Almanya [BD], (39954/08, 7/2/2012)- ifade hürriyeti ve özel hayata saygı hakkının dengelenmesinde kullanılan ilkeleri sistematik olarak açıklamış ve uygulamıştır. Bunlar, ifade özgürlüğüne konu açıklamanın kamu yararına ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı (Von Hannover/Almanya (2), § 109; Von Hannover/Almanya, B. No:59320/00, 24/9/2004, §§ 63-66),ilgili kişinin tanınırlığı, toplumdaki rolü ve işlevi ile yazıya konu olan faaliyetin niteliği, haber veya makalenin konusu (Von Hannover/Almanya (2), § 110; kamu tarafından tanınan kişiler için korumanın daha esnek olacağına ilişkin bir karar için bkz. Minelli/İsviçre (k.k.), B. No: 14991/02, 14/6/2005), ilgili kişinin daha önceki davranışları (Von Hannover/Almanya (2), § 111), yayının içeriği, şekli ve etkileri (Von Hannover/Almanya (2), § 112), bilgilerin elde edilme koşulları ve gerçekliği (Axel Springer AG/Almanya, § 93; Von Hannover/Almanya (2), § 113) ve uygulanan yaptırımın niteliğidir (Axel Springer AG/Almanya, § 95). Maddi Olgular ile Değer Yargısı Arasındaki Fark AİHM’e göre, maddi olgular ile değer yargısı arasında dikkatli bir ayrıma gidilmelidir. Maddi olgular ispatlanabilirse de değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı hatırda tutulmalıdır (Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 46). AİHM, değer yargılarının doğruluğunu ispat etmenin yerine getirilmesi imkânsız bir talep olduğunu ve böyle bir yükümlülüğün kendiliğinden Sözleşme’nin Maddesinde korunan hakkın temel bir bileşeni olan görüş sahibi olma özgürlüğünü ihlal edeceğini belirtmektedir. AİHM bununla birlikte, bir açıklamanın değer yargısı düzeyine ulaştığı durumlarda dahi -kendisini destekleyen bir olgusal temel olmayan değer yargıları aşırı görülebileceğinden- müdahalenin orantılılığının dava konusu sözlerin yeterli bir olgusal temele sahip olup olmadığına dayanabileceğini ifade etmiştir (Jerusalem/Avusturya, B. No: 26958/95, 27/2/2001, §§ 42, 43). Brasilier/Fransa (B. No: 71343/01, 11/4/2006) kararına konu olayın eldeki başvuruya benzer yönleri bulunmaktadır:i. Bay Brasilier (başvurucu) 1997 yılı parlamento seçimlerinde, daha sonra Paris Belediye Başkanı olan Bay Tiberi’ye karşıParis’ten milletvekili adayı olmuştur. Başvurucu, seçimlerin ilk turu yapıldıktan sonra daha önce yeterli sayıda oy pusulası bastırmış olmasına ve bu pusulaları oy verme yerlerine teslim edilmesi için resmî görevlilere vermiş olmasına rağmen bazı oy verme yerlerinde kendi oy pusulalarını bulamadığını iddia etmiş; bu nedenle oy pusulalarının çalındığı şikâyetinde bulunmuş ancak savcı bu şikâyetle ilgili işlem yapmamaya karar vermiştir. ii. Başvurucu, bunun üzerine konuyla ilgili tepkilerin dile getirildiği bazı gösteri yürüyüşlerine katılmış ve bu gösterilerden birinde Bay Tiberi’nin seçimlerde hile yaptığı ve bu nedenle seçimin iptal edilmesi gerektiği yönünde ibareler içeren bir broşür dağıtılmıştır. Gösteriler esnasında Bay Tiberi’nin seçimlerde entrikalar yaptığı yönünde sloganlar da atılmıştır. Bay Tiberi bu olaylar üzerine hakaret suçlamasıyla bir dava açmış ve broşür ve sloganlarla ilgili sorumluluğu kabul eden başvurucu adli soruşturmaya maruz kalmıştır. iii. Bunun dışında, bu olaylardan kısa bir süre sonra seçimlerin iptali istemiyle Anayasa Konseyine yapılan başvuru reddedilmiştir. Ret kararında seçimler esnasında bazı usulsüzlükler meydana geldiği ancak bu usulsüzlüklerin seçim sonucunu değiştirmeyeceği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. Anayasa Konseyi, başvurucunun ve bir başka adayın oy pusulalarının kaybolması hususunda, adayların oy pusulalarını süresi içinde yetkili makamlara ulaştırmadıkları yönünde bir tespitte bulunmuştur.iv. Yapılan ceza yargılaması sonunda başvurucu beraat etmiş, ancak iddialarını ispatlayamadığı için haksız fiilden sorumluluğunun doğduğuna ve Bay Tiberi’ye zararları için başvurucunun 1 Fransız Frankı ödemesine karar verilmiştir (Brasilier/Fransa, §§ 8-23).v. AİHM; ilk olarak maddi olgular ile değer yargısı arasında dikkatli bir ayrıma gidilmesi gerektiği, maddi olgular ispatlanabilse de değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı, bir açıklamanın değer yargısı olarak görüldüğü durumlarda müdahalenin orantılılığının dava konusu sözlerin yeterli bir olgusal temele sahip olup olmadığına dayandığı yönündeki içtihadını hatırlatmıştır.vi. AİHM, başvuru konusu olaydaki açıklamaların kamu menfaatleriyle ilgili konularda olduğunu ve bunların somut olguların açıklanmasından ziyade değer yargısı olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. AİHM, ayrıca açıklamaların basında ve ilgili kesimlerde konuyla ilgili sıcak tartışmaların olduğu bir ortamda yapıldığına ve Bay Tiberi’nin de daha sonra seçim sonuçlarının çarpıtıldığı yönündeki bazı iddialarla ilgili olarak adli soruşturmaya tabi tutulduğuna işaret etmiştir. AİHM, her ne kadar masumiyet karinesi gözönüne alındığında bir soruşturmaya maruz kalan kişinin suçlu olduğu varsayılamaz ise de isnada maruz kalan kişinin belediye başkanı sıfatıyla seçimlerin organizasyonu ve iyi idaresi bakımından görevleri de bulunan Bay Tiberi olması hasebiyle bu başvuru bakımından olgusal bir temelin bulunduğunu kabul etmiştir.vii. AİHM, başvurucunun ifadelerinin negatif bir anlam içerdiği, ancak içerdiği belli bir düzeydeki husumet ve öneme rağmen açıklamalardaki temel konunun bir seçimin yürütülmesiyle ilgili olduğu tespitini yapmıştır.viii. AİHM verilen cezanın verilebilecek en düşük ceza olmasına rağmen -ifade özgürlüğüne yönelik herhangi bir müdahalenin bu özgürlüğün kullanımı üzerinde caydırıcı etki oluşturabileceği gerçeğinden hareketle- başvurucunun ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleyi kendiliğinden haklı gösteremeyeceği sonucuna varmıştır (Brasilier/Fransa, §§ 33-44). Siyasetçilerin İfade Özgürlüklerinin Korunması AİHM’e göre ifade özgürlüğü, herkes için önemli olmasına karşın halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahiptir. Çünkü seçilmiş kişiler, seçmenleri temsil ederler ve seçmenlerin kaygılarına dikkat çeker ve menfaatlerini savunurlar (Lombardo ve diğerleri/Malta, B. No: 7333/06, 24/4/2007, § 53). Başvurucu gibi muhalefet partisinden bir milletvekilinin ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler, AİHM’i daha sıkı bir denetim gerçekleştirmeye sevk etmektedir (Jerusalem/Avusturya, B. No: 26958/95, 27/2/2001, § 36). AİHM, siyasi ifade özgürlüğünün önemini göstermek maksadıyla caydırıcı etki doktrinini kullanmakta; bu nedenle siyasetçilere yönelik olarak verilen cezalar küçük de olsa ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki doğabileceği sonucuna ulaşmaktadır(Lombardo ve diğerleri/Malta, § 61). i. Lombardo ve diğerleri/Malta (bkz. §§ 5-32) kararına konu olayda, Malta merkezî hükûmetiyle Fgura Yerel Konseyi arasında bir yol projesi konusunda anlaşmazlık ortaya çıkmıştır. Bu anlaşmazlık yargıya konu olmuş, yerel basında da yer bulmuştur. Yerel Konseyin üyesi olan ilk üç başvurucu, Yerel Konseyin bir toplantısı esnasında anlaşmazlık konusu olaya ilişkin kamusal bir toplantı yapılmasını istemişler ancak bu önerileri reddedilmiştir. Bunun üzerine ilk üç başvurucu konuya ilişkin olarak bir gazetede makale yayımlamıştır. Makalede Yerel Konseyin kamuya danışmadığı ve kamunun görüşlerini gözardı ettiği şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Yerel Konsey, makalenin yazarı olan ilk üç başvurucu ve yayının editörü olan dördüncü başvurucuya hakaret ve iftira davası açmıştır. Yargılama sonunda başvurucuların iddialarını kanıtlayamadıkları gerekçesiyle yaklaşık 800 Avro tazminata mahkûmiyetine karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucu tazminat yaklaşık 440 Avroya düşürülmüştür. Başvurucuların konuyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine yaptıkları anayasa şikâyeti de reddedilmiştir.ii. AİHM bu başvuruda; Yerel Konsey gibi seçilmiş bir kuruluşun ihmal ya da icraatına yönelik eleştirilere ilişkin kısıtlamaların çok istisnai koşullarda haklı gösterilebileceğine, Yerel Konsey gibi siyasi bir kurumun kendisine yönelik eleştirilere karşı daha yüksek düzeyde bir hoşgörü göstermesi gerektiğine işaret etmiştir. AİHM’e göre kamusal menfaatlerle ilgili politik konuşmaları ya da tartışmaları sınırlamaya dair alan oldukça dardır. AİHM, başvuru konusu olayın kamusal menfaatlerle ilgili politik tartışmalar kapsamında olduğunu ve makalenin de olaya basın aracılığıyla kamunun dikkatini çekmek amacını taşıdığını belirtmiştir.iii. AİHM bu başvuru kapsamında; politik tartışmaların belli kelimelerin yorumu üzerinde oybirliği gerektirmediği, başvurucuların toplantı tekliflerinin reddedilmesinin Yerel Konseyin halka danışmadığı yönündeki iddialar için kullanılan değer yargıları bakımından yeterli bir olgusal temel oluşturduğu tespitini yapmıştır. AİHM, böyle olmasa dahi değer yargılarının ispatlanmasının beklenemeyeceğini ve başvuru konusu olaydaki değer yargılarının iyi niyetle dile getirilmediğini gösteren hiçbir bulgu olmadığını belirtmiştir. AİHM -her koşulda- devam etmekte olan bir politik tartışma kapsamındaki ifadeler bakımından olgu isnadı ve değer yargıları arasındaki ayrımın da daha az önemli hâle geldiğine işaret etmiştir.iv. AİHM, başvuruculara yönelik yaptırımın onların gelecekte Yerel Konseyi eleştirme konusunda isteksiz davranmaya sevk edebileceği hususunun da dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. AİHM bu gerekçelerle, başvuru konusu olaydaki ifadelerin kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmadığı, yargılamanın ceza yargılaması olmayıp tazminat davası olmasının ve verilen tazminatın nispeten düşük olmasının da müdahaleye dayanak olan gerekçelerin ilgili ve yeterli olmadığı sonucunu değiştirmediği kanaatine varmış ve başvuruculara yönelik müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığı sonucuna ulaşmıştır (Lombardo ve diğerleri/Malta, §§ 52-63). | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/1220 | Başvuru, bir siyasi parti lideri olan başvurucunun dile getirdiği bazı iddialardan dolayı tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu geçmişte farklı dönemlerde milletvekili olarak seçilmiştir. Başvurucu, Cumhurbaşkanının, Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı olarak görev yaptığı dönemde bu partiye mensup olarak bir süre milletvekilliği yapmıştır. Başvurucu hakkında çıkarılan bir yakalama emrine istinaden 7/12/2014 tarihinde saat 30 sıralarında adliyeye sevk edildiği esnada Cumhurbaşkanlığı avukatları Taksim Polis Merkezine gelerek başvurucunun "Twitter" isimli sosyal paylaşım sitesi üzerinden Cumhurbaşkanına hakaret ettiği yönünde şikâyette bulunmuşlardır. Başvurucuya ait anılan sosyal medya hesabından aşağıda belirtilen paylaşımların yapıldığı tespit edilmiştir:"Savcı uyuyormuş…Bekliyorum. Beni korkutmanız mümkün değil. Çok daha sert yazacağım. Seni indireceğim. HIRSIZ""Ulan p.. . Biz 12 Eylül Mamaktan geliyoruz. Sen kimsin HIRSIZ?""Senin gibi hırsızdan zerre kadar korkan Bingöl olsun. Seni daha sert yazacağım.""Saat bu saat Diktatör bizi karakola çağırmış. Çok da S…deydi zaten. Direnin. Bu bir savaş""Diktatör emir vermiş. Feyzi İşbaşaran’ı sabah alın korkutun. Çok da s…deydin zaten. Hırsız. Sen sokakta gideceksin.” Londra’dan geldim. Saat bu saat. Tayyip’in polisleri otelde kaldığım odayı bastı, giyinip gidiyorum. Senden korkan senin kadar alçak""Haysiyetsiz diktatör, sen sabah 06’da otelden adam mı alıyosun? ... Sen kesinlikle ölümü hak ettin. Adi Alçak""Hodri meydan...hiç korkmam, çünkü hırsız değilim. Seni tüm dünyaya rezil edeceğim""Bir ülkenin Cumhurbaşkanı muhalefet partilerini muhatap alıyorsa, o Cumhurbaşkanı değil . Ülkede Başbakan yok demektir. Bu rejim değişikliği""Bu adam Cumhurbaşkanlığı yapamaz! Israr ederse, hem kendisi hem de ülke kaybeder. 6 Ay sonra istifa etmek zorunda kalacak""Bir Cumhurbaşkanına “Alçakça” söylem yakışmaz. Taçlanan baş akıllanır diye bir atasözü var. Bunun akıllanacağı yok""Ben herhangi bir partiden değilim. Hırsız da değilim. Çalınan mal milletin malı. "Çalıyor ama iş yapıyor diyen bir millet yok""Bağırarak çağırarak korkutarak geziciler nerde? O nerde? Bu nerde ? deme herkes yerli yerinde. Sadece sen korkuyorsun. Yolun sonu belli" İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7/12/2014 tarihinde başvurucunun gözaltına alınması ve ertesi gün de mevcutlu olarak adliyede hazır edilmesi talimatı verilmiştir. Savcılık tarafından 8/12/2014 tarihinde, iki avukatının da hazır bulunmasıyla başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucu bu ifadesinde "Twitter" adlı sosyal paylaşım sitesindeki bazı sözleri kendisinin yazdığını, bazı sözlerin ise kendisine ait olmadığını, bunların "kopyala-yapıştır" yapılmak suretiyle yazıldığını, bir kısım ibareyi ise başka birisine yönelik olarak yazdığını beyan etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, aynı gün tutuklama nedenlerinin bulunduğu gerekçesiyle başvurucuyu tutuklanması istemiyle sulh ceza hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği önündeki sorgusu sırasında Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadeye benzer şekilde anlatımda bulunmuştur. Hâkimlik tarafından başvurucunun tutuklanmasına karar verilmiştir. Tutuklama kararının gerekçe bölümü şöyledir:"Şüpheli FEYZİ İŞBAŞARAN'ın üzerine atılı Cumhurbaşkanına Hakaret suçundan; atılı suçun niteliği, mevcut delil durumu, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı, şüphelinin aleniyet oluşturan birden çok ağır hakaret içeren mesajlarını birden çok kez yazması, suç kastının artarak devam etmesi, müştekinin şüpheliye yönelik herhangi bir eylemi olmadığı halde veya kendisinin gözaltına alınmasında herhangi bir katkısı olmadığı halde müştekinin ve ailesini özel olarak tahkir edecek mesajlar yazması ve bu mesajların da sosyal medya üzerinde kamuoyu tarafından görülüp değerlendirilmesi, atılı suçun yasada öngörülen cezasının üst sınırı dikkate alınarak, atılı suç yönünden beklenen ceza veya güvenlik önlemi değerlendirildiğinde “ölçülülük” ilkesi uyarınca daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbirinin uygulanmasının bu aşamada yetersiz kalacağı anlaşıldığından CMK’nun 100 ve devamı maddeleri uyarınca şüphelinin tutuklanmasına [karar verildi]…" Başvurucu vekili 10/12/2014 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 12/12/2014 tarihinde itirazın kesin olarak reddine karar vermiştir. Kararın ilgili bölümü şöyledir:"... suç şüphesinin varlığını gösteren olguların varlığı nazara alındığında delillerin tam olarak toplanmamış olması, tutuklama koşullarının değişmemiş, salıverme koşullarının oluşmaması sebebiyle itirazın reddine karar veril[di]" Başvurucu, 16/12/2014 tarihinde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 22/12/2014 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan kovuşturma yapılabilmesi için Bakanlıktan izin verilmesi talebinde bulunmuş, Adalet Bakanının 23/12/2014 tarihli Olur'u ile kovuşturma izni verilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 12/1/2015 tarihli iddianamesi ile başvurucunun anılan paylaşımları dolayısıyla "tehdit ve Cumhurbaşkanına hakaret" suçlarını işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. İddianamede başvurucuya ait telefona el konulduğu ve telefondan "imaj" alındığı, yine suça konu tweetlerin başvurucuya ait bir elektronik cihazdan (ipad) atılmış olma ihtimaline binaen bu cihazla ilgili elkoyma kararı alınarak cihaz üzerinde İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğünce inceleme yaptırıldığı belirtilmiştir. Davanın görüldüğü İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi 15/1/2015 tarihinde tensip ile birlikte yaptığı inceleme sonucunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu anılan karara itiraz etmiş; İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 20/1/2015 tarihinde başvurucunun itirazını kabul ederek tahliyesine karar vermiştir. Mahkeme, tahliye ile birlikte başvurucu hakkında yurt dışına çıkış yasağı koymak suretiyle adli kontrol tedbiri uygulanmasına da karar vermiştir. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi 31/12/2015 tarihli kararıyla başvurucunun "Cumhurbaşkanına hakaret" suçundan 1 yıl 10 ay 15 gün hapis, "tehdit" suçundan ise 1 yıl hapis cezaları ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Anılan karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 12/6/2017 tarihli ilamıyla (Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verilen cezanın 1 yıl 9 ay hapis olarak değiştirilmesi suretiyle) düzeltilerek onanmıştır. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tutuklama nedenleri" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa." 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı" kenar başlıklı maddesinin (1), (2) ve (5) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.(2) (Değişik: 2/7/2012-6352/97 md.) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;a) Kuvvetli suç şüphesini,b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir....(5) Bu madde ile 100 üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Cumhurbaşkanına hakaret" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır.(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır." 5237 sayılı Kanun'un "Tehdit" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/19529 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kamu görevlisinin tutuklu kaldığı dönemde maaşından kesilen ancak sonradan ödenen aylıkları için faiz tahakkuk ettirilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Ceza Davası Süreci Başvurucu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde amiral olarak görev yapmakta iken 2010 yılında başlatılan ve kamuoyunda "askerî casusluk soruşturması" adıyla anılan soruşturma üzerine açılan kamu davasında, sanık olarak yargılanmış ve dava kapsamında 28/10/2010 ile 16/2/2012 ve 22/2/2014 ile 12/1/2015 tarihleri arasında tutuklu kalmıştır. Başvurucu, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 29/1/2016 tarihli kararıyla isnat edilen suçları işlemediğinin sabit görüldüğü gerekçesiyle beraat etmiştir. Anılan karar temyiz edilmediğinden 10/3/2016 tarihinde kesinleşmiştir.B. İdari Dava Süreci Tutuklu kaldığı tarihler arasında maaşının 1/3'ü kesilen başvurucu, anılan beraat kararının kesinleşmesini müteakip 18/3/2016 tarihli dilekçe ile tutuklulukta geçen süre içinde eksik aldığı 1/3 oranındaki maaşının ve parasal haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesi talebiyle idare nezdinde başvuruda bulunmuştur. Başvuru üzerine Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 4/4/2016 tarihli cevabi yazısında, başvurucunun tutuklulukta geçen dönemde ödenmeyen aylığının (1/3 oranındaki maaşı ve parasal haklar toplamı 547,68 TL tutarındaki ana paranın) ilgili hesabına aktarıldığı belirtilmiştir. Söz konusu yazı cevabında açıkta geçen süreye ait özlük haklarına ilişkin yasal faiz talebinin ödenmemesine dair bir gerekçe ifade edilmemiştir. 547,68 TL tutarındaki ana para 13/4/2016 tarihinde başvurucunun hesabına yatırılmıştır. Başvurucu, maaş ödemelerinin eksiksiz yapılmasına karşın faiz ödenmemesine yönelik 4/4/2016 tarihli idari işlemin iptali ve faizin ödenmesi istemiyle Askerî Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde; maaşından yapılan kesintiler ödenirken yasal faiz ödemesi yapılmadığını, aradan geçen süre yönünden para alacağından faydalanamadığını ve maddi zararının telafi edilmediğini iddia etmiştir. Askerî Yüksek İdare Mahkemelerinin kapatılması sonucu dava dosyası Ankara İdare Mahkemesine (Mahkeme) tevzi edilmiştir. Mahkeme 17/4/2018 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline, başvurucunun tutuklu kaldığı döneme ilişkin maaş farklarına faiz ödenmesi talebinin kabulü ile yoksun kaldığı maaş farklarının hak ediş tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizlerinin söz konusu maaş farklarının başvurucuya ödendiği tarihe kadar idarece hesaplanarak başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde; faizin asıl alacağa bağlı ve onun ferî niteliğinde bir alacak olduğu, başvurucunun yoksun kaldığı maaş farklarının ödendiği gözönünde bulundurulduğunda tutuklu kaldığı süreye ilişkin maaş farklarına faiz ödenmemesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı belirtilmiştir. Mahkeme ayrıca dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu saptamasından hareketle başvurucunun dava konusu işlem nedeniyle yoksun kaldığı yasal faizin kendisine ödenmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur. Davalı Millî Savunma Bakanlığı; karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Dairesi (Daire) 31/1/2019 tarihinde davalı idarenin istinaf isteminin kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinde ödenmeyen özlük haklarına faiz işletilmesine ilişkin bir hüküm bulunmadığı belirtilmiştir. Daireye göre görevden uzak kalınan dönemde maaştan 1/3 oranında kesinti yapılması zorunluluğu kanun ile düzenlenmiş olduğundan bu kesinti süresince idarenin temerrüde düşürülmüş olmasından da bahsedilemeyecektir.Daire ayrıca somut olayda başvurucunun tutuklu kaldığı sürede kesilen aylıkları başvurusu üzerine gecikmeksizin idari yargı literatüründe makul kabul edilen sürede ödendiğini vurgulamıştır. Daire sonuç olarak anılan gerekçelerle beraat kararı üzerine parasal hakları makul sürede iade edilen başvurucuya, faiz ödenmesinin mümkün olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Nihai karar, başvurucu vekiline 8/3/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Hami Çetiner, B. No: 2019/7982, 23/11/2021, §§ 15- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/10571 | Başvuru, kamu görevlisinin tutuklu kaldığı dönemde maaşından kesilen ancak sonradan ödenen aylıkları için faiz tahakkuk ettirilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, okul inşaatı sırasında binaya zarar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/6/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Diyarbakır'ın Kulp ilçesi Yeni Mahalle 215 ada 1 parsel sayılı taşınmazın tapu kayıtlarına göre malikidir. Bu taşınmaz üzerinde inşaat ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi bulunmayan bir bina bulunmaktadır. Başvurucunun taşınmazıyla aynı mevkide bulunan bir taşınmaz üzerine okul yapılması için Diyarbakır Valiliği (İdare) tarafından karar alınmış, 29/9/2004 tarihinde ihale sözleşmesi imzalanarak işe başlanmıştır. Temel kazı çalışmaları sırasında başvurucunun taşınmazı üzerinde bulunan yapı zarar görmüş ve bina kullanılamaz hâle gelmiştir. Başvurucunun beyanına göre ilgili taşınmazı 1990 yılında satın almış ve üzerindeki yapı 1999 yılında inşa edilmiştir. Başvurucu, Kulp Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2004/3 sayılı dosyası üzerinden delil tespiti yapıldığını ifade etmiştir. Başvurucunun beyanına göre binada meydana gelen zararların ihaleyi alan firma tarafından yeterli önlemlerin alınmaması nedeniyle meydana geldiği ve evin kullanılamaz durumda olduğu Mahkemece yapılan delil tespitiyle ortaya konmuştur. Başvurucu, zararın meydana gelmesinde denetim görevini yerine getirmeyen İdarenin hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle İdare aleyhine öncesinde Kulp Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Anılan davada derece mahkemesince dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiştir. Başvurucu bu kez Diyarbakır İdare Mahkemesinde (Mahkeme) 2005 yılında tam yargı davası açmıştır. Mahkemece mahallinde keşif yapılarak bilirkişi görüşüne başvurulmuştur. 16/7/2007 tarihli bilirkişi raporunda özetle şu hususlara yer verilmiştir:i. Okula ait temel kazısının oturduğu zeminde meydana gelen kayma ve hareketlenmelerin yapıdaki mevcut hasarların oluşumuna neden olduğu ancak mevcut hasarların salt okul kazısı nedeniyle oluşmadığı, mevcut hasarların oluşmasında ve hasar oranının artmasında yapı kusurlarının da tali neden olduğu vurgulanmıştır. ii. Yapının 1997 yılında tamamlandığı, 1998 Afet Yönetmeliği'nin gerektirdiği mevcut hâliyle yapının deprem güvenliği ile düşey ve yatay yüklere karşı yeterli yapı güvenliğinin bulunmadığı, yapı imalatı kalitesi ve zemin şartlarının kötü olması nedeniyle uygulanacak bir güçlendirme ile yapı güvenliğinin sağlanamayacağı ifade edilmiştir.iii. Diğer taraftan güçlendirme maliyetinin yeniden yapım maliyetinin üzerinde bir değerde olacağı, kesin çözüm olarak bu bölgede yer alan mevcut konutların boşaltılarak yıkılması, yerlerine zemin şartlarının depremsellik bakımından uygun olduğu bir başka alanda Toplu Konut Projesi kapsamında yeni konutların yapılması gerektiği belirtilmiştir. Mahkeme 24/3/2008 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, zarar gören konuta ait yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesinin bulunmadığı tespitine yer verilmiştir. Mahkemece, başvurucuya ait yapının bulunduğu alanın zemininin kaygan ve heyelan riski olan bir yer olduğu, buna karşın başvurucuya ait yapının bu nitelikteki bir zemin için gereken teknik özelliklere uygun yapılmadığı vurgulanmıştır. Netice olarak kararda, zararın oluşumuna belirli oranda İdarece yapılan okul kazısı sebep olmuşsa da yapının yürürlükteki mevzuata göre yıkılması gereken yapılardan ve kaçak olduğu gözönüne alındığında başvurucunun tazmin edilmesi gereken zararının bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Danıştay Onuncu Dairesi 19/6/2014 tarihinde kararı onamıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Daire tarafından 24/2/2015 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar 27/5/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan araştırmada başvurucunun 16/1/2017 tarihinde vefat ettiği anlaşılmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/10299 | Başvuru, okul inşaatı sırasında binaya zarar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, iş mahkemesinde görülen tazminat davasında tanıkların dinlenmesi talebinin kabul edilmemesi, delillerin dikkate alınmaması, yargılama makamlarınca hatalı değerlendirmeler yapılması ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 26/2/2008 tarihinde İstanbul İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan tazminat davasında başvurucu, davalı tarafların yanında l990 yılından itibaren Yıldız Sarayı'nın tezyinat (altın varak) ustası ve yöneticisi olarak çalıştığını, en son tezyinat ve bütün bina sorumlusu olarak çalışır iken 2007 yılında işten çıkarıldığını belirtmiş bu kapsamda tazminat ve bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. İstanbul İş Mahkemesi 24/6/2010 tarihli kararı ile davanın kısmen kabulüne hükmetmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"... Dosyaya sunulan tüm belgeler, dinlenen tanık beyanları hep birlikte değerlendirildiğinde; davacının hizmet akdinin iş bitimi taahhüt edilen primleri talep etmesi nedeniyle sona erdirildiği, dolayısı ile tazminat ve bir kısım işçilik alacaklarına hak kazandığı, bu tazminatlar bakımından davalılar arasında asıl-alt işveren ilişkisinin bulunduğu ve iş yasasına göre davacının talep konusu alacaklarından her iki davalının birlikte sorumlu oldukları yönünde mahkememizde kanaat oluştuğundan dosya üzerinde hesap yönünden bilirkişi araştırılmasına gidilmiş, alınan 2010 tarihli bilirkişi raporunun gerekçeli, denetime elverişli ve açık olduğu görülmekle davacının davasının rapor doğrultusunda ve l2009 tarihli ıslah harcı gözönüne alınarak ve fazla mesailerden 1/2 oranında indirim yapılarak kabulüne karar vermek gerekmiş olup, aşağıdaki hüküm kurulmuştur...." İlk Derece Mahkemesi kararı temyiz talebi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesince incelenerek 27/2/2013 tarihinde bozulmuştur. Bozma ilamının ilgili kısımları şöyledir: "... 2-Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır....Olağan dışı fazla çalışma iddiasını işçi ispat etmekle yükümlüdür. İddiaları destekleyen tanıkların aynı işveren aleyhine ve aynı çalışma sürelerine dayalı alacak talebi ile dava açtıkları görülmekte olup, tanıklıklarının kendi lehlerine sonuç doğurması kaçınılmazdır. Dairemiz birbirlerine tanıklık yapan kişilerin çıkarlarının bulunduğunun belirlenmesi halinde bu beyanlara itibar edilmeyeceğini ve iddialarının başka delillerle kanıtlanması gerektiğini kabul etmektedir. Dosyadaki sair delillerin bu iddiaları hesaplanabilir verilerle ortaya koyduğu söylenemez. Mahkemece bu husus göz ardı edilerek kanıtlanamayan fazla çalışma ücret alacaklarının kabulüne karar verilmesi hatalıdır. 3-Aynı şekilde olağan dışı hafta ve genel tatil günleri çalışma iddialarının da aynı yöntemle kanıtlanması gerektiği kuşkusuz olup, incelemesi aynı gün yapılan 2010/42423 esas sayılı dava dosyasında davacıların çalışmalarına yönelik fotoğrafların ibraz edildiği, bu durumda bugünler için davacının olağan dışı çalışma iddiasının kanıtlandığı, diğer hafta tatili ve genel tatillerde çalışma iddiasının ise aynı konuda davası bulunan tanıkların beyanına göre kabul edilemeyeceği düşünülmeden sonuca gidilmesi de hatalıdır. Mahkemece bu resimler incelenip değerlendirilerek, bu tarihlere rastlayan hafta ve genel tatil günleri için hesaplanacak ücretin hüküm altına alınması gerekirken eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir. ..." Bozma ilamı üzerine dava dosyasını yeniden incelemeye alan İstanbul İş Mahkemesi 12/7/2013 tarihinde gerçekleştirdiği duruşmada bozma ilamına uyulmasına karar verip, tarafların bozma ilamına karşı beyanlarını almıştır. Başvurucu anılan tarihli duruşmada eski beyanlarını tekrar ettiğini, bozma ilamı ile fazla mesai ve hafta tatili dışında kalan hususların kesinleştiğini, kesinleşen hususlar için artık değerlendirme yapılamayacağını, daha önce sekiz tanık dinletmek istediğini ancak Mahkemenin iki tanığı dinlediğini bu çerçevede diğer tanıkların da dinlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı taraf başvurucu beyanlarına karşı bozma ilamına göre kesinleşmiş bir hususun olmadığını, ayrıca yine bozma ilamına göre tanık beyanına itibar edilemeyeceğinin ayrıntıları ile açıklanmış olduğunu, ilama uyulduğuna göre yeniden tanık dinletme talebinin yersiz olduğunu ifade etmiştir. İstanbul İş Mahkemesi duruşma sonunda başvurucunun yeniden tanık dinletme talebini, Yargıtay bozma ilamındaki kapsamı ve davanın bulunduğu aşamayı dikkate alarak reddettiğini bildirmiş, bozma ilamında belirtilen hususlar doğrultusunda ek bilirkişi raporu alınmasına karar vermiştir. Ek bilirkişi raporunun hazırlanıp sunulmasının ardından yapılan değerlendirme neticesinde İlk Derece Mahkemesi 26/11/2013 tarihli kararı ile son alınan bilirkişi raporunun denetime elverişli olduğunu, Yargıtay bozma ilamında belirtilen hususların ve tüm delillerin dikkate alındığını belirterek davanın kısmen kabulüne hükmetmiş, karar Yargıtay Hukuk Dairesince 1/7/2014 tarihinde onanmış ve yargılama sona ermiştir. Başvurucu Yargıtay onama ilamını Mahkeme kaleminde 16/10/2014 tarihinde tebliğ aldığını belirterek 13/11/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17948 | Başvuru, iş mahkemesinde görülen tazminat davasında tanıkların dinlenmesi talebinin kabul edilmemesi, delillerin dikkate alınmaması, yargılama makamlarınca hatalı değerlendirmeler yapılması ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, belediye tarafından kiralanan, denizden doldurularak elde edilen taşınmaz üzerindeki yapıların yıkımı sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Başvuru Konusu Olayın Arka Planı Mersin'in Adnan Menderes Bulvarı'nda bulunan ve denizden doldurularak elde edilen taşınmaz, yap-işlet-devret modeliyle lokanta olarak işletilmek üzere 17/5/1995 tarihinde G.T. isimli şahsa kiralanmıştır. Söz konusu işletmeye başvurucu Çapan Türkoğlu ve Y. isimli şahıs ortak olmuşsa da G.T. 19/9/1995 tarihinde ortaklıktan ayrılmıştır. Bunun üzerine 16/2/1996 tarihinde Mersin Büyükşehir Belediyesi (Belediye) ile başvurucu ve Y. isimli şahıs arasında bir yıllık kira sözleşmesi akdedilmiştir. Belediye tarafından 17/4/1996 tarihinde anılan işletme için yapı ruhsatı ve yapı kullanma izni verilmiştir. Y.nin 12/8/1996 tarihinde vefatı ve mirasçılarının da ortaklıktan ayrılmaları üzerine başvurucu 10/3/1997 tarihinde yeni bir sözleşme yapılması talebinde bulunmuştur. Talep, Belediye tarafından aynı tarihli işlem ile reddedilmiştir.B. Hazine Tarafından Belediye ve Başvurucu Aleyhine Açılan Müdahalenin Men'i ve Yıkım Davası Hazine tarafından 5/6/1996 tarihinde Belediye ile Belediyeyle kira sözleşmesi akdeden başvurucu Çapan Türkoğlu ve diğer kişiler (S.Y., E.B., A.G. ve N.T.) aleyhine hakem sıfatıyla Mersin Asliye Hukuk Mahkemesinde (Hakem) müdahalenin men'i ve yıkım davası açılmıştır. Hazine, dava dilekçesinde usulüne uygun olarak denizden doldurulan alanların özel mülkiyete konu yapılamayacağını belirtmiştir. 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun maddesi uyarınca sahil şeritlerinde yapılacak yapıların kıyı kenar çizgisine en az 50 metre yaklaşılarak inşa edilebileceği, yaklaşma mesafesi ile kıyı kenar çizgisi arasında kalan bölümün ise ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreaktif amaçlarla kullanılabileceğine dikkat çeken Hazine, bu hükümlere aykırı yapılan yapıların yıkılması gerektiğini savunmuştur. Hazine tarafından başvurucu aleyhine Mersin Asliye Hukuk Mahkemesinde 13/11/1996 tarihinde ayrı bir müdahalenin men'i ve yıkım davası açılmıştır. Bu dava da hakem sıfatıyla Mersin Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davayla birleştirilmiş ve hakem tarafından görülmüştür. Hakem 30/12/1998 tarihli kararla başvurucunun işlettiği taşınmaz üzerinde bulunan 2329 m²lik kullanım alanı ile bu alan üzerindeki restoran, mutfak, depo ve WC alanıyla ilgili olarak Belediye ve başvurucu tarafından yapılan müdahalenin men'ine ve bu bölümde bulunan yapıların yıktırılmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucu tarafından işletilen Han Restoranın kıyı kenar çizgisinin güneyinde ve denize bitişik alanda yer aldığı ifade edilmiştir. Gerekçenin devamında ayrıca ilgili mevzuat uyarınca dolgu alanlarına ilişkin inşaat ruhsatının Maliye Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı tarafından verilmesi gerektiği hâlde Han Restoran için böyle bir ruhsatın verilmediği açıklanmıştır. Hakem sıfatıyla verilen karara karşı başvurucu, aynı Mahkemede temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz istemi aynı Mahkeme (Hakem) tarafından incelenmiş ve 5/8/1999 tarihinde reddedilmiştir. Şirket Tarafından Açılan Tespit Davası Başvurucu Çapan Türkoğlu, 12/2/1999 tarihinde kayda giren dilekçe ile işletmeyi başvurucu Şirkete devrettiğini Belediyeye bildirmiştir. Bunun üzerine Belediye ile Şirket arasında 15/2/1999 tarihinde bir yıllık kira sözleşmesi yapılmıştır. Başvurucu Şirket tarafından, Belediye ile Millî Emlak Müdürlüğünden hangisinin taşınmazın kiraya verilmesi hususunda yetkili olduğunun tespiti istemiyle Mersin Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açılmıştır. Anılan Mahkeme 14/12/1999 tarihli kararla davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, Hakem tarafından 30/12/1998 tarihli kararla müdahalenin men'ine ve yapının yıkımına karar verildiğinden Belediye ile Şirket arasında 15/2/1999 tarihinde yapılan kira sözleşmesinin muvazaalı ve hükümsüz olduğu vurgulanmıştır. Belediye Tarafından Tesis Edilen Ruhsat İptali, Yıkım ve İdari Para Cezası Uygulanmasına İlişkin İşleme Karşı Şirket Tarafından Açılan İdari Dava Belediye Encümeninin 16/6/1999 tarihli kararıyla, 17/4/1996 tarihli yapı ruhsatı iptal edildiği için taşınmaz üzerinde bulunan yapıların ruhsata bağlanması mümkün olmadığından yıkılmasına karar verilmiş; ayrıca yapı maliklerine 000 TL (500 TL) idari para cezası uygulanmıştır. Bu işlemlere karşı açılan davada Adana İdare Mahkemesi 24/12/1999 tarihinde; yetkili idarenin ilçe belediyesi olduğu, Belediyenin yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle ruhsat iptaline, yıkım ve idari para cezası kesilmesi hakkındaki işlemin iptaline karar vermiştir. Ancak Danıştay Altıncı Dairesi 21/12/2000 tarihinde, taşınmazın bulunduğu alanın Belediyenin yetki alanına girip girmediğinin yeterince araştırılmadığı gerekçesiyle hükmü bozmuştur. Adana İdare Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucu taşınmazın ilçe belediyesinin yetki alanında bulunduğu kanaatine ulaşılarak 30/4/2002 tarihli kararla idari işlemin yıkım ve para cezasına ilişkin kısmı iptal edilmiş, ruhsat iptaline ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar verilmiştir. Davanın reddine ilişkin kısım (ruhsat iptaline ilişkin kısım) temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Kararın idari işlemin yıkım ve para cezasına ilişkin kısmının iptaline ilişkin hüküm fıkrası, Danıştay Altıncı Dairesinin 26/4/2004 tarihli kararıyla bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, taşınmazın bulunduğu bölgenin Belediyenin yetki alanında olduğu vurgulanmış ve davanın reddinin gerektiği ifade edilmiştir. Bozma kararından sonra dava dosyası 24/9/2004 tarihli yetkisizlik kararıyla yeni kurulan Mersin İdare Mahkemesine gönderilmiştir. Mahkeme 20/7/2005 tarihinde eksik posta avansının yatırılmadığı gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.E. Taşınmazın Üzerinde Bulunan Yapıların Yıkılması ve Kanun Yararına Bozma Süreci Taşınmazın üzerinde bulunan yapılar, Hazine tarafından icra marifetiyle 16/4/2002 tarihinde yıktırılmıştır. Başvurucu 30/12/1998 tarihli hakem kararının kanun yararına bozulması amacıyla 26/6/2002 tarihinde Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvurmuştur. Bakanlık, talebi yerinde görerek kanun yararına bozma başvurusunda bulunmuştur. Bakanlığın kanun yararına bozma istemini inceleyen Yargıtay Hukuk Dairesi 25/2/2003 tarihinde istemi kabul etmiş, özel kişiler aleyhine açılan davanın tefrik edilmeyerek 29/6/1938 tarihli ve 3533 sayılı Umumi Mülhak ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler ve Belediyelerle Sermayesinin Tamami Devlete veya Belediye veya Hususi İdarelere Aid Daire ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolu ile Halli Hakkında Kanun'da sayılan kuruluşlara münhasır kılınan hakem usulüyle görülmesinin usule aykırı olduğu gerekçesiyle hakem hükmünün kanun yararına bozulmasına karar vermiştir. Kanun yararına bozma kararı üzerine uyuşmazlığa bakan Mersin Asliye Hukuk Mahkemesi davanın Belediye aleyhine açılan hakem sıfatıyla görülmesi gereken bölümü ile kişilere karşı açılan bölümünü birbirinden tefrik etmiştir. Hakem sıfatıyla bakılan davada 3/11/2004 tarihinde karar verilmiş ise de kararın ne yönde verildiğine ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Mahkeme 9/5/2005 tarihinde, kişilere karşı açılan davada Hakem tarafından verilen 3/11/2004 tarihli karara atıfla A.G. yönünden davanın reddine, başvurucu ve diğer davalılar yönünden ise yapıların yıkılmış olması nedeniyle konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesince 15/11/2005 tarihinde bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, ihtilafın kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinden kaynaklandığı vurgulandıktan sonra hakemin hükmün verildiği tarih itibarıyla görevsiz olduğu gibi hükmün de henüz kesinleşmediği ifade edilmiş, görevsiz mahkemece kurulan ve henüz kesinleşmeyen karara atıfla hüküm kurulmasının doğru olmadığı açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Dairesi, işin esasının incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme 18/9/2006 tarihli kararla ilk kararında ısrar etmiş ise de bu karar Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 7/2/2007 tarihli kararıyla bozulmuştur. Bozma kararı üzerine Mahkemece keşif yapıldıktan sonra 13/12/2010 tarihinde A.G.nin kullanımında bulunan taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle bu kişi yönünden davanın kabulü ile vaki müdahalenin men'ine ve taşınmaz üzerinde bulunan yapının yıkılmasına, başvurucu ve diğer davacılar yönünden ise yapıların yıkılmış olması nedeniyle konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 12/11/2013 tarihinde bu kararı onamış, karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 13/5/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. F. Tazminat Davası Süreci Başvurucular ticari faaliyette bulundukları işyerinin yıkılması nedeniyle 222,30 TL tazminat, 000 TL mahrum kalınan kâr ve 000 TL manevi tazminat olmak üzere 222,30 TL anapara alacağı ile yıkım tarihi olan 16/4/2002 tarihinden itibaren işleyecek 808,97 TL avans faizi alacağının toplamı olan 031,27 TL'nin tazmini amacıyla 13/4/2009 tarihinde Mersin İdare Mahkemesinde (Mahkeme) Belediye, Hazine ve Bakanlık aleyhine tam yargı davası açmışlardır. Mahkeme 1/7/2011 tarihinde Hazine ve Belediyeye karşı açılan davanın reddine, Bakanlığa karşı açılan davanın görev yönünden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucuya verilen 17/4/1996 tarihli inşaat ruhsatının iptali, yapıların yıkımı ve para cezası uygulanmasına yönelik Belediye Encümen kararının iptali istemiyle açılan davada, Adana İdare Mahkemesince verilen 30/4/2002 tarihli kararla yapı ruhsatının iptal edilmesi isteminin reddine karar verildiği ve bu kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği ifade edilmiştir. Davanın yıkım ve para cezasına ilişkin kısmı yönünden ise davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğine ve bu kararın da kesinleştiğine değinilmiştir. Diğer taraftan kararın gerekçesinde tazminat talebine konu tesislerin yap-işlet-devret modeli uygulanmak suretiyle yapılan sözleşme çerçevesinde ilk olarak bir yıllığına Belediyeden kiralandığı, dolayısıyla denizden dolgu alanı üzerinde inşa edilen tesislerin mülkiyetinin yapılan sözleşme doğrultusunda başvurucularla bir ilgisinin kalmadığı belirtilmiştir. Ayrıca işletim hakkının devrine yönelik Belediye ile başvurucu Şirket arasında düzenlenen kira sözleşmesinin de yargı kararıyla muvazaalı olduğu gerekçesiyle yok hükmünde olduğunun tespit edildiği vurgulanmıştır. Mahkeme belirtilen gerekçelerle, uyuşmazlık konusu tesislerin yıkımı nedeniyle Hazine ile Belediyenin hizmet kusurunun bulunmadığı kanaatine varmıştır. Bakanlığa karşı açılan dava yönünden ise uğranıldığı iddia olunan zararın adli yargı yerince verilen karara yönelik yargılama faaliyetinden doğduğu, dolayısıyla bu hâliyle idari davaya konu edilmesinin hukuken olanaklı olmadığı, davanın bu kısmı yönünden adli yargının görevli olduğu sonucuna ulaşmıştır. Danıştay Ondördüncü Dairesi 6/6/2013 tarihinde davanın esastan reddine ilişkin kısmın onanmasına karar vermiştir. Öte yandan Daire, idarelerce yargı kararının uygulanması bağlamında hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı hususunun irdelenmesine ilişkin davanın idari yargı mercilerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın Bakanlığa karşı olan kısmına ilişkin verilen görevsizlik kararının bozulmasına hükmetmiştir. Aynı Daire tarafından karar düzeltme istemi 11/2/2015 tarihinde reddedilerek tazminat istemi yönünden hüküm kesinleşmiştir. Nihai karar, başvurucular vekiline 27/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 27/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. A. Ulusal Hukuk 13/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur.Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshasıda muhtara bırakılır.Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mühürün kaldırılmasını ister.Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir.Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.” 3194 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “Bu maddede belirtilen ve imar mevzuatına aykırılık teşkil eden fiil ve hallerin tespit edildiği tarihten itibaren on iş günü içinde ilgili idare encümenince sorumlular hakkında, üstlenilen her bir sorumluluk için ayrı ayrı olarak bu maddede belirtilen idari müeyyideler uygulanır.Ruhsat alınmaksızın veya ruhsata, ruhsat eki etüt ve projelere veya imar mevzuatına aykırı olarak yapılan yapının sahibine, yapı müteahhidine veya aykırılığı altı iş günü içinde idareye bildirmeyen ilgili fenni mesullere yapının mülkiyet durumuna, bulunduğu alanın özelliğine, durumuna, niteliğine ve sınıfına, yerleşmeye ve çevreye etkisine, can ve mal emniyetini tehdit edip etmediğine ve aykırılığın büyüklüğüne göre, beşyüz Türk Lirasından az olmamak üzere, aşağıdaki şekilde hesaplanan idari para cezaları uygulanır:...” 3621 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Sahil şeritlerinde yapılacak yapılar kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabilir.Yaklaşma mesafesi ve kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreaktif amaçla kullanılmak üzere düzenlenebilir.” 3621 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “Kamu yararının gerektirdiği hallerde, uygulama imar planı kararı ile deniz, göl ve akarsularda ekolojik özellikler dikkate alınarak doldurma ve kurutma suretiyle arazi elde edilebilir.Bu gibi yerlerde doldurma veya kurutmayı yapacak ilgili idarenin valiliğe iletilen teklifi, valilik görüşü ile birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığına gönderilir. Bakanlık, konusuna göre ilgili kuruluşların görüşünü de almak suretiyle teklifi inceler. Uygun bulunması halinde ilgili idare tarafından uygulama imar planı hazırlanır. Bu yerler için yapılacak planlar hakkında 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu hükümleri uygulanır. Ancak bu planlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından; 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu kapsamında kalan alanlardaki planlar, anılan Kanunun 7 nci maddesine göre ve 4737 sayılı Kanun kapsamında kalan alanlardaki planlar ise anılan Kanunun 4/A, 4/C ve 4/Ç maddelerine göre tasdik edilir. Doldurma ve kurutma işlemleri yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre yapılır. Bu araziler Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, özel mülkiyet konusu olamaz.Bu alanlar üzerinde 6 ncı maddede belirtilen yapılar ile yol, açık otopark, park, yeşil alan ve çocuk bahçeleri gibi teknik ve sosyal altyapı alanları düzenlenebilir.” 3621 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “Uygulama imar planı bulunmayan alanlardaki sahil şeritlerinde, 4 üncü maddede belirtilen mesafeler içinde hiç bir yapı ve tesis yapılamaz.....Ancak bu alanlarda; uygulama imar planı kararıyla altı ve yedinci maddede belirtilen yapı ve tesislerle birlikte toplum yararına açık olmak şartıyla konaklama hariç günü birlik turizm yapı ve tesisleri yapılabilir.” 3621 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Bu Kanun hükümlerine göre, kıyıda ve doldurma ve kurutma yoluyla kazanılan araziler üzerinde yapılması mümkün olan yapı ve tesislerin yapılabilmesi için, Çevre ve Şehircilik Bakanlığından gerekli iznin alınması zorunludur.” 3621 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “Bu Kanun kapsamında kalan alanlarda ruhsatsız yapılar ile ruhsat ve eklerine aykırı yapılar hakkında 3l94 sayılı İmar Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.” 3621 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Kıyıda ve uygulama imar planı bulunan sahil şeritlerinde duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engelleri oluşturanlara ikibin Türk Lirasından onbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Ayrıca oluşturulan engellerin beş günden fazla olmamak üzere belirlenen süre zarfında kaldırılmasına karar verilir. Bu süre zarfında engellerin ilgililer tarafından kaldırılmaması halinde, masrafı yüzde yirmi zammıyla birlikte kendilerinden kamu alacaklarının tahsili usulüne göre tahsil edilmek üzere kamu gücü kullanılmak suretiyle derhal kaldırılır. Kabahatin tekrarı halinde, ceza üst sınırdan verilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) benzer nitelikteki Tiryakioğlu/Türkiye (B. No: 24404/02, 13/5/2008) kararında, askerî güvenlik bölgesi içinde ruhsatsız olarak yapılan binanın yıkımına ilişkin şikâyeti incelemiştir. AİHM özellikle bu alanda bina yapılamayacağına dair düzenlemenin öngörülebilir olduğuna, nitekim binanın yapımından kısa bir süre sonra da yıkım ile ilgili idare tarafından işlemler yapıldığına vurgu yapmıştır. AİHM, bu alanda kamu makamlarına tanınan geniş takdir yetkisi de dikkate alındığında başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklenmediğini belirterek müdahaleyi ölçülü bulmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7208 | Başvuru, belediye tarafından kiralanan, denizden doldurularak elde edilen taşınmaz üzerindeki yapıların yıkımı sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/50463 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza yargılamasında sanığın (başvurucunun) ByLock deliline ilişkin veriler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılması talebinin kabul edilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Komisyon; hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ve gerekçeli karar hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucunun Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle hakkında soruşturma başlatmıştır. Başvurucu, müdafiinin de katılımıyla Başsavcılıkça alınan 14/8/2016 tarihli ifadesinde örgüt mensubu olmadığını, örgüte ait toplantılara katılmadığını ve herhangi bir yardımda bulunmadığını beyan etmiş; 2014 yılında Payas ilçesine tayin olduğunda ziyaretine gelen bir polis memurunun kendisine bir haberleşme programı kurduğunu ancak bu kişi ayrıldıktan sonra programı sildiğini ifade etmiştir. Başvurucunun daha sonra Dörtyol Sulh Ceza Hâkimliğinde yinelediği Başsavcılık ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"FETÖ/PDY terör örgütünün yapmış olduğu herhangi bir toplantı ya da sohbete katılmadım. Bu örgüte himmet ya da bağış adı altında herhangi bir yardımda bulunmadım. Bu örgüte ait banka ya da finans kuruluşuna herhangi bir şekilde para aktarımında bulunmadım. Şu an kullanmış olduğum cep telefonu cihazını 2015 yılı Kasım veya Aralık ayında aldım. Bu tarihten itibaren kullanmaktayım. Daha önceki cep telefonum kırılmıştı o yüzden yeni telefon aldım. 2014 yılı içerisinde Payas ilçesine tayin olduktan sonra Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğü Toplum Destekli Büro Amirliğinde çalıştığını söyleyen ve ismini Feyzi ya da Fevzi olarak tanıtan polis memuru arayarak müsaitseniz akşam size hoşgeldinize geleceğiz dedi. Bende kabul ettim. Bu şahsı öncesinden tanımıyorum. Evde yaptığımız sohbet sırasında benim telefonumu alarak bir program yükledi ve bana bundan sonra bu program üzerinden görüşürüz, sohbetler olunca gelirsin şeklinde sözler söyledi. Bende kendisine hangi sohbetler diye sordum. Bu şahıs da bana cemaatin sohbetleri dedi. Bende kendisine bu sohbetlerle ilgili hiç bir şekilde beni aramayın ve telefonumdan bu programı silin dedim. Bir müddet oturduktan sonra kalktılar. Bu şahısla daha sonra hiç görüşmedim. Bu şahsın beni ne amaçla aradığını, ismimi nasıl öğrendiğine dair hiç bir bilgim yoktur. Ben aynı gün telefonuma yüklediği programı sildim. Telefonuma kurulan programın ne olduğunu bilmiyordum ancak daha sonradan [ByLock] isimli program olduğunu öğrendim. Ben bu program üzerinden hiç kimse ile mesajlaşmadım, görüşmedim. Bana herhangi bir talimat gelmedi." Başsavcılık, soruşturma neticesinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 6/1/2017 tarihinde iddianame düzenlemiştir. İddianamede, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasına ilişkin deliller olarak 506 ... 02 numaralı cep telefonundan ByLock kullandığına ilişkin kolluk tutanaklarına, S.Ö.nün Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında alınanve başvurucunun kendisini 2009 yılında sohbet toplantısına çağırdığına ilişkin olan 7/9/2016 tarihli ifadesine yer vermiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Hatay Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 5/6/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda -diğerlerinin yanı sıra- ByLock kullanımına ilişkin ayrıntılı bilgilerin ve mevcut ise ByLock içeriğinin gönderilmesi için Hatay İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne, internet trafik bilgileri incelenmek suretiyle ByLock sunucularına ait IP adreslerine yapılan bağlantıları gösterir raporun temini için Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) müzekkere yazılmasına karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca tanık S.Ö.nün bilgi ve görgüsünün tespiti için Antalya Ağır Ceza Mahkemesine talimat yazılmasına ve duruşmanın 3/7/2017 tarihinde yapılmasına karar vermiştir. Başvurucu hakkında düzenlenen "ByLock CBS Sorgu Sonucu" başlıklı 20/6/2017 tarihli rapor Hatay İl Emniyet Müdürlüğü tarafından Mahkemeye sunulmuştur. Anılan raporda başvurucunun 506 ... 02 numaralı hat üzerinden ..75 IMEI numaralı cihaz ile ilk tespit tarihi 12/2/2015 olacak şekilde ByLock şifreli haberleşme programını kullandığı tespitine yer verilmiştir. Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin 21/6/2017 tarihli yazısı ile tanık S.Ö.nün İstanbul'da ikamet etmesi nedeniyle ifadesinin alınamadığı bildirilmiştir. Başvurucu müdafii Mahkemeye sunduğu 3/7/2017 tarihli dilekçe ile -diğerlerinin yanı sıra- ByLock kullanımı iddiasına ilişkin olarak dava dosyasında mevcut ve ilgili kurumlardan temin edilecek veriler üzerinde alanında uzman kişilerden rapor alınmasını talep etmiştir. Başvurucu, müdafiinin de katıldığı 3/7/2017 tarihli ilk oturumda alınan savunmasında soruşturma evresindeki savunmaları tekrarlamıştır. Başvurucu ayrıca dava dosyasına sonradan giren ByLock Sorgu Sonucu Raporunda belirtilen telefon hattını kendisinin kullandığını, bu raporun önceki beyanları ile uyumlu olduğunu, aleyhinde beyanda bulunan S.Ö.nün beslediği husumet nedeniyle ve suçtan kurtulmak amacıyla verdiği beyanları kabul etmediğini ifade etmiştir. Anılan oturumda Mahkeme -diğerlerinin yanı sıra- S.Ö.nün tanık sıfatıyla beyanının alınması için adresi itibarıyla yetkili ağır ceza mahkemesine istinabe talebinde bulunulmasına, başvurucunun beyanında 2014 yılında Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğünde Toplum Destekli Büro Amirliğinde polis memuru olarak görev yaptığını belirttiği polis memurunun kimlik bilgilerinin tespiti için Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına karar vermiştir. Mahkeme başvurucu müdafiinin oturum öncesinde yazılı olarak bildirdiği bilirkişi incelemesi talebine ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Başvurucunun savunmalarında bahsettiği polis memuru F.nin açık kimlik ve adres bilgilerinin bulunduğu tutanak Dörtyol Emniyet Müdürlüğünün 31/7/2017 tarihli cevabi yazısının ekinde Mahkemeye iletilmiştir. Duruşmanın 19/9/2017 tarihli dördüncü oturumunda, BTK'nın dava dosyasına gönderdiği internet trafik (CGNAT) bilgileri başvurucuya okunarak başvurucunun savunması alınmıştır. Başvurucu, internet trafik bilgilerini kabul etmediğini ve ByLock kullanmadığını beyan etmiştir. Dörtyol Emniyet Müdürlüğünün açık kimlik bilgilerini bildirdiği F.nin beyanı duruşmanın 27/11/2017 tarihli yedinci oturumunda Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi vasıtasıyla alınmıştır. Tanık F.nin beyanının ilgili kısmı şöyledir:"sanık Soner [O]nursal'ı Payas emniyet müdürlüğünde görevli olduğu için tanıyorum, ben de Dörtyol'da toplum destekli büroda polis memuru olarak görev yapıyordum halen ben de aynı suçtan tutukluyum, sanık Soner'i ailecek ziyarete gitmedik, sanık Soner'in telefonuna herhangi bir şekilde bir program indirmedim, sanık Soner [O]nursal hakkında atılı suçla ilgili herhangi bir bilgi veya görgü sahibi değilim, aynı suçtan [ByLock] iddiası ile yargılanmaktayım" Başvurucu, söz konusu oturumda savunmasında belirttiği Fevzi isimli kişinin tanık F. olmadığını, bu kişinin kendisini Fevzi olarak tanıttığını ve tanık beyanına bir diyeceğinin bulunmadığını beyan etmiştir. Anılan oturumda iddia makamı, esas hakkında mütalaa sunmuştur. Mahkeme, başvurucu müdafiinin süre talebinin kabulüne ve duruşmanın 21/12/2017 tarihine ertelenmesine karar vermiştir. Başvurucu, duruşmanın 21/12/2017 tarihli son oturumunda CGNAT kayıtlarının kendisine tebliğ edilmesini ve esas hakkında savunma yapabilmek için süre verilmesini talep etmiştir. Mahkemenin başvurucunun süre talebini yargılamanın geldiği aşamayı gözönüne alarak reddettiği oturumda hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Sanık Soner [O]nursal'ın 2016 yılı darbe girişiminden sonra yayımlanan KHK ile ihraç olana kadar polis memuru olarak görev yaptığı, ..., sanığın 0506 ... 02 nolu telefonu kullandığı, Hatay İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen güncel By Lock sorgulamasında sanığın 0506 ... 02 nolu telefonunda [ByLock] kullandığının tespit edildiği, belge içeriğine göre [ByLock] uygulamasının 12/02/2015 tarihinde yüklendiği ve sanık tarafından kullanılmaya başlandığı sanığın bu şekilde FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarınca haberleşme aracı olarak kullanılan ByLock yazılımını kullandığı anlaşılmıştır.Yargılama aşamasında tanık [S.Ö.nün] beyanının tespiti için Antalya ve İstanbul Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemelerine yazılan [talimatların] bila ikmal iade edildiği nazara alındığında mahkememizce tanığın soruşturma aşamasındaki beyanına itibar edilmiştir. Tanık [S.Ö.nün] beyanı dikkate alınıdığında sanık Soner [O]nursal'ın 2009 yılında İstanbul'da görev yaptıkları dönemde tanık [S.Ö.yü] örgütün sohbetlerine çağırdığı ve birlikte sohbetlere katıldığı anlaşılmıştır.Sanık savunmasında [ByLock] programını indirmediğini ve kullanmadığını beyan ederek atılı suçlamayı kabul etmemiş ise de tüm dosya kapsamına göre sanığın internet trafiğine ilişkin kayıtların temini için yazılan müzekkere cevabında ByLock uygulamasına ait 137 numaralı IP adresine ve uygulamayı kullananların tespitini zorlaştırmak amacıyla kiralanan 8 adet ilave IP adresi olan 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183 IP adresine bağlandığı, ayrıca aynı husustaki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/180056 soruşturma numaralı dosyasından temin edilen ve İl Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderilen internet trafiğine ilişkin kayıtlarda 12/02/2015 tarihi ile 03/06/2015 tarihleri arasında farklı günlerde [ByLock] uygulamasına giriş yaptığı, ayrıntıları ve hukuki mahiyeti Yüksek Yargıtay Ceza Dairesinin 2017 tarih 2015/3 esas 2017/3 (İlk Derece Sıfatıyla) karar sayılı kararında ve 2017 tarih 2017/1443 - 4758 sayılı ilamında açıklandığı üzere; oluşturulması, dahil olunması, kullanılması ve teknik özellikleri itibariyle münhasıran FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca kullanılan kriptolu iletişim ağı ByLock'u yoğun biçimde kullandığı, FETÖ/PDY terör örgütü liderinin [ByLock] ile ilgili "tüm üyelerimiz [ByLock] üzerinden haberleşsin, kullanmayanlar hizmete ihanet etmiş olur" şeklindeki emir ve talimatına uyduğu anlaşıldığından sanığın Silahlı Terör Örgütü Üyesi Olma suçunu işlediği kanaatine varılmıştır.Sanığın [ByLock] kullanımına ilişkin mesaj içerikleri elde edilememiş ise de terör örgütü üyelerinin programı yüklemeleri ve sadece kendi aralarında iletişim kurabilmeleri, örgüte dahil olmayan elektronik ve bilişim dünyasındaki insanların dahi bu programdan haberdar olmayıp 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra adını duyması, haberleşmenin sadece kullanıcı adı ve şifreye sahip kişilerle yapılabilmesi, ayrıca gizli olması, atılı suçun vasıf ve mahiyeti, yasal unsurları da nazara alındığında içeriklerin mevcut olmamasının suç vasfını değiştirmeyeceği kanaatine varılarak aksi yöndeki savunmalara itibar edilmemiştir....Sanığın ByLock sunucusuna bağlandığını gösteren internet trafiğine ilişkin CGNAT(HIS) kayıtları ve aynı dönemi kapsayan HTS kayıtlarının karşılaştırılmasında sinyal alınan baz istasyonlarının birbiri ile uyumlu olduğu, dosya kapsamı ile örtüşmeyen bir kaydın mevcut olmadığı anlaşılmıştır. CGNAT kayıtları ile HTS kayıtlarının BTK tarafından gönderilen CD içeriğinde tamamının mevcut olması nedeniyle mahkememizce karşılaştırma kayıtlar üzerinden yapılmış, kayıtların bir kısmı çıkarılmak suretiyle dosya arasına alınmıştır." Hüküm, istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinden geçerek 18/9/2019 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu nihai hükmü 26/11/2019 tarihinde öğrendikten sonra 5/12/2019 tarihinde vekili aracılığıyla, 17/12/2019 tarihinde ise bizzat bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/42246 | Başvuru, ceza yargılamasında sanığın (başvurucunun) ByLock deliline ilişkin veriler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılması talebinin kabul edilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, gözaltında fiziksel saldırıya uğranması ve bu olay hakkında ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Millî İstihbarat Teşkilatının eski mensubu olan başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçu kapsamında 18/2/2021 tarihinde gözaltına alınmış, 25/2/2021 tarihinde tutuklanmasına karar verilerek ceza infaz kurumuna nakledilmiştir. Başvurucu hakkında gözaltında bulunduğu süre içinde adli muayene raporları düzenlenmiştir. 21/2/2021 tarihinde düzenlenen raporda, başvurucunun burnunun sol yanında, üç cm boyutunda kızarıklık, sol el bileğinde yüzeysel kızarıklık bulunduğu, aynı gün düzenlenen ikinci raporda ek bir durumun bulunmadığı, 23/2/2021 tarihli adli muayene raporunda ise darp ve cebir izine rastlanmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun 20/2/2021 tarihinde avukatı ile görüşmesinden sonra avukatı 112 Acil Çağrı Merkezini arayarak başvurucunun beyin kanaması geçirdiğini söylemiş, Acil Çağrı Merkezinin kolluk görevlileriyle iletişime geçmesi üzerine böyle bir durumun bulunmadığı anlaşılmış, bunun üzerine polis merkezine acil sağlık ekipleri sevk edilmemiştir. Başvurucunun avukatının, başvurucunun gözaltındayken yüzüne ve vücuduna defalarca vurulduğu, başına poşet geçirilerek ensesine ve boynuna şiddet uygulanıp nefessiz bırakılmaya çalışıldığı, göğüs uçları sıkılarak işkence yapıldığı, makatına cisim sokulmakla tehdit edildiği, ağır hakaretlere maruz kaldığı, tüm bunların kolluk görevlilerinin amiri konumunda bulunan kişinin odasında ve gözetiminde gerçekleştiği yönünde suç duyurusunda bulunması üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) soruşturma başlatmıştır. Başsavcılık, olay hakkında ilgili emniyet birimlerinden gerekli tahkikatın yapılarak gönderilmesini istemiştir. Bu kapsamda olay günü olay yerinde bulunan sağlık personelinin ifadesi alınmış, başvurucunun avukatının Acil Çağrı Merkeziyle yaptığı görüşmenin kaydı ile kayda ilişkin döküm temin edilmiştir. Görevli sağlık personeli başvurucunun beyin kanaması şikâyetiyle başvurmadığını, böyle bir olayın gerçekleşmediğini belirtmiştir. Öte yandan soruşturma kapsamında başvurucu, Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiş; Adli Tıp Kurumunca düzenlenen raporda başvurucuda tespit edilen olguların basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu belirtilmiştir. Başsavcılık 17/7/2020 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş; başvurucunun anlatımlarıyla dayanak gösterdiği adli muayene raporlarının örtüşmediğini, başvurucuya fiziksel şiddet uygulandığını gösterir herhangi bir adli muayene raporu olmadığını, 21/2/2021 tarihli adli muayene raporunda kızarıklıklar dışında herhangi bir tespit yapılmadığını belitmiş, alınan tanık beyanları ile Acil Çağrı Merkezi görüşmelerine göre iddianın soyut olduğunu gerekçe göstermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiştir. Başvurucu ret kararının tebliği üzerine süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulü ile başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/18016 | Başvuru, gözaltında fiziksel saldırıya uğranması ve bu olay hakkında ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; şantaj suçu kapsamında yürütülen yargılamada kanunun kapsamının genişletilmesi suretiyle yeterli delil olmadan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle, suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Ankara'nın Çubuk ilçesindeki bir meslek lisesinde görev yapan öğretmen hakkında Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü Hava Trafik Kontrol Merkezi Başmüdürlüğünü töhmet altında bıraktığı ve kurumsal prestijini zedelediği iddiasıyla Millî Eğitim Bakanlığı tarafından idari soruşturma açılmıştır. İdari soruşturma, Millî Eğitim Bakanlığı müfettişleri tarafından yürütülmüş ve hakkında tahkikat yapılan öğretmenin ifadesi alınmıştır. Buna göre bir kısım öğrencinin staj yaptığı iş yerinde erkek temizlik görevlisinin laubali hareketlerde bulunduğu, öğrencilerin de kendine bu durumdan rahatsız olduğunu belirttiğini söylemiştir. Ayrıca öğretmenin bu ifadesinde aşçı olarak çalışan başvurucunun da öğrencileri mecburi tutarak müstehcen hediyelerle yılbaşı hediyeleşmesi yapma hususunda ısrarcı davrandığı konusu yer almaktadır. Bunun üzerine Ankara İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından 19/11/2018 tarihinde suç duyurusunda bulunulmuştur. Suç duyurusu üzerine Çubuk Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından başvurucu hakkında şantaj, temizlik görevlisi olan diğer kişi hakkında ise çocuğa karşı cinsel taciz suçlarından soruşturma başlatılmıştır. Olay tarihinde stajyer öğrenci olan beş kız, Başsavcılık nezdindeki ifadelerini mağdur veya müşteki sıfatıyla farklı tarihlerde vermiştir. Mağdurlardan biri hariç diğerleri başvurucudan şikâyetçi olmuştur. Bu kapsamdaki ifadelerden özet olarak;i. 2017 Aralık ayında işlerin bitmesi nedeniyle beş arkadaş olarak bir odada oturdukları,ii. Bu sırada başvurucu ve aşçı yardımcısı olan Fatma ile birlikte toplam beş kadının daha odada olduğu,iii. Yılbaşının yaklaşması nedeniyle başvurucunun stajyer öğrencilere "Fatma ablanıza cinsel içerikli hediyeler alın, staj puanınızı müdürler vermiyor, puanı biz vereceğiz, cinsel içerikli hediye almazsanız stajınızı yakarım." dediği,iv. Bu sırada Fatma'nın konuşmayı kapatmaya çalıştığı, başvurucunun bunun dışında başka bir şey söylemediği, mağdurların da herhangi bir hediye almadıkları anlaşılmaktadır. Başsavcılık, başvurucunun şüpheli sıfatıyla ifadesini almıştır. Başvurucu böyle bir söylemde bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, stajyer öğrencilerin puanlarını aşçıların doldurma hakkı olduğu gibi üst taraftaki birimlerin de doldurmasının mümkün olduğunu belirtmiştir. Bu kapsamda soruşturmada mağdur olarak geçen iki öğrencinin staj puanlarını kendisinin doldurduğunu, 100 puan verdiğini beyan etmiştir. İfadesinin devamında staj puanlarını kendisinin doldurma nedeninin bu öğrencilerin kendi taleplerinden kaynaklandığını, arzu etmeleri hâlinde puan tablosunu üst birimlere götürüp doldurtabileceklerini söylemiştir. İş yerindeki huzursuzluklar nedeniyle kendisine husumet besleyenler tarafından bu olayların ortaya sürüldüğünü, bu nedenle işten çıkartıldığını, üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini beyan etmiştir. Diğer şüphelinin de ifadesini alan Başsavcılık, başvurucunun 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan şantaj suçundan, diğer şüphelinin ise aynı Kanun'un ve maddeleri kapsamında sarkıntılık yapmak suretiyle çocuğun cinsel istismarı ve çocuğa karşı cinsel taciz suçlarından cezalandırılması talebiyle 2/4/2019 tarihinde iddianame düzenlemiştir. İddianamenin Çubuk Asliye Ceza Mahkemesince (Mahkeme) kabulünden sonra ilk celsede sanıkların savunması müdafi huzurunda alınmıştır. Soruşturma aşamasında ifadesi alınan mağdurlar da dinlenilmiş ve benzer şekilde ifadelerini yinelemişlerdir. Mağdurlar ayrıca staj notlarının sadece aşçılar tarafından ve toplamda üç aşçının verdiği notların aritmetik ortalaması ile verildiğini bildiğini ancak daha sonra idari kadrodan puan verildiğini öğrendiğini beyan etmiştir. Bu celsede dinlenilen tanıklardan S.G.; başvurucunun stajyerlere yönelik cinsel içerikli ürünler alın şeklindeki ifadelerine kendisinin de şahit olduğunu, stajınızı yakarım dediğini ifade etmiştir. Olay anında odada yer aldığı anlaşılan diğer iki tanık ise cinsel içerikli hediye alın şeklinde başvurucunun bir söyleminin olduğunu duymadığını ve olaya tanık olmadığını beyan etmiştir. Bir sonraki celsede olayla ilgili olarak başka tanıklar da dinlenmiştir. Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasını sunmadan önce başvurucunun Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü Hava Trafik Kontrol Merkezi Başmüdürlüğüne staj işlemlerine ilişkin olarak 20/2/2020 tarihinde bir dilekçe verdiği anlaşılmıştır. Bu kapsamda 25/2/2020 tarihli cevabi yazıda; staj işlemlerinin 5/6/1986 tarihli ve 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu çerçevesinde gerçekleştirildiği, hizmet alım personelinin staj işlemleri ile ilgili görev ve sorumluluğunun (staj puanı verme, yoklama, stajı sonlandırma vb.) bulunmadığı, staj işlemleri ile ilgili görev ve sorumlulukların Başmüdürlük yetkisinde olduğu belirtilmiştir. Cumhuriyet savcısı, mütalaasında şantaj suçundan başvurucunun cezalandırılmasını talep etmiştir. Başvurucu mütalaaya karşı sözlü ve yazılı olarak cevap vermiş, suçun unsurlarının oluşmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme, başvurucunun 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrası kapsamında şantaj suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Bu kapsamda başvurucunun müşteki ve mağdurlara hitaben iş yerinde bulundukları sırada "Fatma ablanıza cinsel içerikli hediyeler alın, staj puanınızı müdürler vermiyor, puanı biz vereceğiz, cinsel içerikli hediye almazsanız stajınızı yakarım." demek suretiyle üzerine atılı zincirleme şekilde şantaj suçunu işlediğinin aşamalarda alınan beyanlar, tanık anlatımları ile sabit olduğu gerekçesine yer verilmiştir. Mahkeme, alt sınırdan uzaklaşıp takdiri indirim uygulayarak neticeten 2 yıl 6 ay hapis cezası ve 500 TL adli para cezasına hükmetmiştir. Başvurucunun istinaf talebi, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi tarafından 27/6/2022 tarihinde kesin olarak esastan reddedilmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 18/7/2022 tarihinde öğrendikten sonra 26/7/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Ceza)-Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/71568 | Başvuru, şantaj suçu kapsamında yürütülen yargılamada kanunun kapsamının genişletilmesi suretiyle yeterli delil olmadan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle, suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tablonun B sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının aynı tablonun (1) numaralı satırında yer alan 2019/42367 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, haklarındaki yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/42367 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; ulusal bir gazetenin basılı nüshasında ve İnternet sitesinde yayımlanan köşe yazısında hakaret, iftira, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlarının işlendiği iddiasıyla Cumhuriyet savcılığına yapılan şikâyet neticesinde ilgililer hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle şeref ve itibarın korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 13/6/2014, 14/7/2014, 27/4/2014 tarihlerinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 8/4/2016 tarihinde 2014/12228, 2014/12221 ve 2014/11504 başvuru numaralı dosyalar kişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/8951 başvuru numaralı dosya ile birleştirilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 8/4/2016 tarihinde kişi yönünden irtibat nedeniyle birleştirme kararı verildiğinden her bir başvuruya konu edilen olayların ayrı ayrı belirtilmesi gerekmektedir.A. 2014/8951 Numaralı Başvuruya Konu Edilen Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir. 1/1/2014 tarihinde "Star gazetesi" ile “www.stargazete.com” adlı İnternet sitesinde “Cemaat Ümmete Saldırıyor” başlığıyla bir köşe yazısı yayımlanmıştır. Söz konusu yazının içeriği şöyledir:"Cemaat, ümmete saldırıyor!Bir taraftan Esed’in ordusu ve İranlı-Lübnanlı müttefikleri, öbür taraftan Irak-Şam İslam Devleti denilen çete, Suriye Devrimi’ni kıyasıya bombalıyor.Batı, Suriye’de en iyi seçeneğin Esed rejimi olduğu konusunda Rusya ile görüş birliği içinde ve devrimin üzerine gölge düşüren “Irak-Şam” fitnesinden gayet memnun.El-Kaide ötesi El-Kaide diyebileceğimiz “Irak-Şam” örgütü, İslamî kimlikli Suriye Devrimi’ni ‘Baas rejiminden beter caniler’ propagandasıyla lekelemek isteyen herkesin ekmeğine yağ sürüyor.Mutedil devrimci gruplara hem Esed’le hem de “Irak-Şam” fitnesiyle mücadelelerinde yardımcı olmak isteyen Türkiye, uluslararası sistemin ağaları tarafından durdurulmaya çalışılırken, Gülen Cemaati kadroları da o ağalar adına Türkiye’ye operasyon çekiyor, MİT’in müsbet faaliyetlerini şer güçlere ihbar ederek Türkiye’nin ayağına sıkıyorlar.“El-Kaide’ye yardım götüren tır” tezviratı, doğrudan doğruya El-Kaide’ye ve onun fenalıklarından medet uman uluslararası güç odaklarına hizmet eden bir tezvirat.Suriye sınırındaki MİT mensuplarının peşine “paralel devlet” polislerini takarak sınırdaki her hareketlenmeyi anında tespit etmeye ve Türkiye’nin Suriyeli mutedil devrimcilere yardımlarını engellemeye çalışanlar, devrime sabotaj sürecinin ‘selametini’ gözetirken, Suriye’nin Türkiye sınırındaki topraklarının -şu günlerde bilhassa Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’ın- “Irak-Şam” çetesi tarafından ele geçirilmesini de murat ediyorlar.El-Kaide düşmanlığı kisvesi altında yapılmaya çalışılan şeylerden bir tanesi, “Irak-Şam” fitnesini Türkiye’nin kapısına dayandırmak, bu tehlikeli grubu Türkiye’nin canını iyice yakabileceği bir pozisyona getirmektir.Cemaat kadroları, güya infial halinde “El-Kaide’yi kollayan başbakan”, “Cihadist Erdoğan”, “Kaidecilere silah taşıyan MİT” diye bağırıp dururken, El-Kaide’ye mevzi kazandırmak için gereken her şeyi yapmaktan da imtina etmiyorlar; yarın “Irak-Şam”örgütü onların sabotajları sayesinde Türkiye kapısına dayanıp Anadolu’ya musallat olduğunda da “Erdoğan’ın beslediği Kaideciler şimdi Türkiye’yi vuruyor, bu belayı başımıza Erdoğan sardı” diye bağırıp duracaklar.İlke yok, ahlâk yok, Erdoğan’ın temsil ettiği Yeni Türkiye’yi durdurma yolunda her şey serbest!Yeni Türkiye; yani dünya siyasetinde başrol oynayan Türkiye, yani iktisadi bağımsızlık ve kalkınma yolunda dev adımlar atan Türkiye, yani toplumsal barış yolunda demokratik açılım üstüne açılım yapan Türkiye, yani yardım dilenmeyip yardım dağıtan Türkiye, yani kabuklarını ve zincirlerini kıran Türkiye, yani özgürleşip ayağa kalkan ve bütün İslam dünyasına da özgürleşip ayağa kalkma umudunu aşılayan Türkiye!Başbakan Erdoğan’a topyekûn savaş açtılar diyorduk... Çok iyimsermişiz!Topyekûn savaş, Türkiye’ye açıldı.Bugüne kadar dindar bildiğimiz, memleket sevgilerinden şüphe etmediğimiz Gülen Cemaati kadroları, angaje oldukları uluslararası güç odaklarının bile öngöremediklerini zannettiğim müthiş bir iştiyakla Türkiye’ye saldırıyorlar.Başbakan’a diktatör ve terörist yaftası yapıştırarak Türkiye’nin uluslararası saygınlığına saldırıyorlar, Halkbank üzerinden Türkiye’nin iktisadi bağımsızlık siyasetine saldırıyorlar, Türkiye’yi büyüten işadamlarını itibarsızlaştırarak kalkınmamıza saldırıyorlar, Oslo-Moslo diye MİT Müsteşarı’nı topa tutarak Türkiye’nin barışına saldırıyorlar...Sadece Türkiye’ye değil, Türkiye üzerinden ümmetin umutlarına, hürriyet ve adaletin hakim olduğu Yeni İslam Dünyası perspektifine saldırıyorlar.Şimdi, yolsuzluk iddialarına filan cevap yetiştirmeyi bırakıp, savunmadan karşı saldırıya geçme zamanı! (tabi ki hukuk çerçevesi içinde)Kimse ‘iç kavga’ filan demesin; karşımızdaki kadrolar düpedüz emperyalistlerin hizmetindeki kol!Kendileri söylüyorlar; ‘Ortadoğu ile ilgilenmekten vazgeçmeliyiz, Türk-Kürt savaşının önüne geçmek için elimizden geleni yapma saplantısından da kurtulmalıyız, İsrail’i üzmemeliyiz, Batı’dan başka istinatgâh kabul etmemeliyiz’ diyorlar; Eski Türkiye’ye dönmek ve dolayısıyla ümmetin ümitlerini söndürerek -devrim rüzgârlarını dindirerek- İslam dünyasını da eski haline döndürmek istediklerini açıkça ifade ediyorlar.Onları sadece kendi adımıza değil bütün İslam dünyası adına durdurmaya mecburuz."Başvurucu; anılan köşe yazısının hakaret, iftira, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlarını oluşturduğu iddiasıyla avukatı aracılığıyla 17/1/2014 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı 3/3/2014 tarihli ve K.2014/4324 sayılı kararıyla söz konusu şikâyetle ilgili olarak “Şikayete konu yazının yayınlanış tarihi dikkate alındığında içerik olarak güncel olduğu, yazılı ve görsel basının yakından takip ettiği haber niteliği taşıyan bir konu olduğu, yazının konusu ile ifade ediliş şekli arasında fikri bağlantının mevcut olduğu, bu haliyle yazının Anayasal güvence altında olan basın özgürlüğü ve tarafı bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin maddesinde tanımlanan ifade özgürlüğü çerçevesinde kaldığı; Zira Anayasa'nın 25, 26 maddelerinde ifade özgürlüğüne ilişkin düzenlemelere yer verildiği, yine Anayasa'nın 90/son maddesi gereğince ulusal hukuk normu haline gelen İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin maddesinin ifade özgürlüğünü güvence altına aldığı, ayrıca ifade özgürlüğüne meşru müdahale nedenlerine yer verildiği, ifade özgürlüğünün demokratik toplumun temel değerlerinden olduğu, bireyin gelişmesi, toplumun ilerlemesi için hayati öneme sahip olduğu, basının demokratik bir toplumda vazgeçilmez olduğu,getirilecek sınırlamaların demokratik toplumda gereklilik kriterine uygun olması, acil toplumsal ihtiyacı karşılaması gerektiği, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında da bu hususlara işaret olunduğu, koruma göremeyecek beyanların, nefret söylemi, açıkça şiddete yönlendiren hakaret ve iftira içeren beyanlar olduğu, aksi halde ifade özgürlüğüne hukuki / tazminat müdahalesi mümkün görülse de; ceza hukukunun son çare olması nedeniyle, özgürlük yararına yorum ilkesinin temel alınması gerektiği, 5187 sayılı Basın Kanunu'nun maddesine göre; bu özgürlüğün; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği; basının olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, yetki ve sorumluluğuna sahip olduğu; şüpheliye isnad edilen hakaret, iftira, Halkı Kin ve Düşmanlığa Alanen Tahrik Etme Suçunun unsuru olarak yasada aranan "kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinin" bulunmadığı ve böylece suçun unsurları yönünden oluşmadığı” gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara itirazı, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 14/4/2014 tarihli ve 2014/356 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan ret kararı başvurucuya 14/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucunun vekili tarafından 13/6/2014 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. B. 2014/12228 Numaralı Başvuruya Konu Edilen Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 8/3/2014 tarihinde “www.stargazete.com” adlı İnternet sitesinde “Fethullah Gülen, Kopenhag Doğumlu mu?” başlığıyla bir köşe yazısı yayımlanmıştır. Söz konusu yazının içeriği şöyledir:"Şu masumiyet pozlarına bakar mısınız? Şu riyakârlığa, şu küstahlığa, şu pişkinliğe!Polyanna kılığına bürünüp “Niye sinirleniyorsunuz ki?” diye soruyorlar. “Bu öfke niye? Ne oldu ki?”Firavun ve Karun sıfatlarını yakıştırdıkları Başbakan Erdoğan’a diz çöktürmek için patlattıkları sözde yolsuzluk dosyalarıyla TÜRGEV üzerinden İmam-Hatip davasına, Halkbank üzerinden de iktisadi istiklâl davasına saldırdılar…Ekonomiyi on milyarlarca lira zarara uğrattılar, döviz kurlarını patlattılar, faiz oranlarının ve dolayısıyla enflasyonun yükselmesini yol açtılar, milyonlarca vatandaşın alım gücünü azalttılar, yoksulluğu kamçıladılar…“Başbakan Erdoğan Kaidecileri kolluyor”, “Türkiye fundamentalizme kayıyor”, “Erdoğan taraftarları ‘Cihadist Erdoğan’ sloganı atıyor” tezviratıyla dünyayı Türkiye’nin terörist bir ülke olduğuna inandırmaya çalıştılar…İki ateş arasında kalan Suriyeli devrimcilere yardım yetiştirmeye çalışan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın TIR'larını durdurdular, MİT elemanlarını düşman ordusu askeri gibi esir aldılar ve bu rezilliği El Kaide ile mücadele kılıfına sokup uluslararası sistem ağalarını hükümete karşı kışkırttılar…İHH İnsani Yardım Vakfı’na baskın düzenlediler, muhtaçlara aş ve ilaç dağıtmaktan başka gayreti olmayan bu gizde teşkilatımızı da dünyaya terörist olarak tanıtmaya kalktılar…Binlerce masum insanı “Selam Terör Örgütü” tezgâhıyla takibe aldılar, Kur’an ve Sünnet’i çiğneyerek onların mahrem hayatlarını sinsice izlediler, röntgenciliğin dibini buldular, pornoculuğu meslek edindiler…Öğrenci evlerinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına akıl almaz iftiralar attılar ve gençleri onlara beddua etmeye zorladılar…Mütedeyyin insanlara çektirmediği eziyet kalmayan bir partiye oy toplamak için seferber oldular…Hâlâ devam ediyorlar bu gibi rezilliklere…Ve bu rezillikleri “Hükümet İsrail’le ilişkileri bozup Ortadoğu ile yakınlaştığı için”, “küresel politikalar gereği” yaptıklarını hiç utanmadan itiraf ediyorlar…‘Biz hainiz ve ihanetimizle alayınızın canına okuyacağız’ diye bas bas bağırıyorlar lisan-ı hal ile…Sonra da “Ne oldu ki? Biz size ne yaptık ki? Niye böyle kızıyorsunuz ki?” diye soruyorlar işte, yüzsüz adamlar!Biz onlara ne desek, biz onlara ne yapsak, onların bize dediğine ve yaptığına yetişemeyiz.Tayyip Erdoğan’a verdiğimiz desteği “kişi kültü” ilke izah ediyorlar, ama “kişi kültü”nün dibini bulanlar da onlar.“Evliya diyorlar”, “Kâinat İmamı” diyorlar Fethullah Gülen için.“Hocaefendi”lerinin kırdığı potlar Pensilvanya’dan Erzurum’a yol olur; gelin görün ki, bizim Erdoğan eleştirilerimiz ciltler dolusu kitap teşkil edebilecekken onlar “hocaefendileri”ne eleştiri mahiyetinde tek kelime edemiyorlar.Edememek ne kelime?“Kişi kültü”nde yitip gittikleri için onu eleştirmeyi akıllarının ucundan bile geçiremiyorlar.“Kainat İmamı” bu, boru değil!Mars’ın, Venüs’ün, küçük yeşil adamların da imamı!***Yukarıda Erzurum dedik…Daha yukarıda bunların “Ortadoğu ile yakınlaşmak”tan rahatsız olduklarını belirttik…Fethullah Gülen, Erzurum doğumlu değil mi?Erzurum, Ortadoğu toprağı değil mi?Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, hepimizin vatanı değil mi Ortadoğu?Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bu toprakların çocuğu değil miydi?Ve İsa, Musa aleyhimusselam?Türkiye-Suriye sınırı denilen şey, sadece Türklerle Arapları değil, aynı zamanda Türklerle Türkleri, Araplarla Arapları, Kürtlerle Kürtleri ayırmıyor mu?Kabileleri, aşiretleri, aileleri ayırmıyor mu bu sınır?Coğrafyamızdaki diğer sınırlar da öyle değil mi?Sykes ve Picot’ların “Böl, parçala, yönet” anlayışıyla ektiği fitne tohumları değil mi bunlar?Ümmet-i Muhammed’in sadık bir evladı, AK Parti Hükümeti’nin emperyalist tezgâhlara boyun eğmeyerek Ortadoğu çapında bir hürriyet, adalet ve birlik düzeni kurmak için gayret sarf etmesinden rahatsızlık duyabilir mi?Ey Pensilvanya Cemaati!Mensubu olduğunuz ümmete, kendi kardeşlerinize, bizzat kendinize yabancılaşarak Sykes ve Picot’larla kendinizi özdeşleştirecek kadar, onların davası için onlardan bile daha büyük bir hışımla kardeşlerinizin üzerine yürüyecek kadar “Ev Zencisi” olmuşsunuz işte; ne kızıyorsunuz?Evet, asıl siz niye sinirleniyorsunuz?Sadece tespit yapıyoruz burada." Başvurucu; anılan İnternet sitesinde 8/3/2014 tarihinde yayımlanan bu köşe yazısının hakaret, iftira, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçlarını oluşturduğu iddiasıyla şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yetkisizlik kararı verilerek anılan soruşturma dosyası Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı 24/4/2014 tarihli ve K.2014/6930 sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şu şekildedir:"Şikayet konusu suçların basın yayın yoluyla işlenmiş olduğu iddia edilmiş olmakla; basın özgürlüğü ve bu özgürlüğün kapsamıile sınırlarının olabildiğincekesin bir biçimdeortaya konulmasıgerekmektedir. AİHM içtihatları, Anayasanın 26,28 ve devamı maddeleri ile5187 sayılı Basın Kanununagöre;Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaşratma haklarını içermektedir.Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilecektir.Hakaret suçubakımından şikayete konu yazıyukarıda verilen kritere göremüştekiye yönelik suç kastıyla yani açıkça aşağılama, küçültme amacıyla kaleme alınmadığı,kullanılan ifadelerdeküçültücü ve hakaret içeren birbeyanın bulunmadığı görülmüştür.İftira suçu ise; TCK.nun maddesinde, yetkilimakamlara ihbar ve şikayette bulanarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesi şeklinde gerçekleşen eylemin iftira suçu olarak kabul edilerek yaptırım öngörmüştür.Buna göre, iftira suçunun oluşması için, isnadın yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunmak suretiyle ya da basın yayın yoluyla yapılması gerekmektedir. Fail;hiç işlenmemiş fiil veya kendisine isnatta bulunulan kişi tarafından işlenmemiş bir fiilin isnat edilmiş olmalıdır. İsnadın belli bir kişiye yönelik olması, yapılan isnadın hukuka aykırı olması gerekmektedir.Kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişininbu fiili işlemediğinin bilinmesi, başka bir deyişle iftira suçunun muhtemel kasıtla işlenemeyeceği, ayrıca kendisine hukuka aykırı fiil isnat edilen kişi hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla hareket edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle iftira suçu açısından failde kastın ötesinde belirtilen amacın varlığıaranmalıdır.Şüpheliye İsnat olunan halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun oluşabilmesi için, halkın özeliği itibarıyla farklı bir kesimini, diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edilmesi eylemi neticesinde kamu güvenliği açısında açık, yakın ve somut bir tehlikeninoluşması gerekir. Şüpheli tarafındanpaylaşılan yazı içerikleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde kanununun aramış olduğu açık, yakın ve somut bir tehlikeyi oluşturmaya yönelik beyanlar olmadıkları görülecektir. Kaldı ki, ifade ve basın özgürlüğü çerçevesinde gerçekleştirilen bir faaliyetin atılı,halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçuna konu olması mümkün de değildir.Yüksek Yargıtay içtihatlarında da özet olarak; ihbar ve şikayet konu iddiaların ispat edilmemiş olmasının tekbaşına suçun oluşumu için yeterli sayılamayacağı, Anayasal bir hak ve özgürlük olan düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü kapsamında görüş ve düşüncelerini açıklayan, güncel ve gündemde olan olaylar ile ilgili yorum yapan ve haber veren kişilerin ne şekilde iftira kastı ile hareket ettiğinin belirlenmesi gerektiği, bu kapsamda yapılan haber, yazı ve düşünce açıklamalarında değinilen hususların hukuka aykırı isnat olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı ve iftira suçunun oluşturmayacağı, vurgulanmıştır.Yine Yargıtay'ımız basın yoluyla işlenen suçlarda; hukuka uygunluk nedenleri arasında yer alan ve kaynağını Anayasa 28 ve devamı maddelerinden alan "hakların kullanılması" kapsamındaki haber verme ve eleştiri hakkının söz konusu olabilmesi için yapılan basın açıklamasında bir kısım şartlar aramaktadır.Öncelikle verilen haberin mutlak olmasa bile en azından görünüşte gerçek olması yani haberin doğruluğu konusunda; basın özgürlüğünü kullanan kişinin yapması mümkün olan araştırmalarla belli bir aşamaya gelmesi gerekir. Bununla birliktehaberin aynı zamanda güncel olması. Güncel olmayan konuların tekrar tekrar gündeme getirilmemesi.haberin verilmesinde kamuoyunun ilgisi ve yararının bulunması ifade özgürlüğünün diğer koşulları olarak aramaktadır.İfade özgürlüğünün, yalnızca iyi karşılanan veya rahatsız edici bulunmayan veya kasıtsız kalınan bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda saldırgan bulunan, sarsıcı bir etki yaratan veya rahatsız eden türdeki bilgi ve fikirler için de geçerli olduğu, bunların demokratik toplumun vazgeçilmez özelliği olan çoğulculuğun, açık fikirliliğin ve hoşgörünün gereğidirİfade özgürlüğü ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlarda da belirtildiği üzere; ifade özgürlüğünün özellikle basın aracılığıyla genel yararı ilgilendiren ve kamunun edinme hakkı bulunan bilgi ve fikirleri aktarmaya hizmet ettiği durumlarda, çoğulcu demokratik bir toplumda asli öneme sahiptir. (Informationsvercin Lentia vd/Avusturya Kararı ), Düşünce özgürlüğünün demokratik toplumun temellerinden biri ve sıradan haber ve görüşlerden çok toplumu sarsıcı, kaygılandırıcı görüşler için de korunması gerektiği düşüncesindedir. (Lehideux ve Isomi/Fransa,1998, Nilsen ve Johnsen/Norveç), Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2006 gün ve 162-181 sayılı kararında daaynı ilkeleri kabul etmiştir. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım hakların da tanınması gerekir.Bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, temelini Anayasa'nın 28 vd maddelerinden alan ve 5187 sayılıBasın Yasasının maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenleri olduğuna vurgu yapılmıştır.Yazının veya haberin içerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılarak konuşma bütününü değerlendirme dışı bırakılarak sonuca varılamayacağını yine Yargıtay CGK.nun 1989, 9/63-165 sayılı kararı ile olayın değerlendirmesi yapılırken, yazının bütünlüğünün bozulmamasının gerektiği belirtilen CGK, 1993, 8/299-10 sayılı kararı dikkate alınarak, yazının bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir, İçerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınarak ve bu sözcükler olumsuz anlamları açısından bakılmak suretiyle sonuca varılmayacağına dikkat çekilmiştir.İfade özgürlüğünün içeriği yönünden olgular ve değer yargıları arasında farklılık bulunabileceği, olguların varlığının kanıtlanabilir olduğu ancak değer yargılarının doğruluğunun kanıtlanmasını istemenin, gerçekleştirilemeyecek bir şeyi istemek olduğu AİHM nin Lingens / Avusturya Kararı kararındavurgu yapılan başka bir konudur.AİHM 'nin basın özgürlüğünü, düşünceyi yayma özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdiği, 1991 tarihli 8220;Sunday Times İngiltere Kararında 8221; belirtildiği gibi, basının kamuoyunu bilgilendirmesi bütün konularda olduğu gibi, mahkeme önündeki konularla ilgili olarak da bilgi verme görevi, kamuoyunun da bu tür bilgileri alma hakkının bulunduğu belirtilmiştir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Dalban/Romanya davasında; bir gazetecinin doğruluğunu kanıtlayamadığı sürece değer yargılarını ifade etmesinin engellenmesinin kabul edilemez olduğu, dolayısıyla doğruluğu denetlenebilir olgu veya verilerin yanı sıra doğruluğunun kanıtlanması söz konusu olamayacak fikir, eleştiri ve spekülasyonların dile getirilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) maddesi çerçevesinde koruma olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, 5187 SayılıBasın Kanunun maddesinde 8220;Süreli yayın sahibi, sorumlu müdür ve eser sahibi, bilgi ve belge dahil her türlü haberkaynaklarını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz 8221; hükmüne amirdir.AİHM, Perna/İtalya Davasında, bir İtalyan yargı mensubunu 8220;mutlak bağlılık yemini yapmışa 8221; benzeterek siyasi militanlıkla suçlayan bir gazetecinin hakaretten mahkum edilmesinin, kullanılan beyanın içeriğinin sembolik olduğu ve savcının siyasi militanlık yaptığı hakkında eleştirisel bir görüş açıklaması olduğu, yargı mensuplarının temelsiz saldırılara karşı korunması gerekmekle birlikte kendilerine verilen görevi gereği gibi yerine getirip getirmedikleri konusunda halkın ve politikacıların görüş sahibi olmasının yollarından birinin basın olduğu belirtilerek ifadeözgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.AİHMDe Haes ve Gijsels/Belçika (1997) kararında da ise , Belçika İstinaf Mahkemesi hakimleri hakkında ağır ithamlarda bulanarak, kararı veren hakilerin taraflardan biri ile aynı siyasi görüşte oldukları, aynı arkadaş çevresine sahip oldukları, bu nedenle kararın tamamen ideolojik olarak verildiği şeklindeki iddiaları içeren 5 ayrı makale yazan gazetecilerin yerel mahkeme tarafından mahkum edilmesi ile ilgili olarak, medyanın demokratik bir toplum için çok önemli olduğu, özellikle başkalarının saygınlığına ve haklarına saygılı olmak gibi kesin sınırlar içinde kalmak şartıyla medyanın yargının faaliyetleri de dahil olmak üzere kamuoyu ilgilendiren her konuda haber ve yorum iletme hakkına sahip olduğu, başvurucuların medya mensubu olarak görevlerini yaptığını, aynı zamanda kamuoyunun da bu haberleri alma hakkının bulunduğunu, yerel mahkemenin verdiği kararın eleştirerekifade özgürlüğünün ihlaledildiğine karar verilmiştir.AİHM; Prager ve Oberschlick/Avusturya, Bladet Tromoso ca Stensaas/Norveç kararlarında ise basın özgürlüğünün bir derece abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içeriği, gazetecinin yazısında kullandığı deyimler 8220; polemik 8221; niteliğinde olsa da , bu ifadelerin nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bunların asılsız kişisel saldırı olarak görülemeyeceği, yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.Yukarıda yapılan açıklamalar dikkate alındığında, şikayet konusu yazı ve haberlerin TC Anayasasının 25 maddesinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü, 26 maddesinde düzenlenen düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile 28 maddesinde ve 5187 Sayılı Basın Kanunun 3 maddesinde düzenlenen basın özgürlüğü kapsamında, düşünce açıklama, bilgi verme ve eleştiri sınırları içerisinde kaldığı, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunduğu ve nesnel bir açıklama ile desteklendiği, eleştiri ve değer yargılarının sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiş olsa bile belirtilen özgürlükler kapsamında hukuka aykırı kabul edilmesinin mümkün olmadığı, bu hali ile hakaret, iftira veHalkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etmeksuçlarının unsurları bakımından oluşmadığı anlaşıldığından, şüpheli hakkında atılı suçlarda ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermek gerekmiştir." Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 13/6/2014 tarihli ve 2014/768 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan ret kararı başvurucuya 1/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup 24/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. 2014/12221 Numaralı Başvuruya Konu Olaylar 19/2/2014 tarihli Sabah gazetesinde “Karanlık Kurul” başlığıyla bir haber yayımlanmıştır. Haberin içeriği şöyledir:"Karanlık kurulSon ses kaydı 'Karanlık Kurul'u deşifre etti. Sarıgül'ün adaylığı CHP MYK'dan önce Gülen'e bildirildi. Aydın Doğan ise ağzındaki baklayı çıkardı: Tek gerçek demokrat Gülenİnternete düşen son ses kayıtları, Pensilvanya'da yaşayan örgüt lideri Fethullah Gülen'in, medya patronu Aydın Doğan'la birlikte hareket ettiğini gösterdi. Mustafa Sarıgül'ün CHP'den adaylığı sürecinde rol oynayan Gülen'in son dönemde çok tepki çeken Samanyolu TV'deki Şefkat Tepe dizisinin kirli senaryolarını da bizzat onayladığı ortaya çıktı. 1999'dan bu yana Amerika'da yaşayan Fethullah Gülen'in daha önce internete düşen 2 ayrı ses kaydında, işadamlarına ihaleler dağıttığı, uluslararası lobilerle işbirliği yaptığı ve hükümeti devirmek için projeler ürettiğine ilişkin diyaloglar gündemi sarsmıştı. Fethullah Gülen'le Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca arasında geçtiği ileri sürülen ses kayıtları, SABAH'ın uzun süredir işaret ettiği kirli ilişkiler ağını da doğrular nitelikte. AYDIN DOĞAN: TEK DEMOKRAT GÜLEN(24 Eylül 2013) H. Karaca: Bugün Aydın Bey'le (Aydın Doğan) yemek yedik konuştuk. Öncelikle selam ve hürmetleri var zatıâlinize. Gülen: Teşekkür ederim, sağ olsun. H. Karaca: "Beni cemaatin yanında diye göstererek farklı bir noktaya getirmeye çalıştılar. Bize geldiler Hizmet'in aleyhinde yazılar yazmak için" dedi. "Şu anda gerçek demokratlığı Hoca efendi temsil ediyor, bir tek Hoca efendi var" dedi. Bir ara, "Hatta ben de artık Başbakan'ın karşısına geçmeyi düşündüm, aleyhte yazılar yazayım, ne yaparsan yap bunla bir yere varılamıyor" dedi. (Aydın Doğan, kendisi de Başbakan'ın aleyhinde yazı yazmak istemiş) Uzun uzun diğer konuları da konuştuk efendim. Çok memnun oldu. Özellikle 2 husus, zatıâlinizin ilgilendiği konular noktasında çok memnun oldu. Akşamüzeri damadı geldi, onunla da bir buçuk saate yakın konuştuk. Onu biraz diğer taraf etkilemeye çalışıyordu. Onlardan bahsedince o da rahatlamış oldu. O da "Hocamın ellerinden öpüyorum" dedi. Gülen: Allah razı olsun. Mehmet Ali Bey'den bahsettiniz değil mi? H. Karaca: Evet efendim, önce Aydın Bey'le öğlen yemek yedik, akşam da damadı ile. 'ŞEFKAT TEPE' SENARYOSUNA ONAY... (21 Eylül 2013) Fethullah Gülen'le Türkiye'den kendisini telefonla arayan müridi arasında geçen konuşmanın en çarpıcı bölümlerinden biri de Samanyolu TV'de, Hz. Muhammed'in ışık huzmesi şeklinde bir kamyonetin kasasına bindirildiği ve büyük tepki alan Şefkat Tepe dizisinin senaryosuyla ilgili. H. Karaca Gülen'e, dizide Karanlık Kurul adını verecekleri bir heyet oluşturmalarının uygun olup olmadığını soruyor. Onay aldıktan sonra da dizinin senaryosunu okuyarak, Gülen'e onaylatıyor. H. Karaca: Bu Şefkat Tepe'de bu sezon, önümüzdeki bölümlerde bir 'Karanlık Kurul' yapalım mı efendim? Gülen: İyi olur bence. Meseleyi, endişe edilen o şeyi aksettirecek mahiyette. Yani, yakın, uzak, herkesin de şöyle böyle telaffuz ettiği... H. Karaca: Başüstüne efendim. Yarın yeni bölüm var. Bir sonraki bölümden itibaren onu koyalım. (10 Ekim 2013) H. Karaca: Bu haftaki Şefkat Tepe'yi arz edebilir miyim efendim? Gülen: Buyrun. (H. Karaca senaryoyu uzun uzun anlatıyor): H. Karaca: Bu, dershaneler... Gülen: Mahzuru yok. Olsun. Ekrem Bey de "Gazetede bu meseleyi seslendirelim mi?" diye sormuştu bana bugün. Olsun yumuşakça sadece o da, siz sert bulduğunuz yanları varsa onu şey yaparsınız. Allah afiyet versin. HAYRETTİN KARAMAN'I ÇAĞIRMASINLAR(10 Kasım 2013)H. Karaca: Bu Hayrettin Karaman'ın Mabeyn toplantıları vardı, Yazarlar Vakfı'yla beraber. Bunu Mustafa beyler (Vakıf Başkanı Mustafa Yeşil) soruyorlar. Bundan sonra Hayrettin beyin organizasyonunda bu Mabeyn toplantılarını yapalım mı? Gülen: Burada da böyle ters bir şey konuşuyor mu? H. Karaca: Tabii onun tesirinde insanlar olabilirler efendim. Çünkü başı o çekiyor orada. Bir de şöyle bir şey söylemiş. Bir toplantı yapacaksak, ilk toplantıda Ekrem Dumanlı olsun. Mustafa Karaalioğlu olsun. Bunların düşünceleriyle cemaatle AK Parti arasındaki fitne nedir bunu tartışalım. Bir de böyle enteresan bir konu söylemiş. Gülen: Çağırmasınlar bence. H. Karaca: O zaman şöyle bir olsun mu efendim? Mabeyn toplantılarına bir miktar ara verelim. Gülen: Berhudar olun. Öylesi daha iyi olur. Şimdi biraz şartlar namüsait. H. Karaca: Başüstüne efendim. Allah nasip ederse yarın akşam biz de Zahit beylerle birlikte gelmiş olacağız. H. Karaca: Efendim Ahmet Bey (Ahmet Kurucu-İlahiyatçı) radyoda program yapıyordu yapsın buyurmuştunuz, yorum da yapıyordu günde 3 dakika. Şimdi bunlar da radyo kurmuşlar Erk diye. Haftada bir saat yaptığı programı müsaade istiyor yapmayayım diye. Ama günlük yorumları yapayım diyormuş. Gülen: Biz yapma demeyelim yani. Böyle bütün bütün uzak olunca yani şimdi ortadan bir şeyler götürüyor. Öbür türlü tamamen farklı bir cepheye geçer. SARIGÜL'ÜN ADAYLIĞINI BİLİYORMUŞ(25 Ekim 2013) H. Karaca: Aydın Ayaydın geldi. Genel başkan yardımcısı şu an CHP'de. Selam ve hürmetlerini iletti. Ayrıca, Mustafa Sarıgül'ün adaylığıyla ilgili, "Sarıgül başvurusunu yaptı. Genel Başkan'ın cebinde" dedi. "Ayın 3'ünde adaylığı Parti Meclisi'ne gelecek, kabul edilecek. Adaylığı kesin" dedi. "Gürsel Tekin değil" dedi. "Öyle ortalıkta dolaşan iddialar doğru değil" dedi. "Kesinlikle Sarıgül İstanbul adayı olacak, bir problem yok" dedi. Gülen: Evet, evet. AMERİKA İLE ARAMIZI AÇMAYALIM(25 Ekim 2013)H. Karaca: Amerika'nın Almanya'yı dinlediği ortaya çıktı ve bununla alakalı da bir gündem oldu. Geçtiğimiz günlerde de bizim Türkiye Başbakanı ile ilgili de böcek iddiası çıkmıştı "Amerika herkesi dinliyor" diye. Böyle bir haber yapmanın faydası olur mu? Yoksa üstü geçti, geçelim mi efendim? Gülen: Bence Amerika ile aramızı çok bozmamak lazımdır. Başkaları ne derse desin, biz demeyelim. İRAN'A KARŞI AZERBAYCAN'I DESTEKLEYELİM(25 Ekim 2013)H. Karaca: Bu Azerbaycan'da bizim ilgilendiğimiz, gidip geldiğimiz konuştuğumuz, Jandarma'nın başında bir arkadaş vardı, Azeri... O Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı olmuş. Çok dost bir arkadaştı. Ona önümüzdeki günlerde bir ziyarete, hayırlı olsuna gidilebilir mi? Gülen: Çok iyi olur. Zaten kazandıktan sonra arkadaşlar benim namıma bir mektup da götürdüler. H. Karaca: O mektubu da söylüyor efendim. İlhan İşbelen'ler (istifa eden AK Parti milletvekili) gidiyor ziyarete, bu AK Partililer komisyon olarak. Onun görüntüleri bizde var. Zatıâlinizin selamlarını söyleyince, "Hoca efendinin mektubu geldi bana, çok memnun oldum" dedi. Kendi ifadesi var. Gülen: Devam ettirmek lazım bunu… İran'ın tesirini azaltmak için bizim onların yanında olmamız lazım. " Başvurucu; anılan gazetede 19/2/2014 tarihinde “Karanlık Kurul” başlığıyla yayımlanan haberin hakaret, haberleşmenin gizliliğini ihlal, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçlarını oluşturduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yetkisizlik kararı verilerek anılan soruşturma dosyası İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 14/4/2014 tarihli ve K.2014/26568 sayılı kararında "...Her ne kadar belirtilen haber nedeniyle şüpheliler hakkında atılı suçlardan şikayette bulunulmuşsa da; yukarıda açıklanan AİHM ve Yargıtay Kararları kapsamında şikayetçiye yönelik doğrudan hakaret niteliğinde bir söz ve yazının haber kapsamında yer almadığı, belirtilen yazının basın özgürlüğü kapsamında, yurt dışı kaynaklı serverleri yurt dışında bulunan internet sitelerine düşen ses kayıtlarına ilişkin yapılan haber ve yorumdan ibaret olduğu, anılan yurt dışı kaynaklı internet sitelerine düşen müştekiye ait ses kaydının şüphelilerce elde edildiğine ve yayınlandığına dair bir delil olmadığı gibi, şüphelilere atfedilebilecek nitelikte ve özellikle haberin önceden de yayınlanması da nazara alındığında, kişisel verilerin kayda alınması olarak nitelendirilemeyeceği, kaldı ki yine müşteki vekilince dilekçede suç işlendiği iddia edilen haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun oluşmayacağı çünkü yine haberin aynı gün ve bir önceki gün yayınlanmış olduğu ve aleniyet kazandığı da nazara alındığında, Anayasa'nın ve devamı maddelerinde yer alan ayrıca 5187 sayılı Basın Yasasının maddesinde düzenlenen haklar kapsamında yayın yapılıp bunun hukuka uygunluk kapsamı içerisinde kaldığı" gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin 9/6/2014 tarihli ve 2014/258 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan ret kararı başvurucuya 1/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup 24/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. 2014/11504 Numaralı Başvuruya Konu Olaylar 15/1/2014 tarihinde “www.ahaber.com” adlı İnternet sitesinde “Patronun Kim Hoca” başlığıyla bir haber yayımlanmıştır. Haberin içeriği şöyledir:" Patronun kim Hoca!Fethullah Gülen’in sosyal medya üzerinden yayınlanan ses kaydı gündeme bomba gibi düşerken herkesin merak ettiği en önemli şey Gülen’in telefonda konuşurken bahsettiği Büyük Patron’un kim olduğu?Hizmet Hareketi'nin lideri Fethullah Gülen'in telefon görüşmeleri internete düştü. Fethullah Gülen telefonla kendisini arayan kişiye Pensilvanya'daki malikanesinden talimatlar verirken şok ifadeler kullanması dikkat çekti. Gülen'in kullandığı çarpıcı ifadelerinden birisi de Mustafa Koç ile ilgili olan bölümdü.GÜLEN: "BÜYÜK PATRON BİLMESİN"Gülen telefon görüşmesinde Mustafa Koç'a yapılan vergi denetimleri ile ilgili "Bir şey yapamazlar" derken temaslarla ilgili de "Büyük Patron bilmesin" ifadesini kullandı.Telefon görüşmesinin bir bölümünde Mustafa Koç'un kendilerine sponsor olduğu vurgulanırken araya giren Fethullah Gülen, "Hükümet onlara müfettiş falan göndermiş. Bir sıkıntıları var mı? Bir sıkıntıları varsa haberimiz olsun. Ona bir şey yaptırmayız" şeklinde konuşarak bu sözlerinin arkasından da sıkı sıkı talimat verdi. Mustafa Koç'la ilgili konuşmasını sonlandıran Gülen, "Bunlarla ilişkimizden büyük patronun haberi olmasın" diyerek sözlerini noktaladı.İŞTE O SES KAYDININ DÖKÜMÜ!- Aloo- Fettullah Gülen: Efendim- Efendim hürmet ederim. Bir iki husus vardı efendim müsaade ederseniz arzetmek istiyordum. arzetmek istiyordum- Fettullah Gülen: Buyrun- Zatıalinizle görüştükten sonra geçen gün Mustafa Bey aradı Koç. Sizin orada başkentteydi (Washington) bir süredir. aile içinde de teyit ettiler dedi. Memnuniyetle biz sponsor olmak istiyoruz buna dedi. Kendisi de bizzat bulunmak istiyor efendim. Adnan Polat Bey de kendisini aramış efendim o görüşmeden sonra. Süleyman abi de teyit etti onu. Bu şekilde bilgi vermek istedim o konuyu.- Fettullah Gülen: Evet iyi olmuş. Yani onların bulunması da iyi. Vaka onlara karşı da yukarıdan bir tavır var da. Fakat mali şeyleri karışık yoksa problem olabilecek yanları yoksa bi şey yapamazlar yani. Üzerlerine müfettişler salınsa bile bi şey yapamazlar.- Rahat duruyorlar efendim.- Fettullah Gülen: Evet. Zannediyorum tedbir aldılar. Haberdardılar.- Evet Efendim. Teşekkür ettiler efendim o hususta. Davetiye taslağı gibi kendisini istişare makamında şeyler yapalım mı efendim. Temas yapalım mı bu konularda.- Fettullah Gülen: İyi olur. ama şey, Büyük Patron pek bilmesin. Onunla temasımızı çok bilmesin.- Başüstüne efendim. O konuda zannedersem bir takip altındayız. Ben bazı hususlar var. O gelen arkadaşlar zatıalinizin o tarafa geldiler. Geçen başıma bir vakıa geldi. Onları aktarıcam efendim. Size de gelip aktarıcam. Zannedersem o konuda takip ediyorlar orayala alakalı.- Fettullah Gülen: Doğrudur- O gittiğimiz gün akşam bazı şeyler oldu da efendim. Telefonlar geldi. Bir de efendim bu Uganda Devlet Başkanı'ndan haber geldi. Orda bir rafineri meselesi vardı. Uzun süredir gündemdeydi. Çıkarmamışlardı. Türkiye'den büyük bir firma getirirseniz memnun oluruz dediler. Onlara (Koç holding) teklif edelim mi edelim. Onların da ilgisi var bu konuya.- Fettullah Gülen: Onların dışında başkası öyle ağır bir yükün altına girebilir mi?- O yükün altına girebilecek bizim çevremizde pek bildiğimiz bir insan yok efendim. Türkiye'dekiler de büyükler efendim genelde içerde şeylere giriyorlar. Onlar sizin göstereceğiniz insanlarla ortaklık yapmak isteriz gibi bir üslupları da var. İsterseniz biraz daha çalışalım Öyle şey yapalım.- Fettullah Gülen: Öyle yapalım. Biraz da böyle dediğimizi yapacak, diyeceğimiz şeyleri derken rahat olabileceğimiz birisi olsa daha iyi olur. Olmazsa onları tercih ederiz." Başvurucu; anılan İnternet sitesinde 15/1/2014 tarihinde “Patronun Kim Hoca” başlığıyla yayımlanan haberin hakaret, haberleşmenin gizliliğini ihlal, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçlarını oluşturduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yetkisizlik kararı verilerek anılan soruşturma dosyası İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 14/3/2014 tarihli ve K.2014/17528 sayılı kararında "Anayasamızın 28- maddeleriyle 5187 sayılı Yasanın 3 ve taraf olduğumuzAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesinde basın özgürlüğünün tarif edilip, hüküm altına alındığı, basın özgürlüğünün, ifade özgürlüğününayrılmaz bir cüz'ü olduğu, genel olarak basın özgürlüğünün doktrinde ve uygulamadaki amacı hakkında, ülke gündemini oluşturan politik konular, kamuoyunu oluşturan fikirler hakkında yorum yapma ve yayma, kamuoyunun önünde olan kişiler ile ilgili haber verme ve yorum yapma, eleştirme ve aynı zamanda bunları basın ve yayın araçları ile kitle iletişime sunma, diğer yandan da yönetsel konular ile ilgili fikir oluşturma haklarını içerdiği anlatılmakta ve benimsenmektedir. Hakaret suçunun oluşabilmesi için Yargıtay içtihatlarına göre, şüphelinin müştekiye karşı belli bir fiil isnat etmesi, bu fiilin müştekide veya mağdurda incitici, elem verici, aşağılayıcı nitelikte olması gerekmektedir. Şüphelinin sorumlu olduğu internet sitesindeolay tarihinde yapılan haber, kim tarafından yabancı menşeili internet sitesine konulduğu, belli olmayan ses kayıtlarının yazılması, yorumlanması ve değerlendirilmesiyle ilgili olduğu, bir bütün olarak yazının tamamında müştekiye yönelik herhangi bir hakaretin söz konusu olmadığı, müşteki vekilinin şikayet dilekçesinde belirtmiş olduğu, kişiler arasında ki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması ile kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal suçlarının yine şüphelinin sorumlusu olduğu, internet sitesi tarafından işlendiğine dair iddiadan başka bilgi ve belge sunmadığı, yurt dışı kaynaklı internet sitelerinde yayınlanan ve internet sitelerine düşen ses kayıtlarının kullanılmasıyla ilgili bir durumun söz konusu olduğu, şu haliyle ilgili suçun şüpheli tarafından işlendiğine dair delil elde edilemediği, mevcut haberin ülkede günden yaratan, ülkenin gündemini oluşturan iddiaların bütününe ilişkin haberlerin sunulması ve bu durumun basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesini gerektiği, Ceza Genel Kurulu'nun 11/7/2006 gün ve 162-181 sayılı kararında da kabul edildiği gibi; geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektifve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun belgelerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklarında tanındığı, bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, temelini Anayasa'nın vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturduğu" gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin 9/5/2014 tarihli ve 2014/298 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan ret kararı başvurucuya 16/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup 14/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucu 2/10/2014 tarihli dilekçeleri ile yukarıda ifade edilen başvurularına ek beyanda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Fetullah Gülen [GK], B. No: 2014/12225, 14/7/2015, § 11- | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/8951 | Başvuru, ulusal bir gazetenin basılı nüshasında ve İnternet sitesinde yayımlanan köşe yazısında hakaret, iftira, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlarının işlendiği iddiasıyla Cumhuriyet savcılığına yapılan şikâyet neticesinde ilgililer hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle şeref ve itibarın korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, mahpus olan başvurucuya gelen veya başvurucu tarafından gönderilen mektupların Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne kaydedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 8/1/2020 tarihinde öğrendikten sonra 9/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/2067 | Başvuru, mahpus olan başvurucuya gelen veya başvurucu tarafından gönderilen mektupların Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne kaydedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile haberleşme hürriyetinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yasal düzenlemenin statüsündeki öğretim üyelerini de kapsadığı ileri sürülmesine rağmen sağlık hizmetleri tazminatından yararlandırılmaması ve bu işleme karşı açılan davanın da reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılama sırasında davada görevli raportörün üç kez değişmesi, duruşmaya katılan başkan ve üyelerle kararı veren heyetin tamamının aynı kişilerden oluşmaması, talep ve iddiaların kararda karşılanmadığından kararın gerekçesiz olması, bariz takdir hatası yapılarak hakkaniyete uygun karar verilmemesi ve yargılamanın makul bir sürede sonuçlanmaması nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 20/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 19/6/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 30/10/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 1/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 10/12/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 24/12/2014 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu veteriner hekim üsteğmen iken Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında 24/2/1993 tarihinde öğrenimini tamamlayarak doktora unvanına sahip olmuş ve Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığınca 12/4/1993 tarihinde asli ihtisas alanı mikrobiyoloji ve klinik mikrobiyoloji uzmanı veteriner hekim olarak değiştirilmiştir. Başvurucu 16/2/1996 tarihinde GATA Temel Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümüne yardımcı doçent olarak atanmış, 23/11/1998 tarihinde "tıbbi mikrobiyoloji" dalında "Doçentlik Bilim Sınavı"nda başarılı olarak 28/6/2000 tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanlığı Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Servisine öğretim üyesi olarak atanmıştır. 20/8/2013 tarihinde profesör olan başvurucu hâlen aynı servisin bölüm başkanı olarak görev yapmaktadır. Başvurucu 30/7/2010 tarihinde yürürlüğe giren 21/1/2010 tarihli ve 5947 sayılı Kanun'un maddesi ile 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun ek 17 nci maddesine eklenen (Ç) fıkrası uyarınca sağlık hizmetleri tazminatından yararlanmak üzere 1/10/2010 tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanlığına başvurmuş; Komutanlık 4/10/2010 tarihinde başvurucunun bu düzenlemeden yararlanamayacağı gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Başvurucu sağlık hizmetleri tazminatının ödenmemesi işleminin iptali ve ödenmesi gerektiğini ileri sürdüğü tazminatın faiziyle birlikte ödenmesi istemleriyle 30/11/2010 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açmıştır. AYİM Üçüncü Dairesi yargılama sırasında 23/6/2011 ve 29/12/2011 tarihlerinde verdiği ara kararları ile davacının tamamladığı doktora eğitiminin aynı bilim dalında tıpta uzmanlık mevzuatına göre yapılan uzmanlık eğitimine eş değer olup olmadığını ve doktora eğitimine sahip mikrobiyoloji ve klinik mikrobiyoloji uzmanı ile tıpta uzmanlık mevzuatına göre eğitimini tamamlamış mikrobiyoloji ve klinik mikrobiyoloji uzmanı arasında bilimsel yeterlilik, görev, yetki ve sorumluluk açısından bir fark bulunup bulunmadığı hususunda Yüksek Öğretim Kurumundan (YÖK) görüş istenilmesine karar vermiştir. YÖK Başkanlığının cevap yazısı ekinde Üniversitelerarası Kurulun 26/3/2012 tarihli toplantısında verilen karar Mahkemeye gönderilmiştir. Toplantıda verilen karar şöyledir: " Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji bilim dalındaki Doktora eğitimi akademik bir eğitim olup belirli ders kredileri ile doktora yeterlilik sınavı, doktora tezi, tez savunması gibi belirli kriterlerle belirlenmiş bir eğitimdir. Aynı bilim dalındaki tıpta uzmanlık eğitimi ise hasta hizmeti sunmak üzere düzenlenmiş bir eğitim olup bu alandaki laboratuvar becerilerinin öğretilmesine dayanmaktadır ve kendi bilim dalı dışında yapmaları gereken zorunlu rotasyonları vardır. Tıpta uzmanlık mevzuatına göre eğitimini tamamlamış olan klinik mikrobiyoloji uzmanının bir laboratuvar açma yetkisi var iken doktora yapanın böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Tıpta uzmanlık diploması Sağlık Bakanlığından verilmekte olup mecburi hizmet yükümlülüğü doğurmaktadır. Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı uzmanlık öğrencisi sorumlusu olabilirken doktora unvanı sahipleri uzmanlık öğrencisi sorumlusu olamaz. Veteriner hekimlerin, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji bilim dalında tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzmanlık eğitimi yapmaları mümkündür. Tıpta uzmanlık ve doktora eğitiminin diplomaları açısından farklılıklarına rağmen tıpta uzmanlık Eğitimi Tüzüğü'nde yer alan dallarda doktora yapanların öğretim üyesi olmaları halinde bu ayrımın gözetilmeyeceğine oy çokluğu ile karar verildi." AYİM Dairesi 6/6/2013 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"926 sayılı Kanun'un Ek maddesinin (Ç) fıkrasının birinci bendi uyarınca Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında bulunan subaylardan öğretim üyesi tabip, öğretim üyesi diş tabibi, uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlara sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesinin öngörüldüğü, bu unvanlardan herhangi birisine sahip olmayan sağlık personeli ile tabip ve diş tabibi olmayan öğretim üyesi sağlık personelinin tazminat ödenecek personel kapsamına alınmadığı, ayrıca Anayasa Mahkemesinin 16/7/2010 tarihli ve E.2010/29, K.2010/90 sayılı kararında sağlık hizmetleri tazminatının GATA'da öğretim üyesi olarak görev yapmanın değil tabip olma statüsünün bir sonucu olduğuna, sivil ve askeri tabipler ile tabip olmayan ancak temel tıp bilimlerinde uzman olanların aynı hukuksal konumda bulunmadıklarından düzenlemenin eşitlik ilkesine aykırı olmadığına karar verildiği dikkate alındığında, öğretim üyesi veteriner hekim subay statüsünde olan davacıya tabip veya diş tabibi olmadığı halde sırf öğretim üyesi statüsüne sahip olduğu için 926 sayılı Kanun'un ek maddesinin (Ç) fıkrasının birinci bendinde yer alan tablonun (öğretim üyesi, tabip-diş tabibi/uzman tabip) başlıklı birinci sütununda sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesine yasal olarak imkân bulunmadığı, diğer yandan yukarıda zikredilen Üniversitelerarası Kurul görüşünden de anlaşılacağı üzere, tıpta uzmanlık eğitimi ile doktora eğitimi arasında aşama ve kapsam yönünden farklılıklar bulunduğu gibi her iki eğitim sonunda alınan unvan ve bilimsel yeterlilik, görev, yetki ve sorumlulukların birbirinden farklı olduğu, bu farklılıklar karşısında doktora (bilim doktoru) unvanına sahip veteriner hekim subayların tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olmaları ve bu unvanı kullanabilmeleri için zorunlu olan bir uzmanlık belgesine sahip olmamaları ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar ile aynı bilimsel yeterlilik, görev, yetki ve sorumluluklara sahip olmamaları nedeniyle tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar statüsünde kabul edilmemelerinin ve bu statüye göre sağlık hizmetleri tazminatı almalarının hukuken mümkün olmadığı, bu itibarla doktora (bilim doktoru) unvanına sahip öğretim üyesi, veteriner hekim subay statüsünde olan davacının tabip veya diş tabibi veya tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar statüsünde olmaması nedeniyle Anayasa'ya aykırı olduğu iddia edilen 926 sayılı Kanun'un ek maddesinin (Ç) fıkrasının birinci bendinin öznesi konumunda olmadığı, dolayısıyla davacının yasa koyucu tarafından düzenlenmeyen bir hukuki durum ile ilgili Anayasa'ya aykırılık iddiasında bulunduğu, başka bir deyişle davacının "Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar haricinde kalan diğer sağlık personeline sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesine ilişkin düzenleme yapılmasının" Anayasa'ya aykırı olduğunu iddia ettiği ve Anayasa'ya aykırılık iddiasının yasa koyucunun düzenlemediği bir alana ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. ...926 sayılı Kanun'un Ek maddesinin (Ç) fıkrasının birinci bendinde kimlere hangi oranlarda sağlık hizmetleri tazminatı ödeneceği açıkça düzenlenmiştir. Doktora (bilim doktoru) unvanına sahip öğretim üyesi veteriner hekim subay statüsünde olan ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olmayan davacıya 926 sayılı Kanun'un Ek maddesinin (Ç) fıkrasının birinci bendi uyarınca sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesine imkân bulunmadığından, davalı idarece davacıya sağlık hizmetleri tazminatı ödenmemesi işleminde hukuka aykırı bir yön bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır....Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında eşitlik ilkesinin eylemsel değil hukuksal eşitlik olduğu, eşitlik ilkesiyle aynı durumda olan kişilere aynı hukuki kuralların uygulanmasının amaçlandığı, farklı statüde bulunanlara farklı hükümlerin uygulanabileceği kabul edilmektedir. 5947 sayılı Kanun'un maddesi ile 926 sayılı Kanun'un ek maddesine eklenen (Ç) fıkrasında davacının statüsüne sağlık hizmeti tazminatı ödenmesini yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak özlük haklarının kanuniliği ilkesi gereği davacı, statüsü sağlık hizmetleri tazminatı ödenecekler arasında sayılmadığı için bu haktan yararlanamamaktadır. Dolayısıyla burada eşitliğe aykırı bir düzenleme söz konusu olmayıp eksik düzenlemeden bahsedilebilir...Yukarıda açıklamalar çerçevesinde Anayasa'ya aykırılık iddiası değerlendirildiğinde; söz konusu yasa hükmünün iptal edilmesinin dahi davacıya sağlık hizmetleri tazminatı ödenmesini sağlamayacağı, yasama erkinin düzenlemediği, suskun kaldığı bir alanın, Anayasa'ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine götürülebilmesinin (açılmış olan davada uygulanma kabiliyeti bulunan bir kural bulunmaması) sebebiyle mümkün bulunmadığı kanaatine varıldığından davacının ve AYİM Başsavcılığının Anayasa'ya aykırılık iddiası ciddi görülmemiştir." Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 26/12/2013 tarihli ve E.2013/1617, K.2013/1586 sayılı karar ile reddedilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"Anayasa Mahkemesinin 17/5/2012 tarihli ve E.2011/90, K.2012/71 sayılı kararında da belirttiği üzere, yasa koyucu çalışana ek ücret veya benzeri bir ödeme yapılmasını öngörürken, hizmetin niteliği ve niceliğine göre düzenleme yapma yetkisine sahiptir. Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan tabiplere tazminat ödenip ödenmemesi veya hangi unvanlara ne miktarda ödeneceği hususlarının da Anayasa çerçevesinde kanun koyucunun takdir yetkisi içinde olduğu aşikardır.Anayasa Mahkemesi yukarıda belirtilen kararında diş tabipleri açısından yaptığı değerlendirmede; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli diğer tabiplerle aynı hukuki statüde olduklarının ve dolayısıyla aynı kurallara tabi olmaları gerektiğinin söylenemeyeceğini, bu durumun Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı olmadığını belirtmiştir.Davacının kararın düzeltilmesi istemini içeren dilekçesinde ileri sürdüğü sebeplerin yerinde görülmemesi, taleplerinin kararda karşılanmış olması, düzeltilmesi istenen kararda çelişki olmadığı gibi kararın kanuna ve usule uygun bulunması nedeniyle karar düzeltme isteminin reddine..." Nihai karar başvurucuya 4/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 20/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 926 sayılı Kanun'un ek maddesine 5947 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen (Ç) fıkrası şöyledir:"Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında bulunan ve aşağıda rütbeleri belirtilen personelden öğretim üyesi tabip, öğretim üyesi diş tabibi, uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatında belirtilen dallarda bu mevzuat hükümlerine göre uzman olanlara hizalarında gösterilen oranları geçmemek üzere orgeneral aylığının (ek gösterge dahil) brüt tutarı ile çarpımı sonucu bulunan miktarda sağlık hizmetleri tazminatı ayrıca ödenir.(Ek paragraf: 2/1/2014-6514/16 md.) Öğretim üyesi tabip ve öğretim üyesi diş tabipleri için rütbe ve dereceleri itibarıyla belirlenmiş olan sağlık hizmetleri tazminatı oranları, 100 puan artırılmak suretiyle uygulanır. TAZMİNAT ORANLARI (%)RÜTBELERÖğretim Üyesi Tabip/ Uzman TabipTabip/Tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar Uzman Diş TabibiDiş TabibiGeneral/Amiral585455390260Kıdemli Albay550425365230Albay545415360220Yarbay515380345215Kıdemli Binbaşı500370340210Binbaşı500370340210Kıdemli Yüzbaşı460320305175Yüzbaşı460320305175Kıdemli Üsteğmen420280285165Üsteğmen 420280285165Teğmen 380250280160Asteğmen370240270130Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında görevli sivil öğretim üyesi tabiplere ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak görev yapan uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip ve diş tabiplerine aşağıda belirtilen oranları geçmemek üzere en yüksek devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) brüt tutarı ile çarpımı sonucu bulunan miktarda sağlık hizmetleri tazminatı ayrıca ödenir. (Ek cümleler: 22/1/2015 - 6586/61 md.) Diğer kamu kurum ve kuruluşları kadrolarında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olarak istihdam edilen tabip ve diş tabiplerinden Gülhane Askerî Tıp Akademisinde tıpta ve diş hekimliğinde uzmanlık eğitimi alanlara ve bu Kanunun ek 26 ncı maddesi kapsamında, Türk Silâhlı Kuvvetlerine bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında görevlendirilen öğretim üyesi, uzman tabip, uzman diş tabibi, tabip ve diş tabiplerine de sağlık hizmetleri tazminatı ödenir. Bunlardan tıpta ve diş hekimliğinde uzmanlık eğitimi alanlara, kurumlarınca döner sermaye gelirlerinden ödenenler de dâhil olmak üzere herhangi bir ad altında ek ödeme yapılmaz. Ek 26 ncı madde kapsamında görevlendirilenlere ödenecek sağlık hizmetleri tazminatına ilişkin hususlar aşağıda belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde ayrıca belirlenir.TAZMİNAT ORANLARI (%)DERECEÖğretim Üyesi Tabip/ Uzman TabipTabip/Tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar Uzman Diş TabibiDiş Tabibi15354003652352-35203903602304-54803403251956-74403003051858-9400270300180Sağlık hizmetleri tazminatının oranları ile usul ve esasları, personelin rütbesi, unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, görev yeri ve özellikleri, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerivemeslekiuygulamaları veözellikarzedenriskli bölümlerdeçalışmagibi hizmete katkı unsurları esas alınarak Maliye Bakanlığının görüşü, Genelkurmay Başkanlığının uygun görüşü üzerine Milli Savunma Bakanlığınca belirlenir. Sağlık hizmetleri tazminatından yararlanan personele, 17/11/1983 tarihli ve 2957 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi, 10/6/1985 tarihli ve 3225 sayılı Kanunun 14 üncü maddesi ve 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 9 uncu maddesi hükümlerine göre ödeme yapılmaz. (Ek fıkra: 22/1/2015 - 6586/61 md.) Bu fıkraya göre yapılacak ödeme, ilgili mevzuatı uyarınca ödenmekte olan zam, tazminat, ödenek, döner sermaye ödemesi, ikramiye, ücret ve her ne ad altında olursa olsun yapılan benzeri ödemelerin hesabında dikkate alınmaz." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2250 | Başvuru, yasal düzenlemenin statüsündeki öğretim üyelerini de kapsadığı ileri sürülmesine rağmen sağlık hizmetleri tazminatından yararlandırılmaması ve bu işleme karşı açılan davanın da reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılama sırasında davada görevli raportörün üç kez değişmesi, duruşmaya katılan başkan ve üyelerle kararı veren heyetin tamamının aynı kişilerden oluşmaması, talep ve iddiaların kararda karşılanmadığından kararın gerekçesiz olması, bariz takdir hatası yapılarak hakkaniyete uygun karar verilmemesi ve yargılamanın makul bir sürede sonuçlanmaması nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, kişisel verileri ve özel hayatına ilişkin olarak gıyabında yapılan telefon görüşmeleri nedeniyle şikâyetçi olduğu kişiler hakkında cezai yönden işlem yapılmamış olması nedeniyle adil yargılanma hakkı ile hukuk devleti ve eşitlik ilkelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 29/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 28/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu idari yargıda görevli hâkim olup, hâlihazırda Ankara Bölge İdare Mahkemesinde görev yapmaktadır. Ulusal bir gazete olan Zaman Gazetesi’nin 10/6/2010 tarihli nüshasında yayımlanan “Kadir Bey giderse HSYK’nın başına Ertosun değil, başka tanıdığımız gelir” başlıklı haberde, bir soruşturma kapsamında kaydedilen ve başvurucunun da adının geçtiği telefon görüşmesi içeriğine ilişkin bilgilere yer verilmiştir. Bu görüşmede, Adalet eski Bakanı S.O. ile eski Milletvekili olduğu ileri sürülen iki kişinin, bir kısım idari yargı hâkimlerinin yeni görev yer ve unvanlarının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca (HSYK) belirleneceği kararnamenin hazırlık sürecinde, başvurucu hakkında “Fetullahçı” ve “tehlikeli bir herif” yakıştırmaları yaptıkları, başvurucunun Yargıçlar ve Savcılar Derneğine hükümet tarafından sızdırıldığı ve benzeri kişisel durumlarından söz ettikleri, başvurucunun Ankara İdare Mahkemesi başkanlığına atanması için başkaları tarafından uğraş verildiği ve görüşmeyi yapan kişilerin bunu engellemeye çalıştıkları anlaşılmaktadır. Başvurucu bu haber üzerine (5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mülga maddesi ile görevli) İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazdığı 22/7/2010 tarihli dilekçe ile telefon görüşmesi ve görüşmede geçen bilgiler ışığında “özel hayatın gizliliğini ihlal, kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirip yaymak, hakaret” suçlarını işledikleri iddiasıyla ilgili şüpheliler hakkında şikâyetçi olmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucunun, S.O. hakkındaki şikâyeti “Ergenekon” soruşturması kapsamında değerlendirilmiş ve anılan soruşturma kapsamında hazırlanan bir iddianameye eklenerek adı geçen hakkında kamu davası açılmıştır. K.Ö., ve S.A. hakkındaki soruşturmalar ise, soruşturma konusu suçların 5271 sayılı Kanun’un mülga maddesinde sayılan suçlardan olmadığı gerekçesine istinaden, 8/3/2012 tarih ve 2012/100 sayılı görevsizlik kararı ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Anılan kişiler hakkındaki soruşturma dosyası, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun maddesine istinaden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının (Basın Bürosu) 11/6/2012 tarih ve 2012/4 sayılı görevsizlik kararı ile Yargıtay Birinci Başkanlık Kuruluna (Başkanlık Kurulu) gönderilmiştir. Başkanlık Kurulunun 8/11/2012 tarih ve 171 sayılı kararıyla, soruşturma dosyası ile ilgili olarak işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Anılan karar şöyledir:“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosunun 2012 tarih, 2012/865 basın soruşturma, 2012/4 basın karar numarası ile görevsizlik kararı verilerek, Başkanlığımıza göndermiş olduğu dosya eki okundu.Gereği görüşüldü:Soruşturma açılmasını gerektirecek yeterli delil olmadığından işlem yapılmasına yer olmadığına, 2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”Bu karar başvurucuya 30/11/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu bu karara karşı 7/12/2012 tarihinde itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Yargıtay Başkanlar Kurulunun 10/1/2013 tarih ve 4 sayılı kararı ile Başkanlık Kurulu kararının kesin nitelikte olduğu gerekçesiyle işin esasına girilmeksizin itirazın reddine karar verilmiştir. Başvurucu bu kararı 28/2/2013 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir. Başvurucu 29/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 2797 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir. Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.…” | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2213 | Başvurucu, kişisel verileri ve özel hayatına ilişkin olarak gıyabında yapılan telefon görüşmeleri nedeniyle şikâyetçi olduğu kişiler hakkında cezai yönden işlem yapılmamış olması nedeniyle adil yargılanma hakkı ile hukuk devleti ve eşitlik ilkelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvuru; terör olaylarından dolayı köyü terke mecbur kalınması nedeniyle 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvurunun kısmen kabul edilmesi ve idare ile sulhname imzalanması akabinde başvurunun kabul edilmeyen kısmı için açılmış olan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ret işlemine karşı açılan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması ve makul sürede sonuçlandırılmaması, Danıştay Onuncu Dairesi içtihadına aykırı karar verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; açılmış olan iptal ve tam yargı davasının reddedilmesi sonucu ayrımcılığa maruz bırakılması nedeniyle eşitlik ilkesinin; terör olayları sebebiyle köyü terke mecbur kalınması nedeniyle özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 25/10/2013 tarihinde Batman İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 2/2/2015 tarihli görüş yazısında benzer şikâyetlere ilişkin başvurularda daha önce sunulan görüşlere atıf yapılarak somut başvuru için ayrıca görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Batman ili Kozluk ilçesi Geçitaltı köyü Hov (Gevro) mezrasında ikamet etmekte iken terör olaylarından kaynaklanan güvenlik kaygısı nedeniyle köyünü terk etmek zorunda kaldığını iddia etmiştir. Başvurucu, 15/12/2004 tarihinde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuştur. Komisyon, 23/10/2007 tarihli ve 2007/2-1142 sayılı kararında “... dosyasının incelenmesi sonucunda adına kayıtlı arazilerin orman arazisi olduğu tespit edilmiştir. 04/10/2004 tarih ve 2004/7955 sayılı Yönetmelik hükümlerinde belirtilen şartlara uygun olması nedeniyle müracaatçıya; köydeki bina ve eklentilerinin bakımsızlıktan yıkıldığı ayrıca arazilerine ulaşamamaktan dolayı zarara uğradığını beyan etmiş ve bu zararının tazminini talep etmiş ise de bilirkişi heyetince yapılan keşif, tutulan tutanaklar, orman bilirkişi raporu ve dosyasında bulunan diğer bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi sonucu kişinin zirai arazisine ulaşamamaktan doğan ayrıca bina ve eklentilerinin uğradığı zarara karşılık TTM zararı ile ilgili olarak İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğünün 2007 tarih ve 1125 sayılı yazısı esas alınarak Komisyon takdiri ile, Toplam 000-00- YTL ödenmesine…” karar verilmiştir. Komisyon kararı akabinde 5233 sayılı Kanun’un maddesi gereğince davet yazısı ile birlikte gönderilen sulhname örneği, başvurucu tarafından kabul edilmeyerek uyuşmazlık tutanağı imzalanmıştır. Komisyon kararında hükmedilen miktarın gerçek zararını karşılamadığından bahisle başvurucu tarafından açılan iptal davasında Diyarbakır İdare Mahkemesinin 30/6/2010 tarihli ve E.2008/630, K.2010/1200 sayılı kararı ile süre aşımı nedeniyle davanın reddine hükmedilmiştir. Başvurucu 12/8/2010 tarihinde Batman Valiliğine yeniden başvuruda bulunarak Komisyonca daha evvel verilen kısmi kabul kararı doğrultusunda dosyanın yeniden görüşülmesini talep etmiştir. 27/8/2010 tarihli ve 2010/2-280 sayılı Komisyon kararında “…Diyarbakır İdare Mahkemesinin 2008/631 Esas no ve 2010/1200 sayılı Kararı gereğince; kendisine verilen süre içerisinde sulhnameyi imzalamadığı…” gerekçesi ile talebin reddine karar verilmiştir. 7/2/2011 tarihli ve 2011/2-458 sayılı ikinci bir Komisyon kararında “…İlgilinin, 2007 tarih ve 1142 karar no ile 000 TL ödeme kararı verildiği, miktar az bulunduğundan Uyuşmazlık Tutanağı imzalanarak dava açıldığı ve Diyarbakır İdare Mahkemesinin 2008/630 esas nolu kararı ile davanın süre aşımından reddedildiği ve ilgili tarafından daha önce karar verilen 000 TL’nin ödenmesinin talep edilmesi üzerine; Komisyon Başkanlığımız tarafından Diyarbakır İdare Mahkemesinin 2008/630 esas nolu kararına istinaden verilen 2010 tarih ve 280 nolu kararın iptal edilerek; İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin 2009 tarih ve 6404 sayılı görüş yazısına istinaden; ilgiliye 000,00 TL’nin ödenmesine…” karar verilmiştir. Komisyon kararı akabinde 5233 sayılı Kanun’un maddesi gereğince davet yazısı ile birlikte sulhname örneği başvurucu vekiline gönderilmiştir. “Yukarıda ayni/nakdi olarak belirtilen zararımın/zararlarımın karşılanması sonucunda Komisyonun tespitine esas olay ile ilgili olarak uğradığım zararımın tamamının karşılanmış olduğunu kabul ve taahhüt ederim.” beyanını içeren sulhname 9/3/2011 tarihinde başvurucu vekili tarafından imzalanmıştır. Belirlenen tazminat miktarı 26/7/2011 tarihinde başvurucu vekilinin hesap numarasına aktarılmıştır. Başvurucu tarafından, Komisyon kararında hükmedilen miktarın gerçek zararını karşılamadığından bahisle Diyarbakır İdare Mahkemesinde açılan Komisyon kararının iptali ve sulhname dışı kalan zararlarının ödenmesi istemli dava, yetkisizlik kararı verilerek Batman İdare Mahkemesine devredilmiştir. Batman İdare Mahkemesinin 30/3/2012 tarihli ve E.2011/1202, K.2012/2401 sayılı kararı ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar gerekçesi şöyledir: “… Yukarıda anılan mevzuat hükümleri uyarınca, yasada belirtilen durumların gerçekleşmesi halinde, kişilerin terör olaylarından dolayı malvarlığına ulaşılamamasından kaynaklanan maddi zararın 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanacağı açık olmakla birlikte, idarece tazmin edilecek olan zarar miktarının ilgiliye tebliğ edildikten sonra karşılıklı irade beyanlarıyla imzalanan "sulhname"nin, uğranılan zararın tazmini isteminden kaynaklanacak olan uyuşmazlığı daha sonra dava konusu olmayacak şekilde ortadan kaldırmasını amaçlayan ve dolayısıyla, karşılıklı irade beyanıyla uzlaşmayı sağlayarak, uyuşmazlığı idari aşamada çözen bir belge niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Olayda, davacının daha önceki başvurusu üzerine 5233 sayılı Kanun uyarınca tazmini gereken zararları tespit edilerek davalı idare ve davacı arasında anlaşma sağlanıp sulhname imzalanmış ve sulhnamede belirtilen zarar kalemlerine karşılık olarak uzlaşmaya varıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, ayni ve nakdi tüm zararlarının karşılandığı kabul ve taahhüt edilerek sulhname imzalandıktan sonra, sulhnamede belirtilen miktar ile gerçek zarar miktarı hesabı arasında fark olduğu iddiası üzerine tazminat talebinin karşılanması mümkün olmadığından, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır....” İtiraz yoluna başvurulması üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesinin 11/2/2013 tarihli ve E.2012/1564, K.2013/592 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi, Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesinin 9/9/2013 tarihli ve E.2013/1526, K.2013/1521 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Ret kararı 3/10/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş ve 25/10/2013 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici maddeleri (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-21, 23). 5233 sayılı Kanun’un “Zararın karşılanmasına ilişkin sulhname” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Komisyon, doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile yaptığı tespitten sonra 8 inci maddeye göre belirlenen zararı, 9 uncu maddeye göre hesaplanan yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerindeki nakdî ödeme tutarını, 10 uncu maddeye göre ifa tarzını ve 11 inci maddeye göre mahsup edilecek miktarları dikkate alarak, uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak safi miktarı belirler. Komisyonca, bu esaslara göre hazırlanan sulhname tasarısının örneği davet yazısı ile birlikte hak sahibine tebliğ edilir. Davet yazısında hak sahibinin sulhname tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde gelmesi veya yetkili bir temsilcisini göndermesi gerektiği, aksi takdirde sulhname tasarısını kabul etmemiş sayılacağı ve yargı yoluna başvurarak zararının tazmin edilmesini talep etme hakkının saklı olduğu belirtilir. Davet üzerine gelen hak sahibi veya yetkili temsilcisi sulhname tasarısını kabul ettiği takdirde, bu tasarı kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanır. Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci fıkraya göre kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenlenerek bir örneği ilgiliye gönderilir. Sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır.” 5233 sayılı Kanun’un “Zararın karşılanması” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Sulhnamede belirlenen zararlar, sulhnamenin imzalanmasından sonra valinin onayı üzerine ifa tarzına göre Bakanlık bütçesine bu amaçla konulan ödenekten üç ay içerisinde karşılanır.” Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Yönetmelik’in “Nakdî ödemenin şekli ve tutarı” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Sulhname tasarıları hak sahibi veya yetkili temsilcisi ile komisyon başkanı tarafından imzalandıktan sonra Vali veya Bakan tarafından onaylanır.Ödemeler sulhname tasarılarının onay tarih ve sıraları dikkate alınarak yapılır. Nakdi ödemeler hak sahibi veya sahiplerinin banka hesaplarına yapılır.” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası, maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları, maddesinin (5) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7939 | Başvuru, terör olaylarından dolayı köyü terke mecbur kalınması nedeniyle 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvurunun kısmen kabul edilmesi ve idare ile sulhname imzalanması akabinde başvurunun kabul edilmeyen kısmı için açılmış olan davanın reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ret işlemine karşı açılan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması ve makul sürede sonuçlandırılmaması, Danıştay Onuncu Dairesi içtihadına aykırı karar verilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının; açılmış olan iptal ve tam yargı davasının reddedilmesi sonucu ayrımcılığa maruz bırakılması nedeniyle eşitlik ilkesinin; terör olayları sebebiyle köyü terke mecbur kalınması nedeniyle özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/12/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Batman Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu "silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etme, görevi yaptırmamak için direnme" suçlamasıyla gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin 12/11/2012 tarihli ve E.2012/61, K.2012/499 sayılı kararı ile başvurucunun müsnet suçlardan çeşitli hapis cezalarıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu hakkındaki hüküm Yargıtay Ceza Dairesinin 2/7/2013 tarihli ve E.2013/6488, K. 2013/10169 sayılı ilamıyla onanmıştır. Başvurucu 2/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8714 | Başvuru, yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır.Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 14/5/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 26/5/2015 tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. Birinci Bölüm tarafından 21/9/2016 tarihinde yapılan toplantıda, verilecek kararın Bölümler tarafından önceden verilmiş kararlarla çelişebileceği anlaşıldığından başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görülmüş ve başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Hava Kuvvetleri Komutanlığı emrinde muvazzaf astsubay statüsünde görev yapmakta iken hakkında gönderilen isimsiz e-posta ile ahlaki düşüklük içinde olduğu ve cinsel zafiyeti bulunduğu iddia edilmiş, bunun üzerine Kurmay Başkanı emriyle idari tahkikat süreci başlatılmış, bu tahkikat sonucunda sıralı sicil üstleri tarafından başvurucu hakkında ahlaki durumu nedeniyle "Türk Silahlı Kuvvetlerinde kalması uygun değildir." ortak kanaatini içeren 24/4/2012 tarihli ayırma sicil belgesi düzenlenmiştir. 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin (Astsubay Sicil Yönetmeliği) maddesi gereğince Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturulan Komisyonda başvurucunun durumu değerlendirilmiş ve Komisyon 7/8/2012 tarihli kararı ile başvurucu hakkında ayırma işlemi tesis edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 13/8/2012 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından onaylandıktan sonra Genelkurmay Başkanının onayına sunulmuş, Genelkurmay Başkanı tarafından da Hava Kuvvetleri Komutanlığı kararı doğrultusunda işlem yapılmasının uygun görüldüğü belirtilmiştir. Bunun üzerine 6/11/2012 tarihli kararnameye dayanılarak resen emekliye sevk edilmek suretiyle başvurucunun TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu, TSK’dan çıkarılmasını gerektiren bir disiplinsizliği veya adli eylemi mevcut olmadığı hâlde disiplinsizlik ve ahlaki durumu nedeniyle ilişiğinin kesildiğini, kendisine isnat edilen özel hayata ilişkin eylemlerin on beş yıl öncesine ait olduğunu, birçoğunun ise gerçekle ilgisi olmadığını, takdirlerle dolu başarılı bir sicile sahip olmasına ve herhangi bir disiplin cezası bulunmamasına rağmen bu durumun dikkate alınmadığını, tesis edilen ayırma işleminin ölçülülük yönünden hukuka aykırı olduğu gibi sebep ve amaç unsurları yönünden de hukuka aykırı olduğunu belirterek yürütmenin durdurulması ve ayırma işleminin iptali talebiyle Millî Savunma Bakanlığı aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Birinci Dairesinde 2/1/2013 tarihinde dava açmıştır. AYİM Birinci Dairesinin 22/1/2013 tarihli ara kararı ile dava dosyasındaki mevcut bilgi ve belgeler çerçevesinde başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminin uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve hukuka açıkça aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmemesi gerekçesiyle yürütmenin durdurulması talebi reddedilmiştir. Davalı idare tarafından sunulan savunma dilekçesinde her askerin ahlaki yaşayışının kusursuz ve lekesiz olması gerektiği, ahlak olgusunun yalnızca arzu edilen bir durum değil görevin başarıyla icra edilebilmesi için bir koşul olduğu vurgulanmış; kamu hizmetinin yürütülmesinde zararlı olacak kişilerin idare mekanizmasının dışına çıkarılmasının kaçınılmaz olduğu ve idarenin başvurucu hakkında tesis edilen ayırma işleminde takdir yetkisinin objektif sınırları içinde kaldığı, dava konusu ayırma işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. Davalı idare tarafından ayrıca 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesi kapsamında AYİM'e gizli belge ve bilgiler gönderilmiştir. Davalı idarenin savunma dilekçesine karşı 27/3/2013 tarihinde AYİM'e sunulan dilekçe ile başvurucu, Komutanlık makamına kim tarafından gönderildiği belli olmayan bir ihbar mektubu üzerine başlatılan idari tahkikat kapsamında kendisine tamamen özel hayatına ilişkin sorular sorulduğunu, meslek yaşamının ilk yıllarında ve yaklaşık on beş yıl öncesinde henüz evli olmadığı dönemde kız arkadaşları olduğunu, bu ve buna benzer özel konuların soruşturma kapsamında incelendiğini, kendisine isnat edilen ahlak dışı hareketlerde bulunduğu iddiasının gerçek dışı olduğunu, sicil not ortalamasının tam nota yakın olarak pekiyi seviyesinde olduğunu, meslek yaşamı boyunca herhangi bir disiplinsizliğinin bulunmadığını, bir kısmının doğruluğunu kabul ederek detaylarıyla anlattığı özel hayatına ilişkin eylemleri nedeniyle amirlerinden daha önce herhangi bir uyarı veya ceza almadığını, aksine yirmi iki yıllık meslek yaşamı boyunca birçok takdir belgesi ile taltif edildiğini, soyut birtakım iddialarla savunma hakkı tanınmadan hakkında sonuçları itibarıyla çok ağır bir yaptırım olan ayırma işleminin tesis edilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. AYİM Başsavcılığı tarafından sunulan 13/6/2013 tarihli ve 2013/118 sayılı düşünce yazısında, başvurucunun eş cinsel olarak bilinen kişilerle irtibatta olduğu ve pek çok kadınla cinsel birliktelik yaşadığı yönünde iddialar içeren isimsiz bir ihbar mektubu üzerine istihbarat çalışması başlatıldığı, bu kapsamda başvurucunun beyanları dikkate alınarak ayırma işlemi tesis edildiğinin anlaşıldığı ancak başvurucunun yaşadığı bu ilişkilerin rıza dışı veya menfaate dayalı olduğuna ya da cinsel zafiyeti nedeniyle görevini ve görevinden kaynaklanan hususları suistimal ettiğine veya askerî disiplini olumsuz etkilediğine dair bir bilgi ya da belgenin bulunmadığı, söz konusu ilişkilerin tamamıyla başvurucunun dokunulmaz özel hayat sınırları içinde cereyan ettiği, başvurucunun cinsel hayatının kamu görevi ve asker kişi sıfatı ile bağdaşmayacak vahamet derecesine ulaşmadığı, başvurucunun statü dışına çıkarılmasını gerektirecek ağırlıkta bir disiplin zafiyeti veya ahlaki düşüklük içinde bulunduğuna dair yeterli somut olgu olmadığı, ayrıca ayırma işlemine esas olan tüm bilgilerin başvurucu hakkındaki imzasız bir ihbar mektubunda yer alan soyut ve dayanaksız iddialardan hareketle Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı tarafından yürütülen bir idari tahkikat kapsamında bizzat başvurucu tarafından dile getirildiği, bu hâli ile dahi bu hususların idari işleme esas alınmasının mümkün olmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca başvurucunun eş cinsel eğilimleri bulunduğu tespitinde bulunulmasına rağmen bu hususta adli bir soruşturma başlatılmamasının dikkat çekici olduğu zira isnat edilen eylemlerin 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun maddesi uyarınca askerî suç vasfında olduğu ancak ayırma işlemine konu eylemler hakkında adli bir soruşturma yapılmadan doğrudan ve yalnızca idari yaptırım yoluna başvurulmuş olmasının ayırma işleminin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koyduğu, imzasız bir ihbar mektubu ile başvurucunun beyanı dışında dayanak başkaca bir delilin bulunmadığı, mevcut delil durumunun TSK'dan ayırma işlemi için yeterli olmadığı, dış âleme yansımayan cinsel yaşamı nedeniyle başvurucu hakkında ayırma işlemi tesis edilmesinin ölçülülük ilkesiyle de bağdaşmadığı, işlemin hukuka aykırı olduğu ve iptal edilmesi gerektiği şeklinde değerlendirmelerde bulunulmuştur. AYİM Birinci Dairesinin 8/10/2013 tarihli ve E.2013/76, K.2013/947 sayılı kararı ile dava reddedilmiştir. Kararda, başvurucunun cinsel yaşamına ilişkin detaylara yer verilmiş ve iddialarla uyumlu olarak somut olgu ve olayların ifade alma işlemi esnasında anlatıldığı, başvurucunun ahlaki durumunun TSK'nın güvenilirliğini sarsacak derecede kötü nitelik arz ettiği, hizmetin gerektirdiği şekilde tavır ve hareketler sergilemediği, ayırma işlemini tesis eden idare tarafından kişi yararı ile kamu yararı arasındaki denge gözetilerek, ölçülü ve nesnel olarak takdir yetkisinin kullanıldığı, başvurucunun sabit görülen eylemleri nedeniyle işlem tesis edilmesinde herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, profesyonel ve muvazzaf bir rütbeli olan başvurucunun beyanlarından dolayı disiplin işlemine tabi tutulacağını bilebilecek ve algılayabilecek durumda olduğu, bu bakımdan ifade öncesi bir süre bekletilmesinin günlük yaşantısında değişikliğe neden olsa bile bu durumun aynı yaş ve fizikteki bir insan için yasak usul olarak addedilemeyeceği, gerçeği söylemesi gerektiği hususunun bildirilmesinin kanuna aykırı vaat kapsamında olmadığı zira başvurucu hakkında söz konusu iddiaları içeren ihbar mektubu alınması üzerine idari soruşturma başlatıldığı ifade edilmiştir. Karara katılmayan bir üye tarafından kaleme alınan karşıoy yazısında, ifadenin başvurucunun özel hayatı dahil olmak üzere tüm yaşantısını sorgulayan bir çerçeveyi kapsadığı, ifadelerin olumsuz şartlar altında alındığı ve ifade tespitinde hukuka aykırılıkların bulunduğu yönünde ısrarla ileri sürülen iddialara rağmen bu ifadelerin hukuken geçerli sayılmasının mümkün olmadığı, geçmişte olduğu ileri sürülen ancak başvurucunun ve başka bir personelin ifadeleriyle şimdiki zamana taşınmaya çalışılan olguların, başvurucunun kendi ifadesine dayanılarak kanıtlanmasının ve ayırma işlemine dayanak alınmasının hukuka aykırılık oluşturduğu, personelin giz alanlarına girilerek elde edilen birtakım bilgi ve belgelerin nereden ve kimden geldiği belli olmayan ihbar yazısıyla ifşa edilerek ilgili personel hakkında işlem başlatılmasının hukuka aykırı olduğu, başvurucunun yaş ve fiziki yapısı gibi subjektif özelliklerine göre direnç göstermesi gerekir şeklindeki yaklaşımın hukuk dışılığa kapı aralamak anlamına geleceği ve çok iyi seviyede sicil notu ortalamasına sahip olan başvurucunun kamu hizmetinin yürütülmesinde aksamaya neden olduğunu söylemenin gerçekçi olmadığı şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 4/3/2014 tarihli ve E.2014/233, K.2014/199 sayılı kararıyla reddedilmiş ve karar 14/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 8/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesinin 4/5/2016 tarihli yazısı ile, yargılama dosyasına sunulmuş olan ve başvurucunun TSK’dan ilişiğinin kesilmesi işlemine dayanak oluşturan belgelerin gönderilmesi istenmiştir. Hava Kuvvetleri Komutanlığının 3/6/2016 tarihli yazısı ile idari işlemin dayanağını oluşturan belgeler bazı bölümleri karartılarak Anayasa Mahkemesine sunulmuştur. Başvurucu hakkındaki gizlilik dereceli belgelerin incelenmesinden Hava Kuvvetleri Komutanlığınca istihbarata karşı koyma hassasiyetleri çerçevesinde başvurucunun 18/5/2012 tarihinde ifadesinin alındığı, söz konusu ifade tutanağında hangi kapsamda başvurucunun ifadesine başvurulduğu hususunun belirtilmemiş olduğu anlaşılmıştır. Aynı şekilde söz konusu tutanağın “ifadeyi alan” kısmı karartılmış olduğundan ifadenin hangi birim tarafından alınmış olduğu anlaşılamamıştır. Anılan ifade metninde başvurucuya, şimdiye kadarki görev aşamaları ve kimlerle ikamet ettiği, mesai arkadaşlarına cinselliği çağrıştıran el ve kol şakaları yapıp yapmadığı, İnternet vasıtasıyla veya yüz yüze tanıştığı kadınlardan ilişki yaşadıklarının kimler olduğu, grup hâlinde cinsel ilişki yaşayıp yaşamadığı, yaşadı ise kimlerle, nerede ve ne zaman bu tür ilişkiler yaşadığı, eş cinsel kişilerle ilişki yaşayıp yaşamadığı, yaşadı ise nerede ve nasıl yaşadığı, ilişki yaşadığı kadınların kendisinden TSK hakkında bilgi almaya yönelik bir girişimde bulunup bulunmadığı, uyuşturucu kullanıp kullanmadığı hususlarının sorulduğu görülmüştür. Başvurucu, anılan soruları yanıtlamış ve ifade tutanağını imzalamıştır. Soruşturma konusu olaylara ilişkin olarak başvurucu dışında başvurucunun birlikte çalıştığı B.Ş. isimli bir kişinin de ifadesinin alınmış olduğu, bu kişiden başvurucu hakkında bildiklerini anlatmasının istendiği ve başvurucunun mesai arkadaşlarına cinselliği çağrıştıran el ve kol şakaları yapıp yapmadığı hususunun sorulduğu anlaşılmaktadır. B.Ş. tarafından verilen ifadede, başvurucu ile ilgili bilgilere yer verilmiş; ayrıca başvurucunun anlatımıyla öğrenildiği beyan edilen bir kısım olaya ilişkin anlatımlarda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun “Çeşitli nedenlerle Silahlı Kuvvetlerden ayrılacak astsubaylar hakkında yapılacak işlem” kenar başlıklı maddesinin işlem tarihinde yürürlükte olan (b) fıkrası şöyledir: “Disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle ayırma:Disiplinsizlik veya ahlaki durumları sebebiyle Silahlı Kuvvetlerde kalmaları uygun görülmiyen astsubayların hizmet sürelerine bakılmaksızın haklarında T. Emekli Sandığı Kanunu hükümleri uygulanır.Bu sebeplerin neler olduğu ve bunlar hakkındaki sicil belgelerinin nasıl ve ne zaman tanzim edileceği, nerelere gönderileceği, inceleme ve sonuçlandırma ile gerekli diğer işlemlerin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı Astsubay Sicil Yönetmeliğinde gösterilir. Bu gibi astsubaylardan durumlarının Yüksek Askerî Şura tarafından incelenmesi Genelkurmay Başkanlığınca gerekli görülenlerin Silahlı Kuvvetlerden ayırma işlemi, Yüksek Askerî Şura kararı ile yapılır.” Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin işlem tarihinde yürürlükte olan “Disiplinsizlik ve ahlaki durumları nedeniyle ayırma usulleri” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlâkî durumları gereği Türk Silâhlı Kuvvetlerinde kalmaları, bulunduğu rütbeye veya bir önceki rütbesine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır:a. Disiplin bozucu hareketlerde bulunması, ikaz veya cezalara rağmen ıslah olmaması, b. Hizmetin gerektirdiği şekilde tavır ve hareketlerini ikazlara rağmen düzenleyememesi,c. (Değişik:RG-13/06/2003-25137) Aşırı derecede menfaatine, içkiye, kumara düşkün olması,...e. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin itibarını sarsacak şekilde ahlâk dışı hareketlerde bulunması, ...” Astsubay Sicil Yönetmeliği’nin işlem tarihinde yürürlükte olan “Disiplinsizlik ve ahlaki durum nedeniyle ayırma sicil belgesi düzenlenmesi ve uygulanacak usuller” kenar başlıklı maddesinin ilgili bölümü şöyledir: “Disiplinsizlik ve ahlâkî durum nedeniyle ayırma iki şekilde yapılır. a. Ayırma işleminin sıralı sicil üstlerince başlatılması: Disiplinsizlik ve ahlâkî durum nedeniyle ayırma sicil belgesinin düzenlenmesinde, süre söz konusu olmayıp, her zaman düzenlenebilir. Temel nitelikler hariç olmak üzere, diğer niteliklere işaret konulmaz. Sicil üstleri, sicil belgelerinin temel nitelikler ve son bölümdeki kendilerine ait olan kanaat hanelerine bu Yönetmeliğin 60 ncı maddesindeki disiplinsizlik ve ahlâkî durumlardan hangisine göre kesin kanaate vardıklarını belirttikten sonra ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ kanaatini yazarak imzalar ve gerekli belgeleri ekleyerek, bekletmeden sıralı sicil üstlerinin tümünün kanaatlerinin yazılmasını sağladıktan sonra, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlığına gönderirler. ... Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlıklarına gelen bu siciller, ilgili şubelerce karargâhta bulunan dosya ve diğer belgelerle karşılaştırılarak incelenir ve bunlar Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı karargâhında; Kurmay Başkanının başkanlığında personel, istihbarat ve harekât başkanları, personel ve tayin dairesi başkanları ve gerekli gördükleri şube müdürleri ile kıdem, personel yönetim şube müdürleri ve adlî müşavir veya hukuk işleri müdürlerinden oluşan komisyona sevk edilir. Bu komisyon tarafından, düzenlenen sicilin Kanun ve Yönetmeliklere uygunluğu, ekli belgelerin yeterliliği ve geçerliliği yönünden incelendikten sonra bir değerlendirme yapılır. Gerekirse, sicil üstlerinin şifahî veya yazılı görüşleri alınır; bilgi veya belge isteğinde bulunulabilir. Komisyon, yapmış olduğu inceleme ve değerlendirme sonucunda almış olduğu kararı, bir tutanak ile Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının onayına sunar ve alınacak onaya göre işlem yapılır. Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından emekliliği uygun görülmeyenlerin sicilleri, mazbata edilerek şahsî dosyalarına konur ve bunların görev yerleri değiştirilir. Emekliliği, Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından onaylanan personelin dosyaları, Genelkurmay Başkanlığına gönderilir. Genelkurmay Başkanlığına gelen dosyalar, personel başkanlığınca adlî müşavirlikle koordine edilerek, Yüksek Askerî Şûra kararına sunulup sunulmaması yönünden incelenir ve Genelkurmay Başkanının tasvibine sunulur. Genelkurmay Başkanı tarafından, durumları Yüksek Askerî Şûrada görüşülmesi gerekli görülenler hakkındaki istemler, ilk Yüksek Askerî Şûra toplantısında gündeme alınarak haklarında kesin karara varılır ve işlemleri tamamlanır. Genelkurmay Başkanının, durumlarını Yüksek Askerî Şûrada görüşülmesine gerek görmediği astsubayların dosyaları, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığına iade edilir. Bu gibi astsubaylar hakkında, Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının daha önce verdiği karara göre işlem yapılır... Bu Yönetmeliğin 60 ncı maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yazılı fiillerden dolayı haklarında ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ sicili düzenlenmesi gereken astsubaylar ile mevcut belgelerin ast kademelere intikali sakıncalı görülen astsubaylar hakkında, bu belgelere dayanarak Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı tarafından sicil düzenlenebilir. Bu şekilde düzenlenen sicile göre kesin işlem yapılır. b. Ayırma işlemlerinin personel başkanlıklarınca başlatılması: Sıralı sicil üstlerince haklarında ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ sicili düzenlenmemesine rağmen, Kuvvet Komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlıklarınca bütün rütbelerdeki safahatı kapsayacak şekilde sicil belgeleri, özlük dosyaları ve varsa kişi hakkındaki özel dosyaların incelenmesi sonucu durumları, bu Yönetmeliğin 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında yazılı fiillerden biri, birden fazlası veya hepsine birden uyan personelin tespiti hâlinde, bunlar, bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen komisyona sevk edilirler. Komisyon, inceleme ve değerlendirme sonucunda aldığı kararı bir tutanak ile Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanının onayına sunar... Emekli edilmesi uygun görülenler hakkında Kuvvet Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Sahil Güvenlik Komutanı ile Genelkurmay Başkanı tarafından ‘Silâhlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir’ şeklinde sicil düzenlenir ve bunlar hakkında, bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen şekilde işlem yapılır.” 4/1/1961 tarihli ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun “Disiplin” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Disiplin: Kanunlara, nizamlara ve amirlere mutlak bir itaat ve astının ve üstünün hukukuna riayet demektir. Askerliğin temeli disiplindir. Disiplinin muhafazası ve idamesi için hususi kanunlarla cezai ve hususi kanun ve nizamlarla idari tedbirler alınır.” 211 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Silahlı Kuvvetlerde askeri eğitim ile beraber ahlak ve maneviyatın yükseltilmesine ve milli duyguların kuvvetlendirilmesine bilhassa itina olunur.Cumhuriyete sadakat, vatanını sevmek, iyi ahlaklı olmak, üste itaat, hizmetin yapılmasında sebat ve gayret, cesaret ve atılganlık, icabında hayatını hiçe saymak, bütün silah arkadaşları ile iyi geçinmek, birbirlerine yardım, intizam severlik, yapılması men edilen şeylerden kaçınmak, sıhhatini korumak, sır saklamak her askerin esas vazifesidir.” 6/9/1961 tarihli ve 10899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Asker, kendisinden beklenen vazifeleri hakkıyla yapabilmek için yüksek ahlâk ve kuvvetli maneviyata sahip olmalıdır. Her askerde bulunması lâzım gelen ahlakî ve mânevi vasıflar şunlardır: …(h). İyi ahlâk sahibi olmak: Askerin ahlâkı ve yaşayışı kusursuz ve lekesiz olmalıdır. Asker, esrarkeşlikten, sarhoşluktan, yalancılıktan borçtan ve kumardan, dolandırıcılıktan, ahlâksız kimselerle düşüp kalkmaktan, hırsızlıktan, yağmadan, yakıp yıkmaktan ve sair bütün fenalıklardan sakınmalıdır. Bunlar vazifenin yapılmasına mâni olurlar, yaşayışı, sıhhati, azim ve cesareti bozar; namusu, lekeler, manevi şahsiyeti öldürür ve her biri ayrı ayrı cezaları üstüne çeker…” | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4868 | Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden TSK) ilişiğin kesilmesi ile ilgili işleme karşı açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutuklamanın hukuka aykırı olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/6/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: 12/6/2011 tarihinde yapılan Dönem Milletvekili Genel Seçimi'nde Diyarbakır'dan bağımsız milletvekili seçilen H.nin terör örgütünün propagandasını yapma suçundan aldığı hapis cezasının Yargıtay tarafından onanması üzerine Yüksek Seçim Kurulu 21/6/2011 tarihinde milletvekilliğinin düşürülmesine karar vermiştir. Soruşturma makamlarına göre H.nin milletvekili olma şartlarını taşımaması sebebiyle milletvekilliğinin düşürülmesi üzerine PKK terör örgütüne yakın medya organları aracılığıyla çeşitli kentlerde eylem yapma çağrısında bulunulmuştur. Bu çağrıların ardından çeşitli il ve ilçe merkezlerinde kanuna aykırı gösteriler yapılmıştır. Bu gösterilerde göstericiler şiddet eylemlerinde bulunmuştur. Bu kapsamda 3/7/2011 tarihinde Adana'da da bir gösteri yapılmıştır. Belirtilen günde saat 10 sıralarında Adana'nın Şakirpaşa Caddesi'ndeki sağlık ocağı yakınında 25-30 kişilik bir grup, lastik yakarak yolu trafiğe kapatmış ve PKK silahlı terör örgütü lehine slogan atmaya başlamıştır. Soruşturma makamlarına göre aralarında başvurucunun da bulunduğu yaklaşık 30 kişilik grup, terör örgütü ve Abdullah Öcalan lehine "Dişe Diş Kana Kan Seninleyiz Öcalan, Vur Gerilla Vur Kürdistanı Kur, Biji Serok Apo, Pkk Halktır Halk Burada!" şeklinde slogan atmıştır. Ayrıca aralarında başvurucunun da bulunduğu bu grup kolluk kuvvetlerine taşlı, Molotof kokteylli, ses bombalı ve havai fişekli saldırıda bulunmuştur. Göstericiler; kolluk kuvvetlerine 145 havai fişek, 24 molotofkokteyli, 4 ses bombası atmıştır. Kanuna aykırı olarak gerçekleştirilen eyleme katılanların tespit edilmesi amacıyla yürütülen soruşturmada 11/5/2020 tarihinde, başvurucunun eyleme katıldığına dair deliller elde edildiği belirtilmiştir. Adana İl Emniyet Müdürlüğü tarafından başvurucunun 9/9/2010 tarihinde başka bir suça karıştığı iddiasıyla elde edilen fotoğrafları ile 3/7/2011 tarihinde gerçekleştirilen yasa dışı eyleme katılanlara ait fotoğrafların karşılaştırılması sonucu başvurucunun 3/7/2011 tarihli eyleme katıldığı ileri sürülmüştür. Bu tespit üzerine Adana Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucuya ait 2010 yılında çekilmiş fotoğraf ile 3/7/2011 tarihindeki eyleme katılanların görüntülerinin karşılaştırılarak başvurucunun bu eyleme katılıp katılmadığı konusunda bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. 1/6/2020 tarihli bilirkişi raporunda, mukayeseye konu fotoğraftaki kişi (başvurucu) ile 3/7/2011 tarihli eyleme katılan ve başvurucu olduğu iddia edilen kişinin birbirine benzediği yönünde mütalaa verilmiştir. Anılan tespit üzerine başvurucu 14/6/2020 tarihinde gözaltına alınmıştır. 16/6/2020 tarihinde başvurucunun kolluk tarafından müdafii huzurunda ifadesi alınmıştır. Başvurucu ifadesinde 3/7/2011 tarihli eyleme katılmadığını ve görüntülerdeki şahsın kendisi olmadığını beyan etmiştir. Başsavcılık; başvurucunun PKK terör örgütünün talimatı doğrultusunda 3/7/2011 tarihindeki eyleme katıldığının kamera görüntülerinden tespit edildiğini, yapılan analiz çalışmalarında görüntülerdeki şahsın başvurucu olduğunun net olarak belirlendiğini, başvurucunun bu gösteride polise ve polis araçlarına taş attığını, yine talimat doğrultusunda deşifre olmamak için maske ve eldiven kullandığını, 9/9/2010 tarihinde gerçekleştirilen, PKK'ya müzahir başka bir gösteri dolayısıyla arşiv ve soruşturma kaydının bulunduğunu, dolayısıyla başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların ve tutuklama nedenlerinin olduğunu gerekçe göstererek tutuklanması talebiyle başvurucuyu sulh ceza hâkimliğine sevk etmiştir. Adana Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucunun tutuklama kararına yaptığı itiraz, Adana Sulh Ceza Hâkimliğinin 22/6/2020 tarihli kararıyla tutuklama kararının yerinde olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu 24/6/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başsavcılık 29/6/2020 tarihinde düzenlediği iddianame ile başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle başvurucu hakkında Adana Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açmıştır. Yapılan yargılama sonucunda 19/11/2021 tarihinde başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Beraat kararı 27/11/2021 tarihinde kesinleşmiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu, haksız olarak tutuklandığı iddiasıyla ağır ceza mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Tazminat davası bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/21936 | Başvuru, tutuklamanın hukuka aykırı olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumu disiplin kurulu kararına karşı yapılan şikâyetin infaz hâkimliği tarafından kabul edilerek cezanın kaldırılmasının ardından Cumhuriyet savcılığınca yapılan itirazın başvurucuya bildirilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin, söz konusu kararın gerekçesinin bulunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, nihai hükmü 14/4/2021 tarihinde öğrendikten sonra 11/5/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun şikâyeti üzerine yapılan inceleme sonucunda infaz hâkimliğince ceza infaz kurumu tarafından verilen 1 ay sportif ve kültürel faaliyetlerden alıkoyma disiplin cezasının kaldırılmasına karar verilmiştir. Cumhuriyet savcısının itirazı üzerine itiraz makamınca infaz hâkimliği kararının kaldırılmasına kesin olarak karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/23089 | Başvuru, ceza infaz kurumu disiplin kurulu kararına karşı yapılan şikâyetin infaz hâkimliği tarafından kabul edilerek cezanın kaldırılmasının ardından Cumhuriyet savcılığınca yapılan itirazın başvurucuya bildirilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin, söz konusu kararın gerekçesinin bulunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrasında öngörülen azami beş yıllık tutukluluk süresinin aşılması nedeniyle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/12/2013 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 20/2/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 25/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, karar tarihi itibarıyla herhangi bir görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında "kasten adam öldürme, kasten adam öldürmeye teşebbüs ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet" suçlarından 2/9/2005 tarihinde Kadıköy Sulh Ceza Mahkemesince tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının 18/10/2005 tarihli ve E.2005/7226 sayılı iddianamesi ile "suç işlemek için örgüt kurmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs, 6136 sayılı Kanun'a muhalefet ve resmî kıyafeti usulsüz kullanma"suçlarından cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi 6/11/2007 tarihli ve E.2005/519, K. 2007/542 sayılı görevsizlik kararı ile dava dosyasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinegöndermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sonucunda 17/5/2010 tarihli veE.2008/31, K.2010/104 sayılı kararıyla başvurucunun adam öldürme suçundan 25 yıl hapis, adam öldürmeye teşebbüs suçundan 11 yıl 8 ay hapis, 6136 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan ise 10 ay hapis ve 450 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, diğer suçlardan beraatine ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 13/3/2102 tarihli kararıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 17/5/2010 tarihli ve E.2008/31, K.2010/104 sayılı kararını eksik inceleme nedeniyle bozmuştur. Bozma sonrası yeniden yapılan yargılama sonucunda İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 13/11/2013 tarihli veE.2012/56, K.2013/124 sayılı kararıyla başvurucunun adam öldürme suçundan 25 yıl hapis, adam öldürmeye teşebbüs suçundan 11 yıl 8 ay hapis, 6136 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan ise 10 ay hapis ve 375 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, diğer suçlardan ise beraatine karar vermiştir. Başvurucunun 13/11/2013 tarihli duruşmada, ayrı ayrı suçlardan da olsa tutukluluk süresinin beş yıl süre ile sınırlandırılığının Anayasa Mahkemesinin kararıyla tespit edilmiş olması nedeniyle tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak yaptığı tahliye talebi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince "... Sanığa verilen ceza miktarıgözönüne alındığında sanığın cezadan kurtulmak için kaçma şüphesi içerisinde olduğu kanaatine varıldığı..."gerekçesiyle reddedilmiş ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu, tutukluluğun devamına ilişkin karara itiraz etmiş ancak itirazı değerlendiren İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 25/11/2013 tarihli ve 2013/284 Değişik İş sayılı kararı ile itirazın reddineve başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu3/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurudan sonra başvurucu anılan kararı temyiz etmiş, Yargıtay Ceza Dairesi 10/6/2014 tarihli kararıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin mahkûmiyet kararını onamış ve karar kesinleşmiştir.B. İlgili Hukuk 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/52 | Başvuru 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinin 2) numaralı fıkrasında öngörülen azami beş yıllık tutukluluk süresinin aşılması nedeniyle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, vergi kanunları ile belirlenen istisna miktarının Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan tebliğ ile azaltılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/2/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Başvurucu Şirket, İpsala ve Kapıkule gümrük kapılarında akaryakıt istasyonu işletmektedir. Başvurucu Şirket, vergiden istisna olan teslimleri nedeniyle yüklendiği ve indirim yoluyla gideremediği katma değer vergilerinin (KDV) iadesi talebinde bulunmuştur. Bu talep üzerine İstanbul Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı (Vergi İdaresi) tarafından başvurucu Şirketin hesapları incelenmiş ve 2/3/2009 tarihli vergi inceleme raporu düzenlenmiştir. Bu raporda özetle;i. 4/11/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun maddesi ve bu madde uyarınca Bakanlar Kurulu tarafından yapılan düzenlemelere göre gümrük vergilerinden muaf olarak ithal edilecek yakıt miktarının tır çekicilerinde 550 litreyi, istiap haddi 15 tona kadar olan kamyon ve tankerlerde 300 litreyi, istiap haddi 15 tonun üzerinde olan kamyon ve tankerlerde ise 400 litreyi aşmayacağının öngörüldüğü vurgulanmıştır.ii. 2/11/1984 tarihli ve 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun maddesinin (3) numaralı fıkrasında istisna hükmünün düzenlendiği, Özel Tüketim Vergisi Tebliği'nde de benzer düzenlemenin yer aldığı, 100 seri No.lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği’ne göre 3065 sayılı Kanun’un maddesinin üçüncü bendi kapsamındaki vergilerin nakten veya mahsuben iade edilebileceği, bu istisna ile ilgili olarak 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu kararının maddesinde belirtilen yakıt miktarlarıyla sınırlı olarak istisna hükmünün uygulanması gerektiği ifade edilmiştir. iii. Buna göre başvurucunun istisna kapsamındaki motorin teslimlerinin tır çekicilerinde 550 litre, istiap haddi 15 tona kadar olan kamyon ve tankerlerde 300 litre, istiap haddi 15 tonun üzerinde olan kamyon ve tankerlerde 400 litre ile sınırlı olduğu, bu miktarı aşan kısmın istisna kapsamında değerlendirilmemesi gerektiği hususlarına yer verilmiştir.iv. Rapora göre bu miktarları aşan teslim miktarının hesaplanması yoluna gidilip buna isabet eden KDV'nin iade konusu yapılamayacağı ve yapılan iadelerin geri alınması gerektiği belirtilmiştir. Raporda ayrıca başvurucunun ihracat rejimi kapsamında yurt dışına çıkarılacak eşyayı taşıyan araçlar dışındaki araçlara yaptığı teslimlerin istisna kapsamında olmadığı, bu teslimlere isabet eden ve iadesi istenen tutarların iadesinin mümkün bulunmadığı, yapılan iadelerin geri alınması gerektiği hususlarına da yer verilmiştir.v. Sonuç olarak başvurucunun istisna kapsamındaki motorin teslimlerinin 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu kararının maddesinde belirtilen yakıt miktarlarıyla sınırlı olduğu kanaatine varılmıştır. Vergi İdaresince vergi inceleme raporu doğrultusunda başvurucu adına 2006 ile 2008 dönemlerine ilişkin olarak vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarh edilmiştir. Vergi İdaresi bu işlem neticesinde on yedi vergi/ceza ihbarnamesini başvurucuya tebliğ etmiştir.B. Genel Tebliğin ve 2008/Nisan Dönemine Ait Vergilendirmenin İptali İstemiyle Açılan Dava Başvurucu 14/9/2006 tarihli ve 26289 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 100 seri No.lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği'nin A Bölümü'nün (5) numaralı fıkrasında yer alan ''....11 Seri No.lu Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliğinde belirtilen bayiler tarafından yine aynı Genel Tebliğ kapsamında yapılacak motorin teslimleri girmektedir.'' cümlesinin iptali ile bu düzenleme uyarınca 2006/Aralık ila 2008/Eylül döneminde vergiden müstesna olarak yapılan motorin teslimleri ile ilgili olarak düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak 2008/Nisan dönemi için resen salınan KDV ile kesilen vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle dava açmıştır. Danıştay Dördüncü Dairesi (Daire) 30/1/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 3065 sayılı Kanun'da yer alan istisna hükmünün uygulanmasıyla ilgili usul ve esasları belirleme konusunda Maliye Bakanlığına yetki verildiği, Maliye Bakanlığınca da yurt dışına çıkarılacak eşyaların taşınmasında kullanılan araçların standart yakıt deposu tanımını içeren 11 seri No.lu Özel Tüketim Vergisi Genel tebliğine atıfta bulunulmasının 3065 sayılı Kanun'a aykırı olmadığı, bu tebliğde Kanun hükmü uyarınca çıkarılan Bakanlar Kurulu kararında yapılmış olan tanımın esas alındığı ifade edilmiştir. Daire, tebliğin dava konusu kısmının dayanağı olan Kanun'da yer alan hükümlere ve düzenlemeyle elde edilmek istenen amaca uygun olduğunu belirterek düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığını vurgulamıştır. Daire, davanın 2008/Nisan dönemi için resen salınan KDV ile kesilen vergi ziyaı cezası kaldırılması istemiyle ilgili kısmı için ise motorin teslimlerinin istisna kapsamı dışında olduğunu belirterek anılan vergi ve cezada hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varmıştır. Taraflarca temyiz edilen karar, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun (Kurul) 26/11/2014 tarihli ilamıyla onanmıştır. Tarafların karar düzeltme talepleri de Kurulca 25/11/2015 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucu vekiline 19/1/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Diğer Dönemlere Ait Vergilendirmelerin İptali İstemiyle Açılan Davalar Başvurucu, 2006/Aralık ile 2008/Eylül döneminde vergiden müstesna olarak yapılan motorin teslimleri ile ilgili olarak düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak muhtelif dönemler için resen salınan katma değer vergileri ile kesilen vergi ziyaı cezalarının terkini istemiyle İstanbul Vergi Mahkemesinde on altı dava açmıştır. Mahkeme 31/12/2009 tarihinde davanın kısmen kabulüne ve reddine karar vermiştir. Bu kararın gerekçesinde özetle şu hususlara yer verilmiştir:i. 3065 sayılı Kanun'un maddesinin (3) numaralı fıkrasında istisna miktarının kanun koyucu tarafından standart yakıt deposu miktarı olarak belirtildiği, verginin kanuniliği ilkesi uyarınca istisna ve muafiyetlerin ancak kanun ile düzenlenebileceğinin açık olduğu, kanun koyucu tarafından Maliye Bakanlığına tanınan yetkinin istisna sınırını belirlemeye ilişkin olmayıp uygulamaya dönük konuları belirlemeye yönelik olduğu hususlarına dikkat çekilmiştir.ii. Uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için maddede öngörülen standart yakıt deposunun ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini ifade eden Mahkeme, maddede standart yakıt deposunun tanımının yapılmadığını belirtmiştir. Mahkeme 13/1/2000 tarihli ve 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu kararının eki kararın Ulaşım Araçları ile Özel Konteynerlerde Mevcut Bulunan Akaryakıt ve Madeni Yağlar başlıklı Üçüncü Bölümü'nde yer alan maddesinde standart yakıt deposunun tanımına yer verildiği hususuna değinmiştir. Anılan maddeye göre standart depo, araçların üretici tarafından aynı türde olan bütün araçlara kalıcı olarak yerleştirilen ve kalıcı düzeni, hem yakıtın doğrudan sevk hem de nakliye sırasında uygun olduğu yerlerde soğutma ve diğer sistemlerin işletilmesine imkân sağlayan depo şeklinde tanımlanmıştır.iii. Mahkeme, bahsi geçen Bakanlar Kurulu kararında yer verilen ve tır çekicileri için 550 litre, istiap haddi 15 tona kadar olan kamyon ve tankerler için 300 litre, istiap haddi 15 tonu aşan kamyon ve tankerler için 400 litre olarak belirlenen miktarların standart yakıt deposu miktarı olmadığını belirttikten sonra Bakanlar Kurulunca getirilen kısıtlamanın yurda giren araçların standart yakıt deposunda yer alan miktarların ne kadarlık kısmının istisna edileceğine ilişkin olduğuna vurgu yapmıştır.iv. Mahkeme; başvurucunun yaptığı motorin tesliminin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen sınır kapısında ve 4458 sayılı Kanun uyarınca ihraç malı taşıyan araçlara yapılması üzerinde durmuştur. Mahkemeye göre teslim tutarı standart yakıt deposu miktarı kadardır ve standart yakıt deposunun üzerinde veya değişik şekillerde fazladan teslim yapıldığı yolunda bir iddia ve tespit de bulunmamaktadır. Diğer taraftan Mahkeme, istisna miktarının anılan Kanun'da açıkça standart yakıt deposu miktarı olarak belirtildiğine ve Maliye Bakanlığına tanınan yetkinin istisna sınırını belirlemeye ilişkin bulunmadığına dikkat çekerek, Kanun ile belirlenen istisna miktarının tebliğ ile Kanun aleyhine olarak aşağı çekilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Mahkeme ayrıca idarenin standart yakıt deposu miktarı olarak ele aldığı 550, 300 ve 400 litrelik tutarların söz konusu araçların standart yakıt deposu miktarı olmayıp 4458 sayılı Kanun uyarınca ve Kanun tarafından Bakanlar Kuruluna tanınan yetkiye dayalı olarak Bakanlar Kurulu gümrük vergisi ile özel tüketim vergisi için ve yurda giriş yapan araçlar yönünden belirlenen istisna miktarı olduğu hususlarını gözönünde bulundurarak hüküm tesis etmiştir. Buna göre Mahkeme davanın bu kısmının kabulüne karar vermiştir.v. Davanın dava konusu dönemde başvurucunun hiç istisna kapsamına girmediği belirtilen teslimlerine ve buna yönelik hesaplanan matrah farkına ilişkin kısmında ise Mahkeme istisnanın sadece 4458 sayılı Kanun uyarınca ihracat malı taşıyan araçlara yapılan teslimlerle sınırlı bulunduğunu, dolayısıyla transit eşya veya zati eşya taşıyan ya da diğer araçlara yapılan motorin teslimlerinin KDV'den istisna olmadığını, dosyadaki belgelerden de dava konusu dönemde haksız iade alındığını tespit etmiştir. Mahkeme bu tespitlerden yola çıkarak davanın bu kısmının reddine karar vermiştir. Başvurucu Şirket ve Vergi İdaresi hükmü temyiz etmiştir. Danıştay Dokuzuncu Dairesi 9/3/2011 tarihinde Vergi İdaresinin temyiz isteminin reddine, başvurucu Şirketin temyiz isteminin kabulüne, İstanbul Vergi Mahkemesinin 31/12/2009 tarihli kararının kısmen kabule ilişkin kısmının onanmasına, davanın kısmen redde ilişkin hüküm fıkrasının bozulmasına karar vermiştir. Daire, bozma gerekçesinde Mahkemece KDV'siz olarak motorin teslim edilen araçların nasıl tespit edildiği, bu araçlara verilen motorin miktarı ve tutarının nasıl hesaplandığı hususlarının araştırılarak varılacak sonuçların somut bir şekilde ortaya konulması gerektiğine vurgu yapmıştır. Vergi İdaresi karar düzeltme talebinde bulunmuş, bu talep Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 12/4/2012 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Bozmaya ilişkin kısımla ilgili olarak İstanbul Vergi Mahkemesinde bozma kararına uyularak yapılan yargılamada anılan ara karar doğrultusunda bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiştir. Mahkeme, başvurucu adına yapılan tarhiyat ve aynı tutarlı vergi ziyaı cezası ile bilirkişi incelemesi sonucu tespit edilen istisna dışı teslimlere isabet eden KDV tutarını karşılaştırarak davanın reddine karar vermiş; hüküm Dairenin 27/9/2018 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu Şirket tarafından açılan diğer davaların bir kısmında yukarıda anlatılan süreç, gerekçeler ve karar tarihleri de aynı olmak üzere bire bir gerçekleşmiştir. Başvurucu Şirket tarafından açılan bir kısım davada ise İstanbul Vergi Mahkemesi kısmen kabul kararında yer vermiş olduğu gerekçelerle anılan davaların tümünün kabulüne karar vermiş, verilen hükümler kanun yolu incelemesinden geçerek bu şekilde kesinleşmiştir. Başvurucunun Emsal Olarak Bildirdiği Dava Dosyaları İstanbul Vergi Mahkemesinin 31/12/2009 tarihli ve E.2009/700, K.2009/3769 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 14/maddesinde istisna miktarı yasa koyucu tarafından standart yakıt deposu miktarı olarak belirtilmiştir. Verginin kanuniliği ilkesi uyarınca istisna ve muafiyetlerin ancak yasa ile düzenlenebileceği açıktır. Yasa koyucu tarafından Maliye Bakanlığı’na tanınan yetki istisna sınırını belirlemeye ilişkin olmayıp uygulamaya dönük hususları belirlemeye yöneliktir. Standart yakıt deposu maddede tanımlanmamış ise de sözü edilen 2000 tarih ve 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu Eki Kararın maddesinde, standart deponun, araçların üretici tarafından aynı türde olan bütün araçlara kalıcı olarak yerleştirilen ve kalıcı düzeni, hem yakıtın doğrudan sevk ve hemde nakliye sırasında uygun olduğu yerlerde soğutma ve diğer sistemlerin işletilmesine imkan sağlayan depo olduğu belirtilmiştir. Aynı kararda yer verilen ve tır çekicilerinde 550 litre, istiap haddi 15 tona kadar olan kamyon ve tankerler için 300 litre, istiap haddi 15 tonu aşan kamyon ve tankerler için 400 litre olarak belirlenen miktarlar ise standart yakıt deposu miktarı olmayıp, Gümrük Kanunu’nun maddesi uyarınca Bakanlar Kurulu’na tanınan yetki uyarınca Bakanlar Kurulu tarafından ihracata ilişkin değil yurda giren araçların standart yakıt deposunda yer alan miktarların ne kadarlık kısmının istisna edileceğine ilişkindir. Dolayısıyla söz konusu miktarların standart yakıt depolarının miktarları olmayıp, standart yakıt deposu miktarının ne kadarlık kısmının istisna edileceğine ilişkin olması, istisnanın da katma değer vergisi yönünden ihracat istisnasına ilişkin değil yurda giren araçlara ilişkin ve gümrük vergisi ve özel tüketim vergisine ilişkin bulunması karşısında yerinde görülmemiştir.Bu itibarla; davacının yaptığı motorin tesliminin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen sınır kapısında yapılması, 4458 sayılı Gümrük Kanunu uyarınca ihraç malı taşıyan araçlara yapılması, teslim tutarının standart yakıt deposu miktarı kadar olup standart yakıt deposunun üzerinde veya değişik şekillerde fazladan teslim yapıldığı yolunda bir iddia ve tespit bulunmaması, istisna miktarının da yasada açıkça standart yakıt deposu miktarı olarak belirtilmesi, Maliye Bakanlığı’na tanınan yetkinin istisna sınırını belirlemeye ilişkin bulunmaması, Yasa ile belirlenen istisna miktarının Tebliğ ile yasa aleyhine olarak aşağı çekilmesinin mümkün olmaması, davalı idarenin standart yakıt deposu miktarı olarak ele aldığı 550, 300 ve 400 litrelik tutarların söz konusu araçların standart yakıt deposu miktarı olmayıp Gümrük Kanunu uyarınca ve Yasa tarafından Bakanlar Kurulu’na tanınan yetkiye dayalı olarak Bakanlar Kurulu tarafından gümrük vergisi ve özel tüketim vergisi için ve o da yurda giriş yapan araçlar yönünden belirlenen istisna miktarı olması karşısında yapılan tarhiyatta hukuka uyarlık görülmemiştir.Tarhiyatın dayanağı raporda dava konusu dönemde davacının ayrıca hiç istisna kapsamına girmediği belirtilen teslimlerine ve buna yönelik hesaplanan matrah farkına gelince; dosyadan davacı Şirketin aynı dönemde ihraç malı taşımayan transit eşya veya zati eşya taşıyan vb. araçlara yaptığı ve 3065 sayılı Yasa’nın 14/maddesi kapsamında ihracat istisnası olarak değerlendirip indirim yoluyla gideremeyip iade konusu yaptığı katma değer vergisi bulunduğu görülmekte olup istisnanın sadece 4458 sayılı Yasa uyarınca ihracat malı taşıyan araçlara yapılan teslimlerle sınırlı bulunması, dolayısıyla transit eşya veya zati eşya taşıyan veya diğer araçlara yapılan motorin teslimlerinin katma değer vergisinden istisna olmaması, dosyadaki belgelerden de dava konusu dönemde 450,94 TL bu nedenle haksız iade alınması karşısında tarhiyatın bu kısmının reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.Açıklanan nedenlerle DAVANIN KISMEN KABULÜNE, KISMEN REDDİNE, dava konusu cezalı tarhiylatın 450,94 TL’lik kısmının ve bu nedenle kesilen 450,94 TL vergi ziyaı cezasının TASDİKİNE, fazlaya ilişkin vergi ve cezanın TERKİNİNE [karar verildi.] " Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 9/3/2011 tarihli ve E.2010/5971, K.2011/489 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "... Davalı idare temyiz dilekçesinde, vergi mahkemesi kararının, davacı Şirket adına taşımacılık istisnası kapsamında araçların standart yakıt depolarına ilişkin olarak belirlenen sınırı aşan miktarda motorin teslimleri nedeniyle yapılan tarhiyat bölümüne ilişkin hüküm fıkrasına yönelik olarak ileri sürülen iddialar, vergi mahkemesi kararının sözü edilen hüküm fıkrasının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir....Açıklanan nedenlerle davalı idare temyiz isteminin reddine, davacı Şirket temyiz isteminin kabulüne, istanbul Vergi Mahkemesinin 2009 tarih ve E:2009/700, K:2009/3769 sayılı kararının kısmen kabule ilişkin kısmının onanmasına, davanın kısmen redde ilişkin hüküm fıkrasının bozulmasına 2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi. " A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 3065 sayılı Kanun'un "Transit taşımacılık" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:" (Ek: 27/4/2006-5493/2 md.) 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu hükümleri çerçevesinde, Cumhurbaşkanınca belirlenen sınır kapılarında 4458 sayılı Gümrük Kanununun ihracat rejimi kapsamında yurt dışına çıkarılacak eşyayı taşıyan kamyon, çekici ve soğutucu ünitesine sahip yarı römorkların depolarına (araçların ve soğutucu ünitelerin standart yakıt deposu miktarlarını aşmamak kaydıyla) yalnızca yurt dışına çıkışlarında yapılacak motorin teslimi vergiden istisnadır.Maliye Bakanlığı, bu istisna uygulamasına ilişkin usûl ve esasları belirlemeye yetkilidir." 14/9/2006 tarihli ve 26289 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 100 seri No.lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği'nin A Bölümü'nün (5) numaralı fıkrası şöyledir:"İstisna kapsamına, yurt dışına çıkarılacak eşyayı taşıyan kamyon, çekici ve soğutucu ünitesine sahip yarı römorkların depolarına (araçların ve soğutucu ünitelerin standart yakıt deposu miktarlarını aşmamak kaydıyla) 11 Seri No.lu Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliğinde belirtilen bayiler tarafından yine aynı Genel Tebliğ kapsamında yapılacak motorin teslimleri girmektedir." 7/9/2006 tarihli ve 26282 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 11 seri No.lu Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliği'nin "Tanımlar" kenar başlıklı kısmı şöyledir:"Standart Yakıt Deposu: 4458 sayılı Gümrük Kanununun 167 nci maddesinin (9) numaralı fıkrasının (c) bendi hükmü kapsamında gümrük vergisi istisnası uygulanan standart depoları ifade eder." 4458 sayılı Kanun'un maddesinin "Ulaştırmacılıkta kullanılan eşya" kenar başlıklı maddesinin (c) bendi şöyledir:"Madde 167 – Aşağıda sayılan hallerde, serbest dolaşıma sokulacak eşya gümrük vergilerinden muaftır: ... Ulaştırmacılıkta kullanılan eşya;...c) Ulaşım araçları ile özel konteynerlerde mevcut bulunan akaryakıt ve madeni yağları,..." 4458 sayılı Kanun'un maddesinin son fıkrası şöyledir:"(Değişik ikinci fıkra: 18/6/2009-5911/37 md.) Birinci fıkranın (3) ila (12) numaralı bentlerinde yer alan eşyayı geliş süreleri dâhil tanımlamaya, bunların cins, nevi ve miktarlarını belirlemeye, muafiyet ve istisna uygulanacak tutarları sıfıra kadar indirmeye veya iki katına kadar çıkartmaya ve bu muafiyet ve istisnayı farklı eşya itibarıyla birlikte veya ayrı ayrı uygulamaya ve ticari mahiyette bulunmayan vergiye tabi eşyadan alınacak gümrük vergilerini göstermek üzere ilgili kanunlarda belirtilen hadleri geçmemek şartıyla tek ve maktu bir tarife uygulamaya Bakanlar Kurulu yetkilidir." 5/2/2000 tarihli ve 23955 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 13/1/2000 tarihli ve 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu kararı eki kararın "Ulaşım Araçları ile Özel Konteynerlerde Mevcut Bulunan Akaryakıt ve Madeni Yağlar" başlıklı Üçüncü Bölümü'nde yer alan maddesi şöyledir:"Madde 102- 1) a) Türkiye Gümrük Bölgesine giren özel ve ticari ulaşım araçları, motosikletler ve özel konteynerler ile içindeki standart depolarda mevcut bulunan yakıtlar,b) Özel motorlu araç ve motosikletlerde kullanılmak üzere tasarlanmış ve anılan araçlarda portatif depolarla taşınan araç başına 10 litreyi geçmeyen yakıtlar,Gümrük vergilerinden muaftır.2) 1 inci fıkrada bahsi geçena) Özel konteyner deyimi, özel olarak imal edilmiş soğutma oksijenleme, ısı yalıtım ve diğer sistemlerle donatılmış konteyner,b) Standart depo deyimi,i- Özel ve ticari ulaşım araçlarında, üretici tarafından aynı türde olan bütün ulaşım araçlarına kalıcı olarak yerleştirilen ve kalıcı düzeni, hem yakıtın doğrudan sevk edilmesine ve hem de nakliye sırasında uygun olduğu yerlerde soğutma ve diğer sistemlerin işletilmesine imkan sağlayan depo,ii- Özel konteynerlerde, üretici tarafından konteyner ile aynı türde olan bütün konteynerlere kalıcı olarak yerleştirilen ve kalıcı düzeni, nakliye sırasında doğrudan soğutma ve özel konteynerlerde bulunan diğer sistemlerin işletilmesine imkan sağlayan depo anlamına gelir.Akaryakıtın doğrudan yakıt olarak kullanımı için tasarlanmış ve ulaşım araçlarına yerleştirilmiş akaryakıt depoları ve ulaşım araçlarında bulunabilecek, diğer sistemlere yerleştirilmiş depolar da standart depo olarak kabul edilir. " 21/6/2006 tarihli ve 26205 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 17/5/2006 tarihli ve 2006/10487 sayılı Bakanlar Kurulu kararının eki olan Gümrük Vergilerinden Muafiyet ve İstisna Tanınacak Haller Hakkında Karar'ın maddesi şöyledir:"Madde 1- 13/1/2000 tarihli ve 2000/53 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı eki Gümrük Vergilerinden Muafiyet ve İstisna Tanınacak Haller Hakkında Karar'ın 103 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir."Gümrük vergilerinden muaf olarak ithal edilecek yakıtMADDE 103 - (1) Motorlu ticari araçların ve özel konteynerlerin standart depolarında mevcut bulunan ve gümrük vergilerinden muaf olarak ithal edilecek yakıt miktarı;a) TIR çekicilerinde 550 litreyi.b) İstiap haddi 15 tona kadar olan (15 ton dahil) kamyon ve tankerlerde 300 litreyi,c) İstiap haddi 15 tonun üzerinde olan kamyon ve tankerlerde ise 400 litreyi, aşamaz. (2) Frigofirik depolarla gümrük vergilerinden muaf olarak yurda girişine izin verilen yakıt miktarı ayrıca dikkate alınır ve araca tanınan miktardan fazla olamaz. (3) Gümrük kapılarında standart depo fazlası olarak tespit edilen petrol ürünlerinden, ilgili petrol ürünü için litre başına 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu uyarınca uygulanmakta olan özel tüketim vergisi tutarının % 50 fazlası tutarındaki vergi, tek ve maktu vergi olarak (özel tüketim vergisi, katma değer vergisi ve gümrük vergisi dahil) tahsil edilir. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin esas ve usuller. Gümrük Müsteşarlığının bağlı olduğu Devlet Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı tarafından müştereken belirlenir." Danıştay İçtihadı Dairenin 4/4/2018 tarihli ve E.2016/6568, K.2018/3311 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Dosyanın incelenmesinden; davacı Şirketin 2007-2008 takvim yıllarında 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanununun 7/A ve 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 14/ maddeleri kapsamında gerçekleştirdiği motorin teslimlerinin katma değer vergisi yönünden incelenmesi sonrasında, 23/03/2009 tarih ve 1168/64-15 sayılı vergi tekniği inceleme raporunun düzenlendiği; bu rapora istinaden dava konusu edilen 2007/02-12 dönemine ilişkin tarhiyatların dayanağı 68-18 sayılı vergi inceleme raporu ile; davacı Şirketin Çeşme Gümrük Sahasında bulunan akaryakıt istasyonundan Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 14/ maddesi uyarınca ihraç malı taşıyan araçlara yalnızca yurt dışına çıkışlarında 11 seri nolu Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliğinde tanımlanan "standart depo" esasına uyulmadan özel tüketim vergisi hesaplanmaksızın motorin tesliminde bulunulduğu, akaryakıtın teslim edildiği depolara ilişkin standart depo teriminin mükellef tarafından araçlarda bulunan ve üretici firma tarafından konulmuş olan depo alarak yorumlandığı; Kanun, Bakanlar Kurulu Kararları ve Tebliğlerle belirlenen "standart depo" teriminin mükellef tarafından uygulanmadığı gerekçesiyle, mükellef kurum tarafından söz konusu dönemde yapılan teslimlerin litre bazında, teslim tarihleri de dikkate alınarak 2006/10487 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı'nda belirlenen standart depo miktarları ile karşılaştırıldığı, Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen sınırları aşan miktardaki akaryakıt teslimlerinde standart depo sınırlarını aşan miktarlar için katma değer vergisi matrahı üzerinden katma değer vergisi hesaplanması gerektiğinin tespit edilmesi üzerine, yeniden düzenlenen "katma değer vergisi tablosuna" göre iade edilebilir katma değer vergisi tutarının değiştiğinden bahisle davacının katma değer vergisi iade isteminin reddedildiği, davacı tarafından vergi inceleme raporunun yeterli ve somut tespit içermediği iddiasıyla iptali ile haksız olarak iade edilmeyen katma değer vergisinin ödenmesi gereken tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile iadesi istemiyle açılan davada, Vergi Mahkemesince, Bakanlar Kurulu Kararının maddesinde belirlenen miktarların, standart yakıt deposu miktarı olmadığı, aynı zamanda ihracata da ilişkin olmadığı; sadece standart yakıt deposunda yer alan miktarların ne kadarlık kısmının vergiden istisna edileceğine ilişkin olduğu, istisnanın da ihracat istisnasına ilişkin değil, yurda giren araçlara (ithal edilecek mallara) ilişkin olduğu gerekçesiyle davanın kabulü yönünde karar verildiği görülmektedir.Yukarıda mezkur mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, Katma Değer Vergisi Kanununda yer alan istisna hükmünün uygulanmasıyla ilgili usul ve esasları belirleme konusunda Maliye Bakanlığına yetki verildiği açıktır. Maliye Bakanlığı'nca da yurt dışına çıkarılacak eşyaların taşınmasında kullanılan araçların standart yakıt deposu tanımını içeren11 seri nolu Özel Tüketim Vergisi Genel Tebliğine atıfta bulunulması yasaya aykırı olmadığı gibi, bu tebliğde de Kanun hükmü uyarınca çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı'nda yapılmış olan tanım esas alınmıştır. Bu durumda; Kanun ile düzenleme yapma konusunda yetkilendirildiği açık olan Maliye Bakanlığı'nın yapmış olduğu düzenlemeye uygun olarak, davacı adına 2007/2 ilâ 12 dönemlerinde vergiden müstesna olarak yapılan motorin teslimleri ile ilgili olarak düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak, istisna kapsamı dışında motorin teslimleri dikkate alınmak suretiyle 2007/2 ilâ 12dönemi için katma değer vergisinin iade edilmemesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.Öte yandan; Danıştay Dördüncü Dairesinin E:2009/2454 sayılı dosyasında dava konusu edilen işlemin dayanağını teşkil eden 100 Seri No'lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğin dava konusu edildiği ve 30/01/2014 günlü, E:2009/2954, K:2014/478 sayılı kararı ile davanın reddedildiği, anılan kararın da Vergi Dava Daireleri Kurulu'nun 26/11/2014 günlü, E:2014/908, K:2014/1163 sayılı kararıyla onandığı görülmektedir.Açıklanan nedenlerle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesi uyarınca temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesi kararının BOZULMASINA [karar verildi.] " Dairece verilen 26/5/2016 tarihli ve E.2016/518, K.2016/2575 sayılı karar aynı yöndedir.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında vergi yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin ikinci paragrafında öngörülen mülkiyetin kullanımının kontrolüne ilişkin üçüncü kural kapsamında değerlendirilmektedir. AİHM, bu paragrafta yer alan kuralın taraf devletlere vergi koyma ve vergilerin ödenmesini sağlamak için gerekli gördüğü kanunları çıkarma konusunda açık bir yetki tanıdığını kabul etmiştir (Gasus Dosier-und Fördertechnik GmbH/Hollanda, B. No: 15375/89, 23/2/1995, § 59). AİHM'e göre mülkiyet hakkını güvence altına alan Sözleşme'nin anılan maddesinin ilk ve en önemli koşulu, kamu makamları tarafından mülkiyet hakkına yapılan herhangi bir müdahalenin hukuka dayalı olması gerekliliğidir (Iatridis/Yunanistan [BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, § 58). Bu maddenin birinci paragrafının ikinci cümlesinde, devletlere yalnızca hukukun öngördüğü koşullar dâhilinde mülkiyetten yoksun bırakma yetkisi verilmiş; ikinci paragrafta ise devletlere ancak hukuk kuralları uygulanarak mülkiyeti kamu yararına kontrol etme yetkisi tanınmıştır. AİHM, hukuka dayalı olma ilkesini yalnızca bu maddede yer alan hükümlerden çıkarmamaktadır. Kararlarda sıklıkla demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesinin Sözleşme’nin bütün maddeleri için geçerli olduğu ifade edilmektedir (Iatridis/Yunanistan, § 58). AİHM'e göre hukukilik ilkesi, müdahalenin ilk olarak iç hukukta bir temelinin olması gerektiği anlamına gelmektedir (Shchokin/Ukrayna, B. No: 23759/03-37943/06, 14/10/2010, § 51). AİHM, Sözleşme’de geçen hukuk ya da hukuka aykırı terimlerine sadece iç hukuka atıfta bulunmakla kalmayıp aynı zamanda bu terimlerin hukukun üstünlüğü ile ilgili olduğunu belirtmektedir. Buna göre uygulanan iç hukuktaki düzenlemelerin hukukun üstünlüğü ilkesiyle de uyumlu olması gerektiği ifade edilmektedir (James ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, § 67). Hukuka dayalı olma ilkesi, ayrıca iç hukukta uygulanan kanun hükümlerinin yeterli derecede erişilebilir, belirli ve öngörülebilir olmasını da içermektedir (Beyeler/İtalya [BD], B. No: 33202/96, 5/1/2000, § 109; Hentrich/Fransa, B. No: 13616/88, 22/9/1994, § 42; Spaček, s.r.o./Çek Cumhuriyeti, B. No: 26449/95, 9/11/1999, §§ 56-61). Öte yandan Tkachenko/Rusya (B. No: 28046/05, 20/3/2018) kararında AİHM, iç hukuktaki düzenlemelere aykırı olan bir müdahalenin de hukukilik ölçütünü karşılamadığını kabul etmiştir. Bununla birlikte herhangi bir usule aykırılığın müdahalenin hukukiliğiyle uyumsuz kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu bağlamda AİHM, hukukun doğru biçimde uygulanması ve yorumlanması konusunda sınırlı bir yetkisi olduğunu ve ulusal mahkemelerin yerine geçme gibi bir sorumluluğu olmadığını ancak bu kararların açık bir keyfîlik veya bariz takdir hatasından yoksun olmaması gerektiğini vurgulamıştır (Tkachenko/Rusya, § 52). AİHM sonuç olarak somut olayda iç hukukta öngörülen kamulaştırma usulüne aykırı davranıldığını tespit ederek mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Tkachenko/Rusya, §§ 53-58). AİHM; vergi yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin de yeterince ulaşılabilir, öngörülebilir ve belirli bir hukuka dayalı olması gerektiğini belirtmektedir (Lithgow ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 9006/80, 9262/81, 9263/81, 9265/81, 9266/81, 9313/81, 9405/81, 8/7/1986, § 110; Hentrich/Fransa, § 42). Bu bağlamda Hentrich/Fransa kararına konu olayda taşınmaz satışının vergi değerinin altında yapılması nedeniyle ön alım hakkının kullanılması söz konusudur. AİHM; ne zaman kullanılacağı belirli olmayan bu yetkinin öngörülemez biçimde kişiye özgü ve keyfî olarak uygulandığı, ayrıca müdahalenin dayandığı hukuki düzenlemenin keyfîliğe karşı yeterli güvenceler içermediği sonucuna varmıştır (Hentrich/Fransa, § 42). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/3675 | Başvuru, vergi kanunları ile belirlenen istisna miktarının Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan tebliğ ile azaltılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 27/3/2009 tarihinde İskenderun İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkisinden kaynaklanan alacak davasında İlk Derece Mahkemesinin 12/7/2012 tarihli hükmü ile davanın kısmen kabulüne hükmedilmiş, bu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/6/2014 tarihli ilamı ile onanmış ve yargılama sona ermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13857 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, ceza davasında sanıkların hazır bulunma talepleri reddedilerek duruşmaya ses ve görüntüyle uzaktan katılımlarının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Ekli listenin (B) sütununda bulunan başvurular, konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle birleştirilmiş ve inceleme 2021/20018 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. Başvurucular; çeşitli ceza infaz kurumlarında tutuklu iken Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan, başvurucular Recep Ergül ve Sinan Gürelse ayrıca nitelikli dolandırıcılık suçundan farklı mahkemelerde yargılanmıştır. Başvuruculardan bazıları celse arasında sundukları dilekçelerle, bazıları da duruşmada savunmalarının alındığı sırada Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yerine duruşmalarda bizzat hazır bulunma talebinde bulunmuş; mahkemeler başvurucuların bu yöndeki taleplerini çeşitli nedenlerle reddedetmiş ya da taleple ilgili karar vermemiştir. Bu nedenle bazı başvurucular esaslı işlemlerin yapıldığı duruşmalara, bazıları da duruşmaların tümüne tutuklu bulundukları ceza infaz kurumlarından SEGBİS aracılığı ile katılmıştır. Mahkemeler, başvurucuların atılı suçlardan mahkûmiyetlerine karar vermiştir. Başvurucuların istinaf talepleri farklı bölge adliye mahkemelerince esastan reddedilmiştir. Başvurucular, gerekçeli temyiz dilekçelerinde diğerlerinin yanı sıra celselere SEGBİS aracılığı ile katılmak zorunda bırakıldıklarını ileri sürmüştür. Temyiz incelemesi üzerine başvurucular Sinan Gürel ve Recep Ergül hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet kararlarının yanı sıra Sinan Gürel dışındaki diğer başvurucular hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet kararları kesinleşmiştir. Komisyon; başvurucuların bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunanların adli yardım taleplerinin kabulüne, tüm başvurucular yönünden duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/20018 | Başvurular, ceza davasında sanıkların hazır bulunma talepleri reddedilerek duruşmaya ses ve görüntüyle uzaktan katılımlarının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tam ve daimî maluliyet yardımı yapılmamasına ilişkin işlemin iptali talebiyle açılan davada verilen karar nedeniyle eşitlik ilkesinin ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 1/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) uzman çavuş statüsünde görev yapmakta iken Eskişehir Asker Hastanesi Sağlık Kurulunun 14/1/2013 tarihli sağlık kurulu raporuyla kendisine ''Mitral Kapak Yetmezliği'' tanısı konulup hakkında ''... 42/D/10 TSK'da görev yapamaz'' kararı verilmesi nedeniyle emekliye sevkedilmiştir. Başvurucu, Ordu Yardımlaşma Kurumuna (OYAK) müracaat edip maluliyet yardımı yapılmasını istemiştir. OYAK tarafından yapılan incelemede yasal koşulları taşımadığı gerekçesiyle başvurucuya tam ve daimî maluliyet aylığı ödemesi yapılmamış, ancak emeklilik yardımı yapılarak emekli aylığı bağlanmıştır. Başvurucu, tam ve daimî maluliyet yardımı yapılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) nezdinde iptal davası açmıştır. AYİM Üçüncü Dairesi (Mahkeme) 17/4/2014 tarihli kararıyla başvurucunun tam ve daimî maluliyet yardımını alabilmesi için TSK'dan ilişiğinin kesilmesine neden olan hastalığının tedavisinin mümkün olmaması ve bir işle meşgul olma imkânından kati surette yoksun kalması gerektiğini tespit etmiştir. Mahkeme, ara kararı üzerine aldırılan Eskişehir Asker Hastanesinin 17/3/2014 tarihli sağlık kurulu raporuyla başvurucunun mevcut hastalık nedeniyle bir işle meşgul olma yeteneğini tamamen yitirmediğinin belirlendiğine vurgu yapmıştır. Hastalığın tam ve daimî maluliyet yardımı ödenmesi için kanunda yazılı koşulları sağlamadığını saptayan Mahkeme, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 16/7/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Karar başvurucuya 1/8/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/9/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 3/1/1961 tarihli ve 205 sayılı Ordu Yardımlaşma Kurumu Kanunu'nun 26/amaddesi şöyledir:" Maluliyet yardımı aşağıdaki hallerde ödenir:a)Tam ve daimi malullük, üyelerden herhangi biri ister vazife dahili ister vazife harici olsun, herhangi bir kaza, hastalık ve sakatlık neticesinde bir işle meşgul olmak imkanından kati surette mahrum kaldığı heyeti sıhhiye raporu ile tebeyyün ettiği takdirde tam ve daimi malul addedilir.Muvakkat ve kısmi malullük ile muvakkat hastalıklar tam ve daimi maluliyet mefhumunun haricindedir. Ancak, vücudun yarısının felci, iki kol veya iki bacağın, iki elin, iki ayağın ve iki gözün, bir kol ile bir bacağın, bir el ile bir ayağın tamamıyla kaybı, tedavisi gayrikabil daimi hastalıklarla gayrikabili tedavi olduğu heyet-i sıhhiye raporu ile tebeyyün edip Kurumca da vazifeye devamına imkan olmadığı kabul edilen sair hastalıklar tam ve daimi maluliyet hali olarak kabul edilir.Hastalık sebebiyle yapılacak tam ve daimi maluliyet yardımı, maluliyet halinin tespitinden bir sene sonra ödenir.Tam ve daimi maluliyet yardımı 25 inci madde gereğince hesaplanan ölüm yardımı gibi hesap ve tesviye olunur." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/14261 | Başvuru, tam ve daimî maluliyet yardımı yapılmamasına ilişkin işlemin iptali talebiyle açılan davada verilen karar nedeniyle eşitlik ilkesinin ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 18/11/2019 ve 28/11/2019 tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2019/38760 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının kişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2019/38754 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 31/1/2014 tarihinde vergi mahkemesinde açtığı davaların yargılaması 13/6/2019 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucu,delillerin değerlendirilmesinde, hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma ile diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/38754 | Başvuru, idari işlemin iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonuna devredilen bankada bulunan tasarruf mevduatının, bankaya el konulduğu tarih ile fiilen ödeme yapılmaya başlandığı tarih arasındaki dönem için faiz işletilmeksizin ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/1/2014 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü Anayasa Mahkemesine bildirmiştir. Bakanlık görüşü başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Betül Mişokka 1964 doğumlu olup İzmir ili Balçova ilçesinde ikamet etmektedir.A. İmar Bankasına El Konulması ve Sonrasında Yaşanan Gelişmeler Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun (BDDK) 3/7/2003 tarihli kararıyla T. İmar Bankası T. Anonim Şirketinin (İmar Bankası) bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılmış ve anılan banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (TMSF) devredilmiştir. Karar, 18/6/1999 tarihli ve mülga 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun maddesinin (3) numaralı fıkrasına dayanılarak alınmıştır. Kararın gerekçesinde, İmar Bankasının yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmediği, alınması gereken tedbirleri almadığı ve faaliyetlerinin devamının mevduat sahiplerinin hakları ve mali sistemin güven ve istikrarı bakımından tehlike arz ettiği gerekçesiyle bankaya el konulduğu belirtilmiştir. 31/7/2003 tarihli ve 4969 sayılı Kanun'un geçici maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla, 4389 sayılı Kanun'un maddesinin (3) numaralı veya (5) numaralı fıkrasının (a) bendinin (aa) alt bendi uyarınca bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan bankalarda bulunan ve doğruluğu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlanan tasarruf mevduatı niteliğini haiz hesapların Hazine Müsteşarlığı ve TMSF'nin müşterek önerisi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek esas ve usullere göre TMSF tarafından ödenmesi öngörülmüştür. 16/12/2003 tarihli ve 5021 sayılı Kanun'un maddesiyle 4969 sayılı Kanun'un geçici maddesinin yukarıda değinilen (1) numaralı fıkrası değiştirilmiştir. Değişiklikle, söz konusu hesapların, mevduat tutarlarına bağlı olarak defaten veya taksitler hâlinde ödenmesi ile taksitler hâlinde ödemede faiz uygulanması durumunda esas alınacak faiz oranlarının belirlenmesi, ödemelerle ilgili olarak mudiler ve hak sahiplerinden taahhütname alınması ve bu taahhütnamede yer alacak hususların tespiti konularında Bakanlar Kuruluna yetki tanınmıştır. Bakanlar Kurulunca, anılan Kanun'a dayanılarak 29/12/2003 tarihli ve 2003/6668 sayılı karar ekinde yayımlanan kararnameyle mevduatın ödenmesi, faiz ve taahhütnameye ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir. Söz konusu karar 3/1/2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Öte yandan sözü edilen Kararname'nin maddesinde ödemelerin, Kararname ekindeki taahhütnamenin imzalanması kaydıyla yapılacağı belirtilmiştir. Kararname ekinde yer alan taahhütnamede, TMSF ve diğer kamu kurumları aleyhine herhangi bir dava açılmayacağı ve açılan davalardan da feragat edileceği yolunda hüküm mevcuttur. B. Somut Başvuruya İlişkin Gelişmeler Başvurucunun, İmar Bankası İzmir-Bornova Şubesinde bulunan iki ayrı hesabında 500,28 TL ve 500,21 TL mevduatı bulunmaktadır. Söz konusu mevduat için ilgili mevzuat çerçevesinde 19/1/2004 tarihinden itibaren başvurucuya ödeme yapılmaya başlanmış ve ilk başta düşük meblağlarda yapılan ödemeler sonradan artırılarak toplam üç buçuk yılda tamamlanmıştır. İmar Bankasına el konulduğu 3/7/2003 tarihi ile fiilen ödemelerin yapılmaya başlandığı 19/1/2004 tarihine kadar faiz işletilmemiş, sonraki döneme ilişkin olarak ise başvurucunun iddiasına göre ortalama yüzde beş oranında faiz işletilmiştir. Başvurucunun, ödenmeyen faizlerin ödenmesi istemiyle 18/10/2006 tarihinde TMSF'ye yaptığı başvuru reddedilmiştir. Başvurucu, 27/2/2007 tarihli dilekçe ile İstanbul İdare Mahkemesinde (Mahkeme) TMSF aleyhine tam yargı davası açmıştır. Anılan davada, İmar Bankasına el konulduğu 3/7/2003 tarihi ile fiilen ödemelerin yapılmaya başlandığı 19/1/2004 tarihine kadarki dönem için mevduatına faiz işletilmemesi nedeniyle yasal faiziyle birlikte 000 TL maddi tazminat talep edilmiştir. Mahkeme 30/10/2008 tarihli kararla, Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda başvurucuya ödeme yapıldığı ve başvurucu tarafından taahhütname ve ibraname imzalandığı gerekçesiyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Kararın temyizi üzerine Danıştay Onüçüncü Dairesinin (Daire) 4/6/2010 tarihli kararıyla Mahkeme kararı bozulmuştur. Daire kararında, mevduat kabul etme izni kaldırılan İmar Bankasındaki tasarruf mevduatına, iznin kaldırıldığı tarihten sonra faiz tahakkuk ettirilmeyeceği ve İmar Bankası tarafından mevduata uygulanan faizin de sigorta (4969 sayılı Kanun'un geçici maddesi uyarınca mudilere ödenecek mevduatlar) kapsamında olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Kararda, Bakanlar Kurulu Kararıyla belirlenen faiz oranları doğrultusunda hesaplananın dışında faiz talep edilemeyeceğinin altı çizilmiştir. Gerekçede, ilgili mevzuat gözetildiğinde başvurucunun tazminat talebinin kabulünün mümkün olmadığı vurgulanmakla birlikte, bu doğrultuda bir karar verilmesi yerine "karar verilmesine yer olmadığı" biçiminde hüküm kurulmasının doğru bulunmadığı belirtilmiştir. Dairenin bozma kararına uyan Mahkeme, uyuşmazlığın esasını incelemiş ve 24/2/2011 tarihli kararıyla bozma kararında açıklanan gerekçe doğrultusunda davanın reddine karar vermiştir. Kararda, idare lehine karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT) uyarınca 550 TL maktu vekâlet ücretine hükmedilmiştir. Kararın temyizi üzerine Daire 13/2/2012 tarihli kararıyla idare lehine AAÜT'nin üçüncü kısmına göre nispi vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın vekâlet ücretine ilişkin hüküm fıkrasını bozmuş, davanın reddine ilişkin hüküm fıkrasını ise onamıştır. Başvurucunun kararın düzeltilmesi istemi aynı Dairenin 18/6/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvuru dilekçesinde, Dairenin 18/6/2013 tarihli kararın düzeltilmesi isteminin reddine ilişkin kararının "tebliğ ve öğrenme tarihi" 7/1/2014 olarak gösterilmiştir. Ancak Mahkemesinden istenmesi üzerine gönderilen tebligat mazbatasından kararın 14/8/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edildiği görülmüştür. Bozmaya uyan Mahkeme 31/10/2013 tarihli kararıyla davalı idare lehine karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca ancak yine maktu tarife üzerinde 660 TL vekâlet ücretine hükmetmiştir. Bu karar 7/1/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 20/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurudan Sonraki Gelişmeler TMSF tarafından kararın temyizi üzerine Dairenin 23/2/2015 tarihli kararıyla, Mahkemece bozma kararına uyulduğu belirtilmiş ise de bozma kararı dikkate alınmaksızın yine maktu tarife üzerinden vekâlet ücretine hükmedildiği gerekçesiyle önceki bozma kararında belirtilen gerekçeye uygun olarak nispi tarife üzerinden idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmek üzere Mahkeme kararı bir kez daha bozulmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/866 | Başvuru, Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonuna devredilen bankada bulunan tasarruf mevduatının, bankaya el konulduğu tarih ile fiilen ödeme yapılmaya başlandığı tarih arasındaki dönem için faiz işletilmeksizin ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun Ankara İdare Mahkemesinde 19/11/2014 tarihinde açtığı tam yargı davası, Danıştay Sekizinci Dairesi tarafından karar düzeltme talebinin 30/10/2019 tarihinde reddedilmesiyle kesin olarak sonuçlanmıştır. Başvurucu 30/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/2807 | Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, sürekli işçi kadrosuna geçme talebinin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle reddine dair işleme karşı açılan iptal davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/9/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı bünyesinde taşeron işçi olarak çalışmaktayken 20/11/2017 tarihli ve 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (696 sayılı KHK) maddesiyle 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye (375 sayılı KHK) eklenen geçici maddesi kapsamında sürekli işçi kadrosuna atanmak için başvurmuştur. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (676 sayılı KHK) maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurusu reddedilmiştir. Başvurucu söz konusu işlemin iptali istemiyle 3/7/2018 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, 375 sayılı KHK'da belirtilen tüm şartları taşıdığını ifade etmiştir. Uzun yıllardır taşeron işçi olarak çalıştığını, hakkında herhangi bir olumsuz durumun bulunmadığını ve hakkında açılmış soruşturma ya da kovuşturmanın olmadığını belirtmiştir. Yurt dışında yaşayan ağabeyini ziyaret amacıyla vize başvurusunda bulunmasına karşın kendisine vize verilmediğini, bunun üzerine ağabeyinin vize masrafını kendisine gönderilebilmesi için Bank Asyada hesap açtırdığını söylemiştir. Söz konusu hesaba kendisi tarafından herhangi bir para yatırılmadığını vurgulamıştır. Bank Asyada bulunan altın hesabında para bulunduğunun ibraz edilmesi üzerine kendisine Almanya için vize verildiğini ve böylece Almanya'ya gidip geldiğini dile getirmiştir. Bank Asyanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (TMSF) devri sonrasında hesabı üzerinde yapılan inceleme neticesinde herhangi bir sorun olmadığının anlaşılmasıyla TMSF tarafından hesabında yer alan para üzerindeki blokajın kaldırıldığını aktarmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi (Mahkeme) 8/11/2018 tarihli ara kararı ile güvenlik soruşturmasına esas bilgi ve belgeleri istemiştir. Ara kararına cevap olarak gönderilen bilgi ve belgeler başvurucuya tebliğ edilmemiş ise de başvurucu, avukatıyla bu belgeleri örnek almaksızın Mahkemede incelemiştir. Mahkeme 26/12/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Olayda; Mahkememizin 08/11/2018 tarihli ara kararıyla; davacı hakkında düzenlenen istihbari bilgilerin bir örneği İstanbul Emniyet Müdürlüğünden istenilmiş olup, söz konusu ara kararımıza 26/11/2018 tarih ve E.2018112612533123386/83899 sayılı cevap yazısı ve ekinde gizli mahiyetteki belgeyle cevap verilmiştir.Dava dosyası ve dosya kapsamındaki tüm bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi neticesinde; davacının 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında davalı idareye sürekli işçi kadrosunda çalışmak amacıyla yaptığı başvurusu sırasında hakkında yapılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasında elde edilen bilgilerin, davacının sürekli işçi kadrosuna atanmasına engel olacak şekilde olumsuz nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır." Başvurucu karara karşı 21/3/2019 tarihinde istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, Mahkeme tarafından ara kararı ile istenilen bilgilerden karar verilmeden önce haberinin olmadığını belirtmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğünce bildirilen yazıda, 2013 yılında Bank Asya hesabında 0 lira varken 2014 yılında 046,26 TL olduğu ifade edildiğini aktarmıştır. Hesapta yer alan para konusunda dava dilekçesinde belirttiği hususları tekrar ederek bu bilginin tek başına güvenlik soruşturmasının olumsuz olarak değerlendirilmesine yetmeyeceği gibi Mahkeme tarafından davanın reddine yönelik hukuki bir gerekçe de gösterilmediğini ifade etmiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 27/6/2019 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. Nihai karar başvurucuya 19/8/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/9/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 657 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar" 657 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.A) Genel şartlar: Türk Vatandaşı olmak, Bu Kanunun 40 ncı maddesindeki yaş şartlarını taşımak, Bu Kanunun 41 nci maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak, Kamu haklarından mahrum bulunmamak, Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (…) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak. Askerlik durumu itibariyle;a) Askerlikle ilgisi bulunmamak,b) Askerlik çağına gelmemiş bulunmak,c) Askerlik çağına gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veyayedek sınıfa geçirilmiş olmak, 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak kaydı ile görevini devamlı yapmasına engelolabilecek (…) akıl hastalığı (…) bulunmamak. [Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.]B) Özel şartlar: Hizmet göreceği sınıf için 36 ve 41 nci maddelerde belirtilen öğretim ve eğitim kurumlarının birinden diploma almış olmak, Kurumların özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak." 676 sayılı KHK'nın maddesiyle 657 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen ve Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararıyla iptal edilen (8) numaralı alt bent şöyledir:"Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/33711 | Başvuru, sürekli işçi kadrosuna geçme talebinin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle reddine dair işleme karşı açılan iptal davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/7/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/30452 | Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, nasıpları onaylanmamış astsubay/subay adaylarının temin faaliyetlerinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi (OHAL KHK'sı) ile iptal edilmesi üzerine açılan davaların Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonuna (OHAL Komisyonu) gönderilmesi yerine incelenmeksizin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli listenin (B) sütununda gösterilen dosyalar, konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2018/27300 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, diğer başvuru dosyaları kapatılmış ve inceleme 2018/27300 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27300 | Başvurular, nasıpları onaylanmamış astsubay/subay adaylarının temin faaliyetlerinin olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi (OHAL KHK'sı) ile iptal edilmesi üzerine açılan davaların Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonuna (OHAL Komisyonu) gönderilmesi yerine incelenmeksizin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru 3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamında vazife malulü sayılmasına yönelik yapılan başvurunun reddine dair işleme karşı açılan davada mevzuatın yanlış uygulanarak karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Jandarma Komutanlığında çavuş olarak görev yapmaktadır. Başvurucu, Osmaniye'nin Sumbaş İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde görev yapmaktayken 7/1/2007 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucunda sol gözünden yaralanmıştır. Olaya ilişkin olarak 12/1/2007 tarihli idari tahkikat raporu düzenlenmiştir. Raporda başvurucuya 6/1/2007 tarihinde Gaffarlı köyünde esrar maddesi satılacağı ihbarı gelmesi üzerine başvurucunun durumu il jandarma komutanı vekiline bildirdiği belirtilmiştir. İhbara ilişkin olarak Akçataş köyü muhtarından sivil araç istenildiği, esrar satacak kişilerin satıştan vazgeçmesi üzerine getirilen aracın teslim edilmek üzere Akçataş köyüne götürülmesine karar verildiği ifade edilmiştir. Bu esnada Sumbaş ilçesine bağlı Kızılömerli köyünde esrar satıldığı ihbarı geldiği söylenmiştir. İlçe Jandarma Komutanı ile başvurucu, sivil aracı Akçataş köyüne bıraktıktan sonra Sumbaş İlçe Jandarma Komutanlığına ait araç ile Sumbaş İlçe Jandarma Komutanlığına dönmek üzere yola çıkmıştır. Yola çıktıkları sırada Kızılömerli köyünde herhangi bir şekilde esrar veya eroin gibi uyuşturucu madde satıldığına ilişkin bir emare olmadığı, Kızılömerli köyüne görevlendirilen başka bir astsubay tarafından bildirilmiştir. Başvurucunun içinde bulunduğu aracın ihbar edilen olayla ilgili olarak bilgi almak için Kızılömerli köyüne uğradığı, daha sonra Sumbaş İlçe Jandarma Komutanlığına dönmek üzere hareket ettiği belirtilmiştir. Köy çıkışında havanın karanlık olması, virajın keskin olup herhangi bir uyarı levhası bulunmaması ve aracı kullanan Jandarma Kıdemli Başçavuş Ö.O.nun dikkatsizliği sonucu trafik kazası meydana geldiği ifade edilmiştir. Başvurucu hakkında Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) tarafından 12/9/2007 tarihli rapor düzenlenmiştir. Raporun bulgular kısmında 7/1/2007 tarihinde yaşanılan olay ile ilgili olarak başvurucunun ilk ameliyatını Adana Balcalı Hastanesinde geçirdiği belirtilmiştir. Kliniklerinde "OS ENDOKSKOPİK muayene+PPV+SİLİKON ENJEKSİYONU" ameliyatı geçirdiği ifade edilmiştir. Başvurunun sağ gözünün görmesinin tam olduğu, sol gözün ise fitizik görünümde olduğu söylenmiştir. Başvurucunun FVEP testinde sol gözde dalga potansiyeli elde edilemediği belirtilmiştir. Raporda başvurucuya sol göz penetran yaralanma sekeli+fitizsiz bulbi teşhisi konularak başvurucunun Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) görev yapamayacağı sonucuna varılmıştır. Daha sonra başvurucuya Jandarma Komutanlığı Nakdi Tazminat Komisyonunun 26/2/2008 tarihli kararıyla 2330 sayılı Kanun uyarınca 454,10 TL ödenmesine karar verilmiştir. Kararın değerlendirme kısmında başvurucunun kaçakçılığın men, takip ve tahkikine yönelik bir görevin yerine getirilmesi sırasında 5'inci derece sakat kalacak şekilde yaralandığı ve durumun 2330 sayılı Kanun kapsamında olduğu belirtilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının 9/9/2008 tarihli işlemiyle başvurucunun TSK'da görevine devam etmesine karar verilmiştir. Yukarıda belirtilen 12/9/2007 tarihli rapor Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Vazife Malullüğü Tespit Kurulu tarafından değerlendirilerek başvurunun maluliyetinin sürekli olduğu gerekçesiyle 7/10/2011 tarihinde 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun vazife malullüğü hükümlerinin uygulanmasına karar verilmiştir. Söz konusu işlem 10/10/2011 tarihli işlemle tebliğ edilmiştir. Başvurucu 5/10/2015 tarihinde SGK'ya başvurarak 2330 sayılı Kanun uyarınca vazife malulü sayılmasını talep etmiştir. Dilekçede yukarıda özetlenen olaylara yer verildikten sonra yaralanılan ve malul hâle gelinen trafik kazasının 2330 sayılı Kanun kapsamında olduğu belirtilmiştir. SGK 2/11/2015 tarihli işlemle başvuruyu reddetmiştir. İşlemde başvurucu hakkında 5434 sayılı Kanun uyarınca vazife malulü olduğuna karar verildiğinden 2330 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanma imkânının bulunmadığı ifade edilmiştir. Anılan işlem başvurucuya 5/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, işlemin iptali istemiyle ilk olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açmıştır. AYİM 7/4/2016 tarihinde davayı görev yönünden reddetmiştir. Kararda başvurucunun esrar maddesi sattığı ihbar edilen kişileri yakalamak üzere planlanan bir görevlendirmenin hitamında İlçe Jandarma Komutanlığına dönüş sırasında meydana gelen trafik kazasında yaralandığı belirtilmiştir. Söz konusu yaralanma olayının askerî hizmet sırasında meydana gelmediği vurgulanmıştır. 2330 sayılı Kanun kapsamında tesis edilen olumsuz idari işlemin askerî hizmete ilişkin olmadığı vurgulanmıştır. Bu nedenle uyuşmazlığın genel idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Karar başvurucuya 6/5/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu bu karar üzerine 9/5/2016 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) işlemin iptali istemiyle dava açmıştır. Dilekçesinde, yukarıda yer verilen olayları özetledikten sonra Jandarma Komutanlığı Nakdi Tazminat Komisyonunun 26/2/2008 tarihli kararında yaralanmasına sebep olayın görevin yerine getirildiği sırada yaşandığının ve kendisinin 2330 sayılı Kanun kapsamında olduğunun belirtildiğini ifade etmiştir. Çıkılan devriyenin önleyici kolluk devriyesi olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, maluliyetinin 2330 sayılı Kanun kapsamında yer alan görev nedeniyle meydana geldiğini ve hakkında anılan Kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme 8/12/2016 tarihinde işlemin iptaline karar vermiştir. Kararda; başvurucunun yaralanmasına yol açan trafik kazasının uyuşturucu satılacağına dair alınan ihbara karşı "Önleyici Kolluk" kapsamında müdahale etmek amacıyla gidilen ve davacının görev yeri olan Sumbaş İlçe Jandarma Komutanlığına dönüş yolunda yaşandığı belirtilmiştir. Jandarma Genel Komutanlığı Nakdi Tazminat Komisyonu tarafından verilen 26/2/2008 tarihli kararda da trafik kazasının kaçakçılığın men takip ve tahkikine yönelik bir görevin yerine getirilmesi sırasında 5'inci derece sakat kalacak şekilde yaralandığı ve durumun 2330 sayılı Kanun kapsamında kaldığının belirtildiği ifade edilmiştir. Davalı SGK kararı 27/2/2017 tarihinde istinaf etmiştir. Dilekçede başvurucunun uyuşturucu kaçakçılığı yapan kişilerin yakalanması sırasında değil görev dönüşü geçirdiği trafik kazasında yaralandığı belirtilmiştir. Bu sebeple başvurucunun 2330 sayılı Kanun kapsamına girmediği ifade edilmiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 1/6/2018 tarihinde mahkeme kararını kaldırmış ve davayı kesin olarak reddetmiştir. Kararda, başvurucunun Aktaş köyünden Kızılömerli köyüne hareket ettiği zaman itibarıyla Kızılömerli köyünde herhangi bir şekilde esrar veya eroin gibi uyuşturucu madde satıldığına ilişkin bir emare olmadığının Kızılömerli köyüne görevlendirilen başka bir astsubay tarafından tespit edilmiş olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle başvurucunun Kızılömerli köyüne herhangi bir şekilde esrar veya eroin gibi uyuşturucu madde satanların yakalanmasına yönelik bir görev icra etmek maksadıyla gitmediği ifade edilmiştir. Buradan hareketle de başvurucunun Kızılömerli köyünden dönüş yolunda meydana gelen kaza sonucu yaralanmasının ve buna bağlı olarak malul hâle gelmesinin 2330 sayılı Kanun'da belirtilen nedenlerden kaynaklanmadığı sonucuna varılmıştır. Nihai karar başvuruya 30/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2330 sayılı Kanun'un "Amaç" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu kanunun amacı; barışta güven ve asayişi korumak, kaçakçılığı men, takip ve tahkikle, trafik ve yol güvenliğini veya tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakillerini sağlamakla görevli olanların; Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Teşkilatında bulunan patlayıcı maddelerin incelenmesi, muhafazası, nakli, imha edilmesi ve zararsız hâle getirilmesi işlemlerinde görevlendirilenlerin bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona ermiş olsa bile yaptıkları hizmet nedeniyle derhal veya bu yüzden maruz kaldıkları yaralanma veya hastalık sonucu ölmeleri veya engelli hâle gelmeleri halinde ödenecek nakdi tazminat ile birlikte bağlanacak aylığın ve bu yüzden yaralanmaları halinde ödenecek nakdi tazminatın esas ve yöntemlerinin düzenlenmesidir." 2330 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Bu kanun;a) İçgüvenlik ve asayişin korunması veya kaçakçılığın men, takip ve tahkiki veya trafik ve yol güvenliğini sağlamak konularında görevlendirilen: Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personelini,...kapsar." 2330 sayılı Kanun'un "Nakdi tazminat" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Bu kanun kapsamına girenlerden; a) Ölenlerin kanuni mirasçılarına, en yüksek Devlet Memuru brüt aylığının (Ek gösterge dahil) 100 katı tutarında,b) Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malül olanlara 200 katı, diğer engelli hâle gelenlere (a) bendinde belirtilen tutarın % 25'inden % 75'ine kadar, yaralananlara ise % 20'sini geçmemek üzere engellilik ve yaralanma derecesine göre,Nakdi tazminat ödenir.Bu nakdi tazminatın tespitine esas tutulacak aylık; tazminat verilmesine dair karar tarihindeki en yüksek Devlet memuru aylığının (Ek gösterge dahil) brüt tutarıdır....." 2330 sayılı Kanun'un "Aylık bağlanması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Bu kanun kapsamına girenlerden; ....Bu madde gereğince ilgili sosyal güvenlik kurumlarınca kendi mevzuatlarına göre bağlanan aylıklar % 25 artırılarak ödenir....." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/24316 | Başvuru 3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamında vazife malulü sayılmasına yönelik yapılan başvurunun reddine dair işleme karşı açılan davada mevzuatın yanlış uygulanarak karar verilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, 19/10/2009 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tescili davasında yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat ödenmesini talep etmiştir. Başvuru, 29/5/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 15/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 15/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/9/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 19/10/2009 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde Maliye Hazinesi ve Yumrutaş Köyü tüzel kişiliği aleyhine açtığı davada, Kızıltepe ilçesi Yumrutaş köyünde bulunan yaklaşık 81 dönümlük taşınmazın kadastro yetkililerince taşlık alan olarak bırakıldığını ve kendisinin taşları atarak araziyi ıslah ettiğini, bu yeri yirmi yıldır kullandığını belirterek taşınmazın adına tescilini talep etmiştir. Mahkemece, 1/12/2010 tarih ve E.2009/773, K.2010/947 sayılı ilam ile toplanan deliller ve bilirkişi raporlarına göre taşınmazın başvurucu adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucunda ise Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/3/2012 tarih ve E.2012/1068, K.2012/2167 sayılı ilamı ile taşınmazın, dava tarihinden geriye doğru en az yirmi yıl öncesine ait iki ayrı zamanda çekilmiş hava fotoğraflarının incelenmesi gerektiği, başvurucunun dava konusu taşınmazı imar ve ihyaya başladığı tarihte henüz yirmi yaşında olduğunu ve askerlik çağında olan bir kişinin tek başına yaklaşık seksen dört bin metre kare alanı imar ve ihya etmesinin hayatın olağan akışına uygun düşüp düşmediğinin ve bunu yapacak mali güce sahip olup olmadığının araştırılması gerektiği belirtilerek ilk derece Mahkemesinin kararı bozulmuştur. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Dairenin 19/11/2012 tarih ve E.2012/8405, K.2012/10746 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Mahkemece bozmaya uyularak Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2013/148 sayılı dosyada yapılan yargılamada başvurucu vekilinin, 30/5/2014 tarihli duruşmada davayı takip etmeyeceklerini belirtmesi üzerine dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, 24/6/2014 tarihli dilekçeyle yenileme talebinde bulunmuştur, yargılama İlk Derece Mahkemesinde halen devam etmektedir. Başvurucu, 29/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Usul ekonomisi ilkesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür." 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun ve maddeleri. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7683 | Başvurucu, 19/10/2009 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tescili davasında yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat ödenmesini talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların babaları olan murislerinin 20/11/1985 tarihinde açtığı kadastro tespitine itiraz davası hâlen yerel Mahkeme aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15865 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, öğrencilik statüsünün kazanılmamış olduğundan bahisle yükseköğretim kurumu ile ilişiğin kesilmesine ilişkin işlem nedeniyle eğitim eğitim ve öğrenim hakkının ve yargılamanın uzun sürdüğünden bahisle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde Anayasa Mahkemesine İzmir Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. 2014/3313, 2014/3775, 2014/3776, 2014/5797, 2014/6381 ve 2014/14567 numaralı bireysel başvuru dosyalarının konu yönünden hukuki irtibatları nedeniyle 2014/3310 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin bu dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından herhangi bir görüş bildirilmemiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP'tan elde edilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, özel yetenek sınavı ile öğrenci alan Ege Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulunun (BESYO) 2011-2012 eğitim-öğretim yılı için açmış olduğu sınava girmişlerdir. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)tarafından yayımlanan "2011 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzun"da söz konusu üniversitenin Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Programı için 20'si bayan, 30'u erkek toplam 50 kontenjan bulunduğu ilan edilmiştir. Sınav sonucunda başvurucu bayan adaylar arasında yedek; diğer başvurucular ise erkek adaylar arasında sırasıyla , , , , ve sırada yer alarak asıl listeye girememiştir. Üniversitenin resmi internet sayfasında 2011-2012 eğitim-öğretim yılı kesin kayıt işlemleri ve kayıt tarihlerine ilişkin yapılan duyuruda, asıl kayıt tarihinin 12/9/2011; yedek kayıt tarihinin ise 13/9/2011 olduğu açıklanmış; asıl ve yedek öğrencilerin kayıtlarının yapılmasından sonra boş kontenjan olması durumunda 21/9/2011 tarihinde internetten boş kontenjanların ilan edileceği ve kayıtların 23/9/2011 tarihinde yapılacağı belirtilmiştir. Ege Üniversitesi BESYO Müdürlüğü tarafından sınavı asıl olarak kazanan 50 kişilik öğrenci listesi Öğrenci İşleri Daire Başkanlığına gönderilmiştir. Anılan bölümün öğrenci işlerince asıl listede sınavı kazanan 11 bayan ve 15 erkek adayın son kayıt tarihi olan 12/9/2011 tarihi itibarıyla kayıt yaptırmadığının tespit edilmesi üzerine başarı sıralamasına göre hazırlanan yedek liste üniversitenin resmi internet sitesinden ilan edilmiş ve listede yer alan adaylardan başvuranların kaydı 13/9/2011 tarihinde yapılmıştır. Başvurucular, anılan yedek listesinde isimlerinin yer alması üzerine çeşitli üniversitelerin aynı ya da benzer programlarını asıl olarak kazanmış olmalarına rağmen, bu programları tercih etmeyerek ya da buradaki kayıtlarını sildirerek Ege Üniversitesi BESYO'ya anılan tarihte kayıt yaptırmışlardır. Aynı gün kayıt işlemlerinin kontrolü sırasında asıl listede olan 10 bayan ile 12 erkek öğrencinin kaydını yaptırdığı halde belgelerinin personel hatası nedeniyle dikkate alınmadığı farkedilmiş ve aslındaasıl listeden sadece 1 bayan ve 3 erkek öğrencinin kayıt yaptırmadığı anlaşılmıştır. Hatanın fark edilmesi üzerine yedek listelerden kaydı yapılan 18 öğrenci için 14/9/2011 tarih ve 6122 sayılı yazı ile Yükseköğretim Kurulu'ndan (YÖK) 2011-2012 eğitim-öğretim yılına mahsus olmak üzere kontenjan sayısının 68'e çıkarılması talebinde bulunulmuştur. Öte yandan 21/9/2011 tarihli duyuru ile ikinci yedek liste ilan edilerek 3 erkek ve 1 bayan öğrenci için daha kontenjan açıldığı duyurulmuştur. Bu arada, kontenjan artırım talebinin YÖK tarafından 22/9/2011 tarihli karar ile reddedildiği 27/9/2011 tarihinde idareye tebliğ edilmiştir. Bu gelişme üzerine, Ege Üniversitesi Öğrenci İşleri Daire Başkanlığının 19/10/2011 tarihli ve 7894 sayılı işlemiyle YÖK'ün kontenjan artırımı talebini reddettiğinden bahisle yedek liste üzerinden kaydı yapılan 22 öğrencinin üniversite ile ilişikleri kesilmiştir. Başvurucuların, anılan işlemlerin iptali istemiyle açtıkları iptal davalarında yürütmenin durdurulması istemlerinden bir kısmı İzmir İdare Mahkemesi tarafından kabul edilmiş, bir kısmı ise İzmir İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bu kararlara itiraz edilmesi üzerine İzmir Bölge İdare Mahkemesi tarafından yürütmenin durdurulmasının reddi yönündeki kararlara yapılan itirazlar 17/1/2012 tarihinde kabul edilmiş, diğerleri yönünden yapılan itirazlar 31/1/2012 tarihinde reddedilmiştir. Böylece dava konusu işlemlerin yürütülmesi durdurulmuştur. Anılan kararlar üzerine başvurucular söz konusu okulda öğrenci olarak eğitim almaya devam etmişlerdir. İzmir ve İdare Mahkemeleri, Mayıs-Haziran-Temmuz 2012 tarihlerinde verdikleri kararlar ile başvurucuların davalarını reddetmiştir. Karar gerekçelerinin ilgili kısımları şöyledir:İzmir İdare Mahkemesi: "..., davacının idarenin personelinin açık hataya düşerek yaptığı işlemler nedeniyle hukuka aykırı biçimde kontenjan fazlası olarak 23/9/2011 tarihinde yapılan kaydının, idari istikrar süreleri geçirilmeksizin dava konusu 19/10/2011 tarihli işlemle geri alınarak, okuluyla ilişiğinin kesilmesine ilişkin işlemde, yasal ve hukuksal aykırılık bulunmamaktadır.Diğer yandan, uyuşmazlığın maddi çerçevesinin gereği olarak davacının idarenin hukuka aykırı işlemlerine dayanılarak yapılmış olan kayıt ile davacının öznem kazanımı olan öğrencilik hakkının, yönetsel süreklilik ve hukuk güvenliği ilkeleri uyarınca korunması gerekip gerekmediğinin irdelenmesi ve dava konusu işlemin bu yönden hukuka uygunluk denetiminin yapılması gerekmektedir.Özellikle yönetim hukuku alanında daha çok kamu görevlilerinin hukuka aykırı olarak idarece yapılan terfi ve yükselmelerinin ya da parasal hakları yönünden yapılmış ödemelerinin geri alınmasına ilişkin işlemlere yönelik uyuşmazlıklara ilişkin olarak Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu Kararları ile oluşturulan ilkelerin, yönetsel yargı yerlerince başkaca uyuşmazlıklarda özgülenerek uygulanageldiği bilinmektedir. Bu ilkeler çerçevesinde, kural olarak bireyin hilesi ya da yanıltması olmadan idarece hukuka aykırı olarak tesis edilen ve birey yönünden belli bir süre uygulanarak öznel kazanımlar oluşturan işlemler ancak 'dava açma' süreleri içinde idarelerce geri alınabilecektir. Ancak aykırılık, açık hata ya da işlemin 'yok' sayılmasını gerektirecek derecede hukuksal sakatlıktan kaynaklanıyor veya işlem bireyin kolayca anlayabileceği kadar açık aykırılıklar taşıyor ise idarece her zaman geri alınabilecektir. Bu anlamda, mevzuat hükmünün yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açık olduğu, idare edenlerin kasıt ya da ihmal içinde olmadıkları sürece, hükmü uygularken hataya düşmelerinin beklenemeyeceği hallerde, maddi olaya ve mevzuatın açık hükmüne aykırı davranılmış ve bu durum da işlemi yok denilecek kadar sakatlamış ise idarenin açık hatasından söz edilebilir (Bu niteleme için Danıştay Dairesinin 18/5/2005 gün, 2003/4745 E., 2005/2591 K. sayılı kararına bakılabilir.) Diğer yandan, hukuka aykırı işlemlere dayanılarak elde edilen kazanımların korunmasında önemli koşullardan biri de kazanımların salt öznel nitelikte olması ve kamu yararı ile çelişmemesi koşulu olmaktadır.Olayda, her ne kadar davacının kontenjan fazlası olarak öğrencilik kaydının yapıldığı süreçte idarece hukuka aykırı olarak tesis edildiği görülen işlemlerin tarafı olmadığı ve bu nedenle işlemlerin tesis edilmesinde kişisel olarak idareyi yanıltması olanağı bulunmadığı görülmekte ise de, Mahkememizce anayasal düzeyde koruma gören eğitim hakkının kullanılmasında, ülkemizin olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle fırsat eşitliğini de sağlamak üzere getirilmiş olan kuralların getirdiği sınırlamalar karşısında; bu kurallara aykırı olarak idarece 'açık hata'ya düşülerek yapıldığı görülen öğrenci kaydının iptal edilmesinde hukuk güvenliği ve idari istikrar ilkelerine aykırılık bulunmamaktadır.Diğer yandan, davacının hata ya da hilesi bulunmadan salt davalı idarenin açık hatasına dayanılarak elde edilen öğrencilik hakkının korunmasının tek yolunun, davalı üniversitedeki öğrencilik hakkının fiilen sürdürülmesi ya da fiili durumun hukuksallaştırılması olmamalıdır. Hukuk sistemimizde, dava konusu işlem nedeniyle davacıların özellikle başka alan ve üniversitelerde eğitim hakkının kullanılmasının engellenmiş olması bakımından, varsa idarenin işlemlerinden kaynaklanan hukuksal sorumlulukları nedeni ile kullanılabilecek başkaca hukuksal yolların bulunduğu da açıktır...." İzmir İdare Mahkemesi: "... Bilindiği üzere, kazanılmış hakların korunması, idari istikrar, idareye güven, haklı beklenti gibi ilkeler hukuk devletinin unsurları arasında yer almakta olup, bu ilkeler genel olarak idarenin tesis ettiği işlemlere güvenmeyi, onların hukuki ve geçerli sebepler olmadan geri alınıp değiştirilmeyeceğine inancı ifade etmektedir. Nitekim, Danıştayın 1973 tarih ve E:1968/8, K:1973/14 sayılı içtihadı birleştirme kararına göre idare, hukuka aykırı işlemlerini ancak idari dava açma süresi içinde geri alabilir. Bu süre geçtikten sonra hukuka aykırı da olsa işlemini geri alması, idari istikrar ve idareye güven ilkeleriyle bağdaşmaz. Ancak, işlemin yoklukla sakat olması, açık hatanın bulunması, ve/veya, hatalı işlemin tesisinde ilgilinin hilesi, yönlendirmesi ve yanıltması söz konusu ise, hatalı işlemlerin her zaman geri alınabilmesi mümkündür. Bunun yanında, haklı beklenti ve kazanılmış hak da hukuk devleti ilkelerindendir. Ancak, haklı beklentiden söz edebilmek için, meşru zeminde elde edilen bir statünün doğal sonuçlarının ve o statünün elde edildiği tarihte bilinen getirilerinin sonradan idarece değiştirilmemesi gerekir. Burada, statü için aranan koşulları meşru olarak yerine getirmiş olma kriteri belirleyicidir. Yukarıda anılan hukuk ilkesi doğrultusunda ihtilaf ele alınacak olursa öncelikle yapılan işlemin 'hukuka aykırı işlemin geri alınması' olduğunu belirtmek ve bunun hukuki tahlilini yapmak gerekmektedir. Olayda, davacı öğrenci, normal şartlarda kayıt hakkı olan bir öğrenci olmayıp, memur hatasıyla kontenjan fazlası olarak kaydedilmiş, bir başka deyişle, memur hatası sonucu öğrenci statüsünü elde etmiş, hukuka aykırı biçimde kontenjan fazlası olarak yapılan kaydının ise, idari istikrar süreleri geçirilmeksizin dava konusu işlemle geri alındığı görülmüş olduğundan, hatalı olarak yapılan kayıt işleminin davacı için kazanılmış hak olarak kabulüne olanak bulunmadığı gibi, haklı beklenti ve idareye güven ilkelerine aykırılıktan da söz edilememektedir. Bu durumda, kayıt hakkı kazanmadığı halde idarece hatalı olarak öğrenci kaydı yapılan davacının üniversiteden kaydının silinmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir. ..." Söz konusu kararlar gereğince başvurucuların okul kayıtları idare tarafından silinmiştir. Başvurucular tarafından temyiz edilen kararlar, Danıştay Sekizinci Dairesinin sırasıyla 29/1/2013, 8/4/2013, 8/4/2013, 8/4/2013, 29/1/2013, 8/4/2013, 29/1/2013tarihlerinde vermiş olduğu kararlar ile onanmış, başvurucuların karar düzeltme talepleri yine aynı Dairenin sırasıyla 19/12/2013, 19/12/2013, 19/12/2013, 19/12/2013, 23/1/2014, 23/1/2014 ve 24/6/2014 tarihli kararlarıyla reddedilmiştir. Anılan kararlar başvuruculara sırasıyla 12/2/2014, 12/2/2014, 17/2/2014,17/2/2014,24/3/2014, 7/4/2014 ve 4/8/2014 tarihlerinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular sırasıyla 12/3/2014, 12/3/2014, 18/3/2014, 18/3/2014, 24/4/2014, 7/5/2014 ve 2/9/2014 tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvurucular, kayıt silme işlemi nedeniyle oluşan zararlarının tazmini amacıyla iptal davasını müteakiben tam yargı davası açmışlardır. İzmir İdare Mahkemelerinin, tazminat istemlerinin kısmen kabulü kısmen reddi yolunda vermiş olduğu kararların bir kısmı Danıştay Sekizinci Dairesi tarafından onanırken, bir kısmı ise miktar yönünden bozulmuştur. Anılan kararlara karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuş olup dosyalar henüz sonuçlandırılmamıştır. Başvuruculardan Mustafa Çetin'in açtığı tam yargı davası ise İzmir İdare Mahkemesinin 10/6/2014 tarihli ve E.2014/813, K.2014/906 sayılı kararıyla süre aşımından reddedilmiştir. Temyiz edilen bu karar, Danıştay Sekizinci Dairesinin 4/12/2014 tarihli ve E.2014/9478, K.2014/9704 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 9/7/2015 tarihli ve E.2015/5285, K.2015/6699 sayılı kararıyla reddedilmiştir. B. İlgili Hukuk 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 2880 sayılı Kanun’un maddesi ile değişik "Yükseköğretim Kurulunun görevleri" başlıklı maddesinin (h) bendi şöyledir: "Üniversitelerin her eğitim - öğretim programına kabul edeceği öğrenci sayısı önerilerini inceleyerek kapasitelerini tespit etmek; insangücü planlaması, kurumların kapasiteleri ve öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda ortaöğretimdeki yönlendirme esaslarını da dikkate alarak öğrencilerin seçilmesi ve kabul edilmesi ile ilgili esasları tespit etmek" Aynı Kanunun "Yükseköğretime giriş ve yerleştirme" başlıklı ve 6287 sayılı Kanun'un maddesi ile değişik maddesinin (a) bendi şöyledir: "Yükseköğretim kurumlarına giriş ve yerleştirme işlemleri imkân ve fırsat eşitliğini sağlayacak tedbirleri almak kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslara göre yapılır." Danıştay Sekizinci Dairesinin 17/10/2014 tarihli ve E.2013/4561, K.2014/7192 sayılı kararı şöyledir: "Dava, davacıların çocuğunun 2009 tarihinde girmiş olduğu ÖSS cevap anahtarının kaybolmuş olması nedeniyle uğradıklarını öne sürdükleri toplam 000,00 TL maddi, 000,00 TL manevi zararın sınav tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.İdare Mahkemesince; baba tarafından çocuğun eğitim ve öğretim giderleri için harcamalar yapılacağı açık olduğundan; son yıl eğitim masrafı olan 000,00 TL ile yiyecek, giyecek, ulaşım vb. masraflar için talep edilen ve koşullara uygun olduğu kanaat getirilen 600,00 TL zararın davacılara ödenmesi gerektiği, manevi tazminata ilişkin olarak da tazminat isteminin kısmen kabulü ile takdir olunan toplam 500,00 TL'nin ödenmesine karar verilmiştir. İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenip bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin fıkrasında yazılı nedenlerin bulunmasına bağlıdır.İdare Mahkemesince maddi tazminat isteminin kısmen kabulü, kısmen de reddi yönünde verilen karar vedayandığı gerekçe usul ve yasaya uygun olup, bozulmasını gerektiren bir neden bulunmadığından,kararın bu kısımlarının onanması gerekmektedir. Davacıların, İdare Mahkemesi kararının manevi tazminat isteminin kısmen reddine ilişkin kısmı yönünden temyiz istemine gelince;Manevi tazminat, mal varlığında (patrimuanda) meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın yaşanan manevi acı ile orantılı olması gerekmektedir.Ayrıca manevi zararın tazminine hükmedilirken ilgililerin sosyal ve ekonomik durumu dikkate alınarak olay nedeniyle duyduğu elem ve ızdırabın kısmen giderilmesini ifade edecek, idarenin hukuka aykırılığını ortaya koyacak ve hukuka aykırılığı özendirmeyecek bir miktarın belirlenmesi gerekmektedir.Dava konusu olayda olduğu gibi, özellikle üniversitelere giriş sınavlarının gelecek kaygısıyla gerek çocuk üzerinde gerekse de veliler üzerinde çok ciddi bir stres ve endişe kaynağı olduğu tartışmasızdır. Bu yönüyle kamu hizmeti gören idarelerin azami dikkatli davranmaları önem arz etmektedir. Buna göre çocuğun en azından bir yıl üniversiteye geç girmesine neden olan idarenin kusuru, olayın oluş şekli ve zararın niteliği dikkate alındığında, mahkemece takdir edilen manevi tazminat miktarının, duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa giderecek düzeyde olmadığı görülmektedir.Bu durumda, anne-baba ve öğrenci için mahkemece takdir edilen manevi tazminat miktarı yetersiz bulunduğundan, manevi tazminatın amaç ve niteliği dikkate alınarak yukarıda belirtilen ölçütlere göre Mahkemece yeniden belirlenmesigerekmektedir.Açıklanan nedenlerle, Ankara İdare Mahkemesi kararının; maddi tazminata ilişkin kısmının onanmasına, manevi tazminata ilişkin kısmının ise bozulmasına, bozulan kısım hakkında yeniden karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,... karar verildi" Yine Danıştayın anılan Dairesinin 18/7/2005 tarihli ve E.2005/410, K.2005/3559 sayılı karar düzeltme talebinin reddine ilişkin kararı da şöyledir: "Davacının mezun olduğu alanın ÖSYM'ye yanlış bildirilmesi nedeniyle ÖSS puanının düşük hesaplanması sonucu uğradığını öne sürdüğü 972 lira maddi, 000 lira manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılan davada; davacının mezun olduğu alanın okul idaresince ÖSYM'ye yanlış bildirilmesi nedeniyle puanın düşük olarak hesaplandığı ve bu sebeple İstanbul Bilgi Üniversitesinde okumak zorunda kaldığının anlaşıldığı, hukuka aykırılığı mahkeme kararı ile tespit edilen işlemler nedeniyle davacının İstanbul Bilgi Üniversitesine yatırdığı döviz karşılığı Türk lirasının tazmini gerekeceği, olayda ÖSYM' nin herhangi bir kusuru bulunmadığı, kusur okul idaresinden kaynaklandığından bu paranın Milli Eğitim Bakanlığınca maddi tazminat olarak davacıya ödenmesi gerektiği, davacının manevi tazminat istemine gelince; idarenin açık hatası sonucu davacının yanlış olarak yerleştirildiği okulda 1 yıl okumak zorunda kaldığı ve öğrenim hayatının gereksiz yere bir yıl uzadığı için olaydan duyulan elem ve ızdırabını kısmen de olsa hafifletmek amacıyla -lira manevi tazminatın olayda kusuru bulunan Milli Eğitim Bakanlığınca davacıya ödenmesi gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle maddi tazminat isteminin kısmen kabulü ile toplam 062 lira maddi tazminatın olayda kusuru bulunan Milli Eğitim Bakanlığınca Ankara İdare Mahkemesindeki iptal davasının açılma tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin maddi tazminat isteminin reddine, ÖSYM'nin dava konusu olayda hizmet kusuru bulunmaması nedeniyle anılan idare yönünden davacının maddi tazminat isteminin reddine, manevi tazminatın kısmen kabulü ile 000 lira manevi tazminatın davalı Milli Eğitim Bakanlığınca davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat isteminin reddine, manevi tazminata yasal faiz yürütülmemesine karar veren Ankara İdare Mahkemesinin 2003 gün ve E:2002/1060, K:2003/1204 sayılı kararını temyizen inceleyerek; maddi tazminat isteminin kısmen kabulü ile toplam 062 lira maddi tazminatın olayda kusuru bulunan Milli Eğitim Bakanlığınca Ankara İdare Mahkemesindeki iptal davasının açılma tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin maddi tazminatistemininreddine,ÖSYM' nindava konusuolaydahizmetkusurubulunmaması nedeniyle anılan idare yönünden davacının maddi tazminat isteminin reddine, manevi tazminatın kısmen kabulü ile 000 lira manevi tazminatın davalı Milli EğitimBakanlığınca davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat isteminin reddine ilişkinkısmının onanmasına, manevi tazminata yasal faiz uygulanması isteminin reddine ilişkin kısmının bozulmasına karar veren Dairemizin 2004 gün ve E:2004/1068, K:2004/3367 sayılı kararının; 2577 sayılı Yasanın maddesi uyarınca düzeltilmesi istemi,...İstemde bulunanlar tarafından öne sürülen düzeltme nedenleri ise sözü edilen maddede belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymadığından, yasal dayanağı olmayan düzeltme istemlerinin reddine,... karar verildi." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3310 | Başvuru, öğrencilik statüsünün kazanılmamış olduğundan bahisle yükseköğretim kurumu ile ilişiğin kesilmesine ilişkin işlem nedeniyle eğitim eğitim ve öğrenim hakkının ve yargılamanın uzun sürdüğünden bahisle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında usul ve kanuna aykırı karar verilmesi; karşı taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun makul sürede yargılanma hakkı açısından kabul edilebilir olduğuna, esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından makul sürede yargılanma hakkı dışındaki haklar yönünden başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 29/9/2005 tarihinde Ankara'da bir aracın çarpması sonucu meydana gelen trafik kazasında yaralanmıştır. Başvurucu 9/12/2005 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) açtığı davada, yaya geçidinde yeşil ışık yanmakta iken karşıdan karşıya geçmek istediği sırada davalının idaresindeki aracın -ağır kusurlu olarak- kendisine çarptığını, temizlik şirketinde işçi olarak çalıştığını, olay nedeniyle kalıcı sakatlığının söz konusu olduğunu belirterek araç sürücüsünden ve sigorta şirketinden tazminat talebinde bulunmuştur. Mahkeme 12/9/2012 tarihli kararında, toplanan deliller ile Adli Tıp ve bilirkişi raporlarına göre olayda başvurucunun %75, davalının %25 oranında kusurlu olduğunu, olay nedeniyle davacının iyileşme süresinin dokuz aya kadar uzayabileceğini ve %20,2 oranında meslekten kazanma gücünü kaybetmiş sayılacak şekilde yaralandığını, bilirkişi raporuna göre davacının 213 TL sürekli iş gücü kaybı tazminatı ile 50 TL tedavi ve yol giderini davalıdan talep edebileceğini belirterek maddi tazminat talebini kısmen kabul etmiş, olay nedeniyle davacının duyduğu ızdırap ile tarafların kusur, ekonomik ve sosyal durumlarını dikkate alarak başvurucunun manevi tazminat talebinin de kısmen kabulüne karar vermiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 6/3/2014 tarihli kararıyla hüküm onanmıştır. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 22/9/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Ret kararı 5/11/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 14/11/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17827 | Başvuru, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davasında usul ve kanuna aykırı karar verilmesi; karşı taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; başvurucuların oğlu Turgut Aydoğan'ın yeterli önlemlerin alınmaması nedeniyle askerde intihar ederek vefat etmesi, bu ölüm olayına ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmemesi, idare aleyhine açılan tam yargı davasında adil yargılanma hakkının gereklerinin yerine getirilmemesi ve hükmedilen tazminat miktarının yetersiz olması nedenleriyle yaşam hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/5/2013 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 17/12/2013 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 29/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 27/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 7/3/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 17/3/2014 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesi, başvuruya konu dava ve soruşturma dosyası ile Millî Savunma Bakanlığının 12/1/2016 tarihli yazısının içeriğinden tespit edilen olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Manisa ili Kırkağaç ilçesi Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı emrinde asker iken 16/7/2010 tarihinde yaşamını yitiren 1990 doğumlu Turgut Aydoğan'ın anne ve babasıdır. Turgut Aydoğan'ın Askerliğe Alınması ve Ölümü Başvurucuların oğlu Turgut Aydoğan, son yoklama muayenesi için Avcılar Askerlik Şubesine (Askerlik Şubesi) müracaat etmiştir. Bu müracaat üzerine Turgut Aydoğan 17/5/2010 tarihinde 86/11092 sayılı mülga Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği (Yönetmelik) esaslarına göre muayene edilmek üzere Gümüşpala Afet Genç Sağlık Ocağı Grup Başkanlığına (Sağlık Ocağı) gönderilmiştir. Anılan Sağlık Ocağında muayene edilen Turgut Aydoğan "Psikiyatri Pol. sevki uygundur (madde bağımlısı)" notuyla 18/5/2010 tarihinde Kasımpaşa Asker Hastanesine sevk edilmiştir. Kasımpaşa Asker Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğinde muayene edilen Turgut Aydoğan "uyum bozukluğu" tanısıyla daha ileri tetkik ve tedavi için20/5/2010 tarihinde Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine sevk edilmiştir. Turgut Aydoğan, aynı gün babası Mehmet Aydoğan ile birlikte Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine gitmiştir. Anılan hastanede görevli Psikolog B.B., baba Mehmet Aydoğan ile bir aile görüşmesi gerçekleştirmiştir. Yapılan aile görüşmesinde baba Mehmet Aydoğan; oğlunun madde bağımlısı olduğunu, tedavi olmadığını, vücuduna jilet attığını, agresif ve saldırgan olduğunu, olmayan şeyler gördüğünü, her şeyi kafaya taktığını, küçükken trafik kazası geçirdiğini ve beyninin hasar gördüğünü belirtmiştir. Aynı hastanede görevli Psikolog T.Ç. ise Turgut Aydoğan ile bir görüşme gerçekleştirmiş fakat Turgut Aydoğan'ın MMPI adlı bir testi dolduramadığını belirtmesi nedeniyle bu görüşmeden herhangi bir sonuç alınamamıştır. Baba Mehmet Aydoğan,Küçükçekmece Kaymakamlığına sunduğu 31/5/2010 tarihli dilekçe ile özetle oğlunu 20/5/2010 tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesine götürerek muayene ettirdiğini, belirtilen tarihte yapılan muayeneden herhangi bir sonuç alınamadığı için oğlunu tekrardan muayene ettirmesi gerektiğini ancak oğlunun saldırgan davranışlar sergilemesi nedeniyle bunu gerçekleştiremediğini belirterek oğlunun çevresine ve kendilerine daha fazla zarar vermemesi için polis refakatiyle hastaneye götürülmesi talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine Turgut Aydoğan 3/6/2010 tarihinde babası Mehmet Aydoğan ile birlikte polis refakatinde Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine götürülmüştür. Başvurucular, Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri Polikliniği tarafından Turgut Aydoğan hakkında “Askerliğe elverişlidir. Komando olamaz” şeklinde rapor tanzim edildiğini, bu raporüzerine Turgut Aydoğan'ın 4/6/2010 tarihinde askerliğe sevk edildiğini ve 7/6/2010 tarihinde eğitim birliği olan Manisa-Kırkağaç Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığına katıldığını belirtmiştir. Turgut Aydoğan hakkında düzenlenen ve Birlik Komutanı , kıt'a tabibi S.A. ve Psikolog E.E. tarafından imzalanan Kıt'a Anket Formu'nda özetle Turgut Aydoğan'ın 3-4 yıl önce esrar kullandığını, madde bağımlısı olduğunu ve bir yılı aşkın bir süre önce jiletle kendini öldürmeye teşebbüs etiğini beyan ettiği, Turgut Aydoğan'ın kol ve göğüs bölgesinde jilet izinin bulunduğu, askerin birliğe yeni katılması nedeniyle amirlerine karşı tutumunun nasıl olduğunun, işindeki titizliğinin ve ahlaki durumunun tespit edilemediği, askerin davranışlarının samimi olmadığı, askerliğe elverişli olduğu belirtilmiştir. Turgut Aydoğan, Rehberlik ve Danışma Merkezinde (RDM) görevli Psikolojik Danışman E.E. ile 9/6/2010 tarihinde bir görüşme gerçekleştirmiştir. Görüşme sırasında uyuşturucu madde bağımlısı olduğunu belirten Turgut Aydoğan'ın revire sevkinin uygun olduğu değerlendirilmiştir. Başvuru dosyasında bulunan belgelerde, bu görüşmenin on beş dakika sürdüğü, görüşmede uyuşturucu maddelerin neden olabileceği sıkıntıların Turgut Aydoğan'a anlatıldığı, Turgut Aydoğan'a hastaneye sevk edileceğinin ve hastanedeki doktora sorunlarını anlatmasının söylendiği, Turgut Aydoğan'a Rehberlik ve Danışma Merkezine çekinmeden her zaman gelebileceği ifade edilerek görüşmeye son verildiği belirtilmektedir. Turgut Aydoğan 16/6/2010 tarihinde boynunun bazı bölgelerini keserek kendisine zarar vermiştir. Bu olay üzerine revire götürülen Turgut Aydoğan hakkında düzenlenen adli raporun ilgili kısmında " (...) yapılan muayenesinde boyun sağ ekseninde muhtemelen kesici bir aletle yapıldığı düşünülen mandibula alt kenarı ve MSCM hizasından başlayıp ön hatta doğru ilerleyen 3 adedi 2,5-3 cm.lik derin, 1 adedi 1,5-2 cm.lik derin kesileriyle boynun sol ekseninde mandibula alt kenarından başlayan MSCM hizasında 1 adet 2,5-3 cm arasında yüzeysel kesisi olduğu görüldü, suture edildi." bilgileri yer almaktadır Turgut Aydoğan, anılan olaydan sonra Manisa Asker Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine sevk edilmiştir. Bu Hastanenin 22/6/2010 tarihli kayıtlarında, Turgut Aydoğan'ın Psikiyatri Uzmanı S.S. tarafından muayene edildiği, hasta tarafından intihar düşüncesinin olmadığının beyan edildiği, hastanın haftalık RDM görüşmesi ile poliklinik kontrolünün uygun olduğu bilgilerine yer verilmiştir. Turgut Aydoğan, anılan olaylardan sonra Birlik Psikoloğu E.E. ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu görüşme neticesinde Psikolog E.E. tarafından hazırlanan erbaş ve er kanaat formunda, Turgut Aydoğan'ınkendine zarar verme davranışını tekrarlamayacağını belirttiği, Turgut Aydoğan'a bu tarz davranışları sergilemeden önce RDM görüşmelerinin faydalı olacağının açıklandığı belirtilmiştir. Turgut Aydoğan ayrıca, Rehberlik ve Danışma Merkezinde görevli Psikolojik Danışman ile 28/6/2010 ve 1/7/2010 tarihlerinde olmak üzere iki görüşme gerçekleştirmiştir. Bu görüşmelere ilişkin tutanaklarda, Turgut Aydoğan'ın kendisine zarar vermesinden pişmanlık duyduğunu ve tekrar böyle bir davranışta bulunmayacağını söylediği belirtilmektedir. Turgut Aydoğan 16/7/2010 tarihinde saat 00 sularında hizmet binasının arka tarafına 40 metre mesafede bulunan çamlık alanda bir ağaca yatak çarşafı ile asılı vaziyette mıntıka temizliği için bahçeye çıkan J.Er E. ile J.Ac.Er A.B. tarafından bulunmuştur. Ceza Soruşturması Süreci Olay hakkında kendisine bilgi verilen Kırkağaç Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı H., olay yeri inceleme ekibinin ölümün gerçekleştiği Manisa ili Kırkağaç ilçesi Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığına yönlendirilmesi talimatını vermiş, ardından Zabıt Katibi A.S.H., nöbetçi Doktor G.Y. ve fotoğrafçı A.G. ile birlikte olay yerine gitmiştir. Saat 00 sularında olaydan haberdar edilen olay yeri inceleme ekibi, saat 30'da olay yerine varmış ve Cumhuriyet Savcısı H.nin ölümün gerçekleştiği yere gelmesini müteakip olay yeri incelemesine başlamıştır. Hazırlanan 16/7/2010 tarihli olay yeri inceleme raporu aşağıdaki şekildedir:"(...) Olay yerinde alınan bilgiye göre, Maktül J.Acemi Er TurgutAYDOĞAN, (...) olay yerinden arkadaşları tarafından indirilerek kalp masajı yapıldığı ve daha sonra Alay Komutanlığının revirine kaldırıldığı, maktulün daha önceden de boynuna jilet atmak suretiyle intihar girişiminde bulunduğu öğrenildi.Kırkağaç 6'ıncı Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı silah bakım alanındaki 6'ncı Bölük sahra tuvaletine 40 metre uzaklıktaki çam ağacında, ağacın dalına palaska ile tutturulmuş 19x26 cm. ebatlarındaki daireşekline alınmış düğümlü mavi renkli çarşaf olduğu görüldü. Çarşafa (1) numaralı bulgu numaratörü verilerek fotoğrafı çekildi krokiye işaretlendi. Ağaca palaska ile tutturulmuş dairenin zemin ile mesafesinin 16 metre, ağacın dalının zemin ile mesafesinin 70 metre, ağacın dalı ile dairenin en alt tarafının mesafesinin 55 cm, dairenin çapının 19x26 cm, ağacın gövdesi ile dairenin 86 cm. Olduğu ölçüldü. Çarşaf ve palaska dalda durduğu biçimde alınarak delil zarfına konularak usulüne uygun olarak ambalajlandı.Ağaca tutturulmuş çarşafın hemen altında yerde 2 adet 43 numara mavi renkli terlik olduğu görüldü. Terliklerin arasının 95 cm. olduğu ölçüldü. Terliklere (2) numaralı bulgu numaratörü verilerek fotoğrafı çekildi, krokiye işaretlendi. Terlikler delil zarfına konularak usulüne uygun olarak ambalajlandı.Çam ağacının gövdesinde yerde bankın üzerinde mavi kırmızı renkli eşofman üstü olduğu görüldü, eşofman üstüne (3) numaralı bulgu numaratörü verilerek fotoğrafı çekildi, krokiye işaretlendi. Eşofman üstü delil zarfına konularak usulüne uygun olarak ambalajlandı.Çam ağacının gövdesinde yerde 2 adet yan yana konulmuş bank olduğu görüldü, banklara (4) numaralı bulgu namaratörü verilerek fotoğrafı çekildi, krokiye işaretlendi. Maktul Turgut AYDOĞAN'ın bu bankların üzerinde çıkarak hazırlamış olduğu çarşafa kendini asmak için çıkmış olabileceği değerlendirildiğinden bankın yerden yüksekliğinin 47 cm. olduğu ölçüldü.Bankın üzerinde bulunan tahta parçasının bir tanesinin banktan aşağıya yere düşmüş olduğu görüldü. Tahta parçasına(5) numaralı bulgu numaratörü verilerek fotoğrafı çekildi, krokiye işaretlendi.Cumhuriyet savcısının talimatı ile olay yerinin kamere görüntüleri alındı. Olay yerinde başkaca bir bulguya rastlanılmaması üzerine olay yerinden 2'inci taburun bulunduğu koğuşa geçildi (Maktul Turgut AYDOĞAN'ın kaldığı koğuş). Koğuşun ikinci katında maktulün kaldığı yatağın yanındaki pencerenin açık vaziyette olduğu, pencereden zeminin 4 metre mesafede olduğu ölçüldü. Maktulün buradan aşağıya atlayarak silah bakım alanına gittiğinin değerlendirildiği. Koğuşun fotoğrafı çekilerek kamera görüntüleri alındı.Olay yerinde ve koğuşta başkaca bir bulguya rastlanılmaması üzerine incelemeye aynı gün saat 30 sıralarında son verildi." Olay yeri incelemesi işleminden sonra ceset üzerinde ölü muayenesi işlemi gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet Savcısı H., Zabıt Katibi A.S.H., Doktor Bilirkişisi G.Y., Otopsi Yrd. Y., Fotoğrafçı Bilirkişi A.G. ve Kimlik Tanığı S.Ö. imzalı ölü muayene ve otopsi tutanağında yer alan bilgilerde, Turgut Aydoğan'ın üçüncü kişi ya da kişilerce öldürülmüş olabileceğine işaret eden bir bilgi yer almamaktadır. Ölü muayenesi işlemine katılan doktor bilirkişisi, ölüm nedeninin asıya bağlı mekanik asfiksi olabileceği ancak kesin ölüm sebebinin klasik otopsi işlemi yapılarak uzman Adli Tıp Hekimince tespit edilmesinin daha uygun olacağı yönünde mütalaada bulunmuştur. Bunun üzerine kesin ölüm sebebinin tespiti için klasik otopsi yapılmak üzere cesedin Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Klasik otopsi işlemi sonucunda hazırlanan 9/8/2010 tarihli otopsi raporunun sonuç kısmında aşağıda belirtilen tespitlere yer verilmiştir."(...)1- Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesinin raporunda iç organ parçalarında yapılan sistematik toksikolojik analiz sonucunda, sistematikteki maddelerin bulunamadığını, kanda ve idrarda sistematikteki uyutucu-uyuşturucu maddelerin bulunmadığını, kanda alkol (Etil-Metil) bulunmadığını;2- Kişinin ölümünün asıya bağlı asfiksi sonucu meydana gelmiş olduğu kanaatini bildirir rapordur." Cumhuriyet Savcısı E., ölüm olayının meydana geldiği gün, Turgut Aydoğan'ı asılı vaziyette ilk gören erler ile diğer bazı askerlerin ifadelerini almıştır. İfadesi alınan Er A.B. özetle kendisinin Turgut Aydoğan'ın badisi olduğunu, olaydan bir önceki gün tatbikat olduğu için bütün alayın Abid Dede mevkiine gittiğini, kendisinin panik atak rahatsızlığı olması nedeniyle tatbikata götürülmediğini, psikolojik rahatsızlığı olan bazı kişilerin de tatbikata götürülmediğini, TurgutAydoğan'ın psikolojik sorunlarının bulunduğunu ve bir çok kez RDM.ye sevk edildiğini, Turgut Aydoğan'ın babası ile aralarındaproblemlerinin olduğunu ve para göndermediği için babasına çok kızdığını, müteveffanın bölükteki askerlerle iyi geçindiğini, komutanlarının devamlı onunla konuşmaya çalıştığını, akşam saat 00 gibi herkesin yattığını, saat 30 sularında herkesin mıntıka temizliği için kalktığını, bütün koğuşlarda Turgut Aydoğan'ı aradığını, mıntıka temizliği için dışarı çıktıklarında Turgut Aydoğan'ı bir ağaca asılı vaziyette gördüğünü, yanında Er E.Y.nin de olduğunu, Turgut Aydoğan'ı hemen ağaçtan indirdiğini, on dakika kadar kalp masajı ve suni teneffüs yaptığını, daha sonra müteveffayı ambulans ile revire götürdüklerini belirtmiştir. İfadesi alınan Er R.A. ise kendisinin bölüğün bütün koğuşlarının sorumlusu olduğunu, olay gecesi sabaha kadar koğuşların önündeki masalarda beklediğini, Turgut Aydoğan'ın saat 00 gibi tuvalete gittiğini, daha sonra tekrar yatağına yattığını, kapıların hepsi kilitli olduğundan dışarı çıkmasının mümkün olmadığını, muhtemelen pencereden atladığını belirtmiştir. Dinlenen diğer tanıklar da benzer yönde beyanda bulunmuştur. Kırkağaç Cumhuriyet Başsavcılığı 10/8/2010 tarihli karar ile olayın asker kişi hakkında ve askerî mahalde gerçekleşmiş olması nedeniyle görevsizlik kararı vermiş ve dosyayı görevli Askerî Savcılığa göndermiştir. Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Savcılığı (Askerî Savcılık), Küçükmekmece Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı 22/10/2010 tarihli talimat ile müteveffanın babası başvurucu Mehmet Aydoğan'ın tanık sıfatıyla ifadesinin alınarak Askerî Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir. Başvurucu Mehmet Aydoğan ifadesinde özetle askerî muayene sırasında oğlunun psikolojik sorunlarının olabileceğini yetkili makamlara söylemesine rağmen oğlu hakkında askere elverişlidir raporu düzenlendiğini, oğlunun psikolojik sorunlarının olduğunu tahmin ettiğini ancak onu doktora götürmediğini, oğlunun uyuşturucu kullanmış olduğunu ancak kendisinin bu duruma hiç şahit olmadığını, oğlunun uyuşturucu kullanması ile ilgili hiçbir tedavi görmediğini, oğlunun çocukken kendisini jiletlemiş olabileceğini, oğlunun vefat etmeden bir gün önce kendisini aradığını, bu konuşmada oğlunun kendisine "baba sen merak etme bitireceğim askerliği" dediğini, oğlunun bu konuşmada çok neşeli olduğunu, konuyla ilgili olarak söyleyecek başka bir sözünün bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucu Mehmet Aydoğan, bu ifade tutanağını imzadan imtina etmiştir. İmtina sebebi, tutanakta "Mahkemeye dava açacağı sebebiyle hiçbir evraka imza atmaması gerektiği Avukatı tarafından söylenmiştir." şeklindedir. Askerî Savcılık 10/2/2011 tarihli ve E.2011/72, K.2011/7 sayılı karar ile Turgut Aydoğan'ın mevcut psikiyatrik sorunlarının da etkisiyle girdiği bir bunalım sonucunda kendini asarak intihar ettiği, söz konusu ölüm olayında müteveffanın kendi eylemi dışında başka bir kişinin intihara teşvik, yardım gibi suç teşkil eden eyleminin bulunmadığı, keza başka bir kişiye atfı kabil kasti ya da taksirli bir fiil tespit edilemediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucular 28/3/2011 tarihli dilekçede özetle psikolojik sorunları olduğu bilinen oğullarının askerliğe alındığını, oğullarının askerlik hizmetine başlamasından on iki gün sonra intihar girişiminde bulunduğunu ve gerekli önlemlerin alınmaması sonucu ikinci intihar giriminde vefat ettiğini, oğullarının intihara kalkışmasına rağmen evine gönderilmediğini, bu olay hakkında yürütülen soruşturma sonucunda verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkili bir incelemeye dayanmadığını, oğulları hakkında gerek askerliğe alım sırasında gerekse askerlik sırasında "Askerliğe elverişlidir" raporu düzenleyen görevliler hakkında etkili bir soruşturma yürütülmediğini, askerlik hizmeti sırasında tedavi gören oğulları hakkındaki tüm bilgi ve belgeler incelenerek karar verilmesi gerekirken bunun yapılmadığını belirterek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılması talebinde bulunmuştur. İtirazı inceleyen Ege Ordusu Komutanlığı Askerî Mahkemesi (Askerî Mahkeme) 14/4/2011 tarihli karar ile Turgut Aydoğan'ın birlik revirinde ve Manisa Asker Hastanesinde gördüğü tedaviye ilişkin tüm belgeler ile RDM kayıtlarının uzman bilirkişilerce değerlendirilerek müteveffaya uygulanan tedavinin ve alınan tedbirlerin yeterli olup olmadığının tespiti edilmesi gerektiği kanaatine ulaşmış, bu sebeple belirtilen eksikliklerin tamamlanması için dosyanın Askerî Savcılığa gönderilmesine ve gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra dosyanın mahkemeye iadesine karar vermiştir. Askerî Savcılık, anılan karar üzerine Turgut Aydoğan'ın tedavisi ile ilgili olarak Psikiyatri Uzmanı Hv.Tbp.Bnb. K.dan bir rapor hazırlaması talebinde bulunmuştur. Bilirkişi K., Turgut Aydoğan ile ilgili tıbbi ve adli belgeleri incelemiş ve sonuç olarakmüteveffanın takip ve tedavisinde tıbbi anlamda kusurun bulunmadığı yönünde mütalaada bulunmuştur. Bilirkişi raporunda özetle müteveffa Turgut Aydoğan'ın antisosyal kişilik yapısına sahip olduğu, soruşturma kapsamında dinlenen kişilerin ifadelerinden müteveffa Turgut Aydoğan'ın eylemlerinin tamamen kızgınlık anında yapılan ve sonrasında pişmanlık duyulan davranışlar olduğunun anlaşıldığı, antisosyal kişilerin öz kıyım ya da self-mutilasyon gibi eylemleri ne zaman gerçekleştireceğinin öngörülemez olduğu,bu nedenle antisosyal kişilerin stresinin tolere edilmesine ve öfke kontrolünün sağlanmasına yönelik antidepresan ilaçların faydalı olduğuna dair psikiyatristler arasında bir konsensüs bulunduğu, müteveffaya uygulanan antidepresan tedavisinin tıbben doğru olduğu, tedavinin seyrini kontrol etmek için yapılan RDM takibinin uygun olduğu, müteveffa için verilen "askerliğe elverişlilik" kararlarının doğru olduğu belirtilmiştir. Askerî Savcılık ayrıca, müteveffa ile ilgili gerekli önlemlerin alınıp alınmadığının tespiti için İlçe Jandarma Komutanı Ö.yi bilirkişi olarak vazifelendirmiştir. Bilirkişi Ö.A., Turgut Aydoğan'ın RDM ve hastane kayıtlarını dikkate alarak ve psikolojik sorunları bulunan erlerin tatbikata götürülmediğini, geceleyin dışarı çıkılmaması için nöbet sisteminin kurularak kapıların kilitlendiğini vemütevaffeya göz kulak olması için bir badi görevlendirildiğini gözönünde bulundurarak, söz konusu ölüm olayında ilgili kişilere atfı kabil bir kusur bulunmadığı yönünde mütalaada bulunmuştur. Askerî Mahkeme, soruşturma dosyasında bulunan bilgi ve belgeleri dikkate alarak 28/6/2011 tarihli ve 2011/178 müteferrik sayılı karar ile başvurucuların itirazının reddine karar vermiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde Açılan Tazminat Davası Süreci Başvurucular, maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle 22/6/2011 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına müracaat etmiştir. Millî Savunma Bakanlığı dilekçeye süresi içinde cevap vermeyerek başvuruyu zımnen reddetmiştir Başvurucular, zımni ret üzerine 15/9/2011 tarihinde Askerî Yüksek İdare Mahkemesi(AYİM) nezdinde Millî Savunma Bakanlığı aleyhine 000 TL maddi, 000 TL manevi olmak üzere toplam 000 TL talepli tam yargı davası açmıştır. AYİM İkinci Dairesi 14/11/2012 tarihli ve E.2012/348, K.2012/1120 sayılı karar ile başvurucuların dilekçesini ve Turgut Aydoğan'ın ölümü ile ilgili ceza soruşturmasında bulunan bilgi ve belgeleri dikkate alarakdavanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"(...)Dava dosyasında bulunan bilgi ve belgelerin incelenmesinden; davacıların oğlu olan J.Er Turgut AYDOĞAN'ın, Manisa-Kırkağaç 6'ncı Jandarma Komando Eğitim Alay Komutanlığı emrinde görevli iken 2010 tarihinde hizmet binasının arka tarafındaki çamlık alanda bir ağaca yatak çarşafı ile kendini boynundan asarak vefat ettiği, olay nedeniyle Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Savcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda, olayda başkasına atfedilebilecek suç ve suç unsuru bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği, bilahare davacılar vekilinin 2011 tarihinde dilekçe ile davalı idareye müracaat ederek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunduğu, ancak bu talebe 60 günlük süre içinde yanıt verilmemek suretiyle zımnen reddedilmesi üzerine 2011 tarihinde AYİM'de süresinde iş bu davanın açıldığı görülmektedir.(...)Dava konusu olayda; müteveffa Turgut AYDOĞAN'ın, babası Mehmet AYDOĞAN'ın oğlunun uyuşturucu kullandığına, psikolojik durumunun iyi olmadığına ve askerliğe elverişli olmadığına yönelik beyanları sonrasında psikiyatri polikliniğine sevk edildiği, müteveffanın GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesine muayeneye götürülmesi esnasında saldırgan davranışlar sergilemesi nedeniyle babasının Küçükçekmece Kaymakamlığına yaptığı müracaat üzerine polis eşliğinde götürülebildiği, GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi tarafından müteveffa için askerliğe elverişlidir raporu verildiği, müteveffanın 2010 tarihinde ilk intihar girişimini gerçekleştirdiği, bunun üzerine 2012 tarihinde Manisa asker Hastanesine sevk edildiği ve "Madde kötüye kullanım+antisosyal kişilik bozukluğu" teşhisi konulduğu, çevresine sürekli intihar edeceğini söylediği, psikolog ve RDM sorumlusu ile yaptığı görüşmelerde "uyuşturucu madde bağımlısı olduğu için sıkıntılar yaşadığını, intihar girişiminin planlı olmadığını ve anlık öfke ile intihar ettiğini" söylediği ve 2010 tarihinde tekrar intihar ederek hayatına son veren müteveffa Turgut AYDOĞAN'ın ölüm olayı ile ilgili olarak Askeri Savcılıkta yürütülen soruşturma sonucunda düzenlenen Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararına yansıyan bilgilere istinaden müteveffanın intihara yönlendirildiğine dair bir delil bulunmadığı, ölümünde başka bir kişinin dahlinin veya kastının olmadığı, müteveffanın intihar etmek kastıyla kendini astığı ve bu suretle kendisinden kaynaklanan nedenlerle vefat ettiği hususlar birlikte değerlendirildiğinde olayda rahatsızlığı ailesince bildirilen mütevaffa ile ilgili olarak davalı idarece daha etkili önlemlerin alınması gerekirken bu hususun tam olarak yerine getirilmediği kanaatine varılarak davacıların zararlarının hizmet kusuru ilkesine göre müterafik kusur da dikkate alınarak karşılanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Davacıların maddi zararının hesaplanması için resen seçilen bilirkişi tarafından tanzim olunup Mahkememize ibraz edilen 05 Ekim 2012 tarihli bilirkişi raporunda, davacı baba Mehmet AYDOĞAN’ın 820,00 TL ve davacı anne Nufer AYDOĞAN'ın da 417,00 TL maddi tazminat hak edişlerinin bulunduğu bildirilmiştir.Taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna hem davalı idare hem de davacı vekilince itiraz edilmiş, yapılan itiraz neticesinde tekrar incelenen bilirkişi raporunun, Mahkememizin yerleşik içtihatlarına ve ilmi verilere uygun bulunduğu kanaat ve sonucuna ulaşıldığından bilirkişi raporuna göre uygulama yapılmasına karar verilmiştir.Ayrıca, davacılar vekili tarafından hesap bilirkişi raporuna istinaden maddi tazminat miktarlarına yönelik ıslah talebinde bulunmuş ise de; 1602 sayılı AYİM Kanununa göre Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde açılan davalarda bir yıllık ve idari başvurudan sonra altmışar günlük dava açma süresi işlemektedir. Bu süreler geçirildikten sonra müddeabihin miktarının değiştirilemeyeceği yine 1602 sayılı AYİM Kanununun 46/4'üncü maddesinin amir hükmüdür. Bu nedenle davacılar vekilinin ıslah talebinin yasal süreler getirildikten sonra yapıldığı, ilk dava dilekçesinde fazlaya ait istemin saklı tutulmasının durumda bir değişiklik yaratmayacağı sonuç ve kanaatine varılarak davacılar vekilinin ıslah talebinin reddi cihetine gidilmiştir.Davacılar Mehmet AYDOĞAN ve Nufer AYDOĞAN’a olay nedeniyle duydukları ve ömür boyu duyacakları acı ve ıstırabı kısmen de olsa karşılayabilmek amacıyla, olayın meydana geliş şekli, davacılar yakınının askerlik statüsü, paranın alım gücü, işleyecek yasal faiz ve müteveffanın müterafik kusuru da dikkate alınarak uygun miktarlarda manevi tazminat verilmesine hükmedilmiştir.Açıklanan nedenlerle; Bilirkişi raporu uyarınca ve müteveffanın müterafik kusuru da dikkate alınarak davacı baba Mehmet AYDOĞAN'a 800,00 TL (SEKİZBİNSEKİZYÜZ TÜRK LİRASI) ve davacı anne Nufer AYDOĞAN'a 300,00 TL (DOKUZBİNÜÇYÜZ TÜRK LİRASI) MADDİ TAZMİNAT VERİLMESİNE, fazlaya ilişkin isteminin REDDİNE, Müteveffanın müterafik kusuru da dikkate alınarak davacı babaMehmet AYDOĞAN'a ve davacı anne Nufer AYDOĞAN'a takdiren ve ayrı ayrı 000,00 TL (ÜÇBİN'er TÜRK LİRASI) MANEVİ TAZMİNAT VERİLMESİNE, fazlaya ilişkin istemlerinin REDDİNE, Hükmedilen maddi tazminat miktarlarına müteveffanın yeniden gelir elde edeceği varsayılan 04 Kasım 2011 tarihinden itibaren ödeme tarihine kadar yıllık % 9 (YÜZDE DOKUZ) yasal faiz YÜRÜTÜLMESİNE, Hükmedilen manevi tazminat miktarlarına olay tarihi olan 16 Temmuz 2010 tarihinden itibaren ödeme tarihine kadar yıllık % 9 (YÜZDE DOKUZ) yasal faiz YÜRÜTÜLMESİNE,(...) Hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarları üzerinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince nispi olarak ayrı ayrı hesap edilen (172,00 TL maddi tazminat için, 720,00 TL manevi tazminat için olmak üzere) 892,00 TL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak DAVACILARA VERİLMESİNE, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 6'ncı ve 14'üncü maddeleri gereğince reddedilen maddi ve manevi tazminat miktarları üzerinden hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince tarifenin 10'uncu ve 12'nci maddeleri de dikkate alınarak maddi ve manevi tazminat için nispi olarak ayrı ayrı hesap edilen (002,00 TL maddi tazminat için, 720,00 TL manevi tazminat için olmak üzere) 722,00 TL (YEDİBİNYEDİYÜZYİRMİİKİ TÜRK LİRASI) avukatlık ücretinin DAVACILARDAN ALINARAK DAVALI İDAREYE VERİLMESİNE,14 KASIM 2012 tarihinde OYBİRLİĞİ ile karar verildi." Başvurucuların anılan karara karşı yaptığı karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 10/4/2013 tarihli ve E.2013/472, K.2013/434 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde başvurucular tarafından ileri sürülen itirazların yerinde görülmediği, başvurucuların taleplerinin kararda karşılandığı ve düzeltilmesi istenen kararın kanuna ve usule uygun olduğu, ayrıca 218 TL para cezasının kararın düzeltilmesini isteyen başvuruculardan alınması gerektiği belirtilmiştir. Anılan karar 25/4/2013 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 27/5/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı maddesi şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde bu konudaki işlemin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler.Görevli olmayan adli yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görevden reddi halinde sonradan Askeri Yüksek İdare Mahkemesine açılan davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.” 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiillerden doğan borç ilişkilerinin ceza hukuku ile ilişkisini düzenleyen maddesi şöyledir: “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” 1602 sayılı Kanun’un “Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kararlarının sonuçları” başlıklı maddesi şöyledir: “Daireler ve Daireler Kurulu kararları kesin olup, kesin hükmün bütün hukuki sonuçlarını hasıl eder. Bu kararlar aleyhine, ancak bu kanunda yazılı kanun yollarına başvurulabilir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, altmış gün içinde işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Mahkeme ilamlarının icaplarına göre eylem ve işlem tesis etmeyen idare aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde tam yargı davası açılabilir. Tam yargı davaları hakkındaki kararlar, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.” 659 sayılı KHK’nın “Davalardaki temsilin niteliği ve vekalet ücretine hükmedilmesi ve dağıtımı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“(1) Tahkim usulüne tabi olanlar dahil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar üzerinden idareler lehine vekalet ücreti takdir edilir.” | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3775 | Başvuru, başvurucuların oğlu Turgut Aydoğan ın yeterli önlemlerin alınmaması nedeniyle askerde intihar ederek vefat etmesi, bu ölüm olayına ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmemesi, idare aleyhine açılan tam yargı davasında adil yargılanma hakkının gereklerinin yerine getirilmemesi ve hükmedilen tazminat miktarının yetersiz olması nedenleriyle yaşam hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; hükümlü olarak cezaevinde bulunan başvurucunun, odasında daha fazla kitap bulundurmasına izin verilmemesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:İzmir 2 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olan başvurucu, yanında bulundurduğu kitap sayısının artırılması için Eğitim Kurulu Başkanlığından talepte bulunmuştur. Kurul, tutuklu ve hükümlülerin yanlarında on adet kitap ile on beş adet dergi bulundurmalarına müsaade edildiğini, dini kitaplar ile eğitim ve öğretime devam eden tutuklu ve hükümlülerin ders kitaplarının bu sayıya dâhil olmadığını ve bu kitapları değiştirebildiklerini belirterek talebi reddetmiştir. Kurul kararına başvurucunun şikâyeti üzerine İzmir İnfaz Hâkimliği; hükümlülere yeterince kitap okuma imkânı verildiği, verilen kitapların da yenisi ile değiştirme olanağının bulunduğu gerekçesiyle şikâyeti reddetmiştir. Anılan karara başvurucunun yaptığı itiraz ise İzmir Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmiştir. Nihai karar 11/4/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvuru, 12/5/2014 tarihinde yapılmıştır. | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/6506 | Başvuru, hükümlü olarak cezaevinde bulunan başvurucunun, odasında daha fazla kitap bulundurmasına izin verilmemesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Yukarıda isimleri yer alan başvuruculara ait başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. 2015/2443 başvuru numaralı dosyada adli yardım talebi Komisyon tarafından kabul edilmiştir. Komisyonlarca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararları verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar yönünden başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle yukarıdaki başvuruculara ait 2016/3905, 2015/19136, 2015/4025 numaralı başvuru dosyalarının 2015/2443 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, tarafı oldukları davaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Bireysel başvurular sonrasında 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a geçici madde eklenmiştir. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeye göre yargılamaların uzun sürmesi ve yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Tazminat Komisyonu) tarafından incelenmesi öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/2443 | Başvurular, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ihalenin feshi davasında mahkemenin açık kanun hükümlerine aykırı karar vermesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/6/2013 tarihinde Gebze İcra Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 23/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 25/1/2016 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 10/10/2007 tarihinde genel kredi sözleşmesi ileA. Bank A.Ş.'den 000 TL bedelli 120 ay vadeli konut kredisi kullanmıştır. Kredi sözleşmesinden doğan borcun teminat altına alınması amacıyla 8/7/2010 tarihinde, Kocaeli ili Gebze ilçesi Akse köyü 2096 ada 5 parselde başvurucu adına kayıtlı taşınmazın 24 numaralı bağımsız bölüm üzerinde banka lehine ipotek hakkı tesis edilmiştir. Kredi taksitlerinin ödenmemesi nedeniyle Beyoğlu Noterliğinin 46541 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile hesap kat edilmiştir. Banka, İstanbul İcra Müdürlüğünün (Kapatılan Şişli İcra Müdürlüğü) E.2010/4418 sayılı dosyasında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlatmıştır. İcra emri, o dönemde başvurucunun mernis adresi olan "Caferağa Mah. Şifa Çıkmazı No:8/1 Kadıköy İstanbul" adresinde tebliğ edilmiş ve takip kesinleşmiştir. Başvurucu 14/04/2010 tarihinde mernis adresini "Caferağa Mah. Mühürdar Cad. no:99/1 Kadıköy İstanbul" olarak değiştirmiştir. Takip kapsamında kıymet takdiri raporu 14/4/2010, satış ilanı ise 25/4/2011 tarihlerinde "Caferağa Mah. Şifa Çıkmazı No:8/1 Kadıköy İstanbul" adresinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Takip kapsamında alacaklı banka lehine ipotek tesis edilen taşınmaz satışa çıkarılmış, Gebze İcra Müdürlüğünün 2010/975 Tal. dosyasında taşınmazın satışı gerçekleşmiştir. Taşınmaz, başvurucunun ortağı olduğu U... Uluslararası Danışmanlık Ltd. Şti.'ye 000 TL bedelle ihale edilmiştir. Başvurucu; kredi sözleşmesine dayanan alacak sebebiyle ilamlı takip yapılabilmesi için kredi hesabının katedilmesinin zorunlu olduğunu, kendisine tebliğ edilen herhangi bir yasal uyarı veya ihtarname olmadığını, tebligat adresinin "Cafer Mahallesi Mühürdar Caddesi No: 99/1 Kadıköy" olduğunu, takip kapsamında tebligatların bu adrese yapılmadığını, ikamet etmediği yere çıkarılan tebligatların da kendi içinde kanun hükümlerine aykırı olarak tebliğ edildiğini, bu nedenle Gebze İcra Müdürlüğünün 2010/975 talimat sayılı dosyasından yapılan ihalenin usulsüz olduğunu belirterek feshine karar verilmesi talebiyle Gebze İcra Hukuk Mahkemesine dava açmıştır. Mahkeme 5/6/2012 tarihli ve E.2011/498, K.2012/468 sayılı kararla davanın reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"...Dosya bir bütün olarak değerlendirildiğinde davacının ipotek sözleşmesinde yazılı adresine çıkartılan davetiyenin bila tebliğ iade edildiği, davacı borçluya Caferağa mahallesi Şifa çıkmazı no:8/1 Kadıköy adresine çıkartılan icra emri, kıymet taktir raporu vesatış ilanı raporu tebligatlarının bu adreste çalışan kişiler aracılığıyla tebliğ edildiği sabittir. Ancak dosyaya giren evraklar ve yapılan araştırmada davacınınmernis adresinin 3/4/2007 tarihinde Caferağa mahallesi Şifa çıkmazı no:8/1 Kadıköy iken 14/4/2010 tarihinde Caferağa mahallesi Mühürdar caddesi Sahil Blokları 99/1 Kadıköy olduğu anlaşılmaktadır. Tebliğ tarihleri nazara alındığında davacının tebliğ tarihlerinde No:8/1 adresinden ayrıldığı sabittir. Davacıya çıkartılan tebligatlar mernis adresi dışında tebliğ edildiğinden usulsüzdür. Ancak 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun maddesi gereğince tebligatın usulsüz olması halinde muhatabı tebliğden haberdar olmuş ise tebligat muteber sayılır. Davacı borçlu aynı zamanda ihale alıcısı olan U.. Uluslararası Danışmanlık şirketinin ortaklarındandır. Şirkete ait ticaret sicil kaydı incelendiğinde temsil ve ilzam için ayrıca ortaklarından biri yetkilendirilmediğinden davacınında temsil yetkisi vardır. Öte yandan icra dosyasına bu şirket adına sunulan vekaletnamede şirket adına vekaletname veren Emel Efe Göksel davacının eşi, vekil olan Y. ise davacının aynı büroda çalıştığı avukattır. Bu itibarla davacının ortağı ve temsilcisi olduğu şirket adına vekili ihaleye girdiğine göre davacının satış ilanından ve satış tarihinden haberdar olduğunun kabulü gerekir. Tebligatın usulsüz olması halinde muhatabı tebliğden haberdar olmuş ise tebligat muteber sayılacağından davacının da ihaleden satış ilanından en geç satışın yapıldığı 14/6/2011 günü haberdar olduğunun kabulü gerekir. Bu nedenle davacının kendisine tebligat yapılmadığından ihalenin feshi gerektiği yönündeki iddiasına itibar edilmemiştir. Taşınmaz birinci artırmada 000 TL'ye satılmış olup bu satış bedeli, taşınmazın muhammen bedelinin % 60 ile paraya çevirme ve paylaştırma masraflarını karşılamaktadır. Talep, cevap, icra takip dosyası, ihale öncesindeve ihale anında yapılan işlemler, ihaleye yönelik katılım ve pey sürme işlemleri ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, gerek ihale öncesi ve gerekse ihale anında ihalenin feshini gerektirir bir neden olmadığı, davacının iddialarını ispat edemediği ihalenin de usulüne uygun yapıldığı kanaatine varıldığındandavanın reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur...." Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 27/12/2012 tarihli ve E.2012/27050, K.2012/40344 sayılı ilamıyla onanmıştır. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 30/4/2013 tarihli ve E.2013/9142, K.2013/16541 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Ret kararı 26/5/2013 tarihinde tebliğ edilmiş, 25/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Bu arada başvurucu, İstanbul İcra Hukuk Mahkemesinin E.2011/696 dosyasında, İstanbul İcra Müdürlüğünün (Kapatılan Şişli İcra Müdürlüğü) E.2010/4418 dosyasında yapılan takibin iptali için dava açmış; Mahkeme 4/4/2013 tarihli ve E.2011/696, K. 2013/420 sayılı kararı ile davayı reddetmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 18/3/2014 tarihli ve E.2013/16798, K.2014/4504 ilamıyla borçlunun süresinde Mahkemeye başvurduğunu, şikâyet ve itirazların esasının incelenmesi gerektiğini belirterek Mahkeme hükmünübozmuştur. Bozma üzerine dosya, Mahkemenin E.2015/107 sırasına kaydedilmiş ve duruşması 23/2/2016 tarihine bırakılmıştır.B. İlgili Hukuk 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Satış, açık artırma ile yapılır. Birinci ve ikinci ihalenin yapılacağı yer, gün ve saat önceden ilan edilir.İlan, birinci ihale tarihinden en az bir ay önce yapılır...." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"İlanın birer sureti borçluya ve alacaklıya ve taşınmazın tapu siciline kayıtlı bulunan ilgililerinin tapuda kayıtlı adresleri varsa bu adreslerine tebliğ olunur. Adresin tapuda kayıtlı olmaması hâlinde, varsa adres kayıt sistemindeki adresleri tebligat adresleri olarak kabul edilir. Bunların dışında ayrıca adres tahkiki yapılmaz, gazetede veya elektronik ortamda yapılan satış ilanı tebligat yerine geçer." 2004 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Taşınmaz kendisine ihale olunan kimse derhal veya verilen mühlet içinde parayı vermezse, ihale kararı icra memuru tarafından kaldırılarak teminat akçesi alıcının ikinci fıkra gereğince mesul bulunduğu meblağa mahsup edilmek üzere alıkonulur. Kendisinden evvel en yüksek teklifte bulunan kimsenin ileri sürdüğü pey, 129 uncu maddenin aradığı şartlara uygun bulunması ve bu kimsenin adresinin de malum olması halinde bir muhtıra tebliğ edilerek arzettiği bedelle taşınmaz kendisine teklif edilir ve üç gün zarfında almaya razı olursa ona ihale olunur. Razı olmaz veya cevapsız bırakılırsa veya bulunmazsa taşınmaz icra dairesince hemen artırmaya çıkarılır. Bu artırma ilgililere tebliğ edilmeyip yalnızca satıştan en az yedi gün önce yapılacak ilanla yetinilir. Bu artırmada, teklifin, 129 uncu maddedeki hükümlere uyması şartıyla taşınmaz ençok artırana ihale olunur." 2004 sayılı Kanun'un maddesininilgili kısımları şöyledir:"İhalenin feshini, Borçlar Kanununun 226 ncı maddesinde yazılı sebepler de dahil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu sicilindeki ilgililer ve pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla icra mahkemesinden şikayet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. İhalenin feshi talebi üzerine icra mahkemesi talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Talebin reddine karar verilmesi halinde icra mahkemesi davacıyı feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında para cezasına mahküm eder. (Ek cümle: 17/7/2003-4949/38 md.) Ancak işin esasına girilmemesi nedeniyle talebin reddi hâlinde para cezasına hükmolunamaz. ...Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihaleden itibaren bir seneyi geçemez...." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5290 | Başvuru, ihalenin feshi davasında mahkemenin açık kanun hükümlerine aykırı karar vermesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Konya Sulh Hukuk Mahkemesinde başvurucu aleyhine açılan davanın, tebligat yapılmaksızın başvurucunun yokluğunda karara bağlanıp davanın kabulüne karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 25/6/2013 tarihinde Konya Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 14/4/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 2/5/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 5/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 12/6/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı 16/6/2014 tarihinde beyanda bulunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, H.A.Ö. ve S.A. üç daireli bir apartmanda birer bağımsız bölüm malikidirler. Bunlardan H.A.Ö., 29/6/2012 tarihinde Konya Sulh Hukuk Mahkemesinde açtığı hasımsız davada, apartmanda yönetici seçilemediğinden S.A.nın yönetici olarak atanmasını talep etmiş; Mahkemece diğer bağımsız bölüm maliklerinin davaya dâhil edilmesine karar verilmesi üzerine 20/7/2012 tarihli dilekçe ile başvurucu ve S.A. davaya dâhil edilmiştir. Mahkeme, 3/10/2012 tarihli tensip ara kararı ile dava dilekçesi ve eklerinin davalılara tebliğine ve duruşmanın 13/11/2012 gününe bırakılmasına karar vermiş ancak başvurucuya tebligat çıkarılmamıştır. Mahkemece 13/11/2012 tarihinde icra edilen duruşmaya ilişkin tutanakta, taraflara tebligatın yapıldığı belirtilerek yargılamaya başlanmış, duruşmada hazır bulunan davalı S.A.nın yönetici olmayı kabul ettiğini beyan etmesi üzerine davanın kabulüne, üç dairenin bulunduğu apartmanda davalı S.A.nın yönetici olarak atanmasına karar verilmiştir. Başvurucu, kendisine tebligat yapılmadan yokluğunda karar verildiği gerekçesiyle bu kararı temyiz etmiş; Yargıtay Hukuk Dairesinin 24/1/2013 tarihli ve E.2012/14911, K.2013/934 sayılı ilamı ile anılan karar onanmıştır. Onama kararının gerekçesi şöyledir: “Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlar ile yasal gerektirici nedenlere göre, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usule ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA…karar verilmiştir.” Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 30/4/2013 tarihli ve E.2013/5619, K.2013/7182 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Karar 28/5/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş; başvurucu, 25/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Dava dilekçesi, mahkeme tarafından davalıya tebliğ edilir. Davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceği tebliğ zarfında gösterilir.” 6100 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Taraflar, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra tahkikat için duruşmaya davet edilir.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Dava açılması ve davaya cevap verilmesi dilekçe ile olur. (2) Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır...” 6100 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Bu Kanun ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır.” 23/06/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu'nun maddesinin altıncı fıkrası şöyledir: “Kat malikleri ana gayrimenkulün yönetiminde anlaşamaz veya toplanıp bir yönetici atayamazlarsa, o gayrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesince, kat maliklerinden birinin müracaatı üzerine ve mümkünse diğerleri de dinlendikten sonra, gayrimenkule bir yönetici atanır…” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/4684 | Başvuru, Konya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinde başvurucu aleyhine açılan davanın, tebligat yapılmaksızın başvurucunun yokluğunda karara bağlanıp davanın kabulüne karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, sağlık koşullarının elverişli olmamasına rağmen zorunlu askerlik hizmetinin yaptırılması sonucu uğranıldığı ileri sürülen zararların tazmini için açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/1/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, zorunlu askerlik hizmeti çağına gelmesi üzerine sağlık kontrolünden geçerek askere sevk edilmiştir. Zorunlu askerlik hizmetini 20/11/2008 tarihinde tamamlayan başvurucu, uzman erbaş sınavlarına katılarak başarılı olmuş ve 2012 yılı itibarıyla göreve başlamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde görevine devam etmekte iken yapılan sağlık kontrolleri sonucu Gülhane Askerî Tıp Akademisinin (GATA) 2/10/2014 tarihli raporu ile "aortik kapak bozukluğu, aortik kapak yetmezliği" teşhisi konulan başvurucunun TSK bünyesinde görev yapamayacağına karar verilmiştir. Söz konusu rapor 3/11/2014 tarihinde kesinleşmiştir. Bu rapor üzerine başvurucunun TSK ile ilişiği 18/12/2014 tarihi itibarıyla kesilmiştir. Başvurucu 19/1/2015 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına yaptığı idari başvuru ile doğuştan geldiği anlaşılan kalp rahatsızlığı bulunmasına karşın yeterli kontrol yapılmadan askere sevk edildiğini, askerliğe sevki nedeniyle düzenli işini bırakmak zorunda kaldığını, elverişli olmamasına karşılık zorunlu askerlik hizmetine tabi tutulmasının ağır hizmet kusuru teşkil ettiğini belirterek uğradığı maddi ve manevi zararın tazmin edilmesini istemiştir. Talebin zımnen reddi üzerine başvurucu 25/3/2015 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) nezdinde tam yargı davası açmıştır. AYİM İkinci Dairesi 21/10/2015 tarihli kararı ile davayı süre aşımı yönünden reddetmiştir. Ret gerekçesinde öncelikle 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun dava açma süresine ilişkin hükümlerine yer verilerek idari eylemlerle hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerinin şart olduğu, bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi hâlinde ret işleminin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açmaları gerektiği hatırlatılmıştır. Kararda başvurucunun zorunlu askerlik hizmetinden terhis edildiği 20/11/2008 tarihinden sonra idari başvuru yaparak dava açması gerektiği vurgulanarak, 2/10/2014 tarihli raporla zararı öğrendiği kabul edilse dahi başvurucu bu tarihten itibaren de altmış gün içinde idari başvuru yapmadığından raporun dava süresine etkisi bulunmadığı ifade edilmiştir. Bu noktadan hareketle başvurucunun dava açma usulünü belirleyen yasal süreler geçtikten sonra 19/1/2015 tarihinde yaptığı başvuru üzerine açtığı davanın süre aşımına uğradığı belirtilerek ret gerekçesi oluşturulmuştur. Başvurucu nihai kararı 2/12/2015 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 4/1/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/17 | Başvuru, sağlık koşullarının elverişli olmamasına rağmen zorunlu askerlik hizmetinin yaptırılması sonucu uğranıldığı ileri sürülen zararların tazmini için açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, sözleşmenin feshi üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) açılan davada, sözleşmenin feshine dayanak disiplin cezalarının hukuka aykırı olduğu iddialarının dikkate alınmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/12/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/5/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 29/6/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 30/10/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 7/11/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu1998 yılında imzaladığı sözleşme ile uzman erbaş olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) başladığı görevini sürdürmekte iken son bir yıl içinde en az iki disiplin amirinden toplam otuz günden fazla hürriyeti bağlayıcı disiplin cezası alması nedeniyle 12/10/2012 tarihinde başvurucunun sözleşmesi feshedilmiştir. Başvurucuyla ilgili disiplin safahatı dosya kapsamından anlaşıldığı kadarıyla şöyledir:i. 25/12/2011 tarihinde vardiya görevi esnasında çevre yoluna giren araç hakkında bilgi vermemesi nedeniyle 28/12/2011 tarihinde beş gün göz hapsi cezası verilmiştir.ii. Beş günlük sağlık raporunun 13/5/2012 tarihinde bitmesine rağmen ertesi gün saat 00’de mesaiye gelmediği gerekçesiyle 6/6/2012 tarihinde üç gün göz hapsi disiplin cezasıyla cezalandırılmıştır.iii. 5/4/2012 tarihinde cep telefonu bulundurmak suretiyle yasak edilen cihaz ve aletleri bulundurduğu veya kullandığı gerekçesiyle Disiplin Mahkemesinin 3/7/2012 tarihli ve E.2012/105, K.2012/110 sayılı kararı ile on gün göz hapsi disiplin cezası ile cezalandırılmıştır.iv. 15/8/2012 tarihinde amir ve üste saygısızlık ettiği gerekçesiyle 14/9/2012 tarihinde yedi gün göz hapsi disiplin cezası ile cezalandırılmıştır.v. 12/9/2012 tarihinde izinsiz garnizonu terk ettiği gerekçesiyle 24/9/2012 tarihinde üç gün göz hapsi disiplin cezası ile cezalandırılmıştır.vi. 12/9/2012 tarihinde mesaiye gelmediği gerekçesiyle 24/9/2012 tarihinde üç gün göz hapsi disiplin cezası ile cezalandırılmıştır.vii. 12/9/2012 tarihinde amir ve üste saygısızlık ettiği gerekçesiyle 24/9/2012 tarihinde üç gün göz hapsi disiplin cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucu hakkında ayrıca “üste fiilen taarruz” suçunun işlendiği gerekçesiyle Mekanize Tümen Komutanlığı Askerî Mahkemesinin 13/2/2013 tarihinde verdiği kararla müsnet suçtan dolayı mahkûmiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, ayrıca başvurucunun en son istirahat raporu aldığı 7/10/2012 tarihinden geriye doğru bir yıllık süre içinde 89 gün süreyle istirahat raporu aldığı anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtilen disiplin cezaları sonucunda son disiplin cezası aldığı tarihten geriye doğru bir yıl içinde toplam otuz günden fazla hürriyeti bağlayıcı disiplin cezası aldığı gerekçesiyle 24/9/2012 tarihinden itibaren etkili olmak üzere 12/10/2012 tarihinde başvurucunun sözleşmesi feshedilmiş ve aynı gün tebligat yapılarak başvurucu terhis edilmiştir. Başvurucu bu işleme karşı AYİM'de 16/11/2012 tarihinde iptal davası açmıştır. AYİM Birinci Dairesinin 25/6/2013 tarihli ve E.2012/1463, K.2013/755 sayılı kararıyla dava oyçokluğuyla reddedilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Davacının 28/12/2011 ile 24/9/2012 tarihleri arasında toplam 34 gün hürriyeti bağlayıcı disiplin cezası aldığı; dava konusu fesih işlemine esas teşkil eden tüm disiplin cezalarının As. Ceza Kanunun 168 ve müteakip maddelerindeki hükümlere uygun şekilde verildikleri isnat edilen disiplin suçlarının yazılı olarak bildirildiği ve yazılı savunmalarının alındığı, davacının yazılı olarak savunma vermekten imtina etmesi veya istirahat alması nedeniyle birlikte bulunamaması nedeniyle yazılı savunmasının alınamadığı tarihlerde ise savunmalarının telefon edilmek ve kendisiyle görüşülmek suretiyle sözlü olarak alınmış olduğu ve bu şekilde savunmalarının alınmış olduğunun da bu konuda tanzim edilmiş olan savunma tutanakları ile ispat edildiği, verilen cezaların As. K.nu 171’nci maddedeki merbut cetvele uygun yetkiler dâhilinde olduğu, davacı hakkında 24/9/2012 tarihinde verilmiş olan 3 ayrı disiplin cezasının da her birinin “izinsiz garnizonu terk etmek”, “amir ve üste saygısızlık”,“mesaiye gelmemek” şeklinde ayrı ayrı işlenen disiplin suçlarından dolayı verilmiş olduğu) görülmekte olup; davacı vekilinin iddialarının aksine bahse konu disiplin cezalarında bu cezaların keyfi tutum ve davranışlar ile husumet nedeniyle sıkıştırılarak verildiğine ve yok hükmündelik nitelemesine tabi tutulabilecek bir hukuki sakatlık bulunmadığı, bu itibarla geriye doğru son bir yıl içerisinde disiplin mahkemesi ile farklı ve yetkili iki disiplin amiri tarafından verilen bu disiplin cezalarının toplamının otuz günden fazla olduğu dikkate alınarak davacı hakkında idarece bağlı yetkiden hareketle tesis edilen 12/10/2012 tarihli sözleşme feshine dair işlemde hukuka ve ilgili yasal düzenlemelere aykırı bir husus bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” Karşı oy gerekçesi ise şöyledir:“Davacı hakkında verilen disiplin cezalarının bir kısmında davacının telefon üzerinden “savunmasının” alındığı, aynı günde davacıya üç ayrı disiplin cezası verildiği anlaşılmakla; davacının telefon üzerinden “savunmasının” alınması (cezaların geriye doğru bir yıl içinde bırakılma çabası), aynı günde üç ayrı disiplin cezasının verilmesi gibi hususlar göz önüne alındığında, anılan cezaların sıkılaştırılmış cezalar olduğu, ayrıca davacının telefon üzerinden ifadesi alınarak disiplin hukukunda ifade almada “vicahilik” ilkesine uyulmadığı, bütün bu olguların sözleşme fesih işlemi tesis etmeye yönelik olduğu izlenimi yarattığı, dolayısıyla dava konusu işlemin sebep unsuru açısından iptaline karar verilmesi…” Başvurucunun karar düzeltme istemi AYİM Birinci Dairesinin 13/11/2013 tarihli ve E.2013/1133, K.2013/1048 sayılı kararı reddedilmiştir. Bu karar başvurucuya 26/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 26/12/2013 tarihinde, süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun, başvuruya konu cezaların verildiği tarihte yürürlükte bulunan “Cezanın kat’ileşmesi” kenar başlıklı mülga maddesi şöyledir:“Bir disiplin cezası resmi surette mahkuma tebliğ edildiği vakit kat’ileşir. Ve bu cezayı veren tarafından kaldırılamaz ve değiştirilemez. Bu cezanın kaldırılması veya değiştirilmesi ancak şikayet yoluyla veya ceza veren âmirin mahkum lehine yapacağı müracaat üzerine veyahut affı âli ile kabildir.” Aynı Kanun’un, başvuruya konu cezaların verildiği tarihte yürürlükte bulunan “Şikâyet” kenar başlıklı mülga maddesi şöyledir:“1- Bir disiplin cezasından şikâyet, cezalı tarafından veya kendisinin mafevkleri tarafından doğrudan doğruya yapılır.2- Cezalı tarafından yapılacak şikâyet ancak tebliğinden bir gece sonra yapılabilir.3- Şikâyet cezanın infazını geri bırakmaz.4- Disiplin cezaları hakkında cezalı tarafından yapılacak şikâyet üzerine karar vermeğe salâhiyetli âmir, bu kararın verileceği zamanda cezayı vermiş olan âmirin bir derece mafevki olan disiplin amiridir.5- Şikâyetler hemen tetkik edilerek bir karara bağlanır.” Disiplin cezalarının verildiği tarih itibarıyla yürürlükte bulunan hâliyle 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:“Cumhurbaşkanının, Yüksek Askeri Şüranın tasarrufları ve Sıkıyönetim Komutanlarının 1402 sayılı Kanunda yazılı tasarrufları ile disiplin suç ve t(e)cavüzlerinden ötürü disiplin amirlerince verilen cezalar yargı denet(i)mi dışındadır.” Başvurucunun ilişiğinin kesildiği tarihte yürürlükte bulunan hâliyle 18/3/1986 tarihli ve 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu’nun 3269 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Ayrıca;…d) Disiplin mahkemeleri veya en az iki disiplin amirinden disiplin cezası aldığı tarihten geriye doğru son bir yıl içerisinde toplam otuz günden daha fazla hürriyeti bağlayıcı disiplin cezası alanların,…Sözleşmeleri feshedilmek suretiyle Türk Silâhlı Kuvvetleri ile ilişikleri kesilir.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9646 | Başvuru, sözleşmenin feshi üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde AYİM) açılan davada, sözleşmenin feshine dayanak disiplin cezalarının hukuka aykırı olduğu iddialarının dikkate alınmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru ceza davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması sebebiyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2020/35023 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2020/35023 numaralı dosya üzerinden yapılmasına ve diğer dosyaların kapatılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların bir kısmı, haklarında yürütülen yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının; bir diğer kısmı ise makul sürede yargılanma hakkının yanı sıra Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine çeşitli tarihlerde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/35023 | Başvuru ceza davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkı ile Anayasa'da güvence altına alınan diğer hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, davalı sıfatına sahip olunan bir tazminat davasında mahkemece gerekli araştırmaların yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1947 doğumlu olan başvurucu, olay tarihinde avukat olarak görev yapmaktadır. Başvurucu,vekil sıfatı ile takip etmekte olduğu karşılıksız çek keşide etmek davası ile ilgili olarak davaya bakan İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi S.yi (Hâkim) Bakanlığa şikâyet etmiş ve bu şikâyete ilişkin dilekçesini kendisinin yöneticisi olduğu www.mahkemekararlari.wordpress.com alan adına sahip internet sitesinde yayımlamıştır. 3/3/2010 tarihli şikâyet dilekçesi şu şekildedir:"ADALET BAKANLIĞICEZA İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ANKARA...Konu : İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi ...'nın ... karşılıksız çek davalarındaki taraflı davranışı nedeniyle hakkında şikayet.Açıklamalar ;1- İstanbul Asliye Ceza hakimi .. yeni çek yasasımn uygulaması konusunda taraflı davranmaktadır. Görülmekte olan ... esas sayılı dosyamızda savunma avukatının savunmasını, savcının beraat talebini ciddiye almaksızın hakim ceza vermiştir ve avukata hitaben şöyle demiştir:-Ben böyleyim, ceza veriyorum.Hakimin savunmaya meydan okurcasına kullandığı bu ifadeler bizde hakimin tarafsızlığı konusunda şüpheler uyandırmıştır.2- Avukat savunmasında özet olarak suç konusu çekin erken ibraz edildiğini, 5941 sayılı yasanın 5/1 maddesine göre çeklerin erken ibrazı halinde karşılıksız çek suçunun oluşmayacağını, sanığın çek hesabı sahibi şirketin ortağı ve yönetim organı üyesi olmadığı, suça konu çeki vekaleten imzaladığı nedenleri ile beraat talep etmiştir.3- Şikayetçi olduğumuz hakim 5941 sayılı yasanı maddesini uygularken istisnasız herkese güvenlik tedbiri olarak yurt dışı çıkış yasağına hükmetmektedir.Şikayetimiz: Hakim bakmakta olduğu çek davalarında tarafsız değildir. Yasanın amir hükümlerini, yasa koyucunun amacını gözardı ederek istinasız herkese ceza verdiği gibi, cezaların kişiselliği ilkesini hiçe sayarak 5941 sayılı yasanın geçici maddesine göre taahhütname veren herkese yurt dışı çıkış yasağına hükmetmesi taraflı davranışının apaçık kanıtlarıdır.Hakim ...’nın kendisinin alacaklı çek mağduru olup olmadığı, derece yakınlarından alacaklı çek mağdurlanma bulunup bulunmadığının araştırılmasını ve hakimin disiplin cezası ile cezalandırılmasını şikayet yolu ile talep ediyorum. 2010" Bu dilekçenin internet sitesinde yayımı sonrasında anılan sitede aşağıdaki yorumlar yapılmıştır:"iyi olmuş ama bakanlık bu hakimden daha beter değilmi erken ibraz konusunda bir tane kararı temyiz etmedi bizim kesik cezada temyiz hakkımız yok demekki hakimler iktidarın görüşüne paralel karar veriyor akp yargı el ele...Yorum yapan yılmaz—Mart 3, 2010 @ 9:51Kararı Adalet Bakanlığı vermeyecek, HSYK verecek.. Bakanlık sadece soruşturmayı yapacak. Hakimin aleyhinde soruşturma yapılmış olması bile yeterli.. Ama daha çoğu da olabilir. İddiamız ciddi ve hukuki temeli var. Hakim sıradan, herkese yurt dışı yasağı koyuyor. Buna ilave olarak herkese ceza veriyor.Yorum yapan rahmiofluoglu — Mart 3, 2010 @ 11:40Rahmi bey şikayetiniz için çok sevindim. Sizin hakimi şikayetinize canı gönülden destek veriyorum. Bir sürü masum iş adamımızın hakkını yedi onlara çocuklarına ailelerine annelerine zulm etti. Bu ve buna benzer tüm hakimlerin cezalandırılması gerekir. Kimbilir ne kadar çok insanın canını yaktı hakkını yedi.Adalet en az içindir. Kanun adamlarının kendilerini yenilemeleri ve geliştirmeleri gerekir.Bu satten sonra bütün keyfe keder hareket eden YASAYI dikkate almayan kusur ilkesini yok sayan hukuk adamlarını şikayet etmek en büyük görevimizdir.Yorum yapan su — Mart 3, 2010 @ 9:20 insanlık ayıbı olan borca hapis cezasına karşı verdiği mücadelede, üstelik, bizle aynı safta olduğunu belirten bir gurubun hakaretlerine rağmen üstün gayret ve çaba gösteren Sn Rahmi OFLUOĞLU’NA emeklerinden dolayı taktir ve şükranlarımı sunuyorum.Bir gün bu ceza kalktığında, sürece yaptığı olumlu katkılardan dolayı mağdurlar bu ismi herzaman şükranla anacaklardır.Yorum yapan a.b. — Mart 3, 2010 @ 3:09aynı kanun bu kadar zıt uygulanabiliyor ve bunada adalet hukuk hakimin yorumu yada herne ise ne denirse densin bu kadar basit olamaz olmamalı kanun yoruma açıktır da bu kadar açık nasıl oluyor kanunların önemi kalmıyor şansınıza hangi asliye cezaya düştüğünüz ve ordaki hakimin zihniyeti kanunların önüne geçiyor evet reform gerekiyor ama uygulayıcıları bu reformda nereye koyacağız önemli olan oYorum yapan elif — Mart 3, 2010 @ 9:30 Yasalar farklı uygulanamaz, farklı yorumlar akademik tartışmalarda olurYasaların yoruma tabi olması doğru anlaşılmalı. Yasalar yorumlanır ama farklı uygulama olmaz. Bütün dünyada üst mahkemeler uygulamadaki birliği sağlar.Bu olayda en enterasan olan beraat isteyen savcının yasayı bilmeden körleme doğru yapması. Hakim ve savcılarımızın okuma firsatı ve de alışkanlığı yok..5941 yürürlüğe girdiği ilk günlerde önce eften püften nedenlerle ertelemeler yaptılar. Neden? Yargıtay bir karar verir diye beklediler. Sonra beklenen kararın Yargıtay’dan gelmeyeceği anlaşılınca şaşkına döndüler. Kolaycılar, İçtihat tapınmacılığıhakim.. Bağımsız ve tarafsız bir yargıç olup uygulamaya katkı sağlamak yerine içtihat bekliyorlar..Yorum yapan rahmiofluoglu — Mart 4, 2010 @ 7:17 bu konuda rahmi beye yürekten katılıyorumayrıca yargıda yaşanan yoğunluğun, kilitlenmelerin, zaman aşımlarının altında yatan en büyük sebebin bu kolaycılık anlayışının benimsenmesinden kaynaklandığını düşünüyorumYorum yapan a.b. — Mart 4, 2010 @ 11:20 " Bu yazı ve yorumlara dayanarak Hâkimin başvurucu hakkında yaptığı şikâyet üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmada başvurucunun hakaret suçundan cezalandırılması istemiyle 27/4/2011 tarihli iddianame düzenlenmiştir. Bu iddianamenin kabulü üzerine açılan davaya bakan (kapatılan) İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi 10/10/2012 tarihinde 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un geçici maddesindeki düzenlemeyi dayanak alarak başvurucu hakkındaki kovuşturmanın ertelenmesine karar vermiştir. Duruşma tutanaklarına göre başvurucu bu yargılama esnasında; Hâkimi tanımadığı, Bakanlığa böyle bir dilekçe verdiğini hatırlamadığı, internette yayımlanan dilekçeyi kendisinin yayımlamadığı, dilekçenin kendi bilgisi dışında büro çalışanları tarafından yayımlanmış olabileceği, internet sitesindeki yorumların hangi yazıya ait olduğu ve kime karşı yapıldığının belli olmadığı ve Hâkimin talebi üzerine yazının yayından kaldırıldığı yönünde savunmada bulunmuştur. Başvurucu bununla birlikte dilekçe içeriğini savunduğunu, Hâkim'in bütün çek dosyalarında yurt dışı çıkış yasağı uyguladığını, şikâyet dilekçesinden sonra bir daha yurt dışı çıkış yasağı kararı vermediğini, eski verdiği yurt dışı çıkış yasaklarını kendisinin bir müvekkili dışında kaldırdığını, kendisi müvekkili tarafından Hâkim'in talebiyle azledilince bu kişiyle ilgili yurt dışı çıkış yasağının da kaldırıldığını belirtmiştir. Başvuru ayrıca şikâyet dilekçesindeki iddiaların gerçekliğinin anlaşılabilmesi için Hâkim'in görev yaptığı mahkemedeki yirmi dosyanın incelenmesini istemiştir. Ancak bu inceleme talebi (kapatılan) İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi tarafından bu incelemenin dava dosyasına bir katkı sağlamayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir. Hâkim bu davadan ayrı olarak internet sitesinde de yayımlanan şikâyet dilekçesinde ve bu dilekçeyle ilgili yorumlarda kullanılan ifadeler nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğradığından bahisle manevi tazminat davası açmıştır. Davayı gören İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesindeki yargılama esnasında (kapatılan) İstanbul Sulh Ceza Mahkemesindeki yargılamanın sonucu beklenmiştir. Mahkeme ayrıca internet sitesinden silinen yazı ve yorumlar yönünden bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Bilirkişi raporunda, dava konusu dilekçenin internet sitesinin yöneticisi tarafından silindiğinin internet sayfasında ifade edildiği belirtilmiş; bu konu ile bağlantılı olabilecek yazı ve yorumların internet çıktıları Mahkemeye sunulmuştur. Mahkemenin gerekçeli kararındaki bilgilere göre başvurucu, Hâkimi Bakanlığa şikâyet ettiğini kabul etmiştir. Mahkeme (kapatılan) İstanbul Sulh Ceza Mahkemesindeki yargılamada başvurucu hakkındaki kovuşturmanın ertelenmesine karar verildikten sonra 12/02/2013 tarihli kararında aşağıdaki gerekçelerle davayı kabul etmiş ve başvurucu aleyhine 000 TL manevi tazminata hükmetmiştir:"...Bilirkişi tarafından 13/09/2011 havale tarihli rapor ile, dava konusu olayın internet web sayfasının admini tarafından silindiğinin web sayfasında ifade edildiğini, bu konu ile bağlantılı olabilecek yazı ve yorumların internet çıktılarının word belgesine aktarılmış haldeki yorumların çıkartılmış olduğu anlaşılmıştır. Davacının İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi olarak görevini ifa ederken mahkemesinde açılmış bulunan karşılıksız çek keşide etmek suçundan verdiği mahkumiyet kararı ve sanığa yurt dışı çıkış yasağı uygulaması sebebiyle sanık vekili olan davalı avukatın mahkeme hakimi davacının bu kararı sebebiyle hakimi Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'ne şikayet ettiği, şikayet hakkı anayasal bir hak olmakla birlikte şikayet dilekçesini 03/03/2010 tarihinde internette www.mahkemekararlari.wordpress.com adlı internet sitesinde 'hakimi şikayet ettik' başlıklı yazı yazdığı, hakimi şikayetine ilişkin şikayet dilekçesini aynen internet sitesine koyduğu, davacının 'Ben böyleyim, ceza veririm tavrını sergileyen, savunmaya meydan okurcasına davranan, çek davalarında tarafsız olmayan, içtihat tapınmacılığı yapan, okumayan, eften püften nedenlerle erteleme yapan, şaşkına dönen, kolaycı' hakim olduğuna ilişkin sözlerle küçük düşürüldüğü, Adalet Bakanlığı'na şikayet edildiği ifşa edilmek suretiyle davacıyı rencide edici yorumlar yazılmasına sebebiyet verdiği, davalının internet sitesinde yayınlanan ve bir ay sonra kaldırılan yazı ve davacı ile ilgili Adalet Bakanlığı'na yapılan şikayet dilekçesinin aynen internet sitesinde yayınlanmış olması sebebiyle tüm bu eylemlerin davacının kişilik haklarına hukuka aykırı saldırı niteliğinde olduğu, manevi tazminat talep koşullarının oluştuğu sabit olduğundan, davanın kabulüne karar vermek gerekmiştir." Başvurucunun temyizi üzerine karar Yargıtay Hukuk Dairesince 7/4/2014 tarihinde onanmıştır. Onama kararı başvurucuya 15/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "İlke" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.” 4721 sayılı Kanun’un "Davalar" kenar başlıklı maddesinin üçüncü fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Davacının, maddî ve manevî tazminat...istemde bulunma hakkı saklıdır." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/10115 | Başvuru, davalı sıfatına sahip olunan bir tazminat davasında mahkemece gerekli araştırmaların yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; delillerin değerlendirilmesi ve takdirinde hataya düşülmesi, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 30/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 27/2/2008 tarihinde gözaltına alınmış ve 28/2/2008 tarihinde tutuklanmıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK mülga madde ile görevli) 6/11/2008 tarihli iddianamesi ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma, nitelikli yağma, 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarından cezalandırılması istemiyle başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 15/12/2010 tarihli kararı ile başvurucunun suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçundan beraatine, yağma ve 6136 sayılı Kanun'a muhalefet suçları yönünden ise Mahkemenin görevsizliğine, dava dosyasının Akhisar Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Akhisar Ağır Ceza Mahkemesince 11/3/2011 tarihinde Mahkemenin bazı suçlar yönünden yetkisizliğine ve dava dosyasının yetkili İzmir Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Yargılamaya devam eden İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 18/2/2013 tarihli kararı ile başvurucunun yağma suçundan 11 yıl 8 ay hapis cezası ile iki kez cezalandırılmasına, tutukluluk hâlinin devamına, diğer suçlar yönünden ise beraatine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"İddia, mütalaa, mağdurların ifadeleri, sanıklar ve sanıklar müdafiilerinin savunma ve ek savunmalarıtoplanan deliller ile birlikte değerlendirilmiştir.Delillerden olay nedeni ile tanzim olunan tutanaklara, ekspertiz raporlarına, olay yeri inceleme raporlarına, tespit tutanaklarına, incelemesi yapılan Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi ve Manisa Ağır Ceza Mahkemesi dosyalarına, mağdurlar E., A. ve İ.'nin soruşturma aşamasında alınan samimi ifadelerine, (Ulusal Yargı Ağı Projesinden (UYAP) alınan güneşin doğuş saatine ilişkin belgelerine, bilirkişi raporlarına, Manisa Ruh Sağlığı Ve Hastalıkları Hastanesi tarafından sanık Ümit hakkında verilen heyet raporuna, sanıklar A. ve S.'nin soruşturma aşamasında müdafisi huzurunda, kollukta ve Savcılığında alınan dolaylı ikrar içeren savunmalarına, bu deliller ile örtüşen ölçüde iddiaya itibar olunarak olayın aşağıdaki şekilde oluştuğunun kabulü gerekmiştir.Sanıklar Ümit Balaban ve A.K.'nın 5/2/2008 günü üzerlerinde koyu renkli elbiseler, başlarında kar maskesi olduğu halde Torbalı İlçesi Kuşçuburun mevkii Batınak Bp akaryakıt istasyonuna geldikleri, istasyonun market bölümüne girdikleri, bu bölümde müştekiler A.O. ve E.S'nin bulunduğu, sanıklar Ümit ve A.'ın market içine gece saat: 00 sıralarında müşteri gibi girdikleri, müşteki E.'nin uyanık olduğu, bu sırada müşteki A.'nın uyuduğu, sanıkların ellerindeki silahlarla müşteki E.'yi tehdit ederek yere yüz üstü yatırdıkları, bu sırada uyanan müşteki A.'yı da yere yüz üstü yatırdıkları, müşteki A.'nın cebinden 185 TL, müşteki E.'nin cebinden 260 TL ve marketin kasasından 45 TL parayı aldıkları, müştekileri ayağa kalkmamaları konusunda tehdit ederek marketten çıktıkları, bu şekilde sanıklar Ümit ve A.'nın 5/2/2008 günü Atarlar petrol istasyonunda bulunan markete gece vakti silahla ve kendilerini tanınmayacak hale koyarak girmek suretiyle marketteki parayı ve yine markette çalışan müştekiler A. ve E.'nin üzerindeki istasyona ait parayı yağmaladıkları anlaşılmıştır.Tüm sanıkların fikir ve irade birliği içinde 12/2/2008 günü gece saat:00 sıralarında Kemalpaşa ilçesinde bulunan petrol istasyonuna geldikleri, olaydan önce sanık S.'nin bir oto kiralama şirketinden bir araç kiraladığı, aracın plakasını söktükleri, olay mahalline geldikleri, sanık S.'nin araçta beklediği, diğer sanıklar Ümit ve A.'nın baş ve boyun bölgelerini kapatacak şekilde kar maskesi takarak istasyonda bulunan markete girdikleri, üzerlerinde taşıdıkları tabancaları çıkardıkları, markette çalışan müşteki İ.'yi silahı doğrultarak tehditle yere yatmasını sağladıkları, İ.'nin üzerini aradıkları, bilahare marketin kasasında bulunan 563 TL para ile 10 paket sigarayı aldıkları, hızla marketten çıktıkları, kendilerini bekleyen sanık S.'nin yönetimindeki araca binerek olay mahallinden kaçtıkları, bu şekilde sanıkların kendilerini tanınmayacak hale getirerek, geceleyin silahla, birden çok kişiyle birlikte, iş yerinde yağma suçunu işledikleri anlaşılmıştır." Temyiz üzerine hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 12/3/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/5951 | Başvuru, tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; delillerin değerlendirilmesi ve takdirinde hataya düşülmesi, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, vazife malulü sayılmama işlemine karşı açılan davada usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/10/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş bildirilmeyeceğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 25/5/2010 tarihinde askere sevk edilen başvurucunun, zorunlu askerlik hizmetini yaptığı sırada hastalanması üzerine 19/5/2011 tarihinde tedavisine başlanmış, 26/8/2011 tarihli raporla verilen iki aylık hava değişimi süresi sonunda Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisinin (GATA) 27/10/2011 tarihli sağlık kurulu raporu ile başvurucu hakkında "1-Tüberküloz periferik lenfadenopati (TÜBERKÜLOZ LENFADENİT) 2-Spastik Parapleji (SPASTİK PARAPAREZİ) 3-Polinöropati, tanımlanmamış" tanısı konulmuş ve "Askerliğe elverişli değildir" kararı verilmiştir. Afyonkarahisar Devlet Hastanesince düzenlenen 8/4/2014 tarihli sağlık kurulu raporunda, başvurucunun zorlukla ayağa kalktığı ve ayakta durma pozisyonu elde ettiği, yardım olmaksızın yürüyemediği bulgularına yer verilmiş, paraparezi(geçirilmiş tüberküloz) teşhisi ile engel oranının % 60 olduğu belirtilmiştir. Başvurucu, yaşadığı sağlık sorununun askerlik görevinin sebep ve tesiriyle meydana geldiğini belirterek vazife malulü sayılması ve aylık bağlanması talebinde bulunmuştur. Sosyal Güvenlik Kurumu Vazife Malullüğü Tespit Kurulunun 22/9/2014 tarihli kararıyla başvurucunun talebi, hastalığın görevi nedeniyle ve etkisiyle meydana gelmediği gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu, vazife malullüğü aylığı bağlanmaması işleminin iptali talebiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açmıştır. Başvurucu dilekçesinde; askere gitmeden önce Afyonkarahisar İl Sağlık Müdürlüğü Verem Savaş Dispanseri tarafından yapılan taramada tüberküloz olmadığının tespit edildiğini, bunun üzerine askere sevk edildiğini, acemi birliğinde iken komando seçimi amacıyla sevk edildiği Kayseri Asker Hastanesince yapılan muayene sonucunda askerliğe elverişli olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Başvurucu askerlik hizmetine devam ederken başlayan öksürük, ateş, hâlsizlik ve gece terlemesi şikâyetlerinin artması üzerine sevk edildiği Elazığ Asker Hastanesi tarafından 25/8/2011 tarihli raporla tüberküloz teşhisi konulduğunu, usta birliğine katıldıktan sonra izin kullanmadığını, birlik dışına dahi çıkmadığını, idarenin gerekli hijyen ve sağlık tedbirlerini almaması sonucu hastalandığını, hastalığın oluşmasında hiçbir kusur ve kastının bulunmadığını ifade etmiştir. AYİM Üçüncü Dairesince yapılan yargılama dosyasına sunulan Savcılık görüşünde başvurucunun sağlık kurulu raporuyla tespit edilmiş olan maluliyetinin askerlik hizmetinin sebep ve tesiriyle meydana gelip gelmediği hususunda yetkili bir sağlık kuruluşundan rapor alınması gerektiği bildirilmiştir. Anılan Dairenin 19/3/2015 tarihli kararıyla davanın reddine hükmedilmiştir. Kararın gerekçesinde AYİM İkinci Dairesinin 21/112012 tarihli ve E.2012/17, K.2012/1077 sayılı kararında yer verilen GATA Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinin hazırladığı Tıbbi Kanaat Raporuna atıf yapılmıştır. Kararda özetlendiği şekliyle raporda; çocukluk çağında vücuda alınan tüberküloz basillerinin bağışıklık sistemi tarafından kontrol altında tutulabildiği ve uzun süre vücudun çeşitli yerlerinde hastalık oluşturmadan kaldığı, daha sonra henüz kesin olarak bilinemeyen nedenlerle özellikle bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda bu basillerin aktif hâle geçerek hastalık yaptığı, Türkiye'de hastanın da dâhil olduğu yaş grubunu kapsayan erişkin tip akciğer tüberkülozunun çoğu zaman bu şekilde ortaya çıktığı, ayrıca yaşamın herhangi bir döneminde hasta kişilerle uzun süreli ve yakın temas sonucu basilin alınması ile tüberküloz hastalığının oluşabildiği görüşlerine yer verilmiştir. AYİM kararının gerekçesinde, benzer uyuşmazlıklarda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerine yaptırılan bilirkişi incelemelerine de atıf yapılmıştır. Kararda özetlendiği şekliyle söz konusu bilirkişi raporlarında; tüberkülozlu hastalarda hastalığın ne şekilde ortaya çıktığının Türkiye’de ve dünyada günümüz koşullarında ayırt edilemediği, hastanın tüberküloz basilini çok önceki yıllarda örneğin çocukluğunda almış olabileceği gibi tüberküloz hastası olan bir koğuştan da almış olabileceği, hastalığın oluşumunda bir dış etken olarak askerliğin sorumlu tutulmaması gerektiği, davacının diğer askerlerle aynı koşullarda askerlik yaptığı da bilindiğine göre tüberküloz hastalığından askerlik hizmetinin sorumlu tutulmaması gerektiği yönünde kanaat bildirilmiştir. AYİM ayrıca, kararına dayanak aldığı tıbbi kanaat ve bilirkişi raporlarından hareketle hastalığın belirli bir zaman diliminde oluştuğunu, davacının maluliyetine neden olan rahatsızlığın oluşumunda somut bir olayın gerçekleşmediğini, aynı koşuldaki her askerin aynı şekilde etkilenmesi hâli dışında kişinin bünyesinin zayıf olması nedeniyle meydana çıkabilecek rahatsızlıkların vazifeden kaynaklanmış olduğunun kabulünün 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun öngördüğü esaslara uygun olmadığını belirtmiştir. Kararda sonuç olarak davacının askerlik hizmeti sırasında malul olduğu anlaşılmakla birlikte maluliyetinin oluşumunda görevin neden ve etkisinin ortaya konulamaması nedeniyle tesis edilen işlemin hukuka uyarlı olduğu, dava dosyasında hastalığın bizzat askerlik vazifesinin sebep ve tesiriyle oluştuğuna dair herhangi bir bilgi ve bulguya rastlanılmadığından, durumun ayrıca bilirkişi marifetiyle tespitine gerek görülmediği ifade edilmiştir. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 9/9/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 7/10/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/10/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5434 sayılı Kanun'un "Vazife malullüğü aylığı" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Muvazzaf, yedek ve gönüllü erlerin silah altında bulundukları esnada veya celp ve terhislerinde (Serbest sevkler dahil) sevkleri sırasında, Yedek Subay okulu öğrencilerinin gerek okulda, gerek okuldan evvelki hazırlık kıtasında vazife malulü olmaları halinde, kendilerine, öğrenim durumlarına göre, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36 ncı maddesinde tespit edilen giriş derece ve kademe tutarlarının, daha önce Devlet Memuriyetinde bulunmuş olanlardan kazanılmış hak aylıkları veya emekli keseneğine esas aylıkları, sözü edilen giriş derece ve kademe tutarının üzerinde olanlara bu aylıkları emeklilik gösterge tablosunda karşılığı olan derece ve kademe tutarının,% 70'i üzerinden aylık bağlanır." 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun "Vazife malûllüğü" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı olanlar için aşağıdaki hallerde vazife malûllüğü hükümleri uygulanır. 25 inci maddede belirtilen malûllük; sigortalıların vazifelerini yaptıkları sırada veya vazifeleri dışında idarelerince görevlendirildikleri herhangi bir kamu idaresine ait başka işleri yaparken bu işlerden veya kurumlarının menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken ya da idarelerince sağlanan bir taşıtla işe gelişi ve işten dönüşü sırasında veya işyerinde meydana gelen kazadan doğmuş olursa, buna vazife malûllüğü ve bunlara uğrayanlara da vazife malûlü denir." 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Daireler veya Daireler Kurulu, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapabilecekleri gibi, tayin edecekleri süre içinde, lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.'' 1602 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:''Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde; İdari Yargılama Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun ...bilirkişi, keşif, delillerin tespitine... ilişkin hükümleri uygulanır.'' | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/16263 | Başvuru, vazife malulü sayılmama işlemine karşı açılan davada usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, başvurucu şirketin bazı illerde yaptığı radyo yayınlarının durdurulmasının ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur.Birinci Bölüm tarafından 5/4/2017 tarihinde yapılan toplantıda, verilecek kararın Bölümlerin önceden vermiş olduğu kararlarla çelişebileceği anlaşıldığından başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görülmüş ve başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Sabah Yıldızı Radyo ve Televizyon Yayın İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi (Radyo); Isparta, Kahramanmaraş, Antalya, Hatay, Mersin ve Adana il merkezleri ile Kaş, Kemer, Alanya ve İskenderun ilçelerinde 2006 yılından itibaren bölgesel karasal radyo yayın lisansı ile radyo yayını yapmaktadır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) 10/8/2011 tarihinde başvurucu Şirketin Isparta, Burdur ve Kahramanmaraş il merkezlerine yönelik yaptığı yayınları durdurması gerektiğini belirten bir idari işlem tesis etmiştir. RTÜK'e göre başvurucunun yayın lisansı söz konusu illerde yayın yapılmasını kapsamamaktadır. Başvurucu Radyonun anılan idari işlemin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla açtığı davada Ankara İdare Mahkemesi 27/4/2012 tarihli kararı ile idari işlemi hukuka uygun bulmuş ve davanın reddine karar vermiştir.İlk Derece Mahkemesine göre 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un “Kanal ve frekanslarla ilgili geçiş hükümleri” kenar başlıklı geçici maddesi uyarınca 13/4/1994 tarihli ve 3984 sayılı mülga Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un geçici maddesi kapsamında yayında olan kuruluşların Üst Kurulca müsaade edilen yerleşim yerleri ile sınırlı olarak yayınlarına devam etmelerine imkân tanınmıştır. İlk Derece Mahkemesine göre başvurucunun Antalya, Hatay, Mersin ve Adana il merkezleri ile Antalya'nın Kaş, Kemer ve Alanya ilçeleri ve Hatay'ın İskenderun ilçesi haricinde kalan Isparta, Burdur ve Kahramanmaraş il merkezlerine yönelik radyo yayını yapması mümkün değildir. Kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onüçüncü Dairesi 30/1/2014 tarihli ilamı ile İlk Derece Mahkemesi kararının onanmasına karar vermiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 12/6/2014 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 16/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 6/8/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 3984 sayılı mülga Kanun’un geçici maddesi şöyledir:“Üst Kurul, kendi oluşumu ile yayın izni ve lisansı vermeye başlayacağı tarihe kadar geçecek süre zarfındaki radyo ve televizyon yayınları rejimini ayrıca ve öncelikle düzenler.Bu süre zarfında kullanılmakta olan kanal ve frekanslar, kullananlar için herhangi bir suretle müktesep hak teşkil etmezler. Ancak, Üst Kurul yayın izni verip kendilerine kanal ve frekans bandı tahsis edilen Radyo ve televizyonlara; yayına geçmeleri için kendilerine verilen süre sonuna kadar 29 uncu maddenin son fıkrasının son cümlesi tatbik edilmez.” | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12727 | Başvuru, başvurucu şirketin bazı illerde yaptığı radyo yayınlarının durdurulmasının ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kimya mühendisi unvanına sahip olan başvurucunun 3600 ek gösterge rakamına göre ek göstergesinin düzeltilmesi isteminin reddi nedeniyle açılan iptal davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 6/12/2013 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 31/7/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi yapılmıştır. Başvurunun özünün, uyuşmazlık konusu olayla ilgili olarak verilen kararın adil olmadığı iddiası ile mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası hakkında olduğu değerlendirilmiştir. Komisyon tarafından ilgili ihlal iddialarının; açıkça dayanaktan yoksunluk ve konu bakımından yetkisizlik nedenleriyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir. Başvurunun, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasına ilişkin kısmı hakkında ise incelemenin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 25/11/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Bezmiâlem Valide Sultan Vakfı Eğitim Hastanesinde kimyager olarak görev yapmakta iken, 2008 yılında emekliye sevk edilmiştir. Başvurucu, görev yaptığı dönemde, İstanbul Yıldız Üniversitesi Kimya Mühendisliği Fakültesinden "kimya mühendisi" olarak mezun olmuştur. 18/5/1994 tarihli ve 527 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri İle İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin ilgili maddeleri uyarınca, "kimyager" kadrosunun ek göstergesinin 3000; "kimya mühendisi" kadrosunun ek göstergesinin ise 3600 olarak belirlenmesi üzerine, kimya mühendisi olan başvurucu, 3600 ek gösterge rakamına göre ek göstergesinin düzeltilmesi talebiyle İdareye müracaat etmiştir. Başvurucu, talebinin 13/9/2004 tarihli idari işlemle reddedilmesi üzerine 25/10/2004 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde iptal davası açmıştır. Mahkemenin 17/7/2007 tarihli ve E.2004/2767, K.2007/1959 sayılı kararı ile başvurucunun almış olduğu eğitimin sonucunda mühendislik unvanını kazandığı fakat kimyager olarak görev yaptığı ve mühendislik kadrosuna atanma talebinin bulunmadığı, sadece kazandığı sıfata uygun ödemelerden ve ek göstergelerden yararlanma talebinin bulunduğu, bu nedenle kazandığı unvana uygun olarak intibak ve ödemelerinin yapılması gerektiği belirtilerek, dava konusu işlemin iptal edilmesine karar verilmiştir. Temyiz üzerine, Danıştay İkinci Dairesinin 4/11/2011 tarihli ve E.2008/2499, K.2011/5287 sayılı ilamıyla; devlet memurlarının fiilen görev yapmakta oldukları kadro unvanları için ek gösterge öngörülmesi halinde bundan yararlanacakları, kadro unvanında herhangi bir değişiklik olmadığı sürece, mezuniyet diplomasında yer alan unvan, başka bir anlatımla tahsil durumu dikkate alınarak ek gösterge uygulamasından yararlanamayacakları hususunun, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 7/12/2007 tarihli ve E.2005/2, K.2007/1 sayılı kararında belirtildiği; buna göre, kimyager olarak görev yaptığı dönemde mühendislik fakültesinden mezun olan ve mühendis unvanı alan başvurucunun, dava konusu işlem tarihi itibarıyla kimyager kadrosunda görev yapması nedeniyle, mühendis kadrolarında çalışanlar için öngörülen ek göstergeden yararlanamayacağı belirtilerek, İlk Derece Mahkemesinin kararı bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılamada 14/2/2012 tarihli ve E.2012/238, K.2012/308 sayılı karar ile davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz üzerine Danıştay İkinci Dairesinin, 6/12/2012 tarihli ve E.2012/6260, K.2012/9296 sayılı ilamı ile karar onanmıştır. Karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 19/9/2013 tarihli ve E.2013/5073, K.2013/4825 sayılı ilamı ile reddedilmiştir. Karar, başvurucuya 25/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 6/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8801 | Başvuru, kimya mühendisi unvanına sahip olan başvurucunun 3600 ek gösterge rakamına göre ek göstergesinin düzeltilmesi isteminin reddi nedeniyle açılan iptal davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; ceza yargılaması sürecinde haksız olarak uygulanan yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirleri dolayısıyla açılan tazminat davasında ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan soruşturma başlatılmıştır. Bu sırada başvurucu polis memuru olarak görev yapmaktadır. Daha sonra kamu görevinden çıkarılmıştır. Başvurucu 21/7/2016 tarihinde gözaltına alınmış ve 23/7/2016 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucunun yargılaması Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülmüştür. Başvurucu 4/11/2016 tarihinde tahliye edilerek serbest bırakılmıştır. 3/9/2020 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar verilmiştir. Karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine 9/10/2020 tarihinde Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Beraat kararı temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir. Başvurucu 16/12/2020 tarihli dilekçesi ile maddi ve manevi zarara uğradığını belirterek 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminatın 21/7/2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı hazineden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Anılan davaya bakan Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi 31/3/2021 tarihinde tazminat talebini kısmen kabul etmiştir. 775,45 TL maddi tazminatın kamu görevinden ihraç tarihi olan 1/9/2016 ve 130 TL manevi tazminatın gözaltı tarihi olan 21/7/2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı hazineden tahsili ile başvurucuya verilmesine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şu şekildedir:"...Bu açıklamalar ışığında tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacının yukarıda belirtildiği üzere 1/9/2016 tarihine kadar her ne kadar görevden uzaklaştırılmış olsa dahi polis memuru olması hasebiyle ihraç tarihinden önceki dönemdeki taleplerini idari yargıda ileri sürebileceğinden 21/7/2016 - 23/7/2016 tarihleri arasındaki maddi tazminat isteminin reddine, 1/9/2016 ile 4/11/2016 tarihleri arasındaki istemi için ise 2016 yılı net asgari ücret üzerinden hesaplama yapılması gerektiği, işbu sebeple davacının soruşturma ve kovuşturma kapsamında tutuklu kaldığı 64 gün için maddi tazminat talebi yönünden, Mahkememizce 2016 yılı net asgari ücret üzerinden yapılan değerlendirmeye göre; 300,99/30x64=775,45 TL maddi tazminatın haksız fiil tarihi olan 1/9/2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte kabulüne, fazlaya dair istemin reddine karar vermek gerekmiştir....Davacının haksız yere 21/7/2016 ile 4/11/2016 tarihleri arasında gözaltına alınmış ve tutuklanmış olması nedeniyle çektiği acının karşılığı olarak manevi zarar ödenmesi gerektiği yönünde kuşku bulunmamaktadır. Bu nedenle belirtilen hususlar dikkate alınarak davacı lehine 130 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 21/7/2016 tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıya verilmesine hükmedilmiş ve fazlaya ilişkin talebin reddine karar vermek gerekmiştir ..." Başvurucunun istinaf başvurusu üzerine 18/4/2022 tarihinde Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi maddi tazminata 1/9/2016 tarihinden değil 21/7/2016 tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiğini belirterek hükmün bu şekilde düzeltilmesine ve istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Başvurucu 16/5/2022 tarihinde nihai kararı öğrenmiş, 2/6/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon; başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/62752 | Başvuru, ceza yargılaması sürecinde haksız olarak uygulanan yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirleri dolayısıyla açılan tazminat davasında ödenen tazminatın yetersiz olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; yaşama ya da maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik risk bulunan ülkeye sınır dışı kararı verilmesi nedeniyle yaşam hakkı, kötü muamele yasağı, aile hayatına saygı hakkı ile etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 21/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru formu ve ekleri, ilgili kurumlardan ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi’nden (UYAP) elde edilen bilgi ve belgelere göre olaylar özetle şöyledir:A. Genel Olarak 1973 doğumlu Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşı olan başvurucu, 2016 yılında Türkiye’ye geldiğini ifade etmektedir. Başvurucunun 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) ve (d) bentleri uyarınca “terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlar” ve “kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar” kapsamında olduğu değerlendirilerek Kayseri Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünün 20/12/2018 tarihli kararıyla sınır dışı edilmesine karar verilmiştir. Başvurucu sınır dışı kararına karşı Kayseri İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) iptal davası açmıştır. İdare Mahkemesi 29/5/2019 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Bu karara karşı başvurucu 21/6/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Daha Önce Anayasa Mahkemesine Yapılan 2019/8879 No.lu Başvuru Başvurucu 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (676 sayılı KHK) ile 6458 sayılı Kanun'da yapılan değişiklik sonrasında sınır dışı etme işlemi yönünden etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığını, bu nedenle kötü muamele yasağı, özel hayata saygı, kişi hürriyeti ve güvenliği ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini öne sürerek 21/3/2019 tarihinde doğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, ayrıca tedbir talebinde bulunmuş; tedbir talebi 1/4/2019 tarihinde kabul edilmiştir. 2019/8879 No.lu bireysel başvuru dosyası, 28/5/2020 tarihinde 2017/20451 No.lu başvuru dosyasıyla birleştirilmiştir. Alı Javıd ve diğerleri (B. No: 2017/20451, 20/4/2020) kararında Anayasa Mahkemesi başvurucuların iddialarının değerlendirilmesi için risklerin güncelliğini, haklarında tesis edilen işlemlerin ne durumda olduğunu, hâlihazırda bu işlemlere ilişkin etkili bir yol hâline gelen idare mahkemelerinde açılmış bir davanın olup olmadığını öğrenmek amacıyla başvuruculardan bilgi ve belge talep etmiştir. Başvurucuların bireysel başvuruda göstermeleri gereken dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak anılan yazıya cevap vermemeleri nedeniyle başvuruların düşmesine ve tedbir kararlarının sonlandırılmasına karar verilmiştir. İlgili hukuk için bkz. A.A. ve A.A. [GK], B. No: 2015/3941, 1/3/2017, §§ 28- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/22047 | Başvuru, yaşama ya da maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik risk bulunan ülkeye sınır dışı kararı verilmesi nedeniyle yaşam hakkı, kötü muamele yasağı, aile hayatına saygı hakkı ile etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza davasında cezayı azaltabilecek ya da ortadan kaldırabilecek bir olgunun araştırılması talebinin reddedilmesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurucunun gerekçeli karar hakkı, masumiyet karinesi ile silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkin şikâyetinin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) nitelikli dolandırıcılık suçundan soruşturma başlatılmış ve 16/1/2018 tarihli iddianame ile müsnet suçtan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Başsavcılığın iddianamesinde;i. Müşteki Y.Y.nin müracaatında, 23/7/2013 tarihinde hatırlayamadığı bir hattan banka adı altında arayan kişinin kredi kartı bilgilerini istediğini, bu kişiye inanarak istenilen bilgileri paylaşması sonucunda İ. isimli iş yerinden bilgisi dışında işlem yapıldığını beyan ederek şikayetçi olduğu,ii. Yapılan araştırmalarda müştekiye ait kredi kartı ile sanal pos aracılığıyla gerçekleştirilen işleme ilişkin IP numarasının Ltd. Şti.ne ait olduğunun ve yetkilisinin başvurucu olduğunun belirlendiği,iii. Başvurucu hakkında 62 adet soruşturma, 136 adet ceza dava dosyasının bulunduğu, birçok kez yakalama emri düzenlendiği, bu nedenle savunmalarına itibar edilmediği tespitlerine yer verilmiştir. Başsavcılığın iddianamesinin Antalya Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) kabulü ile başvurucu hakkında yargılamaya başlanmıştır. 27/9/2019 tarihli altıncı celsede başvurucu müdafii; 27/9/2019 tarihinde Mahkemeye sunmuş olduğu beyan ve talep dilekçesinin ekinden de anlaşılacağı üzere bu işlemi yapan firmanın çağrı merkezinde alt bayilik verilen Şirketi olduğunu, bu hususta araştırma yapılmasını ve delil olarak Mahkemede değerlendirilmesini talep etmiş, talep Mahkemece reddedilmiştir. Mahkeme, başvurucu müdafiinin işlemi yapan şirketin araştırılması hususundaki talebini şu gerekçelerle reddetmiştir:"Harcamaya ilişkin IP detay bilgisine yönelik müzekkere cevabında IP numarasının [*.*] olduğu, işlem zamanının 23/07/2013, saatinin 11:04:009938 olarak belirtildiği, ayrıca BTK müzekkere cevabında bu IP numarasının sahibi olduğu kurumsal kimliğin sanığın sahibi bulunduğu [T.] Pazarlama İç ve Dış Ticaret Limited Şirketi olarak gözüktüğünün bildirilmesi karşısında sanık müdafinin bu konudaki tevsi tahkikat talebinin reddine..." Mahkeme, duruşmaya devamla başvurucunun değişen suç vasfına göre başkasına ait banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçundan hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkemenin gerekçeli kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Sanık Tamer Karataş'ın soruşturma aşamasında, [T.] Pazarlama şirketinin sahibi olduğunu, bu iş yerinde yaklaşık 100 adet bilgisayar bulunduğunu, bu bilgisayarlar ile dışarıdan çağrı merkezi hizmeti verebilmek adına firmaların kendisinden kiralama işlemi gerçekleştirdiğini beyan ederek suçlamaları kabul etmediği, sanık Tamer Karataş'ın mahkememiz huzurunda alınan savunmasında suç tarihinde Mecidiyeköy'de [P.P.de] işyerinin olduğunu, bu iş yerinde dışarıya çağrı merkezi hizmeti verebilmek adına bilgisayar bulunduğunu, dışardan firmalar gelerek çağrı merkezi hizmeti verebilmek için hizmet alımı gerçekleştirdiğini, katılan [Y.Y.] ile yapılan telefon görüşmesinin yapıldığı telefon hattı ve numarasının şirketi [T.ye] ait olmadığını, katılan [Y.Y.] yönünden kendisinin ya da şirketinin bir ilgisi bulunmadığını beyan ederek suçlamaları kabul etmediği,Ancak, benzer olaylarla ilgili olarak UYAP kayıtlarının incelenmesinde sanık Tamer Karataş hakkında 62 adet soruşturma 136 adet ceza dava dosyasının bulunması tekerrüre esas olmayan çok sayıda benzer eylemlerden mahkumiyete ilişkin adli sicil kaydının bulunması, sanık tarafından her ne kadar yapılan telefon görüşmesinin yapıldığı telefon hattı ve numarasının şirketi [T.ye] ait olmadığı katılan [Y.Y.] yönünden kendisinin ya da şirketinin bir ilgisi bulunmadığı beyan edilmişse de katılana ait [...] kredi kartı ile 23/07/2013 tarihinde [E.] isimli iş yerinden sanal pos aracılığıyla 12 taksitli toplam 700,00 TL tutarında gerçekleştirilen işleme ilişkin IP numarasının [T.] Ltd. Şti.ye ait olduğunun BTK'nın 2016 tarihli yazısı ve [G.B.nin] 2014 tarihli yazısından anlaşılması ve yetkilisinin sanık olduğunun sanığın kabulünde olmasına göre sanığın savunmasının hayatın olağan akışına ters düşüp, suçtan ve olası cezadan kurtulmaya yönelik olduğu, sanığın üzerine atılı eylemi işlediği..." Başvurucunun istinaf talebi, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin (Ceza Dairesi) 9/12/2018 tarihli kararı ile esastan reddedilmiş ve Mahkemenin kararı kesinleşmiştir. Başvurucu 16/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır."B. Uluslararası Hukuk Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri yönünden ilgili uluslararası hukuk için bkz. Ruhşen Mahmutoğlu, B. No: 2015/22, 15/1/2020, § 46- | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3612 | Başvuru, ceza davasında cezayı azaltabilecek ya da ortadan kaldırabilecek bir olgunun araştırılması talebinin reddedilmesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Türk vatandaşı ile evliliğe rağmen sınır dışı edilme kararı nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ve sınır dışı edilme durumunda tehlikeye düşüleceğinden bahisle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 16/10/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Bölüm tarafından tedbir talebinin değerlendirildiği 10/11/2015 tarihli toplantıda, başvurucu hakkındaki idari gözetim kararının kaldırılmasına ilişkin tedbir talebinin reddine, dosyada mevcut bilgi ve belgeler kapsamında başvurucunun Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) sınır dışı edilmesi durumunda yaşamının tehlikeye gireceği sonucuna ulaşmanın mümkün olmadığına ancak başvurucunun sınır dışı edilmesi hâlinde eşi ve çocuğundan ayrı kalacağı anlaşılğından sınır dışı işleminin durdurulmasına ilişkin tedbir talebinin kabulü ile başvurucu hakkındaki sınır dışı işleminin tedbiren uygulanmamasına karar verilmiştir. Komisyonca 31/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvurucu vekili tarafından Anayasa Mahkemesine verilen 12/2/2016 tarihli dilekçede başvurucunun sınır dışı işleminin uygulanmasına dair tedbir talebinden feragat ettiği belirtilmiş ve ayrıca başvurucu hakkındaki idari gözetim kararının kaldırılması talep edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin 6/5/2016 tarihli kararıyla idari gözetim kararının kaldırılmasına ilişkin tedbir talebinin reddine dair kararda değişiklik yapılmasını gerektirecek bir durum bulunmadığı ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra başvurucu tarafından sınır dışı işleminin uygulanmamasına dair tedbir talebinden feragat edildiği dikkate alındığında devamında yarar görülmeyen tedbirin kaldırılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 30/5/1989 tarihinde Suudi Arabistan'da doğmuş, ABD ve Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşıdır. Başvurucu 20/2/2014 tarihinde Türk vatandaşı A. ile evlenmiş olup söz konusu evliliğe istinaden başvurucuya 22/10/2014 ile 22/10/2015 tarihleri arasını kapsayacak şekilde aile ikamet izni verilmiştir. Türk vatandaşı A. ile başvurucunun evliliğinden 26/6/2015 tarihinde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Başvurucunun, Yalova’da bulunanbir hastanede doğum yapan eşine refakat ettiği sırada 27/6/2015 tarihinde yapılan bir ihbar üzerine kimlik kontrolü yapılmıştır. Yalova Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğünün 27/6/2015 tarihli kararı ile başvurucunun sınır dışı edilmesine ve bu amaçla idari gözetim altına alınmasına karar verilmiş; evrakta, başvurucu hakkında yapılan tahdit sorgulamasında hakkında (G-87) ve (Ç-114) kodlu tahdit kayıtlarının bulunması nedeniyle kamu güvenliği için tehdit oluşturduğu değerlendirmesi ile 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi uyarınca işlem yapıldığı belirtilmiştir. Yalova'da geri gönderme merkezi bulunmadığından bahisle başvurucu Kocaeli iline nakledilmiştir. Başvurucu 29/6/2015 tarihinde Kocaeli Geri Gönderme Merkezine teslim edilmiş ve 1/7/2015 tarihinde hakkında idari gözetim kararı alınmıştır. Başvurucu vekili tarafından Kocaeli Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğüne verilen 3/7/2015 tarihli dilekçe ile Geri Gönderme Merkezinde bulunan başvurucuya 6458 sayılı Kanun uyarınca hukuki destek sunmak üzere dosyasını inceleme ve örnek alma hususunda talepte bulunulmuştur. İlgili idarenin aynı tarihli cevap yazısı ile kamu düzeninin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesine ilişkin belgelerin incelenemeyeceği ve bu belge örneklerinin verilemeyeceği ifade edilerek talebin yerine getirilmediği belirtilmiştir.A. Sınır Dışı İşlemi Hakkındaki Dava SüreciBaşvurucu, hakkında verilen sınır dışı kararına karşı 7/7/2015 tarihinde Kocaeli İdare Mahkemesinde iptal davası açmıştır. Dava dilekçesinde sınır dışı edilmesine ilişkin işlemin hukuka aykırı olduğunu, hangi gerekçelerle kamu güvenliğini tehlikeye attığının belirsiz olduğunu, Türk vatandaşı ile evli olduğunu ve bir çocukları bulunduğunu; bu kapsamda alınan sınır dışı kararı ile aile hayatı ve yaşam hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir. Mahkemece 8/7/2015 tarihinde ilk inceleme tutanağı düzenlenmiştir. Kocaeli Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından dava dosyasına sunulan savunmada, yapılan bilgisayar tahdit sorgulamasında 17/3/2015 tarihli Genel Güvenlik (G-87-Yurda Girişi Yasak) ve 5/3/2015 tarihli (Ç-l14) tahdit kodunun olduğu görüldüğünden başvurucunun 6458 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde belirtilen "Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar" kapsamında olduğu değerlendirilerek hakkında sınır dışı kararı verildiği belirtilmiştir. Ayrıca 6458 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan "... Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesine ilişkin belgeler incelenemez ve verilemez." hükmü gereği dosyadaki evrakların sunulamadığı belirtilmiştir. Mahkemece 30/7/2015 tarihli ara kararı ile davalı idareden başvurucu hakkındaki tahdit kodlarının mahiyeti ile anlamının bildirilmesi, bu kodların bilgisayar tahdit sistemine işlenmesine neden olan somut olguların, bilgi ve bulguların ve başvurucunun kamu güvenliği ve düzeni açısından ne şekilde tehdit oluşturduğunun açıklanması istenilmiştir. İdarece dava dosyasına sunulan 13/8/2015 tarihli ara kararı cevabında, Genel Güvenlik (G-87-Yurda Girişi Yasak) ve (Ç-114-Haklarında Adli İşlem Yapılan Yabancılar) tahdit kodlarının veri girişinin yapılmış olduğunun tespit edildiği, söz konusu tahdit kodlarının veri girişlerinin Göç İdaresi Genel Müdürlüğü Yabancılar Daire Başkanlığı tarafından belirtilen tarihlerde yapıldığı, kendileri tarafından başvurucu ile alakalı veri girişi yapılmadığı belirtilmiştir. Bunun yanı sıra hakkında G-87 tahdit kodu veri girişi yapılmış olan yabancı uyruklu şahıslar ilgili Genel Müdürlük talimatlarına esasen kamu güvenliği ve düzeni açısından tehdit oluşturan şahıslar olarak değerlendirilmekte olduğundan bu kişilerin sınır dışı kapsamına alınmakta olduğu, Ç-114 tahdit kodlu veri girişinin ise hakkında herhangi bir sebeple adli işlem yapılan yabancı uyruklu şahıslar için girişi yapılan tahdit kodu olarak nitelendirildiği bildirilmiştir. Kocaeli İdare Mahkemesinin 25/8/2015 tarihli kesin kararıyla dava reddedilmiştir. Karar gerekçesinde bilgisayar tahdit sorgulamasında hakkında (G-87) ve (Ç-l14) tahditleri bulunduğu için kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan şahıs olarak değerlendirilen davacı hakkında tesis edilen sınırdışı işleminde hukuka aykırılık görülmediği belirtilmiştir.Bu karar 18/9/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.Başvurucu 16/10/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Bireysel Başvuru Yapılmasından Sonraki GelişmelerBaşvurucu vekili tarafından Kocaeli Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğüne verilen 16/9/2015 tarihli dilekçe ile yerel mahkeme kararı sonrası başvurucu hakkında sınır dışı edilme işlemlerinin başlatılacağı ve buna göre seyahat programı hazırlanacağı belirtilerek 6458 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer verilen "Yabancılar, sınır dışı etme kararıyla, menşe ülkesine veya transit gideceği ülkeye ya da üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilebilir." hükmü karşısında başvurucunun ailesinin de yaşadığı ve vatandaşı olduğu Pakistan İslam Cumhuriyeti'ne gönderilmesi, idare aksi kanaatte ise gerekçelerinin yazılı olarak bildirilerek bu aşamada sınır dışı edilme işlemlerinin bekletilmesi talep edilmiştir. Kocaeli Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne hitaben gönderilen 1/10/2015 tarihli yazıda, başvurucu vekilinin 16/9/2015 tarihli dilekçesine istinaden Pakistan İslam Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğundan gelen bir görevlinin başvurucu ile mülakat yaptığı ve görevli tarafından, durumun ilgili bakanlığın onayına sunularak onay verilmesi hâlinde başvurucu için gerekli belgelerin düzenleneceğinin bildirildiği belirtilmiştir.Başvurucu vekili tarafından Kocaeli Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğüne verilen 6/10/2015 tarihli dilekçede ise daha önce 6458 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince başvurucunun ailesinin de yaşadığı ve vatandaşı olduğu Pakistan İslam Cumhuriyeti'ne gönderilmesinin talep edildiği ancak ilgili talebe cevap verilmediği gibi başvurucunun Ankara Geri Gönderme Merkezine nakledildiği ve böylelikle hak kaybına uğradığı, başvurucunun ABD'ye gitmek istemediği, ABD'ye gönderilmesi durumunda yaşam güvencesinin olmadığı ve kötü muameleye uğramasının söz konusu olduğu belirtilerek başvurucunun ABD dışındaki bir ülkeye gönderilmesi talep edilmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından Anayasa Mahkemesine hitaben gönderilen 12/4/2016 tarihli yazıda, uluslararası terörist faaliyetlerin tespit ve deşifresi amacıyla sürdürülen çalışmalar kapsamında çeşitli kurumlardan edinilen istihbari bilgiler neticesinde başvurucunun kamu güvenliği açısından tehlike oluşturduğu değerlendirilerek yurda giriş yasağı kararı alındığı ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tedbir kararına istinaden başvurucunun Pakistan'a gönderilme talebinin yerine getirilemediği bildirilmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından Anayasa Mahkemesine hitaben gönderilen 28/5/2016 tarihli yazıda başvurucunun Pakistan'a gönderilmesine ilişkin talebi değerlendirilmek üzere Kocaeli İl Göç İdaresi tarafından Pakistan İslam Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu görevlileri ile görüşüldüğü ancak Konsolosluk yetkililerinin başvurucuyu ülkelerine kabul etmeyeceklerini beyan ettikleri ifade edilmiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından Anayasa Mahkemesine hitaben gönderilen 19/6/2018 tarihli yazıda ise;- Türk vatandaşıyla evliliğine istinaden ikamet izni başvurusu sırasında başvurucu hakkında herhangi bir giriş yasağı bulunmadığı,- Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığının 4/3/2015 tarihli yazısında ülkemizde terörist faaliyetlere iştirak etmelerinin ve çatışma bölgelerine seyahatlerinin engellenmesi kapsamında uygun tedbirlerin alınmasının talep edildiği, bu doğrultuda başvurucu hakkında (G-87 Genel Güvenlik kodlu) tahdit kaydı düzenlendiği, - Başvurucunun idari gözetim altına alınarak 29/6/2015 tarihinde Kocaeli Geri Gönderme Merkezine teslim edilmesinden sonra 30/5/2016 tarihinde idari gözetim tedbirinin sonlandırıldığı ve haftanın her günü olmak üzere ailesinin bulunduğu Yalova'da imza yükümlülüğü getirildiği,- Bundan sonra başvurucunun eşinin Mardin'de öğretmen olarak görev yapmaya başlaması üzerine başvurucunun talebi dikkate alınarak imza yükümlülüğünü Mardin'de yerine getirmesine 22/8/2016 tarihinde karar verildiği,- Bu defa başvurucunun eşinin doğum iznine ayrılarak Yalova'ya gitmesi ve başvurucunun da talebi üzerine 14/4/2017 tarihinde imza yükümlülüğünüYalova'da yerine getirmesinin karara bağlandığı,-Aynı şekilde eşinin doğum izninin bitiminden sonra Mardin'deki görevine başlaması üzerine başvurucununimza yükümlülüğünü Mardin'de yerine getirmesine 29/12/2017 tarihinde karar verildiği,-Ancak başvurucunun imza yükümlülüğünü 12/4/2018 tarihinden itibaren yerine getirmediğinin ve 14/5/2018 tarihinde farklı bir pasaport numarasıyla İstanbul Atatürk Hudut Kapısından çıkış yaparak ABD'ye gittiğinin tespit edildiği, eşinin ise Türkiye'de kaldığı bildirilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/16437 | Başvuru, Türk vatandaşı ile evliliğe rağmen sınır dışı edilme kararı nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ve sınır dışı edilme durumunda tehlikeye düşüleceğinden bahisle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari soruşturma sürecinde usulüne uygun ifade alınmaması nedeniyle savunma hakkının; mahkemeden istenilen belgelere ulaşma imkânı sağlanmaması nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 17/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığında (Komutanlık) astsubay olarak görev yapmakta iken ahlak dışı davranışlarda bulunduğuna ilişkin şikâyet üzerine hakkında idari tahkikat başlatılmıştır. Başvurucunun ve bazı personelin ifadeleri alınmıştır. Başvurucu, sorulan soruları ayrıntılı olarak yanıtlamış ve 23/11/2012 tarihli ifade tutanağını imzalamıştır. İdari soruşturma neticesinde düzenlenen raporda; başvurucunun bekâr arkadaşlarıyla ev tuttuğu, daha sonra arkadaşlarından O.Y.T.nin -eşiyle birlikte düğüne kadar üç ay kalmak üzere- bu eve taşındığı ve bu süreçte arkadaşının eşiyle gayriahlaki ilişki içinde bulunduğu, düğünden sonraki süreçte de bu ilişkilerinin devam ettiği, başvurucunun ifadelerinde de bu hususu teyit ettiği, bahse konu olayın ve davranışların Türk toplumunun gelenek ve göreneklerine uymayan, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeline yakışmayan ve TSK'nın itibarını sarsacak ahlak dışı hareketler olduğu tespiti yapılarak başvurucu ve O.Y.T. hakkında TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmesi teklif edilmiştir. Bu teklif doğrultusunda 18/1/2013 tarihli Millî Savunma Bakanlığının kararnamesiyle başvurucu hakkında 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun maddesi uyarınca TSK'dan ayırma işlemi tesis edilmiştir. 14/2/2013 tarihinde başvurucunun TSK ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucu 4/3/2013 tarihli dilekçe ile Komutanlıktan hakkındaki soruşturmayla ilgili evrakı bilgi edinme hakkı kapsamında istemiş, Komutanlık 29/3/2013 tarihli yazı ile talep edilen belgelerin fotokopilerinin hazırlanarak gönderildiğini belirtmiştir. Başvurucu,TSK'dan ayırma kararına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) iptal davası açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde TSK'dan ayrılmasını gerektirecek disiplinsizliğinin ve ahlaki zafiyetinin olmadığını, idari soruşturmanın sadece ifadelere dayandığını, iddiaların somut delille ispatlanmadığını, buna rağmen en ağır yaptırımın uygulandığını, idari soruşturmanın hukuka aykırı yürütüldüğünü ve yasal hakları hatırlatılmadan ifadesinin alındığını belirterek anılan idari işlemin iptalini istemiştir. Başvurucu 10/6/2013 tarihinde AYİM'e verdiği dilekçe ile idare tarafından gönderilen cevap dilekçesine ek gizli belgeler olduğunu tespit ettiğini, bu belgelerin incelemesine izin verilmesini istemiştir. AYİM Genel Sekreterliği 2/7/2013 tarihli yazı ile inceleme talebinin değerlendirildiğini ve uygun bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucu 3/7/2013 tarihli dilekçe ile gizli belgeleri inceleme talebinin reddine dair karara itiraz etmiştir. İtiraz, AYİM Birinci Dairesince değerlendirilmiş ve 9/7/2013 tarihli kararla üçüncü kişilerin bilgileri karartılarak başvurucu vekiline gizli zarf içinde gönderilen belgelerin incelettirilmesine karar verilmiştir. AYİM Başsavcılığı 14/11/2013 tarihli görüşünde başvurucunun ahlaki yapısının ve yaşayışının TSK'nın itibarını sarsacak dereceye ulaştığını ve statüsü itibarıyla kamu görevlisi olma nitelik ve yeterliliğini kaybettiğini belirterek başvurucu hakkında ayırma işlemi tesis edilmesinin ölçülü ve hukuka uygun olduğu kanaatine varıldığını ifade etmiştir. AYİM Birinci Dairesi 4/3/2014 tarihli kararıyla davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir; "...davalı idarece 1602 sayılı AYİM Kanunu'n 52'nci maddesi kapsamında savunma ekinde gizlilik dereceli olarak gönderilen belgeler içerisinde yer alan ve disiplin hukuku çerçevesinde değerlendirilmek üzere idari tahkikat kapsamında alınmış olduğu ve bu şekilde tespit edilen ifadesi esnasında iradesinin fesada uğratıldığı, yanıltıldığı ya da ifadesinin hukuka aykırı bir şekilde veya yasak yöntem ve usullerle alınmış olduğuna dair dosya kapsamında herhangi somut bir bilgi ve belge bulunmadığı görülen davacı tarafından imzalanmış bulunan davacıya ait 2012 tarihli ifade tutanağı ile yine bu kapsamda alınmış olduğu anlaşılan [O.Y.T.]'ye ait 2012 tarihli davacının ifadesinde geçen olayları doğrulayan ve teyit eden beyanlara ve idari soruşturma raporuna nazaran; davacının 3 bekar astsubay arkadaşı ile birlikte kalmakta olduğu eve, ev arkadaşı [O.Y.T.]'nin nikah yapmasını müteakip eşini getirdiği ve düğün yaptığı tarihe kadar 3 ay (Mart-Mayıs 2012 arası) eşi ile bu evde kaldığı, bekar evinde kalan [O.Y.T.]'nin evli olduğu bayan ile [başvurucunun] aralarında samimiyet oluştuğu, telefonda karşılıklı birçok mesajlaşmalarının olduğu ve mesajlarda birbirlerine "aşkım" vs. şeklinde hitap ettikleri; [O.Y.T.]'nin Haziran 2012'de gemide görevli olduğu dönemde ... [başvurucunun] söz konusu bayanıailesinin yanına götürdüğü ve evleneceğim kız" diye tanıttığı; [O.Y.T.] ile evli olan bayanın 2012 tarihinde boşanma kararıyla evi terk ettiği ve davacının kaldığı evde kalmaya başladığı hususları hep birlikte gözönüne alındığında davacının söz konusu davranışlarının, TSK'nın itibarını sarsacak ahlak dışı hareketler kapsamında olduğu, bu mevcut durumu itibarı ile TSK'daki kamu hizmetini devam ettirmesine olanak kalmadığı, bu itibarla; tesis edilen ayırma işleminde idarece takdir yetkisinin objektif kıstaslara bağlı kalınarak, kamu yararı amacına yönelik olarak ölçülü bir şekilde kullanıldığı anlaşıldığından dava konusu işlemde hukuka aykırı bir yön bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır." Karar düzeltme talebi AYİM Birinci Dairesinin 17/6/2014 tarihli kararı ile kararın usul ve hukuka uygun olduğu, dilekçede ileri sürülen nedenlerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği belirtilerek reddedilmiştir. 17/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. 28/12/1998 tarihli ve 23567 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Astsubay Sicil Yönetmeliği'nin (Sicil Yönetmeliği) mülga maddesinin ilgili kısmı şöyledir:'' Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlaki durumları gereği Silahlı Kuvvetlerde kalmaları, son rütbelerine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyen astsubaylar hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır:...e) Silahlı Kuvvetlerin itibarını sarsacak şekilde ahlak dışı hareketlerde bulunması, ... '' 926 sayılı Kanun'un maddesinin olay tarihindeki ilgili kısmı şöyledir:"Kadrosuzluk, yetersizlik, disiplinsizlik, ahlaki durum ... ile aşağıda belirtilen esas ve şartlar dahilinde astsubaylar hakkında Silahlı Kuvvetlerden ayırma işlemi yapılır." 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"... (Değişik dördüncü fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Dava dosyasındaki bilgi ve belgeler taraf ve vekillerine açıktır. Şu kadar ki; mahkeme tarafından getirtilen veya idarece gönderilen bilgi, belge ve dosyalardan, başka şahıs ve makamların özel bilgileri ile şeref, haysiyet ve güvenliğinin korunması veya idarenin soruşturma metotlarının gizli tutulması maksatlarıyla taraf ve vekillerine incelettirilmemesi kaydı konulanlar ile personelin özlük dosyasındaki dava konusu haricindekiler taraf ve vekillerine incelettirilemez. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Taraf ve vekillerine incelettirilemeyecek nitelikteki bilgi ve belgeler; bulundukları yer itibarıyla taraf ve vekillerine açık olan diğer evraktan ayrılamaz nitelikte iseler, taraf ve vekillerine incelettirilecek suretleri, ilgili bölümleri idare tarafından karartılarak ayrıca gönderilir. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Davacı taraf veya vekili, karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgelerin savunmaya esas teşkil edecek unsurlar olduğu iddiası ile mahkemeye itiraz edebilir. Yapılan bu itiraz, mahkeme tarafından incelenerek haklı görülen hususlarda, mahkemenin belirleyeceği çerçevede daha önce karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgeler karşı tarafa incelettirilebilir. (Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Bu hükümlere göre elde edilen ve gizlilik derecesine sahip bilgi ve belgeler, taraf ve vekillerince mahkeme haricinde, diğer bir maksatla kullanılamaz. Aksine davranışta bulunanlar hakkında ilgili kanun hükümleri saklıdır." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11764 | Başvuru, idari soruşturma sürecinde usulüne uygun ifade alınmaması nedeniyle savunma hakkının; mahkemeden istenilen belgelere ulaşma imkânı sağlanmaması nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/2/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 22/10/2001 tarihinde tapu iptali ve tescil talebiyle dava açmıştır. Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi 30/6/2010 tarihli kararı ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 5/10/2011 tarihli ilamı ile bozulmuştur. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 26/9/2012 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinin kurulmasının ardından yargılamaya Asliye Hukuk Mahkemesinde devam edilmiş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada 4/2/2014 tarihli karar ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalının temyiz talebi üzerine dava dosyası Yargıtaya gönderilmiş olup temyiz incelemesi devam etmektedir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2324 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza soruşturmasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı (Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı) olan başvurucu hakkında kamuoyunda "Ergenekon Davası" olarak bilinen dosya kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatılmıştır. Başvurucunun bu kapsamda kamuoyuna birtakım beyanatlarda bulunması üzerine örgüt üyelerine yönelik devam etmekte olan soruşturmayı etkilemeye ve örgüt üyelerini cesaretlendirmeye çalıştığı iddiası üzerine başlatılan soruşturmada, bir kısım şüphelilerle telefon irtibatının olduğu şüphesi üzerine ilgili mahkeme kararlarıyla 27/6/2008 tarihinden 9/1/2009 tarihine kadar iletişimin denetlendiği, kayda alındığı ve sinyal bilgilerinin değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanında başvurucunun konutunda 7/1/2009 tarihinde arama yapılmış, bazı materyallere el konulmuştur. Yetkisizlik kararları sonrası, ilgili dosya tekrar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 20/6/2018 tarihli ve S.2014/40820, K.2018/51633 sayılı kararıyla başvurucunun terör örgütüne yardım, örgüt propagandası ve adil yargılamayı etkileme suçları işlediği yönünde yeterli şüphe olmaması gerekçesiyle başvurucu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Aynı kararla, kimlikleri tam olarak tespit edilemeyen şüphelilerle birlikte toplam 514 kişi hakkında daha çeşitli gerekçelerle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği anlaşılmıştır. Bu karar, başvurucuya 28/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/24593 | Başvuru, ceza soruşturmasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3984 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tabloda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının, 2017/31768 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucular, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememişlerdir. Başvurucular, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmışlardır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucular, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/31768 | Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, şahsına karşı hakaret suçu işlendiği iddiasıyla Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı şikâyet üzerine etkin bir soruşturma yürütülmemesinin Anayasa’nın maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 29/11/2012 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 18/3/2013 tarihinde başvurunun karara bağlanması için Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, şahsına karşı bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden hakaret içeren yazılar yazan kişi hakkında, adres ve kimlik bilgilerinin tespit edilerek yayın yoluyla hakaret suçundan cezalandırılması istemiyle Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına 10/8/2012 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı; şikâyete konu yazıların müştekinin gıyabında ve şikâyet edilen kişi ile bir başkası arasında internet üzerinden yazışma yoluyla yapıldığı, gıyapta hakaret suçunun oluşması için gerekli olan ihtilat unsurunun gerçekleşmediği ve müsnet suçun unsurları itibariyle oluşmadığı gerekçesiyle 16/8/2012 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının 16/8/2012 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına başvurucunun 18/9/2012 tarihinde yaptığı itiraz Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinin 3/10/2012 tarih ve 2012/1281 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinin ret kararı başvurucuya 30/10/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, … cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, … cezaya hükmolunur....” 5237 sayılı Kanun’un “Mağdurun belirlenmesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/917 | Başvurucu, şahsına karşı hakaret suçu işlendiği iddiasıyla Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı şikâyet üzerine etkin bir soruşturma yürütülmemesinin Anayasa’nın 36. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığı'na gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 18/3/2011 tarihinde nazal septum deviasyonu (burunda kemik eğriliği) ve nazal polipozis (burunda iyi huylu tümör) tanısı ile İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesinde (Hastane) ameliyat edilmiştir. Bu ameliyat sonrasında sağ gözünde şaşılık oluştuğunun belirlenmesi üzerine on iki gün yatılı tedavi görmüş, farklı hastanelere başvurmuş ancak altı kez ameliyat edilmesine rağmen başvurucudaki şaşılığın kalıcı hâle geldiğinin belirlenmesi üzerine tedaviye son verilmiştir. Başvurucu 19/3/2012 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü (İdare) ve ameliyat kararını veren hekim Y.G. aleyhinde dava açarak maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmiştir. Yargılama sırasında davalı İdare hakkındaki dava tefrik edilmiş ve 2/7/2012 tarihinde davanın idari yargı merciinde açılması gerektiğinden bahisle usulden ret kararı verilmiştir. Doktor Y.G. hakkındaki dava sonucunda ise bu kişinin başvurucunun ameliyatına yalnızca gözlemci olarak katılması nedeniyle husumetin idareye yöneltilmesi gerektiği belirtilerek 24/4/2013 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Başvurucu 27/12/2012 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açarak İdareden 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Dava dilekçesinde, İdarenin hatalı tıbbi müdahalesi sonucunda görme kaybı yaşadığı, işinden çıkarıldığı ve tek başına yürüyemez hâle geldiği belirtilmiştir. İdare vekilinin cevap dilekçesinde, başvurucunun maddi tazminat talebine dayanak delilleri sunmadığı, ayrıca somut olayda İdarenin hizmet kusurundan söz edilemeyeceği belirtilmiştir. Mahkeme, yargılama sırasında Adli Tıp Kurumu Başkanlığı İkinci İhtisas Kurulundan (ATK) bilirkişi raporu almıştır. 29/11/2017 tarihli raporda; endoskopik sinüs cerrahisi ameliyatlarından sonra görme kaybı şikâyetlerinde tam düzelme olmayabileceği, bu bulguların herhangi bir tıbbi ihmalden kaynaklanmadığı ve tıbbi komplikasyon olarak nitelendirildiği belirtilmiştir. Başvurucu tarafından bu rapora itiraz edilerek tıbbi müdahale öncesinde bu işlemin olası sonuçları hakkında yeterince bilgilendirilmediği, raporun eksik bilgilere dayalı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkeme 27/2/2018 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde; burnundaki rahatsızlık nedeniyle operasyon yapılan başvurucunun bu operasyona bağlı olarak gözünde görme kusuru meydana geldiği hususunda mahkemede kanaat oluştuğu ancak görme kaybı ile sonuçlanan tıbbi müdahalenin ağır bir kusur içermemesi nedeniyle tazminat istemlerinin reddedildiği belirtilmiştir. Başvurucu tarafından istinaf yoluna müracaat edilerek Mahkemenin yetersiz bilirkişi raporu ile haksız bir karar verdiği belirtilmiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Daire) 26/9/2018 tarihli kararı ile başvurucunun istinaf başvurusunun maddi tazminata yönelik kısmının reddine, manevi tazminata yönelik kısmının kabulü ile başvurucuya 000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; ATK raporunda İdareye yüklenebilecek bir kusur bulunmadığı ve yaşanılan görme kaybının komplikasyon olduğu belirtilmiş ise de başvurucunun tıbbi müdahalenin olası sonuçları hakkında yeterli şekilde bilgilendirilmemesi nedeniyle İdare aleyhinde manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği belirtilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 30/10/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Fındık Kılıçaslan, B. No: 2015/97, 11/10/2018, §§ 19-27; Cihan Beyribey, B. No: 2014/19450, 26/12/2018, §§ 23-28; Fesih Aydar, B. No: 2015/4259, 10/1/2019, §§ 24- | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/35534 | Başvuru, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/51795 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının aynı tablonun (1) numaralı satırında yer alan 2019/30104 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, haklarındaki yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/30104 | Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu 28/3/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği şikâyeti dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik kararı vermiş, başvurunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği şikâyetine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/37570 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; haklı sebep olmadığı hâlde iş akdinin feshedildiği belirtilerek açılan işe iade davasında bariz takdir hatası yapılması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, 22/4/2016 tarihinde işe iade davası açmıştır. Davayı inceleyen Bursa İş Mahkemesi (Mahkeme) 14/6/2017 tarihli kararıyla davayı kabul etmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Dosya toplanan beyan ve belgelerden, davacıya sadece bir kez uyarı yazısı yazıldığı, zira İnsan Kaynakları Müdürü olan ve Mahkememizde davalı tanığı sıfatı ile dinlenen tanık [S.K. nın da] bu hususu doğrulayarak, davacıyı herhangi bir şekilde yazılı olarak uyarmadığını, ama sözlü olarak bir kez uyardığını beyan ettiği ve dosyada davacının başkaca uyarıldığı yada savunmasının alındığına ilişkin herhangi bir belgeye rastlanmadığı görülmüş olmakla birlikte, yapılan fesihte uyulması gereken yasal prosedüre uyulmadığı, fesih bildiriminde fesih sebebinin açık ve kesin şekilde belirtilmediği ve davalı şirketin davacının iş akdini haklı ve geçerli bir neden olmaksızın feshettiği sonucuna varılarak, sübut bulan davanın kabulü cihetine gidilmiştir...." Anılan karara karşı davalı işveren istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi 18/10/2018 tarihli kararıyla istinaf talebini esastan reddetmiştir. Davalı işveren, temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay Hukuk Dairesi16/5/2019 tarihinde kararı bozmuş ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...4857 sayılı İş Kanunu’nun maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması olasılığından kaçınmaktır. İşçinin davranışları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez.İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı yasanın maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, işyerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir.İspat yükü kendisinde olan işveren, geçerli ve haklı nedenle davacının davranışının veya yetersizliğinin işyerinde olumsuzluklara yol açtığını ve iş ilişkisinin çekilmez hal aldığını da ispat etmelidir.Somut uyuşmazlıkta, dosya içeriğine göre davacının iş sözleşmesinin verilen görevleri yapmamakta ısrar etmesi, bu tutumun diğer çalışanların performansını düşürmesi ve olumsuz örnek teşkil etmesi nedeniyle İş Kanunu'nun 25/II-h maddesi gereğince feshedildiği, davalı işverence sunulan e-posta yazışmalarına göre proje müdürü tarafından davacıdan 23/03/2016 tarihinde kalıp siparişi ile ilgili bilgi talep edildiği, akabinde 25/03/2016 ve 29/03/2016 tarihlerinde sırasıyla birinci ve ikinci hatırlatma e-postaları gönderildiği, 30/03/2016 tarihinde gönderilen e-postada siparişin onaylanması üzerinden oldukça gün geçtiği, hala bir anlaşma olmadığı ve sıkıntı yaşamanın kaçınılmaz olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır. Davacının e-posta yazışmalarına yansıyan davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açtığı sabittir. Buna göre, feshin geçerli nedene dayandığının kabulü ile davanın reddi gerekirken Mahkemece yazılı gerekçe ile kabulü hatalıdır...." Başvurucu, nihai hükmü 26/6/2019 tarihinde öğrendikten sonra 22/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu'nun "İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir:I- Sağlık sebepleri:a) İşçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan yaşayışından yahut içkiye düşkünlüğünden doğacak bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi durumunda, bu sebeple doğacak devamsızlığın ardı ardına üç iş günü veya bir ayda beş iş gününden fazla sürmesi.b) İşçinin tutulduğu hastalığın tedavi edilemeyecek nitelikte olduğu ve işyerinde çalışmasında sakınca bulunduğunun Sağlık Kurulunca saptanması durumunda. (a) alt bendinde sayılan sebepler dışında işçinin hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için iş sözleşmesini bildirimsiz fesih hakkı; belirtilen hallerin işçinin işyerindeki çalışma süresine göre 17 nci maddedeki bildirim sürelerini altı hafta aşmasından sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 74 üncü maddedeki sürenin bitiminde başlar. Ancak işçinin iş sözleşmesinin askıda kalması nedeniyle işine gidemediği süreler için ücret işlemez.II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri:a) İş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri için gerekli vasıflar veya şartlar kendisinde bulunmadığı halde bunların kendisinde bulunduğunu ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin işvereni yanıltması.b) İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarfetmesi veya davranışlarda bulunması, yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnadlarda bulunması.c) İşçinin işverenin başka bir işçisine cinsel tacizde bulunması.d) İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması, işyerine sarhoş yahut uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ya da işyerinde bu maddeleri kullanması.e) İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması.f) İşçinin, işyerinde, yedi günden fazla hapisle cezalandırılan ve cezası ertelenmeyen bir suç işlemesi.g) İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi.h) İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi.ı) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması.III- Zorlayıcı sebepler:İşçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması.IV- İşçinin gözaltına alınması veya tutuklanması halinde devamsızlığın 17 nci maddedeki bildirim süresini aşması.İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18, 20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/25058 | Başvuru, haklı sebep olmadığı hâlde iş akdinin feshedildiği belirtilerek açılan işe iade davasında bariz takdir hatası yapılması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Ekli tablonun (A) sütununda numaraları belirtilen başvuruların konu yönünden irtibatları nedeniyle 2019/15908 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2019/15908 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Arka Plan Bilgisi Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Devletin yetkili organları tarafından tehdit değerlendirmesi yapılarak demokratik anayasal düzene, bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, millî güvenliğe yönelik tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine ve illegal yapılanmalara karşı tedbirler alınması kararlaştırılmıştır (ayrıntılar için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017). Anılan tedbirler kapsamında olağanüstü hâl ilan edilmiş ve olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri çıkarılmıştır. Bu çerçevede 22/7/2016 tarihinde kararlaştırılan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 667 sayılı KHK'nın maddesinde devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenlik Kurulunca karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personelin kamu görevinden çıkarılmaları öngörülmüştür. 667 sayılı KHK, 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Kanun'un 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonucunda kanunlaşmıştır.B. Somut Başvurulara İlişkin Olay ve Olgular Başvurucular, Batman Belediyesine (Belediye) hizmet veren özel şirketlerde (Şirket) işçi olarak çalışmakta iken başvurucuların terör örgütü ile iltisaklı olduklarının bildirilmesi üzerine Şirket, başvurucuların iş akdini feshetmiştir. Başvurucular, iş akdinin usulüne uygun olarak feshedilmediğini ve fesih için somut bir olguya dayanılmadığını belirterek işe iade istemiyle Şirket ve Belediye aleyhine dava açmıştır. Davalı Belediye cevap dilekçesinde, 667 sayılı KHK'nın maddesi gereği hazırlanan listede bulunan kişilerin terör örgütü yapılanması ile irtibatı ve iltisakı olduğu tespitine yer verildiğini başvurucuların iş akitlerinin bu kapsamda feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı Şirket ise işe alım ve iş akdinin feshinin asıl işveren konumundaki Belediyenin tasarrufunda olduğunu belirtmiştir. Batman İş Mahkemesinde açılan davaların reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararlarında başvurucuların, İçişleri Bakanlığının Teftiş Raporunda, PKK terör örgütü ile bağlantılı olan kişiler arasında yer aldığı, bu nedenle yapılan işlemin şüphe feshi kapsamında iş ilişkisinin devamının işveren açısından beklenemez bir hale soktuğu, 667 sayılı KHK kapsamında, terör örgütleriyle mücadeleye yönelik, zorunlu, acil ve orantılı olduğu gerekçesine yer verilmiştir. Batman İş Mahkemesi 2019/15908 nolu bireysel başvuruya konu davada ise işe iade davası için gerekli asgari 30 işçi koşulunun gerçekleşmediği gerekçesiyle davayı usulden reddetmiştir. Başvurucular, karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri (Bölge Adliye Mahkemesi) başvurucuların istinaf istemlerini reddetmiştir. Kararlarda; şüphe feshi kavramı üzerine durulmuş ve 667 sayılı KHK kapsamında başvurucuların terör örgütü yapılanması ile irtibatı olduğunun bildirilmesi üzerine somut bir bağ ve ispatı aranmadığı, dolayısıyla ilk derece mahkemesi kararlarında bir isabetsizlik bulunmadığı yönünde değerlendirme yapılmıştır. 2019/15908 nolu bireysel başvuruya konu dava yönünden de yine şüphe feshi gerekçesine yer verilmiştir. Temyiz yolu açık kararlara karşı yapılan temyiz başvuruları da Yargıtay ilgili Hukuk Dairesince reddedilmiş ve Bölge Adliye Mahkemesinin kararları kesin olmak üzere onanmıştır. Nihai kararların tebliğinin ardından başvurucular bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bakınız Berrin Baran Eker [GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/15908 | Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, infaz kurumunda verilen disiplin cezası nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 23/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1964 doğumlu olan başvurucu, devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya çalışma suçundan müebbet ağır hapis cezası hükümlüsüdür. A. Başvurucu Hakkındaki Disiplin Soruşturması Başvurucunun Bandırma 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Tekirdağ’a nakli sırasında 14/6/2016 tarihinde başvurucuyla İnfaz Kurumu görevlileri arasında yaşanan olaylardan dolayı başvurucu hakkında aramaya karşı çıkma fiilinden disiplin soruşturması yapılmıştır. 14/6/2016 tarihinde yedi infaz koruma memurunun imzaladığı tutanak şöyledir: “14/6/2016 günü saat 55 sıralarında Bandırma 2 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan kurumumuza nakil gelen TERÖR (PKK) hükümlüsünün üst araması yapılmak istenmiş olup, hükümlü Ali ŞİMŞEK üst aramasına karşı çıkmış, üst aramasının yapılmaması için görevli memurlara direnmiş, bu eylemlerini yaparken de slogan atmaya devam etmiştir. Buna rağmen hükümlünün üst araması yapılmış, kalacağı odaya gönderildiği sırada X-Ray cihazından geçerken de slogan atmaya devam etmiştir.” Başvurucu disiplin soruşturması kapsamında 17/6/2016 tarihinde savunma yapmıştır. Başvurucu ifadesinde üst araması yaptırmak istemediğini, kendisini zorla soymalarına, şiddet derecesinde üst aramasına tepki olarak slogan attığını söylemiştir. Tekirdağ 1 No.lu T Tipi Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu 23/6/2016 tarihli ve 2016/107 sayılı kararıyla aramaya karşı çıkma fiilinden dolayı 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca başvucu hakkında 1 ay süreyle ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: “…DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE KANAAT: Kurumumuzda 14/06/2016 günü saat 12:55 sıralarında Bandırma 2 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Kurumumuza nakil olarak gelen Ali ŞİMŞEK' in üst araması yapılması istenildiğinde hükümlü Ali ŞİMŞEK' in üst aramasına karşı çıkarak görevli memurlara direndiği ve slogan atmaya başladığı, hükümlünün direnmesine rağmen üst aramasının yapıldığı ve kalacağı odaya gönderilmek üzere X Ray cihazından geçerken tekrar slogan atmaya devam ettiği tanzim edilen tutanaktan tespit ve müşahede olunmuştur.Adı geçene başlatılan disiplin soruşturması hakkında savunma istenilmesine dair yazının tebliğ edilmek istenildiği ancak adı geçenin imzadan imtina ettiği akabinde sözlü savunma verdiği görülmüştür. Adı geçen savunmasında kuruma alındığında üst aramasının yapılmasının istendiğini, kendisinin de sözlü olarak üst araması yaptırmayacağını söylediğini, bunun üzerine zorla üst aramasının yapılmasından dolayı slogan attığını beyan etmiş olup;Her ne kadar soruşturma raporunda hükümlü Ali ŞİMŞEK' in üst aramasına karşı gelerek slogan attığından dolayı hükümlünün slogan atmak suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması gerektiği kanaati hasıl olmuş ise de, disiplin kurulu kararında adı geçenin "Aramaya karşı çıkmak." suçundan cezalandırılması gerektiğine karar verilmiştir.…” Başvurucunun disiplin cezasına karşı Tekirdağ İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet, duruşmalı incelenmiştir. İnfaz Hâkimliği 28/9/2016 tarihinde başvurucunun savunmasını almıştır. Başvurucunun savunması şöyledir: “Olay tarihinde Tekirdağ 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza infaz kurumuna nakledilmiştim, girişte cezaevi görevlileri tarafından üzerim arandı, sol tarafta bulunan boş bir odaya alındım, burası arama odası değildi, arama odası karşı taraftaydı, üzerinde de arama odası olduğu yazılmıştı, bu odaya beni alan görevli doktor geleceğini söylemişti, 5-10 dakika bekledim, kimse gelmeyince oradaki cezaevi görevlisine açlık grevine olduğumu ne zamana kadar bekleyeceğimi sordum, bunun üzerine beni görevli demirli tecrit bölümüne aldı, 10-15 dakika burada kaldıktan sonra aynı görevli bu sefer beni yine aynı yerden yine daha önce aldığı boş odaya götürdü, odanın içerisinde revir paneli vardı, bu sırada müdahale ekibinden 5 kişinin geldiğini, ellerine eldiven giydiklerini gördüm, 5 kişi içeri girdi üzerimdeki kıyafetleri çıkarmamı söylediler, ben de insan onuruna ve insan haklarına aykırı olduğundan çıplak arama yapılmasını kabul etmeyeceğimi söyledim, ben kendilerine fiziki olarak bir direnmede bulunmadım, 5 kişi benim kıyafetlerimi yırtarak çıkarttılar, bu görevlilerden 2 tanesi ben kendilerine direnmediğim halde bana özellikle fiziksel şiddet uyguladılar ve hakaret ettiler, ben de bunun üzerine insanlık onuru işkenceyi yenecek biçiminde slogan atmaya çalıştım, bu sırada 5 görevli beni yere yatırıp üzerim çıkmışlardı, bu yüzden sloganı dahi tam olarak atamadım, atletimi yırttıkları için odada kaldı, gömleğimde yırtıldı, aramadan sonra gömleğimi elime aldım, giriş kaydı yapılmadan hücreye konuldum, bana fiziksel şiddet uygulayan ve hakaret eden iki cezaevi görevlisi beni hücreye götürürken de hakaret ve taciz içerikli sözler söylemeye devam ettiler, beni doktora çıkarmadılar, sağlık görevlisine götürdüler, üzerimdeki yaraları ben bu sağlık görevlisine gösterdim o da bu durumun kendisini ilgilendirmediğini söyledi, hücreye konulduktan sonra da ben cezaevi görevlileri hakkında Başsavcılığına ve Adalet Bakanlığına dilekçe yazdım, ancak benim dilekçelerim işleme konmadı, açlık grevinde olduğum halde bu kayıtlara dahi geçmedi, açlık grevine bırakmam halinde başka bir cezaevine sevk talebimin kabul edileceği söylendi, ancak ben açlık grevine devam ettim, hakkımda uygulanan disiplin cezası usul ve yasaya aykırıdır, benim aramamın yapıldığı odada kamera yoktu, ancak x-ray cihazının olduğu yerde kamera vardır, ben kamera kayıtlarının istenmesini istiyorum,cezaevi görevlileri tarafından düzenlenen tutanağı kabul etmiyorum.” İnfaz Hâkimliği, eylemin nitelendirilmesinde ve hükmolunan disiplin cezasının takdirinde bir hata olmadığı gerekçesiyle 20/10/2016 tarihinde şikâyeti reddetmiştir. Başvurucunun İnfaz Hâkimliği kararına yaptığı itiraz da 23/11/2016 tarihinde Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesince kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu 1/12/2016 tarihinde tebliğ edilen karara karşı 23/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Kolluk Görevlileri Hakkında Yapılan Soruşturma Başvurucunun kardeşi Ş. 7/7/2016 tarihinde başvurucuyla görüşmüştür.Başvurucu bu görüşmede; kardeşine beş infaz koruma memurunun saldırısına uğradığını, üstündeki giysilerin parçalanıp yırtıldığını, onuru zedelenecek şekilde kötü muameleye maruz kaldığını, sağlık çalışanlarının da bunlara göz yumduğunu söylemiştir. Ş. bunun üzerine 11/7/2016 tarihinde suç ihbarında bulunmuştur. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturma sonucunda, Kurum revirinde 28/6/2016 tarihinde yapılan muayenede başvurucuda darp ve cebir izi bulunmadığına işaret edilerek kamu davası açmaya yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle 22/8/2016 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Metin Yamalak (2), B. No: 2013/9450, 13/4/2016, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/73572 | Başvuru, infaz kurumunda verilen disiplin cezası nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, trafik kazasından kaynaklanan tazminat talebinin ıslah ile artırılan kısmının zamanaşımı gerekçesi ile reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun babası K.nın sevk ve idaresinde olan aracın 17/8/2002 tarihinde Muğla-Milas yolunda trafik kazası yapması neticesinde K. vefat etmiş, başvurucu ve kardeşleri yaralanmışlardır. Olaya ilişkin olarak ceza soruşturması başlatılmış, Muğla Cumhuriyet Başsavcılığının 12/9/2002 tarihli iddianamesiyle kazaya karışan diğer araç sürücüsünün dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu ölüme ve yaralanmaya sebebiyet verme suçundan cezalandırılması istemiyle Muğla Ağır Ceza Mahkemesinde (Ceza Mahkemesi) kamu davası açılmıştır. Ceza Mahkemesi 20/12/2006 tarihli karar gerekçesinde Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden (ATK) 12/5/2004 tarihli rapor alındığını ve kazaya karışan araç sürücüsünün 5/8 oranında kusurlu olduğunun raporda belirtildiğini ifade etmiştir. Ceza Mahkemesi yargılama neticesinde kazaya karışan araç sürücüsünün kusurunu da dikkate alarak 568 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Temyiz talebi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 3/11/2010 tarihinde onama kararı vermiştir. Başvurucu; babası K.nın trafik kazasında vefat ettiğini, yaşanan trafik kazası neticesinde kendisinin de belden aşağısının felç olduğunu, kardeşinin birinde işitme kaybı, diğerinin bacağında kısalık meydana geldiğini belirterek kardeşleri ve annesiyle birlikte Milas Asliye Hukuk Mahkemesinde 4/10/2004 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, murislerinin vefatı nedeniyle her biri için ayrı ayrı 000 TL destekten yoksun kalma tazminatı, başvurucunun tedavi giderleri için 000 TL, araç hasarı için 700 TL maddi ve manevi tazminat talep edilmiştir. Milas Asliye Hukuk Mahkemesi yargılama sürecinde Ceza Mahkemesi kararının kesinleşmesini beklemiş ve bu süreçte 3/5/2012 tarihinde ATK'dan da olaya ilişkin kusur oranını ve hasar miktarını gösterir rapor istemiştir. ATK'dan alınan 7/8/2012 tarihli raporda da K.nın kusursuz olduğu, kazaya karışan diğer araç sürücüsünün karşı istikametten gelen aracın hatalı sollama yaptığını gördüğü hâlde süratini azaltıp sağ şeride geçmesi gerekirken geçmediği gerekçesiyle %62,5 kusurluolduğu, plakası tespit edilemeyen üçüncü araç sürücüsünün ise %37,5 kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Kusur oranına ilişkin bilirkişi raporunun tarafların incelemesinden sonra hesap bilirkişiye verilmesine karar verilmiştir. 6/5/2014 tarihli hesap bilirkişi raporuna göre başvurucunun destekten yoksun kalma tazminatı 740 TL, maluliyet tazminatı ise 649 TL olarak belirlenmiştir. Rapor başvurucuya 24/10/2013 tarihinde duruşmada tebliğ edilmiş, başvurucu 21/5/2014 tarihinde maddi tazminat talebini artırarak ıslah dilekçesini mahkemeye sunmuştur. Mahkeme 10/3/2015 tarihli gerekçeli kararında trafik kazasına ilişkin kusur durumlarını ve maluliyet oranını belirten raporlara yer vermiş aynı zamanda tazminat davalarında zamanaşımı süresinin on yıl olduğunu, olayın 17/8/2002 tarihinde meydana geldiğini belirterek davalı tarafından zamanaşımı itirazını dikkate alıp maddi tazminatın ıslahla artırılan kısmı yönünden reddine karar vermiştir. Başvurucunun dava açarken talep ettiği tazminat miktarları üzerinden değerlendirme yaparak davanın kısmen kabulüyle 000 TL destekten yoksun kalma tazminatına, maluliyeti nedeniyle 000 TL tazminat ödenmesine ve 000 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesine hükmetmiştir. Başvurucu, ıslah talebinin reddedilmesinde mahkemenin kusuru bulunduğunu ileri sürerek duruşma istemli temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay Hukuk Dairesi başvurucunun talebi üzerine duruşma yapmış ve 26/4/2016 tarihli kararla mahkeme kararını tazminat taleplerine ilişkin kısım yönünden aynen, vekâlet ücretleri yönünden düzelterek onamıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi 24/5/2018 tarihinde Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından reddedilmiştir. Karar başvurucu vekiline 24/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Gülhan Dursun, B. No: 2016/9312, 27/11/2019, §§ 23- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25600 | Başvuru, trafik kazasından kaynaklanan tazminat talebinin ıslah ile artırılan kısmının zamanaşımı gerekçesi ile reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun ücreti kendisince karşılanarak kurum idaresi aracılığıyla satın aldığı süreli yayının kendisine teslim edilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/26802 | Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucunun ücreti kendisince karşılanarak kurum idaresi aracılığıyla satın aldığı süreli yayının kendisine teslim edilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/6746 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza davasında sanığın hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu 7/6/2015 ve 1/11/2015 tarihlerinde yapılan seçimlerde Halkların Demokratik Partisinden (HDP) Hakkâri milletvekili olarak seçilmiştir. Başvurucu hakkında milletvekili olarak görev yaptığı dönemde işlediği iddia olunan bazı suçlara ilişkin olarak farklı Cumhuriyet başsavcılıklarınca soruşturmalar yürütülmüştür. Milletvekili seçilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığına sahip olan başvurucunun dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle yirmi üç ayrı fezleke düzenlenmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) sunulmak üzere Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. 2014 yılının Ekim ayında yaşanan ve ülkenin büyük bir bölümünü etkileyen şiddet olayları ve sonrasında 2015 yılının Haziran ayından itibaren ülkedeterör saldırılarının artması dolayısıyla siyasi çevrelerde ve kamuda milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması hususunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda bu yönde değişiklik yapılmasını öngören kanun teklifi 12/4/2016 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulmuştur. TBMM Genel Kurulunda 20/5/2016 tarihinde kabul edilen 6718 sayılı Kanun'un maddesiyle Anayasa'ya geçici madde eklenmiştir. Söz konusu Anayasa değişikliğine göre 20/5/2016 tarihi itibarıyla maddede sayılan mercilere intikal etmiş dosyalar hakkında Anayasa'nın maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan yasama dokunulmazlığına ilişkin hüküm uygulanmayacaktır. Söz konusu değişikliğe dayanılarak bu kapsamda kalan fezlekelerle ilgili olarak yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümler uygulanmamış ve bu dosyalar gereği için ilgili mercilere iade edilmiştir. Bu kapsamda başvurucu hakkındaki yirmi üç ayrı fezlekeye konu olan soruşturma dosyaları ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına iade edilmiş; başvurucu hakkındaki soruşturma dosyalarının tamamı Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/1535 sayılı soruşturma dosyasında birleştirilmiştir. Başvurucu, yasama dokunulmazlığının kaldırılarak yargısal işlemlere tabi tutulması nedeniyle 30/9/2016 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru yapmıştır (56544/16 numaralı başvuru). Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığı 4/11/2016 tarihinde başvurucuyu tutuklanması talebiyle Hakkâri Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Hâkimlik 4/11/2016 tarihli kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına, diğer suçlarla ilgili tutuklama taleplerinin ise reddine karar vermiştir. Başvurucunun bu karara yönelik itirazı, Hakkâri Sulh Ceza Hâkimliğinin 20/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu bu karara karşı 1/12/2016 tarihinde 2016/32948 numaralı bireysel başvuruyu yapmıştır. Devam eden süreçte Başsavcılık 16/11/2016 tarihli iddianameyle başvurucunun terör örgütü propagandası yapma, suçu ve suçluyu övme, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme ve bunların hareketlerine katılma, ayrıca silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından cezalandırılmasını talep etmiştir. Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesinin 21/11/2016 tarihli iddianamenin kabulü kararıyla başvurucu hakkındaki yargılama başlamıştır. Mahkeme, aynı tarihte güvenlik nedeniyle davanın nakli için Bakanlığa başvurmuştur. Bakanlığın talebi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 6/1/2017 tarihinde davanın Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine nakline karar vermiştir. Bunun üzerine yargılamaya Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde E.2017/49 sayılı dosya üzerinden devam edilmiştir. Davanın ilk duruşması 18/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvurucu savunmasına başlamadan önce SEGBİS yoluyla duruşmaya katılmasının yüz yüze savunma hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir. İlk duruşmadan sonra başvurucunun avukatları 23/6/2017 ve 30/6/2017 tarihli dilekçelerle başvurucunun ikinci duruşmada hazır bulundurulmasını talep etmişlerdir. Mahkeme bu talepleri 7/7/2017 tarihli ikinci duruşmada sanığın tutuklu bulunduğu cezaevi ile mahkeme arasında bulunan mesafeyi ve bölgede meydana gelen terör olayları nedeniyle oluşan güvenlik sorununu gerekçe göstererek reddetmiştir. Başvurucu savunmasında, yüz yüze yargılanma hakkının engellendiğini ve sanal mahkeme oluşturulduğunu belirterek bir sonraki duruşmada hazır bulundurulmasını talep etmiştir. Başvurucu, 8/9/2017 tarihli üçüncü duruşmaya ve3/11/2017 tarihli dördüncü duruşmaya (hüküm duruşması) SEGBİS'le bağlanmayı reddederek katılmamıştır. Mahkeme bu duruşmalarda da başvurucunun duruşmada hazır bulunma taleplerini reddetmiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 3/11/2017 tarihli son duruşmada başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis ve terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 1 yıl 18 ay hapis cezaları ile cezalandırılmasına, diğer suçlardan ise beraatine karar vermiştir. Ayrıca başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan hükümle birlikte tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir. Başvurucu eldeki yargılamaya ilişkin süreçle ilgili olarak 2017 yılı içinde AİHM'e başvuru yapmıştır (25463/17 numaralı başvuru). Başvurucu, mahkûmiyet kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş, istinaf dilekçesinde duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiğinden de yakınmıştır. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 15/2/2018 tarihli kararıyla başvurucu hakkında terör örgütü propagandası yapma suçundan verilen hüküm yönünden istinaf talebini reddederek hükmü onamış ve karar kesinleşmiştir. Mahkeme, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilen hüküm yönünden de istinaf talebinin reddine karar vermiş, başvurucu -ceza süresi itibarıyla temyiz yolu açık olan- bu hüküm yönünden kararı temyiz etmiştir. Başvurucu, kesinleşen hüküm yönünden eldeki başvuru olan 2018/9763 numaralı bireysel başvuruyu yapmıştır. Anayasa Mahkemesi başvurucunun eldeki yargılama ile ilgili ilk başvurusu olan 2016/32948 numaralı bireysel başvuruyu (bkz. § 7) 7/3/2018 tarihinde karara bağlamıştır. Kararda başvurucunun tutuklanmasının hukuki olmadığı iddiasıyla ilgili olarak başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu ve ayrıca olayda tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun söylenebileceği sonucuna varılmıştır (Selma Irmak, B. No: 2016/32948, 7/3/2018, §§ 62-97). Ayrıca başvurucunun, yalnızca ifade özgürlüğü ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları kapsamında kalan eylemleri nedeniyle soruşturmaya maruz kaldığı ve tutuklandığı iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını gerekli kılan bir durum bulunmadığı belirtmiştir. (Selma Irmak, §§ 118,119). Öte yandan başvurucu hakkında mahkûmiyet kararına konu suçların da aralarında olduğu bazı suçlar bakımından verilen hükümlere karşı -ceza miktarı önemli olmaksızın- temyiz yoluna başvurulmasına imkân tanıyan 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun'un maddesi ile değişik 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinin (3) numaralı fıkrası gereği, madde metninde belirtilen suçlar bakımından bölge adliye mahkemesi ceza daireleri kararlarının temyiz edilebilmesi mümkün hâle gelmiştir. Bunun üzerine başvurucu anılan kararı temyiz etmiştir. Başvurucu temyiz dilekçesinde ayrıca duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiğinden de yakınmıştır. Başvurucu hakkında her iki suçtan verilen mahkûmiyet hükümleri Yargıtay Ceza Dairesinin 20/1/2020 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına ilişkin karara karşı 2020/17622 numaralı bireysel başvuruyu yapmıştır. Bu arada AİHM, başvurucunun 30/9/2016 tarihinde yaptığı 56544/16 numaralı başvuruyu (bkz. § 6) benzer şikâyetleri olan kırk milletvekilinin başvurusuyla birleştirerek verdiği Encü ve diğerleri/Türkiye (B. No: 56543/16, 1/2/2022) kararında, başvurucuların siyasi görüşleri nedeniyle milletvekili dokunulmazlıklarının 20/5/2016 tarihli Anayasa değişikliğiyle kaldırıldığı iddiası kapsamında ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme haklarının ihlal edildiği şikâyetlerini incelemiştir (Encü ve diğerleri/Türkiye, §§ 1-3). AİHM 20/5/2016 tarihli Anayasa değişikliğinin öngörülebilirliğine ilişkin Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) (B. No: 14305/17, 22/12/2020) ve Kerestecioğlu Demir/Türkiye (B. No: 68136/16, 4/5/2021) kararlarında vardığı sonuçlardan ayrılmayı gerektiren bir durum olmadığını belirterek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (Encü ve diğerleri/Türkiye, §§ 9-14). Yine AİHM başvurucunun 25463/17 numaralı başvurusunu benzer şikâyetleri içeren on iki milletvekilinin başvurusuyla birleştirerek verdiği Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye (B. No: 14332/17, 8/11/2022) kararında başvurucu hakkında verilen tutuklama tedbiri ve eldeki başvuruda şikâyete konu edilen yargılamalar nedeniyle başvurucunun ifade özgürlüğünün, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, serbest seçim hakkının ve Sözleşme'nin maddesiyle birlikte maddesinin ihlal edildiği şikâyetlerini incelemiştir. AİHM genel olarak Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) kararı ile benzer şekilde yukarıda anılan hakların ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye, §§ 489-640). Başvurucu Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinden AİHM'in anılan kararlarını gerekçe göstererek yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. Mahkeme yargılamanın yenilenmesi olarak ileri sürülen hususların, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesinde belirtilen ve sınırlı olarak öngörülen maddelerden birini içermediği gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Başvurucunun bu karara yönelik itirazı da reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu AİHM kararlarının uygulanmadığını belirterek 31/10/2023 tarihinde 2023/98732 numaralı bireysel başvuruyu yapmıştır. Söz konusu mahkûmiyet hükmünün infazıyla ilgili belgelere göre başvurucu 1/5/2020 tarihinde şartlı tahliye edilmiştir. Başvurucunun bihakkın tahliye tarihi ise 4/2/2022'dir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 27/12/2022 tarihli yerine getirme fişinde de mahkûmiyet kararının 4/2/2022 tarihinde yerine getirildiği tespit edilmiştir. Başvurular süresinde yapılmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/9763 | Başvuru, ceza davasında sanığın hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, bedelsiz terk edilen taşınmazların iadesi talebinin reddi nedeniyle mülkiyet hakkının, mahkeme kararlarında ilgili ve yeterli gerekçe bulunmaması nedeniyle de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/8/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu şirket Ankara'nın Çankaya ilçesi Karakusunlar mahallesinde bulunan 86, 87 ve 7427 sayılı parsel sayılı taşınmazlarda hisseli maliktir. Ankara İdare Heyetinin (İdare Heyeti) 6/6/1978 tarihli kararı ile 86, 87 ve 7427 sayılı parsel sayılı taşınmazlar ile diğer bazı taşınmazların birlikte ifraz ve tevhidine karar verilmiştir. Karar içeriğinde özetle:i. Anılan yerde bulunan 86, 87 ve 7427 parsel sayılı taşınmazlar ile 49, 92 ve 93 parsellerde Sınırlı Sorumlu Toplu Konut Yapı Kooperatifleri Birliğine ( Toplu Konut) ait parselasyon haritasının kooperatif tarafından tetkik ve tasdikinin talep edildiği belirtilmiştir.ii. Uygun olduğu değerlendirildiğinden 71200 plan numarası verildiği ve planla ilgili tapulama 7421 ve 7427 nolu parsellere ait ifraz-tevhidine ait 71370 nolu beyannamenin ekte sunulduğu, kooperatifin muvafakati gereğince düzenleme ortaklık payı dışında bağışlanan 197 m² bedelsiz olarak terkin, ayrıca umumi hizmetlere ayrılan 187 m² 13774 ada 1, ve 2, 13779 ada 1 ve 13780 ada 2 parsellerin de ilgili kamu kuruluşları adına bedelsiz olarak tescil edileceği ifade edilmiştir.iii. Müdürlük Harita Şubesinin 6/6/1978 tarihli yazısı içeriğinden İmar ve İskan Bakanlığınca onanlı mevzii imar planındaki parsellere ait Toplu Konut tarafından düzenlenen 1/1000 ölçekli ekli 71200 nolu kesin plan ve dağıtım cetvelleri ile tapulama parsellerin ifraz ve tevhidine ait 71370 nolu beyannamelerin uygun olduğu ve kanuni gereğinin yapılması gerektiği belirtilmiştir. Bu kararın ekinde yer alan 23/12/1977 tarihli Ankara Noterliği taahhütnamesinde, Toplu Konut Karakusunlar köyü 49, 86, 87 ve 7427 sayılı parseller üzerine inşa edecekleri sosyal meskenler için hazırlanan imar planında belirtilecek olan ve kamu kuruluşlarına devir edilmesi gereken yerleri bedelsiz olarak ilgili kamu kuruluşlarına terk edeceklerini beyan ve taahhüt etmiştir. 26/12/1977 tarihli Ankara Noterliği taahhütnamesinde ise başvurucu hisseleri bulunan Karakusunlar köyü 86 ve 87 parselleri, 49, 92, 93 ve 7427 sayılı parsellerle beraber toplu konut bölgesi olarak kabul ettiklerini ve Toplu Konut tarafından hazırlanan imar planında kamuya devredilmesi zorunlu olan yerleri bedelsiz olarak kamuya terk etmeyi kabul ve taahhüt ettiklerini ifade etmiştir. İdare Heyetinin 6/6/1978 tarihli kararının ekinde yer alan Ankara Belediyesi İmar Müdürlüğünün 71200 nolu Düzenleme Sahasına İlişkin Düzenleme Ortaklık Payı ve Kamulaştırma Miktarı Hesap Cetvelinde (Hesap Cetveli) toplam sahanın 790 m² olduğu, 935 m²nin imar parseline ve kalan 855 m²nin kamu hizmetine ayrıldığı anlaşılmaktadır. Kamu hizmetine ayrılan kısımdan 658 m² düzenleme ortaklık payı, kalan 197 m² ise kamulaştırılması gerekli alan olarak düzenlenmiştir. Tüm alana oranla kamu hizmetine ayrılan kısmın % 45,65 olarak belirlendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Hesap Cetvelinde özetle:i. 86 nolu parselde düzenlemeye girecek alan 800 m², imar parseline tahsis edilen alan 544 m², düzenleme ortaklık payı 848 m² ve kamulaştırılan alan 408 m² olarak ifade edilmiştir.ii. 87 nolu parselde, düzenlemeye girecek alan 800 m², imar parseline tahsis edilen alan 631 m², düzenleme ortaklık payı 210 m² ve kamulaştırılan alan 959 m² olarak belirtilmiştir.iii. 7427 nolu parselde, düzenlemeye girecek alan 130 m², imar parseline tahsis edilen alan 506 m², düzenleme ortaklık payı 169 m² ve kamulaştırılan alan 455 m² olarak ifade edilmiştir. Hesap cetveli ekinde yer verilen belgelere göre düzenleme ortaklık payı dışında kalan ve kamulaştırılan alan olarak belirtilen kısımlar 25/10/1978 tarihinde bedelsiz olarak tapudan terk edilmiştir. Başvurucu 29/11/2016 tarihinde Çankaya Belediye Başkanlığına (İdare) başvurmuş ve İdare Heyetinin 6/6/1978 tarihli imar uygulaması sonucunda düzenleme ortaklık payı kesintisi içinde olmayan 649 m² alanın fazladan alındığını belirterek bu kısmın iadesini veya buraya isabet eden rayiç bedelin ödenmesini talep etmiştir. Başvurucu dilekçesinde ayrıca, 6785 sayılı Kanun gereği en fazla % 25 oranında düzenleme ortaklık payı alınabileceği hâlde yanlış uygulama ile % 45,65 düzenleme ortaklık payı alındığını, imar dosyasında düzenleme ortaklık payı oranının % 18,1 olduğunu tespit ettiklerini, diğer hissedarlardan bu şekilde kesinti yapılmasına rağmen kendisinden yüksek oranda kesinti yapıldığını ileri sürmüştür. İdare başvurucunun talebini 27/12/2016 tarihinde reddetmiştir. İdare ret gerekçesinde, kadastral parsellerden alınan düzenleme ortaklık payının %25'i aşması nedeniyle düzenleme ortaklık payı fazlası kısımların Hesap Cetvelinde kamulaştırılacak alan olarak gösterildiğini, bu kısımların başvurucu ve Toplu Konut tarafından verilen taahhütlere istinaden bedelsiz olarak terk edildiğini ve 25/10/1978 tarihinde başvurucu ve Toplu Konutun bu kısımları tapudan terkin ettiklerini belirtmiştir. Tapudan rızaları ile terkin edilen bu kısımların yeniden özel mülke dönüştürülmesinin hukuken mümkün olmadığını ifade etmiştir. Başvurucu İdarenin ret işleminin iptali ve 000 TL'nin başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesi talebiyle 21/3/2017 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, idari yargı içtihatlarında bedelsiz terke ilişkin kısmın da düzenleme ortaklık payına dahil edilen kısım içinde değerlendirildiğini ve dolayısıyla kanun gereği alınması gerekli % 25 oranının çok üzerinde % 45,65 oranında kesinti yapıldığını ileri sürmüştür. Söz konusu imar uygulaması kapsamında bulunan ve başka kişilere ait olan 92 parselle ilgili davada Yargıtay Hukuk Dairesinin ( Hukuk Dairesi) 25/2/2016 tarihli ve E.2015/14639, K.2016/3510 kararı ile parselasyon işlemi yapılmadan önce verilen taahhüdün geçersiz olduğunun tespit edildiğini, ayrıca 7427 sayılı parselle ilgili verilen taahhüt bulunmadığını iddia etmiştir. Başvurucunun dava dilekçesinin ekinde sunduğu Hukuk Dairesi kararı incelendiğinde, kamulaştırmasız el atılan taşınmazların bedelinin tahsili talebine ilişkin davanın ilk derece mahkemesi tarafından reddedildiği belirtilmiştir. 6/6/1978 tarihli İdare Heyeti kararı ile onaylanan 71200 nolu parselasyon planında dava konusu 92 parsel sayılı taşınmazın 460 m² kısmı ile 93 parsel sayılı taşınmazın 572 m² kısmının kamulaştırılacak alan olarak ayrıldığı, taşınmazların halen bu miktarlar ile tapuda yaşadığı ve taşınmazlara oyun alanı, çocuk bahçesi ve yol yapılarak el atıldığı ifade edilmiştir. Muris H. T.'nin Ankara Noterliğinin 29/12/1977 tarihli bedelsiz terke ilişkin taahhütnamesinin parselasyon planının onaylanıp ilan edilerek kesinleşmesinden önce düzenlendiğine işaret edilmiştir. Soyut şekilde yapılan taahhütnamenin geçerli kabul edilemeyeceği belirtilmiş ve davanın reddine karar verilmesinin yerinde olmadığı ifade edilmiştir. İdare Mahkemesi 5/5/2017 tarihinde davayı süre aşımı nedeniyle reddetmiştir. Başvurucunun istinaf başvurusunu değerlendiren Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 21/12/2017 tarihinde İdare Mahkemesi kararını kaldırmış ve yeniden karar verilmek üzere dava dosyasını mahkemesine geri göndermiştir. İdare Mahkemesi yeniden yargılamaya başlamış ve yargılama sırasında bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 21/3/2019 tarihli bilirkişi raporunda özetle:i. 9/7/1956 tarihli ve 6785 sayılı mülga İmar Kanunu'nun maddesi ile kentlerin ihtiyacı olan imarlı arsa temini yanında sosyal donatı alanlarının kazandırılmasının hedeflendiği ve düzenleme ortaklık payı adı altında taşınmazların % 25 'ine kadar kesinti yapılabildiği belirtilmiştir. 6785 sayılı mülga Kanun'da düzenlenen bu oranın yetersiz kalması nedeniyle 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu'nun yürürlüğe girdiği ve düzenleme ortaklık payı oranının %35'e çıkarıldığı, daha sonra ise 3/12/2003 tarihli ve 5006 sayılı İmar Kanunu ile İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile yapılan değişiklik sonucunca düzenleme ortaklık payı oranının % 40'a çıkarıldığı ifade edilmiştir.ii. Uyuşmazlığa konu imar uygulamasında düzenleme ortaklık payı kesintisinin %18,12, cetvellerde kamulaştırma sütununda gösterilen oranın %27,53 ve toplam kesinti miktarının %45,65 olduğu, 49, 86, 87, 92, 93 ve 7427 sayılı parsellerden eşit şekilde alındığı, anılan tarihteki düzenleme ortaklık payı sınırının %25 olduğu ve sınır içinde düzenleme ortaklık payı kesintisi yapıldığı belirtilmiştir. İdare Mahkemesi 30/4/2019 tarihinde, düzenleme ortaklık payı oranının % 18,12 olarak belirlendiği ve yasal % 25 oranının aşılmadığı, noterde düzenlenen 26/12/1977 tarihli taahhütnamede bedelsiz terkin kabul edildiği ve imar uygulamasının tapuya tescil edilmesi için talepte bulunulması üzerine tapuda terkin işleminin yapıldığı ve bu terk işleminin usulüne uygun olduğu gerekçeleriyle davayı reddetmiştir. Yapılan istinaf başvurusunu inceleyen Bölge İdare Mahkemesi 12/3/2020 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. Maliklerin taahhütname vererek kamuya terk edilecek alanları kabul etmesi sonucunda yaptırdıkları parselasyon planının idarece onaylanarak yansıtıldığını, taahhütnameden rücu anlamına da gelecek şekilde terk edilen taşınmazların bedelinin tazmini istemiyle açılan davanın hukuki dayanağının olmadığını ifade etmiştir. Başvurucu 27/8/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu bireysel başvuru tarihinden sonra 1/9/2020 tarihinde temyiz talebinde bulunmuştur. Danıştay Dairesi (Danıştay Dairesi) kararı 23/6/2022 tarihinde onamıştır. Kararın gerekçesinde özetle:i. Başvurucunun İdare Heyetinin 6/6/1978 tarihli imar uygulaması sonucunda bedelsiz terk miktarının düzenleme ortaklık payı hesabına dahil edilmesi gerektiğine, verilen taahhütnamenin geçersiz olduğuna, söz konusu imar uygulamasının başvurucu tarafından verilen taahhütnameye dayanmadığına, 7427 parsel sayılı taşınmaza ilişkin taahhüdün bulunmadığına ve düzenleme ortaklık payı oranının yasal sınırın çok üstünde olduğuna ilişkin iddiaları bulunduğu belirtilmiştir. Bu iddiaları sahibi olduğu taşınmazlara yönelik imar uygulaması yapılması üzerine açacağı davada ileri sürmesi ve hukuka aykırı bir uygulama varsa belirtilen dava sonucunda verilecek karar ile durumun ortaya konulması gerektiği ancak işleme karşı dava açılmadığı ifade edilmiştir.ii. Başvurucunun rıza gösterdiği anlaşılan idari işlem nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zararın tazmininin istenilmesine hukuken olanak bulunmadığı belirtilmiştir. Taşınmazların tapudan bedelsiz terki sırasında yürürlükte bulunan 6785 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:''İmar ve yol istikamet planları hududu içindeki binalı ve binasız gayrimenkullerin; plana uygun şekilde inşaata elverişli hale getirilmesi için, gayrimenkul sahiplerinin muvafakati aranmaksızın birbirleriyle ve yol fazlası ile veya sair belediye, amme hükmi şahıslarıyla amme müesseslerine ait yerlerle birleştirerek, plan icaplarına göre, müstakilen veya şüyulu olarak parsellere ayırmaya ve bu yerleri yüzde yirmi beşe kadar noksanıyla sahiplerine dağıtmaya belediyeler salahiyetlidir....'' 3194 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:''...Belediyeler veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme alanındaki nüfusun kentsel faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli olan umumi hizmet alanlarının tesis edilmesi ve düzenleme dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında 'düzenleme ortaklık payı' olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırk beşini geçemez....'' | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/24136 | Başvuru, bedelsiz terk edilen taşınmazların iadesi talebinin reddi nedeniyle mülkiyet hakkının, mahkeme kararlarında ilgili ve yeterli gerekçe bulunmaması nedeniyle de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararı ile ilişiğinin kesilmesi işlemi ve 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nun maddesi ile 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’na eklenen geçici maddede düzenlenen haklardan yararlanmak amacıyla açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle, Anayasa’nın maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesinin ve maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 1/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 29/12/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 15/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 3/2/2015 tarihli görüş yazısı 12/3/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı cevap sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, astsubay statüsünde görev yapmakta iken disiplin bozucu hareketleri ile yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunduğu gerekçeleriyle 10/12/1996 tarihli YAŞ kararıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiği kesilmiştir. 6191 sayılı Kanun’un maddesinin (7) numaralı fıkrası ile 926 sayılı Kanun’a eklenen geçici madde, 12/3/1971 tarihi sonrasındaki yargı denetimine kapalı idari işlemler veya YAŞ kararlarıyla TSK’dan ilişiği kesilenlere bazı haklarının iadesinin sağlanması amacıyla idareye başvuru imkânı getirilmiş ve bu hükümden yararlanabilmek için 6191 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden itibaren 60 gün içinde Milli Savunma Bakanlığına başvurulması gerektiği hükme bağlanmıştır. Başvurucunun, 926 sayılı Kanun’a eklenen geçici madde düzenlemesinden yararlandırılması talebiyle yaptığı başvuru, Milli Savunma Bakanlığının 5/7/2011 tarihli işlemi ile reddedilmiştir. Başvurucunun, bu idari işlemin iptali talebiyle açtığı dava Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Birinci Dairesinin 19/9/2012 tarihli ve E.2012/408, K.2012/888 sayılı kararı ve oy çokluğuyla reddedilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:“…Dava dosyası ile davalı idare tarafından gönderilen bilgi ve belgelerin incelenmesi neticesinde davacının Mu.Tek Bşçvş. (1984-14) sınıf ve rütbesiyle K.K.Loj.K.MEBS.Malz.KMu.Ana Depo veFb.K.lığı emrinde görev yapmakta iken hakkında K.K.Per.Bşk.lığınca başlatılan işlem sonunda "Silahlı Kuvvetlerde kalması uygun değildir" kararı verilerek onay için durumunun Genelkurmay Başkanlığına sunulduğu, Genelkurmay Başkanlığının 1996 tarihli kararı ile de “…b. Adı geçen astsubayın bulunduğu rütbeye ait bilgilerden; (1) Sakıncalı-Bölücü personel kategorisinde olduğu, (2) K. K. İsth.Bşk.lığı raporundan; (a) PKK terör örgütü mensubu olduğu, (b) Tutum ve davranışlarıyla PKK terör örgütü mensubu (E ) Bşçvş. İD'ın yanında yer aldığı ve kendisiyle samimi ilişkiler içerisinde olduğu, (c) Eski birliğinde olan, kendi görüşüne yakın kişilerle ilişkisinin devam ettiği, (d) PKK Terör Örgütü lehine yayın yapan yazılı basını sürekli takip ettiği, bu nedenle Kanun ve Yönetmelik hükümleri gereğince disiplin bozucu hareketler içerisinde olduğu, yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunduğu" gerekçeleriyle Yüksek Askeri Şura gündemine girmesine karar verildiği, bu karar uyarınca da Yüksek Askeri Şuranın 1996 tarih ve 2 sayılı kararı ile TSK'den ilişiğinin kesildiği, bilahare davacının 6191 sayılı Kanunla 926 sayılı Kanuna eklenen Geçici 32’nci madde kapsamında davalı idareye 2011 tarihinde müracaat ettiği, bu müracaatının Millî Savunma Bakanlığının 2011 tarihli cevabi yazısı ile reddedilmesi üzerine süresi içinde AYİM’de bu davanın açıldığı anlaşılmıştır.…Davacının da astsubay olarak görev yapmakta iken, disiplinsizlik gerekçesiyle Yüksek Askerî Şura'nın 1996 tarihinde verdiği karar ile TSK’dan ilişiğinin kesildiği, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125'inci maddesinin olay tarihinde yürürlükle bulunan düzenlemesi nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olduğu, bu nedenle davacının 926 sayılı Kanunun Geçici 32'nci maddesinden yararlanabilmek için gerekli olan "yargı denetimine kapalı işlemlerle TSK’dan ilişiği kesilmiş" olmak şartını taşıdığı anlaşılmaktadır.Diğer taraftan söz konusu kanun hükmü ile; 1971 tarihinden 2011 tarihine kadar yargı denetimine kapalı idari işlemler veya Yüksek Askeri Şura karaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiği kesilenlerin, yani kişi olarak kapsama girenlerin başvurularını kabul veya reddetmek konusunda Milli Savunma Bakanına (sebep unsuru yönünden) geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır Kuşku yok ki, diğer bütün kamusal yetkilerde olduğu gibi idarenin takdir yetkisi de kamu yararı amacı ve hizmet gerekleriyle sınırlı bulunmaktadırBu çerçevede yapılan değerlendirmede; davacı hakkındaki Genelkurmay Başkanlığının 1996 tarihli Yüksek Askeri Şura gündemine girmesine dair kararında belirtilen faaliyet ve hareketleri göz önüne alındığında, davacının 926 sayılı Kanunun 32'nci maddesinden yararlandırılmasına ilişkin başvurusunun reddine dair işlemde davalı idarece takdir yetkisinin objektif ve ölçülü bir şekilde kullanılmış olduğu değerlendirilerek dava konusu ret işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” Karşı oy gerekçesi ise şöyledir:“Davalı idarece davacı hakkında tesis edilen 6191 sayılı Kanunla 926 sayılı TSK Personel Kanuna eklenen Geçici 32'nci madde kapsamında yapılan başvurunun reddi işlemine dayanak olarak hakkındaki Genel Kurmay Başkanının 1996 tarihli Yüksek Askeri Şura gündemine alınmasına dair kararı sunulmuştur. Ancak, dava dosyasında davacının bu kararda belirtilen soyut faaliyet ve hareketleri gerçekleştirdiğine ilişkin olarak herhangi bir belge ve bilgi bulunmamaktadır. Nitekim, Dairemizce bu konuda alınan ara kararlar ile davacının belirtilen faaliyet ve hareketlerine ilişkin tüm istihbarat raporlarının ve diğer ilgili belgelerin gönderilmesi davalı idareden istenilmiş olup, Genelkurmay Bşk.lığının 2012 tarih ve PER:50l0-1026-12/Per.Pl. ve Ynt.Ynt.Ş(5) sayılı ve K.K.K. lığının 2012 tarih ve PER 9100-655-12/Per İşl. E.ve Arş Ş.Arş.Ks. sayılı cevabi yazıları ile ilgili bilgi ve belgelerin arşivde mevcut olmadığı, Arşiv Yönergesi uyarınca imha edildiği bildirilmiştir. İdarenin bütünlüğü içinde 6191 Sayılı Kanunla getirilen düzenleme kapsamında bir çok personel hakkında olumlu yönde (başvuruyu kabul etme) işlemi tesis eden idarenin davacı hakkında tesis edilen işlem açısından ilgili belgelerin imha edildiği yönündeki savunmasının hukuki bir gerekçe olarak kabulü mümkün gözükmemektedir. Davalı idarenin bu yaklaşımı takdir yetkisini kullanmada objektif davrandığını şüpheli kılmaktadır. Ayrıca dava dosyasında, davacı hakkında adli tahkikat yapılmasını gerektiren bahse konu faaliyet ve hareketleri nedeniyle bir tahkikat yapılmış olduğuna dair herhangi bir bilgi ve belge de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, dava konusu olayda davalı idarece takdir yetkisini objektif bir şekilde kullanılmamış olduğu değerlendirilerek, 6191 sayılı Kanun kapsamında yapılan başvurunun reddi yönünde tesis edilen işlemin iptaline karar verilmesi gerekirken aksi yönde oluşan çoğunluk kararına katılamadık.” Başvurucunun bu karara karşı karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 22/1/2013 tarihli ve E.2013/63, K.2013/68 sayılı kararıyla reddedilmiş ve karar, 4/2/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 1/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmıştır. B. İlgili Hukuk 926 sayılı Kanun’un geçici maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkraları şöyledir:“12 Mart 1971 tarihinden bu Kanunun yayımı tarihine kadar, yargı denetimine kapalı idari işlemler veya Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiği kesilenler veya vefatları hâlinde hak sahipleri, bu madde hükümlerinden yararlanabilmek için altmış gün içinde Milli Savunma Bakanlığına başvururlar.Milli Savunma Bakanı, başvurunun kabulüne veya reddine en geç altı ay içinde karar verir. Milli Savunma Bakanı, hazırlık amacıyla sadece gerekli yazışmaların yapılması hususunda yardımcı olmak üzere gerektiğinde komisyonlar kurabilir ve bu komisyonlara, ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından temsilci çağırabilir. İlgililerin, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiklerinin kesilmesine esas bilgi ve belgeler Genelkurmay Başkanlığınca en geç altmış gün içinde Milli Savunma Bakanlığına gönderilir.… Başvurunun reddi hâlinde, bu ret işlemine karşı ilgililer altmış gün içinde Askerî Yüksek İdare Mahkemesinde dava açabilirler.” | Etkili başvuru hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1628 | Başvurucu, Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararı ile ilişiğinin kesilmesi işlemi ve 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nun 10. maddesi ile 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’na eklenen geçici 32. maddede düzenlenen haklardan yararlanmak amacıyla açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesinin ve 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/9801 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, hakkındaki koşullu salıverilme kararının geri alınmasına esas gösterilen mahkûmiyet kararının ortadan kaldırılmasına rağmen geri alma kararının infazına devam edilmesinin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, tahliye ve tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 21/1/2013 tarihinde Bandırma Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 25/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru tarihinde Bandırma M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu, Adana 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesinin 3/10/1980 tarih ve E.1980/306, K.1980/630 sayılı kararı ile kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarından neticeten 36 yıl ağır hapis cezasına ve Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 17/2/1987 tarih ve E.1984/132, K.1987/7 sayılı kararı ile 20 yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Adana 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesinin 30/12/1987 tarih ve E.1980/306, K.1987/264 sayılı içtima kararı ile anılan hapis cezalarının 36 yıl ağır hapis cezası olarak infazına karar verilmiştir. Anılan hapis cezalarının infazı sırasında Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 13/4/1991 tarih ve 1991/125 Değişik İş sayılı kararı ile başvurucunun koşullu salıverilmesine karar verilmiştir. Başvurucu serbest bırakıldıktan sonra deneme süresi içinde yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçundan Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 14/11/1994 tarih ve E.1993/175, K.1994/374 sayılı kararı ile 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi 29/8/1995 tarih ve 1995/139 Değişik İş sayılı kararı ile deneme süresi içinde suç işlediği kesinleşen başvurucunun, koşullu salıverildiği 16/5/1993 ile 20/5/2016 tarihleri arasındaki bakiye cezasının aynen infazına karar vermiştir. Anılan karara itiraz Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 29/8/1995 tarih ve 1995/139 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu hakkında verilen Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 12 yıl 6 ay süreli hapis cezasının infazına başlanmış ve Gebze Ağır Ceza Mahkemesinin 27/9/2002 tarih ve 2006/216 Müteferrik sayılı kararı ile başvurucu hakkında koşullu salıverilme kararı verilmiştir. Ancak başvurucu serbest bırakılmayarak Adana 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesinin koşullu salıverilme nedeniyle geri alınan cezasının infazına başlanmıştır. Başvurucunun geri kalan cezası infaz edilirken 29/7/2003 tarih ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu’nun maddesinin (a) bendi uyarınca Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 21/10/2003 tarih ve E.2003/132, K.2003/113 sayılı kararı ile koşullu salıverme kararının geri alınmasına neden olan 14/11/1994 tarihli mahkûmiyet kararının tüm sonuçları ile ortadan kaldırılmasına karar vermiştir. Başvurucu, ortadan kaldırma kararı üzerine Gebze Ağır Ceza Mahkemesinden, Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 12 yıl 6 ay hapis cezasına ilişkin 27/9/2002 tarihli koşullu salıverilme kararının kaldırılmasını talep etmiştir. Mahkeme, 8/12/2010 tarih ve 2010/852 Müteferrik sayılı kararı ile talebi reddetmiştir. Karara yapılan itiraz üzerine Kartal Ağır Ceza Mahkemesi 26/1/2011 tarih ve 2011/60 Değişik İş sayılı kararı ile Gebze Ağır Ceza Mahkemesinin itiraza konu kararını gerekçelendirilmediği nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu 21/2/2011 tarihli dilekçesi ile tekrar Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin koşullu salıverilme kararının kaldırılmasını talep etmiş ve Gebze Ağır Ceza Mahkemesi, 23/3/2011 tarih ve 2011/16 Değişik İş sayılı kararı ile Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin ortadan kaldırma kararı ile koşullu salıverilme kararının uygulanamaz olduğundan kaldırılmasına karar vermiştir. Bandırma Cumhuriyet Başsavcısı, 4959 sayılı Kanun’un topluma kazandırmaya ilişkin bir yasa olduğu ve başvurucunun eylemini suç olmaktan çıkarmadığını belirterek 6/4/2011 tarihinde anılan karara itiraz etmiştir. Kartal Ağır Ceza Mahkemesi 6/5/2011 tarih ve 2011/397 Değişik İş sayılı kararı ile itirazı kabul ederek Gebze Ağır Ceza Mahkemesinin kararını kaldırmıştır. Başvurucunun anılan karara ilişkin kanun yararına bozma başvurusu Adalet Bakanlığının 4/10/2011 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Öte yandan başvurucu, Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinden, Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 12 yıl 6 ay hapis cezasının infaz ettiği kısmının koşullu salıverilme kararı geri alınan cezadan mahsubunu talep etmiştir. Mahkeme, 31/3/2004 tarih ve 2004/78 Müteferrik sayılı kararı ile talebi reddetmiştir. Anılan karara yapılan itiraz da Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 3/5/2004 tarih ve 2004/101 Müteferrik sayılı kararı ile reddedilmiştir. Anılan karara karşı Adalet Bakanlığı 27/2/2012 tarihinde kanun yararına bozma talebi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştur. Başsavcılık 12/3/2012 tarih ve 2012/67278 sayılı tebliğnamesi ile bozma talebiyle dosyayı Yargıtay Ceza Dairesine göndermiştir. Yargıtay Ceza Dairesi, 9/7/2012 tarih ve E.2012/3513, K.2012/5599 sayılı kararı ile “Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 14/11/1994 tarih ve E.1993/175, K.1994/374 sayılı kararıyla 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına dair hükmünün 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu’nun 4/a maddesi gereğince 21/10/2003 tarih ve E.2003/132, K.2003/13 sayılı kararı ile sonuçları ile birlikte ortadan kaldırılmasına karar verilmiş olup ortada suç nedeniyle infaz edilecek bir mahkûmiyet kararı bulunmadığından” Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 3/5/2004 tarihli kararında mahsup talebinin kabulü yerine reddine karar verilmiş olmasını kanuna aykırı kabul ederek bozulmasına karar vermiştir. Bunun üzerine Mahkeme, 6/11/2012 tarih ve 2012/1037 Değişik İş sayılı kararı ile başvurucunun, Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin mahkûmiyet kararı kapsamında infazda geçirdiği sürenin halihazırda koşullu salıverilmenin geri alınması nedeniyle yatması gereken süreden mahsubuna karar vermiştir. Başvurucu, Yargıtay Ceza Dairesinin anılan kararını da gerekçe göstererek koşullu salıverilme kararının geri alınması kararının dayanaksız kaldığını belirterek Bandırma Cumhuriyet Başsavcılığının, koşullu salıverme kararının geri alınması üzerine belirlenen bakiye cezaya ilişkin hazırladığı müddetnameye itiraz etmiştir. Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi 30/11/2012 tarih ve 2012/702 Değişik İş sayılı kararı ile müddetnamenin Yargıtay Ceza Dairesinin kararı gözetilerek ve mahsup yapılarak düzenlendiği ve bu sebeple usul ve yasaya uygun olduğu kanaatine varılarak itirazı reddetmiştir. Anılan karara yapılan itiraz da Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesinin 31/12/2012 tarih ve 2012/1148 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu, karardan 16/1/2013 tarihinde haberdar olmuş ve 21/1/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4959 sayılı Kanun’un maddesinin (a) bendi şöyledir;"Terör örgütü mensubu olup da;a) Terör örgütü tarafından işlenen suçlara iştirak etmemiş ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra silahlı mukavemet göstermeksizin kendiliklerinden veya vasıtalı olarak teslim olmuş veya kendiliklerinden örgütten çekildiği anlaşılmış olanlardan, bu Kanundan yararlanmak istediğini beyan edenler hakkında ceza verilmez.” 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi şöyledir;“Umumi af, hukuku amme davasını ve hükmolunan cezaları bütün neticeleri ile birlikte ortadan kaldırır.” 765 sayılı mülga Kanun’un maddesi şöyledir;“Hususi af, havi olduğu sarahate göre cezayı ortadan kaldırır veya azaltır veya değiştirir ve daha ağır bir cezadan mübeddel olan cezaya kanunen ilave edilmemiş bulunmak şartiyle mahkumun kanuni mahcuriyetini de ref eder. Ancak kanun veya kararnamesinde hilafı yazılı olmadıkça feri ve mütemmim cezalara tesir etmez. Hususi affı tazammun eden kanun veya kararnamede sarahat bulunan ahval müstesnadır.” 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi şöyledir;(1) Genel af hâlinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar.(2) Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adlî para cezasına çevrilebilir. (3) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/839 | Başvurucu, hakkındaki koşullu salıverilme kararının geri alınmasına esas gösterilen mahkûmiyet kararının ortadan kaldırılmasına rağmen geri alma kararının infazına devam edilmesinin anayasal haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüş, tahliye ve tazminat talebinde bulunmuştur. | 0 |
Başvuru, itiraz kanun yolu incelemesine tabi bir kararın kesin olarak verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, bireysel başvuru konusu olayların meydana geldiği tarihte Denizli'nin Merkezefendi ilçesine bağlı Yenişafak Mahallesi'nde içki satışının olduğu bir büfe işletmektedir. Kolluk görevlileri 18/2/2018 tarihinde, saat 00'den sonra işyerinde içki satışı yapıldığına ilişkin tutanak düzenlemiştir. Bu tutanak, Tarım ve Orman Bakanlığı Tütün ve Alkol Daire Başkanlığına (Daire Başkanlığı) gönderilmiş; Daire Başkanlığı başvurucu hakkında gece vakti içki satışı yaptığı gerekçesiyle 076 TL idari para cezası uygulanmasına 4/12/2018 tarihinde karar vermiştir. İdari Yaptırım Karar Tutanağı'nda yasal dayanak olarak 8/6/1942 tarihli ve 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun maddesinin "Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz." şeklindeki (5) numaralı fıkrası gösterilmiştir. Başvurucu, bu kararın iptali için Denizli Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) başvuruda bulunmuştur. Hâkimliğin 20/6/2019 tarihli kararı ile başvurucunun iptal talebi görev yönünden reddedilmiştir. Gerekçeli kararda; talebin esasına ilişkin bir değerlendirme yapılmadan uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu belirtilerek başvurunun reddine karar verildiği ifade edilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Muterizin eyleminin gece alkol satışından ibaret olduğu, iş bu eylemin 4250 sayılı Maddesinin e bendinde düzenlendiği iş bu maddeye göre; 'Alkollü içkiler, otomatik satış makineleri ile satılamaz, her nevi oyun makineleri veya farklı yöntemlerle oyun ve bahse konu edilemez. Bu ürünler basın ve yayın yoluyla tüketicilere satılamaz ve posta ile satış yöntemi kullanılarak gönderilemez. Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz.' kabahatini oluşturduğu, iş bu kabahate yönelik düzenlenen cezanın ise 4733 sayılı yasanın 8/5-k yaptırımı gerektirdiği, iş bu kanuna göre verilen idari cezalara karşı yargı yolunun yine aynı kanun olan 4733 sayılı [Kanun'un] [maddesinin] [(10) numaralı] [f]ıkrasında düzenlendiği iş bu düzenlemeye göre 'Bu Kanun hükümlerine göre verilen idarî yaptırım kararlarına karşı 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir. Ancak, idare mahkemesinde dava, işlemin tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde açılır. İdare mahkemesinde iptal davası açılmış olması, kararın yerine getirilmesini durdurmaz.' şeklinde olduğu, haliyle iş bu uyuşmazlığın çözüm yerinin adli yargı değil idari yargı olduğu su götürmez bir gerçektir.'Anılan kanun hükümleri gözönüne alındığında, başvuru konusu idari yaptırım kararının sulh ceza hakimliğince incelenebilecek kararlardan olmadığı; çözüm yerinin idare mahkemeleri olduğu, bu nedenle 5326 sayılı kabahatler kanununun 28/1-b maddesi uyarınca başvurunun reddine karar verilmesi gerektiği anlaşılmıştır." Başvurucu; idari yaptırım kararında başvuru mercii olarak sulh ceza hâkimliğinin gösterildiğini, idarenin cevap dilekçesinde de görevli mahkemenin idare mahkemesi olduğuna ilişkin bir iddia ileri sürmediğini, benzer uyuşmazlıkların sulh ceza hâkimliklerince çözüldüğüne ilişkin çok sayıda yargı kararı bulunduğunu belirterek görevsizlik kararına itiraz etmiştir. Denizli Sulh Ceza Hâkimliği (itiraz mercii) 29/7/2019 tarihli kararı ile başvurucunun itirazının kabulüne, Hâkimlik kararının kaldırılmasına ve uyuşmazlığın esas yönünden değerlendirilmesi için dosyanın Hâkimliğe iadesine karar vermiştir. İtiraz mercii gerekçeli kararının ilgili kısmı şöyledir:"4250 sayılı yasanın Maddesinin Fıkrasında 'Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz.', yine Maddesinin (e) bendinde de 'Beşinci fıkrasındaki yasaklara aykırı hareket edenlere, 3/1/2002 tarihli ve 4733 sayılı Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 8 inci maddesinin beşinci fıkrasının (k) bendinde öngörülen idari para cezası verilir.' hükümleri bulunmaktadır. 4733 Sayılı Kanunun Maddesinin 5-k bendinde ise '... Tütün mamulleri veya alkollü içkilerin tüketicilere satışını (…)(2); internet, televizyon, faks ve telefon gibi elektronik ticaret araçları ya da posta ile sipariş yöntemi kullanarak yapmak üzere satış sistemi kuran veya faaliyette bulunanlara yirmibin Yeni Türk Lirasından yüzbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.' hükmü mevcuttur. Söz konusu bu yasal düzenlemeler incelendiğinde; 4250 sayılı yasanın maddesinin (e) bendindeki atfın 4733 Sayılı Kanunun Maddesinin 5-k bendine göre ceza miktarının belirlenmesine yönelik olduğu, ihlale ilişkin eylemin ise 4250 sayılı yasanın maddesinin fıkrasındaki 'Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz.' hükmüne aykırılık teşkil ettiği Denizli Sulh Ceza Hakimliğince verilen kararın usulen red olduğu göz önüne alınarak itirazın esası konusunda inceleme yapmak üzere gönderilmesine dair aşağıdaki karar verilmiştir." İtiraz mercii kararının gönderilmesi sonrasında Hâkimlik tarafından uyuşmazlığın esasına ilişkin olarak ret kararı verilmiştir. Kesin olarak verilen 24/9/2019 tarihli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Başvuru konusu idari yaptırım kararının sulh ceza hakimliğince incelenebilecek kararlardan olmadığı; çözüm yerinin idare mahkemeleri olduğu, hakimliğimizce araştırılacak bir husus kalmadığı ve yapılan uygulamada usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gibi başvurunun kabulüyle, verilen cezanın iptalini gerektirir bir neden bulunamamıştır. Bu nedenlerle 'itiraz reddine' dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir....Dair; evrak üzerinde yapılan inceleme sonucu 5271 Sayılı CMK'nın 271/4 maddesi gereğince kesin olmak üzere karar verildi." Başvurucu, nihai hükmü 29/9/2019 tarihinde öğrendikten sonra 23/10/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/36106 | Başvuru, itiraz kanun yolu incelemesine tabi bir kararın kesin olarak verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; mahsup talebinin reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, müdafi yardımından yararlandırılmama, kanun yararına bozma aşamasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ve Adalet Bakanlığının görüşünden haberdar edilmeme nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 30/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Adana 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin (DGM) 18/5/1983 tarihli kararı ile başvurucunun müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin 1/8/1991 tarihli kararı ile 16/1/1989 tarihinden geçerli olmak üzere başvurucunun koşullu salıverilmesine ve bihakkın tahliye tarihinin 12/1/2017 olduğuna karar verilmiştir. Başvurucunun deneme süresi içerisinde 3/1/1995 tarihinde işlemiş olduğu ikinci suç nedeniyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Kayseri DGM) 25/4/1996 tarihli kararıyla 18 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir (Bu mahkûmiyet hükmü yeniden değerlendirme sonrasında 12 yıl 6 ay hapis cezasına indirilmiştir.). Bu mahkûmiyet kararı üzerine Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin 30/4/1997 tarihli kararı ile ikinci suç tarihi olan 3/1/1995 tarihi ile bihakkın tahliye tarihi olan 16/1/2017 tarihleri arasındaki sürenin aynen infazına karar verilmiştir. Koşullu salıvermenin geri alınması dolayısıyla aynen infazına karar verilen ceza infaz edilirken Malatya Ağır Ceza Mahkemesince 30/4/2013 tarihinde yürürlüğe giren 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun'un maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'a eklenen geçici maddesindeki "7 Kasım 1982 tarihinden önce işlemiş olduğu bir suç dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm olan kişi hakkında, mahkum olduğu cezanın infazı sürecinde koşullu salıverildikten sonra deneme süresi içinde işlediği yeni bir suç sebebiyle koşullu salıverilme kararı geri alınamaz." şeklindeki düzenleme gereğince başvurucunun 18/2/1997 tarihli koşullu salıverilmenin geri alınması yönündeki kararın kaldırılmasına, başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değil ise derhâl tahliyesine, şu ana kadar infaz ettiği sürenin Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Kayseri DGM) 25/4/1996 tarihli kararı ile verilen 12 yıl 6 ay hapis cezasından mahsubu hususunda ise ilgili Mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiğinden bu hususta karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Koşullu salıverilmenin geri alınması kararının kaldırılmasından sonra başvurucunun 30/4/2013 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 25/4/1996 tarihli kararı ile almış oluğu 12 yıl 6 ay hapis cezasının infazına başlanmıştır. Başvurucu 30/4/2013 tarihli dilekçesi ile söz konusu infazda geçirdiği sürelerin 12 yıl 6 ay hapis cezasından mahsubuna karar verilmesini talep etmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 3/5/2013 tarihli kararıyla; başvurucu hakkında mahsubu istenen sürenin şartla salıverildikten sonra 3/1/1995 tarihinde işlemiş olduğu ikinci suç nedeniyle aynen infazına karar verilen süre olduğunu, bu sürelerin mahsup şartlarına uymadığını, başvurucunun 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi gereğince şartla salıverilme kararının geri alınması sonrası kalan cezasını yasal şartları içerisinde infaz ettiğini, 6459 sayılı Kanun uyarınca başvurucunun infaz etmiş olduğu karar kaldırılmış ise de infazda geçen ve hükümlülüğe sayılan bu sürelerin başvurucu lehine infazda kazanılmış bir hak teşkil edemeyeceğini, suç tarihi itibarıyla ve hâlen yürürlükte bulunan yasal mevzuat içerisinde cezanın infaz edildiğini belirtilerek mahsup talebinin reddine karar vermiştir. İtiraz üzerine Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 10/5/2013 tarihli kararı ile itirazın kabulüne, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 3/5/2013 tarihli kararının kaldırılmasına, 30/4/1997-30/4/2013 tarihleri arasında infazda geçen sürenin Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 25/4/1996 tarihli kararı ile almış olduğu 12 yıl 6 ay hapis cezasından mahsubuna kesin olarak karar vermiştir. Bu karara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilmiş ve Yargıtay Ceza Dairesi 5/6/2014 tarihli ilamıyla kanun yararına bozma talebini yerinde görerek Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 10/5/2013 tarihli kararının bozulmasına karar vermiştir. Kararın ilgili bölümü şöyledir:"...Dosya kapsamına göre, hükümlü Hasan Gülbahar hakkında Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 2005 tarih 1994/28 esas, 1996/30 sayılı ilamı ile müebbet hapis cezasına mahkumiyetine dair şartla tahliyeden geri alınan cezasının infazının yapıldığı süreçte 2013 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 6459 Sayılı Kanun uyarınca 1982 tarihinden önce işlenen suçlarda şartla tahliye olduktan sonra deneme süresinde işlediği suç nedeniyle şartla tahliyenin geri alınamayacağı hükmü gereği infazın durdurulması nedeniyle esasen şartlı tahliye ile infazın sona ermeyip bihakkın tahliye tarihine kadar infazın devam ettiği, 6459 sayılı Kanunun 25 maddesi ile ancak 30 Nisan 2013 tarihinden sonra cezaevinde geçirilen sürenin şartları varsa başka cezasından 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun maddesi uyarınca mahsubunun gerekeceği, infazda kazanılmış haktan bahsedilemeyeceğinden hükümlünün şartla tahliyeden geri alınan cezasının infazına başlandığı 1997 ile infazın durduğu 2013 tarihleri arasındaki sürenin sırada bekleyen Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 1994/28 esas, 1996/30 sayılı ilamıyla verilen 12 yıl 6 ay hapis cezasından mahsubunun mümkün olmadığının gözetilmeyerek itirazın reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle ... kanun yararına bozma talebine dayanılarak düzenlenen bozma isteği incelenen dosya kapsamına nazaran yerinde görüldüğünden, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 2013 tarih ve 2013/82 değişik iş sayılı ek kararının CMK’nın maddesi uyarınca BOZULMASINA [karar verildi]." Bozma kararı üzerine Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 12/9/2014 tarihinde mahsup talebinin reddine karar veren Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin 3/5/2013 tarihli kararında bir isabetsizlik bulunmadığından Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin10/5/2013 tarihli kararının kanun yararına bozma ilamı doğrultusunda kaldırılmasına ve başvurucunun itirazının reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu bu kararı yakalanarak gönderildiği ceza infaz kurumunda 9/10/2014 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu 30/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun Metinleri 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:"Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır." 5237 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün hâller nedeniyle geçirilmiş süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir." 6459 sayılı Kanun'un maddesiyle 5275 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddesi şöyledir:"7 Kasım 1982 tarihinden önce işlemiş olduğu bir suç dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olan kişi hakkında, mahkum olduğu cezanın infazı sürecinde koşullu salıverildikten sonra deneme süresi içinde işlediği yeni bir suç sebebiyle koşullu salıverilme kararı geri alınmaz." 765 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Şartla salıverilmiş olan hükümlü, geri kalan süre içinde işlediği kasıtlı bir cürümden dolayı şahsi hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum olur veya mecbur olduğu şartları yerine getirmez ise, şartla salıverilme kararı geri alınır. Bu takdirde suçun işlendiği tarihten sonraki kısım hükümlünün ceza süresine mahsup edilmeyerek aynen çektirilir ve şartla salıverilmeye esas teşkil eden hükmün infazı ile ilgili olarak bir daha şartla salıverilmeden yararlanamaz." Yargıtay Kararları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 31/1/2006 tarihli ve E.2006/1-4, K.2006/7 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Tutuklama, ceza yargılamasının güvenli yürümesini ve amacına erişmesini sağlamaya yönelik ve yargılama hukuku açısından zorunlu hallerde hakimin verdiği karara dayanan bir önlemdir. Yargılamadaki amaca göre önleyici bir koruma önlemi olduğu kadar kişi özgürlüğü ve güvenliğini kısıtlayan bir içerik de taşımaktadır. Bu nedenle mukayeseli hukukta, sistemler ve sistemlerin dayandığı prensipler farklı olmakla birlikte, kendisine ceza verilmiş olan şahsın, bu cezasından daha önce sınırlandırılmış özgürlük sürelerinin hükmedilen cezasından indirilmesi kabul edilmiştir. Mevkufiyetin (tutukluluğun) mahsubu olarak adlandırılan bu kurumdan amaç, kendisine ceza verilmiş mahkûmun bu cezasından daha evvel çekilmiş, özgürlüğü sınırlayıcı önlemler nedeniyle özgürlüğünden yoksun kaldığı sürelerin tamamen veya kısmen indirilmesinden ibarettir.Mahsup konusunda, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılan 765 sayılı Ceza Yasamızın maddesinin Fıkrasındaki ... ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasanın Maddesindeki ... hükümler ile, her iki yasada da mahsubun mecburiliği (hukukî) sistemi kabul edilmiş, benzer düzenlemelere 1632 sayılı Askeri Ceza Yasasının 177 ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Yasasının 251/1 maddelerinde de yer verilmiştir. Bu sisteme göre, mahkûm kusuru ile tutuklu kalmış olsa dahi, tutukluluk süresinin verilen cezadan indirilmesi zorunludur. Bu sistemde yargıcın görevi, indirim yapılması için gerekli yasal koşulların doğup doğmadığını kontrol, doğmuş ise yapılan indirimin hesabında hata yapılıp, yapılmadığını denetlemekten ibarettir. Mahsubun hukuki esası hakkında, bu kurumun cezanın hafifletilmesi nedenlerinden biri olduğu, evvelce çekilmiş bir ceza olduğu, hususi af olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmakta ise de, mahsup, suçlu olduğu henüz kesin olarak bilinmeyen kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılması dolayısıyla ortaya çıkan haksızlıkları gidermek için başvurulan ve kişisel özgürlükleri anayasal düzeyde güvence altına alan, önleyici amaçlarla yoksun bırakılan özgürlüğün iadesi için kabul edilen hukuki bir kurumdur ... ...Görüldüğü gibi, 765 sayılı Yasanın 40 ve benzer düzenlemeleri içeren 5237 sayılı Yasanın maddeleri uyarınca, mahkûmiyet hükmü kesinleşmeden önce gerçekleşen tutukluluk veya özgürlüğün kısıtlanması sonucunu doğurantüm süreler ceza mahkûmiyetinden indirilecektir.Tutuklu kalınan sürenin mahkûmiyetten mahsup edilebilmesi için, tutukluluğun mahsup yapılacak suça konu mahkûmiyete ait olması gerekmeyip, sanığın tutuklu kaldığı suçtan dolayı verilecek hükmün kesinleşmesinden önce, işlemiş olduğu diğer bir suç nedeniyle de tutuklu kalınan sürenin mahsubu olanaklıdır. Burada önemli olan husus, mahsuba konu mahkûmiyete ait suçun, tutuklu kalınan suçtan verilen hükmün kesinleşmesinden önce işlenmesidir...." Yargıtay Ceza Dairesinin 28/7/2008 tarihli ve E.2008/10163, K.2008/9423 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Hükümlü fazla tutuklu kaldığı sürenin ... cezasından mahsubunu talep etmiş, bu talep Gürpınar Asliye Ceza Mahkemesinin ... kararı ile 'Şartla tahliye bir hak değildir, tutuklulukta geçen süre bihakkın tahliye ... tarihini de aşmamıştır.' gerekçesi ile reddedilmiş[tir].765 sayılı TCK.nun ve 5237 sayılı TCK.nun maddelerinin ... hükmü karşısında, mahsup işleminin yapılabilmesi için tutuklu kalınan suçtan verilen kararın kesinleşme tarihinden önce bir başka suçun yada suçların işlenmesinin yeterli olacağı, kaldı ki aynı suç tarihinde işlenen suçlardan birinde fazla tutuklu kalınan günlerin diğer suçtan verilen hükümden mahsubunun gerekeceği gözetilmeden reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı[dır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 20/9/2010 tarihli ve E.2008/9433, K.2010/18844 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Somut olayda uyuşmazlık, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nce yerine getirilmesine karar verilen 9 yıl hapis cezası ile ilgili olarak 647 sayılı Kanun’a göre hak edilen koşullu salıverilme süresinden fazla yattığı sürenin, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 10 yıl 6 ay hapis cezası nedeniyle koşullu salıverilinceye kadar cezaevinde yatacağı süreden mahsup edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.... hükümlünün Türkiye’ye nakledildiği tarihte, infazı gereken İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2006 tarihli hükmü ile verilen 10 yıl 6 ay hapis cezası da bulunduğundan, her iki hapis cezasının toplanmasından sonra koşullu salıverilme süresinin hesap edilmesi ve buna göre müddetname düzenlenmesi gerekirken, hükümlü hakkında Ankara Ağır Ceza Mahkemesince verilen yerine getirme kararında belirtilen 9 yıl hapis cezasından şartla tahliye kararı verildikten sonra, daha önce hükme bağlanan hapis cezasının infazına başlanması doğru değildir. Ancak, hükümlünün, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 9 yıl hapis cezası ile ilgili olarak koşullu salıverilmesine karar verilmiş olduğundan, gelinen aşamada, bu ceza yönünden artık infazın fiilen devamı olanaklı olmadığından, 647 sayılı Kanun’a göre hesap edilen koşullu salıverilme süresinden fazla yattığı sürenin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 10 yıl 6 ay hapis cezası nedeniyle hesap edilen koşullu salıverme tarihine kadar cezaevinde yatması gereken süreden mahsup edilmesi gerekmektedir...." Yargıtay Ceza Dairesinin 17/12/2012 tarihli ve E.2012/20277, K.2012/27572 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Davacı; haksız yere cezaevinde kaldığı 940 gün için maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmiş, mahkemece davacının cezaevinde kaldığı 4 yıl 1 ay 9 günden, yargılama sonucu toplamda aldığı 2 yıl 22 ay 7 gün hapis cezası düşüldükten sonraki 3 ay 2 günlük tutukluluk süresi esas alınarak buna göre bulunan 92 gün üzerinden davacıya tazminat verilmesine karar verilmiştir.Davacı ... 17/11/2003 tarihinde tutuklanmış ve 26/12/2007 tarihinde tahliye edilmiştir. Davacının tahliyesinden sonra da yargılamaya devam edilmiş ve 02/06/2010 tarihinde davacı hakkında üzerine atılı suçlardan toplam 2 yıl 22 ay 7 gün hapis cezasına hükmedilmiş olup, davacının cezaevinde kaldığı toplam süre 4 yıl 1 ay 9 gün (1499 gün) olarak tespit edilmiştir.Bu sonuçlara göre, davacı hakkında hükmedilen ceza ve tutuklu kaldığı süreye bakıldığında, davacının cezaevinde kaldığı fazla süre 3 ay 2 gündür. Ancak; davacının yargılanması kısa sürede sonuçlanmış olsaydı veya daha az tutuklu kalmış olsaydı 2 yıl 22 ay 7 gün hapis cezasından sanığın suç tarihi itibariyle 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun maddesine göre hükümlü sayılması nedeniyle ve iyi halli olmak koşuluyla cezaevinde kalması gereken toplam süre 559 gün olacaktı. Buna karşılık tutuklu olduğu ve hükümlü statüsüne geçememesi nedeniyle 940 gün fazladan cezaevinde kalmış, yani cezası kesinleşip hükümlü statüsünü almadığından kanunun infazda öngördüğü indirimden yararlanamamıştır.Somut olayda çözümlenmesi gereken sorun; davacının yargılandığı suçlardan uzun süre tutuklu kalmasa veya ceza davası daha önce sonuçlanmış olsaydı, cezaevinde kalması gereken sürenin daha az olacak olduğunu ileri sürerek tazminat isteyip isteyemeyeceğidir....... davacının koruma tedbirine konu mahkum olduğu ceza davasında tutuklu kaldığı 4 yıl 1 ay 9 günlük tutukluluk süresinin sonuçta aldığı cezalar nazara alındığında haddinden fazla uzun olduğu ve adı geçen Sözleşmenin 5/ maddesine aykırılık oluşturduğu gözetilip, tazminat miktarının buna göre belirlenmesi gerekirken, sonuçta aldığı cezadan fazla tutuklu kaldığı 92 gün esas alınıp, bu süre üzerinden eksik maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi Kanuna aykırı[dır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 5/6/2013 tarihli ve E.2013/8445, K.2013/15368 sayılı ilamının ilgili bölümü şöyledir:"...Tazminat davasının dayanağını teşkil eden Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin ... ilamı ile davacının Uyuşturucu Madde Ticareti Yapma suçundan 2008 tarihinde tutuklandığı ve 2010 tarihine kadar 1 yıl 10 ay 8 gün süre ile tutuklu kaldığı, yargılama sonucunda eyleminin uyuşturucu madde kullanma suçuna dönüştüğü belirlenerek TCK'nın 191/2, Maddeleri uygulanmak suretiyle 1 yıl 5 ay 5 gün hapis cezasına hükmedildiği ve anılan ilamın temyiz edilmeksizin 2010 tarihinde kesinleştiği, ceza dava dosyası içersindeki müddetnameye göre davacının anılan suçtan koşullu salıverilme tarihinin 2009 olduğu ve bu tarihte tahliye edildiği, 2010 tarihi arasında toplam 320 gün fazladan tutuklu kalınan sürenin tazminat istemine konu kabul edilmesi gerektiği ..."B. Uluslararası Hukuk Sözleşme Metinleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özgürlük ve güvenlik hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:"Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkumiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre kanun gereği yetkilendirilmiş, yürütme organı ve taraflardan bağımsız ve yeterli güvencelere sahip yargısal organ olarak Mahkemece verilen ve özgürlükten mahrumiyete yol açan her türlü mahkûmiyet kararı, Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi kapsamına girmektedir (Engel ve diğerleri/Hollanda, B. No: 5100/71, 5101/71, 5102/71, 5354/72, 5370/72, 8/6/1976, § 68). Anılan bentte belirtilen sonra ifadesi, tutmanın sadece zaman bakımından mahkûmiyetin ardından gelmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda tutma, mahkûmiyetin bir sonucu olmalı, mahkûmiyetin ardından ve mahkûmiyete bağlı olarak veya mahkûmiyet sebebiyle gerçekleşmelidir (Weeks/Birleşik Krallık, B. No: 9787/82, 2/3/1987, § 42). AİHM, Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin, bir mahkûmun af yasasından ya da erkenden şartlı tahliye veya kesin tahliye durumlarından yararlanmasını güvence altına almadığını belirtmektedir (Alican Demir/Türkiye, B. No: 41444/09, 25/2/2014, § 89). Ancak yetkili makamların bu tür bir tedbirden faydalanmak için kanunda belirtilen koşulları yerine getiren herkese herhangi bir takdir yetkileri bulunmadan bu tedbiri uygulamakla yükümlü olmaları hâlinde durum farklı olacaktır (Del Rio Prada/İspanya [BD], B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 126). AİHM; hapis cezasının hatalı bir şekilde hesaplanması dolayısıyla kişinin fazla hapis yatmasını (Pezone/İtalya, B. No: 42098/98, 18/12/2003, §§ 31-38), kişinin ulusal hukuk sisteminin öngördüğünden daha uzun bir süre hapsedilmesini (Grava/İtalya, B. No: 43522/98, 10/7/2003, §§ 31-46; Şahin Karataş/Türkiye, B. No: 16110/03, 17/6/2008) Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlali olarak kabul etmiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17112 | Başvuru, mahsup talebinin reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, müdafi yardımından yararlandırılmama, kanun yararına bozma aşamasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ve Adalet Bakanlığının görüşünden haberdar edilmeme nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, öldürülme veya kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1986 doğumlu bir kadın olup Kırgızistan vatandaşıdır. Başvurucu, Kırgızistan pasaportu ile ülkeye giriş yapmış; vize süresi dolmasına karşın ülkeyi terk etmemiştir. Gerçek dışı bilgi ve sahte belge kullanarak vize almak için başvuruda bulunmuş anılan hususun tespit edilmesiyle hakkında 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun Maddesinin (c) bendi uyarınca (Türkiye’ye giriş, vize ve ikamet izinleri için yapılan işlemlerde gerçek dışı bilgi ve sahte belge kullanan yabancılar) sınır dışı kararı alınmıştır. İstanbul İdare Mahkemesinde açılan sınır dışı kararının iptali istemli davanın reddi üzerine başvurucu 22/6/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine tedbir talepli başvuruda bulunmuştur. 2016/11666 sayılı dosya kapsamında Anayasa Mahkemesince 24/6/2016 tarihinde sınır dışı işleminin durdurulması yönünde geçici tedbir kararı verilmiştir. Başvurucu, hakkındaki sınır dışı işlemine dayanak olan evrakta sahtecilik suçundan açılan davada beraat kararı verilmesi üzerine sınır dışı işleminin iptali istemiyle açılan davada yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuş; anılan davanın reddi üzerine iş bu başvuruyu yapmıştır. Başvurucunun 2016/11666 sayılı başvurusu 2015/19133 sayılı dosya ile birleştirilmiştir. Anayasa Mahkemesince anılan dosyada 17/4/2019 tarihinde, sınır dışı işleminin iptaliyle açılan davada yeniden yargılama yapılmasına, yeniden yargılama sonuçlanıncaya kadar başvurucunun sınır dışı edilmemesine karar verilmiş; ayrıca başvurucuya tazminat ödenmesine hükmedilmiştir. Başvurucu anılan ihlal kararı üzerine kendisine oturum izni verildiğini beyan etmektedir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/23887 | Başvuru, öldürülme veya kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular, terör örgütü üyeleri tarafından Yasin İlgin ve Ekrem Yıldız’ın kaçırılması ve yedi gün sonunda serbest bırakılması olayı dikkate alınmaksızın 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvuruların reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, mülkiyet hakkının; ret işlemlerine karşı açılan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, muhtelif tarihlerde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm ve İkinci Bölüm Komisyonlarınca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölümler tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanları tarafından muhtelif tarihlerde, başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru belgelerinin birer örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar verilmiştir. Bakanlığa başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin birer örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlık tarafından benzer şikâyetlere ilişkin başvurularda sunulan görüşlere atıf yapılarak ayrıca görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. Anayasa Mahkemesi tarafından ekli tablonun A sütununda başvuru numaraları belirtilen dosyaların konu yönünden hukuki irtibatı nedeniyle 2013/5815 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2013/5815 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine ve diğer bireysel başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçeleri ile başvurulara konu yargılama dosyaları içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular; bazı başvurucuların ekli tablonun C sütununda yakınlık derecesi belirtilen hısımları olan, ayrıca kendileri de başvuruculardan olan Yasin İlgin ve Ekrem Yıldız’ın 9/7/1993 tarihinde terör örgütü mensupları tarafından kaçırıldığını, yedi gün alıkonulduktan sonra serbest bırakıldığını beyan etmişler ve bu özel durumlarından kaynaklı güvenlik kaygısı nedeniyle köylerini terk etmek zorunda kaldıklarını iddia etmişlerdir. Başvurucular, ekli tablonun D sütununda belirtilen tarihlerde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuşlardır. Ekli tablonun E sütununda tarih ve sayıları belirtilen Komisyon kararlarında, terör olayları sonucu oluşan zararların karşılanması talebiyle yapılan başvurularda, dosyalarda yer alan bilgi ve belgelerden başvurucuların yerleşim yerleri olan köyün boşaltılmadığından, kişiye yönelik bir tehdit ve saldırı olmadığından bahisle Danıştay ilgili dairesinin içtihatları doğrultusunda taleplerin reddine karar verilmiştir. Belirtilen ret işlemleri aleyhine ekli tablonun F sütununda belirtilen tarihlerde başvurucular tarafından açılan iptal davalarında, ekli tablonun G-1 sütununda tarihleri gösterilen idare mahkemesi kararları ile başvurucuların ikamet ettikleri köyden güvenlik kaygısıyla da olsa göç etmelerinden dolayı uğradıkları zararların; anılan köyün tamamen boşalmamış olması, diğer bir ifadeyle köyde nesnel güvenlik kaygısının yaşanmamış olması ve başvuruculara yönelik bir terör tehdidi ya da saldırısının bulunmaması nedenleriyle 5233 sayılı Kanun hükümlerine göre idarece karşılanmasına hukuki olanak bulunmadığı gerekçesiyle davaların reddine hükmedilmiştir. Başvurucuların temyizi üzerine ekli tablonun H-1 sütununda gösterilen tarihlerde Danıştay Onbeşinci Dairesinin ilamlarında aşağıdaki gerekçe ile eksik incelemeye dayalı İdare Mahkemesi hükümlerinin bozulmasına karar verilmiştir: "... uyuşmazlıkta öncelikle Şahinli mezrasının tamamen boşaltılıp boşaltılmadığının tespit edilmesi gerekmekte olup; İdare Mahkemesi tarafından, Dereköy köyünün, Jandarma tarafından düzenlenen listelerde "kısmen boşaldığının" belirtilmesi, ayrıca, Dereköy köyüne ilişkin nüfus, seçim vb. hususlar dikkate alınarak Dereköy köyünün tamamen boşaltılmadığı sonucuna varılmış ise de; 2010 tarihli Jandarma tutanağında, Dereköy köyü ve mezralarında ikamet eden vatandaşların terör olayları nedeniyle 1993 yılında köy ve mezraları boşaltarak başka yerleşim yerlerine göç ettiklerinin belirtildiği; ayrıca Batman İl Jandarma Komutanlığının Mayıs 2006 gün ve ASYŞ:7130-06 sayılı yazısına ekli listede, Şahinli mezrasının "terör eylemleri" veya "terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler" nedeniyle idarece veya köy halkı tarafından tamamen boşaltılıp boşaltılmadığına ilişkin çelişkili bilgiler yer aldığı anlaşılmakta olup; İdare Mahkemesince yapılacak araştırma ile söz konusu belgeler arasındaki çelişkiler giderilerek, uyuşmazlık konusu dönemde adı geçen mezrada köy korucuları dışında oturan olup olmadığı (mezranın tamamen boşaltılıp boşaltılmadığı) hususunun araştırılması ve bu hususun tereddüde yer bırakmayacak şekilde açığa kavuşturulmasından sonra bir karar verilmesi gerekmektedir..." Danıştay kararları doğrultusunda değerlendirme yapılarak dava dosyalarının yeniden incelenmesi suretiyle ekli tablonun G-2 sütununda tarihleri gösterilen İdare Mahkemesi kararları ile aşağıda belirtilen gerekçelerle davaların reddine hükmedilmiştir:“…Mahkememizin E:2011/60 sayılı dava dosyasında (Diyarbakır İdare Mahkemesince) yapılan 2011 tarihli; E:2011/218 sayılı dava dosyasında Mahkememizce yapılan 2011 tarihli ara kararı uyarınca gönderilen (ve Mahkememizin E:2011/218, E:2011/4555 sayılı dosyalarının UYAP sisteminde de yer alan) bilgi ve belgelerle birlikte incelenmesinden; "EK-A (1 Adet Boşalan ve Dönüş Yapılan Köy ve Mezra Çizelgesi)"nin bulunduğu, Batman İl Jandarma Komutanlığının 2011 tarih ve 18647 sayılı yazısı eki Liste ile 2012 tarih ve 50801 sayılı yazısı eki Listede, Dereköy köyü (merkez) ile Şahinli ve Göşek mezralarının "kısmen boşaldığı"nın, Oyluca mezrasının ise "tamamen boşaldığı"nın belirtildiği, 2006 tarih ve 30571 sayılı yazısında, "terör olaylarından etkilenen köy" olarak belirtildiği, 1987–2000 yılları arasında geçici köy korucusu (GKK) ve gönüllü köy korucusu (GÖKK) görevlendirilen köylerden olduğu, korucu aileleri haricinde köyde ikamet eden hane sayısını gösterir 2012 tarih ve 50801 sayılı yazısı eki liste, davacının ikamet ettiği Dereköy köyüne yer verildiği ve korucu ailesi dışında 100 hanenin ikamet ettiğinin belirtildiği, Batman Valiliği İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğünün 2006 tarih ve 406 sayılı yazı ekleri uyarınca, köy nüfusunun 1990 yılında 841, 1997 yılında 240, 2000 yılında 296 kişi olduğu, Sason İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının 2009 tarih ve 11851 sayılı yazısında, aralarında davacının köyünün de bulunduğu köylerde 1990–2000 yılları arasında muhtarlık seçiminin yapıldığının belirtildiği görülmektedir.Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle, davacının yerleşim yerinin "tamamen boşalıp boşalmadığı" hususunun, dava dosyasında mahkememizce yapılan ara kararı üzerine sunulan bilgi ve belgeler, aynı köy ve mezraya ilişkin dava dosyalarında yer alan bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmek suretiyle tespiti gerekmektedir. Buna göre, davacının ikamet ettiği Şahinli mezrasının bağlısı olduğu Dereköy köyüne (mezra bazında nüfus sayımı ve seçim sandığı kurulmadığından) ilişkin olarak; yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, düzenli bir yerleşik nüfusun bulunduğu, yerel ve genel seçimlerin yapıldığı, ayrıca 1987-2000 yılları arasında geçici ve gönüllü köy korucusu ailesi dışında köyde 100 hanenin ikamet ettiği hususlarında kuşku bulunmamaktadır. Dava dosyasında yer alan ve Jandarma görevlileri ile Dereköy köyünün hâlihazır ve eski muhtarı, Zafer Mahallesi muhtarı, aza ve köy halkından olduğu belirtilen kişilerce imzalanan 2010 tarihli tutanakta; "...Dereköy köyünde ve mezralarında köy halkının terör olaylarının başladığı 1993 yılından itibaren köyden göç ederek köyü boşalttıkları, 1996 yılından itibaren kısmen dönüşlerin olduğu, halen bazı vatandaşların köye dönüş yapmadığı, köyde görev yapan geçici ve gönüllü köy korucularının ise köyde terörle mücadele ettiği, ... Dereköy köy muhtarı, köy azası, köy sakinlerinin ve Dereköy köyüne komşu muhtarlarının beyanından anlaşılmış olup..." ibaresine yer verilmiştir.Mahkememizce, Dereköy köyüne ait yukarıda anılan dava dosyalarında yer alan ve (2011 ve 2011 tarihli ara kararları uyarınca gönderilen) bilgi ve belgeler ile Danıştay kararı doğrultusunda yapılan ara kararı uyarınca sunulan bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmek suretiyle, hükme esas alınan Batman İl Jandarma Komutanlığının 2011 tarih ve 18647 sayılı yazısı eki Liste ile 2012 tarih ve 50801 sayılı yazısı eki Listede ise, Dereköy köyünün ve Şahinli mezrasının "kısmen boşaldığı"nın belirtilmesi, ayrıca 2011 tarihli tutanak içerisinde, Dereköy köyü ve bağlısı mezralarda ikamet eden şahıslar hakkında tamamen boşaldığı ileri sürülen tarihleri de kapsayan tarihlerde Sason Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosya esas numaralarına yer verildiği ve anılan soruşturma kapsamındaki kişilerin yerleşim yerlerinin Dereköy köyü ve bağlısı mezralar olduğunun anlaşılması karşısında, söz konusu tutanağın içeriğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.Yukarıda anılan dava dosyalarında da yer alan Sason İlçe Jandarma Komutanlığınca İl Jandarma Komutanlığına hitaben yazılan 2011 tarih ve 1668 sayılı yazıda, "İlgi emir gereğince, Sason ilçesinde boşalan köylerin araştırılması sonucu Komutanlığımızca tutularak gönderilen tutanaklar arasında ciddi çelişkiler olduğu bildirilmiştir." ibaresine yer verildikten sonra, Sason ilçesine bağlı belde, mahalle, köy ve mezralarda, mahalle ve köy muhtarlarından, ihtiyar heyetlerinden, mahalle ve köy halkından, komşu köylerin muhtar ve ihtiyar heyetlerinden titiz bir şekilde araştırma yapılmak suretiyle köy ve mezraların tamamen boşalıp boşalmadığı, boşalanların hangi tarihler arasında boşaldığı, korucu aileleri dışında ikamet eden ailelerin bulunup bulunmadığı ve 1987–2000 yılları arasında koruculuk sistemine dahil olan ve olmayan köylerin tespit edildiği, bahse konu hususların araştırılması esnasında, Sason Kaymakamlığı, İlçe Nüfus Müdürlüğü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve İlçe Seçim Müdürlüğü ile yazışmalar yapıldığı, (köy muhtarlarının, köy halkının ve komşu köy muhtarları ile köy halkından) 1987–2000 yılları arasında tamamen boşaldığı beyan edilen köy ve mezralar hakkında Sason Cumhuriyet Başsavcılığınca köy ve mezralarda ikamet eden muhtelif şahıslar ile ilgili adli soruşturma yapıldığı ve bu soruşturmalar içeriğinde bazı vatandaşların (boşaldığı belirtilen) köy ve mezralarda ikamet ettiklerinin tespit edildiği, ayrıca Sason Askerlik Şubesi Başkanlığınca benzer şekilde köy ve mezralarda ikamet eden şahıslar olduğuna dair resmi belgelerin sunulduğu belirtildikten sonra, "EK-A (1 Adet Boşalan ve Dönüş Yapılan Köy ve Mezra Çizelgesi)"ne yer verilmiştir.O halde, davacı vekilince sunulan ve Sason İlçe Jandarma Komutanlığınca "imzası bulunanların beyanları doğrultusunda" düzenlenen 2010 tarihli tutanakta, Dereköy köyü ve bağlı mezralarının 1993–1996 yılları arasında tamamen boşaldığı, korucuların köyde terörle mücadele ettikleri beyan edilmiş ise de; yukarıda anılan 2011 tarih ve 1668 sayılı İlçe Jandarma Komutanlığı yazısı uyarınca, bütün mahalle, köy ve mezra halkıyla yapılan araştırmalar, Sason Kaymakamlığı, Cumhuriyet Başsavcılığı, Askerlik Şubesi Başkanlığı, İlçe Nüfus Müdürlüğü, İlçe Seçim Müdürlüğü ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinden alınan bilgi ve belgeler ile korucular hakkındaki bilgi ve belgeler esas alınmak suretiyle hazırlanan "boşalan köy ve mezralara" ilişkin Mahkememizce de hükme esas alınan çizelgede, davacının ikamet ettiği Şahinli mezrasının "Belirtilen Tarihler Arasında Kısmen Boşalmıştır." olarak belirtildiği, ayrıca söz konusu tarihler arasında korucu aile dışında 100 hanenin ikamet ettiği görüldüğünden, 2010 tarihli tutanağın hükme esas alınmasını kabule olanak bulunmamaktadır.Diğer yandan, Batman İl Jandarma Komutanlığının 2006 gün ve 06 sayılı yazısı ekinde yer alan listede, "terör olaylarından tamamen etkilenen köy" olduğu belirtilmiş ise de, söz konusu belgenin İl Jandarma Komutanlığınca daha sonraki tarihlerde ve çelişkili bilgilerin giderilmesi amacıyla yeniden hazırlanan listede Dereköy köyü merkezi ile Şahinli ve Göşek mezralarının "kısmen boşalmıştır", Oyluca mezrasının ise "1993–2001 yılları arasında "tamamen boşalmıştır" bilgisine yer verilmesi, ayrıca yerleşik Danıştay içtihatları uyarınca, nesnel güvenlik kaygısının yaşandığının "tamamen boşalmış" olması ve korucu ailesi dışında ikamet eden kimsenin kalmamış olması gerektiği kuşkusuz olup, 2006 gün ve 06 sayılı yazı ekinde ise, köyün boşalıp-boşalmadığına yönelik olmaması, sadece terör olaylarından etkilenmesine yönelik olması ve Sason Cumhuriyet Başsavcılığında yürütülen soruşturma dosyalarına yer verilen 2011 tarihli tutanak içeriğinde, hakkında soruşturma yapılan kişilerin Dereköy köyü ve bağlısı mezralarda ikamet ettiğinin belirtilmesi nedeniyle, hükme esas alınmasına olanak bulunmamaktadır.Bu durumda; yukarıda anılan dava dosyalarında yapılan ara kararları uyarınca gönderilen bilgi ve belgeler ile dava dosyası birlikte değerlendirildiğinde, davacının ikamet ettiği Şahinli mezrasının bağlısı olduğu Dereköy köyünün yerleşik bir nüfusunun olması, yerel ve genel seçimlerin yapılması, köyde 1987–2000 yılları arasında korucu ailesi dışında 100 hanenin ikamet etmesi ve davacı vekilince sunulan tutanaktan daha sonra İlçe Jandarma Komutanlığınca her bir köy ve mezrada yapılan inceleme, resmi kurumlardan alınan bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildikten sonra hazırlanan çizelgede de "kısmen" boşaldığının belirtilmesi karşısında, davacının ikamet ettiği yerleşim yerinin "tamamen boşalmamış" olması, diğer bir ifadeyle nesnel güvenlik kaygısının yaşanmamış olması ve davacıya yönelik herhangi bir terör tehdidi ya da saldırısının bulunmaması nedenleriyle, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır…” Başvurucuların temyizi üzerine ekli tablonun H-2 sütununda gösterilen tarihlerde Danıştay Onbeşinci Dairesinin ilamları ile kararların; usul ve hukuka uygun olduğu, dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararların bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği belirtilerek onanmasına karar verilmiştir. Onama kararları başvuruculara tebliğ edilmiş ve muhtelif tarihlerde süresi içinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici , geçici maddeleri, 24/6/2013 tarihli ve 2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki Karar’ın maddesi, Danıştay Onuncu Dairesinin 30/12/2008 tarihli ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 31/12/2008 tarihli ve E.2008/5548, K.2008/9733 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 20/2/2009 tarihli ve E.2008/6679, K. 2009/1227 sayılı kararı (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-28). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5815 | Başvurular, terör örgütü üyeleri tarafından Yasin İlgin ve Ekrem Yıldız’ın kaçırılması ve yedi gün sonunda serbest bırakılması olayı dikkate alınmaksızın 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan başvuruların reddedilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, mülkiyet hakkının; ret işlemlerine karşı açılan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle göreve başlatılmama işlemine karşı açılan iptal davasında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına dair başvurunun otuz günlük başvuru süresinin içinde yapılıp yapılmadığına ilişkindir. Başvuru 30/4/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. İkinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 2/2/1989 doğumlu olan başvurucu, Jandarma Genel Komutanlığınca 2016 yılı kadrolu açıktan sivil memur temini kapsamında 21/2/2017 tarihinde yapılan yazılı ve sözlü sınavlara katılmıştır. 3/3/2017 tarihinde açıklanan sınav sonucuna göre başarılı kabul edilerek bilgisayar mühendisi olarak yerleştirmesi gerçekleştirilmiştir. Başvurucu hakkında 3/10/2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (676 sayılı KHK) maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bent uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptırılmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle başvurucunun göreve ataması gerçekleştirilmemiştir. Başvurucu, söz konusu işlemin iptali istemiyle 26/7/2017 tarihinde dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) 22/6/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Başvurucu, karara karşı 10/9/2018 tarihinde istinaf yoluna başvurmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 5/12/2018 tarihinde istinaf talebini kesin olarak reddetmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) evrak işlem kütüğü üzerinden yapılan incelemede başvurucunun nihai kararı 27/3/2019 günü saat 09’da açarak okuduğu tespit edilmiştir. Daha sonra aynı karar başvurucu vekiline 6/4/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "Kabul edilebilirlik koşulları" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Mahkeme’ye ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve iç hukuktaki kesin karar tarihinden itibaren dört aylık bir süre içinde başvurulabilir."B. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Dört aylık süre, başvuranın ve/veya temsilcisinin iç hukukta verilmiş olan nihai karardan yeterince bilgi sahibi olduğu tarihte başlar (Koç ve Tosun/Türkiye, B. No: 23852/04, 13/11/2008). Başvuranın nihai iç hukuk kararını hangi tarihte öğrendiğini kanıtlamak, dört aylık süre kuralına riayet edilmediğini ileri süren devlete düşer (Şahmo/Türkiye, B. No: 57919/00, 20/9/2005; Belozorov/Rusya ve Ukrayna, B. No: 43611/02, 15/10/2015, §§ 93-97). Başvuranın otomatik olarak nihai kararın bir nüshasını tebliğ alma hakkının bulunması hâlinde dört aylık sürenin karar nüshasının tebliği tarihinden başlatılması, bu kararın daha önce sözlü olarak bildirilip bildirilmediğine bakılmaksızın (Hasanov/Azerbaycan, B. No: 50757/07, 22/4/2010, § 27), Sözleşme’nin maddesinin birinci fıkrasının konusuna ve amacına en uygunudur (Worm/Avusturya, B. No: 22714/93, 29/8/1997 § 33). İç hukukta kararın tebliğ edilmesi öngörülmüyorsa kararın kesinleştirildiği tarihi yani tarafların kararın içeriğini kesin olarak öğrenebilecekleri tarihi başlangıç noktası olarak almak gerekir (Papachelas/Yunanistan [BD], B. No: 31423/96, 25/3/1999 § 30). Başvuran veya avukatı, mahkeme yazı işleri müdürlüğüne tevdi edilen kararın bir nüshasını almak için gerekli özeni göstermelidir (Ölmez/Türkiye, B.No: 39464/98, 1/2/2005). Bir karar tebliğ edilmediğinde iç hukuk bazı itirazlara ilişkin olarak karar verilmesi için üç günlük bir süre öngörülürken başvuran süresiz olarak hareketsiz kalamaz. Temel adımları atmak ve söz konusu temyizin sonucunu yetkili makamlara sormak için bireysel bir yükümlülüğe sahiptir (Hasanov/Azerbaycan, §§ 28-33). AİHM yakın tarihli bir kararında itirazın reddine dair kararın tebliğine mahkemece karar verilmesine rağmen tebliğ yapılmaksızın 3 ay 30 gün kuralının uygulanarak süreden ret kararı verilmesini Sözleşme'nin maddesinin ihlali olarak görmüştür (Üçdağ/Türkiye, B. No: 23314/19, 31/8/2021). AİHM bu kararda, tebliğ zorunluluğuna rağmen tebliğden önce kararın gerekçesiyle birlikte öğrenilmesi hâlinde başvuru süresinin mutlaka tebliğ tarihinden başlayacağı sonucuna varmamıştır. Bir başka deyişle kararda, tebliğden bağımsız olarak kararın içeriğinin yeteri kadar öğrenilebildiği tarihten itibaren bireysel başvuru süresinin başlatılmasına yönelik herhangi bir olumsuz değerlendirme bulunmamaktadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/13338 | Başvuru, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlandığı gerekçesiyle göreve başlatılmama işlemine karşı açılan iptal davasında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına dair başvurunun otuz günlük başvuru süresinin içinde yapılıp yapılmadığına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, temyiz itirazları hakkında bir değerlendirme yapılmaksızın onama kararı verilmesi ve esaslı iddiaların değerlendirilmemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının, daha önce beraat kararı verilen aynı eylemle ilgili olarak sonradan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 3/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: (Kapatılan) Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2006/159, K.2012/150 sayılı kararıyla başvurucu hakkında izinsiz patlayıcı madde bulundurma ve nakletme suçundan hapis ve adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Anılan hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 25/12/2014 tarihli kararıyla ile onanmıştır. Bireysel başvuru sonrasında başvurucu vekili, başvurucu hakkındaki yargılamanın yenilenmesini ve cezalarının infazlarının durdurulmasını talep etmiştir. Başvurucu müdafiinin talebi (kapatılan) Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin E.2006/159, K.2012/150 sayılı ek kararıyla kabul edilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/2459 | Başvuru, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, temyiz itirazları hakkında bir değerlendirme yapılmaksızın onama kararı verilmesi ve esaslı iddiaların değerlendirilmemesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının, daha önce beraat kararı verilen aynı eylemle ilgili olarak sonradan mahkûmiyet kararı verilmesi nedeniyle aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölümle ilgili tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Aralarındaki konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/15479, 2014/15480, 2014/15481 ve 2014/15482 numaralı başvuruların 2014/15478 numaralı başvuru ile birleştirilmesine, incelemenin 2014/15478 numaralı başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine ve diğer başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: İlk iki başvurucunun kardeşi, üçüncü başvurucunun oğlu, dördüncü başvurucunun eşi ve beşinci başvurucunun babası olan S.S., kasık ve göğüs ağrısı şikâyeti ile gittiği bir devlet hastanesinde 16/1/2004 tarihinde 47 yaşında yaşamını yitirmiştir.A. Başvurucuların Yakını S.S.nin Hastaneye Başvurması ve Ölümü S.S., 16/1/2004 tarihinde gece saat 42'de şiddetli kasık ve göğüs ağrısı şikâyeti ile Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Dahiliye 1 Polikliniğine başvurmuştur. Hastayı muayene eden doktor, hastanın bacağının oldukça soğuk olmasını ve saat 56'da çıkan kan tahlillerini dikkate alarak hastayı atardamarlarında bir problem olabileceği şüphesiyle Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesine yönlendirmiştir. Başvurucular, S.S.yi kendi imkânlarıyla Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürmüştür. S.S., hasta dosyasına göre ilk kez saat 50'de muayene edilmiştir. Bu Hastanede yapılan ilk muayenede, diğer bazı tespitlerin yanı sıra hastanın duyu ve motor kaybının olmadığı, hastanın nabzının 96/dk olduğu ancak sağ bacak nabzının alınamadığı tespitleri yapılmıştır. İlk muayeneyi yapan doktor, hastayla ilgili tıbbi verileri değerlendirerekperiferik arter hastalığı, aort diseksiyonuön tanısıyla hastayıKalp Damar Cerrahisine yönlendirmiştir. S.S., saat 15'te Kalp Damar Cerrahisi hekimlerince muayene edilmiştir. Kalp Damar Cerrahisi notunda özetle hastanın genel durumunun iyi olduğu, hastanın motor ve duyu kaybının olmadığı, kalp seslerinin doğal olduğu, bununla birlikte sağ femoral nabız, sağ popliteal nabız ile sağ dorsalispedis nabzı ve sağ tibialis nabzının alınamadığı belirtilmiştir. Kalp Damar Cerrahisi notunda hastalığın tanısı ile ilgili olarak "aort diseksiyonu? sağ femoral arter embolisi + abdominal arter anevrizması" ifadeleri yer almıştır. Kalp Damar Cerrahisi notunda ayrıca transözofageal ekokardiyografi (ana atardamar-aort yırtılmalarının aranması için kullanılan bir işlem) işlemi ile tansiyon kontrolü işleminin yapılmasının planlandığı ve sonuca göre hastanın yeniden değerlendirileceği belirtilmiştir. Transözofageal ekokardiyografi işlemi için Koroner Yoğun Bakım Ünitesine götürülen hastanın genel durumu aniden kötüleşmiş, daha sonra hastada kardiyopulmonerarrest gelişmiştir. Bunun üzerine kardiyopulmonerresüsitasyona başlanmış ve eş zamanlı olarak transözofageal ekokardiyografi işlemi yapılmıştır. Yapılan transözofageal ekokardiyografide tip 1 diseksiyon lehine ekokardiyografi bulguları gözlenmiştir. Kardiyopulmoner arrest gelişmesinden itibaren hastaya yaklaşık bir buçuk saat müdahale edilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamamamıştır. Bunun üzerine saat 40'ta hastanın öldüğü kabul edilmiştir. B. Ceza Soruşturması Süreci Başvurucular, olay günü Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yakınlarına müdahale eden doktorlar hakkında görevi ihmal sonucu ölüme sebebiyet verdikleri iddiasıyla 2/1/2004 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu olayda görev alan personel hakkında İstanbul Valiliğinden 4483 sayılı Kanun’un maddesi uyarınca soruşturma izni istemiştir. Bunun üzerine ilgili sağlık personeli hakkında ön inceleme başlatılmıştır. Daha sonra İstanbul İl Sağlık Müdür Yardımcısı Dr. F.G., ön incelemeci olarak görevlendirilmiştir. Ön incelemeci Dr. F.G., ilgili personelin ifadelerini almıştır. Dr. Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde hastaya ilk müdahaleyi yapan Dr. T.K.nin ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"(...) Bu vakanın olduğu gece ben acilde nöbetçi asistan idim, hastayı ilk gören benim. Hastanın hemen birkaç dakika içerisinde elektrosunu çektik, kanlarını aldık, hastada dosyasındabelirtilenmuayenebulgularımevcuttu.Bununüzerinehemenuzmanım[Dr. A.T.A.ya] haber verdim. Hastada enfarktüs düşünmediğimiz için ve şiddetli bacak ağrısı olduğundan, sağ femoral nabız da alınamadığından periferik arter hastalığı ve aort disseksiyonu düşünerek hemen telefonla kardiyavasküler cerrahi ekibini aradım. Doktor odası cevap vermeyince eski postop bölümünü aradım ve telefona çıkan hemşireye durumu aktardım, kendisi o sırada kardiyevasküler cerrahi ekibinin bir hastaya müdahale etmekte olduğunu belirterek telefona ekipten birini çağırdı, durumu telefona gelen doktor arkadaşa bildirdim. Bunun üzerine tahminen 15 sıralarında kardiyovasküler cerrahiden doktor arkadaş hastayı görerek hemen koroner yoğun bakım bölümüne alındı ve eko yapılması planlandı. Hasta koroner yoğun bakıma nakli esnasında kötüleşmişti. Ben tüm bu aşamalarda ve resüsitasyon aşamalarında hasta ex olana dek yanında idim. Hastaya gerekli tüm müdahaleler yapılmıştır."Ön incelemeci Dr. F.G., kardiyovasküler cerrahi ekibinden Dr. T.T.nin ifadesini almıştır. Dr. T.T.nin ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"(...) Bu vakanın olduğu gece ben [Dr. B.], [Dr. G.] adlı asistanlarla ve uzman [Dr. N.B.A.] ile nöbetçi idim. Vaka bize bildirildiği sırada biz ekip olarak postop arrest gelişen bir hastaya cerrahi müdahalede bulunmakta idik. Bu nedenle vaka [Dr. T.K.] tarafından bildirildiğinde hemen en kıdemsiz asistan arkadaşımız [Dr. B.] giderek hastayı gördü ve bize gelip hastada aort disseksiyonu olabileceğini bildirdi. Bunun üzerine uzmanımız beni gönderdi. Ben hastayı muayene ettiğimde aynı kanıya vararak elimizde BT olmadığından transözofageal eko yapılmasını istedim. Hastayı koroner yoğun bakıma aldığımız sırada hastanın durumu birden kötüleşti. Hemen resüsitasyona başladık. Bu sırada bir yandan resüsitasyon yapılırken ekosu da yapıldı. Hastaya gerekli tüm müdahaleler yapılmıştır."Hastane kayıtlarına göre kardiyovasküler cerrahi ekibinde görev yapan doktorlar olay saatinde Ş.P. adlı bir hastanın tedavisi ile ilgilenmektedirler. Daha önceden by-pass ameliyatı olan Ş.P. adlı hasta, olay günü gece saat 00 sıralarında nefes darlığı şikâyeti ile hastanaye müracaat etmiş, hastada saat 30 sıralarında kardiak arrest gelişmiş ve yapılan müdahalelere rağmen hasta kurtarılamayarak saat 30'da ölü kabul edilmiştir.Ön incelemeci tarafından dinlenen diğer sağlık personeli de olayın gelişimine ilişkin benzer şekilde beyanda bulunmuştur.Ön incelemeci Dr. F.G., olayla ilgili olarak Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Kliniğinde görevli Başhekim Yardımcısı Dr. T. ve Kardiyovasküler Cerrahi Klinik Şefi Prof. Dr. R.Z.den bilirkişi raporu almıştır. Bilirkişi raporunda özetle hastanın kalp elektrokardiografisinin (EKG) çekildiği ancak hastada kalp krizini düşündürecek bulgular saptanmadığı, bunun üzerine aort diseksiyonu veya periferik emboli tanısı ile ilgili girişimler uygulandığı, hastaya K. adlı tablet verildiği, aynı zamanda elde mevcut olan, hızlı sonuç veren ve hastalığın tanısı için için altın değerinde bilgi veren transözofageal eko uygulandığı, hastada De Bakey sınıflamasına göre tip I diseksiyon bulunduğu, sonuç olarak 50'de Hastaneye kabul edilen, 10'da arrest olan, bir buçuk saatlik resüsitasyona cevap vermeyen, 40'ta "ex" (ölü) kabul edilen hastanın yapılan tıbbi işlemlerinde herhangi bir gecikme ve yanlış uygulama olmadığı belirtilmiştir.Ön İncelemeci Dr. F.G., yaptığı araştırmalar neticesinde ilgili sağlık personeli hakkında soruşturma izni verilmemesi gerektiği yönünde görüş bildirilmiştir.İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü 25/6/2004 tarihli ve 14 sayılı karar ile ilgili sağlık personeli hakkında soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir. Başvurucular, soruşturma izni verilmemesi kararına itiraz edip etmedikleri hususunda Anayasa Mahkemesine herhangi bir bilgi sunmamıştır. Tam Yargı Davası Süreci Başvurucular 1/9/2004 tarihinde Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş ve anılan olay sebebiyle uğramış oldukları maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunmuşlardır. Sağlık Bakanlığı başvurucuların talebini reddetmiştir. Bunun üzerine başvurucular 13/12/2004 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmışlardır. Başvurucular dava dilekçesinde özetle şiddetli kasık ve göğüs ağrısı şikâyeti ile Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran yakınlarının damarda yırtılma tanısıyla Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildiğini, sevk edilen Hastanenin doktorlarının gerekli tıbbi müdahaleyi yapmaması sonucu yakınlarının yaşamını yitirdiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular dava dilekçesinde; hastanın rahatsızlığının tanısının geciktirildiğini, hastanın hiçbir cerrahi müdahale yapılmaksızın sedyede üç dört saat bekletildiğini belirtmişlerdir. Başvurucular ayrıca olaydan sonra akademik kariyere sahip kişilerle yaptıkları görüşmelerde bu şekildeki bir hastanın tomografisinin derhâl çekilmesi gerektiğini öğrendiklerini ancak Hastanede tomografi cihazının olmadığını ifade etmişlerdir. Başvurucular son olarak acil servis doktorlarından biri tarafından cezai ve hukuki sorumluluktan kurtulmak amacıyla belgelerde tahrifat yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Davalı idare ise Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde gerekli tüm tıbbi müdahalenin zamanında yapıldığını, hastaya hiçbir tıbbi girişimde bulunulmadığı yönündeki iddianın mesnetsiz olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Davalı idare bu kapsamda hastaya transözofageal ekokardiyografi işleminin uygulanarak hastalığın tanısının konulduğunu, hastada tip 1 diseksiyon bulunduğunun tespit edildiğini, tip 1 diseksiyon hastalığının Kalp Damar Cerrahisinin en ağır hastalığı olduğunuve bu vakalarda dünyanın her yerinde ölüm oranının çok yüksek olduğunu, gerek tanı konuluncaya kadar gerekse tanı konulduktan sonra yapılan işlemlerde tıbbi gereklere uygun hareket edildiğini, tanı konulduğu aşamada hastada aniden gelişen kardiak arrest üzerine yapılan tüm müdahalelere rağmen ölüm olayının meydana geldiğini belirtmiştir. İstanbul İdare Mahkemesi; dava konusu olayda Hastane ekibinin kusurunun bulunup bulunmadığı, hastalığın teşhis ve tedavisinde ilgili personelin bir ihmal veya hatasının olup olmadığı hususunda gerekçeli bir rapor hazırlanması istemiyle dosyayı Adli Tıp Kurumuna göndermiştir. Adli Tıp Kurumu öncelikle kişinin ölüm sebebini tespit etmiştir. Bu kapsamda yapılan inceleme neticesinde Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu, kişinin ölümünün kendisinde mevcut damar hastalığına bağlı aort diseksiyonu sonucu meydana gelmiş olduğu tespitlerini yapmıştır. Kişinin ölüm sebebi tespit edildikten sonra söz konusu olayda sağlık personelinin bir kusurunun bulunup bulunmadığı araştırılmıştır. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu, dava dosyasında bulunan tıbbi belgeler ile diğer bilgi ve belgeleri dikkate alarak olayda sağlık personelinin bir kusuru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun 23/8/2006 tarihli raporunun sonuç kısmı şöyledir:" (...)Aort diseksiyonunun oldukça mortal (ölümcül) bir tablo olduğu, tespit edildikten sonra 72 saat içinde müdahale edilmesi gerektiği, Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Hastanesi'nde olay günü nöbetçi olan kardiyoloji ve cerrahi ekibinin kişiye tanıyı koymuş olduğu, ancak müdahale edilmeden kişinin öldüğü, hastanede bulunduğu süre içerisinde yapılan tetkikler ve müdahalenin tıp kurallarına uygun olduğu oy birliği ile mütala olunur." Başvurucular Adli Tıp Kurumu raporunun kabul edilebilir olmadığını, "Hastaya 72 saat önce müdahale edilmesi gerekirdi." şeklindeki ifadenin yakınlarına müdahale eden doktorların mantığını yansıttığını, nitekim aynı mantıkla hareket eden doktorların hastaya müdahale etmeyerek ölüme sebebiyet verdiğini belirterek yeni bir bilirkişi raporu alınması talebinde bulunmuşlardır. Başvurucular ayrıca uzman kişilerle yaptıkları görüşmelerde hastanın sedyede bekletildiği sürenin teşhis ve müdahale için yeterli bir süre olduğunun değerlendirildiğini, olay günü hastaya müdahale edilemeyeceğininkendilerine söylenmesi hâlinde hastayı özel bir hastaneye götürebileceklerini ifade etmişlerdir. İstanbul İdare Mahkemesi 11/4/2007 tarihli ve E.2004/3314, K.2007/939 sayılı kararla, hastaya yapılan müdahalenin tıp kurallarına uygun olduğunu belirten Adli Tıp Kurumu raporunu yeterli görerek davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme, ölüm olayının Hastanenin kusurundan kaynaklanmadığı, dolayısıyla başvurucuların tazminat isteğinin reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Başvurucular, genel olarak dava dilekçesinde ve bilirkişi raporuna itiraz dilekçesinde belirttikleri hususları yineleyerek kararı temyiz etmiştir. Başvurucular ayrıca gerekçeli kararda bilirkişi raporuna yaptıkları itirazın incelenmediğini, bunun yanı sıra gerekli teçhizatın Hastanede bulunmadığı, hastaya müdahale edilmediği ve sahtecilik yapılmaya çalışıldığı yönündeki iddialarının dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. Danıştay savcısı, uyuşmazlığın çözümünün ölen kişiye zamanında müdahale edilip edilmediği noktasında toplandığını belirterek bu hususunun tespiti için yeni bir bilirkişi raporuna gereksinim duyulduğu yönünde düşünce bildirmiştir. Danıştay Dairesi 30/1/2012 tarihli ve E.2008/463, K.2012/263 sayılı ilamla ilk derece mahkemesi kararının onanmasına karar vermiştir. Başvurucuların karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 27/5/2014 tarihli ve E.2013/3161, K.2014/4317 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. Anılan karar 26/8/2014 tarihinde başvurucuların vekiline tebliğ edilmiştir: Başvurucular 25/9/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun "Temel esaslar" başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Sağlık hizmetleriyle ilgili temel esaslar şunlardır:a) Sağlık kurum ve kuruluşları yurt sathında eşit, kaliteli ve verimli hizmet sunacak şekilde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca, diğer ilgili bakanlıkların da görüşü alınarak planlanır, koordine edilir, mali yönden desteklenir ve geliştirilir.c) Bütün sağlık kurum ve kuruluşları ile sağlık personelinin ülke sathında dengeli dağılımı ve yaygınlaştırılması esastır. Sağlık kurum ve kuruluşlarının kurulması ve işletilmesi bu esas içerisinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca düzenlenir. Bu düzenleme ilgili Bakanlığın görüşü alınarak yapılır. Gerek görüldüğünde özel sağlık kuruluşlarının her türlü ücret tarifeleri Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca onaylanır.Kamu kurum ve kuruluşlarına ait sağlık kuruluşları veya sağlık işletmelerinde verilen her türlü hizmetin fiyatları Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca tespit ve ilan edilir.g) Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı; sağlık ve yardımcı sağlık personelinin yurt düzeyinde dengeli dağılımını sağlamak üzere istihdam planlaması yapar, ülke ihtiyacına uygun nitelikli sağlık personeli yetiştirilmesi amacıyla hizmet öncesi ya da kamu kuruluşlarında mesleklerini icra eden sağlık ve yardımcı sağlık personeline hizmetiçi eğitim yaptırır. Bunu sağlamak amacıyla üniversitelerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile kamu kurum ve kuruluşlarının imkanlarından da yararlanır. Hizmetiçi eğitim programını ne şekilde ve hangi sürelerle yapılacağı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca çıkartılacak yönetmelikte tespit edilir. i) Sağlık hizmetlerinin yurt çapında istenilen seviyeye ulaştırılması amacıyla; bakanlıklar seviyesinden en uçtaki hizmet birimine kadar kamu ve özel sağlık kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları arasında koordinasyon ve işbirliği yapılır. Sağlık kurum ve kuruluşları coğrafik ve fonksiyonel hizmet alanları, verecekleri hizmetler, yönetim, hizmet ilişki ve bağlantıları gibi konularda tespit edilen esaslara uymak ve verilen görevleri yapmakla yükümlüdürler. Çağdaş tıbbi bilgi ve teknolojinin ülkeye getirilmesi ve teşviki sağlanır. ”6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Yaşam hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir: "Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre yaşam hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülükler -ister özel hastane ister devlet hastanesi olsun- hastaların yaşamlarının korunmasını teminat altına alma zorunluluğu getiren düzenleyici bir çerçeve oluşturulmasını gerekli kılar (Asiye Genç/Türkiye, B. No: 24109/07, 27/1/2015, § 67). | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15478 | Başvuru, tıbbi ihmal sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölümle ilgili tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla 18/5/2010 tarihinde tutuklanmış; Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK mülga madde ile görevli) 7/7/2010 tarihli iddianamesi ile hakkında kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) Erzurum Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 20/12/2011 tarihli kararıyla başvurucunun 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine hüküm, Yargıtay Ceza Dairesinin 9/6/2014 tarihli kararı ile onanmıştır. Kararın kesinleşme işlemi 22/7/2014 tarihinde gerçekleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18717 | Başvuru, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yersiz olarak tahsil edilen prim ve gecikme zammının istirdadına ilişkin davanın kısmen kabul edilmekle birlikte gerekçesiz olarak kısmen reddedilmesi ve istirdat alacağının eksik ve geç ödenmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının; davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 22/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı S.Y. Danışmanlık Turizmİşletmecilik Gıda İnş. ve Tic. Ltd. Şti. (Şirket) 1/4/2008 tarihinde kurulmuştur. Başvurucu, üç yıl süreyle olmak üzere Şirket müdürü olarak atanmıştır. Başvurucunun eşi N.A. ise bu Şirketin kurucu üç ortağından biridir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Antalya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü, Şirketin 2008 yılı ve aylara ait sosyal güvenlik prim ile gecikme zammı borçları bulunduğunu tespit ederek 7/7/2009 tarihinde icra takibi başlatmıştır. Bu arada başvurucu, Büyükçekmece Noterliğinde düzenlenen istifaname ile 22/8/2008 tarihinde Şirket müdürlüğü görevinden kendi isteğiyle çekilmiştir..B. Haciz Süreci SGK Antalya İl Müdürlüğü söz konusu prim ve gecikme zammı borçlarının tahsili amacıyla başvurucunun mevduatının ihtiyati haczi için 14/7/2009 tarihinde Bank A.Ş.ne bildirimde bulunmuştur. Müdürlük ayrıca 7/8/2009 tarihli ödeme emri düzenlemiş, bu ödeme emri borçluya 27/8/2009 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu ihtiyati haczin kaldırılması ve borçlu olmadığının tespiti istemiyle 3/8/2009 tarihinde SGK aleyhine Antalya İş Mahkemesinde dava açmıştır. SGK tarafından başvurucu ile eşi N.A.nın ortak banka hesabından 4/8/2009 tarihinde 001,50 TL, başvurucuya ait banka hesabından ise 15/9/2009 tarihinde 902,39 TL tutarında tahsilat yapılmıştır. Mahkeme 14/1/2010 tarihinde haczin kaldırılması isteği yönünden davanın kısmen kabulüyle 2008 yılı , ve dönem prim ve gecikme zammı borçları dışındaki diğer dönemlerle ilgili olarak borçlunun para ve diğer malvarlığı üzerine konulan hacizlerin kaldırılmasına karar vermiştir. Karar ile 2008 yılı , ve dönem prim ve gecikme zammı borçları ile ilgili hacizlerin kaldırılması isteği yönünden ise davanın reddine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca menfi tespit davasının ise tefrikine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun 2008 yılı , ve dönemlere ilişkin borçlar bakımından Şirket müdürü sıfatıyla Şirketin borçlarından müteselsilen sorumlu olduğu belirtilmiştir. Mahkeme, istifa ettikten sonraki dönemler bakımından ise başvurucunun Şirketin borçlarından sorumlu tutulamayacağını kabul etmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, bu kabulü aşan biçimde ihtiyati haciz uygulanmasının doğru olmadığı kanaatiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Her iki taraf da kararı temyiz etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 8/6/2010 tarihli ilamıyla temyiz edilen hükmün onanmasına karar verilmiştir. Onama ilamında prim borçlusu Şirketin 1/4/2008-22/8/2008 tarihleri arasındaki dönemde müdürü olarak görev yapan başvurucunun, anılan döneme ilişkin prim borçları nedeniyle sorumlu tutulabileceğine ilişkin Mahkemenin yaklaşımının kanuna uygun olduğu belirtilmiştir. Yargıtay ayrıca ihtiyati haciz uygulamasını takiben hacze konu borç nedeniyle başvurucuya usulüne uygun olarak düzenlenen ödeme emrinin tebliğ edildiğine dikkati çekmiştir. Menfi Tespit Davası Süreci Tefrik edilen menfi tespit davası, Antalya İş Mahkemesinin E.2009/759 sayılı dava dosyasına kaydedilerek görülmeye devam edilmiştir. Mahkeme 23/11/2009 tarihinde davanın kısmen kabulüyle başvurucunun borçlu Şirketin 2008 yılı ve dönemlere ilişkin borçlarından dolayı borçlu olmadığının tespitine karar vermiştir. Karar ile ödeme emrinin bu aylara karşılık gelen kısımları yönünden iptaline, başvurucunun fazlaya ilişkin isteminin ise reddine karar verilmiştir. Mahkeme, başvurucunun müdürlük görevini yaptığı 1/4/2008-22/8/2008 tarihleri arası prim ve gecikme zammı borçlarından sorumlu tutulabileceği, diğer dönem borçlarından ise sorumlu tutulamayacağı gerekçesine dayanmıştır. Taraflarca temyiz edilen karar Dairenin 8/6/2010 tarihli ilamıyla yukarıda değinilen aynı gerekçelerle (bkz. § 15) onanmıştır. İstirdat Davası Süreci Başvurucu, borçlu Şirketin sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borçları için banka hesabından fazladan haczedildiğini belirttiği 254 TL'nin geri ödenmesi için Antalya İş Mahkemesinin E.2009/83 sayılı dava dosyasında SGK aleyhine 18/12/2009 tarihinde istirdat davası açmıştır. Dava dilekçesinde Antalya İş Mahkemesinin E.2009/637 sayılı dava dosyasında 2008 yılı ve dönemlere ait prim borçlarından başvurucunun sorumlu tutulamayacağının hüküm altına alındığı belirtilmiştir. Başvurucu, bankalardaki 903,89 TL tutarındaki parasının haczedildiğini, Antalya İş Mahkemesince bu paranın 957,26 TL tutarındaki kısmının fazladan tahsil edildiğinin belirlendiğini ifade etmiştir. Başvurucu, fazladan tahsil edilen bu paranın 000 TL tutarındaki kısmının anılan Mahkemece hüküm altına alındığını belirterek kalan 254 TL'nin istirdadına karar verilmesini talep etmiştir. Başvurucu Antalya İş Mahkemesinin E.2011/34 sayılı dava dosyasında ek dava açarak 703,26 TL'nin daha geri ödenmesini talep etmiş, bu dava dosyası Antalya İş Mahkemesinin E.2009/89 sayılı dava dosyasında birleştirilerek yargılamaya devam olunmuştur. Mahkeme hesap konusunda uzman bir bilirkişiden rapor aldırmış, 5/1/2011 tarihli bilirkişi raporunda; başvurucunun kalan alacağının 957,26 TL olduğu ve 000 TL'nin ise yargı kararıyla tahsil edildiği belirtilmiştir. Mahkeme 20/9/2011 tarihinde davanın kabulüne ve 957,26 TL tutarındaki alacağın 15/9/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan alınarak başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Kararda, başvurucudan fazla tahsil edilen meblağın bilirkişi tarafından hesaplandığı ve yapılan hesaplamanın ise dosya kapsamına uygun bulunduğundan hükme esas alındığı belirtilmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, bilirkişinin 000 TL'nin yargı kararıyla tahsil edildiği yönündeki görüşüyle ilgili olarak ise böyle bir yargı kararı ve tahsilatın bulunmadığını belirterek sonuca varmıştır. Kararı taraflar temyiz etmiş, Dairenin 20/3/2012 tarihli ilamıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma ilamında, başvurucunun Antalya İş Mahkemesinin E.2009/759 sayılı dosyasında açtığı ödeme emrinin iptali ve menfi tespit davası sonucu verilen karar ile borçlu Şirketin 2008 yılı , ve aylar prim ve gecikme zammından sorumlu olduğu, kalan dönemler yönünden sorumlu olmadığı hususunun kesinleştiği belirtilmiştir. Daire, kararın eksik incelemeye dayalı olduğu sonucuna varmıştır. Daire bu sonuca varırken SGK tarafından başvurucunun sorumlu olduğu döneme ait prim ve gecikme zammı miktarının 270,75 TL olduğu yönündeki yazısına atıfta bulunmuştur. Bu yazıda ayrıca 4/8/2009 tarihinde başvurucunun Şirketin kurucu ortaklarından olan eşi N.A. ile ortak hesabından 001,50 TL ve 15/9/2009 tarihinde de başvurucunun müstakil hesabından 902,39 TL tahsilat yapıldığı belirtilmiştir. Daireye göre Mahkeme başvurucunun eşi N.A.nın da prim borcundan sorumluluğu belirlendikten sonra ortak ödemede, başvurucu hesabına düşen ödeme ayrıştırılmalıdır. Daire, böylece belirlenen miktarın başvurucu ödemesi olarak düşülebileceğinin dikkate alınarak SGK'dan yeniden borç durumu sorulduktan sonra gerektiğinde hesap bilirkişisinden rapor alınması gerektiğini belirterek hükmü bozmuştur. Bu arada SGK tarafından 9/10/2012 tarihinde başvurucuya 152,42 TL tutarında ödeme yapılmıştır. Dava, dosyanın devredildiği Antalya İş Mahkemesinin E.2012/741 sayılı dosyasında görülmeye devam edilmiştir. Bozma ilamına uyan Mahkeme, SGK'dan başvurucu ve eşinin borç durumlarını sormuş, aynı bilirkişiden ek rapor aldırmıştır. 10/12/2012 tarihli ek bilirkişi raporunda SGK tarafından başvurucudan 276,41 TL fazladan tahsilat yapıldığı belirtilmiştir. Mahkeme 13/12/2013 tarihinde davayı kısmen kabul etmiş, bilirkişi raporunda belirtilen 276 TL tutarındaki alacağın 15/9/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Karar yine taraflarca temyiz edilmiştir. Dairenin 9/7/2013 tarihli ilamıyla davalı SGK'nın temyiz itirazları reddedilmiş, başvurucunun temyiz itirazları yönünden ise hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Daire, başvurucunun sorumlu olduğu döneme ilişkin olarakhaczedilen miktarların ödeme tarihleri itibariyle mahsuplarının yapılması sonucu 379,50 TL iade edilecek haciz kesintisinin bulunduğunun davalı SGK tarafından kabul edildiğini belirtmiştir. Bozma ilamında bu sebeple iadesi gereken tutarın 279,41 TL olduğunu belirleyen bilirkişi raporunun hükme dayanak alınması isabetsiz bulunmuştur. Bozma ilamına uyan Mahkeme, 8/11/2013 tarihinde davayı kısmen kabul etmiştir. Mahkeme, davalı SGK tarafından davacıya ödenen 152,42 TL’nin ödeme tarihi 9/10/2012 tarihine kadar işleyecek yasal faizi, kalan alacak tutarı olan 227,08 TL’nin ise 15/9/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Karar taraflarca temyiz edilmiş, Dairenin 29/4/2014 tarihli ilamıyla hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Daire, Mahkeme kararını vekâlet ücreti ve harç yönünden düzeltmiştir. Daire ayrıca başvurucuya iade edilecek haciz kesintisi olan 379,50 TL'den davalı SGK tarafından yargılama aşamasında ödenen 152,42 TL'nin mahsubu ile kalan alacak tutarının 227,08 TL değil 227,08 TL olduğunu belirterek temyiz edilen hükmü bu yönüyle de düzelterek onamıştır. Nihai karar başvurucu vekiline 3/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 22/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu 24/11/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunduğu ek dilekçe ile bireysel başvuruya konu alacağının SGK tarafından Yargıtay kararından altı ay sonra üç ayrı tarihte yapılan ödemeler ile ödendiğini belirtmiş ve dilekçesine buna ilişkin SGK ve ilgili banka şubesinin yazılarını eklemiştir. Dilekçeye ekli 18/11/2014 tarihli SGK yazısında Antalya İş Mahkemesinin Yargıtay tarafından onanan ilamında belirtilen 227,08 TL tutarındaki asıl alacağın 15/9/2009 tarihinden ödeme tarihine kadar olan 059,81 TL işlemiş faizi ile birlikte ödendiği bildirilmiştir. Yazıda ayrıca başvurucuya 9/10/2012 tarihinde ödenen 152,42 TL'nin de yine 15/9/2009 tarihinden bu ödeme tarihine kadar olan 640,99 TL tutarındaki işlemiş faizin de ödendiği belirtilmiştir. SGK aynı yazıyla başvurucunun alacağına ilişkin işlemiş faizlerin, ilamda belirtilen tarihler çerçevesinde ve yine ilamda belirtildiği şekliyle yasal faiz üzerinden hesaplanarak ödendiğini başvurucuya bildirmiştir.E. Başvuru Tarihinden Sonra Yaşanan Gelişmeler SGK tarafından başvurucunun banka hesabına 14/10/2014 tarihinde 227,08 TL, 20/10/2014 tarihinde 640,99 TL ve 27/10/2014 tarihinde de 059,81 TL tutarlarında olmak üzere ödeme yapılmıştır. A. Ulusal Hukuk Uyuşmazlık konusu prim dönemi itibarıyla yürürlükte olan 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar Kanunu'nun "Primlerin ödenmesi" kenar başlıklı maddesinin birinci ve beşinci fıkraları şöyledir:"İşveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye ve kendisine ait prim tutarlarını da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayin sonuna kadar Kuruma ödemeye mecburdur. ..." 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun "Primlerin ödenmesi" kenar başlıklı maddesinin birinci, on altıncı ve on sekizinci fıkraları şöyledir:"4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öder...." 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun'un "Kanuni temsilcilerin sorumluluğu" kenar başlıklı mükerrer maddesi şöyledir:"Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir...." 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun "Menfi tespit ve istirdat davaları" kenar başlıklı maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları şöyledir:"Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar. Buna dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklı ihtiyati tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmaktan doğan zararlarını gösterilen teminattan alır. Alacaklının uğradığı zarar aynı davada takdir olunarak karara bağlanır. Bu zarar herhalde yüzde yirmiden aşağı tayin edilemez. (1)Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırşa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar, haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olamaz."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacak geri ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. Mahkemenin çeşitli kararlarında makul olmayan bir gecikme gibi nedenlerle tazminatın değer kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterliliğinin azalacağı belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No: 44076/98, 22/4/2004, § 39; Almeida Garrett, Mascarenhas Falcão ve diğerleri, B. No: 29813/96-30229/96, § 54). Nitekim böyle başvurularda AİHM, esas itibarıyla kamu makamlarının, geçen süre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek için gecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM, mülkiyet hakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin, borçlu olduğu tutar ile alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir (Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997, § 29). Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyon karşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmektedir. Mahkemelerce belirlenmiş bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutum sergileyerek %5'e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki değişkenlerle ilgili kabul etmektedir (Arabacı/Türkiye (k.k.), B. No: 65714/01, 7/3/2002; Akkuş/Türkiye, B. No: 192639/92, 9/7/1997, §§ 24-31). Çünkü burada ödemelerin geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir sorundur. Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyon nedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybı yönünden ise meydana gelen farkın tazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda kamusal makamların belirli bir takdir yetkisinin olduğu da gözetilerek bu farkın başvurucular açısından aşırı bir yük getirip getirmediği incelenerek karar verilmektedir (Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/9/1998, §§ 41-51; Güleç ve Armut/Türkiye (k.k.), B. No: 25969/09, 16/11/2010). AİHM'in Eko-Elda Avee/Yunanistan kararında (B. No: 10162/02, 09/03/2006), haksız olarak tahsil edilen verginin beş yıl beş ay sonra faizsiz olarak iade edilmesinin, belli bir meblağdan yararlanma hakkı uzun süre engellenen başvurucunun mali durumunda önemli bir zarara yol açması nedeniyle ölçülü görülmemiş ve mülkiyet hakkının ihlaline karar verilmiştir (Eko-Elda Avee/Yunanistan, §§ 23-31). Yine benzer şekilde Sefine Baş/Türkiye kararında da (B. No: 49548/99, 24/06/2008) mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybına ilişkin şikâyetler incelenmiştir. Başvuruya konu olayda idare mahkemesince başvurucunun 15/9/2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere dul aylığına hak kazandığı kabul edilmiştir. AİHM öncelikle idare mahkemesinin kararının talep edilebilir bir “alacak” oluşturduğu ve bu nedenle başvurucunun Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının mevcut olduğunu belirtmiştir. Mahkeme ayrıca bu hakkın, başvurucuya emekli sandığına başvurduğu tarihten itibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük olarak tanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu hakkın tanınmış olmasının, başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını kabul etmiştir. AİHM'e göre mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri sürülen ihlalin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir. Mahkeme bu çerçevede başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın, yargılamada geçen süre zarfında uğranılan maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğini belirtmiştir. AİHM geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgili dönemde Türkiye'de paranın hızla değer kaybettiğini göz önüne alarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Sefine Baş/Türkiye, §§ 58-64). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12592 | Başvuru, yersiz olarak tahsil edilen prim ve gecikme zammının istirdadına ilişkin davanın kısmen kabul edilmekle birlikte gerekçesiz olarak kısmen reddedilmesi ve istirdat alacağının eksik ve geç ödenmesi nedenleriyle mülkiyet hakkının; davanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu başvuru tarihinde, terör örgütü üyesi olma suçundan hükümlü olarak Kocaeli 1 No.lu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (İnfaz Kurumu) bulunmaktadır. İnfaz Kurumu Eğitim Kurulu (Eğitim Kurulu) 7/5/2015 tarihli kararında, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Kütüphane ve Kitaplık Yönergesi'nin maddesi uyarınca "Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm için Yürüyüş" adlı derginin 2015/467 sayısının başvurucuya verilmemesine karar vermiştir. Eğitim Kurulu adı geçen dokümanın bütününde, terör örgütü olan DHKP-C'nin yapmış olduğu terör eylemlerini meşru göstermeye çalışan, suç ve suçluyu öven haber, fotoğraf ve yorumlara yer verildiğini tespit etmiştir. Eğitim Kurulu kararına karşı başvurucunun Kocaeli İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) yaptığı şikâyet, İnfaz Hâkimliğinin 25/5/2015 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve kararın iptaline hükmedilmiştir. İnfaz Hâkimliği 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesinde süreli ve süresiz yayınların ceza infaz kurumlarına kabul edilip edilmeyeceği konusunda dikkate alınacak kriterlerin belirlendiğini, buna göre söz konusu derginin mahkemelerce yasaklanmış olduğuna dair herhangi bir kayıt olmadığı gibi kurum güvenliğini tehlikeye düşüren ya da müstehcen bir içerik de bulunmadığını belirtmiştir. Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı, İnfaz Hâkimliğinin iptal kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi, Başsavcılık tarafından itiraz yolunda ileri sürülen nedenlerin yerinde olduğu, ayrıca usul ve yasaya uygun bulunduğu gerekçesiyle itirazın kabulü ve İnfaz Hâkimliğinin kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Bu karar, başvurucuya19/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 20/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevcut başvurunun değerlendirilmesi sırasında gözönünde bulundurulan ulusal hukuk kaynakları için bkz. Halil Bayık [GK], B. No: 2014/20002, 30/11/2017, §§ 15-B. Uluslararası Hukuk Mevcut başvurunun değerlendirilmesi sırasında gözönünde bulundurulan uluslararası hukuk kaynakları için bkz. Ahmet Temiz (6), B. No: 2014/10213, 1/2/2017, §§ 17- | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/12913 | Başvuru, bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince hükümlü olan başvurucuya verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucular, hükümlü olarak bulundukları Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunun aldığı kararlar ve fiili uygulamalarıyla uzaktan eğitim yoluyla katıldıkları yüksek öğrenimleri için gerekli bilgisayar kullanımının ve kaynaklara ulaşımın kısıtlanmasının ve buna ilişkin şikâyetin usul hükümleri gözetilmeksizin İnfaz Hâkimliği tarafından reddedilmesinin eğitim ve öğrenim ile adil yargılanma haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşler ve tazminat talebinde bulunmuşlardır. Başvuru, 7/1/2013 tarihinde Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/4/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 27/6/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 30/6/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına (Bakanlık) bildirilmiştir. Bakanlık, tanınan ek süre sonunda görüşünü 29/8/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş, başvuruculardan Mehmet Reşit Arslan’a 2/9/2014 tarihinde diğer başvuruculara 3/9/2014 tarihinde bildirilmiştir. Bakanlığın görüşlerine karşı cevaplarını, başvurucular Mehmet Reşit Arslan ve Muharrem Genç 12/9/2014 tarihinde, Şehmus Özsubaşı 17/9/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Başvurucu Sinan Akbayır cevap dilekçesi sunmamıştır. A. Olaylar Başvurucular, başvuru tarihinde Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda terör suçundan hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu Sinan Akbayır İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümünde, başvurucu Muharrem Genç Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulunda ve Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümünde, başvurucu Mehmet Reşit Arslan Gazi Üniversitesi Bilgi Yönetimi Bölümünde ve başvurucu ŞehmusÖzsubaşı Kırıkkale Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümünde öğrencidir. Başvurucular uzaktan eğitim programına uygun bilgisayar sınıfını kullanarak eğitimlerine devam etmektedir. Kırıkkale F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu, 18/9/2012 tarih ve K.2012/104 sayılı kararı ile 2012–2013 eğitim ve öğretim yılı uzaktan eğitim faaliyetlerinin planlanmasında, terör suçlusu hükümlülerin mesai günleri 13:30–16:30 saatleri arasında personel nezaretinde uzaktan eğitim sınıfına çıkarılmalarına karar vermiştir. Anılan kararın gerekçe kısmı şöyledir:“2011-2012 eğitim-öğretim yılında Kırıkkale İnfaz Hâkimliği’nin 26/10/2012 tarih ve 2011/192-232 sayılı kararı ile uzaktan eğitime katılan hükümlülerin hafta içi mesai saatleri içerisinde 08:00-12:00 ve 13:30-16:30 saatleri arasında uzaktan eğitim sınıfına çıkartılmalarına karar verilmiş ve uygulanmıştır. 2011-2012 eğitim yılında uzaktan eğitime çıkan hükümlülerin bir kısmının sevk gönderildiği bir kısmının da eğitimlerini tamamladığı, 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ise yeni hükümlülerin kayıt yaptırdıkları, bunlardan çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak suçundan hükümlü A.G.’nin de uzaktan eğitime hak kazanması nedeniyle uzaktan eğitim sınıfına çıkarılma saatlerinin yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuştur.7 hükümlünün terör, 1 hükümlünün de çıkar amaçlı suç örgütüne üye olma suçundan hükümlü olarak bulunması sebebi ile uzaktan eğitim sınıfına çıkarılma saatleri kurum derslikleri de göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenmiştir, Kurumumuzda 1 adet çini, 1 adet bilgisayar, 2 adet ağaç işleri, 1 adet anten kurulum sistemleri, 1 adet doğalgaz sıhhi tesisat atölyesi, çeşitli kurslar ve sosyal - kültürel faaliyetler için 1 adet derslik ve 1 adet uzaktan eğitim sınıfı bulunmaktadır. Kurumumuzun Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu olması nedeniyle 5275 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinde belirtilen hükümlü ve tutukluların barındırıldığı bunlardan terör suçu işleyenler ile tehlikeli sayılan tutuklu hükümlü olduğu dikkate alındığında eğitim öğretim faaliyetleri, meslek kursları ile sosyal kültürel faaliyetlere katılan tutuklu ve hükümlülerin suç grupları, türleri, iyi hallilikleri, kurumda bulundukları süre içerisinde tutum ve davranışları, kurumun ve görevli personelin güvenliği ile hükümlü ve tutukluların güvenliği de dikkate alınarak oluşturulmaktadır. Bahse konu faaliyetlerin yapılacağı alanlarda belirli sayıda ve özellikte güvenlik unsurlarının da değerlendirilerek belirlenip inşa edildiği, bu alanların dışında eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yapılacağı başka bir alanın da bulunmaması, uzaktan eğitime katılacak hükümlülerin suç grupları itibari ile bir arada bulundurulmasına hem yasal olarak hem de güvenlik nedeniyle imkân bulunmaması, fiziki alan yetersizliği nedeniyle uzaktan eğitim için ikinci bir sınıfın açılmasının da imkânının bulunmadığı, ikinci bir sınıfın açılması halinde ise diğer hükümlü-tutukluların kullandıkları sosyal - kültürel faaliyetler ile meslek kurslarına katılamayacakları ve böylelikle eğitim-iyileştirme faaliyetlerinde diğer hükümlü-tutukluların hak kaybına neden olacağı bu durumda hakkaniyete uygun olmayacağı değerlendirilmektedir.Bu itibarla; çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak suçundan hükümlü A.G’nin mesai günleri 08:30-12:00 saatleri arasında, terör suçlusu hükümlülerin ise, mesai günlerinde 13:30-16:30 saatleri arasında personel nezaretinde uzaktan eğitim sınıfına çıkarılmalarına, hükümlülerin 2012-2013 eğitim-öğretim yılı için bu şekilde uzaktan eğitimden faydalanmalarına” Başvurucular, Kurulun anılan kararının önceki eğitim ve öğretim yıllarında belirlenenden daha az süre öngörmesi nedeniyle uzaktan eğitim sınıfına çıkarılma saatlerinin artırılması ve anılan kararını iptali için Kırıkkale İnfaz Hâkimliğine başvurmuşlardır. İnfaz Hâkimliği, 14/11/2012 tarih ve E.2012/496, K.2012/496 sayılı kararı ile "hükümlülerin görmekte oldukları ve okumakta oldukları eğitim kurumlarının durumu, cezaevinin imkânları ve hükümlülerin eğitim sınıfına çıkmadıkları saatlerde de okumakta oldukları okullardan temin ettikleri ders kitaplarından çalışmak suretiyle eğitimlerini sürdürmeleri imkân dâhilinde olduğu" gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Anılan karara yapılan itiraz, Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesinin 7/12/2012 tarih ve 2012/820 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Karar, başvuruculara 20/12/2012 tarihinde tebliğ edilmiş ve başvurucular 7/1/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk Ulusal Hukuk 16/5/2001 tarih ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu’nun maddesi şöyledir:“İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır: Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve tutukevlerine kabul edilmeleri, yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması, dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Hükümlülerin cezalarının infazı, müşahedeye tabi tutulmaları, açık cezaevlerine ayrılmaları, izin, sevk, nakil ve tahliyeleri; tutukluların sevk ve tahliyeleri gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Hükümlü ve tutuklular hakkında alınan disiplin tedbirleri ve verilen disiplin cezalarının kanun, tüzük veya yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu iddiasıyla yapılan şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak. Ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarının kendi yetki alanlarına giren ceza infaz kurumları ve tutukevlerindeki tespitleri ile ilgili olarak düzenleyip intikal ettirdikleri raporları inceleyerek, varsa şikâyet niteliğindeki konular hakkında karar vermek. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.Kanunlarda başka bir yargı merciine bırakılan konulara ilişkin hükümler saklıdır.” 4675 sayılı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“(2) Şikâyet başvurusu üzerine infaz hâkimi, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir hafta içinde karar verir; ancak, gerek gördüğünde karar vermeden önce şikâyet konusu işlem veya faaliyet hakkında resen araştırma yapabilir ve ilgililerden bilgi ve belge isteyebilir; ayrıca ceza infaz kurumu ve tutukevi ile ilgili Cumhuriyet savcısının da yazılı görüşünü alır. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) Disiplin cezasına karşı yapılan şikâyet üzerine infaz hâkimi, hükümlü veya tutuklunun savunmasını aldıktan ve talep edilen diğer delilleri toplayıp değerlendirdikten sonra kararını verir. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) Hükümlü veya tutuklu, savunmasını, hazır bulunmak ve vekâletnamesini ibraz etmek koşuluyla avukatıyla birlikte veya avukatı aracılığıyla yapabilir. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) İnfaz hâkimi gerekli görmesi durumunda hükümlü veya tutuklunun savunmasını ceza infaz kurumunda da alabilir.” 13/12/2004 tarih ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:"(3) Kapalı ve açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitim evlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilir. Eğitim ve iyileştirme programları gerekli kıldığı takdirde denetim altında internetten yararlanılabilir. Hükümlü, odasında bilgisayar bulunduramaz. Ancak, Adalet Bakanlığının uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak bilgisayarın ceza infaz kurumuna alınmasına izin verilebilir. (4) Bu haklar, tehlikeli hâlde bulunan veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir. " 20/3/2006 tarih ve 2006/10218 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün maddesinin (3), (4) ve (5) numaralı fıkraları şöyledir:"(3) Kapalı ve açık kurumlar ile çocuk eğitim evlerinde ancak, eğitim ve iyileştirme programları çerçevesinde kurum yönetimince belirlenen yerlerde görsel ve işitsel eğitim araç ve gereçlerinin kullanımına izin verilebilir. Eğitim ve iyileştirme programları gerekli kıldığı takdirde denetim altında internetten yararlanılabilir. Hükümlü, odasında bilgisayar bulunduramaz. Ancak, Bakanlığın uygun görmesi hâlinde eğitim ve kültürel amaçlı olarak bilgisayarın kuruma alınmasına izin verilebilir. (4) Bu haklar, idare ve gözlem kurulu kararı ile tehlikeli hükümlü oldukları saptananlar veya örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir. (5) İşlediği suçun nitelik ve işleniş biçimi göz önüne alındığında, toplum için ciddi bir tehlike oluşturan, kurumdaki tutum ve davranışlarıyla, suç işlemek amacıyla kurulan silâhlı örgütün yöneticiliğini yapmaya devam eden, bu konuda herhangi bir yöntemle, kurum içi veya dışındaki kişilere talimat veya mesaj veren hükümlülerin, idare ve gözlem kurulu kararıyla televizyon yayınlarını izlemesine ve bilgisayar ile internetten yararlanmasına izin verilmez." 2006/10218 sayılı Tüzük’ün maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi şöyledir:“(1) İdare ve gözlem kurulu aşağıda sayılan işleri yapmakla görevli ve yetkilidir;…c) Kurumlarda kalmakta olan hükümlüleri gruplandırmak,…” 17/6/2005 tarihli Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri Yönetmeliği’nde ceza infaz kurumlarında tutulan hükümlülerin gözlem ve sınıflandırılmalarına dair usul ve esaslar düzenlenmiştir. Bakanlığın Genç ve Yetişkin Hükümlü ve Tutukluların Eğitim ve İyileştirilme İşlemleri ve Diğer Hükümlere ilişkin 46/1 Sayılı Genelgesi’nde uzaktan eğitime katılacak öğrencilerin, personel nezaretinde internetten yararlandırılabilecekleri belirtilmiştir. Uluslararası Belgeler Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin R (89) 12 sayılı “Ceza İnfaz Kurumlarındaki Eğitim” konulu tavsiye kararı ile ceza infaz kurumlarındaki eğitim hakkında üye devletlerce benimsenmesi önerilen temel ilkeler şunlardır:“ Bütün hükümlü ve tutukluların, meslekî eğitim, yaratıcı ve kültürel faaliyetler, bedensel eğitim, spor, sosyal eğitim ve kütüphane tesislerini ihtiva edecek şekilde tasarlanmış bir eğitime sahip olması sağlanacaktır. Hükümlü ve tutuklulara verilecek eğitimin, dış dünyada aynı yaş gruplarına sağlanan eğitimle aynı olması sağlanacak ve öğrenme fırsatlarının alanı olabildiğince geniş tutulacaktır. Ceza infaz kurumlarında eğitim; kişinin sosyal, ekonomik ve kültürel şartlarını akılda tutarak onu bir bütün hâlinde geliştirmeyi hedefleyecektir. Ceza infaz kurumları sisteminin yönetimine katılanların ve ceza infaz kurumlarını yönetenlerin hepsi eğitimi mümkün olabildiğince daha fazla destekleyecek ve kolaylaştıracaktır. Hükümlü ve tutukluların, eğitimin bütün yönlerine aktif olarak katılmasını teşvik etmek için her türlü çaba gösterilecektir. Ceza infaz kurumları eğitimcilerinin, uygun yetişkin eğitim metotlarını benimsemelerinin sağlanması için geliştirme programları temin edilecektir. Özel zorlukları olan hükümlü ve tutuklulara ve özellikle okuma yazma problemi olanlara özel itina gösterilecektir. Meslekî eğitim, bireyin daha geniş olarak geliştirilmesine olduğu kadar, iş piyasasındaki ihtiyaçlar da dikkate alınarak düzenlenecektir. Hükümlü ve tutuklular haftada en az bir kez, iyi düzenlenmiş bir kütüphaneye gidebilmelidir. Hükümlü ve tutukluların beden eğitimi çalışmaları yapmaları ve spor faaliyetlerine katılmaları teşvik edilmelidir. Yaratıcı ve kültürel faaliyetlere önemli bir rol verilecektir. Çünkü bu faaliyetler hükümlü ve tutukluların kendilerini ifade etmelerinde ve geliştirmelerinde özel bir potansiyele sahiptir. Sosyal eğitim, topluma geri dönmesini kolaylaştırmak amacıyla, hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumlarındaki günlük yaşamını idare etmesini sağlayacak uygulanabilir unsurları içine almalıdır. Mümkün olan her durumda hükümlülerin ceza infaz kurumları dışında eğitime katılmasına izin verilmelidir. Eğitimin ceza infaz kurumları içerisinde verilmesi gereken hâllerde, kurum dışından da destek alınmalıdır. Hükümlü ve tutukluların salıverilme sonrasında da eğitimlerine devam etmelerini sağlayacak tedbirler alınmalıdır. Hükümlü ve tutukluların uygun eğitim almalarını sağlayacak malî kaynak, alet, donanım ve öğretim personeli hazır bulundurulmalıdır.” | Eğitim hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/583 | Başvurucular, hükümlü olarak bulundukları Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunun aldığı kararlar ve fiili uygulamalarıyla uzaktan eğitim yoluyla katıldıkları yüksek öğrenimleri için gerekli bilgisayar kullanımının ve kaynaklara ulaşımın kısıtlanmasının ve buna ilişkin şikâyetin usul hükümleri gözetilmeksizin İnfaz Hâkimliği tarafından reddedilmesinin eğitim ve öğrenim ile adil yargılanma haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşler ve tazminat talebinde bulunmuşlardır. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Türkiye Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünde yüksek lisans yapmaya hak kazanmış; başvurucunun çalışmış olduğu Türkiye Halk Bankası A.Ş. Genel Müdürlüğü tarafından 4/7/2006 tarihli işlemle kendisine yüksek lisans programına katılım izni verilmemiştir. Başvurucu tarafından belirtilen işlem aleyhine 7/7/2006 tarihinde iptal davası açılmıştır. Ankara İdare Mahkemesinin 14/11/2007 tarihli ve E.2006/1708, K.2007/2205 sayılı kararı ile dava konusu işlemin iptaline hükmedilmiştir. Davalı idarenin temyizi üzerine Danıştay Beşinci Dairesinin 14/4/2008 tarihli ve E.2007/7953, K.2008/2095 sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararı uyarınca yapılan yeniden incelemede Ankara İdare Mahkemesinin 30/11/2010 tarihli ve E.2010/936, K.2010/1633 sayılı kararı ile davanın reddine hükmedilmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Danıştay Beşinci Dairesinin 20/12/2012 tarihli ve E.2011/2652, K.2012/9201 sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 12/11/2013 tarihli ve E.2013/6026, K.2013/7691 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Bu karar 7/2/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3016 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, 1/11/2004 tarihinde açılan menfi tespit davasının kısmen kabulüne karar verildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, yargılamanın yenilenmesine karar verilmesini ve tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. Başvuru, 12/7/2013 tarihinde doğrudan Anayasa Mahkemesine yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 28/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Kocaeli Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde 1/11/2004 tarihli dilekçe ile açılan menfi tespit davasında, davacı-karşı davalı Hasdayı İnşaat Tic. ve San. Ltd. Şti., davalı-karşı davacı UND Gürbulak İşl. Yat. A.Ş.’den, Gürbulak Kara Sınır Kapısının yapımına ilişkin 19/4/2002 tarihinde imzaladıkları sözleşmeye istinaden alacaklı olduğunun tespiti ile ayrıca davalı-karşı davacı şirkete teminat amacıyla verilen çeke ilişkin borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Yapılan yargılama sonunda Kocaeli Asliye Ticaret Mahkemesi 28/10/2010 tarih ve E.2004/509, K.2010/445 sayılı kararla; davacı-karşı davalı Hasdayı İnşaat Tic. ve San. Ltd. Şti.’nin sözleşme gereği yapması gereken işlerini ayıpsız ve gereği gibi ifa etmediği, her ne kadar işlerin büyük oranını tamamlasa bile (%99,4) eksiklikler bulunduğu, tüm bu eksiklikler hesaba alındıktan sonra davacı-karşı davalı tarafın, davalı-karşı davacı taraftan 523,98 TL alacağının bulunduğu gerekçesiyle bu miktarın tahsiline, iş bitirme oranının %100 olmaması nedeniyle davacı-karşı davalının gecikme cezası ve teminat iadesi istemlerinin reddine, davalı-karşı davacının davasının reddine karar vermiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 7/6/2012 tarih ve E.2011/2935, K.2012/4268 sayılı ilamı ile İlk Derece Mahkemesi kararını, teminat amacıyla davalı-karşı davacı şirkete verilen çekin davacı-karşı davalı şirkete iadesi hakkında gerekli araştırma yapılmadan hüküm tesis edildiği gerekçesiyle bozmuş, ilgili kararın diğer kısımları yönünden temyiz istemlerini reddetmiştir. Başvurucu, Kocaeli Asliye Ticaret Mahkemesine sunduğu 5/7/2012 havale tarihli dilekçe ile Kocaeli Noterliğinde düzenlenen 5/7/2012 tarihli temliknameye istinaden davacı-karşı davalı Hasdayı İnşaat Tic. ve San. Ltd. Şti’nin dava dosyasındaki alacaklarından 750,00 TL’lik kısmını, doğmuş ve doğacak yasal tüm ferileri ile birlikte temlik aldığını bildirmiştir. Başvurucu ve davalının karar düzeltme istemleri aynı Dairenin 16/5/2013 tarih ve E.2012/6680, K.2013/3188 ilamı ile Yargıtay kararında belirtilen nedenler ve 18/6/1927 tarih ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi dikkate alınarak reddedilmiştir. Karar düzeltme isteminin reddine ilişkin ilam 14/6/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 12/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bozulan yönlere ilişkin olarak yargılama süreci devam etmektedir. B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi, 22/4/1926 tarih ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 355 ve devamı maddeleri, 1086 sayılı mülga Kanun’un maddesinin üçüncü fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5271 | Başvurucu, 1/11/2004 tarihinde açılan menfi tespit davasının kısmen kabulüne karar verildiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, yargılamanın yenilenmesine karar verilmesini ve tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. | 0 |
Başvuru, kamudaki görevinden çıkarılan hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Olağanüstü Hâl Sürecinde Uygulanan Tedbirler Ülkemizin 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmasına ilişkin süreç, bu teşebbüsün arkasında uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen terör örgütüne ilişkin bilgiler, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararları, darbe teşebbüsünün bastırılmasının akabinde Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) süreci ve bu süreçte uygulanan tedbirler Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında detaylı şekilde yer almaktadır (Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-66; Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; ayrıca bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/MD-956, K.2017/370 sayılı kararı). OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin uygulanmasına da karar verilmiş ve bu konuda genel ve soyut normlar ihdas edilerek alınan tedbirlerin yanı sıra kişiler hakkında doğrudan etki doğurucu nitelikte işlemler tesis edilmiştir. Örneğin 1/9/2016 tarihli ve 29818 (mükerrer) sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (672 sayılı OHAL KHK'sı) maddesiyle, millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY'ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan kimi kamu görevlilerinin başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın kamu görevlerinden çıkarılmalarına karar verilmiştir. Ayrıca aynı maddede bu kapsamdaki kişilerin mahkûmiyet kararı aranmaksızın memuriyetlerinin alınacağı, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmeyecekleri, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilmeyecekleri de hüküm altına alınmıştır (Kamu görevinden çıkarma tedbirlerine ilişkin detaylı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 56-61). Yine 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı OHAL KHK'sı) ve maddeleri kapsamında kamu görevinden çıkarılanların uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve yüksek mahkeme başkan ve üyeliği, müsteşar, hâkim, savcı, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS, Sözleşme); Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50). B. Başvurucunun Baro Levhasına Yazılma Talebine İlişkin Süreç Başvurucu, hukuk fakültesini bitirmiş ve 12/10/1988-17/10/1989 tarihleri arasında İzmir Barosunda avukatlık stajını tamamlamıştır. Naklen yazıldığı Batman Barosu ve Yozgat Barosu bünyesinde belirli bir süre avukatlık faaliyeti yürüten başvurucu, 25/3/2003 tarihinde Yozgat Barosundan kaydını sildirmiş ve hukuk müşaviri olarak kamu görevine başlamıştır. 672 sayılı OHAL KHK'sının maddesiyle, millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen FETÖ/PDY ile aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olduğu değerlendirilen kamu görevlilerine ilişkin açıklanan listede başvurucunun ismine de yer verilmiş ve bu suretle başvurucu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Hukuk Hizmetleri Başkanlığında hukuk müşaviri olarak sürdürdüğü kamu görevinden 1/9/2016 tarihinde çıkarılmıştır. Kamu görevinden çıkarılmasının ardından başvurucu, baro levhasına avukat olarak yeniden yazılma talebiyle Ankara Barosuna (Baro) başvurmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Baroya gönderilen yazıda başvurucu hakkında yürütülen herhangi bir soruşturmanın bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucunun talebi Baro Yönetim Kurulunun 23/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde; avukatlığa engel olan hâlleri düzenleyen 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun maddesi gereğince her ne kadar kesinleşmiş mahkeme kararı veya disiplin kurulu kararı aranmakta ise de kamu görevinden ihraç kavramının OHAL süresince disiplin hukukunu da kapsayacağı ve başvurucunun talebinin OHAL'in sona ermesinden sonra yeniden değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, avukatlığa engel bir hâlinin bulunmadığını ileri sürerek anılan ret işlemine karşı Türkiye Barolar Birliğine (TBB) itiraz etmiş ve Baro Yönetim Kurulunca verilen hukuka aykırı kararın kaldırılmasını talep etmiştir. TBB Yönetim Kurulu, avukatlığın kamu görevi olmadığı ve başvurucunun baro levhasına yazılmasının istihdam olarak nitelendirilemeyeceği gerekçeleriyle 6/1/2017 tarihinde itirazın kabulüne ve Baro Yönetim Kurulunun 23/11/2016 tarihli kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Söz konusu karar, Bakanlık tarafından uygun bulunmayarak bir daha görüşülmek üzere 7/3/2017 tarihinde TBB'ye geri gönderilmiştir. Geri gönderme kararının gerekçesinde;i. 1136 sayılı Kanun'un maddesinde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olarak tanımlandığı, yine anılan Kanun'un , ve maddelerinin de bu kapsamda hükümler içerdiği, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesinde de avukatların yargı görevi yapan kişilerden sayıldığı vurgulanmıştır.ii. Kamu hizmetinin idare hukuku esaslarına göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak adlandırılan kişilerce yapılmasının zorunlu olmadığı, kamu hizmetinin bir kısmının kamu görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmayan ancak işlevsel anlamda kamu görevi ifa eden serbest meslek grubundaki kişilerce de yerine getirildiği ifade edilmiştir.iii. Avukatların verdikleri hizmetlerin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği, adalet, yargı, hukuk işlerinin kamu hizmetinin en yoğun ve kamu kavramının anlam olarak en önde gelen alanlarından olduğu belirtilmiştir. Kararda; 672 sayılı OHAL KHK'sı ile başvurucu hakkında alınan tedbirin, avukatlık mesleğinin önem ve özelliği, kamu hizmeti niteliği ve avukatın hak ve yetkileri ile işlevsel olarak kamu görevi ifa ettiği hususlarının gözardı edilmemesi ve idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışamamak şeklinde dar yorumlanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Böylesi dar bir yorumun OHAL KHK'sının amacıyla bağdaşmadığı ve terörle mücadeleyi sekteye uğratacağı ileri sürülmüş ve söz konusu tedbirin ilgilinin bir daha kamu hizmetinde çalışamamasını da içerdiği ifade edilmiştir.iv. Ayrıca OHAL KHK'sı ile alınan tedbirin yalnızca idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışanlarla sınırlı tutulmasının memur ve hâkim olma niteliğini kaybedenlerin avukat olması sonucunu doğuracağı ve hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması açısından yaşamsal bir öneme sahip yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin itibarını zedeleyeceği belirtilmiştir. TBB Yönetim Kurulu, 24/3/2017 tarihli kararıyla, önceki kararında ısrar ederek başvurucunun baro levhasına yazılmasına karar vermiştir. Israr kararının gerekçesinde;i. Kamu hukuku usulüne göre tasarrufta bulunan veya işlem yapanlarla bu işlemlerin yapılmasına kamu hukuku usulü çerçevesinde katkı sunan, bu kişilere faaliyetlerinde yardımda bulunanların kamu görevini ifa ettikleri, kamu hukuku usulüne göre tasarrufta bulunmayan veya işlem yapmayan ve bu faaliyetlere kamu hukuku usulü çerçevesinde yardımda bulunmayanların ise kamu hizmeti gördükleri belirtilmiştir. ii. Kamu görevi kavramı, yasama ve yargı faaliyetlerinin yanı sıra devletin olmazsa olmaz birincil amaçlarının gerçekleşmesi için devlete özgü, devletçe yapılması zorunlu, egemen gücün, yetkinin ve kamu hukuku kurallarına göre oluşturulan idarenin kullanılmasını ve örgütlenmesini yansıtan etkinlikler bütünlüğü olarak tanımlanmıştır. Kamu hizmeti kavramı ise, devletin ikincil amaçlarını gerçekleştirmek için başkalarına da bırakabileceği etkinlikler şeklinde açıklanmıştır.iii. İster dar isterse geniş anlamda kullanılsın kamu görevlilerinin mutlaka kamu kesimindeki bir örgüte (kamu kurum ya da kuruluşa) bağlı olarak çalıştıkları vurgulanmıştır. Bu durumda, taksiciler, dolmuşçular ya da fırıncılar gibi kamuya yararlı bir hizmeti yerine getirenlerin veya serbest avukatlar gibi yaptıkları hizmetin kamu hizmeti olduğu yasalarca kabul edilenlerin kamu kesimindeki bir kuruluşta çalışmadıkları sürece kamu görevlisi olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir. iv. Anayasa'ya göre kamu görevlilerinin ayırt edici özelliğinin bu kişilerin genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri görmelerinden kaynaklandığı ve Anayasa'nın maddesinde memurlar kavramının yanında yer verilen diğer kamu görevlileri deyiminin ise kamu kuruluşlarında kamu hukuku kurallarına tabi olarak çalışanları ifade ettiği belirtilmiştir. v. 31/12/1960 ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nda serbest meslek faaliyetlerinin tanımlandığı ve 1136 sayılı Kanun'da belirtilen kamu hizmeti kavramı ile kamu görevi kavramının karıştırılmaması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca Sağlık Bakanlığı tarafından il sağlık müdürlüklerine 28/9/2016 tarihinde gönderilen yazıda, OHAL KHK'sı kapsamında kamu görevlerinden çıkarılan tabip, diş tabibi ve diğer sağlık meslek mensuplarının özel sağlık kuruluşlarında istihdam edilmelerine engel bir hâlin bulunmadığı yönünde Adalet Bakanlığının uygulamasına zıt yönde görüş bildirildiği belirtilmiştir. vi. Bu bağlamda kamu görevinden ihraç edilen hukuk fakültesi mezunlarının da serbest bir meslek dalı olan avukatlık mesleğini yapmalarına engel bir hâlin olmadığı ve başvurucu hakkında herhangi bir ceza soruşturmasının veya kovuşturmasının da bulunmadığı ifade edilmiştir. Bakanlık, başvurucunun baro levhasına yeniden yazılmasına ilişkin TBB Yönetim Kurulu tarafından verilen kararın kesinleşmesi üzerine 19/4/2017 tarihinde iptal davası açmıştır. Yürütmenin durdurulması talebini de içeren ve Ankara İdare Mahkemesine (Mahkeme) sunulan dava dilekçesinde;i. Terör eylemlerinin türüne ve niteliklerine ilişkin 12/4/1991 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında açıklamalarda bulunulmuştur. Ayrıca MGK tarafından 26/2/2014-26/5/2016 tarihleri arasında gerçekleştirilen toplantılarda FETÖ/PDY'nin, millî güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, Devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, yasa dışı ekonomik boyutu bulunan ve diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapıldığı ve bu terör örgütü ile tüm kurum ve birimlerin birlikte etkin bir şekilde mücadele edilmesine dair kararların alındığı hatırlatılmıştır. ii. Devlet organlarına sızan FETÖ/PDY bağlantılı kişilerin sadece demokratik hukuk düzenine tehdit oluşturmakla kalmadıkları, 15/7/2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunmak suretiyle de millî güvenliğe karşı fiilen büyük bir tehdit oluşturdukları ifade edilmiştir. Bu nedenle, darbe teşebbüsünün akabinde devlet kurumlarının FETÖ/PDY ile iltisakı, irtibatı veya mensubiyeti değerlendirilen kişilerden hızlı bir şekilde arındırılabilmesi amacıyla OHAL KHK'larının çıkarıldığı belirtilmiştir.iii. Bu kapsamda yürürlüğe giren 672 sayılı OHAL KHK'sının maddesinde, OHAL KHK'sı ile meslekten veya kamu görevinden çıkarılanların bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğinin hükme bağlandığı vurgulanmıştır. Söz konusu meslekten veya kamu görevinden çıkarma tedbirinin, adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan, geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran olağanüstü tedbir mahiyetinde olduğu ifade edilmiştir.iv. Yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin hukuki sorunların ve anlaşmazlıkların adalete ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesi, hukuk kurallarının tam olarak uygulanması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması bakımından yaşamsal bir öneme ve değere sahip olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda hukuk kurallarının tam olarak uygulanması konusunda yargı organlarına, yetkili kurul ve kurumlara yardımda bulunmanın bağımsız savunmayı serbestçe temsil eden avukatlığın amaçlarından biri olduğu ileri sürülmüştür.v. 1136 sayılı Kanun'un maddesinde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olarak tanımlandığı, yine anılan Kanun'un maddesinde yer alan düzenlemenin avukatlığın kamu hizmeti niteliğinde olması esasına dayandığı ifade edilmiştir. Yine Kanun'un ve maddelerinin mesleğin kamu hizmeti niteliğinde olduğunun bir göstergesi olduğu, 5237 sayılı Kanun'un maddesinin bu durumu teyit ettiği iddia edilmiştir. vi. Kamu hizmetinin bir kısmının idare tarafından idare hukuku esaslarına göre çalıştırılan ve kamu görevlisi olarak adlandırılan kişilerce gerçekleştirildiği, diğer bir kısmının ise idare hukuku anlamında kamu görevlisi olarak nitelendirilmesi mümkün olmayan ancak işlevsel anlamda kamu görevi ifa eden serbest meslek grubundaki kişilerce yerine getirildiği ifade edilmiştir. Avukatların verdiği hizmetin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. vii. Anayasa Mahkemesinin 23/6/1989 tarihli bir kararına yer verilerek avukatlık mesleğinin kamu hizmeti ve serbest meslek olarak iki yönlü olduğunun kabul edildiği, adalet, yargı, hukuk işlerinin kamu hizmetinin en yoğun ve kamu kavramının anlam olarak en önde gelen alanı olduğu belirtilmiştir. 672 sayılı OHAL KHK'sı kapsamında meslekten veya kamu görevinden ihraç edilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceğine ilişkin olarak alınan tedbirin avukatlık mesleğinin önem ve özelliği, kamu hizmeti niteliği ve avukatın hak ve yetkileri ile işlevsel olarak kamu görevi ifa ettiği hususları gözardı edilerek yorumlanmaması gerektiği ifade edilmiştir. Söz konusu düzenlemenin idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışamamak şeklinde dar yorumlanmasının OHAL KHK'sının amacıyla bağdaşmayacağı ve terörle mücadeleyi sekteye uğratacağı iddia edilmiştir.viii. Ayrıca, söz konusu tedbirin sadece idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi olarak çalışanlarla sınırlı tutulmasının memur ve hâkim olma niteliğini kaybedenlerin avukat olması sonucunu doğuracağı, hukuk devletinin işlerliğinin sağlanması bakımından hayati önemi bulunan ve yargının kurucu unsurlarından olan avukatlık mesleğinin itibarını zedeleyeceği vurgulanmıştır. Bu nedenlerle 672 sayılı OHAL KHK'sı ile kamu görevinden ihraç edilen başvurucunun avukat olarak baro levhasına yazılmasının yerinde olmadığı ve TBB Yönetim Kurulu tarafından verilen ısrar kararında hukuki isabet bulunmadığı ileri sürülmüştür. Davalı TBB tarafından sunulan 23/6/2017 tarihli cevap dilekçesinde; 24/3/2017 tarihli ısrar kararında belirtilen hususlara yer verilmiş ve başvurucunun 1136 sayılı Kanun'da sayılan avukatlığa engel hâlleri taşımadığı ileri sürülmüştür. Başvurucunun baro levhasına yazılma talebinin kabul edilmesine ilişkin verilen kararın ve bu yönde tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğu ve davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca dilekçede, yürütmenin durdurulması için gerekli olan koşulların bulunmadığı ve bu yöndeki talebin reddine karar verilmesi gerektiği yönünde savunmada bulunulmuştur. Başvurucu, Mahkemeye sunduğu dilekçe ile davalı TBB yanında davaya müdahale talebinde bulunmuş ve davanın reddini talep etmiştir. Mahkeme, 5/7/2017 tarihli kararıyla koşulları oluştuğu gerekçesiyle TBB tarafından tesis edilen işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, OHAL KHK'larının amacına ve içeriğine yer verilerek avukatlık mesleğinin gerekleri yönünden işlemin hukuka uygun olmadığı, hukuka aykırılığı açık olan işlemin uygulanması hâlinde telafisi güç zararların doğabileceği ifade edilmiştir. Söz konusu karara karşı yapılan itiraz, Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 10/8/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Mahkeme, 3/11/2017 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; i. 1136 sayılı Kanun'un ve maddelerinde yer alan düzenlemeler ile 672 sayılı KHK'nın içeriğine yer verilmiş ve avukatlık mesleğinin kamu hizmeti yönüne vurgu yapılmıştır.ii. 672 sayılı OHAL KHK'sı gereğince, kamu görevinden çıkarılan kişilerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyecekleri, meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacakları, bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacakları yönündeki düzenleme hatırlatılmıştır. Söz konusu hüküm gereğince, kamu görevinden çıkarılan kişinin avukat olarak baro levhasına yazılmasına ve avukat unvanını kullanmasına imkân bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca yürütmenin durdurulmasına ilişkin verilen 5/7/2017 tarihli kararın gerekçesinde yer verilen hususlara da değinilmiştir.iii. Neticede başvurucunun baro levhasına yazılmasına ilişkin TBB tarafından verilen ısrar kararında hukuka uygunluk bulunmadığı ifade edilmiştir. Söz konusu karara karşı TBB ve başvurucu tarafından yapılan itiraz Bölge İdare Mahkemesinin 15/2/2018 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, Mahkemece verilen kararın usule ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektiren bir nedenin bulunmadığı belirtilmiştir. Nihai karar 19/3/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. 17/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. İlgili hukuk (ulusal mevzuat, Anayasa Mahkemesince ve idari yargı mercilerince verilen yargı kararları, uluslararası düzenlemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları) için bkz. Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020, §§ 37- 672 sayılı KHK'da yer alan düzenlemeler, 6/2/2018 tarihli ve 7080 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaşmış ve aynen kabul edilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/10377 | Başvuru, kamudaki görevinden çıkarılan hukukçunun baro levhasına yazılmasına ilişkin verilen kararın mahkemece iptal edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucuları darbetmeleri nedeniyle haklarında dava açılan infaz ve koruma memurları ile ilgili olarak etkili soruşturma yapılmadan beraat ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 4/11/2013 tarihinde İstanbul İş Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. 2013/8137 ve 2013/8144 sayılı başvuruların sırasıyla Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 15/7/2014,Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 31/12/2013 tarihlerinde, kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2013/8137 ve 2013/8144 sayılı başvuruların konu yönünden hukuki irtibatları nedeniyle 25/5/2015 tarihinde birleştirilmesine ve incelemenin 2013/8137 sayılı dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 20/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin birer örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü 19/11/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 7/12/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular vekili, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular olay tarihinde Ankara 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadırlar. Başvurucular 10/4/2007 tarihinde İnfaz Kurumunun sağlık ünitesinde muayene olmak istemeleri üzerine görevli memurlarca saat 00 sıralarında kaldıkları A.32 No.lu odadan alınmışlardır. Başvurucular revire gitmeden önce infaz ve koruma memurları tarafından yapılmak istenen aramaya karşı gelerek ayakkabılarını çıkarmak istememişlerdir. Görevliler tarafından yapılan aramadan sonra koridordan revire ilerledikleri sırada başvurucu Kenan Özyürek, A. No.lu odanın kapısını çalarak orada kalan hükümlü arkadaşlarıyla mazgaldan konuşmak istediğinde görevlilerin uyarısı üzerine başvurucularla infaz ve koruma memurları arasında tartışma çıkmıştır. Olay sırasında başvurucular darbedildiklerini, İnfaz ve Koruma memurları Ş.Ş. ve A. ise tehdit ve hakarete maruz kaldıklarını ileri sürmüşlerdir. Başvurucular 16/4/2007 tarihli dilekçeyle infaz ve koruma memurları tarafından yapılan eylemler ile bundan sonra tedavi sürecindeki aksaklıklarla ilgili olarak suç duyurusunda bulunmuşlardır. Olay Tutanağı İnfaz Kurumunda görevli on bir kişi tarafından tutulan tutanakta 10/4/2007 tarihinde saat 23’te A.32 No.lu odada kalan Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek’in revire çıkmak üzere odalarından alınmaya gidildiği sırada aramaları yapılırken ayakkabılarını çıkarmadıkları, slogan attıkları, ayakkabılarının çıkarılmasında zorluk çıkardıkları daha sonra koridorda ilerlerken A. No.lu odanın kapısına vurarak içerde bulunan hükümlülerle konuşmaya çalıştıkları, uyarıldıklarında ise "Siz ne karışıyorsunuz?" diyerek karşılık verdikleri, A Blok açık görüş mahallinden geçerken Kenan Özyürek’in memurlara tehdit ve hakaret içeren sözler sarf ettiği, bunun üzerine Kenan Özyürek’in ise herhangi bir olaya sebebiyet verilmemesi için odasına geri getirildiği, Cengiz Kahraman’ın ise olay yerine gelen diğer infaz ve koruma memurları tarafından revire götürülmek üzere teslim alındığı ancak Cengiz Kahraman’ın "Arkadaşım revire çıkmıyorsa ben de çıkmam." diyerek memurlarla tartışmaya başladığı, kendini yere atarak odasına gitmemek için direndiği, görevli memurlar tarafından müdahale edilerek odasına götürüldüğü, nöbetçi müdürün bilgisi dâhilinde sonradan her ikisinin de revire götürüldüğü belirtilmiştir. Adli Raporlar Başvurucu Cengiz Kahraman hakkında Ceza İnfaz Kurumunun 10/4/2007 tarihli ve 1489 sayılı Dr. N.S.Y. tarafından tanzim olunan raporunda hastanın görevliler tarafından darbedildiği, sağ bacakta ve belinde ağrısı olduğunu beyan ettiği, yapılan muayenede kesi ve sıyrığa rastlanmadığı, fizik muayenesinde herhangi bir hassasiyetinin bulunmadığı, şikâyetine istinaden dicloflam intra musculer uygulandığı, TA ve nabzın normal olduğu belirtilmiştir. 10/4/2007 tarihli ve 00 saatli Dr. K. ve Sağlık Memuru E.T. tarafından tutulan tutanakta saat 30’da Cezaevi Müdürlüğünün talebi üzerine Kuruma geldikleri, A.32 No.lu odada kalan hasta Cengiz Kahraman’ın Cezaevi revirinde fiziki muayenesinde her iki testisinde minimal ödem ve sağ skrotal ekimozu ve prepisyonunda minimal ekimoz bulunduğu, başkaca bir patoloji saptanmadığı, hastanın iğneyle tedaviyi kabul etmediği, daha önce gelen doktorun da kendisini muayene etmediğini söylediği kayıtlıdır. Sincan Devlet Hastanesinin 11/4/2007 tarihli ve 298591 protokol numaralı Dr. H.P. tarafından yapılan muayene kaydında testis bölgesine darbe alan kişinin testislerinde şişlik ve ödem olduğu, Ankara Numune Hastanesi Üroloji Kliniğine sevkinin uygun olduğu yazılıdır. Üroloji Servisinin talebi üzerine başvurucu Cengiz Kahraman’ın radyoloji filmi çektirilmiştir. Ankara Numune Hastanesi Radyoloji Servisi tarafından verilen 11/4/2007 tarihli raporunda; her iki testis skrotumda ve normal boyutlarda olup konturları düzgün olduğu, sağ testis inferior kesiminde 17x20 mm boyutlarda, düzensiz sınırlı, hipoekokik alan izlendiği, bilateral epididim boyut ve eko yapısı normal olup epididimlerde yer alan kitle lezyonu saptanmadığı, skrotum sağ tarafındanda cilt-cilt altı yumuşak doku ödemli izlendiği, sağda skrotal sıvı minimal arttığı belirtilmiştir. Başvurucu Cengiz Kahraman hakkında Numune Hastanesi üroloji polikliniğinin 11/4/2007 tarihli ve 1226275 sayılı raporunda; sağ skrotumda darp tarif ettiği, fizik muayenede sol skrotum ve testis normal, sağ skrotum ekimotik, testis hassas, sağ skrotumda hafif ödem mevcut, hg: 8, TU: 1-2 lokosit, streod USG: sol testis normal, sağ testis inferiarda 17-20 mm hipoekotik hematomla uyumlu görünüm, acil ürolojik cerrahi düşünülmedi, 2 hafta poliklinik kontrolünün uygun olduğu, skrotal elevasyon, saatte 5 dk buz uygulamasının uygun olduğu yazılıdır. Başvurucu Cengiz Kahraman hakkında İstanbul Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun 11/2/2008 tarihli ve 615 sayılı kararında sağ testiste hematoma neden olan yaralanmanın kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durum olmadığı, kişi üzerindeki etkisinin basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde hafif olmadığı, sağ testisteki hematomun sert ve künt bir cismin doğrudan havalesiyle meydana gelebilecek nitelikte olduğu bildirilmiştir. Başvurucuların Beyanları Başvurucu Kenan Özyürek 5/7/2007 tarihinde Sincan Cumhuriyet Başsavcılığında 20/11/2008 tarihinde Sincan Asliye Ceza Mahkemesinde verdiği beyanlarında olay günü saat 20’de revire gitmek üzere infaz ve koruma memurlarının nezaretinde odadan çıktıklarını, A.13 No.lu odanın önünden geçerken orada kalan bir hükümlüye selam vermek istediğini ancak görevlilerin buna müdahale ettiklerini, arkasından iteklediklerini, bunun üzerine onlarla tartıştığını, memurların kendilerini revire götürmekten vazgeçerek 30’da odalarına geri getirdiklerini, memur A.K.nin kendisine şerefsizler diyerek hakaret ettiğini, kendisini memur Ö.nün ittirip duvara çarptırdığını, kendisini odaya bıraktıktan sonra memurların, arkadaşı Cengiz Kahraman’ın bacaklarına ve cinsel organının bulunduğu bölgeye tekme vurduklarını, bunu seslerinden duyarak anladığını ancak fiilen vurma anını görmediğini, saat 45’te Cengiz Kahraman’ın ağrıları arttığı için birlikte revire çıktıklarını, kendisi revirde bayan doktora muayene olduktan sonra içeriye Cengiz Kahraman’ın girdiğini, Cengiz Kahraman’ın doktor odasından çıktıktan sonra doktorun kendisiyle ilgilenmediğini söylediğini, hükümlü E.Z.nin havalandırma boşluğundan olayı gördüğünü, bu nedenle tanık olarak dinlenmesi gerektiğini, kendisine hakaret eden itip kakan görevlilerden şikâyetçi olduğunu söylemiştir. Başvurucu Cengiz Kahraman 5/7/2007 ve 25/3/2008 tarihlerinde Sincan Cumhuriyet Başsavcılığında 20/11/2008 tarihinde Sincan Asliye Ceza Mahkemesinde verdiği beyanlarında Kenan Özyürek’le birlikte iki infaz ve koruma memuru nezaretinde A.33 No.lu odanın önünden geçerken Kenan'ın odada kalan bir hükümlüye merhaba demek istediğini, görevli memurlarla sert bir şekilde tartışmaya girdiğini, memurun eliyle Kenan’ı ittirdiğini,Kenan’ın da beni ittirme, ne söylüyorsan sözlü olarak söyle dediğini, bunun üzerine tartışma çıktığını, daha sonra Kenan’ı odasına geri götürdüklerini, kendisi malta (Cezaevi koridoru) kısmında beklediği sırada sanık Ş.Ş.nin hakaret ettiğini ve hayalarına tekme vurduğunu, yere düşünce bacaklarına da vurduğunu, bu sırada başka bir infaz ve koruma memurunun da bacaklarına vurarak sizin onurunuzu sinkaf edeyim şeklinde küfrettiğini, daha sonra karga tulumba odasına götürüldüğünü, fenalaştığı için kendisini doktora götürdüklerini, cezaevindeki bayan doktorun kendisini hiç muayene etmeden, darp edilen yere bakmadan ağrı kesici iğne yaptığını, odasına geri döndükten sonra cinsel organının çevresinde şişkinlik olduğunu ve kan toplandığını görmesi üzerine tekrar revire çıkmak istediğini ancak revire götürmediklerini, aynı günün akşamı revire tekrar götürdüklerini, sağlık merkezinden bir başka doktorun kendisini başından savmak istercesine hiçbir şeyin yok, ağrı kesici yapıp göndereyim dediğini, bunun tedavi yöntemi olmadığını söyleyerek hastaneye sevkini istediğini ancak sevk yapmadıklarını, ertesi gün tekrar şişkinlik olunca revire gittiğini, kanaması olduğu tespit edilince Sincan Devlet Hastanesine sevk edildiğini, oradan da Ankara Numune Hastanesine sevk edildiğini, darp olayının maltada olduğunu, bu nedenle kamera görüntülerinde yer alması gerektiğini, kendisinin darbedildiği anı gösteren kamera görüntülerinin birileri tarafından silindiği kanaatinde olduğunu, kendisini yaralayan kişinin Ş.Ş. isimli memur olduğunu ancak kendisi yere düşünce tekme atan diğer görevlinin kim olduğunu bilmediğini beyan etmiştir. Sanıklar Ş.Ş. ve A.K.nin Savunmaları Sanık Ş.Ş. 12/7/2007 tarihli Sincan Cumhuriyet Başsavcılığında 19/9/2008 tarihli Sincan Asliye Ceza Mahkemesinde verdiği beyanlarında, başvurucuları olay günü revire götürmek üzere odalarından çıkardıklarında üst aramalarını bahane ederek slogan attıklarını, ilerdeki koğuşta bulunan aynı örgüt mensubu diğer hükümlülerle selamlaşmak ve onları da slogana eşlik ettirmek için yüksek sesle bağırıp Cezaevinin huzurunu bozduklarını, kendilerini uyardıklarını, bu şekilde davranırlarsa revire gidemeyeceklerini söylediklerini, daha sonra bu kişileri odalarına geri götürürken Cengiz’in kendini yere attığını, yerden kaldırarak odasına bıraktıklarını, Cengiz’in ayağıyla karnına vurduğunu, odalarda kamera olmadığını, Cengiz’in nasıl yaralandığını bilmediğini, Cezaevinde hükümlülerin üçer kişilik odalarda kaldıklarını, odalarında kendilerini yaralamış olabileceklerini söylemiştir. Sanık A.K. 10/7/2007 tarihli Sincan Cumhuriyet Başsavcılığında 19/9/2008 tarihli Sincan Asliye Ceza Mahkemesinde verdiği beyanlarında olay günü A Blok'ta görevli olduğu sırada duyduğu sese doğru yöneldiğinde Cengiz Kahraman’ın "Onursuz aramaya son." şeklinde slogan attığını, ayrıca kendisini yerden yere atmaya çalıştığını, daha sonra Cengiz’in "Arkadaşım revire gitmiyorsa ben de gitmiyorum." dediğini, bunun üzerine zor kullanma yetki sınırını aşmadan adı geçen tutuklu Cengiz’i odasına götürdüklerini, kimseyi darp etmediğini, hükümlülerin idareyi zor durumda bırakmak için birbirlerini darbettiklerini söylemiştir. Kamera İzleme Tutanağı Cumhuriyet savcısı 25/3/2008 tarihinde İnfaz Kurumunda keşif yaparak kamera kayıtlarını incelemiştir. Olayla ilgili olarak 10/4/2007 tarihli kayıtların tutulduğu A Blok koridorun görüntülendiği kameranın incelenmesi neticesinde saat 23’te tutukluların bulunduğu oda kapısının açıldığı, bir grup infaz ve koruma memurunun kapı açık olduğu hâlde oda önünde beklediği, tutukluların üst aramalarının yapıldığı, 25’te başvurucuların üç infaz ve koruma memuru nezaretinde götürüldüğü, bu sırada başvurucu Kenan Özyürek’in bir odanın yanında geçerken odanın mazgalına doğru eğildiği, bir şeyler söylediği ancak ne söylediğinin anlaşılmadığı, görevli infaz ve koruma memurunun uyarısı ile yürümeye devam edildiği, A Blok'tan B Blok'a geçişin görüntülendiği 2 No.lu kameranın incelenmesi neticesinde saat 19’da başvurucu Cengiz Kahraman’ın yürümemek için infaz koruma memurlarına direndiği, üç infaz koruma memurunun Cengiz Kahraman’ı el ve kollarından tutmak suretiyle götürdüğü, 19’da iki infaz koruma memurunun tutuklu başvurucu Kenan Özyürek'i el ve kollarından tutmak suretiyle götürdüğü ancak başvuruculara karşı herhangi bir darp ve cebrin uygulanmadığının tespit edilmiştir. Tanık Beyanları İnfaz ve koruma memuru E., Ö., G. ve Ö.,6/7/2007, İnfaz ve Koruma Memuru E.G. 13/7/2007 tarihli beyanlarında şüpheli A.K.nin beyanlarıyla aynı mahiyette ifade vermişlerdir. Cezaevi Müdür Yardımcısı A.Y. 6/7/2007 tarihli beyanında olay günü nöbetçi müdür yardımcısı olarak görevli olduğunu, personelin hükümlüler Kenan Özyürek ve Cengiz Kahraman'ın revire çıkarken slogan attıklarını ve aramaya karşı mukavemet gösterdiklerini, bu nedenle odalarına geri konulduklarını ve adı geçen hükümlüleri tekrar revire çıkmak istediklerini söylediklerini, kendisinin adı geçen hükümlülerin tekrar revire çıkmaları için görevli memurlara talimat verdiğini, aynı zamanda hükümlülerin bulunduğu bloğa giderek hükümlüler revire gidene kadar yanlarında refakat ettiğini, adı geçen hükümlülere zor kullanma yetki sınırının aşılması suretiyle etkili eylemde bulunulmadığını söylemiştir. İnfaz ve Koruma Memuru İ.A. 14/11/2007 tarihli beyanında olay tarihinde mahkûmların bulunduğu koridorda A Blok'ta vardiya memuru olarak görevli olduğunu, İnfaz ve Koruma Memurları Ö. ve E.nin birlikte Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek’i müracaatları doğrultusunda sağlık kontrolüne götürmek üzere geldiklerini, iki mahkûmu aldıklarını, üstlerinde arama yaptıklarını, başvurucuların ayakkabı aramasını engellemek için direndiklerini, "Onursuz aramaya son." diyerek slogan attıklarını, koridorda ilerken A.33 No.lu odanın hizasına geldiklerinde memurların uyarılarına rağmen burada kalan mahkûmlarla mazgaldan konuşmak istediklerini,memurların uyarması üzerine memurlarla tartışmaya başladıklarını, memurların elleriyle onların omuzlarından işaret ederek devam etmelerini ve koridorda durmamalarını söylediklerini, memurlar tarafından herhangi bir cebir kullanılmadığını, sadece sözlü olarak tartıştıklarını, A Blok'ta sabit görevli olduğu için A Blok'tan çıkıldıktan sonra ne olduğunu görmediğini, beş dakika sonra yine her iki memur refakatinde A Blok'a döndüklerinde Cengiz ile Kenan'ın memurlarla tartıştıklarını, muayeneye gitmek istemediklerini anladığını, vazgeçip geri geldikleri için her ikisini de odalarına geri konduğunu, koğuş kilitlendikten sonra aradan iki üç saat geçince Cengiz Kahraman’ın revire gitmek istediğini söylediğini, müdahale ekibinin gelerek Cengiz’i revire götürdüğünü söylemiştir. Cezaevi Müdür Yardımcısı F.Ç. 14/11/2007 tarihli beyanında olayla ilgili doğrudan bilgisinin olmadığını söylemiştir. İnfaz ve Koruma Memuru T.G. 19/11/2007 tarihli beyanında olay yerine sonradan geldiğinde hükümlülerin odalarına sakinleştirilmek üzere geri götürüldüklerini, aralarında herhangi bir fiilî kavga olayının olmadığını, Kenan Özyürek’in doktora gitmek istediğini söylediğini, 15-20 dakika sonra onları odalarından çıkarıp doktora götürdüklerini, Cengiz Kahraman'a yönelik herhangi bir darp eylemlerinin olmadığını, onların da görevlilere yönelik fiilî bir eylemlerinin bulunmadığını, sadece sözlü tartışmaya girdiklerini, Cengiz Kahraman'ın kendisine karşı etkili eylemde bulunduğunu söylemediğini beyan etmiştir. İnfaz ve Koruma Memuru A.A. 20/11/2007 tarihli beyanında olay günü hükümlülerin revire gitmeden önce üst aramasına direnmeleri nedeniyle odalarına geri götürmek üzere koridorda ilerlerken birisinin kendini yere attığını "Biz kendimizi aratmayız, sizin devletinizi tanımayız, bizi neden burada tutsak tutuyorsunuz, şerefsizler!" diyerek kendilerine hakaret ettiklerini, kendilerini darbetmediklerini söylemiştir. Tanık Dr. H.P. duruşmadaki beyanında olay tarihlerinde 1,5 yıl kadar Cezaevinde görev yaptığını, Cengiz Kahraman’ı isim olarak hatırladığını, o tarihte bu tür iddialarla tutuklu ve hükümlülerin geldiğini, Cengiz Kahraman'ı ne şekilde ve ne sebeple hastaneye sevk ettiğini hatırlamadığını, sevk yazılarındaki imzaların kendisine ait olduğunu, olayı hayal meyal hatırladığını, Cezaevinde doktor olarak görev yaparken tutuklu ve hükümlüler müracaat ettiklerinde tıbbi olarak gerekli görmediği takdirde hastaneye kimseyi sevk etmediğini, Cengiz Kahraman’ı hastaneye sevk ettiğine göre mutlaka tıbbi bir zorunluluk bulunduğunu, olay günü kendisini mesai haricinde çağırdıklarını, Cengiz Kahraman'ın testislerinde bir şişlik bulunduğunu hatta oradaki sağlık görevlilerinin başlarına bir iş gelebileceği endişesiyle hastaneye sevk edilmemesi eğiliminde olduklarını, buna rağmen durumun ciddi olduğunu bildiği için hastaneye sevk ettiğini söylemiştir. Tanık Dr. N.S.Y. duruşmadaki beyanında Sincan Sağlık Grup Başkanlığında görevli olduğunu, zaman zaman geçici görevle Cezaevine de gittiğini, tutuklu ve hükümlüler müracaat ettiklerinde muayenelerini yapıp bulguları sağlık fişlerine yazdığını, olayı hatırlamadığını, hükümlü Cengiz’e ait sağlık fişindeki yazılarla imzanın kendisine ait olduğunu, Cezaevine dışardan geçici olarak gittikleri ve cezaevi uygulamasını tam olarak bilmedikleri için oranın uygulamaları ile ilgili orada görevli bulunan sağlık memurlarından zaman zaman yardım aldıklarını, kendilerini etkileyip yönlendirebildiklerini, kargaşa sırasında belki Cengiz’in testislerine bakmamış ve sözlü beyanlarına göre ilaç uygulamış olabileceğini söylemiştir. Tanık hükümlü E.Z. duruşmadaki beyanında hükümlüler Cengiz ve Kenan’ı önceden tanıdığını, kaldığı odanın havalandırma penceresinden koridorun kısmen göründüğünü, olay sırasında infaz koruma memurlarının Cengiz ve Kenan’ı döverek koridordan götürdüklerini, onların da "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek." şeklinde slogan attığını, sonrasında gürültü olduğunu, isimlerini bilmediği uzun boylu, kel esmer bir infaz koruma memuru ile kısa boylu, kıvırcık saçlı bir infaz koruma memurunun Cengiz ve Kenan'ı döverek götürdüklerini gördüğünü, başka memurların da olduğunu ancak onların vurduğunu görmediğini söylemiştir. İddianame Ankara Batı (Sincan) Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 23/5/2008 tarihli iddianame ile başvurucular hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve direnme, görevli İnfaz Koruma Memurları A.K. ve Ş.Ş. hakkında ise zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suçundan kamu davası açılmıştır. İddianamenin ilgili bölümleri şöyledir:“…şikayetçi şüpheliler Kenan Özyürek ve Cengiz Kahraman'ın, bulundukları Ankara 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun sağlık ünitesinde istedikleri muayene ve tedavileri yapılmak üzere görevli infaz koruma memurlarınca, odalarından olay günü saat 23 sıralarında alındıklarında, yapılmak istenen arama işlemine şüphelilerin, ayakkabılarını çıkarmayı redderek,"onursuz aramaya son" diyerek slogan atıp, arama yaptırmak istemediklerini söyledikleri, ayakkabılarını çıkarmayarak istenen arama işlemini engellemek için direndikleri, görevli memurlar tarafından zorla ayakkabıları çıkarılarak yapılan aramadan sonra, görevlilernezaretinde koridordan revire doğru ilerlerken, önünden geçmekte oldukları ve içerisindeki tutuklu-hükümlü arkadaşlarıyla konuşmak için A.33 numaralı odanın kapısını çalıp, içerideki tutuklu arkadaşıyla mazgaldan konuşmaya çalıştığında, görevli memurların uyarısı üzerine, şüpheli Kenan Özyürek'in, "...size ne, siz ne karışıyorsunuz..." şeklinde sözler sarf ettiğinde çıkan tartışmada, görevli infaz koruma memurlarına, "...şerefsizler" diyerek hakaret ettiği, Görevli memurların olayı yatıştırmak ve şüpheli Kenan Özyürek'i sakinleşmesinden sonra revire götürmek üzere odasına götürdükleri, şüpheli Cengiz Kahraman'ın görevli memurlara, " ...arkadaşım revire çıkmıyorsa ben de çıkmıyorum..." diyerek odasına gitmek istediğini söyleyerek slogan atıp, görevli şikâyetçi memurlarla aralarında çıkan tartışma sırasında kendisini yere atarak odasına gitmemekte protesto amaçlı direndiği, görevli şikâyetçi memurlar tarafından zor kullanılarak kollarından tutulup, yerden kaldırılarak odasına götürüldüğü, Şikayetçi şüpheli Cengiz Kahraman'ın odasında görevlilerin kendisine vurduğu, tekme attıkları şikâyetiyle alındığı, ceza infaz kurumu nöbetçi müdürünün bilgisi dâhilinde infaz kurumu revirinde tıbbi fiziki muayene uygulandığı, Sincan Devlet Hastanesinin 11/4/2007 tarihli ve 1226274 sayılı üroji muayenesinde; testis bölgesine darbe alan şikayetçinin testislerinde şişlik ve ödem olduğunun ifade edildiği;Şikayetçi Cengiz Kahraman 5/7/2007 ve 13/5/2008 günlü ifadelerinde, olay günü revire götürülmek üzere bir arkadaşıyla odasından alındığını, iki infaz koruma memuru nezaretinde, A.33 numaralı odanın önünden geçmekte oldukları esnada arkadaşının bir hükümlüye merhaba demek istemesi üzerine, görevliler ile aralarında tartışma çıktığını, görevlilerin kendilerini revire götürmediklerini, odalarına götürmek istediklerini, arkadaşını odasına götürdüklerini, iki görevli nezaretinde maltada beklerken şüpheli görevlilerden birinin tekme ile hayalarına vurduğunu, düştüğü yerde diğer şüpheli görevlinin de tekme ile vurduğunu beyan ettiği;Şüpheli görevlilerin olay sırasında şikâyetçiyi, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun 11/2/2008 tarihli ve 615 sayılı raporunda belirlendiği şekilde, ‘Sağ testisinde hematoma neden olan yaralanmasının, kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olmayacak nitelikte’ kasten yaraladıkları…” Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar Ankara Batı (Sincan) Cumhuriyet Başsavcılığının 23/5/2008 tarihli kararı ile haklarında soruşturma yapılan şüpheli İnfaz ve Koruma Memurları T.Ş., İ.A., A.Y., Ö., G., Ö., E., E.G., A.A. ile isimleri karar başlığında açıkça belirtilmeyen Cezaevi revirinde görevli doktor ve sağlık memurları hakkında hakaret ve görevi kötüye kullanma suçlarından yapılan soruşturmada delil yetersizliğinden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Kararın başvuruculara ve şüphelilere tebliğ edildiğine dair dosyada herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Yargılama Sonucunda Verilen Karar Davanın görüldüğü Ankara Batı (Sincan) Asliye Ceza Mahkemesi 21/10/2010 tarihli ve E.2008/386, K.2010/584 sayılı kararı ile başvurucular hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve hakaret suçlarından, sanık A.K. hakkında zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama suçundan beraatlerine, temyizi kabil olarak sanık Ş.Ş.nin ise başvurucu Cengiz Kahraman'a karşı zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama suçundan neticeten 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına itirazı kabil olmak üzere karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:“…Mahkememizce yapılan yargılamada iddia, savunma, tutanaklar, cezaevi tabipliği sağlık fişi örnekleri, adli tıp raporu, tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamından edinilen kanaate nazaran; Müşteki sanıklar Kenan Özyürek ve Cengiz Kahraman’ın Sincan 1 No.lu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü oldukları, olay günü cezaevi revirine muayene amacıyla gitmek için idareden talepte bulundukları, taleplerinin kabul edilmesi üzerine her iki müşteki sanığın görevli infaz koruma memurları nezaretinde revire götürmek amacıyla odalarından alındığı, odalarından alınırken üst araması yapıldığında, ayakkabıların da görevlilerce aranmak istemesi üzerine onursuz aramaya son şeklinde slogan attıkları ve ayakkabılarını çıkartmadıkları, ayakkabıların infaz koruma memurları tarafından çıkartılarak arandıktan sonra her iki şahsın revire götürülmek üzere koridora çıkarıldığı, koridorda hareket halindeyken koridor üzerinde bulunan oda kapılarının mazgallarından odalarda bulunan arkadaşları ile selamlaşmak istedikleri, infaz koruma memurlarının bu duruma engel olmak amacıyla adı geçenleri kontrol etmek istediklerinde şahısların slogan atarak karşılık verdiği, şahısların slogan atması üzerine infaz koruma memurlarının yanlarına gelen diğer görevlilerle birlikte müşteki sanık Kenan Özyürek’i odasına götürmeye çalıştıkları, Cengiz Kahraman’ın da Kenan’ın odasına götürülmesi nedeniyle revire gitmekten vazgeçtiği, bu esnada her iki şahsın kendilerini yere atarak slogan atmaya başladıkları, infaz koruma memurlarının da bu şahısları kollarından tutup sürükleyerek odalarına götürdükleri sırada sanık infaz koruma görevlisi Ş.Ş.nin Cengiz Kahraman’ın testis bölgesine tekme ile vurduğu ve güç kullanarak Cengiz ve Kenan’ın odalarına götürüldüğü, Cengiz’in aldığı darbe nedeniyle testisinin şişmesi üzerine muayene olmak amacıyla idareye başvurduğu, cezaevi revirine çıkartıldığı, 10/4/2007 tarihinde revirde görevli olan doktor N.S.Y.nin Cengiz Kahraman’ı muayene etmeksizin ağrı kesici uygulayıp koğuşuna geri gönderdiği, ağrı kesicinin etkisinin azalması; vurulan yerin ağrısının ve şişliğinin artması üzerine hastaneye sevk edilmek için doktora çıkmak istediği, geç saatlerde gelen doktora gidip durumu anlattığında doktor K.nin de ciddi bir şey olmadığı, ağrı kesici yapıp göndermek istediğini söylemesi üzerine müşteki sanık Cengiz’in bu tedaviyi kabul etmediği, ertesi gün müşteki sanık Cengiz’in ısrarla idareye başvurması üzerine yeniden revire çıkartıldığı, revirde o gün görevli bulunan doktor H.P.nin Cengiz’i muayene ettiği ve acil hastaneye sevk edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirdiği, tanık olarak beyanı alınan doktorun anlatımına göre orada bulunan sağlık görevlilerinin başlarına bir iş gelebileceği endişesi ile Cengiz’in hastaneye sevk edilmemesi yönünde doktora telkinde bulundukları, ancak buna rağmen doktorun Cengiz’i önce Sincan Devlet Hastanesine, daha ileri bir sağlık kuruluşuna gitmesi gerektiğine yönelik Sincan Devlet Hastanesinin görüşüne dayanarak Ankara Numune Hastanesine sevk ettiği anlaşılmıştır. Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 11/2/2008 tarihli ve 615 sayılı kararına göre Cengiz Kahraman’ın sağ testisindeki hematom şeklinde yaralanmanın sert ve künt bir cismin doğrudan havalesi ile meydana gelebilecek nitelikte bir yaralanma olduğu, bu yaralanmanın kişinin hayatını tehlikeye sokan bir yaralanma olmadığı ayrıca basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı belirtilmiştir. Her ne kadar cezaevi görevlisi olan sanıklar kişideki bu yaralanmanın cezaevi idaresini zor durumda bırakmak amacına yönelik kendi kendilerine meydana getirilen bir yaralanma olduğunu iddia etmişlerse de olayın oluş şekli, cezaevinde bulunan doktorların biraz da yaptıkları işin önemini kavrayamamaları ve geçici süreli cezaevinde istihdam edilmiş olmalarının da vermiş olduğu deneyimsizlikle sürekli cezaevinde çalışan ve cezaevi idaresi ve görevlilerini koruma düşüncesiyle hareket eden cezaevi personelinin yönlendirmesiyle ısrarla müşteki sanık Cengiz Kahraman’ı muayene etmekten ve testis bölgesinde oluşan yaralamayı belirtir rapor düzenlemekten ve hatta dışarıda bir hekim tarafından muayene yapıldığı taktirde olay ortaya çıkacağı düşüncesiyle yaralıyı ileri bir sağlık kuruluşuna sevk etmekten kaçınmaları dikkate alındığında, bu yaralanmanın cezaevi görevlileri tarafından oluşturulduğu, bu görevlinin de müşteki sanık Cengiz Kahraman’ın testis bölgesine tekme atan Ş.Ş. olduğu kanaati hasıl olmuştur. Her ne kadar sanık Ş.Ş. müşteki sanık Cengiz Kahraman'a vurmadığını savunmuşsa da, gerek Ş.Ş.nin anlatımı, gerekse dosyada beyanı bulunan diğer kişinin söyledikleri dikkate alındığında Ş.Ş.nin müşteki sanıklar Kenan Özyürek ve Cengiz Kahraman koridorda slogan attıklarında Cengiz Kahraman’a fiziki müdahale ettiği sabit olup, sanık Cengiz Kahraman da kendisine tekme atanın Ş.Ş. olduğu yönünde teşhiste bulunmuştur. Öte yandan müşteki sanık A.K. hakkında da yaralama suçundan kamu davası açılmışsa da bu olaylar olduğu esnada cezaevinde bulunan A.K.nin herhangi bir şekilde müşteki sanıklar Cengiz ve Kenan’a yönelik fiziki müdahalede bulunduklarına dair dosyada herhangi bir delil yoktur. Müşteki sanıklar Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek’e atılı suçlar görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memurlara görevleri nedeniyle hakaret etmektir. Duruşmada anlatımları saptanan ve cezaevinde infaz koruma memuru olarak görev yapan tanıkların hemen hemen tamamı müşteki sanıklar Cengiz Kahkaman ve Kenan Özyürek’in sadece insanlık onuru işkenceyi yenecek ve onursuz aramaya son şeklinde slogan attıkları, bunun haricinde görevlilere hakaret ettiklerini duymadıklarını dile getirmişlerdir. Bu durumda müşteki sanıklar Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek’in slogan atmak dışında hakaret oluşturabilecek nitelikte bir söz sarf etmedikleri sonucuna ulaşılmış, örgüt üyesi oldukları ve bu suçtan mahkûm oldukları iddia edilen bu kişilerin örgüt disiplini çerçevesinde kendilerinin ve arkadaşlarının direncini arttıracak nitelikte slogan atmalarının ötesinde adi suç oluşturabilecek oluşturacak tarzda bu nevi küfür ve hakaret kelimelerini kullanmaları pek alışılagelen bir husus değildir. Bu sebeple bu iki şahsın hakaret suçunu işlemedikleri sonucu hasıl olmuştur. TCK'da düzenlenen görevli memura direnme suçunun unsurları cebir ve tehdittir. Yerleşmiş uygulamaya göre bir kişinin kendisini yere atması ya da demokratik hakkını kullanma olarak nitelendirilebilecek şekilde slogan atması cebir olarakdeğerlendirilmemektedir. Ayrıca cezaevinde hükümlü olarak bulunan ve her yönüyle özgürlüğü kısıtlanmış ve devletin tam hakimiyeti altında yer alan kişilerin bu kişileri kontrol etmek üzerine eğitim almış ve her türlü donanıma sahip infaz koruma memurlarına TCK anlamında görevlerini yaptırmamak için direnebileceklerini düşünmek mümkün değildir. Duruşmada anlatımları saptanan ve cezaevi görevlisi olan tanıkların hemen hemen tamamına yakını yine müşteki sanıklar Cengiz Kahraman ve Kenan Özyürek’in diğer müşteki sanıkları tehdit ettiklerine ilişkin de bir beyandabulunmamışlardır. Sayılan nedenlerle müşteki sanıklar Cengiz Kahkaman ve Kenan Özyürek’in görevli memura direnme ve hakaret suçlarını işlemedikleri sonucuna ulaşılmış ve tüm bu hususlar dikkate alındığında müşteki sanık Ş.Ş.nin kasten yaralama suçundan mahkûmiyetine, diğer sanıkların atılı suçlardan ayrı ayrı beraatlerine karar vermek gerekmiştir. Her ne kadar sanık Ş.Ş. hakkında TCK’nın 86/3-d maddesinin de uygulanması talep edilmişse de sıfatı gereği zor kullanma yetkisini haiz kamu görevlisi hakkında işlemiş olduğu kasten yaralama suçu nedeniyle bu madde ile cezasının arttırılması mümkün olmadığından bu maddenin uygulanmasına ilişkin talebin reddine karar vermek gerekmiş ve bu sebeple aşağıdaki hüküm kurulmuştur.” Başvurucular vekilinin sanık Ş.Ş. hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yaptığı itiraz, Ankara Batı (Sincan) Ağır Ceza Mahkemesinin 28/12/2010 tarihli ve 2010/2548 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Dosyada ret kararının başvuruculara tebliğ edildiğine dair herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Başvurucular vekilinin sanık A.K. hakkında verilen beraat kararını temyiz etmeleri üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 4/6/2013 tarihli ve E.2011/19584, K.2013/17364 sayılı ilamıyla hükmün onanmasına karar vermiştir. Onama kararı başvurucular vekiline 3/10/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucular 4/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. B. İlgili Hukuk Ulusal Hukuka. Ulusal Mevzuat 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Kasten yaralama" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası ile ve (3) numaralıfıkrasının (d) bendi şöyledir:"...(2) (Ek: 31/3/2005 tarihli ve 5328 sayılı Kanun) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.(3) Kasten yaralama suçunun;...d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,...işlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır." 5237 sayılı Kanun’un “İşkence” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” 5237 sayılı Kanun'un “Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” 5237 sayılı Kanun’un “Görevi yaptırmamak için direnme” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun’un “Kamu görevlisinin suçu bildirmemesi” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“ Kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal eden veya bu hususta gecikme gösteren kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Kurumların iç güvenliği” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Kurumların iç güvenliği, Adalet Bakanlığına bağlı infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanır. İç güvenlik görevlileri, gerektiğinde dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yapar.” 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün (İnfaz Tüzüğü) “Güvenlik ve gözetim servisi“ kenar başlıklı maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:“İnfaz ve koruma başmemuru ile infaz ve koruma memuru, kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanunun 25 inci maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında kurum en üst amirinin izni ile zor kullanabilir. Acil hâllerde tehlikenin ortadan kaldırılması amacıyla izin alınmaksızın da zor kullanılabilir. Durumu derhâl en üst amire iletir. Zor kullanan personel gerekenden fazla kuvvet kullanamaz.” İnfaz Tüzüğü’nün “Kurumların iç güvenliği” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:“(1) Kurumların iç güvenliği, Bakanlığa bağlı infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanır. İç güvenlik görevlileri, gerektiğinde dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yapar. (2) Açık kurumlar ile çocuk eğitim evlerindeki idare ile infaz ve koruma görevlileri; firarların önlenmesi, asayiş ve disiplinin sağlanması için gözetim ve denetimle yükümlüdürler.” İnfaz Tüzüğü’nün “Kapıların açılmaması ve temasın önlenmesi” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir “(1) Kapalı kurumlarda oda ve koridor kapıları kapalı tutulur. Kapılar aşağıdaki hâllerde açılır: a) Cezaevi tabibine, revir, hamam ve berbere gitme, başka odaya nakil,b) Hastane ve duruşmaya gönderme ve başka kuruma nakil,c) Salıverilme, ziyaret, arama, sayım, denetim, eğitim, öğretim, spor ve iyileştirme çalışmaları, kurumda çalıştırma,d) Kurullara çağrılma,e) Ölüm, deprem veya yangın gibi olağanüstü hâller,f) Kurum idaresince gerekli görülen hâller.(2) Hükümlüler, yukarıda sayılan hâller dışında, diğer odalardaki hükümlüler ve kurum görevlileri ile temasta bulunamazlar.” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:“…(5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 - 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. …(8) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. (Ek cümle: 18/6/2014-6545/72 md.) Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. …(10) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.)Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. …” 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Kişilerin uğradıkları zararlar”kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(Değişik: 6/6/1990 tarihli ve 3657 sayılı Kanun) Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır. (Ek: 26/3/2002 tarihli ve 4748 sayılı Kanun) İşkence ya da zalimane, gayri insani veya haysiyet kırıcı muamele suçları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilen kararlar sonucunda Devletçe ödenen tazminatlardan dolayı sorumlu personele rücu edilmesi hakkında da yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır. 12 nci maddeyle bu maddede belirtilen zararların nevi, miktarlarının tespiti, takibi, amirlerin sorumlulukları ve yapılacak işlemlerle ilgili diğer hususlar Başbakanlıkça düzenlenecek yönetmelikle belirlenir.”b. Danıştay ve Yargıtay Kararları Danıştay Dairesinin 6/2/2009 tarihli ve E.2006/1212, K.2009/652 sayılı kararı şöyledir:“Bir cinayet soruşturması nedeniyle 3 gün süre ile gözaltında tutulan davacının bu süre içerisinde kendisine kötü muamelede bulunulduğundan ve işkence edildiğinden bahisle duyulan acı ve üzüntünün karşılığı 000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle dava açılmıştır. …Dava konusu olayda, 2002 tarihinde İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü görevlileri tarafından gözaltına alınan davacının gözaltı süresince kolluk kuvvetince yapılan sorgulamasında kötü muameleye ve işkenceye maruz kaldığı hususunun İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nca düzenlenen 2002 tarih ve 246 sayılı rapor ve dosyadaki diğer bilgi ve belgeler uyarınca sabit olduğundan, yurdun iç güvenliğini ve asayişini, kamu düzenini, genel ahlakı ve Anayasa'da yazılı hak ve hürriyetleri korumakla görevli kılınan polisin, bu yetkiyi kullanırken kanunen tanımlanan görev alanı dışına çıkmak suretiyle davacıya hukuka aykırı eylem ve işlemi ile verdiği zararı tazminle yükümlü olduğu gerekçesiyle" davanın kısmen kabulü ile, kişisel durumu, olayın oluş şekli ve niteliği göz önüne alındığında sorgulama sırasında kötü muamele ve işkenceye maruz kalan davacı lehine 000 TL manevi tazminatın davalı idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine, davacının fazlaya ilişkin tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. …Anayasanın maddesinin fıkrasında; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabileceği şeklinde emredici bir kurala yer verilmiştir. Anayasanın sözü edilen maddesindeki "kendilerine rücu edilmek kaydıyla" ibaresinin; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlar nedeniyle idareye karşı açılan davalarda tazminata hükmedilmesi halinde idarenin ödemek zorunda kaldığı tazminatı yasal yollara başvurarak ilgili kamu görevlisinden tahsil etmeyi amaçladığında kuşkuya yer bulunmamaktadır. Bu hüküm karşısında, gözaltında bulunduğu sürece davacıya kötü muamelede bulunan ve işkence yapan ilgililerin kişisel kusuru bulunduğu açık olduğundan, hükmedilen tazminatı ödeyecek olan idarenin, sorumluluğu saptanan ilgili kişi veya kişilere yasal yollar çerçevesinde rücu etmesi Anayasa hükmü gereği bulunmaktadır.İdare ve Vergi Mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. Temyizen incelenen karar, usul ve hukuka uygun olup, dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden temyiz istemlerinin reddi ile İstanbul İdare Mahkemesinin 2005 tarih ve E:2003/1410, K:2005/492 sayılı kararının onanmasına, idare aleyhine hükmedilen tazminatın bu olayda kişisel kusuru bulunan kişi ya da kişilere rücu edilmesi için kararın bir örneğinin Maliye Bakanlığına tebliğine 2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” Danıştay Dairesinin 2010 tarihli ve E.2007/5028, K.2010/6974 sayılı kararı şöyledir:“…Uyuşmazlık konusu olayda, her ne kadar davacılar yakınının gözaltında iken işkence yapılarak ölümüne neden olunduğundan bahisle görevli polis memurlarının hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin ceza mahkemesi kararı Yargıtay tarafından temyizen incelenerek, işkence yapıldığına ilişkin yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de, faili meçhul bir suçun soruşturması kapsamında ailesine ve Cumhuriyet Savcısına haber verilmeksizin mevzuata aykırı bir şekilde gözaltına alınan davacılar yakınının bir gün süreyle gözaltında tutulduktan sonra salıverme işlemleri yapıldığı sırada büroda iki kez düşerek şiddetli şekilde kafasını yere çarpmasına karşın, görevli polis memurlarınca yeterli özen gösterilmeksizin 2-3 saat beklendikten sonra hastaneye götürülmesi nedeniyle davacılar yakınının kafa travmasına bağlı komplikasyon sonucunda ölmesinde, kamu görevlilerinin ağır ihmali ile görevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle ağır hizmet kusuru bulunan davalı idarenin, olay nedeniyle davacıların uğradığı maddi ve manevi zararları tazmin etmesi gerekmektedir. …” Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/03/2014 tarihli ve E.2014/3432, K.2014/4712 sayılı kararı şöyledir:“…Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (T. Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır.Davaya konu edilen olayda, memur olan davalının görevini yerine getirirken işkence yaptığı iddia edilerek, manevi tazminat istemiyle dava açıldığına göre, Anayasanın 129/ maddesi gereğince kamu görevlisi hakkında adli yargı yerinde dava açılamayacağından kast ve kusur aranmaksızın husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekir. Mahkemece bu yön gözetilerek, davanın husumetten reddedilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olmasıusul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bu sebeple de bozulması gerekmiştir.…” Yargıtay Hukuk Dairesinin 27/1/2014 tarihli ve E.2014/219, K.2014/930 sayılı kararı şöyledir:“…Davaya konu edilen olayda; davacı, hırsızlık olayı nedeniyle gözaltına alındığını, gözaltında iken Derik Jandarma komutanlığında görevli astsubay olan davalı tarafından işkence gördüğünü, davalının işkence suçundan yargılanıp cezalandırılmasına karar verildiğini, olay nedeniyle kemiklerinin kırıldığını, iş göremezlik zararının oluştuğunu belirterek maddi ve manevi tazminatisteminde bulunmuştur. Şu durumda,mahkemece kamu görevlisi olan davalıhakkında, kusurunadayanılarak açılan davanın husumet yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçe ile işin esası incelenerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.” Uluslararası Hukuk Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nun (İstanbul Protokolü) Birinci Eki’nin maddesi şöyledir:“Devletler, işkence ve kötü muamele şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde soruşturulmasını sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikayetin olmadığı durumlarda bile işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa, soruşturma yapılmalıdır. Soruşturmayı yürütenler, bu tür olayların faili olduğundan şüphelenilen kişiler ve onların hizmet ettiği kurum ve kuruluşlardan bağımsız, soruşturma yürütebilecek vasıfta, tarafsız kişiler olmalıdır. Bu kişilerin tarafsız tıp uzmanlarına veya konuyla ilgili diğer uzmanlara erişim veya bu tür uzmanları çağırma yetkileri olmalıdır. Soruşturmalar yürütülürken, en yüksek profesyonel standartlara uygun yöntemler kullanılmalı ve soruşturma sonuçları kamuya açıklanmalıdır.” İstanbul Protokolü’nün Birinci Eki’nin maddesi şöyledir:“6a) İşkence ve kötü muamele soruşturmalarında çalışan tıp uzmanları her zaman en yüksek etik standartlara uygun biçimde davranmalı ve tıbbi araştırma ve muayeneden önce kişinin bilgilendirilmiş onamını almalıdır. Muayene, tıp biliminin kabul edilmiş standartlarına uygun biçimde yürütülmelidir.Muayene, tıp uzmanın denetimi altında, devlet görevlileri ve güvenlik güçleri mensuplarının mevcut olmadığı bir ortamda, kişinin mahremiyetine saygı göstererek yapılmalıdır. 6b) Tıp uzmanı muayenenin hemen sonrasında doğru bir yazılı rapor hazırlamalıdır. Bu raporda en azından aşağıdaki bilgiler yer almalıdır:(i) Görüşme Koşulları: Görüşme yapılan kişinin adı, muayene sırasıda mevcut olanların adları, bu kişilerin muayene yapılan kişiyle olan ilişkileri, görüşmenin kesin tarihi, saati, görüşme yapılan yerin adresi (uygun olduğu durumlarda görüşme yapılan odanın yeri), görüşme yapılan yerin tanımı (örneğinklinik, cezaevi, ev vb.); görüşme yapıldığı sıradaki koşullar (muayene için geldiğinde veya muayene sırasında kişinin tabii olduğu kısıtlamalar, görüşme sırasında odada güvenlik güçlerinin mevcut olup olmadığı, tutukluya eşlik edenlerin hal ve tavrı, muayeneyi yapan kişiye yönelik tehditkar ifadeler vs.) ve diğer geçerli unsurlar;(ii) Öykü: Gerçekleştiği iddia edilen işkence ve kötü muamele yöntemleri, işkence ve kötü muamelenin ne zaman gerçekleştiği, bütün fiziksel ve psikolojik semptomlar ve şikayetler de dahil olmak üzere kişinin görüşme sırasında anlattığı öykünün detaylı bir raporu;(iii) Fiziksel ve Psikolojik Muayene: Uygun tanı koyucu testler ve mümkün olduğu durumlarda bütün yaralanmaların renkli fotoğrafları da dahil olmak üzere klinik muayene sonucunda elde edilen bütün fiziksel ve psikolojik bulguların kaydı.(iv) Değerlendirme: Fiziksel ve psikolojik bulgular ile işkence ve kötü muamele arasındaki muhtemel ilişkinin değerlendirilmesi. Gerekli tıbbi ve psikolojik tedavi ve/veya yapılması gereken başka tıbbi testler ve muayeneler için görüş ve tavsiyeler;(v) Yazar: Raporda muayeneyi yapan kişilerin adları açıkça belirtilmeli ve rapor hazırlayanlar tarafından imzalanmalı; 6c) Hazırlanan rapor gizli tutulmalı ve rapor muayene edilen kişiye veya kişinin yasal temsilcisi olarak atadığı kimseye teslim edilmelidir. Muayene edilen kişi veya temsilcisinin muayene süreci hakkındaki görüşleri de sorulmalı ve raporda bu kişilerin görüşlerine de yer verilmelidir. Uygun olduğu durumlarda, işkence veya kötü muamele iddialarını soruşturmakla yetkili olanlara da yazılı rapor verilmelidir. Bu raporun yetkili kişilere güvenli bir biçimde ulaştırılmasını güvenceye almak, Devlet'in sorumluluğudur. Muayene edilen kişinin rızası veya bu tür bir talepte bulunma yetkisi bulunan mahkemenin yetki vermesi istisna olmak üzere, rapor başka kimseye verilmemelidir.” | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8137 | Başvuru, ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan başvurucuları darbetmeleri nedeniyle haklarında dava açılan infaz ve koruma memurları ile ilgili olarak etkili soruşturma yapılmadan beraat ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutukluluğun makul süreyi aşması ve haksız tutuklama dolayısıyla tazminat isteğinin kabul edilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; açılan tazminat davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında 25/4/2001 tarihinde gözaltına alınmış ve 28/4/2001 tarihinde tutuklanmıştır. Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 25/5/2001 tarihli iddianamesi ile teşekkül hâlinde kaçakçılık suçundan cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. Dava, Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesinin E.2001/66 sayılı dosyası üzerinden başvurucu yönünden tutuklu olarak sürdürülmüştür. Başvurucu, yargılandığı davada 5/12/2001 tarihinde tahliye edilmiştir. Devam eden yargılama sonucunda Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesinin 6/10/2006 tarihli kararı ile teşekkül hâlinde kaçakçılık suçundan açılan davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verilmiştir. Ayrıca 30/10/2001 tarihli ek iddianameyle 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan açılan davadan da başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Anılan karara karşı yapılan temyiz talebi, Yargıtay Ceza Dairesinin 18/12/2008 tarihli ilamı ile reddedilerek hüküm kesinleşmiştir. Başvurucu 4/2/2013 tarihli dava dilekçesi ile teşekkül hâlinde kaçakçılık suçundan 28/4/2001 tarihinde tutuklandığını, 221 gün sonra 5/12/2001 tarihinde serbest bırakıldığını, isnat edilen suç ile ilgili olarak yapılan yargılama sonunda açılan davanın düşürülmesine karar verildiğini belirterek 000 TL maddi ve 000 TL manevi tazminata hükmedilmesi talebiyle Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinde Hazine aleyhine dava açmıştır. Başvurucu, tazminat talebini 7/5/1964 tarihli ve 466 sayılı mülga Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun'a dayandırmıştır. Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinin 12/4/2013 tarihli kararı ile başvurucunun haksız tutuklamaya yönelik tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Davaya konu kararda yapılan incelemede davacı Kahraman Eraslan'ın Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/66 Esas 2006/219 karar sayılı sayılı dosyası kapsamında 28/04/2001 tarihinde tutukalandığı, 05/12/2001 tarihinde tahliye edildiği, yapılan yargılama neticesinde tutuklanmasına neden olan Teşekkül Kaçakçılığı suçundan düşme kararı verildiği, kararının 07/11/2006 tarihinde kesinleştiği, kesinleşen kararının davacıya tebliğ edilmediği anlaşılmıştır.Kararın kesinleştiği tarihte 5271 sayılı CMK yürürlükte bulunduğundan tazminat koşullarını CMK 141 ve devamı maddeleri gereğince değerlendirilmiştir. Buna göre CMK 142 maddesi gereğince karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat davası açılabilir. Kararın 2006 tarihinde kesinleşmiş olması nedeniyle tazminat davası süresinde açılmadığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir. (466 sayılı yasa kapsamında değerlendirme yapmak gerekirse de 466 sayılı yasanın 1/6 maddesi gereğince 'Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen' kişiler ancak tazminat talep edebilirler davacının tutuklu kalmış olduğu suç hakkında dava zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilmiştir. Dava zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle davacı hakkında yargılamaya devam edilememiştir. Ortada beraat kararı olmaması nedeniyle de tutuklamanın haksız olduğunun kabulü mümkün değildir. Yargıtay Ceza Dairesi 2000/3062 Esas, 2000/3113 Karar ve 2000 tarihli ilamıda aynı doğrultudadır.) Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı Kahraman Eraslan'ın haksız tutuklamaya yönelik maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar vermek gerekmiş ..." Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinin tazminat talebinin reddine dair kararı, başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Yapılan inceleme sonucunda anılan karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 19/1/2015 tarihli ilamıyla "davacının tazminat talebinin dayanağı olan Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/66 esas, 2006/219 karar sayılı ceza dava dosyasında davacının tutuklanmış olduğu teşekkül halinde kaçakçılık suçu yönünden 765 sayılı TCK'nın 102/4 maddesinde öngörülen zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile düşme kararı verildiği, tutuklama tarihinde yürürlükte olan 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerine göre, davacının tazminat talep etme hakkı bulunmadığının anlaşılması ve mahkeme tarafından aynı yönde yapılan değerlendirme sonucu gerekçeleri gösterilerek davanın reddine karar verilmesinde usul ve kanuna aykırı yön bulunmadığı" gerekçesiyle onanarak kesinleşmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin kararı başvurucuya 17/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 466 sayılı mülga Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: " Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;...kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir." 466 sayılı mülga Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler." 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir: "(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır. (2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur." 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz."B. Uluslararası Hukuk Sözleşme Hükümleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özgürlük ve güvenlik hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: " Herkesözgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:...c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;... Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir." Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'nin maddesinin (5) numaralı fıkrasında öngörülen tazminat hakkı, ulusal bir makam veya Sözleşme kurumları tarafından bu maddenin diğer fıkralarından birinin ihlal edildiğinin sabit bulunduğu varsayımına dayanır (N./İtalya [BD], B. No: 24952/94, 18/12/2002, § 49). Sözleşme'nin maddesinin (1), (2), (3) ve (4) numaralı fıkraları kapsamında bir özgürlükten yoksun bırakılma için tazminat almak üzere başvuru imkânının bulunması hâlinde anılan maddenin (5) numaralı fıkrasına uygunluk sağlanmış olacaktır (Wassink/Hollanda, B. No: 12535/86, 27/9/1990, § 38). AİHM'e göre bir müdahalenin telafi edilmesine yönelik hukuk yollarının başarısızlığı AİHM'in sonradan zaman bakımından yargı yetkisine dâhil edilmez (Blecic/ Hırvatistan, B. No: 59532/00, 8/3/2006, §§ 77-79). AİHM, Korizno/Litvanya ((k.k.) B. No: 68163/01, 28/9/2006) kararında zaman bakımından yetkisinin başladığı tarihten önce başvurucunun gözaltına alınmasının sona erdiğini belirterek Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiği şikâyetinin yanı sıra (5) numaralı fıkrasının ihlal edildiği iddiasını da incelememiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7024 | Başvuru, tutukluluğun makul süreyi aşması ve haksız tutuklama dolayısıyla tazminat isteğinin kabul edilmemesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; açılan tazminat davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, cemaat vakfının taşınmazın iadesi talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 12/11/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun maddesinde tanımı yapılan cemaat vakfı niteliğindedir.A. Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Edinme Yetkileriyle İlgili Tarihsel Süreç Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı (B. No: 2015/17576, 1/2/2017, §§ 34-43) kararında, cemaat vakıflarının taşınmazları ve taşınmaz edinme yetkileriyle ilgili tarihsel süreç açıklanmıştır. Osmanlı Dönemi'nde ilk defa 16 Şubat 1328 (1912) tarihli "Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus Kanun-u Muvakkat" ile tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olanağı tanınmıştır. Bu nedenle gayrimüslim cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan taşınmazlar söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1912 yılına kadar üçüncü kişiler adına tescil edilmiş olup bu işleme de nam-ı müstear veya nam-ı mevhum denmiştir. Anılan Kanun'la tüzel kişilere bu tarihten sonra taşınmazlarda temellük ve tasarruf imkânı sağlanmış, ayrıca tüzel kişilerin bu tarihte fiilen tasarrufları altında olup başkaları adına tapuya tescil ettirdikleri mallarının da kanunda öngörülen koşullar dâhilinde kendi adlarına tescil edilmesine olanak sağlanmıştır. Cumhuriyet Dönemi öncesinde geniş bir uygulamaya sahip olan vakıf müessesesi, 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin kabulünden sonra da varlığını sürdürmüştür. 29/5/1926 tarihli ve 864 sayılı mülga Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun'un maddesinde 743 sayılı mülga Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkarılması gerektiği, yeni kurulan vakıfların ise 743 sayılı Kanun'a tabi olacağı belirtilmiştir (Agavni Mari Hazaryan ve diğerleri, B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 80). Bu doğrultuda 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu'nun maddesinde gayrimüslim cemaatlerce idare edilen vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmak üzere mülhak vakıflar arasında sayılmış; bu Kanun'un maddesinde de vakıfların tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne ve tapu siciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca aynı Kanun’un geçici maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflara ait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birer beyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi gereği düzenlenmiştir. Uygulamada 1936 Beyannamesi olarak adlandırılan bu bildirimler, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir. Osmanlı Dönemi'nde 1912 yılına kadar tüzel kişilerin taşınmazlarını kendi adlarına tapuya tescil ettirememeleri sebebiyle çoğunlukla bir nam-ı müstear ya da nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazlar bakımından Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 2/12/1942 tarihli ve 3/25 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile 2762 sayılı Kanun'un maddesine göre bu tür taşınmazların vakıf adına idari yoldan tapuya tescil edilebilmesi için kayıt sahibinin muvafakatine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir. Buna karşılık 2762 sayılı Kanun’un maddesine ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) 2/7/1956 tarihli ve 1972 sayılı tefsir kararında nam-ı müstear veya nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazların kayıt malikinin rızası aranmaksızın cemaat vakıfları adına tapuya tescil edilebileceği belirtilmiştir. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir:"...Şu halde yukarda izah edildiği veçhile kanun vazu gerek 16 Şubat 1328 tarihli kanun ve gerekse 2762 sayılı kanunun 44 üncü maddesinde koyduğu hükümlerle ondan evvel hükmi şahısların gayrimenkule tasarruf hakkının memnu olmasından doğan ıztırar ile tapuda cemaatlerle münasebeti olan mevcut veya mevhun hakikî şahıslar üzerinde kaydedilmiş ve fakat fiilî tasarruf ve intifaı cemaat vakıflarına ait olduğu 44 üncü maddede yazılı karinelerle bir hakikat olarak kabul edilmiş bulunan gayrimenkullerin cemaat hükmi şahısları namına kayıtlarının tashihi için tapuca bu mallar kendi uhdelerinde mukayyet görünen şahısların rıza ve muvafakatlerine ihtiyaç olmadan tescili kanun vazıının matlûp ve maksudu olduğuna şüphe edilemez..." Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihli ve E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılında verdiği beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğu, vakıfnamelerinde mal ya da bağış kabul edebileceği yönünde açıklık bulunmayan vakıfların ise gerek doğrudan gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz mal iktisap edemeyeceği belirtilmiştir. Benzer yaklaşım, Danıştay tarafından da benimsenmiştir (Danıştay Onuncu Dairesinin 26/5/1982 tarihli ve E.1982/3285, K.1982/1413 sayılı; 26/3/1992 tarihli ve E.1991/1596, K.1992/1144 sayılı kararları). 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanun’un maddesiyle 2762 sayılı Kanun’un maddesine eklenen fıkralarla yapılan değişiklikle, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın cemaat vakıflarının Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak sağlanmıştır. Bu kanun değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru da Anayasa Mahkemesinin 27/12/2002 tarihli ve E.2002/146, K.2002/201 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan karardan sonra da 2/1/2003 tarihli ve 4778 sayılı Kanun’la yapılan düzenleme ile Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlüğünün izninin yeterli olacağı hükmü getirilmiştir. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun maddesi ile 2762 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. 5737 sayılı Kanun'un maddesinde cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı mülga Kanun gereğince tüzel kişilik kazanmış ve mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar olarak tanımlanmıştır. Bu Kanun'un maddesiyle de önceki yasal düzenlemelerden farklı olarak cemaat vakıflarına herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen hizmetleri gerçekleştirme koşulu aranmaksızın mal edinebilme olanağı tanınmıştır. Anılan maddenin iptali için yapılan başvuru ise Anayasa Mahkemesinin 17/6/2010 tarihli ve E.2008/22, K.2010/82 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Bunun yanı sıra 5737 sayılı Kanun’un geçici maddesi ile 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen bu vakıfların tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesi'nden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilmeleri hükme bağlanmıştır. 5737 sayılı Kanun'a 22/8/2011 tarihli ve 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesiyle eklenen geçici maddenin birinci fıkrası ile cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazları, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilmesine olanak tanınmıştır. Ayrıca maddenin ikinci fıkrasında da cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tapuda kaydedilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değerinin Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ödeneceği düzenlenmiştir.B. Başvurucuya İlişkin Süreç Başvurucu, İstanbul ili Fatih ilçesi Koca Mustafa Paşa Mahallesi 1182 ada 12 parselde bulunan taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici maddesi kapsamında iadesi için 15/8/2012 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurmuştur. Söz konusu taşınmazın tapu kaydında 3/5/1985 tarihinde hükmen Abdi Çelebi Vakfı adına tescil edildiği belirtilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğünce Fatih Kaymakamlığı Tapu Sicil Müdürlüğünden taşınmaza ilişkin Kadastro Tutanağı'nın gönderilmesi istenmiş ancak anılan Müdürlük tarafından gönderilen 19/4/2013 tarihli cevap yazısında, taşınmazın Kadastro Tutanağı'na ulaşılamadığı bildirilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisi 17/9/2013 tarihli kararla başvurucunun talebini reddetmiştir. Kararda, taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici maddesi kapsamında olmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, 13/1/2014 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) iptal davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, taşınmazın 1936 Beyannamesi'nde "Tramvay Caddesinde 262 No'lu Hane" şeklinde beyan edildiğini belirtmiş; Vakıflar Genel Müdürlüğünün ilgili belgeleri incelemeden karar vermesinden yakınmıştır. Dilekçede başvurucu, Vakıflar Genel Müdürlüğünce 1936 Beyannamesi'nde yer alan taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında neden Hazine adına tescil edildiği ilgili kurumlar nezdinde araştırılmadan, muğlak bir gerekçeyle talebin reddedilmesinin 5737 sayılı Kanun'un maddesinin amacıyla çeliştiğini ileri sürmüştür. Davalı Vakıflar Genel Müdürlüğünün savunma yazısında; taşınmazın başvurucu tarafından verilen 1936 Beyannamesi'nde "Tramvay Caddesinde 262 No'lu Hane" şeklinde beyan edilen taşınmaz olmadığı iddia edilmiş, kadastro çalışmaları sırasında malik hanesi açık bırakılan taşınmazın 1985 yılında hükmen Abdi Çelebi Vakfına intikal ettiği ve başvurucuyla bir ilgilinin bulunmadığı ileri sürülmüştür. Savunma yazısında, taşınmazın başvurucuya iade edilebilmesi için malik hanesinin açık olması ve 1936 Beyannamesi'nde yer alması gerektiği belirtilmiş; somut olayda ise taşınmazın malik hanesi açık olmadığı gibi 1936 Beyannamesi'nde de yer almadığı ifade edilmiştir. İdare Mahkemesi 27/11/2014 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir:i. Cemaat vakıfları adına taşınmazın tescilinin yapılabilmesi için 5737 sayılı Kanun uyarınca, tescile dayanak teşkil eden her türlü bilgi ve belgenin idareye verilmesi gereklidir. Taşınmaz tescilinde ilgililerin ibraz ettiği bilgi ve belgeler de gözönüne alınarak değerlendirme yapılacaktır. İdari karar ile tapuda değişiklik yapılacağından ilgililerin gerekli bilgi ve belgeleri sunma ya da bilgi ve belge bulunmadığı hususunu bildirme sorumluluğu vardır.ii. Olayda, tescili talep edilen taşınmaz tapuda başka kişi adına kayıtlıdır. Kamu özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişiler adına kayıtlı taşınmazların başvurucu adına tescil edilmesi talebi ancak adli yargıda açılacak tapu sicilin düzeltilmesi davasında incelenebilir. Dava konusu taşınmaz 1985 yılında hükmen Abdi Çelebi Vakfı adına tescil edilmiştir. Ayrıca taşınmaz nam-ı müstear veya nam-ı mefhum adına kayıtlı olmadığı gibi satın alınmış veya bağışlanmış ya da vasiyet edilmiş olup da Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına kayıtlı değildir. Bu şartlar altında taşınmazın başvurucu adına tescil edilmesi mümkün değildir. Başvurucu bu karara karşı temyiz yoluna müracaat etmiştir. Temyiz dilekçesinde başvurucu; ilk derece aşamasında ileri sürülenlere ek olarak Vakıflar Genel Müdürlüğünün kendi elinde bulunan belgelerle diğer kurumlardan temin edeceği belgeleri inceledikten sonra karar vermesi gerektiğini, somut olaydaki kararın eksik incelemeye dayalı olduğunu belirtmiştir. Temyiz dilekçesinde başvurucu ayrıca Abdi Çelebi Vakfının mazbut vakıf statüsünde bulunması sebebiyle Vakıflar Genel Müdürlüğünden ayrı bir varlığının bulunmadığını savunmuştur. Temyiz istemini inceleyen Danıştay Onuncu Dairesi (Daire) 29/4/2019 tarihinde İdare Mahkemesi kararını farklı bir gerekçeyle onamıştır. Onama kararında, 1936 Beyannamesi'nde olduğu iddia edilen taşınmazlar bakımından 5737 sayılı Kanun'un geçici maddesinin birinci fıkrasına göre inceleme yapılması gerektiği belirtilmiş; bu fıkrada ise taşınmazın günümüzde üçüncü kişilere ait olması hâlini düzenleyen bir bendin bulunmadığı ifade edilmiştir. Kararda, üçüncü kişiler adına kayıtlı bulunan taşınmazlara yönelik olarak sözü edilen maddenin ikinci fıkrasında düzenleme bulunsa da 1936 Beyannamesi'nde olduğu iddia edilen taşınmazların anılan fıkranın kapsamına girmediği vurgulanmıştır. Kararda ayrıca Abdi Çelebi Vakfının mazbut vakıf olmasının ve bu nedenle taşınmazın Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare edilmesinin taşınmazın malikinin davalı idare olduğu anlamına gelmediğinin altı çizilmiştir. Kararda son olarak idare mahkemelerinin yargısal denetiminin 5737 sayılı Kanun'un geçici maddesi ya da geçici maddesine uygun bir şekilde işlem tesis edilip edilmediği ile sınırlı olduğu, anılan maddelerin kapsamlarının ötesine geçen mülkiyet iddialarına yönelik hukuki incelemelerin adli yargı tarafından yapılması gerektiği açıklanmıştır. Nihai karar 18/10/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, §§ 12- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/37305 | Başvuru, cemaat vakfının taşınmazın iadesi talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, "karşılıksız yararlanma ve mühür bozma" suçlarını işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 23/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 24/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 17/10/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 11/11/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında, Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığının 4/11/2009 tarih ve E.2009/1271 sayılı iddianamesi ile "elektrik enerjisi hakkında hırsızlık ve mühür bozma" suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Kızıltepe Asliye Ceza Mahkemesi, 11/6/2010 tarih ve E.2009/518, K.2010/317 sayılı kararı ile başvurucunun "elektrik enerjisi hakkında hırsızlık" suçundan 1 yıl 9 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, verilen cezanın ertelenmesine, "mühür bozma" suçundan ise 000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Karar başvurucu tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay Ceza Dairesi, 28/7/2012 tarih ve E.2012/3799, K.2012/34849 sayılı ilâmı ile 2/7/2012 tarih ve 6352 sayılı Kanun hükmü gereğince işlem yapılmak üzere, dava dosyasının Mahkemesine iade edilmesine karar vermiştir. Bozma ilâmına uyularak yapılan yargılamada Mahkemece, 12/12/2013 tarih ve E.2012/782, K.2013/717 sayılı karar ile başvurucunun "karşılıksız yararlanma" suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Karar başvurucu tarafından temyiz edilmiş olup, temyiz incelemesi devam etmektedir. Başvurucu, 23/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (3) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9906 | Başvurucu, "karşılıksız yararlanma ve mühür bozma" suçlarını işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, Cizre'de terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. PKK terör örgütü 12/8/2015 tarihinden itibaren İdil ilçesinin de dâhil olduğu bazı merkezlerde öz yönetim ilan etmiştir. Öz yönetim ilan ettiği bölgelerde patlayıcıyla tuzaklanmış hendekler kazmak ve barikatlar kurmak suretiyle yalıtılmış bölgeler oluşturmaya çalışan PKK terör örgütü, kamuoyunda hendek olayları olarak adlandırılan ve aylarca devam eden bu süreçte roketatarlar, keskin nişancı tüfekleri, patlayıcılar ve otomatik saldırı tüfekleri kullanarak terör saldırıları düzenlemiştir. Okullar, hastaneler, barajlar, adliye binaları, ambulanslar gibi temel kamu hizmetlerini sağlayan eşya ve binaların yanında sivilleri de hedef alan bu terör saldırılarında 335 sivil hayatını kaybederken 106 kişi yaralanmıştır. Terör saldırılarında 859 güvenlik görevlisi ve Derik kaymakamı şehit olmuş, 711 güvenlik görevlisi yaralanmıştır. Bu terör eylemlerinin engellenmesi, halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla sözde öz yönetim ilan edilen bazı bölgelerde mülki idare amirliklerince sokağa çıkma yasakları uygulanarak terörle mücadele operasyonları başlatılmıştır (hendek olayları, öz yönetim ilanları, PKK terör örgütünün şehir savaşı stratejisi ve sokağa çıkma yasakları hakkında arka plan bilgisi ile ayrıntılı açıklamalar için bkz. Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022, §§ 16-28, 67, 346-348). Operasyonların gerçekleştirilip sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemde 11/2/2016 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının kararına istinaden yapılan bir arama sırasında Cizre ilçesinin Sur Mahallesi'nde yer alan adreste yapılan aramada başvurucuların yakını S.T.nin battaniyeye sarılı olan cansız bedenine ulaşılmıştır. Ölenin sarılı olduğu battaniye içinde ayrıca Kalaşnikof marka tüfeğe ait olan, içinde uzun namlulu 25 fişek bulunan şarjör ele geçirilmiştir. S.T.nin cesedi üzerinde yapılan otopside, ölüm sebebi penetran (delici) cisim yaralanmasına bağlı kot ve ekstremite kemik kırıkları ile birlikte iç organ delinmesiyle gelişen iç kanama olarak tespit edilmiştir. Soruşturma dosyasının incelenmesi neticesinde başvurucuların yakını maktulden sağ ve sol el olmak üzere avuç içi ile el üstünden alınan örneklerde atış artıklarında bulunan antimon elementinin tespit edildiği anlaşılmıştır. Yürütülen soruşturma kapsamında başvurucu Aynur Turay'ın müşteki sıfatıyla beyanı alınmıştır. Yürütülen soruşturma kapsamında yapılan araştırmada soruşturma makamlarının örgütü desteklediğini değerlendirdiği haber ajanslarında maktulün ölümü hakkında çok sayıda haber yapıldığı tespit edilmiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucuların yakınının sokağa çıkma yasağının uygulandığı dönemde güvenlik güçlerince yürütülen operasyonda diğer terör örgütü üyeleriyle birlikte güvenlik güçlerine karşı yapılan silahlı eylemlere katıldığı sırada öldürüldüğünü değerlendirmiştir. Bu değerlendirme uyarınca "S.T.'nin öldürülmesinde güvenlik güçlerinin 5237 sayılı yasanın 24'ncü maddesinde yerini bulan 'Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.' şeklindeki düzenleme uyarınca kanunun verdiği yetkiyi kullandıkları ve verilen emri ifa ettikleri, bu durumun da hukuka uygunluk nedenleri arasında yer aldığı" gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Karara yapılan itiraz reddedilmiştir. Başvurucular, nihai kararı 17/12/2018 tarihinde öğrenmiş; 16/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/2077 | Başvuru, Cizre'de terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olayı ve konuya ilişkin etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, şahsına yönelik hakaretler nedeniyle açılan ceza davasının makul sürede sonuçlandırılmadığını, bir kısım suçların yanlış nitelendirildiğini, siyasi faaliyetlerin engellenmesine ilişkin şikâyetler yönünden herhangi bir karar verilmediğini, bu şekilde anılan eylemlerin cezasız kaldığını belirterek, adil yargılanma, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama ve tazminat taleplerinde bulunmuştur. Başvuru, 29/5/2013 tarihinde Büyükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 9/7/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 29/3/2009 tarihinde yapılan yerel seçimler öncesinde Demokratik Sol Parti (DSP) tarafından İstanbul Beylikdüzü Belediye Başkanlığına aday gösterilmiştir. DSP Beylikdüzü İlçe Başkanlığı tarafından İlçe Seçim Kuruluna yazılan 18/3/2009 tarih ve 2009/50 sayılı yazı ile Genç Bakış gazetesinin 18/3/2009 tarih ve 178 numaralı sayısındaki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Beylikdüzü Belediye Meclis Üyesi adayı olan Z.A.’nın başvurucu hakkındaki beyanlarının aktarıldığı haberin küçük düşürücü ve aşağılayıcı olduğu gerekçesiyle gerekli kanuni işlemlerin yapılması talep edilmiştir. Beylikdüzü Life Aktüel Haber, Kültür-Sanat ve Yaşam gazetesinin 18/3/2009 tarih ve Y.3 25 sayılı nüshasında başvurucu hakkında yayımlanan haber ve yorumlar nedeniyle DSP Beylikdüzü İlçe Başkanlığı tarafından 26/3/2009 tarih ve 2009/56 sayılı yazı ile Büyükçekmece İlçe Seçim Kuruluna başvuruda bulunularak ilgili Gazete hakkında tedbir kararı verilmesi ve suç duyurusunda bulunulması talep edilmiştir. Büyükçekmece İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının 18/3/2009 tarih ve SKB.140/368 ile 26/3/2009 tarih ve SKB.140/397 sayılı yazılarıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Başvurucu, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazdığı 27/3/2009 tarihli dilekçe ile Gerçek Gazetesinin 17/3/2009 tarih ve 1041 sayılı nüshasındaki haber, aynı tüzelkişiye ait Gerçek TV adlı kanalda yayınlanan “Sesli Düşünceler” adlı programda, program yapımcısı, sunucusu ve konuğunun (Z.A.) başvurucu hakkında adı geçen gazetede yayımlanan haberler doğrultusunda kullandıkları ifadelerle ve Genç Bakış Gazetesinin 18/3/2009 tarih ve 178 sayılı nüshasında yer alan “MHP Beylikdüzü Belediye Meclis adayı Z... A..., DSP'li Başkan adayı Zeki BİNGÖL’ü topa tuttu” başlıklı haber içeriğinde başvurucu hakkında kullanılan “tetikçi”, “şantajcı” ve “rantçı” şeklindeki ifadelerle, iftira ve hakaret suçlarını işlediklerini ileri sürerek ilgili kişiler hakkında şikâyetçi olmuştur. Başvurucu, 17/3/2009 tarihli Gerçek Gazetesinde, yine aynı tarihte Gerçek TV kanalında yayınlanan “Sesli Düşünceler” adlı programda ve ayrıca 18/3/2009 tarihli Genç Bakış Gazetesinde şahsına karşı yapılan isnatlardan dolayı 27/3/2009 tarihinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuştur. Başvurucuya yönelik bu isnatlardan dolayı DSP Beylikdüzü İlçe Başkanlığı da Beylikdüzü İlçe Seçim Kuruluna 18/3/2009 tarihli yazı ile şikâyette bulunmuştur. Beylikdüzü İlçe Seçim Kurulunun 18/3/2009 tarihli yazısı ile başvurucunun şikâyeti Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmiştir. DSP Beylikdüzü İlçe Başkanlığının 20/3/2009 tarihli yazısı ile seçim çalışmaları kapsamında broşür dağıtan DSP ilçe teşkilatının kadın ve gençlik kollarına üye bazı kişilerin 19/3/2009 tarihinde, kendilerine polis süsü veren MHP ilçe teşkilatına mensup bazı kişiler tarafından alıkonuldukları, özgürlüklerinden yoksun kılındıkları, siyasi faaliyetlerinin hile, tehdit ve psikolojik baskı ile engellendiği ileri sürülerek Beylikdüzü İlçe Seçim Kurulundan, ilgili siyasi partiye uyarıda bulunulmasına, gerekli kanuni işlemlerin yapılmasına ve Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi talebinde bulunulmuştur. DSP Beylikdüzü İlçe Başkanlığının 26/3/2009 tarihli yazısı ile Beylikdüzü İlçe Seçim Kurulundan, başvurucu hakkında küçük düşürücü ve aşağılayıcı, gerçek dışı, yalan ve iftira niteliğinde haberler yapıldığı ifade edilerek seçim yasakları çerçevesinde ilgili haberleri yapan gazete hakkında gerekli müeyyide ve tedbirlerin uygulanması talep edilmiştir. İlçe Seçim Kurulunun aynı tarihli yazısı ile anılan Parti Başkanlığının dilekçesi ve ekleri Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmiş ve 2009/7958 soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığının 30/3/2009 tarihli kararı ile İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının 26/3/2009 tarihli suç duyurusuna istinaden başlatılan 2009/7958 sayılı soruşturma ile 18/3/2009 tarihli suç duyurusuna istinaden başlatılan 2009/7410 sayılı soruşturmanın birleştirilmesine ve her iki soruşturmanın 2009/7410 soruşturma sayılı dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığının 23/5/2009 tarih ve 2009/3198 sayılı iddianamesi ile başvurucunun şikâyetçi olduğu şüpheliler hakkında, 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasında tanımlanan hakaret suçundan cezalandırılmaları talebi ile Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Başvurucu, yargılama devam ederken Mahkemeye sunduğu 18/3/2010 tarihli dilekçe ile şahsına yönelik isnatların hakaret suçu dışında iftira suçunu da oluşturduğunu ileri sürmüş, bu nedenle iftira suçundan ek iddianame düzenlenmesi için dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına iadesini talep etmiştir. Öte yandan başvurucu, birleştirilen diğer soruşturma ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığınca herhangi bir işlem yapılmadığını belirterek, konunun araştırılmasını ve sonucuna göre anılan suçlar açısından ek iddianame düzenlenmek üzere dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına iadesini talep etmiştir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Birinci Dairesinin 20/10/2011 tarih ve 2136 sayılı kararı gereği mahkemelerin ayrılması nedeniyle, Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinin başvuruya konu E.2009/1248 numaralı dava dosyası, 6/8/2012 tarihinde E.2012/105 numarası ile Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesi uhdesine geçmiştir. Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinin 18/10/2012 tarih ve E.2009/105, K.2012/113 sayılı kararıyla, 9/6/2004 tarih ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun maddesi ve HSYK’nın iş bölümüne ilişkin kararı gereğince görevli ve yetkili mahkeme Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesi olduğundan, görevsizlik kararı verilmiş ve dava dosyası Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinin 24/1/2013 tarih ve E.2012/2644, K.2013/46 sayılı kararı ile 5/7/2012 tarihinde yürürlüğe giren 2/7/2012 tarih ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un geçici maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi gereğince sanıklar hakkında devam eden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Başvurucu bu karara karşı Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulunmuş ancak Ağır Ceza Mahkemesinin 8/4/2013 tarih ve 2013/691 Değişik İş sayılı kararıyla itirazın reddine karar verilmiştir. İtirazın reddine dair karar, başvurucuya 24/5/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 29/5/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 5237 sayılı Kanun’un “Hakaret” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (...) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.(3) Hakaret suçunun;a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.” 5237 sayılı Kanun’un “İftira” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(1) Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Fiilin maddî eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır.(3) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine olarak bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında başka bir koruma tedbiri uygulanmışsa, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.(4) Yüklenen fiili işlemediğinden dolayı hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olan mağdurun bu fiil nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması halinde; iftira eden, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin hükümlere göre dolaylı fail olarak sorumlu tutulur.(5) Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti halinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına; (…) hükmolunur.(6) Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır.(7) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 17/11/2011 tarihli ve E.: 2010/115, K.: 2011/154 sayılı Kararı ile.)(8) İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar.(9) Basın ve yayın yoluyla işlenen iftira suçundan dolayı verilen mahkûmiyet kararı, aynı veya eşdeğerde basın ve yayın organıyla ilan olunur. İlan masrafı, hükümlüden tahsil edilir.” 5187 sayılı Kanun’un “Görevli mahkemeler ve yargılama usulü” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlardan dolayı açılan davalardan, ağır ceza işlerinden olanlar ağır ceza mahkemelerinde, diğerleri asliye ceza mahkemelerinde görülür.Bir yerde ağır ceza veya asliye ceza mahkemesinin birden fazla dairesi bulunması halinde bu davalar iki numaralı mahkemede görülür. Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlara ilişkin davalar acele işlerden sayılır.” 6352 sayılı Kanun’un “Dava ve cezaların ertelenmesi” kenar başlıklı geçici maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“(1)31/12/2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı;…b)Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine,…karar verilir.” | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3651 | Başvurucu, şahsına yönelik hakaretler nedeniyle açılan ceza davasının makul sürede sonuçlandırılmadığını, bir kısım suçların yanlış nitelendirildiğini, siyasi faaliyetlerin engellenmesine ilişkin şikâyetler yönünden herhangi bir karar verilmediğini, bu şekilde anılan eylemlerin cezasız kaldığını belirterek, adil yargılanma, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılama ve tazminat taleplerinde bulunmuştur. | 0 |
Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 30/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik soruşturmalar yürütülmüş ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/01/2018, § 12).Bu kapsamda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde Reklam Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapan başvurucunun da aralarında bulunduğu bazı şüpheliler hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlardan soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 25/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucunun ilk ifadesi 30/7/2016 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce alınmıştır. Bu ifade işlemi sırasında başvurucuya FETÖ/PDY örgütüyle ilgili isnatlar ve 15 Temmuz gecesi bazı kişilerle olan yazışmalarının içerikleri yöneltilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2/8/2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan tutuklanması istemiyle diğer şüphelilerle birlikte başvurucuyu İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu; İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince alınan sorgusunda herhangi bir terör örgütüyle irtibatının bulunmadığı, Fetullah Gülen'in fikirlerini asla benimsemediğini, WhatsApp'ta yer alan yazışmaların dört arkadaş arasında geçtiğini ve bu yazışmaların içeriğinin 15 Temmuz darbe gecesinde yaşananları anlamaya yönelik olduğunu, yazışmaların terör örgütüyle bir bağlantısının bulunmadığını, İpek Medya Grubuna (Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında Paralel Devlet Yapılanmasına mali kaynak sağladığı gerekçesiyle bünyesinde İpek Medya Grubunu da barındıran Koza İpek Holdinge 26/10/2015 tarihinde kayyum atanmıştır. İpek Grubu gazete ve televizyon olarak Kanaltürk, Bugün TV, Bugün gazetesi, Millet gazetesi ve Kanaltürk Radyoyu barındırmaktaydı.) kayyum atanması ve el konulması üzerine kendisinden konuşma istendiğini, iletişim özgürlüğünü savunduğu için iletişim araçlarına el konulamayacağını ve müsadere edilemeyeceğini ifade ettiğini, ifade özgürlüğü çerçevesinde yapılanın yanlış olduğunu savunduğunu belirtmiştir. Hâkimlik 3/8/2016 tarihinde başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir. Hâkimliğin tutuklama kararının ilgili kısımları ise şöyledir:"... Tüm dosya kapsamına göre; [başvurucu] ve F.A.nın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hiyerarşik yapısı haricinde kamuoyunda FETÖ/PDY olarak bilinen ve hakkında birçok soruşturma dosyası bulunan silahlı terör örgütü ile bağlantılı olduğu, örgütün gerçekleştirdiği kalkışmayı destekler ve onaylar mahiyette sosyal paylaşım hesaplarından paylaşımlarda bulundukları, örgütün amaçları doğrultusunda faaliyette bulunduğu görülmüştür.Adı geçen örgütün15/7/2016 günü başta Ankara ve İstanbul olmak üzere yurdun bir çok yerinde örgütün emir ve talimatları doğrultusunda yasadışı "Yurtta Sulh Konseyi" kurularak İstanbul ilinde Boğaz Köprülerinin Anadoludan Avrupaya geçisini, Silivri istikamatinden ise İstanbul iline Ispartakule mevkiinde yolu keserek İstanbul iline girişlerin engellendiği, bir kısım terör örgütü mensuplarının ise TRT binasını basarak yasadışı bildiri okuttukları, FETÖ/PDYörgüt mensuplarının 'Yurtta Sulh Konseyi' adına F-16 uçakları ve helikopterlerini uçurarak Ankara Gölbaşı'nda bulunan emniyet özel harekat binasına, mit müsteşarlığı binasına, TBMM'sine, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne, Türksat Yerleşkesine, Cumhurbaşkanının kalmış olduğu otele ve Cumhurbaşkanlığı sarayına silahlı ve bombalı saldırıda bulundukları, olaylar sırasında birçok insanın öldüğü ve yaralandığı ayrıca İstanbul Emniyet Müdürlüğünde ve Çengelköyde önlem alan polislerle silahlı çatışmayagirdikleri, havaalanlarını işgal ederek bombalama eyleminde bulundukları, kendilerine engel olmaya çalışan genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanlarını silah zoru ile alıkoydukları, tüm bu eylemler sırasında görevli ya da sivil vatandaşların ölümüne ya da yaralanmalarına sebebiyet verdikleri, her iki şüphelinin yukarıda açıklandığı üzere eylemleri ile örgütün eylemlerini destekler mahiyette paylaşımlarda bulundukları , bu haliyle yasadışı FETÖ/PDY silahlı terör örgütü bünyesindeki eylemlere iştirak ettikleri üzerilerine atılı bulunan suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesine dayanan delillerin bulunduğu anlaşılmıştır.Şüphelilere isnat olunan suçlara ilişkin olarak yasada öngörülen yaptırım miktarı, mevcut delil durumu, şüphelilerin almaları muhtemel ceza göz önüne alındığında kaçma şüphelerinin bulunduğu, nitekim FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının fırsat bulduklarında yasal ve gayriyasal yollarla yurtdışına kaçtıklarını daha önceden yapılan soruşturma dosyalarında açıkça görüldü, mevcut hali ile şüphelilerin delilleri yok etme, gizleme şüphesinin bulunduğu, isnat olunan suçlamalar ve delil durumuna göre adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yeterli olmayacağı anlaşıldığından şüphelilerin üzerilerine atılı suçlardan ayrı ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi]" Başvurucu 3/11/2016 tarihinde tutukluluğa itiraz ve tahliye talebinde bulunmuştur. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğince 2/12/2016 tarihinde "... üzerlerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçların yasada öngörülen cezalarının miktarı, şüphelilerin üzerine atılı suçları işlediklerine ilişkin suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı, şüphelilerin kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelilerin tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı ..." gerekçesiyle itirazın reddine karar verilmiştir. Başvurucu 30/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurudan sonraki süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 15/12/2016 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianamede başvurucu dışında kırk dört şüpheli hakkında da benzer suçlardan cezalandırma talebinde bulunulmuştur. İddianamede başvurucuya yöneltilen eylemlere ilişkin deliller olarak "yakalama ve tespit tutanakları, arama el koyma tutanakları, açık kaynak tespitleri, Bank Asya dökümleri, şüpheli savunmaları, sorgu zabıtları, emanet makbuzu vetüm dosya kapsamı" gösterilmiştir.İddianamede başvurucu ile ilgili tespitler ise şöyledir:"[Başvurucu] İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde Prof.Dr. unvanıyla çalıştığı sırada 01/09/2016 tarihli 29818 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazetede yayımlanan 672 sayılı KHK ile ihraç edildiği, İstanbul Sulh Ceza Hakimliğinin 2016/3512 iş sayılı kararı ile ... sayılı adresinde 27/07/2016 günü arama yapıldığı, arama neticesinde aynı tarihli arama tutanağında belirtilen çok sayıda dijital materyaller ile birlikle 0603/2016 tarihli, 12/03/2016 tarihli, 11/03/2016 tarihli meydan gazeteleri, 11/04/2016 tarihli, 28/03/2016 tarihli. 11/03/2016 tarihli, 12/03/2016 tarihli, 09/05/2016 tarihli, 28/03/2016 tarihli, 11/04/2016 tarihli, 15/04/2016 tarihli, 18/04/2016 tarihli, 25/04/2016 tarihli, 21/05/2016 tarihli, 30/05/2016 tarihli, 02/05/2016 tarihli, Yarına Bakış gazetesi, 30/10/2015 tarihli, 27/12/2015 tarihli, 28/02/2016 tarihli, 28/10/2015 tarihli, 05/03/2016 tarihli, 04/03/2016 tarihli, 29/10/2015 tarihli, 11/11/2015 tarihli, 13/11/2015 tarihli, Zaman gazeteleri, 05/03/2016 tarihli, 08/03/2016 tarihli, 09/03/2016 tarihli, 11/03/2016 tarihli, 12/03/2016 tarihli Özgür Düşünce gazetesi, 29/10/2015 tarihli Millet gazetesi. 06/03/2016 tarihli Sözcü gazetesi, 06/03/2016 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Laik Devlet ve Fethullah GÜLEN hareketi isimli Hakan YAVUZ ve John ESPOSITO isimli yazarlara ait 1 adet kitap. F79858345L, F79858346L, F79858347L, F79858348L, F79858349L seri nolu olmak Üzere 5 adet I (bir) Amerikan Doları elde edildiği,... [Başvurucunun] ... cep telefonunda yapılan incelemede;... [Başvurucu] ile E. U. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafindan planlandığını ve yaşanan olayların bir tiyatro, müsamere, oyun olduğu belirtilmektedir.... [Başvurucu] ile K. İsimli şahsın diyaloglarda 14 Temmuz Gecesi muhalefetin sokaklara inmesi gerektiği ve 15 Temmuz gecesi gerçekieşıirilmeye çalışılan darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafindan planlandığı ve yaşanan olayların bir tiyatro, müsamere, oyun olduğu, Cumhurbaşkanının uçak ile geldiği ve 1 jetlik İş olduğu, Emniyet güçlerinin direnemeyeceği, Cumhurbaşkanı hakkında [başvurucunun] geberip gitse, halk huzur bulur şeklinde beyanlarda bulunduğu tespit edilmiştir.... [Başvurucu] ile K. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi başarısızlıkla gerçekleşen darbe girişiminden sonra [başvurucunun] FETÖ/PDY örgütü ile alakası olmadığını ve demokratik bir insan olduğunu belirtmek için yazı yazacağını ve bahse konu ile ilgili K. isimli şahıs ile istişare ettiği, yazarlık yaptığı gazeteye yazmayacağını K. isimli şahsa akıl danıştığı tespit edilmiştir.... [Başvurucu] ile M E. E. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından planlandığını ve yaşanan olayların bir tiyatro, müsamere, oyun olduğu yönünde düşüncelerinin olduğunu belirtmişlerdir.... [Başvurucu] ile A. C A. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından planlandığını ve yaşanan olayların bir tiyatro, müsamere, oyun olduğu yönünde düşüncelerinin olduğunu belirtmişlerdir.... [Başvurucu] ile H.A. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından planlandığını ve yaşanan olayların bir tiyatro, müsamere, oyun olduğu yönünde düşüncelerinin olduğunu belirtmişlerdir.... [Başvurucu] ile A.K. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi ile ilgili olarak darbenin gerçekleşmemesi durumunda sıkıntıya düşeceklerini sayın Cumhurbaşkanına faşist yakıştırması yapıldığı, devleti yöneteceklerin devlet anlayışlı askerler olmasına razı olduğunu, ... Cumhurbaşkanına iç savaş istemi ile ithamda bulunulduğu tespit edilmiştir. [Başvurucu] ile Ş. B. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi ile ilgili olarak Şener isimli şahsın [başvurucuya] FETÖ/PDY örgütünün yayın organlarından olan gazetede yazarlığı bırakıp bırakmadığını sorduğu ve [başvurucunun] da bırakmak için hazırlamış olduğu yazıyı paylaştığı tespit edilmiştir. [Başvurucu] ile E. isimli şahsın diyaloglarda 15 Temmuz gecesi gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi ile ilgili Yarına Bakış gazetesinde yazarlığı bırakarak son olarak yazmış olduğu yazı hakkında FETÖ/PDY örgütüne ait yayın kuruluşlarından Aksiyon dergisinde görevli E. O. isimli şahsın yazısına tepki gösterdiği,[başvurucunun] 'Hayırlısı olsun, önemli olan Twitter mesajı değil. Cemaatten çok dostum var. Hiçbirini üzmek istemem. Yazdığım her satırı inanarak yazdım. Cemaati suçlamadım. Şüphelerim var, dedim....Cemaatten tanıdığım insanların hepsi çok iyi düzgün insanlar. Ama yukarıdaki yapıyı bilmiyorum. Bilinemeyen cuntalar, çeteler, kontrol dışı gruplar olabilir. Hepsi şüphe. Hiç hüküm belirtmedim. Temennim şüphelerimin doğru olmaması. Bu coğrafyada iktidar mücadelesi çok acımasız. Olan bizim gibi idealistlere oluyor. Oportünisıler her zaman kazanıyor. Bedelini bize ödetiyorlar. Şu anda idealleri savunabilecek bir zemin ve ortam yok..' cevap verdiği tespit edilmiştir.[Başvurucunun] açık kaynaklar (internet, televizyon, gazeteler, sosyal paylaşım siteleri vb.) üzerinden hakkında yapılan araştırmalarda: FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile bağlantılı olan haber ve medya kuruluşlarından birisi olan ve bu nedenle kapatılan Samanyolu TV'dc yayınlanan bir programa yorumcu olarak katıldığı, 'KAYYUM KlYIMI DEVAM EDİYOR', 'BUNLARI ESKİDEN DERİN DEVLET YAPARDI SİMDİ DEVLET KURUMLARINA YAPTIRILIYOR', 'ÖZGÜR MEDYAYI KARARTTILAR', 'KAYYUM HEYETİ PERSONEL KlYIMINA DEVAM EDİYOR' başlıkları ile yorumlarda bulunduğu... '' belirtilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 16/2/2017 tarihli kararıyla başvurucunun "tutuklu kaldıkları süre, suç vasfının ve hukuki durumlarının değişme ihtimali" gerekçesiyle adli kontrol tedbiri ile serbest bırakılmasına karar verilmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tutuklama nedenleri" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa. (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:a) 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;... Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),..." 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. (2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;a) Kuvvetli suç şüphesini,b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir." 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Silâhlı örgüt" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir." 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun "Cezaların artırılması" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur." | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/7295 | Başvuru, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, İstanbul ili, Kadıköy ilçesi sınırları içinde bulunan taşınmazının 26/3/1999 tarihli ve 1/5000 ölçekli Kayışdağı Nazım İmar Planında çocuk bahçesi olarak belirlenmesinin ardından 3/5/1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun maddesinde öngörülen beş yıllık süreye uyulmaksızın uygun imar programlarının yaklaşık on üç yıldır hazırlanmadığını ve kamu hizmetine tahsis edilmiş alanların kamulaştırılmadan bekletildiğini, buna dayanarak açtığı davanın da reddedildiğini belirterek Anayasa’nın maddesinde yer alan ölçülülük ilkesinin ve maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlalin tespitiyle uğradığı zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 6/5/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 29/11/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 9/1/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 14/3/2014 tarihli görüş yazısı 26/3/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu vekili tarafından 8/4/2014 tarihinde Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyan dilekçesi ibraz edilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu şirketin, maliki olduğu arsa üzerindeki imar durumunu öğrenmek üzere Kadıköy Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü Durum Bürosuna yaptığı başvuruya 22/9/2008 tarihli yazı ile verilen cevapta, söz konusu taşınmazın 26/3/1999 tarihli ve 1/5000 ölçekli Kayışdağı Nazım İmar Planında çocuk bahçesi alanında kaldığından imar durumu düzenlenemediği bildirilmiştir. Başvurucunun anılan cevap üzerine söz konusu imar planının kendi parseli yönünden iptali istemiyle açtığı dava, İstanbul İdare Mahkemesinin 11/6/2009 tarih ve E.2008/1972, K.2009/982 sayılı kararıyla süre aşımı yönünden reddedilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir: “Dava konusu olayda, yukarıda yer alan yasal düzenlemeler uyarınca genel düzenleyici işlem niteliğinde bulunan dava konusu 1/5000 ölçekli imar planına karşı açılan bu davanın, anılan planların son ilan tarihini izleyen günden itibaren yukarıda belirtilen süreler içinde açılması gerekirken bu süreler geçirildikten sonra davacı tarafından ilçe belediyesine, parsellerinin imar durumunun sorulması üzerine verilen ve 1/5000 ölçekli plandaki fonksiyonu belirtilen cevabi yazı ilgi tutularak 1/5000 ölçekli planın iptali istemiyle açıldığı anlaşıldığından 1/5000 ölçekli planla ilgili tasarruf yetkisi bulunmayan ilçe belediyesi işleminin nazım imar planının uygulaması niteliğinde bir işlem olarak kabulü mümkün görülmemiştir. Bu durumda, 28/4/1999-28/5/1999 tarihleri arasında askıya çıkarılan 1/5000 ölçekli imar planına süresi içinde itiraz edilmemesi ve bu planın uygulanması niteliğinde büyükşehir belediyesince tesis edilmiş bir işlemin de bulunmaması karşısında 20/11/2008 tarihinde Mahkememiz kayıtlarına giren dilekçe ile açılan davada süre aşımı bulunduğu sonucuna varılmıştır. Öte yandan, imar planının uygulanması anlamında taşınmazın parselasyon, ifraz, birleştirme, kamulaştırma gibi idari davaya konu teşkil edilecek nitelikte kesin ve yürütülmesi zorunlu imar planı uygulama işlemine tabi tutulması üzerine ilgililerin ancak böyle bir uygulama üzerine imar planına veya uygulama işlemine karşı ya da her ikisine karşı 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin fıkrası uyarınca dava açma haklarının bulunduğu ve ilgililerin her zaman imar planının değiştirilmesi amacıyla belediyeye başvuru hakkının olduğu ve bu talebin cevap verilerek veya cevapsız bırakılarak reddi üzerine imar planında değişiklik yapılması yolundaki talebin reddedilmesine ilişkin işlem ile birlikte imar planına karşı yasal dava açma süresi olan 60 günlük süre içerisinde dava açma hakkının da bulunduğu kuşkusuzdur.” Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Danıştay Dairesinin 7/3/2012 tarih ve E.2009/14414, K. 2012/882 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 22/11/2012 tarih ve E.2012/4540, K.2012/6594 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Bu karar başvurucuya 5/4/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin son fıkrası şöyledir:“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” 3194 sayılı Kanun’un “İmar programları, kamulaştırma ve kısıtlılık hali” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Belediyeler; imar planlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlarlar. Beş yıllık imar programlarının görüşülmesi sırasında ilgili yatırımcı kamu kuruluşlarının temsilcileri görüşleri esas alınmak üzere Meclis toplantısına katılır. Bu programlar, belediye meclisinde kabul edildikten sonra kesinleşir. Bu program içinde bulunan kamu kuruluşlarına tahsis edilen alanlar, ilgili kamu kuruluşlarına bildirilir. Beş yıllık imar programları sınırları içinde kalan alanlardaki kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerleri ilgili kamu kuruluşları, bu program süresi içinde kamulaştırırlar. Bu amaçla gerekli ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur. İmar programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder.” 3194 sayılı Kanun’un “İmar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerler” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“(Birinci fıkra iptal: Ana.Mah.nin 29/12/1999 tarihli ve E.:1999/33, K.:1999/51 sayılı Kararı ile)İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması halinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması halinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder.(Üçüncü fıkra iptal: Ana.Mah.nin 29/12/1999 tarihli ve E.:1999/33, K.:1999/51 sayılı Kararı ile)Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı oranı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk edilmesi halinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.” | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3300 | Başvurucu, İstanbul ili, Kadıköy ilçesi sınırları içinde bulunan taşınmazının 26/3/1999 tarihli ve 1/5000 ölçekli Kayışdağı Nazım İmar Planında çocuk bahçesi olarak belirlenmesinin ardından 3/5/1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 10. maddesinde öngörülen beş yıllık süreye uyulmaksızın uygun imar programlarının yaklaşık on üç yıldır hazırlanmadığını ve kamu hizmetine tahsis edilmiş alanların kamulaştırılmadan bekletildiğini, buna dayanarak açtığı davanın da reddedildiğini belirterek Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesinin ve 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlalin tespitiyle uğradığı zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebi kabul edilerek başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 21/3/2007 tarihinde açılan kadastro tespitine itiraz davası yerel Mahkemenin 22/1/2015 tarihinde verdiği kararla sona ermiş ve karar temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16029 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Subsets and Splits