text
stringlengths 115
474k
| Haklar
stringclasses 21
values | Kararın Bağlantı Linki
stringlengths 53
58
| Başvuru Konusu
stringlengths 0
2.09k
| labels
int64 0
1
|
---|---|---|---|---|
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve esasının incelenmesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu tarafından 22/7/2008 tarihinde Üsküdar İş Mahkemesinde açılan işçi ve işveren ilişkilerinden kaynaklanan alacak davasında İlk Derece Mahkemesinin 1/10/2010 tarihli hükmü ile dava kısmen kabul edilmiş, temyiz incelemesi sonucu hüküm Yargıtay Hukuk Dairesinin 17/6/2013 tarihli ilamı ile bozulmuş, bozma üzerine yargılamaya İstanbul Anadolu İş Mahkemesinde devam edilmiş 9/12/2014 tarihli karar ile kısmen kabule hükmedilmiş, hüküm Yargıtay Hukuk Dairesince 23/3/2015 tarihinde onanmış ve yargılama süreci sona ermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/20359 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutuklama kararının hukuki olmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, gebeliğe rağmen ceza infaz kurumunda tutma nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 22/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesi uyarınca tutuklu olarak bulunduğu ceza infaz kurumundan tedbiren tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Komisyonca başvurunun tedbir ve kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun tutulmakta olduğu Erzurum E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (İnfaz Kurumu) 27/11/2018 tarihinde yazılan yazıya verilen cevap sonrasında Birinci Bölüm tarafından 6/12/2018 tarihinde başvurucunun tahliye edilmesine yönelik talebin reddine karar verilmiştir. Kararda ayrıca başvurucunun gebelik sürecini takip ve kontrolde gecikme yaşanması durumunda yaşamına ya da maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik bir tehlike ortaya çıkabileceği belirtilerek Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığından başvurucunun sağlık durumuna uygun koşulların sağlanması ve reviri olan bir ceza infaz kurumuna nakledilmesi konusunda gerekli tedbirlerin alınması istenmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: A. Genel Bilgiler Başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu suçlamasıyla İzmir Sulh Ceza Hâkimliğinin 25/6/2018 tarihli kararıyla tutuklanarak infaz kurumuna konulmuştur. Tutuklama kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:" ...üzerine atılı Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçunu işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut delillerin bulunduğu, şüphelinin tutuklanmasına karar verilmesinin kamu düzeninin sağlanması ve yeni bir suç işlenmesinin önüne geçilmesi için de gerekli olduğu, bir diğer yandan eylemin meydana geliş şekline nazaran yasadaki yaptırım miktarı dikkate alındığında şüphelinin bu aşamada serbest bırakılması halinde kaçacağı hususunda şüphe oluşturduğu, esasen Anayasanın maddesi uyarınca ülkemiz için de bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesi ve bu maddenin yorumuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin tutukluluk tedbiri konusundaki yerleşik karar ve gerekçelerinde, kişilerin kaçma riskinin bulunması, kamu düzeninin sağlanması ve yeni bir suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla tutukluluk tedbirinin uygulanabileceğinin belirtilmiş olduğu, iş bu soruşturma dosyasında da AİHM'nin belirttiği bu kriter ve ölçütlerin mevcut olduğu, her ne kadar şüpheli etkin pişmanlıktan yararlanmaya yönelik birtakım bilgiler vermiş ise de bu aşamada bu bilgilerin teyide muhtaç olduğu, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde tutuklamadan beklenen gayenin adli kontrol hükümleri ile sağlanamayacak olması dikkate alınarak 5271 Sayılı CMK' nın 100 ve devamı maddelerine göre TUTUKLANMASINA...[karar verildi.]" İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 27/6/2018 tarihli iddianameyle başvurucu hakkında terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. İddianamede bu suçlamaya esas alınan olgular şöyle özetlenebilir:- Başvurucunun ByLock uygulamasının kullanıcısı olduğu tespit edilmiştir.- Tanık Ü.K.nın telefonuna yüklenen uygulamada başvurucunun da kayıtlı olduğu, sorumlusu olduğu gençlik merkezinin sorunlarını Ö.N. Kız Öğrenci Yurdunda müdür olan başvurucuya ilettiği şeklinde beyanı bulunmaktadır.- Başvurucunun Bank Asyada kayıtlı olan hesabını aktif olarak kullandığı görülmüştür.- Örgütün eğitim yapılanmasında olan Ö.N. Kız Öğrenci Yurdunda başvurucu, kurum müdürü olarak görev yapmaktadır.- Başvurucu, terör örgütüne iltisaklı kurumlardan olan ve kanun hükmünde kararname ile kapatılan A.K. Özel Eğitim ve Öğretim Şirketinde 1/10/2014 tarihinden 2016 yılının ayına kadar sigortalı olarak çalıştığı belirlenmiştir. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 29/6/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/375 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme 5/11/2018 tarihli ilk duruşmada başvurucunun savunmasını aldıktan sonra terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şu şekildedir:"...silahlı terör örgütünün yurt, okul ve dershanelere yönelmesinin temel nedeni örgüte öncülük edebilecek ve zamanla kadrolarında yer alabilecek zeki kişileri bulmak ve örgüt mensubu olarak yetiştirmektir. Örgütle ilk karşılaşmalar genellikle dershanelerde ya da benzeri eğitim kurumlarında olmaktadır. Eğitim alanı örgüte insan kaynağı sağlamakta, bunun yanında ekonomik kaynak temin etmekte ve örgütün meşru görünmesini sağlamaktadır. Terör örgütünün bu amaçları sağlamak üzere kurmuş/kurdurmuş olduğu A.K. Eğitim ve Öğretim Kurumları şirketi bünyesinde Y.B.Ş. Koleji, Y.B.Ş. Fen Lisesi, Y.B.Ş. Öğretmen Lisesi, K. Dersanesi, Ö.N. Kız Öğrenci Yurdu, Ö.G. Anaokulu ve Ö.A.K. Erkek Öğrenci yurdunun faaliyet gösterdiği ve sanığında 2014 yılında Atatürk Üniversitesi Büro Yönetimi ve Asistanlığı bölümünü bitirdikten sonra Ö.N. Kız Öğrenci Yurdunda müdür olarak görev yapması, sanığın Bank Asya hesaplarına ilişkin bilirkişi raporuna göre FETÖ/PDY terör örgütü irtibatlı olması nedeniyle kapatılan A. Vakfından burs alması, bylock tespit ve değerlendirme tutanakları itibariyle sanığın ..8 ve .. 28 numaralı telefon hatlarında bylock haberleşme programının yüklü olduğuna ve her iki hattın ..1 imei numaralı cihaz ile kullanıldığına ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütü yönetici/üyelerinin kullanımı için oluşturulmuş ve münhasıran bu suç örgütünün mensupları tarafından kullanılmakta olan ağ özelliğini bilerek (kasten), sisteme ancak şifre ile girilebilen dönemde ..2 ID numaralı bylock kullandığına ilişkin yapılan tespit, bylock içerikleri, bylock uygulamasının hizmet sunduğu IP adreslerine bağlantının tespitine ilişkin BTK kayıtları, soruşturma ve yargılama aşamasında ifadesi alınan Ü.Y.nin sanığı N. Kız öğrenci Yurdu müdürü olması nedeniyle tanıdığı, sorumlu olduğu H. Gençlik Merkezine ilişkin sorun ve talepleri sanığa doğrudan ilettiği ve bylock haberleşme programı ile sanıkla haberleştiğine ilişkin beyanı ile tüm dosya kapsamının bütün olarak değerlendirilmesinde sanığın üzerine atılı FETÖ-PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçunun sabit olduğu mahkememizce kabul edilmiş, sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olmadığına ilişkin savunmasına yukarıda açıklandığı üzere delillerin mahiyeti ve ispat gücü anlamında mahkememizde bir tereddüt yaşanmadığından itibar edilmemiştir." Başvurucu anılan karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Başvurucu tutukluluk hâlinin devamına ilişkin karara itiraz etmiştir. Başvurucu itiraz dilekçesinde tutuklama şartlarının gerçekleşmediğini ve erken doğum riski olduğunu bildirmiştir. Başvurucunun itirazı İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 14/11/2018 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Söz konusu karar başvurucuya 20/11/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 22/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Dosyanın tevzi edildiği İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 28/2/2019 tarihli ilk duruşmada başvurucunun istinaf talebinin esastan reddi ile tahliyesine karar vermiştir. Başvurucu, savunmasını yaparken yakın zamanda doğum yaptığından da bahsetmiştir. Başvurucu 28/2/2019 tarihinde kararı temyiz etmiştir. Bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla henüz karar verilmemiştir.B. İnfaz Kurumundan Gönderilen Bilgi ve Belgeler Başvurucunun tedbir talebinin incelenmesi için yazılan yazıya (bkz. § 7) cevaben İnfaz Kurumu tarafından sunulan bilgi ve belgeler şu şekildedir: i. 25/6/2018 tarihinde nakil yoluyla gelen başvurucunun 27/6/2018 tarihinde yapılan ilk kabul muayenesinde herhangi bir bulaşıcı hastalığı bulunmadığı, iki aylık gebe olduğu tespit edildiğinden Nene Hatun Kadın Doğum Hastanesi (Nene Hatun Hastanesi) Kadın Doğum Polikliniğine sevkinin uygun görüldüğü,ii. 27/6/2018 tarihinden 25/10/2018 tarihine kadar rutin gebelik kontrolü amacıyla üç defa kurum aile hekimliğince tedavi edildiği, aşılarının yapıldığı, ilaçlarının reçete edildiği ve reçete edilen ilaçlarının kendisine teslim edildiği, iii. 29/6/2018, 20/7/2018, 17/8/2018 ve 27/09/2018 tarihlerinde Nene Hatun Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine rutin gebelik kontrolü ve üriner sistem enfeksiyonu sebebiyle dört defa sevkinin sağlandığı, muayene tetkik ve tedavisinin gerçekleştirildiği, ilaçlarının reçete edildiği, reçete edilen ilaçların kendisine teslim edildiği, iv. 5/10/2018 ve 19/10/2018 tarihlerinde Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi (Tıp Fakültesi Hastanesi) Kadın Doğum Polikliniğine gebelik ve üriner sistem enfeksiyonu sebebiyle ileri tetkik ve tedavi amacıyla iki defa sevkinin sağlandığı, USG çekiminin yapıldığı, USG test sonuçlarının normal olarak değerlendirildiği, 25 haftalık gebelik tanısıyla kontrol önerildiği, v. 31/10/2018 tarihinde saat 00 sıralarında pelvik bölge ve karın bölgesinde sancı şikâyeti sebebiyle 112 Acil Servis çağrılarak Nene Hatun Hastanesi Acil Polikliniğine sevkinin sağlandığı, idrar ve kan tetkiklerinin alındığı, “28 hafta canlı tek gebelik tahlil sonuçlarında idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi, yapılan tedavi ve tıbbi müdahaleler sonucu erken doğum riski olabileceği için reçete edilen ilaçların acilen temin edilmesi ve hastanın 1 (bir) hafta sonra poliklinik kontrolü yapılması uygundur.” notu düşülerek İnfaz Kurumuna gönderildiği, vi. 6/11/2018 tarihinde Nene Hatun Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine götürüldüğü, tetkiklerinin normal olarak değerlendirildiği, ilaç reçete edildiği,vii. Başvurucunun gebe olması sebebiyle 6/11/2018 tarihinde resen 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesi gereğince ceza tehir işlemleri başlatıldığı, bu kapsamda 20/11/2018 tarihinde kontrol amacıyla Tıp Fakültesi Hastanesine götürüldüğü, viii. Tıp Fakültesi Hastanesinin 22/11/2018 tarihli raporunda "Şeyma Bulut'un 12/11/2018 tarih ve 18885 protokol no ile yapılan Kadın Hastalıkları ve Doğum (Obstetrik) muayenesinde; a) Gebe olduğuna, b) Mevcut durum fetal iyilik hali açısından normal olarak değerlendirilen hastanın (USG: 28-29 w, FKA:(+), Plesanta doğal, fundal, ohi yeterli bebek hareketleri iyi, gebelik şuan risk arzetmemektedir. c) USG: 28-29 w olup ilk gebeliklerde 41 w+6 güne kadar devam etmekte. Aksi takdirde doğum indüksiyonu yapılmakta. d) Şuan için acil obstetrik patoloji mevcut değildir. Ancak gebelikte gelişebilecek acil obstetrik patolojiler açısından hastanın reviri olan bir kurumda takibi hastanın lehine olacaktır. 4 hafta sonra kontrolü önerilir." ibaresinin yer aldığı, ix. Başvurucunun tutulduğu oda 12 kişilik olmasına rağmen hâlihazırda 24 tutuklu, hükümlü ve bir çocukla birlikte barındırılmak zorunda kalındığını, bu koğuşta yerde yatan hükümlü tutuklu bulunmadığı hususlarına yer verilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Adem Türkel, B. No: 2017/632, 23/1/2019, §§ 24-39; Mustafa Özterzi [GK], B. No: 2016/14597, 31/10/2019, §§ 33-; Salih Sönmez, B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33-56; Fatma Müge Tekin ve Özge Tekin, B. No: 2014/2504, 20/3/2019, §§ 26- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34362 | Başvuru, tutuklama kararının hukuki olmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, gebeliğe rağmen ceza infaz kurumunda tutma nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, 18/12/2009 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı ecrimisil tazminatı davasında makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. Başvuru, 19/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 31/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Birinci Bölümün 17/4/2014 tarihli ara kararı gereğince, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş, Adalet Bakanlığınca 7/5/2014 tarihli yazı ile görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 18/12/2009 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı ve Maliye Hazinesi aleyhine Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davada, taşınmazı üzerine kamulaştırma işlemi yapılmaksızın ve bedel ödenmeksizin karakol yapıldığını ileri sürerek, ecrimisil tazminatı ödenmesini talep etmiştir. Mahkeme, 6/2/2014 tarih ve E.2009/920, K.2014/90 sayılı kararla; dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı gerekçesiyle 649,86 TL’nin davalıdan tahsiline karar vermiştir. Karar tebliğ aşamasında olup, henüz kesinleşmemiştir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Usul ekonomisi ilkesi” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.” 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır.” 22/4/1926 tarih ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Haklı bir sebep olmaksızın aharın zararına mal iktisabeden kimse, onu iadeye mecburdur. Hususiyle muteber olmayan veya tahakkuk etmemiş bulunan bir sebebe yahut vücudu nihayet bulmuş olan bir sebebe müsteniden ahzolunan şeyin, iadesi lazımdır.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2243 | Başvurucu, 18/12/2009 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı ecrimisil tazminatı davasında makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, hukuk davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucular, haklarındaki yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Konularının aynı olması sebebiyle ekli tablonun (B) sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının 2019/10526 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2019/10526 numaralı dosya üzerinden yapılmasına ve diğer dosyaların kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuruculardan Veysi Sanli bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılayacak gelirleri olmadığını beyan ederek adli yardım talebinde bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/10526 | Başvuru, hukuk davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın başvurucu (sanık) tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Komisyon, tanık sorgulama hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Van Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle başvurucu hakkında soruşturma başlatmıştır. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 31/5/2017 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamede özetle başvurucunun ByLock şifreli haberleşme programını kullandığı, Asya Katılım Bankası Anonim Şirketinde (Bank Asya) hesap hareketleri gerçekleştirdiği, örgüt ile irtibatlı olan şirketlerde çalıştığı, üniversite öğrencisi iken örgüte ait evde kaldığı, örgüte düzenli olarak maddi yardımda bulunduğu, yakalandığı sırada üzerinde bulunan bir kısım notu yok etmeye çalıştığı, üzerinde çok sayıda örgütsel nitelikte dergi ve kitapla yakalandığı, evinde yapılan aramada bir kısmı yanmış çok sayıda örgütsel dökuman tespit edildiği iddia edilmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava Van Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2017/485 sırasına kaydedilerek görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 13/6/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda -diğerlerinin yanı sıra- Emniyet Genel Müdürlüğüne müzekkere yazılarak sanığın ByLock kullanımı iddiasına ilişkin bilgi ve belge talebinde bulunulmasına, duruşmanın 9/8/2017 tarihine bırakılmasına karar verilmiştir. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) yazılan 5/7/2017 tarihli müzekkere ile sanığın kullandığı ileri sürülen 538 ... 12 numaralı cep telefonu hattından ByLock'a tahsis edilen sunuculara hangi gün ve saatlerde erişim sağlandığına ilişkin karşı IP bilgilerini gösterir kayıtların gönderilmesi istenmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı tarafından başvurucu hakkında düzenlenen "ByLock CBS Sorgu Sonucu" başlıklı rapor Mahkemeye sunulmuştur. Anılan raporda başvurucunun 538 ... 12 numaralı hat üzerinden ..46 IMEI numaralı cihazla, ilk tespit tarihi 8/10/2014 olacak şekilde ByLock şifreli haberleşme programını kullandığı tespitine yer verilmiştir. Başvurucu; müdafiinin hazır bulunduğu 9/8/2017 tarihli ilk oturumda alınan savunmasında 538 ... 12 numaralı cep telefonu hattının kendisine ait olduğunu ancak ByLock kullanmadığını, çalıştığı kurumların maaşını Bank Asya'ya yatırması nedeniyle mecburen bu bankada işlem yaptığını, arama sırasında temin edilen kitapların örgüte ait kurumlarda çalıştığı dönemde eline geçen kitaplar olduğunu, kitapları atmak üzereyken yakalandığını, kamuya atanacak yeterli puanı alamaması ve çalışmak zorunda olması nedeniyle söz konusu okul ve dershanelerde geçimini sağlamak amacıyla çalıştığını savunmuştur. Başsavcılık 6/12/2017 tarihinde başvurucu hakkında birleştirme talepli yeni bir iddianame düzenlemiştir. Söz konusu iddianamede Başsavcılık, Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında ifadesi alınan K.K.nın başvurucunun Necip kod adı ile örgüt yapılanması içinde askerlerden sorumlu mahrem abi olarak görev yaptığı, bu kapsamda belli aralıklarla toplantılar gerçekleştirdiği şeklindeki beyanına yer vermiştir. Birleştirme talepli iddianamenin kabulü ile açılan dava 18/12/2017 tarihli Tensip Tutanağı ile Mahkemenin E.2017/485 sayılı dava dosyası ile birleştirilmiştir. Mahkemenin istinabe talebi üzerine Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesinde tanık sıfatıyla dinlenen K.K. önceki anlatımlarını tekrarlayarak başvurucunun Van'da Necip kod adı ile astsubaylarla sohbet toplantıları yaptığını beyan etmiştir. Duruşmanın 14/2/2018 tarihli oturumunda 6/12/2017 tarihli iddianame, K.K.nın istinabe yolu ile alınan beyanı ve BTK'dan gönderilen CGNAT kayıtları okunmuştur. Başvurucu; K.K. isimli şahsı tanımadığını, bu kişinin anlatımlarının hayal ürünü ve iftira olduğunu, okunan GSM hattının kendisine ait olduğunu ancak ByLock programını kullanmadığını, ByLock içeriklerine ilişkin herhangi bir tespit yapılmadığını beyan etmiştir. Söz konusu oturumda başvurucu müdafii de K.K.nın kendisini kurtarmak amacıyla duyuma dayalı beyanda bulunduğunu, bu beyanların doğruluğunun kapsamlı olarak araştırılması gerektiğini, bu kapsamda K.K. ile başvurucunun herhangi bir telefon görüşmesi yapıp yapmadığının araştırılması gerektiğini ileri sürmüştür. Müdafi ayrıca başvurucu hakkında ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'nın gelmediğini, tanığın beyanlarında başvurucunun mahrem imam olduğunu ifade etmesine rağmen CGNAT kayıtlarındaki erişim sayısının azlığı dikkate alındığında bir mahrem imamın bu kadar az sayıda erişim sağlamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu beyan etmiştir. Duruşmanın 13/4/2018 tarihli dördüncü oturumunda iddia makamı esas hakkında mütalaa sunmuştur. Mahkeme, başvurucu ve müdafiinin esas hakkında mütalaaya karşı savunma hazırlamak için talep ettikleri sürenin verilmesine ve duruşmanın 7/5/2018 tarihine ertelenmesine karar vermiştir. Başvurucu; duruşmanın 7/5/2018 tarihli son oturumunda esas hakkında mütalaaya karşı savunmasında ByLock programını kullanmadığını, gerçek dışı beyanlarda bulunan tanık K.K.yı tanımadığını, 2011-2015 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığının izin verdiği eğitim kurumlarında geçimini sağlamak amacıyla çalıştığını, çalıştığı kurumların maaşını Bank Asya aracılığı ile yatırdıklarını, bu hesapta sadece maaşa ilişkin hareketlilik olduğunu beyan ederek isnat edilen suçu inkâr etmiştir. Anılan oturumda hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 8 yıl 1 ay 1 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumundan gönderilen CD incelendiğinde, Sanık adına kayıtlı 538 ... 12 nolu GSM hattının [ByLock] IP'sine ilk erişim tarihinin '08/10/2014'olduğu, son erişim tarihinin ise '14/12/2014' olduğu ve toplam erişimin ise '476' olduğu sanığın FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Üyelerinin kendi aralarında gizli olarak görüşmek amacıyla kullandıkları [ByLock] programını yüklediği tespit edilmiştir.... [Sanığın Bank Asya hesabındaki] hareketliliğin miktarı ve hesap hareketlerinin seyri dikkate alındığında silahlı terör örgütünün ele başının talimatı doğrultusunda, örgütsel bilinç ve irade ile hareket ettiği yönünde vicdani kanaat oluşmamıştır....15 Temmuz 2016 tarihinde Van Milli Eğitim Müdürlüğünde öğretmen olarak görev yapan sanık Mehmet CANDAN'ın FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ait kriptolu haberleşme sistemini kullandığı, örgüt içerisinde Necip Kod adını kullandığı, örgüt içerisinde askerlerden sorumlu mahrem yapı abisi olduğu, sanığın eylemlerinin gösterdiği süreklilik, çeşitlik ve yoğunluk dikkate alındığında, ... FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün kuruluş amaçlarını, faaliyet ve eylemlerini benimseyerek gönüllü olarak hiyerarşik yapılanması içerisinde yer aldığı, böylece sanığın üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunun sabit olduğu, örgüt içerisindeki hiyerarşi[k] konumu, örgütsel bilinç ve sadakat düzeyi nedeniyle sanık hakkında ceza miktarının tayininde alt sınırdan uzaklaşılması gerektiği anlaşılmakla ... hüküm kurulmuştur." Başvurucu müdafii bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf incelemesi sürecinde farklı bir soruşturma kapsamında ifadesi alınan Ö.K.nın başvurucuyu Necip kod adı ile tanıdığına ilişkin İfade ve Teşhis Tutanakları dava dosyasına girmiştir. Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi (Daire) istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Anılan kararın ilgili kısmı şöyledir:"E[t]kin pişmanlık kapsamında ifade veren tanık [Ö.K.nın] beyanı hükümden sonra dosyaya girmiş ise de, tanık [K.K.nın] beyanlarından örgüt içerisinde 'Necip' kod adını kullandığı, askerlerden sorumlu mahrem yapı abisi olarak görev yaptığı ve astsubaylara sohbet verdiği, CGNAT kayıtlarından ise örgütün gizli haberleşme programı olan [ByLock] IP'lerine çok sayıda bağlandığı anlaşılan, uzun süre örgüte ait farklı dershanelerde görev yaptığı belirlenen ve evinde yapılan aramada bir kısmı imha edilmeye çalışılmış çok sayıda örgüte müzahir yayın ele geçirilen sanık aleyhindeki delillerin terör örgütü üyesi olarak kabulü ve yazılı şekilde teşdiden cezalandırılması için yeterli olduğu anlaşıldığından, söz konusu ifadenin duruşmada okunarak hükme esas alınmaması sonuca etkili görülmeyerek davanın yeniden görülmesi nedeni yapılmamıştır." Yargıtay Ceza Dairesi 11/11/2019 tarihinde temyiz isteminin reddi ile hükmün onanmasına karar vermiştir. Onama kararında hükümden sonrasında dosyaya gelen belgelere ilişkin herhangi bir değerlendirmeye yer verilmemiştir. Anılan kararın ilgili kısmı şöyledir:"Toplanan deliller suçun sübuta erdiği hususunda vicdani kanaatin oluşması için yeterli olup, şüpheye yer bırakmamış olması karşısında; sanığın ByLock kullanıp kullanmadığının tespiti için ayrıntılı ByLock tespit değerlendirme raporunun beklenmemesi sonuca etkili görülmemiştir." Başvurucu, nihai hükmü 15/2/2020 tarihinde öğrendikten sonra 5/3/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun 75876 ID numaralı ByLock kullanıcısı olduğuna ilişkin 27/7/2021 tarihli ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı hükmün kesinleşmesinden sonra dava dosyasına gönderilmiştir. Adli yardım talebinin kabulüne Komisyonca karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/11207 | Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanığın başvurucu (sanık) tarafından sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme ilkesine riayet edilmeyerek hakkında oda hapsi cezasına hükmedildiğini, bu cezaya karşı yapmış olduğu itirazın etkili bir yol olmadığını, disiplin cezasının infazıyla kişilik haklarının saldırıya uğradığını ve ruh sağlığının bozulduğunu belirterek Anayasa’nın , ve maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür Başvuru, 18/2/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 31/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir Bölüm Başkanı tarafından 29/5/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 27/6/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, görüşünü 15/7/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 4/8/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı 18/8/2104 tarihinde beyanda bulunmuştur. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, yüzbaşı rütbesinde Dörtyol Jandarma Komando Tabur Komutanlığı’nda Karargah Destek Bölük Komutanı olarak görev yapmakta iken hafta sonu mesaiye devam edeceğine dair yazılı ya da sözlü bir emrin kendisine verilmediğini belirttiği bir tarih olan 12/1/2013 günü bölüğünün eğitim ve disiplin durumunu denetlemek ve hazırlık durumunu kontrol etmek amacıyla sabah saatlerinde bölüğüne geldiğini ve çalışması bittikten sonra öğle saatlerinde birliğinden ayrıldığını belirtmiştir. Başvurucu hakkında, 12/1/2013 Cumartesi günü Jandarma Genel Komutanlığınca yapılan denetimlere hazırlık kapsamında mesai yapılacağı kendisine emredilmiş olmasına rağmen mesaiyi izinsiz terk etmiş olması sebebine dayanılarak disiplin soruşturması açılmış, 14/1/2013 tarihinde savunması alınmış ve savunmasının yeterli bulunmaması üzerine Jandarma Komando Tabur Komutanlığındaki yetkili amiri tarafından "disiplin tecavüzü" suçu nedeniyle 14/1/2013 tarihinde beş (5) gün oda hapsi cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Bu karar başvurucuya 15/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, anılan oda hapsi cezasına 16/1/2013 tarihinde itiraz etmiş, ancak itirazı Jandarma Genel Komutanlığı İl Jandarma Komutan Yardımcılığında görevli hiyerarşik üstü tarafından 17/1/2013 tarihli kararla reddedilmiştir. Kesinleşen oda hapsi cezası 21/1/2013- 26/1/2013 tarihleri arasında Jandarma Genel Komutanlığı Jandarma Eğitim Alay Komutanlığı Disiplin Ceza ve Tutukevinde infaz edilmiştir. Başvurucu, 18/2/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 22/5/1930 tarihli ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun (Mülga: 31/1/2013-6413/45 md.) maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“ Askeri şahıslar hakkında verilebilecek disiplin cezaları şunlardır:A) Subaylar, astsubaylar, Milli Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli Devlet Memurları, uzman jandarmalar ve uzman erbaşlar hakkında: Uyarı. Aylık Kesilmesi: Ek göstergeler dahil, cezalının brüt aylığının 1/30 - 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır. Göz Hapsi: Dört haftaya kadar. Oda Hapsi: Dört haftaya kadar”. 1632 sayılı Kanun’un (Mülga: 31/1/2013-6413/45 md.) maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Her amir emri altındaki şahıslara disiplin cezaları vermeğe salahiyetlidir.” 1632 sayılı Kanun’un (Mülga: 31/1/2013-6413/45 md.) maddesi şöyledir:“Disiplin amirlerinin ceza vermek salahiyetleri merbut cetvelde gösterilmiştir.” 1632 sayılı Kanun’un (Mülga: 31/1/2013-6413/45 md.) maddesi şöyledir:“Bir disiplin cezası resmi surette mahkuma tebliğ edildiği vakit katileşir. … Bu cezanın kaldırılması veya değiştirilmesi ancak şikayet yoluyla veya ceza veren amirin mahkum lehine yapacağı müracaat üzerine veyahut affı ali ile kabildir. Yanlış verilen … disiplin cezaları daha yüksek makam tarafından … kaldırılabilir veya değiştirilebilir.” 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun (Mülga: 31/1/2013- 6413/45 md.) maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir: “ …disiplin suç ve tecavüzlerinden ötürü disiplin amirlerince verilen cezalar yargı denetimi dışındadır.” 1602 sayılı Kanun’un maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir: “…(Değişik üçüncü fıkra: 31/1/2013-6413/45 md.) Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri Şuranın kararları ile disiplinsizlik nedeniyle verilen disiplin cezaları ve diğer idari yaptırımlar yargı denetimi dışındadır. Ancak; Yüksek Askeri Şuranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararına ve askeri disiplin ile ilgili kanunlarda yargıya açık olduğu belirtilmiş olan disiplin cezalarına karşı yargı yolu açıktır.” 31/1/2013 tarihli ve 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu’nun “Disiplin cezalarının yerine getirilme şekilleri” kenar başlıklı maddesinin (6 ) numaralı fıkrası şöyledir:“…(6) Oda hapsi cezası; bu amaçla tahsis edilecek hapis odasında yerine getirilir. Hapis odalarının kapısında nöbetçi bulundurulur. Oda hapsi cezası alan personel, cezanın yerine getirilmesi süresince emir veremez ve genel hizmet yapamaz. Ceza;a) Seferberlik ve savaş zamanında;1) Bu Kanunda belirlenmiş tüm disiplinsizlik hâllerinde disiplin amirleri tarafından ekli (1) sayılı çizelgeye göre verilebilir.2) Bu Kanuna göre hizmet yerini terk etmeme cezası ile cezalandırılmayı gerektiren disiplinsizlik hâllerinde, disiplin kurulları tarafından on günden otuz güne kadar verilebilir.b) Barış zamanında; Türk karasuları dışında bulunan gemilerde görev yapan personele, sadece buralarda bulunduğu süre içinde işledikleri ve hizmet yerini terk etmeme cezası ile cezalandırılmayı gerektiren disiplinsizlikler için gemi komutanı tarafından, 14 üncü maddede belirlenmiş esaslar çerçevesinde verilebilir.” 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu’nun “Yargı Denetimi” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Yüksek disiplin kurulları tarafından verilen Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezaları ile subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş ile sözleşmeli erbaş ve erler hakkında disiplin amirleri veya disiplin kurulları tarafından barış zamanında verilmiş olan aylıktan kesme, hizmet yerini terk etmeme ve oda hapsi cezalarına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde iptal davası açılabilir.” 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu’nun Geçici maddesi şöyledir:“(1) Her bir disiplin suçu, disiplin kabahati ve disiplin tecavüzü için ayrı ayrı dikkate alınmak üzere; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce görevdeki subaylar, astsubaylar, uzman jandarmalar, uzman erbaşlar ile sözleşmeli erbaş ve erler hakkında disiplin mahkemeleri ve disiplin amirlerince verilen uyarı cezaları uyarma cezasına, aylık kesilmesi cezaları aylıktan kesme cezasına, oda ve göz hapsi cezaları ise aynı sürelerde hizmet yerini terk etmeme cezasına dönüştürülür ve kayıtlarda buna göre düzeltmeler yapılır.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1419 | Başvurucu, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme ilkesine riayet edilmeyerek hakkında oda hapsi cezasına hükmedildiğini, bu cezaya karşı yapmış olduğu itirazın etkili bir yol olmadığını, disiplin cezasının infazıyla kişilik haklarının saldırıya uğradığını ve ruh sağlığının bozulduğunu belirterek Anayasa’nın 10. , 19. ve 36. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür | 1 |
Başvuru; yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması, mahkemenin gerekçe göstermeksizin alt sınırdan uzaklaşarak ceza vermesi ve cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarını tatbik etmemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tebliğnamesinin tebliğ edilmemesi ve delillerin hatalı değerlendirilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 30/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/11031 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının hukuki irtibat nedeniyle 2014/11021 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı; başvurucuların Bursa ilindeki bir daireyi ortak kiralayarak fuhuş yaptıkları, bu amaçla fikir birliği içinde fuhşa aracılık ettikleri ve bunun karşılığında ücret aldıkları iddiasıyla başvurucular hakkında soruşturma başlatmıştır. Soruşturma kapsamında adli arama yapılmış ve 4/11/2007 tarihinde başvurucuların ifadesi alınmıştır. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucuların fuhuş için yer temini ve fuhşa aracılık etmek suçunu işledikleri iddiasıyla aynı yer Asliye Ceza Mahkemesine 13/12/2007 tarihli iddianameyle kamu davası açmıştır. Başvurucular, Bursa Asliye Ceza Mahkemesinin 5/10/2009 tarihli kararıyla atılı suçtan 2 yıl 1 ay hapis cezasına mahkûm edilmişlerdir. Başvurucuların temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi, 24/3/2014 tarihli kararıyla hüküm onanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tebliğnamesi bozma istemlidir. Yargıtay kararının ilgili kısmı şöyledir:"Sanıkların aşamalardaki savunmaları, tanık beyanları ve tüm dosya içeriğine göre, sanıkların suça konu evi birlikte tuttukları, giderlerini beraber karşıladıkları, evi kendileri ile birlikte başkalarının da fuhuş amacıyla kullandığı, emlakçılık yapıp evi kiraya veren tanık H. B.nin evin sahibi R. Ç.nin İngiltere'de yaşadığını, kira kontratını sanık Sahra ile yaptıklarını ve bir aylık peşin kirayı sanıktan aldığını, daha sonra birkaç kez aramasına rağmen bir daha gelmediğini, sanık Sahra'nın da ev kirasını H. [B.ye] elden verdiğini beyan etmesi karşısında olayla ilgili bir bilgi ve görgüsü bulunmadığı anlaşılan ev sahibi R.nin dinlenilmesine ilişkin tebliğnamede bozma isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir." Başvurucular, anılan karardan 16/6/2014 tarihinde haberdar olduklarını belirtmişlerdir. Bireysel başvurular 30/6/2014 tarihinde yapılmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11021 | Başvuru, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması, mahkemenin gerekçe göstermeksizin alt sınırdan uzaklaşarak ceza vermesi ve cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarını tatbik etmemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tebliğnamesinin tebliğ edilmemesi ve delillerin hatalı değerlendirilmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, başvurucu hakkında açılan ceza davasında delil olarak kullanılan bilirkişi raporunu hazırlayan bilirkişinin görevini kötüye kullandığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına karşın kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Olayların yaşandığı tarihte Sözcü gazetesinin (Gazete) imtiyaz sahibi olan başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) silahlı terör örgütünü yönetme, silahlı terör örgütü propagandası yapma suçlarından soruşturma işlemlerine başlanmış ve hakkında yakalama emri çıkarılmıştır. Başsavcılık soruşturma dosyasına esas olmak üzere Gazetenin kamuoyunda FETÖ/PDY olarak bilinen örgüt yapısını destekler nitelikte yayınlar yapıp yapmadığı hususunda rapor tanzim etmek üzere bir bilirkişi görevlendirmiştir. Bilirkişi, haber ve manşetlerini inceleyerek hazırladığı raporda Gazetenin FETÖ/PDY olarak bilinen örgüt yapısını destekler nitelikte yayınlar yaptığı kanaatine ulaştığını belirtmiştir. Başvurucu, bu rapor üzerine bilirkişi hakkında Başsavcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucu şikâyet dilekçesinde özetle, görevlendirilen bilirkişinin bilirkişi listesinde bulunmadığını ve yeterli uzmanlığa sahip olmadığını, bilirkişinin yemininin yaptırılıp yaptırılmadığının şaibeli olduğunu, bilirkişinin Atatürk karşıtı paylaşımlarının olduğunu, ayrıca AK Parti lehine ve Gazete aleyhine paylaşımlarının bulunduğunu, tarafsız olmadığını ve raporunun şahsi yorumlardan ibaret olduğunu belirterek bilirkişi hakkında kamu davası açılmasını talep etmiştir. Başsavcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Başsavcılık kararında; bilirkişi raporuna itiraz usulünün bulunduğunu, raporun eksik, taraflı ya da gerçeğe aykırı olup olmadığı hususlarının yargılamayı yapan merci tarafından denetlenebileceğini, söz konusu raporun delil olarak kabul edilip edilmeyeceğinin mahkemenin takdirine bağlı olduğunu gözönünde bulundurmuş ve bilirkişinin üzerine atılı bilirkişilik görevini kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kanaatine varmıştır. Başvurucunun söz konusu karara karşı yapmış olduğu itirazı değerlendiren İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, bilirkişi raporunun takdirî delillerden olduğunu, bilirkişinin hukuki yorumunun bağlayıcılığının olmadığını belirterek başvurucunun itirazını reddetmiştir. Başvurucu nihai kararı 9/7/2018 tarihinde öğrendikten sonra 26/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu hakkında yürütülen soruşturma sonucunda Başsavcılık, silahlı terör örgütünü yönetme, silahlı terör örgütü propagandası yapma suçlarından kamu davası açmıştır. Başvurucu hakkındaki davanın görüldüğü İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince 27/12/2019 tarihinde diğer sanıklar hakkında hüküm verilmiş, başvurucunun henüz yakalanamamış ve savunmasının alınamamış olması gözönüne alınarak hakkındaki davanın tefrikine ve yakalama emrinin devamına karar verilmiştir. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/22233 | Başvuru, başvurucu hakkında açılan ceza davasında delil olarak kullanılan bilirkişi raporunu hazırlayan bilirkişinin görevini kötüye kullandığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına karşın kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; sözleşmeli aile hekiminin görevden uzaklaştırıldığı dönemde kesilen aylığının göreve iadesinden sonra ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, aile hekimlerine diğer kamu görevlilerinden farklı muamele edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 10/4/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1974 doğumlu olup Bafra'da ikamet etmektedir. Başvurucu, olayların geçtiği tarihte Bafra Kızılırmak Aile Sağlık Merkezinde sözleşmeli aile hekimi olarak görev yapmaktadır. Türkiye 15 Temmuz 2016 gecesi silahlı bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve Bakanlar Kurulu tarafından ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. Müteaddit defa uzatılan OHAL 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Darbe teşebbüsüne ilişkin süreç, OHAL ilanı, OHAL döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-20, 47-66) kararında yer almaktadır. Darbe teşebbüsünden sonra çıkarılan 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) maddesiyle, terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kamu görevlilerinin bu görevlerinden çıkarılması yetkisi kamu kurumlarına verilmiştir. Sözü edilen madde uyarınca gereken işlemlerin yapılması amacıyla Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan kurul, başvurucunun durumunun anılan madde çerçevesinde değerlendirilmesi için görevden uzaklaştırılmasına 27/7/2016 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu 28/10/2016 tarihinde görevine iade edilmiştir. Görevden uzaklaştırıldığı dönemde başvurucunun sözleşme ücreti 30/12/2010 tarihli ve 27801 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan (mülga) Aile Hekimliği Ödeme ve Sözleşme Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) maddesine göre hesaplanan tam hâliyle değil maddesinde öngörülen kesintilere tabi tutularak ödenmiştir. Başvurucu 30/12/2016 tarihinde, aylığından yapılan kesintinin ödenmesi talebinde bulunmuştur. Samsun Valiliği (Valilik) 20/1/2017 tarihli işlemle talebi reddetmiştir. Ret yazısında; aile hekimlerinin mali ve sosyal haklar yönünden 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabi olmadığı, sözleşmenin askıda olduğu dönemde kesilen aylığın ödenmesini öngören bir hükmün mülga Yönetmelik'te bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucu söz konusu işlemin iptali istemiyle 21/3/2017 tarihinde Samsun İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. İdare Mahkemesi 12/4/2017 tarihinde usulüne uygun olmadığı gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Başvurucu 15/5/2017 tarihinde dava dilekçesini yenilemiştir. Dava dilekçesinde, aile hekimlerinin mali ve sosyal haklar konusunda mülga Yönetmelik'in uygulandığı ancak mülga Yönetmelik'te idarenin kusuruyla görevden uzaklaştırma hâlinde verilecek ücret konusunda boşluğun bulunduğu belirtilmiştir. Mali haklar yönünden 657 sayılı Kanun'a tabi olan kamu görevlilerinden göreve iade edilenlerin kesilen aylıkları ödendiği hâlde aile hekimlerine ödenmemesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Valiliğin savunmasında, 657 sayılı Kanun'un ve maddelerinin aile hekimleri yönünden uygulanma olanağı bulunmadığından başvurucunun açıkta kaldığı dönemde kesilen aylığın iadesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. İdare Mahkemesi 8/2/2018 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, aile hekimlerinin maaş ve ücretlerinin mülga Yönetmelik ve idareyle yapılan sözleşme hükümlerine göre belirlendiği ifade edilmiştir. Kararda, 657 sayılı Kanun'dan bağımsız olarak ücretleri belirlenen aile hekimlerinin geçici olarak görevlerinden uzaklaştırılmaları hâlinde yerine başka bir aile hekiminin görevlendirileceği ve aile hekimine ödenen ücretin bir kısmının görevlendirilen aile hekimine ödeneceği belirtilmiş ancak aile hekiminin görevine dönmesi hâlinde görevinden uzak kaldığı dönemde almadığı ücretlere ilişkin olarak 657 sayılı Kanun'un maddesi hükmüne benzer bir hükme mülga Yönetmelik'te yer verilmediği vurgulanmıştır. İdare Mahkemesi sonuç olarak başvurucunun aylığından 657 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca kesinti yapılmadığından sözü edilen maddenin uygulanmasının mümkün bulunmadığını ve açıkta kaldığı dönemde eksik ödenen tutarın başvurucuya iade edilmemesinin hukuka aykırı olmadığını kabul etmiştir. Başvurucu aynı iddialarla karara karşı istinaf yoluna müracaat etmiştir. Samsun Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) 15/2/2019 tarihinde istinaf istemini esastan ve kesin olarak reddetmiştir. Nihai karar 13/3/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 657 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Görevden uzaklaştırma, Devlet kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde, görevi başında kalmasında sakınca görülecek Devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbirdir." 657 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Görevden uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte ikisi ödenir. Bu gibiler bu Kanunun öngördüğü sosyal hak ve yardımlardan faydalanmaya devam ederler.143 üncü maddede sayılan durumların gerçekleşmesi halinde, bunların aylıklarının kesilmiş olan üçte biri kendilerine ödenir ve görevden uzakta geçirdikleri süre, derecelerindeki kademe ilerlemesinde ve bu sürenin derece yükselmesi için gerekli en az bekleme süresini aşan kısmı, üst dereceye yükselmeleri halinde, bu derecede kademe ilerlemesi yapılmak suretiyle değerlendirilir." 657 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Soruşturma veya yargılama sonunda yetkili mercilerce:a) Haklarında memurluktan çıkarmadan başka bir disiplin cezası verilenler;b) Yargılamanın men'ine veya beraatine karar verilenler;c) Hükümden evvel haklarındaki kovuşturma genel af ile kaldırılanlar;ç) Görevlerine ve memurluklarına ilişkin olsun veya olmasın memurluğa engel olmıyacak bir ceza ile hükümlü olup cezası ertelenenler;Bu kararların kesinleşmesi üzerine haklarındaki görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılır." 24/11/2004 tarihli ve 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Sağlık Bakanlığı; Bakanlık veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı çalışanı olarak çalıştırılacak sağlık personelini, kendilerinin talebi ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakatı üzerine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık personelini aile hekimliği uygulamaları için görevlendirmeye veya aile hekimliği uzmanlık eğitimi veren kurumlarla sözleşme yapmaya yetkilidir." 5258 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:"Aile hekimi ve aile sağlığı çalışanlarıyla yapılacak sözleşmede yer alacak hususlar ve bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde bunlara yapılacak ödeme tutarları ile bu ücretlerden indirim oran ve şartları, sözleşmenin feshini gerektiren nedenler, Cumhurbaşkanınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir." Mülga Yönetmelik'in maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:"(5) Birinci fıkranın (g) ve (h) bentlerine münhasır olmak üzere, aile hekimliği hizmetlerinin gerektirdiği hâllerde, görevi başında kalmasında sakınca görülen aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları, Sağlık Bakanı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanı, vali, Bakanlık sağlık denetçileri veya Türkiye Halk Sağlığı Kurumu sağlık denetçileri tarafından en fazla iki aya kadar sözleşmeleri askıya alınmak suretiyle görevden uzaklaştırılabilir. Bu süre içinde tamamlanacak idari soruşturma neticesinde ilgililerin anılan bentlerde yer alan fiilleri işledikleri sabit görülür ise sözleşmeleri sona erdirilir, aksi hâlde ilgililer görevlerine iade edilir. Sözleşmenin askıda olduğu süre zarfında, müdürlükçe pozisyona geçici görevlendirme yapılır ve sözleşmeli aile hekimi ile görevlendirilen aile hekimine 17 nci maddeye göre, sözleşmeli aile sağlığı elemanı ve görevlendirilen aile sağlığı elemanına ise 20 nci maddeye göre ödeme yapılır." Mülga Yönetmelik'in maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "... Aylık olarak yapılacak ödemeler aşağıda yer alan unsurlardan oluşur:a) Kayıtlı Kişiler İçin Ödenecek Ücret: Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine yapılacak ödemelerin hesaplanmasında, görev tanımlarında verilen hizmetler için aşağıdaki esaslara göre ödeme yapılır... Kayıtlı kişiler için;1) Gebeler için (3) katsayısı,2) Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler için (2,25) katsayısı,3) 0-59 ay grubu için (1,6) katsayısı,4) 65 yaş üstü için (1,6) katsayısı,5) Diğer kişiler için (0,79) katsayısı,esas alınır....Hesaplanan maaşa esas puanın, kayıtlı kişi sayısına bakılmaksızın, ilk 000 puana kadarki kısmı için (000 puan dahil);1) Uzman tabip veya tabip için tavan ücretin %78,5’i,2) Aile hekimliği uzmanları için tavan ücretin %113,5’i,tutarında ödeme yapılır. 000 puanın üzerinde kalan puanların tavan ücretin onbinde 5,22’si ile çarpılması sonucu bulunan tutar ayrıca ödenir....b) Sosyoekonomik Gelişmişlik Düzeyi Ücreti: Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine, sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi esas alınarak ek (3)’teki listeye göre aile hekimi için belirtilen tutar ödenir.c) Aile Sağlığı Merkezi Giderleri: Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine, hizmet verdiği merkezin kira, elektrik, su, yakıt, telefon, internet, bilgi-işlem, temizlik, büro malzemeleri, küçük onarım, danışmanlık, sekretarya ve tıbbi sarf malzemeleri gibi Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğinin 23 üncü ve 24 üncü maddeleri ile belirlenen asgari fiziki ve teknik şartların devamına yönelik giderleri için her ay tavan ücretin %50’sinin, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yayımlanan illerin satın alma gücü paritesi puanı ile çarpımı sonucuna göre bulunacak tutarda ödeme yapılır. Aile hekimliği pozisyonunun, sözleşmeli aile hekimi bulunmaması nedeniyle boş olması durumunda, bu ödeme müdürlüğün döner sermayesine aktarılır ve birimin giderleri karar defterinin ibrazı üzerine müdürlüğün döner sermayesinden karşılanır." Mülga Yönetmelik'in maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Sözleşme ile çalıştırılan aile hekimine, 8 inci maddenin ikinci fıkrası çerçevesinde görev başında bulunmadığı süre içinde, hizmetin görülmesini sağlaması hâlinde ödeme tam olarak yapılır. Bu mümkün olmadığı takdirde müdürlük, diğer aile hekimleri veya Bakanlık personelini geçici aile hekimi olarak görevlendirir. Bu durumda;a) 16 ncı maddenin birinci fıkrasının (a) bendine göre kayıtlı kişiler için yapılacak brüt ödeme miktarının %50’si yasal kesintiler yapıldıktan sonra asıl aile hekimine, %50’si ise geçici aile hekimine ödenmek üzere kadrosunun bulunduğu kurum döner sermaye emanet hesabına, tek birimli aile sağlığı merkezinde görev yapan ve yıllık izin sebebiyle görevi başında bulunamayan asıl aile hekimine, toplam yıllık izin süresinin ilk yedi günlük kısmı için ise %100’ü,b) 16 ncı maddenin birinci fıkrasının (b) bendine göre ödenecek sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi ücretinin %50’si asıl aile hekimine,c) 16 ncı maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre ödenecek aile sağlığı merkezi giderlerinin tamamı asıl aile hekimine,...ödenir." | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/12111 | Başvuru, sözleşmeli aile hekiminin görevden uzaklaştırıldığı dönemde kesilen aylığının göreve iadesinden sonra ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, aile hekimlerine diğer kamu görevlilerinden farklı muamele edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, vazife malulü aylığı bağlanması talebiyle açılan davada usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme ve esasa etkili olacak iddiaların değerlendirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; müteveffaya zamanında yeterli şekilde tıbbi müdahalede bulunulmaması nedeniyle de yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/5/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş verilmesine gerek görülmediğini bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun eşi, Jandarma Komando Tatbikat Kontrol Merkez Komutanı olarak görev yapmaktayken eğitim alanı ve tesislerinin kontrolü sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu 26/5/2003 tarihinde vefat etmiştir. Vize Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgilinin kalp krizi sonucu vefat ettiği, başkaca herhangi bir şüpheli durumun ve suç unsurunun bulunmadığı belirtilerek 27/5/2003 tarihinde takipsizlik kararı verilmiştir. Başvurucuya ve çocuğuna 15/6/2003 tarihinde dul ve yetim aylığı bağlanmıştır. Başvurucu; eşinin görevi başında, görevi nedeniyle ve vazifesini yaptığı sırada rahatsızlanması sonucunda vefat ettiğini belirterek kendilerine ödenen dul ve yetim aylığının vazife malulü aylığına dönüştürülmesi istemiyle 30/12/2014 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumuna başvurmuş ancak ölümün kalp krizi nedeniyle gerçekleştiği, ölüm olayında görevin neden ve etkisinin bulunmadığı gerekçeleriyle başvuru reddedilmiştir. Bu işlemin iptali istemiyle 26/6/2015 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açılmış ve AYİM Üçüncü Dairesinin 24/3/2016 tarihli kararı ile dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde; 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun ve maddelerine yer verildikten sonra ilgilinin rutin bir faaliyet sırasında kalp krizi geçirerek eceli ile vefat ettiği, bu durumun ayrıntılı olay raporu, Vize Cumhuriyet Başsavcılığının 27/5/2003 tarihli takipsizlik kararı ve diğer evrakla ortaya konulduğu belirtilmiştir. Gerekçede ayrıca tıbbi tedavi ve müdahale konusunda yapılması gerekenlerin yapılıp yapılmadığı konusunda bir tazminat davasına esas olmak üzere bilirkişi mütalaasına başvurulması mümkün ise de vazife malullüğü aylığı konusunda bilirkişi marifeti ile aydınlatılabilecek herhangi bir teknik ve fennî izaha gerek bulunmadığı ifade edilerek, ölümün bir kalp krizi sonucu vuku bulduğu, hizmet hâlinde ve görülen hizmetin etkisinden kaynaklanmadığı, kalp krizi sonucu ölümün mesai sonrası tatil ve dinlenme anında da oluşabileceği, sadece bunun mesai saatlerinde oluşmasının vazife nedeniyle ölüm olayını oluşturmadığı kanısına varıldığı ve işlemde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığından davanın reddine karar verildiği ifade edilmiştir. Karar 21/4/2016 tarihinde tebliğ edilmiş ve başvurucu karar düzeltme isteminde bulunmamıştır. Başvurucu 13/5/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5434 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte olan mülga maddesinde malullük şöyle tanımlanmıştır:''Her ne sebep ve suretle olursa olsun vücutlarında hasıl olan arızalar veya düçar oldukları tedavisi imkansız hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamayacak duruma giren iştirakçilere (malul) denir ve haklarında bu kanunun malullüğe ait hükümleri uygulanır.'' 5434 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte olan mülga maddesinde vazife malullüğü ve vazife malulü şöyle tanımlanmıştır:''44 üncü maddede yazılı malullük; a) İştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada vazifelerinden doğmuş olursa; b) Vazifeleri dışında kurumların verdiği her hangi bir kuruma ait başka işleri yaparken, bu işlerden doğmuş olursa; c) Kurumların menfaatini korumak maksadiyle bir iş yaparken o işten doğmuş olursa (Maksadın ilgili kurumlarca kabul edilmesi şartıyla); ç) Fabrika, atelye ve benzeri işyerlerinde, işe başlamadan evvel iş sırasında veya işi bitirdikten sonra, o işyerinde husule gelen ve yine o işyerinin mahiyetinden veya çalışma konusundan ileri gelen kazadan doğmuş olursa; buna (Vazife malullüğü) ve bunlara uğrıyanlara da (Vazife malulü) denir.'' 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı mülga Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Daireler veya Daireler Kurulu, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapabilecekleri gibi, tayin edecekleri süre içinde, lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.'' 1602 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:''Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde; İdari Yargılama Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun ...bilirkişi, keşif, delillerin tespitine... ilişkin hükümleri uygulanır.'' | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/9104 | Başvuru, vazife malulü aylığı bağlanması talebiyle açılan davada usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme ve esasa etkili olacak iddiaların değerlendirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; müteveffaya zamanında yeterli şekilde tıbbi müdahalede bulunulmaması nedeniyle de yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Ekli tabloda sıralanan başvurulara ait başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle aynı başvurucuya ait 2017/32843 ve 2018/22060 sayılı bireysel başvuru dosyalarının 2017/29014 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince davanın reddine karar verilmiştir. Kararda, başvurucunun uyuşmazlık konusu taşınmazı edindiği tarih itibarıyla taşınmaz için kısıtlılık durumunun mevcut olduğu vurgulanmıştır. Bu bağlamda mülkiyet hakkının geçmişte belirli bir süre engellenmiş olması durumunun eski malikler açısından gerçekleşmiş olmasına rağmen satış işlemi sonucu taşınmazı edinen başvurucu açısından kısıtlılık hâlinden kaynaklanan ve tazminatı gerektirir mağduriyetin gerçekleşmediği belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17- | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/29014 | Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, hakkında “sahte çek düzenleme” suçundan yürütülen yargılama sonunda yeterli delil olmadan ve mevcut delillerde hataya düşülerek mahkûmiyet hükmü kurulduğunu, yargılamanın makul sürede tamamlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, hükmün infazının durdurulmasını, mahkeme kararının ortadan kaldırılmasını ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. Başvuru, 28/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/4/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 30/10/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığı 17/11/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 9/10/1996 tarih ve 1996/571 sayılı iddianamesi ile “sahte çek düzenlemek” suçundan kamu davası açılmıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi, 16/10/2002 tarih ve E.1996/295, K.2002/311 sayılı kararıyla 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi uyarınca başvurucunun 1 yıl 8 ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiş, bu karar Yargıtay Ceza Dairesinin 3/3/2004 tarih ve E.2003/14244, K.2004/2212 sayılı ilâmı ile onanmıştır. 1/6/2005 tarihinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinin ardından, başvurucu hakkındaki ilam ve infaz evrakı, 5237 sayılı Kanun'un lehe olan hükümlerinin uygulanması ve gerektiği takdirde yeni bir karar verilmesi amacıyla, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı İlamat ve İnfaz Bürosunun 6/6/2005 tarihli talebi ile Adana Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Adana Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı İlamat ve İnfaz Bürosunun talebi üzerine duruşma açarak yaptığı açık yargılama sonunda, 27/12/2005 tarih ve E.1996/295, K.2002/311 sayılı ek karar ile başvurucunun 5237 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu verilen karar için temyiz başvurusunda bulunmuş, Yargıtay Ceza Dairesi, 21/11/2008 tarih ve E.2008/12688, K.2008/12147 sayılı ilâmında, İlk Derece Mahkemesi kararının, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının takdiri ve değerlendirilmesi yapılmadan verildiğini belirterek bozmaya hükmetmiştir. Bozma kararı üzerine Adana Ağır Ceza Mahkemesi, 20/3/2009 tarihli ek kararı ile başvurucu hakkında yeniden hüküm tesis ederek 16/10/2002 tarih ve E.1996/295, K.2002/311 sayılı ilk mahkumiyet kararının başvurucu lehine olduğuna, bu kararda yer alan ağır hapis cezasının hapis cezasına çevrilmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 13/7/1965 tarih ve 647 sayılı mülga Cezaların İnfazı Hakkında Kanun uyarınca cezanın ertelenmesine yer olmadığına karar vermiştir. Bu karar Yargıtay Ceza Dairesinin 6/2/2013 tarih ve E.2012/25985, K.2013/1726 sayılı ilamı ile onanmıştır. Başvurucuya 21/3/2013 tarihinde mahkumiyetine ilişkin çağrı kağıdı tebliğ edilmiş, hakkındaki ilamın infazı amacıyla on gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat etmesi gerektiği bildirilmiştir. Başvurucu, 28/3/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 765 sayılı mülga Kanun’un maddesinin birinci fıkrası, maddesinin ikinci fıkrası, 4/11/2004 tarih ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası, 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası, 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (5) numaralı fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2188 | Başvurucu, hakkında “sahte çek düzenleme” suçundan yürütülen yargılama sonunda yeterli delil olmadan ve mevcut delillerde hataya düşülerek mahkûmiyet hükmü kurulduğunu, yargılamanın makul sürede tamamlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, hükmün infazının durdurulmasını, mahkeme kararının ortadan kaldırılmasını ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. | 1 |
Başvuru, kasten öldürme suçundan açılan ceza davasında yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. 9/7/2015 tarihinde kasten öldürme suçundan gözaltına alınan başvurucunun 1/12/2017 tarihinde mahkûmiyetine karar verilmiş ve istinaf başvurusu esastan reddedilmiştir. Anılan kararın temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi tarafından bozma kararı verilmiş, yeniden yapılan yargılama sonucunda başvurucu hakkında verilen hüküm 11/1/2021 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu nihai kararı 18/2/2021 tarihinde öğrenmiş ve 2/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/13729 | Başvuru, kasten öldürme suçundan açılan ceza davasında yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kadastro tespitine itiraz davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun murisi Kemal Polat'ın 6/9/1976 tarihinde açtığı davada başlayan yargısal süreç halen devam etmektedir. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 10/6/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/18848 | Başvuru, kadastro tespitine itiraz davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, hukuka aykırı bir şekilde kamu görevinden çıkarma nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/9/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Siverek Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğünde veteriner hekim olarak görev yapmakta olan başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantılı suçlardan yürütülen bir soruşturma kapsamında Siverek Cumhuriyet Başsavcılığınca 30/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı 2/8/2016 tarihinde başvurucuyu silahlı terör örgütü (FETÖ/PDY) üyesi olma suçundan tutuklanması istemiyle Siverek Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Hâkimlik aynı tarihte, başvurucunun müsnet suçtan tutuklanmasına karar vermiştir. Başvurucu, tutuklama kararına itiraz etmiş; Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği 16/8/2016 tarihinde itirazın kesin olarak reddine karar vermiştir. Anılan kararın başvurucuya tebliğ edildiği tarih tespit edilememiştir. Bununla birlikte başvurucu (eşi vasıtasıyla) 2/9/2016 tarihinde tahliye talebinde bulunmuş, Siverek Sulh Ceza Hâkimliğince 5/9/2016 tarihinde talebin reddine karar verilmiştir. Başvurucu 29/9/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Öte yandan Siverek Cumhuriyet Başsavcılığının 29/8/2016 tarihli fezlekesiyle başvurucu hakkındaki soruşturma dosyası Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı 18/11/2016 tarihinde, Şanlıurfa Sulh Ceza Hâkimliğine başvurarak başvurucunun adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını talep etmiştir. Şanlıurfa Sulh Ceza Hâkimliği aynı tarihte talebi kabul ederek başvurucunun tahliyesine ve adli kontrol tedbiri olarak yurt dışına çıkış yasağı konulmasına karar vermiştir. Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının 11/1/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır.İddianamede başvurucu dışında on altı şüpheli hakkında da aynı suçtan cezalandırma talebinde bulunulmuştur. İddianamede başvurucunun görevinden uzaklaştırılmasına ve sonrasında kamu görevinden çıkarılmasına, ayrıca FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu ifade edilen Ufuk Tarım Orman Sendikasına üyeliğinin bulunmasına dayanılarak FETÖ/PDY'ye aidiyetini ve üyelik iradesini ortaya koyduğu değerlendirilmiş; bu itibarla üzerine atılı silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediği ileri sürülmüştür. Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi 23/1/2017 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/17 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamıştır. Mahkeme 18/1/2018 tarihli duruşmada başvurucu hakkındaki davanın tefrik edilerek yeni bir esasa (E.2018/51) kaydına karar vermiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda 26/2/2018 tarihinde "mahkumiyetine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı ... üzerine yüklenen suçu işlediğinin sabit olmadığı" gerekçesiyle başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca "karar kesinleştiğinde sanığın gözaltında ve tutuklulukta kaldığı süre için5271 sayılı CMK.nun 141 ve devamı maddeleri gereğince tazminat hakkı hususu olduğununihtarına" da hükmetmiştir. Kararda aşağıdaki değerlendirmelere yer verilmiştir:"... her ne kadar iddianamede sadece sanığın bu örgüte müzahir sendikaya üyeliği örgüt üyeliği için delil olarak değerlendirilmiş ise de, bu sendikadan 17/07/2016 tarihinde istifa ettiği, bu hususu tek başınaörgüt üyeliği içinsuç tarihi, amaç unsuru ve iradenin varlığı bakımından karine olarak değerlendirilemeyeceği, yine kabul gören hukuk kuralları nazara alındığında ... bu örgüt üyeliği açısından da verilerin delil olarak kabul edilmeleri için tesadüfi değil birbirini destekler nitelikte ve yoğunlukta olmasının aranıyorolması, silahlıörgüte üye olmaksuçu yönünden suç örgütünün işlemeyi amaçladığı suç ve suçların en azından hazırlık hareketi ile ilgili ciddi bulgu, emare ve delillerin mevcut olmasının gerekmesi ... sanığınörgütün sözde meşrutiyet vitrini olarak kullanılan katmanıyla irtibatlı olduğunun anlaşılması karşısında örgütün nihai amacını bildiği, örgütle organik bir bağ kurarak hiyerarşisine dahil olduğu yönünde ve üzerine atılı ... suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak cezalandırılmasına yeter delil bulunmadığından ... beraatine karar verilmiştir." Karar, istinaf yolu tüketilmeksizin 21/3/2018 tarihinde kesinleşmiştir. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü ile (2) numaralı fıkrası şöyledir:" (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;...a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,...e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,...Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. ..." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/25245 | Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, hukuka aykırı bir şekilde kamu görevinden çıkarma nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, doğumun ardından bebeğin vefat etmesi, annenin kronik hastalığa yakalanması ve olaya ilişkin olarak açılan tazminat davasında etkin araştırma yapılmayıp kusurun tespit edilmemesi nedeniyle yaşam hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 11/4/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Zeynep Şen 10/2/2002 tarihinde 32 haftalık hamile iken muhtelif şikâyetlerle (baş ağrısı, ödem, yüksek tansiyon, görme bulanıklığı) Ankara Etlik Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesine (Hastane) başvurmuştur. Preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) ön tanısı ile hastaneye yatışı yapılan başvurucunun idrar ve kan tahlilleri yapılarak ilaç tedavisine başlanmıştır. Ayrıca erken doğum ihtimaline karşı bebeğin akciğerlerinin gelişmesi için kortizon tedavisi uygulanmıştır. Başvurucunun böbrek fonksiyonlarına ilişkin değerlerin yüksek olduğunun anlaşılıp genel durum bozulmasının gebelik zehirlenmesinin en ileri aşamasına (HELLP sendromu) doğru bir seyir göstermesi -anne ve bebeğin hayatının tehlikede bulunması- nedeniyle sezaryen ameliyatı ile doğumun gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. 11/2/2002 tarihinde başvurucu, sezaryen ameliyatı ile 400 g ağırlığında 34 cm boyunda canlı bir erkek bebek dünyaya getirmiştir. Diğer başvurucu Harun Şen bebeğin babasıdır. Doğumdan sonra bebek ve anne, yoğun bakıma alınmıştır. Bu süreçte anneye kan, plazma ve trombosit verilmiştir. Ameliyat sonrası anne dâhiliye, nefroloji, göz ve beyin cerrahisi kliniklerinde muhtelif tetkiklere (MR, EEG, USG) tabi tutulmuş, bu tetkikler sonucu böbreklerde rahatsızlık (parankim hastalığı, kortikal kist) tespit edilmiş, anneye fazladan sıvı alması telkin edilerek takibi yapılmıştır. Bebek kuvözde takip edilmiş ve anne tarafından beslenmesinin yapılabildiğinin anlaşılması üzerine 28/2/2002 tarihinde taburcu işlemleri yapılmıştır. Bebek taburcu edilmesinin ardından 2/3/2002 tarihinde vefat etmiş ve aynı tarihte defnedilmiştir. Bebeğe otopsi işleminin yapılmadığı anlaşılmaktadır. Dosya içeriğinde, başvurucuların otopsi yapılması yönünde talepte bulunduklarına veya otopsi işlemi yapılamaması durumuna itiraz ettiklerine dair bir bilgi/belge bulunmamaktadır. Ayrıca olaya ilişkin bir ceza soruşturması yürütüldüğü yönünde bilgi/belge sunulmadığı da görülmüştür. Başvurucu Zeynep Şen'in takip eden süreçte farklı sağlık kurumlarına yaptığı müracaatlar sonucu kendisine kronik böbrek yetmezliği tanısı konulduğu, diyaliz tedavisi uygulanması gerektiği yönünde raporlar (21/3/2002 ve 11/9/2003 tarihli Ankara İhtisas Hastanesi raporları ile 2008 tarihli Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi raporu) aldığı anlaşılmıştır. Başvurucular 11/11/2005 tarihinde, hatalı tıbbi uygulama nedeniyle bebeklerini kaybettiklerini ve anne Zeynep Şen'in kronik böbrek yetmezliği hastalığına yakalandığını ileri sürerek idarenin kusur sorumluluğuna dayalı tam yargı davası açmıştır. Dava, baba Harun Şen için eşinin hastalanmasından kaynaklı manevi tazminat, bebeğini kaybetmesi nedeniyle maddi ve manevi tazminat; anne Zeynep Şen için hem bebeğini kaybetmesi hem de rahatsızlanması nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemlerini içermektedir. Davaya bakan Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) uyuşmazlığın çözümü için bebeğin ölümünde ve Zeynep Şen'in kronik hastalığa yakalanmasında tıbbi uygulamadan kaynaklı bir hata olup olmadığının belirlenmesi için Adli Tıp Kurumu Başkanlığı nezdinde bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 26/12/2008 tarihli raporda özetle 2/3/2002 tarihinde ölen bebeğin defin izin kâğıdında ölüm sebebinin solunum yetmezliği olarak belirtildiği, bununla birlikte bebek için zamanında otopsi yapılarak iç organlarda morfolojik değişmeler araştırılmadığından prematüre olarak doğmuş bebeğin ölüm nedeninin belirlenemediği ifade edilmiştir. 9/10/2009 tarihli raporda ise özetle 10/2/2002 tarihinde preeklampsi tanısı ile yatırılan, aynı zamanda böbrek yetmezliği saptanan hasta Zeynep Şen'in eldeki laboratuvar bulgularına göre böbrek parenkim hastalığının gebelikten önce de mevcut olması gerektiği, gebeliğin böbrek hastalığını alevlendirdiği, böylelikle preeklampsinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı, hastaya yapılan transfüzyonların akut tübüler nekroza bağlı böbrek yetmezliğinin kanıtlarının olmadığı, gebelik gibi olayların kişideki mevcut böbrek hastalığının gidişatını hızlandırarak daha erken hemodiyalize girmesine neden olabileceği, preeklampsi nedeniyle yatırılan ve HELLP sendromuna gidiş nedeniyle sezaryen yapılan Zeynep Şen'e uygulanan tanı, takip ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu yönünde görüş bildirilmiştir. Başvurucular söz konusu raporlara itiraz etmiştir. Başvurucular itirazlarında anneye yanlış kan verildiğini, doğum dikişlerinin kanamasında yanlış tedavinin etkili olduğunu, bebeğin kuvözde yeterli süre kalmadığını ve erken taburcu işlemi yapıldığını ileri sürmüştür. Mahkeme 16/6/2010 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. İtirazın bilirkişi raporunu kusurlandıracak nitelikte olmadığını da karar metnine işleyen Mahkemenin ret gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...yüksek tansiyon ve gelişen Hellp sendromu sonucunda böbrek yetmezliğinin bu hastalığın beklenen bir sonucu olduğu, hastaya takılan kanların taze donmuş plazmaların ve eritrosit süspansiyonunun hastanın kan grubuna uygun olarak 0Rh (-) takıldığı iki ünite trombositin ABRh(+) kandan hazırlanmış olmakla birlikte trombositlerin antijen ihtiva etmemesi nedeniyle Rh(+) kandan hazırlanmasında tıbbi sakınca bulunmadığı, ayrıca Rh uyuşmazlığına karşı koruyucu önlem alındığının bilirkişi raporuyla ortaya konulması nedeniyle davacıların bebeğinin ölüm olayının ve Zeynep Şen'in böbrek yetmezliği hastalığına bu nedenle yakalanmış olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, bebeğin kilosu ve erken doğmuş olması sebebiyle bebeğin aspire etme nedeniyle ölmüş olma ihtimalinin bulunması karşısında sağlık hizmetlerinin riskli bir nitelik taşıdığı ve davacı Zeynep Şen'in hizmetten yararlanan konumunda olduğu ve yukarıda aktarılan bilirkişi raporu dikkate alındığında isteme esas olan zararın doğmasında davalı idarenin tazmin sorumluluğunu gerektirecek nitelikte ağır bir hizmet kusurunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Söz konusu karar başvurucuların temyiz talebi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesi tarafından 19/6/2014 tarihli hükümle bozulmuştur. Bozma gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Dosyadaki bilgi ve belgeler incelendiğinde şu hususların açıklığa kavuşturulamadığı belirlenmiştir:1-Yukarıda yer verilen 2009 günlü raporda, böbrek yetmezliği saptanan hasta Zeynep Şen'in eldeki laboratuar bulgularına göre böbrek parenkim hastalığının gebelikten önce de mevcut olması gerektiği, şeklinde varsayımsal ifadeden hareketle açıklamalarda bulunulmuştur. Öncelikle bu durumun varsayımsal ifadeden öte somut gerekçelere dayandırılmalıdır. Bu yönde yorum yapmaya imkan yoksa bu imkanı sağlayacak her türlü bilgi ve belge temin edilmelidir.2- Yine 2009 günlü raporda; ...Eğer hastanın gebeliğin erken dönemine ve/veya gebelik öncesine ait ultrasonografi, idrar tahlili ve kan biyokimyası gibi kayıtları varsa durumu tekrar değerlendirilebileceği... Yönünde yapılmış açıklamanın anlamı, cümlede sayılan ultrasonografi, idrar tahlili, kan biyokimyası gibi kayıtların temin edilmesinin gerekliliğidir. Nitekim hastanın bir önceki doğumunun da aynı hastanede gerçekleştiği düşünüldüğünde sağlıklı bir değerlendirme adına bu kayıtların temini yoluna gidilmesi gerekecektir.3- Yine 2009 günlü raporda; "hastaya yapılan transfüzyonların, akut tübüler nekroza bağlı böbrek yetmezliğinin kanıtlarının olmadığı" öncelikle ifade edilmişse hastaya yapılan transfüzyonların, hastanın da kan grubu değerlendirilmek suretiyle tıp kurallarına uygun olup olmadığı yeterince açıklanmamıştır.4- 2008 günlü raporda ise prematüre olduğu anlaşılan bebeğin taburcu olduktan 4 gün sonra vefat ettiği belirlenmiş ise de hastanın tıbbi bulguları ile taburcu edilmesi kararının tıp kurallarına uygun olup olmadığı değerlendirilmemiştir.Bu veriler ışığında; Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İhtisas Kurulu raporlarının; dava konusu olayda işlendiği ileri sürülen hizmet kusurunun tespiti noktasında yeterli açıklıkta olmadığı belirlenmiştir..." Mahkeme bozma hükmüne uyarak yeniden bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu tarafından düzenlenen 1/9/2016 tarihli bilirkişi raporunun ilgili kısmı şöyledir:"Kişi adına SSK Ankara Doğumevi ve Kadın Hastanesince düzenlenmiş hasta dosyasının incelenmesinde;2002 tarihinde hipertansiyon (TA:210/140mmHg) şikayetiyle başvurduğu, son adet tarihine göre 32 hafta 3 günlük gebeliği olduğu, G3P1A1Y1 olduğu, nidilat sonrası TA:80/60nmHg'ye düştüğü, yapılan muayenesinde pretibial ödem, baş ağrısı, görme bulanıklığı, epigastrik ağrısının olduğu, preeklampsi tanısı ile yatışının yapıldığı, kan basıncı, nabız, ateş, aldığı çıkardığı takiplerinin yapıldığının görüldüğü,Bakılan kan tetkikinde AKŞ: 212mg/dl, AST 30 U/L, ALT: 33 U/L, Üre:160mg/dl, Na:137mEq/lt, KCB4b7mEq/lt, CR: 102mEq/lt 2002 tarih, 27208 protokol nolu Kan İstem Formunda; kişinin kan grubunun 0Rh(-) olarak belirtildiği ve 4 Ü trombosit süspansiyonu talep edildiği,2002 tarihli İdrar tetkikinde :albumin 8gr/dlt, şeker yok, 9-10 lökosit, 3-4 eritrosit 10-12 epitel, 1-2 grander silendir görüldüğü, 1x1 diazem yapıldığı,11:30-16:30 arasındaki TA takipleri 130-150/80-110, Nb: 121-147/dk arasında değiştiği ve saat 16:30'da 6mg Mg S04'u %5 dekstroz içinde verildiği, 17:20'de 1000cc içinde 15gr Mg S04 tedavisi için takıldığı, 17:30-18:00 arasındaki TA değerlerinde 160/100-120mmHg olduğu, alfemet 4*1 başlandığı, 2002 18:30'dan, 2002 saat 01:30 kadar olan TA takiplerinin 140-160/80-110mmHg, Nb:118/127/dak arasında değiştiği, 2002 saat 11:32 tarihli NGB:8g/dl, PLT: 000/mm3, PLT: 000/mm3, 12:58 tarihli HGB:9g/dl, PLT: 000 mm3, 13:30'daki UGB:8g/dl, Saat 13:30'da 553 nolu 1Ü AB (+) trombosit transfüzyon, saat 14:00'de 552 nolu 1Ü AB (+) trombosit transfüzyon yapıldığı,Transfüzyon sonrası 2002 saat 19:13 tarihli NGB:9g/dl, PLT:000/ mm3 olduğu,2002 03:21 tarihli hemogramında HGB.4 (g/dl), PLT: 000/mm3,2002 09:07 tarihli hemogramında HGB: 7 g/dl, PLT:000/ mm3 olduğu,2002 tarihli SGOT:27 U/L, SGPT:33 U/L, Üre:152mg/dl,2002 tarihli (saat 11:00) SGOT:31 U/L, SGPT:33 U/L, Üre:172mg/dl, KŞ:140mg/dl, 2002 tarihli (saat 12:10) SGOT:30 U/L, SGPT:33 U/L, Üre:160mg/dl, KŞ:212mg/dl, Na:137,K:4,7, Cl:102,2002 03:00 tarihli biyokimyada AKŞ:127 mg/dl, Üre:165MG/DL, SGOT:30, SGPT:29 U/L, Na:136 mEq/L, KT:4mg,2002 10:35 tarihli biyokimyasında ALT:26 IU/L, AST:23 IU/L, Üre:138mg/dl, kreatinin 9mg/dl olduğu,Kişinin HEELP sendromu tanısı ile 09:45'de sezeryana alındığı, operasyon sırasında 2500 cc (sİ+RL) perlinganit 0,5 mg, atropin ve fizostigmin yapıldığı, daha sonra 2 ampul ca glukonat eklendiği; 1400gr 34cm canli erkek bebek doğurtulduğu,2002 saat 12:00 civarı 576 nolu 0Rh (-) kanın verildiği, 13:45'de 0521 nolu 0Rh(-) kan takıldığı, 15:30'da. 1908 nolu SKT 2001 0Rh(-) TDP verildiği, 16:30'da 3348 nolu 0Rh(-) SKT 2002 olan TDP verildiği, 2002'de postoperatif dönemde dahiliye nefroloji göz konsültasyonlarının yapıldığı, hafif ensefalopati teşhisi konduğu,Op.Dr. K.O. imzalı kişi adına düzenlenmiş bir diğer epikriz evrakında; “Bayan Zeynep Şen 2002 tarihinde saat 15'de 32 haftalık gebelik ve şiddetli preeklampsi tanısı ile doğum haneye kabul edildi. Kabulde tansiyon arteri al 210/140 mmHg idi. Has ta monitör ize edildi. Takibe alındı. Sırayla dil altı nidilat 4xl,Alfatned ve MgSo4 tedavisi başlandı. Hemoglobin karaciğer fonksiyon testleri ve trombosit. sayısı başta olmak üzere takiplere başlandı. Toplamda 5 gr. MgS04 infilze edildi. Karaciğer fonksiyon testlerinde progresif yükselme SGPT 33'den TStU/lfye ve trombosit sayısında proresif düşmesi nedeniyle (000'den 0001e) hasta doğum hane şefi Doç. Dr. Orhan Gelişenle konsulte edildi. Hasta klinik olarak HELP sendromuna gidiş olarak değerlendirildi ve doğum kararı verildi.Hasta 2002 tarihinde 45'de sezaryene alındı. 1400 gr 34 cm canlı erkek bebek doğurtuldu. Operasyon sırasında komplikasyon olmadı. Postoperatif yoğun bakıma alınan hastaya başta anestezi ve dahiliye olmak üzere göz, nefroloji, beyin cerrahı konsültasyonu önerileriyle takıp ve tedavi edildi. 2002 tarihinde nefroloji kliniğine başvurması önerisiyle hasta kendi isteği ile taburcu edildi.” kaydı bulunduğu,3-2002 tarihli SSK Ankara Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim Hastanesi'nce düzenlenen USG raporunda; her iki böbrek parankim ekosu G2 arttığı, (kronik parankimal hastalık ?) , en büyüğü sol böbrek orta kesiminde yaklaşık 13mm çaplı kortikal kistlerin olduğu,Ankara Diyaliz Merkezi antetli Dr. F. imzalı kişi adına düzenlenen 2008 tarihli ilgili kurum adına düzenlenen belgede kişinin 2006 tarihinden itibaren kronik böbrek yetmezliği nedeniyle haftada 3 kez 4 saat bikarbonatlı hemodiyaliz tedavisi geldiği.4-SSK Ankara Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Hastanesince kişi adına düzenlenmiş kan istem ve hazırlanan kanlara ilişkin düzenlenen belgelerde; 2002 17:40 tarihinde 4Ü tarihinde 0Rh (-) 576 ve 500110 kan nolu kan ....... Verildiği, 2002 tarihinde 2Ü TDP istendiği, aynı tarihle 0Rh (-) 5348 ve 1908 kan nolu kan ürünlerinin verildiği, 2002 tarihinde 2Ü tam kan istendiği, aynı tarihte 0Rh (-) 591 nolu İÜ eritrosit süspansiyonu, 593 nolu tam kan verildiği,5-Ankara Etlik İhtisas Hastanesi 2006 tarih, 3484 nolu sağlık kurulu raporunda; kişinin son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile haftada 3 gün bikarbonatlı hemodiyaliz tedavisi alması zorunludur kaydı bulunduğu,Aynı Hastane 2006 tarihli tüm abdomen US raporunda; her iki bb parankim ekosu grade II parankim hasarı ile uyumlu olarak artmıştır kaydı bulunduğu,6- Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezince kişi adına düzenlenen tıbbi belgelerde; 2009 tarih 01259887/4671105 protokol numaralı tetkikinde kan grubu ORh(-), indirekt coombs (-), aynı tarih 4671093 protokol numaralı tetkiklerinde AKŞ: 101mg/dl, BUN:47mg/dl, kreatinin 81mg/dl# ALT:64 U/L, AST: 40 U/L7~HGB 4g/dl, HCT:%7, PLT:000/NL, WBC:9380/NL 7- Kişinin 2008 tarihli İhtisas Kurulunda yapılan muayenesinde; G3P2Y1 olduğu, daha önceden bilinen böbrek hastalığı, şeker hastalığı HT olmadığı, ailesinde böbrek hastalığı olmadığı, 1 yıl periton diyalizine girdiği, şu anda haftada 3 kez hemodiyalize giriyor, TA: 130/90nnnHg, Nb:96/dak, solunum istirahatte rahat olduğu, solunum ve kalp seslerinde patoloji saptanmadığı, batının rahat olduğu, göbek altında insizyon izi, pubis üzerinde insizyon izi görüldüğü, organomegalisi saptanmadığı, sol dirsek iç bükümde çalışan AV fistülünün olduğu görüldüğü,8-İhtisas Kurulu'nun 2009 tarih ve 8647(B) karar sayılı mütalaasında;Adlı Tıp Kurumu Kanunun ilgili maddesi uyarınca Adlı Tıp İhtisas Kurulu Üyeleri İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç.Dr.S.A. ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı "Prof.Dr.R.'nin kurulumuza davet edilmesine karar verilmiş olup kendilerinin de katılımları ile Kurulumuzun 2009 günlü toplantısında adli ve tıbbi belgelerin değerlendirilmesi sonucunda;Zeynep ŞEN adına düzenlenmiş adli ve tıbbi belgeler incelendiğinde; 2002 tarihinde preeklampsi tanısı ile yatırılan aynı zamanda böbrek yetmezliği saptanan eldeki laboratuar bulgulara göre böbrek parenkim hastalığının gebelikten önce de mevcut olması gerektiği, gebeliğin mevcut böbrek hastalığını alevlendirdiği ve böylelikle preeklampsinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı, hastaya yapılan, transfüzyonların, neden olduğu söylenen transfüzyona bağlı akut tübüler nekroza bağlı böbrek yetmezliğinin kanıtlarının olmadığı, gebelik gibi olayların kişideki mevcut böbrek hastalığının gidişini hızlandırarak daha erken hemodiyalize girmesine neden olabileceği (eğer hastanın gebeliğin erken dönemine ve/veya gebelik öncesine ait ultrasonografi, idrar tahlili, kan biyokimyası gibi kayıtları varsa durumu tekrar değerlendirilebileceği) preeklampsi nedeniyle yatırılan ve HELLP sendromuna gidiş nedeniyle sezaryen yapılan kişiye uygulanan tanı, takip ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu oy birliği ile mütalaa olunduğu, kayıtlıdır.SONUÇ:Zeynep ŞEN hakkında düzenlenmiş adli ve tıbbi belgeler Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu tarafından Nefroloji Uzmanı Doç.Dr.N.G. katılımı ile değerlendirildiğinde;2002 tarihinde preeklampsi tanısı ile yatırılan hastaya yapılan transfüzyonların neden olduğu söylenen akut tübüler nekroza bağlı böbrek yetmezliğinin kanıtlarının olmadığı, yapılan transfüzyonların tıp kurallarına uygun olduğu, böbrek yetmezliğine giden klinik tablonun gebeliğin indüklediği HELLP sendromuna bağlı gelişen nefropati sonucu oluştuğu, kişide gebelik öncesinde kronik böbrek yetmezliği bulunduğuna dair delillerin bulunmadığı, preeklampsi nedeniyle yatırılan ve HELLP sendromuna gidiş nedeniyle sezaryen yapılan kişiye uygulanan tanı, takip ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu oy birliği ile mütalaa olunur." Yeniden yapılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporu da yeterli bulmayan başvurucular rapora yönelik itirazlarında özetle Danıştayın bozma kararında yer verilen eksikliklerin yeni raporla da giderilmediğini, böbrek yetmezliğinin hastaneye yatış sonrası gereken tedavinin uygulanmaması sonucu ortaya çıkmasına dair birçok belirti olmasına karşın aksinin somut bilgi/belge ile ortaya konulamadığını, böbrek yetmezliğinin HELLP sendromuna bağlı olarak değil uyumsuz kan verilmesi nedeniyle oluştuğunu, bebeğin erken taburcu edildiğini, belirtilen bu hususların raporla açıklığa kavuşturulmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme 29/1/2018 tarihli kararı ile bilirkişi raporuna yönelik itirazların raporu kusurlandırmadığını belirterek davayı reddetmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"...Bu durumda, yüksek tansiyon ve gelişen HELLP Sendromu sonucunda böbrek yetmezliğinin bu hastalığın beklenen bir sonucu olduğu, hastaya takılan kanların taze donmuş plazmaların ve eritrosit süspansiyonunun hastanın kan grubuna uygun olarak 0Rh (-) takıldığı iki ünite trombositin ABRh(+) kandan hazırlanmış olmakla birlikte trombositlerin antijen ihtiva etmemesi nedeniyle Rh(+) kandan hazırlanmasında tıbbi sakınca bulunmadığı, ayrıca Rh uyuşmazlığına karşı koruyucu önlem alındığının bilirkişi raporuyla ortaya konulması nedeniyle davacıların bebeğinin ölüm olayının ve Zeynep Şen'in böbrek yetmezliği hastalığına bu nedenle yakalanmış olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, bebeğin 32 hafta 3 günlük, yani prematüre olduğu, prematürelik nedeniyle solunum sıkıntısı çekmemesi için doğumdan önce kortizon tedavisi uygulandığı, doğumdan sonra bebek yoğun bakımda tedavi edilerek gerekli tıbbi ve kuvöz desteğinin yeterince verildiği, bebeğin durumu stabilleştikten sonra kotta takip edildiği, annesi tarafından beslendiği, 28/02/2002 tarihinde annenin bilgilendirilerek sağlıklı olarak taburcu edildiği, ancak bebeğin kilosu ve erken doğmuş olması sebebiyle azami dikkat ve ihtimama ihtiyaç duyduğu, bebeğin aspire etme (beslenirken sütün solunum yollarına kaçması veya kusma nedeniyle solunum yoluna kaçması) nedeniyle ölmüş olabileceği, otopsi raporu olmadığından kesin ölüm nedeninin bilinemeyeceği hususları karşısında sağlık hizmetlerinin riskli bir nitelik taşıdığı ve davacı Zeynep Şen'in hizmetten yararlanan konumunda olduğu ve yukarıda aktarılan bilirkişi raporu dikkate alındığında isteme esas olan zararın doğmasında davalı idarenin tazmin sorumluluğunu gerektirecek nitelikte ağır bir hizmet kusurunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Danıştay Onbeşinci Dairesi ret hükmünü 12/9/2018 tarihinde onamıştır. Karar düzeltme istemi de 6/2/2019 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucular nihai hükmü 20/3/2019 tarihinde tebellüğ etmelerinin ardından 11/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Saadet Ergün ve diğerleri, B. No: 2013/4194, 14/10/2015, §§ 24-30; Ali Abidin Saruhanoğlu ve diğerleri, B. No: 2014/15478, 6/12/2017, §§ 39- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/11174 | Başvuru, doğumun ardından bebeğin vefat etmesi, annenin kronik hastalığa yakalanması ve olaya ilişkin olarak açılan tazminat davasında etkin araştırma yapılmayıp kusurun tespit edilmemesi nedeniyle yaşam hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/7/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Bireysel Başvuru Yapılmasından Önceki Süreç Başvurucu Şirket "S HABER" logosuyla yayın yapan televizyon kanalının sahibidir. Başvurucu Şirkete 24/6/2014 günü yayımlanan "18:00 Ana Haber Bülteni" isimli haber programında 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan yayın ilkesinin ihlal edildiğinden bahisle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından 7/8/2014 tarihli kararla 353 TL idari para cezası verilmiştir. Anılan işlemin iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) açılan dava, süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle 10/10/2014 tarihli kararla reddedilmiştir. Başvurucu Şirket; tebligatın kayıtlı elektronik posta (KEP) adresine 8/9/2014 tarihinde ulaştığını, ilgili mevzuat uyarınca beş gün sonra tebliğ edilmiş sayılacağı gözönünde bulundurulduğunda -on beş günlük dava açma süresi içinde- 26/9/2014 tarihinde açılan davanın süresinde olduğunu belirterek Ankara Bölge İdare Mahkemesine (Bölge İdare Mahkemesi) itiraz etmiştir. Bölge İdare Mahkemesi Kurulunun 29/4/2015 tarihli kararıyla itiraz reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu Şirket 22/6/2015 tarihli dilekçesiyle karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Yargılama süreci karar düzeltme aşamasında devam etmekte iken 10/7/2015 tarihinde de bireysel başvuruda bulunmuştur. B. Bireysel Başvuru Yapılmasından Sonraki Süreç Başvurudan sonraki süreçte 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaştırılan 668 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) maddesi ile "S HABER" logosuyla yayın yapan televizyon kanalının kapatılmasına karar verilmiştir. 8/2/2018 tarihli ve 7091 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kanunlaştırılan 670 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler Hakkında KHK ile de kapatılan özel televizyonların bağlı olduğu şirketlerin faaliyetleri sonlandırılarak ticari sicil kayıtlarının resen terkin edileceği hükme bağlanmıştır. Bölge İdare Mahkemesi Kurulunun 25/2/2016 tarihli kararıyla karar düzeltme istemi kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucu Şirkete 8/9/2014 tarihinde elektronik yolla tebliğ edildiği, elektronik posta adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda tebligatın yapılmış sayılacağı, bu durumda davanın en geç 28/9/2014 tarihine kadar açılması gerektiği ifade edilmiş; 26/9/2014 tarihinde açılan davada süre aşımı bulunmadığı belirtilmiştir. Bozma kararı üzerine Mahkeme, dosyayı yeniden ele almış ve E.2016/2843 sayısına kaydetmiştir. 11/11/2016 tarihli kararıyla tarafların kişilik veya niteliğinde değişiklik olduğu gerekçesiyle 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası uyarınca dava dosyasının işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğü'nün 2016 tarihli işlemiyle, davacı Samanyolu Haber Yayıncılık Hizmetleri Anonim Şirketi'nin ticari sicil kayıtlarının 670 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca resen terkin edildiği ve bu hususun 2016 tarih ve 9149 sayılı Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilan edildiği, dolayısıyla bakılan davada; davacı yönünden 2577 sayılı Kanunun 26/ maddesinde ifade edilen 'tarafların kişilik veya niteliğinde değişiklik olması' halinin gerçekleştiği görüldüğü, açıklanan nedenle, 2577 sayılı Kanunun 26/ maddesi uyarınca dava dosyasının işlemden kaldırılmasına..." 668 sayılı KHK'nın "Alınan tedbirler" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan;b) Ekli (2) sayılı listede yer alan özel radyo ve televizyon kuruluşları kapatılmıştır....2 SAYILI LİSTETELEVİZYONLAR...13 SAMANYOLU TV" 670 sayılı KHK'nın "Devir işlemlerine ilişkin tedbirler" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Kapatılan kurum, kuruluş, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının bağlı oldukları şirketlerin faaliyetleri sonlandırılarak ticari sicil kayıtları resen terkin edilir." Bireysel başvuru anında tüzel kişiliği haiz olan ancak bireysel başvurunun incelenmesi aşamasında tüzel kişiliğini yitiren ticaret şirketler hakkında yapılan değerlendirmelerde kullanılan ulusal hukuk kaynakları için ayrıca bkz. Gümüşdere İnşaat Ticaret ve Sanayi A.Ş. (B. No: 2013/5016, 12/6/2018, §§ 8-23) başvurusuna ilişkin karar. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/11533 | Başvuru, idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucunun bazı dergilerin temin edilip kendisine verilmesi talebinin kabul edilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, olayların yaşandığı dönemde Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçundan tutuklu olarak bulunmaktadır.A. Yayınların Kuruma Kabul Edilmesine Dair Kısıtlamaya İlişkin Gelişmeler Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün (Genel Müdürlük) 16/11/2016 tarihli ve 3196/131111 esas sayılı yazısında, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un maddesi uyarınca ceza infaz kurumlarında terör suçundan tutuklu ve hükümlü olarak bulunanlara, öğretimine devam edenlere gelen ders kitapları hariç kargo yoluyla ya da yakınları aracılığıyla gelen hiçbir dokümanın teslim edilmemesi gerektiği belirtilmiştir. Söz konusu yazıda, talep edilen hukuki mevzuatın ve kurum kütüphanesinde bulunmayan yayınların ise -ücretleri tutuklu ve hükümlülerin emanet para hesabından karşılanması koşuluyla- ceza infaz kurumu aracılığıyla temin edilebileceği ifade edilmiştir. Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu (Kurul) 27/12/2016 tarihinde yukarıda yer verilen yazı doğrultusunda kurumda terör suçundan tutuklu ve hükümlü olarak bulunanlara, öğretimine devam edenlere gelen ders kitapları hariç kargo yoluyla ya da yakınları aracılığıyla gelen hiçbir dokümanın teslim edilmemesine karar vermiştir. Kurul anılan kararda; örgütsel faaliyetlerinin engellenebilmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirilmesi ile bunlara emir ve talimat verilmesinin önüne geçilebilmesi ve kurumda herhangi bir güvenlik zafiyeti yaşanmaması gerekçelerine de yer vermiştir. Kararda, 5275 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca ihtiyacın kurum bünyesindeki kütüphaneden giderilebileceği belirtilmiştir. B. Başvurucu Hakkındaki Olay ve Olgular Başvurucu, kültürel ve mesleki yayınlar yaptığını belirttiği Güncel Hukuk, Terazi, Analist ve Atlas gibi bazı dergileri abone olmak suretiyle temin etmek istemiştir. Başvurucu, Ceza İnfaz Kurumuna yaptığı başvuruda söz konusu abonelik işleminin Kurum tarafından internet üzerinden yapılabileceği gibi ailesinin Ceza İnfaz Kurumunu adres olarak göstererek kendisi adına abonelik işlemini yapabileceğini belirtmiştir. Kurul, başvurucunun talebini 14/2/2018 tarihinde değerlendirmiştir. Kurul kararında, öncelikle 6/4/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün (Tüzük) bazı maddelerine yer verilmiştir. Daha sonra Kurul, Ceza İnfaz Kurumunda barındırılmakta olan tutuklu ve hükümlülerin bedelini ödemek koşuluyla gazete alabildiklerini ancak gazete teminini sağlayan firmanın dergi ve kitap gibi ürünleri satmadığını, YAYSAT isimli gazete ve dergi dağıtımı yapan şirketin bayilerinde de başvurucunun talep ettiği dergilerin bulunmadığını belirtmiş; bu nedenle söz konusu dergilerin temin edilemediğini ifade etmiştir. Öte yandan Kurul, başvurucunun derginin nasıl temin edilebileceğine dair açıklamalarına da değinmiştir. Kurul, başvurucunun internet üzerinden yapılacak abonelik işlemi ile dergilerin temin edilebileceğine dair açıklamasının mevzuatta bu hususta hüküm olmamasını gerekçe göstererek yerinde olmadığı sonucuna varmıştır. Son olarak Kurul, terör suçları kapsamında Ceza İnfaz Kurumunda bulunan kişilere ders kitapları haricinde kitap verilemeyeceği noktasında 27/12/2016 tarihinde Kurulca bir karar alındığını belirtmiş, söz konusu karardan yola çıkıldığında başvurucunun ailesi aracılığıyla söz konusu dergileri temin edemeyeceğini kabul etmiştir. Bu açıklamalar sonrasında Kurul, başvurucunun talebinin reddine karar vermiştir. Başvurucu, anılan karara karşı Karşıyaka İnfaz Hâkimliğine (Hâkimlik) başvurmuştur. Hâkimlik, başvurucunun şikâyetini Kurulun almış olduğu karar ışığında incelemiştir. Hâkimlik, Ceza İnfaz Kurumu uygulamasının mevzuata uygun olduğunu belirterek şikâyeti 2/3/2018 tarihinde reddetmiştir. Başvurucu, Hâkimlik kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. İtirazı inceleyen Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi, Hâkimlik kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek başvurucunun itirazının reddine 6/4/2018 tarihinde karar vermiştir. Başvurucu, nihai karardan 24/4/2018 tarihinde haberdar olduğunu belirtmiş; 7/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 5275 sayılı Kanun'un "Süreli veya süresiz yayınlardan yararlanma hakkı" kenar başlıklı maddesinin olay tarihindeki hâli şöyledir: "(1) Hükümlü, mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla süreli ve süresiz yayınlardan bedelini ödeyerek yararlanma hakkına sahiptir.(2) Resmî kurumlar, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler tarafından çıkartılan gazete, kitap ve basılı yayınlar, hükümlülere ücretsiz olarak ve serbestçe verilir. Eğitim ve öğretimine devam eden hükümlülerin ders kitapları denetime tâbi tutulamaz. (3) Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüye verilmez." 5275 sayılı Kanun'un maddesinin 2020 yılında yapılan değişiklikten sonraki hâli şöyledir:"(1) Hükümlü, mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla süreli ve süresiz yayınlardan bedelini ödeyerek yararlanma hakkına sahiptir. (2) Resmî kurumlar, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler tarafından çıkartılan gazete, kitap ve basılı yayınlar, hükümlülere ücretsiz olarak ve serbestçe verilir. Eğitim ve öğretimine devam eden hükümlülerin ders kitapları denetime tâbi tutulamaz. (3) (Değişik:14/4/2020-7242/32 md.) Kurum disiplinini, düzenini veya güvenliğini bozan ya da tehlikeye düşüren, hükümlülerin iyileştirilmesi amacına ulaşmayı zorlaştıran yahut müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüye verilmez. (4) (Ek:14/4/2020-7242/32 md.) Basın İlân Kurumu aracılığıyla resmî ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler, ceza infaz kurumuna kabul edilmez. Ancak ilan ve reklamın geçici süreyle kesilmesi hâli, bu hükmün dışındadır. Yabancı dilde yayımlanmış gazete ve dergilerin ceza infaz kurumuna kabul edilmesinde Adalet Bakanlığı yetkilidir." İlgili diğer ulusal hukuk için bkz. İbrahim Kaptan (2), B. No: 2017/30723, 12/9/2018, §§ 15-19; ilgili uluslararası hukuk için ise bkz. Ahmet Temiz (6), B. No: 2014/10213, 1/2/2017, §§ 17, | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15777 | Başvuru, ceza infaz kurumunda tutuklu olarak bulunan başvurucunun bazı dergilerin temin edilip kendisine verilmesi talebinin kabul edilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, marka tescilinin iptali davası ile markaya vaki tecavüzün önlenmesi vemanevi tazminat istemli karşı davada yargılamanın makul süre içinde tamamlanmaması ve davalı hakkında aynı sebeple ve aynı konuda üçüncü kişi tarafından açılan davada verilen karardan farklı bir karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Davalı şirket marka haklarını elinde bulundurduğu A., G. ve markalı kiremitlerin izinsiz olarak üretimini gerçekleştirdiği iddiasıyla başvurucu şirkete 4/12/2000 tarihli ihtarnameyi göndermiştir. Başvurucu, ihtarnameye konu markaların iptali istemiyle 7/6/2001 tarihinde dava açmıştır.Davalı şirket 8/10/2001 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesiyle asıl davanın reddi, markaya tecavüzün önlenmesi ve 000 TL tazminata karar verilmesi talebinde bulunmuştur. Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesi 9/9/2004 tarihli karar ile A. markasının hükümsüz sayılmasına, G. ve markalarına ilişkin talebin reddiyle başvurucunun bu markalara ilişkin müdahalesinin men'ine karar vermiştir. Karardavalı-karşı davacı şirket vekili tarafından manevi tazminat yönünden, başvurucu tarafından da redde konu G. ve markaları yönünden temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/11/2005 tarihli kararı ile ''temyiz incelemesinden geçen başka bir dosya esas alınarak karar verilmişse de anılan davanın tarafları aynı olmayıp tarafların ileri sürdüğü deliller tartışılmadan karar verilemeyeceğinden'' ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Bozma ilamına uyan ilk derece mahkemesi 16/4/2009 tarihli karar ile A. markasına yönelik iptal kararının daha önce kesinleşmesi nedeniyle bu hususta açıklama yapılması ile yetinilmesine, toplanan delillere göre markasının iptaline, G. markasına ilişkin iptal isteği ile davalı-karşı davacının bu markaya bağlı manevi tazminat isteminin reddine karar vermiştir. Karar, davalı-karşı davacı şirket vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 26/12/2011 tarihli karar ile ''başvurucu asıl dava dilekçesinde Granada markasını kullandığını belirtmekle mahkeme içi ikrar niteliğindeki bu beyan nedeniyle marka sahibi şirket lehine manevi tazminata karar verilmesi gerektiğinden'' ilk derece mahkemesi kararını bozmuştur. Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesi (Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi sıfatıyla) bozma kararına uyarak yapmış olduğu yargılama sonucunda 6/9/2012 tarihli ve E.2012/144, K.2012/290 sayılı karar ile G. markasına yönelik tecavüzün men'ineve 000 TL manevi tazminatın başvurucudan alınmasına karar vermiştir. Söz konusu karar başvurucu tarafından temyiz edilmekle Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/10/2013 tarihli kararı ile onanmış ve karar düzeltme isteği aynı Dairenin 29/4/2014 tarihlikararı ile reddedilerek kesinleşmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 30/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11576 | Başvuru, marka tescilinin iptali davası ile markaya vaki tecavüzün önlenmesi ve manevi tazminat istemli karşı davada yargılamanın makul süre içinde tamamlanmaması ve davalı hakkında aynı sebeple ve aynı konuda üçüncü kişi tarafından açılan davada verilen karardan farklı bir karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; tutukluluğun makul süreyi aşması, kuvvetli suç şüphesi olmadan tutuklanma, iletişimin usulsüz olarak tespiti, hukuka aykırı delillerin yargılamada kullanılması nedenleriyle Anayasa’nın , ve maddelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 25/7/2013 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 29/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 9/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için gönderilmiş; Bakanlığın 5/11/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. İkinci Bölüm tarafından 1/12/2015 tarihinde yapılan toplantıda başvurunun, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca görüşülmek üzere Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru yaptığı tarih itibarıyla Batman Belediye Başkanlığında kültür müdürüdür. Başvurucu, Batman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen E.2011/8212 sayılı soruşturma kapsamında silahlı örgüt kurma ve yönetme suçlarını işlediği şüphesiyle 4/2/2012 tarihinde gözaltına alınmış ve Batman Sulh Ceza Mahkemesinin 7/2/2012 tarihli ve 2012/46 Sorgu sayılı kararıyla tutuklanmıştır. Tutuklama kararının gerekçesi şu şekildedir:“Sanıkların üzerine atılı olan suçları işlediklerine dair dosya kapsamında kuvvetli suç şüphesini gösterir bulgu ve delillerin bulunması, üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığı sebebiyle ayrıca isnat edilen suçların CMK’nın maddesinde sayılan katalog suçlardan olması sebebiyle şüphelilerin CMK’nın maddesinde belirtilen şartların şüpheliler açısından gerçekleşmiş bulunması nedenlerinden ötürü, şüphelilerin ayrı ayrı TUTUKLANMALARINA,” Batman Sulh Ceza Mahkemesinin 7/3/2012 tarihinde resen yaptığı tutukluluk incelemesinde “atılı suçun kanunda öngörülen cezasının üst sınırı, delillerin tam olarak toplanmamış olması ve suçun niteliğinin değişmesi” gerekçeleriyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Batman Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkında hazırladığı fezlekeyi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı E.2012/1150 sayılı soruşturma kapsamında E.2012/943 sayılı iddianameyle başvurucunun terör örgütünün faaliyetlerini düzenlemek suretiyle örgütü yönetme suçunu işlediği iddiasıyla kamu davası açmıştır. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 13/6/2012 tarihli ve 2012/1150 Soruşturma sayılı iddianamesinde başvurucuyla ilgili telefon tapeleri, fiziki takip tutanakları, gizli tanık ifadeleri ve arama sonucu elde edilen dokümanlar ışığında başvurucu hakkında şu değerlendirmelerde bulunulmuştur:“ | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5973 | Başvuru, tutukluluğun makul süreyi aşması, kuvvetli suç şüphesi olmadan tutuklanma, iletişimin usulsüz olarak tespiti, hukuka aykırı delillerin yargılamada kullanılması nedenleriyle Anayasa’nın 19. , 20. ve 36. maddelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haksız olarak yakalama tedbirine başvurulmasına rağmen açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Ceza Davası Süreci Samsun il merkezinde 20/12/2014 tarihinde gerçekleştirilen bir yürüyüş sırasında taşınan bazı pankartlarda ve atılan sloganlarda Cumhurbaşkanı'na yönelik hakaret içerikli ifadelerin yer aldığı yönünde Samsun İl Emniyet Müdürlüğü tarafından 29/12/2014 tarihinde hazırlanan bir fezleke Samsun Cumhuriyet Başsavcılığına sunulmuştur. Fezlekede başvurucunun da aralarında olduğu on yedi şüpheliye yer verilmiştir. Fezlekede ifade edildiğine göre izlenen görüntü kayıtlarından başvurucunun "Hırsızı, katili, yobazı, kovala" ibarelerinin yer aldığı ve Cumhurbaşkanı'nın karikatürize edildiği bir dövizi taşıdığı tespit edilmiştir. Samsun Cumhuriyet Başsavcılığının 1/6/2015 tarihli iddianamesiyle başvurucunun da aralarında olduğu on altı şüphelinin Cumhurbaşkanı'na hakaret suçunu işlediklerinden bahisle cezalandırılmaları talep olunmuştur. İddianamede; savunma ve delillerinin sorulması için yazılan talimatın başvurucunun tespit edilen tüm adreslerine gönderildiği ancak başvurucuya adreslerde ulaşılamadığı, ayrıca bu aşamada başvurucunun savunmasının tespitine yönelik yakalama emri çıkarılması talebinde bulunulmasının gerekli görülmediği belirtilmiştir. Samsun Asliye Ceza Mahkemesi 9/6/2015 tarihinde yaptığı tensip incelemesinde "soruşturma aşamasında adresi tespit edilemediği ve ifadesi alınamadığı" gerekçesiyle savunmasının ve ayrıca teşhise elverişli fotoğraflarının temini için başvurucu hakkında yakalama emri çıkarılmasına karar vermiştir. Anılan karar uyarınca düzenlenen 10/6/2015 tarihli yakalama emrinde "davetiyeye rağmen gelmediği, duruşmalarda hazır bulunmadığı, ifadesinin alınmadığı anlaşıldığından" başvurucunun yakalanması ve yargı yetkisinin sınırlarındaysa mahkemesinde hazır edilmesi, aksi durumda ise en yakın asliye ceza mahkemesine sevki ile savunmasının alınması ve teşhise elverişli dört cepheden çekilmiş fotoğraflarının temini ile serbest bırakılması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu söz konusu yakalama emri uyarınca 29/6/2015 tarihinde Antalya'nın Kemer ilçesinde yakalanmış ve aynı gün Kemer Asliye Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Başvurucunun savunması, anılan Mahkeme tarafından alınmış; duruşma sırasında -aynı zamanda kızı olan- müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu; suçlamaya ilişkin daha önce ifade vermediğini, atılı suçlamayı kabul etmediğini, Samsun'a hiç gitmediğini, olayla ilgisinin olmadığını, isim benzerliği nedeniyle hakkında dava açıldığını savunmasında dile getirmiştir. Başvurucu müdafii ise başvurucunun söz konusu davadan yakalanmasıyla birlikte haberdar olduğunu, tatil için geldikleri otelden apar topar yakalanarak mahkemeye sevk edildiğini, hiçbir zaman Samsun'a gitmediğini belirtmiş; Başsavcılığın eksik soruşturma yapması nedeniyle müvekkili hakkında dava açıldığını, haksız gözaltı nedeniyle tazminat davası açma hakkını saklı tuttuklarını ifade etmiştir. Mahkeme ayrıca başvurucunun teşhise elverişli fotoğraflarını da temin etmiş, sonrasında başvurucunun serbest bırakılmasına karar vermiştir. Samsun Asliye Ceza Mahkemesi 17/9/2015 tarihli duruşmada başvurucu hakkındaki davanın tefrik edilerek yeni bir esas sırasına kaydına karar vermiştir. Mahkeme, ayırdığı bu dosyada evrak üzerinden yapılan inceleme sonucunda yüklenen suçun başvurucu tarafından işlenmediği gerekçesiyle aynı tarihte başvurucunun beraatine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde şu tespitlere yer verilmiştir: "... Dosya içerisindeki Kamera Görüntüleri Tespit Tutanağında yer alan ve suç teşkil ettiği ileri sürülen etkinliğe katılan ve yine olduğu ileri sürülen şahsa ait fotoğraf ile sanığa ait yakalama evrakına ekli fotoğrafın karşılaştırılmasında, iddanameye konu etkinliğe katılan şahıs ile sanık Şenel ÇELİK'in farklı şahıslar olduğu anlaşılmıştır.İddia, sanık savunması, sanığın teşhise elveriyle fotoğrafları, Kamera Görüntüleri Tespit Tutanağı ile tüm dosya kapsamı karşısında; her ne kadar sanık Şenel ÇELİK hakkında Cumhurbaşkanına Alenen Hakaret suçundan 5237 Sayılı Türk Ceza Yasasının 299/1-2, 53/1 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle Mahkememize kamu davası açılmışsa da; dosya içerisindeki Kamera Görüntüleri Tespit Tutanağında yer alan ve suç teşkil ettiği ileri sürülen etkinliğe katılan ve yine sanık olduğu ileri sürülen şahsa ait fotoğraf ile sanığa ait yakalama evrakına ekli fotoğrafın karşılaştırılmasında, iddianameye konu etkinliğe katılan şahıs ile sanığın farklı şahıslar olduğunun ve sanık hakkında sehven kamu davası açıldığının anlaşılması karşısında, sanığın müsnet suçu işlemediği kanaatine varılmakla, CMK.nun 223/2-a maddesi hükmünce beraatine karar vermek gerekmiş[tir]." Karar, temyiz yolu tüketilmeksizin 26/10/2015 tarihinde kesinleşmiştir.B. Tazminat Davası Süreci Başvurucu 21/12/2015 tarihinde haksız yakalama ve gözaltı nedeniyle tazminat istemiyle Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; işlemediği bir suç nedeniyle hakkında çıkarılan yakalama kararı dolayısıyla jandarma tarafından tatil için geldiği otelden alınarak mahkemeye getirildiğini, isim benzerliği nedeniyle yanlış kişi hakkında soruşturma yapıldığını, beraat kararının gerekçesinin de yakalamanın haksızlığını ortaya koyduğunu, olayın ulusal ölçekteki gazetelerde de haber konusu olduğunu belirtilerek 000 TL manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkeme 8/3/2016 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "5271 sayılı CMK da Cumhuriyet Savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin akabinde sanık sıfatını alan kişinin genel kural itibarı ile savunmasını alınmadan dosyada karar verilebilmesi mümkün değildir. İddianame metninde Şenel Çelik in tüm aramalara rağmen bulunamadığı belirtilmiş olup, mahkemede dosya kapsamındaki bu bilgilere dayanılarak sanığın savunmasının alınabilmesi amacı ile yakalama kararı vermiştir. CMK 193 maddesinin uygulamasında sanık savunması alınmadan karar verilebilme halleri çok sınırlı olarak belirlenmiş durumdadır. Dava konusu olayda da dava açılan kişinin doğru kişi olup olmadığının tespiti dosya kapsamına göre ancak ve ancak savunma alınabilmekle mümkün olmuş olup, bu hali ile mahkemenin çıkarmış olduğu yakalama emrinde zorunluluk olduğu düşünülmüştür. Mahkemenin yargılamayı sonlandırmak için sanığın savunmasını almadan işlem yapabilmesi mümkün olmadığından yakalama emrinin kanuni sonucu olarak hakim önüne çıkarılıncaya kadarki süreçte sanığın tutulması ve yakalanması yasal zorunluluktan kaynaklanmış olduğundan tazminat talebinin reddine karar vermek gerekmiş[tir]." Mahkeme kararda ayrıca hükme karşı temyiz yolunun açık olduğunu ve kararın tefhim tarihinden itibaren yedi gün içinde verilecek bir dilekçeyle veya tutanağa geçirilmek koşuluyla zabıt kâtibine beyanda bulunmak ve tutanağın hâkime onaylattırılmak suretiyle Yargıtay tarafından incelenmek üzere temyiz kanun yoluna başvurulabileceğini belirtmiştir. Başvurucu, Ağır Ceza Mahkemesinin kararından sonra hükmün kesin nitelikte olduğunu belirterek haksız yakalama tedbirine rağmen tazminat isteminin kabul edilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 18/4/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi 8/8/2016 tarihinde temyiz sürecinin henüz sonuçlanmaması nedeniyle başvuru yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Öte yandan başvurucu, ilk derece mahkemesi kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesi 11/3/2019 tarihinde talep olunan tazminat miktarına göre hükmün kesin nitelikte olması nedeniyle temyiz isteminin reddine karar vermiştir. Kararın başvurucuya tebliğ edildiğine dair bir kayda rastlanmamıştır. Başvurucu 8/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Yakalanan kişinin mahkemeye götürülmesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen yakalama emri üzerine soruşturma veya kovuşturma evresinde yakalanan kişi, en geç yirmi dört saat içinde yetkili hâkim veya mahkeme önüne çıkarılır. (2) Yakalanan kişi, en geç yirmi dört saat içinde yetkili hâkim veya mahkeme önüne çıkarılamıyorsa, aynı süre içinde yakalandığı yer adliyesinde, mevcut değil ise en yakın adliyede kurulu sesli ve görüntülü iletişim sisteminin kullanılması suretiyle yetkili hâkim veya mahkeme tarafından bu kişinin sorgusu yapılır veya ifadesi alınır." 5271 sayılı Kanun'un "Yakalama emri ve nedenleri" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:"(1)Soruşturma evresinde çağrı üzerine gelmeyen veya çağrı yapılamayan şüpheli hakkında, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından yakalama emri düzenlenebilir. Ayrıca, tutuklama isteminin reddi kararına itiraz halinde, itiraz mercii tarafından da yakalama emri düzenlenebilir. (3) Kovuşturma evresinde kaçak sanık hakkında yakalama emri re'sen veya Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim veya mahkeme tarafından düzenlenir." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,...k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin koşulları" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır." 5271 sayılı Kanun'un "İddianamenin kabulü ve duruşma hazırlığı" kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:"Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır." 5271 sayılı Kanun'un "İddianamenin sanığa tebliği ve sanığın çağrılması" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"İddianame, çağrı kâğıdı ile birlikte sanığa tebliğ olunur.Tutuklu olmayan sanığa tebliğ olunacak çağrı kâğıdına mazereti olmaksızın gelmediğinde zorla getirileceği yazılır." 5271 sayılı Kanun'un "Kaçağın tanımı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Hakkındaki soruşturmanın veya kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle Cumhuriyet savcısı veya mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir." Yargıtay Ceza Dairesinin 3/12/2012 tarihli ve E.2012/22624, K.2012/26059 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacı hakkında ... Mahkemesinin 2007/527 esas sayılı dava dosyasında görevi yaptırmamak için direnme suçundan yapılan yargılama nedeniyle 28/11/2008 tarihinde çıkarılmış olan 2007/527 sayılı yakalama emri üzerine davacının 14/03/2009 tarihinde kolluk tarafından kanuna uygun olarak yakalanıp gözaltına alındıktan sonra çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldığı ve aynı yakalama kararı nedeniyle başka bir tarihte kolluk görevlilerince bir kez daha gözaltına alınarak serbest bırakıldığı ve yapılan yargılama sonucu hakkında isim benzerliği nedeniyle kamu davası açıldığı gerekçesi ile beraetine karar verildiğinin anlaşılması karşısında, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat Verilmesine ilişkin 5271 sayılı CMK'nın 141/1 ve devamı maddelerinde belirtilen şartların davacı yönünden gerçekleştiği, bu nedenle uğranıldığı iddia edilen maddi ve manevi zararla ilgili makul bir tazminata hükmedilmesi gerek[mektedir]." İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için ayrıca bkz. A.A. [GK], B. No:2017/34502,21/10/2021, §§ 26-47). | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/16560 | Başvuru, haksız olarak yakalama tedbirine başvurulmasına rağmen açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; cezaya dayanak kanun hükmünün aleyhe olacak şekilde geçmişe yürütülmesi ve öngörülemez biçimde yorumlanması sonucu mahkûmiyete karar verilmesi nedeniyle suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin; savunma tanığının iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında duruşmaya davet edilmemesi ve dinlenmemesi nedeniyle de tanık dinletme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 7/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ile eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) temin edilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 1972 yılında Bolvadin'de doğan başvurucu, bireysel başvuruya konu olayların geçtiği tarihte Afyon Kocatepe Üniversitesinde öğretim üyesidir. Başvurucu, darbe teşebbüsü sonrasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Personel Daire Başkanlığının 20/7/2016 tarihli kararı ile görevden uzaklaştırılmıştır. Daha sonra sanığın terör örgütleriyle veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenlik Kuruluncakarar verilen yapı, oluşum veya gruplarla irtibatı olduğu gerekçesi ile 1/9/2016 tarihli ve 29818 mükerrer sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname ile meslekten ihraç edilmiştir. Başvurucu hakkında Afyon Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) soruşturma başlatılmıştır. Başsavcılık tarafından soruşturma sonunda hazırlanan 8/3/2017 tarihli iddianameyle başvurucunun terör örgütü üyesi olma suçunu işlediği kanaatine varılarak Afyon Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açılmıştır. Başvurucu, Mahkemenin 18/5/2017 tarihli kararıyla silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 9 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Anılan hükme yönelik istinaf başvurusu Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince 13/7/2017 tarihinde esastan reddedilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi (Daire) 22/5/2018 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddi kararını onamıştır. Başvurucu 7/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 23/9/2019 tarihli ve KD.2019/88191 sayılı yazısı ile Dairenin başvurucu hakkındaki onama kararına -kaldırılması talebiyle- itiraz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 30/10/2019 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne ve söz konusu onama kararının kaldırılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/33570 | Başvuru, cezaya dayanak kanun hükmünün aleyhe olacak şekilde geçmişe yürütülmesi ve öngörülemez biçimde yorumlanması sonucu mahkûmiyete karar verilmesi nedeniyle suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin; savunma tanığının iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında duruşmaya davet edilmemesi ve dinlenmemesi nedeniyle de tanık dinletme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin 18/10/2018 tarihinde kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında Şırnak Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Zarar Tespit Komisyonu) 2004 yılında yaptığı başvurunun on üç yıldır sonuçlanmadığını belirterek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 19/12/2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru sonrasında 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a geçici madde eklenmiştir. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeyle yargılamaların uzun sürmesi, yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Tazminat Komisyonu) tarafından incelenmesi öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/40325 | Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurular 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan müracaatların reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve anılan ret işlemlerine karşı açılmış olan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 13/3/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 7/7/2015 tarihinde, başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/4/2016 tarihinde, başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.Başvuru belgelerinin birer örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından görüş sunulmamıştır.Anayasa Mahkemesi tarafından ekli tablonun A satırında başvuru numaraları belirtilen dosyaların 2014/3308 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2014/3308 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine ve diğer bireysel başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuruculara ait bireysel başvurularda, başvuru dilekçeleri ile başvurulara konu yargılama dosyaları içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:Başvurucular, Batman ili Sason ilçesi Kelhasan köyünde ikamet etmekte iken meydana gelen terör olayları nedeniyle 1992 ile 1993 yılları arasında göç etmek zorunda kaldıklarını belirterek ekli tablonun C satırında belirtilen tarihlerde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuşlardır. Ekli tablonun D satırında tarih ve sayıları belirtilen Komisyon kararlarında, köyün boşalmadığı ve başvuruculara yönelik bir tehdit ve saldırı olmadığından bahisle başvuruların reddine karar verilmiştir. Belirtilen ret işlemleri aleyhine ekli tablonun E satırında belirtilen tarihlerde başvurucular tarafından açılan iptal davaları, ekli tablonun F satırında tarihleri gösterilen İdare Mahkemesi kararları ile reddedilmiştir. İlgili gerekçe şöyledir: “5233 sayılı Yasanın yukarıda aktarılan maddelerinin değerlendirilmesinden; "terör eylemleri" veya "terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler" sonucunda bir yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olması nedeniyle malvarlığına ulaşamayan kişilerce uğranılan maddi zararın, sözü edilen Yasa hükümlerine göre idarece sulh yoluyla ödenmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, bir yerleşim yerinin güvenlik nedeniyle idarece veya güvenlik kaygısıyla o yerleşim yerinde yaşayan halk tarafından "tamamen" boşaltılmış olması halinde, yerleşim yerinin boşaltılmasından yerleşim yerine dönüşün başladığı tarihe kadar Yasada tek tek sayılmak suretiyle belirlenen maddi zararın idarece karşılanması mümkündür. Sosyal güvenlik kaygısına dayanılarak bir yerleşim yerinin kısmen boşalmış olması nedeniyle malvarlığına ulaşılamamasından kaynaklanan maddi zararın idarece ödenmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Yerleşim yerinin "kısmen" boşalmış olması, o yerleşim yerinde güvenli bir şekilde, yaşayabilme olanağını sağlayan asgari güvenlik şartlarının idarece yerine getirilmiş olduğunun nesnel bir göstergesidir. Güvenlik kaygısının, yerleşim yerinde sürekli yaşayan kişilere ve sözü edilen kaygı nedeniyle aynı yerleşim yerini terk eden kişilere göre değişmemesi gerekmektedir. Terör olayları nedeniyle toplumda oluşan korku ve endişe karşısında her bireyin farklı tepki göstermesi mümkündür. Bu nedenle, kişiden kişiye değişebilen bir duygu olan güvenlik kaygısının yukarıda belirtildiği şekilde nesnel bir ölçüte dayandırılması zorunludur. Ancak, bir yerleşim yerinde meydana gelen terör olayları nedeniyle yerleşim yerinde sadece köy korucuları ile bunların aileleri kalmış, diğer köy halkının yerleşim yerini terk etmiş olması halinde ise, yerleşim yerini kısmen terk eden köy halkının da güvenlik kaygısıyla köyden ayrıldığının kabul edileceği ve bu nedenden dolayı malvarlığına ulaşılamamasından kaynaklanan maddi zararın 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanacağı açıktır. Bu itibarla, bir yerleşim yerinde asgari güvenlik düzeyinin gerçekleştirilmiş olmasına ve bu yerde köy korucuları ile bunların aileleri dışındaki diğer köy halkının yaşamasına karşın, yerleşim yerinde yaşayan kişilerin bir kısmının, yerleşim yerini terk etmeleri sonucunda uğranıldığı ileri sürülen maddi zararın, güvenlik kaygısından kaynaklandığından bahisle 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanmasına olanak bulunmamaktadır. Dosyanın incelenmesinden, davacı vekili tarafından Valilik Makamına yapılan başvuruda, köyünden yaşanan terör olayları nedeniyle göç ettiği, göç sonucu taşınır taşınmaz malvarlığı ile yoksun kalınan malvarlığı zararının bulunduğu belirtilerek tazminat talebinde bulunulduğu, başvurunun "köyün boşalmadığı, kişiye yönelik bir tehdit ve saldırı olmadığı, korucu köyü olmadığı, köyde 2000 yılında 284, 1997 yılında 271, 1990 yılında 472 kişi yaşadığı, köyde seçmen sandıklarının kurulduğunun tespit edildiği" nedenleriyle reddedilmesi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Dava dosyasında ve Kelhasan Köyüne ilişkin Mahkememizde yer alan bilgi ve belgelerden; Batman İl Jandarma Komutanlığınca yapılan araştırmalar sonucu bir kısım köy halkının maddi sıkıntılar yüzünden köyü terk ettiği yolunda tespitler yapıldığı, köy nüfusunun 1990 yılında 472, 1997 yılında 271, 2000 yılında 284 kişi olduğu, geçici ve gönüllü köy korucularının 1987-2000 yılları arasında görevlendirildikleri köy ve mezralar listesine göre köyde geçici köy koruculuğu sisteminin bulunmadığı ve tespit edilen nüfusun tamamının köyde yaşayan sivil vatandaşlar olduğu, Sason İlçe Seçim Kurulunun 2009 gün ve 185 sayılı yazısında köyde muhtarlık seçimlerinin yapıldığının belirtildiği görülmektedir. Bu durumda; aralarında davacının da bulunduğu Kelhasan Köyü halkının bir kısmının, güvenlik kaygısıyla da olsa köyden göç etmelerinden dolayı uğradıkları zararın, anılan köyün tamamen boşalmamış olması diğer bir ifadeyle anılan köyde nesnel güvenlik kaygısının yaşanmamış olması ve davacıya yönelik bir terör tehdidi ya da saldırısının bulunmaması nedenleriyle, 5233 sayılı Yasa hükümlerine göre idarece karşılanmasına hukuki olanak bulunmadığından, davacının isteminin reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemektedir…” Başvurucuların kararı temyizi üzerine ekli tablonun G satırında gösterilen tarihlerde Danıştay Onbeşinci Dairesinin ilamları ile "karar usul ve hukuka uygun olup dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği" gerekçesiyle hükümlerin onanmasına karar verilmiştir. Başvurucuların karar düzeltme istemi, ekli tablonun H satırında belirtilen tarihlerde aynı Dairenin ilamları ile reddedilmiştir. Karar düzeltme isteminin reddi kararları başvuruculara tebliğ edilmiş ve başvuru süresi içinde muhtelif tarihlerde başvurucular tarafından bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 5233 sayılı Kanun’un , , , , , , geçici , geçici , geçici maddeleri, 24/6/2013 tarihli ve 2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki Karar’ın maddesi, Danıştay Onuncu Dairesinin 30/12/2008 tarihli ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 31/12/2008 tarihli ve E.2008/5548, K.2008/9733 sayılı kararı, Danıştay Onuncu Dairesinin 20/2/2009 tarihli ve E.2008/6679, K.2009/1227 sayılı kararı (Celal Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 15-28). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3308 | Başvurular 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında yapılan müracaatların reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve anılan ret işlemlerine karşı açılmış olan davalara ilişkin yargılama işlemlerinin adil olmaması, makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, sürekli işçi kadrosunda istihdam edilme talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Isparta Devlet Hastanesinde alt taşerona bağlı olarak tıbbi sekreter unvanı ile geçici işçi statüsünde çalışmaktayken hastanenin kapatılarak şehir hastanesine dönüştürülmesi üzerine 19/3/2017 tarihinde işveren tarafından başvurucunun iş akdi feshedilmiştir. 24/12/2017 tarihli ve 30280 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesi ile 30/6/1989 tarihli ve 20211 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye (375 sayılı KHK) eklenen geçici maddede, kamu kurum ve kuruluşlarında personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında yükleniciler tarafından 4/12/2017 tarihi itibarıyla çalışmakta olanlara sürekli işçi kadrolarına veya mahalli idare şirketlerinde işçi statüsüne geçme hakkı tanınmış, başvurucu da bu haktan yararlanmak üzere İl Sağlık Müdürlüğüne başvuruda bulunmuş ancak "...hizmet alım sözleşmeleri kapsamında 4/12/2017 tarihinde çalışıyor olmak" şartını sağlamadığından bahisle KHK'daki koşulları taşımaması nedeniyle başvurucunun bu talebi reddedilmiştir. Başvurucu 27/4/2018 tarihinde Isparta İdare Mahkemesinde (Mahkeme) işlemin iptaline yönelik dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; 19/3/2017 tarihinde Isparta Devlet Hastanesinin kapatılması ve yerine Isparta Şehir Hastanesinin açılması nedeniyle iş sözleşmesinin feshedildiğini, kapsama dâhil edilenlerle aynı konumda olduğunu, ayrıca işyerinde disiplinsiz davranışlarının bulunmadığını, buna rağmen haksız bir şekilde talebinin reddedildiğini, yapılan uygulamanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürerek işlemin iptaline karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme 16/10/2018 tarihli kararla davayı reddetmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"....sürekli işçi kadrolarına geçirilme hakkından yararlanabilmek için 375 sayılı KHK nın geçici maddesinin fıkrasında belirtilen idarelerde personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında yükleniciler tarafından 04/12/2017 tarihi itibarıyla çalıştırılmakta olmak gerektiği şartına yer verilmiş; bunun yanında 6428 sayılı Kanun kapsamındafaaliyete geçen tesislere taşınması nedeniyle faaliyetleri sona erdirilen sağlık kurum ve kuruluşlarında, bu kurum ve kuruluşların kapatılma tarihinde birinci fıkrada belirtilen hizmet alımları kapsamında çalıştırılanların 2017 tarihinde söz konusu tesislerde (Şehir Hastanesinde) çalışıyor olması halinde 2017 tarihi itibariyle birinci fıkrada belirtilen idarelerde çalışıyor olmak şartının aranmayacağı düzenlenmiştir.Bakılan uyuşmazlıkta dava dosyasında yer alan bilgi ve belgelerden, davacının Isparta Devlet Hastanesinin kapatılması nedeniyle 2017 tarihinde işten ayrıldığı ve 2017 tarihi itibariyle de Isparta Şehir Hastanesinde çalışmasının bulunmadığı anlaşıldığından, "...4/12/2017 tarihi itibarıyla çalışıyor olmak" şartını taşımadığı gerekçesiyle sürekli işçi kadrosuna geçirilmemesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Başvurucunun istinaf talebi Konya Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 29/3/2019 tarihli kararıyla temyiz yolu açık olmak üzere reddedilmiştir. Başvurucunun temyiz talebi Danıştay Onikinci Dairesinin 24/9/2019 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiş ve hüküm onanmıştır. Nihai karar 31/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 30/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 375 sayılı KHK'nın geçici maddesinin ilgili kısmı şöyledir: ''5018 sayılı Kanuna ekli (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri (MİT Müsteşarlığı hariç) ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli (I) sayılı listede yer alan idarelerin merkez ve taşra teşkilatlarında; ödemeleri merkezi yönetim, sosyal güvenlik kurumu, fon, kefalet sandığı, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı, gençlik hizmetleri ve spor il müdürlüğü bütçelerinden veya döner sermaye bütçelerinden, anılan liste kapsamındaki diğer idareler için ise kendi bütçelerinden karşılanan 4734 sayılı Kanun ve diğer mevzuattaki hükümler uyarınca personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında yükleniciler tarafından 4/12/2017 tarihi itibarıyla çalıştırılmakta olanlar;a) 657 sayılı Kanunun 48 inci maddesinin (A) bendinin (1), (4), (5), (6), (7) ve (8) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartları taşımak,b) Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik, yaşlılık veya malullük aylığı almaya hak kazanmamış olmak,c) Bu kapsamda çalıştırılmalarına ilişkin olarak açtıkları davalardan ve/veya icra takiplerinden feragat edeceğine dair yazılı beyanda bulunmak,ç) En son çalıştığı idare ile daha önce kamu kurum ve kuruluşlarında alt işveren işçisi olarak çalıştığı iş sözleşmelerinden dolayı bu madde ile tanınan haklar karşılığında herhangi bir hak ve alacak talebinde bulunmayacağını ve bu haklarından feragat ettiğine dair yazılı bir sulh sözleşmesi yapmayı kabul ettiğini yazılı olarak beyan etmek, kaydıyla, bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on gün içinde idaresinin hizmet alım sözleşmesinin yapıldığı birimine, sürekli işçi kadrolarında istihdam edilmek üzere yazılı olarak başvurabilirler. Başvuranların şartları taşıyıp taşımadıklarının tespiti, bu tespite itirazların karara bağlanması, şartları taşıyanların idarelerince belirlenen usul ve esaslara göre yapılacak yazılı ve/veya sözlü ya da uygulamalı sınava alınması, sınav sonuçlarına itirazların karara bağlanması ve sınavda başarılı olanların kadroya geçirilmesine ilişkin süreç bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren doksan gün içinde idarelerince sonuçlandırılır. Sınavlarda başarılı olanlar, varsa bu fıkranın (c) bendinde öngörülen davalardan feragat ettiklerini tevsik eden belgeyi ve/veya icra takibine konu alacaktan feragat ettiğine dair icra müdürlüğünden alınacak belgeyi ibraz etmek, bu fıkranın (ç) bendinde öngörülen sulh sözleşmesini ibraz etmek ve öngörülen şartları taşımaya devam etmek kaydıyla, sınav sonuçlarının kesinleşmesini müteakip, her bir sözleşme itibarıyla, yüklenicinin hakedişlerinin ödendiği bütçe, teşkilat ve birim/yerleşim yeri adına vize edilmiş sayılan sürekli işçi kadrolarına idarelerince topluca geçirilir. Bu fıkra kapsamında feragat edilen davalara veya takiplere ilişkin yargılama ve takip giderleri davacı veya takip eden üzerinde bırakılır ve taraflar lehine vekalet ücretine hükmolunmaz, hükmedilenler tahsil edilmez ve bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadar tahsil edilenler ise iade edilmez. Bu fıkra kapsamında yapılacak sulh sözleşmelerinden damga vergisi alınmaz.'' | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/4658 | Başvuru, sürekli işçi kadrosunda istihdam edilme talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, 5/6/2013 tarihinde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askerî Ceza ve Tutukevi Müdürlüğü aracılığıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruda, Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 16/12/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 7/1/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık), başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 7/2/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2008/1095 sayılı soruşturma kapsamında 24/4/2008 tarihinde gözaltına alınmış, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 28/4/2008 tarihli ve 2008/40 Sorgu sayılı kararıyla suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma; suç örgütüne yarar sağlamak amacıyla yağma, öldürme ve ruhsatsız ateşli silah taşıma suçlarından tutuklanmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 2/5/2013 tarihli duruşmada başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu, bu karara karşı 28/5/2013 tarihinde itiraz yoluna başvurmuştur. Başvurucu 5/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 2/5/2013 tarihli duruşmada verilen tutukluluk hâlinin devamına ilişkin karara başvurucu tarafından yapılan itiraz, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 18/6/2013 tarihli ve 2013/415 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 2/12/2013 tarihli ve E.2008/192, K.2013/118 sayılı kararıyla başvurucunun üzerine atılı suçlardan mahkûmiyetine ve hükümle birlikte tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Anılan karar temyiz edilmiş olup temyiz incelemesi hâlen devam etmektedir.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun “Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” 5271 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir: … Kasten öldürme (madde 81, 82, 83), (Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/4065 | Başvuru, kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucu, “kasten yaralama ve 6136 sayılı Kanun'a muhalefet” suçlarını işlediği iddiasıyla yargılandığı davada makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 3/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 17/7/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkında yürütülen soruşturma kapsamında 13/7/2007 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucu hakkında, Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığının 7/9/2007 tarih ve E.2007/760 sayılı iddianamesi ile “6136 sayılı Kanun'a muhalefet ve silahla kasten yaralama” suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Kızıltepe Asliye Ceza Mahkemesince 4/10/2007 tarih ve E.2007/80, K.2007/714 sayılı karar ile Mahkemenin görevsizliğine karar verilmiştir. Anılan karara yapılan itiraz üzerine, Mardin Ağır Ceza Mahkemesinin 16/11/2007 tarih ve 2007/268 Değişik İş sayılı kararıyla görevsizlik kararı kaldırılmıştır. Görevsizlik kararının kaldırılması üzerine dava, Kızıltepe Asliye Ceza Mahkemesinin E.2007/150 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Başvurucu, 3/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Kızıltepe Asliye Ceza Mahkemesi, 4/9/2014 tarihli duruşmada başvurucunun “kasten yaralama” suçundan 5 ay hapis, “ruhsatsız silah taşıma” suçundan 6 ay 20 gün hapis ve 320,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın 22/9/2014 tarihinde yazıldığı, henüz başvurucuya tebliğ edilmediği ve kesinleşmediği anlaşılmıştır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası, (3) numaralı fıkrasının (e) bendi; 10/7/1953 tarih ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un maddesinin birinci fıkrası; 3/7/2005 tarih ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun ve maddeleri; 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4637 | Başvurucu, “kasten yaralama ve 6136 sayılı Kanun'a muhalefet” suçlarını işlediği iddiasıyla yargılandığı davada makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, manevi tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvuru, mahkûmiyete esas alınan dijital verilerin mahkeme huzuruna getirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Komisyon, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan ilkelere ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvurucu, Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olduğu şüphesiyle başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınmıştır. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 2/11/2016 tarihli iddianame düzenlemiştir. İddianamede; başvurucunun diğer şüphelilerden S.K. vasıtasıyla örgütün para tahsil sistemi olan şifreli çeklerle üç adet tahsil işlemi gerçekleştirdiği, örgütün çok sayıda kuruluşunun mali müşavirliğini yaptığı, mali müşavirliğini yaptığı şirketler arasında S.K.ya muvazaalı olarak devredilen örgüte ait öğrenci yurdunun da bulunduğu iddialarına yer verilmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava Edirne Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2016/258 sırasına kaydedilerek görülmeye başlanmıştır. Başvurucunun da dâhil olduğu 22 sanık hakkında açılan davada ilk oturum 4/1/2017 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Başvurucu, anılan oturumda örgüte ait olduğu ileri sürülen şirketlerle sözleşme ilişkisi bulunduğunu beyan ederek isnat edilen suçu reddetmiştir. Mahkeme duruşmanın 6/1/2017 tarihli oturumunda tüm sanıklara ilişkin olarak ByLock programı kullanıcısı olup olmadıklarının araştırılması için İl Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına karar vermiştir. Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen 25/1/2017 tarihli cevabi yazı ekindeki tutanakta başvurucunun iki farklı GSM numarası üzerinden ilk tespit tarihi 23/10/2014 olacak şekilde ByLock kullandığı ifade edilmiştir. Başvurucu, duruşmanın 17/4/2017 tarihli oturumunda ByLock kullanıcısı olduğu iddiasını reddetmiştir. Başvurucu müdafii beyanında müvekkilinin ByLock kullanıcısı olduğuna ilişkin kayıtların hatalı olduğunu ileri sürmüştür. Derece mahkemesi aynı tarihli oturumda sanık müdafilerinin "ByLock uygulaması ile ilgili MİT ve Emniyet Müdürlüğünden yazı yazılarak indirme kullanım şekline yönelik bilgi alınmasına yönelik ve ayrıca ana sağlayıcı olup Litvanya'da bulunduğu belirtilen serverin temini ve mahkeme kararı ile bunlar üzerinde inceleme yaptırılmasına, ayrıca ByLock tespit listesinin excel ortamında olduğu ve bu listeye ekleme yapılıp yapılamayacağına yönelik araştırma yapılması ile birden fazla kişiye aynı ip kullandırılıp kullandırılmadığının tespiti hususundaki" taleplerinin reddine karar vermiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığınca (EGM-KOM) başvurucu hakkında düzenlenip 3/11/2017 tarihli oturum öncesinde dosyaya sunulan 30/6/2017 tarihli ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'na göre başvurucu adına kayıtlı olup başvurucunun kullanımında olan GSM hattı kullanılarak ByLock sunucusuna yapılan bağlantı sonucunda oluşturulduğu belirtilen verilerde;i. User-ID numarası "231871", kullanıcı adı "edr22", şifre "Tr145321@", son çevrim içi tarihi "19/02/2016, saat: 24", tespit edilebilen ilk log tarihi "9/11/2014" şeklindedir.ii. "231871 ID'ye Bağlı İstatistik" başlığı altında "veri" ve "log" olarak kategorize edilen tespitlere göre yazışma ve e-posta durumunun aktif olduğu, gönderilen e-posta sayısının 1 veri ve 2 log, toplam mail sayısının 380 veri, gelen arama sayısının 6 veri, giriş sayısının 213 log, alınan e-posta sayısının 32 veri ve 89 log, giden arama sayısının 4 veri ve 1 log, eklenen arkadaş sayısının 4 log, alınan mesaj sayısının 226 veri ve 290 log, okunan e-posta sayısının 176 log, gönderilen mesaj sayısının 312 veri ve 528 log ve silinen e-posta sayısının da 2 log olduğu görülmüştür.iii. "231871 ID'yi Ekleyenlerin Verdikleri İsimler (Roster)" başlığı altında 4 veri bulunduğu, gerçek kullanıcıları tespit edilen ve bu ID'yi listesine ekleyenlerden bir kısmının O.A., A. ve Y.A. isimli kişiler olduğu, bu kişiler haricinde kimliği tespit edilemeyen 276804 ID numaralı kullanıcının da başvurucuyu eklediği, söz konusu user-ID'ye bir kısım kullanıcı tarafından başvurucunun soyadı olan "okuyan" isminin verildiği gözlemlenmiştir. iv. "231871 ID'nin Eklediklerine Verdiği İsimler (Roster)" başlığı altında 6 veri bulunduğu, bu bölümde de user-ID numarası kendileriyle eşleştirilen kişilere ait user-ID, ad-soyadı, T. kimlik numarası ve meslek bilgileri ile henüz kime ait olduğu belirlenemeyen user-ID numaralarına yer verildiği görülmüştür. v. "231871 ID'ye Bağlı Yazışmalar" başlığı altında 111444 user-ID numaralı kullanıcıyla (O.A.) 6/9/2015 tarihiyle (saat 39'dan itibaren) 19/2/2016 tarihi (saat 12'ye kadar) arasında, 176153 user-ID numaralı kullanıcıyla (A.) 8/1/2016 tarihinde ve 38 ile 07 arasında yapılan mesajlaşma içeriklerine yer verilmiştir.vi. "231871 ID'ye Bağlı Mailler" başlığı altında 111444 user-ID numaralı kullanıcıyla (O.A.) yapılan iletişime ilişkin 31 e-posta içeriğine, 280726 user-ID numaralı kullanıcıyla (Y.A.) yapılan iletişime ilişkin 2 e-posta içeriği tespit edilmiştir.vii. "231871 ID'nin Arama Kayıtları" başlığı altında söz konusu program kullanılarak farklı ByLock kullanıcılarıyla yapılan 10 arama kaydına dair tespitlere, "231871 ID'ye Bağlı IP Log Tablosu" başlığı altında Android işletim sistemli cihaz kullanılarak 11/11/2014 ile 19/2/2016 tarihleri arasında ByLock iletişim sistemine yapılan 213 adet "login" işlemine, "231871 ID'ye Bağlı Tüm Log Tablosu" başlığı altında da 9/11/2014 ila 19/2/2016 tarihlerinde ByLock iletişim sistemine yapılan toplam 1427 "login" işlemine yer verilmiştir. Başvurucu söz konusu oturumda Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'na ilişkin olarak savunmasında özetle O.A. tarafından kendi telefonuna Whatsapp görünümlü bir program yüklendiğini, O.A.nın kendisine gönderdiği hiçbir e-postayı okumadığını, ByLock tespiti yapılan telefon cihazını tespit tarihinden iki ay sonra satın aldığını, bu program üzerinden herhangi bir grup kurmadığını, herhangi bir gruba da katılmadığını beyan etmiştir. Duruşmanın 10/11/2017 tarihli oturumunda iddia makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Başvurucu 15/11/2017 tarihli son oturumda yaptığı esas hakkında mütalaaya karşı savunmasında ByLock programını O.A.nın kurduğunu, Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'ndaki görüşme içerikleri incelendiğinde suç unsuru bulunmadığının görüleceğini, programı örgütsel amaçla kullanmadığını, programa ilişkin kayıtların delil olarak kabulünün mümkün olmadığını ve isnat edilen suçu kabul etmediğini beyan etmiştir. Başvurucu müdafii de tespit edilen ByLock içeriklerinde suç teşkil eden herhangi bir ifade bulunmadığını, O.A.nın sadece mesleki sorular sorduğunu, programın çok seyrek kullanıldığını ve isnat edilen suçun yasal unsurları itibarıyla oluşmadığını ileri sürmüştür. Anılan oturumda hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:''Sanık Osman OKUYAN'ın FETÖ/PDY terör örgütünün para tahsil sistemi olan ve özellikle Bank Asya üzerinden gerçekleştirilen himmet, bağış ve buna benzer isimler ile gönderilen her çekte şifre bulunan (sadece Bank Asya'dan tahsil edilen ve örgüt ile bağlantılı olan çeklerde şifre bulunmaktadır) üç adet şifreli çeki diğer sanık [S.K.ya] vererek tahsil ettirdiği, sanık [S.K.nın] bunu açıkça ifade ettiği, ancak bütün sorulara verdiği cevaplar gibi çekler ile ilgili olarakta inkar yöntemini benimsediği, FETÖ/PDY örgütünün yan kuruluşları olan [A.], [], [G.], [] ÖZEL EĞİTİM KURUMLARI ile yine FETÖ/PDY örgütünün yan kuruluşu olan [İ.Y.] isimli firmanın mali müşaviri olmasına rağmen herhangi bir konuda sorulan soruya bilmiyorum şeklinde cevaplar verdiği, örgüt ve faaliyetlerini gizlediği, özellikle Keşan'da bulunan [], Uzunköprü'de bulunan [G.] ÖZEL EĞİTİM KURULUŞUNUN mali müşaviri olması hususu da birlikte değerlendirildiğinde, örgüt içerisinde, örgüte bağlı ticari işletmelerin mali işlerini takip ile görevli olduğunun anlaşılması gerektiği, zira Edirne'ye gelmesinin de tek bu sebeple kendisi tarafından dolaylı olarak belirtildiği, öte yandan 2010 yılından şirketlerin hazineye devir edildiği, 2016 yılına kadar yani oluşumun terör örgütü olarak tanımlanmasından sonra bile örgüte bağlı ticari işletmelerin mali müşavirliğini yaptığı, hatta 22/03/2016 tarihinde [S.K.nın] muvazalı olarak devir aldığı örgüte bağlı [Y.] ÖĞRENCİ YURDUNUN mali müşavirinin de kendisi olduğunu beyanında açıkça belirttiği, bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanığın hala örgüt ile fiili ve organik bağının olduğu ve bu bağın sürdürdüğü, sanığın FETÖ/PDY terör örgütü üyelerinin gizli haberleşme aracı olarak kullanmış oldukları ve sadece örgüt üyelerinin kendi aralarında kullandığı [ByLock] programını adına kayıtlı 0532 [...] 41 nolu GSM hattı üzerinden kullandığı, mahkememizde sanık olarak yargılanan ve yargılamanın devam ettiği sırada etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak isteyen sanık [F.G.Y.] etkin pişmanlık kapsamında verdiği beyanlarında; sanık Osman Okuyan'ın örgütün hisse devir işlemleri ile ilgilenen mali müşavir olduğunu bildirdiği, bu şekilde sanığın üzerine atılı FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği tanık beyanları, savunma, [ByLock] içerikleri ve dosya kapsamından anlaşılmıştır." Söz konusu hüküm istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek 20/6/2019 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu nihai hükmü 23/10/2019 tarihinde öğrendikten sonra 20/11/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/38259 | Başvuru, mahkûmiyete esas alınan dijital verilerin mahkeme huzuruna getirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haksız tutulma sebebiyle Hazine aleyhine açılan tazminat davasının, mevzuatın hatalı yorumlanması sonucu süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/5/2013 tarihinde Adana Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Konya Devlet Güvenlik Mahkemesinin E.1995/91 sayılı dosyası kapsamında “yasa dışı örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla 19/4/1995 tarihinde gözaltına alınıp 26/4/1995 tarihinde tutuklanmış ve 8/6/1995 tarihinde tahliye edilmiştir. Konya Devlet Güvenlik Mahkemesinin 5/3/1996 tarihli ve E.1995/91, K.1996/53 sayılı kararı ile başvurucunun beraatına karar verilmiştir. Söz konusu karar 13/3/1996 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, beraat kararını 11/4/2011 tarihinde haricen öğrendiğini beyan etmiştir. Başvurucu, haksız olarak tutuklu kaldığı sürede uğradığı maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemiyle Adana Ağır Ceza Mahkemesinde 15/4/2011 tarihinde tazminat davası açmıştır. Adana Ağır Ceza Mahkemesi 17/2/2012 tarihli ve E.2011/205, K.2012/80 sayılı kararı ilesüresinden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir: “ ... sanık hakkında, Yasa Dışı PKK Örgütüne Yardım ve Yataklık Yapmak Suçunu işlediğinden bahisle TCK.nun , , , maddeleri uyarınca cezalandırılması talebi ile Konya Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davasının açıldığı, yapılan yargılama sonucunda 05/03/1996 tarih ve 1996/53 Karar sayılı karar ile; davacı-sanığın beraatine karar verildiği, suçun yaptırımının TCK.nın 169 maddesinde 3-5 yıl arası olarak belirlendiği, bu dava için 765 sayılı TCK.nın 102/3 ve 104/2 maddeleri gereğince öngörülen uzamış zamanaşımı süresinin 7 yıl 6 ayolduğu, suç tarihi 1995 ve öncesi olduğuna göre, en lehe yorumla 06/06/2003 tarihi itibarıyla, bu davanın tamamen zamanaşımına uğradığı, davacı-sanık hakkındaki bu kamu davası halen derdest ise 06/06/2003 tarihi itibarıyla, zamanaşımı nedeni ile tamamen ortadan kaldırılması gerektiği, davacı-sanık ve vekili tarafından, bu davanın halen derdest imiş gibi kendilerine beraate ilişkin kararın tebliğ edilmediği ve işbu tazminat davasının süresinde açıldığı ileri sürülmüş ise de, tazminat davasının 15/04/2011 tarihinde açıldığı, söz konusu ceza davası derdest olsa dahi ortadan kaldırılması gereken süreden 8 yıl sonra bu tazminat davasının açıldığının tespit olunduğu, beraat kararının verildiği tarihin üzerinden 15 yıl gibi çok uzun bir sürenin geçtiği, yaşamın olağan akışı ve zamanaşımı hükümleri ile 765 sayılı TCK.nın 44 ile 5237 sayılı TCK.nın 4/maddelerindeki “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” temel düzenlemesi de dikkate alındığında, davacı-sanık ve vekili tarafından ileri sürülen hususların geçerli bir mazeret olarak kabul göremeyeceği, dolayısı ile işbu tazminat davasının süresinden sonra açıldığı anlaşılmakla, süresinden sonra açılan davanın reddine karar [verilmiştir].” Başvurucunun temyizi üzerine anılan karar Yargıtay Ceza Dairesinin 23/1/2013 tarihli ve E.2012/28802, K.2013/2026 sayılı ilamı ile onanmıştır. Onama ilamının ilgili kısmı şöyledir: “Ceza Genel Kurulunun 23/03/2010 tarih ve 2009/256 Esas ve 2010/57 sayılı kararında 466 sayılı Kanunun maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21/04/1975 tarih ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının aranması gerektiği şeklindedir. Ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Borçlar Kanununun maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her halde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, ceza verilmesine yer olmadığına kararının kesinleşme tarihinin 1996 olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra, 2011 tarihinde dava açıldığının anlaşılmış olması karşısında,davanın reddine karar verilmesindekanuna aykırı yön bulunmadığından tebliğnamedeki bozma isteyen görüşe iştirak edilmemiştir. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, davanın hak düşürücü sürenin dolmasından sonra açılmasınedeniyle reddine ilişkin hükme yönelik davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme aykırıolarak ONANMASINA ... karar verildi.” Yargıtay ilamı 9/4/2013 tarihinde Derece Mahkemesine gönderilmiş; başvurucu, onama ilamından anılan tarihte haberdar olduğunu beyan etmiştir. Başvurucu 7/5/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 7/5/1964 tarihli ve 466 sayılı mülga Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “ Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;...kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.” 466 sayılı mülga Kanun’un maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara, uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler.” 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır. (2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 6/5/2014 tarihli ve E.2014/12-141, K.2014/229 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılan tazminat davaları için maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı, azami bir sürenin var olduğunun kabul edilmesi halinde ne zaman başlayacağı ve bunlara bağlı olarak davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir....Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, kanunun maddesinin fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir. Fakat sözü edilen dosyalarda 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı tartışılmamıştır. 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nun “Tazminat İsteminin Koşulları” başlıklı maddesinin fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her halde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır. 818 sayılı Borçlar Kanununun “Müruru zaman” başlıklı maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her halde fiilin vukuundan itibaren on yıl, 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun “Zamanaşımı” başlıklı maddesinde de,zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi, söz konusu kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanununun maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasasının “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre 10 yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanuna göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir. ...[B]u davalarda esas alınacak 10 yıllık azami sürenin de kesinleşme tarihinden itibaren başlaması gerektiği kabul edilmelidir.” | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3165 | Başvuru, haksız tutulma sebebiyle Hazine aleyhine açılan tazminat davasının, mevzuatın hatalı yorumlanması sonucu süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; işçilik alacaklarının tahsili istemi ile açılan davada kısmen kabul, kısmen ret kararı verilmesi nedeniyle mülkiyet ve hakkaniyete uygun yargılanma haklarının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu nihai hükmü 27/5/2019 tarihinde öğrendikten sonra 12/6/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/20919 | Başvuru; işçilik alacaklarının tahsili istemi ile açılan davada kısmen kabul, kısmen ret kararı verilmesi nedeniyle mülkiyet ve hakkaniyete uygun yargılanma haklarının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının; hukuka aykırı olarak idari gözetim altında tutulma nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 8/11/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvurucu bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânının bulunmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesi uyarınca sınır dışı işleminin yürütmesinin tedbiren durdurulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Komisyonca tedbir talebinin ve başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 8/11/2016 tarihinde başvurucunun ülkesine sınır dışı edilmesine ilişkin işlemin geçici olarak (tedbiren) durdurulmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve ilgili kurumlardan temin edilen bilgilere göre olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1976 doğumlu bir erkek olup İran İslam Cumhuriyeti (İran) vatandaşıdır. Başvurucu 24/8/2016 tarihinde eşi, kızı ve eşinin bakımını üstlendiği yeğeni ile birlikte 24/8/2016 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan Türkiye'ye giriş yapmıştır. Başvurucu ve ülkeye beraber giriş yaptığı yakınları 3/9/2016 tarihinde İzmir Adnan Menderes Havalimanı'ndan -çeşitli ülkelere ait- sahte pasaportlar ile Hollanda'ya gitmek üzere çıkış yapmak isterken yakalanmışlardır. Başvurucu ve eşi hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan adli işlem yapılmıştır. Başvurucu 4/9/2016 tarihli polise verdiği ifadesinde özetle; beraberindekilerle birlikte İran pasaportlarını görevli polislere göstererek Kıbrıs'a gideceklerini söylediklerini, havalimanındaki pasaport kontrol noktasını geçtikten sonra Hollanda'ya giden uçağa yöneldiklerini, buradaki görevliye Portekiz pasaportunu gösterdiğini fakat pasaportun sahte olduğu anlaşılınca polis ofisine götürüldüklerini belirtmiş ayrıca kendisi ve ailesi için sahte pasaportları nasıl temin ettiğini ayrıntılı şekilde anlatmıştır. Başvurucu ifadesinde İran'da siyasi bir durumu olmadığını, işsizlik ve kız çocuk yetiştirmenin zor olması nedeniyle ülkesinden ayrıldığını, Kanada veya İngiltere'ye gitmeyi amaçladığını beyan etmiştir. Başvurucu ve yanındakiler, haklarında adli işlemler yapıldıktan sonra 4/9/2016 tarihinde İzmir İl Göç İdaresi Müdürlüğüne teslim edilmişlerdir. Başvurucu hakkında İzmir Valiliğinin 5/9/2016 tarihli kararıyla 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendi uyarınca sınır dışı etme ve idari gözetim altına alma kararları tesis edilmiştir. Başvurucu 5/9/2016 tarihinden itibaren İzmir'de bulunan Harmandalı Geri Gönderme Merkezinde (GGM) tutulmaya başlanmıştır. Başvurucu, idari gözetim altında bulunduğu sırada avukatı aracılığıyla uluslararası koruma başvurusu yaptığını beyan etmiştir. Sınır dışı etme kararının iptali için 5/9/2016 tarihinde İzmir İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açılmıştır. Dava dilekçesinde özetle ülkesinde sıhhi tesisat uzmanı olarak çalıştığını, aynı zamanda İran'daki idam cezaları aleyhinde faaliyette bulunan bir inisiyatifin üyesi olduğunu, bu oluşuma çeşitli siyasi görüşten ve meslekten kişilerin katıldığını, amaçları doğrultusunda eylemler yaptıklarını, son olarak Tahran'ın Kerec bölgesinde elli kişinin idamına karar verilip on kişinin infazı gerçekleştirilince protesto gösterisi düzenlediklerini belirtmiştir. Başvurucu, yapılan gösterinin kamu görevlileri tarafından kamerayla kaydedildiğini, gösteri sonrasında çalıştığı işyerine gelen güvenlik güçlerinin birçok kez dört günü bulan sürelerde kendisini gözaltına aldığını fakat serbest bırakıldığını, hakkında dava açılmadığını iddia etmiştir. Gözaltıların sık ve keyfî olarak tekrarlandığını, bu nedenle işten çıkarıldığını belirten başvurucu; ağustos ayı içinde ceza infaz kurumundaki bir arkadaşının kendisinin de tutuklanacağı haberini göndermesi üzerine ülkeden kaçmaya karar verdiğini, ülkesinde yaşamının tehlike altında olduğunu, kötü muamele görebileceğini beyan etmiştir. Bunlar dışında dava dilekçesinde başvurucu, eşiyle ilgili de bazı açıklamalarda bulunmuştur. Bir moda merkezinin sahibi olan eşinin ağır para cezalarına çarptırıldığını ve çeşitli baskılara maruz kaldığını, bu nedenle moda merkezini kapatmak zorunda kaldığını söylemiştir. İdare Mahkemesinin 21/10/2016 tarihli kararıyla başvurucunun açtığı dava kesin olarak reddedilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir: "Dava dosyasının incelenmesinden, 2016 tarihinde ülkemize yasal yollardan giriş yapan ve 90 günlük vizesi bulunan davacının, 2016 tarihinde İzmir Adnan Menderes Havaalanında Hollanda/Amsterdam'a gidecek yolcuların uçağa alınmadan 228 nolu körük kapısında yapılan kontrolde, ibraz ettiği pasaport ve biniş kartlarının üzerinde yurtdışı çıkış mührü bulunmadığının anlaşılması üzerine yapılan araştırmada, davacının ibraz ettiği pasaportun 1970 doğumlu Angelo Palma adına tanzim edilmiş Portekiz pasaportu olduğu ve tamamen sahte olduğunun anlaşıldığı, davacının üzerinden kendisine ait orijinal İran pasaportunun çıkması üzerine davacının da aralarında bulunduğu 4 kişinin gerekli işlemlerin yapılması için Havaalanı Suç Önleme ve Soruşturma Büro Amirliğine teslim edildiği, davacının alınan ifadesinde, 2016 tarihinde eşi F., çocuğu N. ve eşinin ablasının kızı P. ile birlikte kendilerine ait İran pasaportu ile Kıbrıs'a gideceğini söyleyerek pasaport noktasından geçtiğini, önceden Hollandaya gitmek için temin ettiği bilet ve Portekiz pasaportu ile uçağa binmek isterken yakalandığı, sahte pasaportları [..] pound karşılığı Türkiyede temin ettiğini, Kanada veya İngiltereye gidebilmek için Hollandaya gitmek istediğini, İranda siyasi bir durumu olmadığını, işsizlik ve kız çoçuklarını yetiştirmek zor olduğu ve çalışma amaçlı gitmek istediğini beyan ettiği, 2016 tarihinde idari gözetim altına alındığı, dava konusu işlem ile de, 6458 sayılı Yasa'nın 54/1-h maddesi uyarınca sınır dışı edilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.Bu durumda, sahte pasaportla Türkiye'den çıkış yaparken yakalanan davacının, yukarıda anılan Yasa'nın 54/1-h maddesi uyarınca sınır dışı edilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.Öte yandan, davacının uluslararası koruma başvurusunda bulunduğu öne sürüldüğünden, sınır dışı etme kararının uygulanması sırasında; 6458 sayılı Yasa'nın 80'inci maddesinin, (1/e) bendinde yer alan; "İtiraz veya yargılama süreci sonuçlanıncaya kadar kişinin ülkede kalışına izin verilir." hükmünün dikkate alınacağı tartışmasızdır.Açıklanan nedenlerle, davanın reddine..." Başvurucu verilen karardan 4/11/2015 tarihinde haberdar olduğunu belirtmiştir. Başvurucu 8/11/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. Başvurucu 15/11/2016 tarihinde GGM'den salıverilmiştir. İlgili hukuk için bkz. A.A. ve A.A. [GK], B. No: 2015/3941, 1/3/2017, §§ 28-38; Abdolghafoor Rezaeı, B. No: 2015/17762, 6/12/2017, §§ 20- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/23685 | Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının; hukuka aykırı olarak idari gözetim altında tutulma nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, tutukluluğun makul süreyi aştığını ve tutukluluğun devamına dair kararların gerekçelerinin yetersiz olduğunu ileri sürerek Anayasanın maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş ve tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 11/11/2014 tarihinde Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 12/12/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 18/12/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 18/12/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, 29/12/2014 tarihli yazısı ile başvuruya ilişkin olarak görüş sunulmayacağını bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkında yapılan soruşturma kapsamında 21/12/2009 tarihinde gözaltına alınmış, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 23/12/2009 tarihli ve 2009/1941 sayılı kararıyla “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçundan tutuklanmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 13/9/2012 tarihli ve E.2009/232, K.2012/177 sayılı kararıyla “uyuşturucu madde ticareti” suçundan başvurucunun 18 yıl 9 ay hapis ve 500,00 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Anılan kararın temyizi üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 10/7/2014li tarihli ve E.2014/1560, K.2014/5353 sayılı ilamla hükmün bozulmasına karar vermiştir. Yeniden başlayan yargılamada İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi E.2014/367 sayılı dosyada 10/9/2014 tarihli tensip zaptı ile “ atılı suç ve tutuklu kaldığı süre” gerekçesiyle başvurucunun tutukluluk halinin devamına, sanık müdafilerine duruşma gününün tebliğine, başvurucunun tutuklu kaldığı sürenin tespiti için cezaevi müdürlüğüne yazı yazılmasına, başvurucuya ait iletişimin tespitine ilişkin çözüm tutanaklarının istenilmesine ve duruşmanın 14/10/2014 tarihine bırakılmasına karar vermiştir. Başvurucu 18/9/2014 tarihli dilekçe ile 5 yıla yakın bir süredir tutuklu olduğunu, delil karartma ve kaçma şüphesi bulunmadığı belirtilerek tahliye talebinde bulunmuştur. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, 19/9/2014 tarihli ve E.2014/367 sayılı kararla atılı suç ve tutuklu kaldığı süreyi gerekçe göstererek tahliye talebinin reddine karar vermiştir. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 29/9/2014 tarihli ve 2014/1119 Değişik İş sayılı kararıyla isnat olunan suç, cezanın miktarı ve tutuklu kalınan süre gerekçeleriyle reddedilmiştir. Yargılamanın 14/10/2014 tarihli oturumunda Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasını sunmuş, başvurucu tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak bihakkın veya adli kontrol hükümleri uygulanarak tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme, dosyanın incelemeye alınmasına, “dosya kapsamı, iddianamede belirtilen sevk maddelerindeki ceza yaptırım süresi ve tutuklu kaldığı süreye göre sanığın tutukluluk halinin devamına” ve duruşmanın 12/11/2014 tarihine bırakılmasına karar vermiştir. Başvurucunun bu karara karşı yaptığı itiraz, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesinin 27/10/2014 tarihli ve 2014/1142 Değişik İş sayılı kararıyla “atılı suçun vasıf ve mahiyeti, hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, atılı suç için kanunda öngörülen ceza miktarı ile alması muhtemel ceza miktarı göz önüne alındığında kaçma şüphesinin bulunması ve tutuklulukta geçirdiği süre göz önüne alınarak ” reddedilmiştir. Başvurucu, 11/11/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme, 12/11/2014 tarihli oturumda “dosya kapsamı ve tutuklu kaldığı süre” gerekçe gösterilerek başvurucunun tahliyesine ve yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir. Mahkemenin 19/12/2014 tarihli ve E.2014/367, K.2014/421 sayılı kararıyla başvurucunun uyuşturucu madde ticareti suçundan 18 yıl 9 ay hapis ve 500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Dosya, kararın temyizi üzerine halen Yargıtayda derdesttir.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi şöyledir:“(1) Kuvvetlisuç şüphesininvarlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedenininbulunması halinde, şüpheli veya sanıkhakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesibeklenen ceza veya güvenlik tedbiriile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerdebir tutuklama nedeni var sayılabilir: a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa. b) Şüpheli veya sanığın davranışları; Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, Tanık, mağdurveya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.(3) Aşağıdakisuçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir: a) 2004 tarihlive 5237 sayılı Türk Ceza Kanunundayer alan; ... Uyuşturucu veya uyarıcı madde imalve ticareti (Madde 188),...” Aynı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir: “(Değişik fıkra: 02/07/2012-6352 S.K./md.) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustakibir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;a) Kuvvetlisuç şüphesini, b) Tutuklamanedenlerinin varlığını, c) Tutuklamatedbirinin ölçülü olduğunu, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlüolarak bildirilir, ayrıca bir örneğiyazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu hususkararda belirtilir.” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddenin (1) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:“(3) Uyuşturucuveya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırıolarak ülke içinde satan, satışaarz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamaküzerehapis ve yirmibin güne kadaradlî para cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/06/2014-6545 S.K./ md) Ancak, uyuşturucuveya uyarıcı madde verilen veyasatılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecekhapis cezası on beş yıldan azolamaz. (4) Uyuşturucu veyauyarıcı maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfinolması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranındaartırılır.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/17718 | Başvurucu, tutukluluğun makul süreyi aştığını ve tutukluluğun devamına dair kararların gerekçelerinin yetersiz olduğunu ileri sürerek Anayasanın 19. maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş ve tazminat talebinde bulunmuştur. | 0 |
Başvurucular, "resmi belgede sahtecilik ve bedelsiz senedi kullanma" suçlarını işledikleri iddiasıyla yargılandıkları davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. Başvuru, 12/3/2014 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 11/6/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Başvurucu Remzi Kolcu tarafından yapılan 2014/3283 numaralı bireysel başvuru dosyası ile başvurucu Hayriye Akın tarafından yapılan 2014/3284 numaralı bireysel başvuru dosyası, aralarındaki hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birleştirilmiş, incelemeye 2014/3283 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 6/8/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 16/9/2009 tarihinde başvurucuların ifadesi alınmış, Başsavcılıkça düzenlenen 19/11/2009 tarih ve E.2009/20979 sayılı iddianame ile başvuruculardan Remzi Kolcu’nun “bedelsiz senedi kullanma”, Hayriye Akın’ın ise “resmi belgede sahtecilik” suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, 9/3/2011 tarih ve E.2009/1008, K.2011/95 sayılı kararla başvuruculardan Remzi Kolcu’nun “bedelsiz senedi kullanma” suçundan 600,00 TL adli para cezası, Hayriye Akın’ın “resmi belgede sahtecilik” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Hayriye Akın’a verilen hapis cezasının ertelenmesine karar verilmiştir. Karar başvurucular tarafından temyiz edilmiş olup, temyiz incelemesi devam etmektedir. Başvurucular, 12/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası ile maddesinin (1) numaralı fıkrası. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3283 | Başvurucular, "resmi belgede sahtecilik ve bedelsiz senedi kullanma" suçlarını işledikleri iddiasıyla yargılandıkları davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. | 1 |
Başvuru, 600 olan emeklilik ek göstergesinin 200 olarak düzeltilmesi neticesinde emekli aylığının azaltılması ve geriye yönelik olarak fazladan ödendiği belirtilen emekli aylıklarının iadesinin istenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/3/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Birinci Bölüm tarafından 24/10/2019 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün Maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Başvuru Konusu Olayın Arka Planı Başvurucu 1/8/1969 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarında (TCDD) teknik elaman olarak çalışmaya başlamış, 23/2/1973 tarihinde yüksek tekniker ve ¾/1991 tarihinde de grup amiri unvanlarına terfi etmiştir. İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden 10/1/1992 tarihinde makine mühendisi olarak mezun olan başvurucu, bu unvana göre intibakını yaptırmış ve 17/1/1995 tarihinde teknik amir kadrosunda görev yapmakta iken kendi isteğiyle emekli olmuştur. Kendi isteğiyle emekli olan başvurucuya 35 yıl 11 ay 29 günlük hizmetine karşılık 600 ek gösterge esas alınmak üzere ikramiye ödenmiş ve emekli maaşı bağlanmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 1/8/2008 tarihli yazıyla ek göstergenin 200 olarak düzeltildiğini ve geçmişe yönelik olarak (1/8/2003 ile 1/8/2008 tarihleri arasında) fazladan ödenen 679,63 TL’nin borç çıkarıldığını başvurucuya bildirmiştir. B. Başvuruya Konu Yargılama Süreci Başvurucu 1992 yılında mühendislik fakültesinden mezun olduğunu, emeklilik öncesi görevinin grup amiri olup bu unvan altında çalışanların mühendis sıfatına sahip olduğunu belirterek 31/12/2008 tarihli dilekçeyle işlemin iptalini istemiştir. Dava dilekçesinde öncelikle başvurucunun 600 ek gösterge üzerinden emeklilik intibakının yapılmasının işlemin tesis edildiği tarihteki mevzuata uygun olduğu ileri sürülmüştür. Dilekçede 600 ek gösterge üzerinden intibakın yapılmasından 13 yıl sonra, Danıştayın 2007 tarihli İçtihadı Birleştirme Kurulu (İBK) kararı dikkate alınarak ek göstergenin 200 olarak düzeltilmesinin kazanılmış hakları zedelediği ileri sürülmüştür. Dilekçede ayrıca tesis edilen idari işlemlerin açık hata veya muhatabın hilesinin bulunması durumu hariç ancak dava açma süresi içinde geri alınabileceği, olayın üzerinden 13 yıl geçtikten sonra tesis edilen idari işlemde bu yönüyle de hukuka uygunluk bulunmadığı belirtilmiştir. Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) 31/3/2010 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme, Danıştay İBK’nın 7/12/2007 tarihli kararına da atıfta bulunarak 15/2/1995 tarihinde kendi isteğiyle emekli olan başvurucunun mühendis kadrosuna ataması yapılmadığından 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun Maddesinin birinci fıkrası uyarınca ek göstergesinin yükseköğrenimi dolayısıyla elde etmiş olduğu mühendis unvanına göre belirlenmesinin mümkün olmadığına işaret etmiştir. Mahkeme, grup amiri kadrosunda görev yapan başvurucunun ek göstergesinin kadro unvanına göre belirlenerek 200 şeklinde düzeltilmesinin ve buna bağlı olarak emekli aylığının düşürülmesinin hukuka uygun olduğu sonucuna ulaşmıştır. Kararda ayrıca işlem tarihinden geçmişe yönelik beş yıllık aylık farklarının borç çıkarılmasına ilişkin işlem yönünden de değerlendirme yapılmıştır. Kararda 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nun işlemin uygulamaya başlandığı 1/8/2008 tarihinde yürürlükte bulunan mülga Maddesine atıfta bulunularak Emekli Sandığı (Sandık) ve iştirakçilerinin kanun hükmü ya da diğer bir yasal dayanak gereği oluşan hak ya da borçlarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu ifade edilmiş, buna göre işlemin tesis edildiği tarihten geriye doğru beş yıllık dönem içinde oluşan borç tutarının iadesinin istenmesinin mümkün olduğu vurgulanmıştır. Somut olayda başvurucudan geriye yönelik sadece beş yıllık aylık farklarının iadesinin istendiğini tespit eden Mahkeme, iade işleminde de hukuka aykırılık bulunmadığını açıklamıştır. Hüküm başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Danıştay Onbirinci Dairesi (Daire) 19/3/2015 tarihinde hükmü onamıştır. Karar düzeltme isteğinin Daire tarafından 21/12/2015 tarihinde reddine karar verilmesiyle hüküm kesinleşmiştir. Nihai karar 9/2/2016 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 4/3/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 657 sayılı Kanun’un Maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Bu Kanuna tabi kurumlarda çalıştırılan memurların sınıfları aşağıda gösterilmiştir.….II Teknik Hizmetler Sınıfı: Bu Kanunun kapsamına giren kurumlarda meslekleriyle ilgili görevleri fiilen ifa eden ve meri hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar, mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager, matematikçi, istatistikçi, yöneylemci (Hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya bölümlerinden mezun şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, yüksek Bölge Plancısı, 3437 ve 9/5/1969 tarih 1177 sayılı Kanunlara göre tütün eksperi yetiştirilenler ile müskirat ve çay eksperleri, fen memuru, yüksek tekniker, tekniker, teknisyen ve emsali teknik unvanlara sahip olup, en az orta derecede mesleki tahsil görmüş bulunanlar, Teknik Hizmetler Sınıfını teşkil eder.” 657 sayılı Kanun’un Maddesinin birinci fıkrasının (B) bendinin ilgili kısmı şöyledir: “B) Ek Gösterge: Bu Kanuna tabi kurumların kadrolarında bulunan personelin aylıkları; hizmet sınıfları, görev türleri ve aylık alınan dereceler dikkate alınarak bu kanuna ekli I ve II sayılı cetvellerde gösterilen ek gösterge rakamlarının eklenmesi suretiyle hesaplanır. II sayılı cetvelde yer alan unvanlarda değişiklik yapmaya ve yeni unvanlar ilave etmeye Bakanlar Kurulu yetkilidir.Bu ek göstergeler, ilgililerin belirtilen sınıf ve görevlerde bulundukları sürece ödemelere esas alınıp, terfi bakımından kazanılmış hak sayılmaz. …” 657 sayılı Kanun’a ekli I sayılı Cetvel’in ilgili kısmı şöyledir:“…UNVANIDerece1/1/1994’den İtibarenUygulanacak Ek Göstergeler1/1/1995’den İtibarenUygulanacak Ek GöstergelerII- TEKNİK HİZMETLER SINIFI6) Kadroları bu sınıfa dahil olup, en az 4 yıl süreli yükseköğretim veren fakülte veya yüksekokullardan mezun olarak yürürlükteki hükümlere göre Yüksek Mühendis, Mühendis, Yüksek Mimar ve Mimar ile şehir plancısı ve Bölge Plancısı unvanını almış olanlar …c) Kadroları bu sınıfa dahil olup da yukarıda sayılanlardışındaki yüksek öğrenim mezunları ile Yüksek Tekniker veTekniker unvanını almış olanlar,113200190036002200 … ” 5434 sayılı Kanun’un mülga Maddesi şöyledir:“Her ne suretle olursa olsun istihkaklarından fazla yapılan ödemeler, ilgililerin, varsa sonraki her çeşit istihkaklarından hüküm alınmaksızın kesilmek suretiyle geri alınır. Ancak ilgili, Sandıkça yapılan bu muamelenin yersizliği hakkında Danıştayda dava açabilir.Herhangi bir nedenle Sandık tarafından ilgililere istihkaklarından fazla veya yersiz olarak yapılan ödemelerin, bu hatalı işlemlerin düzeltildiği tarihten geriye doğru hesap edilecek beş yıllık tutarları tahsil edilir. Tahsilin ne şekilde yapılacağı yönetmelikle düzenlenir.” Danıştay İçtihadı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun (İDDK) 18/3/2004 tarihli ve E.2002/1283, K.2004/343 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 43’üncü maddesinin 1’inci fıkrasında; ‘bu Kanuna tabi kurumların kadrolarında bulunan personelin aylık ve ek göstergeleri aşağıda gösterildiği şekilde tespit edilir.’ Hükmünün yer aldığı, bu fıkrada açıkça ifade edildiği gibi bu Kanuna tabi kurumlarda görev yapan personelin ek göstergeleri, kadro şartına bağlanmış olup, ek göstergeden yararlanabilmek için salt unvana sahip olmak yeterli olmayıp, o unvana ilişkin görevde (kadroda) de bulunmak gerektiğinde kuşkuya yer olmadığından bu hüküm gözardı edilerek 657 sayılı Kanuna ekli (I) Sayılı Ek Gösterge Cetveli, yegane dayanak alınmak suretiyle ek göstergenin ‘unvana’ göre uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılması mümkün değildir. 657 Sayılı Kanun’un 43’üncü maddesi, uygulanacak ek gösterge rakamları konusunda, bu Kanuna ekli (I) ve (II) sayılı cetvellere atıfta bulunduğundan, uygulanacak ek gösterge rakamının tespitinde söz konusu cetveller yanında 43’üncü maddede yer alan düzenlemelerin de dikkate alınması ve bu kapsamda 43’üncü maddenin öngördüğü o unvana ilişkin görevde (kadroda) bulunma koşulunun da gözönünde bulundurulması gerekmektedir.Bu durumda, mühendis unvanına sahip olduğu anlaşılmakla beraber kimyager kadrosunda görev yapan davacının, mühendislik görevinin ek göstergesinden yararlanmasına hukuken imkan bulunmadığından, ek göstergenin öğrenim sonucu elde edilen unvana göre değil, kadro unvanına göre uygulanacağına ilişkin bulunan dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir …” Dairenin 23/11/2004 tarihli ve E.2001/4303, K.2004/4730 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Kimya mühendisi olup fiilen kimyager kadrosunda çalışan ve bu görevden emekliye ayrılan davacının ek göstergesinin, davalı idarece (3600)’den (3000)’e indirilerek daha önce ödenmiş emekli ikramiyesi ve aylık farklarının adına borç çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davayı; davacı her ne kadar Teknik Hizmetler Sınıfında yer aldığını ve mühendisler ile aynı işi yaptığını belirtmekte ise de mühendis kadrosuna atanmadığından, 657 sayılı Kanunun 43’üncü maddesi ile 142 nolu Devlet Memurları Kanunu Genel Tebliği hükümleri uyarınca mühendisler için öngörülen ek göstergeden yararlandırılamayacağı gerekçesiyle reddeden Ankara İdare Mahkemesinin 21/6/2001 günlü ve E: 2000/1706, K: 2001/909 sayılı kararını, Danıştay Onbirinci Dairesi ‘5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun 41’inci maddesinde, emekli aylığının hesaplanmasında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 43’üncü maddesinde yer alan gösterge tablosu ve personel kanunlarındaki ek göstergelerin esas alınacağı belirtilmiş, 657 sayılı Yasanın 43/B maddesinde de, bu Kanuna tabi kurumların kadrolarında bulunan personelin aylıklarının, hizmet sınıfları, görev türleri ve aylık alınan dereceler dikkate alınarak bu Kanuna ekli ek gösterge cetvelinde gösterilen ek gösterge rakamlarının eklenmesi suretiyle hesaplanacağı hükme bağlanmıştır. Bu Yasaya ekli (I) Sayılı Ek Gösterge Cetvelinin, Teknik Hizmetler Sınıfı bölümünde ise, Teknik Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda görev yapan personel için öngörülen ek gösterge rakamları (a), (b), (c) ve (d) bentleri halinde sayılmış; (a) bendinde, kadroları bu sınıfa dahil olup, en az dört yıl süreli yüksek öğretim veren fakülte ve yüksek okullardan mezun olarak yürürlükteki hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar ve mimar unvanı almış olanlara uygulanacak ek gösterge rakamları belirlenmiştir.Görüleceği üzere, (I) Sayılı Ek Gösterge Cetvelinin, Teknik Hizmetler Sınıfı bölümünün (a) bendinde yer alan ek göstergelerden yararlanabilmek için, Teknik Hizmetler Sınıfında bulunmak ve yine aynı bentte belirtilen kariyer unvanlara sahip olmak yeterli olup, bu unvanlara ilişkin kadrolarda bulunmak gibi bir koşul öngörülmemiştir. Diğer bir deyişle 657 sayılı Yasanın 43/B maddesinde, ek gösterge rakamlarının tespitinde hizmet sınıfları, görev türleri ve aylık alınan derecelerin dikkate alınacağı belirtilmiş olup, kadro unvanına ek gösterge rakamlarının tespitine ilişkin kriterler arasında yer verilmemiştir. Öte yandan, dava konusu uyuşmazlığın personel hukukunun ‘teşvik ve taltif’ amacı da gözetilerek çözümlenmesi gerekmektedir. 657 sayılı Yasa bir bütün olarak incelendiğinde görüleceği üzere yasa koyucunun, kamu hizmetlerinin en iyi bir biçimde yürütülmesi amacıyla kamu personelinin öğrenim düzeyinin yüksek olmasını hedeflediği, bu amacı gerçekleştirmek ve kamu personelini bulundukları düzeye göre daha üst öğrenim yapmaya özendirmek için çeşitli hükümler (örneğin 36’ncı maddedeki düzenlemeler gibi) getirdiği görülmektedir. Gerek 657 sayılı Yasanın 43/B maddesindeki, gerekse yasaya ekli (I) Sayılı Ek Gösterge Cetvelindeki düzenlemeleri bu çerçevede değerlendirmek zorunlu bulunmaktadır. Nitekim (I) Sayılı Ek Gösterge Cetvelindeki bazı bölümlerde kadro unvanları tek tek sayılmış iken, bazı bölümlerde sadece unvanın alınmasının yeterli görülmesi de bu görüşü doğrular niteliktedir. Olayda da, davacının emekli olmadan önce İstanbul Gümrük Başmüdürlüğünde Teknik Hizmetler Sınıfında kimyager kadrosunda ve (4) yıllık mühendislik ve mimarlık fakültesi mezunu olarak görev yaptığı anlaşılmaktadır.Bu durumda, İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Kimya Mühendisliği Bölümü mezunu olması dolayısıyla, mühendis unvanına sahip olup, Teknik Hizmetler Sınıfına ait bir kadroda görev yapmakta iken emekliye ayrılan davacıya, 657 sayılı Yasaya ekli (I) Sayılı Cetvelin Teknik Hizmetler Sınıfı bölümü (a) bendinde öngörülen (3600) ek gösterge rakamının uygulanması gerekirken, yukarıda anılan yasa kuralının aksine tesis edilen dava konusu işlemlerde ve temyize konu kararda hukuka uyarlık bulunmadığı…” Danıştay İBK’nın 7/12/2007 tarihli ve E.2005/2, K.2007/1 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: “İçtihadın birleştirilmesi istemine konu olan kararlarda uyuşmazlığı, kimya mühendisi unvanına sahip olmakla beraber, teknik hizmetler sınıfında kimyager kadrosunda görev yapanların ek göstergelerinin tespitinde tahsil durumunun mu, yoksa kadro unvanının mı esas alınacağı, buna göre 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na 527 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 3’üncü maddesi ile eklenen (I) sayılı Cetvelin Teknik Hizmetler Sınıfı bölümünün (a) bendinde öngörülen (3600) ek gösterge rakamından mı, yoksa (b) bendinde öngörülen (3000) ek gösterge rakamından mı yararlandırılacağı hususu oluşturmaktadır. Bugün bir çok ülkede uygulanan personel sınıflandırma sistemleri, sınıflandırmaya personel ya da hizmet kavramlarından hangisinin esas alınacağına göre değişkenlik göstermektedir. Bu sistemlerden kadro sınıflandırmasında, hizmete ağırlık verilerek görev ve sorumluluklar esas alınmakta; personel sınıflandırılması sisteminde ise, ayırıma, personel veya iş esas alınmaktadır.657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile kamu personel rejimimize kazandırılan kadro kavramı, devlet örgüt yapısının oluşturulmasında, kamu hizmet ve faaliyetleri ile bunu yürütecek kamu işgücünün planlanmasında kullanılan hukuksal bir araçtır. Başka bir anlatımla kadro, memurun çalıştığı belli bir görev yerini ifade etmekte, memurun yapacağı iş, onun kadrosu ile ilişkili bulunmaktadır. Kamu hizmetinin yürütümüne yönelik olan örgütü, kadrolar oluşturur. Örgütün kamu hizmetini yürütecek hizmet grupları ve bu hizmet grupları içerisinde yer alan unvanlar, kurum teşkilat şemasında gösterilir. Kişiyi örgütle kaynaştıran bir araç olarak kadro, ilgili kuruma, üstlendiği kamu hizmetini yürütebilmek için ihtiyaç duyulan personeli istihdam etme imkanını sağlar. Bu nedenle bir kuruma tahsis edilecek kadrolar, o kurumun yerine getireceği görevlere göre tespit edilir. Bu bağlamda bir kurumun kadro cetveline bakılarak ne tür bir kamu hizmeti üstlendiğini, bu hizmet ve faaliyetlerin yöneldiği alanı, yerini ve etkinliğini saptamak mümkündür. Aynı zamanda kadro, personelin sayısının, niteliğinin, görev yerinin, unvanının, sınıf ve derecesinin, yükselmesinin, parasal ve özlük haklarının da genel olarak belirleyicisidir.Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 128’inci maddesinde, devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin, genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği ve memurların nitelik, atanma, ödev, yetki, hak ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiş, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda da memurların hizmet şartları, nitelikleri, hak ve yükümlülükleri ile parasal ve özlük hakları objektif kurallara bağlanarak hukuki statüleri belirlenmiştir. Bu bağlamda, Devlet personel rejimimiz ve bunun hukuki üjesi olan memurluk, statü hukukuna dayanmakta, kadroda bu hukukun ayrılmaz parçasını oluşturmaktadır.657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 33’üncü maddesi ile kanun koyucu, her kurumda çalıştırılacak personelin tamamı için görev yerlerinin belirtilerek kadro tespiti zorunluluğunu getirmiş, kadrosuz memur çalıştırılamayacağını kurala bağlamıştır. Yasada, hizmetin önemi, hizmet yerinin özellikleri ve yoğunluğu gibi kriterler esas alınmak suretiyle personel kadrolarının tespit edilmesi ve bu hizmetleri göreceklerin kendi sınıfları içindeki derece durumlarına uygun olmak kaydıyla o kadronun aylığını almaları amaçlanmıştır. Başka bir anlatımla, kadro kavramı, kişilerden soyutlanarak hizmete bağlanmış; hizmette, görevin niteliğine göre sınıflara ayrılmıştır.Öte yandan, 657 sayılı Kanunun 43’üncü maddesinin gerekçesinde, Devlet memurlarına ödenecek aylıklar konusunda, mevcut barem sisteminden ayrılarak yeni bir sistem getirildiği hususuna yer verilmiş ve aylığın tespitinde hizmetin Devlet için taşıdığı değer, hizmetin riski, zorluğu ve şartları ile önem derecesinin belirleyici olacağı kabul edilmiştir. Yine aynı Kanunun 147’nci maddesinin gerekçesinde ise, aylık tabirinin, ister esas görev, ister vekalet görevi, ister ise ikinci görev şeklinde olsun, işgal edilen bir kadro karşılığında ay itibarıyla ödenen parayı ifade ettiği açıkça belirtilmiştir.Buna göre aylık, memurlara esas görevleri dolayısıyla bir aylık hizmetleri karşılığında, görevin önemi, riski ve devlet için taşıdığı değer dikkate alınmak suretiyle belirlenerek ödenen parayı ifade etmektedir. Ek gösterge ve değişik adlar altında yapılan ödemeler ile aylık arasında niteliği itibarıyla bir farklılık bulunmakta, bunlar, aylık adı altında birleştirilebilecek; sebebi, amacı ve işlevi aynı olan parasal bir hakkın unsurlarını oluşturmaktadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 43’üncü maddesinde, ek göstergelerin bir takım görevlerin önem ve niteliklerinden ötürü kabul edildiğini, memura yapılacak aylık ödemenin gösterge tablosundaki rakama bu ek gösterge rakamlarının eklenmesi suretiyle bulunacak gösterge rakamı üzerinden hesaplanacağını belirten hükümler, bunların kesinlikle göreve bağlı, sunulan hizmetin ve yapılan görevin karşılığı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.Bu bağlamda ek gösterge, kadro görevini yürüten personele verilen önemin göstergesi, yetki ve sorumluluğunun karşılığıdır. Yetki ve sorumluluk ise, eğitim sonucu elde edilen unvana göre değil, kadro unvanına bağlı olarak kullanılır.Anılan Kanunun 33’üncü maddesinde ise, kadrosuz memur çalıştırılamayacağının hükme bağlandığı, ek göstergeden yararlanabilmek için cetvellerde karşılığı gösterilen kadroların birine atanmış ve bu görevi fiilen ifa ediyor olma şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği, ayrıca 147’nci maddesinde de aylığın hizmetlerin karşılığında kadroya dayanılarak ay itibarıyla ödenen parayı ifade ettiği belirtilmiştir.657 sayılı Kanunun 33’üncü ve 147’nci maddeleri gereğince mühendis kadrosuna atanmadan mühendisler için öngörülen ek göstergeden yararlanılamayacağı, bu düzenlemelerde görüldüğü üzere, bu Kanuna tabi kurumlarda görev yapan personelin ek göstergelerinin, kadro şartına bağlandığı, bu durumda ek göstergeden yararlanabilmek için salt unvana sahip olmanın yeterli olmadığı o unvana ilişkin görevde (kadroda) bulunmak gerektiği anlaşılmaktadır.Bu itibarla anılan hükümler dikkate alınmaksızın 657 sayılı Kanuna ekli (I) sayılı ek gösterge cetveli tek dayanak alınmak suretiyle ek göstergenin unvana göre uygulanması gerektiği sonucuna varmak mümkün değildir. Kadro ve bunun karşılığı ödenen parayı ifade eden aylığın ve bunun bir parçasını oluşturan ek göstergenin, başka bir anlatımla memurun parasal haklarını düzenleyen kuralların, yorum yoluyla kapsamlarının genişletilmesi veya boşluklarının doldurulması mümkün değildir.657 sayılı Kanunun 43’üncü maddesi, ek gösterge konusunda bu Kanuna ekli (I) ve (II) sayılı cetvellere atıf yaptığından, ilgililere uygulanacak ek göstergenin tespitinde söz konusu cetvellerin yanında 43’üncü maddede yer alan düzenlemelerin de (unvana ilişkin görevde-kadroda bulunma koşulunun da) gözönünde bulundurulması gerekmektedir.Buna göre, Devlet memurlarının fiilen görev yapmakta oldukları kadro unvanları için ek gösterge öngörülmesi halinde bundan yararlanacakları, kadro unvanında herhangi bir değişiklik olmadığı sürece mezuniyet diplomasında yer alan unvan, başka bir anlatımla tahsil durumu dikkate alınarak ek gösterge uygulamasından yararlanamayacakları sonucuna ulaşılmaktadır.” İBK’nın 21-22/12/1973 tarihli ve E.1968/8, K.1973/14 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: “…2 — Geri alma ve sonuçları konusunu en çok inceleyen Fransız Danıştay’ında 1922 tarihine kadar hiç bir süre düşünülmeksizin sakat tasarrufların her zaman geri alınabileceği karara bağlanmış iken, bu tarihte verilen Dame Cachet kararıyla süre üzerinde durulmuş ve geri alınacak kararın hak doğuran sakat bir karar olması nedeniyle ancak dava açma süresi içinde ve dava açılmışsa karar verilinceye kadar geri alınabileceği kabul edilmiş ve bu görüş bazı istisnalar dışında bu güne kadar devam edegelmiştir. Gerek Türk gerek yabancı doktrininde gerekse yargı kararlarında geri alma işleminin, idarî işlemlerin geriye yürümezliği prensibine istisna getirdiği, bu prensibin kazanılmış haklarla müesses durumları korumak ve hukuki münasebetlerde istikrar sağlamak ihtiyaç ve zaruretinden doğduğu, ancak hukuka uygunluğu yerine getirmenin de bir hukuk kuralı olduğuna göre sakat tasarrufların geri alınarak hukuka uygunluğu sağlamanın da bir zorunluluk olduğundan bahsedilmiş, aynı zamanda toplumda istikrar ve güvenlik sağlamanın da hukukun amacı olduğu açıklanmıştır. Bütün bu prensipler göz önüne alınarak istikrar prensibinin ağırlık kazanması sonucu dava açma süresi ve zaman aşımı müessesesi ortaya çıkmış bulunmaktadır. İptal davası açmak için şahıslara belirli bir süre verilip bu sürenin geçmesi halinde idarî tasarruf sakat olsa dahi yapay bir sıhhat kazanır duruma girdiğine göre, yine sakat bir idarî tasarrufun geri alınması için iptal davası açma süresine denk bir sürenin tanınması fikri Fransa’da gerek doktrininde gerek Fransız Danıştay’ında genellikle kabul edilmiştir. Danıştayımızca 1952 yılında kabul edilen 952-151, 952 – 244 sayılı tevhidi içtihat kararında, kanunsuz yapılan bir terfiin memur lehine müktesep bir hak doğurmayacağı aşikâr olmakla beraber, bu işlemin bir çok tesir ve neticeler tevlit ettiği ve idarece kanunsuz bir terfi işleminin her zaman geri alınabileceğini kabul etmenin istikrar esasiyle bağdaştırılmasının mümkün olamayacağı, memur hakkında kanuna uygun müteaddit terfiler cereyan ettiği takdirde idare tarafından kanunsuz terfiin geri alınmasının tecviz edilemeyeceği açıklanmış ve dairelerimiz bu kararın, ışığı altında, olayların nitelik ve özelliklerine göre istikrar prensibini tatbik edegelmiş bulunmaktadırlar. Kurulumuzda yapılan konuşmalarda; istikrar, kanunilik ve kamu yararı kuralları yanında iyi niyet kuralı üzerinde de önemle durulmuştur. İdarenin sakat ve dolayısıyla hukuka aykırı terfi veya intibak işlemine idare edilenin gerçek dışı beyanı veya hilesi sebep olmuşsa veyahut geri alman idarî tasarruf yok denilebilecek bir illetle malulse yahut bir terfi veya intibakta idare edilenin kolayca anlayabileceği kadar açık bir hata mevcutsa ve idareyi haberdar etmemişse, memurun iyi niyetinden söz etmeye imkân yoktur. Binaenaleyh bu kararlara dayanılarak yapılan kanunsuz ödemeler için süre düşünülemez ve her zaman istirdat olunabilir. Ancak, bunun dışında kalan hatalı ödemeler için memurun iyi niyeti istikrar ve kanuniyet kadar önemli bir kural olduğundan yukarda yazılı istisnalar dışında kalan hatalı ödemeler 90 gün içinde istirdat edilebilir ve 90 günlük sürenin başlangıcı da hatalı ödemenin il k yapıldığı tarihtir. SONUÇ : …2 — İdarenin, yokluk, açık hata, memurun gerçek dışı beyanı veya hilesi hallerinde, süre aranmaksızın kanunsuz terfi veya intibaka dayanarak ödediği meblağı her zaman geri alabileceğine 22/12/1973 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle, 3 — Yukarıda belirtilen istisnalar dışında kalan hatalı ödemelerin istirdadının, hatalı ödemenin ilk yapıldığı tarihten başlamak üzere 90 gün içinde kabil olduğuna ve 90 günlük süre geçtikten sonra istirdat edilemeyeceğine 22/12/1973 günü yapılan müzakerede esasta ve gerekçede oyçokluğuyla karar verildi.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) ek (1) No.lu Protokol’ün Maddesi kapsamındaki davalara genel olarak uygulanan ilkelerin ve özellikle anılan maddenin mülk edinme beklentisini korumadığı biçimindeki ilkenin sosyal güvenlik ödemeleri ve sosyal yardımlar yönünden de geçerli olduğunu belirtmektedir. AİHM, bu hükmün Sözleşmeci devletlerin herhangi bir sosyal güvenlik planını uygulayıp uygulamayacağının ya da bu planlar çerçevesinde kişilere ne tür menfaatlerin sağlanacağının ve bunların miktarının ne kadar olacağının belirlenmesi hususundaki serbestisine sınırlama getirmediğini vurgulamaktadır. Ancak AİHM’e göre Sözleşmeci devletlerin -ister önceden kişilerin katkı yapma şartına bağlı olsun ister olmasın-sosyal yardım ödemesi yapılmasını öngören yasal bir düzenlemenin bulunması durumunda bu düzenlemenin (1) No.lu Protokol’ün Maddesi kapsamına giren mülkiyete ilişkin bir menfaat doğurduğu kabul edilmelidir (Moskal/Polonya, B. No: 10373/05, 15/9/2009, § 38). AİHM, modern demokratik devletlerde birçok bireyin yaşamlarını sürdürebilmek için hayatlarının tamamı ya da bir bölümünde, sosyal güvenlik ve sosyal yardım ödemelerine bağımlı olduklarını belirtmektedir. AİHM; birçok hukuk sisteminin, bu bireylerin belli bir derecede belirlilik ve güvenliğe ihtiyaç duyduklarını kabul ederek onlara birtakım imkânlar sağladığını ve bu çerçevede, öngörülen bazı koşulların yerine getirilmesi şartıyla bu bireylere çeşitli ödemeler yapılması yolunda düzenlemelere yer verdiğini hatırlatmaktadır. AİHM’e göre bireylerin iç hukuka göre sosyal yardım alma hakkının bulunduğu durumlarda bu ekonomik menfaatler (1) No.lu Protokol’ün Maddesi kapsamına girer (Moskal/Polonya, § 39). AİHM’e göre bir ekonomik menfaatin sonradan ortadan kaldırılması, olayın somut koşulları çerçevesinde tek başına o ekonomik menfaatin -en azından ortadan kaldırıldığı ana kadar- (1) No.lu Protokol’ün Maddesi kapsamında mülk olarak görülmesini engellemez. Öte yandan tartışma konusu ekonomik menfaate hak kazanmanın şarta bağlandığı durumlarda, koşulun yerine getirilmemesi sonucu kaybedilen şarta bağlı hakkın (1) No.lu Protokol’ün Maddesi anlamında mülk olarak değerlendirilmesi mümkün değildir (Moskal/Polonya, § 40). AİHM, sosyal adaletin önemine dikkat çekmekle birlikte bunun kural olarak kamu otoritelerinin -ihmallerinden kaynaklananlar da dâhil olmak üzere- hatalı işlemlerini geri almasına engel teşkil etmeyeceğinin altını çizmektedir. AİHM’e göre aksi karara varılması, haksız zenginleşme yasağına aykırılık oluşturur. Bu durum, aynı zamanda sosyal güvenlik sistemine katkı payı ödeyen ve özellikle katkı payı ödedikleri hâlde kanuni koşulları taşımamaları nedeniyle bundan yararlanamayan diğer bireylere haksızlık oluşturur. Son olarak bu, sınırlı kamu kaynaklarının kamu yararına uygun olmayan alanlara harcanması sonucunu doğurur (Moskal/Polonya, § 73). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/4384 | Başvuru, 3.600 olan emeklilik ek göstergesinin 2.200 olarak düzeltilmesi neticesinde emekli aylığının azaltılması ve geriye yönelik olarak fazladan ödendiği belirtilen emekli aylıklarının iadesinin istenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Halil Çevik, Şefika Akyürekli, Derdi Ünsal ve Enver Çevik aleyhine doğrudan; başvurucular Müşrika Akyürekli, Keziban Koçak, Özlem Ateş, Sıddıka Harmancı, Mühriban Deryol ve Yusuf Çevik'in babaları, başvurucu Gürnisan Çevik'in ise eşi olan murisleri Ali Çevik; başvurucular Beyce Ateş, Ali Parlatıcı, Fahreddin Parlatıcı, Fatma Karabağ ve Hasan Parlatıcı'nın anneleri olan murisleri Medine Parlatıcı; başvurucular Ahmet Çevik, Emine Şengül, Zekeriya Çevik ve Selahattin Çevik'in babaları olan murisleri Süleyman Çevik ile başvurucular Besrai Dursun ve Sıdıka Nalbant'ın babaları olan murisleri Sadi Çevik aleyhine 1/1/1984 tarihinde Karlıova Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davasında yerel mahkemece 22/5/2014 tarihinde verilen karar taraflarca temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7545 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; mahfuz miras payının sağlar arası işlemlerle diğer mirasçılara aktarıldığı gerekçesiyle açılan tenkis davasının makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, yargılama sonucunda hükmedilen tazminatın güncel değeri karşılamaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 24/12/2018 ve 2/1/2019 tarihlerinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 2018/38147 numaralı başvuruda başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Aynı mahiyette olan 2019/1237 numaralı başvuruda Bakanlıktan ayrıca görüş istenmesine gerek görülmemiştir. 2019/1237 numaralı bireysel başvuru dosyası konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2018/38147 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2019/1237 numaralı bireysel başvuru dosyası kapatılmış, inceleme 2018/38147 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Ayten Saka ve Nurten Saka sırasıyla 1944 ve 1947 doğumlu olup İstanbul'da ikamet etmektedir. Başvurucular 27/2/1988 tarihinde ölen R.nin kız çocuklarıdır. Başvurucular ve diğer iki kız kardeşleri R.K. ve E.Y. 8/2/1989 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) erkek kardeşleri A.R. ve ile kız kardeşleri R.Ş. aleyhine tasarrufun iptali ve tenkis davası açmıştır. Dava dilekçesinde, babalarının sağlığında bedelini ödeyerek sekiz taşınmazı erkek kardeşleri adına satın aldığını belirtmişlerdir. Dilekçede, kız kardeşleri R.Ş.ye verilen taşınmazın ise R.Ş. tarafından ivazsız olarak iki erkek kardeşe devredildiğini ifade etmişlerdir. Davacı kız kardeşler netice olarak muvazaalı olduğunu belirttikleri temliklerin miras paylarına isabet eden kısmının iptal edilmesini, bunun mümkün olmaması hâlinde ise tenkisini talep etmiştir. İhtilaf konusu taşınmazlar ve davacıların bu taşınmazlarla ilgili iddiaları dosyadan tespit edilebildiği kadarıyla şöyledir:- İstanbul'un Eminönü semtinde kâin 318 parsel numaralı ve üzerinde bir adet dükkân bulunan taşınmaz, babaları tarafından 28/2/1966 tarihinde satın alınarak davalılar adına tescil ettirilmiş; diğer kız kardeş R.Ş.ye ait hisse 10/2/1983 tarihinde ivazsız olarak erkek kardeşlere intikal ettirilmiştir (Tapu kaydına göre R.Ş.nin 1/3 hissesi 000 TL bedelle iki erkek kardeşe satılmıştır.). - İstanbul'un Eminönü semtinde kâin 9 parsel numaralı ve üzerinde bir adet dükkân bulunan taşınmaz babaları tarafından 18/3/1982 tarihinde 000 TL bedelle satın alınarak iki erkek kardeş adına tescil ettirilmiştir.- İstanbul'un Beşiktaş ilçesi Ortaköy semtinde kâin 21 parsel numaralı ve köşk vasfındaki taşınmaz, babaları tarafından 7/4/1969 tarihinde 000 TL bedelle satın alınarak her birine 1/4 oranında hisse erkek kardeşleri adına tescil ettirilmiştir.- İstanbul'un Beşiktaş ilçesi Ortaköy semtinde kâin 44 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 12/6/1981 tarihinde 000 TL bedelle satın alınarak iki erkek kardeş adına tescil ettirilmiş; daha sonra bu taşınmaz üzerindeki yapı yıkılarak apartman inşa edilmiş ve inşaat masrafları babaları tarafından karşılanmıştır. - İstanbul'un Bakırköy ilçesi Atışa alanı mevkiinde kâin 142 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından gönderilen parayla iki erkek kardeş tarafından 9/9/1977 tarihinde 000 TL bedelle satın alınmıştır.- İstanbul'un Bakırköy ilçesi Mahmutbey mevkiinde kâin 168 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 11/7/1977 tarihinde 000 TL bedelle satın alınarak üç davalı adına tescil ettirilmiştir. - İstanbul'un Kartal ilçesinde kâin 739 parsel numaralı taşınmaz, babaları tarafından 1/2/1979 tarihinde 000 TL bedelle satın alınarak üç davalı adına tescil ettirilmiştir. - İstanbul'un Gaziosmanpaşa ilçesi Sultançiftliği mevkiinde kâin 348 parsel numaralı taşınmaz 11/6/1976 tarihinde tarafından 000 TL bedelle satın alınmış ise de satış bedeli babaları tarafından ödenmiştir. Davalı erkek kardeşler Mahkemeye sundukları cevap dilekçesinde bu taşınmazların kendileri tarafından ve kendi imkânlarıyla satın alındığını öne sürmüştür. Davalı kız kardeş R.Ş. ise Mahkemeye sunduğu cevap dilekçesinde, taşınmazların babaları tarafından satın alınarak iki erkek kardeş ve (bazılarının) kendisi adına tescil edildiğini belirtmiş; babalarının kız evlatlarını bir yük olarak gördüğünü, kendisine diğer kız kardeşlerinden farklı muamele etmesinin sebebinin aile baskısıyla yaptığı evliliğinin iyi gitmemesinden duyduğu vicdani rahatsızlık olduğunu ifade etmiştir. Mahkemenin dinlediği davacı tanıkları, murisin kız çocuklarına miras kalmaması için mal varlığını erkek çocukları üzerine geçireceği yolunda beyanlarda bulunduğunu belirtmiştir. Davalıların tanıkları ise genel olarak davacıların hak iddia ettiği taşınmazların erkek çocuklar tarafından kendi imkânlarıyla satın alındığını beyan etmiştir. Mahkeme 6/12/2005 tarihli kararıyla tapuların iptali istemini reddetmiş, davayı bir tenkis talebi olarak kabul edip R.Ş. hakkındaki davayı reddetmiş, diğer davalılar A.R. ve tarafından her bir davacıya ayrı ayrı 773 TL ödenmesine hükmetmiş, ayrıca bu tutara dava tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir:i. Dava terditli olarak açılmış ise de olayda taşınmazların tamamı davalılar tarafından satın alınmış olduğundan muris muvazaası söz konusu değildir. Taşınmazların bedelinin muris tarafından karşılanması muvazaa olarak kabul edilemez. ii. Değerleri yüksek olan taşınmazların satın alındığı dönemde erkek kardeşlerin yaşlarının küçük olduğu gözetildiğinde bunların erkek çocukların kendi imkânlarıyla satın alındığının kabulü hayatın olağan akışına uygun değildir. Bu sebeple davacı tanıklarının beyanları ile davalılardan R.Ş.nin beyanı samimi nitelikte bulunmuştur. Sonuç olarak murisin parasını ödediği taşınmazları kız çocuklarından mal kaçırmak gayesiyle erkek çocukları adına tescil ettirdiği kanaatine varılmıştır. iii. Davalılar 27/5/2004 tarihli duruşmada seçimlik haklarını kullanmış ve taşınmazları devretmeyi değil bedelini ödemeyi tercih ettiklerini beyan etmiştir. Bilirkişiler tarafından düzenlenen 17/8/2005 tarihli ek rapora göre iki davacının her bir davalıya ödemek zorunda olduğu tenkis bedeli 773 TL olarak hesaplanmıştır. Dava bu tutar üzerinden kabul edilmiştir. Mahkeme kararı Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/12/2006 tarihli kararıyla bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, murisin davalılara temlik ettiği herhangi bir taşınmaz bulunmadığından ve davalılar tarafından satın alınan taşınmazların bedelinin muris tarafından ödenmesi söz konusu olduğundan tenkis hesabının bedele hasren yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Kararda, davalılarca satın alınan taşınmazlar için muris tarafından ödenen tutarın satın alma gücündeki değişikliklerin tenkis edilecek tutarın belirlenmesinde hesaba katılması gerektiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca bir taşınmaza ilişkin tenkis yöntemi eleştirilmiş ve bu yöntemin usulüne uygun bulunmadığı vurgulanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 21/3/2007 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Mahkeme bozma kararına uyarak bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Muhasebe ve bankacılık sektöründe uzman üç öğretim üyesinden müteşekkil bilirkişi heyetince hazırlanan 20/5/2010 tarihli raporda sekiz taşınmaz için ödenen tutarlar 27/2/1988 tarihinde ulaştığı değer denkleştirici adalet kuralına göre toplam 650,78 TL (yeni Türk lirası) olarak hesaplanmıştır. Murisin taşınmazlar için ödediği tutarın ölüm tarihindeki değeri; üretici fiyat endeksi verileri, döviz kurlarındaki değişim oranları, cumhuriyet altını fiyatlarındaki değişim oranı ile üç aylık vadeli mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplamanın ortalaması alınarak belirlenmiştir. Hukukçu bilirkişi E.G. tarafından hazırlanan 16/2/2012 tarihli raporda murisin yukarıda belirtilen sekiz taşınmaz için ödediği 650,78 TL de dikkate alınarak terekenin ölüm tarihindeki net tutarı 023,85 TL olarak hesaplanmış ve bu suretle her bir davacının saklı miras payına el atılan tutar 413,51 TL şeklinde tespit edilmiştir. Hukukçu bilirkişi raporunda, Yargıtayın 11/11/1994 tarihli ve E.1994/4, K.1994/4 sayılı içtihadı birleştirme kararına göre seçimlik hakkın ancak sabit tenkis oranının bölünemeyeceğinin anlaşılmasından sonra davalıya kullandırılabileceği belirtilmiş; davalılardan seçimlik haklarını ne yönde kullanacaklarının yeniden sorulması, davalıların tercihine göre murisin ödediği tutarın seçimlik hakkın kullanıldığı tarihte ulaştığı değerin tespiti için muhasebeci bilirkişilerden ek rapor alınması önerilmiştir. Muhasebeci bilirkişi heyetince Mahkemeye sunulan 7/2/2014 tarihli ek raporda murisin davalılara aktardığı tutarın 7/2/2014 tarihi itibarıyla ulaştığı değer 829,73 TL olarak hesaplanmıştır. Mahkeme 29/9/2014 tarihli kararıyla davayı kabul etmiş ve hukukçu bilirkişi tarafından hazırlanan 16/2/2012 tarihli raporda belirlenen 413,51 TL'nin dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacılara ayrı ayrı ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir: i. Murisin ölüm tarihinde yürürlükte bulunan 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi uyarınca tenkis davası, miras bırakanın mahfuz payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmalarının yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili yenilik doğurucu davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile mahfuz pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Miras bırakanın mahfuz pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan sağlar arası kazandırmalar da ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tabidir. ii. Muris 1988 tarihinde ölmüştür. Muris ihtilaf konusu taşınmazları davalılara devretmemiş, bu taşınmazların alış bedelini ödemiştir. Murisin taşınmazların bedellerini davacıların saklı paylarını ihlal kastıyla davalılara verdiği sabittir. Bozma kararında belirtildiği üzere yapılan kazandırma taşınmazların aynı değil taşınmazların alımında ödenen bedeldir. Buna göre murisin dava konusu taşınmazların alımında ödediği bedelin mirasın açıldığı tarihte ulaştığı değerin belirlenmesi gerekir. iii. Murisin davalılara aktardığı tutarın ölüm tarihinde ulaştığı değer bilirkişi heyetince 636,25 TL olarak hesaplanmıştır. Hukukçu bilirkişi tarafından her bir davacının tecavüz edilen mahfuz payının karşılığı 413,51 TL olarak tespit edilmiştir.iv. Hukukçu bilirkişi raporundaki seçimlik hakkın kullandırılmasıyla ilgili görüşlere itibar edilmemiştir. Bozma kararında belirtildiği üzere tenkis hesabının bedele hasren yapılması gerekir. Bedele hasren tenkis hesabında önemli olan husus miras bırakan tarafından ödenmiş olan bedelin denkleştirici adalet kuralları uyarınca ölüm tarihinde ulaştığı değerin bulunmasıdır. Tasarrufa konu temlikin para olduğu hâllerde 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinde belirtilen tercih hakkı kullandırılmaz. v. Tenkisten doğan asıl alacak ödenmemişse faiz ancak ileri sürüldüğü tarihten geriye dönük bir yıl için istenebilir. Ne var ki talebe bağlılık ilkesi gereği dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi uygun görülmüştür. Başvurucular bu karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçelerinde, taşınmazların resmî satış sözleşmesindeki değil gerçek değerlerinin belirlenerek tenkis hesabının yapılması gerektiği ileri sürülmüştür. Başvurucular, Yargıtayın bazı kararlarına atıfta bulunarak bedeli muris tarafından ödenen taşınmazın başkaları adına tescil edilmesinin gizli bağışlama niteliğinde olduğunu, tanık beyanlarının taşınmazların gerçek alıcısının babaları olduğunu ortaya koyduğunu belirtmiştir. Başvurucular netice itibarıyla taşınmazların tapu paylarının iptal edilerek lehlerine tescil edilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 1/3/2018 tarihli kararıyla mahkeme kararını bozmuştur. Kararın gerekçesinde, Mahkemece bozma kararına uyulmasına rağmen kararın gereği tam olarak yerine getirilmediği gibi bozma kararında işaret edilen hususlarda alınan 16/2/2012 tarihli bilirkişi raporunda belirtilen eksiklikler giderilmeksizin neticeye gidildiği belirtilmiştir. Kararda, hükme esas alınan söz konusu bilirkişi raporunda her davacının mahfuz payına yapılan tecavüz tutarı 413,51 TL olarak belirlendikten sonra sabit tenkis oranının tespit edildiği ve daha sonra 11/11/1994 tarihli içtihadı birleştirme kararı uyarınca Mahkemenin sabit tenkis oranına göre davalılara kazandırılan malların bölünüp bölünemediğini araştırması, sonucuna göre seçimlik hakkı kullandırması gerektiği önerilmesine rağmen bu hususlarda araştırma yapılmadığı eleştirisi getirilmiştir. Daire 11/11/1994 tarihli içtihadı birleştirme kararı uyarınca araştırma yapılarak hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ancak Daire karar düzeltme aşamasında verdiği 25/10/2018 tarihli kararıyla bozma kararını kaldırmış ve başvurucuların temyiz istemini reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, murisin davalılara temlik ettiği herhangi bir taşınmazın bulunmadığı vurgulanmış; bu sebeple tenkis hesabının bedele hasren yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Daire bu durumda Mahkemece yapılacak işin murisin taşınmazlar alınırken verdiği bedelin mirasın açıldığı tarihte ulaştığı değerinin hesaplanmasından ve belirlenen değerin tenkisine hükmedilmesinden ibaret olduğunu belirtmiştir. Daireye göre 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinde yer alan tercih hakkı, kıymetine noksan gelmeksizin taksimi kabil olmayan bir malın temlik edilmesi ve bu malın tenkise tabi tutulması hâlinde söz konusu olacaktır. Daire netice itibarıyla mahkeme kararında isabetsizlik bulunmadığına karar vermiştir. Nihai karar başvurucu Ayten Saka'ya 30/11/2018 tarihinde, Nurten Saka'ya ise 21/12/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Ayten Saka 24/12/2018 tarihinde, Nurten Saka ise 2/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:"Birinci derecede mirasçılar, müteveffanın füruudur.Çocuklar, müsavat üzere mirasçıdır." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Füruu, baba ve anası, erkek ve kız kardeşi yahut karısı veya kocası sağ iken vefat eden murisin ölüme bağlı tasarrufları, bu kimselerin mahfuz hisseleri miktarından fazla olan mallarında muteberdir." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Mahfuz hisse aşağıdaki miktarlardan ibarettir. Füru için kanuni miras hakkının dörtte üçü, Ana ve babadan her biri için kanuni miras hakkının yarısı, Kardeşlerden herbiri için kanuni miras hakkının dörtte biri, Sağ kalan eş için, füruu ile birlikte mirasçı olması halinde kanuni miras hakkının tümü, diğer hallerde kanuni miras hakkının yarısı." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Aşağıdaki hallerde, ölüme bağlı tasarruflar iptal olunabilir:...3 - Gerek doğrudan doğruya, gerek muhtevi olduğu şartlar itibariyle kanuna muhalif veya ahlaka mugayir olması...." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Mahfuz hisselerinin baliğ olduğu miktarı alamıyan mirasçılar, tasarruf nisabını tecavüz eden teberruun tenkisini dava edebilirler." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir:"Kıymetine noksan gelmeksizin taksimi kabil olmayan muayyen bir mal vasiyet edilip te işbu vasiyet tenkise tabi olursa; lehine vasiyet yapılan kimse, dilerse tasarruf nisabı miktarını nakden alır dilerse tenkisi lazımgelen miktarın kıymetini verip o malı talep eder." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir:"Aşağıdaki tasarruflar, ölüme bağlı teberrular gibi tenkise tabidir.1 - İadeye tabi olmamak üzere miras hissesine mahsuben cihaz, teessüs masrafı yahut mal terki şeklinde vaki ölüme bağlı olmayan teberrular.2 - Miras haklarının berveçhi peşin tasfiyesi maksadiyle yapılan teberrular.3 - bağışlamayanın, kayıtsız ve şartsız rücua hakkı olan bağışlamalar ile adet üzere verilen hediyeler müstesna olarak, vefatından evvelki bir sene içinde yapılmış bağışlamalar.4 - Mahfuz hisse kaidelerini bertaraf etmek kasdiyle yapıldığı aşikar olan temlikler." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir:"Miras, ölüm ile açılır. Murisin ölümüne bağlı olmayan teberru ve taksimleri, mirasa alakaları noktasından mirasın açıldığı gündeki haline göre takdir edilir." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Miras açılınca, mirasçılar onun tamamına sahip olurlar. Kanunda açıkça yazılı haller müstesna olmak üzere, mütevaffanın alacakları ve bilcümle hakları ve zilyed bulunduğu malları, mirasçılarına intikal eder ve bu mirasçılar müteveffanın borçlarından şahsan mesul olurlar." Yargıtay Kararları Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 1/4/1974 tarihli ve E.1974/1, K.1974/2 sayılı içtihadı birleştirme kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Sonuç: Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklanmış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun ve maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi...." Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 11/11/1994 tarihli ve E.1994/4, K.1994/4 sayılı içtihadı birleştirme kararının ilgili kısmı şöyledir:"...7 - Tenkis Davacı Kavram ve Tenkise Tabi Tasarruflar:a) Tenkis Davası:Tenkisin sözlük anlamı indirme, azaltma ve eksiltmedir. Tenkis davası ile miras bırakanın mahfuz hisseyi ihlal eden sağlararası veya ölüme bağlı teberrularının kanuni halde indirilmesini sağlayan ve kanunda gösterilen (K. 502, 504) kimseler tarafından açılan yenilik doğuran bir davadır.Medeni kanunun maddesinde 'Mahfuz hisselerinin baliğ olduğu miktarı alamayan mirasçılar, tasarruf nisabını tecavüzden teberrunun tenkisini dava edebilirler' denilerek bu davanın konusunu belirlemiştir. Tenkis davası ile miras bırakan tarafından yapılan tasarrufların iptali değil, değiştirilmesi amaçlanmıştır. Bu niteliği itibariyle tenkis davası bir eda davası olarak kabul edilemez. Davalının elinde bulunan malların (K. 507) iadesinin sağlanabilmesi için ayrıca eda isteğinin ayrı ayrı dava konusu yapılabileceği gibi her iki istek birlikte bir davada da ileri sürülebilir. Uygulamada çok zaman tenkis isteği ile birlikte eda isteğinde de bulunduğu görülmektedir. Miras bırakanın mahfuz hisseyi ihlal eden fiilinin tespiti kısmı, İNŞAİ, malvarlığında meydana gelen eksikliğin giderilmesine ilişkin kısım ise EDAYI kapsamaktadır.b) Tenkis Davasının Konusu ve Tenkiste Tertip:Yukarıda açıklandığı üzere, davanın konusu mahfuz hisseyi ihlal eden miras bırakanın ölüme bağlı ve sağlararası tasarruflarıdır. Medeni Kanunun maddesine göre 'Tenkis mahfuz hisse tamam oluncaya kadar evvelemirde ölüme bağlı tasarruflardan ve kafi gelmediği takdirde en on tarihli olandan başlayarak en evvel vaki olana doğru çıkmak şartıyla ölüme bağlı olmayan teberrular üzerinde icra edilir'.Tenkis davası, miras bırakanın mahfuz hisseyi ihlal eden tüm ölüme bağlı tasarruflarına karşı açılabileceği gibi bazı şartlar altında sağlararası tasarruflara karşı da açılabilir. Hangi sağlararası tasarrufların tenkise tabi olduğu kanun tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. (K. 507, 509, 510).Medeni Kanunun maddesindeki hükme göre ölüme bağlı tasarruf yoksa veya ölüme bağlı tasarruf tamamen tenkis olmasına rağmen mahfu hisse, yine tamamlanmıyorsa o takdirde sağlararası tenkise tabi tasarruflarca geçilir.8 - Sabit Tenkis Oranı :Tenkise tabi tasarrufa konu olan mallar ile terekeye dahil diğer mal ve alacakların Medeni Kanunun 454/ maddesi uyarınca ölüm günündeki fiyatlara göre belirlenen değerleri toplanıp, aynı maddenin fıkrasında belirlenen pasif düşüldükten sonra, bulunan rakam, terekenin ölüm gününe göre net tutarını oluşturmaktadır. İşte bu net tutar üzerinden, davacı mirasçının mahfuz payı hesaplanır. Net tereke tutarı, davacının miras payı (K. 439, 440, 444) ve mahfuz payı (K. 453) ile çarpılarak mahfuz pay bir değer olarak ortaya çıkarılır. Tasarruf dışı terekeden davacının miras payına isabet eden, söz konusu mahfuz payı karşılanamıyorsa, ikisi arasındaki fark tasarruf veya tasarrufların tenkis edilecek miktarıdır. Medeni Kanunun maddesinde açıklanan tertip ve Medeni Kanunun 503, maddelerinde yer alan kurallar da dikkate alınarak birden çok lehtardan her birinde alınması gereken miktarlar bulunur. Bu rakamın, o davalıya yapılan kazandırmaya oranı SABİT TENKİS ORANINI oluşturmaktadır.MAHFUZ HİSSEYİ İHLAL EDEN MUAYYEN MAL VASİYETİNİN TENKİSİ...2 - Değerinde bir Azalma Olmaksızın Taksimi Kabil olmayan Muayyen Mal Vasiyetinin Tenkisindeki Esaslar ve Şartlar:Medeni Kanunun maddesinde 'Kıymetine noksan gelmeksizin taksimi kabil olmayan muayyen bir mal vasiyet edilip te işbu vasiyet tenkise tabi olursa; lehine vasiyet yapılan kimse, dilerse tasarruf nisabını miktarını nakten alır, dilerse tenkisi lazım gelen miktarın kıymetini verip o malı talep eder' hükmü yer almaktadır. Bu maddenin uygulanabilmesi için vasiyet olunan muayyen malın değerinde azalma olmaksızın sabit tenkis oranında taksiminin mümkün olmaması gerekir.Maddede öngörülen bu kuralın sadece mal vasiyetlerinde değil, sağlararası tenkise tabi tasarruflarda da uygulanacağı hususunda Yargıtay ve doktrin görüş birliği halindedir. Bu sebeple açılan tenkis davasında kanun davalıya, ya tasarruf nisabı miktarını nakden almasını veya tenkisi lazım gelen miktarın kıymetini verip, o malı talep etmesi hususunda bir seçimlik hak tanımıştır. Bu seçim hakkı, yenilik doğuran bir hak olup, karşı tarafa ulaştıktan sonra dönülmesi mümkün değildir.Mahfuz hissenin veya değişik bir ifade ile tasarruf nisabının hesaplanması da, değişmez tenkis oranının bulunmasında, terekeye değil mal ve hakların ölüm günündeki değerlerinin dikkate alınması gerektiği yönünde bir İçtihat uyuşmazlığı yoktur. İçtihat uyuşmazlığı Medeni Kanunun Maddesinin uygulanması safhasında doğmaktadır. Muayyen malın sabit (değişmez) tenkis oranında, kıymetine noksan gelmeksizin paylaştırılması mümkün ise o malın davacı ile davalı arasında paylaştırılması mümkün ise o malın davacı ile davalı arasında paylaştırılması mümkün olmazsa, kullanılacak tercih hakkına göre bir tarafın diğerine ödeyeceği nakdin tespitinde İçtihat uyuşmazlığı doğmuştur. ...4- Medeni Kanunun Maddesinin Niteliği:'Kıymetine noksan gelmeksizin TAKSİMİ kabil olmayan bir mal, vasiyet edilip te iş bu vasiyet tenkise tabi olursa, haline vasiyet yapılan kimse, dilerse tasarruf nisabı miktarını NAKTEN alır, dilerse tenkise lazım gelen miktarın KIYTEMİNİ verip o malı talep eder' hükmünde açıkça görüldüğü üzere kural kendine has taksim kuralı niteliğindedir. Tenkis sonunda kurulacak eda hükmünde malın bölünebilirliği halende taksime karar verilecektir. O halde bu hükmü yorumlarken Medeni kanunun babında yer alan taksim kuralları ile hem ahenk yorumlamak, özellikle maddede yer alan 'gayrimenkul mallar mirasçıya taksim zamanındaki kıymetiyle verilir' hükmü ile taksimi kabil olmayan malın satılarak ve bedeli taksim edilerek şuyuun giderilmesini emreden madde hükmünü gözetmek zorunludur. Taraflardan birinin tercihine göre mal varlıklarında meydana gelen değişikliğin azalması ve çoğalması mahfuz hisse kuralının amacı ile bağdaşmamaktadır. Mahfuz hisse kuralı ile kanunun tayin ettiği mirasçıların muayyen oranda mal varlığına kavuşması amaçlandığına göre, bunun korunması zorunludur. Şu halde enflasyonist baskıların oluştuğu dönemlerde Medeni Kanunun Maddesinde gösterilen NAKTİ, medeni Kanunun maddesinde yer alan tasarruf nisabının belirlenmesi ile ilgili kurallarla belirlemenin, hakkaniyet ile bağdaşmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Şu halde taraflardan birinin amaç dışı zenginleşmesine yol açacak çözüm yollarından kaçınmak zorunludur. Çağdaş hukuk, tam karşılığı verilmeden elde edilen kazançları korumamaktadır. (B.K.21, 63, 63). Kanunda 506 madde uyarınca ödenecek NAKLİN, 454/ madde de yer alan kural uyarınca belirlenmesini emreden açık bir hüküm olmadığına göre, Medeni kanunun maddesinde yer alan nakdin tespitinde kanunların diğer kurallarından yararlanmak gerekmektedir. ..Çözüm: Medeni kanunun maddesinde yer alan hükmün yalnızca tasarruf nisabının belirlenmesine mahsusu olduğu, medeni kanunun maddesi uyarınca değerinde azalma olmasızın sabit tenkis oranına göre, bölünmesi mümkün olmayan bir mala ilişkin tasarrufun tenkisi gerekmesi halinde, bölünmezliğin belirlenmesinden sonra, aynı hüküm uyarınca kullanılan seçimlik hak ile taraflardan birinin diğerindeki nakit alacağının belirlenebilir ve muaccel hale geldiği; böylece 'vücudu nihayet bulmuş olan' (B.K.61) sağlar arası tasarruflarda davalının, ölüme bağlı tasarruflarda davacının haksız iktisabının oluştuğu, Medeni Kanunun maddesi uyarınca aynen teslim edilmeyen malın iadesi gerektiğinin (B.K.61) anlaşıldığı n olan tercih hakkının kullanıldığı andaki tam değerinin ödenmesinin haklar dengesine (B.K.43, K.4) uygun düşeceği kabul edilmiştir. Sonuç: Kıymetine noksan gelmeksizin sabit tenkis oranında taksimi, kabil olmayan muayyen mala ilişkin muris tasarrufunun tenkisi halinde, Medeni kanunun maddesi uyarınca ödenecek nakdin (kıymet), aynı hükme göre kullanılan tercih hakkı günündeki fiyatlar dikkate alınarak belirleneceğine, 11/11/1994 gününde yapılan ilk toplantıda 1994/4 Esas, 1994/4 Karar sayı ile üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi. " Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/1/2009 tarihli ve E.2008/9362, K.2009/187 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal-tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; her ne kadar davacı tarafından çekişme konusu taşınmazların miras bırakan [nin] davalıya temlik ettiği ve muvazaa ile illetli olduğu ileri sürülerek tapu iptal ve tescil isteğinde bulunulmuş ise de, mahkemece yapılan inceleme ve araştırma sonunda dava dışı kişiler adına kayıtlı olan taşınmazların parasının miras bırakan tarafından kayıt maliklerine ödenerek, sicil kayıtlarının davalıya intikalinin sağlandığı saptanmış olup, doğrudan miras bırakanca davalıya yapılan bir temlikin bulunmadığı gözetilerek olayda 04/1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de, değinilen somut olgu bakımından anılan İçtihadı Birleştirme Kararının olayda uygulama yeri bulunmamaktadır. O halde, gerçekleştirilen işlemin de muris muvazaasından kaynaklandığı söylenemez.Oysa, anılan işlem, gizli bağış niteliğinde olup, koşulların gerçekleşmesi halinde tenkis hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur. Davadaki diğer istek yanında tenkis talebinde de bulunulduğu halde, mahkemece bu husus göz ardı edilerek neticeye gidilmiş olmasının doğru olduğu söylenemez. ... Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (TMK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen Türk Medeni Kanununun maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sür'atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilmesine karar verilmelidir. Hal böyle olunca, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda tenkisle ilgili delillerin toplanması, yukarıda değinilen ilkeler de gözetilmek suretiyle gerekli araştırma ve soruşturmanın tamamlanması, ondan sonra hasıl olacak duruma göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir." Aynı Dairenin 1/7/2021 tarihli ve E.2019/3133, K.2021/3683 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan babası [Ö.nün], [K. Limited Şirketinin] kurucu ortaklarından olduğunu, anılan şirketin faaliyet gösterdiği 118 ada 5 parsel sayılı taşınmazı diğer ortak [N.] ile üçüncü kişilerden bedelini ödeyerek satın aldıklarını, ancak mirasbırakanın o dönem şeker hastalığına bağlı görme kaybı yaşaması ve kendisini işlerin takibinde yetersiz görmesi nedeniyle temlik aldığı taşınmaz payını henüz 18 yaşında olan davalı oğlu [Ö.] adına muvazaalı olarak tescil ettirdiğini, aslında payın mirasbırakana ait olduğunu, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı hareket edildiğini ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tescilini, mümkün olmazsa tenkisini istemiştir.... Hemen belirtilmelidir ki, edinme şekli gözetildiğinde dava konusu taşınmaz yönünden ileri sürülen iddianın gizli bağış ( para bağışı ) niteliğinde olduğu, mirasbırakan tarafından davalıya kayda dayalı bir devir yapılmadığı, gizli bağış iddiası yönünden 1974 tarih ve ½ sayılı İBK’nın uygulanma olanağının bulunmadığı, koşullarının varlığı halinde tenkis istenebileceği anlaşıldığından, muris muvazaası nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteminin reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır ...... Mahkemece, davalıya kazandırılan payın murisin ölüm tarihindeki değeri keşif neticesinde belirlenmiş, belirlenen bu değer üzerinden yapılan tenkis hesabı ile ( 2017 tarihli rapor ) davacının saklı payının ihlal edildiği gerekçesiyle tenkis isteğinin kabulü yoluna gidilmiştir. Ne var ki, eldeki davada gizli bağış iddiası olduğundan, murisin davalıya para bağışladığı gözetilerek, elden bağışlanan bu paranın murisin ölüm tarihinde ulaşacağı miktarın denkleştirici adalet ilkesi uyarınca tespit edilmesi ve tespit edilen bu değer üzerinden tenkis hesabının yapılması gerekmektedir. Öte yandan, davacı tarafından davalıya kazandırılan payın akitte gösterilen bedelden daha yüksek bir bedel ödenerek temlik alındığı hususu ispatlanamadığından akitte gösterilen satış bedelinin dikkate alınması ve murisin ölüm tarihine göre güncellenmesi gerekmektedir.Hal böyle olunca, yukarıda açıklandığı üzere 1983 ve 1990 tarihli akitlerde çekişmeli paylar için ödenen satış bedellerinin murisin ölüm tarihinde ulaşacağı miktarın denkleştirici adalet ilkesi uyarınca tespit edilmesi, tespit edilen miktar üzerinden tenkis raporunun alınması, sabit tenkis oranının saptanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir." Aynı Dairenin 28/6/2021 tarihli ve E.2020/2688, K.2021/3577 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "Davacı, 1994 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 19/1000 payının satış bedeli mirasbırakanı [K.Ö.] tarafından ödenmesine rağmen, mirasbırakanın birlikte yaşadığı davalıların murisi [N.] adına tescil edildiğini, imar işlemi sonucu taşınmazın 9125 ada 10 parsel sayılı taşınmazda tam pay olarak [N.] adına tescil edildiğini, taşınmazdaki bir kısım payların [N.] tarafından üçüncü kişilere satıldığını, taşınmaz üzerine mirasbırakanı tarafından bina inşa edildiğini, işlemlerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde miras payı oranında bedelin tahsiline karar verilmesini istemiştir. ... Hemen belirtilmelidir ki, mirasbırakan tarafından davalıların murisi [N.ye] yapılan bir temlik bulunmadığından dava konusu taşınmaz yönünden 1974 tarih ve ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı saptanarak iptal ve tescil isteğinin reddine karar verilmesinde ve Bölge Adliye Mahkemesince davacının bu yöne ilişkin istinaf isteğinin reddedilmesinde bir isabetsizlik yoktur ... ..Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; 1974 tarihli ½ sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi adına kaydettirmesi halinde, diğer bir söyleyişle bedeli ödenerek 'gizli bağış' şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; koşulları var ise tenkis istenebileceği Hukuk Genel Kurulunun 1992 tarihli 586/782; 1994 tarihli 248/538; 1994 tarihli 667/856; 1995 tarihli 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması da bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Öte yandan; mirasbırakanın sağlığında, gerek kişiden parasını ödeyerek almak suretiyle ve gerekse tarafından yaptığı bağış niteliğindeki kazandırmaların mirasbırakanın ölümünden sonra saklı payların zedelenmiş olduğunun saptanması halinde, muris muvazaasına ilişkin iddianın dinlenemeyeceği, koşullarının varlığı halinde bu kazandırmaların 4721 sayılı TMK'nun 560 ila maddelerinde öngörülen tenkis davasına konu edilebileceği açıktır...."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı birinci maddesi şöyledir: "Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin temel amacı, devlet tarafından mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalelere karşı kişinin korunmasını sağlamaktır. Bununla birlikte Sözleşme'nin maddesi uyarınca taraf her devlet "kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin Sözleşme'de tanımlanan hakları ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlama" yükümlülüğü altındadır. Bu genel nitelikli görevin yerine getirilmesi, Sözleşme ile güvence altına alınan hakların etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bazı pozitif yükümlülükler ortaya koymaktadır (Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Makedonya Cumhuriyeti [BD], B. No: 60642/08, 16/7/2014, § 100; Sovtransavto Holding/Ukrayna, B. No: 48553/99, 25/7/2002, § 96). AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının da bazı pozitif yükümlülükler içerdiğini kabul etmektedir. AİHM'e göre mülkiyet hakkının gerçekten etkili bir biçimde korunabilmesi, devletin müdahale etmeme görevi yanında ayrıca bazı pozitif tedbirler almasını da gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 134; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 143). AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün maddesinin devletin doğrudan müdahalesinin söz konusu olmadığı, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar yönünden de -belirli durumlarda- mülkiyet hakkının korunması için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü içerdiğini kabul etmektedir. Devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde -özel kişiler arası mülkiyet ilişkileri bakımından olsa bile- kişilerin mülkiyet haklarına yapılacak keyfî müdahalelere karşı hukuksal bir koruma sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda devlet, özellikle tarafların mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıklar yönünden usule ilişkin gerekli güvenceleri sunan etkin bir yargısal mekanizma oluşturma yükümlülüğü altındadır. Bu çerçevede oluşturulan yargı yollarında ulusal mahkemeler de iç hukukta yer alan ilgili kanunlar ışığında makul ve adil bir biçimde mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek durumundadır. AİHM, bu gerekliliğin sağlanıp sağlanmadığını değerlendirirken uygulanan usulün bütününü incelemektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, § 96; Fuklev/Ukrayna, B. No: 71186/01, 7/6/2005, §§ 90, 91; Kotov/Rusya [BD], B. No: 54522/00, 3/4/2012, § 112; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, §§ 82-87; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No: 49429/99, 24/11/2005, § 134). Bununla birlikte AİHM; iç hukukun yorumlanması ve uygulanması konusundaki görevinin sınırlı olduğunu, ulusal mahkemelerin hukuk kurallarının yorumlanması bakımından sahip oldukları takdir hakkına, açık bir keyfîlik veya bariz bir takdir hatası olmadıkça karışamayacağını belirtmektedir (Anheuser‑Busch Inc./Portekiz, § 83). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/38147 | Başvuru, mahfuz miras payının sağlar arası işlemlerle diğer mirasçılara aktarıldığı gerekçesiyle açılan tenkis davasının makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının, yargılama sonucunda hükmedilen tazminatın güncel değeri karşılamaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayırma işlemi tesis edilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/3/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık cevabında, başvuru ile ilgili görüş bildirmesine gerek görülmediğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Kara Kuvvetleri Komutanlığı emrinde astsubay statüsünde görev yapan başvurucu hakkında, eşinin yapmış olduğu bir şikâyet esas alınarak başlatılan idari tahkikat sırasında, başvurucunun sivil bir memur ile duygusal ilişki yaşadığına dair tespitler yapılmıştır. Tahkikat neticesinde, sıralı sicil üstlerince "Silahlı Kuvvetlerde Kalması Uygun Değildir." sicili düzenlendiği, Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturulan komisyon tarafından 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun ilgili hükümleri gereği ahlaki nedenle Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayırma işlemine tabi tutulmasının uygun olacağına karar verilmiştir. Anılan karar sırasıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından onaylandıktan sonra Millî Savunma Bakanlığının 10/7/2013 tarihli onama kararıyla ayırma işlemi kesinleşerek 17/7/2013 tarihi itibarıyla başvurucunun Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişiği kesilmiştir. Başvurucu 2/8/2013 tarihinde ayırma işleminin iptali talebiyle Millî Savunma Bakanlığı aleyhine Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) dava açmıştır. Başvurucu başarılı bir kariyeri olduğunu, eşinin temeli olmayan kıskançlıkları nedeniyle zor duruma düştüğünü, herhangi bir duygusal arkadaşlığının olmadığını belirterek idari işlemin iptalini talep etmiştir. AYİM Başsavcılığı; dava konusu işlemin iptali yönünde görüş sunmuştur. Başsavcılığın 4/3/2014 tarihli düşünce yazısında, başvurucunun yaşadığı iddia edilen ilişkinin rıza dışı veya menfaate dayalı olduğu ya da görevini ve askerî disiplini olumsuz etkilediği yönünde belge ve bilgi olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca başvurucunun ikaz edilmediği, duygusal boyuttan ileriye gitmeyen ilişkinin özel hayat sınırları içinde cereyan ettiği ve şikâyete kadar aleniyet kazanmadığı ifade edilerek başvurucunun statü dışına çıkarılmasını gerektirecek ağırlıkta bir disiplin zaafiyeti veya ahlaki düşüklük içinde olduğuna dair delil olmadığı vurgulanmıştır. AYİM Birinci Dairesi (Daire) 10/6/2014 tarihli kararıyla davanın reddine hükmetmiştir. Kararda, başvurucunun sivil memur olarak görev yapmakta olan bayan ile telefonla arama ve mesaj atma kayıtlarının mevcut olduğu, gece geç saatleri de kapsar şekilde yapılan çok sayıda telefon görüşmelerinin kurum içi görüşme seviyesinin üzerinde olduğu belirtilmiştir. Mahkeme, başvurucunun evli olduğunu bildiği sivil memur ile çok sayıda telefon görüşmesi yapması ve mesaj atması şeklinde gerçekleşen eylemlerin Türk aile yapısı açısından kabul edilemez ve TSK'nın itibarını sarsacak ahlak dışı hareketler kapsamında olduğunu vurgulayarak, ayırma işlemlerinde idarece takdir yetkisinin objektif kıstaslara bağlı kalınarak ve kişi ile kurum yararı arasında denge gözetilerek kullanıldığını belirtmiştir. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 3/2/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar19/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında TSK'da görev yapan askerî personel hakkında ahlaki nedenlerle ayırma işlemi tesis edilmesine dayanak oluşturan mevzuata ve benzer durumlara ilişkin uluslararası hukuka yer vermiştir (G.G. [GK], B. No: 2014/16701, 13/10/2016, §§ 23-30; Tevfik Türkmen [GK], B. No: 2013/9704, 3/3/2016, §§ 23-39; Yaşar Türkmen, B. No: 2014/5418, 15/2/2017, §§ 20-33; Mehmet Çakır, B. No: 2014/5121, 16/2/2017, §§ 19-27). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/5085 | Başvuru, ahlaki durum gerekçe gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayırma işlemi tesis edilmesi nedeniyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, turizm tesisi yapılmak üzere tahsis edilen taşınmaz üzerindeki kesin tahsis işleminin kaldırılması ve iptaline karar verilen tahsis işlemine devam edilmesi talebinin reddi nedenleriyle mülkiyet hakkının; davanın süre aşımı yönünden reddi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2016/15702 numaralı bireysel başvuru 8/9/2016 tarihinde, 2017/22944 numaralı bireysel başvuru ise 15/5/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 2017/22944 numaralı başvuru dosyasının konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2016/15702 numaralı başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2016/15702 numaralı başvuru dosyası üzerinden yapılmasına ve 2017/22944 numaralı başvuru dosyasının kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Taşınmazın Başvurucu Eti Turistik Yatırımlar Ticaret ve Sanayi A.Ş.ye Tahsis Edilmesi ve Dava Süreci Antalya'nın Kemer ilçesi Göynük Mahallesinde bulunan 623 parsel sayılı 270 m² yüz ölçümlü orman vasıflı ve turizm alanı niteliğindeki Hazine taşınmazı otel projesi gerçekleştirilmek üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı (İdare) tarafından başvurucu Eti Turistik Yatırımlar Ticaret ve Sanayi A.Ş.ye (Eti Şirketi) tahsis edilmiştir. 28/7/1988 tarihli kesin tahsis belgesine göre 4/7/1988 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 49 yıllığına tahsis edilen taşınmazın yıllık tahsis bedeli 000 TL olarak belirlenmiştir. İdare tarafından düzenlenen 6/5/1988 tarihli turizm yatırım belgesinde otelin dört yıldızlı olacağı ve altı ay içinde inşaata başlanıp üç yıl içinde işletmeye açılacağı belirlenmiş ve inşaat ruhsatı alınmıştır. Başvurucu Eti Şirketi lehine 49 yıllığına üst hakkı kurulduğu, 7/9/1989 tarihinde taşınmazın tapu kaydına işlenmiştir. İdare tarafından düzenlenen 21/9/1990 tarihli turizm yatırım belgesinde otelin inşaata başlama ve işletmeye açılma süresi kaldırılmıştır. 24/1/1991 tarihli turizm yatırım belgesinde ise otelin beş yıldızlı olacağı açıklanmış ve inşaata başlama ile işletmeye açılma süresi belirtilmemiştir. Başvurucu Eti Şirketi tarafından 28/2/1992 tarihinde yeniden inşaat ruhsatı alınmıştır. İl Turizm Müdürlüğü görevlilerince hazırlanan 14/6/1993 ve 22/6/1993 tarihli raporlarda inşaat çalışmalarının başladığı ve devam ettiği tespit edilmiştir. İdare 2/11/1993 tarihinde daha evvel başvurucu Eti Şirketine süre verilerek tesisin %15'inin bitirilmesinin istenmesine rağmen bitirilmediği ve 1990, 1991 ve 1992 yıllarına ilişkin kira bedelleri ile kira artış oranlarına ilişkin farkın ödendiği konusunda bilgi ulaştırılmadığı gerekçeleriyle yapılan tahsisin iptaline ve teminat mektubunun Hazineye irat kaydedilmesine karar vermiştir. İptal kararı ile birlikte tesis üzerindeki ihzarat malzemelerinin kaldırılması ve arazinin teslim edildiği gibi iade edilmesi gerektiği bildirilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi tarafından anılan işlemin iptali istemiyle açılan dava Antalya İdare Mahkemesince 20/9/1994 tarihinde kabul edilmiştir. Mahkeme kararında 24/1/1991 tarihli turizm yatırım belgesinde inşaatın bitirilmesi için bir süre öngörülmediği gerekçesine yer verilmiştir. İdare 8/12/1994 tarihinde, Mahkemece verilen kabul kararı nedeniyle 6/5/1994 tarihli turizm yatırım belgesinin yürürlük kazandığını belirtmiştir. Antalya İdare Mahkemesinin 20/9/1994 tarihli kararını temyizen inceleyen Danıştay Altıncı Dairesi 26/2/1997 tarihinde Mahkeme kararını bozmuştur. Kararın gerekçesinde tesisin iki yıl içinde bitirilerek işletmeye açılacağını açıkça taahhüt eden başvurucu Eti Şirketinin kendisine verilen ek süreye rağmen taahhüdünü yerine getirmediğine değinilmiş ve turizm yatırım belgesinin iptalinin hukuka uygun olduğu belirtilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi tesisin tamamlanması için ek süre verilmesi istemiyle 4/3/1998 tarihinde İdareye dilekçe sunmuştur. İdare 4/5/1998 tarihinde başvurucuya tesisin kaba inşaatının bitirilmesine imkân tanınmak üzere 30/4/1999 tarihine kadar süre verilmesine ve on beş gün içinde noter taahhütnamesi sunmasına karar vermiştir. Taahhütnamede bu süre içerisinde kaba inşaatın bitirileceği, aksi hâlde tahsisin iptalinin kayıtsız şartsız kabul edileceği ibaresinin bulunması gerektiği belirtilmiştir. Antalya İdare Mahkemesince bozma ilamı sonrası yapılan yargılama neticesinde .../6/1998 tarihinde konusuz kalan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Mahkeme kararında İdare tarafından tesisin kaba inşaatının bitirilmesi için 30/4/1999 tarihine kadar süre verilmesi nedeniyle tahsis işlemi ile turizm yatırım belgesinin geçerliliğini sürdürdüğü ve önceki iptal işleminin geri alındığı belirtilmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Arazi Tahsis Komisyonu 12/4/2000 tarihinde, 30/4/1999 tarihine kadar hiçbir inşaat faaliyetinde bulunulmadığı gerekçesiyle tahsis işleminin yeniden iptal edilmesini ve verilen teminat mektubunun Hazineye irat olarak kaydedilmesini kararlaştırmıştır. Başvurucu Eti Şirketi tarafından 14/5/2001 tarihinde Kemer Sulh Mahkemesinden delil tespiti talebinde bulunulmuştur. Kemer Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından delil tespiti sırasında yapılan gözlemde, tespite konu yerin ormanlık alan içerisinde geniş bir sahayı kapsadığı, taşınmazın orta kısmında otel inşaatına başlandığı, temel betonlarının atılıp üzerine demir bağlantılarının yapıldığı, çevresinde yoğun taşlık ve çakıl alan bulunduğu, bu alanın yoğun olması sebebiyle inşaatın altyapısı ve çıkış borularının görülemediği belirtilmiştir. Delil tespiti dosyasına sunulan 14/5/2001 tarihli bilirkişi raporunda inşaatın proje ve hafriyat aşamasının tamamlandığı, bunun yatırımın %15'ini oluşturduğu ve inşaatın devam ettiği belirtilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi tarafından İdarenin 12/4/2000 tarihli tahsisin iptaline ilişkin işleminin iptal talebiyle açılan dava Antalya İdare Mahkemesinin 18/11/2003 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Mahkeme kararında 30/4/1999 tarihine kadar başvurucuya ek süre verildiği, başvurucunun süre verilmesine ilişkin yazı içeriğini aynen kabul ettiğine dair noter onaylı taahhütname verdiği ve 8/6/1999 tarihli denetim raporunda inşaatın tamamlanmasına yönelik bir faaliyet olmadığının tespit edildiği gerekçesine yer verilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi 3/7/2003 tarihli ve 4916 sayılı Çeşitli Kanunlarda ve Maliye Bakanlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un geçici maddesinden faydalanarak tahsisin ihyası ve lehine yeniden irtifak hakkı tesis edilmesi istemiyle 8/5/2003, 4/8/2003 ve 12/8/2003 tarihlerinde Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğüne başvurmuştur. Maliye Bakanlığı tarafından verilen 5/3/2004 tarihli cevapta, başvurucudan tahsil edilen tüm bedellerin bildirilmesi ve gönderilmesi, kesin tahsisin iptali için açılan davadan, dava sonuçlanmışsa temyiz veya karar düzeltme taleplerinden tüm yargılama giderleri üstlenilerek feragat edilmesi ve bu belgelerin ibraz edilmesi gerektiği bildirilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi Antalya İdare Mahkemesine 31/3/2004 tarihinde sunduğu dilekçesinde 18/11/2003 tarihli karara ilişkin temyiz isteminden tüm yargılama giderleri üzerinde bırakılmak suretiyle feragat ettiğini belirtmiştir. İdare tarafından 17/8/2004 tarihinde başvurucu Eti Şirketine gönderilen yazıda Maliye Bakanlığı tarafından 4/7/1988 tarihli tahsisin ihyasının uygun görüldüğü belirtilerek şartların yerine getirilmesi istenilmiştir. İdare 14/1/2005 tarihinde başvurucu Eti Şirketi tarafından kesin ve süresiz teminat mektubunun bir ay içerisinde sunulmadığı gerekçesiyle adına yapılan kesin tahsisin ihyasının yürürlük kazanmadığını ve iptal edildiğini bildirmiştir. İdare uyuşmazlığa konu taşınmazın yerli ve yabancı girişimcilere tahsis edileceğine ilişkin 2006/1 sayılı şartname duyurusunu yayımlamıştır. Şartnamenin maddesinde alanın herhangi bir nedenle teslim edilememesi hâlinde İdarenin yükümlülüğü bulunmadığı belirtilmiştir. Şartname kapsamında taşınmaz için en yüksek sosyal ve teknik altyapıya katılım teklifini (000 TL) diğer başvurucu Ersoy Otelcilik İnşaat ve Turizm İşletmeciliği A.Ş. (Ersoy Şirketi) sunmuş ve yatırım bedelinin %0,15 (binde on beş) oranındaki 000 TL tutarındaki teminat mektubunu İdareye sunmuştur. Başvurucu Eti Şirketi tarafından, bir aylık sürede teminat mektubu sunulmadığı gerekçesiyle 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlandırılmamasına ilişkin 14/1/2005 tarihli işlemin iptali istemiyle Antalya İdare Mahkemesinde dava açılmıştır. Başvurucu Ersoy Şirketi davaya İdare yanında müdahil olmuştur. Antalya İdare Mahkemesinin 22/2/2007 tarihli kararı ile dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:i. 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlanarak kesin tahsis işleminin tekrar yürürlük kazanabilmesi için olay tarihinde yürürlükte bulunan 28/4/1983 tarihli ve 18031 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Kamu Arazisinin Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) hükümleri uyarınca başvurucu bir aylık süre içerisinde toplam yatırım maliyetinin %10'una tekabül eden miktardaki, kesin tahsis dönemine ait olmak üzere kesin ve süresiz bir teminat mektubunu İdareye teslim etmek ve tahsis koşullarını da belirleyen kira veya irtifak hakkı şeklindeki tahsis sözleşmesini İdareyle karşılıklı olarak imzalamak zorundadır.ii. Başvurucu, Yönetmelik'in öngördüğü süre içerisinde bu işlemleri yerine getirmemiş olduğundan kesin tahsis işlemine yürürlük kazandırılmaması yönünde işlem tesisinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Temyiz edilen karar Danıştay Altıncı Dairesince 11/3/2009 tarihinde bozulmuştur. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:i. Bu zamana kadar kiraları ödenip %15'i tamamlanan yatırımın tamamlanmasında kamu yararı amacı bulunmaktadır. Devam eden davalardan Maliye Bakanlığının yönlendirmesi sonucu feragat edildiği ve 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlanmak isteyen başvurucu Eti Şirketinin talebinin uygun görülmesinden sonra iyi niyetli iradesini ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.ii. İdare tarafından başka hukuki ve fiilî engel bulunmadığı, bankada yeteri kadar mevduat bulunduğu, verilen bir aylık sürede yüksek miktarda teminat mektubunun hazırlanmasının zaman alacağı hususu dikkate alınmadan ve daha evvel verilmiş olan teminat mektubu yok sayılarak kesin tahsisin ihya edilmemesi ve tahsisin iptali hukuka uygun değildir. Bozma kararına uyan Antalya İdare Mahkemesi 15/10/2009 tarihli kararı ile dava konusu işlemi iptal etmiştir.Kararda Danıştay Altıncı Dairesinin 11/3/2009 tarihli ilamındaki gerekçeler benimsenmiştir. İdare, mahkemenin iptal kararı üzerine başvurucu Eti Şirketine gönderdiği 16/12/2009 tarihli yazıda tahsisin ihyası işlemlerine başlandığını belirtmiştir. Temyiz edilen Antalya İdare Mahkemesinin 15/10/2009 tarihli kararı Danıştay Altıncı Dairesince 22/9/2010 tarihinde onanmıştır. Yapılan karar düzeltme istemi üzerine Danıştay Ondürdüncü Dairesi 15/7/2011 tarihinde kararı yeniden bozmuştur. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:i. 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlanmak için gerekli görülen taahhütname ve iş programı başvurucu Eti Şirketi tarafından süresi içinde sunulmuştur.ii. Kesin teminat mektubunun ise, bankanın dahili işlemleri nedeniyle gerekli blokaj işlemlerinin tamamlanmamasından ötürü zamanında sunulamadığı ve banka işlemlerinin tamamlanmasının ardından en kısa zamanda sunulacağı belirtilmiştir. Bank tarafından İdareye yazılan yazıda da hazırlıkların sürdüğü ve firma ortaklarının hesaplarında ilgili teminat mektubunu karşılayacak tutarda mevduat bulunduğunun bildirildiği anlaşılmıştır. Ancak banka yazılarının gerçeği yansıtmadığı gerekçesiyle şirket yetkilisi ve yazıyı düzenleyen banka görevlisi hakkında dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarından dava açılmış, dava beraatle sonuçlanmıştır.iii. Kesin ve süresiz teminat mektubunun İdareye iletilmesi şartı sağlanmamıştır. Ayrıca daha evvel sunulan teminat mektubu sözleşme hükümlerine riayetsizlik nedeniyle irat kaydedilmiştir. Kaldı ki teminat mektubu iddiası ile ibraz edilen yazılar Yönetmelik'te aranılan nitelikte teminat mektubu olmayıp sadece teminat mektubunu karşılayacak tutarda mevduatın bulunduğu yönünde ifadeler bulunan yazılardır. Bu nedenlerle 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesindeki koşullar sağlanmamıştır. Antalya İdare Mahkemesi 23/12/2011 tarihli kararı ile önceki kararında ısrar ederek dava konusu işlemi iptal etmiştir. Başvurucu Eti Şirketi yetkilisi tapuda şirketleri lehine kurulan üst hakkının talepleri veya Mahkeme kararı olmadan kaldırıldığını belirterek yeniden tapuya işlenmesi istemiyle 12/6/2014 tarihinde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne başvurmuştur. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Başmüfettişliğince hazırlanan 18/7/2014 tarihli raporda, 7/9/1989 tarihinde tesis edilen üst hakkının 24/6/1994 tarihli işlem ile terkin edilmesinin lehine üst hakkı konulanın talebi veya mahkeme kararı olmadan yapıldığından usulsüz olduğu görüşü belirtilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi bu rapora istinaden 13/8/2014 tarihinde üst hakkının yeniden tescil edilmesi için Kemer Tapu Müdürlüğüne müracaat etmiş ve 623 parsel sayılı taşınmaz üzerinde hatalı terkin edildiği belirtilen işlem (üst hakkı tesisi) düzeltilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi 17/11/2014 tarihinde İdareden tahsise ilişkin işlemlere devam edilmesini talep etmiş ve Mahkemenin 23/12/2011 tarihli ısrar kararı sonrasında temyiz edilerek Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna (İDDK) gönderilen davadan 19/11/2014 tarihinde feragat etmiştir. İDDK 20/11/2014 tarihli kararı ile başvurucu Eti Tur. Yat. Tic. ve San. A.Ş. tarafından davadan feragat edildiğinden karar veren idare mahkemesince bir karar verilmek üzere hükmü bozmuştur. Bozma sonrası Mahkeme 12/3/2015 tarihli karar ile feragat nedeniyle konusuz kalan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair hüküm kurmuştur. Bu karar başvurucuya 24/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiş ve kanun yoluna başvurulmaksızın 27/4/2015 tarihinde kesinleşmiştir. İdare 11/6/2015 tarihli yazısında davadan feragatin kesin hüküm gibi sonuç doğuracağını belirtmiş ve iptal edilen tahsisin başvurucu Eti Şirketi adına devamının mevzuat kapsamında mümkün olmadığını bildirmiştir. Başvurucu Eti Şirketi 11/6/2015 tarihli bu işlemin iptali istemiyle Antalya İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu Ersoy Şirketi bu davaya İdare yanında müdahil olmuştur. Antalya İdare Mahkemesi 8/1/2016 tarihli kararı ile davayı kabul etmiş ve dava konusu işlemi iptal etmiştir. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:i. Maliye Bakanlığının isteği üzerine taşınmazın tapu kayıtlarında başvurucu şirket adına tescil edilmiş olan üst hakkının terkin edilmesi, İdarece kaba inşaatın bitirilmesi için 30/4/1999 tarihine kadar verilen süre içerisinde inşaata başlayabilmek için gerekli belge olan inşaat ruhsatının düzenlenmesine engel oluşturmaktadır.ii. Hatalı terkin edilen üst hakkının 13/8/2014 tarihinde yeniden tescil edildiği gözönünde bulundurulduğunda, 24/4/1994-13/8/2014 tarihleri arasında Maliye Bakanlığının isteği üzerine terkin edilen üst hakkı nedeniyle zaten inşaat ruhsatı alınabilmesi mümkün olmadığından bu hususun Yönetmelik'in maddesinin (7) numaralı bendinde yer alan "kamudan kaynaklanan ve Bakanlıkça kabul edilebilir idari ve hukuki uyuşmazlıklardan doğan sebeplerle yatırıma başlanamaması veya yatırımın gerçekleştirilememesi" durumu kapsamında değerlendirilerek davalı İdarece işlem tesis edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Temyiz istemi üzerine Danıştay Ondördüncü Dairesi 16/6/2016 tarihinde kararın bozulmasına ve davanın reddine (karar düzeltme kanun yolu kapalı olmak üzere) karar vermiştir. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:i. Başvurucu Eti Şirketinin 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlandırılarak kesin tahsisin ihyası yolundaki istemi 17/8/2004 tarihli Maliye Bakanlığı işlemi ile olumlu cevaplandırılmıştır. Ancak başvurucu anılan Kanun maddesinden yararlandırılarak tekrar tahsis işleminin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan belgeler içerisinde yer alan banka teminat mektubunu Yönetmelik'in maddesinde öngörülen bir aylık süre içerisinde İdareye teslim edememiş ve kesin tahsisin ihyası 14/1/2005 tarihinde iptal edilmiştir. Başvurucu bu işlemin iptali istemiyle açtığı davadan 19/11/2014 tarihli dilekçeyle feragat etmiştir.ii. Feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurması nedeniyle iptal edilen tahsisin başvurucu şirket adına devamı mümkün değildir. Bu nedenle başvurucunun 17/11/2014 tarihli dilekçeyle üst hakkının 13/8/2014 tarihinde ihya edildiğinden bahisle yatırımların kaldığı yerden devamı için gerekli işlemlerin başlatılması yolunda yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Nihai karar başvurucu Eti Şirketine 9/8/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu Eti Şirketi 8/9/2006 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Taşınmazın Başvurucu Ersoy Otelcilik İnşaat ve Turizm İşletmeciliği A.Ş.ye İhale Edilmesi ve Dava Süreci Başvurucu Eti Şirketi, İdare tarafından taşınmazın yerli ve yabancı yatırımcılara tahsis edileceği yönünde alınan kararın (bkz. § 29) iptali istemiyle Antalya İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu Ersoy Şirketi davaya İdare yanında müdahil olmuştur. İdare 6/5/2006 tarihinde başvurucu Ersoy Şirketi tarafından başlangıçta verilen 000 TL teminat mektubu dışında kalan 000 TL'lik kısım için teminat mektubu verilmesini istemiştir. Başvurucu Ersoy Şirketi tarafından 6/6/2006 tarihinde İdareye başvurularak tahsisin iptali yönünde Antalya İdare Mahkemesinin E.2006/1041 sayılı dosyası ile açılan dava sonuna kadar teminat mektubu verme süresinin durdurulması istenilmiş olup bu talebi İdare tarafından 20/6/2006 tarihinde uygun bulunmuştur. Başvurucu Ersoy Şirketi 16/10/2006 tarihinde İdareye başvurarak tahsisin iptali yönünde açılan dava sonuçlanmadığından daha evvel verilen 000 TL bedelli teminat mektubunun iadesini istemiş, ancak bu talebi İdare tarafından 15/11/2006 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu Ersoy Şirketi 20/11/2007 tarihli dilekçesi ile yargı kararları nedeniyle ön izin aşamasından tahsis aşamasına geçilemediğini belirterek tahsis işlemlerine devam edilmesini istemiştir. İdare tarafından verilen 23/11/2007 tarihli cevapta Danıştay Altıncı Dairesinin 22/5/2007 tarihli kararı ile Yönetmelik hükümlerinin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiğinden yapılabilecek bir işlem bulunmadığı belirtilmiştir. Taşınmazın yerli ve yabancı yatırımcılara tahsis edilmesi yönünde alınan kararın iptali istemiyle açılan davada Antalya İdare Mahkemesi 14/12/2007 tarihli kararı ile işlemi iptal etmiştir. Kararın gerekçesinde orman alanlarının turizm yatırımlarına açılmasına izin veren 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu hükümleri yargı kararları ile iptal edildiğinden orman vasıflı taşınmazın turizm amacıyla yatırımlara tahsisi için ihaleye çıkarılmasının hukuka uygun olmadığı belirtilmiştir. Temyiz edilen karar Danıştay Altıncı Dairesince 30/10/2008 tarihinde bozulmuştur. Kararın gerekçesinde orman alanlarının turizm yatırımlarına açılmasına izin veren 2634 sayılı Kanun hükümlerinde Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında yapılan değişikliklerle getirilen düzenlemelerin dikkate alınması gerektiğine değinilmiştir. Yapılan karar düzeltme istemi üzerine Danıştay Altıncı Dairesi 7/7/2009 tarihinde Antalya İdare Mahkemesinin 14/12/2007 tarihli kararını onamıştır. Onama kararının gerekçesinde Dairede bulunan Antalya İdare Mahkemesinin 22/2/2007 tarihli kararının temyizine ilişkin E.2009/7379 sayılı dosyada verilen 11/3/2009 tarihli kararda, başvurucu Eti Şirketi adına yapılan tahsisin iptaline karar verilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığının anlaşıldığı, bu nedenle de tahsisin iptaline karar verildiğinden bahisle taşınmazın turizm amaçlı yatırım yapılmak üzere yerli ve yabancılara tahsis edileceğine ilişkin işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı üzerinde durulmuştur. Başvurucu Ersoy Şirketi 29/9/2009 tarihli dilekçe ile 2006/1 sayılı şartname ilanına karşı açılan davada yargılama sürecinin ne zaman sonuçlanacağı öngörülemediğinden başvuru aşamasında verilmiş bulunan 734 TL tutarındaki teminat mektubu ile müzakere başlangıcında verilen 000 TL tutarındaki teminat mektubunun iadesini talep etmiştir. Arazi Tahsis Komisyonu tarafından verilen 16/10/2009 tarihli kararda, Antalya İdare Mahkemesinin E.2006/1041 sayılı davada iptal kararı vermesi ve bu kararın Danıştayca onanarak kesinleşmesi nedeniyle 623 parsel sayılı taşınmazın başvurucu Ersoy Şirketine tahsisinin mümkün olmadığı ve şirketin teminat mektuplarının iade edileceği belirtilmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından Merkez Saymanlık Müdürlüğüne yazılan 16/11/2009 tarihli yazıda, İdare işleminin iptali yönünde verilen Antalya İdare Mahkemesinin E.2006/1041 sayılı dosyasındaki kararın kesinleşmesi ve bunun neticesinde taşınmazın başvurucu Ersoy Şirketine tahsisinin mümkün olmaması nedeniyle şirketten alınan 734 TL ve 000 TL tutarındaki teminat mektuplarının iadesi istenilmiştir. Evrak üzerinde ''16/10/2009 gün ve 16 nolu ATK kararının 24'ncü maddesi tebligatıdır'' ibaresi olduğu görülmüş ve evrakın N.Ç. isimli kişi tarafından ''elden aldım'' şeklindeki bir açıklama ile imzalandığı anlaşılmıştır. Başvurucu Ersoy Şirketi tarafından 10/10/2014 tarihinde, 623 parsel sayılı taşınmaz üzerinde daimî müstakil üst hakkı kurulmasına ilişkin Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ile Antalya Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü işlemlerinin iptali istemiyle Antalya İdare Mahkemesinde dava açılmıştır. Başvurucu Eti Şirketi bu davaya davalı yanında müdahil olmuştur. Mahkeme 21/10/2015 tarihinde adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir. Başvurucu Ersoy Şirketince temyiz edilen karar Danıştay Ondördüncü Dairesince 8/3/2017 tarihinde idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle bozulmuştur. Yapılan karar düzeltme istemi Danıştay Ondördüncü Dairesince 9/11/2017 tarihinde reddedilmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) sistemi üzerinden yapılan incelemede bozma kararı sonrasında dosyanın yeni esası ve bulunduğu aşama tespit edilememiştir. Başvurucuların da dosyanın akıbeti hakkında bilgi sunmadıkları görülmüştür. Başvurucu Ersoy Şirketinin 25/11/2014 tarihinde İdareye sunduğu dilekçede, başvurucu Eti Şirketine yapılan kesin tahsisin iptaline ilişkin işlem aleyhinde açılan davadan Eti Şirketinin feragat etmesi nedeniyle dava öncesi duruma dönüldüğünden tahsis işlemlerinin kaldığı yerden devamı ve ön izin verilmesi talep edilmiştir. Ayrıca 29/9/2009 tarihli yazıya istinaden taraflarına iade edilen teminat mektuplarının dilekçe ekinde sunulduğu belirtilmiştir. İdare 15/4/2015 tarihinde 2006/1 sayılı şartnameye göre yapılan tahsis işleminin Antalya İdare Mahkemesinin 4/12/2007 tarihli kararı ile iptal edilmesi nedeniyle başvurucu Ersoy Şirketi yönünden tahsis işlemlerinin kaldığı yerden devamı ve ön izin verilmesi talebinin uygun görülmediğini belirtmiştir. Cevap yazısında ayrıca dilekçe ekinde sunulan teminat mektuplarının iade edildiği bildirilmiştir.Başvurucu Ersoy Şirketi 16/10/2009 tarihli Arazi Tahsis Komisyonu kararı ve 15/4/2015 tarihli İdare işleminin iptaline karar verilmesi istemiyle dava açmıştır. Başvurucu Eti Şirketi davaya İdare yanında müdahil olmuştur. Antalya İdare Mahkemesi 5/11/2015 tarihli kararı ile davanın 16/10/2009 tarihli Arazi Tahsis Komisyonu kararının iptali istemine ilişkin kısmının süre aşımı, 15/4/2015 tarihli işlemin iptali istemine ilişkin kısmının ise esas yönünden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:i. 16/10/2009 tarihli Arazi Tahsis Komisyonu kararı başvurucu şirket yetkilisince elden alınmıştır. Karardan haberdar olduğunda kuşkuya yer bulunmayan başvurucu Ersoy Şirketi tarafından, üzerinden beş yılı aşan bir süre geçtikten sonra 13/5/2015 tarihinde açılan dava süresinde değildir. Bu nedenle Arazi Tahsis Komisyonu kararının iptali isteminin süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesine olanak bulunmamaktadır.ii. Öte yandan,ilgililerin ileriye dönük olarak haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabileceklerini öngören 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesi kapsamında başvurucu Ersoy Şirketince yapılmış bulunan 25/11/2014 tarihli başvurunun Arazi Tahsis Komisyonu kararı bakımından dava süresini ihya etmesine hukuken imkân yoktur.iii. Arazi Tahsis Komisyonu kararının, İdarece geri alınmadığı ve yargı kararı ile iptal edilmediği anlaşılmıştır. Arazi Tahsis Komisyonu kararının yürürlükte bulunması karşısında, İdarenin 2634 sayılı Kanun ve Yönetmelik hükümlerine uygun olarak turizm amaçlı yatırım yapmak üzere yerli ve yabancı girişimcilere tahsis yapmasında anılan mevzuat çerçevesinde takdir yetkisinin bulunması nedeniyle başvurucu şirket adına tahsis yapılması ve ön izin verilmesi konusunda yargı kararı ile zorlanmasına hukuken imkân bulunmamaktadır. Öte yandan, davalı İdare yanında davaya müdahil olan başvurucu Eti Şirketi adına tapuya tescilli bulunan daimî ve müstakil üst hakkının 1994 yılında usulsüz terkin edilip talep üzerine 13/8/2014 tarihinde tapuya yeniden tescilinin yapıldığı iddia edildiğine göre bu husus çözüme kavuşturulmadan başvurucu Ersoy Şirketi hakkında değerlendirme yapılmasına olanak bulunmadığını da belirtmek gerekmektedir. Temyiz edilen karar Danıştay Ondördüncü Dairesince 16/6/2016 tarihinde onanmıştır. Yapılan karar düzeltme istemi Danıştay Ondördüncü Dairesi tarafından 8/3/2017 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu Ersoy Şirketine 19/4/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu Ersoy Şirketi tarafından 8/6/2015 tarihinde, müdahil olduğu Antalya İdare Mahkemesinin 4/12/2007 tarihli kararının yargılamanın yenilenmesi yoluyla incelenmesi ve bu kararın kaldırılarak davanın reddedilmesi istemiyle de dava açılmıştır. Mahkemenin 28/10/2015 tarihli kararı ile yargılamanın yenilenmesi istemi kabul edilmiş ve isteme konu 4/12/2007 tarihli kararın ortadan kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:i. Antalya İdare Mahkemesinin 14/12/2007 tarihli kararına esas alınan E.2006/1356 sayılı davanın, yapılan yargılama süreçleri sonucunda 12/3/2015 tarihinde"feragat nedeniyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına" ilişkin karar ile sonuçlanarak ortadan kalkması nedeniyle, yargılamanın yenilenmesi istemi 2577 sayılı Kanun'un maddesi kapsamında kabul edilmiştir.ii. Başvurucu Eti Şirketinin 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesinden yararlandırılması istemi 17/8/2004 tarihli İdare işlemi ile olumlu cevaplandırılmıştır. Eti Şirketinin tekrar tahsis işlemi gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan belgeler içerisinde yer alan banka teminat mektubunu öngörülen bir aylık süre içerisinde İdareye teslim edememesi nedeniyle kesin tahsisin ihyası için tesis edilen işlem 14/1/2005 tarihinde iptal edilmiştir. Anılan işlem ile bu işlemin düzeltilmesi istemi ile yapılan başvurunun reddine ilişkin 8/4/2005 tarihli işlemin iptali istemiyle E.2006/1356 sayılı dosyasında açılan davanın, yapılan yargılama süreçleri sonucunda 12/3/2015 tarihinde"feragat nedeniyle konusu kalmayan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına" ilişkin karar ile sonuçlanarak ortadan kalktığı anlaşılmıştır. Bu kararın da Antalya İdare Mahkemesinin 14/12/2007 tarihli kararına esas alındığı ve dayanağının ortadan kalktığı görülmektedir. Temyiz edilen karar Danıştay Ondördüncü Dairesince 31/5/2016 tarihinde karar düzeltme kanun yolu kapalı olarak onanmıştır. Başvurucu Ersoy Şirketi tarafından tahsis işlemlerine kaldığı yerden devam edilmesi ve taraflarına ön izin verilmesi istemiyle 24/11/2015 tarihinde İdareye başvuru yapılmış ve başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle 19/2/2016 tarihinde İdare aleyhinde dava açılmıştır. İdarenin 25/2/2016 tarihli işlemi ile başvuruyu reddettiği anlaşılmıştır. Başvurucu Eti Şirketi davaya İdare yanında müdahil olmuştur. Antalya İdare Mahkemesinin 20/10/2016 tarihli kararı ile dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:i. Antalya İdare Mahkemesinin E.2015/868 ve K.2015/1327 sayılı kararı ile taşınmazın en yüksek teklifi veren Ersoy Şirketine tahsis edilmesine ilişkin işlemin iptaline dair karar ortadan kalkmıştır. Ancak şirket adına tahsis işlemlerinin kaldığı yerden devamı ve ön izin verilmesi istemiyle daha evvel 25/11/2014 tarihinde yapılan başvuru üzerine talebin uygun görülmediği yolundaki 15/4/2015 tarihli işlem ve dayanağı 16/10/2009 tarihli ve 16 No.lu Arazi Tahsis Komisyonu kararının iptali istemiyle açılan dava Antalya İdare Mahkemesince 5/11/2015 tarihli karar ile reddedilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.ii. Bu durumda; başvurucu Ersoy Şirketi hakkında alınan 16/10/2009 tarihli ve 16 No.lu Arazi Tahsis Komisyonu kararının, idarece geri alınmadığı ve yargı kararı ile iptal edilmediği anlaşılmıştır. Bu nedenle İdarenin 2634 sayılı Kanun ve Yönetmelik hükümlerine uygun olarak turizm amaçlı yatırım yapmak üzere yerli ve yabancı girişimcilere tahsis yapmasında takdir yetkisinin bulunması nedeniyle başvurucu şirket adına tahsis işlemlerine kaldığı yerden devam edilmesi ve ön izin verilmesi konusunda yargı kararı ile zorlanmasına hukuken imkân bulunmamaktadır. Temyiz edilen karar Danıştay Ondördüncü Dairesince 8/3/2017 tarihinde karar düzeltme kanun yolu kapalı olarak onanmıştır. Nihai karar başvurucu Ersoy Şirketine 24/4/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu Ersoy Şirketi 15/5/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Üst hakkının tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunan 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenîsi'nin''İnşaat hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Malik, üçüncü şahıs lehine arsasının üstünde veya altında inşaatta bulunmak veya mevcut inşaatı ipka etmek salahiyetini veren bir irtifak hakkı tesis edebilir. Hilafına mukavele olmadıkça bu hak başkasına temlik olunabilir ve mirasçıya intikal eder. İşbu irtifak hakkı müstakil ve daimi bir mahiyeti haiz ise tapu siciline gayrimenkul olarak kaydedilebilir." 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun ''Üst hakkı'' ana başlıklı ve ''Konu ve tapu kütüğüne kayıt'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bir taşınmaz maliki, üçüncü kişi lehine arazisinin altında veya üstünde yapı yapmak veya mevcut bir yapıyı muhafaza etmek yetkisi veren bir irtifak hakkı kurabilir.Aksi kararlaştırılmış olmadıkça bu hak, devredilebilir ve mirasçılara geçer.Üst hakkı, bağımsız ve sürekli nitelikte ise üst hakkı sahibinin istemi üzerine tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir. En az otuz yıl için kurulan üst hakkı, sürekli niteliktedir.'' 4721 sayılı Kanun'un ''İçerik ve kapsam'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Üst hakkının içerik ve kapsamıyla ilgili olarak resmî senette yer alan, özellikle yapının konumuna, şekline, niteliğine, boyutlarına, özgülenme amacına ve üzerinde yapı bulunmayan alandan faydalanmaya ilişkin sözleşme kayıtları herkes için bağlayıcıdır.'' 4721 sayılı Kanun'un ''Süresinden önce devir istemi'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Üst hakkı sahibi, bu haktan doğan yetkilerinin sınırını ağır şekilde aşar veya sözleşmeden doğan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranırsa; malik, üst hakkının ona bağlı bütün hak ve yükümlülükleri ile birlikte süresinden önce kendisine devrini isteyebilir.'' İlk tahsis tarihinde yürürlükte bulunan 2634 sayılı Kanun’un ''Taşınmaz malların turizm amaçlı kullanımı'' kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"A. Turizm alanlarında ve turizm merkezlerinde Bakanlığın talebi üzerine, imar planları yapılmış ve turizme ayrılmış yerlerdeki taşınmaz mallardan: (1) Hazineye ait olan yerlerle ormanlar, ilgili kuruluşlarca Bakanlığa tahsis edilir.Bu tahsisler: (a) Hazine adına tescili yapılmamış Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerle kapanan yollar ve yol fazlalarının resen tescili, (b) Ormanların, turizme ayrılması ve amenejman planlarının tadili,İşlemleri tamamlandıktan sonra yapılır ve talep tarihinden başlayarak en geç 1 ay içinde tamamlanır. (2) Kamu kuruluşlarına alt olanlar, talep tarihinden başlayarak en geç 2 ay içinde Hazine adına tapuya tescil ve Bakanlığa tahsis edilir. Devre ilişkin şartlar ve bedel, ilgili kuruluşlar ile Hazine arasında 6830 sayılı istimlak Kanununun 30 ncu maddesine göre çözümlenir. (3) Diğer gerçek ve tüzel kişiler ile vakıflara ait olup, turizm işletmesi belgesine sahip olmayanlar. Bakanlıkça kamulaştırılarak, Hazine adına tapuya tescil ve tescil tarihinden başlayarak en geç 1 ay içinde Bakanlığa tahsis edilir. Uyuşmazlıklarda dava ve takipler kamulaştırma kararına değil, bedeline ilişkin olarak yürütülür ve sonuçlandırılır. Uyuşmazlıkların çözümlenmemiş olması, arazinin turizm amaçlı kullanıma tahsisine engel sayılmaz.... Bu taşınmaz malların yatırımcılara tahsisi, kiralanması ve bunlar üzerine irtifak hakkı tesisine ilişkin esaslar ile süreler, bedeller, hakların sona ermesi ve diğer şartlar Bakanlık, Maliye Bakanlığı ve Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından 2490 sayılı Artırma ve Eksiltme ve İhale Kanunu ile 6831 sayılı Orman Kanunu hükümlerine bağlı olmaksızın müştereken tespit edilir. Bakanlık, bu taşınmaz malları (C) fıkrası uyarınca tespit edilmiş olan şartlarla Türk ve yabancı uyruklu, gerçek ve tüzelkişilere kiralamaya, tahsis etmeye, bu taşınmaz mallar üzerinde müstakil ve daimi haklar dahil irtifak hakkı tesisine ve bunlardan altyapı için gerekli olanlar üzerinde, altyapıyı gerçekleştirecek kamu kurumu lehine bedelsiz irtifak hakkı tesisine yetkilidir.E. Turizm bölgelerinde ve turizm merkezlerindeki taşınmaz malların iktisabı, 442 sayılı Köy Kanunu ile, 2644 sayılı Tapu Kanununda yer alan yabancı uyruklularla ilgili tahditlerden Bakanlar Kurulu kararı ile istisna edilebilir.F. Turizm bölgelerinde, turizm alan ve turizm merkezleri dışında kalan ve imar planları ile turizme ayrılan yerlerdeki taşınmaz mallara da, Bakanlığa bu bölgelerde yatırım yapmak maksadıyla müracaat vaki olduğunda, Bakanlığın talebi üzerine bu madde hükümleri uygulanır.G. Kamu kuruluşlarına ait turizm, eğitim ve dinlenme maksatlı tesisler, turizm bölgeleri ve turizm merkezleri içinde kalsalar dahi, kurumlarına bağlı olarak faaliyetlerine devam ederler ve bu madde hükümleri dışındadırlar.'' Yönetmelik’in kimi maddelerinin iptali ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, Yönetmelik'in dayanağını oluşturan 2634 sayılı Kanun’un maddesinin (A) fıkrasının (1) numaralı bendi ile (b) alt bendinin, (C) ve (D) fıkralarının Anayasa aykırı olduğu gerekçesiyle Danıştay Altıncı Dairesi tarafından Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur. Anayasa Mahkemesinin 7/5/2007 tarihli ve E.2006/169, K.2007/55 sayılı kararı ile 2634 sayılı Kanun’un maddesinin (A) fıkrasının (1) numaralı bendinde yer alan “ormanlar” sözcüğünün ve (1) numaralı bendinin (b) alt bendinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, (C) ve (D) fıkralarının ormanlar yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiştir. Karar sonrası 2634 sayılı Kanun’un maddesinde yapılan düzenlemenin ilgili kısımları şu şekildedir:''A. Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgelerinde ve turizm merkezlerinde Bakanlığın talebi üzerine, imar planları yapılmış ve turizme ayrılmış yerlerdeki taşınmaz mallardan; (1) (Değişik: 7/5/2008-5761/2 md.) Hazineye ait olan yerler Maliye Bakanlığınca, Bakanlığa tahsis edilir. Hazine adına tescili yapılmamış Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerle, kapanan yollar ve yol fazlalarının resen tescili, talep tarihinden başlayarak en geç bir ay içinde tamamlanır. Hazine mülkiyetinde yeterli alanın bulunmadığı durumlarda, 6831 sayılı Orman Kanununa göre orman sayılan yerlerden;a) Sağlık turizmine yönelik fizik tedavi tesisi veya rehabilitasyon merkezi tesislerini kapsayan konaklamalı tesisler yapılabilmesi için iklimsel ve çevresel zorunluluk bulunan,b) Termal turizmine yönelik jeotermal kaynakları bulunan,c) Kış turizmi kapsamında uygun yapı ve tesislerin yapılabileceği yeterli pist uzunluğunu ve gerekli rakımı sağlayan,d) Eko-turizm kapsamında yer alan yayla turizmi, kırsal turizm ve benzeri turizm türlerine yönelik tesislerin yer alabileceği çevresel ve sosyal anlamda imkan sağlayan,e) Golf turizmine yönelik olarak uygun iklim yapısı ve topografik özellikler dikkate alınarak uluslararası standartlara uygun tesisler gerçekleştirilmesine imkan sağlayan,f) Kıyıların coğrafi ve fiziksel yapısı nedeniyle kumsallardan, doğal manzaradan, çevresel zenginlikten, biyolojik çeşitlilikten yararlanma bakımından alt yapı ve üst yapı tesisi konusunda kolaylık sağlayan,g) Kruvaziyer ve yat gibi deniz turizmine yönelik olarak kıyıdan başka bir yerde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan,h) Uluslararası yarışmaların yapılabileceği turizm amaçlı spor tesisleri yapılabilmesi için uygun iklim yapısı veya coğrafi özellikler sağlayan,yerler talep tarihinden başlayarak en geç bir ay içerisinde Çevre ve Orman Bakanlığınca, Bakanlığa tahsis edilir.Bu Kanuna göre tahsis edilecek orman sayılan yerlerde;a) Turizme tahsis edilecek alan, il genelindeki toplam orman sayılan yerlerin binde 5’ini geçemez.b) Yapılaşmaya esas inşaat hakkı, emsal (E) 30’u geçemez.c) Turizm yatırımı için tahsis edilen orman alanının üç katı kadar alanın ağaçlandırma bedeli ve ağaçlandırılan bu alanın üç yıllık bakım bedeli, yatırımcı tarafından Orman Genel Müdürlüğü hesabına, doğrudan belirtilen ağaçlandırma ve bakım işlerinde kullanılmak şartıyla gelir olarak kaydedilir ve kaydedilen tutar karşılığı ödenek öngörülür. Belirtilen bedelin yatırılmadığının tespiti halinde, yatırımcıya turizm yatırımı veya işletmesi belgesi verilmez. (2) Kamu kuruluşlarına ait olanlar, talep tarihinden başlayarak en geç 2 ay içinde Hazine adına tapuya tescil ve Bakanlığa tahsis edilir. Devre ilişkin şartlar ve bedel, ilgili kuruluşlar ile Hazine arasında 6830 sayılı İstimlak Kanununun 30 uncu maddesine göre çözümlenir. (3) Diğer gerçek ve tüzelkişiler ile vakıflara ait olup turizm işletmesi belgesine sahip olmayanlar, Bakanlıkça kamulaştırılarak, Hazine adına tapuya tescil ve tescil tarihinden başlayarak en geç 1 ay içinde Bakanlığa tahsis edilir. (İptal ikinci cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 29/1/2014 tarihli ve E.: 2013/108, K.: 2014/15 sayılı Kararı ile.) (…) Uyuşmazlıkların çözümlenmemiş olması, arazinin turizm amaçlı kullanıma tahsisine engel sayılmaz.... (Değişik: 7/5/2008-5761/2 md.) Bakanlığın tasarrufuna geçen taşınmazların yatırımcılara tahsisi, kiralanması ve bunlar üzerinde irtifak hakkı tesisine ilişkin esaslar ile süreler, bedeller, hakların sona ermesi ve diğer şartlar, saydamlık, güvenilirlik, eşit muamele, kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanımı ilkeleri doğrultusunda Bakanlık, Maliye Bakanlığı ve Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından 8/9/1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu hükümlerine bağlı olmaksızın müştereken tespit edilir. (Değişik: 7/5/2008-5761/2 md.) Bakanlığın tasarrufuna geçen taşınmazları (C) fıkrası uyarınca tespit edilmiş olan şartlarla Türk ve yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişilere tahsis etmeye Bakanlık yetkilidir. Bu taşınmazlar üzerinde bağımsız ve sürekli nitelikli üst hakları dahil olmak üzere irtifak hakkı tesisi ve bunlardan alt yapı için gerekli olanlar üzerinde, alt yapıyı gerçekleştirecek kamu kurumu lehine bedelsiz irtifak hakkı tesisi, Bakanlığın uygun görüşü üzerine, Maliye Bakanlığınca belirlenen koşullarla ve bu Bakanlık tarafından yapılır." İlk tahsis tarihinde yürürlükte bulunan Yönetmelik'in ''Turizme ayrılan taşınmaz malların bakanlık tasarrufuna alınması işlemleri'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Turizm alan ve merkezlerinde imar planları ile turizme ayrılan taşınmaz malların mülkiyet alt yapı v. b. özelliklerini tespit eden bir rapor düzenlenerek Bakanlığın tasarrufuna alınması işlemlerine başlanır. Bu uygulamada madde uyarınca belirlenen taşınmaz mallara öncelik verilir.Kamuya ait taşınmaz mallardan Bakanlık tasarrufuna alınması kararlaştırılanların, kanunun 8 nci maddesinin A bölümünde belirtilen şekil ve süreler içinde, Bakanlığa tahsisleri sağlanır. Bu amaçla planlama, kamulaştırma, parselasyon, tapuya tescil, devir, tahsis v.b. işlemler Bakanlıkça ilgili mevzuata uygun olarak takip edilir ve sonuçlandırılır." Yönetmelik'in ''Başvuru şekli" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Turizm alan ve merkezleri içinde, imar planları ile turizme ayrılmış yerlerde bulunan ve Bakanlık tasarrufuna alınmış olan kamu arazilerinden yatırımcılara tahsisi uygun görülenlerin, yeri, imar durumu, özellikleri, altyapı durumu ve krokileri, tahsis için son başvuru tarihi de belirtilerek, Bakanlıkça yapılacak ilan ile müteşebbislere duyurulur.Turizm alan ve merkezleri içinde, imar planları ile turizme ayrılmış yerlerde bulunan kamu arazisi sadece bu yönetmelik uyarınca Bakanlık aracılığı ile yatırımcı gerçek ve tüzel kişilere ve kamu kuruluşlarına tahsis edilir.Kamu arazisi talepleri yerli ve yabancı müteşebbisler için ayrı olarak aşağıda belirlenen bilgi ve belgelerle birlikte Bakanlığa yapılır. Yerli Müteşebbisler:a - Dilekçe,b - Talep edilen arazinin yeri işlenmiş uygun ölçekli harita,c - Kurulacak tesisin türü, sınıfı, kapasitesi ve yan üniteleri,d - Tesisin yaklaşık maliyeti,e - Tesisin yatırım zamanlama tablosu,f - Yatırım için planlanan finansman kaynağı (öz kaynak miktarı ve kredi)g - Müteşebbisin isim, ünvan ve faaliyet alanları, (Ticaret sicili Gazetesi eklenir)h - Kurulacak tesisin tür, sınıf ve kapasitesine göre tesbit edilecek olan toplam yatırım maliyetinin % 5'i miktarında geçici teminat.Yukarıda belirlenen bilgi ve belgelere ek olarak,Tüzel Kişi Müteşebbisler:– Şirketin bahse değer sanayi ve ticari ilişkileri,– Şirketin varsa turizmle ilgili diğer faaliyetleri,– Şirketin son 3 yıllık onaylı bilanço ve kar - zarar cetvelleri,konularında da bilgi ve belgeleri Bakanlığa vermekle yükümlüdürler...." Yönetmelik'in ''Taleplerin değerlendirilmesi'' kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bakanlığa yapılan kamu arazisi tahsis talepleri, 10 uncu maddede belirlenen tüm bilgilerin ve belgelerin tamam olarak Bakanlığa teslim tarihinden itibaren en geç 2 ay içinde 14 üncü madde hükümleri de dikkate alınarak, Arazi Tahsis Komisyonunca değerlendirilir. Komisyon kararları ve varsa farklı görüşler Bakanlık Makamının Kararı ile sonuçlanır. Sonuçlanan karara göre, uygun görülen talep sahiplerinden sırayı alan müteşebbise ön izin verilir. Diğerlerinin geçici teminatı derhal iade edilir...."Yönetmelik'in ''Ön izin'' kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"...Ön izinde tahsisin yürürlüğe girebilmesi için: yerli müteşebbislerce, geçici teminatın, kesin ve süresiz teminata dönüştürülmesi ve imzalı ve noterce tasdik edilmiş ön izin mukavelesinin,...Bakanlığa teslimi şarttır.Ön izin mukavelesi ve teminatı, ön izinin verileceğine dair Bakanlıkça müteşebbise yapılacak taahhütlü bildirinin alınış tarihini takip eden bir ay içinde Bakanlığa verilir. Bu süre içinde, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde ön izin talebi geçersiz sayılır ve geçici teminat Hazineye irad kaydedilir.Bu durumda boşalacak olan kamu arazisi için, aynı araziye talip olan ve Arazi Tahsis Komisyonunca yapılmış olan değerlendirmede talebi uygun görülenler içinde değerlendirmede bir alt sırayı almış olan müteşebbise ön izin verilebileceği gibi, 10 uncu maddenin 1 inci fıkra hükmü de uygulanabilir.Ön izin, teminat ve mukavelenin Bakanlığa teslimi tarihinde başlar ve yerli müteşebbislerce, başvuru sırasında Bakanlığa verilen geçici teminatlar iade edilir.Ön izin süresi içinde müteşebbis:a - Yabancı müteşebbisler 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu, yerli müteşebbisler Bakanlıkça gerekli görüldüğü hallerde Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre, bir turizm şirketi kurarlar.b - 1 - 1/1000 ölçekli imar uygulama planı olmayan yerlerde yatırım alanının harita ve imar uygulama planını hazırlar ve onaylatır,c - Arazi üzerinde çalışma yaparak gereken ölçekteki yerleşme planlarını (yapılar, yollar, giriş, otopark, yan üniteler v.s.) hazırlayarak Bakanlığa verir,d - Yerleşme planlarının Bakanlıkça onaylanmasını takiben Turizm Yatırım ve İşletmeleri Nitelikleri Yönetmeliği Hükümlerine göre projelerini hazırlayarak Bakanlığa verir,e - Bu projelerin Bakanlıkça onaylanmasını takiben "Turizm Yatırım Belgesi" ni alır.f - Bu faaliyetleri Bakanlıkça onaylayan proje termin programına uygun olarak aylık raporlar halinde Bakanlığa bildirir." Yönetmelik'in ''Kesin tahsis'' kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"Ön izinle verilen süre içinde yükümlülüklerini yerine getirerek Turizm Yatırımı Belgesi almış müteşebbise, arazi Tahsis Komisyonunca kesin tahsis yapılır. Kesin tahsis kararlarının kendilerine taahhütlü olarak tebliği tarihini takiben 1 ay içinde:Yerli müteşebbisler, toplam yatırım maliyetinin % 10'na tekabül eden miktardaki, kesin tahsis dönemine ait olmak üzere, kesin ve süresiz bir teminat mektubunu Bakanlığa teslim eder ve tahsis koşullarını da belirleyen kira veya irtifak hakkı şeklindeki tahsis sözleşmesini Bakanlıkla karşılıklı olarak imzalar. İmzayı müteakip ön izin teminatı kendisine iade edilir....Toplam yatırımlarının % 15'ini tamamlayan yerli yatırımcıların kesin tahsise ilişkin, yabancı yatırımcıların ise ön izin mukavelesi sırasında alınan teminatları iade edilir.Bu yükümlülüklerini yerine getirmeyen tüm müteşebbislerin, kesin tahsisleri iptal edilir ve teminatları Hazineye irad kaydedilir.Bu durumda, boşalacak olan kamu arazisinin yeni yatırımcılara tahsisi için, 10 uncu maddenin birinci fıkrası hükmü uygulanır. Ancak, arazi üzerinde bir yapılaşma mevcutsa, yapılacak tesbit neticesi devamı uygun görülen projelerin, yapılaşma değer tesbiti ve gereği Bakanlıkça yapılır.Yatırımcı, kesin tahsis tarihini takiben alacağı inşaat ruhsatı ile Bakanlıkça mutabakata varılarak onaylanmış yatırım zamanlama tablosu çerçevesinde inşaatını tamamlar. " Yönetmelik'in ''İrtifak hakkı yolu ile tahsis'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"İmar planlarında turizme ayrılan taşınmaz mallar, müteşebbise irtifak hakkı tesisi yolu ile tahsis edilebilir.Taşınmaz malların irtifak hakkı yoluyla tahsislerinde, süreler, bedeller diğer koşullar, ve maddelerde belirlenen esaslara göre tayin ve tespit edilir." Yönetmelik'in ''Sözleşmelerin feshi'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bakanlıkla yapmış oldukları sözleşme hükümlerine uymayan yatırımcıların, sözleşmeleri Bakanlıkça fesh edilir. Bu durumda, yatırımcıların o ana kadar yatırımlarıyla ilgili tüm hakları sona erer ve yapılan tesisler arsanın cüzü olarak hazineye intikal eder. Bakanlık, arazisinin eski hale dönüştürülmesini isteyebilir.Yatırımcı, bu işlem ve intikale ilişkin olarak Bakanlıktan herhangi bir tazminat ve bedel talebinde bulunamaz." Yönetmelik'in ''Tahsisin sona ermesi'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Tahsisin son bulması ile yatırımcı ve işletmecilerin tüm hakları sona erer. Bakanlık amaca uygun kullanımın devamı şartıyla tahsis sözleşmesinin süresini uzatabilir. Aksi halde tesisler herhangi bir bedel ödenmeden Hazineye intikal eder.Tahsisi sona eren taşınmaz mallar ile Mülkiyeti Hazineye intikal eden tesisler, günün koşullarına göre tespit edilecek yeni şartlarla yatırımcı ve/veya işletmecilere Bakanlıkça tahsis edilebilir." Yönetmelik'in ''Şerh ve tescillerin terkini'' kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Tahsisin sonra ermesi halinde tapu sicilleri üzerine konulmuş şerh ve tesciller Bakanlığın talebi üzerine terkin edilir." 4916 sayılı Kanun'un geçici maddesi şöyledir:"Kanunları uyarınca turizm yatırımı yapılmak amacıyla adlarına kamu arazisi tahsis edilen ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce, ilgili bakanlıkların iznine tâbi işlemleri izinsiz olarak gerçekleştiren veya sözleşmelerine aykırı davranan yatırımcılar ve işletmeciler hakkında açılan davalardan; cari yıl proje maliyet bedelinin % 3’ü ile dava masraflarını defaten ödemeleri, sözleşmeden doğan mali yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve ilgili bakanlıklar ile yeniden sözleşme yapmaları kaydıyla vazgeçilir, bu şartların yerine getirilmesi kaydıyla, dava açılması gerekenler için ise dava açılmaz ve tahsisleri devam eder.Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınmak kaydıyla Maliye Bakanlığınca belirlenir."2577 sayılı Kanun'un ''Dava açma süresi'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: '' Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,b) Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından do-ğan uyuşmazlıklarda: Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın; tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin; tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği;Tarihi izleyen günden başlar. Adresleri belli olmayanlara özel kanunlarındaki hükümlere göre ilan yoluyla bildirim yapılan hallerde, özel kanununda aksine bir hüküm bulunmadıkça süre, son ilan tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün sonra işlemeye başlar. İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. Ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililer, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilirler. Düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olması bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olmaz.'' 2577 sayılı Kanun'un ''İdari makamların sükutu'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: '' İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler. (Değişik: 10/6/1994-4001/5 md.) Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek redde-dilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı,isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebli-ğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler. (Mülga: 10/6/1994-4001/5 md.)'' 2577 sayılı Kanun'un ''Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: '' Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekil-leri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır. (Ek cümle: 5/4/1990-3622/11 md.; Değişik:10/6/1994-4001/14 md.) Ancak, davanın ihbarı (…)(2) Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılır. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/22 md.) Bilirkişiler, bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan listelerden seçilir ve bilirkişiler hakkında Bilirkişilik Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Bu Kanun ve yukarıdaki fıkra uyarınca Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa atıfta bulunulan haller saklı kalmak üzere, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde Vergi Usul Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.'' 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun ''Davadan feragat'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir." 6100 sayılı Kanun'un ''Feragat ve kabulün sonuçları'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir."6100 sayılı Kanun'un ''Kesin hüküm'' kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. (2) Bir hüküm, davada veya karşılık davada ileri sürülen taleplerden, sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm teşkil eder. (3) Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir. (4) Bir dava dolayısıyla ortaya çıkan kesin hüküm, o hükmün kesinleşmesinden sonra dava konusu şeyin mülkiyetini tarafların birisinden devralan yahut dava konusu şey üzerinde sınırlı bir ayni hak veya fer’î zilyetlik kazanan kişiler hakkında da geçerlidir. Ancak, Türk Medenî Kanununun iyiniyetle mal edinmeye ait hükümleri saklıdır. (5) Müteselsil borçlulardan biri veya birkaçı ile alacaklı arasında yahut müteselsil alacaklılardan biri veya birkaçı ile borçlu arasında oluşan kesin hüküm, diğerleri hakkında geçerli değildir." | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/15702 | Başvuru, turizm tesisi yapılmak üzere tahsis edilen taşınmaz üzerindeki kesin tahsis işleminin kaldırılması ve iptaline karar verilen tahsis işlemine devam edilmesi talebinin reddi nedenleriyle mülkiyet hakkının; davanın süre aşımı yönünden reddi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının; yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, olumsuz sicillerin düzeltilmesi isteminin reddine ilişkin işlemin ve işleme temel olan düzenleyici işlemlerin iptali istemiyle açılan davada hukuka aykırı karar verilmesi, aleyhe yargılama giderine hükmedilmesi ve makul sürede yargılamanın tamamlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; engellilik durumu gözetilerek uygulama yapılmaması nedeniyle de eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 18/7/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık tarafından görüş sunulmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Başvuru Tarihinden Önceki Süreç Başvurucu, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Meslek Yüksekokulu bünyesinde memur olarak görev yapmakta iken olumsuz düzenlenen 2001, 2002, 2004 ve 2005 yıllarına ait sicillerin düzeltilmesi istemiyle idari başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun bu talebi 10/1/2008 tarihli işlemle reddedilmiştir. Başvurucu, söz konusu işlemin ve Disiplin Cezalarının Affı ile İlgili Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığının2006/1 sayılı Genelgesi'nin (2006/1 sayılı Genelge) maddesi ile 18/10/1986 tarihli ve 19255 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Devlet Memurları Sicil Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) ve maddelerinin iptali istemiyle dava açmıştır. Danıştay İkinci Dairesi (Daire) 11/3/2011 tarihli kararıyla, Yönetmelik'in ve maddelerinde yer alan düzenlemeler ile sicil raporlarının; memurların ehliyetlerinin tespitinde, kademe ilerlemelerinde, derece yükselmelerinde, emekliye ayırma veya hizmetle ilişkilerinin kesilmesinde başlıca dayanak olarak ele alınmalarının amaçlandığını ve bu bağlamda maddelerde hukuka aykırı bir yön bulunmadığını tespit etmiştir. Daire 22/6/2006 tarihli ve 5525 sayılı Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun'un sadece disiplin cezalarının affını öngördüğünü,sicil affı ile bir ilgisi bulunmadığını, bu nedenle de olumsuz sicil almış olanlar hakkında söz konusu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağını düzenleyen 2006/1 sayılı Genelge'nin maddesinde de üst hukuk normlarına aykırılık bulunmadığını saptamıştır. Daire, nihai olarak başvurucunun olumsuz sicillerin düzeltilmesi istemli talebinin de hukuki dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine hükmetmiştir. Söz konusu ret kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 21/2/2013 tarihli kararı ile onanmıştır. Başvurucu 27/6/2014 tarihinde onama kararını tebellüğ etmesinin ardından 18/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. Başvuru Tarihinden Sonraki Süreç Onama kararına yönelik karar düzeltme istemi aynı Kurulun 22/6/2015 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/11857 | Başvuru, olumsuz sicillerin düzeltilmesi isteminin reddine ilişkin işlemin ve işleme temel olan düzenleyici işlemlerin iptali istemiyle açılan davada hukuka aykırı karar verilmesi, aleyhe yargılama giderine hükmedilmesi ve makul sürede yargılamanın tamamlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; engellilik durumu gözetilerek uygulama yapılmaması nedeniyle de eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, süresi içinde yapılmıştır. Komisyonca, mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/11347 | Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; yargı makamlarının ödenmesi gereken tazminat miktarını belirtmemeleri, kesinleşen mahkeme kararıyla hüküm altına alınan sosyal denge tazminatının davalı idare tarafından ödenmemesi ve yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma, makul sürede yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Alaşehir Belediyesi (Belediye) personeli olarak görev yapmakta iken emekli olan başvurucu, Belediye ile Türkiye Yerel Yönetim Hizmetleri Kolu Kamu Görevlileri Sendikası (Sendika) arasında imzalanan 1/4/2014-31/3/2016 dönemine ait sosyal denge tazminatı sözleşmesinden yararlandırılarak 15/4/2014-15/10/2015 tarihleri arası döneme ait sosyal denge tazminatının ödenmesi istemiyle 19/10/2015 tarihinde Belediyeye başvuruda bulunmuştur. İdare cevap vermemek suretiyle başvuruyu zımnen reddetmiştir. Başvurucu 28/1/2016 tarihinde Manisa İdare Mahkemesinde, Belediye işleminin iptali ve 15/4/2014 ile 15/10/2015 tarihleri arasında ödenmeyen sosyal denge tazminatının ödenmesi istemiyle dava açmıştır. Mahkeme 28/2/2019 tarihinde davanın kabulü ile davanın 29/9/2015 tarihinden sonraki ilk uygulamanın yapıldığı tarihten önceki döneme ait sosyal denge tazminatı ödenmesi talebi yönünden kabulüyle, 15/4/2014-15/10/2015 tarihleri arasındaki döneme ilişkin sosyal denge tazminatının idareye başvuru tarihi olan 19/10/2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Belediye, karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İzmir Bölge İdare Mahkemesi İdare Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) istinaf başvurusuna konu kararın hukuka uygun olduğu, kararın kaldırılmasını gerektirecek yasal bir sebebin bulunmadığı tespitiyle 27/6/2019 tarihinde istinaf başvurusunun reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu, kararın kesinleşmesi üzerine 1/8/2019 tarihinde Belediyeye müracaat etmiş ve yargı kararına istinaden hükmedilen tazminat miktarlarının hesaplanarak kendisine ödenmesini talep etmiştir. İdare cevap vermemek suretiyle başvuruyu zımnen reddetmiştir. Başvurucu müracaatının bu şekilde cevap verilmemek suretiyle reddedilmesi üzerine bu defa 13/9/2019 tarihinde Manisa İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Mahkeme; davanın tarafları, dava sebepleri ve konusu ile daha evvel başvurucunun Manisa İdare Mahkemesinde açtığı 2019/75 sayılı dosyanın taraflarının, dava sebeplerinin, konusunun aynı olması ve kesinleşen mezkûr kararın kabule ilişkin hüküm fıkrası ile bu davaya ilişkin dava dilekçesindeki talep bölümünün aynı olduğu gerekçesiyle davanın kesin hüküm nedeniyle reddine karar vermiştir. Başvurucu, bu karara karşı da istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge İdare Mahkemesi 12/12/2019 tarihli kararı ile istinaf başvurusunu kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu 30/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. UYAP üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelerin incelenmesinden, Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda bulunulduktan sonra Belediye tarafından 7/10/2022 tarihinde başvurucuya 021,31 TL ödeme yapıldığı anlaşılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/5186 | Başvuru; yargı makamlarının ödenmesi gereken tazminat miktarını belirtmemeleri, kesinleşen mahkeme kararıyla hüküm altına alınan sosyal denge tazminatının davalı idare tarafından ödenmemesi ve yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma, makul sürede yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların babası olan murisin 1965 yılında Kızıltepe Kadastro Mahkemesinde açtığı kadastro tespitine itiraz davası, anılan Mahkemenin kapatılmasıyla Mardin Kadastro Mahkemesine devredilmiş ve dava hâlen yerel Mahkeme aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/20316 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutuklama tedbirinin makul süreyi aşması ve tutukluluğa itirazının gecikmeli olarak karara bağlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 26/7/2018 tarihlerinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından, darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca -aralarında yüksek mahkeme üyelerinin de bulunduğu- üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, 350). Bakanlık verilerine göre yüz altmıştan fazla yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay) üyesi hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış, bunlardan bir kısmı sonradan tahliye edilmiştir. Soruşturma ve/veya kovuşturma mercilerince kaçak oldukları değerlendirilen yaklaşık otuz yüksek mahkeme üyesi hakkında ise yakalama emri çıkarılmıştır (Erdal Tercan [GK], B. No: 2016/15637, 12/4/2018, § 14). Türk yargı organları yakın dönemde verdikleri birçok kararda FETÖ/PDY'nin silahlı bir terör örgütü olduğunu kabul etmişlerdir. Bu kapsamda Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26/9/2017 tarihinde (E.2017/MD-956, K.2017/370) ve -terör suçlarına ilişkin davaların temyiz mercii olan- Yargıtay Ceza Dairesi 24/4/2017 ve 14/7/2017 tarihlerinde verdiği kararlarda (Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21) FETÖ/PDY'nin silahlı bir terör örgütü olduğu sonucuna varmışlardır. FETÖ/PDY'nin (genel özelliklerine ilişkin olarak bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26) yargı kurumlarındaki örgütlenmesine ve faaliyetlerine ilişkin olarak soruşturma ve kovuşturma belgeleri ile tedbir/disiplin kararlarında yer alan, başta haklarında soruşturma yürütülen yargı mensuplarının beyanları olmak üzere maddi olgulara dayalı bulunan iddia ve tespitler Selçuk Özdemir kararında geniş olarak açıklanmıştır (Selçuk Özdemir, § 22).B. Başvurucuya İlişkin Süreç Başvurucu 1993 yılında Cumhuriyet savcısı olarak göreve başlamış, 2001 yılında Anayasa Mahkemesi raportörü olarak görevlendirilmiş, kısa bir süre idari görevde bulunduktan sonra 2010 yılında -üst kademe yöneticileri arasından- Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine seçilmiş ve aynı yıl yapılan Anayasa değişikliği sonrası yedek üyeler asil üye olmuş; 2011 ile 2015 yılları arasında Anayasa Mahkemesi başkan vekili olarak görev yapmıştır. Darbe teşebbüsü sonrası Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında (bkz. § 9) Cumhuriyet savcısının 16/7/2016 tarihli yazılı talimatıyla "Türkiye genelinde hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun hâlen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen Fetullah[çı] Terör Örgütlenmesi üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimali bulunduğu" gerekçesiyle başvurucunun gözaltına alınmasına, konutu, aracı ve işyerinde arama yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu aynı gün gözaltına alınmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 19/7/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle başvurucuyu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucunun sorgusu Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 20/7/2016 tarihinde yapılmıştır. Sorgu sonucunda Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucu 21/7/2016 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 9/8/2016 tarihli kararı ile itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 25/10/2017 tarihinde, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle hakkında kamu davasının açılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben fezleke düzenlemiştir. Anılan fezlekede 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün arkasında FETÖ/PDY'nin olduğu belirtilmiş; bu yapılanmaya mensup oldukları, yapılanmanın emir ve talimatları doğrultusunda hareket ettikleri değerlendirilen yargı mensupları hakkında adli soruşturma yapıldığına değinilmiştir. Savcılık, darbe tehlikesinin tam olarak bertaraf edilemediğine dikkat çekerek ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçüstü hâlinin mevcut olduğu sonucuna varmıştır. Fezlekede, bu durum dikkate alınarak başvurucu hakkında genel hükümlere istinaden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 16/7/2016 tarihinde soruşturma başlatıldığı ifade edilmiştir. FETÖ/PDY'nin kuruluşu ve yapısı ile yargı organlarındaki örgütlenmesine ilişkin etraflıca açıklamaların yer aldığı fezlekede, başvurucunun FETÖ/PDY'nin yargıdaki yapılanmasında bilerek ve isteyerek yer aldığına ilişkin birtakım olgulara dayanılmıştır (Bu olgulara ilişkin olarak bkz. Alparslan Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 25). Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15/1/2018 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle Yargıtay Ceza Dairesinde (ilk derece mahkemesi sıfatıyla) kamu davası açılmıştır. FETÖ/PDY'ye ve bu örgütün yargıdaki yapılanmasına ilişkin genel bilgilerin yer aldığı iddianamede başvurucunun üzerine atılı suçu işlediğine dair temel olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 25/10/2017 tarihli fezlekesindeki olgulara dayanılmıştır. Yargıtay Ceza Dairesi 25/1/2018 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/23 sayılı dosya üzerinden kovuşturma başlamıştır. Yargıtay Ceza Dairesi 8/2/2018 tarihinde yaptığı tensip (duruşmaya hazırlık) incelemesi sırasında başvurucunun tutukluluk durumunu da -duruşma yapmaksızın- değerlendirmiş ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Ayrıca başvurucu hakkındaki davanın ilk duruşmasının "dosya sayısı ve iş yoğunluğu da dikkate alınarak" 15/5/2018 tarihinde yapılmasına ve iddianame ile tensip zaptının başvurucuya tebliğ edilmesine karar verilmiştir. Tensip zaptı ile iddianame, başvurucunun bulunduğu ceza infaz kurumu tarafından 14/2/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Tensip incelemesi sırasında verilen karara istinaden başvurucunun tutukluluk durumu 3/5/2018 tarihinde Yargıtay Ceza Dairesince incelenmiştir. Daire, dosya üzerinden yaptığı bu inceleme sonucunda "...tanık beyanları, dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna göre; sanığın atılı suçu işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunduğu, örgütün yöneticilik ve üyeliği suçunun faili pek çok kimsenin halen kaçak olduğu, işlenen suçlara dair delillerin toplanmaya devam edilmekte olduğu hususları dikkate alındığında sanığın kaçma, saklanma ve delilleri karartma şüphesi bulunduğu, müsnet suçun CMK'nın 100/ maddesinde sayılan katalog suçlardan olduğu, suçun vasıf ve mahiyeti ile kanunda gösterilen ceza miktarları dikkate alındığında verilen tutuklama tedbirinin ölçülü ve orantılı olduğu, bu aşamada hükmedilecek adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı, tutuklanmasından sonra sanığın hukuki durumunda herhangi bir değişiklik de bulunmadığı..." gerekçesiyle tutukluluğun devamına karar vermiştir. Başvurucu 14/5/2018 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 15/5/2018 tarihli ilk duruşmada başvurucunun tutukluluk durumunu da değerlendirmiş ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu 22/5/2018 tarihinde bu karara da itirazda bulunmuştur. Başvurucunun 14/5/2018 ve 22/5/2018 tarihli itirazlarını birlikte değerlendiren Yargıtay Ceza Dairesi, 3/7/2018 tarihinde yaptığı inceleme sonucunda her iki itirazın da reddine karar vermiştir. Başvurucu, anılan kararı 13/7/2018 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucu 26/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Yapılan yargılama sonucunda Yargıtay Ceza Dairesi, 6/3/2019 tarihli kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 11 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hükümle birlikte tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet hükmü başvurucu tarafından temyiz edilmiş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla yargılama dosyası Yargıtay Ceza Dairesindedir. İlgili hukuk için bkz. Salih Sönmez (B. No: 2016/25431, 28/11/2018, §§ 33-56) kararı. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/22191 | Başvuru, tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması, tutuklama tedbirinin makul süreyi aşması ve tutukluluğa itirazının gecikmeli olarak karara bağlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, aile hekimi ve sağlık personeli olarak çalışan başvurucuların üyesi oldukları sendikanın aldığı kararlar uyarınca çeşitli tarihlerde mesai ya da nöbet saatlerinde iş bırakma eylemi gerçekleştirmeleri nedeniyle ihtar puanıyla cezalandırılmalarının sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu Meral Erdoğdu aile hekimliğinde çalışan bir sağlık memuru, diğer başvurucular ise farklı illerde görev yapan aile hekimleridir. Başvuru, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığının aile hekimlerinin nöbet hizmetini düzenleyen 1/1/2015 tarihli Genelge'si etrafında şekillenmiştir. Söz konusu Genelge'de aile hekimliği çalışanlarının, aile sağlığı merkezleri, toplum sağlığı merkezleri ve bağlı birimlerinde ya da ihtiyaç ve/veya gönüllülük hâllerinde hastanelerde ve 112 Acil sağlık hizmetlerinde yürütecekleri nöbet hizmetlerinin ifa şekli düzenlenmiştir. Hekim ve sağlık çalışanları anılan Genelge'nin yayımlanmasına müteakip söz konusu Genelge'yi protesto etmek amacıyla örgütlü olarak bir ile üç gün iş bırakma veya verilen nöbet görevlerini yerine getirmeme konulu eylem kararları almıştır. Başvuru formlarından ve ekindeki belgelerden tam olarak hangi örgütlerin ve hangi kapsamda eylem çağrısı yaptıklarını tespit etmek mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte en azından Türk Tabipler Birliğinin, Pratisyen Hekimler Derneğinin, Sağlık Emekçileri Sendikasının, Birinci Basamak Sağlık Çalışanları Birlik ve Dayanışma Sendikasının, Genel Sağlık İş Sendikasının, Türk Hemşireler Derneğinin, Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonunun ve söz konusu birlik ve sendikaların yerel şubelerinin söz konusu protesto eylemlerinin yapılması çağrısında bulundukları anlaşılmıştır. İş bırakma çağrıları Genelge'nin yayımlandığı 2015 yılının başından 2016 yılının ortalarına kadar uzanan bir süreçte her örgüt merkez yönetimi veya bağlı mahallî şubelerince belirli aralıklarla ve ayrı ayrı alınan kararlara dayanmıştır. Gerçekleştirilen eylemlerde başvurucuların bazıları kendilerine Genelge'nin öngördüğü nöbet görevini yerine getirmeyerek protesto eylemine katılırken bazıları da normal mesai günlerinde işyerine gitmeyerek iş bırakma eylemi gerçekleştirmiştir. Bu sebeple başvurucuların iş bırakma tarihleri de farklılık göstermiştir. Öte yandan son derece özet cümlelerle ifade edilen eylem çağrılarında eylemin amacı; aile hekimleri ve personelin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, kazanılmış haklarının korunması ve birinci basamak sağlık hizmetleriyle ilgisi olmayan yeni görevler öngörülmesinin protesto edilmesi ihtiyacı olarak gösterilmiştir. İlgili Genelge uyarınca aile hekimlerine ve çalışanlarına yalnızca aile sağlığı merkezleri gibi birinci basamak sağlık kuruluşlarında değil ikinci basamak sağlık kurumları ya da acil müdahale gibi sağlık hizmetleri veren diğer kurumlarda da nöbet görevi verilmesi ile ihtiyacın devam etmesi hâlinde dâhil edildikleri havuzdan sırayla tekrar nöbet görevi verilebilecek olmasınınbirinci basamak sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ağırlaştırdığı ifade edilmiştir. İş bırakma eylemi gerçekleştiren başvurucular hakkında 30/12/2010 tarihli ve 27801 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Aile Hekimliği Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığınca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ile Sözleşme Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik'in (Yönetmelik) maddesi uyarınca ihtar puanları uygulanmıştır. Nöbet görevini yerine getirmeyen başvurucular hakkında anılan hüküm uyarınca mesai dışı hizmet veya nöbete mazeretsiz gelmediklerinden bahisle 20 ihtar puanı verilirken, mesai saatleri içerisinde iş bırakma eylemi gerçekleştiren başvurucular hakkında izinsiz işe gelmediklerinden bahisle 10 ihtar puanı uygulanmıştır. Anılan Yönetmelik hükmünün 16/3/2015 tarihinde değiştirilmesinden önce iş bırakma eylemi gerçekleştiren bazı başvurucular hakkında ise izinsiz işe gelmedikleri veya mevzuatla verilen diğer görevleri yapmadıkları gerekçesiyle 5 ihtar puanı uygulanmıştır. Başvurucular uygulanan ihtar puanlarının iptali istemiyle idare mahkemelerinde dava açmış, mahkemelerce davaların reddine karar verilmiştir. Mahkeme gerekçeleri özetle şöyledir:"i. Aile hekimlerine nöbet görevi verilebileceği ilgili Kanun'da ve Yönetmelik'te öngörülmüştür. ii. Başvurucuların protesto hakları ile toplumun sağlık hizmeti alma hakları arasında bir denge kurulmaya çalışmalıdır. Devletin etkin ve hızlı sağlık hizmeti sunma yükümlülüğü bulunmaktadır. Sağlık alanında görevli olan başvurucuların gerçekleştirdikleri iş bırakma veya verilen nöbet görevlerinin yapılmaması şeklindeki eylemler toplum için hayati önemde olan sağlık hizmetini sekteye uğratacaktır. iii. Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının bu konudaki tepkilerini dile getirebilecekleri veya nöbet görevine ilişkin düzenlemelere karşı başvurabilecekleri başta yargısal yollar olmak üzere birçok yol bulunmaktadır. iv. Diğer yollara başvurmadan doğrudan iş bırakma şeklinde bir eyleme başvurmak için yeterince haklı sebepler gösterilmemiştir. Dolayısıyla ilk elden ağır sonuçları olan söz konusu eyleme kanunlara aykırı olarak başvurulması ölçüsüzdür." Başvurucular, ret kararlarına karşı kanun yoluna başvurmuştur. Anılan kararlar Bölge İdare Mahkemeleri veya Danıştay ilgili dairelerince onanarak kesinleşmiştir. Başvurucular verilen nihai kararların kendilerine tebliğinden itibaren süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurular çeşitli tarihlerde yapılmıştır. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Sendika hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/16800 | Başvuru, aile hekimi ve sağlık personeli olarak çalışan başvurucuların üyesi oldukları sendikanın aldığı kararlar uyarınca çeşitli tarihlerde mesai ya da nöbet saatlerinde iş bırakma eylemi gerçekleştirmeleri nedeniyle ihtar puanıyla cezalandırılmalarının sendika hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, sınır dışı etme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin 15/1/2020 tarihli kararıyla ilgili bilgi ve belgeler toplandıktan sonra yeniden değerlendirilmek üzere başvurucunun ülkesine sınır dışı edilmesine dair işleminin geçici olarak durdurulmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Özbekistan vatandaşı olup 1994 doğumludur. Anlatımına göre başvurucu, inancı sebebiyle ülkesinde baskı ve zorlamalara maruz kalmış; hakkında yakalama kararı çıkarılmasının ardından eşi ile birlikte 25/8/2016 tarihinde Türkiye'ye gelmiştir. Bir süre Türkiye'de babasının yanında yaşadıklarını belirten başvurucu; daha sonra Suriye'de eşi ile birlikte kaldığını, babasının kalp krizi geçirdiğini öğrenmesinin ardından Türkiye'ye girmek istediği sırada kolluk görevlilerince yakalandığını ifade etmiştir. Hatay Valiliğinin (Valilik) 24/5/2019 tarihli kararıyla 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi (kamu güvenliği açısından tehdit oluşturma) ve (h) bendi (Türkiye'ye yasal giriş veya Türkiye'den yasal çıkış hükümlerini ihlal etme) uyarınca başvurucunun sınır dışı edilmesine ve 6 ay süreyle idari gözetim altına alınmasına karar verilmiştir. Sınır dışı etme kararında herhangi bir ülke belirtilmemiştir. Başvurucu, anılan kararın iptali istemiyle Hatay İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde sınır dışı etme kararının hukuka aykırı olmasının yanı sıra kendisinin 6458 sayılı Kanun'un maddesi gereği sınır dışı edilemeyecek şahıslardan olduğunu, üçüncü ülke değerlendirmesinin hukuka aykırı yapıldığını, hangi ülkeye gönderileceğinin ve bu ülkeden menşe ülkesine gönderilip gönderilmeyeceğinin değerlendirilmediğini iddia etmiştir. İdare Mahkemesinin 22/11/2019 tarihli kararıyla davanın reddine karar verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Dava konusu işlemde davacının hangi ülkeye sınır dışı edileceği belirtilmediğinden, bu hususu aydınlatmak amacıyla ... değerlendirme yapmak gerektiği açıktır. Dava konusu işlem tesisinden sonra davacı hakkında yapılan değerlendirmeye aitformda; davacının menşe ülkesine sınır dışı edilmesi durumunda ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı veya onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emareler bulunduğundan, güvenli üçüncü ülkeye sınır dışı edilebileceğinin kabul edildiği, bu hususun Mahkememiz ara kararına verilen cevapta da belirtildiği, kaldı ki Mahkememiz ara kararı ile dosyaya ibrazı sağlanan Özbekistan Cumhuriyeti'ne yönelik Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nce hazırlanan insan haklarına yönelik değerlendirme raporunda insan hakları alanındaki gelişmelerin zayıf kaldığı, din özgürlüğü noktasında yasal kısıtlamaların mevcut olduğu, dini azınlık grupların baskı altında tutulduğu belirtildiğinden dava konusu işlemin davacının menşe ülkesi olan Özbekistan Cumhuriyeti'ne veya Özbekistan Cumhuriyetine iade edilebileceği üçüncü ülkeye sınır dışı edilmesi şeklinde uygulanamayacağı sonucuna varılmıştır." Başvurucu 14/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun idari gözetim altında tutulması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetini konu alan 9/8/2019 tarihli ve 2019/29815 numaralı bireysel başvurusu, Anayasa Mahkemesinin 22/7/2020 tarihli kararıyla başvurucunun idari gözetimden çıkarıldığı tespit edilerek başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur. Başvurucunun eşi B.nin benzer şikâyetlerini içeren bireysel başvurusu Anayasa Mahkemesinin 2/6/2020 tarihli Murat Dıbırov ve diğerleri (B. No: 2016/24613, 2/6/2020) kararıyla kötü muamele yasağının ihlal edildiği şeklinde değerlendirilmiştir.Kararda sınır dışı etme işlemine karşı açılan iptal davasında menşe ülkede var olduğu iddia edilen risklere ilişkin araştırma ve değerlendirme yapılmadan, ilgili kurumdan bu hususta bilgi alınmadan karar verilmesi nedeniyle ihlal sonucuna ulaşıldığı açıklanmıştır. Başvurucu, Anayasa Mahkemesinin yukarıdaki paragrafta yer verilen ihlal kararından sonra yeniden yapılan yargılama sonunda eşi hakkında verilen sınır dışı etme işleminin iptal edildiğini belirterek mahkeme kararını ibraz etmiştir. İdare Mahkemesinin 26/8/2020 tarihli kararının gerekçesi şöyledir:" ... davacının menşei ülkesine sınırdışı edilmesi halinde ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunduğundan, güvenli üçüncü ülkeye sınırdışı edilmesine karar verildiği, ancak davacının sınırdışı edileceği güvenli üçüncü ülkenin yargılama sonuna kadar davalı idarece belirlenmediği görülmektedir.Bu durumda; davacının sınırdışı edilmesine karar verilen üçüncü ülkenin, davacı açısından 6458 sayılı Kanunun ve maddesi kapsamında güvenli olup olmadığı yönünden hukuki irdeleme yapılmasına imkan verecek şekilde belirlenmediğinden; yabancı hukuku açısından belirsizlik oluşturularak dava konusu sınırdışı işleminin konu unsuru yönünden yargı denetimi dışında bırakılma sonucunu doğuracak şekilde tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır." İlgili hukuk için bkz. A.A. ve A.A. [GK], B. No: 2015/3941, 1/3/2017, §§ 28-38; Hooman Hosseınpour [GK], B. No: 2021/47168, 29/9/2022, §§ 24-34, 44- | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/2000 | Başvuru, sınır dışı etme kararı verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurucular, murisleri tarafından 18/9/2001 tarihinde açılan el atmanın önlenmesi davasının halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler, ihlalin tespiti ile manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. Başvuru, 26/7/2013 tarihinde Konya Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 22/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 25/8/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. Başvurucu Ayşe Şener’in, bireysel başvuru tarihinden sonra 3/1/2014 tarihinde vefat etmesi üzerine, bireysel başvuruda bulunmayan mirasçı Ali Şener’e, murisi tarafından yapılan bireysel başvuruya devam edip etmediği sorulmuş, Ali Şener, mirasçı olarak bireysel başvuruya devam ettiğini bildirmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların murisi, 18/9/2001 tarihinde Alanya Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2001/672 sayılı dosyasında Maliye Hazinesi ve A.Y. aleyhine el atmanın önlenmesi davası açmış, murisin vefat etmesi üzerine 27/11/2007 tarihinden itibaren başvurucular davayı devam ettirmişlerdir. Başvurucular, 19/3/2009 tarihinde Alanya Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2009/137 sayılı dosyasında Maliye Hazinesi ve A.Y. aleyhine tapu iptali ve tescil davası açmışlar ve davaların birleştirilmesi talebinde bulunmuşlar, Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi, 26/3/2009 tarih ve E.2009/137, K.2009/160 sayılı kararı ile davaların birleştirilmesine ve yargılamaya Alanya Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2001/672 sayılı dosyasında devam edilmesine karar vermiştir. Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi, 20/12/2011 tarih ve E.2001/672, K.2011/1082 sayılı kararla, dava konusu taşınmazlara ilişkin kadastro tutanaklarının henüz kesinleşmediğini, bu durumda yargılama yapma yetkisinin Kadastro Mahkemesinde olduğunu belirterek, 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ve 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun maddesi gereğince Mahkemenin görevsizliğine, dosyanın talep halinde görevli Alanya Kadastro Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Başvurucular, 26/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Görevsizlik kararı davalı Maliye Hazinesi tarafından temyiz edilmiş ve Yargıtay Hukuk Dairesinin 10/12/2013 tarih ve E.2013/570, K.2013/18704 sayılı ilâmıyla onanarak kesinleşmiştir. Alanya Kadastro Mahkemesine gönderilen dava dosyasında Mahkeme, 21/1/2014 tarih ve E.2014/1, K.2014/11 sayılı kararla dava dosyasının Mahkemenin E.2004/6 sayılı dava dosyasıyla birleştirilmesine karar vermiştir. Alanya Kadastro Mahkemesi, 19/8/2014 tarih ve E.2004/6, K.2014/134 sayılı kararıyla, Mahkemenin E.2004/6 sayılı dava dosyasıyla E.2004/7 sayılı dava dosyası arasında hukuki ve fili irtibat bulunduğu gerekçesiyle dava dosyalarının birleştirilmesine, yargılamaya E.2004/7 sayılı dava dosyası üzerinden devam edilmesine karar vermiştir. Alanya Kadastro Mahkemesi asıl ve birleşen dava dosyalarında yapılan yargılama sonunda, 18/11/2014 tarih ve E.2004/7, K.2014/217 sayılı kararı ile asıl davanın kısmen kabulüne, birleşen davanın reddine karar vermiştir. Karar, temyiz edilmiş olup henüz kesinleşmemiştir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (Bkz. B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5851 | Başvurucular, murisleri tarafından 18/9/2001 tarihinde açılan el atmanın önlenmesi davasının halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler, ihlalin tespiti ile manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. | 1 |
Başvuru; başvurucuların infaz hâkimliğine yaptıkları şikâyette duruşmanın başvurucular hazır edilmeksizin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) kullanılarak yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkının, ceza infaz kurumunda yapılan arama sırasında attıkları slogan sonrasında disiplin cezası verilmiş olması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucular, nihai hükmü 20/5/2022 tarihinde öğrendikten sonra 31/5/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon tarafından başvurunun adil yargılanma hakkı yönünden kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüme sevk işlemi kısmi kabul edilmezlik kararı ile yapılmıştır. Aynı kararla, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiası açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez bulunmuş ve adli yardım talebi yönünden geçici muafiyet kararı verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/57720 | Başvuru; başvurucuların infaz hâkimliğine yaptıkları şikâyette duruşmanın başvurucular hazır edilmeksizin Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) kullanılarak yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkının, ceza infaz kurumunda yapılan arama sırasında attıkları slogan sonrasında disiplin cezası verilmiş olması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, öğretmen olan başvurucuların üyesi oldukları sendikanın aldığı kararlar uyarınca göreve gelmeme veya derse girmeme şeklindeki eylemleri nedeniyle haklarında açılan idari soruşturmalar sonucu görev yerlerinin değiştirilmesinin örgütlenme özgürlüğünü ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Örgütlenme özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/32915 | Başvuru, öğretmen olan başvurucuların üyesi oldukları sendikanın aldığı kararlar uyarınca göreve gelmeme veya derse girmeme şeklindeki eylemleri nedeniyle haklarında açılan idari soruşturmalar sonucu görev yerlerinin değiştirilmesinin örgütlenme özgürlüğünü ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haklı fesih sebebiyle iş akdinin sona erdirilmesi üzerine kıdem tazminatı ve işçilik alacaklarının iadesi talebiyle açılan davada, aynı taleplere ilişkin açılan benzer davalarda verilen kararla çelişir biçimde hüküm kurulması ve yargılamanın makul sürede neticelenmemesi sebebiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 14/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden tespit edilen hukuki irtibat nedeniyle 2017/40101 numaralı bireysel başvurunun 2017/39870 numaralı bireysel başvuru ile birleştirilerek incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Meryem Önal 15/12/2001-20/1/2011 tarihleri arasında, Sercan Kaya ise 3/1/2006-5/12/2010 tarihleri arasında E. Şirketinde çalışmışlardır. Başvurucular iş akitlerini haklı nedenle feshettikleri iddiasıyla işyeri tarafından vaat edilen fakat yapılmayan %10'luk ücret zammının uygulanması suretiyle hesap edilecek kıdem tazminatı, ücret alacağı, 2009 ve 2010 yıllarına ilişkin zam farkından kaynaklı alacakları, fazla çalışma ücreti ile resmî tatil ve bayramlara ilişkin ücretin ödenmesi talebiyle Bakırköy İş Mahkemesinde (Mahkeme) alacak davası açmışlardır. Mahkeme, başvurucuların dava konusu taleplerine %10'luk ücret artırımı üzerinden hesaplamanın yapılması, bir kısım alacakların reddedilmesi suretiyle davanın kısmen kabul kısmen reddine karar vermiştir. Anılan kararın taraflarca temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) tarafından, yazılı bir sözleşme ya da işyeri uygulaması olmadığı hâlde %10 oranında farazi bir zam uygulanması suretiyle hüküm verilmiş olması sebebiyle mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkeme, kıdem tazminatı ve işçilik alacakları hakkında Dairenin bozma ilamına uymak suretiyle (%10'luk ücret artırımı uygulanmamış şekilde) hüküm kurmuş fakat 2009 ve 2010 yıllarına ilişkin zam farkından kaynaklı alacakların bozma dışında kaldığını belirtmiştir. Mahkeme kararı davalı tarafça temyiz edilmiştir. Daire tarafından, hükmüne uyulan bozma ilamında zammın farazi olduğu belirtildiğinden 2009 ve 2010 yıllarına ilişkin zam farkından kaynaklı alacak taleplerinin reddedilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi sebebiyle mahkeme kararının ikinci kez bozulmasına karar verilmiştir. Mahkeme tarafından yapılan yargılama sonunda 2009 ve 2010 yıllarına ilişkin zam farkından kaynaklı alacaklar konusunda Dairenin bozma ilamına uyulmak suretiyleyeniden hüküm kurulmuştur. Mahkeme kararının davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Daire mahkeme kararının onanmasına karar vermiştir. Nihai kararın başvuruculara tebliği üzerine başvurucular 14/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/39870 | Başvuru, haklı fesih sebebiyle iş akdinin sona erdirilmesi üzerine kıdem tazminatı ve işçilik alacaklarının iadesi talebiyle açılan davada, aynı taleplere ilişkin açılan benzer davalarda verilen kararla çelişir biçimde hüküm kurulması ve yargılamanın makul sürede neticelenmemesi sebebiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, bir siyasetçinin konuşmalarında sarf ettiği sözler nedeniyle başvurucunun şeref ve itibarının korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 16/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 13/4/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 22/12/2013, 25/12/2013 ve 14/1/2013 tarihlerinde yaptığı konuşmaları ile ilgili olarak 20/1/2014 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesine manevi tazminat davası açmıştır. İlk Derece Mahkemesi başvurucunun dava dilekçesindeki beyanlarını şu şekilde özetlemiştir:“…davalının Türkiye Cumhuriyet Başbakanı olup, İstanbul Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan ve kamuoyunda 17 Aralık operasyonu olarak bilinen bir soruşturma kapsamında bazı Bakanların derece yakınlarının ve üst düzey devlet görevlilerinin tutuklanması ile sonuçlanan ve halen soruşturması devam eden işlemler sonrası soruşturmaların ve adli işlemlerin kendisine yapılan bir operasyon olduğunu dile getirdiğini ve yapılanları kamuoyunda Gülen Grubu, Gülen Cemaati, Cemaat, Camia olarak bilinen insanların neden olduğunu ileri sürerek açıkça hedef aldığını, davalının birçok konuşmasında isim vermeden bu grubu hedef aldığını, söylemlerinde grup mensuplarını itham ettiğini, davalı tarafça müvekkilinin kişilik haklarının ağır şekilde ihlal edildiğini, cemaat mensupları ile ilgili olarak inlerine gireceğiz, takiyyeci, kokuşmuş, çürümüş, sinsi virüs, gözü dönmüş bir gizli örgüt, haşhaşiler gibi ifadelerin kullanıldığını, söylenen sözlerin kamuoyu tarafından cemaate ve mensuplarına karşı söylendiğinin açıkça anlaşılmakta olduğunu ve halk nazarında küçük düşürüldüğünü ileri sürerek, 000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.” İlk Derece Mahkemesi davalının beyanlarını ise şu şekilde özetlemiştir: “…açılan davanın hukuki mesnetten yoksun olduğunu, müvekkili tarafından yapılan konuşmalarda söylenen sözlerin ne doğrudan ne de dolaylı olarak davacının bizzat şahsına, kişiliğine yönelik sözler olmayıp, ifadelerinde matufiyetin varlığından söz edilemeyeceğini, davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmadığını, davacının mensubu olduğunu belirttiği yapının somut, hukuki, yasal bir yapı olmadığını, herhangi bir kaydı ya da mensubu bulunulmayan bir yapıdan dolayı hak talep edilmesinde hukuka uyarlılığın bulunamayacağını, yansıma yoluyla kişilik haklarının ihlalinin söz konusu olamayacağını, kaldı ki ifadelerin görünen gerçekliğe uygun olup, kamu yararının bulunduğunu, öz ile biçim arasındaki dengenin muhafaza edildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.” İlk Derece Mahkemesi, 15/5/2014 tarihli kararı ile davayı reddetmiştir. Mahkeme kararı kesin olarak vermiştir. İlk Derece Mahkemesinin gerekçesi şöyledir:“…her ne kadar davacı tarafından davalı aleyhine 17 Aralık Operasyonu olarak bilinen soruşturma kapsamında davalının, davacının mensubu olduğunu belirttiği Gülen Grubu, Gülen Cemaati, Cemaat ve Camia olarak bilinen cemaat ile ilgili olarak 2013, 2013, 2013 tarihli konuşmaları ile davacının ve camia mensuplarının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu ileri sürülerek manevi tazminat talebinde bulunulmuş ise de; davalı tarafın konuşmalarının 17 Aralık Operasyonu ile ilgili olduğu ve davacının mensubu olduğunu belirttiği cemaatin tutum ve davranışlarının eleştirildiği, konuşmalarda söylenen ifadelerin her hangi bir bireyi işaret eden, muhatap gösteren veya belirli, müşahhas bir kişiye yöneltilmiş sözler olmadığı ve her hangi bir kişi ismi kullanılmadığı, ifadelerin doğrudan veya dolaylı olarak davacının şahsına yönelik bulunmadığı, …manevi tazminatın koşullarından olan matufiyetin gerçekleşmediği… sabit olmakla, davanın reddine karar verilmesi yönünde Mahkememizde tam ve sağlam bir vicdani kanaat hasıl olmuş[tur].” Başvurucu nihai kararı 15/5/2014 tarihli duruşmada öğrenmiş, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru 16/6/2014 tarihinde yapılmıştır. B. İlgili Hukuk 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı maddesinin şöyledir: “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 3/6/2009 tarihli ve E. 2009/4-151, K. 2009/241 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Davacılar, davaya konu ... Gazetesi’nin 22 Ekim 2004 tarihli nüshasında davalı S.K. tarafından kaleme alınan ‘Konuşturana, dinleyene yazıklar olsun!’ başlıklı yazıda kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek tazminat isteminde bulunmuşlardır.Davalılar, haberin eleştiri niteliğinde ve esprili bir dille kaleme alındığını, güncel ve kamu yararı bulunduğunu, davacılara yönelik matufiyetin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davalı tarafından yazılan yazının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. …Davaya konu yazının bütünü incelendiğinde makalenin yayınlandığı günlerde güncelliği olan ve kamuoyunda çok tartışılan “Azınlık Raporu” nun içeriğine eleştiri getirilmektedir. Yazının birinci bölümünde genel olarak Türk aydınının yaşadığı dönüşüm ve ulusal konularda sergilenen yaklaşım sert bir dille eleştirilmekte, davacı B.O.’a yönelik ikinci bölümde ise; davacılar tarafından hazırlanan “Azınlık Raporu”nda yer alan düşünceler ve davacıların önerileri eleştirilerek bu rapora yönelik kanaat açıklaması yapılmaktadır. Son bölümde yer alan ifadelerin ise davacılara yönelik olmayıp başka kişilere yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm bakımından matufiyet unsurunun gerçekleştiği söylenemez. Yazının tamamı incelendiğinde, davacıların kişilik haklarına saldırı amacının bulunmadığı, azınlık raporuna yönelik düşünce açıklaması niteliği taşıdığı, eleştiri sınırının aşılmadığı görülmektedir. Şu durumda tazminat isteminin tümden reddine karar vermek gerekirken, yerinde görülmeyen gerekçeyle kısmen kabul edilmiş olması usul ve yasaya uygun görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.…Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.” Yargıtay Hukuk Dairesinin 20/9/2011 tarihli ve E. 2011/10191, K. 2011/10603 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:…Ancak, davacı taraf davaya konu … isimli romanda, oturduğu evin konumu, evin alt katında bulunan bakkal ve terziyle babasının adı ve yaşadığı bir kısım olayların anlatıldığını, kendisinin kullandığı (Mişon) müstear adın romanda aynen yer aldığını, romanda kendisinin cinsel yaşantısına dair yanlış bilgiler verildiğini, paranoyak, şiddet yanlısı ve cinsel sapmaları olan biri gibi tanıtıldığını, bunun kişilik haklarına tecavüz olduğunu da ileri sürmüş, davacı tanıkları da romanda bahsedilen kişinin davacı olduğunu, ona ait özel bilgilerin açıklandığını beyan etmişlerdir. Bu durumda, davaya konu romanı okuyan ve davacıyı tanıyan kişilerin romanda Mişon olarak adı geçen kişinin davacı olduğu kanaatine vardıkları göz önüne alındığında matufiyet unsurunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Bu itibarla, mahkemece, bu hususlar gözetilerek, romanda bahsedilen kişinin davacıyla ilgisinin bulunduğunun kabulüyle romanda yazılan hususların davacının kişilik haklarına saldırı olup olmadığının belirlenerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir…” | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9053 | Başvuru, bir siyasetçinin konuşmalarında sarf ettiği sözler nedeniyle başvurucunun şeref ve itibarının korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/5/2014 tarihi ve devamında yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2014/7698 ve 2014/13503 sayılı bireysel başvuru dosyaları konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2014/7685 sayılı dosya üzerinde birleştirilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Abdulkerim Kavak ve Hadice Demir aleyhine doğrudan, başvurucu Turgut Güven Kavak'ın ise babası olan murisi aleyhine 1989 yılında Savur Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davası önce aynı Mahkemenin başka esaslı bir dosyası üzerinde birleştirilmiş daha sonra tefrik edilen dava dosyası yerel Mahkeme aşamasında derdest durumdadır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7685 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, hatalı enjeksiyon sonucu sakat kalınması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2015/4259 numaralı başvuru 6/3/2015 tarihinde, 2015/5817 numaralı başvuru 1/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Yapılan incelemede başvurucu tarafından yapılan 2015/5817 numaralı başvurunun konu bakımından aynı nitelikte olması nedeniyle 2015/4259 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş bildirmeyeceğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. 2015/4259 Numaralı Başvuruya Konu Olaylar Başvurucu 22/12/2007 tarihinde göğsünde ağrı şikâyetiyle Mersin Devlet Hastanesinin Acil Servisine müracaat etmiştir. Muayene sonucunda myalji (kas ağrısı-romatizması) teşhisi konularak başvurucuya enjeksiyon yapılmıştır. Başvurucu üç gün sonra bacağında sürekli ağrıları olduğu şikâyetiyle aynı Hastaneye gitmiştir. Fizik tedavi uzmanı tarafından muayene ve gerekli tetkiklerin yapılmasından sonra enjeksiyon nöropatisini destekleyecek elektrofizyolojik anomalilik saptanmadığı tespit edilmiştir. Başvurucu 1/9/2008 tarihinde bel ağrısı şikâyetiyle beyin cerrahi polikliniğine başvurmuş ve bel fıtığı (lomberdiskopati) teşhisiyle ameliyatedilmiştir. Başvurucu Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesinde bel ağrısı ve siyatik sinir lezyonu tedavisi görmüştür. Başvurucu 24/6/2008 tarihinde Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş ve daha önce yapılan enjeksiyonda iğnenin damara isabet etmesi nedeniyle damarında tahribat meydana geldiğinin Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından tespit edildiğini, sakat kalması nedeniyle koltuk değneği kullanmak zorunda olduğunu belirterek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Bu talebin 15/8/2008 tarihli işlemle reddi üzerine başvurucu 8/9/2008 tarihinde Mersin İdare Mahkemesinde (Mahkeme) Sağlık Bakanlığı aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Mahkeme, konu hakkında Adli Tıp Kurumundan (ATK) bilirkişi raporu almıştır. ATK tarafından Mersin Devlet Hastanesi ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesinde başvurucunun tedavilerine ilişkin tıbbi belgelere yer verilmek ve başvurucunun muayenesi de yapılmak suretiyle inceleme yapılmıştır. ATK'nın 30/7/2010 tarihli raporunda; Mersin Devlet Hastanesinde 22/12/2007 tarihinde yapılan muayenede myalji tetkikiyle reçete düzenlendiğine dair tıbbi kayıt bulunmakla beraber enjeksiyon defterinde başvurucuya ait kayıt bulunmadığı ve hangi ilacın kimin tarafından yapıldığının belli olmadığı, öte yandan başvurucuya ait tıbbi bulguların ve tetkik sonuçlarının incelenmesinden başvurucunun rahatsızlığının siyatik sinir hasarına bağlı olmadığı, enjeksiyon nöropatisinin düşünülemeyeceği görüşü bildirilmiştir. Mahkeme 14/4/2011 tarihinde davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinde ATK'dan alınan bilirkişi raporunda başvurucuda bulunan sakatlığın iğne yapılmasına dayalı siyatik sinir hasarına bağlı olmadığının saptanmış olması karşısında idareye atfedilebilecek bir hizmet kusurundan söz edilemeyeceği ve idarenin tazminat ödemekle sorumlu tutulamayacağı ifade edilmiştir.Söz konusu karar Danıştay Onbeşinci Dairesinin 17/4/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 18/12/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 9/2/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.6/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. 2015/5817 Numaralı Başvuruya Konu Olaylar Başvurucu 3/2/2009 tarihinde Mersin Devlet Hastanesinde görevli Doktor Ş.K. ve Hemşire E.Y. hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 18/4/2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Karar gerekçesinde Mersin İdare Mahkemesinde yürütülen yargılamada alınan ATK'nın 30/7/2010 tarihli raporuna atıf yapılmış ve bu bilirkişi raporuna göre başvurucudaki rahatsızlık ile iğne yapılması arasında bir bağlantının bulunmadığının tespit edilmiş olduğu belirtilmiştir. Başvurucunun söz konusu karara karşı itirazı Tarsus Ağır Ceza Mahkemesinin 16/8/2011 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bireysel başvuru formunda bu kararın 11/3/2015 tarihinde öğrenildiği bildirilmiştir. 1/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir: “İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,...” Ayrıca Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14).B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içerisinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], 32967/96, 17/1/2002, § 49). AİHM'e göre taraf devletler,uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkmasıdurumunda, ilgili devlet hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete aftedilmesi için yeterli olup olmaması hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiąc/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59). | Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/4259 | Başvuru, hatalı enjeksiyon sonucu sakat kalınması nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/12/2013 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul ili Gaziosmanpaşa ilçesi Boğazköy Belediyesi Encümeninin 15/2/1999 tarihli ve 28 sayılı kararı ile 21/8/2000 tarihli ve 111 sayılı kararıyla yapılan imar uygulaması sonucunda, başkaları tarafından açılan iptal davaları dikkate alındığında kendi adına tescil edilen parsellerden mahrum kalacağını iddia etmiştir. Başvurucu tarafından 28 sayılı ve 111 sayılı kararlar (bkz. § 8) aleyhine 22/6/2006 tarihinde iptal davası açılmıştır. İstanbul İdare Mahkemesinin 26/3/2010 tarihli ve E.2006/291, K.2010/436 sayılı kararı ile süre aşımı nedeniyle davanın reddine hükmedilmiştir. Başvurucunun temyizi üzerine Danıştay Altıncı Dairesinin 30/1/2013 tarihli ve E.2010/10091, K.2013/356 sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi, aynı Dairenin 11/11/2013 tarihli ve E.2013/5047, K.2013/6660 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu 30/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/177 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, gözaltındayken kötü muameleye maruz kalınması nedeniyle yapılan şikâyetin etkili şekilde soruşturulmadığı iddiasına ilişkindir. Başvuru 11/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 3/11/2017 tarihinde saat 00 sıralarında polis memurları tarafından yapılan kimlik kontrolü sırasında üzerinde sahte kimlik belgesi bulunması ve hakkında yakalama kararının olduğunun anlaşılması üzerine yakalanarak polis merkezine götürülmüştür. Yakalama ve Olay Tutanağı ile 3/11/2017 tarihinde ve saat 00'te düzenlenen Adli Kolluk Cumhuriyet Savcısı Görüşme Tutanağı'nda başvurucunun kimlik tespiti sırasında "direnerek görevlilere zorluk çıkarttığı, direnişini etkisiz kılmaya yetecek kadar kademeli olarak güç kullanıldığı" ibaresi yer almaktadır. 4/11/2017 tarihinde saat 24'te düzenlenen gözaltına giriş adli muayene raporunda darp ve cebir izine rastlanmadığı kaydedilmiştir. Raporda başvurucunun giysilerinin tamamen çıkarıldığına ilişkin kutucuk işaretlenmiş olup muayeneye güvenlik görevlisinin katıldığına ilişkin kutucuk işaretlenmemiştir. Başvurucu hakkında alınan başka bir adli muayene raporuna dosya kapsamında rastlanmamıştır. Başvurucu 4/11/2017 tarihi saat 10:49'da müdafi ile görüştürülmüştür. Başvurucu 9/11/2017 tarihinde tutuklanarak Sincan T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Başvurucu 14/2/2018 tarihinde vekili aracılığıyla Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçeyle yakalandığı sırada polis aracının içinde sözlü şiddete maruz kaldığını, polis merkezine götürüldükten sonra ise kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvurucunun dilekçesinde öne sürdüğü hususlar özetle şöyledir:i. Yakalanması sonrasında ekip otosuna bindirilmiş, polis memurlarının ismini sorması ve kendisinin buna cevap vermemesi üzerine ''Sen şu gözlüğü çıkar, ben seni konuşturmayı bilirim." denmiş, ters kelepçe takılarak sivil araca bindirilmiş, polis merkezine götürülmüştür. Polis merkezinde sağda bulunan bir odaya sokulmuş, sorulara cevap vermemesi üzerine burada yüzüne, çenesine tokat ve yumrukla üç dört defa vurulmuş, konuşmaya devam etmemesi üzerine başka bir odaya götürülmüş, üstünü çıkarması ve yere uzanması söylenmiştir. Sadece iç çamaşırı kalacak şekilde üzerini çıkarmış ve yüzükoyun uzanmış hâldeyken vilada sapına benzer bir sopa ile sırtına ve kalçalarına altı yedi defa vurulmuş, küfredilmiş, sopa ile tecavüz edilmekle tehdit edilmiştir. ii. Cevap vermemesi üzerine polis memurları eylemlerinden vazgeçmiştir. Kendisini kaldırıp üstünü giydirdikten sonra muayeneye götürmüşler, burada aynı polisler muayene odasına girmiş ve söylemesine rağmen doktor, polisleri dışarı çıkarmamıştır. Doktor yalnızca başına ve boynuna bakarak, kıyafetlerini çıkarmaksızın rapor düzenlenmiştir. Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucunun müşteki sıfatıyla, başvurucu hakkında yapılan işlemlerde görev alan iki polis memurunun ise şüpheli sıfatıyla beyanları alınmıştır. Polis memurlarının olaya ilişkin anlatımları şöyledir:"...yolda üç şahsın yürüdüğünü görmemiz üzerine, şahıslardan kimliklerini ibraz etmelerini istedik, ancak üç şahıstan ismini sonradan Celil olarak öğrendiğim şahıs, bize kimlik ibraz etmesine rağmen tedirgin hareketlerini gözlemledik. Şahsın ibraz ettiği ehliyet üzerinde T. numarası yazmayınca, biz kendisinden üzerinde T. kimlik numarası olan bir kimliği ibraz etmesini istedik. Bunun üzerine şahıs cebinden nüfus cüzdanı fotokopisini çıkarttı. Nüfus cüzdanı üzerindeki fotoğraf ile daha önceden ibraz ettiği ehliyet üzerindeki fotoğraf uyuşmayınca, soyismini şuan hatırlamadığım ancak yanımda bulunan, resmi kıyafetli Ahmet isimli polis memurunun elinde bulunan nüfus cüzdanı fotokopisini yırttı. Akabinde şahsa sen kimsin diye soru yönelttiğimizde hiç cevap vermedi, kendisine kimlik bilgileri konusunda açıklama yapmakta zorunlu olduğunu ve idari yaptırımın olduğunu söyledik. Şahsın kimlik bilgilerini vermeme konusunda ısrarcı olması üzerine, kendisine parmak izi alacağımızı söyleyince şahıs, gerçek kimlik bilgilerimi size vereceğim diyerek bir T. kimlik numarası verdi. Bu T. numarasından yaptığımız sorgulamada, şahsın FETÖ soruşturmasından yakalaması olduğunu anladık. Bunun üzerine şahsı, gözaltı kararına esas olmak üzere Etimesgut Sait Ertürk Devlet Hastanesine giriş çıkış raporlarının alınması için götürdük. Akabinde şahsı Etimesgut Polis Merkez Amirliğine götürdük, ... herhangi bir kötü muamelede bulun[ulmadı.]" Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığınca kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"...Mahkeme tarafından çıkartılan yakalama kararının infazı amacıyla şüpheli polis memurunun kendisinden kimlik ibrazını istediği, müştekinin cebinden nüfus cüzdanı fotokopisini çıkarttığı, nüfus cüzdanı üzerindeki fotoğraf ile daha önceden ibraz ettiği ehliyet üzerindeki fotoğrafın uyuşmaması ve şahsın şüpheli hakaretler sergilemesi üzerine şüpheli polis memurunun, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu'nun maddesinde ifadesini bulan 'Zor Kullanma' yetkisini ifa ettiği, aynı maddede 'Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir' hükmünün yer aldığı, zor kullanma yetkisi bulunan kamu görevlisi sıfatına haiz Polis memurunun görevinin gerektirdiği fiziksel ölçüde fiziksel güç uygulamasının 5237 sayılı TCK'nın Maddesindeki kamu görevinin yerine getirilmesine dayanan Hukuka uygunluk nedeni oluşturduğu, dolayısıyla kamu görevlisinin görevinin gerektirdiği ölçüde kullanacağı kuvvet nedeniyle bir kişinin yaralanmış olsa dahi eylemi hukuka uygunluk sayılacağı için suç teşkil etmeyeceği hususu her türlü izahtan vareste bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüpheli polis memuruna isnat edilen Zor Kullanma Yetkisinin Aşılması Nedeniyle Basit Yaralama suçundan dolayı Suç Unsuru Yokluğu nedeniyle kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına...[karar verilmiştir.]" Başvurucunun kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yaptığı itiraz reddedilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/29931 | Başvuru, gözaltındayken kötü muameleye maruz kalınması nedeniyle yapılan şikâyetin etkili şekilde soruşturulmadığı iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucular, 13/10/1958 tarihinde murisleri aleyhine Kızıltepe Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davasının Mardin Kadastro Mahkemesinde halen devam ettiğini, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılamadığını, bu sürede taşınmazlarını kullanamadıklarını ve taşınmazlarının gelirlerinden yoksun bırakıldıklarını belirterek, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. Başvuru, 3/4/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 5/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 12/12/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 13/1/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Kızıltepe ilçesi, Karakulak köyü 3, 4, 5, 7, 8, 10 ve 11 parsel numaralı taşınmazların başvurucuların murisi ve müşterekleri adına tespit edilmesi üzerine S. ve Ş.K. tarafından 13/10/1958 tarihinde açılan davalar, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/142 sayılı dosyasında birleştirilmiştir. Başvurucuların murisi ve arkadaşları Kasım 1946 tarih 71 ve 74 sıra numaralarında kayıtlı taşınmazlarına müdahale edildiğinden bahisle Ş.K., Ö.K., A.Ç, A., A. ve Ş.A. aleyhine 27/2/1957 tarihinde Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesinde müdahalenin meni davası açmışlardır. Bu dava Asliye Hukuk Mahkemesinin E.1957/27 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi 18/9/1958 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve dosya Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/139 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Bu dosya, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/148 sayılı dava dosyası ile birleştirilmiştir. E.1958/148 sayılı dava dosyası ise Kızıltepe Karakulak Köyü 4 parsel numaralı taşınmazın A. adına tespit edilmesi üzerine S. ve Ş.K., tarafından açılan dava olup, bu dava dosyası, Mahkemenin 26/10/1998 tarih ve E.1958/148, K.1998/98 sayılı kararıyla Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/142 sayılı dosyası ile birleştirilmiştir. Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/142 sayılı asıl dosyasında bulunan E.1958/146 sayılı davada Kızıltepe Karakulak köyü 10 parsel numaralı taşınmaza itiraz edilmiş ve dava Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/146 sayılı dosyasına kaydedilmiş, Mahkemece 28/1/1960 tarih ve E.1958/146, K.1960/2 sayılı kararıyla tespit gibi davacı ve müşterekleri adına tescil edilmesine karar verilmiştir. Bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi E.1960/6986, K.1960/5756 sayılı ilamıyla İlk Derece Mahkemesinin kararını bozmuştur. Bozma üzerine dosya, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin 1960/4 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Bu dosya Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin 23/3/1998 tarih ve E.1960/4, K.1998/40 sayılı kararıyla Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1960/3 sayılı dosyası ile birleştirilmiştir. Kızıltepe ilçesi Karakulak köyü 8 parsel numaralı taşınmazın başvurucuların murisi adına tespit edilmesi üzerine Ş.K. tarafından açılan davalar sırasıyla Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/141, E.1958/143, E.1958/145 sayılı dosyalarına kaydedilmişlerdir. Bu dava dosyaları 13/12/1958 tarihinde Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/144 sayılı dosyası ile birleştirilmiştir. Kızıltepe ilçesi Karakulak köyü 7 parsel numaralı taşınmazın başvurucuların murisi adına tespit edilmesi üzerine Ş.K. tarafından açılan dava, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1958/144 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Bu dosyada Kızıltepe Kadastro Mahkemesi, 28/10/1961 tarih ve E.1958/144, K.1960/1 sayılı kararıyla davalı parsellerin tespit gibi başvurucuların murisi ve arkadaşları adına tapuya tesciline karar vermiştir. Bu karar temyiz incelemesi sonucu bozulmuş ve dosya Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1960/3 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Bu dava Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin 22/6/1998 tarih ve E.1960/3, K.1998/65 sayılı kararıyla Mahkemenin E.1958/142 sayılı dosyasıyla birleştirilmiştir. Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin kapatılmasından sonra 12/6/2013 tarihinden itibaren yargılamaya, Mardin Kadastro Mahkemesinin E.2013/47 sayılı dava dosyasında devam edilmektedir. Başvurucular, 3/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (Bkz. B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/4642 | Başvurucular, 13/10/1958 tarihinde murisleri aleyhine Kızıltepe Kadastro Mahkemesinde açılan kadastro tespitine itiraz davasının Mardin Kadastro Mahkemesinde halen devam ettiğini, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılamadığını, bu sürede taşınmazlarını kullanamadıklarını ve taşınmazlarının gelirlerinden yoksun bırakıldıklarını belirterek, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve tazminat talep etmişlerdir. | 1 |
Başvuru, ilave tediye alacağının tahsili amacıyla açılan davanın Yargıtay daireleri arasında süregelen görüş ayrılığı dolayısıyla reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle ekli tablonun B sütununda numaraları belirtilen başvuru dosyalarının aynı tablonun (1) numaralı satırında yer alan 2019/21896 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular farklı şehirlerde yer alan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarında (Vakıf) hizmet akdine dayalı olarak çalışmaktadır. Başvurucular, kamu personeli olduklarını ileri sürerek 4/7/1956 tarihli ve 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkında Kanun uyarınca her bir yıllık çalışma süresi içinde ödenmesi gereken iki aylık tutarındaki ilave tediye alacağının ödenmesi amacıyla Vakıflar aleyhine ayrı ayrı dava açmıştır. Ekli tablonun D sütununda numaraları belirtilen Mahkemelerce yapılan yargılama sonunda başvurucuların davalarının reddine karar verilmiştir. Gerekçeli kararlarda; Yargıtay Hukuk Dairesinin emsal kararlarına göre Vakfın 6772 sayılı Kanun gereğince kamu kurumu niteliğinde olmadığı belirtilmiştir. Kamu kurumu olmaması nedeniyle de başvurucuların ilave tediye alacağına hak kazanamayacakları ifade edilmiştir. Başvurucular istinaf yoluna başvurmuştur. Farklı Bölge Adliye Mahkemelerince istinaf talepleri reddedilerek derece mahkemelerinin kararları onanmıştır. Başvurucular kararları temyiz etmiştir. Yargıtay Dairesinin vermiş olduğu kararlar ile temyiz talepleri reddedilmiştir. Başvurucular muhtelif tarihlerde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. İlgili hukuk için bkz. Yasemin Bodur, B. No: 2017/29896, 25/12/2018, §§ 14- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/21896 | Başvuru, ilave tediye alacağının tahsili amacıyla açılan davanın Yargıtay daireleri arasında süregelen görüş ayrılığı dolayısıyla reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/16222 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu hakkında 15/5/2013 tarihinde düzenlenen iddianame ile başlayan yargısal süreç 19/12/2019 tarihli Yargıtay Ceza Dairesinin onama kararıyla sona ermiştir. Başvurucunun ihbar ve kıdem tazminatlarının tahsili amacıyla 13/1/2016 tarihinde açmış olduğu dava, dosya inceleme tarihinde derece mahkemesinde derdest olarak devam etmektedir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/5030 | Başvuru, yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, hâkimlik mesleğinden çıkarılmaya karar verilmesi ve bu kararın doğurduğu hukuki sonuçlar nedeniyle Anayasa'da düzenlenen bir kısım hak ve ilkenin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Aynı kararda başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne de karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 15 Temmuz 2016 gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde örgütlenmiş bir grup tarafından darbe girişiminde bulunulmuştur. Bu kapsamda devletin yetkili organları tarafından tehdit değerlendirmesi yapılarak başta Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) olmak üzere demokratik anayasal düzene, bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, millî güvenliğe yönelik tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine ve illegal yapılanmalara karşı tedbirler alınması kararlaştırılmıştır. Anılan tedbirler kapsamında olağanüstü hâl ilan edilmiş ve birçok olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesi çıkarılmıştır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunca 22/7/2016 tarihinde kararlaştırılan, 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yürürlüğe girmiştir. 667 sayılı KHK'nın maddesinde; yargı mensuplarından terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenli Kurulunca karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin meslekten ya da kamu görevinden çıkarılmalarına karar verileceği hususları düzenlenmiştir. Başvurucu Büyükçekmece hâkimi iken FETÖ/PDY ile iltisakı ve bu örgütle irtibatı sabit görülerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) 24/8/2016 tarihli ve 2016/426 sayılı kararıyla 667 sayılı KHK kapsamında başvurucunun meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verilmiştir. Başvurucu 7/9/2016 tarihinde anılan kararın kaldırılması için HSYK'ya başvurarak yeniden inceleme talebinde bulunmuştur. Başvurucunun talebi, HSYK Genel Kurulunun 29/11/2016 tarihli ve 2016/434 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu, ret kararından 5/12/2016 tarihinde haberdar olmuştur. Başvurucu 27/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru yapılması sonrasında Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunca 2/1/2017 tarihinde kararlaştırılan 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname 23/1/2017 tarihli ve 29957 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Anılan KHK'da 667 sayılı KHK'nın maddesi uyarınca başvurucu gibi meslekten çıkarılan yargı mensupları ile ilgili düzenlemelere de yer verilmiştir. İlgili hukuk için bkz. Hacı Osman Kaya (B. No: 2016/41934, 16/2/2017, §§ 16-21) başvurusu hakkında verilen karar. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/75043 | Başvuru, hâkimlik mesleğinden çıkarılmaya karar verilmesi ve bu kararın doğurduğu hukuki sonuçlar nedeniyle Anayasa da düzenlenen bir kısım hak ve ilkenin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yapılan kanuni düzenleme ile devam eden yargılama sürecinin sonuca etkili olacak biçimde müdahale edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/5/2015 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Aynı konuya ilişkin içtihadın (Zekiye Şanlı, B. No: 2012/931, 26/6/2014; Yasemin Mutlu, B. No: 2013/1426, 25/3/2014) mevcut olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (2) numaralı fıkrası gereğince başvuru, Adalet Bakanlığı (Bakanlık) cevabı beklenmeksizin kabul edilebilirlik ve esas yönünden incelenmiştir. A. Uyuşmazlığın Arka Planı Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu; Vakıflar Bankası Türk Anonim Ortaklığında (Banka) çalıştığı süre zarfında 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici maddesi uyarınca kurulmuş bulunan T. Vakıflar Bankası T.A.O. Memur ve Hizmetlileri Emekli Sağlık Yardım Sandığı Vakfına (Vakıf/Sandık) ödediği primler karşılığında emekliliğe hak kazanmıştır. Vakıf, kanunla kurulan ve sosyal güvenlik kurumları dışında kalan ancak bu kurumlara denk kabul edilen bir tüzel kişilik olup söz konusu Vakfın mensupları bakımından zorunlu sosyal güvenlik kurumu niteliğindedir. Vakfın amacı, Vakıf Senedi’nin maddesinde şöyle ifade edilmiştir:“...a) İş bu vakıf senedi hükümleri dairesinde üyelerin emeklilik, malullük, ölüm, hastalık, analık, iş kazaları ve meslek hastalıkları hallerinde ve eş ve çocukları ile üyenin geçindirmekle yükümlü bulunduğu ana ve babasının hastalıklarında, Sosyal Sigortalar Kanunları ile temin edilen yardımlardan az olmamak üzere hak sahiplerine yardımda bulunmak;…” Vakfın gelirleri, üyelerin aylıklarından yapılan prim kesintilerinden ve diğer gelirlerden oluşmaktadır. Banka da aynı esaslar çerçevesinde hesaplanan tutarı işveren hissesi olarak her ay Vakfa aktarmaktadır. Vakıf, üyelerine yapacağı yardımın miktarını ve dolayısıyla emekli aylıklarına ilişkin artışları Vakıf Senedi’nde yazılı hükümler çerçevesinde tek taraflı olarak belirlemekte olup bunun 506 sayılı Kanun'la belirlenmiş alt sınırın altına düşmemesi gerekmektedir. B. Başvuruya Konu Dava Süreci Vakıf üyeleri, yapılan artışların 506 sayılı Kanun’un geçici maddesine uygun bir şekilde yapılmadığı gerekçesiyle Vakıf aleyhine iş mahkemeleri önünde alacak davaları açmışlardır. Bu davalar sonucunda 506 sayılı Kanun’un geçici maddesinin nasıl anlaşılıp uygulanacağı konusunda bir yargısal içtihat yerleşmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bu çerçeveyi çizen 24/3/2010 tarihli ve E.2010/10-155, K.2010/170 sayılı kararına göre 506 sayılı Kanun'un geçici maddesinde değinilen alt sınırın belirlenmesinde, davalı Vakfın bağladığı aylıklara yapılan artış oranlarının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK, bu Kuruma devredilen SSK) sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıklarına yapılan artış oranlarıyla karşılaştırılması usulü dikkate alınarak yapılmalıdır. Böylece bulunan artış oranının 506 sayılı Kanun uyarınca yaşlılık aylığı alanlara yapılan artış oranından daha az olması durumunda da Vakıf Senedi'ndeki düzenlemelere göre aylıklarında artış olacak kişilerin ayrıca 506 sayılı Kanun'un aylık artışlarına dair hükümlerinden yararlanmaları gerekmektedir. Söz konusu Vakıf tarafından aylık bağlanan başvurucu 23/2/2011 tarihli dava dilekçesinde, emekli maaşına Vakıf Senedi'ne göre yapılan artışın yanı sıra 506 sayılı Kanun'da öngörülen artışların da yapılması gerektiğini belirterek 2002 yılı Temmuz ayından 2011 yılı Şubat ayına kadar artırımı gereken miktarın tespitiyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 000 TL alacağın tahsiline karar verilmesini istemiştir. Bu arada yargılama süreci devam ederken 13/2/2011 tarihli ve 6111 sayılı Kanun’un maddesiyle 506 sayılı Kanun’un geçici maddesine eklenen beşinci fıkra ile aynı maddenin sandık emeklilerine yapılacak yardımların düzenlendiği birinci fıkrasının (b) bendinin uygulanmasında; yardımların sağlanması ve bağlanması yönünden alt sınırın belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırmasının esas alınacağı, bunun mevcut davalara da uygulanacağı düzenlenmiştir. 6111 sayılı Kanun 25/2/2011 tarihli ve 27857 Mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Ankara İş Mahkemesi 7/6/2012 tarihli kararla 6111 sayılı Kanun'un maddesi ile 506 sayılı Kanun'un geçici maddesine eklenen hüküm uyarınca Vakıf emeklilerinin 506 sayılı Kanun'a göre yapılan artırımlardan faydalanabilmesi için Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) emeklilerine ödenen aylığın Vakıf emeklilerine ödenen aylıktan fazla olması şartı getirildiğini ve somut olayda Vakıf emeklisi olan başvurucuya ödenen aylıkların SSK emeklilerine ödenen aylıklardan fazla olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Hüküm temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 4/12/2012 tarihli kararla ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Nihai karar 8/5/2015 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 25/5/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Zekiye Şanlı, §§ 20-22; Yasemin Mutlu, §§ 21- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/8604 | Başvuru, yapılan kanuni düzenleme ile devam eden yargılama sürecinin sonuca etkili olacak biçimde müdahale edilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, özel hayat kapsamında kalan eylemi gerekçe gösterilerek başvurucunun naklen atanması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık cevabında, başvuru ile ilgili görüş sunulmasına gerek görülmediği ifade edilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Balıkesir Edremit İlçe Millî Eğitim Müdürlüğünde şube müdürü olarak çalışan başvurucu hakkında, S.Y. isimli bir öğretmen ile ilişki yaşadığı, ailesine kötü davrandığı ve hakkında dedikodular çıktığı iddiaları nedeniyle disiplin soruşturması başlatılmıştır. İddialar ile ilgili olarak 3/6/2014 tarihli tevsi tahkikat raporu hazırlanmıştır. Tanık ifadelerine yer verilen raporda özetle; başvurucu ile S.Y. isimli anaokulu öğretmeni arasında duygusal ve yakın bir ilişkinin sabit olduğu, anılan eylemin 23/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinde düzenlenen "Hizmet dışında Devlet memurunun itibar ve güven duygusunun sarsacak nitelikte davranışta bulunmak" kapsamında kaldığı belirtilmiştir. Başvurucu ile S.Y.nin devlet memuruna olan güven ve itibarı sarsacak nitelikteki davranışlarının, görev yaptıkları yerleşim biriminde, eğitim ve öğretim kurumları ile halk arasında duyulduğu dikkate alındığında başvurucu ile S.Y.nin aynı ilçede birlikte görev yapmalarının mümkün olmadığı vurgulanmıştır. Sonuç olarak S.Y.nin uygun görülecek başka bir ile atanması, eşinden boşanan başvurucunun ise müşterek çocuğun velayetinin annede olduğu için çocuğun başvurucu ile şahsi ilişki kurmasının önemi ve çocuk hakları da hatırlatılarak Balıkesir ilinin takdir edilecek bir ilçesine şube müdürü olarak atanması, kadro olmaması hâlinde ise yakın bir ile atanmasının kamu hizmetinin gereği gibi yürütülmesi amacına uygun olduğu belirtilmiştir. Ayrıca başvurucu ve S.Y. hakkında kınama cezası uygulanması gerektiği ifade edilmiştir. Anılan rapor doğrultusunda; başvurucu hakkında 2/9/2014 tarihinde başvurucunun kınama cezası ile cezalandırılmasına ve Çorum Alaca İlçe Millî Eğitim şube müdürü olarak atanmasına karar verilmiştir. Başvurucu, atama işleminin iptali istemli dava açmıştır. Balıkesir İdare Mahkemesi 24/12/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde; öncelikle kamu görevlilerinin bir soruşturma nedeniyle naklen atanmalarının koşulları hatırlatılarak soruşturma konusu isnatların hizmete ilişkin veya bulunduğu yerde görev yapmasını engelleyecek nitelikte özel hayata ilişkin olması ve her iki durumda da isnatların sübuta erdirilerek disiplin cezası ile yaptırıma bağlanması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu hakkında disiplin cezası verilmesi sonucunu doğuran olayların oluş şekli ve içeriği gözetilerek yapılan değerlendirmede, başvurucu ile boşandığı eşinin aynı ilçede, aynı idari teşkilat içinde hiyerarşik bağ kapsamında alt üst ilişkisi konumunda oldukları, soruşturma konusu olaylar nedeniyle yıprandıkları vurgulanarak konumları itibarıyla aynı memuriyet mahallinde görev yapmalarının kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun düşmeyeceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca başvurucunun isnat edilen olaylar ile ilgili maddi gerçeği ortaya çıkarmak için disiplin soruşturmasının genişletilmesini talep edebileceği hususu ile boşanma davasında müşterek çocuk ile başvurucunun ayrı şehirlerde yaşama ihtimaline göre de şahsi ilişki tesis edilmiş olması da gözetilerek naklen atama işleminde hukuka aykırılık bulunmamıştır. Başvurucunun temyiz istemi, Danıştay İkinci Dairesinin 23/12/2015 tarihli kararıyla derece mahkemesinin kararının hukuka ve usule uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 8/6/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 18/7/2016 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucu tarafından 17/8/2016 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır. Diğer taraftan başvurucu aynı olay nedeniyle verilen disiplin cezasının iptali istemiyle de dava açmıştır. Balıkesir İdare Mahkemesi 23/1/2015 tarihinde, başvurucunun evli olduğu sırada S.Y. ile duygusal ve yakın bir ilişki yaşamasının hizmet dışında memurun itibarını ve güven duygusunu sarsıcı mahiyette olduğu gerekçesiyle davanın reddine oy çokluğuyla karar vermiştir. Karardaki karşı görüşte; disiplin cezasına konu olayın davacının özel hayatı kapsamında kaldığı, özel hayatın gizliliği hakkının kullanımını engelleyecek şekilde disiplin cezası verilemeyeceği belirtilmiştir. Bursa Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurulu 30/4/2015 tarihli kararında; başvurucunun hizmet dışındaki eyleminin memur disiplinini bozan, kamu hizmetinin yürütülmesini olumsuz etkileyen bir davranış olduğu hususunun idare tarafından ortaya konulamadığını ve söz konusu eylemin özel hayat kapsamında kaldığını vurgulayarak, derece mahkemesinin kararının bozulmasına hükmetmiştir. Aynı kurulun karar düzeltme istemini reddetmesiyle anılan karar 30/9/2015 tarihinde kesinleşmiştir. Öte yandan Ulusal Yargı Ağı Projesi üzerinden (UYAP) gerçekleştirilen incelemede başvurucunun 18/12/2013 tarihinde boşandığı ve disiplin soruşturmasına konu olayda adı geçen S.Y. ile 26/6/2014 tarihinde evlendiği anlaşılmıştır. A. Ulusal Hukuk 657 sayılı Kanun'un "Memurların kurumlarca görevlerinin ve yerlerinin değiştirilmesi" kenar başlıklı maddesi şu şekildedir:"Kurumlar, görev ve unvan eşitliği gözetmeden kazanılmış hak aylık dereceleriyle memurları bulundukları kadro derecelerine eşit veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde daha üst, kurum içinde aynı veya başka yerlerdeki diğer kadrolara naklen atayabilirler.Memurlar istekleri ile, kurumlarında kazanılmış hak derecelerinin en çok üç derece altında aynı veya başka yerlerdeki kadrolara atanabilirler.Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları mümkündür.Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T. Emekli Sandığına gönderilmesini kabul etmeleri şartiyle) emeklilik yönünden eski derecelerinde değerlendirilir."657 sayılı Kanun'un "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili bölümü şöyledir:"B - Kınama : Memura, görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir.Kınama cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...d) Hizmet dışında Devlet memurunun itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmak,..." 12/10/2013 Tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 28793 sayılı Millî Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirmesi suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelik'in "Soruşturmaya bağlı yer değiştirmeler" kenar başlıklı mülga maddesi şöyledir:"(1) Soruşturma sonucunda o yerde kalmalarında sakınca görülmesi sebebiyle görev yerlerinin değiştirilmesi teklif edilen yöneticiler, bulundukları hizmet bölgesinde başka bir yere ya da alt hizmet bölgelerine; diğer personel ise bulundukları yerden başka bir yere atanırlar. (2) Birinci fıkraya göre atananlar, yeni görevlerine başladıkları tarihten itibaren dört yıl geçmeden ayrıldıkları yere yeniden atanamazlar."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel hayatın eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavram olduğu belirtilmektedir. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen özel hayat kavramı AİHM tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapılmaktan özellikle kaçınılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51). Bununla birlikte Sözleşme'nin denetim organlarının içtihatlarında bireyin kişiliğini serbestçe geliştirmesi ve gerçekleştirmesi ve kişisel bağımsızlık kavramlarının özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır (Sidabras ve Džiautas/Litvanya, B. No: 55480/00 ve 59330/00, 27/7/2004, § 43; K.A. ve A./Belçika, B. No: 42758/98, 45558/99, 17/2/2005, § 83; Pretty/Birleşik Krallık, B. No: 2346/02, 29/4/2002 § 61; Christine Goodwin/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28957/95, 11/7/2002, § 90). Özel hayata saygı hakkına kamu makamlarının keyfî bir şekilde müdahale etmelerinin önlenmesi, Sözleşme'nin maddesi ile sağlanan güvenceler kapsamında yer almaktadır. AİHM, özel hayata saygı hakkı kapsamında bulunan bir menfaate devletin müdahale ettiğini tespit ettiğinde Sözleşme'nin maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen koşulları incelemektedir. Buna göre kamu makamlarının müdahalesinin yasal bir dayanağı olup olmadığı, anılan fıkrada yer alan meşru amaçlara dayalı olup olmadığı, demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığı araştırılmaktadır (Dudgeon/Birleşik Krallık [GK], B. No: 7525/76, 22/10/1981, § 43; Olsson/İsveç No.1 [GK], B. No: 10465/83, 24/3/1988, § 59; De Souza Ribeiro/Fransa [BD], B. No: 22689/07, 13/12/2012, § 77). AİHM'e göre mesleki hayat özel hayat kavramı dışında tutulamaz. Özel hayat unsurları gerekçe gösterilerek mesleki hayata getirilen sınırlamalar, bireyin sosyal kimliğini etkilediği ölçüde Sözleşme’nin maddesi kapsamına girebilmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki insanların büyük çoğunluğu, dış dünya ile olan ilişkilerini geliştirme olanaklarını en çok mesleki hayatları çerçevesinde yürüttükleri faaliyet kapsamında elde etmektedir (Özpınar/Türkiye, B. No: 20999/04, 19/10/2010, § 45; Niemietz/Almanya, B. No: 13710/88, 16/12/1992, § 29). AİHM mesleki hayatla ilgili başvuru türlerinde özel hayat kavramını iki farklı yaklaşıma göre uygulamaktadır:a) özel hayata ilişkin bir unsurun anlaşmazlık nedeni olup olmadığı (sebebe dayalı yaklaşım) ve b) itiraz edilen tedbirin sonuçları bakımından özel hayata dokunan bir meselenin olup olmadığı (sonuca dayalı yaklaşım). AİHM'e göre özel hayata ilişkin unsurların mesleğin icrası bakımından aranılan nitelik ve yeterlilik koşulları bakımından gözetilmiş veya kişinin mesleği ile ilgili tasarruflara esas alınmış olduğu durumlardan kaynaklanan başvurular sebebe dayalı yaklaşım çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamı içinde değerlendirilir (Denisov/Ukrayna [BD], B. No: 2011/76639, 25/9/2018, §§ 100-103). AİHM kişinin meslek hayatını etkileyen bir tedbir için öne sürülen gerekçelerin kişilerin özel hayatına ilişkin olmadığı ancak söz konusu tedbirin kişinin özel hayatına yönelik ciddi olumsuz etkilerinin bulunduğu veya bulunma ihtimalinin olduğu durumların konu edildiği başvuruların sonuca dayalı yaklaşım kapsamında Sözleşme'nin maddesinin kapsamı içine girebileceğini ifade etmiştir. Bu bağlamda söz konusu olumsuz etkilere ilişkin değerlendirmede AİHM, kişinin yakın çevresi üzerindeki, özellikle de maddi bakımdan ortaya çıkan sonuçları, diğerleri ile ilişki kurma ve geliştirme olanakları ile itibarı üzerindeki olumsuzlukları dikkate almaktadır (Denisov/Ukrayna, § 107). AİHM sebebe dayalı yaklaşımın Sözleşme'nin maddesinin uygulanmasını gerekli kılmadığı durumlarda, söz konusu tedbirin sonuçlarının özel hayatın üzerindeki etkilerine ilişkin bir inceleme yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bununla beraber söz konusu bu ayrımın, ilgili tedbirin altında yatan sebepleri ve tedbirin sonuçlarını incelerken her iki yaklaşımı birlikte uygulamasına engel teşkil etmediğini de belirtmektedir (Denisov/Ukrayna, § 109). AİHM sonuca dayalı yaklaşım uyarınca inceleme yapılabilmesi için söz konusu meslekle ilgili tasarrufun özel hayat üzerinde doğurduğu etkilerin belirli önem ve ciddiyette olmasını aramakta, asgari ağırlık seviyesine ulaşmış olması gerektiğini vurgulamaktadır. AİHM, sadece bu sonuçların çok ağır olduğu ve kişinin özel hayatını önemli derecede etkilediği durumlarda Sözleşme'nin maddesinin uygulanabilir olduğunu kabul etmektedir (Denisov/Ukrayna, §§ 113, 116). AİHM,sonuca dayalı yaklaşımı uyguladığı başvurularda iddia edilen ihlallerin ağırlık ve ciddiyet derecesini değerlendirmeye yönelik kıstaslar oluşturmuştur. Bu kapsamda başvurucunun söz konusu tedbir öncesi ve sonrasındaki yaşamı kıyaslanarak maruz kaldığı olumsuz etki değerlendirilmektedir. Ayrıca sonuçların ciddiyetinin belirlenmesinde, başvurucunun iddia ettiği öznel algıların, somut başvuruda mevcut nesnel koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra yapılacak incelemenin, iddia edilen tedbirin hem maddi hem de manevi etkilerini kapsaması gerekmektedir. AİHM, başvurucuların şikâyet edilen tasarrufun özel hayatları üzerindeki olumsuz sonuçlarını somut verilere dayalı olarak uygun şekilde ispatlamakla yükümlü olduklarını ifade etmektedir. Ayrıca başvurucular söz konusu şikâyetlerini ulusal merciler önünde de uygun şekilde dile getirmiş olmalıdırlar (Denisov/Ukrayna, §§ 113-117). | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/14741 | Başvuru, özel hayat kapsamında kalan eylemi gerekçe gösterilerek başvurucunun naklen atanması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, eğitim kurumunda gerçekleşen kötü muameleye ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu 22/4/2018 tarihinde anneannesi ile evde bulunduğu sırada, okul öncesi eğitim kurumunda tuvaletini kaçırması nedeniyle bakıcı öğretmen T.Ö.nün cinsel organına iğne batırdığını ifade etmiş; başvurucunun annesi E.A. 26/4/2018 tarihli dilekçe ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde adı geçen öğretmenden şikâyetçi olmuştur. E.A. 26/4/2018 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından alınan ifadesinde özetle konuyu olay tarihi itibarıyla dört yaşında olan oğluyla konuştuğunu, oğlunun T.Ö.nün başörtüsünden çıkardığı iğneyi cinsel organına nasıl batırdığını eliyle gösterdiğini, oğlunun bu konuşmasını kamera ile kaydettiğini, durumu da okul yönetimiyle paylaştığını belirtmiştir. Başsavcılık 26/6/2018 tarihinde başvurucuyu mağdur sıfatıyla beyanının alınması için Ankara Çocuk İzlem Merkezine sevk etmiştir. 13/7/2018 tarihinde Cumhuriyet savcısı, adli görüşmeci ve müdafi eşliğinde alınan ifadesinde başvurucu özetle okulda kendisini üzen bir şey olmadığını, okulda tuvalet sonrası temizliğini kendisinin yaptığını, kendisine kimsenin iğne batırmadığını, cinsel organını gören, iğne batıran olmadığını beyan etmiştir. Sosyal Hizmet Uzmanı Adli Görüşmeci A.K.Y. üzerinde tarih bulunmayan adli görüşme değerlendirme raporunda; başvurucunun kendisine yöneltilen sorulara yaşına uyumlu yanıtlar verdiğini, kavrama, kendisini ifade etme konusunda normal sınırlar içinde bulunduğunu, anlatımlarının ve anlatılanlara verdiği duygusal tepkilerin tutarlı olduğunu, istenmeyen kötü bir davranışı ifade etme eğiliminin güçlü ve ifadesinin güvenilir olabileceği yönünde kanaat oluştuğunu belirtmiştir. Söz konusu ifade üzerine başvurucu müdafii 13/7/2018 tarihinde Başsavcılığa sunduğu dilekçe ile olayın üzerinden aylar sonra çocuktan alınan ifadenin güvenilir olmadığını, başvurucunun annesinin aldığı video kaydında başvurucunun iğneyi ve batırmayı T.Ö.nün adını anarak açıkça ifade ettiğini belirterek soruşturmanın genişletilmesini talep etmiştir. Başsavcılık 14/9/2018 tarihinde başvurucu hakkında sağlık raporu düzenlenmesi için Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi nezdinde talepte bulunmuştur. Anılan sağlık kurumu 26/9/2018 tarihli cevabi yazısında başvurucunun görüldüğünü ancak olay tarihinin eski olduğunu, annenin daha önce farklı bir sağlık kurumuna gittiğini, bu sağlık kurumundan bilgi istenebileceğini belirtmiştir. Bu tespit üzerine Başsavcılık 7/11/2018 tarihinde başvurucunun 2018 yılının Mart ayında götürüldüğü sağlık kurumundan bilgi/belge talep etmiştir. Sunulan belgelerin ileri sürülen kötü muameleye (tarih itibarıyla da) ilişkin olmadığı anlaşılmıştır. Başsavcılık 2018 yılının Eylül ayı içinde T.Ö.nün ifadesinin alınması için ilgili emniyet birimine talimat vermiştir. T.Ö.nün il içinde farklı bir eğitim kurumuna tayin olması nedeniyle yazışmalar, farklı emniyet birimlerine gönderilmiştir. T.Ö. 19/11/2018 tarihli ifadesinde özetle suçlamayı kabul etmediğini, başörtüsünde iğne taşımadığını, çocuklara şefkatle yaklaştığını, tuvaletini kaçırdığı için bir çocuğa eziyet etmesinin mümkün olmadığını, başvurucunun annesi ile aralarında husumet olmadığını ancak birkaç konuda tartışma yaşadıklarını, bir keresinde başvurucunun annesinin kurum çalışanı olan Ş.Ç. ile yaptığı ve kendi isminin de geçtiği bir konuşmada "Kafayı taktığım birkaç kişi var." şeklinde beyanda bulunduğunu, başvurucunun annesinin kişisel nedenlerle şikâyetçi olduğunu düşündüğünü ifade etmiştir. 20/11/2018 tarihinde üç kurum çalışanının tanık sıfatıyla ifadesi alınmıştır. G.G. ifadesinde olaya ilişkin bilgisi bulunmadığını, T.Ö.nün genel olarak çocuklara sevgi ile yaklaştığını belirtmiştir. E.T. konu ile ilgili bilgisi olmadığını belirtirken Ş.Ç. ise T.Ö.nün iddia edilen eylemi yapmasına ihtimal vermediğini, şikâyet gerçekleştikten sonra başvurucunun annesi ile yaptığı bir konuşma esnasında kendisine "Kafayı taktığım birkaç kişi var." dediğini ancak bu konuşmada T.Ö.nün adının geçmediğini beyan etmiştir. Başsavcılık, başvurucunun annesinin talebi üzerine kurumda başvurucunun öğretmeni olarak görev yapan B.K.nın ifadesini almıştır. 2019 yılının Nisan ayında alınan ifadesinde B.K., başvurucunun okula başladıktan bir süre sonra tuvalet, altına kaçırma problemi yaşadığını, bu problemi annesine ilettiklerini, problemin çözüldüğünü, şikâyetin problem çözüldükten sonra yapıldığını, şikâyetten sonra T.Ö.nün işyerinden ayrıldığını, olaya ilişkin bilgisinin bu kadar olduğunu beyan etmiştir. 11/4/2019 tarihli dilekçe ile başvurucu için psikolojik değerlendirme yapılması ve başvurucunun annesi ile yaptığı konuşmaya ilişkin görüntü kayıtlarının incelenmesi için Başsavcılıktan talepte bulunulmuştur. Başsavcılık 2019 yılının Nisan ayında, şikâyetin yapıldığında sunulan ve başvurucunun annesi ile konuşmasını içeren görüntü kaydı üzerinde, konuşulanların tespiti için bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Konuşmanın aktarıldığı 13/5/2019 tarihli raporda; başvurucunun T.Ö.yü sevmediğini belirttiği ve annesinin soruları üzerine T.Ö.nün iğnesi olduğunu, cinsel organına batırdığını ifade ettiği ve bu hususu birkaç kez tekrarladığı ifade edilmiştir. Başsavcılık 15/5/2019 tarihinde, soyut iddia dışında şikâyete konu olayın gerçekleştiğini gösteren yeterli şüphe oluşturacak delil bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Karara yapılan itiraz, Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 15/8/2019 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu 26/8/2019 tarihinde nihai kararı tebellüğ etmesinin ardından 24/9/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/33087 | Başvuru, eğitim kurumunda gerçekleşen kötü muameleye ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, eşe ait olan mesken üzerindeki ipoteğin kaldırılması isteminin mahkeme tarafından reddedilmesinin aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun çocuklarının sahibi olduğu bir limited şirketin kullandığı kredi karşılığında, eşine ait olan bir mesken kaydı üzerinde 28/10/2007 tarihinde kredi veren banka lehine ipotek tesis edilmiştir. Borcun ödenmemesi üzerine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla 2008 yılında icra takibi başlatılmıştır. Bu arada alacaklı banka, alacağını 7/1/2010 tarihinde bir başka anonim şirkete temlik etmiştir. Başvurucu, ipotek tesisine rızası olmadığını belirterek Aydın Aile Mahkemesinde, alacağı temlik alan anonim şirkete, kredi veren bankaya, kredi kullanan limited şirkete ve eşine karşı ipoteğin kaldırılması ile mesken kaydı üzerinde aile konutu şerhi konulması için 27/8/2010 tarihinde dava açmıştır. Mahkeme 15/3/2012 tarihli karar ile aile konutu şerhi konulması talebi yönünden davanın kabulüne, ipoteğin kaldırılması istemi yönünden ise davanın reddine esastan karar vermiştir. Mahkemenin ipoteğin kaldırılması istemini reddederken tapu kaydında aile şerhinin bulunmadığı ve ipotek tesis edilirken diğer eşin açık rızasının bulunmasının herhangi bir şekle tabi olmadığı gerekçesine dayandığı anlaşılmaktadır. Ayrıca borçlu şirketin hissedarları olan kişilerin aynı zamanda başvurucunun çocukları olması nedeniyle borçlardan ve davanın açıldığı zaman dilimini dikkate alarak ipotek işleminden haberinin olduğu kabul edilmiştir. Somut olayda alacaklı şirketin 2008 yılında gönderdiği ihtarnamenin aynı evde ikametgah sahibi olan başvurucuya tebliğ edildiği de dikkate alınarak ve bankanın iyi niyetli olduğu düşüncesiyle ipotek şerhinin kaldırılması istemi reddedilmiştir. Temyiz incelemesi sonucunda söz konusu karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 27/5/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 23/12/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 10/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, 7/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3648 | Başvuru, eşe ait olan mesken üzerindeki ipoteğin kaldırılması isteminin mahkeme tarafından reddedilmesinin aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, Hatay'ın Samandağ ilçesinde A.K. Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan Ziyaret Rüzgâr Enerji Santrali Kapasite Artışı Projesi (Proje) için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararının iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Hatay'ın Samandağ ilçesinde yapılması planlanan Proje ile ilgili olarak verilen 30/12/2016 tarihli ÇED olumlu kararının iptali talebiyle başvurucular tarafından Hatay İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açılmıştır. Mahkeme, uyuşmazlık konusuyla ilgili bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar vermiştir. Biyoloji, fen bilgisi, elektrik elektronik mühendisliği, yaban hayatı ekolojisi ve yönetimi ve mimarlık alanlarında uzman profesör ve doçentlerden oluşan yedi kişilik bilirkişi heyetince inceleme yapılarak 2/1/2018 tarihli bilirkişi raporu düzenlenmiştir. Raporda; Projeyle ilgili olarak dava konusu ÇED olumlu kararının söz konusu kapasite artışı ile oluşabilecek çevresel etkiler, flora ve fauna üzerinde oluşabilecek baskılar açısından bilimsel ve teknik açıdan uygun olduğu belirtilmiştir. Öte yandan raporda, enerji santralinin ilk defa yapıldığı 2010 yılında seçilen tepelerden birisinin üzerinde başta Türkiye olmak üzere dünya için eşi benzeri olmayan Aziz Simeon'a ait manastır ve hac merkezi ile Nusayriler için dinsel öneme sahip Ziyaret'in bulunduğu, bu tarihî alana enerji üretim tesisinin kurulmasının tarihi ve doğal dokuya zarar verdiği, davanın asıl konusu olan Projede planlanan ek tribünler için seçilen alanda ise herhangi bir kültür varlığının tespit edilemediği, Projenin sit alanı olarak tescil edilmeyen bölgeye inşasının uygun bulunduğu vurgulanmıştır. Raporda son olarak ÇED olumlu kararında imar ve planlamaya yönelik eksikliklerin bulunduğu, peyzaj onarım raporunun yetersiz olduğu ve Projenin sahip olduğu kamu yararı ile sosyoekonomik etkinin ortaya açıkça konamadığı vurgulanarak, belirtilen bu eksikliklerin giderilmesi durumunda ÇED olumlu kararının daha doğru bir yaklaşım olacağı ifade edilmiştir. Mahkeme 28/2/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; bilirkişi raporuna karşı yapılan itirazların değerlendirildiğini, raporda yer alan ÇED olumlu kararının uygunluğu yönündeki tespitlerin karara esas alınabilecek nitelikte olduğu belirtilmiştir. Kararda; raporda belirtilen eksiklikler sonucunda ortaya çıkabilecek zararlara ilişkin bilirkişi raporunda açık ve anlaşılabilir bilimsel argümanlar ortaya konulmadığı, bu nedenle karara esas alınabilecek nitelikte olmadığı, bilirkişi raporunun diğer kısımlarının yeterli bulunduğu vurgulanmıştır. Kararda son olarak Proje sahasının, sit alanı olarak tescil edilmeyen bölüm içerisinde kaldığı, sonuç olarak ÇED olumlu kararının hukuka uygun olduğu belirtilmiştir. Başvurucular vekilinin temyiz talebini inceleyen Danıştay Ondördüncü Dairesi, mahkeme kararının onanmasına 1/11/2018 tarihinde kesin olarak karar vermiştir. Nihai kararı 24/12/2018 tarihinde öğrenen başvurucular 9/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/1020 | Başvuru, Hatay'ın Samandağ ilçesinde A.K. Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan Ziyaret Rüzgâr Enerji Santrali Kapasite Artışı Projesi (Proje) için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararının iptali talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, bir gösteriyi izlemek isteyen basın mensuplarına kolluk görevlilerinin müdahalesi sırasında insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı ile ifade ve basın hürriyetlerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular 6/3/2015 ve 29/6/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. 2017/28827 numaralı bireysel başvuru dosyasının aralarındaki hukuki bağlantı nedeniyle 2015/4206 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2015/4206 numaralı dosya üzerinden yürütülmesine ve diğer başvuru dosyasının kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi’nden (UYAP) elde edilen bilgilere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler 1981 doğumlu olan başvurucu, Evrensel gazetesi ile Hayat TV muhabiridir. Başvurucu, Taksim Dayanışma Platformunun Gezi Parkı olaylarının yıl dönümü nedeniyle 31/5/2014 tarihinde yapacağı basın açıklamasını ve gösteriyi izlemek için Taksim Meydanı’na gitmiştir. Başvurucunun iddiasına göre polis, yapılacak gösteriyi izlemek için gösteri mahallinde bulunan basın mensuplarının görüntü almasına ve kayıt yapmasına engel olmaya çalışmış, bu sırada kendisi de kolluk tarafından darbedilmiş ve kendisine biber gazı sıkılmıştır. Başvurucu 3/6/2014 tarihinde kolluk görevlileri hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) suç ihbarında bulunmuştur. Savcılık aynı gün İstanbul Adli Tıp Şube Müdürlüğünden başvurucu hakkında rapor aldırmıştır. Raporda daha önce tıbbi belgesi bulunmayan başvurucunun sol tibia (kaval kemiği) ön yüzde 2x2 cm’lik, üzeri kurumaya başlamış, etrafı hiperemik abrazyon, kafa arkada boyuna yakın bölgede 2x3 cm hiperemi olduğu, mevcut yaraların basit tıbbi müdahaleyle (BTM) giderilebileceği kayıtlıdır. 2/7/2014 tarihinde Savcılık başvurucunun ifadesini almıştır. Şikâyet dilekçesinde ve ifadesinde başvurucu şu hususları dile getirmiştir: 31/5/2014 tarihinde Taksim Gezi Parkı olaylarının yıl dönümü sebebiyle Taksim Dayanışma Platformu tarafından İstiklal Caddesi’nde basın açıklaması yapılacaktır. Yaklaşık iki yüz kişilik bir grup saat 00 civarında Meşelik Sokak’ta bir araya gelmiştir. Çevik Kuvvet sokağın başını tutmuş, İstiklal Caddesi’ne giriş-çıkışı önlemiştir. Meşelik Sokak’ta bekleyen grubun basın açıklaması yapmasına polis izin vermemiştir. Bu sırada İstiklal Caddesi üzerinde başka bir gruba polisin müdahale ettiğini gören basın mensupları polisin müdahalede bulunduğu yere gelmiştir. Başvurucu elindeki fotoğraf makinesiyle polisle göstericiler arasındaki arbedenin fotoğrafını çekmiştir. Polis, cadde üzerindeki çeşitli grupları ara sokaklara ve Galatasaray Lisesine doğru kovalamıştır. İstiklal Caddesi’nde yalnızca polisler ve yaklaşık yirmi gazeteci kalmıştır. Rütbesini ve ismini bilmedikleri bir polis amirinin talimatıyla polis kalkanlı bir şekilde hat düzeni alarak gazetecileri aşağıya doğru yönlendirmeye çalışmıştır. Basın mensubu olduklarını, olayları izlemek için başka yere gideceklerini söylemelerine karşın polis geçiş izni vermemiştir. Galatasaray Lisesine varmadan polis gazetecileri tünele doğru sürüklemiştir. Tünele yakın bir noktada kadın bir gazeteci, polisin kolunu tutarak itiraz ettiğinden gözaltına alınmak istenmiştir. Diğer gazeteciler buna engel olmak istemiş, polisle kadın basın mensubunun arasına giren başvurucunun kollarından tutan birkaç polis onu duvara doğru itmiştir. Turuncu yelekli (başvurucu bu kıyafetin polisin ilk yardımda görevli olduğunun işareti olduğunu söylemektedir) bir polis başvurucuya tokat atmış, birkaç polis de başvurucuyu duvara çarpmıştır. Başvurucunun koluna plastik kelepçe takmak isteyen bir polis yaklaşırken arkadan gelen birkaç polis de başvurucuyu tekmelemiştir. Gaz tüpü taşıyan bir polis ise başvurucunun çenesine yumruk atıp 30 cm mesafeden yüzüne biber gazı sıkmıştır. Polis gazetecileri yaklaşık yarım saat olay yerinde tutmuştur. Başvurucunun gözü diğer basın mensuplarının yardımıyla antiasitli solüsyonla yıkanmıştır. Başvurucunun gözünün solüsyonla temizlenme görüntüleri bazı basın kurumlarınca haber yapılmıştır. Bu görüntüler başvurucu tarafından dosyaya ibraz edilmiştir. Savcılık 2/7/2014 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünden olayla ilgili bilgi, belge ve kayıtları istemiştir. Bunlar arasında olaya ilişkin kamera görüntüleri, olay yeri tutanağı, başvurucunun gözaltına alınan gazeteci bir kadınla polis memuru arasına girdiğinde polise karşı herhangi bir direnmesinin olup olmadığı, varsa ne şekilde direndiği, darbederek ve biber gazı sıkarak müştekiyi yaralayan polislerin kimliğinin tespiti yer almaktadır. Ancak bu yazıya uzun süre cevap verilmemiştir. Savcılık Emniyet Müdürlüğünden, yanıt verilmeyen müzekkere gereğinin yerine getirilmesini istemiştir. Emniyet Müdürlüğü 20/10/2014 tarihinde Savcılığın isteğini yerine getirmiştir. Radyo TV ve Foto Film Şube Müdürlüğü ve Elektronik Şube Müdürlüğüyle yapılan yazışmalar neticesinde temin edilen görüntüler ve MOBESE kayıtları ile olay yerinde görevli polis ekibindeki tüm personel listesi gönderilmiştir. Olaya müdahale eden polis memurlarının kimlikleri tespit edilince Savcılık 20/11/2014 tarihinde şüpheli sıfatıyla bu kişilerin ifadesini almıştır. Komiser Yardımcısı İ.H.Y., Polis Memuru T.B. ve S.K. birbiriyle örtüşen savunmalarında şunları dile getirmiştir: Yaklaşık kırk kişilik polis ekibiyle olay yerine varılmış, akşam saatlerinde İstiklal Caddesi Galatasaray Meydanı’nda görev yapan Çevik Kuvvet grubu, Gezi Parkı olaylarının yıl dönümü sebebiyle toplanan eylemcileri İstiklal Caddesi’nin sonuna kadar süpürmüş, bu esnada arkadan gelen toplumsal olaylara müdahale aracı (TOMA) polislere nezaret etmiştir. Gazetecilerin olay yerinden ayrılmaları için gösterilen ikna çabası sonuç vermemiştir. Emniyet Müdür Yardımcısı S.Y. ile gazeteci bir grup tartışmış, başvurucunun da aralarında bulunduğu gazeteciler S.Y.yi aralarına almıştır. Eylemcilerin arasında kalan Emniyet Müdürü S.Y.nin kolundan başvurucunun tuttuğunu gören polislerden biri, Model 5 isimli gaz mühimmatı kullanarak gruba müdahale etmiştir. Komiser Yardımcısı İ.H.Y. dağılan grupta yer alan başvurucuyu kollarından tutarak olay yerinden uzaklaştırmaları için diğer polislere emir vermiştir. Birkaç dakika sonra Emniyet Müdürü, başvurucunun serbest bırakılması talimatı vermiştir. Bunun üzerine başvurucu serbest bırakılmıştır. Bir süre sonra başvurucu, Tünel Meydanı’nın sonuna geçip diğer kameramanlara ve eylemcilere basın açıklaması yapmış; polis buna müdahale etmemiştir. Savcılık kamera görüntüleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Üzerinde tarih bulunmayan bilirkişi raporunda; başvurucuyla polis memurları arasındaki münakaşa, polisin gazeteci gruba gazla müdahalesi, başvurucunun gözaltına alınmak istenmesi sırasındaki görüntülerin fotoğraf çıktıları ve polislerle gazeteciler arasında geçen konuşmaların dökümü yer almaktadır. Rapor şu şekildedir: "Gazeteci grup ile polis memurları arasında geçen konuşma: Gazeteci : Bana dokunmayın. Polis memuru : Kimse bekleme yapmasın devam edin. Gazeteci : Tamam bende gidiyorum zaten. Polis memuru : Direnmeyin. Gazeteci : Direnmiyorum zaten. Polis memuru : Tamam beyler devam ediyoruz. Gazeteci : Bir açıklama yapar mısınız lütfen halkın haber almasını engelliyorsunuz bizi engelleyemezsiniz. Polis memuru : Tamam hakaret etmeyin lütfen. Gazeteci : Hakaret etmiyorum ben hakaret mi bu ben hakkımı savunuyorum burada ben basınım ya beni nasıl engellersin sen. Polis memuru : Hadi beyler devam edelim. Gazeteci : Ne yapacaksınız Karaköy'e mi götürüyorsunuz bizi AKP halkın haber alma hakkını engelliyor. Müdahale yapılıyor ve yuhlama sesleri geliyor. Polis memuru : Süpürmeye devam. Gazeteci : Dokunmayın bana. Polis memuru : Tamam dokunmayım da yürü o zaman. Gazeteci : Şuan da polisler halkın haber alma özgürlüğünü engelliyor.Polis memuru : Hadi çabuk çabuk sola doğru beyler hemen boşaltın şurayı.Gazeteci : Polisler orada yol kenarına sıkıştırıp tartaklayıp yüzüme de bir şey sıktılar ne olduğunu bilmiyorum ve bize gazeteci değilsiniz ..... ne farkınız var deyip durdular arka tarafta ne olduğunu bilmiyoruz halkın haber alma hakkını engelliyorlar gazetecilerin görüntü almasını engelliyorlar ne oluyor öbür tarafta ne yapılıyor insanlara. Polis memuru : Çık çık geçemezsiniz buradan. Gazeteci : Telefonumun şarjı yok lütfen çıkmak istiyorum Allah Allah böyle bir şey yok ya arkadaşım telefonumun şarjı bitti gazeteciyim ben lütfen çıkar mısın? Polis memuru : Hanım efendi lütfen iteklemeyiniz. Gazeteci : Ya çıkar mısın lavaboya gideceğim telefonumun şarjı yok çık hapis hane mi burası? Polis memuru : Hanım efendi kalkanı iteklemeyiniz. Gazeteci : Çıkın önümden fenalık getirmeyin bak gazeteciyim çıkmak istiyorum. Polis memuru : Kimse geçmiyor hiç kimse ile münakaşa girmeyin beyler. Gazeteci : Telefonumun şarjı bitti şarz edeceğim çıkmak istiyorum bak ben bir gazeteciyim eylemci değilim müsaade edin çıkmak istiyorum şuan suç işliyorsunuz anayasayı çiğniyorsunuz emirlere uyarak suç işliyorsunuz. Polis memuru : Ne emri ya? Gazeteci : Sizin amiriniz yok mu çıkmak istiyorum ya fenalık geldi Polis memuru : Hanım efendi kalkanı itekleme. Gazeteci : Biz gazeteciyiz buradan çıkmak istiyoruz protestocu değiliz böyle bir terbiyesizlik yok ya şuanda siz burada bütün gazetecileri abluka altında tutuyorsunuz bu bilinçli bir şey hepimizi buraya sürüklediniz neyi görmemizi istemiyorsunuz. Tekme atanlar kimi kolluyorsunuz neyin görünmesini istemiyorsunuz. Tespit Edilen Hususlar ve Sonuç: Dosya ekinde bulunan ve Bilirkişi Raporu ile çözümlenmesi istenilen tarih ve saati belli olmayan kamera görüntülerinin incelenmesi neticesinde; cadde boyunca ilerlemek isteyen bir grup gazeteciye çevik kuvvet polisinin engel olduğu, gazeteci grup ile polis memurları arasında sözlü tartışma yaşandığı, daha sonra çevik kuvvet polisinin grubu dağıtmak için biber, gazı kullandığı, gazeteci grup arasında yer alan şikayetçi Erdal İmrek'i üç polis memurunun tutarak götürdüğü, şikayetçiyi tutan polis memurlarından birinin B-14-07, B-04-05 kask numaralı polis memuru olduğu, şikayetçinin çevik kuvvet polisleri tarafından tutularak götürüldüğü sırada kamera görüntülerinde hiçbir tekme, darp vb durumun yaşanmadığı tarafımdan anlaşılmıştır." B. Kolluk Görevlileri Hakkında Yapılan Ceza Soruşturması Sonucunda Verilen Karar Başvurucunun iddiaları üzerine yapılan soruşturma sonucunda Savcılık 20/11/2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun kollarından tutup onu kısa bir süre bekleten şüpheli polis memurlarının müştekiye karşı fiziki bir eyleminin olmadığı, şikâyet edilen polis memurlarının zor kullanma yetki sınırını aşmadıkları değerlendirmesi yapılmıştır. Anılan karara başvurucunun yaptığı itiraz, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliğinin 14/1/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. 4/2/2015 tarihinde tebliğ edilen bu karara karşı 6/3/2015 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımı bulunmamaktadır. İdare Mahkemesine Açılan Tam Yargı Davası Sonucunda Verilen Karar Başvurucu bu olayla ilgili olarak 14/11/2014 tarihinde İçişleri Bakanlığına karşı İstanbul İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. İdare Mahkemesi 31/3/2016 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:“…Özetle; yukarıda da izah edildiği gibi; idarenin güvenlik kamu hizmetini yürütürken gerek güvenlik kamu hizmetinin muhatabı olan kişiye ve gerekse üçüncü kişilere vermiş olduğu zarardan sorumlu olup, kamu hizmetinin yürütümü ile ilgili olarak her türlü önlemi ve denetimi yapma sorumluluğu olduğu da açıktır. Ancak, yukarıda da izah edildiği gibi; idarenin kamu hizmetinin yürütümündeki denetim eksiklikleri veya kamu hizmeti sırasında personelin işlediği suç düzeyindeki eylemlerinden sorumlu olabilmesi için; ortada kusurlu bir eylemin varlığının yetmediği, idarenin kusurlu eylemi ile oluşan zarar arasında bir illiyet bağı olması gerektiği; yani idareye atfedilebilecek bir kusurlu davranışın bulunması gerektiği, idarenin davranışının aktif veya pasif nitelikte olması gerektiği aşikârdır.…soruşturma dosyasına sunulan bilirkişi raporunda, kamera görüntülerinin incelenmesi neticesinde şikâyetçinin çevik kuvvet polisleri tarafından tutularak götürüldüğü sırada kamera görüntülerinde hiçbir tekme, darp vb. durumun yaşanmadığının anlaşıldığının belirtildiği, … şüpheli polis memurları hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği … görülmektedir.İdareleri tazminat sorumluluğu ile yükümlü kılabilmek için meydana gelen zarar ile idari davranış arasında açık, net ve şüpheden uzak bir bağlantının olması, meydana gelen zararın, ya idarenin doğrudan bir fiilinden kaynaklanması veya idarenin bu zararın meydana gelmesinde denetim görevini yerine getirmemekle dolaylı bir şekilde zarara sebebiyet vermesi gerekir. Somut olayda davacının vücudunda meydana gelen yaralanma sonucunda zarara uğradığı, maddi ve manevi yönden belli bir sıkıntı çektiği açık olmakla birlikte; davacıda meydana gelen bu zararın kaynağının idari bir eylem olduğuna yönelik olarak dosyada şüpheden uzak ve net bir delil olmadığından davacının manevi tazminat talebinin reddi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.…” Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Dokuzuncu İdare Dava Dairesi tarafından 17/11/2016 tarihinde, başvurucunun karar düzeltme talebi de 28/4/2017 tarihinde reddedilmiştir. 30/5/2017 tarihinde tebliğ edilen bu karardan sonra 29/6/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun kasten yaralama, zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarının düzenlendiği , ve maddelerine Vedat Şorli ve Bilal Şorli(B. No: 2014/10459, 13/7/2016, §§ 64-67); kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun düzenlendiği maddesine Süleyman Demir ( B. No: 2014/7307, 26/10/2016, § 35); 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun maddesine Ali Ulvi Altunelli (B. No: 2014/11172, 12/6/2018, § 24); 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun ve maddelerine ise Mehmet Baydan ([GK], B. No: 2014/16308, 12/4/2018, §§ 25-26)başvurularında yer verilmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğünün 28/5/2016 tarihli Göz Yaşartıcı Gazlar, Gaz ve Savunma Tüfekleri ile Bunlara Ait Teçhizat ve Mühimmatın Kullanımı, Depolanması ve Kullanıcı Personelin Eğitimine Dair Yönerge’nin maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “Genel kullanım esaslarıMadde 6 - (1) Göz yaşartıcı gazlar ve savunma tüfekleri ile yapılan müdahalede amaç; yasadışı ve/veya yasadışı hale dönüşen tüm eylem ve etkinliklerde topluluğu dağıtmak, dağıtılanların tekrar toplanmasını önlemek, şüphelileri yakalayarak etkisiz hale getirmek, toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan şahıslar ile çevredeki vatandaşlara karşı olabilecek muhtemel saldırıları önlemektir. … (5) Kamu düzeninin bozulmasına yönelik ciddi tehditler ile çevreye veya güvenlik güçlerine karşı fiili saldırı bulunmadıkça göz yaşartıcı gaz ile müdahaleden kaçınılır. Direniş ve saldırısına son vermiş kişi veya gruplara karşı kesinlikle göz yaşartıcı gaz kullanılmaz.…”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesi, Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesinin (CPT) biber gazının kullanımına ilişkin endişeleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) uygulaması Ali Ulvi Altunelli (aynı kararda bkz. §§ 29, 31-38) başvurusunda açıklanmıştır. Eldeki başvuruya benzer bir davada AİHM bir gazetecinin kendisine kötü muamele yapıldığı, bilgi alma ve verme özgürlüğünün ihlal edildiği iddialarını incelemiştir (Najafli/ Azerbaycan, B. No: 2594/07, 2/10/2012). Bahsi geçen başvuruda olaylar şu şekilde meydana gelmiştir: Bir gazeteci olan başvurucu, muhalif guruplar tarafından politik amaçlarla icra edilen izinsiz bir gösteriyi muhabir olarak izlediği sırada polis tarafından coplanarak darbedilmiştir. Darp olayı başvurucunun polislere kendisinin muhabir olduğunu söylemesine rağmen gösterinin dağıtılması sırasında cereyan etmiştir. Söz konusu olayların ardından başvurucuda kapalı kranyo-serebral travma, sarsıntı ve başın üst kısmında yumuşak doku hasarı gibi kayda değer yaralanmalar olduğu rapor edilmiştir. Başvurucudaki söz konusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğini tespit etmek için bir ceza soruşturması açılmış ancak soruşturma yaralanmaların sorumlusu olan polis görevlilerinin kimliklerinin tespit edilememesi nedeniyle ertelenmiştir (aynı kararda bkz. §§ 11-21). AİHM ilk olarak kötü muamele iddiasını incelemiştir. AİHM'in olayın esasına ilişkin değerlendirmeleri şu şekildedir: Başvurucu, gösterinin dağıtılması sırasında polis görevlilerinin copları ile darbedildiğini varsaymak için yeterli derecede güçlü ve tutarlı deliller sunmuş, buna karşın hükûmet bu varsayımı çürütecek, ikna edici karineler ortaya koyamamıştır. Yaralanmaları gözönüne alındığında başvurucunun asgari şiddet seviyesine ulaşan bir dizi ciddi fiziksel ve ruhsal eziyete maruz kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Başvurucuya yöneltilen şiddetin başvurucunun kendi davranışlarının sonucu ve kesinlikle gerekli olduğu gösterilememiştir. Başvurucu, polise karşı şiddet kullanmamış ya da başka bir tehdit oluşturmamıştır. Başvurucuya karşı güç kullanılmasına başka bir sebep de gösterilmemiştir. Bu yüzden başvurucuya karşı kullanılan gücün gereksiz, aşırı ve kabul edilemez olduğu ve maddenin ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır (aynı kararda bkz. §§ 34-41). AİHM daha sonra kötü muamele şikâyetinin usulî yönünü değerlendirmiştir. AİHM'e göre başvurucunun kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturma maddenin gerekliliklerini karşılamamaktadır. Örneğin soruşturma işlemlerinde ciddi gecikmeler meydana gelmiş ve soruşturma yeterli bir çaba ile ele alınmamıştır. Ayrıca başvurucuya soruşturmaya etkili erişim imkânı sağlanmamış ve başvurucu soruşturmaya ilişkin işlemlerden zamanından haberdar edilmemiştir. Daha problemli olan yön ise soruşturmanın tarafsızlığı ve bağımsızlığı sorunudur. Başvurucunun darbedilmesinin sorumlularının tespit edilmesi görevi, suçu işlediği iddia edilen polis görevlilerinin bağlı olduğu otoriteye verilmiştir. Soruşturma, ilgili polislerin kimliklerinin tespit edilememesi gibi yetersiz gerekçelerle askıya alınmıştır. Son olarak başvurucu, polis memurlarının kimlikleri bilinemediği için hukuk davaları yoluyla etkin bir şekilde tazminat alma olanağından da mahrum bırakılmıştır. Ceza soruşturması bağımsız olmadığı ve etkisiz kaldığı için sorumlu polislerin kimliklerinin belirlenmesi hedefine ulaşılamamıştır. Dolayısıyla bir hukuk davasında davanın yöneltileceği kişilerin belirlenmesi başvurucu için aşılmaz bir güçlük olarak ortaya çıkmış ve maddenin ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır(aynı kararda bkz. §§ 45-56). Son olarak AİHM, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasını incelemiştir. AİHM ilk olarak basının kamusal meselelerle ilgili bilgi ve fikirleri yayma özgürlüğünün demokrasinin gelişimi için yaşamsal olan muhalif toplantıların ve gösterilerin haberleştirilmesi özgürlüğünü de içerdiğini ifade etmiştir. AİHM'e göre başvurucunun görevini yapması aşırı güç kullanımı ve fiziksel kötü muameleyle engellenmiştir. Başvurucu yaka kartı taktığı ve mesleğini açıkça söylediği için AİHM, polislerin başvurucunun muhabir olduğunu fark edemedikleri savunmasını kabul etmemiştir. Öte yandan hükûmet tarafından polislerin başvurucunun muhabirlik görevini yapmasını engelleme niyeti olmadığı iddiası da kabul edilmemiştir. AİHM'e göre burada önemli olan sadece işini yapmakta olan başvurucunun bir gazeteci olduğunu açıkça ortaya koymasına rağmen maddede öngörülen muameleye maruz kalmış olmasıdır. Bu nedenle başvurucunun maddede yer alan hakkına bir müdahalede bulunulmuştur. AİHM, hükûmet tarafından söz konusu müdahalenin meşru olduğunun da kanuni veya meşru bir amacı yerine getirmek için yapıldığının da ikna edici bir şekilde gösterilemediği sonucuna ulaşmıştır (aynı kararda bkz. §§ 64-70). | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/4206 | Başvuru, bir gösteriyi izlemek isteyen basın mensuplarına kolluk görevlilerinin müdahalesi sırasında insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı ile ifade ve basın hürriyetlerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, disiplin işlemine karşı açılan davada verilen kararda kullanılan ifadeler nedeniyle masumiyet karinesinin, davanın hatalı değerlendirme sonucu reddedilmesi ve kanun yolu aşamasında gerekçesiz kararlar verilmesi, yargılamanın makul sürede yapılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/3/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Olaya İlişkin Ceza Yargılaması Süreci Başvurucu, Tavşanlı Ağır Ceza Mahkemesinin (Ağır Ceza Mahkemesi) 9/4/2002 tarihli kararıyla dolandırıcılık suçundan hapis ve para cezasına mahkûm olmuştur. Anılan kararda; Domaniç Asliye Ceza Mahkemesinin E.2001/35 sayılı dosyasında hapis cezası verilmesine ilişkin kararı yasa dışı yollarla Yargıtayda bozduracağı vaadiyle başvurucunun şikâyetçiden 000 TL talep ettiği, bu miktarın karşılığı olarak ise 600 USD'yi aldığı ve bu sırada suçüstü yakalandığı, bu suretle yasal görevine girmeyen ve yapılması veya yapılmaması hususunda yetkili olmadığı bir işi yapacağı kanaatini uyandırarak menfaat sağladığına dair delil ve emare elde edildiği ifade edilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin 5/6/2003 tarihli düzelterek onama kararı ile ağır para cezasının miktarına ilişkin bir düzeltme yapılmış ve karar aynı tarihte kesinleşmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, lehe hükümlerin değerlendirilmesi yönünden yeniden yapılan yargılama sonucunda 15/7/2009 tarihli kararı ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar vermiştir. B. Olaya İlişkin İdari Yargı Süreci Başvurucu, Domaniç hâkimi olarak görev yapmakta iken 15/12/2003 tarihli Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun maddesinin ikinci fıkrası uyarınca meslekten çıkarma cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucunun hâkim ve savcılara verilecek meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolunun açılmasına ilişkin Anayasa değişikliği üzerine yaptığı başvuru Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulunun (HSYK Genel Kurulu) 7/6/2011 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu bu karara yönelik yeniden incelenme talebinin de reddi yolundaki HSYK Genel Kurulunun 18/1/2012 tarihli kararının iptali istemiyle Danıştay Onikinci Dairesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğradığını, dava dilekçesinde ileri sürdüğü iddialarının dikkate alınmadığını, HAGB kararlarının sanık hakkında hukuki sonuç doğurmadığını, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığını, 2001 yılından bu yana mesleğini icra edemediğini, ömür boyu yasaklı olmasının düşünülemeyeceğini, benzer durumda olan bir hâkim hakkında verilen meslekten çıkarılma kararının eşitlik ilkesine aykırı olarak kaldırıldığını ileri sürerek dava konusu işlemin iptal edilmesini istemiştir. Mahkemenin davanın reddine ilişkin 11/12/2013 tarihli kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Olayda, suç tarihinde Domaniç hakimi olarak görev yapan davacının Domaniç Asliye Ceza Mahkemesinin 2001/35 esas sayılı dosyasında verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası alan şikayetçiyi, aynı adliyede zabıt katibi olarak görev yapan şikayetçinin akrabası olan şahıs aracılığı ile odasına çağırtarak, yanlarında bu şahıs da olduğu halde şikayetçiyi mahkumiyete konu kararın normal olarak onanacağını, işinin zor olduğunu, Ankara'da bulunan ve avukat olan bacanağının bu işlerle uğraştığından başlangıçta 000 TL Yargıtay üyelerine verildiği takdirde kararın bozulabileceğini, toplam 000 - 000 TL para gerekeceğini söyleyerek kendisinin hakim olarak görev yapması nedeniyle hakimlik mesleğine duyulan güveni de kötüye kullanarak hukuki bilgiden yoksun olan şikayetçiyi endişeye sevk etmek suretiyle ikna ettiği, bacanağı olan avukatın telefonla adresini ve vergi numarasını öğrenip, bir kağıda yazarak şikayetçiye vererek avukat adına vekâletname çıkarttırdığı, daha sonra Ankara'ya giderek ve şikayetçiyi de Ankara'ya çağırarak söz konusu parayı almak istediği ancak şikayetçinin daha sonra görüştüğü bir hukukçudan böyle bir şeyin mümkün olamayacağını öğrenmesi ve Adalet Bakanlığı'na şikayette bulunması üzerine davacı fiil tarihinde daha önce seri numaraları tespit edilen 100'lük banknotlar halindeki 600 USD'yi Ankara'da Eskişehir yolu üzerindeki Ümitköy kavşağı üzerinde şikayetçi ile buluşarak aldığı ve yapılan suçüstü sonunda söz konusu 600 USD davacının üzerinde yakalandığı anlaşılmış olup, usülüne uygun olarak yapılan soruşturma ile davacının dolandırıcılık suçundan dolayı yargılanarak mahkum olduğunun tespit edilmesi nedeniyle, 2802 sayılı Kanunun maddesinin fıkrasında belirtilen şartların gerçekleştiği görüldüğünden, bu haliyle "meslekten çıkarma cezası" ile cezalandırılan davacının bu kararın kaldırılması talebinin reddine ilişkin kararda ve bu kararın yeniden incelenmesi yolundaki talebin reddine ilişkin kararda hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Mahkeme; usulüne uygun olarak yapılan soruşturma ile başvurucunun dolandırıcılık suçundan yargılanarak mahkûm olduğu, bu sebeple 2802 sayılı Kanun'da meslekten çıkarma cezası verilmesi için belirtilen şartların gerçekleştiği, hakkındaki cezanın kaldırılması talebinin reddine ilişkin kararda ve bu kararın yeniden incelenmesi yolundaki talebin reddine ilişkin kararda hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna vararak 11/12/2013 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Ayrıca kararda; başvurucunun hakkındaki HAGB kararı ile mahkûmiyet kararının ortadan kalktığını ileri sürmesine karşın ceza mahkemesince fiilin sübutuna kanaat getirilmiş olduğu vurgulanmış ve fiilin sübutuna dair bu tespitin disiplin hukukunda da dikkate alınarak aynı eylem nedeniyle disiplin cezası uygulanabileceği açıklaması yapılmıştır. Başvurucu temyiz dilekçesinde, dava dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaları (bkz. § 13) tekrarlayarak kararın bozulmasını istemiştir. Başvurucunun temyiz istemi Danıştay İdari Dava Dairesi Kurulunun (İDDK) 25/1/2016 tarihli onama kararıyla reddedilmiştir. Karar düzeltme isteminin de İDDK'nın 19/1/2017 tarihli kararıyla reddedilmesi üzerine Mahkeme kararı kesinleşmiştir. Nihai karar 14/3/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. K.Ş. B. No: 2016/3267, 23/1/2019, §§ 13- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/18190 | Başvuru, disiplin işlemine karşı açılan davada verilen kararda kullanılan ifadeler nedeniyle masumiyet karinesinin, davanın hatalı değerlendirme sonucu reddedilmesi ve kanun yolu aşamasında gerekçesiz kararlar verilmesi, yargılamanın makul sürede yapılmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, yakının ölümü hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/2/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun kızı A.Y.nin 8/3/2016 tarihinde intihar ettiği bilgisinin alınması üzerine 112 Acil Servis görevlilerince Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesine (Hastane) ambulansla götürülen A.Y. aynı tarihte hayatını kaybetmiştir. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) tarafından olay hakkında aynı gün soruşturma başlatılmıştır. Olay yerine ulaşan kolluk görevlilerince düzenlenen 8/3/2016 tarihli tutanağın ilgili kısmı şöyledir:"... Oturma odasında tavana sabitlenmiş kancada bulunan ve yerde bulunan iki adet ...yazma tabir edilen bez parçalarını biz görevlilere teslim etmiş, ikamette kilitli olan salon kısmının kilidi bulunarak malum şahsın kayınvalidesi ... [A.Y.] biz görevlilere açmış, salona girildiğinde yerde valiz olduğu, valiz içerisinde ve yerlerde kıyafetlerin dağınık olduğu, salon girişinin 3 adım ilerisinde imitasyon bayan yüzüğünün yerde olduğu, ayrıca valizin yanında bulunan... günlük olduğunu tahmin ettiğimiz defterin olduğu... tarafımızdan geçici olarak muhafaza altına alınmış[tır]..." Antalya İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Müdürlüğü tarafından olay yeri incelemesi yapılmış, olay yerinin basit krokisi çizilmiştir. Olay yeri krokisine göre tavandaki kancanın altında koltuk bulunmaktadır ve tavandaki kancadan koltuğa kadar olan mesafe 240 cm, tavandaki kancadan zemine kadarki mesafe 280 cm'dir. Olay yeri inceleme raporunun ilgili kısmı şöyledir:"... Olay yerinin... iki oda bir salon ve eklentilerinden oluşan [ev]... mutfak yanında kapısı kilitli olan ... salon, ...olduğu...Olay yerinde yapılan incelemelerde, ... oturma odasının güney batı köşesinde tavanda bulunan sabit kanca şeklindeki demire düğümlenmiş, yırtık,... yazma olarak adlandırılan oyalı tülbent, tülbentin yırtık parçasının batı pencere önündeki kanepenin üzerinde olduğu, oda içerisinde 112 unsurlarınca müdahale esnasında bırakılan malzemeler olduğu, odada dağınıklık olmadığı, oturma oda giriş kapı karşısındaki yatak odasında yatak üzerinde yorganların dağınık olduğu, oturma odası ile mutfak arasında bulunan doğu ve güney cepheli kapısı kilitli salon kapısı anneleri [A.Y.] tarafından açıldığında televizyon ön kısmında halı üzerinde fermuarı açık, tekerlekli valiz, valiz iç kısmında, üzerinde ve yan tarafında halı üzerinde giysiler ve eşyalar olduğu, olay yerinin fotoğrafları çekilerek, gerekli ölçümler yapılarak basit kroki üzerinde gösterilmiş, olay yerinde düğümlü yırtık tülbent ile kanepe üzerindeki tülbent parça... muhafaza altına alınmış, ölen şahsın Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi morgunda olduğu bilgisi intikal edilerek fotoğraf çekimi yapılarak on parmak izleri alınmıştır. Yapılan incelemelerde herhangi bir iz ve bulguya rastlanmamıştır..." Cumhuriyet Başsavcılığınca 8/3/2016 tarihinde gerçekleştirilen ölü muayenesi sonrasında otopsi yapılması için Antalya Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığından (ATK Grup Başkanlığı) talepte bulunulmuştur. ATK'da görevli doktor eşliğinde gerçekleştirilen ölü muayenesi sonucunda düzenlenen tutanağın ve bu sırada alınan başvurucunun beyanının ilgili kısmı şöyledir:"Nevzat ATEŞ [başvurucu] :... Kızım yaklaşık 3,5 aylık hamileydi, eşi ile arasında bildiğim kadar bir sorun yoktu, ancak kayınvalidesi ile geçinemiyordu, bir aylıkken kızımın ümüğünü sıkmıştı, yani kayınvalidesi kızıma iyi davranmıyordu. Kızımın damadımdan bir şikayeti olduğunu duymadım. Ama dediğim gibi kayınvalidesi kendisine pek iyi davranmıyordu, birbirlerine aynı apartmanda kapı kapı komşusuydular. Olayın tahkikatını Meydan Polis Karakolu yapmıştır... ...Çene altı hizada 10x02 cm lik ve her iki mastoit hizada 5-6 cm lik silik tarzı olacak şekilde belirsiz telem olduğu gözlendi. Sağ kol büklümünde pikür izi olduğu tespit edildi. Ağız içi ve kıvrım yerlerinin ayrıntılı muayenesinde her hangi bir makroskopik patoloji ayırt edilmedi. Harici muayenede yukarıda tarif edilenler dışında herhangi bir yeni oluşmuş travmatik değişim, kesici alet yarası, darp, cebir, ateşli silah yarası v.s. bir bulgu ayırt edilmedi. Anal muayenede postmortem dilatasyon dışında bir özellik görülmedi. ..." ATK Grup Başkanlığı tarafından gerçekleştirilen otopsi sırasında toksikolojik inceleme için örnek alınmış, ayrıca anal ve vajinal svap örnekleri ile müteveffa ile ceninden DNA tetkiki için kan örnekleri alınmıştır. 16/8/2018 tarihli otopsi raporunun ilgili kısmı şöyledir:"...165 cm boyunda....... Boyun ortada her iki tarafta, larynksin hemen üstünde sağ tarafta enseye doğru hafif yükselen ve yüzeyelleşen, 0,9 cm eninde yaklaşık 7,5 cm uzunluğunda, ense sağda saçlı deri sınırında 5 cm.lik sarı-kahverengi parşömenleşmiş telem vardı, Sağ ve sol dirsek ön tarafta tedavi amaçlı olduğu anlaşılan iğne izleri vardı.Haricen başkaca travmatik değişimlere, kesici, delici alet, ateşli silah yaralarına rastlanmadı....BAŞ AÇILDI: Saçlı deri kaldırıldı. Saçlı derialtı noktavi kanamalıydı...BOYUN-GÖĞÜS AÇILDI: Göğüs cilt altı ve kas gruplarında makroskopik patolojik özellik görülmedi.Sağ sternocleidomastoid kasın alt yüz orta kısmında 3x2 cm'lik ekimoz, sol sternocleidomastoid kasın alt yüz üst kısmında 2x1 cm'lik ekimoz vardı.Boyun organlarının tetkikinde; hyoid kemik, tiroid kartilaj ve boyun omurları sağlam bulundu. Ağız boşluğu ve özefagusun incelenmesinde makroskopik patolojik özellik görülmedi. ......BATIN AÇILDI: ... Mide açıldı,... Tarif edilemeyen keskin bir koku vardı. Mide duvarı kanamalıydı. ...Uterus içerisinde 3- 3,5 aylık cesamette erkek cinsiyetli cenin vardı. ... Cenin tamamen alındı....1-Kimya İhtisas Dairesi raporuna göre: kişinin kanında, idrarında, mide içeriğinde ve iç organ parçalarında aranan gruplara ait uyutucu, uyuşturucu madde ile toksik maddelere rastlanılmadığı, kanında alkol tespit edilmediği, göz içi sıvısında; alkol ... bulunmadığı, 2-İzmir Adli Tıp Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 2016 tarihli... raporuna göre; 1 (bir) adet anal sürüntü örneği ve 1 (bir) adet vajinal sürüntü örneğinde mikroskopik incelemelerde SPERM HÜCRESİ GÖRÜLMEDİĞİ, ancakmenide ve idrarda bulunan PROSTAT SPESİFİK ANTİJEN (PSA) tespit edildiği, DNA incelemeleri tamamlanan 1 (bir) adet vajinal sürüntü örneği, 2 (iki) adet anal sürüntü örneğinden elde edilen DNA profillerinin, 2016/137 otopsi numaralı... DNA profili ile AYNI OLDUĞUNUN tespit edildiği, ... DNA incelemeleri tamamlanan 1 (bir) adet vajinal sürüntü örnekten EN AZ BİRİSİ ERKEK CİNSİYETİNE SAHİP BİRDEN FAZLA ŞAHSA AİT OLABİLECEK KARIŞIK DNA PROFİLİ tespit edildiği, söz konusu karışık DNA profili 2016/137 otopsi numaralı ... ait DNA profilini içerdiği, DNA incelemeleri 2 (iki) adet vajinal sürüntü örneğinden elde edilen, aynı soy ağacındaki tüm erkek şahıslarda aynı olduğu bilinen Y- STR DNA profilinin, 2016/137 otopsi numaralı ...den alındığı bildirilen bütün haldeki ceninden elde edilen Y-STR DNA PROFİLİ İLE AYNI OLDUĞU tespit edildiği, 3-Vücudunda ölümüne müessir travmatik bulgulara rastlanmadığı,4-Kişinin ölümünün asıya bağlı asfiksiden ileri geldiği..." Başvurucu 14/12/2016 tarihli dilekçe ile otopsi raporuna ölümün cinayet sonucu gerçekleşmiş olabileceği iddiasıyla itiraz etmiştir. İtirazında, otopsi raporundaki sağ ve sol stenocleidomastoid kasın alt yüz orta kısmındaki ekimozların neden oluştuğu hakkında hiçbir değerlendirme yapılmadığını, bu ekimozların eşinin müteveffanın boğazını el parmakları ile sıkmasından oluşabileceğini, 3x2 cm'lik ekimozun el baş parmağına, 2x1 cm'lik ekimozun ise elin diğer parmaklarından birine ait olabileceğini, eşi tarafından müteveffanın eşi H.Y. nin daha önce de müteveffanın boğazını sıktığının alınan tanık ifadesinde de yer aldığını belirtmiştir. Yine H.Y.nin müşteki beyanının çelişkilerle dolu olduğunu, eşi intihar etmiş ve ölüp ölmediği belli olmayan bir kişinin hastaneden ayrılarak polise gidip durumu kontrol etmeyeceğini, şahsın çağrılmadığı hâlde polise gittiğini, orada ölüm haberini aldığını ancak ertesi gün tekrar polise giderek ifade verdiğini, tüm bu nedenlerle müteveffayı elle boğduktan sonra baygın olduğu hâlde ölmüş olabileceğini düşünüp panikleyerek H.Y.nin olaya ası süsü vermeye çalışmış olabileceğini ileri sürmüştür. Başvurucu tüm bu nedenlerle müteveffanın baygınken asılmış olabileceği hususu özellikle değerlendirilmek suretiyle İstanbul Adli Tıp İhtisas Dairesinden yeniden rapor alınmasını, özellikle ölenin boyun altında meydana gelen 3x2 cm'lik ve 2x1 cm'lik ekimozların oluş nedeninin sorulması için H.Y.nin ve ölenin kayınvalidesi A.Y.nin bizzat savcı tarafından yeniden ifadesinin alınmasını talep etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 6/3/2017 tarihinde ATK Grup Başkanlığından müteveffanın ölüm sebebi ve canlı iken ası sonucu ölüp ölmediği hakkında ek rapor talep etmiştir. ATK Grup Başkanlığının otopsiyi gerçekleştiren iki doktor tarafından hazırlanan 7/3/2017 tarihli ek raporda "...2016 tarihinde Grup Başkanlığımız Morg İhtisas Dairesinde yapılan otopsi sonucunda hazırlanan ... raporumuzda da açık olarak belirtildiği üzere; dış muayenede tarif edilen boyun bölgesinde ense sağ tarafa doğru hafif yükselici ve yüzeyelleşici tarzda telem, iç muayenede tarif edilmiş olan boyun bölgesindeki ekimozlar ile tedavi için kaldırıldığı hastanedeki bulgular göz önüne alındığında; kişinin ölümünün asıya bağlı asfiksi (havasızlık) nedeniyle canlı ikengerçekleşmiş olduğu..." belirtilmiştir. Müteveffanın eşi H.Y. hakkında düzenlenen 8/3/2016 tarihli doktor raporunda, şahsın anksiyete ile acil servise geldiği ve kendisine Diazem isimli sakinleştirici iğnenin yapılması nedeniyle o akşam için ifade vermesinin uygun olmadığı belirtilmiştir. Sonrasında H.Y.nin kolluk nezdinde alınan 10/3/2016 tarihli müşteki beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...[Y.] benim yaklaşık 10 aylık resmi nikahlı eşim olur ve kendisi yaklaşık 3,5 aylık hamile idi. Ben, 2016 günü saat 02:30 - 03:00 arasında Kepez'de bulunan ve çalıştığım meyve sebze haline gittim. Burada aynı günün sabahına kadar çalıştıktan sonra sabah saat 08:00 sıralarında eşimle kahvaltı yapmak için eve geldim. Beraber kahvaltımızı yaptıktan sonra da ben tekrar evden çıkıp işime gittim. Daha sonra da yine aynı gün içerisinde eşim beni telefonla arayıp kendisinin çarşıya çıkacağını ve öğleden sonra saat 14:00 -15:00 arasında gelebileceğini söyledi. Ben de kendisine müsaade ettim. Fakat eşimin o gün içerisinde saat kaçta eve geldiğini bilmiyorum. Daha sonra ben de aynı gün içerisinde saat 18:00 sıralarında işimden eve geldim. Eve geldiğimde eşim yatak odasında yatıyordu. Ben de kendisinin yanına uzandım. Bundan kısa bir süre sonra eşim yanımdan kalkıp oturma odasına gitti. Ben ise benim yanımdan yemek yapmak için kalktığını sanmıştım. Bundan yaklaşık 10-15 dk. sonra kalkıp kendisinin odaya geldiğimde eşimi bir eşarpla tavana asılı şekilde gördüm. Akabinde de kendi çabalarımla hemen kendisini asılı olduğu yerden kurtardım ve ambulans çağırdım. Bundan kısa bir süre sonra da gelen ambulans eşimi Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürdü ve ben de kendisiyle birlikte Hastaneye gittim. Fakat ben olayla ilgili işler gereği polis merkezine geldiğimde hastanede kalan eşimin ben oradan ayrıldıktan sonra vefat ettiği haberini aldım. Daha sonra da bu olayla ilgili beyanda bulunmak için bugün polis merkezine geldim. Fakat eşimin bu olayı neden gerçekleştirdiğini hiçbir şekilde bilmiyorum. Çünkü eşimin hem benimle, hem de aile dışından hiç kimseyle en ufacık hiçbir sorunu bile yoktu. Ayrıca hem kendisiyle severek evlenmiştik hem de kendisinin maddi ve manevi hiçbir sıkıntısı yoktu. Bahse konu olay esnasında evde ben ve eşim vardı ve olay anı ile yerini gösterir şekilde etrafta herhangi bir güvenlik kamera kayıt sistemi yoktur..." Başvurucunun 19/7/2016 tarihli dilekçesiyle, damadının olaydan hemen sonra alınan beyanlarının çelişkili olması nedeniyle ifadesinin alınmasını, müteveffa ile damadına ait cep telefonlarının olay gününe ait HTS kayıtlarının incelenmesini talep etmesi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı 17/11/2016 tarihinde ilgili GSM operatöründen müteveffa ile eşine ait cep telefonlarının abone bilgilerinin iletilmesini talep etmiştir. GSM operatörünce hat aboneliklerinin müteveffa ve eşine ait oldukları bilgisi iletilmiştir. Başvurucu 19/7/2016 tarihli dilekçeyle, müteveffanın olaydan kısa bir süre önce annesiyle telefonda görüşmesi ve arkadaşı Z. ile pikniğe gitmiş olması nedenleriyle bu kişilerin de beyanlarının alınmasını talep etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 8/8/2016 tarihinde müteveffanın annesi G.A., babası başvurucu Nevzat Ateş ve arkadaşı Z.nin müşteki ve tanık olarak beyanlarının alınması ile olayla ilgili ortaya çıkabilecek diğer delillerin toplanması talepli talimatı Serik Cumhuriyet Başsavcılığına iletmiştir. Başvurucunun Serik İlçe Jandarma Komutanlığı (Jandarma Komutanlığı) nezdindeki 12/8/2016 tarihli müşteki beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... Kızımla annesi ortalama iki günde bir mutlaka konuşurdu. Evliliğinin başlangıcında ben kocası ile aralarında herhangi bir sorun olup olmadığını bilmiyorum. Bize veya annesine o zamanlar anlatmış olduğu herhangi bir husus bulunmamaktaydı... Yalnız hamile kaldıktan sonra ve olayın gerçekleştiği tarihten bir ay öncesinde aralarında sorun olduğu gün yüzüne çıkar oldu. Kızımın kayınvalidesi [A.Y.] ölen kocasının ölüm nedenini kızımda arar oldu ve uğursuz gelin şeklinde suçlamaları oldu ve sürekli kızımın üzerine gittiği ve anlaşamadıklarını ve hatta olaydan önce 3 aydır konuşmadıklarını kızım annesine de söylemiş. ... Doğal olarak anne baskısı yüzünden kızım [nin] eşi [] ile de arası açıktı. Hatta daha evliliklerinin ilk ayında kızımı boğmak isteyerek kendisine saldırmış ve sürekli sinirli tavırlar sergileyerek evde huzursuzluk yapıyormuş. Artık son günlerde eve gelmeyi kafasına kızım koymuştu, evlilik yüzüklerini bile karşılıklı çıkarmışlardı... eşi [] ile benim eşim [G.A.] konuştular, konuşmalar sırasında [] kızım [ye] annesi [A.Y.] tarafından büyü yaptırıldığından aralarının açıldığını söylemişti. Ben bunu kulaklarımla duydum ve eşim de buna şahittir. Olay günü olan 2016 tarihinde kızım saat 15 sularında annesini aramış, eşim çağrıyı duymadığından 40 sularında kendisine döndü. Aramızda 2-3 metre vardı ve ben çalışıyordum. Kızım annesiyle beş dakikaya yakın konuştu, hatta bana da selam söyledi. Eşim kızım [nin] o gün pikniğe bir arkadaşıyla gittiğini ve çok mutlu bir gün geçirdiğini söyledi. Aradan yarım saat geçtikten sonra biz serada çalışırken kayınvalidesi [A.Y.] eşimi aradı. Eşim de bana sanırım [] ile [] kavga etmişler, telefonda ağlama sesleri geliyordu dedi. Birlikte yola çıktığımızda Aksu'ya geldiğimizde kızım [Y.nin] intihar ettiği ve Antalya Araştırma Hastanesine kaldırıldığı bize söylendi... Ben otopsi sırasında kısmen tanıklık ettim. Bana kızımın kafası gösterildi ve teşhis ettirildi. O anda gördüğüm hali itibarıyla kendini asmadan ziyade boynunun çeneye yakın kısmında baş parmak izi gibi bir morluk olduğunu açıkça gördüm. Aynı zamanda iç çamaşırları bize teslim edilmişti. çamaşırlarında ölen ve asılarak ölen birinin altına kaçırması ve iç çamaşırlarında leke olması gerektiğini düşünüyoruz, fakat iç çamaşırları tertemiz idi. Aynı zamanda boynundan kendini asan birinin sadece ufak bir morlukla yaşamını yitirmesi bence abestir. Çünkü o esnada boğulan biri can havliyle kurtulmak isteyecek ve boğazındaki ipi çıkarmak için boynunda kendi kendin tırnak veya başka izler oluşturacaktır diye ben düşünüyorum. Kızım sanki kurbanda bağlanmış bir kurbanlık gibi tamamen kendi rızasıyla çıkmış ve kendini asmış gibi olay kapatılmak istenmektedir. Ben kızımın intihar ettiğini kesinlikle düşünmüyorum, çevresinden de araştırılıp tespit edileceği üzere bir kere kızım inançlı bir insandı ... Olaydan yarım saat önce çok neşeli olması, bu yönde intihar belirtisi bugüne kadar vermemesi... delildir. Ve dahi eşi ve kayın validesi ile arasında sorun olup, bizimle de arası iyi olmasa, bize gelemeyecek olsa bunu belki anlardım. Ama bu söz konusu bile olamaz. Ayrıca kızım 3,5 aylık hamile idi ve ertesi güne muayene için randevu almış idi. Hamile biri her şeyden çok karnındaki çocuğunu düşünür ve böyle bir işe asla giremez. Olay sırasında yapılan incelemede, kızıma ait valizlerin olduğu, çamaşırların hazırlandığı ve toplanma durumu olduğu görülmüştür. Piknikten sonra evde olan kızımın yanına gelen damadım [] muhtemelen kızımla gene tartıştı ve kızım eve gelmek için valizlerini hazırladığı esnada eşi buna engel olamayacağını anlayınca bir anlık cinnet neticesinde kızımı boğarak öldürmüş olduğuna ben inanıyorum. [H.Y.nin] verdiği ifadeyi çok basit ve yalan olarak görüyorum ve kabul etmiyorum, Kızım olaydan önce annesine de söylediği şekilde yemek hazırlığı yapıyordu, Olay basit bir intihar değil cinayettir ve ilgililer bu olayı hep birlikte örtbas etmeye çalışmaktadırlar..." Müteveffanın annesinin Jandarma Komutanlığı nezdindeki 12/8/2016 tarihli müşteki beyanının ilgili kısmı şöyledir:"...eşi [H.Y] ile tanışarak karşılıklı birbirlerini sevdiler... Kızım evlendikten sonra kendisi ile her gün görüşmeye özen gösterirdim. Bir gün arayamasam diğer gün mutlaka kendisi ile görüşüyordum. Evliliğinin ilk günlerinde bana herhangi bir sorundan bahsetmedi. Kızım çok neşeli ve hayat dolu, güler yüzlü ve okumuş bir insandı ve inancı da tam idi, ...Evliliklerinin üçüncü ayında kızım telefonla ve eve ziyarete geldiğinde yüz yüze eşinden ayrılacağını söylemeye başlar oldu. Kızım çok gururlu bir insan olduğundan çok sıkıştırmama rağmen bana o zamanlar nedenini ayrıntısıyla anlatmadı fakat eşi [nin] çok sinirli olduğundan bahseder idi, yemek yerken bir seferinde masada ne varsa kırdığını sonra da çiçeklerle gönlünü almaya çalıştığından bahsetmişti. Sinirlendiğinde evi dağıtırmış. Ben arkadaşı [Z.nin] bu durumlara tanıklık ettiğini biliyorum. İleriki zamanlarda kızım hamile kaldı. Tabi ki biz yuvanın dağılmasından yana olmadığımızdan sürekli kızımıza telkinlerde bulunuyorduk,... Olaydan bir ay evveline kadar kayınvalidesi [A.Y.] ile aralarındaki sorunlardan hiç haberimiz dahi yoktu. Olay olmadan bir ay evvel kızım telefonda hamile hali ile 'Anne ben artık dayanamıyorum, ben evime geri dönmek istiyorum' diye yakınınca ben ne yaşandığını sordum. Bana aynen 'Anne sen benim burada neler çektiğimi bilmiyorsun, göründüğü gibi değil,... eşim benimle hiç ilgilenmiyor, işten gelir doğru kahveye gider, benimle de hiç ilgilenmez, daha evliliğimizin ilk ayında benim boğazımı sıktı, nefes alamadım, öksüre öksüre mor halde gezdim' deyince ben kızım gelmek istiyorsan hemen gel, ama tam bitir yoksa sen ben oraya bir daha yollamam dedim. Bundan sonraki telefonla yaptığımız görüşmelerde kayınvalidesinden de artık yakınmalarını anlatır olmaya başladı. Çünkü kızım evliliğini artık kafasında bitirmişti. çocuğunun olacak olmasını bile biz umursamıyorduk ve kapımızın açık olduğunu kendisine net bir şekilde bildiriyorduk. Gene bu zamanlarda kızım ziyaretimize geldiğinde o gece bizde kaldı. Eşi kendisini gece telefonda aramış ama ulaşamamış. [] sabah morali bozuk şekilde kendisini görünce bana eşinin kendisine bugün öğleye kadar gelmezsen bir daha eve gelme dediğini bana söyledi. O gün kızımı yollamadım ve eşi [] bize geldi. Akşam yemekten sonra eşime fark ettirmeden lavaboya giden [nin] yanına gittim ve 'eğer kızımla geçinemiyorsanız ayrılın yavrum, biz sizden bir şeyde istemeyiz, kızım gelsin çocuğuna da bakarız' dedim. [] bana 'Hayır anne ben [yi] çok seviyorum neden ayrılalım ki, aramızda bir sorun yok' dedi. O gece yemek sırasında nasıl geliştiğini hatırlamıyorum ama eşim de duymuş. [] annesi [A.Y.nin] [ye] bir hoca vasıtasıyla büyü yaptırdığını ve aralarında geçimsizliği buna bağladı... Kayınvalide ile yemekler bir yenirdi. Sürekli baskı [ye] kurardı. Bunlar kızımın son anlarında anlattıkları hususlardı. Hatta düğünden bir hafta önce vefat eden kayınpederinin ölümünü kızım [ye] yüklemişler. Ona uğursuz gelin gözüyle bakarlarmış... Ben 3-4 aydır damadımın da kızımın da yüzük taktıklarını görmedim. ... Olay günü olan 2016 tarihinde saat 15 sıralarında kızım [] ... aramış. Ben sonra fark ettiğimde saat 40 sularında kızımı aradım. ... Çok mutluydu ... 'Bugün. pikniğe arkadaşım [Z.] ile birlikte gittik Anne bugün çok mutluyum, bir ay kimse moralimi bozamaz...' dedi. Eşini sorduğumda 'anne [] ekmek almaya gitti, evde yemek yok, yemek yapacağım' dedi... telefonu kapattık. Aradan kayınvalide 30 sularında beni aradı. Bana buraya gelmeniz gerekiyor dedi, ben de ne olduğunu sorduğumda 'ben konuşamayacağım, siz buraya gelin...' dedi .. Ben telefonda duyduğum ağlama seslerinden dolayı kızımla eşinin kavga ettiklerini düşündüm. ... Aksu'yu geçtiğimizde kızımın intihar ettiğini söylediler. ... Hastanede zorla da olsa kızımın cenazesi bana gösterildi. Boğazının üzerinde çeneye yakın kısmında baş parmak büyüklüğünde morlaşma olduğunu gördüm. Daha sonra Adli Tıp'da da baktığımda o morluk haricinde bir iz yoktu. Bana söylenen kızım [nin] kendini asarak intihar ettiğiydi. Oysa kızımın boğazı etrafında başka morluk bulunmamaktadır. Otopsi yapan Savcıya o anda durumun ne olduğunu sorduğumda bana asabi şekilde 'kızının neden öldüğünü bilmiyor musun, kendi kendini intihar etmiş işte' dedi... ...kayınvalidesi [A.Y.] oğlu [ye] kendi evinde iken 'Git oğlum [yi] çağır, hadi yemek yiyelim' sonra da [] eve gelip oturma odasındaki yemek masanın üzerinde [yi] asılı olarak gördüğünü ve oğlunun ipi keserek [yi] oradan aldığını söylemiş. ... Kızım yaşadıklarıyla ilgili günlük tutardı ve olaydan sonra günlüğü evden çıkmadı, ben eşi ve ailesi tarafından kaybedildiğini düşünüyor[um]. ... Özetle ben kızımın intihar ettiğini kesinlikle düşünmüyorum ... Kızım olay öncesinde yemek yapacağını söylemişti zaten. Eşinin ifadeleri kesinlikle yalan ve çelişkilidir. Zaten olay sırasında kızımın hazırladığı valizleri orada odası içerisinde görünmüş. Yani kızım tahminime göre benimle konuştuktan sonra evden ayrılmak için eşyalarını toplamak istemiştir. Olayın nasıl başladığını bilemiyorum ama sanırım piknikten geldikten sonra... eşi ile tartışan kızım eşyalarını hazırlamak istedi ve eşi de buna mani olmak istedi, gitmekte diretince kızım eşi [H.Y.] tarafından elle boğularak cinayete kurban gitti... Kızım ile olaydan yarım saat öncesinde görüştüm, neşeli ve en mutlu günlerinden birini yaşadığını söyledikten yarım saat sonra ölüm haberini aldım. Kızım hamile idi ve bir gün sonrasında hastaneden karnındaki çocuğunu muayene için hastaneye gidecekti. ... bizimle yani ailesiyle arasında hiçbir sorunu bulunmayan bir insan neden intihar etmiş olabilir..." Müteveffanın arkadaşı Z.nin müteveffa ile olay gününe ait mesajlaşmalarının görüntü kaydı tutanak altına alınmış olup Z.nin Jandarma Komutanlığı nezdindeki 15/8/2016 tarihli tanık beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... [] ile yaklaşık olarak 3-4 yıla dayalı çok sıkı bir arkadaşlığımız vardı. Özellikle son bir yıldır [nin] görüştüğü tek insanım diyebilirim. ... evlendikten hemen sonra kayınvalidesi [A.dan] dolayı evlilik düzenlerinin olmadığını anlatmaya başladı... Evliliklerinin daha ilk ayında [H.nin] boğazını sinirle sıktığını bana telefonda söylemişti... [kayınvalidesi ile] sürekli tartıştıklarını ve günlük işlerden mazeret üreterek [ye] sürekli baskı kuruyordu ... [] hamile kaldıktan sonra da ayrılmayı kafasına koymuştu, sürekli bunu dillendiriyordu. ..Olay gününden bir gün önce [] bana mesaj attı. Eşinin gene kahveye gittiğini, artık dayanamadığını, valizini toplayıp gideceğini yazmıştı ... Sabah Serik'e erkenden annesinin evine gideceğini söyledi. Ertesi gün yani olay tarihi olan 2016'da saat 00 da ben kendisine whatsaptan mesaj attım. Bana geri dönüşü 00 sularında oldu ve mesajında artık geç olduğunu ve evden hazırladığı valizlerle çıkması halinde komşular ve kayınvalidesi tarafından fark edileceğini ... bu nedenle çıkmayacağını yazmıştı. Telefonla kendisini aradım, neden evden ayrılmadığını sordum. Bana 'Akşam [H.] eve gelince valizleri gördü, valizleri dağıttı, ben kendisine evden ayrılacağımı söyledim, sabah olunca da [H.] gitmemi engellemek için erkenden iş yerinden eve geldi ve simit poğaça aldı ve gitmeme mani oldu' dedi. Ben de canı sıkkın olduğundan pikniğe gitme teklifinde bulundum....o gün [] inanılmaz şekilde mutluydu. ... Piknikten ayrılmadan 30-00 sularında [H.] [yi] aradı. [] oturduğu yerde kayınvalidesinden dolayı huzursuz olduğundan daha önceleri çok kere yeni bir eve geçmek istediğini [H.ye] söylüyordu. Niyeti piknikten sonra [H.nin] çalıştığı hale giderek birlikte banka kredisini konuşmak için [H.ye] buluşma teklif etti. Çünkü [H.nin] kendisini oyaladığını düşünüyordu. Fakat [H.] telefonda [ye] 'Gelme, gelirsen seni gebertirim' diye konuşunca [yi] yanına gitmesinden tatsızlık çıkmasın diye ben vazgeçirdim... saat 58'de '[H.] gelene dek ben az kestireyim' diye yazdı, saat 27'de '[H.] geldi', sonra annesinin yanına neden geçmediği için [H.nin] kızdığını yazdı, saat 28'de [H.nin] ekmek almaya gittiğini yazdı. ... cevap alamayınca üst üstte [yi] aradım, beni birkaç kere de meşgule attı. Sonra bana saat 34'te ... '[H.] geldi; sonra yazarım' şeklinde mesaj attı. Ondan sonra kendisinden bir daha haber alamadım ve bende yazmadım. ...[yi] tanıdığım süre boyunca intihara meyilli bir insan olarak görmedim, inançlı ve hayat dolu... bir insandı ve üstelik hamile idi.... telefonumda kayıtlı olan mesajları da size ekran görüntüleriyle birlikte verebilirim, ... [nin] tuttuğu günlüğünü biliyorum, benim tavsiyemle 3-4 aydır tuttuğunu biliyorum, ..." Komşu A.Y.nin Jandarma Komutanlığı nezdindeki 15/8/2016 tarihli tanık beyanının ilgili kısmı şöyledir:"... Köyden arayan birinin [nin] intihar resimleri facebook sosyal paylaşım sitesinde haber var diye haber verince yayladan bir arkadaşın internet bağlantısı olan telefonundan facebook sitesinde verilen haberi arattırdık ve köylümüz olan ve yakınen tanıdığım [A.nın] saçları dağılmış, boynunda bir çaput parçasına benzer bir bez parçasının dolanmış olduğu resmi bulduk. Bulduğumuz adreste [A.nın] intihar resmi öldü diye yazıyordu. Resim arkadan çekilmiş ve o haliyle ayaklarını yerde gördüm. Yüzünü göremedim çünkü resim arkadan çekilmişti. ... Sabah aynı adrese tekrar giriş yaptığımızda ise bu resim oradan kaldırılmıştı. Facebook adresi kime aitti ben hatırlamıyorum. Fiziken gördüğüm resim[ye] benziyordu fakat yüzünü göremedim, resmin neden ve kim tarafından paylaşıldığını da bilmiyorum. Sanırım [B.] mahallesinde çok kişi de bunu biliyor ve resmi görmüştür. Çünkü bana da yaylada iken bilgi köyden geldi..." Cumhuriyet Başsavcılığı 17/11/2016 tarihinde ilgili ilçe emniyet müdürlüğünden olaya müdahale eden kolluk ve 112 Acil Servis görevlileri ile kayınvalide A.Y.nin beyanlarının alınmasını, ayrıca olayın nedeni hakkında başka araştırma gerekli ise yapılmasını talep etmiştir. Bu talep üzerine kolluk görevlileri, 112 Acil Servis görevlileri S., B.S., kayınvalide A.Y. ve komşu E.K.nın tanık beyanını almıştır. Beyanlardan önem arz edenlerin ilgili kısmı şöyledir:"[A.Y.]: ... Oğlum[la] karşılıklı dairelerde otururuz, ... benim normalde kulaklarımda duyma zayıflığı olduğu için cihaz takılıdır ... kulağımda cihazım yokken birden sesler duydum dışarı çıktığımda oğlum [H.], bana anne [] kendini asmış ... dedi ... oğlum küçük odada salıncak için takılı olan demirlerden birine yazması ile gelinimin kendini asmış olduğunu söyledi, ama ben asılı görmedim, oğlum indirdiğinde görmüştüm, ambulans geldi ... hiç birimiz oğlum hariç gelinimi ipte asılı iken görmedi, gelinim 4 aylık hamileydi, ... gelinimin psikolojik bir rahatsızlığı varsa da ... hiç haberim olmadı, olmuş ise de hamilelikten olmuş olabilir ... [B.S.]: ... olay mahalline gittiğimizde bayan evin içerisinde yerde yatıyor vaziyetteydi ... asılı değildi, hatırladığım kadarıyla boynunda herhangi bir materyal, yazma, başörtüsü yada ip görmedim ... bir de ... hatırladığım maktülün eşi, o olay şoku ile yemek yapmadı diye tartışmıştık, o yüzden benim yanımdan odadan ayrılmıştı diye bir söz söyledi ..." Başvurucu; müteveffa ile eşi arasında sürekli tartışma olduğunu, kendisi tarafından evdeki eşyaların kırılıp döküldüğü hâlde eşi H.Y.nin bu hususu ifadesinde saklandığını, şahsın kızının ölümünde şüpheli olması gerektiğini belirterek 2/1/2017 tarihli dilekçe ile kavga anına ait görüntülerin bulunduğu CD'yi Cumhuriyet Başsavcılığına sunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığı 6/3/2017 tarihinde, bu CD'nin görüntü çözümlemesinin yapılmasını ilgili ilçe emniyet müdürlüğünden talep etmiştir. Yapılan çözümleme neticesinde evde yerlerde kırık eşyaların, yemek masasından yere saçılmış yemeklerin olduğuna ve taraflar arasında kavga yaşandığına (müteveffanın ağlaması gibi) dair görüntüler tespit edilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 2/8/2017 tarihinde ası sonucu ölüm olayı hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:"... geçirmiş olduğu bazı şahsi, ailevi ve ekonomik sebepler sonucu bunalıma girdiği ve bunun sonucu kendisini evin oturma odasındaki tavanına eşarpla astığı ve eşi tarafından görülerek asılı olduğu yerden indirildiği ve ambulans çağırıldığı, olaydan hemen sonra olay yerine gelen ambulansla kaldırıldığı Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüldüğü ve burada vefat ettiği,..Antalya Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinin raporuna göre, vücudunda ölümüne müessir travmatik bulgulara rastlanılmadığı, kişinin ölümünün asıya bağlı asfiksi (havasızlık) nedeniyle canlı iken ası sonucu gerçekleşmiş olduğunun tespit edildiği;Her ne kadar müştekiler vekili maktulün canlı mı yoksa öldükten sonra asıldığının tespiti için İstanbul Adli Tıp Kurumundan rapor talep edilmesini istemiş ise de; bu konuda Antalya Adli Tıp Kurumunun 07/03/2017 tarihinde rapor verdiği anlaşıldığından İstanbul Adli Tıp Kurumundan rapor talep edilmesine gerek görülmediği;Yapılan soruşturma sonucunda; maktulün ölümünde şüpheli bir durum olmadığı gibi üçüncü kişilere atfedilebilecek kasıt ve kusurunda olmadığı, ortada bir suç ve suçlunun bulunmadığı, olayın meydana gelmesinde herhangi bir şahsın kusur ve etkisinin olmadığı anlaşılmaktadır..." Başvurucu 24/8/2017 tarihli dilekçeyle, şahsın ölüm sebebi ve canlı ası olup olmadığının tespiti için İstanbul ATK'dan yeniden rapor talep ettikleri hâlde yine ATK Grup Başkanlığından ek rapor alınması nedeniyle bu Kurumun önceki raporunu tekrar ettiğini, A.Y.nin eşi tarafından şiddet gördüğü ve olayın intihar olamayacağı yönünde beyanlar bulunduğunu, ölü muayene raporunda saçlı deri altındaki noktavi kanamaların kaynağının, midede tespit edilen sıvının ne olduğunun ve ası sonucu öldüğü hâlde şahsın boynunun niçin kırılmadığının araştırılmadığını, olay anındaki tek kişi olan eş H.Y.nin bizzat savcı tarafından ifadesinin alınmadığını, HTS kayıtlarının temin edilmediğini belirterek kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz etmiştir. İtiraz, Antalya Sulh Ceza Hâkimliğinin 17/11/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 19/1/2017 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucu 16/2/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konuyla ilgili ulusal ve uluslararası hukuk Anayasa Mahkemesinin Yasin Ağca (B. No: 2014/13163, 11/5/2017, §§ 86, 87, 91-96) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/4619 | Başvuru, yakının ölümü hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/7/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adil yargılanma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Cevdet Ayaz, Silivri 5 No.lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvuruculardan Hatip Yazıcı Diyarbakır ilinde, Necati Güzel ise yurt dışında ikamet etmektedir. Başvurucular (kapatılan) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. maddesi ile görevli) 27/11/2012 tarihli kararı ile silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçundan 15 yıl hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Bu hüküm Yargıtay Ceza Dairesinin 4/4/2016 tarihli kararı ile onanmıştır. Başvurucular, mahkûmiyetle sonuçlanan davaya ilişkin olarak 1/7/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucular; gözaltında avukat yardımından faydalandırılmama nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkının, müdafi yokluğunda baskı ve zora dayalı verilen ifadelerin mahkûmiyete esas alınması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarını şikâyet konusu yapmıştır. Anayasa Mahkemesi, Cevdet Ayaz ve diğerleri (B. No: 2016/13689, 19/11/2019) başvurusunda; gözaltında avukata erişim imkânı sağlanmayan başvurucuların bu sırada elde edilen ifadelerinin mâhkumiyet kararına esas alınması ile müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası ise kabul edilemez bulunmuştur. Kararın ilgili kısımları şöyledir:" Somut olayda başvurucuların gözaltında tutulduğu sırada devlet güvenlik mahkemelerinin görev alanına giren suçlar yönünden kural olarak müdafi yardımından yararlanmaları ancak belli bir aşamadan sonra mümkün olmaktadır. 3842 sayılı Kanun’a eklenen maddeyle gözaltında bulundurmaya ve müdafi yardımından yararlanmaya ilişkin yeni düzenlemelerin devlet güvenlik mahkemelerinin görev alanına giren suçlarda uygulanmayacağı, bunlar hakkında değişiklik yapılmadan önceki 1412 sayılı mülga Kanun hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Başvurucuların gözaltında tutulduğu tarihlerde anılan mevzuat, gözaltı süresinde avukata erişim imkânını tanımamaktadır. Başvurucuların belirtilen şartlarda 10 ile 12 gün arasında gözaltında tutulduğu görülmektedir. Bu itibarla başvurucuların gözaltında bulunduğu dönemde müdafi yardımından faydalandırılmamalarının mevzuata dayandırılan yerleşik bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır. Başvurucular, PŞK isimli silahlı örgütün kurucusu olma suçundan yargılanarak mahkȗm edilmişlerdir. Başvurucuların mahkȗmiyetlerine hükmedilirken kendilerinin ve diğer sanıkların gözaltında müdafi olmaksızın elde edilen beyanlarının delil olarak kabul edildiği görülmektedir. Somut olayda başvurucular, söz konusu terör örgütünün merkez komitesinde yer alarak örgütün yöneticileri olmakla suçlanmaktadırlar. Başvurucular gözaltına alınmış ve tutuklandıkları tarihe kadar gözaltında tutulmuşlardır. Başvurucular, müdafi olmadan kollukta verdikleri ifadelerinde; isnat edilen suçu nasıl ve kimlerle birlikte işlediklerine dair beyanda bulunmuşlardır. Cumhuriyet Başsavcılığında ve sorguda müdafi yardımından yararlanmayan başvurucular; Mahkeme önünde yaptıkları savunmalarında ise kolluk beyanlarının baskıya dayalı olarak alındığını, gözleri bağlı bir şekilde kendilerine okutulmadan imzalatıldığını belirterek bu beyanları reddetmişlerdir. Öte yandan mahkȗmiyet hükmünün yer gösterme tutanakları, teşhis tutanakları, yüzleştirme tutanakları, aramalarda ele geçirilen örgütsel dokümanlar, silahlar, bilgi alma tutanakları, Emniyet Genel Müdürlüğünün PŞK örgütü ile ilgili yazısı ve sair delillere dayandırıldığını da not etmek gerekir. Bununla birlikte başvurucuların gözaltında verdikleri ifadelerin belirleyici ölçüde hükme esas alındığı görülmektedir (bkz. § 23). Mahkemenin gerekçeli kararında bahsi geçen diğer delillerin başvurucuların kolluk beyanları ile uyumlu olduğu yönünde değerlendirmede bulunularak başvurucuların kolluk beyanlarına itibar edildiği ifade edilmiştir. Başvurucuların diğer deliller yanında müdafi olmaksızın alınan ve daha sonra Mahkemede doğrulanmayan ifadeleri doğrultusunda isnat edilen suçtan mahkûmiyetlerine karar verildiği, gözaltında iken alınan bu ifadelerin mahkûmiyet için belirleyici biçimde kanıt olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Sonradan (yargılama devam ettiği sırada) yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanun’un maddesi; hâkim veya mahkeme önünde doğrulanmayan, müdafi yardımı sağlanmadan alınan kolluk beyanları bakımından kovuşturma aşamasında savunmanın etkinliğini sağlayacak niteliktedir. Ancak Mahkemece bu husus gerekçede tartışılmamış ve temyiz aşamasında da bu eksiklik telafi edilememiştir. Gözaltında avukata erişim imkânı sağlanmamasının mevzuata dayalı yerleşik bir uygulamadan kaynaklanması ve bu sırada elde edilen ifadelerin mahkûmiyet kararına esas alınması müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmuştur. Açıklanan gerekçelerle başvurucuların Anayasa’nın maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir." Anayasa Mahkemesi ayrıca başvurucuların müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkına yönelik ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir (Cevdet Ayaz ve diğerleri § 69). Başvurucular, ihlal kararına dayanarak 3/6/2020 tarihinde yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur. (Kapatılan) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. maddesi ile görevli) yerine bakan Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 15/6/2020 tarihli ek kararıyla kollukta müdafi yardımından yararlandırılmaksızın ifade alınması şeklindeki uygulamanın sonuçlarının telafi edilemeyeceği, başvurucuların kovuşturma aşamasında müdafi yardımından faydalandıkları ve mahkûmiyet kararına başvurucuların müdafi olmaksızın verdikleri ifadeler haricinde farklı delillerin de esas alındığı gerekçeleriyle istemin reddine dosya üzerinden karar vermiştir. Anılan kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Her ne kadar hükümlüler Anayasa Mahkemesi'nin 19/11/2019 tarihli kararı ile müdafii yardımından yararlanma hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın maddesinin de güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere karar mahkememize gönderilmiş ise de; ilgili karar içeriğinin dosyanın esasını etkileyen hükümlülerin ceza almayacağı ya da daha az ceza alacakları durumlarına ilişkin olmadığı, kollukta müdafii yardımından yararlanmaksızın ifade alınması şeklindeki uygulamanın sonuçlarını tel[a]fi edilemeyeceği kaldı ki kovuşturma aşamasında hükümlülerin müdafii yardımından yararlandırıldığı, hükümlülerin kolluk beyanları dışında birden çok ve ayrıntısı ile belirtilen delillerin hükme esas alındığı, dosya incelendiğinde Diyarbakır kapatılan 5 Ağır Ceza Mahkemesi'nin ilgili kararında sadece hükümlülerin kolluk beyanı ile yetinilmediği, hükümlülerin kolluk beyanı dışında üzerine atılı eylemlerin sübutu açısından çok sayıda delil ve belgelerden ayrıntısı ile bahsedildiği, dosya içerisinde yer alan ve soruşturma aşamasında yapılan arama ve el koyma işlemleri sonucu ele geçen örgütsel dokümanlar, silahlar, yer gösterme tutanakları, bilgi alma tutanakları, kriminal uzmanlık raporları, PŞK olağan genel toplantısı karar metni, PŞK merkez yürütme komitesine hitaben yazılmış rapor, PŞK merkez komitesine hitaben yazılmış faaliyet raporu, yakalama tutanakları gibi vesair delillerin bulunduğu, belirtilen gerekçelerin ve tayin edilen hükmün Yargıtay tarafından kapsama uygun görülerek onandığı, belirtilen gerekçelerin ve yazılı ve sözlü delillerin ayrıntılı olarak tartışıldığı, Anayasa Mahkemesi ihlal kararında belirtilen husus dışında hükümlülerin aleyhine tespit edilen ve yukarıda belirtilen tüm deliller ve dosya kapsamı gözetilerek ihlal içeriklerinin bu kapsamda yeniden yargılama konusu yapılamayacağı anlaşılmakla hükümlüler vekilinin yeniden yargılama ve infaz durdurma talebinin reddine ..." Başvurucular, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararıyla adil yargılanma hakkının ihlalinin tespit edildiğini ve uygun giderim yolu olarak yargılamanın yenilenmesine işaret edildiğini belirterek karara itiraz etmiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 2020/532 İş sayılı kararıyla başvurucuların itirazını kesin olarak reddetmiştir. İlgili hukuk için bkz. Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 43- | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/27919 | Başvuru, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına dayanılarak yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tazminat talebiyle açılan tam yargı davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların 10/9/2013 tarihinde idare mahkemesinde açtıkları davanın yargılaması devam etmektedir. Başvurucular, yargılamanın uzun sürmesinedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/40605 | Başvuru, tazminat talebiyle açılan tam yargı davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/10/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 15/11/2009 tarihinde gözaltına alınmış, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 26/10/2009 tarihli iddianamesiyle uyuşturucu madde ticareti yapmak ve kurulan örgüte üye olmak suçlarından hakkında kamu davası açılmıştır. (Kapatılan) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince (CMK mülga madde ile görevli) 30/5/2013 tarihinde başvurucunun cezalandırılmasına karar verilmiştir. Hüküm Yargıtay Ceza Dairesinin 30/4/2015 tarihli kararıyla onanmıştır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/16621 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, idari para cezasına itirazın duruşma yapılmaksızın karara bağlanması ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; ithali uygunluk belgesine tabi olan eşyanın aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal edilmesi gerekçesiyle idari para cezası verilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 28/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1982 doğumlu olup Bursa'da ikamet etmektedir.A. İdari Para Cezası Verilmesi Süreci Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 22/1/2013 tarihinde başvurucu ve B.nin 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun maddesinin olay tarihinde yürürlükte olan (11) ve (18) numaralı fıkralarını uyarınca eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı tutarı ile üç adet tebligat gideri olmak üzere toplam 267 TL idari para cezası ile cezalandırılmalarına karar vermiştir. Başsavcılık kabahatin konusunu, başvurucunun yetkilisi olduğu şirket adına tescilli ve B.nin gümrük müşavirliğini yaptığı Ambarlı Gümrüğünde işlem gören transit beyannamesindeki 37 kap, 000 adet yangın cihazı ve dedektörün oluşturduğunu açıklamıştır. Başsavcılık, Türk Standartları Enstitüsünün (TSE) teknik mevzuata uygun olmadığından söz konusu eşyanın ithalinin mümkün olmadığı yönünde görüş bildirdiğini belirtmiştir. Başsavcılık, bu hâliyle eşyanın ithalinin ve dolaşıma sokulmasının mümkün olmadığının bildirilmesine rağmen eşyanın Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonu (GTİP) numarasının değiştirilerek transit beyannamesi ile Erenköy Gümrük Müdürlüğüne sevk edilmeye teşebbüs edildiğinin anlaşıldığını ifade etmiştir. Başsavcılık idari yaptırım kararı kesinleştiğinde el konulan kabahate konu eşyanın mülkiyetinin kamuya geçirilmesi için 5607 sayılı Kanun'un ve maddeleri ile 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi uyarınca Büyükçekmece Sulh Ceza Mahkemesinden talepte bulunulmasına karar vermiştir. Başvurucu 14/2/2013 tarihinde idari para cezasını tutarının 3/4'ünü peşin olarak ödemiştir.B. İdari Para Cezasına İtirazda Görevli Mahkemenin Belirlenmesi Süreci Başvurucu 15/2/2013 tarihinde idari para cezasına duruşma istemli olarak itiraz etmiştir. Başvurucu itiraz dilekçesinde; ithalat işlemlerinin gümrük müşaviri tarafından gerçekleştirildiğini, dolayısıyla hukuki sorumluluğun vekâleten işin verildiği ve konusunda uzman olan gümrük müşavirliği firmasına ait olduğunu belirtmiştir. Başvurucu; kabahate konu eşyanın TSE'den onay alabilecek nitelikte olduğunu, GTİP numarasının hatalı bildirilmesinin kabahat oluşturmadığını ve idari para cezasının hatalı hesaplandığını iddia etmiştir. Başvurucu duruşma isteminin gerekçelerine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Büyükçekmece Sulh Ceza Mahkemesi (Ceza Mahkemesi) 31/5/2013 tarihinde itirazın görev yönünden reddine ve idare mahkemesinde dava açılmasının mümkün olduğuna karar vermiştir. Ceza Mahkemesi kararında; itirazdan sonra yürürlüğe giren 11/4/2013 tarihli ve 6455 sayılı Gümrük Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile itiraza konu idari yaptırıma karşı idari yargıda dava açılabileceğini açıklamıştır. Başvurucu 5/8/2013 tarihinde idari para cezasının iptali için Gümrük ve Ticaret Bakanlığı aleyhine idari yargıda dava açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde, Ceza Mahkemesi önünde ileri sürdüğü itirazları yinelemiştir. İstanbul İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) 26/8/2013 tarihinde görev yönünden davayı reddetmiştir. İdare Mahkemesi kararında, Başsavcılık tarafından verilen davaya konu idari yaptırımın idari bir işlemden ziyade ceza niteliği taşıdığını, niteliği itibariyle davanın adli yargıda görülmesi gerektiğini ve 6455 sayılı Kanun'un da görevli yargı yeri konusunda bir değişiklik getirmediğini açıklamıştır. Başvurucu 22/10/2013 tarihinde idari yargının davada görevli olduğunu belirterek İdare Mahkemesi kararını temyiz etmiştir. Danıştay Onuncu Dairesi (Daire) 9/4/2015 tarihinde kararı bozmuştur. Daire, Ceza Mahkemesinden görevsizlik kararı ile gelen uyuşmazlıkta adli yargının görevli olduğu sonucuna ulaşılması karşısında görevli yargı yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulması gerektiğini açıklamıştır. Daire, Uyuşmazlık Mahkemesinin vereceği karara kadar davanın ertelenmesi yerine görev yönünden reddedilmesinde isabet bulunmadığını belirtmiştir. Daire 12/12/2016 tarihinde davalı idarenin karar düzeltme istemini reddetmiştir. İdare Mahkemesi 17/3/2017 tarihinde görevli yargı yolunun belirlenmesi için dosyanın Ceza Mahkemesi dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi 8/5/2017 tarihinde davanın çözümünde adli yargının görevli oluğuna ve Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına kesin olarak karar vermiştir. İdare Mahkemesi 18/7/2017 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi kararı doğrultusunda davanın görev yönünden reddine karar vermiştir. İdare Mahkemesi 15/6/2017 tarihinde dosyayı Büyükçekmece Sulh Ceza Hâkimliğine (Ceza Hâkimliği) göndermiştir. İdari Para Cezasına İtirazın İncelenmesi Ceza Hâkimliği 25/10/2017 tarihinde dosya üzerinde yaptığı inceleme sonucunda idari para cezasına yapılan itirazı reddetmiştir. Ceza Hâkimliği kararında; idari yaptırıma konu olayı ifade etmiş ve idari yaptırımın dayandığı eyleme ilişkin uygulamada kanuna aykırı bir husus bulunmadığını belirterek idari yaptırım kararının usul ve yasaya uygun olduğunu açıklamıştır. Başvurucu 8/11/2017 tarihinde karara itiraz etmiştir. Başvurucu dilekçesinde; iddialarının incelenmediğini, gerekçesiz olarak hüküm kurulduğunu ve delillerin toplanmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, duruşma yapılarak itirazın incelenmesine ilişkin talebi hakkında herhangi bir karar verilmediğini ve dosya üzerinden değerlendirme yapıldığını belirterek savunma, hukuki dinlenilme ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Büyükçekmece Sulh Ceza Hâkimliği 16/11/2017 tarihinde itirazı kesin olarak reddetmiştir. Hâkimlik kararında; kabahate konu eşyanın TSE uygunluk belgesi alınmadan ithaline teşebbüs edildiğinin açık olduğunu, başvurucunun gümrük müşavirinin eylemlerini bilmediği yönündeki savunmasının samimi olarak kabulünün mümkün olmadığını ve başvurucunun vekâlet verdiği müşavirin yükümlülükleri yerine getirmesinden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Hâkimlik, 5607 sayılı Kanun gereğince teşebbüs aşamasındaki eyleminden dolayı cezalandırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığını ve gümrüklenmiş değerin hesaplanması yönteminde hata olmadığını açıklamıştır. Nihai karar 28/11/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 28/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5607 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte olan haliyle "Suçlar ve kabahatler" kenar başlıklı maddesinin (11) ve (18) numaralı fıkraları şöyledir:"(11) İthali, lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk veya yeterlilik belgesine tâbi olan eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal eden kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idarî para cezası verilir. Eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idarî para cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına beşbin Türk Lirası, ambalajlı gelmesi halinde kap başına yüz Türk Lirası olarak hesaplanır. (18) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiiller, teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, tamamlanmış gibi cezalandırılır." 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun "Başvurunun incelenmesi" kenar başlıklı maddesinin (4) numaralı fıkrası şöyledir:"(4) Mahkeme, başvuruda bulunan kişilere cevap dilekçesinin bir örneğini tebliğ eder; talep üzerine veya re'sen tarafları çağırarak belli bir gün ve saatte dinleyebilir. Dinleme için belirlenen günle tebligatın yapılacağı gün arasında en az bir haftalık zaman olmasına dikkat edilir. Dinleme sırasında taraflar veya avukatları hazır bulunur. Mazeretsiz olarak hazır bulunmama, yokluklarında karar verilmesine engel değildir. Bu husus, tebligat yazısında açıkça belirtilir."B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Mars Sinema Turizm ve Sportif Tesisler İşletmeciliği A.Ş., B. No: 2017/23849, 10/10/2018, §§ 30-36; Muhsin Hükümdar, B. No: 2016/15853, 7/11/2019, §§ 21-25; Fidanlar İnşaat Taahhüt Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., B. No: 2017/38836, 15/1/2020, §§ 26- | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/1895 | Başvuru, idari para cezasına itirazın duruşma yapılmaksızın karara bağlanması ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; ithali uygunluk belgesine tabi olan eşyanın aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal edilmesi gerekçesiyle idari para cezası verilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 10/10/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15/7/2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl süresi 19/7/2018 tarihinde yeniden uzatılmayarak son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca -aralarında Yüksek Mahkeme üyelerinin de bulunduğu- üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, 350). Bakanlık verilerine göre yüz altmıştan fazla Yüksek Mahkeme (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay) üyesi hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış, bunlardan bir kısmı sonradan tahliye edilmiştir. Soruşturma ve/veya kovuşturma mercilerince kaçak oldukları değerlendirilen yaklaşık otuz Yüksek Mahkeme üyesi hakkında ise yakalama emri çıkarılmıştır. Türk yargı organları yakın dönemde verdikleri birçok kararda FETÖ/PDY'nin silahlı bir terör örgütü olduğunu kabul etmişlerdir. Bu kapsamda Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26/9/2017 tarihinde (E.2017/MD-956, K.2017/370) ve -terör suçlarına ilişkin davaların temyiz mercii olan- Yargıtay Ceza Dairesi 24/4/2017 ve 14/7/2017 tarihlerinde verdiği kararlarda (Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21) FETÖ/PDY'nin silahlı bir terör örgütü olduğu sonucuna varmışlardır. FETÖ/PDY'nin (genel özelliklerine ilişkin olarak bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26) yargı kurumlarındaki örgütlenmesine ve faaliyetlerine ilişkin olarak soruşturma ve kovuşturma belgeleri ile tedbir/disiplin kararlarında yer alan, başta haklarında soruşturma yürütülen yargı mensuplarının beyanları olmak üzere maddi olgulara dayalı bulunan iddia ve tespitler Selçuk Özdemir kararında geniş olarak açıklanmıştır (Selçuk Özdemir, § 22).B. Başvurucuya İlişkin Süreç Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmakta olan başvurucu, Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarından yürütülen bir soruşturma kapsamında 17/7/2016 tarihinde Tarsus Emniyet Müdürlüğünce gözaltına alınmıştır. Başvurucu 18/7/2016 tarihinde Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde özetle, FETÖ/PDY ile bir ilgisinin bulunmadığını savunmuştur. Başvurucu müdafii, atılı suçları işlediğine dair dosyada delil bulunmaması nedeniyle müvekkilinin serbest bırakılmasını talep etmiştir. Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı 18/7/2016 tarihinde tutuklanması istemiyle başvurucuyu Tarsus Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucunun sorgusu Tarsus Sulh Ceza Hâkimliğinde 19/7/2016 tarihinde yapılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucunun sorgu sırasındaki ifadesi şöyledir:"Ben savcılıkta ayrıntılı ifade vermiştim doğrudur, aynen tekrar ederim, ayrıca biz savcılık aşamasında savcıbeye hakkımızda somut meşru bir suçlama olup olmadığını sorduk sadece bize şablon şeklinde hazırlanmış sorular yöneltildi. Ben buna rağmen somut olarak neyle suçlandığımı bilmememe rağmen bu isnatlara dair kendimi aklama çabasına girdim. Bu kapsamda da darbe girişiminin olduğu gün darbecilerin TRT ekranlarında bildiri okuyup sokağa çıkma yasağını ilan ettikleri zamanda zamanda Cumhurbaşkanı'nın her şeyin bittiğine dair konuşma yaptıktan sonra ben 3 yaşındaki çocuğumu da bırakarak daha onurlu bir yaşam sürmek için eşimle birlikte sokağa çıktım. Darbeye karşı geldim. Kaldı ki bununla ilgili telefon görüntülerim ve sokağa çıktığıma dair tanıklarım vardır bununla birlikte tanıklarım eşim [F.G.] ile aynıdır, suçsuzum, tutuksuz yargılanmak istiyorum." Sorgu sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarından tutuklanmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"... suçunu işlediklerine dair HSYK Dairesinin terör örgütüne üye olmaktan dolayı 16/7/2016 tarihindeki Hakimlik ve Savcılıktan açığa alınma kararı bulunduğu, Ankara Başsavcılığının ihbarı gibi somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, delillerin henüz toplanmamış olduğu, suçun katolog olduğu, suça öngörülen hapis cezasıda öngörüldüğünde şüphelilerin kaçma ihtimalinin bulunması da dikkate alınarak adli kontrol hükümlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı sonuç ve kanaatine varılarak şüphelilerin 2802 sayılı Hakimler Savcılar Kanunun 94 maddesi atfı ile CMK 'nın 100 ve devam maddeleri uyarınca TUTUKLANMASINA ... [karar verildi.]" Başvurucu 22/7/2016 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiş, Adana Sulh Ceza Hâkimliğince 3/8/2016 tarihinde "... suçunu işlediklerine dair HSYK Dairesinin terör örgütüne üye olmaktan dolayı 16/07/2016 tarihindeki Hakimlik ve Savcılıktan açığa alınma kararı bulunduğu, Ankara Başsavcılığının ihbarı gibi somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu, delillerin henüz toplanmamış olduğu, suçun katolog olduğu, suça öngörülen hapis cezasıda öngörüldüğünde şüphelilerin kaçma ihtimalinin bulunması da dikkate alınarak adli kontrol hükümlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı sonuç ve kanaatine varılarak şüphelilerin 2802 sayılı Hakimler Savcılar Kanunun 94 maddesi atfı dikkate alınarak hakkında tutuklama kararı verildiği, bu tutuklama nedenlerinde her hangi bir değişiklik bulunmaması ..." gerekçesiyle itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Başvurucu hakkında 2/9/2016 tarihinde Tarsus Sulh Ceza Hâkimliğince resen yapılan incelemede benzer gerekçelerle tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu 8/9/2016 tarihli dilekçeyle tutukluluğun devamına dair karara itiraz etmiş, Adana Sulh Ceza Hâkimliğince 9/9/2016 tarihinde "...atılı suçun niteliği, mevcut delil durumu, dosya içeriğinde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, CMK'nın 100/3 maddesinde sayılan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeninin varsayılabileceğinin belirtildiği suçlardan oluşu, adli kontrol uygulamasının anlaşılması dikkate alındığında şüpheli hakkında verilen tutuklama kararında usul ve yasaya aykırılık görülmediği..." gerekçesiyle itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir. Başvurucuya anılan karar 9/9/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 10/10/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Soruşturmayı yürüten Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkında 21/9/2016 tarihli kararıyla yetkisizlik kararı vererek dosyayı Adana Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 18/12/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde dava açılmıştır. FETÖ/PDY'ye ve ByLock programına ilişkin genel açıklamaların yer aldığı iddianamede; ilk olarak FETÖ/PDY'nin kuruluşuna ve tarihçesine, hangi amaç ve saikle kurulduğuna, hangi alanlarda faaliyet gösterdiğine, hiyerarşik yapısına ve hangi tür hukuka aykırı eylemlerde bulunduğuna değinilmiştir. İddianamede, başvurucunun gerek organik olarak gerekse örgütsel nitelikli eylemleri bakımından FETÖ/PDY hiyerarşisi içinde yer aldığı ileri sürülmüştür. Bu suçlamalara esas alınan olgular şöyle özetlenebilir:i. FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu gerekçesiyle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Dairesinin 16/7/2016 tarihli ve 345 sayılı kararıyla başvurucunun meslekten uzaklaştırılmasına karar verildiği, 24/8/2016 tarihli Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildiği, ihraç kararının 29/11/2016 günü kesinleştiği belirtilmiştir.ii. FETÖ/PDY tarafından örgütsel ve kriptolu haberleşme maksadıyla tasarlanan ByLock uygulamasının kullanıcı listesinde başvurucunun kaydı bulunduğu ileri sürülmüştür.iii. Örgütün yapısı, faaliyetleri hakkındaki bir kısım hâkim/savcının beyanlarından başvurucunun örgüt üyesi olduğuna yönelik tanık beyanlarının bulunduğu belirtilmiştir.iv. FETÖ/PDY terör örgütünün yukarıda anlatılan yargı yapılanması kısmında ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere örgüt mensuplarının örgütle olan bağını kuvvetlendirmek ve muhafaza etmek amacıyla örgüt içi katalog evlilikle evlendirildiği ve kendisi gibi örgüt yapılanması içinde yer aldığı anlaşılan eşi F.K.G.nin ise hâkim adaylığı döneminde Ankara Tandoğan'da bulunan örgüt evlerinde kaldığı ileri sürülmüştür. İddianamede yer alan, haklarında yapılan soruşturmalarda şüpheli sıfatıyla alınan tanık beyanlarının başvurucuya yöneltilen eylemlere ilişkin kısımları şöyledir:- T. ifadesinde "...Tarsus Cumhuriyet savcısı (sicil no: 118865) Şener Gülmedi, Tarsus hakimi (sicil no: ..) F.K.G., ... Danıştay Tetkik hakimi (sicil no: ..), A.F. Fetullah Gülen cemaatine mensup kişilerdir. Bu kişilerin önemli bir kısmını birlikte staj yapmam, bir kısmını eşlerinden, bir kısmını da cemaate ait kaldığımız evlere gidip gelmelerinden/kalmalarından dolayı biliyor ve tanıyorum" şeklinde beyanda bulunmuştur. - E.S. ifadesinde "...F. ile hakim adaylığı döneminde Fetullah Gülen cemaatine ait Tandoğan'da bulunan evde birlikte kaldık. Şener ile evlenmesine A.Ö. aracılık etti. Her ikisinin Fetullah Gülen cemaati mensubu olarak katalog evlilik yaptıklarını ve bu evliliğe A.Ö.nin aracılık ettiğini biliyorum" şeklinde beyanda bulunmuştur. Başvurucuya isnat edilen suça dayanak olan olgulara ilişkin hukuki değerlendirmeler iddianamede şöyle ifade edilmiştir:"...Şüphelinin üniversiteye hazırlık döneminde örgütle iltisaklı Serhat isimli dershanede eğitim aldığının, örgüt yapılanması içerisinde bulunduğunun, kendisi gibi örgüt yapılanması içerisinde bulunan eşi [F.K.G.] (hakkında halen FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Cumhuriyet Başsavcılığımızın 2017/66382 sayılı dosyası üzerinden soruşturma yürütülmektedir) ile FETÖ/PDY terör örgütünün yukarıda anlatılan yargı yapılanması kısmında ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere örgüt mensuplarının örgütle olan bağını kuvvetlendirmek ve muhafaza etmek amacıyla örgüt içi katalog evlilik yaptırılarak evlendirildiğinin, katalog evlilik yaparak evlendiği ve kendisi gibi örgüt yapılanması içerisinde yer aldığı anlaşılan eşi [F.K.G.]'nin ise hakim adaylığı döneminde Ankara Tandoğan'da bulunan örgütün evlerinde kaldığının ve bylock kullanıcı listesinde kaydı bulunduğunun anlaşıldığı, bu şekilde şüphelinin örgütle organik bağ kurup, örgütün kuruluş amaçlarını faaliyet ve eylemlerini benimseyerek, gönüllü olarak bilerek ve isteyerek örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayı tercih ettiği, şüphelinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün organik ve hiyerarşik yapısı içerisine dahil ve üyesi olduğuna ilişkin hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızca kamu davası açılmasına yetecek kuvvetli suç şüphesinin ve somut delilin bulunduğu tüm dosya kapsamından anlaşılmakla..." Adana Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 27/12/2017 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş, E.2017/287 sayılı dosya üzerinden kovuşturma aşaması başlamış, aynı tarihte yapılan tensip incelemesi ile "...atılı suçun vasıf ve mahiyeti, tanık beyanları, dosya içindeki bilgi ve belgeler çerçevesinde atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığı, suçun CMK'nın 100/ maddesinde sayılan suçlardan oluşu, suç için yasada ön görülen ceza miktarı nazara alındığında kaçacağına dair somut olgunun varlığı ve tutuklulukta kalınan süre nazara alındığında bu aşamada adli kontrolün yetersiz kalacağı" gerekçesiyle başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Mahkemece 5/3/2018 tarihinde ilk duruşma yapılmış ve başvurucunun savunması alındıktan sonra tutuksuz yargılamaya devam edilmek üzere tahliyesine karar verilmiştir. Adana Ağır Ceza Mahkemesinin 14/11/2018 tarihli kararıyla başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Kararın ilgi kısmı şöyledir:"...sanık hakkında Bylock kullanımına ilişkin olarak Antalya KOM Şube Müdürlüğünden dosyaya gönderilen tespit değerlendirme tutanağında sanık tarafından Bylock isimli gizlilik amacıyla örgütsel görüşmelerin yapıldığı ve programın kullanıldığının tespit edildiği, sanığın eşinin hakimlik stajı döneminde örgüt tarafından özel olarak oluşturulan staj evlerinde kaldığı, hakimlik mesleğine başladıktan sonra yine örgütsel birlikteliği devam ettiğinin tanık beyanlarında ifade edildiği, sanık ile eşinin evliliklerinin örgüt içi zorunlu katalog evliliği olduğunun anlaşıldığı, sanığın bu şekilde Fetö terör örgütü hiyerarşisi içerisinde yer aldığı ..." Başvurucu, hakkında verilen hükmü 15/11/2018 tarihli dilekçesiyle istinaf etmiştir. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla Adana Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesinde derdesttir. İlgili ulusal hukuk için bkz. Adem Türkel (B. No: 2017/632, 23/1/2019, §§ 24-39) kararı. | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/48072 | Başvuru, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, istinaf yolu açık olduğu hâlde kararın kesin olarak verilmesinden dolayı kanun yoluna başvuru imkânının ortadan kaldırılması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve diğer bazı anayasal hakların ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 2/11/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuruya ilişkin olarak görüş bildirilmesine gerek görülmediğini bildirmiştir. Birinci Bölüm tarafından, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1976 doğumlu olup Antalya'da ikamet etmektedir. Apartman yönetimiyle ilgili birtakım sorunlar dolayısıyla yaşanan tartışma sırasında sarf ettiği bazı sözler nedeniyle başvurucunun babası T.Ö. hakkında Antalya Asliye Ceza Mahkemesinde tehdit ve hakaret suçundan kamu davası açılmıştır. G.Ç. ve O.A. söz konusu davaya müşteki sıfatıyla katılmıştır. Başvurucu, tanık sıfatıyla 8/7/2014 tarihli duruşmada dinlenmiştir. Duruşma Tutanağı'na dercedildiğine göre başvurucu "Bu beyanlar tamamen sapıkça iftiralardır, çirkef yalanlardır." şeklinde sözler sarf ederek beyanlarına başlamıştır. Müştekiler G.Ç. ve O.A. başvurucunun anılan beyanları kendilerine yönelik olarak sarf ettiğini, bu beyanların hakaret içerdiğini ileri sürerek Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) manevi tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde, başvurucunun kullandığı ''sapık" ve "çirkef" sözlerinin haysiyet kırıcı olduğu ve haksız fiil teşkil ettiği ifade edilmiş; her bir davacı için 500 TL manevi tazminata hükmedilmesi talebinde bulunulmuştur. Mahkeme 12/10/2017 tarihli kararla davayı kabul ederek davacıların her biri lehine ayrı ayrı olmak üzere 500 TL manevi tazminata hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun söz konusu sözleri sarf ettiğinin sabit görüldüğü açıklanmış; olayın gelişimi ve sarf edilen sözlerin ağırlığı gözetilerek davanın kabulüne karar verildiği belirtilmiştir. Gerekçeli kararda, kararın miktar itibarıyla kesin olmak üzere verildiği ifade edilmiştir. Başvurucu, herhangi bir kanun yoluna başvurmaksızın 2/11/2017 tarihinde doğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun Hükümleri 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun "İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:"İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir.Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir." 2/12/2016 tarihli ve 29906 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun'un maddesi ile 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen cümle şu şekildedir:"Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir." 6100 sayılı Kanun'un "Hükmün kapsamı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şu şekildedir:"Hüküm 'Türk Milleti Adına' verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:…ç) Hüküm sonucu, ... varsa kanun yolları ve süresini.…" 6100 sayılı Kanun'un "Başvuru süresi" kenar başlıklı maddesi şu şekildedir:"(1) İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. İstinaf yoluna başvuru süresine ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır." 6100 sayılı Kanun'un "İstinaf dilekçesinin reddi" kenar başlıklı maddesi şu şekildedir:"(1) İstinaf dilekçesi, kanuni süre geçtikten sonra verilir veya kesin olan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme istinaf dilekçesinin reddine karar verir ve 344 üncü maddeye göre yatırılan giderden karşılanmak suretiyle ret kararını kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder. (2) Bu ret kararına karşı tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir. İstinaf yoluna başvurulduğu ve gerekli giderler de yatırıldığı takdirde dosya, kararı veren mahkemece yetkili bölge adliye mahkemesine gönderilir. Bölge adliye mahkemesi ilgili dairesi istinaf dilekçesinin reddine ilişkin kararı yerinde görmezse, ilk istinaf dilekçesine göre gerekli incelemeyi yapar." Yargı Kararları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2018 tarihli ve E.2017/2957, K.2018/2010 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, dava dilekçesinde 000,00TL manevi tazminatın tahsilinin istenmesi ve davanın reddine karar verilmesi karşısında, davacı tarafından temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.Bu aşamada istinaf ve temyize ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır.Bölge Adliye Mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçmiş olup, bu tarihten itibaren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun istinaf ve temyiz hükümleri uygulanmaya başlanmıştır.6100 sayılı HMK’nın istinaf yoluna başvurulabilen kararları düzenleyen maddesi;'(1) İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. (2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.). Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir…' düzenlemesini içermektedir.İlk derece mahkemeleri tarafından verilen ve miktar veya değeri 000 (yeniden değerleme oranlarına göre hesaplandığında 2017 yılı için 110) Türk Lirasını geçmeyen malvarlığına ilişkin davalardaki kararlar kesindir. Kesinlik sınırı bakımından manevi tazminat istemleri için bir istisna getirilmiş ve miktarı ne olursa olsun manevi tazminata ilişkin kararlara karşı istinaf yoluna başvurunun mümkün olduğu belirtilmiştir...." Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/1/2017 tarihli ve E.2016/32610, K.2017/557 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...DAVA : Davacı, kıdem, ihbar tazminatı, ücret alacağı, fazla mesai ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.Mahkemece, davalının temyiz istemi hakkında, 2016 tarihli ek karar ile temyiz isteminin kesinlik sınırının altında kaldığından temyizin reddi kararı verilmiş, davalı bu kararı süresinde temyiz etmiştir. Dosya içeriğinden, mahkemenin bozma aşamasından sonra yaptığı yargılama ile davacı tarafın menfi tespit davasının kabulüne karar verdiği, iptal konusu olan senet miktarının 775,04 TL olmakla davalının temyiz konusu yaptığı alacak miktarının kesinlik sınırının üzerinde olduğu anlaşıldığından davalının temyizinin reddi doğru değildir. Mahkemenin 2016 tarihli temyiz isteğinin reddine ilişkin kararının bozularak ortadan kaldırılmasına karar verildi....'' Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/11/2018 tarihli ve E.2016/6245, K.2018/8364 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Mahkemece, davanın davalı Hazine ve davalı Fazlıca Köyü Tüzel Kişiliği yönünden husumet yokluğu nedeniyle reddine, davalı Balıkesir Valiliği İl Mera Komisyonu yönünden dava şartı oluşmadığından reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı, 2014 tarihinde davacı asile tebliğ edilmiş, davacı vekili hükmü 2014 tarihinde temyiz edilmiştir. Mahkemece, 2015 tarihinde temyizin süresinden sonra yapıldığı gerekçesi ile 'temyiz talebinin süre yönünden reddine' karar verilmiş, bu ek kararın 2015 tarihinde davacı vekiline tebliği üzerine, davacı vekili tarafından 2015 tarihinde temyiz edilmiştir.Davacı davada vekil aracılığı ile temsil edildiğinden davacı asile yapılan karar tebliğ geçerli değildir. Bu nedenle davacı vekilinin temyizinin süresinde olduğunun kabulü ile, mahkemenin 2015 tarihli 'temyiz talebinin süre yönünden reddine' dair ek kararının kaldırılmasına ve işin esasının incelenmesine karar verilmiştir.Dava, mera komisyonu kararının iptali isteğine ilişkindir. 1- Hukuki nitelikleri itibariyle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olan meralar özel mülkiyete konu olamazlar. Bu nedenle de mülkiyeti devlete ait olan yerlere ilişkin davayı Hazine açabileceği gibi meraların sınırları içinde bulunduğu ve yararlanma hakkı olan köy tüzel kişilikleri ve belediyelerin de dava açma hakları vardır. Somut olayda, gerçek kişi davacının bu davayı açma ehliyeti bulunmadığından sonucu itibariyle doğru olan mahkeme kararının gerekçesinin bu şekilde düzeltilerek onanması gerekmiştir. ..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) mahkemeye erişim hakkının Sözleşme'nin maddesinde yerini bulan güvencelerin doğal bir parçası olduğunu (Lawyer Partners A.S./Slovakya, B. No: 54252/07, 16/6/2009, § 52), bu kapsamda herkesin kişisel hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını bir mahkeme veya yargı önüne getirme hakkının güvence altına alındığını (Golder/Birleşik Krallık, B. No: 4451/70, 21/2/1975, § 36), Sözleşme'nin maddesinde mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkının güvence altına alınmadığını ancak devletin kendi takdirine bağlı olarak taraflara kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı tanıması durumunda kanun yolu başvurusunu inceleyen mahkeme önünde uygulanan muhakeme usulünün bu ilkelere uygun olması gerektiğini belirtmiştir (Delcourt/Belçika, B. No: 2689/65, 17/1/1970, § 25). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/37079 | Başvuru, istinaf yolu açık olduğu hâlde kararın kesin olarak verilmesinden dolayı kanun yoluna başvuru imkânının ortadan kaldırılması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve diğer bazı anayasal hakların ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tahliye kararının geç icra edilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucuya ait 2017/31829 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının kişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2016/59578 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, 2017/31829 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasının kapatılmasına, incelemenin 2016/59578 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine 15/10/2018 tarihinde karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekli ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl bugüne kadar birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş, çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51, Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). B. Başvurucuyla İlgili Süreç Anılan süreçte başvurucunun darbe teşebbüsü kapsamında, Kara Kuvvetleri Komutanlığında (KKK) gerçekleşen faaliyetlerinin de soruşturma konusu edildiği anlaşılmaktadır. KKK'da yüzbaşı olarak görev yapmakta olan başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Savcılık) anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçuyla ilgili olarak yürütülen bir soruşturma kapsamında 16/7/2016 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alınmıştır. Soruşturma kapsamında başvurucu hakkında Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 23/7/2016 tarihli kararıyla tutuklama tedbiri uygulanmıştır. Tutuklama kararının ilgili kısmı şöyledir: "...[diğerlerinin] ve A.A.nın üzerlerine atılı bulunan cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme suçlarını işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren dosya kapsamında somut delillerin bulunması, şüphelilerin işlediği iddia edilen suçların henüz tamamlanmadığı ve tamamlanma yönünde ve darbeyi tamamlamak için faaliyetlerinin devam ettiği şüphesi bulunduğu, AİHM'nin WEMHOFF/ALMANYA kararında da belirtildiği üzere ''şüphelinin salıverilmesi halinde adaletin işleyişine zarar verecek faaliyette bulunma tehlikesinin varlığı tutuklama nedenidir'' kararı da gözetilerek, şüphelilerin kaçma ve delilleri karartma, yok etme ihtimallerinin bulunduğu, bu nedenlerle adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı da dikkate alınarak CMK’nun maddesi ile ilgili düzenlemeler ile AİHS maddesindeki tutuklama şartları kapsamında isnat olunan suç ile orantılı olarak tedbir kapsamında şüphelilerin CMK.nın 101 maddeleri uyarınca tutuklanmalarına... [karar verildi.]" Başvurucu, tutuklama kararına itiraz etmiş; Ankara Sulh Ceza Hâkimliği tutuklama kararının yerinde olduğu gerekçesiyle 12/8/2016 tarihinde itirazın reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu 25/10/2016 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünde ifade vermiştir. İfadesinde özetle 15/7/2016 günü akşamı mesaiye kalmasını amirlerinin istediğini, dışarı çıkmak istese de amirlerinin buna izin vermediğini, kamera kayıtlarını silme yönünde talimat alsa da kayıtları silmediğini, darbe teşebbüsü ile bir ilgisi olmadığını belirtmiştir. Başvurucu 4/11/2016 tarihli dilekçe ile tahliye talebinde bulunmuş, talebi inceleyen Ankara Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 27/7/2016 tarihli ve 29783 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 668 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesinin (ç) bendine göre tahliye talebinin tutukluluk durumunun gözden geçirilmesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle 24/11/2016 tarihinde "karar verilmesine yer olmadığına" karar vermiştir. Sonrasında Ankara Sulh Ceza Hâkimliğince 30/11/2016 tarihinde başvurucunun tahliye talebiyle birlikte tutukluluk durumu incelenmiş ve tahliye talebinin reddi ile tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Anılan karar başvurucuya 19/12/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucunun anılan karara karşı itiraz yoluna gittiği yönünde bir tespit mevcut değildir. Başvurucu 13/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Savcılık 30/3/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açmıştır. İddianamede, başvurucunun darbe teşebbüsünün yaşandığı gece mesaiye kalmasını takiben yaşanan olaylar nedeniyle karargâhtaki kamera kayıtlarını silmeye çalıştığının somut tanık beyanları ile tespit edilmesi nedeniyle başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği ileri sürülmüştür. Başvurucu hakkındaki yargılamaya Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) E.2017/46 sayılı dosyasında başlanmış ve yargılamanın 28/7/2017 tarihli birinci celsesinde başvurucunun tahliyesine karar verilmiştir. Başvurucunun hangi saatte tahliyesine karar verildiği Mahkemeden genel müzekkere ile istenmiş, Mahkeme tam bir saat verememekle beraber başvurucunun tahliye edilmesine ilişkin yazının 28/7/2017 günü en geç saat 35'te Ceza İnfaz Kurumunun UYAP ekranına düştüğünü bildirmiştir. Başvurucunun hangi saatte tahliye edildiği Ceza İnfaz Kurumundan genel müzekkere ile istenmiş, Ceza İnfaz Kurumu başvurucuya ait tahliye kararının 29/7/2017 tarihinde UYAP ekranına düştüğünü ve başvurucunun aynı gün saat 57'de tahliye edildiğini bildirmiştir. Başvurucu, tahliye kararının geç icra edilmesi nedeniyle -15/8/2017 tarihli ve 2017/31829 sayılı- tazminat talebiyle ayrı bir bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla dava, ilk derece mahkemesinde derdesttir. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Emrah Ergün, B. No: 2014/4651, 21/2/2018, §§ 22- | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/59578 | Başvuru, darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve tahliye kararının geç icra edilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru; terör olayı nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini amacıyla açılan davanın reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Bireysel başvuru formu ekinde yer alan belgelere göre 1975 doğumlu olan başvurucu olay tarihinde Diyarbakır'ın Sur ilçesinde ikamet etmektedir. Başvurucu sokağa çıkma yasağı ilanının geçerli olduğu dönemde, çatışmaların yaşandığı ortamda evinde ikamet etmek zorunda kalmış ve 10/12/2015 tarihinde sivil vatandaşların tahliyesi kapsamında, eşyalarını da geride bırakarak evini terk edebilmiştir. Başvurucu, evinden eşyalarını çıkaramaması, müzisyenlikle uğraşması ve müzik aletlerinin de evde kalması nedeniyle ekonomik sıkıntı yaşaması, çatışmalar sırasında eşi ve çocuklarının evde mahsur kalması nedeniyle uğradığı manevi zararlarının tazmini amacıyla 28/3/2017 tarihinde İçişleri Bakanlığına başvuruda bulunmuştur. İçişleri Bakanlığı anılan başvurunun Diyarbakır Valiliğince (Valilik) değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek 29/3/2017 tarihinde başvuru dosyasını Valiliğe göndermiştir. Valilik 3/4/2017 tarihinde taşınır eşya zararlarına ilişkin başvurucuya 400 TL maddi tazminat teklif etmiş, manevi tazminat talebinin ise 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun'da manevi tazminat ödeneceğine dair bir düzenleme yer almadığı gerekçesiyle reddine karar vermiştir. Başvurucu, Valiliğin maddi zararlarının tazmini amacıyla 400 TL teklif edilmesine yönelik verdiği kararın iptali, fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak uğranılan eşya zararı için 400 TL, mal varlığına ulaşamamasından dolayı 50 TL, çalışamadığı günler için de 50 TL olmak üzere toplam 500 TL maddi tazminatın ödenmesi talebiyle Diyarbakır İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Diyarbakır İdare Mahkemesi 19/1/2018 tarihinde dava konusu işlem bakımından davanın reddine, talep edilen tazminatın kısmen kabulü ile 400 TL'nin başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesine, davanın 100 TL'lik kısmı bakımından ise reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; idarece zarar tespitinin mevzuata uygun yapıldığı, meydana gelen zararların kalem kalem beyan edildiği ve başvurucu da hazır bulundurularak keşif gerçekleştirildiği, tutanağın taraflarca imzalandığı vurgulanmıştır. Anılan karara karşı başvurucunun istinaf talebi Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi tarafından bireysel başvuru tarihinden sonra 4/11/2020 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu, Valiliğin manevi tazminat talebinin reddine yönelik işlemin iptali ve 000 TL manevi tazminat ödenmesi istemiyle 1/6/2017 tarihinde Diyarbakır İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; operasyonların sivil vatandaşların can ve mal emniyeti dikkate alınmadan organize edildiğini, kamu hizmetinin eksik ve kötü yürütüldüğünü, uzun süre evinden uzakta yaşamak zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca evinin içerisinde bulunan maddi ve manevi değeri olan eşyalarla beraber yıkıldığını, müzisyenlik işi ile uğraştığını, işini icra ederken kullandığı müzik aletlerinin de zarar gördüğünü, bu süreçte çalışamadığını iddia etmiştir. Mahkeme 30/3/2018 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptali ile manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne ve 000 TL manevi tazminatın başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;i. terör eylemlerine maruz kalan vatandaşların hayatları boyunca maruz kalacakları manevi zararların da mevcut bulunduğu, bu manevi zararların büyük sıkıntılara yol açacağının inkâr edilemez bir gerçek olduğu, buna göre bu tür toplumsal olayların sosyal risk ilkesi esasına göre tazmininin lazım geldiği,ii. idare hukuku kuralları çerçevesinde Anayasa'ya dayalı olarak geliştirilen bir ilke uyarınca manevi zararların karşılanma olanağının, içeriği itibarıyla engelleyici bir hüküm taşımayan yasa ile ortadan kaldırıldığından bahsedilmesinin olanaksız bulunduğu, iii. somut olayda, her ne kadar hizmetin kötü ve eksik yürütüldüğünden bahisle idareye hizmet kusuru da atfedilmişse de güvenlik güçleri tarafından yürütülen terörle mücadele faaliyetlerinin kapsam ve sınırları dışında fevkalade ölçüsüz bir müdahaleden söz edilemeyeceği, devlet otoritesinin yeniden tesisi ve kamu güvenliğinin sağlanması sırasında başvurucunun taşınır veya taşınmaz mallarına özel bir kastla zarar verilmek istendiği hususunda da somut bir verinin bulunmadığı,iv. başvurucunun eşi ve üç çocuğunun bulunduğu, çocuklarının 1999, 2000 ve 2004 doğumlu oldukları, Sur ilçesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları ve terör örgütü mensupları ile güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonucunda evlerinin ve eşyalarının zarar gördüğü, evlerinden eşyalarını alamadan tahliye edilmek zorunda kaldıkları, evde zarar gören saz/bağlama ve yardımcı müzik ekipmanlarından anlaşıldığı kadarıyla başvurucunun geçimini müzik aletlerinden sağladığı ve bu sebeple maddi sıkıntıya düştüğü, ifade edilmiştir. Başvurucu ve davalı İçişleri Bakanlığı tarafından karara karşı istinaf yoluna başvurulmuştur. Başvurucu istinaf dilekçesinde, müzik aletlerinin eviyle beraber enkaza karışması nedeniyle uzunca bir süre çalışamadığını, bu olaylar sebebiyle eşiyle boşanma aşamasına geldiğini, bir çocuğunun da okulu bırakmak zorunda kaldığını, verilen tazminat miktarının manevi zararını giderebilecek oranda olmadığını ileri sürmüştür. İçişleri Bakanlığı vekili istinaf dilekçesinde; 5233 sayılı Kanun kapsamında manevi zararların karşılanmasının olanaklı olmadığını, sosyal risk ilkesi gereğince tazminata hükmedilebilmesi için ise davranış ile zarar arasında bir illiyet bağının bulunması gerektiğini ancak 5233 sayılı Kanun'un bu durumun istisnası konumunda bulunduğunu ifade etmiştir. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) başvurucunun istinaf başvurusunun reddine, İçişleri Bakanlığının istinaf başvurusunun ise kabulü ile Mahkeme kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;i. manevi tazminata hükmedilebilmesi için idarenin, ağır hizmet kusurunun varlığı; bir kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında hukuk kurallarının uygulanması dışında, mevzuata aykırı işlem veya eylemi sonucunda ilgililerin kişilik haklarının, şeref ve haysiyetlerinin zedelenmesi ya da ağır bir elem ve acı duymasına neden olunması gerektiği,ii. sokağa çıkma yasağının, bölücü terör örgütü mensuplarınca mayın ve patlayıcılarla tuzaklanmış hendek ve barikatları bertaraf etmek ve vatandaşların can ve mal güvenliğini korumak ve kamu düzenini sağlamak amacıyla ilan edildiği, kamu düzeninin olağan hayatı kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu, bu süreçte yaşanan olaylarla birçok yapı ve altyapının hasar gördüğü, çatışmalı bölgelerden vatandaşların tahliyesi, gıda, sağlık ve barınma konularında gerekli tedbirlerin alındığı, iii. kişilerin yaşadığı veya çalıştığı yeri terk etmesinin idari tedbirlerin doğal bir sonucu olduğu; bu suretle, manevi tazminata hükmedilebilmesi için aranan şartların gerçekleşmediği, manevi tazminat talebinin reddine yönelik idari işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı, belirtilmiştir. Karara muhalif kalan üye, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan ve bu sebeple ailevi, içtimai ve iktisadi düzenleri bozulan vatandaşların yaşadıkları elem ve kederi kısmen de olsa dindirmek amacıyla belirli bir miktarın manevi tazminat olarak ödenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvurucu nihai kararı 6/7/2019 tarihinde öğrendikten sonra 1/8/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/27955 | Başvuru; terör olayı nedeniyle uğranılan manevi zararın tazmini amacıyla açılan davanın reddedilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, tutuklu olan başvurucuya kurum dışından gelen bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda ayrıca adil yargılanma hakkı bağlamında kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiği ileri sürülmüştür. Başvurucu, Osmaniye 1 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) terör örgütüne üye olma suçundan tutuklu olarak bulunmaktadır. Başvurucuya Ceza İnfaz Kurumu dışından ve bir yakını tarafından "Yargı Reformu Stratejisi" başlığını taşıyan bilgisayar çıktısı biçiminde bir doküman gönderilmiştir. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu (Disiplin Kurulu) dokümanı incelemiştir. Disiplin Kurulu, başvuru konusu dokümanın fotokopi niteliğinde olduğunu, nereden ve ne amaçlı gönderildiğinin belli olmadığını belirtmiş ve şifreli haberleşmenin önlenebilmesi noktasında sakıncalı olarak değerlendirildiğine karar vermiştir. Başvurucu, Disiplin Kurulu kararı sonrasında Osmaniye İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği/Hâkimlik) şikâyet başvurusunda bulunmuştur. Hâkimlik, Disiplin Kurulu kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek 8/7/2019 tarihinde şikâyeti reddetmiştir. Başvurucu, Hâkimlik kararına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesi, Hâkimlik kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek 17/7/2019 tarihinde başvurucunun itirazının reddine karar vermiştir. Başvurucu, nihai kararı 18/7/2019 tarihinde öğrendikten sonra 5/8/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/27487 | Başvuru, tutuklu olan başvurucuya kurum dışından gelen bir dokümanın ceza infaz kurumu idaresince verilmemesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 5/12/2003 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Hakkari Asliye Hukuk Mahkemesi 4/2/2011 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/6/2012 tarihli ilamı ile bozulmuştur. Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada Mahkemece 20/6/2013 tarihli karar ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/12/2013 tarihli ilamı ile onanmıştır. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 12/5/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Başvurucu anılan ilamı 12/11/2014 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18256 | Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yapılan kamulaştırma işleminin iptali amacıyla İstanbul İdare Mahkemesinde açılan davanın gerekçesiz şekilde reddedilmesi ve mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahalede bulunulması, yargılamanın da makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 17/6/2013 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvuruda Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 28/10/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 2/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 5/6/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: İstanbul ili, Çatalca ilçesi Deliklikaya köyü 143 parsel numaralı, 900 m2 miktarındaki tarla vasfındaki taşınmaz, 28/8/1990 tarihinde yapılan satış sonucu başvurucu adına tapuya tescil edilmiştir. TOKİ, 28/9/2006 tarihli ve 4055 sayılı kararla başvurucuya ait taşınmazın, 5273 sayılı Kanunla değişik 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkındaki Kanun’da belirtilen amaçlar doğrultusunda değerlendirilmek üzere kamulaştırılmasına karar vermiştir. TOKİ ile başvurucu arasında taşınmazın bedeli konusunda anlaşma sağlanamamıştır. TOKİ, başvurucu aleyhine, 15/2/2007 tarihinde, Gaziosmanpaşa Asliye Hukuk Mahkemesinde taşınmazın bedelinin tespiti ve İdare adına tescili talebiyle dava açmıştır. Mahkemece, 11/6/2013 tarihli ve E.2011/27, K.2013/188 sayılı kararla; İstanbul İdare Mahkemesi kararı dikkate alınarak, kamulaştırma işleminin hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, 900 m2 taşınmaz için toplam 000,00 TL kamulaştırma bedelinin tespitine, bu bedel davacı tarafından ödendiği için başka bir ödeme yapılmasına yer olmadığına, taşınmazın davacı adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Davacının temyizi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin 23/12/2013 tarihli ve E.2013/22505, K.2013/23649 sayılı ilâmıyla hüküm onanmıştır. Karar düzeltme yoluna başvurulmaması üzerine, 4/3/2014 tarihi itibarıyla hüküm kesinleşmiştir. Başvurucu, 21/3/2007 tarihinde TOKİ aleyhine İstanbul İdare Mahkemesinde açtığı davada, taşınmazın bulunduğu alanda imar uygulaması olmadığını, 1/000 ölçekli imar planlarına göre de taşınmazın “lojistik üs” olarak kullanılacağını, taşınmazın sanayi alanında kaldığını, sanayici olması nedeniyle taşınmazı “lojistik üs” olarak kullanmak istediğini, taşınmazın kamulaştırılmasını gerektiren kamu yararı bulunmadığını, düşük bedelle taşınmazın kamulaştırılmasının, işlemi amaç unsuru bakımından sakatladığını ileri sürerek, kamulaştırma işleminin iptalini ve yürütmesinin durdurulmasını talep etmiştir. Mahkemece, 12/4/2007 tarihli kararla, işlemin uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararın doğacağı gerekçesiyle davalının cevap verme süresi geçinceye veya yürütmenin durdurulması istemi hakkında yeniden karar verilinceye kadar kamulaştırma işleminin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. Davalının savunmasının gelmesinden sonra, İstanbul İdare Mahkemesince 15/11/2007 tarihli kararla, “2577 sayılı Kanun'un 27/ maddesinde öngörülen yürütmenin durdurulması şartlarının gerçekleşmediği” gerekçesiyle yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verilmiştir. Başvurucunun anılan karara itirazı, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 16/1/2008 tarihli ve Y. İtiraz No. 2008/116 sayılı kararıyla, “2577 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmediği” gerekçesiyle reddedilmiştir. İstanbul İdare Mahkemesince 1/4/2008 tarihli ve E.2007/514, K.2008/730 sayılı kararla, 1164 sayılı Kanun'un amacının konut, sanayi, eğitim sağlık ve turizm yatırımları ve kamu tesisleri için gerek duyulan arazi ve arsaların önceden idarenin mülkiyetine geçmesinin sağlanması ve ihtiyaç duyulduğunda o hizmetin yürütümüne sunulması olduğu, olayda, İdare tarafından yapılması düşünülen küçük sanayi tesisi için taşınmazın kamu yararı doğrultusunda kamulaştırıldığı, kamulaştırma işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine oy çokluğuyla karar verilmiştir. Anılan karardaki azlık oyunda, kamulaştırma yapılabilmesi için öncelikle kamulaştırılacak taşınmaz için imar planının yapılmış olması gerektiği, kamulaştırmanın da mevcut imar planında öngörülen amacın gerçekleştirilmesi faaliyetine yönelik olması gerektiği, olayda kamulaştırma kararı alınan taşınmaz için işlem tarihi itibarıyla mevcut bir imar planının bulunmadığı, dolayısıyla öncelikle söz konusu taşınmaz için imar planı yapılıp yürürlüğe konulduktan sonra kamulaştırma yapılması gerekeceğinden işlemin iptali gerektiği belirtilmiştir. Başvurucunun temyizi ve yürütmenin durdurulması istemi üzerine, Danıştay Altıncı Dairesinin 29/6/2008 tarihli ve E.2008/8698 sayılı ilâmıyla yürütmenin durdurulması isteminin, davalının cevabı alındıktan sonra incelenmesine karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucu, Danıştay Altıncı Dairesinin 24/12/2008 tarihli ve E.2008/8698, K.2008/9627 sayılı ilâmıyla, “kamulaştırma kararında, kamu yararının özgülendiği amaç belirtilmeden, hiçbir sınırlama yapılmaksızın, yargı denetimini de etkisizleştirecek şekilde, 1164 sayılı Kanun'da belirlenen amaçların tümü için gerçekleştiği belirtilen kamulaştırma işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varıldığından, aksi yöndeki İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Davalının karar düzeltme istemi üzerine, Danıştay Altıncı Dairesinin 22/1/2010 tarihli ve 2009/12198, K.2010/512 sayılı ilâmıyla, “dosyanın incelenmesinde, davalı TOKİ tarafından, taşınmazın alt ve üst ölçekli imar planlarında sanayi alanında kaldığı, dava konusu kamulaştırma işleminin de 1164 sayılı Kanun gereği ve sanayi için arazi ve arsa sağlamak amacıyla tesis edildiğinin belirtildiği, bu itibarla İdare Mahkemesince, kamulaştırma işleminin 1/1000 ölçekli uygulama imar planı uyarınca tesis edilebileceği de dikkate alınarak söz konusu alanda bir uygulama imar planı bulunup bulunmadığı ve kamulaştırma işleminin bu plan uyarınca ve 1164 sayılı Kanun'da sayılan amaçlardan birini gerçekleştirmek için tesis edilip edilmediği hususu açıklığa kavuşturulduktan sonra yeniden bir karar verilmesi gerektiği” belirtilerek hüküm bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda, 12/5/2010 tarihli ve E.2010/643, K.2010/911 sayılı kararla, “davalı TOKİ tarafından dosyaya ibraz edilen bilgi ve belgelere göre dava konusu taşınmazın 17/4/2007 tasdik tarihli 1/5000 ölçekli Hadımköy (Yeşilbayır-Ömerli-Deliklikaya) nazım imar planında lojistik alan, 15/6/2009 tarihli 1/000 ölçekli İstanbul ili Çevre Düzeni Planında da lojistik alan fonksiyonuna ayrıldığı, bu durumda, taşınmazın alt ve üst ölçekli planlarda lojistik tesisler alanında kaldığı ve 'bu alanda her türlü imalat, sanayi, hal, lojistik, ambar yapılabilir', plan notunun yer aldığı, dava konusu kamulaştırma işleminin de kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütümü açısından 1164 sayılı Kanun hükümleri uyarınca ve sanayi tesisi için arsa ve arazi sağlamak amacıyla mevcut imar planları doğrultusunda tesis edildiği anlaşıldığından hukuka uygun olduğu” gerekçesiyle davanın reddine oy çokluğuyla karar verilmiştir. Aynı kararda karşı oyda, olayda kamulaştırma işlemi tarihi itibarıyla mevcut imar planı bulunmadığından kamulaştırma işleminin iptali gerektiği belirtilmiştir. Başvurucunun temyizi ve yürütmenin durdurulması istemi üzerine Danıştay Altıncı Dairesinin 25/8/2010 tarihli ve E.2010/9001 sayılı ilâmıyla, yürütmenin durdurulması isteminin, davalının cevabı alındıktan sonra incelenmesine karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonucu Danıştay Altıncı Dairesinin 12/11/2010 tarihli ve E.2010/9001, K.2010/10348 sayılı ilâmıyla, “taşınmazın bulunduğu alanda 1/1000 ölçekli uygulama imar planı bulunup bulunmadığı hususuna açıklık getirilmeden karar verildiği, bu itibarla 1/1000 ölçekli uygulama imar planı yapılıp yapılmadığının ortaya konulması suretiyle İdare Mahkemesince uyuşmazlık hakkında yeniden karar verilmesi gerektiği” belirtilerek hüküm bozulmuştur. Davalının karar düzeltme istemi üzerine, Danıştay Altıncı Dairesinin 7/2/2013 tarihli ve E.2011/6568, K.2013/593 sayılı ilâmıyla bozma kararı ortadan kaldırılarak,“kamulaştırma işleminin tesisi tarihinde 13/12/2002 tarihli, taşınmazın bulunduğu alanı kapsayan 1/5000 ölçekli nazım imar planının bulunduğu, ancak 1/1000 ölçekli uygulama planının bulunmadığı, nazım imar planında taşınmazın sanayi fonksiyonuna ayrıldığı, davalı tarafından 1/5000 ölçekli nazım imar planına uygun olarak ve alanda uygulama imar planı bulunmadığından kamu yararı kararına dayanılarak kamulaştırma işlemi tesis edildiği, daha sonra 17/4/2007 tarihli 1/1000 ölçekli uygulama planının yapıldığı, bu planın İstanbul İdare Mahkemesinin 26/2/2010 tarih ve E.2007/2200, K.2010/303 sayılı kararıyla iptal edildiği, kararın temyizi üzerine Danıştay Altıncı Dairesinin 21/3/2011 tarih ve E.2010/8176, K.2011/717 sayılı ilâmıyla bozulduğu, dava devam ederken 14/3/2011 tarihli 1/1000 ölçekli Hadımköy Sanayi Bölgesi etap uygulama imar planının yürürlüğe girdiği, bu durumda taşınmaz, kamu yararı kararına dayalı olarak ve yürürlükteki 1/5000 ölçekli planla uyumlu olarak 1164 sayılı Kanun amaçlarında değerlendirilmek üzere kamulaştırılmış olup, dava konusu işlemin davanın devamı sırasında yürürlüğe giren 1/1000 ölçekli uygulama imar planı ile de uyumlu hale geldiği görüldüğünden, davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında sonucu itibarıyla isabetsizlik görülmediği” gerekçesiyle oy çokluğuyla hüküm onanmıştır. Anılan karardaki karşı oyda; “taşınmazı kapsayan 1/1000 ölçekli uygulama imar planının 14/3/2011 tarihinde yapıldığı, kamulaştırma işleminin tesis edildiği tarih itibarıyla değerlendirme yapılması gerektiği, daha sonra yapılan imar planının kamulaştırma işlemini mevzuata uygun hale getirmeyeceği, dava konusu olayda başvurucuya ait taşınmazın 1164 sayılı Kanun ile ulaşılmak istenen amaçlardan hangisini gerçekleştirmek amacıyla kamulaştırma yoluna gidildiği ortaya konulmadan, genel bir ifadeyle 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkındaki Kanun amaçlarında değerlendirilmek üzere kamulaştırma işleminin tesis edildiği, kamu yararının özgülendiği amaç belirtilmeden, hiçbir sınırlama yapılmaksızın, yargı denetimini de etkisizleştirecek şekilde, 1164 sayılı Kanun'da belirlenen amaçların tümü için gerçekleştirildiği belirtilen kamulaştırma işleminin başvurucunun parseline ilişkin kısmında hukuka uyarlık bulunmadığı” belirtilerek, hükmün bozulması gerektiği bildirilmiştir. Karar, 17/5/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 17/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun maddesi şöyledir:“Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8 inci madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar verilmesini ister.Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11/02/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28 inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de tebliğ olunur.Mahkemece malike doğrudan çıkarılacak meşruhatlı davetiyede veya ilan yolu ile yapılacak tebligatta;…d) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, tebligat veya ilan tarihinden itibaren kamulaştırma işlemine idari yargıda iptal veya adli yargıda maddi hatalara karşı düzeltim davası açabilecekleri,…f) 14 üncü maddede öngörülen süre içerisinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal davası açanların, dava açtıklarını ve yürütmenin durdurulması kararı aldıklarını belgelendirmedikleri takdirde, kamulaştırma işleminin kesinleşeceği ve mahkemece tespit edilen kamulaştırma bedeli üzerinden taşınmaz malın kamulaştırma yapan idare adına tescil edileceği,…,Belirtilir....14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idari yargıda iptal davası açılması ve idari yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idari yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır....” 2942 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:“Kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabilir.İdari yargıda açılan davalar öncelikle görülür.…İdare, kamulaştırma belgelerinin mahkemeye verildiği günden itibaren otuz gün içinde maddi hatalara karşı adli yargıda düzeltim davası açabilir.…” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesi şöyledir:“İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 inci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.” 2577 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:“ Danıştayda veya idari mahkemelerde dava açılması dava edilen idari işlemin yürütülmesini durdurmaz. Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.... Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari veya Vergi Dava Daireleri Genel Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemeleri ile tek hakim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare mahkemesine, çalışmaya ara verme süresi içinde ise idare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararlara en yakın nöbetçi mahkemeye veya kararı veren hakimin katılmadığı nöbetçi mahkemeye, kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere itiraz edilebilir. İtiraz edilen merciler, dosyanın kendisine gelişinden itibaren yedi gün içinde karar vermek zorundadır. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Yürütmenin durdurulması kararı verilen dava dosyaları öncelikle incelenir ve karara bağlanır.…” 29/4/1969 tarihli ve 1164 sayılı Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun'un maddesi şöyledir:“Bu Kanunun amacı; arsaların aşırı fiyat artışlarını önlemek üzere tanzim alış ve satışı yapmak; konut, sanayi, eğitim, sağlık ve turizm yatırımları ve kamu tesisleri için arazi ve arsa sağlamaktır. Bu Kanunda yazılı görevler Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından yürütülür. Bu Kanunda, diğer kanunlarda ve ilgili mevzuatta Arsa Ofisi Genel Müdürlüğüne yapılan atıflar Toplu Konut İdaresi Başkanlığına yapılmış sayılır.” 1164 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü; konut, sanayi, eğitim, sağlık ve turizm yatırımları ve kamu tesisleri için planlamayı öngördüğü ve tahdidini yaparak ilgili tapu idarelerine bildirmiş bulunduğu sahalardaki arsa ve arazinin satışlarında şuf'a hakkını haizdir.” 2/3/1984 tarihli ve 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun maddesi şöyledir:“Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar; büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından, planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından re'sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194 sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re'sen yapılmak suretiyle yürürlüğe konur.Başkanlık kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar, 1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı kamulaştırma sayılır.” 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:“Bu Kanunda geçen terimlerden bazıları aşağıda tanımlanmıştır. Nazım İmar Planı; varsa bölge veya çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilen ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, başlıca bölge tiplerini, bölgelerin gelecekteki nüfus yoğunluklarını, gerektiğinde yapı yoğunluğunu, çeşitli yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklükleri ile ilkelerini, ulaşım sistemlerini ve problemlerinin çözümü gibi hususları göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere düzenlenen, detaylı birraporla açıklanan ve raporuyla beraber bütün olan plandır.Uygulama İmar Planı; tasdikli halihazır haritalar üzerine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plandır.” 3194 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“Planlar, kapsadıkları alan ve amaçları açısından; "Bölge Planları" ve "İmar Planları", imar planları ise, "Nazım İmar Planları" ve "Uygulama İmar Planları" olarak hazırlanır. Uygulama imar planları, gerektiğinde etaplar halinde de yapılabilir.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/4395 | Başvuru, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yapılan kamulaştırma işleminin iptali amacıyla İstanbul 4. İdare Mahkemesinde açılan davanın gerekçesiz şekilde reddedilmesi ve mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahalede bulunulması, yargılamanın da makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. | 1 |
Başvurular, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucuların bir kısmı, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının olmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27379 | Başvurular, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvurucu, tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi aşması nedeniyle Anayasa’nın maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 4/12/2012 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 13/3/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 26/3/2013 tarihinde yapılan toplantıda kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiş olup, başvurucunun aynı konuya ilişkin 17/12/2013 tarih ve 2013/9316 sayılı bireysel başvurusu da bu başvuruyla birleştirilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 1/4/2013 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Bakanlık görüşünü 3/6/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucu vekiline 25/6/2013 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmamıştır. Başvurucu Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla gönderdiği 22/10/2013 tarihli dilekçeyle vekilini azlettiğini bildirerek yazışmaların kendisiyle yapılmasını talep etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile Adalet Bakanlığı görüşünde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, suç işlemek için örgüt kurma, nitelikli yağma, kasten öldürme ve hırsızlık suçlarına ilişkin olarak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesince 9/11/2006 tarih ve 2006/69 Sorgu sayılı kararla tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında anılan suçlarla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 15/1/2007 tarihli iddianamesiyle İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Yargılamanın yürütüldüğü İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin E.2007/70 sayılı dosyasında, 4/10/2012 tarihli duruşmada “yargılama kapsamındaki her bir suç için tutukluluk süresinin bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiği” gerekçesiyle tahliye talepleri reddedilerek başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Bu karara yapılan itiraz İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 2/11/2012 tarih ve 2012/766 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. Adalet Bakanlığı, bireysel başvuru konusu yargılamadan farklı olarak başvurucunun kasten öldürme suçundan Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin 27/5/2009 tarih ve E.2007/212, K.2009/177 sayılı kararıyla 14 yıl 2 ay hapis cezasına mahkûm edildiğini, bu kararın 20/9/2010 tarihli Yargıtay Ceza Dairesinin kararıyla onandığını, ayrıca Küçükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinin 22/4/2008 tarihli ve Büyükçekmece Asliye Ceza Mahkemesinin 20/10/2010 tarihli kararlarıyla farklı suçlardan başvurucunun hapis cezalarına mahkum edildiğini, bu hükümlerin de Yargıtayca onandığını ve bu mahkûmiyetlere ilişkin cezaların içtima edilerek 7/4/2011 tarihinde infaza başlandığını bildirmiştir. Başvurucu kasten öldürme suçundan yargılandığı Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin E.2007/212, K.2009/177 sayılı dosyasında 13/12/2006 tarihinde tutuklanmış ve 27/5/2009 tarihli mahkûmiyet hükmüyle birlikte başvurucu hükmen tutuklu olmuştur.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile son cümlesi şöyledir:“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,…Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.” 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.” | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2012/1094 | Başvurucu, tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi aşması nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. | 0 |
Başvurucu, 7/10/2005 tarihinde Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 18/2/2014 tarihinde Aksaray Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 14/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 12/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/9/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 7/10/2005 tarihinde, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş., Bor Şeker Fabrikası, Ö. Ltd. Şti. ve G. aleyhine Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasında, 14/11/2000 tarihinde gerçekleşen kaza nedeniyle sağ bacağının koptuğunu, sol bacağının kırıldığını, sağ bacağının yerine dikilmesine rağmen çalışamaz duruma geldiğini, yaşanan bu olayda davalıların sorumluluğunun bulunduğunu belirterek tazminat talebinde bulunmuştur. Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi 12/5/2008 tarihli ve E.2005/419, K.2008/233 sayılı kararı ile davanın, davalılardan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. yönünden kabulüne, diğer davalılar yönünden reddine karar vermiş, başvurucu lehine tazminata hükmetmiştir. Davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından temyiz isteminde bulunulması üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi, 4/3/2010 tarihli ve E.2009/7851, K.2010/2342 sayılı ilâmı ile İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına hükmetmiştir. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 14/12/2010 tarihli ve E.2010/12374, K.2010/12967 sayılı ilâmı ile reddedilmiştir. Bozma ilâmına uyan Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi, 23/2/2012 tarihli ve E.2010/506, K.2012/56 sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Davalının temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi, 3/12/2012 tarihli ve E.2012/10276, K.2012/18321 sayılı ilâmı ile kararın bozulmasına hükmetmiştir. Aynı Daireye yapılan karar düzeltme istemi, 27/5/2013 tarihli ve E.2013/6564, K.2013/9994 sayılı ilâm ile reddedilmiştir. Bozma ilâmı sonrasında Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesinde yargılama devam ettiği sırada başvurucu, 18/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesi yaptığı yargılama sonucunda 13/5/2014 tarihli ve E.2013/759, K.2014/548 sayılı kararı ile bozma ilamındaki hususları dikkate alarak davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı, davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay Hukuk Dairesi, 27/10/2014 tarihli ve E.2014/12894, K.2014/13889 sayılı ilâmı ile kararın onanmasına hükmetmiştir. Onama ilâmı üzerine karar düzeltme talebinde bulunulmuş olup, karar düzeltme incelemesi Yargıtayda devam etmektedir.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi; 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesi; 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun ve maddeleri. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2167 | Başvurucu, 7/10/2005 tarihinde Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talebinde bulunmuştur. | 1 |
Başvurucu, müdür yardımcısı olarak görev yaptığı okulun müdürü ve kendisinden önceki vekil müdür yardımcısı tarafından her türlü psikolojik taciz, baskı ve mobbing uygulamasına maruz kaldığı ve neticesinde psikolojisinin bozularak tedavi görmek zorunda kaldığı iddiasıyla yaptığı suç duyurusu üzerine şüpheliler hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmesi ve yapılan tahkikatın adil olmaması nedeniyle, Anayasa’nın ve maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitiyle soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararın ortadan kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 22/5/2013 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölümün İkinci Komisyonunca, 31/12/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde belirtildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 15/2/2011 tarihi itibarıyla müdür yardımcısı olarak göreve başladığı okulun müdürü ve kendisinden öncesi müdür vekili hakkında 2/11/2012 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına verdiği dilekçe ile okul müdürünün kendisini sürekli aşağıladığını, görev ve yetkilerini elinden aldığını, hademe ve nöbetçi öğretmenin yapacağı işleri yapmaya zorladığını, dedikodusunu yaptığını, hakkında soruşturmalar açılmasına ve disiplin cezasıyla cezalandırılmasına neden olduğunu, kendisine ait olan imza yetkisini önceki vekil müdür yardımcısına kullandırdığını, hakkında açtırdığı soruşturmalar sonucu başka bir okula atanmasına neden olduğunu ve benzeri birtakım mobbing uygulamaları sonucu psikolojisinin bozulmasına ve tedavi görmesine yol açıldığını belirterek suç duyurusunda bulunmuştur. Şüpheliler hakkında düzenlenen ön inceleme raporuna istinaden, Bakırköy Kaymakamlığının 17/12/2012 tarih ve 2012/34 sayılı evrakı kapsamında, ileri sürülen iddiaların sübuta ermediği gerekçesiyle ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Başvurucu tarafından soruşturma izni verilmemesi kararına karşı yapılan itiraz İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 19/3/2013 tarih ve E.2013/157, K.2013/149 sayılı kararı ile, ön inceleme raporunda hazırlık soruşturması yapılmasına yeterli bilgi ve belgenin dosya muhteviyatı itibarıyla mevcut olmadığının anlaşıldığı belirtilerek reddedilmiştir. Ret kararı 25/4/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 22/5/2013 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ve maddeleri, 2/12/1999 tarih ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, ve maddeleri. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3512 | Başvurucu, müdür yardımcısı olarak görev yaptığı okulun müdürü ve kendisinden önceki vekil müdür yardımcısı tarafından her türlü psikolojik taciz, baskı ve mobbing uygulamasına maruz kaldığı ve neticesinde psikolojisinin bozularak tedavi görmek zorunda kaldığı iddiasıyla yaptığı suç duyurusu üzerine şüpheliler hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmesi ve yapılan tahkikatın adil olmaması nedeniyle, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespitiyle soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararın ortadan kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. | 0 |
Başvuru, zilyetlik yoluyla olağanüstü kazandırıcı zamanaşımına dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davasının reddedilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 9/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş bildirmeyeceğini ifade etmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Başvurucu 1945 doğumlu olup Ankara'nın Mamak ilçesinde ikamet etmektedir. Ankara'nın Mamak ilçesine bağlı Boğaziçi Mahallesi'nde bulunan 37010 ada 7 parsel sayılı taşınmaz, tapuda Süleyman kızı Ayşe ile Ali oğlu Mehmet adına kayıtlıdır. Başvurucu, anılan taşınmazın 320 m2 yüz ölçümlü kısmına 1976 yılında bir gecekondu inşa ettirmiştir. B. Başvurucunun Açtığı Tapu İptali ve Tescil Davası Başvurucu 1/9/1999 tarihinde Süleyman kızı Ayşe aleyhine Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Dava dilekçesinde; tapu kayıtları ve kadastro tutanaklarına göre bu kişinin gerçekte var olmadığı, tüm araştırmalara rağmenkayıt malikinin kimliğinin tespit edilemediği ve kim olduğunun anlaşılamadığı belirtilerek 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin maddesinin ikinci fıkrasındaki koşulların oluştuğu ifade edilmiştir. Başvurucu ayrıca 13/11/2008 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde Ali Yüksel U. ile Yaşar Güngör T. aleyhine de ayrı bir tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Dava dilekçesinde, Mehmet Ulvi U. (Ali oğlu Mehmet hissesi) ve A.K. (Süleyman kızı Ayşe) adlarına tapuda kayıtlı olan 37010 ada 7 parsel sayılı taşınmazın 320 m2 yüz ölçümlü kısmına bir gecekondu inşa edildiği, davalıların miras bırakanı Mehmet Ulvi U.nun 1943 yılında vefat ettiği ve 2007 yılına kadar mirasçılarının kendi adlarına intikali sağlamadığı belirtilmiştir. Başvurucu 1976 yılından beri bu taşınmazda çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet olduğunu ifade ederek taşınmazın mülkiyetini edindiğini öne sürmüştür. Mahkeme aralarında irtibat bulunduğu gerekçesiyle söz konusu davanın Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde daha önce açılan dava ile birleştirilmesine 17/11/2008 tarihinde karar vermiş, yargılamaya birleşen dava dosyasında devam edilmiştir. Mahkeme 19/3/2013 tarihinde asıl ve birleşen davaların reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, asıl dava yönünden malikin kim olduğunun bilinemediği gerekçesine dayanıldığı vurgulanmıştır. Mahkeme tapu kaydında taşınmaz maliki olarak adı geçen Süleyman kızı Ayşe ile Ali oğlu Mehmet'in kim olduğunun tapu kaydı ve dayanağı olan kadastro tutanağından açıkça anlaşıldığını belirtmiştir. Mahkemeye göre bu sebeple dava tarihinde yürürlükte bulunan 743 sayılı mülga Kanun'un maddesindeki ön koşul gerçekleşmemiştir. Öte yandan Mahkeme birleşen dava yönünden ise davanın 13/11/2008 tarihinde açıldığını, Anayasa Mahkemesinin ise 17/3/2011 tarihinde 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "ölmüş" ibaresini iptal ettiğini, bu sebeple anılan maddede yer alan koşulların oluşmadığını belirtmiştir. Sonuç olarak özellikle Anayasa Mahkemesinin iptal kararına atıf yaparak kanuni şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varmıştır. Yargıtay Hukuk Dairesi 23/10/2014 tarihinde başvurucu tarafından temyiz edilen hükmün onanmasına karar vermiştir. Başvurucunun karar düzeltme talebi de aynı Daire tarafından 9/9/2015 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 9/10/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuru ile İlgili Diğer Davalar Hazinenin talebi üzerine Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 4/5/2005 tarihinde Süleyman kızı Ayşe'nin gaipliğine karar vermiştir. Bu karardan sonra Hazine tarafından Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava 17/12/2009 tarihinde kabul edilerek Süleyman kızı Ayşe'nin 549/849 payı iptal edilerek Hazine adına tescil edilmiştir. Cevat T. tarafından Hazine aleyhine açılan davada Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 25/9/2012 tarihinde gaipliğin iptaline karar vermiştir. Bu kararda, Süleyman kızı Ayşe'nin soyadının K. olduğu ve 21/2/1945 tarihinde vefatıyla mirasçı olarak kızı Fethiye T.yi bıraktığı, Fethiye T.nin de 1999 yılında vefatıyla geriye tek mirasçısı Ayten T.yi bıraktığı belirtilmiştir. Yapılan imar uygulaması sonucu Süleyman kızı Ayşe'nin bu taşınmazdaki payı ile aynı yer 37010 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki payı aynı mahallede bulunan 50966 ada 2, 3 ve 4 parsel sayılı taşınmazlara şüyulandırılmıştır. Bu defa Cevat T. 8/12/2010 tarihinde Hazine aleyhine Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Mahkeme 26/11/2013 tarihinde davanın kabulü ile anılan taşınmazlardaki Hazine adına kayıtlı payların iptaline ve davacı Cevat T.nin ölümüyle davaya dâhil olan Ayten T. adına tapuya tesciline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde daha önce gaipliğin iptaline karar verildiği vurgulanmıştır. A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 743 sayılı mülga Kanun’un maddesi şöyledir: “Tapu sicilinde mukayyet olmayan bir gayrimenkulü nizasız ve fasılasız yirmi sene müddetle ve malik sıfatı ile yedinde bulundurmuş olan kimse o gayrimenkulün kendi mülkü olmak üzere tescili talebinde bulunabilir.Tapu sicilinden maliki kim olduğu anlaşılamayan veya yirmi sene evvel vefat etmiş yahut gaipliğine hüküm verilmiş bir kimsenin uhdesinde mukayyet olan bir gayrimenkulü aynı şerait altında yedinde bulunduran kimse dahi o gayrimenkulün, mülkü olmak üzere tescilini talep edebilir. Tescil ancak hakimin emriyle olur.” 4721 sayılı Kanun’un maddesinin Anayasa Mahkemesince kısmen iptal edilmeden önceki hâliyle ilgili kısımları şöyledir: "Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır....Son ilândan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. ..." Anayasa Mahkemesi Kararı Anayasa Mahkemesi 2/4/2011 tarihli ve 27893 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 17/3/2011 tarihli ve E.2009/58, K.2011/15 sayılı (yürürlüğü durdurma) kararı ile 4721 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasındaki iptal edilen ''ölmüş'' sözcüğünün uygulanmasından doğacak, sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi, iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazete'de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin 23/7/2011 tarihli ve 28003 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 17/3/2011 tarihli ve E.2009/58, K.2011/52 sayılı iptal kararının ilgili kısımları şöyledir:"...Kural olarak tapuya kayıtlı bir taşınmazın tamamı, bir payı veya bölünebilir bir parçasının olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilebilmesi mümkün değildir. 4721 sayılı Yasa'nın 'Taşınmazlarda karine' başlıklı maddesinde; 'Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır...' denilerek, tapuya kayıtlı olan taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması önlenmektedir. maddede ise mirasın, mirasbırakanın ölümü ile açılacağı, madde hükmüne göre de mirasçıların, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanacakları belirtilmektedir. maddenin ikinci fıkrası uyarınca da mirasçılar, mirasbırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olmaktadırlar.İtiraz konusu sözcük uyarınca; tapu sicilinden malikinin kim olduğu anlaşılmakla birlikte yirmi yıl önce ölmüş bir kimse adına kayıtlı taşınmazın tamamını veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasını davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebileceği öngörülmekte, mülkiyet bu koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olmaktadır. Zilyet tarafından mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilebilmesini isteyebilmek için maddede belirtilen koşullar yanında mirasçıların, olağanüstü zamanaşımının tamamlanmasından önce açıklayıcı tescil yaptırmamış olmaları da gerekmektedir.Tapuya kayıtlı bir taşınmazın malikinin ölmesi halinde, bu taşınmazın sahibi mirasçılarıdır. Mirasçılar bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasbırakanın ölümü ile birlikte kanun gereğince tescile gerek kalmadan kazanmaktadırlar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının 'zamanötesi' niteliği, başka bir anlatımla mülkiyet hakkının zamanaşımına uğramamasıdır. Bu nedenle, Medenî Kanun tarafından bir taşınmaz malikinin mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Mirasçıların devam eden mülkiyet hakkı, taşınmazı fiilen kullanma hakkını içerdiği gibi kullanmama hakkını da içerir. Mülkiyet hakkının mutlaklığı ve tapu sicilinin aleniyeti karşısında, itiraz konusu sözcük uyarınca, zilyedin mirasçılara ait olan mülkiyet hakkını tanımayarak, tek yanlı olarak ortadan kaldırmasına olanak tanınması, mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı gibi, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal etmektedir.Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu '...ölmüş...' sözcüğü Anayasa'nın ve maddelerine aykırıdır. İptali gerekir....4721 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasında yer alan '...ölmüş...' sözcüğünün iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan iptal edilen sözcükten sonra yer alan '...ya da...' sözcüğünün de, 2949 sayılı Yasa'nın maddesinin ikinci fıkrası gereğince iptali gerekir..." Yargıtay İçtihadı Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/9/2014 tarihli ve E.2014/18200, K.2014/16186 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"...Davaya dayanak oluşturan TMK'nun 713/ fıkrasında yer alan '…ölmüş…' sözcüğünün, Anayasa Mahkemesinin 2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 2011 tarihinde karar verilmiştir.Anayasa Mahkemesi Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 153/ fıkrasında; Anayasa Mahkemesi'nin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceğini vurguladıktan sonra aynı maddenin fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği' açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararları, İdari Yargı'da verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargıda asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargı'daki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısındaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir. Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, Devlete olan güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir. Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında, 'Türk Anayasa sisteminde Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca Devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.' denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır.Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması Hukuk Devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır. Bu durumda kazanılmış haklar kavramı Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasanın maddesinde ifadesini bulan 'Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir Hukuk Devletidir' hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez.Anayasa Mahkemesi'nin 1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; 'bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların korunması Hukuk Devletinin gereği olduğunu' vurgulamaktadır. Bu karara paralel olarak Danıştay’da; 1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; 'iptal kararları geriye yürümez' kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsenmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir.Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: TMK'nun 713/ fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan '…ölmüş…' sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. TMK'nun 713/ fıkrasında; 'tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.' denilmiştir. Aynı maddenin fıkrasında ise; 'aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir'amir hükmüne yer verilmiştir. Görüldüğü gibi, TMK'nun 713/ fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/ fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü fıkrada; 'aynı koşullar altında…' denilmek suretiyle aynı maddenin fıkrasına atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur.TMK'nun 713/ fıkrasının son cümlesinde ise; 'Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.' ilkesi getirilmiştir. Bu ilke 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Kanunla anılan fıkraya eklenmiştir.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararından önce 743 sayılı TKM'nin 639 (TMK.nun 713). maddesine dayalı olarak açılan davalarda mülkiyetin hangi tarihte doğacağı ve kazanılacağı konusu gerek uygulamada ve gerekse doktrinde oldukça tartışmalı idi. 1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; 'kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nun 639/ maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır.' görüşü benimsenmişti. Daha sonra 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nun 713/ fıkrasının son cümlesiyle aynı maddenin 1 ve fıkralarını da kapsayacak biçimde, mülkiyetin fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir. İşte TMK'nun 713/ fıkrasında mülkiyet, fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur ibaresi TMK.nun 713/1 ve fıkralarına dayalı olarak açılan davalar açısından 'kazanılmış (müktesep) hak' olarak kabul edilip edilemeyeceği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen ibare ile 1 ve fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağı kastedilmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesi'nce yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın kabul edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir. TMK'nun 713/ fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda kazanılacağı açıklandığına ve bu konuda hiçbir duraksama söz konusu olamayacağına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerekmektedir. Yukarıda yapılan tüm açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. 4721 sayılı Kanunla getirilen ve TMK'nun 713/ fıkranın son cümlesi için gösterilen gerekçede de şu ifade yer almaktadır: 'Gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyet fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır.' denilmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararıyla birlikte 2011 tarihinde aynı zamanda; '…kararın Resmi Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına” karar verilmiştir. Şu halde yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 2011 tarihinden önce açılmış bulunan davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Uyuşmazlığa konu yapılan tapu kaydı; malikin ölüm tarihinden itibaren 20 yıllık kazanma süresi geçtikten sonra intikal görmüş ise bu tür intikal gören kayıt hukuken bir değer taşımaz ve intikal maliklerine herhangi bir hak bahşetmez. Yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır..." Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24/2/2016 tarihli ve E.2014/8-1084, K.2016/158 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"...Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; TMK 713/2 madde koşullarının davacı yararına oluşup oluşmadığı, varılacak sonuca göre davacı yararına oluşan kazanılmış hakkın, TMK.nın 713/ fıkrasındaki; '…ölmüş…' sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nin 2011 tarih 2009/58-15 sayılı iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararından etkilenip etkilenmeyeceği noktasında toplanmaktadır.Öncelikle belirtilmelidir ki TMK.nın 713/ fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında, aynı zamanda 713/ fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü fıkrada; 'aynı koşullar altında…' denilmek suretiyle aynı maddenin fıkrasına atıfta bulunulmuştur. Bu nedenle fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur. TMK.nun 713/ fıkrasında; 'tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.' denilmiştir.Aynı maddenin fıkrasında ise; 'aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasınınzilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir' hükmüne yer verilmiştir. Olağanüstü zamanaşımı iddiası ile açılacak davalarda mülkiyet hakkının ne zaman kazanılacağıhususunda Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 639 maddesinde bir düzenlemeye yer verilmediğinden, oluşan yasal boşluk 1998 tarih 1996/4 Esas; 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK) ile 'kazandırıcı zamanaşımı yolu ile tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nun 639/1 maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdasi nitelikte kararlardır, mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır' denilmek sureti ile giderilmiştir.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nun 713/ fıkrasının son cümlesinde ise; 'Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.' ilkesi getirilmek suretiyle mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorunu yasal düzenleme ile çözülmüş ve 1998 gün 1996/4 Esas; 1998/3 Karar sayılı YİBK'nın uygulama kabiliyeti kalmamıştır. Anılan yasa hükmü sonucunda, mülkiyet 713/ fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır. Başka bir deyişle, mahkeme kararımülkiyet yönünden 743 sayılı mülgaTürk Kanunu Medenisinin 639/2 maddesinin aksine kurucu değil açıklayıcı nitelik arz edecektir.TMK'nun 713/2 maddesinde yer alan '...ölmüş...' ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 2011 gün 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline ilişkin verilen kararın kazanılmış haklar ve yukarıda açıklanan yasal durum ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, uyuşmazlığın diğer ayağını oluşturan Anayasa Mahkemesinin iptal hükmünün özelliği, geriye yürüme (extunç) etkisinin hukuki kapsam ve uygulama alanı üzerinde durdurulmasında yarar vardır.Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları resmi gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğuracağı belirtildikten sonra, kazanılmış hakların varlığı halinde iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesi çoğunlukla kabul edilmiştir.Gerçekte de, Anayasal yargıda; idari yargıdaki iptal kararının (extunç) geriye yürüme etkisi ilke olarak kabul edilmemiş ve iptal edilen kuralın baştan beri geçersiz duruma geldiği esası benimsenmemiştir. Diğer bir anlatımla Anayasa Mahkemesinin iptal kararının geri yürümezliği kuralına öncelik tanınmıştır (Anayasa mad. 153).Anayasanın 153/V maddesine bakıldığında, iptal kararının geri yürümeyeceği ilkesine, yasa koyucu tarafından bir istisna tanınmadığı duraksamaya yer olmaksızın görülmektedir.Ne var ki, bu anayasal hükmün salt lafzi yorumla uygulanması, zaman zaman hakkaniyet, nesafet, eşitlik ve adalet ilkelerine aykırı sonuçlar yaratabilir ( Bkz.N.Bilge Anayasa Mahkemesi Kararlarının geriye yürümezliği sorunu, Ankara Baro Dergisi 1990/3, sh.332). O nedenle Anayasanın 153/V maddesinin istisnalarının varlığı öğretide ve yargıda gündeme getirilmiş ve tartışılmıştır. Türk Anayasal sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, Devlete güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında kargaşaya neden olmamak, toplum huzurunun sarsılmamasını sağlamak olarak özetlenebilir. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış haklar) korunması hukuk devletinin gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kaideleri uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geri yürümeyeceğinin kabulü kaçınılmazdır.Kazanılmış haklar Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın (2) nci maddesinde açıklanan 'Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir' hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez. Aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 2003 gün 2003/21-30 E; 2003/57 K sayılı kararında da benimsenmiştir..." Yargıtay Hukuk Dairesinin 31/5/2018 tarihli ve E.2016/18055, K.2018/13473 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:"...Her ne kadar, TMK'nın 713/ maddesinin fıkrasında yer alan '…ölmüş…' sözcüğü, Anayasa Mahkemesinin 2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmişse de; Anayasasının 153/ fıkrasında 'iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği' açıklanmıştır.Nitekim Anayasa Mahkemesi de, 1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralını kabul etmek suretiyle, hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; TMK'nın 713/1 ve fıkralarına dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davalarında, koşullarına uygun olarak 20 yıllık zilyetlik süresinin tamamlandığı anda mülkiyetin kazanıldığının ve zilyet lehine kazanılmış (müktesep) hak doğduğunun kabulü gerekmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesince yürürlüğün durdurulması kararının verildiği 2011 tarihi ya da davanın açıldığı tarihten hangisi önce ise, o tarihe kadar kazanma koşulları tamamlanmışsa, tapunun iptaliyle zilyet adına tesciline karar verilmesi gerekmektedir. Davanın, yürürlüğün durdurulması kararının verildiği 2011 tarihinden önce veya sonra açılmış olmasının bir önemi bulunmamaktadır..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir...” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), adil yargılanma hakkının hukukun üstünlüğünün sözleşmeci devletlerin ortak mirası olduğunu belirten Sözleşme’nin ön sözüyle birlikte yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı garanti altına alan ve kamuoyunun mahkemelere olan güvenine katkıda bulunan hukuki güvenlik ilkesidir. Toplumun yargısal sisteme olan güveni hukuk devletinin esaslı unsurlarından biri olmasına rağmen birbirinden farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesi, bu güveni azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilecektir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, § 57). AİHM; hukuki güvenlik ilkesinin hukuki durumlarda belli bir istikrarın sağlanmasını ve toplumun adalete olan güvenini desteklemeyi amaçladığını, aynı olaya ilişkin farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesinin toplumun yargısal sisteme olan güvenini azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizliğe yol açabileceğini belirtmiştir (Çelebi ve diğerleri/Türkiye, B. No: 582/05, 9/2/2016, § 52/f). AİHM, içtihat farklılıklarını kendi bölgesinde yetki sahibi olan ve davanın esasına bakan yerel mahkemelerin bulunduğu yargı sistemlerinin doğal bir sonucu olduğunu kabul etmekle birlikte yüksek mahkemelerin görevinin bu çelişkileri düzeltmek olduğunu ve çelişkili uygulama yüksek mahkemenin bünyesinde gelişiyorsa bu durumun toplumun adli sisteme olan güvenini azaltarak hukuki güvenlik ilkesini ihlal edeceğini belirtmiştir (Çelebi ve diğerleri/Türkiye, § 55). Diğer taraftan bireylerin makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmemektedir (Unédic/Fransa, B. No: 20153/04, 18/12/2008, § 74; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 58). Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evrilen bir yaklaşımın sürdürülememesi reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi idaresine aykırılık teşkil etmez (Atanasovski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, B. No: 36815/03, 14/1/2010, § 38). Çelişkili yargı kararları nedeniyle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurularda AİHM, öncelikle ulusal mahkemelerin yerini almak gibi bir görevi olmadığını, ulusal mevzuatın yorumlanmasından doğan sorunların öncelikle mahkemelerin görevi olduğunu ve AİHM'in rolünün bu tür yorumlama sonuçlarının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını denetlemekten ibaret olduğunu belirterek içtihat farklılığından kaynaklanan tutarsızlığın giderilmesi için iç hukukta bir mekanizmanın bulunup bulunmadığının ve bu mekanizmanın uygulanıp uygulanmadığının önemli olduğunu vurgulamıştır (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, §§ 49-53, 54). Mahkeme içtihatlarındaki değişim, yargı organlarının takdir yetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir değişiklik özü itibarıyla önceki çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (S.S. Balıklıçeşme Beldesi Tarım Kalkınma Kooperatifi ve diğerleri/Türkiye, B. No: 3573/05, 17293/05, 30/11/2010, § 28). Stoilkovska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti (B. No: 29784/07, 18/7/2013, § 49) kararında AİHM, aynı mahkemede aynı olgulara ilişkin olarak aynı kanunun farklı uygulandığı bir durumun söz konusu olması nedeniyle mevcut başvurunun Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye kararındaki koşullardan farklı olduğuna vurgu yapmıştır. Kararda, iş hukuku çerçevesinde işçilerin sorumluluğuna ilişkin aynı kanun hükmünün uygulandığı tazminat davalarında verilen farklı kararlara değinilmiştir. Buna göre AİHM, başvurucunun meslektaşı olan beş başvurucu için istinaf mahkemesince bireysel sorumluluk hükümlerinin uygulanarak tazminat talebinin reddedildiğini ancak sadece başvurucunun davasında aynı mahkemenin objektif sorumluluk hükümlerini uygulayarak başvurucu aleyhine tazminata hükmettiğini belirtmiştir. AİHM bu yorumun hukuki bir dayanağı olmadığı söylenemez ise de başvurucunun benzer olgulara dayalı aynı hukuki soruda açık bir farklı cevapla karşılaşmış olduğuna dikkati çekmiştir (Stoilkovska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, § 47). AİHM yargı sisteminde içtihat farklılığının giderilmesinin uluslararası bir mahkemeden ziyade ulusal mahkemelerin görevi olduğuna işaret etmiştir. Bununla birlikte somut olayda temyiz mahkemesinin önemsiz zarar ölçütü yönünden başvuruyu reddettiğini vurgulamıştır (Stoilkovska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, § 48). AİHM başvurucunun karşılaştığı açık içtihat farklılığının mahkemelere ve yargı sistemine olan güveni zedelediğini belirtmiştir. Ayrıca aynı hususta daha önce çıkan kararlardan farklı bir hüküm kurulması hâlinde bu farklılaşmaya ilişkin olarak mahkemeler tarafından makul bir açıklama da getirilmediğini tespit etmiş; yargısal içtihat farklılığını giderici bir mekanizmanın işletilmediği gerekçesiyle Sözleşme'nin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Stoilkovska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, § 49). Beian/Romanya (B. No: 30658/05, 6/12/2007) kararında AİHM, bölgesel yargılama yetkilerine sahip derece mahkemelerinden oluşan bir sistemde içtihat farklılıklarının olabileceğini kabul etmiş ancak bu farklılıklardan kaynaklanan sorunları çözme görevinin yüksek mahkemelere düştüğünü vurgulamıştır. AİHM somut olayda ise içtihat farklılığının kaynağının yüksek mahkemenin kendisi olduğunu açıklamıştır. AİHM bu içtihat farklılığına yol açmakla ülkenin en yüksek yargısal makamının kendisinin hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik ilkelerini, yargı sistemine olan kamusal güvenizedelediğini belirterek Sözleşme'nin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Beian/Romanya, §§ 37-40). Öte yandan AİHM hukuki kesinlik ilkesi gereği anayasa mahkemelerinin iptal kararlarının geriye dönük olarak haklar tesis etmeyebileceğini, ayrıca kararların veya yapılan kanuni düzenlemelerin geriye yürütülmemesi durumunun da ayrımcılık yasağının ihlali anlamına gelmeyeceğini kabul etmiştir (H.R./Almanya (k.k.), B. No: 17750/91, 30/6/1992; J.R./Almanya (k.k.), B. No: 22651/93, 18/10/1995; Mika/Avusturya (k.k.), B. No: 26560/95, 26/6/1996). Cassar/Malta (B. No: 50570/13, 30/1/2018) kararında da AİHM, kira kontrollerine ilişkin kanuni düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra uygulanmasını mülkiyet hakkı bağlamında ayrımcılık yasağı kapsamında incelemiştir. Eski düzenlemelerin yerine yenilerinin kabul edildiği durumlarda hak ve menfaatlerin kabulü için belirli bir yürürlük tarihinin kabul edilmesinin devletlerin takdir yetkisinde olduğunu, bunun -özellikle düzenlemelerden etkilenenlerin haklarını da koruduğu dikkate alındığında- makul ve objektif bir gerekçe teşkil ettiğini belirtmiştir (Cassar/Malta, § 66). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/17453 | Başvuru, zilyetlik yoluyla olağanüstü kazandırıcı zamanaşımına dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davasının reddedilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, iş kazası sonucu meydana gelen ölüm olayıyla ilgili yürütülen soruşturmada bir kısım şüpheli hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/12/2016 tarihinde yapılmıştır.Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:Başvurucuların yakını olan, 1983 doğumlu U.Ç. işçi olarak çalıştığı G. Gübre Sanayii A.Ş.ye (G. Gübre A.Ş.) ait fabrikanın CAN (kalsiyum amonyum nitrat) pril kulesinde 19/7/2015 tarihinde meydana gelen patlamada yaşamını yitirmiştir. Olayda bir başka işçi (K.)de yaralanmıştır. Olayla ilgili olarak Gemlik Cumhuriyet Başsavcılığı (Cumhuriyet Başsavcılığı) tarafından derhâl başlatılan soruşturmada 19/7/2015 tarihli Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı düzenlenmiştir. Tutanağa göre başvurucuların yakını, kafatası ve akciğer harabiyeti ile çoklu kemik kırığı sebebiyle vefat etmiştir. Başvurucular 4/11/2015 tarihinde aralarında A.R.Y., Y. ve Y.Y.nin de bulunduğu, olayda sorumluluğu olduğunu iddia ettikleri kişiler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucular dilekçede özetle A.R.Y., Y. ve Y.Y. yönünden yaptıkları şikâyette bu üç şahsın işveren ve işveren vekili sıfatını taşıdığı, sınıf gayri sıhhi müessese olduğu hâlde işyerinin gerekli vasıflara sahip olmadığını, işyeri sahiplerinin mevzuatın kendilerine yüklediği görev ve sorumlulukları kasıt ölçüsündeki ihmalleriyle ihlal ettiklerini, şirkette genel müdür pozisyonunda görevlendirme yapılmadığını, dolayısıyla şirketin üç kişiden oluşan Yönetim Kurulu tarafından yönetildiğini, söz konusu üç şirket yetkilisinin iş ve işçi güvenliğine dair tedbirleri almaya yönelik hiçbir davranışta bulunmadıklarını dile getirmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla Gemlik İlçe Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ekibince (İlçe OYİE) pril kulesine dikey olarak yükselen amonyum nitrat, buhar ve sirkülasyon borularından incelenmek üzere numune alınmıştır.Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından G. Gübre A.Ş.den 19/7/2015 tarihi itibarıyla güncel kayıtları ve adlarına dair bilgi içerecek şekilde işletme ve üretim organizasyon şemasının, şirketin genel müdürlük yetkisinin kime ait olduğunun, bu yetkilinin görev ve sorumluluklarının neler olduğunu belirten belgelerin, isimli şahsın hangi pozisyonda çalıştığı ile görev ve sorumluluklarının neler olduğuna gösteren belgelerin iletilmesi talep edilmiştir. Talep edilen bilgi ve belgeler G. Gübre A.Ş. tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmiştir. İlçe OYİE tarafından yapılan inceleme sonucunda bomba imha uzmanları tarafından yapılan incelemeye dair tutanağın ilgili kısımları şöyledir:"...23/07/2015 günü belirtilen adreste bulunan patlama noktası ve patlayan materyaller üzerınde inceleme yapılmış, ayrıca patlamanın meydana geldiği noktanın çeşitli bölgelerinden numuneler alınmış, patlayan materyaller üzerinden svap alınmış, alınan numuneler ve svaplar 24/07/2015 günü ... sayılı yazı ile Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne Patlayıcı Madde analizi yapılmak üzere gönderilmiştir. Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürl üğünce ... gerekli patlayıcı madde analizi yapılmış, gönderilen bulgular üzerinde Amonyum Nitrat (NH4N03) tarımsal gübre olarak kullanılan kimyasal kalıntılarına rastlanılmış ayrıca bu kimyasal madde[nin] patlayıcı özellik gösterebileceği belirtilmiştir. Belirtilen adreste faaliyet gösteren iş yerinin tarımsal amaçlı gübre üretmesi sebebi ve üretilen gübreninde ana maddesininde Amonyum Nitrat olduğundan alınan numuneler ve svaplarda bu maddeye rastlanılması normal karşılanmaktadır. Alınan numuneler ve svaplarda haricen farklı patlayıcı maddeye rastlanılmaması ve patlayan materyaller üzerinde gözle yapılan incelemede de dışarıdan herhangi bir müdahale ile patlama olmadığı kanaati hasıl olduğundan patlamanın eldeki mevcut sistemin çalışmasından dolayı teknik sebepler içerdiği anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtiğimiz sebeplerden dolayı patlamanın konumuzla ilgisi olmadığı kanaati hasıl olmuştur..."Cumhuriyet Başsavcılığınca talep edilmesi üzerine A sınıfı iş güvenliği uzmanı olan makine mühendisi ve kimyagerden oluşan bilirkişi heyetince 23/7/2015 tarihli rapor hazırlanmıştır. Raporda, genel müdür olarak görev yaptığı tespit edilen Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Y.nin, teknik genel müdür yardımcısı olarak görev yaptığı tespit edilen A.G.K.nın, gübre üretim mühendisi olarak görev yaptığı tespit edilen İ.H.nin tali kusurlu, fabrika üretim müdürü olarak görev yaptığı tespit edilen G.T.nin asli kusurlu olduğu, gübre üretim kimyageri olarak görev yaptığı tespit edilen ye eksik bilgi sunulması nedeniyle kusur atfedilemediği, başvurucuların olayda ölen yakınları U.Ç. ile olayda yaralanan işçi K.nın kusurunun bulunmadığı tespitlerine yer verilmiştir. Raporun ilgili kısımları şöyledir:"...5-SORUŞTURMA KAPSAMINDA TOPLANAN BELGELER İNCELENDİĞİNDE:1-2014 tarihli Acil Durum Planının hazırlandığı,2-2012 ve 2014 rapor tarihli Patlamadan Korunma Dokümanının olduğu ancak ATEX 95,94/9, ATEX 137, 99/92/EC Direktiflerine göre uygun hazırlanmadığı, 3- 2012 ve 2014, 2014 tarihli Risk Analizi hazırlandığı, 4- İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu toplantı tutanakları incelendiğinde en son 2015 tarihli olduğu, Haziran ayı ile ilgili toplantı tutanağı bulunmadığı görülmüştür. 5- [G.] Gübre Sanayi A.Ş. İş Güvenliği Departmanı önleyici Faaliyet Formları incelendiğinde en son düzenlemenin 2014 tarihinde yapıldığı, bu tarihten sonra önleyici faaliyet işlenmediği görülmüştür. 6- Son 1 haftalık (2015-2015) Günlük Üretim ve Faaliyet Raporu defteri kayıtları incelendiğinde: Kayıtların elle tutulduğu ve son kaydın 00'da alındığı tüm değerlerin normal seyrettiği görülmüştür. 7- ... Ana kumanda odasındaki kayıtlarda ise 2015 tarihli 00-00 vardiyasında P201 A pompası kaidesi deformasyondan dolayı kaidesi sökülüp zemine beton dökülecek. 2015 tarihli 00-00 vardiyasında P201 A pompası soküldü zemin çalışması devam ediyor. 2015 tarihli 00-00 vardiyasında P201 A emiş vanası iç kaçağı tespit edildi. Tahliyeden nitrat; geliyor. 2015 tarihli 00-00 vardiyasında P201 A'nın kaplin ayan yapıldı, enerjisi verildi bilgisi bulunmaktadır. 8- Emniyet Vanası Periyodik Kontrol İzleme Fonnu incelendiğinde;... son test tarihi: l2015 olduğu, ... Kontrol Periyodunun 1 yıl olması belirtildiği halde formda her yıl düzenli olarak kontrol edilmediği görüldü. 9- A Sınıfı İş Güvenliği Uzman Sözleşmesi 2013 tarihinde yapıldığı, Fabrikanın çok tehlikeli sınıfta olduğu belirtilmektedir. ...16- 2014 tarihli hazırlanan Acil Durum Planında geçen görevlilerin isimlerine göre: Gübre Üretim: [] (Kimyager), Gübre Üretim: [İ.H.] (Mühendis), Gübre Fabrikası Üretim Müdürü: [G.T.], Genel Müdür Yrd.: [A.G.K.], Genel Müdür (Yönetim Kurulu Başkan Yrd.): [Y.] olarak belirtilmektedir. ...7- BİLİRKİŞİ HEYETİNİN | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/69656 | Başvuru, iş kazası sonucu meydana gelen ölüm olayıyla ilgili yürütülen soruşturmada bir kısım şüpheli hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, tek başına oturma eylemi yapan başvurucu hakkında toplantı ve sair etkinliklerin izne bağlandığı ve başvurucunun izin almadığı gerekçesiyle idari para cezasına hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, Muğla'nın Bodrum ilçesinde öğretmen olarak görev yapmaktayken olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamesiyle görevinden ihraç edilmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü nedeniyle olağanüstü hâl ilan edilmesi sürecine ilişkin bilgi için Adnan Vural ve diğerleri ([GK], B. No: 2017/36237, 10/3/2022, §§ 9-11) kararına bakılabilir. Muğla Valiliğinin 4/8/2017, 5/9/2017, 4/10/2017, 3/11/2017 ve 30/11/2017tarihli olurları ile il genelinde açık alanlarda her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü, eylem ve etkinlik düzenlemek otuz günlük sürelerle mülki amirlerden izin alınması şartınabağlanmıştır. Muğla Valiliğinin aynı gün internet sitesinden kamuoyuna duyurulan söz konusu kararları şu şekildedir:"...İlgili sayılı yazıda, terör örgütlerinin, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne kasteden eylemlerini çok farklı yol ve yöntemlere başvurarak sürdürdüğü, bir yandan yollara el yapımı patlayıcı döşeyerek güvenlik güçlerimize ve masum vatandaşlarımıza silahlı saldırıda bulunmak gibi terörist yöntemler kullandığı, öte yandan Anayasa ve yasalarla güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşleri gibi temel hak ve özgürlükleri istismar ettiği belirtilmektedir.Ayrıca elde edilen istihbari bilgilerde, yapılacak etkinliklere ve toplantılara katılacak kişilere karşı terör örgütlerinin çeşitli saldırı vb. provokatif eylemlerde bulunabileceği ve yine barışçıl etkinliklerin terör örgütleri tarafından istismar edilerek örgütlerin yine benzer etkinliklerin karşıt görüşlü gruplar arasında istenmeyen olaylara neden olabileceği değerlendirilmektedir. Bilindiği üzere terör ve terörist faaliyetlerle mücadele etmek üzere Bakanlar Kurulunun 20/7/2016 tarih ve 2016/9064 sayılı kararı ile ülkemiz genelinde uygulanmak üzere olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Ayrıca OHAL'in ... uzatılmasına dair karar onaylanmış, ... 3 ay süre ile tekrar uzatılmıştır.Olağanüstü Hâl Kanunu'nun terörle mücadele etmek, emniyet ve asayişi tesis etmek ve kamu düzenini sağlamak için Valilere birtakım görev, sorumluluk ve yetkiler verdiği bilinmektedir.2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu'nun maddesinin (m) fıkrasında 'Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü taplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak' hükmü yer almaktadır.5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun maddesinin (C) bendinde 'İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır.' denilmektedir.Bu nedenle; yukarıdaki gerekçeler ve ilgili kanun maddelerinin verdiği yetkilere dayanarak, milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, temel hak ve özgürlükler ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin ve genel asayişin korunması amacıyla;İlimiz genelinde devlet kurum ve kuruluşlarının yapacağı resmi program ve etkinlikler hariç; açık alanlarda yapılacak olan her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü, stand açma, çadır kurma, oturma eylemi vb. Etkinlikler ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nun Ek maddesi kapsamında açık alanlarda düzenlenecek olan oyun, temsil, çeşitli şekillerdeki gösterilerin yapılmasını, ... (30) gün süre ile il merkezinde İl Valiliğinden ilçelerde ise Kaymakamlıklardan alınacak izne bağlanması hususunu ..." Başvurucu kamu görevinden ihracını protesto etmek amacıyla 30/8/2017, 1/9/2017, 4/9/2017, 5/9/2017, 22/9/2017, 25/9/2017, 30/9/2017, 4/10/2017, 11/10/2017, 23/10/2017, 27/10/2017, 23/11/2017, 25/11/2017, 30/11/2017, 12/12/2017, 13/12/2017, 18/12/2017 ve 19/12/2017 tarihlerinde Bodrum Belediyesi önünde, elinde "İşimi istiyorum" yazan bir pankartla oturarak tek başına eylem yapmıştır. Başvurucunun söz konusu tarihlerde Muğla Valiliğinin ilgili kararlarına rağmen mülki amirden izin almadan eylem yaptığı gerekçesiyle 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun maddesi uyarınca hakkında her gün için 227 TL'lik idari para cezaları uygulanmıştır. Başvurucu, söz konusu idari para cezalarına itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazları Bodrum Sulh Ceza Hâkimliğince idari para cezalarının usul ve yasaya uygun oldukları gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucu, itirazlarının reddine dair kararların kendisine tebliğinden itibaren süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Konu yönünden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2018/6896 ve 2018/13500 sayılı bireysel başvuru dosyalarının 2018/3488 sayılı dosya üzerinde birleştirilmesine karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. | İfade özgürlüğü | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/3488 | Başvuru, tek başına oturma eylemi yapan başvurucu hakkında toplantı ve sair etkinliklerin izne bağlandığı ve başvurucunun izin almadığı gerekçesiyle idari para cezasına hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/18875 | Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, 1995 yılında kaybolan yakınlarının bulunamaması ve bazı şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 8/12/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Hanım Fındık'ın eşi, dosyadaki tutanağa göre olay tarihinde Doruk köyü muhtarı F., F.nin kardeşi, başvurucu Bedia Fındık'ın eşi Ö.F. ve başvurucu Zeynep Kartal'ın oğlu olan Ö.K. 31/12/1995 tarihinde başvurucuların iddiasına göre Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından gelen istek üzere bu yere gitmek üzere F.ye ait araçla köyden ayrılmışlardır. F.nin aracının 1/1/1996 tarihinde kapılarının kilitli ve üzerindeki plakaların sökülü olarak aynı ilçe içinde, emniyet müdürlüğüne yakın bir arsada terk edilmiş olarak bulunması üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca resen ve derhâl soruşturma başlatılmış ve terk edilmiş olarak bulunan araca dair tutanak tutulmuştur. Olayla ilgili olarak olayın olduğu Doruklu ve Yolağzı köylerinde mukim olan İ.F., E. O., T. K., B.O.nun ifadelerine başvurulmuştur. Emniyet Müdürlüğünün 3/2/1996 tarihli yazısına göre, bulunan araç üzerinde gerekli parmak izi incelemesi yapılmış fakat aracın tozlu olması nedeniyle herhangi bir ize rastlanmamıştır. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının 12/4/21996 tarihinde Şırnak Başsavcılığına vermiş olduğu bilgiye göre ilgili şahısların öldürüldüğü veya kaçırıldığı konusunda bir delil elde edilmediği tespit edilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı 12/4/1996 tarihli yazısıyla olayla ilgili olarak fail veya faillerin bulunmasına yönelik olarak yazılan yazı üzerine, bu tarihten başlayarak kolluk birimleri düzenli olarak Cumhuriyet Başsavcılığına meçhul şahıs veya şahısların aramalara rağmen bulunmadığına dair yazılar göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının yürütmekte olduğu bu soruşturma devam ederken kamuoyunda Ergenekon silahlı terör örgütü soruşturması olarak bilinen ve 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) maddesiyle yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2008/1756 sayılı soruşturma kapsamında İlkadım müstear adındaki gizli tanığın ifadesine başvurulmuştur. Gizli tanığın ifadesinin ilgili kısımları şöyledir: ''1994 yılını 1995 yılına bağlayan yılbaşı gecesinde [Ö. K.] ve [F.] soy isimli askerden yeni gelmiş iki gencin Botaş bölgesindeki askeri birliğe hindi bırakmışlar, ancak oradan bu hindileri veya bir kısmını Silopi İlçe Emniyete götürmelerini söylemişler. Bu iki genç de Silopi İlçe Emniyete giderek hindileri bırakmışlar.Bu iki gencin Emniyetten çıktıklarında [ S.], [H.S.] ve [] nin bu iki şahsı almışlar. Emniyet ve asker çocukların kendilerinde olmadıklarını söylemişler. Çocukların kaybolmasından iki gün sonra ben bu iki gencin kimliklerini yine üzerleri kırmızı kalemle çarpılanmış şekilde [Y.] Uzm. Çvş’un çekmecesinde gördüm. Buradan da çocukların [] tarafından veya bilgisi dahilinde öldürüldüğünü anladım. Çocuklar halen kayıptır. Burada şunu da belirtmek istiyorum. Bu çocukların Botaş'taki askeri birliğe hindi götürdükten sonra İlçe Emniyete özellikle gönderildiklerini ve bu şekilde çocukların kaybolmasından polisin sorumlu tutulmak istendiğini düşünmekteyim. Bu planında başarıldığını yani kaybolan çocukların halk arasında Emniyet tarafından alındığı düşünülmektedir.'' Kaybolan şahısların yakınları ve bazı baro başkanları tarafından gizli tanığın verdiği ifadeler ve olayla ilgili olarak medyada çıkan haberler nedeniyle yapılan müracaatlar üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, kayıp olan tüm şahıslarla ilgili olarak 2008 yılında yeni bir soruşturma başlatmıştır. 2008/3151 sayılı soruşturma dosyasında başvurucuların yakınları T.K., S.F. ve Z.F. 27/1/2009 tarihinde Cumhuriyet savcısına ifade vermiştir. İfade veren üç kişi de özetle medyadan ve etraftan duydukları haberlere göre, kaybolan yakınlarının kimsesizler mezarlığında olabileceğini, bununla beraber nereye gömüldüklerine dair somut bilgilerinin olmadığını, yer gösterecek şekilde bilgiye sahip olmadıklarını, şikâyetçi olduklarını beyan etmiştir. Silopi Başsavcılığı 23/6/2009 tarihinde işlendiği iddia edilen suçları soruşturmakla yetkili başsavcılığın Diyarbakır Özel Yetkili Başsavcılığı olduğu gerekçesiyle 2008/3151 sayılı dosyayı fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, 2008 yılında başlattığı ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği bu dosyadan bağımsız olarak, gizli tanığın ifadelerinde yer alan faili meçhul veya kayıp şahıslarla ilgili olarak yukarıda bahsedilen (bkz. 15) Ergenekon silahlı terör örgütü soruşturmasından da suçların işlendiği yerlerle ilgili soruşturma yapma yetkisinin Diyarbakır Başsavcılığına (CMK madde ile yetkili)ait olması nedeniyle 29/9/2009 tarihinde ayırma kararı vermiş ve ayrılan yeni 2009/1951 sayılı soruşturma dosyasını 7/12/2009 tarihli yetkisizlik kararı ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından gönderilen her iki dosyayı 2009/3584 sayılı soruşturma dosyası üzerinden soruşturmaya devam etmiştir. Soruşturmanın devam ettiği süre içinde özel yetkili mahkemeler 21/2/2014 tarihli ve 6526 Kanun'un maddesinde yapılan değişiklikle kaldırıldığı için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 20/3/2014 tarihinde yetkisizlik kararı verilerek dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Açıklanan bu süre sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının başvurucuların yakınlarının kaybolması ile ilgili olarak 1996/343 sayılı ve aralarında başvurucuların da bulunduğu fakat diğer kaybedilme veya infaz edilme iddiaları ile ilgili olarak yirmi dört şüpheli hakkında yürüttüğü genel soruşturma dosyası olan 2014/980 sayılı soruşturma dosyaları üzerinden iki soruşturma yürüttüğü tespit edilmiştir. Başvurucular yakınlarının kaybedilmesi ile ilgili olarak 1996/343 sayılı soruşturma dosyası kapsamında 21/5/2012 tarihinde daimî arama kararı verilmiştir. Yirmi yıl olan zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle bireysel başvuru yapıldıktan sonra bu dosya hakkında 22/11/2017 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Bunun yanında, bireysel başvuruya konu edilen ve genel olarak kaybedilme veya infaz edilme iddiaları ile ilgili olan 2014/980 sayılı soruşturma dosyasından ise gizli tanık beyanlarına itibar etmek içinse beyanları destekleyecek nitelikte somut delillerin bulunması gerektiği, bu nedenle de şüphelilerin atılı suçu işlediklerine dair somut, kesin ve inandırıcı herhangi bir delil bulunmaması sebebiyle kovuşturma yapılamayacağı gerekçesiyle 20/6/2015 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile ardından 30/6/2015 tarihinde daimî arama kararı verilmiştir. Başvurucuların anılan karara yapmış oldukları itiraz, gizli tanık ifadelerinin hukuksal geçerliliği de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çerçevesinde değerlendirilmek suretiyle Cizre Sulh Ceza Hâkimliğinin 2/11/2015 tarihli kararı ile reddedilmiştir. İtirazın reddine dair kararın tebliğ edilmesi üzerine başvurucular, süresi içinde 10/12/2015 tarihinde fakat ayrı ayrı olarak bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Maddi olayın ve olaya ilişkin soruşturma ile ihlal iddialarının aynı olması nedeniyle 2015/19213 ve 2015/19215 sayılı dosyalar 2015/19212 sayılı dosya ile birleştirilmiştir. Konuyla ilgili ulusal ve uluslararası hukuk Anayasa Mahkemesinin Adle Azizoğlu ve Sadat Azizoğlu (B. No: 2014/15732, 24/1/2018, §§ 32-69) başvurusu hakkında verdiği kararda yer almaktadır. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/19212 | Başvuru, 1995 yılında kaybolan yakınlarının bulunamaması ve bazı şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, mülke ulaşılamamasından kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/3/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, 1950 doğumlu olup Şemdinli'de ikamet etmektedir. Başvurucu, Hakkâri'nin Şemdinli ilçesi Boğazköy köyünde ikamet etmekte iken yaşanan terör olayları nedeniyle 1994-1995 yıllarında köyü terk etmek zorunda kalmıştır. 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesi üzerine başvurucu, köyde bulunan mal varlığına ulaşamaması sebebiyle oluşan zararları için anılan Kanun kapsamında tazminat ödenmesi amacıyla Zarar Tespit Komisyonuna başvurmuş; başvurucunun 2004 yılı ve öncesi dönemi zararları için başvurucuya tazminat ödenmiştir. Başvurucu 6/12/2017 tarihinde bir kez daha Zarar Tespit Komisyonuna müracaat etmiştir. Başvurucu, köyünün özel güvenlik bölgesi alanında kalması sebebiyle mülklerine ulaşmalarına hâlen izin verilmediğini belirterek 30/5/2007 tarihinden sonraki döneme ilişkin olarak da tazminat ödenmesini talep etmiştir. Zarar Tespit Komisyonu başvurucunun talebine cevap vermemiştir. Başvurucu, Zarar Tespit Komisyonunun zımni ret işleminin iptali istemiyle 8/6/2018 tarihinde Van İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. Dava dilekçesinde, köyün bulunduğu bölgede ciddi güvenlik riskinin bulunması sebebiyle köye dönüşe izin verilmediğini belirtmiştir. Mülklerinden yararlanmasının engellendiğini belirtmiş, mali zararlarının karşılanması gerektiğini vurgulamıştır. Davalı Hakkâri Valiliğince (Valilik) sunulan savunma dilekçesinde, öncelikle davanın süresinde açılmadığı itirazı ileri sürülmüştür. Savunma dilekçesinde, köye dönüşün engellendiği iddiasının yersiz olduğu belirtilmiş; başvurucunun subjektif güvenlik kaygısıyla köye dönmediği iddia edilmiştir. Başvurucu, idarenin savunmasına karşılık olarak verdiği ikinci dilekçesinde; köye dönüşün engellenmediği iddiasının gerçeği yansıtmadığını, köylerinin Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi kapsamına alındığına dair bir bilgilendirmenin köylülere yapılmadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca köyün iskâna kapalı olduğunu belirten birtakım resmî yazışmaları İdare Mahkemesine sunmuştur. İdare Mahkemesi başvurucuyla aynı durumda olan elli kişinin açtığı davaları birleştirerek 23/5/2019 tarihinde dava konusu işlemi iptal etmiştir. Anılan karar Erzurum Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 18/10/2019 tarihli kararıyla kaldırılmış ve her bir dosyanın ayrı ayrı karara bağlanması için dosyanın İdare Mahkemesine iadesine karar verilmiştir. İdare Mahkemesi birleştirilen dosyaları ayırarak her bir davacının dosyasını ayrı ayrı karara bağlamıştır. İdare Mahkemesi başvurucu hakkında tesis edilen zımni ret işlemini 23/3/2020 tarihinde iptal etmiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir:i. 5233 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri dikkate alındığında terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler sonucunda bir yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olması nedeniyle mal varlığına ulaşamayan kişilerin uğradığı maddi zararın sözü edilen Kanun hükümlerine göre idarece sulh yoluyla ödenmesi gerekir. Bir başka ifadeyle bir yerleşim yerinin güvenlik nedeniyle idarece veya o yerleşim yerinde yaşayan halk tarafından güvenlik kaygısıyla tamamen boşaltılması hâlinde yerleşim yerinin boşaltılmasından/boşalmasından yerleşim yerine dönüşün başladığı tarihe kadar Kanun'da tek tek sayılmak suretiyle belirlenen maddi zararın idarece karşılanması mümkündür.ii. Danıştay Onbeşinci Dairesinin terör olayları nedeniyle boşalan/boşaltılan yerleşim yerlerine ilişkin olarak yerleşik hâle gelen ve istikrar kazanmış içtihadına göre yerleşim yerinin tamamen boş olup olmadığının belirlenmesi amacıyla bazı kıstaslar belirlenmiş ve belirlenen bu kıstaslar ışığında uyuşmazlıkların çözümlenmesi esası benimsenmiştir. 5233 sayılı Kanun kapsamında, mal varlığına ulaşılamamaktan kaynaklanan tazminat taleplerinde yerleşim yerlerinin tamamen boşaltıldığı/boşaldığı hususuna ilişkin belirleme yapılırken yerleşim yerinin nüfus verileri, seçim yapılıp yapılmadığı, sandık kurulu oluşturulup oluşturulmadığı, varsa okulunun kapalı olup olmadığı, din görevlisi bulunup bulunmadığı, adli veya askerî mercilere intikal eden olaylar olup olmadığı, yerleşim yerinin boşaltılan/boşalan yerler listelerinde bulunup bulunmadığı gibi hususlar baz alınan kıstaslardan bazılarıdır. iii. 1994 yılından itibaren uygulanmaya başlanan ve 5233 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra da uygulaması hız kazanan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde terör ve güvenlik kaygılarıyla yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalan vatandaşlardan gönüllü olarak dönmek isteyenlerin dönüşlerinin kolaylaştırılmasını, dönülen yerlerde gerekli sosyal ve ekonomik altyapının tesisi ile sürdürülebilir yaşam koşullarının oluşturulmasını, dönmek istemeyenlerin ise yaşadıkları yerlerde şehir hayatına uyumlarının geliştirilmesini, ekonomik ve sosyal durumlarının iyileştirilmesini amaçlayan bir projedir.iv. Hakkâri'nin Şemdinli ilçesi Boğazköy köyü 1994-1995 yıllarında terör olayları ve terörle mücadeleden kaynaklanan faaliyetler nedeniyle boşalmış, köyde yaşayanlar Boğazköy'ün Aşağı Kayacık ve Yukarı Kayacık mezralarına taşınmıştır. Şemdinli İlçe Millî Eğitim Müdürlüğünün 1/11/2018 tarihli yazısında ilçede Boğazköy adında bir okulun olmadığı ancak Çiçekdağı mezrasında 1996-2011 yılları arasında Çiçekdağı Mezrası İlkokulunun açık olduğu, 2012 yılında okulun isminin Boğazköy İlkokulu/Ortaokulu olarak değiştirildiği bildirilmiştir. Şemdinli Kaymakamlığı İlçe Sağlık Müdürlüğünün yazısında; Boğazköy'de 1995-2018 yılları arasında sağlık ocağı bulunmadığı, bu nedenle doktor, ebe, hemşire vs. atamasının yapılmadığı belirtilmiştir. Şemdinli İlçe Müftülüğünün 18/10/2018 tarihli yazısında Boğazköy'de 1992-1993 yılları arasında imam hatibin görev yaptığı, 1995 yılında köyün güvenlik nedeniyle boşaltıldığı, bu nedenle imam hatip kadrosunun tenkis edildiği, köyün hâlen iskâna kapalı olduğu ifade edilmiştir. Şemdinli İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının 9/1/2019 tarihli yazısı ekinde bulunan 16/4/2017 tarihli halk oylaması seçmen listesine göre köyde yaşayan kişiler Aşağı Kayacık ve Yukarı Kayacık mezrasında ikamet etmiştir. Jandarma ekiplerinin tanzim ettiği tutanaklarda, eski köy yerleşim yerine dönüşlerin olmadığı bilgisi yer almıştır. v. Yukarıda yapılan açıklamalardan Boğazköy köyünün terör olayları ve terörle mücadeleden kaynaklanan faaliyetler nedeniyle 1994-1995 yıllarında boşaltıldığı, idareye başvurunun yapıldığı 6/12/2017 tarihine kadar köyün tamamen boş kaldığı, geçmişte yaşanan terör olaylarının yeniden yaşanması endişesiyle vatandaşların köye dönüş yapamadığı, anılan yerin yerleşime uygun duruma getirilmesi amacıyla herhangi bir girişimde bulunulmadığı anlaşılmıştır.vi. Bu durumda tazminat talep edilen döneme ilişkin terör olaylarından kaynaklanan güvenlik kaygısı nedeniyle köye dönüşlerin olmadığı ve mal varlığına ulaşılamadığı anlaşıldığından gerekirse mahallinde usulüne uygun olarak keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle davacının mal varlığına ulaşamaması nedeniyle oluştuğunu öne sürdüğü zararları var ise zararın tespit edilerek tazmin edilmesi gerekir. Zarar Tespit Komisyonunca bir değerlendirme yapılmaksızın anılan istemin zımnen reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Valiliğin istinaf istemini inceleyen Bölge İdare Mahkemesi 16/12/2020 tarihli kararla istinaf istemini kısmen kabul ederek İdare Mahkemesi kararının 30/5/2007-6/12/2016 tarihleri arasındaki döneme ilişkin kısmını kaldırmış, bu kısım yönünden davayı süre aşımından reddetmiştir. Kararın gerekçesinde özetle şunlar belirtilmiştir:i. 5233 sayılı Kanun incelendiğinde terör eylemleri ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle uğranılan maddi zararların tazmini bakımından iki ayrı başvuru süresinin düzenlendiği görülmektedir. 5233 sayılı Kanun'un geçici maddesinde 19/7/1987 tarihi ile Kanun'un yürürlüğe girdiği 27/7/2004 tarihi arasındaki döneme ilişkin zararlar bakımından Kanun'un yürürlük tarihinden itibaren bir yıl içinde ilgili valilik ve kaymakamlıklara başvuru yapılması öngörülmüştür. Başvuru süreleri, anılan maddede belirtilen bir yıllık süre içinde müracaat edemeyen hak sahiplerinin mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla çeşitli kanunlarla üç defa uzatılmıştır. Dolayısıyla 19/7/1987 ile 27/07/2004 tarihleri arasındaki dönemde terör eylemleri ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle uğranılan maddi zararların karşılanması talebiyle en son 30/5/2008 tarihine kadar idareye başvurulabileceği anlaşılmaktadır. ii. 5233 sayılı Kanun'un maddesinde, bu Kanun'un yürürlüğe girdiği 27/7/2004 tarihinden sonra meydana gelen zararların karşılanması talebiyle zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün ve her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde idareye başvurulabileceği, bu sürelerden sonra yapılacak başvuruların kabul edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. iii. Bu durumda başvurucu ancak idareye başvuru yaptığı tarihten (6/12/2017) geriye doğru bir yıllık zararlarının tazminini isteyebilir. Başvurucunun başvuru tarihinden itibaren bir yıldan önceki zararlarının 5233 sayılı Kanun uyarınca tazminini istemesi mümkün değildir. Bu nedenle başvurucunun talebinin 30/5/2007-6/12/2016 dönemine ilişkin kısmı yönünden davanın reddi gerekir. iv. Kararın başvurucunun talebinin 6/12/2016-6/12/2017 tarihleri arasındaki dönemle ilgili kısmı ise hukuka uygundur. Bu kısma yönelik istinaf isteminin reddi gerekir. Nihai karar 3/3/2021 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5233 sayılı Kanun'un "Amaç" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir." 5233 sayılı Kanun'un "Başvurunun süresi, şekli, incelenmesi ve sonuçlandırılması" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine başvurmaları hâlinde gerekli işlemlere başlanır. Bu sürelerden sonra yapılacak başvurular kabul edilmez. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve engelli hâle gelme durumlarında, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmaz." 5233 sayılı Kanun'un "Karşılanacak zararlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Bu Kanun hükümlerine göre sulh yoluyla karşılanabilecek zararlar şunlardır:...c) Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddî zararlar." 5233 sayılı Kanun'un geçici maddesi şöyledir:"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgili valilik ve kaymakamlıklara başvurmaları hâlinde, 1987 tarihi ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih arasında işlenen 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya anılan tarihler arasında terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararları hakkında da bu Kanun hükümleri uygulanır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek (1) No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Sözleşme'nin "Etkili başvuru hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklerin ulusal düzeyde korunması için etkili bir başvuru yolunun var olması gerektiğini belirtmektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin maddesi yetkili ulusal makamlar tarafından Sözleşme kapsamına giren bir şikâyetin esasının incelenmesine izin veren ve uygun bir telafi yöntemi sunan bir iç hukuk yolunun sağlanmasını gerekli kılmaktadır. Ayrıca bu hukuk yolunun teoride olduğu kadar pratikte de etkili bir yol olması gerekmektedir (İlhan/Türkiye [BD], B. No: 22277/93, 27/6/2000, § 97; Kudla/Polonya [BD], B. No: 30210/96, 26/10/2000, § 157; Özpınar/Türkiye, B. No: 20999/04, 19/10/2010, § 82). AİHM, etkili başvuru hakkının Sözleşme çerçevesinde savunulabilir nitelikteki bir şikâyetin mahkemelerce etkili bir şekilde incelenmesini ve öngörülen yolun uygun bir telafi imkânı sunmaya elverişli olmasını güvence altına aldığını vurgulamaktadır (Kudla/Polonya, § 157; Dimitrov-Kazakov/Bulgaristan, B. No: 11379/03, 10/2/2011, § 35). AİHM, iç hukuktaki düzenlemelerin başvuruculara bu anlamda asgari güvenceleri içerecek şekilde yeterli bir hukuk yolu sunup sunmadığını irdelemektedir (Dimitrov-Kazakov/Bulgaristan, § 36). | Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/11655 | Başvuru, mülke ulaşılamamasından kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, başvurucunun askerlik işlemlerini tamamlattırmak amacıyla bir süre karakolda bekletilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 7/2/2015 tarihinde Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde bir otelde kaldığı sırada Yüksekova Asayiş Büro Amirliği personelince başvurucuya yoklama kaçağı durumunda olduğu bildirilmiş, askerlik işlemlerini tamamlamak üzere on beş gün içinde en yakın askerlik şubesine başvurması gerektiği aktarılmış ve bu hususta bir tutanak tanzim edilmiştir. 10/2/2015 tarihinde otomobiliyle Diyarbakır'a doğru seyir hâlindeyken jandarma ekiplerince başvurucunun aracı durdurulmuş, yoklama kaçağı olduğundan tutanak düzenlemesi için araçtan inmesi istenmiştir. Başvurucu daha önceki tutanağı göstermiş ve on beş günlük sürenin dolmadığını belirtmiştir. Bakaya durumunun devam etmesi nedeniyle tutanak tutulmasının zorunlu olduğu jandarma ekiplerince kendisine ifade edilmiş ve başvurucu, tutanak imzalaması için karakola davet edilmiştir. Bunun üzerine yaklaşık bir saatte tanzim edilen tutanağı karakolda imzaladıktan sonra başvurucu serbest bırakılmıştır. Başvurucu; Yüksekova Asayiş Büro Amirliğince bakaya kaydının sistemden düşülmemiş olması nedeniyle aranan kişi konumunun sürdüğünü, hakkında tekrar tutanak düzenlenmesi neticesinde bir saatlik kaybının olduğunu, özgürlüğünün kısıtlandığını, olayın idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığını belirterek 500 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle Van İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. İdare; savunmasında başvurucunun bakaya kaydının sistemden düşülememesinin sistemin off-line çalışması ve hâlihazırda geçiş sürecinde bulunmasından kaynaklandığını, olayda manevi tazminat ödenmesini gerektirecek şartların oluşmadığını belirtmiştir. Van İdare Mahkemesi 25/1/2017 tarihinde kesin olmak üzere davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"Anayasanın maddesinin son fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun maddesinde de; tam yargı davaları, idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır.Manevi tazminat, ilgililerin idari işlemlerden dolayı uğradıklarını iddia ettikleri manevi zarara karşılık istedikleri, temelde gerçek bir tazmin aracı olmayıp, doğrudan doğruya manevi tatmin aracıdır.Bir idari eylem veya işlem nedeniyle manevi değerlerinde bir eksilme meydana gelen ve bu nedenle elem ve ıstırap duyan, yaşama zevki azalan kişiye bir miktar para verilerek, onun bu yoldan tatmin edilmesi manevi tazminat kurumunun temel amacıdır.İdarenin hukuka aykırı eylem ve işlemlerinden dolayı manevi tazminata hükmedilebilmesi için, ağır hizmet kusurunun bulunmasına gerek olmamakla birlikte, kişilerin manevi değerlerinde bir eksilme meydana gelmesi, elem ve ıstırap duymaları, yaşama zevklerinin azalması, haysiyet ve şereflerinin rencide edilmesi gerekmektedir. Dava dosyasının incelenmesinden, davacının 2015 tarihinde Hakkari ili Yüksekova ilçesinde bir otelde uyurken saat 04:00 sularında Yüksekova Asayiş Büro Amirliği personelince uyandırılarak kendisinin bakaya durumunda olduğunun bildirildiği, askerlik işlemlerini tamamlamak üzere 15 gün içerisinde en yakın askerlik şubesine başvurması gerektiği kendisine aktarıldığı ve tutanak tanzim edildiği, davacının 2015 tarihinde Diyarbakır iline doğru yapmış olduğu yolculuk sırasında jandarma ekiplerince aracının durdurulduğu, bakaya durumunda olduğundan tutanak düzenlemesi için araçtan inmesinin istendiği, davacı tarafından daha önceki tutanak gösterilmesine ve 15 günlük sürenin dolmadığı anlatılmasına rağmen sistemde bakaya durumunun halen devam etmesi nedeniyle tutanak tutulmasının zorunlu olduğunun ifade edildiği, bunun üzerine yakında bulunan karakola gidilerek tutanak düzenlendiği, davacı tarafından Yüksekova Asayiş Büro Amirliğince bakaya kaydının sistemden düşülmemesi neticesinde bu olayın yaşandığı ve olayın idarenin hizmet kusurundan kaynaklanması nedeniyle 500,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.Olayda, manevi tazminat için gerekli olan 'idari işlem ve eylemler nedeniyle kişinin manevi değerlerinde bir eksilme meydana gelmesi, elem ve ıstırap duyması, yaşama zevkinin azalması, haysiyet ve şerefinin rencide edilmesi' şartlarının gerçekleşmediği, idarelerin her kusurlu işlemi için de ilgililere manevi tazminat ödenmesi olanağının bulunmadığı dikkate alındığında, manevi tazminat ödenmesi koşullarını taşımayan davacı isteminin reddi gerektiği sonucuna varılmıştır." Bu karar 23/3/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/4/2017 tarihinde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 21/6/1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanunu'nun (olay tarihinde geçerli olan, 25/6/2019 tarihi itibarıyla mülga olan) maddesi şöyledir:"Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmağa mecburdur." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Askerlik çağı, yoklama devri, muvazzaflık ve yedek olmak üzere üç devreye ayrılır." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Yoklama devri, askerlik çağının başlangıcından muvazzaflık hizmetinin başlangıcına kadar geçen süredir." Aynı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yoklamada bulunmıyan ve bulunamadıklarına dair bu kanunda yazılı bir mazeret gösterememiş olanlara (Yoklama kaçağı) ... denir." Aynı Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi işlemine yoklama denir.Askerlik çağına gireceklerin kimlik bilgileri İçişleri Bakanlığınca her yıl ekim ayında Millî Savunma Bakanlığına bildirilir.Askerlik çağına girenler ile bunlarla işleme tabi olanların yoklaması, her yıl 1 Ocak günü başlar ve o yıl askerlik çağına giren doğumluların silah altına alınacağı ilk celp ve sevk tarihinin bitimine kadar devam eder." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Millî Savunma Bakanlığı tarafından, o yıl askerlik çağına girenler ile bir önceki sene ertesi yıla terk edilenlerin yoklamalarının yapılacağı hususu, Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu ve diğer ulusal yayın yapan televizyon ve radyo kanalları aracılığıyla zorunlu yayın kapsamında duyurulur. Bu duyuru yükümlülere tebliğ mahiyetindedir. " Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Çağrılan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası bulunan kimliğini ve öğrenim durumlarını gösterir belgeler ile birlikte yurt içinde askerlik şubelerinde, yabancı ülkelerde ise bulundukları yerin elçilik veya konsolosluklarında bizzat bulunmaya mecburdurlar. Bizzat bulunamayacak derecede hastalık veya engelli olanlarla, hükümlü, tutuklu veya lise veya yükseköğrenimde olup henüz okullarını bitirmemiş olanlar hastalıkları veya engellilikleri hakkında usulüne uygun rapor veya okumakta oldukları okuldan verilmiş veya elçilik veya konsolosluklardan onaylı öğrenim durumlarını gösterir belge göndermeye ve hükümlülük veya tutukluluklarının nedenini bildirmeye, askerlik şubeleri ve elçilik veya konsolosluklar da bu husustan haber verilmiş olsun olmasın ihtiyar meclis ve heyetlerinden ve sair kişilerden ve ilgili kurumlardan yapılacak işlemleri sormaya ve askerliklerini bu sorgu neticesine ve muayenelerine göre kararlaştırmaya mecburdurlar.İlçeleri dışındaki askerlik şubelerine ve elçilik veya konsolosluklara gidenlerin yapılan yoklamaları, bekletilmeksizin yerli askerlik şubelerine, varsa rapor ve öğrenim belgeleri ve hapislik veya tutukluluk nedenleri ile birlikte bildirilir ve bu gibilerin askerlikleri bu bilgilere göre kararlaştırılır.Askerliğe elverişli olmadıklarını öne sürerek bulundukları yabancı ülkelerdeki elçilik veya konsolosluklara başvuranların sağlık muayeneleri, elçilik veya konsolosluklar tarafından uygun görülen resmi hastanelerde yaptırılır ve bu muayene sonucu alacakları raporlar elçilik veya konsolosluklar tarafından onaylanarak Milli Savunma Bakanlığına gönderilir. Bunların askerlik işlemleri, Milli Savunma Bakanlığı tarafından raporları üzerinde yapılacak inceleme sonucu kararlaştırılır. Bu kararlara itiraz halinde, yurt içindeki Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kurullarında yaptırılacak muayene sonucu verilecek raporlara göre işlem yapılır. Askerliğe elverişli olmadıklarına karar verilenlerden askerliğe elverişli oldukları şikayet veya ihbar edilenlerin durumları, Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlıkları tarafından müştereken mahallinden araştırılır, araştırma sonucu askerliğe elverişli olduklarına kanaat getirilenler, yurt içinde tam teşekküllü Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kurullarına sevk edilerek, sağlık kurulları tarafından verilecek raporlara göre kesin işleme tabi tutulurlar." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Yoklama, sırasında, askerlik şubesine veya yurtdışı temsilciliklerine gelmemiş ve 26 ncı madde gereğince gelmeme sebebini bildirmemiş kişiler, yoklama kaçağı olarak kabul edilir. Yoklama kaçakları, askerlik ödevlerini yerine getirmek maksadıyla yakalanmaları için Milli Savunma Bakanlığınca İçişleri Bakanlığına, askerlik şubelerince de mahallin en büyük mülki amirine bildirilirler. Yakalanarak muhafaza altına alınan yükümlüler, vakit geçirmeksizin ve en geç yirmidört saat içerisinde en yakın askerlik şubesine getirilirler. Askerlik şubesince teslim alınamayan yükümlüler, ilgili kolluk kuvveti tarafından hazırlanan tutanağa istinaden derhal serbest bırakılırlar." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Yoklamada bulundukları yerdeki askerlik şubesi, elçilik veya konsolosluklara gelmeyen ve bu Kanunda yazılı bir mazereti bulunduğuna dair belge ibraz etmemiş olanlardan, birlikte yoklamaya tabi oldukları doğumluların yurt genelinde normal sevk yılı içindeki ilk celp ve sevk tarihinden sonra ve son celp ve sevk döneminin bitiminden önce ele geçen veya kendiliğinden gelenler bulundukları yerde resmi bir hekime yahut en yakın yerde bulunan Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kurullarında muayene ettirilirler. Muayene neticesinde askerliğe elverişli oldukları anlaşılanlardan erteleme hakkı bulunmayanlar Millî Savunma Bakanlığınca tespit edilecek sınıf ve tertibat yerlerine derhal sevk olunurlar. Bu durumdakiler hakkında il veya ilçe idare kurullarınca yüz Türk Lirası idari para cezası verilir. Yoklamada bulundukları yerdeki askerlik şubesi, elçilik veya konsolosluklara gelmeyen ve bu Kanunda yazılı bir mazereti bulunduğuna dair belge ibraz etmemiş olanlardan, birlikte yoklamaya tabi oldukları doğumluların yurt genelinde normal sevk yılı içindeki son celp ve sevk döneminin bitimine kadar ele geçmeyenler, elde edildiklerinde bulundukları yerde resmi bir hekime yahut en yakın yerde bulunan Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kurullarında muayene ettirilirler. Muayene neticesinde askerliğe elverişli oldukları anlaşılanlardan erteleme hakkı bulunmayanlar Millî Savunma Bakanlığınca tespit edilecek sınıf ve tertibat yerlerine derhal sevk olunurlar. İkinci fıkra kapsamında yoklama kaçağı kaldıktan sonra ertelemesi yapılanlar ile birliklerine sevk edilenler hakkında bu Kanunun 89 uncu maddesinin dört ila yedinci fıkra hükümleri uygulanır. Yoklama kaçağı iken ertelemesi yapılmış olanlar, ertelemelerinin bittiği tarihi takip eden ilk mesai günü sevk edilirler." Aynı Kanun'un maddesi şöyledir:"Sınıf ve tertibatı belirlenmiş olanlardan, yapılan bildirim veya duyuru üzerine birlikte sevk edilecekleri emsallerinin sevk tarihinin son gününe kadar gelmeyen ve bu durumları 47 nci maddede yazılı özürlerinden ileri gelmediği belirlenenler ile sevk edildikten sonra askerliğini yapacağı kıtaya gitmeksizin kaçanlardan elde edilip de erteleme hakkı bulunmayanlar derhal sevk olunurlar.Durumları 47 nci maddenin ikinci fıkrasına uyanlar ile sınıflandırılan yedek subay adaylarından askerlik şubesi başkanlıklarına gelip sevk tarihlerinde sevk evrakını almayanlar ve sevk evrakını alıp kendilerine verilen yol süresi sonunda sınıf okulu veya eğitim birliğine katılmayanlardan durumları 47 nci maddede belirtilen mazeretler dışında kalanlar eğitim birliği veya sınıf okuluna sevk olunurlar. Bakaya iken ertelemesi yapılmış olanlar, ertelemelerinin bittiği tarihi takip eden ilk mesai günü sevk edilirler.Barışta, kabul edilebilir bir özrü olmaksızın;a) Yoklama kaçaklarından birlikte yoklamaya tabi oldukları doğumluların yurt genelinde normal sevk yılı içindeki son kafilesi gönderilmiş bulunanlar için, son kafilenin gönderilmesi tarihinden,b) Saklılardan yaşıtlarının yurt genelinde normal sevk yılı içindeki son kafilesi gönderilmiş bulunanlar için, son kafilenin gönderilmesi tarihinden,c) Bakaya kalanlar için, bakaya kaldıkları tarihten,d) İhtiyat erattan çağrılıp da birlikte işleme tabi olduğu kişiler gönderilmiş bulunanlar için, en son gönderilme tarihinden,e) Yoklama kaçağı, saklı veya bakaya olup olmamasına bakılmaksızın askerlik şubesince sevk edildiği kıtasına katılmayan veya geç katılanlar için, kendilerine tanınan kanuni yol süresinin bitiminden,itibaren dört ay içinde gelenler ikiyüzelli, yakalananlar bin; dört aydan sonra bir yıl içinde gelenler beşyüz, yakalananlar ikibin; bir yıldan sonra gelenler yediyüzelli, yakalananlar üçbin Türk Lirası idarî para cezasıyla cezalandırılır. Bir yıldan sonra tamamlanan her takvim yılı için kendiliğinden gelenler ayrıca bin, yakalananlar ayrıca ikibin Türk Lirası idarî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, bu eylemlerinden sonra askerlik şubesince ilk sevk edildikleri kıtalara gecikmeksizin katılmaları halinde haklarında verilecek idarî para cezalarının yarısı verilir. Bu madde uyarınca verilecek idarî para cezalarına ilişkin evrak, yükümlünün bağlı olduğu askerlik şubesi başkanlıklarınca yükümlünün nüfusa kayıtlı olduğu yer mülki idare amirliklerine gönderilir ve idarî para cezası ilgili il ya da ilçe idare kurullarınca verilir.Bu madde uyarınca verilen idarî para cezaları hakkında 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununda öngörülen kanun yoluna müracaat edilebilir. Bu cezaların yerine getirilmesi askerlik hizmetlerinin sonuna bırakılır. Bu süreler içinde zamanaşımı işlemez.Barışta, dördüncü fıkra uyarınca verilen idarî para cezası kesinleştikten sonra dördüncü fıkrada sayılan eylemlerden herhangi birini işleyenler ile bu eylemleri seferberlik ve savaş halinde işleyenler hakkında askerlik şubelerince suç dosyaları hazırlanarak yükümlünün nüfusa kayıtlı olduğu yer Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özgürlük ve güvenlik hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıdaki haller dışında ve hukukun öngördüğü bir usule uyulmadıkça, hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:...b) bir kimsenin mahkemenin hukuka uygun bir karara uymaması nedeniyle veya hukukun öngördüğü bir yükümlülüğü yerine getirmesini sağlamak için hukuka uygun olarak gözaltına alınması veya tutulması;..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasında geçen özgürlük kavramı, kişinin fiziksel özgürlüğünü kapsamaktadır (Engel ve diğerleri/Hollanda [GK], B. No: 5100/71, ..., 8/6/1976, § 58). AİHM, özgürlükten yoksun bırakmanın nesnel ve öznel iki unsuru bulunduğunu belirtmektedir. Buna göre nesnel unsur kişinin gözardı edilemeyecek uzunlukta bir süre boyunca sınırları belli bir yere kapatılması, öznel unsur ise bu kapatılmanın geçerli bir rızaya dayanmamasıdır (Storck/Almanya, B. No: 61603/00, 16/6/2005, § 74). Bir kimsenin madde anlamında özgürlüğünden mahrum bırakılıp bırakılmadığının değerlendirilmesinde somut olayın özelliklerinin yanı sıra uygulanan tedbirin çeşidi, süresi, etkileri ve uygulanma şekli gibi faktörlerin de dikkate alınması gerekir (Guzzardi/İtalya [GK], B. No: 7367/76, 6/11/1980, §§ 92, 93). Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna göre olayların Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrası anlamında bir özgürlükten yoksun bırakmaya işaret etmesi hâlinde tutma süresinin göreli olarak kısalığı, sonucu etkilemez (Järvinen/Finlandiya (k.k.), B. No: 30408/96, 15/1/1998). AİHM'e göre kimliğinin bulunmaması nedeniyle iradesi dışında karakola götürülen, burada bir saat süreyle nezarette tutulan, kimliği tespit edildikten sonra salıverilen bir kişi hakkındaki tutma hâli kişiyi özgürlükten yoksun bırakan bir tedbirdir (Novotka/Slovokya (k.k.), B. No: 47244/99, 4/11/2003). Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde bireylerin hukuka uygun olarak özgürlüğünün sınırlandırılabileceği iki hâl düzenlenmiştir. Bu hükme göre kişilerin bir mahkemenin hukuka uygun bir kararına uymaması nedeniyle ya da hukukun öngördüğü bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak amacıyla tutulabilir. AİHM’e göre bu tutma hâli söz konusu olduğunda en azından ilgili kişinin üzerine düşen ve yerine getirilmemiş bir yükümlülüğünün varlığı zorunludur. Ayrıca bu tutma hâlinin yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlama amacına yönelik olması ve cezalandırıcı bir karakter taşımaması gerekir. Söz konusu yükümlülük yerine getirilir getirilmez bu madde kapsamındaki bir tutma varlığını kaybeder (Vesileva/Danimarka, B. No: 52792/99, § 36; S. ve A./Danimarka [BD], B. No: 35553/12… , 22/10/2018, §§ 80, 81). AİHM’e göre hukukun öngördüğü bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak ifadesinde geçen yükümlülük, söz konusu kişi açısından belirli ve somut olmalıdır. AİHM ayrıca yükümlülüğün, bu yükümlülüğün ihlaline karşı bir yaptırım olarak uygulanan alıkoyma tedbirinin öncesinde mevcut olması gerektiğini belirtmiştir (Ciulla/İtalya, B.No:11152/84, § 36). AİHM’e göre yükümlülük kavramının geniş yorumlanması hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edebilecek ve keyfî olarak özgürlükten yoksun bırakılma riskini doğuracaktır (Engel ve diğerleri/Hollanda, § 69; Iliya Stefanov/Bulgaristan, B. No: 65755/01, 22/5/2008, § 72; S. ve A./Danimarka, § 83). Bu nedenle Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi mevcut hukuki düzene saygı gösterme gibi genel bir yükümlülüğü yerine getirmeye yönelik bir idari tutma hâlini haklı çıkarmayacaktır (S. ve A./Danimarka, § 83). Bu hüküm gereğince tutmanın Sözleşme şartlarına göre kabul edilebilir olması için hukukun öngördüğü yükümlülüğün daha hafif araçlarla yerine getirilmemesi gerekir (Khodorkovski/Rusya, B. No: 5829/04, 31/5/2011, § 136). Ölçülük ilkesi uyarınca ayrıca ilgili yükümlülüğün hemen yerine getirilmesinin demokratik toplumdaki önemi ile özgürlük hakkının önemi arasında bir denge kurulmalıdır (Saadi/Birleşik Krallık [BD], B. No: 13229/03, 29/1/2008, § 70). Bu dengenin kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde AİHM; konuyla ilgili mevzuattan doğan yükümlülüğün niteliğini, mevzuatın konusu, amacını, tutulan kişinin durumunu, tutmaya yol açan özel koşulları ve tutmanın süresini dikkate almaktadır (Vesileva/Danimarka, §§ 37, 38; Gatt/Malta, B. No: 28221/08, 27/7/2010, § 46). | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/22254 | Başvuru, başvurucunun askerlik işlemlerini tamamlattırmak amacıyla bir süre karakolda bekletilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, gözaltında gerekmediği hâlde kelepçe takılması, buna ilişkin görüntülerin basında yayınlanması ve gözaltı süresi boyunca kötü koşullarda tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/4/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca kötü muamele yasağının ihlali dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilemezlik kararı verilerek başvurunun bu kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının (Savcılık) Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 1968 doğumlu olan başvurucu, Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmaktayken 24/8/2016 tarihinde meslekten ihraç edilmiştir. Başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturmaları kapsamında 16/7/2016 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvurucu, gözaltındayken gerekmediği hâlde kendisine kelepçe takıldığını ve adliyeye girişi sırasında basın mensuplarınca fotoğraflarının çekildiğini belirterek görevli polis memurları hakkında Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığına 10/3/2017 tarihinde suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık, söz konusu şikâyet hakkında 16/3/2017 tarihinde görevi kötüye kullanma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (işleme konulmama kararı) vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:"...Şikayetçi darbe girişimi sonrası gözaltına alındığını bunun öncesinde kolluğun yasaya aykırı şekilde lojmandan çıkmasına engel olduğunu ayrıca aramanın da yasanın taşıdığı şartlar oluşmadan yapıldığını ve sürekli elleri arkada ters kelepçeli tutulduklarını beyan ederek şikayetçi olmuştur.Şikayette belirli bir kolluk görevlisinin ismi ya da sicili yazılmadan tüm kolluğu kapsayacak şekilde genel nitelikte olduğu ayrıca kolluğun yasaların kendisine yüklediği görevi yerine getirdiği bir suç işlemediği anlaşılmakla 4483 Sayılı Kanunun 4/Son maddesi uyarınca işleme konulmamasına,..." Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, Şanlıurfa Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 4/4/2017 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu 12/4/2017 tarihinde tebliğ edilen karara karşı 25/4/2017 tarihinde süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Yakalanan veya tutuklanan kişilerin nakliMadde 93- (1) Yakalanan veya tutuklanarak bir yerden diğer bir yere nakledilen kişilere, kaçacaklarına ya da kendisi veya başkalarının hayat ve beden bütünlükleri bakımından tehlike arz ettiğine ilişkin belirtilerin varlığı hâllerinde kelepçe takılabilir.” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Muhafızın görevini kötüye kullanmasıMadde 295 - (1) Gözaltına alınan, tutuklu veya hükümlünün muhafaza veya nakli ile görevli kişilerin, görevlerinin gereklerine aykırı hareket etmeleri halinde, görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (2) Muhafaza veya nakli ile görevli olan kimse, görevinin gereklerine aykırı olarak gözaltına alınan, tutuklu veya hükümlünün bulunduğu yerden geçici bir süreyle uzaklaşmasına izin verirse; altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Gözaltına alınan, tutuklu veya hükümlünün bu fırsattan yararlanarak kaçması halinde, kaçmaya kasten imkan sağlama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Mevzuat 1955 tarihli Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı üzerine Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarihli ve 663 C (XXIV) sayılı, 13 Mayıs 1977 tarihli ve 2076 (LXII) sayılı kararları ile onaylanan Mahpusların Islahı için Asgari Standart Kurallar kısıtlama araçlarına ilişkin aşağıdaki temel ilkeyi içermektedir: “ Kelepçe, zincir, demir ve dar gömlek gibi kısıtlama araçları bir cezalandırma vasıtası olarak hiçbir zaman kullanılamaz. Ayrıca, zincir ve demir kısıtlamak için kullanılamaz. Aşağıdaki haller dışında, diğer kısıtlama araçları da kullanılamaz: (a) Mahpusun yargısal ya da idari bir makam önüne getirildiği zaman çıkarılması koşuluyla, nakil sırasında kaçmasına karşı bir önlem olarak kullanılması;...” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Uygulaması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre kısıtlama yöntemlerinden biri olan kelepçeleme, yasal yakalama ya da tutuklama ile bağlantılı olarak uygulandığında ve koşulların makul olarak gerektirdiğinden daha fazla güç kullanma ya da kamuya teşhir içermediğinde genellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinde düzenlenen işkence yasağı kapsamında bir sorun teşkil etmez. Bu bağlamda söz konusu kişinin yakalamaya direneceğine, kaçmaya yelteneceğine, zarara yol açacağına ya da delil karartacağına inanmak için bir nedenin var olup olmadığı önem taşımaktadır (Raninen/Finlandiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, § 56; Öcalan/Türkiye [BD], B. No: 46221/99, § 182; Gorodnitchev/Rusya, B. No: 52058/99, 24/5/2007, §§ 101, 102, 105, 108; Mirosław Garlicki/Polonya, B. No: 36921/07, 14/6/2011, §§ 73-75). | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/21684 | Başvuru, gözaltında gerekmediği hâlde kelepçe takılması, buna ilişkin görüntülerin basında yayınlanması ve gözaltı süresi boyunca kötü koşullarda tutulma nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, naklen atama işleminin iptali istemiyle açılan davada verilen yürütmenin durdurulması kararının gereği gibi uygulanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/5/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 10/11/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 19/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 29/12/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 7/1/2015 tarihinde ibraz etmiştir. Birinci Bölümün 30/6/2016 tarihinde yaptığı toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görülen başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden başvuruya konu yargılama dosyasına ilişkin tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Ankara İl Emniyet Müdürlüğünde asayişten sorumlu emniyet müdür yardımcısı olarak görev yapmakta iken 23/12/2013 tarihli işlemle trafikten sorumlu emniyet müdür yardımcısı olarak görevlendirilmiştir. Başvurucunun anılan işlemin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemi ile 27/12/2013 tarihinde açtığı davada, Ankara İdare Mahkemesinin 19/2/2014 tarihli ve E.2013/1791 sayılı kararıyla başvurucunun görev değişikliği işleminin uygulanması hâlinde telafisi güç zararlar doğacağı gerekçesiyle 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi gereğince işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. Ankara Valiliğinin karara karşı yapmış olduğu itiraz, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurulunun 25/3/2014 tarihli ve Y. İtiraz 2014/1531 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Daha sonra Ankara İdare Mahkemesi 24/11/2014 tarihli ve E.2013/1791, K.2014/1589 sayılı kararıyla davayı esastan reddetmiştir. Karar, kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir: "Emniyet teşkilatında görev yapan personelin görev ve görev yerinin değiştirilmesi hususunda idarenin takdir yetkisi bulunduğu, davacının kadro derecesi ve il emniyet müdür yardımcılığı görev ünvanı değişmeden sorumlu olduğu birimin değiştirildiği, idarelerin hizmetlerin yerine getirilmesi ve herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesi açısından değişen şartlara ve ihtiyaçlaragöre aynı birim içerisinde veya birimler arasında sorumluluk açısından değişiklikler yapabileceği, dava konusu işlemin de bu kapsamda tesis edildiği, bu nedenle dava konusu işlemde hukuka, kamu yararına ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır." Anılan dava devam ederken başvurucu, Emniyet Genel Müdürlüğünün 14/1/2014 tarihli işlemi ile Elmadağ Polis Meslek Yüksek Okuluna öğretim görevlisi olarak atanmıştır. Başvurucunun bu işlemin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemi ile 20/1/2014 tarihinde açtığı davada, Ankara İdare Mahkemesinin 27/3/2014 tarihli ve E.2014/98 sayılı kararıyladavacının görevinden alınması sonucunu doğuran işlemin uygulanması hâlinde telafisi güç zararlar doğacağı gerekçesiyle 2577 sayılı Kanun’un maddesi gereğince işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:“Olayda, dava dosyasında mevcut olan bilgi ve belgelerin incelenmesinden; herhangi bir inceleme ve soruşturma geçirmeyen davacının, görev yerinin değiştirilmesini gerektirecek herhangi bir eylemi, tutum ve davranışı ile hizmete etkisi olan olumsuzluğunun ortaya konulamadığının görüldüğü, davalı idarece kamu görevlilerinin görev yerlerinin değiştirilebilmesi için herhangi bir idari veya adli soruşturma geçirmesi gibi bir zorunluluk bulunmadığı, idarenin takdir yetkisi kapsamında dava konusu işlemin tesis edildiği ileri sürülmekte ise de; takdir yetkisinin kamu yararı ve hizmetin gerekleri doğrultusunda kullanıldığına ilişkin herhangi somut bir sebebin ortaya konulamadığı anlaşıldığından, görevi ile ilgili olarak herhangi bir yetersizliği ortaya konulamayan, herhangi bir inceleme ve soruşturma geçirmeyen ve disiplin cezası da almayan davacı hakkında görev yerinin değiştirilmesini gerektirecek nitelikte bir hususun bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.Bu durumda; görev yerinin değiştirilmesi için gerekli koşullar bulunmayan davacının, görevden alınmasını gerektirecek herhangi bir olumsuz tutum ve davranışının ortaya konulmadığı, herhangi bir inceleme ve/veya soruşturma geçirmediği, disiplin cezası da almadığı dikkate alındığında, idarenin takdir yetkisinden bahisle Ankara İl EmniyetMüdürlüğü'nde Bölge Trafikten sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısıolarak görev yapan davacının, Elmadağ Polis Meslek Yüksek Okulu'na öğretim görevlisi olarakatanmasına ilişkin Mahkeme kararlarını etkisizleştirme niteliği detaşıyandava konusu işlemde kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” Bunun üzerine 25/4/2014 tarihli Bakan olurlu işlem ile 6/3/2014 tarihli ve 28933 Mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 21/2/2014 tarihli ve 6256 sayılı Kanun'un maddesi ile değiştirilen 2577 sayılı Kanun’un maddesi gereği başvurucu, kadro boş olmadığı gerekçesiyle tekrar Elmadağ Polis Meslek Yüksek Okuluna atanmış, atama işlemi 28/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 23/5/2014 tarihinde bireysel başvuru yapmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğünün Ankara İdare Mahkemesinin 27/3/2014 tarihli ve E.2014/98 sayılı kararına karşı yapmış olduğu itiraz, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurulunun 5/5/2014 tarihli ve Y. İtiraz 2014/2771 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Daha sonra Ankara İdare Mahkemesi 1/7/2014 tarihli ve E.2014/98, K.2014/776 sayılı kararıyla dava konusu atama işlemini esastan iptal etmiş ancak Danıştay Beşinci Dairesi 13/5/2016 tarihli ve E.2015/10778, K.2016/3255 sayılı ilamı ile dava konusu atama işleminde kamu yararına ve hizmet gereklerine aykırılık görülmediği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Kararın gerekçesi şöyledir:"İç güvenliği sağlayan emniyet hizmeti, sıkı bir hiyerarşik disiplin gerektiren ve icabında güç kullanma yetkisi olan, kamu düzeninin tesisi bakımından hayati öneme sahip bir kamu hizmetidir. Bu hizmetin aksaması, kamu düzeni yönünden telafisi güç ve imkansız zararların doğmasına yol açabilir. Toplumun huzur ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olan emniyet hizmetleri sınıfı mensupları, ülke içinde emniyet hizmetlerini öngörülen seviyede ve aksama olmadan yürütmekle görevlidirler. Emniyet hizmetlerinin bu niteliği gereği, memurlarının da görev ve görev yerlerinin değiştirilmesi hususunda idareye mevzuat hükümleri çerçevesinde geniş bir takdir yetkisi tanınması zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Aksinin kabulü, iç güvenlik hizmetinin aksamasına neden olabilecektir. Anayasa Mahkemesinin 2014 tarih ve E:2013/130, K:2014/18 sayılı kararında da benzer ifadelere yer verilerek emniyet hizmeti sınıfının önemine vurgu yapılmıştır. Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin maddesine yönelik adil yargılanma hakkına ilişkin başvurularda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, devletin egemenlik yetkilerini doğrudan veya dolaylı kullanan veya kamu otoritelerinin genel menfaatini korumaktan sorumlu, devlete özel bir sadakat ilişkisiyle bağlı olan asker, polis gibi görevliler yönünden özlük ve parasal haklar dışında sözleşmenintarafı olan devletin daha geniş yetkilere sahip olduğu hususu vurgulanmıştır. (Vilho Eskelinen ve Diğerleri / Finlandiya davası, 2007, No. 63235/00)Emniyet hizmetlerinin önemi gereği ülke içinde bu hizmetin öngörülen seviyede ve aksama olmadan yürütülmesininmutlak koşullarından birisi de istenilen yer ve/veya görev için planlanan seviyede personel bulundurulmasıdır.Bu durumda, idarenin kamu hizmetinin gerekleri doğrultusunda personelin görev yerini değiştirme konusunda kanunen sahip olduğu takdir yetkisini emniyet hizmetlerinin önem ve özelliğine uygun olarak kullandığı, bu takdir yetkisini kamuyararı ve hizmet gerekleri dışında subjektif (öznel) nedenlerle kullandığına dair herhangi bir bilgi belge de bulunmadığıanlaşıldığından; davacının kadro derecesi değişmeden aynı ilde eşdeğer bir göreve atandığıdikkate alındığında, dava konusu işlemde kamu yararına ve hizmet gereklerine aykırılık görülmemiştir."B. İlgili Hukuk2577 sayılı Kanun'un "Yürütmenin durdurulması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Danıştayda veya idari mahkemelerde dava açılması dava edilen idari işlemin yürütülmesini durdurmaz. (Değişik: 2/7/2012 - 6352/57 md.) Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. (Ek cümle: 21/2/2014-6526/17 md.) Ancak, kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, naklen atama, görev ve unvan değişikliği, geçici veya sürekli görevlendirmelere ilişkin idari işlemler, uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerden sayılmaz.Yürütmenin durdurulması kararlarında idari işlemin hangi gerekçelerle hukuka açıkça aykırı olduğu ve işlemin uygulanması halinde doğacak telafisi güç veya imkânsız zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur. ...... Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında verilen kararlar;... idare ve vergi mahkemeleri ile tek hakim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare mahkemesine, ... kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere itiraz edilebilir. İtiraz edilen merciler, dosyanın kendisine gelişinden itibaren yedi gün içinde karar vermek zorundadır. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir." 2577 sayılı Kanun'un "Kararların sonuçları" kenar başlıklı maddesinin (1) sayılı fıkrası, yürütmenin durdurulması kararı üzerine idarece uygulama yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan şekliyle şöyledir: "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. (İptal cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 10/7/2013 tarihli ve E.: 2012/107 K.: 2013/90 sayılı Kararı ile.)(…) (Ek cümleler: 21/2/2014-6526/18 md.) Kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, görevden alma, göreve son verme, naklen veya vekâleten atama, yer değiştirme, görev ve unvan değişikliği işlemleriyle ilgili olarak verilen iptal ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin mahkeme kararlarının gereği; dava konusu edilen kadronun boş olması hâlinde bu kadroya, boş olmaması hâlinde ise aynı kurumda kazanılmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanmak suretiyle yerine getirilir. Eski kadro ile atandığı yeni kadro arasında mali haklar bakımından bir fark bulunması durumunda, bu fark 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 91 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen usul ve esaslar çerçevesinde ödenir.” Anayasa Mahkemesi, 2577 sayılı Kanun’un maddesinde yapılan değişiklik ile kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, görevden alma, göreve son verme, naklen veya vekâleten atama, yer değiştirme, görev ve unvan değişikliği işlemleriyle ilgili olarak verilen iptal ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin mahkeme kararlarının gereğinin dava konusu edilen kadronun boş olması hâlinde bu kadroya, boş olmaması hâlinde ise aynı kurumda kazanılmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanmak suretiyle yerine getirileceğine ilişkin kurala yapılan başvuru üzerine anılan düzenlemenin Anayasa’nın , , ve maddelerine aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir (AYM, E.2014/86, K.2015/109, 25/11/2015). Kararın ilgili kısmı ise şöyledir:“ Hukuk devleti ilkesi, vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin hukuk kurallarıyla bağlı olduğu bir sistemi ifade etmekte olup devletin hukuk kurallarına bağlılığını sağlayacak en önemli mekanizma, idarenin yargısal denetimidir. İdare karşısında bireylerin hak arama özgürlüğünü kullanmaları, idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olmasına bağlı olmakla birlikte bu husus, tek başına hukuk devleti ilkesi bakımından yeterli değildir. Hukuk devletinin gerçekleşmesi için aynı zamanda idarenin yargı kararlarına uyması ve bu kararların gereklerine göre işlem ya da eylemde bulunması zorunludur. İdarenin, yargı kararlarını uygulamaması durumunda, hukuk devleti ilkesinin varlığından söz edilemez. Anayasa’nın maddesine göre yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Buna göre, idare bağlı yetkiye sahiptir. İdarenin, yargı kararlarını uygulayıp uygulamama konusunda takdir yetkisi bulunmamaktadır. Bunun yanında idare, yargı kararını uygulamayı herhangi bir koşula da bağlayamaz. Aksine bir yaklaşım, iptal kararı ile ortadan kaldırılan işlemin sonuçlarını geçerli kılmak anlamına gelir. İdare iptal kararının gereğine göre yeni bir işlem yapmak ve iptal edilen işlemden doğan sonuçları ortadan kaldırmakla görevlidir. İdarenin başkaca bir tercih ve takdir hakkı yoktur. Kuşkusuz, ilgililerin atama ve benzeri işlemlere karşı dava açmalarının nedeni, tesis edilen işlemin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmek ve yargı kararı ile dava konusu işlemin hukuka aykırılığının tespiti halinde önceki görevlerine dönebilmektir. Oysa itiraz konusu kurallarla yargı kararlarının uygulanması “kadronun boş olması” koşuluna bağlanmıştır. Uygulamada ise söz konusu kadroların boş bırakılmama, bu kadroların söz konusu işlemler sonrası diğer kamu görevlileriyle doldurulma ihtimali çok yüksektir. Bu durumda yargı kararıyla dava konusu işlemin hukuka aykırılığı tespit edilmiş olsa bile kadro boş olmadığından bu karar uygulanamayacaktır. Dolayısıyla yargı kararlarının uygulanmasının bu şekilde kadronun boş olması koşuluna bağlanmış olması hak arama özgürlüğünü etkisiz hale getiren ölçüsüz bir sınırlamadır. Kural idarenin yargısal denetimini ve hak arama özgürlüğünü etkisiz bırakacağından, hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturduğu gibi idarenin bütün işlemlerinin yargı yoluyla denetlenmesi ve yargı kararlarının bağlayıcılığı ilkelerini de ihlal etmektedir.”. 2577 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası şöyledir: "Kararın bozulması, kararın yürütülmesini kendiliğinden durdurur." | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7152 | Başvuru, naklen atama işleminin iptali istemiyle açılan davada verilen yürütmenin durdurulması kararının gereği gibi uygulanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, haksız olarak gözaltı tedbirine başvurulmasına rağmen açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; yargılamanın uzun sürmesi dolayısıyla tazminat talebinin kabul edilmemesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/3/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Ceza Davası Süreci İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK mülga maddeyle görevli) tarafından Hizbullah terör örgütüyle bağlantılı bazı faaliyetlere ilişkin yürütülen bir soruşturma kapsamında başvurucu 18/2/2009 tarihinde gözaltına alınmış ve iki gün süreyle gözaltında tutulmuştur. Başsavcılığın 2/11/2009 tarihli iddianamesiyle başvurucunun terör örgütü üyesi olma ve müstehcenlik suçlarını işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde dava açılmıştır. İddianamede, başvurucu dışında otuz iki kişinin daha aynı suçlardan cezalandırılması talep edilmiştir. Davaya bakan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 16/7/2013 tarihinde, müstehcenlik suçundan başvurucunun suçu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesiyle beraatine, terör örgütüne üye olma suçundan ise 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu kararı temyiz etmiş, Yargıtay Ceza Dairesi 7/6/2016 tarihinde suç tarihinden (17/1/2000) itibaren dava zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle mahkûmiyet hükmünün bozulmasına ve davanın düşürülmesine karar vermiştir.B. Tazminat Davası Süreci Başvurucu 29/9/2016 tarihinde haksız gözaltı nedeniyle Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde; hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşürüldüğüne vurgu yapan başvurucu, hiçbir suçu yokken gözaltına alındığını, iki günlük gözaltı sürecinde özgürlüğünden yoksun kaldığını ve zarara uğradığını belirterek haksız gözaltı ve ayrıca yargılamanın uzunca bir süre devam etmesi nedeniyle 000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Mahkeme 24/1/2017 tarihinde, davanın kısmen kabulü ile yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle başvurucuya 400 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Davalı Hazine vekili istinaf kanun yoluna başvurmuş; İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 21/6/2017 tarihinde eksik inceleme nedeniyle hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma kararı üzerine devam olunan yargılamada 25/10/2017 tarihinde yargılamanın uzun sürmesinin sanıkların tutumundan kaynaklandığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bu kez başvurucu anılan karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuş, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 2/2/2018 tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucu, kararı 2/3/2018 tarihinde öğrendiğini bildirmiş ve 14/3/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Tazminat istemi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,...k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler." | Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/7697 | Başvuru, haksız olarak gözaltı tedbirine başvurulmasına rağmen açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; yargılamanın uzun sürmesi dolayısıyla tazminat talebinin kabul edilmemesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, özel bir şirkette çalışan başvurucunun işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı ve mülkiyet haklarının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu 18/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/12923 | Başvuru, özel bir şirkette çalışan başvurucunun işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle özel hayata saygı ve mülkiyet haklarının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/12/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirilmesine gerek olmadığı belirtilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul İcra Müdürlüğünün E.2012/2462 sayılı dosyasında yürütülen icra takibi kapsamında satışına karar verilen taşınmazla ilgili olarak İstanbul İcra Hukuk Mahkemesinde ihalenin feshi davası açmıştır. İstanbul İcra Hukuk Mahkemesi 27/6/2014 tarihinde dosya üzerinden yaptığı incelemede, taşınmazın ihalesinin İstanbul Anadolu İcra Müdürlüğünün E.2012/2262 Talimat sayılı dosyasından gerçekleştirildiğini, uyuşmazlığın çözümünde istinabe olunan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesinin (İstanbul Anadolu İcra Mahkemesi) yetkili olduğunu belirtmiş, kesin olarak yetkisizliğine hükmetmiştir. Yetkisizlik kararı 26/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu aynı tarihte dosyanın yetkili ve görevli icra hukuk mahkemesine gönderilmesini talep etmiştir. Dosyanın gönderildiği İstanbul Anadolu İcra Hukuk Mahkemesi (Mahkeme)1/7/2015 tarihli kararında, ihaleye fesat karıştırıldığına dair iddianın kanıtlanamadığını belirterek davayı reddetmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 10/12/2015 tarihli kararında, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun maddesi hükmüne göre kesin olarak verilen yetkisizlik kararına ilişkin olarak yetkili mahkemeye gönderme talebinde bulunma süresinin kararın verildiği 27/6/2014 tarihinden başlayacağı, başvurucunun karar tarihinden itibaren kanunda öngörülen iki haftalık süre dolduktan sonra 26/2/2015 tarihinde gönderme talebinde bulunduğu, 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun maddesi uyarınca resen davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği belirtilerek hüküm bozulmuştur. Bozma kararına uyan Mahkeme 17/3/2016 tarihli kararında, bozma gerekçesini tekrarlayarak davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir. Başvurucu kararı temyiz etmiş, Daire 22/6/2016 tarihli kararıyla hükmü onamıştır. Karar düzeltme talebi, Dairenin 3/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Ret kararı 6/12/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 30/12/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun Hükümleri Olay tarihinde yürürlükte bulunan 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir." 6100 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Süreler, taraflara tebliğ tarihinden veya kanunda öngörülen hâllerde, tefhim tarihinden itibaren işlemeye başlar." 2004 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:"İhalenin feshine ilişkin şikâyet görevsiz veya yetkisiz icra mahkemesi veya mahkemeye yapılırsa, icra mahkemesi veya mahkeme evrak üzerinde inceleme yaparak başvuru tarihinden itibaren en geç on gün içinde görevsizlik veya yetkisizlik kararı verir. Bu kararlar kesindir." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Haczedilen mallar başka bir yerde bulunduğu takdirde satış, istinabe suretiyle yapılır. Artırma ve ihaleye mütedair ihtilaflar istinabe olunan icra dairesinin tabi bulunduğu icra mahkemesince hallolunur." Anayasa Mahkemesi Kararı Başvuru konusu davaya benzer bir olayla ilgili olarak yerel bir mahkeme tarafından somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesinin gündemine taşınan davada, 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "...bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten..." ibaresinin Anayasa'nın maddesine aykırılığı ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesi; yerel mahkemeler tarafından kesin olarak verilen görevsizlik ve yetkisizlik kararını öğrenme imkânı olmayan tarafın dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye süresinde gönderilmesini talep etme imkânını bulamaması nedeniyle davanın açılmamış sayılmasına karar verileceğini, bu nedenle usul hukuku anlamında hak kayıplarının yaşanacağını, davacının yeniden harç ödemek suretiyle tekrar dava açmak zorunda bırakılmasının yanında zaman aşımının kesilmesi, hak düşürücü sürenin korunması gibi hakların da sona ereceğini belirtmiştir. Bu açıdan tarafların henüz varlığından haberdar olmadıkları görevsizlik ya da yetkisizlik kararının verildiği tarihten itibaren iki haftalık süre içinde yetkili ve görevli mahkemeye başvurmadıklarından bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin sonuçlarının hak arama özgürlüğünü ölçüsüz bir şekilde sınırlandırdığını belirterek anılan hükmün Anayasa'nın maddesine aykırı olduğuna karar vermiş ve Kanun'da yer alan "...bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten..." ibaresini iptal etmiştir (AYM E.2015/96, K.2016/9, 10/2/2016).B. Uluslararası Hukuk İlgili Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından davasının ...görülmesini istemek hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmiştir (Golder/Birleşik Krallık [GK], B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasında mündemiçtir. Bu çıkarsama Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen genişletici bir yorum olmayıp Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesindeki lafzın Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin gözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarak Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36). AİHM; mahkeme hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM; bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte kısıtlamaması ve zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayan sınırlamalar Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34). AİHM, dava hakkını süre sınırına bağlayan iç hukuk hükümlerinin yorumlanmasının öncelikli olarak kamu otoritelerinin ve özellikle mahkemelerin görevi olduğunu belirtmekte ve AİHM'in rolünün bu yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığının tespitiyle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Süre sınırı getiren kuralların uygun adalet yönetiminin güvence altına alınması amacına dayandığına işaret eden AİHM, bu kuralların veya bunların uygulanmasının ilgililerin ulaşılabilir başvuru yollarına müracaatlarını engelleyecek mahiyette olmaması gerektiğini değerlendirmektedir. AİHM, bu bağlamda her bir olayın somut başvuru yolunun özellikleri ışığında ve Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrasının amaç ve hedefleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Eşim/Türkiye, § 20). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/73548 | Başvuru, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM) iptal davası sonrasında açılan tam yargı davasının incelenmeksizin reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 4/2/2013 tarihinde Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 7/4/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 15/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 10/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 7/9/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu,Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu “üste hakaret” suçunu işlediği iddiasıyla 29/7/2011 tarihinde tutuklanmış, tutukluluk kararına yaptığı itiraz sonucu 12/8/2011 tarihinde verilen tahliye kararıyla serbest bırakılmıştır. Başvurucu emsalleriyle birlikte 30/8/2011 tarihinde yüzbaşı rütbesine terfi etmesi gerekirken söz konusu tutuklama olayı nedeniyle terfi ettirilmemiştir. Başvurucunun terfi ettirilmemesine ilişkin işlemin iptal edilmesi istemiyle yaptığı başvuru, Kara Kuvvetleri Komutanlığının 26/8/2011 tarihli işlemiyle reddedilmiştir. Başvurucu “terfiinin yapılmaması işleminin iptali ve özlük haklarının yasal faiziyle iadesi” istemiyle dava açmıştır. AYİM Birinci Dairesinin 19/9/2012 tarihli ve E.2011/1880, K.2012/896 sayılı kararı ile başvurucunun terfi ettirilmemesine ilişkin işlemin esastan iptaline, 30/8/2011 tarihinden itibaren eksik ödenen tüm özlük hakları farklarının yasal faiziyle birlikte başvurucuya ödenmesine karar verilmiştir. Kararda şu ifadelere yer verilmiştir:"Dosyadaki bilgi ve belgelerden, … davacının emsalleriyle birlikte normal olarak 2011 tarihinde yüzbaşı rütbesine terfi etmesi gerektiği, ancak tutuklanması nedeniyle davalı idarece terfi işleminin yapılmadığı, davacının bu işleme karşı silsileler yolu ile yaptığı idari başvuruya, K.K.K.’lığının 2011 tarihli yazısı ile olumsuz cevap verildiği …davacının da terfi ettirilmeme işleminin iptali istemiyle süresinde iş bu davayı açtığı anlaşılmaktadır.…Buna göre itiraz müessessinin niteliği de dikkate alındığında; tutuklama kararına süresinde yapılan itiraz üzerine, yapılan ilk incelemede itirazın kabulüne karar verilmesi halinde, gerekçeden hareketle artık tutuklama kararının vaki olmuş sayılmasını kabul etmek yasal olarak mümkün görünmemektedir. Bu nedenle yapılan terfi ettirmeme işlemin[in] hukuka uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Dairemizin bu kabulünün doğal sonucu olarak da, davacının 30 Ağustos 2011 tarihinden itibaren rütbe terfii yapamamasından doğan tüm özlük haklarının farklarının da idarece tazminine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır." Bu kararın 9/11/2012 tarihinde tebliği üzerine başvurucu, söz konusu terfi ettirilmeme işlemi nedeniyle manevi zarara uğradığından bahisle dilekçe tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 000 TL tazminatın tarafına ödenmesine karar verilmesi istemiyle 16/11/2012 tarihinde AYİM'de dava açmıştır. AYİM Birinci Dairesi 18/12/2012 tarihli ve E.2012/1525, K.2012/1517 sayılı kararıyla davayı reddetmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:“Görüldüğü üzere yukarıdaki hükme [4/7/1972 tarihli 1602 sayılı AYİM Kanunu’nun maddesi, bkz. § 16] göre iptal davasının sonuçlanmasını müteakip tazminat davası açılabilmesi için işlemin iptaline ilişkin dava ile birlikte tazminat davası açılmamış olması gerekmektedir. Zira bir idari işlemden doğan zararların bölümlere ayrılarak bir bölümünün iptal davasıyla birlikte, diğer bölümünün ise iptal davasının sonuçlanması üzerine dava konusu edilmesi yani kısmi dava açılması mümkün değildir (Nitekim Dairemizin kararları bu yöndedir. Bkz. AYİM 1’nci Dairesinin 2011 gün ve E:2011/1049, K:2011/1183 sayılı kararı, AYİM 1’Dairesinin 2012 gün ve E:2009/1525 sayılı kararı).Yukarıda belirtilen mevzuat hükmü ve açıklama çerçevesinde davacının talebini değerlendirdiğimizde; davacı tarafından 06 Aralık 2012 tarihinde rütbe terfi ettirilmeme işleminin iptali istemiyle açılan davada, işlemin iptaliyle birlikte davacı, terfi ettirilmesi gereken tarihten itibaren özlük haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesini de talep etmiştir. Diğer bir ifadeyle davacı, maddi zararının tazminini de talep etmiştir. Dolayısıyla tam yargı davasını iptal davasıyla birlikte açma yolunu tercih etmiştir. Bunun üzerine Dairemizce 2012 tarihli ve 2012/1880-896 E/K sayılı kararla, davacının talebi doğrultusunda hüküm kurulmuştur. Davacı tarafından iptal davasıyla birlikte özlük hakkı da talep edilmiş olmakla, diğer bir ifade ile iptal davası ile birlikte tam yargı davası da açılmış olmakla, davacının 1602 sayılı Kanun’un 42’nci maddesinde kendisine tanınan hakkı kullandığı, işlemin iptaline karar verilmesini müteakip ayrıca manevi tazminat talebinde bulunmasının hukuken mümkün olmadığı değerlendirildiğinden dava konusu manevi tazminat talebinin incelenmeksizin reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır." Söz konusu kararın 17/1/2013 tarihinde öğrenilmesi üzerine başvurucu 4/2/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 4/7/1972 tarihli ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanun’un “İptal ve tam yargı davaları” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“İlgililer, haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davaları ile birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı, icra tarihinden itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 35 inci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.” | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1227 | Başvuru, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde AYİM) iptal davası sonrasında açılan tam yargı davasının incelenmeksizin reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Ekli tablonun (A) sütununda numaraları belirtilen başvuruların konu yönünden irtibatları nedeniyle 2018/35966 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2018/35966 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucuların bir kısmı, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Arka Plan Bilgisi Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Devletin yetkili organları tarafından tehdit değerlendirmesi yapılarak demokratik anayasal düzene, bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, millî güvenliğe yönelik tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine ve illegal yapılanmalara karşı tedbirler alınması kararlaştırılmıştır (ayrıntılar için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017). Anılan tedbirler kapsamında olağanüstü hâl ilan edilmiş ve olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleri çıkarılmıştır. Bu çerçevede 22/7/2016 tarihinde kararlaştırılan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 667 sayılı KHK'nın maddesinde devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenlik Kurulunca karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personelin kamu görevinden çıkarılmaları öngörülmüştür. 667 sayılı KHK, 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Kanun'un 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonucunda kanunlaşmıştır. B. Somut Başvurulara İlişkin Olay ve Olgular Başvurucular, Batı Akdeniz Kalkınma Ajansında (BAKA) iş akdiyle çeşitli görevlerde çalışmaktayken BAKA Genel Sekreterliği tarafından başvurucuların terör örgütü ile iltisaklı olduklarının BAKA Yönetim Kuruluna bildirilmesi üzerine, başvurucuların iş akdi BAKA Yönetim Kurulunca feshedilmiştir. Başvurucular, iş akdinin usulüne uygun olarak feshedilmediğini ve fesih için somut bir olguya dayanılmadığını belirterek işe iade istemiyle BAKA aleyhine dava açmıştır. Davalı BAKA cevap dilekçesinde, davanın süresinde açılmadığını, başvurucuların terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları gerekçesiyle BAKA Yönetim Kurulunca işten çıkarıldığını ve 667 sayılı KHK gereğince iş akitlerinin haklı nedenle feshedildiği belirterek davanın reddini savunmuştur. Isparta İş Mahkemesi (Mahkeme) açılan davaların reddine karar vermiştir. Mahkeme kararlarında; başvurucuların terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları gerekçesiyle 667 sayılı KHK'ya dayalı olarak iş akitlerinin feshedildiği, 667 sayılı KHK'nın maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca da bu kişilerin bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmasının mümkün olmadığı gerekçesine yer verilmiştir. Başvurucular, karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri (Bölge Adliye Mahkemesi) başvurucuların istinaf istemlerini reddetmiştir. Kararda; Mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesi bakımından usul ve esas yönünden yasaya aykırı bir durum bulunmadığı belirtilmiştir. Başvurucuların temyiz istemleri, Yargıtay Hukuk Dairesince reddedilmiştir. Nihai kararların tebliğinin ardından başvurucular süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bakınız Berrin Baran Eker ([GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20-35). | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/35966 | Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/8/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvuruculardan Şaban Selçuk, Recep Selçuk ile diğer başvurucuların murislerinin 20/10/2010 tarihinde açtıkları davanın yargılaması 11/6/2019 tarihinde tamamlanmıştır. Başvurucular, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ile yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuştur. | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/30641 | Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru; İnfaz Hâkimliği kararına karşı yapılan itirazın, sürenin son gününün resmî tatile geldiği dikkate alınmadan süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı süresi içerisinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme ve terör örgütlerinin yayınlarını basmak veya yayınlamak suçlarından Uşak Sulh Ceza Hâkimliğinin 6/7/2018 tarihli kararı ile tutuklanarak Uşak E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (Ceza İnfaz Kurumu) alınmıştır. Başvurucu 17-19 Temmuz 2018 tarihleri arasında üç farklı kişiye gönderilmek üzere dört adetmektubu Ceza İnfaz Kurumu idaresine teslim etmiştir. Ceza İnfaz Kurumu Mektup Okuma Komisyonu Başkanlığı tarafından yapılan değerlendirmeler sonucunda, mektup içeriklerinde sakıncalı ifadeler yer alması nedeniyle söz konusu mektuplar incelenmek üzere Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kuruluna gönderilmiştir. Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda 19/7/2018 tarihli 2018/848 ve 2018/849 ve 20/7/2018 tarihli 2018/852 ve 2018/853 numaralı kararlar ile mektupların sakıncalı olması nedeniyle mektuplara el konulmasına hükmedilmiştir. Verilen kararlar aynı gün başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/8/2018 tarihinde Uşak İnfaz Hâkimliğine söz konusu kararlara karşı şikâyet yoluna başvurmuştur. Uşak İnfaz Hâkimliği 10/8/2018 tarihli kararıyla başvurucunun şikâyetini reddetmiştir. Kararda, kararın tebliğinden itibaren yedi günlük yasal süresi içerisinde Uşak Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Başvurucu 27/8/2018 tarihinde Uşak Ağır Ceza Mahkemesine (Ağır Ceza Mahkemesi) başvurarak karara itiraz etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı süresinde yapılmadığı gerekçesiyle 11/9/2018 tarihli kararıyla reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanunun 6/ maddesine göre, “İnfaz hâkiminin kararlarına karşı şikâyetçi veya ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından, tebliğden itibaren bir hafta içinde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre acele itiraz yoluna gidilebilir.” Bu kapsamda tutuklu Alip Galip Baltoğlu'nun mahkememize konu itiraz dilekçesi hakkında inceleme yapıldığında, Uşak İnfaz Hakimliği’nin 2018/873E 2018/887K sayılı “Sakıncalı mektup değerlendirme kararına ilişkin şikayetin reddine" dair kararı 10/08/2018 tarihinde verdiği, verilen bu kararın tutukluya 15/08/2018 tarihinde tebliğ edildiği, tutuklunun 7 günlük süre içinde (yani 23/08/2018 tarihine kadar) belirtilen karara itiraz edebileceği ancak tutuklunun bu karara 27/08/2018 tarihinde itiraz ettiği, tutuklunun itiraz ederken yukarıda anlatılan bir haftalık süreyi geçirdiği ayrıca süresinden sonra itiraz etmesini haklı gösterir delil, belge de sunmamış olduğu görülmekle itirazın reddine karar verilmiştir." Nihai karar başvurucuya 3/10/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 2/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu'nun "İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar" kenar başlıklı maddesinin beşinci fıkrasının olay tarihinde yürürlükte olan hâli şöyledir:"İnfaz hâkiminin kararlarına karşı şikâyetçi veya ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından, tebliğden itibaren bir hafta içinde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre acele itiraz yoluna gidilebilir." 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un "Yollamalar" başlıklı maddesinin(1) numaralı fıkrası şöyledir:"Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa yapılan yollamalar, Ceza Muhakemesi Kanununun bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılır." 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Sürelerin hesaplanması” kenar başlıklı maddesinin (2) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:"(2) Süre, hafta olarak belirlenmiş ise, tebligatın yapıldığı günün, son haftada isim itibarıyla karşılığı olan günün mesai saati bitiminde sona erer.... (4) Son gün bir tatile rastlarsa süre, tatilin ertesi günü biter.” 17/3/1981 tarihli ve 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Aşağıda sayılan resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü ve 1 Mayıs günü genel tatil günleridir....B) Dini bayramlar şunlardır:... Kurban Bayramı; Arefe günü saat 00'ten itibaren 4,5 gündür....D) Ulusal, resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü ve 1 Mayıs günü ve 15 Temmuz günü resmi daire ve kuruluşlar tatil edilir....”B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Cemil Hırca, B. No: 2019/8549, 23/11/2021, § 16- | Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/32812 | Başvuru, İnfaz Hâkimliği kararına karşı yapılan itirazın, sürenin son gününün resmî tatile geldiği dikkate alınmadan süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 1 |
Başvuru yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyonlara sunulmuştur. Başvurucuların bir kısmı, bireysel başvuru harç ve masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığını belirterek adli yardım talebinde bulunmuşlardır. Komisyonlarca, adli yardım talebi olan başvurucuların bu taleplerinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonlarca başvurular hakkında daha önce verilen idari ret kararları, itiraz üzerine itiraz haklı bulunarak, kaldırılmış ve kısmi kabul edilebilirlik kararları verilerek makul süreye ilişkin şikâyetin Bölüm tarafından incelenmesine karar verilmiştir. Komisyonlarca başvuruların diğer kısımları hakkında kabul edilmezlik kararları verilmiştir. Konularının aynı olması nedeniyle 2015/19264, 2015/18629, 2015/17694, 2015/18632, 2015/7740, 2015/18621, 2015/18423, 2015/17972, 2015/18891 başvuru numaralı dosyaların 2015/7425 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve diğer dosyaların kapatılarak incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucular, haklarındaki yargılamaların uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. | Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7425 | Başvuru yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Başvuru, ceza infaz kurumunda meydana gelen intihar vakası nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucuların müşterek çocukları olan B. Ankara Sulh Ceza Mahkemesi kararı uyarınca, uyuşturucu madde ticareti suçlamasıyla 9/12/2010 tarihinde tutuklanarak Sincan L Tipi Ceza İnfaz Kurumunda (Kurum) C1 Blok 1 No.lu koğuşa geçici olarak yerleştirilmiştir. B. hakkında Kuruma alınırken düzenlenen 9/12/2010 tarihli genel adli muayene raporunda darp ve cebir izi izlenimi veren bulguya rastlanmadığı belirtilmiştir. B. Kuruma yerleştirildiği tarih itibarıyla 24 yaşındadır. Aynı tarihlerde B.nin bulunduğu koğuşa başka mahpuslar da geçici olarak yerleştirilmiştir. Kuruma alındığı gün B. hakkında düzenlenen Hükümlü/Tutuklu Tanıma Formu'nda B.nin bekâr olduğu, daha önce de suç isnadıyla hakkında işlem yapıldığı belirtilmiş; belirgin fiziksel özellik (bedensel engel, yara izi, dövme vb.) olarak self mutilasyon (intihar amacı olmaksızın kendine zarar verme) durumu olduğu kayıt altına alınmıştır. B. hakkında Kuruma alınmasını takiben düzenlenen 10/12/2010 tarihli Psikososyal Değerlendirme Formu'nda B.nin aile ilişkilerinin normal olduğu, ailesinin suçu üzüntü ile karşıladığı ve Kurum yaşamını olumlu gördüğü açıklanmıştır. Formda ayrıca B.nin iyimser, konuşkan, dışa dönük, girişken, gerçekçi, dikkatinin yoğun, belleğinin güçlü olduğu değerlendirilmiştir. B. bulunduğu koğuşta (toplam üç kişinin kaldığı anlaşılan) 10/12/2010 tarihinde saat 10 civarında -tanık ifadeleri ve olay tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla- yatak çarşafından yırttığı parçayı pencerenin demir korkuluklarına bağlayarak ası suretiyle intihar etmiştir. Kuruma yeni gelen mahpusların kurum kimlik kartlarının dağıtımı esnasında mahpusların bağırarak yardım istemesi üzerine Kurum personeli durumdan haberdar olarak B.yi revire götürmüştür. Öncelikle, olay yerine mahpusların haberdar etmesi üzerine gelen ve Kurumda mahpus olarak bulunan hekimin ardından Kurumun sağlık ekibi B.ye müdahale etmiş, CPR (yaşam desteği) uygulanmış ancak B. hayatını kaybetmiştir. Olayı takiben Sincan Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) inceleme başlatmıştır. Bu kapsamda olay yeri krokisi çıkarılmış, Olay Yeri İnceleme Tutanağı düzenlenmiştir. Olay yeri krokisine göre koğuşta iki kişilik iki ranza ve bir metal dolap bulunmaktadır. 10/12/2010 tarihli olay yeri inceleme raporunda; koğuşta sağ tarafta duran ilk ranzanın üst kısmında yatağın dağınık, çarşafın yırtık olduğu, çarşafın bir kısmının pencere demirlerine asılı durduğu, çarşafın düğümü ile zemin arasında 215 cm, düğüm ile tavan arasında 80 cm mesafe olduğu, revirde B.nin sedye üzerinde yatar vaziyette olduğu ifade edilmiştir. Başsavcılık tarafından yapılan yazışmalardan Kurum içinde kamera bulunmakla beraber koğuşların içinde kamera kaydı yapılmadığı anlaşılmıştır. Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı tarafından düzenlenen 11/12/2010 tarihli otopsi raporunda, kesin ölüm nedeninin vücuttan alınan kan ve doku örneklerinin histopatolojik inceleme sonucu tespit edilebileceği belirtilmiştir. Kimya İhtisas Dairesinin 29/12/2010 tarihli incelemesi sonrası düzenlenen 19/4/2011 tarihli otopsi raporunda, ölümün asıya bağlı olarak meydana geldiği tespit edilmiş ve ayrıca B.nin vücudunda telem (boyunda ası nedeniyle oluşan iz) dışında lezyon, travmatik bulgunun söz konusu olmadığı ancak kanda ve idrarda esrarın etken maddesi olan THC (kenevir bitkisinde bilinen 113 kannabinoidden biri) bulunduğu belirtilmiştir. Başsavcılığın talimatı ile düzenlenen ve esrarın etken maddesinin B.nin vücuduna intihar eyleminden ne kadar süre önce girmiş olabileceğini belirten 5/9/2011 tarihli Adli Tıp Kurumu raporunda; kandaki etken maddenin tespit edilebilme süresinin ortalama 3 ile 14 gün olduğu, idrar için ise bu sürenin üç hafta olduğu ifade edilmiştir. Başvurucuların vekilinin talebi üzerine Başsavcılık tarafından,olay yerinde acil tıbbi müdahalenin yapılabilmesi adına gereken ekipman olup olmadığının saptanması için 9/3/2011 tarihinde keşif yapılmış ve akabinde aynı tarihli rapor düzenlenmiştir. Hekim tarafından düzenlendiği anlaşılan raporda, Kurum revirinde acil tıbbi müdahale için gereken ilaç ve tıbbi ekipmanın bulunduğu ve yeterli olduğu, ayrıca Kuruma yürüme mesafesinde bir sağlık kurumunun yer aldığı, bu kurumun da gereken donanımının olduğu ifade edilmiştir. Başsavcılık, Kurumdaki mahpusların ve Kurum personelinin ifadesini almıştır. İfadeler olayın ardından yaklaşık bir ile üç ay arasında alınmıştır. Aynı zamanda hekim olan mahpus K.A. tanık sıfatıyla alınan ifadesinde; olay günü mahpusların haber vermesi üzerine revire gidip yeniden canlandırma işlemi yaptığını, ardından yaklaşık iki dakika içinde Kurumun sağlık ekibinin gelip işleme devam ettiğini ancak şahsın öldüğünü, olaya ilişkin başka bilgisi olmadığını, diğer mahpuslar U. ve Ü.Ş. ifadelerinde, koğuşa girdiklerinde B.yi asılı hâlde bulduklarını belirtmiştir. Kurumun ifadesi alınan on bir personeli olay akışı bakımından birbiriyle örtüşen beyanlarında özetle B.yi koğuşunda pencere demirlerine yatak çarşafı ile asılı olarak bulduğunu, yatakhanede başka kimsenin olmadığını, revire götürerek ilk müdahalenin yapılmasını sağladığını, revirde gereken tıbbi araçların bulunduğunu, Kuruma yeni gelen B. adına şüpheli bir durum olmadığını, B.ye intiharı sonrasında müdahale edildiğini belirtmiştir. Başsavcılık 21/11/2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde öncelikle delilleri ve olay silsilesini aktaran Başsavcılık, Kuruma girmeden esrar aldığı anlaşılan B.nin intiharında herhangi bir şüpheli durum olmadığını, ölümün asıya bağlı olarak gerçekleştiğini, müdahalenin zamanında yapıldığını ve revirde tıbbi teçhizatın yeterli olduğunu, bu bağlamda görevi ihmal veya kötüye kullanma eyleminin olayda gerçekleşmediğini ifade etmiştir. Söz konusu karara yönelik itiraz 18/4/2012 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucular, çocuklarının ölümü nedeniyle Adalet Bakanlığı (Bakanlık) aleyhine20/9/2011 tarihinde çocuklarının korunmadığı iddiasıyla hizmet kusuruna dayalı olarak tam yargı davası açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi 21/12/2012 tarihli kararı ile davayı reddetmiş; gerekçede özetle B.nin intihar etmesi olayında idareye yüklenebilecek herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığının Başsavcılık tarafından yapılan soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumundan alınan bilirkişi raporu ve tanık beyanlarıyla sabit olduğunu, bu nedenle tazminat talebinin hukuka uygun olmadığını belirtmiştir. Danıştay Onuncu Dairesi ret hükmünü 15/4/2016 tarihinde onamış, karar düzeltme talebini de29/9/2020 tarihinde reddetmiştir. Başvurucular 11/11/2020 tarihinde karar düzeltme talebinin reddine dair kararı öğrendikten sonra 11/12/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. | Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı | https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/38081 | Başvuru, ceza infaz kurumunda meydana gelen intihar vakası nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. | 0 |
Subsets and Splits