text
stringlengths
115
474k
Haklar
stringclasses
21 values
Kararın Bağlantı Linki
stringlengths
53
58
Başvuru Konusu
stringlengths
0
2.09k
labels
int64
0
1
Başvuru, gözaltına alınmayla başlayıp tutuklanma ve ceza infaz kurumuna getirilme sürecinde de devam eden işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkindir. Başvuru 4/7/2013 tarihinde Adana Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 31/3/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 26/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 5/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvuruculara 28/8/2014 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucular, karşı beyanlarını 4/9/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla temin edilen ve Adana Ağır Ceza Mahkemesinin E.2010/479, Adana Çocuk Mahkemesinin E.2013/50 sayılı dosyalarındaki bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: İşkence ve kötü muamele iddialarına konu fiillerin işlendiği 6/12/2009 tarihinde 16 yaşında olan başvurucular, Adana’da ikamet etmektedirler. 6/12/2009 tarihinde saat 30 sularında Adana ili Barbaros Mahallesi’nde yaklaşık 30 kişilik bir grup toplanarak PKK Terör Örgütü liderinin serbest bırakılması için ateş yakıp yolu trafiğe kapatmışlardır. Başvurucular olay yerinde yakalandıktan sonra haklarında “terör örgütünün propagandasını yapma, genel güvenliği kasten tehlikeye sokma, kasten yaralama ve mala zarar verme” suçlarından Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (Savcılık) S.2009/971 sayılı dosyasında soruşturma başlatılmıştır. Başvurucuların da aralarında bulunduğu 13 şüpheli hakkında Başsavcılığın 11/2/2010 tarihli ve S.2009/971, E.2010/84 sayılı iddianamesiyle atılı suçlardan kamu davası açılması üzerine Adana Çocuk Mahkemesinin E.2013/50 sayılı dosyasında yargılama yapılmıştır. Başvurucular vekili Av. Tugay Bek; başvurucuların gözaltına alınmaları, tutuklanmaları ve ceza infaz kurumuna götürülmeleri sırasında polis memurlarının; ceza infaz kurumuna girdikten sonra da jandarma ve infaz koruma memurlarının işkence ve kötü muamelesine maruz kaldıkları iddiasıyla 14/12/2009 tarihinde Adana Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Şüpheli kamu görevlileri hakkında Savcılığın S.2009/65374 sayılı dosyası üzerinden soruşturma başlatılmıştır. Savcılığın 16/2/2010 tarihli ve S.2009/65274, E.2010/4345 sayılı iddianamesi ile sekiz polis memuru hakkında kamu görevi sırasında kasten yaralama ve hakaret suçlarından Adana (kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Adana Sulh Ceza Mahkemesi, yaralama eyleminin 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinde düzenlenen işkence suçunu oluşturduğundan bahisle 25/10/2010 tarihli ve E.2010/418, K.2010/1270 sayılı görevsizlik kararı ile dosyayı Adana Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. Adana Ağır Ceza Mahkemesi, 15/9/2011 tarihli ve E.2010/479, K.2011/309 sayılı kararla tüm sanıkların beraatine hükmetmiştir. Beraat hükmünün, başvurucular vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 15/10/2012 tarihli ve E.2012/25723, K.2012/3078 sayılı ilamı ile hüküm onanarak kesinleşmiştir. 4/7/2013 tarihinde bireysel başvuru yapılmıştır.B. İlgili Hukuk 5237 sayılı Kanun’un “Kasten yaralama” kenar başlıklı maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:“(2) (Ek fıkra: 5328 sayılı Kanun’un maddesi) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.(3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,e) Silahla,işlenmesi hâlinde, şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” 5237 sayılı Kanun’un “İşkence” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Madde 94 - (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(2) Suçun;a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,İşlenmesi hâlinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. (5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi hâlinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.” 5237 sayılı Kanun’un “Hakaret” kenar başlıklı maddesinin (1) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:“(1)(8/7/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanun’la değişik) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir. …(4) (8/7/2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanun’la değişik) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.” 
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5423
Başvuru, gözaltına alınmayla başlayıp tutuklanma ve ceza infaz kurumuna getirilme sürecinde de devam eden işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, başvurucu aleyhine açılan menfi tespit davasında imza incelemesine ilişkin alınan bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmemesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına uyulmaması, devam eden ceza yargılamasının bekletici mesele yapılmaması ve davanın kabul edilmiş olması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 1/4/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 4/7/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm tarafından 21/11/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 23/1/2015 tarihli görüş yazısı başvurucuya tebliğ edilmiş; başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, eski eşi Y.A. tarafından Kadıköy Aile Mahkemesinde açılan boşanma davasında karşı dava olarak devam eden ve daha sonra boşanma davasından tefrik edilerek aynı Mahkemenin E.2006/406 sayısına kaydedilen katılım payı ve tazminat istemli davada Mahkemece yurt dışındaki yaklaşık 000 USD’nin oluşumundaki katkı payı alacağının reddedilmesinden sonra taraflar arasındaki uyuşmazlığın 28/10/2008 tarihli beş maddelik protokol kapsamında sulh olunmak suretiyle sonuçlandırıldığını belirtmiştir. 28/10/2008 tarihli protokolün maddesinde, tarafların evlilikleri boyunca edindikleri yurt dışında Y.A. adına kayıtlı fonlarda bulunan ve Y.A.nın ilk eşinden olan oğlu A.H.O. tarafından yönetilen hesaplara karşılık Y.A.nın protokolün maddesinde yazılı 28/10/2008 tanzim ve 5/1/2009 vade tarihli 000 USD meblağlı bonoya (senet) dayalı olarak 000 USD'yi başvurucuya ödeyeceği, bunun karşılığında protokolün maddesinde başvurucunun Y.A.nın oğlu A.H.O. tarafından yönetilen fon ve banka hesaplarını kesinlikle irdelemeyeceği, bu konuda herhangi bir hukuki yola başvurmayacağı ve suç duyurusunda bulunmayacağı, protokolün maddesinde de başvurucunun temyiz etmiş olduğu Kadıköy Aile Mahkemesinin E.2006/406 sayılı dosyasında yürüyen davadan feragat edeceği şartları yazılıdır. Başvurucu, protokolün maddesine dayanarak Kadıköy Aile Mahkemesinin 27/5/2008 tarihli ve E.2006/406, K.2008/463 sayılı kararıyla ilgili temyiz talebinden feragat etmiş; feragat üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 1/12/2008 tarihli ve E.2008/17919, K.2008/16212 sayılı ilamı ile temyiz dilekçesinin reddine karar verilerek hükmün 1/12/2008 tarihinde kesinleştiği karara yazılmıştır. Başvurucu, protokol ve 28/10/2008 tanzim ve 5/1/2009 vade tarihli 000 USD meblağlı senede dayalı olarak 000 USD'nin kendisine ödenmesini istemiştir. Senet bedelinin ödenmemesi üzerine başvurucu, Y.A. hakkında İstanbul İcra Müdürlüğünün E.2009/27171 sayılı dosyası kapsamında icra takibi başlatmış; Y.A.nın malları üzerine haciz konulmuştur. a. Y.A. imzaya ve borca itiraz ederek başvurucu aleyhine 16/9/2009 tarihinde İstanbul İcra Hukuk Mahkemesinde imzaya itiraz davası açmıştır. Mahkemece İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Bölümünden üç kişiden oluşan bilirkişi heyetinden alınan 31/5/2010 tarihli bilirkişi raporunda senetteki imzanın Y.A.nın eli ürünü olduğu tespit edilmiştir. b. İstanbul İcra Hukuk Mahkemesinin 30/6/2010 tarihli ve E.2009/1899, K.2010/1013 sayılı kararı ile imza inkârına rağmen takibe konu senetteki imzanın davacının eli ürünü olduğu gerekçesiyle dava reddedilmiştir.  c. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 9/11/2010 tarihli ve E.2010/22814, K.2010/26240 sayılı kararı ile hükme esas alınan bilirkişi raporunun yeterli teknik donanıma sahip bir laboratuvar ortamı yerine icra mahkemesi hâkim odasında yapılan inceleme sonucu düzenlendiği, ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında açıklanan ilkelere uygun bulunmadığı gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. d. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 3/5/2011 tarihli ve E.2011/1431, K.2011/8268 sayılı ilamıyla reddedilmiştir. e. Bu arada Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan bireysel başvuruya konu menfi tespit davasında verilen karar kesinleşmiştir. İstanbul İcra Hukuk Mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda 22/3/2013 tarihli ve E.2011/666, K. 2013/169 sayılı karar ile davacı tarafından bireysel başvuruya konu Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan menfi tespit davası sonunda protokol ve senet dolayısıyla davacının başvurucuya borçlu olmadığının tespitine karar verildiği ve kararın kesinleştiği, bu karar doğrultusunda davacının icra takibine konu senetten dolayı borcunun bulunmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın konusu kalmadığından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığı kabul edilmiştir. a. Y.A., protokolün sahte olarak kendisi adına imzalandığını ileri sürerek başvurucunun resmî belgede sahtecilik suçunu işlediği iddiasıyla Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. b. Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca protokoldeki imzanın incelenmesi için önce Kadıköy Adli Tıp Şube Müdürlüğüne başvurulmuş, 17/2/2010 tarihli raporda protokol aslındaki imzanın Y.A.nın eli ürünü olduğu tespit edilmiş; itiraz üzerine alınan Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 24/11/2010 tarihli raporunun da aynı doğrultuda olması nedeniyle 7/12/2010 tarihli ve Sor. 2009/52964, K.2010/25805 sayılı karar ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. c. Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı, itiraz üzerine Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinin 8/2/2011 tarihli ve 2011/136 Değişik İş sayılı kararı ile suçun işlenip işlenmediğine ilişkin yargılama yapılması gerektiği belirtilerek kaldırılmış ve başvurucu aleyhine Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinde resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçundan dava açılmıştır. d. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, 20/3/2012 tarihli ve E.2011/73, K.2012/54 sayılı kararı ile gerek Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının Sor.2009/52964 sayılı dosyası kapsamında Adli Tıp Belge İnceleme Uzmanı tarafından düzenlenen 17/2/2010 tarihli bilirkişi raporu gerek Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan 24/11/2010 tarihli bilirkişi raporu ile bu raporları destekler nitelikteki diğer bilirkişi raporları kapsamında protokoldeki imzanın Y.A.nın eli ürünü olduğunun net olarak tespit edildiği, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen rapora itibar edilmekle birlikte protokol çıplak gözle incelendiğinde de katılan Y.A.nın ismi altında bulunan imzanın Y.A.dan temin edilen imza örnekleri ile benzerlik gösterdiği, her ne kadar Y.A. tarafından senede ilişkin olarak Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan menfi tespit davasının kabul edildiği iddia edilmiş ise de menfi tespit davasından farklı olarak bu davanın taraflar arasındaki borca ilişkin olmayıp iddia edilen belge üzerindeki imzanın Y.A.ya ait olup olmadığına ilişkin bir ceza davası olduğu, hukuk mahkemesi ile ceza mahkemesinin ispat kuralları arasında fark bulunduğu, bu bakımdan borçlu olunmadığının tespitine ilişkin olarak Hukuk Mahkemesince verilen kararın bu yargılama yönünden bağlayıcı bir yönü olmadığı ve çelişki oluşturmadığı vurgulanarak tüm dosya kapsamı dikkate alındığında protokoldeki imzanın Y.A.ya ait olduğunun anlaşıldığı ve müsnet suçların başvurucu tarafından işlenmediğinin sabit olduğu gerekçesiyle başvurucunun beraatına karar verilmiştir. e. Karar, katılan sıfatıyla Y.A. tarafından temyiz edilmiş olup temyiz incelemesinin devam ettiği anlaşılmıştır. a. Y.A., senedin sahte olarak düzenlendiği iddiasıyla başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. b. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 28/2/2011 tarihli senetteki imzanın müşteki Y.A.nın eli ürünü olduğunu tespit eden raporuna dayanılarak 8/3/2011 tarihli ve Sor.2009/54795, K.2011/2568 sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. c. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı, itiraz üzerine Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin 20/4/2011 tarihli ve 2011/130 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiş ise de Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinin 18/7/2012 tarihli ve 2012/286 Değişik İş sayılı kararıyla şikâyete konu senedin sahte olarak düzenlendiği hususunun Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan menfi tespit davası sonunda verilen karar ile kesinleştiği, bu nedenle yeni delilin ortaya çıktığı, ortaya çıkan bu yeni delilin mahkemede tartışılmasının zorunlu olduğu gerekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (6) numaralı fıkrası kapsamında itirazın reddine ilişkin kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda başvurucu aleyhine İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçundan dava açılmıştır. d. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin E.2012/379 sayılı dosyası kapsamında açılan ceza davası devam etmekte olup Mahkemece Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin (İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi) 20/3/2012 tarihli ve E.2011/73, K.2012/54 sayılı dosyasının Yargıtay temyiz incelemesinden dönüşünün beklendiği anlaşılmıştır. a. Y.A. tarafından başvurucu aleyhine protokol ve senedin kendi iradesi ve bilgisi dışında sahte olarak düzenlendiği, her iki belgedeki imzaların kendisine ait olmadığı ve borçlu olmadığının tespitine ilişkin olarak 22/10/2010 tarihinde Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinde, yukarıda belirtilen (bkz. § e) ve İcra Hukuk Mahkemesi kararına esas alındığı anlaşılan menfi tespit davası açılmıştır. b. Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesince protokol ve senetteki imzaların incelenerek rapor alınması için dosya, İstanbul Polis Kriminoloji Müdürlüğü Belge İnceleme Şube Müdürlüğüne gönderilmiş; üç grafoloji ve sahtecilik uzmanının hazırladığı 17/8/2011 tarihli bilirkişi raporunda protokoldeki ve senetteki imzaların davacı Y.A.nın elinden çıktığını gösterir nitelikte kaligrafik ve grafolojik bulgu tespit edilemediği yönünde görüş bildirilmiştir. c. Kadıköy Asliye Ticaret Mahkemesinin 30/12/2011 tarihli ve E.2010/837, K.2011/986 sayılı kararı ile davanın kabul edilme gerekçesi şöyledir:“... Her ne kadar davalı tarafından bilirkişi raporuna itiraz edilmişse de, raporun içeriğine yönelik bir itirazları olmamıştır. Şeklen bilirkişilere ve bilirkişilere gönderilme biçimine itirazda bulunmuşlardır. Ayrıca dosya içinde bir kısım imza incelemesi raporları bulunsa da, bunların başka dava dosyalarından yapılan incelemeler olması, bir kısmının tek kişilik bilirkişi, bir kısmının da özel bilirkişi incelemesi olması ve denetime elverişli olmaması nedeniyle, mahkemece 3 kişilik heyetçe incelenmesi için bilirkişi incelemesi kararı verilmesiyle, dava dosyası Polis Kriminoloji Enstitüsüne gönderilerek inceleme yaptırılmıştır. Heyetçe verilen raporun kapsamlı, denetime elverişli ve karar verilmeye yeterli olduğu kanaatine varılmıştır. Ayrıca, Mahkemenin aşağıda açıklandığı gibi farklı gerekçeleri de olduğundan yeniden bilirkişi incelemesinin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle davalının yeniden bilirkişi incelemesi yapılmasını isteyen itirazları reddedilmiştir.Kaldı ki; davalı-alacaklı tarafından, davacı Y.A.nın şahsına verilmiş bir para bulunmadığı konusunda taraflar arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Davalı-alacaklı Y.A.nın şahsına herhangi bir para verdiği iddiasında değildir. Davalının iddiası; davaya konu “senedin temel ilişkisi” olarak, davacı Y.A.nın eski eşinden olma oğlu A.H.O.ya ticaret yapmak üzere para verdiği iddiasına dayanmaktadır. Davalı gerek Kadıköy Aile Mahkemesinde açmış olduğu 2006/406 E., 2008/463 K. sayılı katkı payı davasında, gerekse işbu davada aynı iddiasını tekrarlamıştır…..…Davalının para verdiğini iddia ettiği kişi A.H.O. dava dışı olup, üçüncü kişi durumundadır. Davacının oğlu A.H.O.ya verildiği iddia edilen paradan davacının sorumlu olması söz konusu değildir. Davalı iddiasını sürdürecekse, üçüncü kişi A.H.O.ya karşı yöneltmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle senedin temel ilişkisinde davacıya verilen bir para olmadığından, davacının borçlu olması söz konusu değildir. Nitekim, Kadıköy Aile Mahkemesi’nin … 27/5/2008 tarih ve 2006/406 E., 2008/463 K. sayılı kararının hüküm fıkrasında ‘’davacı-karşı davalının oğlu A.H.O.nun Amerika’daki yaklaşık - USD’nin oluşumundaki katkı payı isteminin ispatlanamadığından reddine’’ karar verilmiştir.…Karar kesinleşmiştir.Davalının cevap dilekçesinin sayfasındaki, …A.H.O.nun yaptığı usulsüzlüklerin tespit edilmesi ve Amerika vergi kanunlarındaki ağır hükümler nedeniyle büyük miktarda para cezalarına ve hapis cezasına çarptırılması söz konusu olacağından Y.A.nın müvekkiline uzlaşma talebinde bulunduğunu, bunun üzerine 2008 tarihli protokolün tanzim edildiğini, protokol gereği 2009 vadeli, - USD. bedelli senedin kendilerine verildiğini, protokolde ayrıca, A.H.O tarafından hesaplarda bir takım usulsüzlükler yapılıyor olsa gerek, bu ödeme karşılığında müvekkilli tarafından A.H.O.nun fon ve banka hesaplarının müvekkil tarafından irdelenmemesi, bu konuda Amerika ve Bermuda’da hiçbir hukuki yola başvurulmaması ve suç duyurusunda bulunulmaması kararlaştırıldığından, özellikle dilekçenin sayfasındaki “protokolde ayrıca (A.H.O tarafından hesaplarda bir takım usulsüzlükler yapılıyor olsa gerek) bu ödeme karşılığında müvekkil tarafından A.H.O.nun fon ve banka hesaplarının müvekkil tarafından irdelenmemesi, bu konuda Amerika ve Bermuda’da hiçbir hukuki yola başvurulmaması, suç duyurusunda bulunulmaması kararlaştırılmıştır” şeklindeki ifadesinden davacı tarafından imzalandığı öne sürülen senet ve protokol, davalı tarafın, davacının oğlu A.H.O.nun Amerika’da usulsüz işler yaptığı, oğlunun şikayet edileceği, şikayet edilmesi halinde ağır vergi cezaları ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalacağı yönündeki telkinleri neticesinde, davacının endişe ve korku ile müzayakaya düşürülmesi neticesinde gerçekleşmiştir. Bu durumda senet ve protokol davacı tarafından imzalanmış olsa bile, davalının bu davranışı hukuken ahlaki olmadığından, hukuki korumadan yararlanması söz konusu değildir.…Bu itibarla;Senet ve bonodaki imzanın davacının eli mahsulü olmadığı yönündeki raporun yeterli ve denetime elverişli olması, senedin temel ilişkisinde iddia edilen paranın üçüncü kişi A.H.O.ya verildiği, davalı tarafında bir talepte bulunacaksa davacı-borçludan değil, üçüncü kişi A.H.O.ya yönlendirilmesi gerekeceği, davacı-borçluya doğrudan herhangi bir para verilmemiş olması, bu hususta davacı ve davalı tarafın ihtilafının olmaması, ayrıca senet ve protokol davacı tarafından verilmiş olsa bile, senedin iktisap şeklinin hukuken korunamayacak nitelikte ahlaka aykırı olması nedenleriyle mahkememizce, davanın kabulüne karar vermek kanaati kesin olarak oluşmuştur.” d. Davalının temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 12/11/2012 tarihli ve E.2012/10133, K.2012/16467 sayılı ilamı ile dosya içeriğine uygun davanın görüldüğü Mahkemede alınan bilirkişi heyetinin raporunun hükme esas alınmasına ve senedin düzenlemesine konu paranın dava dışı üçüncü kişiye verildiği savunmasına göre hükmü oy çokluğu ile onamıştır.  e. Çoğunluk görüşüne katılmayan üyenin karşıoy gerekçesi şöyledir:‘’… Davacı vekili, gerek protokol, gerekse bonodaki imzaların müvekkiline ait olmadığını, dava konusu protokol ve bononun sahte düzenlendiğini ve müvekkilinin davalıya herhangi bir borcu bulunmadığını iddia etmiş, davalı ise protokolün taraflar arasındaki boşanma davasından sonra açılan katkı payı alacağına ilişkin davanın uzlaşma yoluyla sonuçlandırılması amacıyla bononun da bu protokole göre düzenlendiğini, imza inkarının yersiz olduğunu savunmuştur.Bu iddia ve savunma karşısında öncelikle dava konusu protokol ve bonodaki imzaların davacının eli ürünü olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Mahkemece yaptırılan imza incelemesiyle ilgili olarak düzenlenen 2011 tarihli bilirkişi heyeti raporunda: “protokol ve senet altındaki imzaların mevcut mukayese imzalarına kıyasla Y.A.nın elinden çıktığını gösterir nitelikte kaligrafik ve grafolojik bulgu tespit edilemediği” görüşüne yer verilmiştir. Davalı vekilince iş bu bilirkişi raporuna itiraz edilmiş, dosyada bulunan ve resmi mercilerce alınan diğer bilirkişi raporlarıyla mahkemece alınan bilirkişi raporu arasında çelişki bulunduğu gerekçesiyle imza incelemesine yönelik olarak Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu'ndan rapor alınması talep edilmiştir.Hükme esas alınan bilirkişi heyeti raporu dışında dosyada resmî yoldan alınmış imza incelemesine ilişkin 4 ayrı rapor bulunmaktadır. Bu raporlardan ikisi protokoldeki imzanın, diğer ikisi ise senetteki imzanın incelenmesi sonucu düzenlenmiştir.…Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, önceki resmi raporlar irdelenmemiş ve o raporlardaki görüşlere itibar edilmemesinin nedenleri açıklanmamıştır. Bu durumda mahkemece, raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi amacıyla yeniden imza incelemesi yaptırılması ve bu yöne ilişkin itirazların değerlendirilmesi gerekirken eksik incelemeyle hüküm kurulması doğru değildir. Yerel mahkemenin “dava konusu protokol ve senet davacı tarafından imzalanmış olsa bile, davacı müzayakaya düşürülerek alındığından ve davalının davranışı hukuken ahlaki olmadığından hukuki korunmadan yararlanamayacağı, senedin temel ilişkisinde iddia edilen paranın üçüncü kişi A.H.O.ya verildiği konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmaması karşısında davalının alacak talebini davacıya değil A.H.O.ya yönlendirmesi gerektiği" yolundaki gerekçesinde de isabet bulunmadığı düşünülmektedir. Zira, dava konusu protokolün konusu, “21 yıl evli kalan tarafların Kadıköy Aile Mahkemesinin 2006/406 Esas ve 2008/463 Karar sayılı ilamı ile aralarında devam eden katılım payı, tazminat davasının protokolde belirtilen hususlarda mutabık kalınarak sonuçlandırılması” olarak belirlenmiş ve maddesinde “İmzalanan bu protokol ile Y.A.nın davalıya 2008 tanzim ve 2009 vadeli 000 USD bedelli bonoyu imza edip verdiği” belirtilmiştir. Protokolün 3,4 ve maddelerinde ise davalıya düşen yükümlülükler hükme bağlanmış ve davalı bu yükümlülükler çerçevesinde katkı payına ilişkin davanın temyizinden feragat etmiştir. Taraflar arasında dava konusu olan katkı payı ile ilgili uyuşmazlığın sulh yoluyla çözümlenmesini amaçlayan dava konusu protokolün müzayaka altında düzenlendiği ve ahlaka aykırı olduğu yolundaki iddianın inandırıcı delillerle kanıtlanamadığı ve bu nedenle uyuşmazlığın sağlıklı bir biçimde ve her türlü kuşkudan uzak bir şekilde çözümlenebilmesinin imza incelemesiyle ilgili raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesine bağlı olduğunu ve yerel mahkeme kararının bu nedenlerle bozulması gerektiği …’’ şeklinde görüş bildirmiştir.  f. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 11/2/2013 tarihli ve E.2013/589, K.2013/2466 sayılı ilamı ile reddedilmiştir. Anılan karar başvurucuya 28/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/4/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit davası açabilir.” 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir: “(1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz…” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.  …” 6100 sayılı Kanunu’nun maddesi şöyledir:“(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak;a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,b) Açıklama ve ispat hakkını,c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.(2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Kanunu Medenide tayin olunan haller mahfuz kalmak şartiyle dava ikamesi ile aşağıda gösterilen neticeler hasıl olur: 1 – Müddeaaleyhin rızası olmaksızın müddei davasını takipten sarfınazar edemez. 2– Müddei, Müddeaaleyhin rızası olmaksızın davasını tevsi veya mahiyetin tebdil edemez. Aşağıdaki madde hükmiyle davadan feragat veya ıslah bu hükümden müstesnadır.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Bir belgenin sahteliğinin iddia edilmesi durumunda, bu hususta karşı tarafın açıklamaları da dikkate alınarak, aşağıdaki sıra ile inceleme yapılarak öncelikle karar verilir:a) Hâkim, yazı veya imzayı inkâr eden tarafı isticvap ettikten sonra bir kanaat edinememişse, huzurda bu kişiye yazı yazdırıp imza attırmak suretiyle elde ettiği belge ve diğer delilleri değerlendirir. Hâkim, sahtelik konusunda başka bir incelemeye gerek duymadan karar verebilecek durumda ise gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle, senedin sahteliği hakkında bir karar verir. İsticvap için mahkemeye davet edilen taraf, belirtilen günde hazır bulunmadığı takdirde, inkâr etmiş olduğu belgedeki yazı veya imzayı ikrar etmiş sayılır; bu husus kendisine çıkartılacak davetiyede ayrıca ihtar edilir.b) (a) bendi hükmüne göre yaptığı incelemeye rağmen, hâkimde sahtelik konusunda kesin bir kanaat oluşmamışsa, bilirkişi incelemesine karar verir. Bilirkişi incelemesinden önce, mevcutsa, o tarafa ait olan karşılaştırma yapmaya elverişli yazı ve imzalar, ilgili yerlerden getirtilir. Bilirkişi, bu yazı ve imzalarla, o mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak inceleme yapar. Bilirkişi, inceleme için gerekli görürse, kendi huzurunda tarafın yeniden yazı yazması veya imza atmasını mahkemeden talep edebilir.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Belgenin sahte olmadığına dair hukuk mahkemesince verilen karar kesinleştikten sonra, söz konusu belge hakkında ceza mahkemesinde de sahtelik iddiası dinlenmez.(2) Ceza mahkemesince belgeyi düzenleyen hakkında ceza verilmesine yer olmadığı ya da beraat kararı verilmiş olması, hukuk mahkemesinin belgenin sahteliğini incelemesini engellemez.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “(1) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler.(2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir.” 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2418
Başvuru, başvurucu aleyhine açılan menfi tespit davasında imza incelemesine ilişkin alınan bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmemesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına uyulmaması, devam eden ceza yargılamasının bekletici mesele yapılmaması ve davanın kabul edilmiş olması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi üzerine açılan işe iade davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve uzun süren yargılama nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 2/1/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 21/3/2011 tarihinden itibaren itibaren Ziraat Teknoloji Anonim Şirketi (Şirket) bünyesinde yazılım grup lideri olarak çalışmaktayken 12/8/2016 tarihinde iş sözleşmesi feshedilmiştir. Başvurucu, feshin geçersizliğinin tespitine ve işe iadesine karar verilmesi talebiyle 6/9/2016 tarihinde dava açmıştır. Dava dilekçesinde, Şirkette çalıştığı süre boyunca her zaman çok iyi olduğunu ve herhangi bir ceza ya da uyarı almadığını belirtmiştir. Bu nedenle iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürmüştür. Bakırköy İş Mahkemesi (Mahkeme) 16/12/2016 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "Tüm dosya kapsamından; davacının iş akdinin Devletin ilgili istihbarat kurumlarından,' PDY/FETÖ ye müzahir derneğe üye olduğu' eşinin '2014 yılı itibariyle PDY/FETÖ ye müzahir Bankasya Katılım da adına kayıtlı mevduat hesabında artış olduğu veya hesabından para bulundurmaya devam ettiği' bilgisinin verilmesi nedeniyle OHAL Kapsamında çıkartılan KHK kararında ifade edilen yasal düzenlemelerden dolayı feshedildiğinin anlaşıldığı, davacının yaptığı işin niteliği, davalı şirketin tamamı kamu sermayesi olan dava dışı Ziraat Bankası A.Ş’nin iştirak şirketi olması, dava dışı bankanın müşteri kapasitesi ve bu müşterilerin kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kişilerinde olabileceği ihtimali, müşterilerin bilgilerinin dava dışı şirket kanalıyla erişiminin mümkün olabileceği, davacının yaptığı işin yazılım üzerine olması, davacının PDY/FETÖ ile ilişkisinin tespitinin mahkememiz konusu olmamakla birlikte yine de davalı şirketin davacı asil ve eşinin devletin ilgili istihbarat kurumlarından gelen bilgiler doğrultusunda riske girmemesi gerektiği, OHAL kapsamında çıkartılan KHK’ların tedbir mahiyetinde olduğu, ve davalı şirketinde bu tedbiri uygulamasının anlaşılabilir olduğu, tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde feshin geçersizliğine ilişkin bir durumun sözkonusu olamayacağı ve davanın reddi gerektiği anlaşılmakla davacının davasının reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Başvurucu, karara karşı 15/2/2017 tarihinde istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde, fesih bildiriminin yazılı yapılmadığı gibi fesih sebebinin de açıklanmadığının altını çizmiştir. Fesih işlemi gerçekleşmeden önce hiçbir şekilde savunmasının alınmadığını vurgulamıştır. İş akdinin feshedilmesini gerektiren herhangi bir haklı sebep bulunmadığını belirtmiştir. Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) terör örgütüne müzahir hiçbir derneğe üyeliğinin bulunmadığını ifade etmiştir. Ayrıca eşinin Bank Asyada hesabının bulunmasının fesih için haklı bir neden olamayacağını söylemiştir. Beş yıl boyunca çalıştığı Şirkette hiçbir olumsuz durum yaşamadığını bir kez daha tekrarlamıştır. FETÖ/PDY de dâhil hiçbir terör örgütüyle bağlantısının bulunmadığını aktarmıştır. Öte yandan hakkında açılmış bir ceza soruşturması bulunmadığını da dile getirmiştir. Hakkında duyulan şüphenin somut deliller ile ispatlanmamasından yakınmıştır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 3/11/2017 tarihinde istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Başvurucu, karara karşı 26/12/2017 tarihinde temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü hususları yinelemiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Yargıtay) 3/5/2018 tarihinde dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine geri çevrilmesine karar vermiştir. Kararda, başvurucu hakkında adli ve idari yönden FETÖ/PDY soruşturması olup olmadığı, varsa buna ilişkin belgeler ve sonucu Cumhuriyet başsavcılığından ve çalıştığı kurumdan sorulması gerektiği ifade edilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin 23/5/2018 tarihli müzekkeresine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından 25/5/2018 tarihinde verilen cevapta, başvurucu hakkında FETÖ/PDY kapsamında herhangi bir soruşturma kaydına rastlanılmadığı ifade edilmiştir. Yargıtay 12/11/2018 tarihinde başvurucunun temyiz talebini reddederek Bölge Adliye Mahkemesi kararını onamıştır. Nihai karar başvurucuya 3/12/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 2/1/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. İlgili Mevzuat İlgili mevzuat için bkz. Berrin Baran Eker [GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20-B. Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/10/2007 tarihli ve E.2007/16878, K.2007/30923 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Davalı işveren, davacının geçmişten gelen sabıkası ve özellikle yasadışı örgütle bağlantısı nedeni ile güvenlik önlemi olarak iş sözleşmesini feshetmiştir. Bu fesih Alman Hukukunda ve Alman Federal Mahkemelerinde şüphe feshi olarak adlandırılmaktadır. Böyle bir fesihte, işverenin işçisine karşı duyduğu şüphe, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesine yol açmaktadır. İşverenden katlanması beklenemeyecek bir şüpheden dolayı, işçinin iş ilişkisinin devamı için gerekli olan uygunluğu ortadan kalktığından, güven ilişkisinin sarsılmasına yol açan şüphe, işçinin kişiliğinde bulunan bir sebeptir. Ciddi, önemli ve somut olayların haklı kıldığı şüphe, güven potansiyeline sahip olmaksızın ifa edilemeyecek iş için işçinin uygunluğunu ortadan kaldırdığından, şüphe feshi, işçinin yeterliliğine ilişkin fesih türü olarak gündeme gelecektir. Davacının geçmişte yasadışı örgüt üyesi olması, davacının görev yaptığı bölgede terör olaylarının artması ve demiryolu ulaşımının da hedefte bulunması, davalı işveren açısından iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güvenin sarsıldığı, elverişli objektif olay ve vakıalara dayanan güçlü bir şüphenin bulunduğu anlamına gelmektedir. Davacının iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedenle yapıldığı kabul edilmelidir. Davanın reddi yerine yazılı şekilde kabulü hatalıdır." Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15/11/2018 tarihli ve E.2015/22-2715, K.2018/1720 sayılı kararı şöyledir:"...şüphe feshinin söz konusu olabilmesi için iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güveni yıkmaya elverişli, objektif olay ve vakıalara dayanan güçlü bir şüphe mevcut olması ve ayrıca olayın aydınlatılması için işverenin kendisinden beklenebilecek bütün çabaları göstermesine karşın eylemin gerçekleştiğinin kanıtlanamaması gerektiğinden, somut uyuşmazlıkta davacının sabit olan, doğruluk ve bağlılığa uymayan nitelikteki eyleminin şüphe feshi teşkil etmediği de açıktır..." Yargıtay Hukuk Dairesinin 3/10/2018 tarihli ve E.2018/10430, K.2018/20956 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Yukarıda açıklanan ilke ve esaslar çerçevesinde değerlendirme yapılacak olursa, somut olayda davacının iş sözleşmesinin feshi ile ilgili yasal dayanakların 4857 sayılı İş Kanunu ile birlikte Bakanlar Kurulu kararı ile ülke genelinde ilan edilen Olağanüstü Hal kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararnameler olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Söz konusu kararnamelerin iş sözleşmesi ile çalışan işçilere yönelik hükümleri incelendiğinde, gerek 667 sayılı KHK’nin maddesi gerekse 673 sayılı KHK’nin maddesinde bu kanun hükmünde kararnameler kapsamında iş sözleşmesi feshedilen işçilerin bir daha yeniden doğrudan veya dolaylı olarak eski işinde veya benzer işlerde görevlendirilemeyecekleri, bunların işe iadesinin mümkün olmadığı şeklinde emredici nitelikte düzenlemelerin yer aldığı görülecektir. Bu yasal düzenlemelerin nitelik itibariyle, kamu düzenine ilişkin ve açıkça emredici nitelikte olduğu değerlendirildiğinde, açılacak davalarda taraflarca hazırlama ilkesine üstünlük tanınamayacağı göz önüne alınmalıdır. Bu itibarla, ilgili kanun hükmünde kararnameler kapsamındaki fesihlere ilişkin olarak açılan işe iade davalarında, taraflarca hazırlama ilkesi yerine istisnai nitelikteki kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulanması gerekmektedir.Buna göre görülmekte olan davada, sözleşmenin feshine dayanak bilgi ve belgelerin mahkemece resen araştırılması gerekmekte ise de, dosyada sadece Erzurum Cumhuriyet Baş Savcılığına davacı hakkında soruşturma veya kovuşturma olup olmadığı yönünde yazılan yazı cevabi ile yetinildiği , bu yönde başkaca bir araştırma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Davacının iş sözleşmesinin feshine dayanak objektif değerlendirmelerin neler olduğu, hangi bilgi ve belgelerin feshe gerekçe yapıldığı davalı bankadan sorularak; bunun yanında resen araştırma ilkesi kapsamında davacı hakkında mevcut ise adli ya da idari soruşturma evrakları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın Terörle Mücadele, Kaçakçılık, Organize Suçlar ve İstihbarat ile ilgili birimlerinden ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’ndan getirtilmeli, varsa davacı ile ilgili bilgi ve belgeler ile yine Bank Asya nezdinde açılmış mevduat hesapları, hesap hareketleri ve bankacılığa ilişkin işlemler olup olmadığı sorulmalı, tüm bilgi ve belgeler değerlendirilerek ulaşılacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır. Eksik incelemeyle yazılı gerekçe ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davacının davasının kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 26/11/2018 tarihli ve E.2018/11097, K.2018/25472 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Taraf iradesine öncelik verilmesi sadece davanın açılmasında değil, yargılama sırasında taraflara ait bir çok usul işleminde de kendisini gösterir...Yani, yargılamada esas olan, dava malzemelerinin taraflarca toplanması ve mahkemeye sunulması olarak tanımlayabileceğimiz 'taraflarca hazırlama (getirilme) ilkesi'dir. Bu ilkenin geçerli olduğu davalarda, dava malzemelerinin mahkemeye tam olarak getirilmemesinin sorumluluğunu taraflar üstlenmiş olup; hakim, kural olarak tarafların ileri sürmediği vakıaları ve belirli bir delili kendiliğinden araştıramaz ve taraflara hatırlatamaz. Diğer yandan, kamu düzenini ilgilendiren davalarda, irade serbestisinin ve taraf iradesine tanınan üstünlüğün bir sonucu olan 'taraflarca hazırlama ilkesi' yerine, kendiliğinden (resen) araştırma ilkesinin uygulanması esastır. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda; hâkim, davanın ispatı için gereken bütün delillere kendiliğinden başvurur; taraflar da yargılama bitinceye kadar delil gösterebilirler. Bu davalarda bir bakıma, dava ile ilgili olguların hazırlanmasında, tarafların yanında, hakimin de görevli olması söz konusudur.Bu açıklamalar karşısında kamu ya da özel hukuk tüzel kişiliği de olsa işçinin terör örgütleri ile irtibatının bulunması halinde bu durumun hem kamu güvenliğini hem de özel güvenliği tehdit edeceği açıktır. Bu nedenle davalı tarafın cevap dilekçesi ile davacının iş akdinin .../... bağlantısı bulunduğuna dair kuvvetli şüphe duyulması sebebi ile feshedildiğini belirttiği görülmekle; eldeki davada taraflarca hazırlama ilkesi yerine istisnai nitelikteki kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulanması gerekmektedir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 5/7/2018 tarihli ve E.2018/3181, K.2018/14806 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Somut uyuşmazlıkta davacının iş sözleşmesinin 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi sonrası illegal yapılarla ilişki içinde olan emir talimat alanlarla ilgili her türlü takibat soruşturma ve kovuşturma başlatıldığı bu kapsamda kuruma ulaşan bilgiler ışığında 2016 tarihinde 4857 sayılı İş Kanunu'nun 25/ maddesi kapsamında sonlandırıldığı bildirilerek feshedilmiştir.Davalı Belediye fesih bildiriminde davacının illegal yapılarla ilişki içerisinde olduğunun değerlendirmesi kapsamında davacının darbe girişimi öncesi ve sonrası bir kısım sosyal medya paylaşımlarını sunmuşsa da ilgili sosyal medya paylaşımlarında hakaret, tehdit içeren bir ifade olmadığı, davacının eleştiri kapsamında kendi düşüncelerini açıkladığı, davacı hakkında adli yönden herhangi bir terör soruşturması bulunmadığı gibi davalı Kurum içi idari bir soruşturmasının da bulunmadığı, davacının ... irtibatının bulunduğunun kanıtlanmadığı, Anayasa’nın maddesi ve siyasi görüşün fesih için geçerli sebep oluşturmayacağına dair 4857 sayılı İş Kanunu’nun maddesinin fıkrasının d bendi dikkate alındığında davacının iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedene dayanmadığı açık olduğundan davanın kabulü yerine reddi hatalıdır.4857 sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 21/9/2017 tarihli ve E.2017/36442, K.2017/18738 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Somut olayda, veri kayıt personeli olarak çalışan davacının iş sözleşmesi, 20/07/2016 günü anayasal düzeni bozucu darbe girişimi ile ilgili olarak sosyal medyada devlet ve hükümet aleyhine yazılı ve görsel paylaşımlar yapması nedeniyle Sağlık Bilimleri Üniversitesi... Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından Hastane Yöneticisi, Baştabip Yardımcısı, İdari ve Mali İşler Müdür Yardımcıları ile Sağlık Bakım Hizmetleri Müdürü imzasıyla diğer davalı ...'ne gönderilen 19/07/2016 tarih ve 3 sayılı kararı gereği feshedildiği, sosyal medya paylaşımlarının dosyada belgelendiği dikkate alındığında, davacının dosyaya sunulan sosyal medya paylaşımları içeriğinde eleştiri sınırlarını aştığı, paylaşımlar içeriğine göre davalı işverenin iş ilişkisini sürdürmesi beklenemeyeceği, güvenin yıkılması veya ağır biçimde zedelenmesi nedeniyle işverenden katlanması beklenemeyecek bir şüpheden dolayı iş sözleşmesinin feshedildiği kanaatine varılmaktadır. Zira en azından artık iş ilişkisinin sürdürülmesinin davalı-işveren açısından önemli veya makul ölçüler içerisinde beklenemeyeceği, bu durumda 4857 sayılı Kanun'un maddesi gerekçesi ve 158 sayılı İLO sözleşmesinin maddesi uyarınca işverenden savunma almasının beklenemeyeceği ve işveren feshinin geçerli nedene dayandığı kabul edilmelidir."
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/227
Başvuru, işveren ile arasındaki güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi üzerine açılan işe iade davasında, davanın sonucuna etkili iddianın kararda karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve uzun süren yargılama nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/6/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu Kayseri ili Melikgazi ilçesi Yıldırım Beyazıt Mahallesi 3255 ada 71 parsel sayılı taşınmaz 1/2/1989 tarihli ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planında yol ve park alanı vasfıyla kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Kayseri İdare Mahkemesince (Mahkeme), uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 7/9/2016 tarihinde yürürlüğe giren 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 4/5/2017 tarihinde başvurucunun istinaf istemini kesin olarak reddetmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/28344
Başvuru, imar planında taşınmazın kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Ekli tablonun (A) sütununda numaraları belirtilen başvuruların konu yönünden irtibatları nedeniyle 2017/30357 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin 2017/30357 numaralı başvuru üzerinden sürdürülmesine karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Bakanlık tarafından görüş bildirilen dosyalarda yer alan başvuruculardan Hakan Yörük, Mustafa Gül, Berrin Yurttürk, Osman Çakır, Adnan Zengin, Sibel Güleç, Yusuf Esgin, Zeynep Gürler Yıldızlı, Sedat Alkan ve Ertuğrul Sevinç Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Arka Plan Bilgisi Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Devletin yetkili organları tarafından tehdit değerlendirmesi yapılarak demokratik anayasal düzene, bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, millî güvenliğe yönelik tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine ve illegal yapılanmalara karşı tedbirler alınması kararlaştırılmıştır (ayrıntılar için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017). Anılan tedbirler kapsamında olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmiş ve OHAL kanun hükmünde kararnameleri çıkarılmıştır. Bu çerçevede 22/7/2016 tarihinde kararlaştırılan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 667 sayılı KHK'nın maddesinde devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna Millî Güvenlik Kurulunca karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü kadro, pozisyon ve statüde (işçi dâhil) istihdam edilen personelin kamu görevinden çıkarılmaları öngörülmüştür. 667 sayılı KHK 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Kanun'un 29/10/2016 tarihli ve 29872 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonucunda kanunlaşmıştır. B. Somut Başvuruya İlişkin Olay ve Olgular Başvurucular, kamu kurumlarında (İdareler) ve özel şirketlerde (Şirket) işçi olarak çalışmakta iken yapılan tespitler ve ilgili birimlerce başvurucuların terör örgütü ile iltisaklı olduklarının İdarelere bildirilmesi üzerine başvurucuların iş akitleri İdarelerce ve Şirketçe feshedilmiştir. Başvurucular, iş akitlerinin usulüne uygun olarak feshedilmediğini ve fesih için somut bir olguya dayanılmadığını belirterek işe iade istemiyle Şirket ve İdareler aleyhine dava açmıştır. Davalı İdareler ve Şirket cevap dilekçesinde; ilgili birimlerin yazıları ekinde davacının bilgilerinin de yer aldığı listede bulunan kişilerin terör örgütü yapılanması ile irtibatı ve iltisakı olduğu tespitine yer verildiğini, başvurucuların iş akitlerinin bu kapsamda ve 667 sayılı KHK'nın maddesi gereği feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Ekli tablonun (D) sütununda belirtilen mahkemelerce bakılan davalar reddedilmiştir. Kararlarda; başvurucuların terör örgütü yapılanmaları ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları gerekçesiyle 667 sayılı KHK'ya dayalı olarak iş akitlerinin feshedildiği, mevcut durum nedeniyle işçiden kaynaklı nedenle işveren açısından güven ilişkisinin sarsıldığı, fesih işleminin haklı ve geçerli nedenle gerçekleştirildiği gerekçesine yer verilmiştir. Başvurucular karara karşı istinaf yoluna başvurmuştur. İstinaf merciince (Bölge Adliye Mahkemesi) başvurucuların istinaf istemleri reddedilmiştir. Kararda; şüphe feshi kavramı üzerine durulmuş ve ilgili birimin yazısı ile başvurucuların terör örgütü yapılanmalarıyla irtibatı olduğunun bildirilmesi nedeniyle mahkeme kararının hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir. Temyiz yolu açık kararlara karşı yapılan temyiz başvuruları da Yargıtay ilgili Hukuk Dairesince (Daire) reddedilmiş ve Bölge Adliye Mahkemesinin kararları kesin olmak üzere onanmıştır. Nihai kararların tebliğinin ardından başvurucular süresinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bakınız Berrin Baran Eker [GK], B. No: 2018/23568, 2/7/2020, §§ 20-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/30357
Başvuru, güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesine dayalı olarak iş akdine son verilmesi üzerine açılan işe iade davasının esası incelenmeden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, öldürme olayına ilişkin olarak etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/3/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: İlk başvurucunun eşi ve diğer başvurucuların babası A.B. 26/10/2011 tarihinde Eskişehir'de karıştığı bir kavga sonucunda yaşamını yitirmiştir. Olay hakkında başlatılan soruşturma sonucunda E.K., N.K., Ö.G. ve A.A. adlı kişiler hakkında Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, yaptığı araştırmalar neticesinde başvurucuların yakını A.B.nin sanık E.K.nın eylemlerinin etkisiyle yere düşerek rögar kapağına başını çarpması sonucu yaşamını yitirdiği kanaatine varmıştır. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, diğer sanıkların da başvurucuların yakınına karşı etkili eylemlerinin olduğunu ancak başvurucuların yakınının bu kişilerin eylemleri neticesinde ölmediğini belirtmiştir. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi bu kapsamda 10/4/2012 tarihli kararla sanıklardan E.K.nın kasten yaralama sonucu başvurucuların yakını A.B.nin ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle 5 yıl hapis cezası ile tecziye edilmesine karar vermiştir. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi diğer sanıklar N.K., Ö.G. ve A.A.nın ise ölüme neden olan eylemden önce başvurucuların yakınlarını basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaraladıkları gerekçesiyle 000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına karar vermiştir. Taraflarca temyiz edilen bu karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 1/7/2013 tarihli kararı ile düzeltilerek onanmıştır. Yargıtay Ceza Dairesi, sanık E.K. hakkında kurulan hükmün onanmasına karar vermiştir. Yargıtay Ceza Dairesi diğer sanıklar N.K., Ö.G. ve A.A.nın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif kasten yaralama suçundan mahkûm olduklarını ancak bu suçun şikâyete tabi olduğunu, şikâyet hakkının şahsa sıkı sıkıya bağlı bir hak olup somut olayda maktulün bir şikâyetinin bulunmadığını belirterek kararın bu kısmının bozulmasına ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden anılan sanıklar hakkındaki davanın düşürülmesine karar vermiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla yapılan araştırmada Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6/8/2013 tarihinde Yargıtay Ceza Dairesinin kararı doğrultusunda kesinleşme şerhleri düzenlendiği görülmüştür. Başvurucuların vekili, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu 5/3/2015 tarihli dilekçeyle Yargıtay kararının kendisine tebliği için gereğinin yapılması talebinde bulunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesinin anılan kararı, aynı gün başvurucuların vekiline tebliğ edilmiştir.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/4203
Başvuru, öldürme olayına ilişkin olarak etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/28539
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, beraat kararı verilen bir eylem hakkında ikinci kez yargılama yapılması nedeniyle aynı fiil nedeniyle yeniden yargılanmama veya cezalandırılmama ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde gerçekleştirilen işlemler nedeniyle diğer birtakım temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri de içermektedir. Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başlattığı soruşturma sonucunda terör örgütüne üye olma ile 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizm Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarından başvurucunun cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlemiştir. Başsavcılık iddianame kapsamında başvurucunun askerî operasyonları protesto etme, terör örgütü üyelerinin cenazelerine katılma gibi örgüt eylemlerini organize ettiğini iddia etmiş; bu eylemlerin çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk gösterdiğini kabul etmiştir. Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) iddianameyi kabul ederek yargılamaya başlamıştır. Yargılama sonucunda Mahkeme, terör örgütünün çağrısı üzerine anma törenlerine ve gösterilere katılma, tören sırasında örgüte ait bayrak taşıma gibi başvurucuya isnat edilen fiillerin sübut bulmadığını değerlendirmiş; başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu işlediğine dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle beraatine karar vermiştir. Karara karşı istinaf başvurusunun esastan reddedilmesiyle karar kesinleşmiştir. Başsavcılık başvurucu hakkında 24/10/2019 tarihinde silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yeni bir soruşturma başlatmış, başvurucu 3/12/2019 tarihinde tutuklanmıştır. Tutukluluk kararına itiraz 9/12/2019 tarihinde reddedilmiştir. Soruşturma sonucunda Başsavcılık 23/11/2020 tarihinde iddianame düzenlemiş; başvurucunun terör örgütünün yönlendirmesi ile ceza infaz kurumunda bulunan örgüt mensuplarına vasi olarak atandığını, örgüt mensupları ile örgüt arasında koordinasyon sağladığını, bu kişilere geliriyle orantısız miktarda para yatırdığını ifade etmiştir. Başsavcılık eylemlerin çeşitlilik ve devamlılık göstermesi nedeniyle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu oluşturduğunu değerlendirmiştir. Mahkeme, iddianameyi kabul ederek yargılamaya başlamış; 1/4/2020 tarihli yargılamanın ilk celsesinde başvurucuyu tahliye etmiş; yargılama sonucunda da suçu işlediğinin sabit olmaması nedeniyle başvurucunun beraatine karar vermiştir. Davanın mükerrer olduğuna ilişkin savunmayı kararında tartışan Mahkeme, davalara konu eylemler arasında yasal kesinti bulunduğu ve ikinci davada yeni suç iddiasının mevcut olduğu gerekçesiyle davanın reddinin gerekmediğini belirtmiş; başvurucunun bir kısım hükümlüye vasi atanması, ceza infaz kurumlarının resmî kayıtlarına yansıyan ziyaretleri ve kısıtlılar hesabına para yatırması olgularının örgütsel eylemin ispatına yeterli olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Beraat kararı, kanun yoluna başvurulmaksızın 23/11/2021 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, ikinci yargılama devam etmekte iken 22/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/3884
Başvuru, beraat kararı verilen bir eylem hakkında ikinci kez yargılama yapılması nedeniyle aynı fiil nedeniyle yeniden yargılanmama veya cezalandırılmama ilkesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 10/10/2012 tarihinde açtığı davada yargısal süreç Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/6/2018 tarihli onama kararıyla sona ermiştir. Başvurucu, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ve diğer anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25298
Başvuru, hukuk davasında delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının uygulanmasında hata yapılarak adil olmayan karar verilmesi ve uzun yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, mülke ulaşılamamasından kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurular süresinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/8312
Başvuru, mülke ulaşılamamasından kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/443
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ceza davasında mahkûmiyete temel alınan belgelerin başvurucuya (sanığa) tebliğ edilmemesi ve usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca adil yargılanma hakkı dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun adil yargılanma hakkı kapsamında silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ile hakkaniyete uygun yargılanma hakkına ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Genel Bilgiler Türkiye'de Fetullah Gülen tarafından kurulan, 1960'lı yıllardan itibaren faaliyette bulunan ve uzun yıllar boyunca dinî bir grup olarak nitelenen bir yapılanma mevcuttur. Bu yapılanma süreç içinde "Cemaat", "Gülen Cemaati", "Fetullah Gülen Cemaati", "Hizmet Hareketi", "Gönüllüler Hareketi" ve "Camia" gibi isimlerle anılmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 22). Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde -yeniden uzatılmayarak- son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Fetullahçı Terör Örgütü ve Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) olduğunu değerlendirmiştir (darbe teşebbüsü ve arkasındaki yapılanmaya ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 12-25). Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018, § 12). Yargı organları birçok kararda FETÖ/PDY'nin devletin anayasal kurumlarını ele geçirmeyi, sonrasında devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomiyi, toplumsal ve siyasal gücü yönetmeyi amaçlayan, bu doğrultuda mevcut idari sisteme paralel şekilde örgütlenen bir terör örgütü olduğunu kabul etmiştir. Yargı organları kararlarında ayrıca FETÖ/PDY'nin gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi birçok özelliğinin bulunduğunu ve bu örgütün diğerlerine nazaran çok daha zor ve karmaşık bir yapı olduğunu ortaya koymuştur (FETÖ/PDY'nin genel özellikleri için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26; yargı organlarındaki örgütlenme biçimi için bkz. Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, § 22; Alparslan Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 11). Örgütlenme şekli olarak gizliliği esas alan FETÖ/PDY'nin üyelerine telkin ettiği yöntemler, istihbarata karşı koyma olarak nitelendirilebilecek düzeyde güvenlik önlemleridir. Bu bağlamda FETÖ/PDY'nin kurucusu ve lideri olan Fetullah Gülen'in örgüt mensuplarına "Hizmet bir namaz ise tedbir onun abdestidir. Tedbirsiz hizmet abdestsiz namaz gibidir." şeklinde talimat verdiği ifade edilmiştir. Gizliliği sağlamak üzere örgüt tarafından başvurulan yöntemler arasında -diğer pek çok terör örgütünde olduğu üzere- kod adı kullanmak da yer almaktadır. Soruşturma ve kovuşturma makamlarının tespitlerine göre FETÖ/PDY'nin deşifre olmamak için bir tedbir olarak iletişimde başvurduğu temel yöntem yüz yüze görüşmedir, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise kripto programlar üzerinden iletişimdir. Örgüt liderinin "Telefonla görüşme yapanlar hizmete ihanet etmiş olur." şeklindeki talimatı nedeniyle telefonla olağan usulde örgütsel görüşme yapılması yasaktır (bu konuda detaylı bilgi için bkz. Yargıtay Ceza Dairesinin -ilk derece- 28/3/2019 tarihli ve E.2018/12, K.2019/45 sayılı kararı). Bu nedenle örgütsel iletişimde kullanılmak üzere güçlü kriptolu programlar geliştirilmiştir (Ferhat Kara [GK], B. No: 2018/15231, 4/6/2020, § 22).B. ByLock Programına İlişkin Açıklamalar FETÖ/PDY'nin örgütsel haberleşme için oluşturduğu ve örgüt mensuplarınca kullanılan iletişim yöntemlerinden birinin ByLock uygulaması olduğu özellikle darbe teşebbüsünden sonra örgütle bağlantılı soruşturma ve kovuşturmalarda tespit edilmiştir(Ferhat Kara, § 23). ByLock haberleşme programıyla ilgili kavramsal açıklamalara, programın tespiti ve adli makamlara ulaştırılması ve adli sürece, programın yüklenmesine, iletişimde kullanılmasına, genel ve örgütsel özelliklerine, yaygın uygulamalardan ayrılan yönlerine, ByLock verilerinin niteliği, anlamlandırılması ve kişilerle eşleştirilmesine ilişkin arka plan bilgisinin detaylarına Ferhat Kara kararında yer verilmiştir (Ferhat Kara, §§ 23-67). Başvurucuya İlişkin Süreç Başvurucu 1980 doğumlu olup bireysel başvuruya konu olayların geçtiği tarihte Korkuteli Orman İşletme Müdürlüğünde şef olarak görev yapmaktadır. Darbe teşebbüsü sonrasında Orman Genel Müdürlüğünce aralarında başvurucunun da bulunduğu bazı personeller hakkında görevden uzaklaştırma tedbiri uygulanmış ve bu kişiler hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) suç duyurusunda bulunulmuştur. Soruşturma sürecinde başvurucu hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbirinin sonlandırılması üzerine başvurucu yeniden görevine başlamıştır. Tamamlanan soruşturma sonucunda Başsavcılık, başvurucunun FETÖ/PDY'ye üye olduğuna dair hakkında kamu davası açmak için yeterli suç şüphesine ulaşılamadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. 4/6/2017 tarihinde başvurucunun yurt dışına gitmek üzere Antalya Havalimanı Dış Hatlar Bölümüne gelmesi üzerine kolluk görevlilerince yapılan kimlik kontrolünde FETÖ/PDY şüphelisi olduğuna dair bilgi edinilmiş, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğünce yapılan ByLock sorgulamasında başvurucunun kendi adına kayıtlı GSM hattı aracılığıyla iki farklı IMEI numaralı cihaz/cihazlarla ilk olarak 22/11/2014 tarihinde ByLock programına bağlantı yapıldığına dair tespitte bulunulmuştur. ByLock tespiti nedeniyle aynı tarihte yakalanarak gözaltına alınan başvurucu hakkında Başsavcılık tarafından FETÖ/PDY üyesi olma suçu isnadıyla yeniden soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu; müdafiinin de hazır bulunmasıyla alınan kolluk ifadesinde, meslek hayatına emniyet teşkilatında komiser yardımcısı olarak başladığını, farklı illerde görev yaptıktan sonra hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle Antalya Orman İşletme Müdürlüğüne atamasının yapıldığını ve 2015 yılından beri bu kurumda şef olarak çalıştığını söylemiştir. Diğer yandan, ByLock tespitine konu GSM hattının kendi adına kayıtlı olup bu hattı kendisinin kullandığını ancak ByLock programını kullanmadığını, ByLock tespitine konu tarihte Rize'de görev yaptığını, telefonunu ara sıra bir yerlerde unuttuğunu ya da şarja takılı olarak bıraktığını, başka kişilerce telefonunun alınıp programın yüklenmiş olabileceğini savunmuştur. Bununla birlikte, FETÖ/PDY ile polislik mesleği sırasında da sürekli mücadele ettiğini, örgüt mensuplarının kendisine iftira atmaları nedeniyle hakkında açılan ve bir kısmından da beraat ettiği davalar olduğunu, derdest davalarda görevli Cumhuriyet savcısının, bu davalardaki delillerin FETÖ/PDY'nin kumpası sonucu oluşturulduğu gerekçesiyle kendisi hakkında beraat kararı verilmesi yönünde mütalaa sunduğunu, emniyet teşkilatında çalıştığı dönemde örgüte mensup olduğunu belirttiği bazı meslektaşlarını ihbar ettiğini söyleyerek suçlamayı kabul etmemiştir. Tutuklanması istemiyle sevk edildiği Antalya Sulh Ceza Hâkimliğinde yapılan sorgusunda da kolluktaki ifadesini tekrar ettiğini söyleyen başvurucu 8/6/2017 tarihinde tutuklanmıştır. Başsavcılık 7/7/2017 tarihli iddianameyle FETÖ/PDY'ye üye olma suçu isnadıyla başvurucu hakkında Antalya Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açmıştır. İddianamede FETÖ/PDY'ye, ByLock programına ve programın örgütsel niteliklerine ilişkin açıklamalara yer verildikten sonra başvurucunun durumu değerlendirilmiş, KOM Şube Müdürlüğünce yapılan sorgulamaya göre başvurucunun ByLock programını kullandığı tespitine yer verilmiştir. Söz konusu tespit doğrultusunda iddianamede, başvurucunun terör örgütüne üye olma suçunu işlediği kanaati ifade edilmiştir. Mahkemece duruşma hazırlıkları kapsamında başvurucunun ByLock yazışma içeriklerinin gönderilmesi hususunda Antalya KOM Şube Müdürlüğüne, kendi kullanımındaki GSM hattı ile ByLock sunucusuna yapıldığı belirtilen bağlantılara dair CGNAT (HIS) kayıtlarının ve bu hat ile 2016 yılında yapılan görüşmelere dair HTS kayıtlarının gönderilmesi hususunda da Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) müzekkere yazılmıştır. Mahkeme BTK'dan CD içerisinde gönderilen HTS kayıtları üzerinde, başvurucunun FETÖ/PDY mensubu olduğu değerlendirilen diğer kişilerle görüşme yapıp yapmadığının ve varsa bu iletişimlerin sıklığının tespiti hususunda bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. KOM Şube Müdürlüğünde görevli polis memuru tarafından düzenlenen 22/10/2017 tarihli HTS inceleme raporu 23/10/2017 tarihinde Mahkemeye sunulmuştur. BTK'dan gönderilen CGNAT kayıtları da UYAP kayıtlarına göre 27/10/2017 tarihinde şifreli olarak UYAP sistemi üzerinde dava dosyasına taranmıştır. Yargılamanın 31/10/2017 tarihli ilk celsesinde başvurucunun müdafiinin de hazır bulunmasıyla sorgusu yapılmıştır. Başvurucunun önceki savunmalarından farklı olarak sorguda ileri sürdüğü hususlar şu şekildedir:i. Bylock programını kullandığını kabul ettiğini ancak programı örgütsel amaçla kullanmadığını, polis olarak Rize'de görev yaptığı dönemde yaşadığı süreç ve hakkında devam eden soruşturmalar nedeniyle kendisinin ve ailesinin psikolojisinin bozulduğunu söylemiştir. Diğer yandan, Rize'deki görevi sırasında bir gün FEM dersanesinin camının kırıldığı yönünde ihbar geldiğini, olay yerine gittiğinde kapı önünde isminin Nurullah olduğunu söyleyen biriyle karşılaştığını, bu kişiye olaydan dolayı şikâyetçi olup olmadığını sorunca olmadığını söylemesi üzerine olaya dair işlem yapmadan geri döndüğünü, bir süre sonra parka götürdüğü oğlunun orada başka bir çocukla kavga ettiğini, diğer çocuğun annesiyle bu nedenle tartıştıklarını, Nurullah adlı kişiyle de o gün yeniden parkta karşılaştıklarını, Nurullah'ın kendisine oğlunun durumunu sorup tedavi için yardımcı olabileceğini söylediğini aktarmıştır. Başvurucu ifadesinde devamla, bir hafta sonra yeniden aynı parkta karşılaştıkları Nurullah'ın kendisine çocuğu için Trabzon'da bir doktor bulduğunu söylediğini ve yine çocuğunun sağlık durumu hakkında konuştuklarını, sonrasında Nurullah'ın "sen polissin, konuşmamız sıkıntılı olabilir, bir mesajlaşma programı var, istersen o program üzerinden mesajlaşabiliriz" diyerek programın ismini söylediğini, kendisinin de programı Google Play Store adlı uygulama mağazası üzerinden indirdiğini belirtmiştir. ii. Programın kullanımı hususunda başvurucu, Nurullah'ın kendisine program şifresi olarak 12345 gibi bir rakam kombinasyonu söylediğini, 1-2 mesaj çekerek test yaptığını, mesajlaşmanın başarılı olduğunu gördüklerini, bu şekilde kurduğu programın adının ByLock olduğunu söylemiştir. Ayrıca, Nurullah'ın programda kendisini Nuri ismiyle kaydetmesini istediğini, kullanıcı listesinde de sadece bu kişinin olduğunu, Nurullah'ın ara sıra oğlunun durumu ile ilgili mesajlar gönderdiğini, sonradan ise dini içerikli mesajlar göndermeye başladığını, bazen de oğluna okuması gerektiğini söylediği dualar gönderdiğini, bu duaları oğluna okuduğunu belirtmiştir. Öte yandan başvurucu, Nurullah ile bir süre bu şekilde mesajlaştıklarını, dini içerikli mesajları niye gönderdiğini Nurullah'a sorduğunda ise bu tarz mesajları gruba yazdığını, o nedenle kendisine de otomatik olarak geldiğini söylediğini ancak onun belirttiği grupta kimlerin olduğunu bilmediğini beyan etmiştir. iii. Bu programı 2014 sonları ile 2015 başlarına kadar kullandığını hatırladığını, sonra aynı programı başka telefona da yükleyip deneme yaptığını, ardından da programı sildiğini söylemiştir. iv. Sonuç olarak başvurucu; FETÖ/PDY ile hiç bir irtibatının bulunmadığını, bu programı örgütsel amacı olmadan kullandığı hâlde suçlu durumuna düştüğünü, o dönemde polis olmasına rağmen Nurullah'ın neden kendisiyle gizli şekilde mesajlaşmak istediğini o anki psikolojik durumu nedeniyle çok sorgulamadığını, hatta bu program ile ilgili yorumları da okuduğunu, programdaki mesajların otomatik olarak silindiği ve bu programın çapkınlık için kullanıldığı şeklinde yorumlar gördüğünü, kendisine gelen mesajların da bir süre sonra otomatik olarak silindiğini ifade etmiştir. v. Başvurucuya Mahkemece önceki savunmaları arasındaki çelişki sorulduğunda ise, programı sanal uygulama mağazasından yüklediği için örgütün kullandığı programın farklı bir program olduğunu düşünerek bu programı kullandığını önceden kabul etmediğini, tutuklu kaldığı sürede Nurullah adlı kişinin kendisine iyilik mi kötülük mü yaptığını sorgulayıp doğrusunu söylemeye karar verdiğini belirtmiştir. Duruşma Tutanağı'na göre aynı celsede başvurucuya BTK'dan gönderilen CGNAT kayıtlarının okunduğu, başvurucunun da kayıtlarda geçtiğini ifade ettiği mahallenin kendi oturduğu mahalle olduğunu, kayıtlara bir diyeceğinin olmadığını ancak programa her bağlandığında mesajlaşmadığını beyan ettiği anlaşılmaktadır. Celse bitiminde başvurucu, devletine karşı bir hata içerisinde olduğunu, en azından devlete karşı bir faaliyet içerisinde bulunan bu yapıya mensup kişilerle bir araya geldiğini ve pişman olduğunu söylemiştir. Antalya KOM Şube Müdürlüğünce celse arasında Mahkemeye gönderilen 4/12/2017 tarihli Araştırma Tutanağı'nda, soruşturma evresinde başvurucu hakkında yapılan ByLock tespitine dair verilere yer verilmiş ancak bu veriler haricinde başvurucunun ByLock user-ID numarasının ve mesaj içeriklerinin çözümlenmesine dair çalışmaların henüz sonuçlanmadığı bildirilmiştir. Yargılamanın 15/12/2017 tarihli son celsesinde KOM Şube Müdürlüğünün 4/12/2017 tarihli Araştırma Tutanağı okunduktan sonra Cumhuriyet savcısı ByLock içeriklerinin ve başvurucuda ele geçirilen telefona yönelik veri incelemesinin beklenilmesinden vazgeçilmesini talep etmiş ve başvurucu bu talebe karşı bir diyeceğinin olmadığını beyan etmiştir. Bunun üzerine Mahkemece, ByLock görüşme içeriklerinin ne zaman sonuçlanacağı belirsiz olan bir süreç boyunca dosyaya sunulup sunulamayacağının belli olmadığı gerekçesiyle bu yöndeki raporun beklenilmesinden vazgeçilmiştir. Aynı celsede Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasını sunmasının ardından da başvurucu, ByLock programının kullanımı hususunda önceki celsede verdiği ifadesini tekrar ettiğini, bu programın yüklemesinin bir hata olduğunu kabul ettiğini ancak programı örgütsel bir amaçla kullanmadığını ve suçlamayı kabul etmediğini söylemiştir. Yargılama sonunda Mahkemenin 15/12/2017 tarihli kararı ile başvurucunun atılı suçtan 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına hükmedilmiştir. Gerekçeli kararda başvurucunun 31/10/2017 tarihinde yapılan sorgusunda alınan savunmasına yer verilmiş, FETÖ/PDY yapılanmasına, ByLock programına, programın teknik boyutlarına ve örgütsel niteliğine dair bilgiler aktarıldıktan sonra başvurucunun kullanımındaki GSM hattına tanımlı IP numaralarına ilişkin CGNAT verileri esas alınarak başvurucunun inkara yönelik savunmasına itibar edilmediği ve ByLock programını kullandığı sonucuna ulaşılmıştır. Belirleyici delil olarak ByLock programının kullanılmasına dair değerlendirme nedeniyle başvurucunun FETÖ/PDY'ye üye olma suçunu işlediği kabul edilmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: "FETÖ Terör Örgütü mensuplarının örgütün elebaşı Fethullah Gülen'in talimatıyla, özel bir servır üzerinden yalnızca FETÖ terör örgütü mensuplarının kullanabileceği özel bir yazılım olarak üretilen ve örgüt mensuplarının deşifre olmadan kendi aralarındaki haberleşmeleri sağlamaları amacıyla kullanımına sunulan Bylock (TURQUOİSE) isimli kriptolu program üzerinden haberleşmeyi sağladıkları anlaşılmaktadır.Kısaca; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmış olduğu Bylock (TURQUOİSE) isimli kriptolu programın kurulum dosyası olmadan internet üzerinden temininin mümkün olmayacağının, yani bu programa erişimin, ancak örgüt üyeleri arasında birbirlerine kurulum dosyasını bluetooth, flash bellek vb. gibi digital ortamdan vererek sağlanacağının kesin ve net olduğu, dolayısıyla Bylock (TURQUOİSE) isimli programa FETÖ/PDY silahlı terör örgütü içerisinde faaliyet göstermeyen bir kişinin ulaşmasının mümkün olmayacağı ve Bylock (TURQUOİSE) program kullanıcısı olduğu tespit edilen bir şahsın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğu hususunun başkaca ispata muhtaç olmadığı açıkça ortadadır. ...ByLock uygulamasının, global bir uygulama görüntüsü altında münhasıran FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarının kullanımına sunulduğu sonucuna ulaşılmıştır. ...Dosya içerisinde bulunan internet bağlantı iletişim sorgu sonuçları raporundan da(karşı IP bilgileri) anlaşılacağı üzere; sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca münhasıran kullanılan ve internet üzerinden kapalı devre sistemi ile çalışan kriptografik haberleşme programı olan Bylock isimli programı kendi adına kayıtlı ve kendi kullanımda olan 0505 [...] nolu gsm hattı üzerinden kullandığı, sanığın bu suretle FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca münhasıran kullanılan kriptografik haberleşme programı olan Bylock isimli programı kullandığının sabit olduğu, sanığın bu suretle üzerine atılı suçu işlediği sabit olmakla inkara yönelik savunmasına itibar edilmeyerek, Fettullahcı Terör Örgütü Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) Silahlı Terör Örgütünün hiyerarşik yapısına örgüt üyesi olarak dahil olduğu anlaşıl[mıştır.]" Hüküm tarihinden sonra Antalya KOM Şube Müdürlüğü, başvurucunun CGNAT kayıtlarının değerlendirilmesine ilişkin 20/12/2017 tarihli ve HTS Analiz Raporu başlıklı 51 sayfalık raporu Mahkemeye 21/12/2017 tarihli yazı ekinde sunmuştur. Anılan raporda, BTK'dan gönderilen CGNAT kayıtlarını içeren CD'nin incelendiği ve ByLock sunucularına ait IP numaralarına yapılan tüm bağlantıların CD'de gösterildiği belirtilmiştir. Raporun 48 sayfasında CD içeriğinde tablo hâlinde gösterilen bağlantılara dair verilere yer verilmiş ve ByLock sunucularına yapılan bağlantıların 22/11/2014 ila 10/5/2015 tarihleri arasında toplamda 1276 kez gerçekleştirildiği, bağlantılar sırasında da çoğunlukla Rize'deki baz istasyonlarının kullanıldığı bilgileri aktarılmıştır. Başvurucu, ByLock içerikleri getirtilmeden ve ByLock programının örgütsel amaçla kullanıldığı ispatlanmadan karar verildiğini iddia ederek istinaf talebinde bulunmuştur. Başvurucunun istinaf talebi, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin (Daire) 15/2/2018 tarihli kararı ile esastan reddedilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;Sanık hakkında yapılan yargılama sonunda; eyleminin oluşa, soruşturma ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde belirlenip suç niteliğinin tayin edildiği, sanığın savunmalarının yeterli yasal gerekçe gösterilerek reddedildiği, verilen hükmün usul ve yasaya uygun olduğu, cezanın kanuni sınırlar içinde uygulandığı anlaşılmakla;Sanık müdafiinin ileri sürdüğü istinaf istemi yerinde görülme[miştir.]" Başvurucu ceza infaz kurumu aracılığıyla Mahkemeye sunduğu 1/3/2018 tarihli dilekçesinde, CGNAT kayıtlarının kendisine verilmediğini, bu kayıtların UYAP sisteminde şifreyle korunduğunu, dolayısıyla söz konusu kayıtları müdafiinin de sistem üzerinden ya da mahkeme kaleminden temin edemediğini, bu belgeleri hiç göremediğini söyleyerek temyiz sürecinde savunmasını hazırlayabilmek için kayıtların kendisine tebliğ edilmesini talep etmiştir. Başvurucu benzer şikâyet ve talebini Daireye sunduğu 30/4/2018 tarihli dilekçesinde de tekrarlamıştır. Ancak UYAP sisteminde kayıtlı belgelerden, hükmün kesinleşmesine kadarki süreçte CGNAT kayıtlarının ya da Antalya KOM Şube Müdürlüğünün bu kayıtlara dair analiz raporunun başvurucuya ya da müdafiine tebliğ edildiğine dair herhangi bir belgeye ulaşılamamıştır. İstinaf kararına yönelik olarak başvurucunun temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü itirazlar şu şekildedir:i. Başvurucu, konuyla ilgili Yargıtay kararlarına atıf yaparak ByLock programının kullanıldığının tespiti açısından ByLock user-ID numarasının ve görüşme içeriklerinin getirtilmesi gerektiğini, CGNAT ve HTS kayıtlarını karşılaştıramadığını beyan etmiştir.ii. Telefon üzerindeki veri incelemesinin sonucunun beklenilmediğini, programın örgütsel amaçla kullanıldığının ispatlanamadığını ve -diğer temyiz itirazlarının yanı sıra- belirleyici delil olarak mahkûmiyete esas alınan CGNAT kayıtları içerisindeki yalnızca dört adet baz istasyonu bilgisinin duruşmada kendisine söylenerek savunmasının alındığını vurgulamıştır. iii. Ayrıca, talep ettiği hâlde CGNAT kayıtlarının kendisine ya da müdafiine verilmediğini, CGNAT kayıtlarını görme ve inceleme olanağı bulamadığını, bu nedenle savunma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek temyiz talebinde bulunmuştur. iv. Başvurucu Yargıtaya sunduğu 17/9/2018 tarihli beyan dilekçesinde de ByLock programını kullanmadığını, üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmayan CGNAT kayıtlarına istinaden mahkûmiyet hükmü verilemeyeceğini ileri sürmüştür. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 28/5/2018 tarihli tebliğnamesinde istinaf kararının bozulması talep edilmiştir. Tebliğnamenin ilgili kısmı şöyledir:"Bylock programını örgütsel amaçla yüklemediğini savunan sanığın, bylock uygulamasını örgütsel amaçla kullandığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tespiti halinde atılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında, ilgili birimlerden ayrıntılı bylock tespit ve değerlendirme raporu ile HİS (CGNAT) sorgu kayıtları getirtilip değerlendirilerek sanığın kastının belirlenmesi gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm verilmesi,Sanık ile ilgili kanaat verici bir delil olabileceğinden; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2017/68532 soruşturma sırasında yürütülen tahkikat kapsamında ele geçirilen ve KOM Daire Başkanlığı tarafından kullanıma açılan http://209/Ulusal/Account/linki üzerinden sorgulama yapılabilinen, örgütün Emniyet mahrem yapılanması tarafından emniyet personelinin tamamının fişleme kayıtlarını içeren micro CD karttaki verilerde sanığın isminin bulunup bulunmadığı sorulup araştırıldıktan sonra hüküm verilmesi gerekirken yeterli kanaat oluşturmayacak delillere dayanılarak yazılı şekilde hüküm verilmesi [bozmayı gerektirmektedir.]" Yargıtay, Dairenin 15/2/2018 tarihli esastan ret kararını 9/10/2018 tarihinde onamıştır. Başvurucu, kesinleşen hükme ilişkin müddetnamenin kendisine 3/12/2018 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine 24/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuruda bulunulmasından sonraki süreçte Antalya İl Emniyet Müdürlüğü 30/11/2018 tarihli yazı ekinde yer alan 16/11/2018 tarihli dijital inceleme raporunu Mahkemeye sunmuştur. Anılan raporda; başvurucuda ele geçirilen Samsung marka cep telefonunun yüklü uygulamalar kısmında ByLock uygulamasına rastlanılmadığı, ancak Google Play Store üzerinden belirli bir elektronik posta (e-posta) adresiyle giriş yapılarak indirilen uygulamaların kayıtlarının tutulduğu library.db isimli veri tabanında yapılan incelemede, uygulama mağazasından uygulama indirebilmek için o[...]@gmail.com adresi kullanılarak net.client.by.lock (ByLock) isimli uygulamanın daha önce bu hesapla bilinmeyen tarihte bu cihaza veya bu e-posta adresinin kullanıldığı başka bir cihaza yüklenmiş olabileceği mütalaa edilmiştir. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir:"(1)Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır. " Yargıtay Kararları Yargıtay Ceza Dairesinin 28/4/2021 tarihli ve E.2020/2393, K.2021/2965 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... ByLock kullanıcısı olduğunu kabul etmeyen sanığın, ByLock uygulamasını kullandığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tespiti halinde, bu delilin suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında; ilgili birimlerden ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının getirtilmesi, tespit ve değerlendirme raporunun temin edilememesi halinde sanığın teknik olarak bu programı kullandığının tespiti açısından HİS (CGNAT) ve HTS kayıtları üzerinde konusunda uzman bir bilirkişi tarafından bilirkişi incelemesi yaptırılarak yargılamaya devamla bir hüküm kurulması gerekirken, sanığın ByLock kullanıcısı olduğuna dair yetersiz belgelere dayanılarak eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, ayrıca;UYAP'ta bulunan örgütlü suçlar bilgi havuzunda sanık ile ilgili araştırma yapılarak herhangi bir şüpheli beyanı bulunup bulunmadığı var ise getirtilmesi, gerekirse tanık olarak dinlenmelerinin sağlanarak CMK'nın maddesi uyarınca sanık ve müdafiine diyeceklerinin sorulduktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yetersiz belgelere dayanılarak eksik araştırmayla yazılı şekilde karar verilmesi [bozmayı gerektirmiştir.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 2/3/2021 tarihli ve E.2019/11026, K.2021/1735 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olduğunun kabul edildiği dikkate alınarak, somut dosyada sanığın ByLock kullanıcısı olup olmadığının atılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında; sanığın kullandığı kabul edilen ByLock programı kullanıcı kimliği olan ID numarası ve varsa yazışma içeriklerini içeren 'Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'nın ilgili KOM Müdürlüğünden sorularak dosyaya getirtilmesi [gerekmektedir.] ..." Yargıtay Ceza Dairesinin 11/2/2021 tarihli ve E.2019/11818, K.2021/1008 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Dosya kapsamı ve sanığın 'ByLock programını kullandığına' ilişkin ikrarı nazara alındığında, sanığın ByLock programını kullandığına dair detaylı tespit ve değerlendirme tutanağı getirtilmeden mahkemece hüküm kurulmuşsa da, diğer delillerin suçun sübutu için yeterli olması nedeniyle sonuca etkili görülmemiştir." Yargıtay Ceza Dairesinin 25/6/2020 tarihli ve E.2019/11650, K.2020/3039 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onanarak kesinleşen dairemizin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 2017 tarih, 2015/3 esas, 2017/3 karar sayılı kararında, 'Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olacağı'nın kabul edildiği dikkate alınarak, somut dosyada sanık [S.nin] kullandığını kabul ettiği [...] ID numaralı Bylock’ta sadece diğer sanık [Ö.nün] ekli olması ve yazışma içeriklerinin örgütsel nitelikte olmadığının anlaşılmasına rağmen hatalı değerlendirmeyle sanığın, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının kabul edilerek yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi [kanuna aykırıdır.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 16/9/2019 tarihli ve E.2019/3779, K.2019/5269 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Sanığın bylock uygulamasını kullandığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tespiti halinde, bylock kullanıcısı olduğuna dair delilin atılı suçun sübutu açısından tek ve belirleyici delil niteliğinde olması karşısında, ilgili birimlerden ayrıntılı bylock tespit ve değerlendirme raporu getirtilip değerlendirilerek duruşmada sanık ve müdafiine okunup diyecekleri sorulduktan sonra bir karar verilmesi gerekirken, sanığın bylock kullanıcısı olduğuna dair ikrarı ve yetersiz bylock sorgu tutanaklarına dayanılarak eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm verilmesi [bozmayı gerektirmiştir.] ..." Yargıtay Ceza Dairesinin 29/4/2019 tarihli ve E.2019/98, K.2019/3057 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... 1- User-ID numarası; bir kulanıcının GSM hattı ile yönlendirme olmaksızın doğrudan By-Lock sunucusuna bağlandığı, ayrıntılı Bylock değerlendirme ve tespit tutanağı ise; esas kullanıcının kim olduğu ve örgütsel konumu ile faaliyetleri hakkında bilgi verecektir.2- User ID numarası tespit edilemeyen by-Lock kullanıcısı olduğuna dair EGM KOM Daire Başkanlığınca rapor düzenlenen kişinin, CGNAT kayıtları mevcut olsa dahi, bu durum by-Lock kullandığına dair önemli emare niteliğinde olmakla birlikte, yönlendirme (morbeyin veya başka nedenlerle) halinde de GNAT kayıtlarının mevcut olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.İspat bakımından bir delil çok kuvvetliyse ve güvenirliği konusunda bir risk yoksa davanın sonucunu belirleyebilir. Bu delillere belirleyici delil denmektedir. Bu halde destekleyici delile olan ihtiyaç azalacaktır. Ancak bu delil mutlaka duruşmada taraflar huzurunda tartışılmalıdır. Bir olayın ispat gücü bakımından emare ve delil arasındaki farka gelince; Arapça kökenli olan 'emare'nin [T]ürkçe sözlükteki karşılığı 'belirti, iz, ipucu'dur. Emare hukuki anlamda ise; başka delillerle desteklenmediği takdirde tek başına delil niteliği taşımayan izdir, delil başlangıcı veyabelirti delili de denmektedir.Belirti başlı başına bir hususun varlığını ispata yetmemekle birlikte, onun vuku bulduğuna işaret eden ve ancak diğer delillerle desteklenmesi kaydı ile hükme dayanak yapılan olgulardır. Emareye, doktrinde ispatın karşılığı olarak 'yaklaşık ispat' ifadesi de kullanılmaktadır.Somut olayda, yerel mahkemenin hükme esas aldığı, Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Dairesi Başkanlığınca düzenlenen raporu ile User-ID numarası tespit edilemeyen ancak CGNAT kayıtlarında, By-lock sistemine 458 kez erişim sağladığı tespit edilen sanığın, [...] Üniversitesinde [...] iken kurumsal kanaat neticesi Üniversite ile ilişkisinin kesilmesine müteakip KHK ile göreve iade edilen ve üniversiteye hazırlık aşamasında FETÖ/PDY dershanesine gitmiş olması örgütsel faaliyet olarak kabul edilerek örgüt üyesi olarak cezalandırılmasına karar verilmiş ise de; By-Lock kullanımı dışındaki faaliyetlerin, tek başına veya birlikte gerçekleşmesi durumunda dahi, kişinin örgüt hiyerarşisine dahil olduğunu ispat için yeterli olmadığı gözetilerek, sanığın eyleminin şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatı bakımından, Emniyet Genel Müdürlüğü ilgili birimlerince By-Lock verileri üzerinde ID numarası tespit çalışmalarının sonuçlanması beklenerek sonucuna göre, sanığın hukuki durumunun tespiti gerekirken, By-Lock kullanıcısı olduğuna dair yetersiz bylock sorgu tutanaklarına dayanılarak eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması [bozmayı gerektirmiştir.]" Yargıtay Ceza Dairesinin 4/4/2018 tarihli ve E.2017/3923, K.2018/1565 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"ByLock kullanıcılarının tespitleri açısından operatörler tarafından tutulan CGNAT (HIS) kayıtları bir çeşit üst veridir. CGNAT kayıtları özet veri olması nedeniyle bir iz ve emare niteliğinde olduğundan tek başına kişinin gerçek ByLock kullanıcısı olduğunu göstermez.Bu nedenle ancak operatör kayıtları ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek ByLock kullanıcısı olduklarının kabulü gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla ByLock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının, User-ID, şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ve CGNAT kayıtlarını içeren belgeler ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur.Somut olayda; sanığın 'Başka biri tarafından hattının takılı olduğu telefonuna ByLock yüklendiği ancak bu programı çalıştırmadığı ve hiç kullanmadığı' yönündeki beyanı ile birlikte yukarıda yapılan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; sanığın Bylock programının telefonuna yüklü olduğu yönündeki beyanının suçun sübutu açısından yeterli olmayıp, ayrıca Dairemizce aranan 'Sanığın örgütün talimatıyla ağa dahil olmak' ve 'Gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanılmak' şeklindeki koşulların birlikte bulunduğunun teknik verilerle tespit edilmesinin suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında, istinaf aşamasından sonra dosyaya gönderildiği anlaşılan bylock tespit ve değerlendirme tutanağı, anılan tutanak içeriği ile HIS (CGNAT) kayıtları CMK’nın maddesi uyarınca duruşmada sanık ve müdafiine okunarak diyecekleri sorularak değerlendirildikten sonra bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması [bozmayı gerektirmiştir.]"B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil, … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası kapsamında, hakkaniyete uygun yargılanmanın temel unsurlarından birinin de yargılamanın çelişmeli olmasına (Rowe ve Davis/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28901/95, 16/2/2000, § 60) dikkat çektikten sonra Sözleşme'deki hakların etkili bir biçimde korunması için davaya bakan mahkemelerin tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM'e göre silahların eşitliği ilkesi ise taraflara, talep ve açıklamalarını diğer tarafa nazaran dezavantajlı olmayacak şekilde ileri sürebilmeleri için fırsat verilmesini gerektirdiğini ifade etmektedir (Kress/Fransa, B. No: 39594/98, 7/6/2001, § 72). Sözleşme'nin maddesinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkını garanti altına aldığını hatırlatan AİHM; kendisinin görevinin -delillerin elde edilme ve tartışılma yöntemi dâhil olmak üzere- yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığını, bu bağlamda başvurucunun delilin özgünlüğü ile çelişme ve onun kullanımına karşı itirazlarını sunma imkânına kavuşup kavuşmadığını, çelişmeli yargı ve iddia makamı ile savunma arasında silahların eşitliği ilkelerine saygı gösterilip gösterilmediğini değerlendirmek olduğunu ifade etmektedir. AİHM'e göre yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülüp yürütülmediği değerlendirilirken delilin kalitesinin dikkate alınması gerekir. Elde edildiği koşulların delilin doğruluğu ve güvenilirliği üzerinde şüphe oluşturup oluşturmadığı hususu da buna dâhildir. Bir delilin başka delillerle desteklenmemesi tek başına yargılamanın hakkaniyetini zedelemese de delilin güçlü olması ve güvenilirliği konusunda riskin bulunmamasıyla orantılı olarak destekleyici delil ihtiyacı da zayıflar (Bykov/Rusya [BD], B. No: 4378/02, 10/3/2009, § 90; Kobiashvili/Gürcistan, B. No: 36416/0614/3/2019, § 56). İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için ayrıca bkz. Ferhat Kara, §§ 83-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/37293
Başvuru, ceza davasında mahkûmiyete temel alınan belgelerin başvurucuya (sanığa) tebliğ edilmemesi ve usule ilişkin imkânlar bakımından zayıf duruma düşürülme nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra başvurular Komisyonlara sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Konuları ve başvurucusunun aynı olması nedeniyle 2017/31652 numaralı bireysel başvuru dosyasının 2017/31628 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince, uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/31628
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, işverenle güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuruya konu olayların meydana geldiği süreçteki olağanüstü hâl (OHAL) koşullarına, OHAL ilanına ve uygulanan tedbirlere ilişkin genel bilgiler için bkz. A. (3) [GK], B. No: 2018/10286, 2/7/2020, §§ 10-18; Ayla Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, §§ 10- 1977 doğumlu olan başvurucu, 3/12/2012 tarihinden itibaren Merkezî Kayıt Kuruluşu A.Ş. (Kurum) nezdinde uzman olarak çalışmakta iken 19/7/2016 tarihli fesih bildirimi ile başvurucunun iş akdi sonlandırılmıştır. Bildirimde geçen ifadeler şöyledir:"Yönetim Kurulumuzun 2016 tarih ve 7/1 sayılı kararı ile; 'Yürütülmekte olan, tamamlanmış olan ve planlanan projeler değerlendirilmiş olup, işletme maliyetlerinin azaltılarak tasarruf sağlanması, verimliliğin arttırılması ve diğer idari gereklilikler nedeniyle mevcut insan kaynaklarında yeniden düzenlemeye ihtiyaç duyulduğundan', İş Kanununun 17 nci ve 18 inci maddeleri çerçevesinde, ihbar ve kıdem tazminatlarınız ile birikmiş izin ücretlerinizin ödenmesi suretiyle iş aktiniz 2016 tarihi itibarıyla sonlandırılmıştır." Başvurucu, feshin geçersizliğinin tespitine ve işe iadesine karar verilmesi talebiyle Kurum aleyhine 21/7/2016 tarihinde dava açmıştır. İstanbul İş Mahkemesine (Mahkeme) sunduğu dava dilekçesinde başvurucu, savunması alınmadan ve somut bir sebep gösterilmeden yapılan feshin usul ve kanuna aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Davalı Kurum ise cevap dilekçesinde 15 Temmuz tarihli darbe teşebbüsünden sonraki olağanüstü durumlar gözönünde bulundurularak ilgili mevzuatın değerlendirildiğini ve yeni insan kaynakları politikaları oluşturulduğunu, bu kapsamda başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım personelin hizmetine ihtiyaç duyulmaması yönündeki işletmesel karara göre işçilik alacakları da ödenmek suretiyle iş akdinin sonlandırıldığını belirterek davanın reddini talep etmiştir. İşe iade davası devam ederken Borsa İstanbul A.Ş. tarafından işveren Kurum çalışanlarını da kapsar şekilde yapılan inceleme neticesinde Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile iltisaklı olduğu kanaatine varılan personel hakkında 10/2/2017 tarihinde suç duyurusunda bulunulmuş; bu kapsamda başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından soruşturma başlatılmıştır. Mahkeme, çeşitli tarihlerde açtığı duruşmalarda tarafların iddia ve itirazlarını dinlemiş; işçilik alacakları yönünden dosyayı bilirkişi incelemesine göndermiş; başvurucu hakkında başlatılan soruşturmanın akıbetini araştırmak amacıyla müzekkere yazılmasına karar vermiştir. Başsavcılık, verdiği cevabi yazıda 8/10/2018 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği bilgisini iletmiştir. Mahkeme 25/10/2019 tarihli kararı ile davanın kabulüne ve başvurucunun işe iadesine hükmetmiştir. Kararın gerekçesinde davalı işverence başvurucunun iş akdinin haklı-geçerli nedenle feshedildiğinin ispat edilemediği, bu kapsamda yapılan feshin geçerliolmadığı sonucuna varılmıştır. Davalı Kurum istinaf kanun yoluna başvurmuş, Mahkeme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürmüştür. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi 11/6/2020 tarihli kararı ile istinaf başvurusunun kabulüne, gerekçeli kararın kaldırılmasına ve davanın reddine hükmetmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Somut olayda, İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğünün kayıtlarına göre davalı şirketin anonim şirket olmakla birlikte bu şirketin kamu hissesi bulunan şirketlerden olduğu, davacı işçinin iş akdi yazılı fesih bildiriminde dayanılmamakla beraber davalı işverenin 2016 tarihli davaya cevap dilekçesinde ve 2016 tarihli davaya beyan dilekçesinde savunulduğu üzere işveren tarafından davacının terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilmek suretiyle kanun hükmünde kararnamenin verdiği yetkiye dayanılarak sona erdirildiği, yine davalı işverenlikçe İstanbul B.Savcılığına gönderilen 06/12/2017 tarihli bilgi notu konulu yazıda davacının kurum içi iltisakının bulunduğu, müzahir gazete/dergi aboneliğinin bulunduğu, kardeşinin örgütünün şifreli yazışma programı olan bylock yazılımı kullanıcısı olduğu, kardeşinin kanun hükmünde kararname ile ihraç edildiğinin belirtildiği, İstanbul B.Savcılığının 08/10/2018 tarihli ve 2018/163618 soruşturma no ve 2018/72647 karar no sayılı kararı ile davacı hakkında silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan kovuşmaya yer olmadığı kararı verildiği, kararda 2017/78259 soruşturma nolu dosya şüphelilerinin kendisiniiş sebebiyle tanıdıklarını beyan ettikleri, kızının 2015/2016 eğitim öğretim yılı sonuna kadar müzahir Özel Ataşehir Anafen Anaokulunda eğitim gördüğü, ikametinde ve üzerinde yapılan aramalarda ele geçen dijital materyaller üçerinde yapılan teknik inceleme sonucunda, silinmiş alandan resim içeriğinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyelerinin sohbet adı altında gerçekleştirdikleri toplantılarda hazırladıkları ve servis ettikleri 'Maklube' isimli yemeğe dair görüntü tespit edildiği, görüntüde yemek sofrasına katılanların yüzleri görünmediğinden şahıs tespitin mümkün olmadığı, cihazında terör örgütünün yayın organı olan www.herkul.org isimli internet sitesinin mobil uygulamasına rastlandığı, silinmiş alandan gelen fotoğraflar arasında terör örgütü ile üyeliği bilinin ve bağlılığını beyan eden eski futbolcu [H. Ş.]'e ait fotoğrafların yer aldığı, bu delil ve verilerin örgütle devamlılık arzedecek şekilde organik bağının bulunduğuna, özetle örgütle üyelik olarak nitelendirilebilecek seviyede ilişki içinde olduğuna dair kamu davasına dayanak teşkil edecek yeterli delil bulunmadığından kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği anlaşılmıştır.Her ne kadar davacı hakkında ceza soruşturması neticesinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş ise de tüm dosya kapsamı ve soruşturma dosyasındaki bir kısım deliller (çocuğunun okul kaydı, bilgisayarında rastlanılan fotoğraflar ve cihazında rastlanılan program) değerlendiğinde davalı işverenin davacı işçisine karşı şüphe duymasına sebep olduğu, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesine yol açacak nitelikte olması değerlendirildiğinde işverenden katlanması beklenilmeyecek bu tür bir şüpheden dolayı iş ilişkisinin devamı için gerekli güven ilişkisinin sarsılmasına yol açacak ve güven potansiyeline sahip olmaksızın ifa edilemeyecek iş için işçinin uygunluğu da ortadan kalkacaktır. Davalı işverenlik nezdinde hakkında şüphe bulunan bir işçiyi çalıştırmaya devam etmenin davalı işverenden açısından beklenemeyeceği, davalı işveren açısından şüphe feshini gerektirir yeterli delil olduğu ve feshin geçerli nedene dayandığı anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan davalı vekilinin bu yönü ile istinaf sebepleri yerinde görüldüğünden davacının iş akdinin geçerli nedenle feshedildiği kabul edilerek davanın reddi gerekmekte olup ilk derece mahkemesi kararının dosya kapsamına uymadığı anlaşıldığından, HMK 353/1-b-2 maddesi gereğince ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davacı tarafından açılan davada işverence yapılan feshin geçerli nedenle yapıldığı kabul edilerek davanın reddine karar verilmiş olup, aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Başvurucu, nihai kararı 23/6/2020 tarihinde öğrendikten sonra 16/7/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/23889
Başvuru, işverenle güven ilişkisinin bozulduğu gerekçesiyle iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, naklen atama işlemi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/5/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, sivil ve askerî ortak kullanımlı bir havalimanı olan Malatya Havalimanı Müdürlüğü bünyesinde ARFF (aircraft rescue and fire fighting -uçak kurtarma ve yangın söndürme) memuru olarak 2010 yılında göreve başlamıştır. 22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname'ye (399 sayılı KHK) tabi olan ve sözleşmeli olarak çalışan başvurucu hakkında düzenlenen ve Malatya Valiliği Hava Meydanı Mülki İdare Amirliği tarafından Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına sunulan gizli ibareli yazıda başvurucunun başka bir görevde değerlendirilmesi teklif edilmiştir. 15/1/2013 tarihli söz konusu yazıda; 2012 yılında Cudi Dağı'nda öldürülen PKK terör örgütü mensubu beş teröristin cenazelerinin sivil toplum örgütleri ve aileleri tarafından teslim alınması esnasında çekilen ve haber sitelerinde yer alan videolarda başvurucunun da görüntülendiği, olayla ilgili olarak Malatya İl Emniyet Müdürlüğünden konunun araştırılmasının istendiği, yapılan araştırmada başvurucunun Cudi Dağı'nda öldürülen Arin kod isimli G. O. ile kardeş olduklarının tespit edildiği belirtilmiştir. Başvurucunun kardeşinin cenazesini teslim almak üzere Cudi Dağı'na gittiği, otopsi işlemlerinin ardından cenazenin başvurucu tarafından teslim alındığı ifade edilmiştir. Ayrıca başvurucunun iki kardeşinin PKK terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandıkları ve haklarında 2000 yılında davanın ertelenmesine karar verildiği belirtilmiştir. Yazıda başvurucunun genel bilgi tarama sisteminde kaydının olmadığı, arşiv kayıtlarında herhangi bir suç kaydının bulunmadığı, yasa dışı örgütlerle irtibatını gösterir bir bilgi ve belgenin bulunmadığı, terör örgütüne müzahir kurum ve kuruluşlarla irtibatının olmadığı ifade edilmiştir. Yazının son kısmında Malatya Hava Meydanının Ana Jet Üs Komutanlığı ile sorumluluk ve çalışma sahalarının ortak olduğu, Malatya Hava Meydanının konumu, hassasiyeti ve başvurucunun yerine getirdiği ARFF memurluğu görevinin özellikleri dikkate alındığında başvurucunun Malatya Hava Meydanı güvenliği için risk oluşturabileceği vurgulanmış ve başvurucunun başka bir görevde değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) Genel Müdürlüğü tarafından 25/1/2013 tarihinde Çanakkale Gökçeada Havalimanı Müdürlüğü emrine naklen atanmıştır. Başvurucu adına üyesi olduğu sendika tarafından söz konusu atama işleminin hukuka aykırı olduğu ve keyfîlik içerdiği ileri sürülerek 18/2/2013 tarihinde Malatya İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) iptal davası açılmıştır. Dava dilekçesinde başvurucunun iki buçuk yıllık memuriyet hayatında hakkında herhangi bir adli ve idari tahkikatın yapılmadığı, güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada kardeşi ölen başvurucunun cenazeyi teslim almasının atama nedeni olarak kabul edildiği, cezaların şahsiliği ilkesi gereğince kardeşinin işlediği suç nedeniyle başvurucunun cezalandırılamayacağı, tesis edilen işlemin kamu yararına ve hizmet gereklerine uygun olmadığı belirtilmiş ve işlemin iptal edilmesi talep edilmiştir. Davalı DHMİ Genel Müdürlüğünce Mahkemeye sunulan 22/4/2013 tarihli cevap dilekçesinde; Türkiye'de bulunan havaalanlarının işletilmesi ve Türk hava sahasındaki hava trafiğinin düzenlenmesi ve kontrol edilmesi görevlerinin DHMİ tarafından yerine getirildiği, Malatya Havalimanının sivil ve askerî ortak kullanımlı havalimanlarından olduğu, dava konusu işlemin Malatya Valiliği Hava Meydanı Mülki İdare Amirliğinin 15/1/2013 tarihli yazısı doğrultusunda tesis edildiği ve hukuka aykırı olmadığı belirtilerek davanın reddine karar verilmesi talep edilmiştir. İdare Mahkemesinin 20/3/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; güvenlik güçleri ile girdiğiçatışmada ölen terör örgütü üyesi kız kardeşinin cenazesini almak için başvurucunun Cudi Dağı'na gitmesi ve otopsi sonrası cenazeyi teslim alması idari ve adli yönden suç teşkil etmese ve başvurucu hakkında yasa dışı örgütlerle irtibatını gösteren bilgi ve belge bulunmasa da başvurucunun askerî sorumluluk ve çalışma sahası olan Malatya'da görev yapmasının hem kendisinin hem de burada görev yapan diğer personelin çalışma huzurunu olumsuz etkileyebileceği ve Malatya dışında başka bir göreve atanmasının gerekli olduğu ifade edilmiştir. Ancak atama işlemi tesis edilirken sorumluluk ve çalışma sahaları askerî kurumlarla ortak olmayan hava meydanlarından birine atanması konusunda başvurucunun tercihinin alınması gerektiği, bu hâliyle potansiyel suçlu izlenimi oluşturacak şekilde ve sürgün mahiyetinde başvurucunun Gökçeada Havalimanı Müdürlüğü emrine naklen atandığı, bu nedenle dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı ve iptal edildiği belirtilmiştir. Söz konusu karar, Davalı DHMİ Genel Müdürlüğü tarafından temyiz edilmiş ve Danıştay Beşinci Dairesinin 3/11/2015 tarihli kararıyla bozulmuştur. Bozma kararının gerekçesinde, 399 sayılı KHK'nın maddesinde sözleşme süresi içinde gelişen hizmet şartlarına göre sözleşmeli personelin görevinin veya görev yerinin değiştirilebileceğinin düzenlendiği vurgulanmıştır. Başvurucu hakkındaki atama işlemine dayanak alınan nedenler hatırlatılmış ve Malatya Havalimanının sivil ve askerî amaçlı kullanılması nedeniyle güvenlik riskinin ortaya çıktığı belirtilmiştir. Ayrıca Havalimanının stratejik konumu ile personel emniyetinin sağlanması konusundaki ihtiyaç gözönüne alındığında söz konusu riskin bertaraf edilmesi amacıyla başvurucunun atama işlemine tabi tutulduğu, işlemin idarenin takdir yetkisi kapsamında kaldığı ve işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ifade edilmiştir. Danıştay Beşinci Dairesi tarafından verilen karara karşı başvurucu adına dava açan sendika tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmuş ise de bu yöndeki talep aynı Dairenin 26/1/2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bozma kararı üzerine yeniden inceleme yapan İdare Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. 24/3/2017 tarihli kararda; 399 sayılı KHK'sının anılan hükmüne yer verilmiş ve bozma kararında açıklanan gerekçelere dayanılmıştır. Söz konusu karara karşı temyiz kanun yoluna başvurulmamış ve karar kesinleşmiştir. İdare Mahkemesince verilen 24/3/2017 tarihli karar 5/5/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 30/5/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 399 sayılı KHK'nın "Görev ve Yer Değişikliği" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "Sözleşme süresi içerisinde gelişen hizmet şartlarına göre sözleşmeli personelin görevi veya görev yeri değiştirilebilir. ..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.  (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre mesleki hayat özel hayat kavramı dışında tutulamaz. Özel hayat unsurları gerekçe gösterilerek mesleki hayata getirilen sınırlamalar, bireyin sosyal kimliğini etkilediği ölçüde Sözleşme’nin maddesi kapsamına girebilmektedir. AİHM, bireylerin genellikle iş yaşamında dış dünyayla ilişkiler kurduğunu hatırlatarak bireyin kimliğini oluşturmasının ve sosyalleşmesinin önemli bir aracı olan dış dünyayla ilişki kurma hakkının bireyin iş çevresini de kapsadığını, bu durumun serbest meslek bağlamında özellikle geçerli olduğunu ifade etmiştir (Niemitz/Almanya, B. No: 137/1088, 16/12/1992, § 29; Özpınar/Türkiye, B. No: 20999/04, 19/10/2010, § 45; Campagnano/İtalya, B. No: 77955/01, 23/3/2006, § 53). AİHM, kural olarak ilgili kişinin mesleki yaşantısına getirilen bir kısıtlamayı (örneğin naklen atama işlemi) Sözleşme'nin maddesinin kapsamı içinde kabul etmektedir. AİHM tarafından öncelikle mesleki hayatın kişiliğin geliştirilmesi üzerindeki etkisi tartışılarak mesleki hayata getirilen sınırlamaların bireyin yakın çevresiyle ilişkilerini geliştirmesi ve sosyal kimliğini şekillendirmesi üzerinde etki doğuracağı belirtilmiş ve bu bağlamdaki müdahalelerin madde kapsamına girebileceği değerlendirilmiştir (Sodan/Türkiye, B. No: 18650/05, 2/2/2016, § 37). AİHM, bu konudaki her somut olay değerlendirmesinde özel hayat kavramının kapsamına ilişkin açıklamalarda bulunmuş ve bu kavramın bireyin kişisel hayatını istediği gibi yaşayabileceği bir iç alan ile sınırlandırmayı ve dış dünyayı bu alandan tamamen uzak tutmayı hakkın koruma alanını aşırı şekilde sınırlayan bir yaklaşım tarzı olarak nitelendirmiştir (Fernández Martínez/İspanya [BD], B. No. 56030/07, 12/6/2014, § 109).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/25497
Başvuru, naklen atama işlemi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; gerçekleştirme görevlisi olan başvurucunun Sayıştay tarafından tespit edilen kamu zararını tazmin etmeye mahkûm edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu, 2008 ve 2016 yılları arasında Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğünde (ASAT) avukatlık hizmetleri sınıfına tabi memur olarak görev yapmıştır. Sayıştay Başkanlığı tarafından ASAT'ın 2013 yılına ilişkin hesaplarına yönelik denetim yapılmıştır. Denetim sonucunda Sayıştay denetçileri 26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (659 sayılı KHK) maddesine aykırı olarak 2013 yılı vekâlet ücreti ödemelerinde üst sınırın uygulanmadığının ve işçi statüsündeki personele avukatlarla aynı tutarda vekâlet ücreti ödendiğinin tespit edilmesi üzerine kamu zararına sebep olunduğu iddiasını sorgu konusu yapmıştır. Sayıştay Dairesi (Daire) 659 sayılı KHK'nın maddesi gereği avukatlık hizmetleri sınıfına dâhil olan hukuk birimi amiri, hukuk müşaviri, muhakemat müdürü ve avukatlar için belirlenen gösterge rakamının memur aylıklarına uygulanan katsayı ile çarpımı sonucu bulunacak aylık brüt tutarının on iki katı aşılmak suretiyle ödenen 774,77 TL vekâlet ücretinden oluşan kamu zararının gerçekleştirme görevlisi sıfatıyla başvurucunun dâhil olduğu kişilerden müteselsilen tahsil edilmesine karar vermiştir. Başvurucu, anılan kararı temyiz etmiştir. Sayıştay Temyiz Kurulu (Kurul) 18/1/2017 tarihinde oyçokluğuyla Daire kararının tasdikine karar vermiştir. Kararda değinilen hususlar özetle şöyledir:i. 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun maddesi uyarınca bir mali işlemi gerçekleştirmede görevli olanların sorumluluğunun belirlenmesinde, gerçekleştirme işlemini yapan memurun yetkili ve görevli olması, yapılan giderin de bu görevli tarafından düzenlenip imzalanan belgeye dayandırılması zorunludur. Bu nedenle aralarında başvurucunun da bulunduğu kişiler, hukuk müşavirliği dışında farklı birimlerde çalışsalar dahi görevlendirilmeleri neticesinde ödeme için gerekli belgeleri hazırlamaları ve ödemelerin yapıldığı muhasebe işlem fişlerini düzenleyen olarak imzalamaları nedeniyle sorumlu olarak kabul edilmiştir. ii. 5018 sayılı Kanun'un maddesinde anılan Kanun'un merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahallî idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin mali yönetimini ve kontrolünü kapsadığı belirtilmiştir. Anılan düzenlemede "mahallî idarelerin ve bunların birlikleri" ifadesinin bağlı kuruluşları da kapsadığı değerlendirilmiş, büyükşehir belediyesine bağlı kuruluşlar arasında olduğu anlaşılan ASAT'ın 5018 sayılı Kanun'a tabi olduğu kabul edilmiştir. iii. Genel nitelikli olması nedeniyle 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan avukatları da kapsamaktadır. Ancak iş sahibi ile avukat arasındaki ücret ilişkilerini düzenlemesi nedeniyle anılan Kanun'un maddesi tamamen mesleklerini serbest olarak ifa eden avukatlar için geçerlidir. Ayrıca kamuda istihdam edilen avukatların statü hukukuna tabi olmaları nedeniyle bunlara sadece avukatlık ücreti değil kadrolarına bağlı olarak ilgili mevzuatta öngörülen aylık, ek gösterge, zam ve tazminat ile diğer mali, sosyal hak ve yardımlar her ay herhangi bir dava ile ilişki kurulmaksızın ödenmektedir. Bu nedenle kamuda istihdam edilen avukatlara avukatlık vekâlet ücreti dağıtılırken 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda ve diğer kanunlarda yer alan düzenlemelere uyulması zorunludur.iv. 20/11/1981 tarihli ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrasında İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İSKİ) personelinin657 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğu düzenlenmiştir. ASAT Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği Kuruluş Görev ve Yetki Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) maddesinde; avukatların dava ve icra takiplerinde mahkemeler, icra daireleri, Danıştay ve Yargıtay gibi idari ve adli kaza mercilerince idare ve avukat lehine takdir olunarak tahsil edilen vekâlet ücretlerinin 657 sayılı Kanun'un , 2560 sayılı Kanun'un , ve ek , 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun , 1136 sayılı Kanun'un ve ek maddeleri gereğince hukuk müşaviri, avukatlar ve büro personeli arasında, bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen oranlara göre dağıtılacağı kararlaştırılmıştır. Yine 659 sayılı KHK'nın maddesinde 2/2/1929 tarihli ve 1389 sayılı Devlet Davalarını İntaç Eden Avukat ve Saireye Verilecek Ücreti Vekâlet Hakkında Kanun'un ve 657 sayılı Kanun'un maddesinin üçüncü fıkrasının yürürlükten kaldırıldığı, diğer mevzuatta vekâlet ücretinin ödenmesine ilişkin yürürlükten kaldırılan bu düzenlemelere yapılan atıfların 659 sayılı KHK'ya yapılmış sayılacağı belirtilmiştir. v. 659 sayılı KHK'nın maddesinde yer alan düzenleme ile ödenebilecek vekâlet ücreti üst sınırı belirlenmiştir. ASAT tarafından çeşitli yargı ve icra mercilerinde sonuçlanan dava ile işlemler neticesinde kazanılan, emanet hesabında toplanan ve üç yıl sonunda dağıtımı yapılmayan tutarların kamu kurumunun bütçesine gelir olarak kaydedilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla söz konusu tutarların kamu kaynağı olduğu açıktır. 5018 sayılı Kanun'un maddesine göre hukuka aykırı bir işlemle kamu kaynağında eksilmeye neden olunması kamu zararı kapsamında kabul edilmelidir. ASAT'ta çalışan avukatlara ödenen vekâlet ücretleri için 659 sayılı KHK ile belirlenen üst sınıra uyulmaması sonucunda kamu kaynağında bir eksilme, dolayısıyla kamu zararı ortaya çıkmıştır. Başvurucu, belirtilen Kurul kararına karşı karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Kurul 3/10/2018 tarihinde başvurucunun Anayasa'ya aykırılık iddiasının ciddi görülmediğini belirtip temyiz incelemesindeki gerekçesini tekrar ederek oyçokluğuyla karar düzeltme talebini reddetmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 8/2/2019 tarihinde öğrendikten sonra 26/2/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/6074
Başvuru, gerçekleştirme görevlisi olan başvurucunun Sayıştay tarafından tespit edilen kamu zararını tazmin etmeye mahkûm edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, hatalı aşı sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 12/5/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Sağlık Bakanlığınca 2003 yılı Aralık ayında düzenlenen "Kızamık Okul Aşı Günleri" programı dâhilinde Ankara'nın Çubuk ilçesindeki ilköğretim okullarında aşı taraması yapılmıştır. Bu kapsamda 9/12/2003 tarihinde ebe H.B. tarafından başvurucuya kızamık aşısı uygulanmıştır. Başvurucu, bir süre sonra aşı yapılan kolunda ağrı olduğunu ve elini açamadığını öğretmenine bildirmiştir. Öğretmenleri tarafından kontrol amacıyla götürüldüğü sağlık kuruluşları bir sorun olmadığını belirtmişlerdir. Şikâyetleri devam eden başvurucu, sonraki gün Çubuk 1 Nolu Sağlık Ocağına oradan da Çubuk Devlet Hastanesine götürülmüştür. Burada yapılan muayenede ileri tetkik ve tedavi için Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesine (Araştırma Hastanesi) müracaatının önerilmesi üzerine 17/12/2003 tarihinde anılan hastaneye başvurmuştur. Çocuk Kliniğinde tedavi gören başvurucuda fizyolojik bir patolojiye rastlanmadığı, rahatsızlığın konversiyon reaksiyonu olarak adlandırılan, olmayan bir rahatsızlığı olmuş gibi gösterme ya da olan bir rahatsızlığı başka bir rahatsızlık olarak gösterme sendromundan kaynaklandığı başvurucuya bildirilmiştir.A. İdari Soruşturma Süreci Başvurucunun anne ve babası, aşı sonrasında çocuklarının el parmaklarını kullanamaz hâle geldiğini belirterek konunun soruşturulması istemiyle 18/12/2003 tarihinde Çubuk Sağlık Grup Başkanlığına müracaat etmişlerdir. Başvuru üzerine Çubuk Kaymakamlığınca (Kaymakamlık) 12/1/2004 tarihinde başlatılan inceleme sonucunda 8/4/2004 tarihli rapor düzenlenmiştir. Raporda başvurucunun tedavisinin devam ettiği, tedavi sonucunu ve his kaybının nedenini açıklayan raporun beklenmesi gerektiğinden bu aşamada ebe H.B. hakkında bir işleme gerek olmadığı belirtilmiştir. Diğer taraftan başvurucu; aşının kas üzerine yapılması gerekirken damara yapıldığını, öğretmenler odasında hemşirenin bu durumu gülerek ikrar ettiğini belirterek olay nedeniyle meydana gelen zararlarının ödenmesi amacıyla 12/3/2004 tarihinde Çubuk İlçe Sağlık Müdürlüğüne başvuruda bulunmuştur. Tazminat talebi üzerine Ankara İl Sağlık Müdürlüğü 25/3/2004 tarihinde konu hakkında idari ve disiplin yönlerinden soruşturma başlatmıştır. Bu kapsamda okulda görevli öğretmenler ile aşı kampanyasında görev alan personelin ifadeleri alınmış ayrıca Araştırma Hastanesi Çocuk Kliniği şefi ile şef yardımcısının bilirkişi olarak görüşüne başvurulmuştur. Soruşturma neticesinde düzenlenen raporda, aşının damara yapıldığının gülerek anlatılması olayının öğretmen S.Ü.nün ifadesine dayandığı, somut dayanağı olmayan ifadenin diğer öğretmen ve hemşireler tarafından da doğrulanmadığı belirtilmiştir. Ayrıca bilirkişilerin olayın hatalı aşı uygulaması sonucu olmadığı, mevcut durumun konversiyon reaksiyonu olarak değerlendirildiği yönünde görüş bildirdiğine değinilmiştir. Raporun sonucunda; başvurucuya aşıyı yapan ebe H.B. ile diğer personel hakkında idari ve disiplin soruşturmasına gerek olmadığı, aşı kampanyasının başarılı şekilde bitirildiği ifade edilmiştir.B. Ceza Yargılamasına İlişkin Süreç Başvurucunun ailesi 29/1/2004 tarihinde ebe H.B. hakkında 4/6/2004 tarihinde ise gözetim ve denetim görevi nedeniyle doktor hakkında görevi ihmal suçunu işledikleri iddiasıyla Çubuk Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) suç duyurusunda bulunmuştur. Ebe H.B. hakkında 2/12/1999 tarihli ve4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uyarınca başlatılan ön inceleme sonucu düzenlenen 18/5/2004 tarihli raporda; iddiaların kızamık aşısına bağlı olmadığı, kas ve sinir dokusunda patolojiye rastlanmadığı, elektromiyografi (EMG) ve bilgisayarlı tomografi (CT) test bulgularının normal olduğu, konversiyon reaksiyonu tanısının uyku hâlinde fotoğraflanarak kanıtlandığı belirtilerek soruşturma izni verilmemesi teklif edilmiştir. Kaymakamlık, olayda görevi ihmal suçunun sübuta ermediği kanaatine ulaşarak 20/5/2004 tarihli kararıyla ebe H.B. hakkında soruşturma izni vermemiştir. Savcılığın itirazı üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 7/7/2004 tarihli kararıyla soruşturma izni verilmemesi yolundaki karar kaldırılmıştır. Karar gerekçesinde; ön inceleme raporu ve ekli belgelerin, isnat edilen suçtan dolayı Savcılıkça hazırlık soruşturması yapılmasını gerektirecek nitelikte olduğu belirtilmiştir. Savcılık 4/2/2005 tarihli talimat yazısıyla başvurucunun muayene edilerek aşı yapılması neticesinde uzuv zaafı veya uzuv tatili oluşup oluşmadığının tespiti amacıyla Araştırma Hastanesinden kesin rapor düzenlemesini talep etmiştir. Hastanenin 14/2/2005 tarihli ön raporunda; konu hakkında Adli Tıp Kurumundan (ATK) görüş alınması gerektiği belirtilmiştir. Savcılık tarafından 28/2/2005 tarihli iddianame ile H.B.nin görevi ihmal, tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet vermek suçlarından dolayı cezalandırılması istemiyle Çubuk Asliye Ceza Mahkemesinde (Ceza Mahkemesi) kamu davası açılmıştır. İddianamede, sanığın aşı yaparken görevinin gerektirdiği dikkat ve özeni göstermemesi sonucu çocuğun el ve kolunda aşıdan kaynaklanan kuvvet ve duyu kaybına neden olduğu, bu suretle üzerine atılı suçları işlediği kanaatine yer verilmiştir. Ceza Mahkemesi konu ile ilgili olarak ATK'dan bilirkişi raporu almıştır. ATK Adli Tıp İhtisas Kurulunun 1/9/2006 tarihli raporunda; başvurucunun 11/4/2005 ve 21/7/2006 tarihlerinde yapılan muayenelerinde sol el parmaklarının morardığı ve hareket etmediğinden şikâyetçi olduğu, bilek hareketlerinin ağrılı, cihazda tutulmaya bağlı parmakları semifleksiyonda, konversiyon reaksiyonu olarak değerlendirildiği belirtilmiştir. Raporun sonuç kısmında, aşıya bağlı ortaya çıktığı iddia edilen sakatlığın objektif tıbbi delillerinin bulunmadığı görüşüne yer verilmiştir. Ayrıca Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesince dosyaya sunulan 9/8/2005 tarihli yazıda, başvurucunun 20/1/2004 tarihinde Çocuk Nörolojisi ve Çocuk Ruh Sağlığı bölümlerinde muayene edildiği, yapılan psikiyatrik değerlendirmede konversiyon bozukluğunun düşünüldüğü, bir hafta sonra yapılan kontrolünde elini kullanmadaki zorlukta azalma olduğunu bildirdiği, daha sonra kontrole gelmediği belirtilmiştir. Ceza Mahkemesi 9/11/2006 tarihinde sanık H.B.ninberaatine karar vermiştir. Karar gerekçesinde ATK raporunda belirtilen mütalaaya yer verilerek sanığın, üzerine atılı suçları işlediğine dair her türlü şüpheden uzak somut delil elde edilemediği ifade edilmiştir. Temyiz edilen karar Yargıtay Ceza Dairesinin 22/2/2010 tarihli kararıyla bozulmuştur. Bozma gerekçesinde, Yüksek Sağlık Şûrasından (Şûra) düşünce sorulması gerektiği belirtilmiştir. Ceza Mahkemesi bozma kararına uyarak Şûranın görüşüne başvurmuştur. Şûra 11-12 Kasım 2010 tarihlerindeki toplantılar sonucunda aldığı kararda; aşıya bağlı ortaya çıktığı iddia edilen problemin teşhisine yönelik yapılan EMG'nin normal olduğunu, başvurucunun uyku hâlinde iken elinin açık olduğunun saptandığını, problemin aşıya bağlı olduğuna dair hiçbir objektif tıbbi delilin bulunmadığını belirterek ebe H.B.ye kusur atfedilemeyeceğine karar vermiştir. Ceza Mahkemesi 29/3/2011 tarihli kararında sanığın beraati yönünde hüküm kurmuştur. Karar gerekçesinde, dava aşamalarında aldırılan tüm raporlar ve dosya kapsamından başvurucunun kolundaki kuvvet ve duyu kaybının yapılan aşıya bağlı olduğuna dair objektif tıbbi delilin bulunmadığı, yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmadığı belirtilmiştir. Temyiz incelemesinde Yargıtay Ceza Dairesi 14/3/2013 tarihinde kararın onanmasına karar vermiştir. Tazminat Davasına İlişkin Süreç Başvurucunun olay nedeniyle meydana gelen zararlarının ödenmesi amacıyla 12/3/2004 tarihinde yaptığı başvuruya (bkz. § 10) idare tarafından cevap verilmemiştir. Başvurucu ve ailesi, hatalı aşı uygulaması sonucu zarara uğradıkları iddiasıyla Sağlık Bakanlığı aleyhine 9/7/2004 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Dava dilekçesinde; aşının kas üzerine yapılması gerektiği hâlde gerekli özen ve dikkatin gösterilmemesi yüzünden damara veya sinire yapıldığını, başvurucunun sol kolunu kullanamaz hâle geldiğini belirtmişlerdir. Ayrıca hemşirenin hatasını ikrar ettiğini, durumun hatalı aşı yapılmasından kaynaklandığının doktor raporuyla belirlendiğini ileri sürmüşlerdir. Davacılar, davalının savunma dilekçesi üzerine dosyaya sundukları cevapta ise aşının doktor gözetiminde yapılmadığını, aşı yapan personelin hemşire değil ebe olduğunu, kaldı ki hemşirelere dahi kızamık aşısı yapma yetkisi verilmediğini, ayrıca olaydan sonra teşhis ve tedavinin de doğru olarak yapılmadığını iddia etmişlerdir. Davalı ikinci savunma dilekçesinde, hemşire ve ebelerin Sağlık Hizmetlerinin Yürütülmesi Hakkında Yönerge hükümleri uyarınca bağışıklama hizmetlerinde görev aldıklarını, dolayısıyla aşı uygulaması yapmaya yetkili olduklarını belirtmiştir. İdare Mahkemesi, olaya ilişkin kayıt ve raporlar ile başvurucuya ait tıbbi belgeleri temin ederek Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetinden, başvurucunun aşı yapılan kolunu kullanamamasının aşının yan etkisi sonucu oluşup oluşmadığı, durumun aşılama ile ilgisinin bulunup bulunmadığı hususlarında tıbbi kanaat bildirmesini istemiştir. Bilirkişi heyetince düzenlenen 2/6/2008 tarihli raporda; dosyadaki kayıt ve belgelerde başvurucunun EMG tetkiklerinin normal olduğu, ebe eli (parmakların kasılması ve el ayası hizasında birleşmesi) ve duyu kaybının düzeldiği, uyku esnasında elinin normal durumda olduğu tespitlerinin yazılı olduğu belirtilmiştir. Bu veriler ışığında hastanın şikâyetlerinin aşı uygulamasına bağlı olarak gelişebilecek fiziksel zedelenme ya da aşının içeriğiyle ilgili olabilecek direkt veya vücudun aşıya karşı cevabı ile gelişebilecek bir zedelenme ile ilişkili olmadığı, hastanın tarif edilen şikâyetlerinin aşı veya enjeksiyon uygulaması sonrasında çok nadir olsa da gelişebilecek komplikasyonlarla da uyumlu olmadığı, bu tür olası durumlarda muayene bulgusu olarak ebe eli şeklinde kasılmadan ziyade ellerin tutmaması ve kuvvetsizlik şikâyetlerinin beklenen bulgular olduğu değerlendirilmiştir. Raporda; şikâyet ve bulguların aşının damara yapılması iddiasıyla ilişkili de olmadığı, zira enjeksiyonun damar içine yapılması durumunda şikâyetlerin daha ziyade vasküler damar yetmezliği veya alerjik reaksiyonlar şeklinde ve hemen olmasının bekleneceği bildirilmiştir. Başvurucu, bilirkişilerce bizzat muayene edilmesi gerektiği iddiasıyla bilirkişi raporuna itirazda bulunmuş, İdare Mahkemesi bu hususta bilirkişilerden ek rapor talep etmiştir. Bilirkişi heyeti 17/9/2008 tarihli ek raporunda; muayene işleminin şikâyetin var olup olmadığının tespitine yönelik bir ameliye olduğunu, oysa hastanın şikâyetlerinin gerçekten var olduğu kabulüyle değerlendirme yaptıklarından bu tespite ihtiyaç duyulmadığını, diğer taraftan dava dosyasında yer alan bilgilerin, laboratuvar ve izlem notlarının şikâyetlerin aşı ile ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğine dair tıbbi kanaate ulaşmak için yeterli olduğunu, incelemede hasta muayenesine gerek duyulmadığını belirtmiştir. İdare Mahkemesi 21/1/2009 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinde; Çubuk Asliye Ceza Mahkemesince ebe H.B. hakkında verilen beraat kararı, Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Danışma Kurulunun 9/12/2004 tarihli kararı ve bilirkişi raporunda belirtilen tespitlerden hareketle kızamık aşısı ile başvurucunun şikâyetleri arasında illiyet bağının olmadığı, bu itibarla idare tarafından yürütülen kamu hizmetinin düzenlenmesinde ve uygulanmasında idareye yüklenebilecek bir kusurun ve tazmin yükümlülüğünün bulunmadığı belirtilmiştir. Söz konusu karar Danıştay Onbeşinci Dairesinin 9/4/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Karar düzeltme istemi aynı Dairenin 26/2/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Karar düzeltme incelemesinde düşüncesini bildiren tetkik hâkimi, konuyla ilgisi olması nedeniyle aralarında psikiyatri uzmanı, sinir cerrahisi uzmanı ve adli tıp uzmanı bulunan heyete, hastanın muayene edilmesi suretiyle yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiğini açıklamıştır. Nihai karar başvurucuya 16/4/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. 12/5/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:  “İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, ...” Anayasa Mahkemesi, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvuru imkânının getirilmesine ilişkin mevzuata önceki içtihadında yer vermiştir (Ferat Yüksel, B. No: 2014/13828, 12/9/2018, §§ 11-14).B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamı içerisinde yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier/Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], B. No: 53924/00, 8/7/2004, § 89; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], B. No: 32967/96, 17/1/2002, § 49). AİHM'e göre taraf devletler, uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkması durumunda, ilgili devlet hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete atfedilmesi için yeterli olup olmadığı hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her halükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiąc/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59).
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/8098
Başvuru, hatalı aşı sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, kendi yerine bir başkasının sınava girmesini sağlama ve soğuk damgası olmayan sahte nüfus cüzdanı kullanma gerekçeleriyle verilen idari cezanın eğitim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/12/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1989 doğumlu olup 2012 yılında Lisans Yerleştirme Sınavı'na (sınav) girmiştir. Sınav esnasında yetkililer; başvurucuyla ilgili olarak sınava giren kişi ile sınav giriş belgesinde gösterilen kişinin farklı olduğu kanaatine ulaşmış, başvurucunun kendi yerine başkasının sınava girmesini sağladığını ve soğuk damgası olmayan sahte nüfus cüzdanı kullanıldığını tutanakla tespit etmiştir. Başvurucu yerine sınava girdiği tespit edilen kişi sınav düzeninin bozulmaması amacıyla salon dışına çıkarılmamıştır. Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezinin (ÖSYM) 4/7/2012 tarihli kararıyla, sınav görevlilerince tutulan tutanak esas alınarak başvurucunun sınavının geçersiz sayılmasına ve sınavın yapıldığı tarihten itibaren iki yıl süreyle ÖSYM tarafından yapılacak sınavlara aday olarak katılamayacağına karar verilmiştir. Başvurucunun açtığı dava sonucunda Ankara İdare Mahkemesi 4/12/2013 tarihinde, başvurucunun kendi yerine başkasının sınava girmesini sağladığının ve soğuk damgası olmayan sahte nüfus cüzdanı kullanıldığının salon görevlilerince tutanakla tespiti üzerine tesis edilen dava konusu işlemde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varmış ve başvurucunun davasını reddetmiştir. Temyiz üzerine Danıştay 15/10/2014 tarihinde kararı onamıştır. Onama kararı 18/11/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/12/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun 17/2/2011 tarihli ve 6114 sayılı Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un "Cezai hükümler" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısımları olay tarihinde yürürlükte bulunduğu hâliyle şöyledir: "(3) Başkanlık tarafından yapılan sınavlarda;....b) Başka bir adayın yerine sınava giren veya kendi yerine bir başkasının sınava girmesine katkı sağlayan,...ile cezalandırılır. (5) Sınavda kopya çektiği tespit edilen adayın sınavı, Yönetim Kurulu kararı ile iptal edilir. Bu aday, sınavın yapıldığı tarihten itibaren iki yıl süreyle Başkanlık tarafından yapılan hiçbir sınava aday olarak başvuramaz ve giremez... Bu fıkrada yer alan hükümler ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarda yer alan fiilleri işleyen adaylar hakkında da uygulanır." Kılavuz 2012 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi Kılavuzu'nun 7 maddesinin ilgili kısımları şöyledir:"...sınav kurallarına uymadıkları hâlde sınav düzenini bozmamak için salondan çıkarılmayarak sınava devam ettirilen adayların sınavları, sınav tutanakları incelenerek ÖSYM Yönetim Kurulu kararıyla geçersiz sayılır. Sınav kurallarına uymayan adaylara 6114 sayılı Kanun’a göre işlem yapılır..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Leyla Şahin/Türkiye [BD] (B. No: 44774/98, 10/11/2005, § 156) kararında eğitim hakkının ilkesel olarak eğitim kurumlarının iç düzenlemelerine uyulmasını sağlamak üzere okuldan geçici ya da daimî olarak uzaklaştırma cezası dâhil disiplin önlemlerine başvurulmasını hariç tutmadığını açıklamıştır. AİHM'e göre disiplin cezası uygulaması, öğrencilerin kişiliklerinin ve zihinsel yetilerinin geliştirilip biçimlendirilmesi dâhil olmak üzere bir okulun kuruluşunda var olan hedefe ulaşılmaya çalışılan sürecin ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedir.
Eğitim hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/20151
Başvuru, kendi yerine bir başkasının sınava girmesini sağlama ve soğuk damgası olmayan sahte nüfus cüzdanı kullanma gerekçeleriyle verilen idari cezanın eğitim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; yurt dışında bulunan ve Yükseköğretim Kurulu tarafından tanınan bir üniversiteden alınan lisans diplomasına denklik verilmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle eğitim ve mülkiyet haklarının, bu işleme karşı açılan davaya bakan mahkemeye talimat verildiğinden bahisle davada adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 24/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve ekleri ile tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesinde mübaşir olarak görev yapmaktadır.A. Başvuruya Konu Davadan Önceki Süreç Başvurucu 11/6/2015 tarihinde Yükseköğretim Kuruluna (YÖK) bir dilekçe yazarak Anadolu Üniversitesi Adalet Ön Lisans Programı mezunu olduğunu, Kosova'da bir yükseköğretim kurumu olan Iliria Kraliyet Üniversitesi (Iliria Royal University) Hukuk Fakültesinde eğitimini lisans düzeyine tamamlamak istediğini belirterek anılan Üniversitenin YÖK tarafından tanınırlığının bulunup bulunmadığını sormuştur. YÖK başvurucunun dilekçesine 11/6/2015 tarihinde cevap vermiştir. Verilen cevapta, Kurullarında bulunan uluslararası listelerde anılan Üniversitenin yer aldığı ve tanındığı, yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından örgün eğitim yoluyla alınacak diplomaların denklik işleminin 6/11/2010 tarihli ve 27751 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Denklik Yönetmeliği (Yönetmelik) (6/11/2010 tarihli Yönetmelik) hükümleri uyarınca yapılacağı belirtilmiştir. Başvurucu, YÖK'ün verdiği 11/6/2015 tarihli yazılı cevabı dikkate alarak 15/9/2015 tarihinde Iliria Kraliyet Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırmıştır. Ön lisans eğitimi sebebiyle muaf olduğu dersler dışındaki dersleri alarak 2/3/2018 tarihinde Iliria Kraliyet Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan başvurucu 12/10/2018 tarihinde diplomasına denklik verilmesi talebiyle YÖK'e başvuru yapmıştır. YÖK başvurucunun hukuk alanındaki lisans eğitimi kazanımlarının elde edilebilmesi için gerekli olan eğitime devam süresinin, başka bir ifade ile ilgili ülkede kalış süresinin yetersiz olduğu sonucuna ulaşarak 21/11/2018 tarihinde denklik verilmesine ilişkin talebinin reddine karar vermiştir. B. Başvuruya Konu Dava Süreci Başvurucu, ret işleminin iptali istemiyle 1/2/2019 tarihinde dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) 17/6/2019 tarihli kararında, Yurtdışı Yükseköğretim6/11/2010 tarihli yönetmelik hükümleri uyarınca denklik başvurularında lisans eğitiminin düzeyi ve içeriğine yönelik olarak YÖK tarafından inceleme ve değerlendirme yapıldığını, bu kapsamda başvuru sahiplerinin yurt dışında kaldığı sürenin de dikkate alınacağının tartışmasız olduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun yurt dışında kaldığı sürenin altmış dokuz gün olduğu hususunda bir tereddüt bulunmadığını belirten Mahkeme, devam zorunluluğu gerektiren ve örgün eğitim veren hukuk fakültesi eğitimi için "ülkede kalış süresinde ciddi biçimde eksik bulunduğu" gerekçesiyle davanın reddine kadar vermiştir. Başvurucu 17/6/2019 tarihli mahkeme kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde başvurucu; ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararın yerleşik Danıştay içtihatlarına, uluslararası sözleşmelere, kanun ve yönetmeliklere aykırı olduğunu, idarenin takdir yetkisini kullanırken objektif ilke ve kurallara riayet etmesi gerektiğini belirtmiştir. Uyuşmazlığa tatbik edilecek norm olarak Mahkemenin 5/12/2017 tarihli ve 30261 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Tanıma ve Denklik Yönetmeliği (5/12/2017 tarihli Yönetmelik) hükümlerini dikkate aldığını belirten başvurucu, anılan Yönetmelik'in maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendinde öğrenime devam süresinin tespitinde Türkiye'deki ilgili yüksek öğretim mevzuatının esas alınacağının belirtildiğini, bu bağlamda üniversitelerin senato kararlarıyla öğrenime katılmadaki süreleri belirlediğini, bu hususta ülke genelinde yeknesak bir uygulama olmadığını, ülke genelinde üniversiteler arasındaki bu uygulama farklılığı sebebiyle yurt dışında eğitim alan öğrencilerin eğitim aldıkları ülkede ne kadar kalmaları gerektiği konusunda bir belirlilik ve öngörülebilirlik bulunmadığını belirterek yapılacak istinaf incelemesi neticesinde ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasını talep etmiştir. Başvurucunun istinaf istemi, Bölge İdare Mahkemesince mahkeme kararının dayandığı gerekçenin usul ve hukuka uygun bulunmuş olması sebebiyle reddedilmiştir. Nihai karar başvurucuya 31/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 6/11/2010 tarihli Yönetmelik'in "Başvuru usulü ve aranacak belgeler" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) bendi şöyledir:"Denkliği talep edilen yükseköğretim süresince kullanılan pasaportların asılları veya giriş-çıkış tarihlerinin ve işlem gören sayfaları havi okunaklı Türk Dış Temsilcilikleri ya da noter tarafından onaylanmış sureti" 6/11/2010 tarihli Yönetmelik'in "İnceleme ve değerlendirme usul ve esasları" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Başvurular aşağıda belirlenen ilkeler çerçevesinde incelenir:a) Belgelerin asıl ve gerçeğe uygun olup olmadığı, üzerinde kazıntı, silinti ve benzeri tahrifatın bulunup bulunmadığı,b) Belgelerin başvuran kişiye ait olup olmadığı,c) Diplomayı veren yükseköğretim kurumunun ve eğitimin yapıldığı programın öncelikle faaliyet gösterdiği ülke yetkili makamlarınca diploma vermeye yetkili bir kurum olarak tanınması, akreditasyon ya da kalite güvencesi kuruluşları tarafından akredite edilmiş olması ve Kurul tarafından tanınması halinde; denkliği talep edilen yükseköğretim programının eğitim düzeyi, mezuniyet için gereken ulusal kredi ve/veya AKTS toplamı, kazanılması gereken bilgi, beceri ve yetkinlik açısından Türk yükseköğretim programına eşdeğer olup olmadığı, Türk yükseköğretiminde aynı veya benzer bir program bulunmuyor ise bu bentte sayılan diğer şartların sağlanması halinde eğitim düzeyi açısından Türk yükseköğretimine eşdeğer olup olmadığı incelenir, unvan kullanılması gerektiği durumlarda Yükseköğretim Kanununun 43 üncü maddesi gereğince inceleme yapılır.(2) Komisyonca gerekli görülmesi halinde diplomanın uluslararası düzeyde veya ikili anlaşmalarla tanınan bir üniversiteden alınmış olmasına rağmen mezuniyet diploması ve diğer belgelerinin gerçek olup olmadığı, eğitim programının türü, niteliği, düzeyi konusunda başvuru sahibinden, ilgili yükseköğretim kurumundan veya ilgili ülke yetkili makamlarından 4 üncü maddede belirtilen belgeler dışında da bilgi ve belge istenebilir." 6/11/2010 tarihli Yönetmelik'in "İnceleme sonucu yapılacak işlemler" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e), (f) ve (g) bentleri şöyledir:" e) Yapılan inceleme sonucu denkliği talep edilen yükseköğretim programının Türk yükseköğretim programına eşdeğer görülmemesi halinde diploma denklik talebi, gerekçesi belirtilmek suretiyle reddedilir.f) Diploma alınan programın Türkiye Cumhuriyetinin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde unsurlar taşıması halinde alınan diplomalara denklik verilmez.g) Belgelerin asıl ve gerçeğe uygun olmadığı, üzerinde tahrifat yapıldığı ve belgelerin kişiye ait olmadığı tespit edildiğinde denklik işlemi yapılmaz ve bu kişiler hakkında yasal işlem yapılmak üzere Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunulur." 5/12/2017 tarihli Yönetmelik'in "Başvuru usulü ve aranacak belgeler" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi ile "Mezuniyet tanıma belgesi ve diploma denklik belgesi başvurularının incelenmesi" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi şöyledir:"Türkiye Cumhuriyeti uyruklu başvuru sahiplerinden yükseköğrenim süresince kullanılan pasaportların asılları veya giriş-çıkış tarihlerini gösteren ve işlem gören sayfalarının Türkiye Cumhuriyeti noterleri ya da Türkiye Cumhuriyeti Dış Temsilcilikleri tarafından onaylanmış okunaklı sureti ile il emniyet müdürlüğünden alınmış giriş-çıkış belgesi; çift uyruklu başvuru sahiplerinin öğrenim süresince öğrenim gördüğü ülkede yaşıyor olduğunu gösterir belge.""Belgelerin asıllığı, gerçeğe uygunluğu, üzerinde kazıntı, silinti ve benzeri tahrifatın bulunup bulunmadığı, belgelerin başvuran kişiye ait olup olmadığı, kişinin ilgili ülkede kalıp kalmadığı, pasaport bilgileri ve ülkeye giriş-çıkış dökümlerinin uygunluğu," 5/12/2017 tarihli Yönetmelik'in "Mezuniyet Tanıma Belgesi ve Diploma Denklik Belgesi Başvurularının İncelenmesi Sonucu Yapılacak İşlemler" başlıklı maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendi şöyledir:"Diploma denklik başvuruları aşağıda belirtilen hâllerde reddedilir:...Öğrenim süresince kullanılan pasaportun/pasaportların ve il emniyet müdürlüğünden alınan giriş-çıkış dökümünün incelenmesi sonucunda her bir eğitim-öğretim dönemi için öğrenim görülen ülkedeki bulunma süresinde eksiklik tespit edilenlerin başvuruları reddedilir. Öğrenime devam süresinin tespitinde Türkiye’deki ilgili yükseköğretim mevzuatı esas alınır." 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun "Tanımlar" kenar başlıklı maddesinin "Yüksek öğretim eğitim türleri" alt başlıklı (u) bendi şöyledir:"u) Yükseköğretim Eğitim Türleri: Yükseköğretimde eğitim - öğretim türleri örgün, açık, dışarıdan (ekstern) ve yaygın eğitimdir.(1) Örgün Eğitim: Öğrencilerin, eğitim - öğretim süresince ders ve uygulamalara devam etme zorunluluğunda oldukları bir eğitim - öğretim türüdür.(2) Açık Eğitim: Öğrencilere radyo, televizyon ve eğitim araçları vasıtasıyla yapılan bir eğitim - öğretim türüdür.(3) Dışarıdan Eğitim (Ekstern Eğitim): Yükseköğretimin belirli dallarında, devam zorunluluğu olmaksızın sadece yarı yıl içi ve sonu sınavlarına katılma zorunluluğu bulunan bir eğitim - öğretim türüdür. Bu eğitimi izleyen öğrenciler ortak zorunlu dersler ile gerekli görülen bazı dersleri, ilgili yükseköğretim kurumlarınca mesai saatleri dışındaki uygun saatlerde düzenlenecek derslerde alırlar.(4) Yaygın Eğitim: Toplumun her kesimine ve değişik alanlarda bilgi ve beceri kazandırma amacı güden bir eğitim - öğretim türüdür. " 2547 sayılı Kanun'un "Diploma alma, ders kredilerinin hesaplanması, öğrencilik haklarından yararlanma ve sınavlar" kenar başlıklı maddesinin (b) fıkrası şöyledir:"Yükseköğretim kurumlarında, öğretim faaliyetlerinin üç dönemi aşmamak üzere yıl içinde kaç döneme ayrılarak sürdürüleceği; her bir dönemde alınması gereken asgari ve azami kredi miktarları; her bir diploma programının diplomayı almayı hak eden kişiye kazandıracağı bilgi, beceri ve yetkinliklerin neler olacağı ve bunların ölçme ve değerlendirmelerinin nasıl yapılacağı; hazırlık sınıfı veya başka yollarla yabancı dil yeterliliğinin nasıl kazandırılacağı ve yabancı dil bilgi düzeyinin nasıl ölçüleceği; kayıt, devam, uygulama, tez ve teorik ders içerikleri, ön şartlı dersler, sınav çeşitleri ve bunların ders başarı notuna katkısı; öğrencilerin mezuniyet sonrası istihdamına ilişkin olarak bilgi, görüş ve tecrübelerine ihtiyaç duyulan kişileri ifade eden dış paydaşların diploma programlarına ilişkin değerlendirmelerinin alınması; diğer yurt içi ve yurt dışı yükseköğretim kurumlarından alınan derslerin kredilerinin intibakının sağlanması; ilgili programın tamamlanmasına yönelik önceden kazanılmış yeterliliklerin tanınması; farklı diploma programlarından bazı derslerin alınmasıyla yandal veya çift anadal yapılması; diploma alınabilmesi için, uygulama, teorik, uzaktan veya açıköğretim özellikleri ile eğitim öğretimin devamına ilişkin diğer hususlar, Yükseköğretim Kurulunun bu konularda belirlediği temel ilkelere uygun olarak yükseköğretim kurumları senatoları tarafından belirlenir. " Danıştay Sekizinci Dairesi, Kosova Iliria Koleji Hukuk Fakültesi mezunu davacının diplomasına denklik verilmesi konusundaki talebi hakkında YÖK tarafından zımni ret kararı verilmesinin iptali talebiyle açılan davada temyiz mahkemesi sıfatıyla inceleme yapmıştır. İlk derece mahkemesi, davacının 2015-2017 yılları arasında söz konusu okulda eğitim gördüğünü, davacının ilgili tarihler arasında altmış bir gün olan eğitime devam süresinin lisans derecesi elde etmek için yetersiz olduğunu belirterek davanın reddine karar vermiştir. Karar hakkında bölge idare mahkemesi tarafından istinaf talebinin reddine karar verilmesinin ardından temyiz talebi üzerine inceleme yapan Daire, ilk derece mahkemesince verilen ret kararını usul ve hukuka uygun olduğu gerekçesiyle onamıştır (Danıştay Sekizinci Dairesi, 27/1/2021, E.2020/7025, K.2021/407). Benzer bir olayda Makedonya Fon Üniversitesi (First Private University) Hukuk Fakültesi mezunu olan davacı, diplomasına denklik verilmesi için yapmış olduğu başvurunun kalış süresi ile ilgili şartı taşımaması sebebiyle reddi üzerine iptal davası açmıştır. Davacının iki yıllık eğitim süresi boyunca 187 gün Makedonya'da bulunduğu, kalış süresinin eğitimi için makul olduğu anlaşılarak dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. Karar, Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi incelemesinden geçerek kesinleşmiştir (Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi, 23/9/2019, E.2019/1867, K.2019/2288). B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) eğitim hakkını, bilgiye ulaşmak ve entelektüel gelişim için belirli bir zamanda var olan eğitim kurumlarına erişim hakkı olarak tanımlamaktadır. Bununla birlikte eğitim hakkının aynı zamanda alınan eğitimden yararlanma hakkını da kapsadığını belirten AİHM, akit devlette yürürlükte olan kurallara uygun olarak yurt dışında tamamlanan eğitimin yeterlilik yoluyla, resmî olarak tanınmasını da eğitim hakkı kapsamında inceleneceğini karara bağlamıştır (Kök/Türkiye, B. No: 1855/02, 19/10/2006, § 60; Belgian linguistic case, §§ 3-5). AİHM Chevrol/Fransa (B. No: 49636/99, 13/2/2003) kararında, Cezayir'de tıp eğitimi alan Fransız vatandaşı başvurucunun tabip olarak Fransa'da profesyonel faaliyette bulunabilmek için tabipler tarafından oluşturulan bir derneğe üye olmak için talepte bulunmuştur. Başvurucunun bu talebi, aldığı tıp eğitiminin Fransa'da verilen tıp eğitimi ile aynı vasıfları taşımadığı belirtilerek reddedilmiştir. Başvurucu; Fransa'da tabip olarak görev yapmak için iki koşul bulunduğunu, koşullardan ilkinin Fransız vatandaşı olmaya ilişkin olup bu koşulu sağladığını, diğer koşulun ise geçerli bir tıp diplomasına sahip olma olduğunu belirterek ve Fransa ile Cezayir arasında akdedilen 1962 tarihli protokolü de hatırlatarak karara itiraz etmiştir. Fransa ile Cezayir arasında akdedilen protokol uyarınca her iki ülkeden alınan akademik diplomalar karşılıklı olarak geçerli sayılmaktadır. Başvurucunun itirazları reddedilmiştir. AİHM, kararda öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin mevcut uyuşmazlık yönünden uygulanabilirliğini ele almıştır. AİHM, yürürlükte olan uluslararası bir sözleşme tarafından tanınan medeni hakların Sözleşme'nin korumasından yararlanacağını belirtmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/4244
Başvuru, yurt dışında bulunan ve Yükseköğretim Kurulu tarafından tanınan bir üniversiteden alınan lisans diplomasına denklik verilmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle eğitim ve mülkiyet haklarının, bu işleme karşı açılan davaya bakan mahkemeye talimat verildiğinden bahisle davada adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) duruşmada hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanmaya çalışılması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/3/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca adil yargılanma hakkı kapsamında duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki iddialar yönünden kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun adil yargılanma hakkı kapsamında duruşmada hazır bulunma hakkına ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına ve başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Isparta Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başlatılan soruşturma kapsamında başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olma suçundan dolayı soruşturma yürütülmüştür. Bu soruşturma kapsamında 22/9/2016 tarihinde tutuklanan başvurucu hâlen atılı suçtan dolayı hükümlü olarak ceza infaz kurumunda bulunmaktadır. Başsavcılığın 23/11/2016 tarihli iddianamesiyle başvurucunun atılı suçtan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, başvurucu hakkında bu suçtan Isparta Ağır Ceza Mahkemesinin 28/2/2018 tarihli kararı ile 10 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilmiştir. Başvurucunun istinaf talebi, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince 10/1/2019 tarihinde esastan reddedilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi, temyiz edilmesi üzerine Mahkemenin 28/2/2018 tarihli mahkûmiyet hükmüne yönelik olarak verilen istinaf başvurusunun esastan reddi kararını 30/10/2019 tarihinde onamıştır. Nihai karar olan Yargıtay Ceza Dairesinin 30/10/2019 tarihli kararına ilişkin olarak UYAP evrak işlem kütüğü üzerinde yapılan incelemede, yargılama sürecinde müdafi olarak görev yapan ve bireysel başvuruda da vekil olarak başvurucuyu temsil eden başvurucunun avukatı Ayşe Süeda Ünal tarafından ilgili kararın ilk olarak 1/2/2020 tarihinde saat 36'da açılarak okunduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte başvurucunun vekili; nihai kararın 21/2/2020 tarihinde öğrenildiğini belirtmektedir. 18/3/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/13579
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) duruşmada hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya katılımının sağlanmaya çalışılması nedeniyle duruşmada hazır bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, konutta arama gerçekleştirildiği esnada kolluk görevlilerinin güç kullanması neticesinde yaralanma meydana gelmesi ve bu olayla ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkili olmaması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru formu ve şikâyet dilekçesine göre 18/3/2019 tarihi saat 00 sıralarında başvurucunun yerleşim yerine ellerinde bulunan arama kararı ile gelen polis memurları, başvurucunun avukat olduğunu belirtmesi, arama kararının kimin için ve hangi nedenle verildiğini öğrenmek istemesi üzerine dış kapıyı kırarak konuta girmiş; başvurucu ile evdeki diğer kişilere hakaret ederek arama yapmaya başlamıştır. Başvurucunun aramanın hukuka uygun olarak yapılması gerektiği şeklindeki uyarısı üzerine polis memurlarından biri onu darbetmiş, buna başvurucunun itiraz etmesi üzerine ise aynı polis memuru başvurucuyu duvara dayayıp boğazından sıkmış, sırtına ve ayağına tekme atmıştır. Olaya ilişkin tutulan ve olay günü tutulduğu iddia edilen, el yazısıyla yazılan fakat üzerinde tarih bulunmayan Gözaltına Alma ve Elkoyma Tutanağı'na göre, devam eden bir soruşturma kapsamında alınan arama kararının gereğinin yerine getirilmesi için olay yerine gidilmiş, kapının evde bulunanlar tarafından açılmaması üzerine kapı kırılarak içeri girilmiş, şüpheli S. yakalanarak gözaltına alınmış, arama sonrasında birtakım eşyaya el konulmuştur. Kolluk görevlileri, muhtar, yakalanan ve ismi S. olan, başvurucuyla aynı soy ismini taşıyan bir kişi tarafından hazırun sıfatıyla imzalanan tutanakta; evde bulunanlarca kapının açılması noktasında gösterilen direnç dışında direnç gösterildiğine ilişkin bir açıklama bulunmamakla birlikte yapılan aramadan dolayı ev sahiplerinin kapı dışında başkaca bir zararları olmadığını beyan eden bir ibare yer almaktadır. Başvurucu hakkında 18/3/2019 tarihinde saat 36'da devlet hastanesinde düzenlenen adli muayene raporunda sol kruris (diz ve ayak bileği arasındaki vücut kısmı) dış yüzeyde 0,5x0,5 cm eritemli (derinin kılcal damarlarda kan toplanması sonucu kızarması) ağrılı alan, sol omuz ve boyun sol tarafta eritemli alan olduğu belirtilmiştir. Başvurucu 21/3/2019 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık)verdiği dilekçe ile kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürüp şikâyetçi olmuştur. Başvurucu, dilekçesinin ekinde adli muayene raporunu da Başsavcılığa sunmuş; delil olarak tanık beyanına dayanmış ancak herhangi bir tanık ismi vermemiştir. Başsavcılık soruşturma başlatmış, bu kapsamda kolluğa yazdığı 26/3/2019 tarihli müzekkereyle, varsa başvurucuya ilişkin işlem örneklerinin, gerçekleştirilen ev arama işlemine dair kamera kayıtlarının, aramaya katılan görevli personelin bilgi ve fotoğraflarının, bu aramaya tanıklık eden kişilerin beyanlarının gönderilmesini istemiştir. Kolluk müzekkere cevabı olarak 8/4/2019 tarihli tutanağı Başsavcılığa göndermiştir. Tutanakta aramanın gerçekleştirildiği evde arama sırasında PKK/KCK terör örgütüne ait birçok bayrak ve propaganda materyalinin ele geçirildiği, evdeki altı kişinin gözaltına alındığı, başvurucunun kardeşi olan S.nin tutuklandığı, başvurucunun avukat olduğunu söylemesi üzerine arama uygulamasından muaf tutulduğu ancak uygulanmak istenen arama/gözaltı kararına direnmesi nedeniyle kontrol altına alındığı belirtilmiştir. Yine bu tutanakta, arama yapılan eve Özel Harekât personeli girdiği için güvenlik riski gereği kamera görüntüsü imkânı olmadığı, aramayı gerçekleştiren Özel Harekât personelinin operasyon sırasında maskeli olması nedeniyle personeli teşhis etmenin mümkün olmadığı, başvurucunun aile üyelerinden bazılarının örgütle bağlantısı olması ve başvurucunun avukat olması nedeniyle adli belgelere ulaşma imkânı bulunduğu, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde operasyonda görev alan personelin kimlik bilgisinin deşifre edilmesi sakıncalı görüldüğünden bunun talimat kapsamında bildirilmediği, adresteki apartmanın aile binası olması, etrafta oturanların da bu kişilerle akrabalık ilişkisi bulunması nedeniyle tanıklık konusunda şeffaf ve aydınlatıcı bir sonuç alınamayacağı müzekkere cevabı olarak bildirilmiştir. Başsavcılık gerçekleştirdiği soruşturma neticesinde -8/4/2019 tarihli tutanağa kararda yer vermek suretiyle- adli rapora konu edilen emarelerin arama sırasında başvurucuyla operasyon güçleri arasında meydana gelen direnme/engelleme ve ikna süreciyle uyumlu olduğu, görevin gerektirdiği zor kullanma yetkisi uyarınca orantılı güç kullanıldığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Başvurucu, bu karara karşı sulh ceza hâkimliği nezdinde itirazda bulunmuştur. Başvurucu, itiraz dilekçesinde olayın tanıkları olarak dört kişinin ismini vermiş; gerçekleştirilen operasyona ilişkin video kaydına internet ortamında ulaşmanın mümkün olduğunu ileri sürerek arama olayına ilişkin bir görüntü çıktısını delil olarak göstermiştir. Başvurucunun itirazı sulh ceza hâkimliğince reddedilmiştir. Söz konusu karar 22/5/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/6/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/21165
Başvuru, konutta arama gerçekleştirildiği esnada kolluk görevlilerinin güç kullanması neticesinde yaralanma meydana gelmesi ve bu olayla ilgili olarak yürütülen soruşturmanın etkili olmaması nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu aleyhine 22/11/2006 tarihinde açılan kadastro tespitine itiraz davası hâlen temyiz aşamasında derdest durumdadır.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/18058
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu şirket, %35 oranında beyan ettiği ve çalışanlarının gelirinden kesinti yaparak ödediği 2007 yılı Mayıs ayına ait 718,34 TL gelir vergisinin düzeltme hükümlerine göre terkin edilmemesine ilişkin işlemin iptali ve fazla yatırılan verginin tazmini istemiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 16/7/2013 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 11/11/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu şirket çalıştırdığı işçilere ödediği ücret gelirlerinden kesinti yapmak suretiyle işçilerin mükellefiyetinde olan gelir vergisini ödemektedir. Başvurucu şirket, 31/12/1960 tarih ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun maddesinde belirlenen gelire ulaşan şirket çalışanlarının gelirlerinden %35 oranında gelir vergisi kesintisi yaparak 2007 yılı Mayıs ayına ilişkin beyannameyi düzenlemiş ve gelire tekabül eden vergiyi ödemiştir. Anayasa Mahkemesi 15/10/2009 tarih ve E.2006/95, K.2009/144 sayılı kararı ile 30/3/2006 tarih ve 5479 sayılı Gelir Vergisi Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, Özel Tüketim Vergisi Kanunu ve Vergi Usul Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un maddesiyle değiştirilen 193 sayılı Kanun’un maddesinde yer alan “000 YTL’den fazlasının 000 YTL’si için 190 YTL,” ifadesinden sonra gelen “… fazlası % 35 oranında …” ibaresinin, “ücret gelirleri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar vermiştir. Başvurucu şirket, 2/3/2012 tarihinde Boğaziçi Kurumlar Vergi Dairesi Müdürlüğü (Müdürlük) kayıtlarına giren dilekçesi ile Anayasa Mahkemesi kararını gerekçe göstermek suretiyle %35 oranında beyan edilen ve çalışanlarının gelirinden kesinti yaparak fazla ödediği 2007 yılı Mayıs ayına ait 718,34 TL gelir vergisinin düzeltme hükümlerine göre terkin edilerek, şirket hesabına yatırılmasını talep etmiştir. Müdürlük 9/3/2012 tarihli işlemi ile talebi reddetmiş, başvurucu şirket 16/7/2013 tarihli dilekçesi ile Gelir İdaresi Başkanlığına başvuru yaparak düzeltme talebinin reddine ilişkin işlemin şikayet yoluyla kaldırılmasını istemiş, anılan dilekçesine cevap verilmemiştir. Bunun yanında başvurucu şirket, düzeltme talebinin reddine ilişkin Müdürlük işleminin iptali ve 2007 yılı Mayıs ayında yapılan kesintilerin iadesi istemiyle İstanbul Vergi Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkeme 19/10/2012 tarih ve E.2012/1595, K.2012/2660 sayılı kararıyla davayı reddetmiştir. Mahkeme kararının gerekçe kısmı şöyledir:“……, dolayısıyla, olayda 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun yukarıda sözü edilen maddeleri kapsamında bir hatanın bulunmadığı anlaşılmış olup, davacı talebinin reddi suretiyle tesis edilen işlemde yasal isabetsizlik görülmemiştir.…” Başvurucu tarafından bu karara karşı yapılan itiraz İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 5/2/2013 tarih ve E.2013/974, K.2013/1699 sayılı kararı; karar düzeltme talebi ise aynı Mahkemenin 14/5/2013 tarih ve E.2013/7427, K.2013/7874 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Karar düzeltme talebinin reddine ilişkin karar, başvurucu şirket vekiline 17/6/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. B. İlgili Hukuk 4/1/1961 tarih ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun “Hesap hataları” kenar başlıklı maddesi şöyledir:“Hesap hataları şunlardır: Matrah hataları: Vergilendirme ile ilgili beyanname, tahakkuk fişi, ihbarname, tekalif cetveli ve kararlarda matraha ait rakamların veya indirimlerin eksik veya fazla gösterilmiş veya hesaplanmış olmasıdır. Vergi miktarında hatalar: Vergi nispet ve tarifelerinin yanlış uygulanması, mahsupların yapılmamış veya yanlış yapılmış olması, birinci bentte yazılı vesikalarda verginin eksik veya fazla hesaplanmış veya gösterilmiş olmasıdır. Verginin mükerrer olması: Aynı vergi kanununun uygulanmasında belli bir vergilendirme dönemi için aynı matrah üzerinden bir defadan fazla vergi istenmesi veya alınmasıdır.” Aynı Kanun’un “Vergilendirme hataları” kenar başlıklı maddesi şöyledir:  “Vergilendirme hataları şunlardır: Mükellefin şahsında hata: Bir verginin asıl borçlusu yerine başka bir kişiden istenmesi veya alınmasıdır; Mükellefiyette hata: Açık olarak vergiye tabi olmıyan veya vergiden muaf bulunan kimselerden vergi istenmesi veya alınmasıdır; Mevzuda hata: Açık olarak vergi mevzuuna girmiyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasıdır. Vergilendirme veya muafiyet döneminde hata: Aranan verginin ilgili bulunduğu vergilendirme döneminin yanlış gösterilmiş veya süre itibariyle eksik veya fazla hesaplanmış olmasıdır.”
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5554
Başvurucu şirket, %35 oranında beyan ettiği ve çalışanlarının gelirinden kesinti yaparak ödediği 2007 yılı Mayıs ayına ait 2 718, 34 TL gelir vergisinin düzeltme hükümlerine göre terkin edilmemesine ilişkin işlemin iptali ve fazla yatırılan verginin tazmini istemiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru, manevi zararın tazmini talebiyle açılan davada uyuşmazlığın esasına yönelik bir inceleme yapılmadan ret kararı verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, ilkokul öğretmeni olarak görev yapmakta iken 15/8/2016 tarihli ve 672 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname (672 sayılı KHK) uyarınca kamu görevinden çıkarılmış; bu işleme karşı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonuna (Komisyon) başvurmuştur. Komisyonun 4/8/2020 tarihli kararı ile göreve iade edilen başvurucu, bu süreçte uğradığı maddi ve manevi zararının tazmini talebiyle idareye başvurmuş ancak talebi reddedilmiştir. Başvurucu bunun üzerine maddi ve manevi tazminat talebiyle İzmir İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde dava açmıştır. Mahkeme, başvurucunun kamu görevinden çıkarıldığı döneme ilişkin alamadığı parasal haklarının daha sonra ödenmiş olsa dahi bir değer kaybına uğratılarak ödendiği gerekçesiyle maddi tazminat talebinin kabulüne, manevi tazminat talebinin ise 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrasının son cümlesinde yer alan "Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz." hükmü gereğince reddine hükmetmiştir. Bu karar istinaf incelemesinden geçerek 4/11/2021 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai kararı 29/11/2021 tarihinde öğrendikten sonra 13/12/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/59514
Başvuru, manevi zararın tazmini talebiyle açılan davada uyuşmazlığın esasına yönelik bir inceleme yapılmadan ret kararı verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki karar hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, sınırında inşa edilen viyadükten dolayı taşınmazda meydana gelen zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/11/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: İzmir'in Balçova ilçesi Balçova Mahallesi'nde bulunan 426 ada 7 parsel sayılı 155 m² yüz ölçümlü ve bağ vasıflı kat irtifakı kurulan ana taşınmazın 2/14 hisseli 1 No.lu bağımsız bölümü başvurucu tarafından 9/2/1983 tarihinde satış yoluyla devralınmıştır. İzmir şehir içi trafiğini rahatlatmak için 1988 yılında İzmir çevre yolu yapımına başlanmıştır. Bu kapsamda İzmir ile Çeşme arasındaki bağlantının sağlanması için yapılan otoyol üzerinde 6/8/2002 tarihinde Balçova ilçesinde 1,5 kilometrelik viyadük inşa edilmiştir. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü internet sitesinde yer alan parsel sorgulama uygulamasından yapılan araştırma ve inceleme sonucunda başvurucunun taşınmazının viyadüğün kenarında olduğu anlaşılmıştır. Başvurucu tarafından 15/7/2016 tarihli dilekçelerle Karayolları Genel Müdürlüğüne (Karayolları), Balçova Belediye Başkanlığına (Balçova Belediyesi) ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına (İzmir Belediyesi) başvurulmuş ve otoyolun kenarında bulunan taşınmazının 6/6/1972 tarihli ve 1593 sayılı mülga Erişme Kontrollü Karayolu Kanunu çerçevesinde kamulaştırılması veya başka bir taşınmazla takas edilmesi istenmiştir. Bu başvuruya Balçova Belediyesi tarafından cevap verilmemiştir. İzmir Belediyesi tarafından verilen 26/7/2016 tarihli cevapta; taşınmaz konut alanında kaldığından kamulaştırılmasının mümkün olmadığı, Karayolları tarafından verilen 9/3/2016 tarihli cevapta ise taşınmazın yol inşaat ve emniyet sahası içinde olmadığı, taşınmaza fiilî veya hukuki bir el atma bulunmadığı gerekçesiyle taşınmazın kamulaştırılmasında kamu yararı bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu; E ve S.A. isimli kişilerle birlikte 30/9/2016 tarihinde İzmir Belediyesi, Balçova Belediyesi ve Karayolları aleyhine İzmir İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Bu davada, taşınmazın imar planında konut alanı olarak ayrılmasına rağmen önünden geçen Çeşme-İzmir otoyolu nedeniyle mülkiyet haklarında yapılan kısıtlamaların taşınmazın değerini düşürdüğüne vurgu yapılarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 000 TL tazminatın ödenmesi talep edilmiştir. Taşınmazın otoyolun Balçova çıkışında bulunduğunu ifade eden başvurucu ve diğer davacılar; Balçova çıkışının iki yanındaki evlerde gürültü olması, evlere ışık girmesi, sarsıntı ve manzaranın kapanması gibi kullanma ve yararlanma haklarını kısıtlayan hususların meydana geldiğini belirtmiş ve manzaranın kapanarak otoyol duvarlarına bakıldığından, güneş ışığı alamadıklarından, sarsıntı nedeniyle duvarların sıva tutmayıp devamlı döküldüğünden, bina önünün köprü altı ve otoyol dibine dönüşerek tekinsiz ve güvensiz hâle gelmesinden, otoyol ile bina arasına araç giremediğinden, kaza yapan araçların evlerin bahçesine düştüğünden şikâyet etmiş ve taşınmazda ikamet edilmesi veya taşınmazın kiraya verilmesi imkânının ortadan kaldırıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca başvurucu ve diğer davacılar, kısıtlamaların ve oluşan zararların tespiti için taşınmaz üzerinde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasını istemiştir. Mahkeme 22/12/2017 tarihinde; E ve S.A. isimli kişilerin dava tarihinden önce vefat ettikleri gerekçesiyle ehliyet yönünden davanın reddine, başvurucu yönünden ise davanın esastan reddine karar vermiştir. Başvurucunun açtığı davanın reddine ilişkin gerekçede;i. 1593 sayılı mülga Kanun'un maddesinde "Erişme kontrollü karayolunun yapımı, gelişmesi ve çevresinin korunması ve düzenlenmesi için gereken genişlikte arazi şeridi kamulaştırılır ve bu maksatla yapılan kamulaştırmalarda 6830 sayılı Kanun'un 23 üncü maddesi uygulanmaz." hükmünün yer aldığı ifade edilmiştir.ii. Taşınmazın otoyol kamulaştırma sınırının dışında kaldığından, erişime kontrollü saha içinde yer almadığından fiilen yol içinde kalmadığından hukuki ve fiilî el atmanın oluşmadığı belirtilmiştir.iii. Ayrıca taşınmazın imar planında B-3 (bitişik nizam 3 kat) konut adası yapı tarzında planlandığı ve yapılaşma hakkının bulunduğu, taşınmazın üzerinde de imar planına uygun ruhsatlı yapının yer aldığı, taşınmazda mülkiyet hakkının kullanılmasını engelleyen hukuki kısıtlılık hâlinin bulunmadığı ve yürürlükte bulunan imar planlarından kaynaklanan bir zararın da oluşmadığı vurgulanmıştır.iv. 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nda idarelerin kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla ihtiyaç duydukları taşınmazlar hakkında kamulaştırma işlemlerini yapabilmesine imkân verildiğine işaret edilerek taşınmazda idarelerin kamulaştırma zorunluluğunun olmadığı ve mülkiyet hakkının kısıtlanmasına ilişkin zararın da bulunmadığı belirtilerek oluştuğu iddia edilen zararların idareler tarafından tazminine hukuken olanak bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, taşınmaz üzerinde keşif yapılıp bilirkişilerce zarar tespit edilmeden eksik incelemeye dayalı ve yanlış hukuki değerlendirmeyle karar verildiğini belirterek karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Karar, İzmir Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (Bölge İdare Mahkemesi) tarafından 25/9/2018 tarihinde uygun bulunmuş ve istinaf istemi reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 22/10/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/11/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili hukuk için bkz. Nazife Başkan, B. No: 2016/69236, 3/7/2019, §§ 15-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34564
Başvuru, sınırında inşa edilen viyadükten dolayı taşınmazda meydana gelen zararın karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, suç örgütüne üye olma suçuna ilişkin yürütülen bir soruşturma kapsamında 29/9/2007 tarihinde tutuklanmıştır. Yapılan yargılama sonucunda başvurucu hakkında beraat kararı verilmiştir. Beraat kararının kesinleşmesi üzerine başvurucu, hukuka aykırı gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulandığı iddiasıyla 7/6/2012 tarihinde tazminat davası açmıştır. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Başvurucu, hükmedilen tazminatların düşük olduğunu belirterek temyiz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay temyiz başvurusunun reddine karar vermiş ve bu karar 14/12/2020 tarihinde kesinleşmiştir. Anılan karar başvurucuya 15/1/2021 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu ise 22/1/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyon tarafından bu kararda incelenen şikâyet haricindeki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, bu şikâyet yönünden ise başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/2541
Başvuru, koruma tedbirleri nedeniyle açılan tazminat davasının makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, aleyhine açılan ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescili davasında delillerin toplanmaması ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; depo edilen bedelin değer kaybına uğratılarak ödenmesi ve bu nedenle açtığı tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 13/3/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1964 doğumlu olan başvurucu Muğla'nın Fethiye ilçesinde ikamet etmektedir. Başvurucu, Muğla ili Fethiye ilçesi Kargı köyünde bulunan 1817 m² yüz ölçümlü taşınmazın 17700/21804 hissesini 31/5/2001 tarihinde satış yoluyla devralmıştır.A. Ortaklığın Giderilmesi Davası Süreci Başvurucu 26/12/2001 tarihinde taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi istemiyle diğer hissedar T.S. aleyhine Fethiye Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Bu dava, taraflarca takip edilmediğinden 26/2/2008 tarihinde işlemden kaldırılmış ve yasal süre içerisinde yenilenmediğinden 12/6/2008 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.B. Tapu İptali ve Tescili Davası Süreci T.S., başvurucunun taşınmazda pay sahibi olduğunu açılan ortaklığın giderilmesi davası ile öğrendiğini ileri sürmüş ve 3/9/2002 tarihinde önalım hakkına dayanarak başvurucu aleyhine Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tapu iptali ve tescili davası açmıştır. T.S. bu davada, önalım hakkının kullanılmasını önlemek amacıyla bedelin yüksek gösterildiğini belirterek bedelde muvazaa iddiasında bulunmuştur. Yargılamanın 23/9/2004 tarihli celsesinde T.S.nin talebi üzerine Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinin E.1998/262 sayılı dosyasının sonucunun beklenmesine ve başvurucunun fiilî taksim savunması yönünden keşif yapılmasına karar verilmiştir. Mahkeme 4/4/2006 tarihli celsede Fethiye Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın sonucunun beklenmesine ilişkin ara kararından dönmüş ve taşınmazda fiilî taksim yapıldığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Yapılan temyiz istemi Yargıtay Hukuk Dairesince ( Hukuk Dairesi) 26/9/2006 tarihinde kabul edilmiş ve taşınmazı satanların taşınmazda kullanmakta oldukları belli ve muayyen yerleri olmadığı gerekçesiyle karar bozulmuştur. Bozmaya uyan Mahkeme, davacının bedelde muvazaa iddiasından vazgeçtiği ve satış bedeli, harç ile masraflar toplamını 9/7/2007 tarihinde depo ettiği gerekçesiyle 2/10/2007 tarihinde davayı kabul etmiştir. Ayrıca Mahkeme, önalım bedeli 305 TL'nin başvurucuya ödenmesine ve başvurucu adına tapuda kayıtlı hissenin iptaline karar vermiştir. Yapılan temyiz istemi üzerine Hukuk Dairesi 11/3/2008 tarihinde dava tarihindeki pay değerinin tespit ettirilerek önalım bedeline yansıtılması gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Mahkemece bozmaya uyularak hisse değerinin dava tarihindeki değeri tespit ettirilmiş ve 10/6/2011 tarihli celse öncesinde önceki bedelden kalan farkın depo edildiği anlaşılmıştır. Mahkeme 1/7/2011 tarihinde davanın kabulüne, depo ettirilen 175 TL'nin başvurucuya ödenmesine ve başvurucu adına tapuda kayıtlı hissenin iptaline karar vermiştir. Ayrıca Mahkeme, depo ettirilen önalım bedelinin karar kesinleşinceye kadar en yüksek faiz uygulanan üç aylık vadeli hesaba yatırılmasını kararlaştırmıştır. Yapılan temyiz istemi Hukuk Dairesi tarafından 6/12/2011 tarihinde reddedilmiş ve karar onanmıştır. Karar düzeltme talebi Hukuk Dairesince 9/4/2012 tarihinde reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Başvurucunun 9/7/2007 tarihinde depo edilen 305 TL'lik önalım bedeli ile bozma sonrası depo edilen önalım bedelini 4/6/2012 tarihinde tahsil ettiği anlaşılmıştır. Tazminat Davası Süreci Başvurucu, önalım hakkına dayanılarak aleyhine açılan davada Hukuk Dairesinin bozma kararı ile pay bedelinin dava tarihindeki değerinin hesaplanması gerektiğinin belirtildiğini ancak dava tarihindeki önalım bedelinin karar tarihine kadar işleyecek faiz ve munzam zararının ödenmediğini ifade ederek 500 TL ticari faiz ve 500 TL munzam zararın ödenmesi istemiyle T.S. aleyhine 2/3/2009 tarihinde dava açmıştır. Mahkemece; hukukçu, bankacı ve serbest muhasebeci mali müşavir bilirkişi heyetinden alınan bilirkişi raporunda taşınmazın 2/9/2002 tarihindeki 175 TL'lik değerinin tüketici eşya fiyat endeksi, döviz artışları, memur ve işçi maaşları, altın artışları ile banka mevduat faizlerinin ortalaması alınarak yapılan hesaplama ile dava tarihi olan 2/3/2009 tarihindeki güncel değerinin 420,40 TL, ödeme tarihi olan 5/6/2012 tarihindeki değerinin ise 751,10 TL olduğu tespit edilmiştir. Başvurucu vekili 11/6/2012 tarihinde tazminat talebini 000 TL olarak ıslah etmiştir. Mahkeme 11/11/2014 tarihinde önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescili davasının uzamasına bizzat T.S.nin sebebiyet verdiğinin ispatlanamadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Yapılan temyiz istemi Yargıtay Hukuk Dairesi ( Hukuk Dairesi) tarafından 8/12/2015 tarihinde reddedilmiş ve karar onanmıştır. Bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu da Hukuk Dairesince 15/2/2017 tarihinde reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Nihai karar başvurucuya 6/3/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 13/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat Satış tarihinde yürürlükte bulunan 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin maddesi şöyledir:"Mukaveleden mütevellit şuf'a hakkı; tapu siciline şerh verildiği surette bu şerhte tayin olunan müddet zarfında ve sicilde gösterilen şartlar dairesinde her hangi bir malike karşı dermiyan olunabilir.Sicilde şart gösterilmemiş ise gayrimenkulün müddeaaleyhe satışındaki şarta itibar olunur. Meşfu satıldıkta satıcı keyfiyeti şefia haber vermeğe mecburdur.Şefiin bey'e ıttılaı gününden itibaren bir ay ve herhalde sicille şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmekle şuf'a hakkı sakıt olur." 743 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir:"Bir gayrimenkulün hissedarları onun şayi bir hissesini satın alan üçüncü şahsa karşı kanuni şuf'a hakkını haizdir." Dava tarihinde yürürlükte bulunan 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler." 4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Önalım hakkından feragatin resmî şekilde yapılması ve tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir.Belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçme, yazılı şekle tâbidir ve satıştan önce veya sonra yapılabilir.Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir.Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. " 4721 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Önalım hakkı, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır.Önalım hakkı sahibi, adına payın tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hâkim tarafından belirlenen süre içinde hâkimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür." Yargıtay İçtihatları Yargıtay Hukuk Dairesinin ( Hukuk Dairesi) 26/12/2016 tarihli ve E.2015/6448, K.2016/10863 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"Dava, önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescili istemine ilişkindir.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2015 gün ve 2014/6-324 – 2015/2787 sayılı onama ilamında da açıklandığı üzere; Önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla da kullanılabilir hale gelir. Gerçek bir satışın konusu olmayan, satım niteliğinde olmayan pay temliklerinde yasal önalım hakkı doğmayacaktır.Öte yandan; şuf'alı payın ilişkin olduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin tasarrufunda ki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle önalım hakkını kullanması Medeni Kanunun maddesinde yer alan objektif iyiniyet kuralı ile bağdaşmaz. Kötüye kullanılan bu hak kanunen himaye görmez. 1951 gün ve 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu hususun davanın her aşamasında ileri sürülmesi, hatta mahkemenin kendiliğinden nazara alınması gerekir. Savunmanın genişletilmesi bu gibi durumlarda söz konusu değildir.Dosya da mevcut 1995 gün ve 10038 yevmiye numaralı Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, 2003 tarih 07969 Yevmiye no'lu Satış Vaadi Sözleşmesi, 2007 tarihli Yüklenici Kooperatif ile arsa sahipleri arasında düzenlenen ve bağımsız bölümlerin paylaşımını gösteren protokol, inşaatın tamamlanması için yapılan birden fazla protokol, tapu kayıtları ve tüm dosya içeriği incelendiğinde;Öncelikle yapılan pay devrinin ne amaçla yapıldığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Tarafların paydaş olduğu ve dava konusu edilen taşınmaz başında keşif yapılarak taşınmaz üzerindeki inşaatın hangi aşamada olduğu, bağımsız bölümlerin paylaşımı araştırılarak, satışın ne amaçla yapıldığı, sadece arsa payı satışı mı öngörüldüğü yoksa bağımsız bölüm maliki olmak amacıyla mı yapıldığı konusunda tarafların tüm delillerinin toplanması davalılara yapılmış devirlerin gerçek satış olup olmadığı konusunda TMK’nun2 ve madde hükümleri uyarınca herkes haklarını kullanırken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu ilkesi gözetilerek bir değerlendirme yapılması ve oluşacak sonuç çerçevesinde bir hüküm kurulması gerekir.Eksik inceleme ile yazılı şekil de hüküm kurulması bozma nedenidir.Kabule göre de; Dava konusu edilen paylar öncelikle 2003 tarihli satış vaadi sözleşmesi ile 000 TL bedelle satın alındığı, bedelin ödendiği ve zilyetliğin teslim edildiği ve sözleşmenin 2003 tarih 4495 Yevmiye numarası ile tapuya şerh edildiği, yukarıda açıklanan sözleşmeler gereği tapu ferağının ise ancak 2014 tarihinde verildiği ve her payın satış değerinin ayrı ayrı gösterildiği görülmüştür.Mahkemece, 2014 tarihli resmi akit tablosunda yer alan tüm pay satışlarına ilişkin bedeller ve masrafları dikkate alarak 52 TL için depo kararı verilmiş ve bu meblağ üzerinden önalım hakkı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Uyuşmazlık; önalım hakkına konu edilen payın satış bedelinin hangi tarih itibariyle tespit edilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Kural olarak önalım bedeli, dava konusu payın tapudaki satış bedeli ile davalının bu satım sebebiyle ödediği tapu harç ve masraflar toplamından ibarettir.Somut olayda şuf’alı pay 2003 tarihinde 000 TL bedelle satışı vaat edilmiş olup yukarıda açıklanan sözleşmeler, protokoller ve iştirakın çözülmesi gibi nedenlerle tapu ferağı ancak 2014 yılında verilmiştir. Önalım hakkı pay satışından 11 yıl sonra kullanılmıştır. Aradan geçen zaman içinde taşınmazın değerinde meydana gelen objektif artışlarla enflasyon olgusunun önalım bedelinin belirlenmesine etkisi de kabul edilmelidir. Bu hakkın şu veya bu nedenle geç kullanılmasından (somut olayda satışından 11 yıl sonra ferağ verilmesi) dolayı davacıyı, amaç dışında zenginleştirecek ve alıcı davalıyı da fakirleştirecek yorum ve sonuçlardan kaçınılmalıdır. (HGK’nun 1994 – 6 – 663/841 ve 1994 tarih 6-673/898)Hukuk Genel Kurulu kararlarında detaylı biçimde açıklandığı üzere önalım konusu payın, dava tarihine göre belirlenen değerinin depo edilmesi halinde dava kabul edilmelidir. Aksine düşüncelerle gerçek satış bedelini yansıtıp yansıtmadığı araştırılmadan, bu konuda ki savunma üzerinde durulmadan yazılı şekilde depo kararı verilerek hüküm kurulması da usul ve yasaya aykırı olup kabul biçimine göre de bozma nedenidir." Hukuk Dairesinin 27/2/2018 tarihli ve E.2017/4874, K.2018/1459 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir.Önalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Ancak; davalı adına kayıtlı dava konusu payın satışı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlükte olduğu dönemde yapılmış ise satış tarihi itibariyle aradan uzunca bir süre geçmiş ve bu uzun süre davalı alıcının kendisinden kaynaklanmamışsa aradan geçen sürede davalı, ortaya çıkan değer artırıcı unsurların dikkate alınarak önalım bedelinin yeni duruma göre tespitini talep edebilir. Satış tarihinden itibaren geçen uzunca bir süre sonra, taşınmazın değerinde meydana gelen objektif ve enflasyon artışlarının, önalım bedeline dahil edilmesi yorumu, yasaya ve hukukun genel prensiplerine de ters düşmeyecektir, aksine bir uygulamanın hukukun amacı olan adaletin somutlaştırılmasını önleyeceği ve çıkarlar dengesini bozacağı açıktır, aksi halde; önalım hakkı sahibi sebepsiz zenginleşirken alıcı olan davalı fakirleşecektir, aradan geçen sürede ortaya çıkan değer artırıcı unsurların dikkate alınarak önalım bedelinin yeniden belirlenmesi hakkaniyete uygun olacaktır, bu görüş Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 1993 gün 761-192 E-K, 1994 tarih 215-356 E-K 1994 tarih 343-625 E-K 1994 tarih 663-841 E-K sayılı Kararlarında da benimsenmiştir.Somut olaya gelince, 1996 tarihli resmi senet içeriğine göre, davalının davaya konu 5289 ada 3 parsel (eski 1545 ada 44 parsel) sayılı taşınmazın 3/16 payını davalı S.A.’den, 000,00 (seksenbeş milyar) TL bedelle satın aldığı, daha sonra satın aldığı payın kısmen davacıların miras payı oranında mahkeme kararı ile iptal edildiği ve tapuda infaz edildiği anlaşılmış; mahkemece, önalım bedeli olarak belirlenen 1996 tarihli resmi senetteki satış bedeli olan 000,00 TL'nin iptal edilen paya göre yarısı olan 540,00 TL depo ettirilerek, 5289 ada parselde davalı A.O. adına kayıtlı bulunan 3/32(12/128 payın) iptali ile, 3/128'er paydan her bir davacı adına tapuya kayıt ve tescili suretiyle 2017 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Dava konusu payın satış tarihi 1996 (7768 yevmiye), dava tarihi 1997, karar tarihi ise 2017'dir. Davalı adına kayıtlı dava konusu payın satışı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlükte olduğu dönemde yapılmış ve dava da bu dönemde açılmıştır. Kanuni önalım hakkının düzenlendiği K.‘nun maddesinde yalnız önalım hakkının varlığından söz edilmiş, önalım bedeline ilişkin bir açıklamada bulunulmamıştır. Daha sonra uygulamada K. maddesinde sözleşmeden kaynaklanan önalım hakkı için getirilen koşulların kural olarak kanuni önalım hakkı için de uygulanması benimsenmiştir. Somut olayda aradan geçen zaman içinde taşınmazın değerinde meydana gelen objektif artışlar ile enflasyon olgusunun önalım bedelinin belirlenmesine etkisi de kabul edilmelidir. Hakkın kullanılması hiç bir zaman davalının zararına olmamalıdır. Satış tarihi ile karar tarihi arasında 21 yıl gibi uzunca bir sürenin geçmiş olması gözönüne alındığında bu durumun davacıyı amacı dışında zenginleştirmemesi davalıyı da fakirleştirmemesi gerekir; bir tarafın diğer taraf zararına azımsanamayacak derecede oransız bir çıkar sağlaması K’nun maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı olacaktır.Açıklamalar ışığında Mahkemece; dava konusu payın değerinin belirlenmesi bakımından, bilirkişiler marifeti ile taşınmaz başında keşif yapılarak, aradan geçen zaman içinde taşınmazın değerinde meydana gelen objektif artışlar ile enflasyon olgusu da gözetilerek bilirkişilerden denetime elverişli şekilde rapor alınması, günümüze uyarlanmış olan bedelin depo edildikten sonra sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.” Hukuk Dairesinin 19/12/2006 tarihli ve E.2006/11355, K.2006/13150 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilinin dava konusu payın ilişkin bulunduğun 5 No’lu parselin paydaşlarından olup taşınmazın diğer paydaşlarının paylarını 4/6/2004 tarihinde kendisinden habersiz davalıya sattıklarından yeni haberdar olduğunu, yapılan satışın noter aracılığı ile davacıya bildirilmediğini, öte yandan payın 000 TL bedelle satın alınmasına karşın tapuda önalım hakkının kullanılmasını engellemek için muvazaalı olarak 000 TL gösterildiğini, davacının gerçek bedel üzerinden önalım hakkını kullanmak istediğini belirterek davalı adına kayıtlı payın iptali ile müvekkili adına tescilini talep etmiştir. Davalı vekili, davanın haksız ve kötü niyetle açıldığını, bedelde muvazaa yapıldığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, payın 000 TL’ye satın alındığının satış akdinden görülebileceği gibi, bilirkişi incelemesi ile de ortaya çıkacağını, davacının pay satışını satışın bütün aşamalarında bildiğini, payın öncelikle kendisine teklif edilmesine rağmen davacının almayacağını söylemesi üzerine davalının satın aldığını, payın 4/6/2004 tarihinde alındığını, davanın 14/10/2004 tarihinde açıldığını, ne zaman sonuçlanacağının da belli olmadığını, alım gücündeki sürekli değer kaybı ve enflasyon nazara alındığında tapudaki bedel üzerinden önalım hakkının tanınmasının davalının zararına yol açacağını, bu nedenle satış tarihinden karar tarihine kadar önalım bedeline reeskont faizinin de eklenmesini, bu koşulla davayı kabul ettiklerini belirtmiştir....Olayımıza gelince; önalım hakkına konu edilen pay 4/6/2004 tarihinde 000 TL bedelle davalıya satılmış davacı 14/10/2004 tarihinde açmış olduğu işbu dava ile önalım hakkının tanınmasını istemiştir. Uyuşmazlığın satış tarihi itibariyle 1/1/2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanun hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir. Anılan yasanın maddesinde yapılan satışın alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara bildirilmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinden öğrenme tarihine göre 14/10/2004 tarihinde açılan dava süresindedir. Davalı alıcı satışı noter aracılığı ile davacıya bildirmediğine göre satış tarihi ile dava tarihi arasındaki sürenin   geçmesine kendi davranışı ile sebebiyet verdiğinden objektif değer artışı esasına göre yeniden önalım bedelinin belirlenmesini isteyemez. Davacının bedelde muvazaa iddiası da kanıtlanamadığına göre önalım hakkının tapuda gösterilen satış bedeli, harç ve masraflar tutarı üzerinden tanınması gerekir. Tapuda gösterilen satış bedeli, harç ve masrafları da 2006 tarihinde 650 YTL olarak depo edildiğinden bu bedel üzerinden önalım hakkının tanınmasına karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir...." Hukuk Dairesinin 26/2/2008 tarihli ve E.2007/19419, K.2008/3040 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacılar vekili, şufa hakkına konu yapılan payın, satış tarihi ile paranın mahkeme veznesine depo edildiği tarih arasında uzun bir sürenin geçmiş olması nedeniyle, bu zaman kesiti içerisinde paranın satın alma gücünde meydana gelen değer düşüklüğünün dikkate alınarak; davalıların sebepsiz zenginleşmesinin ve dolayısıyla müvekkillerinin de nedensiz fakirleşmesinin ve de zararlarının önlenmesini istemiştir. Kurucu yenilik doğuran önalım (şufa) hakkının kullanılması ile doğan yeni satım sözleşmesi, önalım hakkı sahibi (davalı) ile muhatap alıcı üçüncü kişi (davacı) arasında, ilk satım sözleşmesinin koşulları ile hüküm doğurur. Önalım hakkının dava açılmak suretiyle kullanılması halinde, yeni satım ilişkisi, bu beyanı içeren dilekçenin karşı tarafa (davacıya) varması anında kurulmuş olur. Buna karşın mülkiyet, mahkeme ilamının kesinleşmesi ile karşı tarafa intikal eder. Şufa davasındaki dava dilekçesinin davalıya tebliği tarihi ile mahkemenin verdiği depo kararı gereğince paranın mahkeme veznesine yatırıldığı tarih arasında geçen zaman kesiti içerisinde ekonomik ve objektif nedenlerle, şufa bedelinde bir değişiklik olacağı gerçeğinden hareketle depo tarihine göre şuf'a bedelinin belirli koşullar çerçevesinde saptanması gerekir. Zira, şuf'a bedelinin tapuda gösterilen ya da taraflarca kabul edilen bedel olması lazım geldiğine dair yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır.Somut olayda, mahkemece yapılacak iş; şufalı payın satış tarihi ile paranın mahkeme veznesine depo edildiği tarih arasında, (yaklaşık 6 yıl gibi) uzun bir süre geçtiği gözetilerek, objektif nedenlerle paranın değerindeki değişikliği saptayıp, bulunacak miktarın tazminat olarak hüküm altına alınmasından ibaret olmalıdır. Yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir...." Hukuk Dairesinin 14/10/2015 tarihli ve E.2015/7480, K.2015/15720 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Somut olayda, davalının paydaş olduğu taşınmazı davacı, taşınmazın paydaşlarından dava dışı Ü.B.den 2003 tarihinde 000,00 TL bedelle satın almıştır.Davalı 2004 tarihinde açtığı dava ile tarafların satışta muvazaa yaptıklarını, gerçek satış bedelinin 000 TL olduğunu, satış bedelinin ön alım davasını önlemek için danışıklı olarak yüksek gösterildiğini, satıcı paydaşın, payını satacağını kendisine bildirmediğini ileri sürerek satış bedeli ve satış giderlerini ödemek koşulu ile davalının satın aldığı payın adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece yapılan yargılamada, davacıya şufa bedeli ve masraflar olmak üzere toplam 240 TL depo etmesi için 15 günlük süre verilmiş, davacı şufa bedelini verilen bu süre içerisinde yatırmıştır. Mahkemece de taşınmazdaki davalıya ait paya yönelik tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, şufa bedeli olarak dosyaya sunulan teminat mektubunun karşılığı olan bedelin davalıya ödenmesine karar verilmiş, karar davalının karar düzeltme talebi Yüksek Yargıtay Hukuk Dairesinin 2010 gün, 2010/11392 E.-12880 sayılı kararı ile reddedilmiştir.Davacı, bu dava ile aradan geçen zaman içerisinde şufa bedeli ile taşınmazın değeri arasında fahiş fark olduğunu ileri sürerek uğradığı zararın tazminini istemiştir.Davacının, hem yasal hakkını kullanarak açtığı şufa davası nedeniyle hem de şufa davasının açıldığı 2004 tarihi ile mahkeme kararının kesinleştiği tarihe kadar geçen süreç içerisinde, yargılamanın uzun sürmesinde, davalının bir kusuru olmadığı gibi, davalı ön alım bedelini de mahkemece verilen süre içerisinde teminat mektubu olarak mahkeme veznesine depo ederek yatırmıştır. Kaldı ki bu süreçte davacının taşınmazı kullanmadığı da iddia edilmemiştir.Hal böyle olunca, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir...." Hukuk Dairesinin 2/5/2016 tarihli ve E.2015/9329, K.2016/6885 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...Somut olayda, davalının paydaş olduğu taşınmazı davacı, taşınmazın paydaşlarından dava dışı Necati'den 22/4/2011 tarihinde 000,00 TL bedelle satın almıştır.Davalı 16/5/2011 tarihinde açtığı dava ile tarafların satış bedelinde muvazaa yaptıklarını, satış bedelinin ön alım davasını önlemek için danışıklı olarak yüksek gösterildiğini ileri sürerek satış bedelini ödemek koşulu ile davalının satın aldığı payın adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece tarafların bedelde muvazaa ve fiili taksim iddialarının değerlendirilmesi için keşif yapılmış, davacıya şufa bedeli olan00 TL depo etmesi için 2 haftalık süre verilmiş, şufa bedeli verilen bu süre içerisinde ödenmiştir. Mahkemece taşınmazdaki davalıya ait payın tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, şufa bedeli olarak dosyada bulunan bedelin davalıya ödenmesine karar verilmiş, davalının karar düzeltme talebi Yüksek Yargıtay Hukuk Dairesinin 8/5/2014 tarih, 2014/3602E -2014/6036 K.sayılı kararı ile reddedilmiştir.Sebepsiz zenginleşme için, bir taraf zenginleşirken diğer tarafın fakirleşmesi, zenginleşme ile fakirleşme arasında nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.Sebepsiz zenginleşmeden söz edebilmek, için öncelikle, davalının mal varlığında bir çoğalmanın meydana gelmesi gerekir. Bu zenginleşme, mal varlığının artması şeklinde olabileceği gibi, azalmasının önlenmesi şeklinde de olabilir. Zenginleşmenin miktarı istenebilecek alacağın da üst sınırını oluşturur.Sebepsiz zenginleşme; geçerli olmayan, tahakkuk etmemiş veya varlığı sona ermiş bir nedene ya da borçlu olunmayan şeyin hata sonucu verilmesine dayalı olarak gerçekleşebilir. Sebepsiz zenginleşme bunlardan hangisi yoluyla gerçekleşmiş olursa olsun, sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa karşı geri verme borcu altındadır.Davacı, bu dava ile aradan geçen zaman içerisinde şufa bedeli ile taşınmazın değeri arasında fahiş fark olduğunu ileri sürerek, uğradığı zararın tazminini istemiştir.Somut olayda; davalı yasal hakkını kullanarak şufa davası açmış, şufa davasının yargılaması sırasında mahkeme tarafların ileri sürdüğü bedelde muvazaa ve fiili taksim iddialarını araştırmak durumunda kalmış, davalı ön alım bedelini mahkemece verilen süre içerisinde mahkeme veznesine depo ederek ödemiştir. Davalının şufa davasını açtığı 16/5/2011 tarihi ile mahkeme kararının kesinleştiği 8/5/2014 tarihine kadar geçen süre içinde yargılamanın uzamasına neden olacak hiç bir kusuru da yoktur. Diğer anlatım ile somut olayda sebepsiz zenginleşmenin koşulları oluşmamıştır. Dairemizin görüşü bu yöndedir. (H. 2015/7480 E–2015/15720 K.sayılı ve 14/10/2015tarihli kararı)...."B. Uluslararası Hukuk Uluslararası Sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Konu ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı için bkz. Fatma Yıldırım, B. No: 2014/6577, 16/2/2017, §§ 26-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/17782
Başvuru, aleyhine açılan ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescili davasında delillerin toplanmaması ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının; depo edilen bedelin değer kaybına uğratılarak ödenmesi ve bu nedenle açtığı tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, başvurucu hazır bulunmaksızın dinlenen gizli tanık beyanının hükme esas alınmasının ve yargılamanın uzun sürmesinin adil yargılanma hakkını; farklı tarihlerde belirli bir gruba cuma namazı kıldırmasının ve cuma hutbesindeki sözlerinin terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinde delil olarak kullanılmasının din ve vicdan özgürlüğünü; iletişiminin uzun süre dinlenmesinin de haberleşme özgürlüğünü ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 6/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1957 doğumlu olan başvurucu, olayların meydana geldiği tarihte Adana'da ikamet ettiğini ve fahri imam olarak görev yaptığını beyan etmiştir. Başvurucu, PKK/KCK terör örgütüne üye olma suçunu işlediği gerekçesiyle 8/9/2011 tarihinde gözaltına alınmış ve 11/9/2011 tarihinde serbest bırakılmıştır. Daha sonra başvurucu hakkında, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 21/12/2011 tarihli iddianamesiyle PKK/KCK terör örgütüne üye olma, terör örgütü propagandası yapma ve birden fazla kişi ile tehdit suçundan Adana Ağır Ceza Mahkemesinde (Mahkeme) kamu davası açılmıştır. Başvurucu hakkında bir gizli tanık ifade vermiştir. Mahkemece bu gizli tanığın celse arasında belirlenecek bir günde dinlenmesine ve sanık müdafilerinin gizli tanığa sorulmasını istedikleri hususları on gün içinde Mahkemeye bildirmelerine karar verilmiştir. Gizli tanık celse arasında Mahkemece ve Cumhuriyet savcısı huzurunda, sanıklar ve müdafileri hazır bulunmaksızın dinlenmiş ve Mahkemeye bildirilen sorular gizli tanığa sorulmuştur. Mahkeme 17/1/2013 tarihinde başvurucunun PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay, tehdit suçundan 3 yıl 9 ay hapis cezasıyla mahkûmiyetine, terör örgütü propagandası yapma suçundan ise kovuşturmanın ertelenmesine hükmetmiştir. Mahkeme, gerekçeli kararına iddianame ve sanık savunmalarını özetleyerek başlamış; daha sonra kesinleşmiş yargı kararlarına göre PKK terör örgütüne bağlı bir örgüt olan KCK'nın yapısını ve işleyişini kısaca açıklamıştır. Mahkeme tarafından, PKK terör örgütünün amaçları doğrultusunda yayın yapan bazı internet sitelerinde terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın "demokratik çözüm çadırı" adı altında çadırlar kurulması talimatı verdiği ve bu doğrultuda 22/3/2011 tarihinde Adana'nın Şakirpaşa-Ova Mahallesi içinde çadır kurulduğu belirtilmiştir. Yine PKK terör örgütünün amacı doğrultusunda yayın yapan bazı internet sitelerinde 2011 yılının Mart ve Nisan aylarında yayımlanan iki haberde terör örgütü lideri Abdullah Öcalan tarafından verilen talimat üzerine sivil itaatsizlik eylemlerine başlanıldığı ve bu kapsamda cami, okul, hastane gibi kamu kurum ve kuruluşlarına alternatif olarak "sivil cuma namazı", "sivil 23 Nisan", "sivil sağlık taraması" vb. eylemler yapıldığı ifade edilmiştir. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucuya ilişkin yapılan değerlendirmeler ise özetle şöyledir: i. Başvurucu hakkında soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise Mahkeme tarafından gizli tanık dinlenmiştir. Dinlenen gizli tanığın Cumhuriyet savcısı huzurunda alınan ifadesinin başvurucuya ilişkin kısımları şu şekildedir:"KCK Kandil odaklı şehirlerdeki PKK yapılanmasının illegal sivil uzantısıdır... KCK bir devlet modeli gibi faaliyet göstermektedir, yani yasama, yürütme ve yargı güçleri bulunmaktadır. Yasama, Kandilde KONGRA-GEL denen Halk Kongresi eliyle yürütülür ve alınan kararlar yürütme organı eliyle gerçekleştirilir. Yürütmenin altında kent konseyi, kent konseyinin altında il ve ilçe konseyleri, il ve ilçe konseylerinin altında mahalle komiteleri, mahalle komitelerinin altında sokak komiteleri, sokak komitelerinin altında hane komiteleri vardır. Yargı, Halk Mahkemeleri adıyla yürütülmektedir. Halk arasında meydana gelen olaylara bu mahkeme bakar, bu mahkeme kişilere ceza verme yetkisine sahiptir. KCK, Türkiye yapılanmasında 5 ayrı bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgelerden bir tanesi de Çukurova bölgesinde Adana, Mersin, Malatya, K.Maraş, Hatay, G.Antep illeri dahildir. Adana’da KCK faaliyetleri kapsamında Yürütmeye bağlı olarak... İnanç Komitesinde; 1-) B., 2-) K., 3-) A.E., 4-) E.O., 5-) H.G., 6-) İsa Turan bulunmaktadır... Bana burada (23) rakamı ile gösterilen şahıs İsa Turan'dır. Kendisi sivil itaatsizlik adı altında müzahir kitleye namaz kıldırır. Camiye inanç komitesi tarafından imam olarak atanmıştır. MELE olarak bilinir. İnanç komitesinde yer alır halkı devlete karşı kışkırtır. Gülbahçe Mahallesinde bulunan Hicret Camii sorumlusudur."ii. Gizli tanık kovuşturma evresinde, Cumhuriyet savcılığında verdiği ifadeyi aynen tekrar ettiğini beyan etmiştir.iii. Başvurucu hakkında iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması tedbiri uygulanmıştır. Mahkeme, başvurucu ile K. arasında 6/8/2011 tarihinde yapılan bir görüşmede Hicret Camisi'ne resmî olarak atanan imamın derhâl gönderilmesi gerektiğinin konuşulduğunu tespit etmiştir. iv. Hicret Camisi imamı A.Y. 11/8/2011 tarihinde polis merkezine başvurarak başvurucunun da içinde bulunduğu bazı şahıslar hakkında şikâyetçi olmuştur. Müşteki imam şikâyetinde Hicret Camisi'nde imamlık yapmaması ve camiyi terk etmesi için tehdit edildiğini, kendisinin yerine başvurucunun imamlık yapacağının söylendiğini ifade etmiştir. Müşteki imam ayrıca devlet tarafından kendisine tahsis edilen cami lojmanına da aynı kişilerce el konulmaya çalışıldığını beyan etmiştir. Müşteki, kovuşturma evresinde ise şikâyetlerinden vazgeçmiştir.v. Başvurucunun 12/8/2011 tarihinde "sivil teravih namazı" kıldırdığı; ayrıca Adana Gülbahçesi Mahallesi'nde bulunan Hicret Camisi'nde 19/8/2011 tarihinde yaklaşık 400 kişilik bir gruba, 2/9/2011 tarihinde ise yaklaşık 600 kişilik bir gruba "sivil cuma namazı" kıldırdığı tespit edilmiştir.vi. Başvurucunun "sivil cuma namazı" kıldırdığı 19/8/2011 tarihinde PKK terör örgütünün amacı doğrultusunda yayın yapan bir haber sitesinde “Cuma'da operasyona tepki” başlığıyla bir haber yapılmıştır. Haberin ilgili kısmı şu şekildedir: “Adana Merkez Seyhan İlçesi Gülbahçe Mahallesi Hicret Camii'nde bir araya gelen yüzlerce kişi, Sivil Cuma namazını kıldı. Namaz öncesi Mele Mehmet İsa Turan Kürtçe hutbe okudu. Turan, askeri ve siyasi operasyonlara değinerek, 'İslam dininde mazlum halka inkar, imha ve katliamlar uygulanması meşru değildir. Bu meşru olmayan uygulamaları yüce Allah kitabında yasaklıyor. Ama bu mübarek günler ve ay devletin uygulamaları nedeniyle gencecik insanlar ölüyor. Yeter artık kimseler ölmesin. Bu yangının sönmesi gerek yoksa bu yangın hepinizi yakar. Onun için bu mübarek ayın hürmetine bu yangın söndürülsün' dedi.”vii. Mahkeme, inanç komitesinde görevlendirildiğini tespit ettiği K. ile B. arasında yapılan bir telefon görüşmesinde başvurucunun Hicret Camisi'ne görevlendirildiğinin ve maaşının ödenebilmesi için para topladıklarının ancak mahalle komisyonu tarafından bu paraya el konulduğunun konuşulduğunu ifade etmiştir.viii. Başvurucu ile K. arasında 29/8/2011 tarihinde yapılan bir telefon görüşmesinde ise 30/8/2011 tarihinde kutlanacak Ramazan Bayramı ile ilgili olarak sivil bayram namazı eylemi organize ettikleri tespit edilmiştir. Mahkeme netice itibarıyla başvurucunun PKK/KCK yapılanmasının inanç komitesinde yer aldığını, örgüt içinde aldığı bu görev doğrultusunda başlatılan sivil itaatsizlik eylemleri kapsamında "sivil imam" olarak görev yaptığını, bu çerçevede terör örgütünün propagandasını içeren vaaz ve hutbeler verdiğini belirtmiştir. Mahkeme ayrıca Gülbahçesi Mahallesi'nde bulunan Hicret Camisi'ne sözleşmeli imam olarak atanan mağdurun camiyi terk etmesi ve lojmanı boşaltması konusunda başvurucunun da içinde bulunduğu sanıklar tarafından tehdit edildiğini, daha sonra terör örgütü PKK tarafından bu camide imam olarak başvurucunun görevlendirildiğini ve bu görev kapsamında 12/8/2011, 19/8/2011 ve 2/9/2011 tarihlerindeki "sivil cuma namazlarında" imamlık yaptığını tespit etmiştir. Mahkeme, başvurucunun maaşının ise cemaatten toplanan paralar ile terör örgütü tarafından verildiğini belirtmiştir. Bu şekilde Mahkeme, başvurucunun terör örgütünün hiyerarşisine dâhil olup görevlendirmesi doğrultusunda hareket ederek organik bağ oluşturmak suretiyle terör örgütü üyesi olma suçunu işlediği sonucuna varmıştır. Mahkemece sanık hakkında verilen mahkûmiyet hükmü, Yargıtay Ceza Dairesi tarafından yapılan temyiz incelemesi sonucu 29/11/2013 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Başvurucu, Yargıtay ilamından 3/3/2014 tarihinde haberdar olduğunu belirtmiştir. Başvurucu 6/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Metin Birdal ([GK], B. No: 2014/15440, 22/5/2019, §§ 28-39) ve Levon Berç Kuzukoğlu ve Ohannes Garbis Balmumciyan ([GK], B. No: 2014/17354, 22/5/2019, §§ 46-48) başvuruları hakkında verilen kararlar.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/2962
Başvuru, başvurucu hazır bulunmaksızın dinlenen gizli tanık beyanının hükme esas alınmasının ve yargılamanın uzun sürmesinin adil yargılanma hakkını; farklı tarihlerde belirli bir gruba cuma namazı kıldırmasının ve cuma hutbesindeki sözlerinin terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinde delil olarak kullanılmasının din ve vicdan özgürlüğünü; iletişiminin uzun süre dinlenmesinin de haberleşme özgürlüğünü ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, beraat edilen davada lehe eksik vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Afyonkarahisar Cumhuriyet Başsavcılığı aralarında başvurucunun da bulunduğu kişiler hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçundan cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açmıştır. Afyonkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi yapmış olduğu yargılama sonucunda 8/6/2012 tarihli karar ile sanıkların atılı suçu işlediklerine dair cezalandırılmalarına yeterliher türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden ayrı ayrı beraatlarına karar vermiştir. Hüküm başvurucunun da aralarında bulunduğu bir kısım sanıklar müdafii tarafından lehe vekâlet ücretine karar verilmediği gerekçesiyle temyiz edilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi 15/1/2014 tarihli karar ile, beraat eden sanıklar lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi nedeniyle hükmün bozulmasına ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hüküm fıkrasına ''Kendisini vekâletle temsil ettiren sanıklar [Z.A.], [B.A.], [E.B.], [G.A.], [S.K.], [P.A.], İbrahim Diril ve [A.] için karar tarihindeki Avukatlık Ücret Tarifesinin 13/5 maddesi uyarınca takdir edilen 400 TL'nin hazineden alınarak sanıklara verilmesine'' ibaresinin eklenerek düzeltilerek onanmasına karar vermiştir. Yargıtay Ceza Dairesinin nihai kararı üzerine Afyonkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi 3/3/2014 tarihinde kesinleştirme işlemini yaparak Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemine (UYAP) kararı girmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12850
Başvuru, beraat edilen davada lehe eksik vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvurucular, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından Van Ağır Ceza Mahkemesince verilen ve Yargıtayca onanan mahkumiyet kararı nedeniyle kişi özgürlüğü ve güvenliği ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Başvuru, 18/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 12/7/2013 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular hakkında 9/11/2005 tarihinde Hakkari ili Şemdinli ilçesinde S.Y.’ye ait Umut Kitabevi’nin bombalanması olayıyla ilgili olarak, devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma, suç için anlaşma, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarını işledikleri iddiasıyla Van Cumhuriyet Başsavcılığının 3/3/2006 tarih ve Soruşturma No: 2006/32, Esas No: 2006/31 sayılı iddianamesiyle Van Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Van Ağır Ceza Mahkemesinin 19/6/2006 tarih ve E.2006/45, K.2006/74 sayılı kararıyla, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından başvurucuların ayrı ayrı mahkûmiyetine karar verilmiştir. Temyiz incelemesi sonunda, Yargıtay Ceza Dairesinin 8/5/2007 tarih ve E.2007/2839, K.2007/3924 sayılı kararıyla, sanıkların işlediği iddia edilen suçların terörle mücadele kapsamında olduğu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerinin askeri nitelikte olduğu belirtilerek davanın askeri mahkemenin görevine girdiği ve eksik soruşturma yapıldığı gerekçeleriyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyan Van Ağır Ceza Mahkemesi 14/9/2007 tarih ve E.2007/189, K.2007/213 sayılı görevsizlik kararıyla dosyayı Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesine göndermiştir. Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, eylemlerin sabit görülmesi halinde Veysel Ateş’in kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarını, diğer sanıkların bu suçlara azmettirme suçunu işlemiş olabileceklerini ve bu suçların askeri suç olmadığını beliterek 22/1/2010 tarihinde görevsizlik kararı vermiştir. Bu karar Askeri Yargıtay Ceza Dairesince onanmış ve dava dosyası görev uyuşmazlığının giderilmesi amacıyla Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümü 2/5/2011 tarih ve E.2011/12, K.2011/12 sayılı kararıyla, Anayasa’nın maddesinde yapılan değişiklikler ve yasal düzenlemeler gözetilerek isnat edilen suçlarla ilgili olarak adli yargının görevli olduğuna, Van Ağır Ceza Mahkemesi 14/9/2007 tarih ve E.2007/189, K.2007/213 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Van Ağır Ceza Mahkemesi yargılama sonunda 10/1/2012 tarih ve E.2011/257, K.2012/2 sayılı kararıyla, devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma suçundan başvurucuların beraatına, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından ayrı ayrı mahkûmiyetlerine karar vermiştir. Temyiz incelemesi sonunda, Yargıtay Ceza Dairesinin 1/10/2012 tarih ve E.2012/7559, K.2012/10174 sayılı kararıyla, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma suçlarından doğrudan zarar görmeyen katılanların temyiz taleplerinin reddine, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından verilen hükmün onanmasına, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma kapsamındaki hükmün bozulmasına karar vermiştir. Başvurucular hakkında devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma suçundan verilen beraat kararı ile kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından verilen mahkûmiyetler kesinleşmiştir. Başvurucular hakkında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma suçu ile bozma sonrası yargılamanın Van Ağır Ceza Mahkemesinin E.2013/9 sayılı dosyasına kayıtla devam ettiği anlaşılmaktadır. Yargıtay Ceza Dairesinin 1/10/2012 tarih ve E.2012/7559, K.2012/10174 sayılı ilamı hükmen tutuklu olan Ali KAYA ve Özcan İLDENİZ’e 18/2/2013 tarihinde, Veysel ATEŞ’e 30/1/2013 tarihinde bulundukları ceza infaz kurumlarında tebliğ edilmiştir. Başvurucuların ortak müdafii olan vekile, başvuru konusu kararın onanmasına dair Yargıtay Ceza Dairesinin 1/10/2012 tarih ve E.2012/7559, K.2012/10174 sayılı ilamı 8/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:“Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür.Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz.…” 4/12/2004 tarih ve 5271sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanununda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirâk halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adlî yargı mahkemeleri tarafından yapılır.” 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir:Kasten öldürme suçunun;…c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle,…İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. 5237 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1)Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.(3) Kasten yaralama suçunun;…e) Silahla,İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır. 5237 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:(1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.(2) Suça teşebbüs halinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1999
Başvurucular, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama suçlarından Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen ve Yargıtayca onanan mahkumiyet kararı nedeniyle kişi özgürlüğü ve güvenliği ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
0
Başvuru, işçilik alacaklarının tahsili istemiyle açılan tazminat davasında verilen kararın hakkaniyete aykırı olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/2/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu; iş sözleşmesinin işverence haksız yere sona erdirildiğini iddia ederek 15/10/2009 tarihinde açtığı davada kıdem tazminatı, ücret alacağı ile yıllık izin ücreti alacaklarının ödenmesini talep etmiştir. Gebze İş Mahkemesi (Mahkeme) 31/1/2012 tarihli karar ile davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Hüküm davalı işveren tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 14/2/2014 tarihli bozma ilamında; başvurucunun hizmet süresinin eksik hesaplandığını, ihbar tazminatı talebinin kabulü yerine reddine karar verilmesinin hatalı olduğunu, davada kabul edilen işçilik alacakları yönünden, başvurucunun 200 TL ücret aldığını iddia etmesine rağmen aldığı ücretin 480 TL olarak kabul edilmesi ve bu miktara göre talebi ıslah etmesine rağmen Mahkemece brüt ücret üzerinden hüküm kurulmasının taleple bağlılık kuralına aykırılık oluşturduğunu belirtmiştir. Bozma ilamına uyan Mahkeme 19/4/2016 tarihli kararında, bozma sonrası alınan bilirkişi raporu, ticaret sicil kayıtları, daha önce taraflar arasında görülen ve Yargıtayca onanan benzer dosyalarda verilen kararlara göre ihbar tazminatı talebinin reddine; kıdem, yıllık izin, ücret taleplerinin ise kabulüne karar vererek davayı kısmen kabul etmiştir. Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi 20/12/2016 tarihli kararla ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Nihai karar 19/1/2017 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 17/2/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/15851
Başvuru, işçilik alacaklarının tahsili istemiyle açılan tazminat davasında verilen kararın hakkaniyete aykırı olması ve yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ulusal ölçekte yayın yapan Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan bir haberde kullanılan ifadelerin başvurucunun kişilik haklarını zedelediği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 14/1/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 18/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 11/4/2014 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığının 20/5/2014 tarihli görüş yazısı başvurucuya tebliğ edilmiş, başvurucu süresi içinde, Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyanlarını sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Ulusal düzeyde yayın yapan Yeni Şafak gazetesinin 20/7/2009 tarihli nüshasında, o tarihte Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan başvurucu hakkında, “İşte Andıcın İşaret Fişeği” başlıklı bir haber yayımlanmıştır. Gazetenin birinci sayfasında,“İşte Andıcın İşaret Fişeği” başlığı kullanılmış ve altında, "İrticayla Mücadele Eylem Planı başlıklı andıcın ilk uygulamasının 23 Şubat’ta Erzincan’da gerçekleştirildiği, operasyonun HSYK tarafından korsan kararname ile terfi ettirilmek istenen Savcı İlhan Cihaner’in izniyle yapıldığı…” şeklinde başvurucu hakkında bazı iddialara yer verilmiştir. Haberin devamına gazetenin on üçüncü sayfasında yer verilmiş ve sayfanın başında büyük puntolarla "Darbe Andıcı’nın İşaret Fişeği Erzincan’da" başlığı kullanılmıştır. Başlığın altındaki haber şu şekildedir:"Genelkurmay Harekât Başkanlığı'nda görevli Albay Dursun Çiçek'in imzasını taşıyan 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın Erzincan'da uygulamaya sokulduğu anlaşıldı. Jandarma ekiplerinin 17 vakıf, dernek ve işyerine baskın yaparak gözaltına aldığı 26 kişiye, planda anlatıldığı gibi üst düzey politikacı, gazete sahipleri ve vakıf yöneticileri hakkında baskıyla ithamda bulunmaları sağlandı. 3 Ay Politikacıları DinledilerErzincan'da 23 Şubat'ta yapılan operasyon öncesi, sivil toplum kuruluşu yöneticileri, Ankara'da üst düzey politikacılar ve İstanbul'da bir gazete sahibinin de aralarında bulunduğu birçok isim 2-3 ay süreyle dinlendi. Teknik takip için mahkemeden gerekli olan iznin ise dinlemeden sonra alındığı belirlendi. Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner'in izni ile Erzincan Jandarma Alay Komutanlığı'na bağlı ekipler şehir merkezinde 17 vakıf, dernek ve özel işyerine baskın yaptı. Erzincan'ın ilçelerinde de 4 yerde arama yapıldı. Görev alanı dışında olmasına rağmen jandarmanın şehir merkezinde yaptığı usulsüz operasyonda 26 kişi gözaltına alındı. 26 Kişiden Sadece 2'si TutukluMedine Vakfı'nın şubelerinin hedef alındığı baskında Jandarma birliklerinin arama işlemleri sırasında 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerini ihlal ettikleri belirlendi. Operasyonlarda gözaltına alınarak tutuklanan 26 kişiden sadece 9'u mahkeme tarafından tutuklandı. Tutuklananlardan 7'si de, avukatlarının usulsüzlükleri dayanak göstererek yaptıkları itirazla tahliye edildi. Tutuklu 2 kişi Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi'nde hâkim karşısına çıkacak. Gece 00'te Baskıyla İfade Operasyonda 'Darbe Andıcı'nda anlatılan psikolojik harekâtın uygulandığı belirlendi. Gözaltına alınan kişilerin 48 saat uykusuz bırakıldıktan sonra gece 00'te yapılan sorgulamalarında vakıf yöneticileri, bazı politikacılar ve İstanbul'da bir gazete sahibi hakkında asılsız suçlamalarda bulunmaya zorlandıkları tespit edildi. Sanıkların Avukatı Turgay Nas'ın gözaltı ve sorguda CMK'ya aykırı olarak gerçekleştiren işlemleri tespit ettiği öğrenildi. HSYK'da Albay HesaplaşmasıHâkim ve savcıların sabırsızlıkla beklediği atama kararnamesinin çıkmasını engelleyen HSYK üyelerinin 'Darbe Andıcı'nda imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'i tutuklayan hâkimi de hedef aldığı ortaya çıktı. Ergenekon soruşturması, KCK operasyonu ve Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz'ün tutuklandığı operasyonları yürüten savcıların görev yerlerinin değiştirilmesini isteyen HSYK üyesi Ali Suat Ertosun'un hazırladığı korsan listede Çiçek'i tutuklayan Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Rüstem Eryılmaz'ın da görev yerinin değiştirilmesi isteniyor. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi üyesi İdris Asan'ın adının ise, nöbetçi olduğu dönemlerde Ergenekon sanıklarının tutuklanmasına karar veren heyette yer alması nedeniyle korsan listede olduğu öğrenildi. Savcı Ertosun Korsan ListesindeHSYK toplantısına korsan liste sunan üye Ali Suat Ertosun'un, Jandarmaya şehir merkezinde operasyon yapma yetkisini veren Erzincan Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner'in Erzurum'a atanmasını istediği ortaya çıktı. Çete suçlarına bakan Ağır Ceza Mahkemesi Erzurum'da olduğu için Cihaner, atanması durumunda Erzincan, Kars, Gümüşhane ve Bayburt'daki çete suçlarından da sorumlu olacak. İkiz Bebekleri Sorguda ÖldüOperasyon kapsamında sorgulanan 5 aylık hamile S.G'nin gördüğü baskı ve şiddet sonucunda ikiz çocuklarının karnında öldüğü de ortaya çıktı. Operasyonda gözaltına alınan G.'nin eşi S.G.'nin de sorgulandığı ve bu sırada eşinin 5 aylık hamile olduğunu söylediği ancak jandarma görevlilerinin bunu dikkate almadığı belirlendi. S.G.'nin karnındaki ikiz bebeklerinin ölü doğması üzerine psikolojisinin bozulduğu öğrenildi. Operasyonda gözaltına alınan Medine Vakfı üyelerinden 'nin Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı tarafından hücre hapsine çarptırıldığı da ortaya çıktı. Astım hastası olmasına rağmen 19 gün tek kişilik hücrede tutulan 'nin bu sırada astım krizine girdiği tespit edildi.” Başvurucu, söz konusu haber nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek, 20/7/2010 tarihinde, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde ilgililer aleyhine manevi tazminat davası açmıştır. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 29/12/2011 tarihli kararla davanın reddine karar vermiştir. Mahkemenin gerekçesi şöyledir:“...Davalı Ahmet Albayrak adına yapılan husumet itirazı yerinde görülmeyerek esasa dair yapılan değerlendirmede, davaya konu Yeni Şafak Gazetesinin 20/07/2009 tarihli sayısında davacı hakkındaki yayın içeriği incelendiğinde; yayının davacıya yönelik olmaktan ziyade yayın tarihinde HSYK’nın davacıyı terfi ettirmeye yönelik tespit edilen girişiminin haber konusu yapıldığı, haberde davacının Erzincan Başsavcısı olduğu dönemde yürütülen soruşturmalarda CMK hükümlerinin ihlal edildiği yolunda muhtelif iddialara yer verildiği görülmüştür.Davacı vekili tarafından haberde yer alan iddiaların tamamen kurgudan ibaret olduğu, gerçekle ilgisinin bulunmadığı ileri sürülmüş ise de HSYK Genel Sekreterliğinin 7/12/2011 tarihli cevabi yazısında davacı hakkında yayın içeriğinde yer alan isnatlarla ilgili Adalet Müfettişleri tarafından başlatılan inceleme sırasında elde edilen deliller kapsamında soruşturmaya geçilerek savunmasının istendiği ve 17/7/2009 tarihli inceleme ve soruşturma raporunun düzenlendiğinin belirtilmesi karşısında yayın içeriğindeki iddiaların kurgudan ibaret olmadığı, kesinleşmiş gerçek olmamakla birlikte yayınlandığı tarih itibarıyla güncel olup, davacının bulunduğu makam nedeniyle kamuoyunu ilgilendiren bir konuda basın özgürlüğü çerçevesinde yorum yapılmak suretiyle yayınlanmış bir yazı olduğu, haber içeriğinde davacının kişiliğine ve kişilik haklarına saldırının bulunmadığı anlaşıldığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir.” Başvurucunun temyizi üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 4/6/2013 tarihli ilâmıyla onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi, Yargıtay Hukuk Dairesinin 25/11/2013 tarihli ilâmıyla reddedilmiş, anılan karar, 16/12/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 14/1/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Anayasa'nın "Yargı yetkisi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır." Anayasa'nın "Basın hürriyeti" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.(İkinci fıkra mülga: 2001-4709/10 md.)Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır.…" Anayasa'nın "Mahkemelerin bağımsızlığı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.…" Anayasa'nın "Hâkimlik ve savcılık mesleği" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür.Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.Hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.…Hâkimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.…"
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/565
Başvuru, ulusal ölçekte yayın yapan Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan bir haberde kullanılan ifadelerin başvurucunun kişilik haklarını zedelediği iddiaları hakkındadır.
0
Başvuru, kolluk görevlilerinin fiziki ve silahlı güç kullanımı sonucu meydana gelen yaralanma ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkı ile kötü muamele yasağının; derece mahkemelerince makul süre içinde tarafsız bir yargılama yapılmaması, temyiz incelemesinin duruşmasız yapılması, kolluk görevlilerinin güç kullanımı nedeniyle açılan tazminat davasının süre aşımı nedeniyle reddedilmesi, karar düzeltme talebinin reddi nedeniyle idari para cezasına hükmedilmesi, idari eylem nedeniyle açılacak tazminat davalarının adli yargı yerine idari yargı mercilerince karara bağlanması ve yargılamanın sonucunun adil olmaması nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/6/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirilmesine gerek görülmediğini bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Kolluk görevlilerince düzenlenen 5/5/2006 tarihli tutanağa göre 5/5/2006 günü saat 15 sıralarında işledikleri iddia edilen çeşitli suçlar nedeniyle haklarında soruşturma başlatılan başvurucu ve bir başka kişi, aynı gün saat 00 sıralarında bir cadde üzerinde görülmüştür. Kolluk görevlilerinin dur ihtarına riayet etmeyen şüpheliler yaya olarak kaçmıştır. Kolluk görevlilerinin takibi esnasında başvurucu, kolluk görevlilerine doğru, kolluk görevlileri ise havaya doğru ateş etmiştir. Bir sokak üzerindeki düğün kalabalığına yaklaşan başvurucu, kolluk görevlilerine doğru silahla ateş etmiş; diğer şüpheli ise tüfek doğrultmuştur. Teslim olması için kolluk görevlilerinin yaptığı sesli uyarıyı ve havaya yapılan atışı dikkate almayan başvurucu kaçmaya çalışırken yere düşmüştür. Kafasında kanama olan başvurucu, cankurtaran yardımıyla bir sağlık tesisine götürülmüştür. Çeşitlik sağlık kuruluşlarınca düzenlenen tıbbi belgelerden ateşli silahla kafasından yaralandığı ve tedavisi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ameliyat edildiği anlaşılan başvurucu 7/6/2006 tarihinde taburcu edilmiştir.A. Başvurucunun Yaralanması Nedeniyle Yürütülen Ceza Soruşturması Süreci Başvurucu, vekili aracılığıyla Menemen Cumhuriyet Başsavcılığına (Cumhuriyet Başsavcılığı) verdiği 16/5/2006 tarihli dilekçesinde; kendisine yönelik aşırı şiddet ve kötü muamele nedeniyle teslim olmadığını, polis memurlarının öldürme kastıyla ateş ettiklerini ve olay nedeniyle üç kez ameliyat olduğunu iddia etmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı yürüttüğü soruşturma sonunda 31/7/2006 tarihinde;- İşlediği iddia olunan pek çok suç nedeniyle polis memurlarının yakalamak istediği başvurucunun silahla ateş ederek yakalamaya direndiği, başvurucunun başını hedef almak suretiyle ateş edilmesi ihtimalinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı ve bu nedenlerle olayda hukuka uygun nedenlerin bulunduğu, - Polis memurlarının eylemlerinin başvurucunun tekrar ateş etmesine engel olmaya ve başvurucuyu etkisiz hâle getirmeye yönelik olduğu, yere düşmesinden sonra başvurucunun darbedildiğine dair delil bulunmadığı gerekçeleriyle başvurucunun iddiaları yönünden kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (kovuşturmasızlık kararı) vermiştir. Başvurucu 29/8/2006 tarihinde, şikâyet dilekçesinde ileri sürdüğü hususlar yanında soruşturmadaki eksikliklere de dikkat çekerek vekili aracılığıyla kovuşturmasızlık kararına itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazı hakkında karar verilip verilmediği tespit edilememiştir.B. Başvurucu Hakkında Yürütülen Ceza Yargılamasına İlişkin Süreç Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen fezlekeye istinaden Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun da aralarında bulunduğu birkaç şüpheli hakkında Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi (Ceza Mahkemesi) nezdinde kamu davası açmıştır. Ceza Mahkemesi 25/9/2007 tarihinde başvurucunun bazı suçlardan beraatine, bazı suçlardan ise mahkûmiyetine karar vermiştir. Başvurucu vekilinin talebi üzerine temyiz incelemesini yapan Yargıtay Ceza Dairesi 19/12/2017 tarihinde bazı suçlar yönünden verilen kararlarının onanmasına, bazı suçlar yönünden açılan davaların ise dava zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle düşürülmesine karar vermiştir. Tam Yargı Davası Süreci Başvurucu, kim olduğu tespit edilemeyen bir polis memurunun silahla ateş etmesi sonucu yaralandığını ve gözaltına alınmak istenirken kolluk görevlilerinin şiddetine maruz kaldığını belirterek24/9/2008 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğünden tazminat talep etmiştir. Tazminat talebinin reddi üzerine başvurucu, vekili aracılığıyla 31/12/2008 tarihinde İçişleri Bakanlığı aleyhine İzmir İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde, kovuşturmasızlık kararına yapılan itiraz hakkında herhangi bir tebligat yapılmadığı belirtilmiştir. İdare Mahkemesi 8/1/2009 tarihinde, süre aşımı nedeniyle davanın reddine karar vermiştir. Anılan kararın ilgili kısımları şöyledir:"...Bakılan davanın, 2006 tarihinde İzmir Menemen Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görevli polis memurlarınca davacının kafasına silahla ateş edilmesi neticesinde yaralandığından dolayı meydana gelen zararın tazmini istemiyle açıldığı, anılan zararın polis memurlarının eylemi sonucu meydana gelindiğinin davacı tarafından bilindiği bu hususun gerek davacı tarafından Menemen Cumhuriyet Başsavcılığına verilen 2006 günlü şikayet dilekçesinde gerekse dava dilekçesinde belirtildiği anlaşılmakta olup, olayda dava açma süresinin davacının, kafasına hangi polis memuru tarafından ateş edildiğinin belirlendiği tarih değil, davacı tarafından da bilindiği üzere bu eylemin polis memurları tarafından işlendiğinin ileri sürüldüğü 2006 tarihinden itibaren başlatılması gerekmektedir.Bu durumda, zararla bu zararlı sonucun doğmasına etkisi olan eylemi gerçekleştirenlerin (polis memurları) olayın meydana geldiği 2006 tarihinde davacı tarafından bilindiğinin kabulü gerektiği, böylece bu tarihten itibaren bir yıl içinde idareyebaşvurarak haklarının yerine getirilmesini istemesi gerekirken 2008 tarihinde, olay tarihinden itibaren yaklaşık ikibuçuk yılgeçtikten sonraki bir tarihte yapılan başvuru sonucu verilen cevabi yazı üzerine 2008 tarihinde açılan bu davanın süre aşımı nedeniyle esastan incelenme olanağı bulunmamaktadır...." Danıştay Onuncu Dairesi (Daire) 21/3/2013 tarihinde, başvurucu vekilinin temyiz istemini reddederek İdare Mahkemesince verilen kararı onamıştır. Başvurucu vekili 29/5/2013 tarihinde özetle cismani zararın meydana geldiği durumlarda dava açma süresinin meydana gelen zararın kesin sağlık raporuyla tespit edilmesinden sonra başlayacağını, sağ kulakta %82, sol kulakta ise %8 duyma kaybı meydana geldiğini, zararın devam ettiğini, taleplerine rağmen İdare Mahkemesinin zararın tespitine ilişkin rapor aldırmadığını, 25/9/2007 tarihinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde kraniyoplasti (kafatası anomalilerinin cerrahi yolla düzeltilmesi) ameliyatı yapıldığını, failin tespitini beklemeleri nedeniyle idareye daha önce başvuru yapmadıklarını, kovuşturmasızlık kararına yaptıkları itirazın sonucunun kendilerine tebliğ edilmediğini, delillerin toplanmadığını ve idareye yaptıkları başvuru ile akabinde açtıkları davanın süresinde olduğunu belirterek karar düzeltme talebinde bulunmuştur. İdare Mahkemesi ile yapılan yazışmalardan İdare Mahkemesine veya Daireye bahsi geçen kraniyoplasti ameliyatına veya meydana gelen bedensel zararın kapsamına ilişkin herhangi bir sağlık raporu ibraz edilmediği, dosyada tıbbi belge olarak yalnızca;- 5/5/2005 tarihli genel adli muayene raporunun,- 5/6/2006 tarihli hasta çıkış raporunun,- 7/6/2006 tarihli epikriz formunun,- İşlediği iddia edilen suçlar yönünden başvurucunun cezai ehliyetinin bulunup bulunmadığına ilişkin Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulunun 27/6/2006 tarihli raporunun,- Başvurucuya 25/5/2013 tarihinde Menemen Devlet Hastanesinde yapılan bir işitme testine ilişkin formun bulunduğu anlaşılmıştır. Karar düzeltme istemi Dairenin 26/3/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Kararda, karar düzeltme talebinin reddedilmesi nedeniyle başvurucuya idari para cezası verildiğine dair bir hüküm yer almamaktadır. Nihai karar başvurucu vekiline 3/7/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. A. Ulusal Hukuk Mevzuat 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. 5271 sayılı Kanun'un "Cumhuriyet savcısının kararına itiraz" kenar başlıklı maddesinin başvurucunun kovuşturmasızlık kararına itiraz ettiği tarihte yürürlükte olan hâlinin ilgili kısımları şöyledir:"(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesine itiraz edebilir. (2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir.(3) (Değişik fıkra: 25/05/2005-5353 S.K./mad) Mahkeme, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer sulh ceza hâkimini görevlendirebilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkûm eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir.(4) (Değişik fıkra: 25/05/2005-5353 S.K./mad) Mahkeme istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir. ..." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir...." İdari Yargı Uygulaması Pek çok Danıştay kararında; idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olan tam yargı davalarının açılabilmesinin eylemin idariliğinin ve zararın bilinmesine bağlı olduğu, bir eylemin idariliği ve doğurduğu zararın bazı durumlarda eylemin gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve incelemelerden hatta ceza davalarından sonra ortaya çıkabildiği, bazı durumlarda ise eylemin idariliğinin zararın görev kusurundan doğup doğmadığının ceza yargılamasıyla belirlenmesinden sonra saptanabileceği ifade edilmiştir (birçok karar arasından bkz. Danıştay Onuncu Dairesinin 17/12/2013 tarihli ve E.2010/11294, K.2013/9173 sayılı; 21/6/2018 tarihli ve E.2015/3111, K.2018/2156 sayılı; 27/6/2018 tarihli ve E.2015/3392, K.2018/2256 sayılı kararları). Danıştay Onuncu Dairesi 24/12/2013 tarihli ve E.2010/8633, K.2013/9417 sayılı, 17/1/2017 tarihli ve E.2016/2637, K.2017/180 sayılı kararlarında yargılamaya konu olaylarda eylemin idariliğinin kamu görevlileri hakkında kovuşturmasızlık kararı verilmesiyle ortaya çıktığını ve dava açma süresinin kovuşturmasızlık kararının verildiği tarihten itibaren işlemeye başladığını belirtmiştir.B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Sultani Acar (B. No: 2014/16344, 22/3/2018, §§ 37-61) ve Tahir Ağgün (B. No: 2015/3544, 14/11/2018, §§ 24-28) başvuruları hakkında verilen kararlar.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/11217
Başvuru, kolluk görevlilerinin fiziki ve silahlı güç kullanımı sonucu meydana gelen yaralanma ve bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkı ile kötü muamele yasağının; derece mahkemelerince makul süre içinde tarafsız bir yargılama yapılmaması, temyiz incelemesinin duruşmasız yapılması, kolluk görevlilerinin güç kullanımı nedeniyle açılan tazminat davasının süre aşımı nedeniyle reddedilmesi, karar düzeltme talebinin reddi nedeniyle idari para cezasına hükmedilmesi, idari eylem nedeniyle açılacak tazminat davalarının adli yargı yerine idari yargı mercilerince karara bağlanması ve yargılamanın sonucunun adil olmaması nedenleriyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, ihaleye fesat karıştırma suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuru, 5/2/2013 tarihinde Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 26/2/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm tarafından 29/5/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 1/7/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 25/4/2005 tarihinde gözaltına alınmıştır. 26/4/2005 tarihinde başvurucunun tutuklanmasına ancak, kefalet karşılığı serbest bırakılmasına karar verilmiştir. Başvurucu ve diğer on bir şüpheli hakkında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 6/7/2009 tarih ve E.2009/4941 sayılı iddianamesi ile "ihaleye fesat karıştırma, özel belgede sahtecilik, resmi belgede sahtecilik, adam yaralamaya azmettirme, ölümle tehdit ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet" suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi, 17/12/2012 tarih ve E.2009/360, K.2012/715 sayılı kararı ile "5237 sayılı TCK'nın 204/1 maddesinde düzenlenen suçun resmi evrakta sahtecilik suçu olduğu ve dava zamanaşımının aynı Kanun’un 66/1-e maddesi uyarınca 8 yıl olduğu, 67/4 maddesi uyarınca belirlenen sürenin en fazla yarısı kadar uzayacağının bildirildiği, 765 sayılı TCK'nun bu eyleme karşılık gelen maddelerinin TCK'nın ve maddelerinde düzenlendiği, suça konu evrakın resmi evrak olmadığı, özel evrak olduğu bu nedenle TCK’nın maddesinin tatbikinin gerektiği, cezanın üst sınırının 3 yıl hapis olduğu ve bu şekilde sanıkların üzerine atılı tüm eylemlerinin cezalarının üst sınırı dikkate alındığında 765 sayılı TCK'nın 102/4 ve 104/2 maddelerindeki 7 yıl 6 aylık azami dava zamanaşımı süresinin suç tarihleri itibariyle dolduğunun anlaşıldığı" gerekçesiyle kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar vermiştir. Karar, temyiz edilmeksizin 23/1/2013 tarihinde kesinleşmiştir. Karar başvurucuya 23/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 5/2/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, ve maddeleri, maddesinin ikinci fıkrası, maddesinin dördüncü fıkrası ile maddesinin ikinci fıkrası, 10/7/1953 tarih ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un maddesinin birinci fıkrası.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/1607
Başvurucu, ihaleye fesat karıştırma suçunu işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
1
Başvuru, salgın riski dolayısıyla 65 yaş üstü kişilere yönelik olarak ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle bazı hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/4/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1951 doğumlu olup İzmir'de ikamet etmektedir. Başvurucu, serbest avukat olarak çalıştığını belirtmektedir. COVID-19 virüsünün yol açtığı salgının tüm dünyayı etkiler hâle gelmeye başlamasından sonra Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2/3/2020 tarihinde küresel risk seviyesi "yüksekten", "çok yüksek" seviyesine çıkarılmış, ayrıca "Uluslararası Kamu Sağlığı Acil Durumu" ilan edilmiştir. Sağlık Bakanlığı, Türkiye'de ilk COVID-19 vakasının görüldüğünü 11/3/2020 tarihinde kamuoyuna duyurmuştur. Bu çerçevede Türkiye'de de tedbir alınması gerektiği toplumun her kesiminde dile getirilmeye başlanmıştır. İçişleri Bakanlığı 21/3/2020 tarihinde tüm il valiliklerine 65 yaş üstü olanlar ile kronik rahatsızlığı bulunanların sokağa çıkmalarının yasaklanmasına dair bir genelge göndermiştir. Anılan genelge şu şekildedir:"Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de insan hayatı açısından son derece tehlikeli olan yeni tip Coronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle tüm dünyada can kaybı ve vaka sayısı artmaya devam ediyor.Covid-19 salgınında en temel risk unsuru toplumsal alanlarda virüsün bulaşıcılığının yüksek/hızlı olması ve 65 yaş ve üzeri, bağışıklık sistemi düşük, ve kronik akciğer hastalığı, astım, KOAH, kalp/damar hastalığı, böbrek, hipertansiyon ve karaciğer hastalığı olanlar ile bağışıklık sistemini bozan ilaçları kullanan insanların üzerinde ciddi sağlık sorunları oluşturarak insan hayatını tehdit ediyor.Devletimiz tüm kurumları ile bu salgının yayılması ve vatandaşlarımızın hayatlarını tehdit etmesini engellemek için zorunlu ihtiyaçların temin noktasındaki umuma açık yerlerin faaliyetlerinin durdurulması başta olmak üzere birçok tedbir almakta ve bu kapsamda uyulması gereken kuralları belirleyerek vatandaşlarımızla paylaşmaktadır.Yaşanan salgının biran önce engellenmesi için alınan önlemlere tüm vatandaşlarımızın istisnasız uyması büyük önem arz ediyor.Ancak 65 ve üzeri yaşlardaki vatandaşlarımız ile yukarıda anılan kronik rahatsızlıkları olan vatandaşlarımız büyük risk altında olmasına rağmen toplumsal hareketliliğin içine girmekte; halka açık alanlarda, parklarda bir araya gelmekte, zorunlu olmamalarına rağmen toplu taşıma araçlarında seyahat ederek hem kendileri hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturmaya devam ediyor.Bu durumun devam etmesi 65 yaş ve üstü vatandaşlarımız ile kronik rahatsızlıkları olan vatandaşlarımız kendi hayatlarını ve toplum sağlığı açısından ciddi risk oluşturarak salgının yayılmasını; vaka sayısı ve tedavi gereksinimi arttırarak, vatandaşlarımızın hayatlarını kaybetmesi riski ile toplum sağlığı ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasına sebep olacaktır. Yukarıda açıklanan nedenler, Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda, il valileri tarafından, İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi ve Umuma Hıfzısıhha Kanunun 27 nci ve 72 nci maddesi kapsamında; 2020 tarihi saat 00’den sonra 65 yaş ve üstü vatandaşlarımız ile anılan kronik rahatsızlıklara sahip vatandaşlarımızın ikametlerinden dışarı çıkmaları, açık alanlarda, parklarda dolaşmaları ve toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sınırlandırılarak sokağa çıkmalarının yasaklanması amacıyla gerekli kararların ivedilikle alınması gerekmektedir.Anılan Kararlar Yürürlüğe Girdikten Sonra;1- İhtiyaç olması halinde özellikle tek başına yaşayan ve ihtiyaçlarını karşılayacak yakını bulunmayan 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı olan vatandaşlarımızın mağdur olmaması; temel ihtiyaçlarını karşılamak için vali/kaymakamların başkanlığında 65 yaş üstü Vefa Sosyal Destek Grubu oluşturulacaktır. 2- Anılan Grup; il/ilçe emniyet müdürü, il/ilçe jandarma komutanı, vali/kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri, yerel yönetimler, AFAD, Kızılay ve ihtiyaç duyulacak sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşturulacaktır.3- İllerde valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından 65 yaş ve üzeri ile kronik rahatsızlığı olan vatandaşlarımızın sağlık başta olmak üzere tüm temel ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirler alınacaktır. İkametlerinden ayrılmalarına kısıtlama/yasaklama getirilen vatandaşlarımız 112, 155, 156 numaraları üzerinden ihtiyaçlarını bildirebileceklerdir. Bu çağrıların cevaplandırılması ve gerekli hizmetlerin üretilmesi için ihtiyaç duyulacak sayıda başta kolluk birimleri olmak üzere yeteri kadar kamu görevlisi/ekip ve araç görevlendirilecektir.Söz konusu tedbirlere ilişkin Valiler/kaymakamlar tarafından gerekli kararların ivedilikle alınması, uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesi ve mağduriyetlere neden olunmaması için ilgili birim/kurum yetkilileri ile gerekli koordinasyonun yapılması, Bakanlığımızın tüm sıralı/sorumlu amirleri tarafından uygulamanın yakinen takip edilerek, herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesi önemle rica olunur." Başvurucu, bu genelgenin kapsamına girdiğinden bahisle ve herhangi bir yargı yoluna müracaat etmeksizin 27/4/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinin ilgili kısımları şöyledir: " İdari dava türleri şunlardır: ... a) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,..." 2577 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir: " Dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneği davalıya ... tebliğ olunur.... Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilirler. ......" 2577 sayılı Kanun'un maddesinin ilgili kısımları şöyledir: "... Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir ...... Yürütmenin durdurulması istemli davalarda 16 ncı maddede yazılı süreler kısaltılabileceği gibi, tebliğin memur eliyle yapılmasına da karar verilebilir...." 25/3/2020 tarihli ve 7226 sayılı Kanun'un geçici maddesinin ilgili kısımları şöyledir: "(1) Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla;a) Dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler; 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu[nda] ... taraflar bakımından belirlenen süreler ... 13/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden,...itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir. Bu kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır.... (4) Durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları;...b) İlk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu,...belirler." Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) 23/3/2020 tarihli ve 17582 sayılı duyurusunun ilgili kısmı şöyledir: "Acil ve tutuklu işler ile yürütmenin durdurulması istemlerinin yerine getirilmesi için yeteri kadar hâkimin komisyon başkanınca, yeteri kadar Cumhuriyet savcısının ise başsavcı tarafından belirlenerek, (her birimden yeterince nöbetçi mahkeme ve Cumhuriyet savcısı uygulaması yapılmak suretiyle) geri kalan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının UYAP imkânlarından faydalanarak evden çalışmalarının temini için gereğini ve keyfiyetin merkez ve mülhakat adliyelerinde görev yapan tüm hâkim ve Cumhuriyet savcılarına duyurulmasını rica ederim. " HSK'nın 30/3/2020 tarihli ve 21255 sayılı duyurusunun ilgili kısımları şöyledir: "26/03/2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun geçici 1'inci maddesi, durma süresince, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasların belirlenmesinde Hâkimler ve Savcılar Kurulunu yetkili kılmıştır. 7226 sayılı Kanunun amacı doğrultusunda, salgın riskinin en aza indirilmesi, halkın ve adli personelin sağlığının korunması, bireylerin birbirleriyle temaslarının asgariye indirilmesi, aynı zamanda da kamu hizmetlerinin aksatılmaması ve kişilerin maddi hukuk, usul hukuku ve takip hukuku çerçevesinde haklarının korunması amacıyla aşağıdaki ek tedbirleri alma zarureti hasıl olmuştur.Bu itibarla;1) ... yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerine ait duruşma, müzakere ve keşiflerin 30/04/2020 (bu tarih dahil) tarihine kadar ertelenmesine,...6) ... yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz ve infaz hakimliğine yapılan itirazlar ile müzakerelerin, iletişim ve UYAP imkanlarından istifade edilmek suretiyle gerçekleştirilmesine,...İdari izinli sayılanların baktığı mahkeme ve işler için komisyon başkanları ve Cumhuriyet başsavcıları tarafından nöbetçi hâkim ve Cumhuriyet savcısı belirlenmesine,13) Erteleme süresince hâkim ve Cumhuriyet savcılarının uhdelerinde bulunan iş ve işlemleri mümkün olduğunca uzaktan çalısma, dönüşümlü çalısma gibi esnek çalışma yöntemleri kapsamında takip etmeleri, bu kapsamda dava dosyalarının incelenmesi, kararların süresi içerisinde yazılması ve diger zorunlu adli hizmetlere ilişkin yükümlülüklerini imkan dahilinde evden yerine getirmeleri gerektiğinin bilinmesine,...... karar verilmiştir." HSK'nın 30/4/2020 tarihli ve 2020 sayılı duyurusunun ilgili kısımları şöyledir: "Genel Kurulumuzun 30/3/2020 tarihli ve 2020/51 sayılı kararı ile belirlenen tedbirlerin 15/6/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar aynen uygulanmasına devam olunmasına,-Erteleme süresince adli hizmetlerin tamamen durması gibi bir durumun söz konusu olmadığının ve Genel Kurulumuzca 15/6/2020 tarihine kadar meri olacağına karar verilen 30/3/2020 tarihli Genel Kurul kararımızın 11’ inci maddesi doğrultusunda adliyelerdeki iş ve işlemlerin durdurulmadığının bilinmesine,Suç ve suçluyla mücadele işlemleri ile mahkemeler önünde dava ve iddia hakkının bir gereği olarak, hukuk hizmetinin esnek çalışma yöntemleri ve acil durumlar bakımından da rutin faaliyetlerin gecikmeksizin yerine getirilmesi suretiyle icrasına ayrıca; tedbirlerin kalkacağı tarih itibarıyla dava ve duruşma takviminin sıkışmaması amacıyla hâkim ve savcılarımızın uhdelerinde bulunan dosyaları evlerinde incelemek, notlamak ve eksikliklerini gidermek suretiyle tekemmül ettirmelerine,-COVID-19 salgınının yayılmasını önlemek amacıyla alınan zorunlu tedbirler nedeniyle geçilen esnek çalışma yönteminin hiçbir şekilde bir tatil veya işlerin durdurulmasını gerektirecek bir dönem olmadığının bilinmesine ve çalışmaların bu bilinçle yürütülmesine,...Karar verilmiştir."
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/13969
Başvuru, salgın riski dolayısıyla 65 yaş üstü kişilere yönelik olarak ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle bazı hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 24/4/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 2018/15503 numaralı başvuru incelenen başvuruyla birleştirilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. 2018/5146, 2018/5835, 2018/7089, 2018/10838, 2018/11774, 2018/12352, 2018/15837, 2018/34932, 2018/37054, 2019/1846 ve 2021/33173 numaralı başvurular, incelenen başvuruyla birleştirilmiştir. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Başvuruya Konu Olaylara İlişkin Arka Plan Bilgisi Türkiye'de özel radyo yayıncılığı anayasal ve kanuni engellere rağmen 1989 yılında başlamış, daha sonra 1993 yılında Anayasa'nın maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişiklik ve 13/4/1994 tarihli ve 3984 sayılı mülga Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesi ile radyo yayıncılığına hukuki bir zemin sağlanmıştır. 3984 sayılı mülga Kanun'dan önce çok sayıda radyo kuruluşu, frekans kullanımı ve yayın içeriği yönünden denetimsiz olarak yayınlarını sürdürmektedir. 3984 sayılı mülga Kanun ile radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesine, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK) kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usuller belirlenmiştir. Bunlara ilave olarak geçici maddelerde Kanun'un yürürlüğünden önceki durum da dikkate alınmış, Kanun yürürlüğe girmeden önce fiilen radyo ve televizyon yayıncılığına başlamış olan özel kuruluşların yeni hukuki duruma intibakına ve yeni uygulamaya ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Kanun'un geçici maddesinde Üst Kurulun oluşumunu takip eden en geç dört ay içinde öncelikle ihtiyaç duyduğu kanal ve frekans bantları planlamasını yaptıracağı belirtilmiştir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. [GK], B. No: 2014/11028, 18/10/2017, § 15). Frekansların tahsisleri yapılıncaya kadar geçecek sürede RTÜK ile radyo ve televizyon kuruluşlarının harekât tarzını belirlemek için 3984 sayılı Kanun’a eklenen geçici madde şu şekildedir:"Üst Kurul, kendi oluşumu ile yayın izni ve lisansı vermeye başlayacağı tarihe kadar geçecek süre zarfındaki radyo ve televizyon yayınları rejimini ayrıca ve öncelikle düzenler.Bu süre zarfında kullanılmakta olan kanal ve frekanslar, kullananlar için herhangi bir suretle müktesep hak teşkil etmezler. Ancak, Üst Kurul yayın izni verip kendilerine kanal ve frekans bandı tahsis edilen Radyo ve televizyonlara; yayına geçmeleri için kendilerine verilen süre sonuna kadar 29 uncu maddenin son fıkrasının son cümlesi tatbik edilmez." 10/3/1995 tarihli ve 22223 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Radyo ve Televizyon Kuruluşlarına Kanal veya Frekans Tahsisi Şartları ve Bunlara İlişkin İhale Usulleri ile Yayın Lisansı ve İzni Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) geçici maddesinde Yönetmelik'in yürürlüğe girdiği tarihte yayında bulunan radyo ve televizyon istasyonlarının yeri, kullandığı frekans kanalı, en yüksek yayın gücü ve yayın saatlerinin bir ay içinde Üst Kurula bildirileceği belirtilmiş; geçici maddesinde ise yayın kuruluşlarının Üst Kurul tarafından lisans başvurusu yapılmasına ilişkin genel duyuruyu izleyen bir ay içinde bu Yönetmelik'in ilgili hükümlerine uygun olarak lisans için başvurmak zorunda oldukları, bu süre içinde başvuruda bulunmayan kuruluşların istasyonlarının derhâl kapatılması esası getirilmiştir. 3984 sayılı mülga Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra ulusal radyo ve televizyon frekans planı hazırlanmış, yönetmelikler çerçevesinde yayın lisansı ve yayın izni verilmek üzere başvurular alınmıştır. Neticede Kanun'un öngördüğü şartlara uygun olarak 186 radyo kuruluşunun lisans başvuruları kabul edilmiş, bunların dışındaki radyo ve televizyonlar yayından men edilmiştir. Lisans başvurusu kabul edilen radyolar bu tarihten itibaren RTÜK'ün sıralama ihalesi yapmasını ve karasal yayın lisanslarının verilmesini beklemeye başlamıştır (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., § 17). 1994 yılından itibaren uygulanan 3984 sayılı Kanun, 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesi ile ilga edilmiştir. Yeni Kanun'da, karasal sayısal yayın ile ilgili net ve kesin bir yol haritasına yer verilmiştir. 6112 sayılı Kanun’un geçici maddesine göre RTÜK'ün radyo ve televizyon alanında frekans planlamalarını Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapması gerekmektedir. Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten dört yıl sonra yani 3/3/2015'te analog karasal yayınların sona erdirileceği belirtilmiştir. Karasal radyo yayınları için sıralama ihalesi ise analog televizyon yayınlarının kapatılmasının ardından altı ay içinde yapılacaktır. Başka bir deyişle karasal radyo yayınlarının sıralama ihalesi için son tarih 3/9/2015 olarak belirlenmiştir. 6112 sayılı Kanun’un “Kanal ve frekanslarla ilgili geçiş hükümleri” kenar başlıklı yukarıda zikredilen geçici maddesi şöyledir: “(1) Üst Kurulca sıralama ihalesi yapılıp, karasal yayın lisansları verilene kadar geçecek süre içerisinde, sadece 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun geçici 6 ncı maddesi uyarınca karasal ortamda yayında olan radyo ve televizyon kuruluşları, Üst Kurulca yayın yapmalarına müsaade edilmiş olan yerleşim yerleri ile sınırlı olmak kaydıyla, yayınlarına devam ederler..." Anayasa Mahkemesi Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. kararında, 3984 sayılı mülga Kanun'un ve bu Kanun yerine getirilen 6112 sayılı Kanun’un emredici hükümlerine rağmen idarece bir sıralama ihalesi yapılmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla Türkiye'de hâlen karasal yayın yapan radyolar, 1995 öncesi yayına başlayan radyolarla bu tarihten sonra idari kararlar veya mahkeme kararları ile yayına başlayan radyolardan oluşmaktadır. Başka bir deyişle 1995 yılından itibaren mevzuata uygun olarak gerçekleştirilmiş sıralama ihalesi ile kanal ve frekans tahsisi yapılmış bir radyo yayına başlamamıştır. Bu sebeple ilk kez veya yayınına ara verip yeniden yayın yapmak isteyen yayıncı kuruluşlar sıralama ihalesi yapılmadığı için yaklaşık yirmi sekiz yılı aşkın süredir beklemektedir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., §§ 59, 60). Anayasa Mahkemesi Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. kararında, radyo yayını gerçekleştirmek amacıyla yapılan başvuruların RTÜK tarafından frekans tahsisine ilişkin sıralama ihalesi yapılamadığı gerekçesiyle reddedilmesinin ve frekans tahsisi için gerekenlerin yapılmamasının düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştiren yayın hakkını olumsuz olarak etkileyen yapısal bir sorun olduğunu tespit etmiştir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., § 65). Kararda, ilgili Kanun'da emredici hükümler bulunmasına rağmen geçici rejimin sonlandırılmamasının, fiilî olarak yayınlarına devam eden yayın kuruluşları ile yayın yapmak isteyen kuruluşlar arasında eşitsiz uygulamaların doğmasına neden olduğu ve bu durumun devam ettiği ifade edilmiştir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., § 61). Anayasa Mahkemesi bahsi geçen kararda ayrıca ilgili kanun ve yönetmelik hükümlerinin, idari kararların ve mahkeme kararlarının, başvurucunun yayına başlaması için kendisine ne zaman radyo frekansı verileceğini yeterli derecede öngörmesine imkân vermediğine ve bir bütün olarak öngörülebilirlik şartını yerine getirmediğine de vurgu yapmıştır (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., § 62). Son olarak frekans tahsisinin yapılamaması nedeniyle yeni kuruluşlara yayın izni verilmemesinin özellikle radyoculuk sektöründe rekabeti düşürme etkisine işaret edilmiş; bu kadar uzun bir zaman diliminde ulusal medyanın çeşitliliğinin korunması yönünde tedbirlerin alınmamış olmasının bu alandaki rekabeti engellediği ve demokratik bir toplumda yaşamsal önemdeki ifade ve basın özgürlüklerine zarar verdiği kabul edilmiştir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., § 64). Bu bağlamda devletin medyada etkili çoğulculuğu sağlamak ve medya organlarının basın ve haber verme özgürlüğünü güvence altına almak için gerekli yasal ve idari düzenleme yapma, var olan mevzuatı etkili bir şekilde işletme pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini ifade eden Anayasa Mahkemesi, ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., §§ 66-68).B. 2018/10782 ve 2018/15503 Numaralı Bireysel Başvurularla İlgili Olaylar Birinci başvurucu İstanbul'a, ikinci başvurucu Akdeniz Bölgesi'ne yönelik bölgesel karasal radyo yayın lisansı ile 1995 yılından bu yana kesintisiz radyo yayını yapmaktadır. Başvurucular 30/5/2011 tarihli dilekçeleri ile RTÜK'ten yerel radyo yayın lisanslarının ulusal radyo yayın lisansına dönüştürülmesi talebinde bulunmuş, RTÜK tarafından cevap verilmemesi üzerine zımni ret işleminin iptali talebiyle dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi 3/7/2012 tarihinde birinci başvurucunun Ankara İdare Mahkemesi de 1/2/2012 tarihinde ikinci başvurucunun talebini idari işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Başvurucuların temyiz ve karar düzeltme talepleri de Danıştay Onüçüncü Dairesince reddedilmiş; başvurucular bunun üzerine sırasıyla 25/8/2014, 24/2/2015 tarihlerinde ulusal radyo yayın lisansı talebinin idare tarafından reddedilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi birinci başvurucunun ihlal iddiasına yönelik olarak 10/1/2018 tarihinde verdiği kararda başvurucunun ihlal iddialarının temelinin idare tarafından sıralama ihalesi yapılmamasına dayandığını belirterek Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunca Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. kararında sıralama ihalesi yapılmamasının yapısal bir sorun oluşturduğuna karar verildiğini hatırlatmıştır. Mahkeme anılan kararında, karasal radyo yayıncılığının organize edilerek sınırlı bir sayısı olan kanal ve frekansların şartlarını yerine getiren kişiler arasında yayın yapmalarına imkân sağlayacak biçimde ve hakkaniyete uygun olarak tahsislerinin sağlanması suretiyle düzen kurulmadığı takdirde sorunun devam edeceğinin, bu durumun Anayasa'nın ve maddelerinde korunan ifade ve basın özgürlüklerinin devamlı olarak ihlali anlamına geleceğinin kabul edildiğini belirtmiştir. Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. kararından sonra idare tarafından söz konusu yapısal sorunun giderilmesine yönelik olarak herhangi bir işlem yapılmadığını ve sorunun devam ettiğini tespit eden Anayasa Mahkemesi, birinci başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir (İyi Haber Yayın Organizasyon Tic. A.Ş., B. No: 2014/13819, 10/1/2018, § 24). Anayasa Mahkemesi ikinci başvurucunun ihlal iddiasına yönelik olarak Sabah Yıldızı Radyo ve Televizyon Yayın İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi (2) (B. No: 2015/3369, 8/2/2018) kararında da önceki içtihadını sürdürmüş, idare tarafından söz konusu yapısal sorunun giderilmesi için herhangi bir işlem yapılmadığını ve sorunun devam ettiğini gözeterek başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi aynı yöndeki kararını Medya İzmir Basın Yayın Rek. San. ve Tic. A. Ş. (B. No: 2015/7019, 8/2/2018) ve Ömür Radyo Televizyon Ticaret Anonim Şirketi (B. No: 2015/14943, 21/2/2018) başvurularında da tekrarlamıştır. İhlal Kararlarının Ardından Yaşanan Gelişmeler Anayasa Mahkemesi; ifade ve basın özgürlüklerinin ihlali, karasal radyo yayını için frekans tahsis edilmemesi şeklinde yapısal bir sorundan kaynaklandığından ve derece mahkemelerince idari işlem niteliğinde karar verilemeyeceğinden ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaması nedeniyle kararların birer örneğini ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için sırasıyla 31/1/2018 ve 22/3/2018 tarihlerinde RTÜK'e göndermiştir. Öte yandan başvurucular, ihlal kararlarının kendilerine tebliği üzerine Türkiye genelinde yayın yapılabilecek frekansların tespiti amacıyla karasal radyo frekans FM ve TV yayınları karasal altyapı kurulumu ve işletmesi konusunda hizmet veren özel bir şirkete başvurmuştur. Yapılan teknik çalışma sonucunda Türkiye genelinde yayın yapılabilecek frekanslar tespit edilmiştir. Birinci başvurucu 19/2/2018 tarihinde, ikinci başvurucu 4/4/2018 tarihinde bahsi geçen frekans tespit listesi ile RTÜK'e başvurarak tüm şehirlerde yapılacak karasal radyo yayınına ilişkin frekansları ayrıntılı biçimde belirtmiş; ulusal radyo yayını yapmalarında teknik bir imkânsızlık olmadığını ileri sürerek FM ihalesi yapılıncaya kadar Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının uygulanması doğrultusunda tespit edilen frekanslarda yayın yapma izni talep etmiştir. Başvurularından itibaren geçen altmış günlük sürede idare tarafından kendilerine herhangi bir cevap verilmemesi üzerine birinci başvurucu 24/4/2018 tarihinde, ikinci başvurucu 5/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. RTÜK 4/6/2020 tarihinde 11 sayılı kararı ile ikinci başvurucunun yeni yerleşim yerlerinde yayına başlama talebini kabul etmiş ve başvurucunun bölgesel radyo (R2) olan yayın hakkını kayıtlarında ulusal radyo (R1) olarak güncellemiştir. Birinci başvurucu ise Üst Kurula sonradan verdiği dilekçe ile aynı yöndeki başvurusunun işleme alınmamasını talep ettiğinden birinci başvurucu hakkında frekans tahsisine yönelik herhangi bir işlem tesis edilmemiştir. İkinci başvurucu 1/9/2021 tarihli dilekçesiyle bireysel başvurusundan feragat ettiğini bildirmiştir. RTÜK benzer şekilde daha önce yapısal sorunun devam etmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesince verilen ifade ve basın özgürlüklerinin ihlali kararı üzerine Medya İzmir Basın Yayın Rek. San. ve Tic. A.Ş.nin yayın hakkını da (R2)'den (R1)'e yükseltmiştir. Bunun üzerine Medya İzmir Basın Yayın Rek. San. ve Tic. A.Ş. de Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurudan feragat etmiş, Anayasa Mahkemesi 2/3/2022 tarihinde başvurunun feragat nedeniyle düşmesine karar vermiştir (Medya İzmir Basın Yayın Rek. San. ve Tic. A. Ş. (2), B. No: 2018/15504, 2/3/2022). Üçüncü Başvurucu Tarafından Yapılan 2018/5146, 2018/5835, 2018/7089, 2018/11774, 2018/37054, 2021/33173; Dördüncü Başvurucu Tarafından Yapılan2018/10838, 2018/15837, 2019/1846 ve Beşinci Başvurucu Tarafından Yapılan 2018/12352 Numaralı Bireysel Başvurularla İlgili Olaylar 22/6/1995 tarihli 22321 sayılı Resmî Gazete'de RTÜK tarafından gönderilen, yurt içine yönelik olarak ulusal, bölgesel ve yerel radyo yayını yapmak amacı ile yayın izni ve lisans almak üzere başvuruda bulunacak anonim şirketlere ilişkin "Lisans ve Yayın İzni Almak İsteyen Radyo Yayın Kuruluşlarına Genel Duyuru" başlıklı ilan yayımlanmıştır. İlanın maddesinde bu duyuruya ek "Radyo Yayın Hizmeti Vermek İsteyen Yerleşim Birimleri" çizelgesi ve çizelge örneği verildiği belirtilerek bu çizelgede, bir adet verici istasyonuyla hizmet verilmesi düşünülen yerleşim birimi veya birimlerinin örneğe uygun şekilde yazılması gerektiği bildirilmiştir. Üçüncü, dördüncü ve beşinci başvurucular; bu ilan üzerine ulusal düzeyde (R1) yayın lisansı başvurusunda bulunarak radyo lisans başvurusuna ek Çizelge ile de radyo yayın hizmeti vermek istediği yerleşim birimlerini ilanda verilen tabloyu kullanarak RTÜK'e bildirmiştir. RTÜK, 2012 ile 2015 yılları arasında muhtelif zamanlarda bazı yerleşim yerlerindeki yayınlara yönelik kararları ile Üst Kurul kayıtlarında medya hizmet sağlayıcı kuruluş olarak yer alan ancak 6112 sayılı Kanun'un geçici maddesi kapsamında yayın yapma hakkı olmamasına rağmen izinsiz yayın yaptığı tespit edilen başvurucuların 6112 sayılı Kanun'un maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca yapmakta oldukları izinsiz radyo yayınlarını durdurmaları ve neticeden on beş gün içinde RTÜK'e bilgi vermeleri gerektiğini bildirmiştir. Anılan kararlar üzerine başvurucular, idari işlemin iptaline karar verilmesi talebiyle dava açmıştır. Söz konusu yargılama aşamalarında başvurucular dava ve savunmaya cevap dilekçelerinde özetle; hâlihazırda tüm yayıncı radyo ve televizyon kuruluşlarının bugün sürdürmekte oldukları yayınlarını 3984 sayılı Kanun'un geçici maddesi ile getirdiği rejim ve bu rejimin 6112 sayılı Kanun'da da korunması suretiyle bildirim usulüne dayanarak yaptıklarını, kendilerinin de bu kapsamda Üst Kurula karasal ortamdan ulusal (R1) yayın lisans müracaatlarının olduğunu ve bildirimde bulundukları lokasyonlarda yayın yapma hakkına sahip olduklarını ileri sürmüştür. Başvurucuların yargılama aşamalarındaki iddialarına karşılık RTÜK derece mahkemeleri önündeki savunmalarında özetle yayın yapabilmek için sadece bildirimde bulunmanın yeterli olmadığını, ayrıca Üst Kurulca da yayın izni verilmiş olması gerektiğini, başvurucuların ise ihtilaf konusu yerlerde yayın yapma izinlerinin olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte RTÜK derece mahkemelerine, başvurucuların hangi illerde yayın yapma hakkının olduğunu gösteren Üst Kurul tarafından verilmiş bir izin belgesi sunmadığı gibi başvurucuların 1995 yılındaki bildirimlerinde yer aldığı hâlde izinsiz yayın yaptığı gerekçesiyle yayının durdurulmasına karar verdiği illere ilişkin olarak daha önce yayın yapma izni vermediğini gösteren bir belgeyi de savunmasının ekine eklememiştir. RTÜK başvurucuların yayın izinlerinin bulunmadığının kanıtı olarak başvurucular adına 2000'li yıllardan itibaren çeşitli tarihlerde tahakkuk ettirilmiş kanal/frekans yıllık geçici kullanım bedellerini gösteren belgeler ile verici bildirim formları sunmuştur. İlk derece mahkemeleri başvurucuların taleplerini reddetmiştir. Mahkemeler gerekçelerinde; başvurucuların ihtilaf konusu yerleşim birimlerinde ulusal radyo yayını (R1) yapmak için 1995 yılında yaptığı müracaatlarının uygun bulunduğuna ve izin verildiğine ilişkin olarak herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığına, kanal/frekans yıllık geçici kullanım bedellerini gösteren belgeler ile verici bildirim formlarına dayanarak idari işlemleri hukuka uygun bulmuştur. Anılan kararlar muhtelif tarihlerde Danıştay Onüçüncü Dairesi tarafından onanmıştır.E. 2018/34932 Numaralı Bireysel Başvuruyla İlgili Olaylar Altıncı başvurucu Kılıçaslan FM İletişim Reklam Organizasyon Pazarlama ve Ticaret Anonim Şirketi R3 (yerel radyo) lisans tipinin R1 (ulusal radyo) lisans tipine çevrilmesi talebiyle 26/4/2014 tarihinde RTÜK'e başvurmuş, RTÜK 8/7/2014 tarihli ve 2014/38 sayılı toplantısında alınan 3 No.lu karar ile başvurucunun talebini reddetmiştir. Anılan karar üzerine altıncı başvurucu idari işlemin iptaline karar verilmesi talebiyle dava açmış, yargılamayı yürüten Ankara İdare Mahkemesince 20/1/2015 tarihinde geçici rejimin devam etmekte olduğu gerekçe gösterilerek başvurucunun talebi reddedilmiştir. Bu karar, Danıştay Onüçüncü Dairesinin 28/3/2018 tarihli ilamı ile onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi de 4/10/2018 tarihinde reddedilmiştir. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk kurallarının yer aldığı karar için bkz. Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., §§ 34-40; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 43-48, 53 kararları.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/10782
Başvuru, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru; kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi ve değer kaybına uğratılması nedeniyle mülkiyet hakkının, idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 26/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuya ait Karaman'ın Ermenek ilçesi Ardıçkaya köyünde bulunan 221 ada 22 parsel numaralı taşınmaza yönelik olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Ermenek Barajı ve Hidroelektrik Santrali Tesisleri Projesi kapsamında Bakanlar Kurulunca 31/1/2009 tarihinde acele kamulaştırma kararı alınmıştır. İdare, Ermenek Asliye Hukuk Mahkemesinden (Mahkeme) 26/4/2011 tarihinde başvurucuya ait taşınmaza acele kamulaştırma yoluyla el konulması ve kamulaştırma bedelinin tespiti talebinde bulunmuştur. Mahkeme 17/6/2011 tarihli kararı ile bilirkişi raporuna dayanarak el koyma bedelini 940,21 TL olarak belirleyip bu bedelin başvurucuya ödenmesine ve bahsedilen taşınmaza acele el konulmasına karar vermiştir. İdare tarafından 12/12/2012 tarihinde açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın tescili davasında Mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılmış, bilirkişilertaşınmazın özelliklerini gözeterek ve net gelir yöntemine göre 2012 yılı fiyat, masraf ve verim verilerini kullanarak taşınmazın toplam değerini 142,17 TL olarak belirlemiştir. Mahkeme 9/5/2012 tarihli kararıyla taşınmazın kamulaştırma bedeli olan 142,17 TL'den acele kamulaştırma kararı sonrası ödenen bedelin mahsubu ile bakiye 201,96 TL'nin başvurucuya ödenmesine, taşınmazın idare adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesince 18/11/2014 tarihinde onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi aynı Dairenin 28/9/2015 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Nihai karar, başvurucuya 27/10/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 26/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Ali Şimşek ve diğerleri, B. No: 2014/2073, 6/7/2017, §§ 18-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/18774
Başvuru, kamulaştırma bedelinin düşük belirlenmesi ve değer kaybına uğratılması nedeniyle mülkiyet hakkının, idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, açık görüş gününün öğrenim gören çocuklarıyla görüşmesine imkân verecek şekilde değiştirilmesine ilişkin talebin infaz hâkimliğince esasa ilişkin inceleme yapılmaksızın reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, Bandırma 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunmaktadır. Başvurucu, perşembe günü olan açık görüş gününün salı gününe alınması talebiyle 6/11/2019 tarihinde Bandırma İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) başvurmuştur. Başvurucu, eşinin aynı yerleşke içindeki Bandırma M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunduğunu ancak eşinin açık görüşünün salı günü kendisininkinin perşembe günü olması nedeniyle okula giden çocuklarının devamsızlık yapmamak için ikisinden birini seçmek zorunda kaldıklarını ileri sürerek kendi açık görüş gününün de salı gününe alınarak ailesiyle görüşme imkânının sağlanmasını talep etmiştir. İnfaz Hâkimliğince 3/3/2020 tarihinde şikâyetin reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde 5/12/2018 tarihli 30616 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile değişik maddenin (3) numaralı fıkrasında yer alan aynı yerleşkede barındırılan hükümlülerin Cumhuriyet başsavcılığının yazılı emri ile birbirleriyle görüşebileceklerine dair hüküm dayanak gösterilmiş, bu nedenle şikâyet konusunun İnfaz Hâkimliğinin görev alanına girmediği ifade edilmiştir. Başvurucunun Bandırma Ağır Ceza Mahkemesine yaptığı itiraz, İnfaz Hâkimliği kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle 20/3/2020 tarihinde reddedilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 31/3/2020 tarihinde öğrendikten sonra 13/4/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/14007
Başvuru, açık görüş gününün öğrenim gören çocuklarıyla görüşmesine imkân verecek şekilde değiştirilmesine ilişkin talebin infaz hâkimliğince esasa ilişkin inceleme yapılmaksızın reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, bazı internet sitelerine erişimi nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilmesinin başvurucunun ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu 1972 doğumlu olup 1996 yılından iş sözleşmesinin feshedildiği 11/8/2016 tarihine kadar Borsa İstanbul Anonim Şirketinde (Borsa İstanbul) belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışmıştır. Başuzman olarak görev yaptığı sırada iş sözleşmesi 11/8/2016 tarihinde "hizmetine ihtiyaç duyulmaması" gerekçesiyle feshedilen başvurucu işe iade talepli tespit davası açmıştır. Davanın görüldüğü İstanbul İş Mahkemesi (İş Mahkemesi) davanın reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararında Mahkeme; iş sözleşmesinin Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile illiyet, irtibat ve iltisak nedeniyle feshedildiği, işveren açısından işçiden kaynaklanan nedenlerle güven ilişkisinin sarsıldığı ve artık iş ilişkisinin devamı için gerekli olan uygunluğun ortadan kalktığı, bu durumun işveren yönünden katlanması beklenilemeyecek nitelikte olduğu değerlendirmesinde bulunmuş ve feshin haklı ve geçerli olduğu kanaatine ulaşmıştır. İstinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 12/6/2017 tarihinde ilk derece mahkemesi ile benzer gerekçelerle ancak feshin geçerli nedene dayandığını belirtmek suretiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 7/6/2018 tarihinde bozma kararı vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"...Burada dikkat edilmesi gereken, komisyonun görevinin sadece KHK kararnamesi ile ihraç listesi içinde çıkarılanlarla sınırlı olduğudur. Kurum ve kuruluş, KHK listesinden yayınlanmadan çıkarmış ise iş sözleşmesi ile çalışanın feshin geçersizliği ve işe iade davasının iş mahkemesince görülmesi gerekir. Burada mahkemece feshin haklı veya geçerli nedene dayanıp dayanmadığı sunulan deliller kapsamında değerlendirilecektir. İşçinin terör örgütü ile bağlantısı, irtibat ve iltisakı var ise fesih haklı veya geçerli nedene dayanacaktır. Diğer taraftan KHK’lar çıkarılmadan, tazminatları ödenerek davranış, verim veya işletme nedenleri gösterilerek feshedilen işçiler var ve yargılama sırasında terör örgütü ile bağlantıları olduğu savunulup, bu kişiler hakkında soruşturma başlatılmış ise 667 sayılı KHK.’ın 4/2 maddesindeki " daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler” hükmü nedeni ile işe iadelerine olanak bulunmamaktadır. Ancak burada bu soruşturmanın sonucu beklenmelidir.Mahkemece davacı hakkında soruşturma bulunduğundan, ceza soruşturmasının sonucu beklenmeden karar verilmesi hatalıdır. " Bozma kararı sonrası İş Mahkemesinde yargılama devam ederken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 10/10/2018 tarihli kararıyla başvurucu hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Borsa İstanbul A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı tarafından 26/10/2016 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilen yazıda, 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Borsa İstanbul A.Ş. ve Takas Bank bünyesinde yapılan çalışmalar sonucunda, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı oldukları kanaatine varılan kurum çalışanlarının ekli listede bildirilmesi üzerine bu kişiler hakkında soruşturma başlatılmıştır.Listede adı geçen şüpheli Nuran Müzeyyen KORKUT hakkında yapılan araştırmalar neticesinde;-BYLOCK kullanıcısı olmadığı, -Örgütle iltisaklı dernek ve vakıflarda üyelik kaydının bulunmadığı, -Örgüt tepe yönetimi ile irtibatının bulunmadığı,-Örgütle iltisaklı kuruluşlarda sigorta kaydının bulunmadığı,-Bank Asya hesabındaki mevduat miktarının... 2015 yılı Ocak ayında hesabın sıfırlandığı ve bir daha para yatırılmadığı,-Kullandığı GSM hattının geçmişe dönük HTS kayıtlarının incelendiği, aynı dosyada şüpheli konumunda olan.... ile toplam 8 kez telefon irtibatlarının bulunduğunun görüldüğü, bunun dışında atılı suça ilişkin bir tespitte bulunulmadığı,-İkametinde ve üzerinde yapılan aramalarda ele geçen dijital materyaller üzerinde yapılan teknik inceleme sonucunda, telefonda yüklü Google Chrome isimli internet tarayıcısı web geçmişi ve çerez (cookie) kayıtlarında FETÖ/PDY Silahlı Terör Örügüt propagandası yapan ve devletin gizli sırlarını ifşa eden Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinde yer alan "Fuat Avni" isimli profil ile ilgili haberlerin araştırıldığı, "Fuat Avni"nin WordPress Bloguna erişilmeye çalışıldığı, FETÖ/PDY propagandası yapan www.risaleajans.com isimli internet sitesine erişildiği ve FEÖT/PDY Örgütüne finans sağlayan BankAsya isimli banka ile ilgili EkşiSözlük isimli sosyal platformda sözlük yazarlarının yorumlarının yer aldığı sayfaya erişim yapıldığı tespit edilmiştir.... Yapılan soruşturma neticesinde;Şüphelinin çalıştığı kurum tarafından FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı olduğu değerlendirmesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımıza bildirimde bulunulduğu, yapılan soruşturma neticesinde şüpheli ile ilgili olarak elde edilen emareler tek tek değerlendirildiğinde;...Şüphelinin aynı işyerinde çalıştığı kişilerle HTS kayıtlarının tespit edilmiş olmasının makul kabul edilmesi gerektiği, dijital inceleme raporunda tespit edilen verilerin ise iltisak göstergesi olarak değerlendirilebileceği ancak üyelik değerlendirmesi için yeterli olmadığı, ..... kamu davasına dayanak teşkil edecek yeterli delil bulunmadığı anlaşılmakla," Yeniden yapılan yargılama sonucu İş Mahkemesi 6/11/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: "Mahkememizce bozma sonrası yapılan yargılamada, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu'nun 2018/164194 Soruşturma Sayılı dosyasının bir örneği dosyaya celp edilmiş, İncelenen soruşturma dosyası içeriğine göre; ... [Bu kısım kovuşturmaya yer olmadığı kararının ilgili kısmını içermektedir.] anlaşılmaktadır. Tüm soruşturma dosyası muhteviyatı ve dava dosyası muhteviyatı birlikte değerlendirildiğinde; Dava 4857 sayılı iş kanunun maddesi kapsamında açılan, 'işe iade' davası olup, kanunun amacına göre işe iade davasında hedeflenen asıl talep sonucu, işçinin eski işine dönmesidir. Bu davalardaki ardıl (ikincil) nitelikteki talep ise davacının işe başlatılmaması halinde, işverenin tazminata mahkum edilmesidir. Hal böyle olunca ilk olarak, davacının eski işine dönme talebinin, somut olayın şartlarına göre denetimi yapılmalıdır. İşe iade davasına konu fesihlerde işveren, akdin geçerli bir nedenle feshedildiğini ispatla mükelleftir. Somut olayda ispat yükü üzerinde olan işverence, fesih bildiriminde, fesih sebebi olarak her ne kadar 'davacının hizmetlerine ihtiyaç duyulmaması' gerekçesi gösterilmiş ise de fesih tarihi itibarıyla, ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar ile birlikte fesih gerekçesinin asıl sebebinin birlikte değerlendirilmesi de gerekmektedir.Bu meyanda davalı vekili tarafından, cevap dilekçesindeki ve aşamalardaki beyanlarda; FETÖ/PDY terör örgütünün darbe teşebbüsünden sonraki olağanüstü durumlar sebebiyle, davacının FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatlı veya iltisaklı olduğu gerekçesiyle iş akdine son verildiğini de beyan etmiş olup, Mahkememizce bozma ilamı doğrultusunda celp edilen, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu'nun 2018/164194 Soruşturma Sayılı dosya içeriğine göre her ne kadar davacının, anılan FETÖ/PDY örgütüne üyeliğinin bulunduğuna dair kamu davası açmaya yeterli delil bulunmadığına karar verilmiş ise de; anılan kararda, şüpheli davacının HTS kayıtlarının ve dijital inceleme raporunda tespit edilen verilerin, örgüte üyelik olarak değerlendirilmese dahi 'örgüte iltisak göstergesi' olarak değerlendirilebileceği yazılıdır.Davacı işçinin, ülke ekonomisi açısından en önemli kurumlardan biri olan Borsa İstanbul'da kritik görevler ifa ettiği, Borsa İstanbul'un 15 Temmuz darbe girişimi gecesinde İstanbul'da doğrudan terör örgütü tarafından hedef alınarak, işgale kalkışılan kurumlardan biri olduğu ve örgütün, hedef olarak seçtiği bu kurumda, ülke ekonomisine ciddi zarar vermeyi amaçladığı,Yine yıllardan beri devlet kurumları içine sızmaya çalışan terör örgütünün bu kurumlardaki pozisyonlara kendi üyelerini yerleştirmek suretiyle öteden beri amaçladığı ülke yönetiminin kendi çıkarları doğrultusunda yönetme hedeflerini temin edebilmek için faaliyette bulunduğu, ülke genelinde yapılan kovuşturmalarla ve Yargıtay Ceza Dairesi kararlarıyla sabittir.17/25 Aralık ve 15 Temmuz süreçlerinde ve sonrasındaki olağanüstü şartlar altında Borsa İstanbul'da davacının da aralarında bulunduğu terör örgütüyle irtibat veya iltisak şüphesi bulunan kişilerin, geçerli nedenlerle (şüphe feshi ile) iş akitlerinin sona erdirildiği de görülmektedir. Hal böyle olunca dava konusu feshin, güven ilişkisinin sarsılması sebebiyle şüphe feshi olduğu izahtan varestedir.Bu noktadan hareketle, davalı kurumun ülke ekonomisi açısından ehemmiyeti ve davacının çalıştığı pozisyon nazara alındığında, gerek çalışanların birbirleriyle olan ilişkileri de, gerekse Borsa İstanbul ile davacı çalışanı arasındaki ilişkideki güven; Borsa İstanbul özelinde ve ülke genelinde hayati öneme sahiptir. Bu güven ilişkisinin ve Borsa İstanbul'un ülke ekonomisi açısından önemi birlikte nazara alındığında; iltisak şüphesi altında bulunan davacının, Savcılık soruşturma dosyasında da tespit olunan 'iltisak şüphesi', taraflar arasındaki güven ilişkisinin, artık iş akdinin devamının, taraflardan beklenmeyecek derecede sarstığı anlaşılmakla, fesih sebebinin geçerli nedene dayalı olduğu kabul edilip, davacının işe iade talebinin reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 17/4/2019 tarihinde hükmün onanmasına karar vermiştir. Başvurucu, nihai kararı 8/5/2019tarihinde öğrendikten sonra 30/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/19160
Başvuru, bazı internet sitelerine erişimi nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilmesinin başvurucunun ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, beyanları mahkûmiyet kararında belirleyici ölçüde delil olarak kullanılan tanığın başvurucu tarafından sorgulanamaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/8/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; tanık sorgulama hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) hakkında başlatılan bir soruşturma kapsamında şüpheli F.T.nin ifadesi alınmıştır. F.T. 3/9/2016 tarihli ifadesinde Adıyaman'ın Kâhta ilçesinde öğretmen olarak görev yaptığı dönemde örgütün sohbet isimli toplantılarına katıldığını,başvurucunun bu toplantılarda sohbet hocası olduğunu beyan etmiştir. Başsavcılığın 6/7/2017 tarihli iddianamesi ile başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kamu davası açılmıştır. İddianamede FETÖ/PDY'nin kuruluşu ve yapısı hakkında genel bilgilere yer verildikten sonra başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisaklı olduğu gerekçesiyle kapatılan bir derneğe üye olduğunun anlaşıldığı, örgütle irtibatlı bazı şirketlerde sosyal güvenlik kaydının bulunduğunun tespit edildiği ve bu kurumlardan birinde 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinden sonra da çalışmaya devam ettiği belirtilmiştir. İddianamede ayrıca F.T.nin başvurucu hakkındaki beyanlarına da delil olarak yer verilmiştir. Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülen yargılamada 9/7/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda F.T. nin tanık olarak dinlenilmesine karar verildiği belirtilmiştir. Mahkemenin talimatı üzerine Tarsus Ağır Ceza Mahkemesince tanık olarak dinlenen F.T. 25/9/2017 tarihli beyanında özetle başvurucuyu Kâhta'da öğretmenlik yaptığı dönemde tanıdığını, başvurucunun Kâhta ilçe sorumlusu olduğunu ifade etmiştir. F.T.nin 25/9/2017 tarihli beyanının ilgili kısmı şöyledir:"Sanıklardan ... Fehmi Özdemir'i tanırım. ...İsmi geçen ... Fehmi Özdemir'i Kahta da öğretmenlik yaptığım dönemde tanıştım. ... Fehmi Özdemir, ben Kahta'da ilk göreve başladığım zaman Kahta ilçe sorumlusuydu. Yani Fetullah Gülen cemaatinin Kahta ilçe sorumlusuydu, yani ilçe imamıydı. Yaklaşık 2 yıl orada görev yaptı. Daha sonra tayini çıktı gitti. Yani resmi görev değilde cemaat yapısı itibariyle başka göreve gönderildi. Oradan ayrıldıktan sonraki durumu hakkında herhangi bir bilgim yoktu. Fehmi ilçe imamı olarak Kahta merkezde cemaate ait Mirza Efendi isimli yurtta sohbet organizasyonları ve Zaman gazetesi aboneliği gibi faaliyetlerde bulunuyordu. Kişileri sohbet toplantılarına nasıl davet ettiğini şimdi hatırlayamıyorum." Yargılamanın 16/11/2017 tarihli duruşmasında tanık F.T.nin beyanları okunmuştur. Başvurucu tanık beyanına karşı savunma yaparak tanığın beyanlarında çelişkiler bulunduğunu ve bu beyanları kabul etmediğini ifade etmiştir. Mahkemenin 13/3/2018 tarihli kararı ile başvurucunun atılı suçtan 7 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Gerekçeli kararda başvurucunun örgütte ilçe imamı olarak görev yapmasına ve örgüte müzahir dernek ve vakıflarda üyelik ve çalışma kaydının bulunmasına delil olarak dayanılmıştır. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"V-SANIĞIN EYLEMLERİNİN HUKUKİ NİTELENDİRİLMESİSanık Fehmi ÖZDEMİR açısından:Tanık [F.T.nin] sanık hakkındaki beyanında özetle; kendisinin 2000 tarihinde Kahta ilçesinde öğretmengörevebaşladığını, sanık [başvurucu] Fehmi Özdemir'inilk göreve başladığı zaman Kahta ilçe sorumlusu olduğunu, yani Fetullah Gülen cemaatinin Kahta ilçe sorumlusu ve ilçe imamı olduğunu, sanığın yaklaşık 2 yıl orada görev yaptığını, daha sonra tayini çıktığını, resmi görev değilde cemaat yapısı itibariyle başka göreve gönderildiğini, sanığın Kahta'dan ayrıldıktan sonraki durumu hakkında herhangi bir bilgisinin olmadığını, sanık Fehmi'nin ilçe imamı olarak Kahta merkezde cemaate ait [] Efendi isimli yurtta sohbet organizasyonları ve Zaman gazetesi aboneliği gibi faaliyetlerde bulunduğunu, kişileri sohbet toplantılarına nasıl davet ettiğini şimdi hatırlayamadığını, Zaman gazetesinin bürosuna bizzat gittiğini, kendisi ile ilgilendiklerini, toplantılara çağırdıklarını, sanık Fehmi Özdemir ile bu şekilde tanıştığını, sanığın orada Sızıntı dergisi aboneliği de yaptığını, gazete ve dergileri gündeme getirerek tanıttığını, abone olunması konusunda ricada bulunduğunu, o zamanlar yapılanmanın çok küçük olduğunu, 20-30 kişiden oluştuğunu beyan etmiştir. ...Her ne kadar sanık örgüt üyesi olmadığını ileri sürerek üzerine atılı suçlamaya karşı redde yönelik savunmada bulunmuş ise de, yapılan yargılama vedosya kapsamındaki deliller bir bütün olarak dikkate alındığında; sanığın bir dönem örgütün Kahta ilçe sorumlusu olduğu, örgüte müzahir yurtta sohbet organizasyonu yaptığı, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı olduğu için KHK ile kapatılan Ümide Doğru Emekliler Derneğine üye olduğu, örgüte müzahir vakıf ve şirketlerde çalıştığı, 17/25 Aralık 2013 sürecinden sonra da çalışmaya devam ettiği, örgüte ait gazete ve dergilerin tanıtımını yaparak abone çalışması yaptığı, sanığın eylemlerini özellikle devletin bu yapı ile aktif mücadeleye başlamasından sonra da devam ettirdiği, sanığın süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren eylemleriyle örgüt hiyerarşisine dahil olduğu, örgüt ile organik bağ kurarak örgüt üyesi vasfını kazandığı, bu itibarla cezalandırılması gerektiği kanaatine varılmıştır." Başvurucu; istinaf ve temyiz dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- tanıkla yüzleştirilmediğini, dolayısıyla tanığa soru sorma imkânının kendisine tanınmadığını ileri sürmüştür. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. İlgili hukuk için bkz. Zekeriya Sevim, B. No: 2018/18989, 16/6//2021, §§ 28-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/23294
Başvuru, beyanları mahkûmiyet kararında belirleyici ölçüde delil olarak kullanılan tanığın başvurucu tarafından sorgulanamaması nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kanser hastasının tedavisinde gerekli ilacın ithali için ödemesinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması amacıyla yapılan talebin reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/1/2021 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, tedavisi süresince ilaç bedelinin ilacın ithalinde yetkili kuruluşa Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından ödenmesi yönünde tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. Başvurucunun tedbir talebinin 29/3/2021 tarihinde kabulüne karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: 1948 doğumlu olan başvurucuya bronş ve akciğer maling neoplazmı (akciğer kanseri) tanısı konulmuştur. Başvurucunun tedavisini izleyen hekim, tedavide en isabetli seçeneğin pembrolizumab etken maddeli Keytruda adlı ilaç olduğunu değerlenmiştir. Başvurucunun başvurusu üzerine Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu anılan ilacın kullanılmasına onay vermiştir. Başvurucu, vekili aracılığıyla SGK'ya başvurarak Keytruda isimli ilacın bedelinin SGK tarafından karşılanmasını talep etmiştir. SGK bu talebi reddetmiştir. Başvurucu, ret işleminin iptali talebiyle Bursa İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açıp idari işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmesini de talep etmiştir. İdare Mahkemesi 17/12/2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Karara yapılan itiraz İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Sekizinci İdari Dava Dairesi tarafından reddedilmiştir. Başvurucu, yürütmenin durdurulması kararı gereğince yeniden SGK'ya başvurmuştur. Başvuru, ilacın bedelinin Şahıs Ödemeleri Sistemi'nden ödenerek kayıt altına alındığı ve buradan takibinin yapıldığı bildirilerek reddedilmiştir. Başvurucu, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak tedavisi süresince ilaç bedelinin ilacın ithalinde yetkili kuruluşa SGK tarafından ödenmesi yönünde tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi 29/3/2021 tarihinde tedbir talebini kabul etmiştir. UYAP üzerinden yapılan incelemede, İdare Mahkemesinin 3/3/2021 tarihinde "... bronş ve akciğer malign neoplazmı tanısı konulan davacının hastalığının tedavisinde pembrolizumab etkin maddeli ilacın kullanılması gerektiğinin hekim tarafından belirtildiği, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunca da söz konusu ilacın kullanılmasının uygun bulunduğu, bu ilacın kullanımının bronş ve akciğer malign neoplazmı tanısı konulan davacının hastalığının tedavisinde yaşamsal önemi haiz olduğu, ..." gerekçesiyle ilaç bedelinin ödenmesi talepli başvurunun reddine ilişkin işlemin iptaline karar verdiği anlaşılmıştır. Söz konusu karara karşı SGK vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İstinaf incelemesi devam etmektedir. Ayrıca başvurucunun bireysel başvuruda bulunduktan sonra 3/8/2021 tarihinde hayatını kaybettiği anlaşılmıştır.
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/2260
Başvuru, kanser hastasının tedavisinde gerekli ilacın ithali için ödemesinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması amacıyla yapılan talebin reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanıkların başvurucu (sanık) tarafından duruşmada sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Konya Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasına (FETÖ/PDY) üye olduğu şüphesiyle soruşturma başlatmıştır. Soruşturma neticesinde Başsavcılık, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması talebiyle 19/10/2018 tarihli iddianame düzenlemiştir. İddianamede özetle başvurucunun tanıkların anlatımları, otel konaklama kayıtları, HTS analiz raporları neticesinde atılı suçu işlediği iddia edilmiştir. İddianamenin kabulü ile açılan dava, Konya Ağır Ceza Mahkemesince görülmeye başlanmıştır. Yargılamada 24/10/2018 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda diğerlerinin yanı sıra tanıklar B.S., K., A., H.A., S., Ö.B., B.G. ve E.Y.nin istinabe yoluyla dinlenilmesine karar verilmiştir. Duruşma dört celsede bitirilmiştir. Birinci celsede tanık Ö.B.nin bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimata bilaikmal cevap verilmiş; tanıklar K.E. ve S.nin bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimatlara ikmalen cevap verilmiştir. Tanık K.(E)nin beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"Ben cemaat diye bilinen bu yapı içerisinde 2006 yılı ile 2016 yılları arasında kaldım, bu süreç içerisinde sanık Muhsin'i 2011 yılı içerisinde tanıdım, ben cemaat evinde kaldığım sırada bu kişi ile 1-2 ay süre beraber kalmıştık, evde kaldığım sırada bu kişi evin abiliğini yapıyordu, eve gelen lise öğrencileri ile ilgileniyordu, ben başka bir eve geçtim, ben belirli bölgede ki evlerden sorumluydum, bu şekilde zaman zaman bazı evlerde kalıyordum,daha sonra bu kişinin cemaat içerisinde ne yaptığını bilmiyorum, ben bu kişiyi sadece 2011 yılında tanıdım ve bu yıla ilişkin cemaat evinde kaldığını biliyordum, daha sonraya dahil bilgim ve görgüm yoktur." Tanık S.nin beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"Ben 2009-2016 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi idim. Sanığı da üniversitesi öğrenciliği döneminde 2011 - 2016 yılları arasında tanırım. Sanık 2012 - 2015 yılları arasında sırasıyla örgüt içerisinde bölge lise ve üniversite mesullüğü görevlerinde bulunmuştur. Sanık lise mesullüğü döneminde bölgede bulunan lise öğrencileri ile ilgilenir, onların askeri okullara hazırlardı. Sanık üniversite öğrencisi mesullüğü döneminde bölgede bulunan örgüte ait evlerde kalan üniversite öğrencilerinin sorunları ile ilgilenir, örgüt evinde kalacak olan üniversite öğrencilerinin sayısını artırmak için çalışırdı. Sanık örgüt içerisinde 'Mahmut' kod adını kullanırdı. Sanıkla 2015 yılından sonra örgüte müzahir bir evde birlikte kaldık. Bu evde ikimizde tıpta uzmanlık sınavına hazırlandık. Diyeceklerim bunlardan ibarettir." İkinci celsede tanıklar B.G. ve H.A.nın bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimatlara ikmalen cevap verilmiştir. Tanık B.G.nin beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"2009-2015 yılları arasında Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesinde okudum. Bana sormuş olduğunuz sanık Muhsin Koyuncuoğlu'nu da o dönem tanıdım. Ben Konya ilinde üniversitede okuduğum sırada FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü evlerinde kalmıştım. Kaldığım bu dönemin 2010 yılları sonrası sanık Muhsin Koyuncuoğlu'nu tanıdım. Sanık benim bir üst dönemim idi ve okulu uzatmış idi. O da Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi idi. Kendisi ile sadece Sınıfta yani 2011-2012 yılları arasında güz yarı yılında birlikte kaldık. O dönemden kendisini tanırım. Bu evde iken evin sorumlusu ben idim. O da benimle birlikte okula gider gelirdi. Lise öğrencilerine ders verirdi. Sorumlu olduğu lise öğrenicileri vardı. Bu öğrencilerin hangi okullara hazırlandığı hususunda net bir bilgim yoktur. Kendisi Büyük Bölge Lise Mesulü (BBLM) olarak bilinirdi. Evdeki sohbetlerde kendisi ile ilgili olan kısmı anlatacak olursam ders verdiği lise öğrencileri ile ilgili olarak bu öğrencilerin durumları ile ilgili olarak lise öğrencilerinden sorumlu abiler ile görüşür, onlara öğrencilerin durumları ile ilgili ders notları, okudukları kitaplar (Fetullah Gülen'e ait kitaplar dahil) [ile ilgili] aktarımlar yapardı. Ev içersinde herhangi bir himmet topladığına şahit olmadım, öğrenciler dışında başka bir sorumluluğu yoktur, 2015 yılı Temmuz ayından sonra başka bir zamanda da sanığı görmedim, benim bilgim görgüm bundan ibarettir." Tanık H.A.nın beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"Muhsin Koyuncuoğlu'yu tanırım. Selçuk Üniversitesi Tıp fakültesinde üst dönemimdi, üniversite mesulüydü, kod adını Mahmut diye hatırlıyorum, ben önce sanığın bir sene 2012-2013 yıllarında BTM'si olarak çalıştım, 7 evden sorumluydum, kendisi benim üstümdü, ben cemaat evlerinde kaldım, kendisiyle de aynı evde kaldım, 15 temmuz 2016 darbe girişiminden sonra benim arkadaşlarımla kaldığım eve gelmek istedi, bu şekilde 1-2 ay bizim yanımızda kaldı, [A] kod [isimli] birini harp okuluna sokup sokmadığı konusunda bir bilgim yoktur, daha önce yapmış olduğum fotoğraftan teşhis işlemi doğrudur, Sanık benim ByLock listemde ekli değildi, ben zaten ByLocku 1 hafta kullandım, bize silin dediler ben de sildim, Sanık üniversite öğrencilerinin kaldığı evlerden sorumluydu, üniversiteli talebelerin evlerinin düzeniyle ilgilenirdi, askeri okul öğrencileriyle ilgilendiğine şahit olmadım, benim bilgim ve görgüm bundan ibarettir, başkaca faaliyeti varsa da bilmem kendisi 9 yıl bu üniversitede okudu, benim daha önce verdiğim ifadeler ve teşhis işlemi doğrudur, bana aittir, içeriklerini aynen tekrar ederim." Başvurucu; müdafiinin de hazır bulunduğu aynı celsede alınan savunmasında tanıkların ifadelerini kabul etmediğini, HTS kayıtlarında yer alan kişilerin çoğunluğunun tıp fakültesindeki arkadaşları olduğunu üzerine atılı suçu işlemediğini savunmuştur. Üçüncü celsede Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosunun yazısı ile İ.Ç.nin etkin pişmanlık kapsamında verdiği ifadesi Mahkemeye gönderilmiş; tanıklar E.Y., B.S. ve A.nın bilgi ve görgüsünün tespiti için yazılan talimatlara ikmalen cevap verilmiştir. Tanık E.Y.nin beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"2012 yılına kadar cemaat olarak bildiğim yapının öğrenci evlerinde kaldım ve öğrenci ev abiliği yaptım. Sanık Muhsin'i de 2008 veya 2009 yılında cemaate ait öğrenci evlerinden birinde normal yapılan bir sohbet ortamında gördüm. Kendisinin örgütsel bağını bilmiyorum. Kendisini daha sonradan öğrenci olarak üniversitede görmüşlüğüm vardır. Sanık Muhsin benim gibi Tıp öğrencisiydi. İddianamede Muhsin Koyuncuoğlu'nu bir kez cemaat evinde gördüğüm doğru şekilde yazılmıştır. BBTM olan Muhsin, gerçek ismi Muhittin olan ve benim teşhis ettiğim Muhsin kod isimli kişidir. Muhsin Koyuncuoğlu değildir. Muhsin Koyuncuoğlu'nun cemaatteki görevinin BBTM olup olmadığını bilmiyorum. Benim BBTM olarak ifademde geçen Muhsin kod adlı başka bir kişidir." Tanık B.S.nin beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"[B]en 2009 yılında Konya Meram Tıp Fakültesini kazandığımda Muhsin KOYUNCUOĞLU da Selçuklu Tıp Fakültesi Sınıfa gidiyordu, tıp fakülteleri ortak eğitim görüyordu, 2010 yılından itibaren fakülteler birbirinden ayrıldı, benim üst dönemimde, ben lise öğrencileri ile ilgileniyordum. Muhsin KOYUNCUOĞLU da lise öğrencileri ile ilgilenin kişilerden sorumlu bölge lise mesulü idi, kod adı kullanıyordu ancak şuan hatırlamıyorum, benim ilgilendiğim lise öğrencilerini benimle Muhsin KOYUNCUOĞLU tanıştırdı, bu şekilde öğrencilerle ilgileniyordum, öğrencilere ders anlatıp, Kur'an okuyup, namaz kılıyorduk, 2009-2011 yılları arasında bu şekilde devam etti, bir dönem benim askeri öğrencilerle ilgilendiğim sürecim olmuştu, bu konuda beni Muhsin KOYUNCUOĞLU teşvik etmişti ve beni [S.S.] ile görüştürdü, [S.S.de] askeri öğrencilerle ilgileniyordu, beraber askeri öğrencilerle ilgilenme noktasında yapılan toplantıya beraber katıldık. Muhsin KOYUNCUOĞLU'nun askeri öğrencilerle ilgilenmem noktasındaki durumu sadece bu olmuştu." Tanık A.nın beyanının başvurucu ile ilgili olan kısmı şöyledir:"Bana sormuş olduğunuz Muhsin Koyuncuoğlu'nu Selçuk üniversitende aynı dönemde aynı bölümde 2007-2013 yılları arasında birlikte okumamız nedeni ile tanırım. Okula başladığımız andan itibaren sanık fetönün evlerinde kalıyordu. Aynı evde hiç kalmadık ancak onunda cemaat evlerinde kaldığını sohbetlere gittiğim zamanlarda sanığı da sohbetlerde görmem nedeni ile biliyorum. Gittiğimiz bu sohbetlerin içeriği dini konulardı, bu sohbetlerde Fethullah Gülenden bahsediliyordu, kitapları da okunuyordu, videoları da izleniyordu. Bu sohbetlerin düzenli günleri yoktu.Sanığın daha sonra şehir dışı talebi mesulü olarak görev aldığını duydum, duyduğum gibi şehir dışına benimde çıktığım dönemde otogarda karşılaştığımız oldu, karşılaştığımızda ben ne amaçla otogarda olduğunu sormadım, zaten kimse kimseye sormazdı. Bizzat birebir il dışında askeri öğrencilerle görüştüğünü görmedim. Ancak bende Şehir Dışı Talebe Mesullüğü yaptığım için şehir dışına giderken gerek otogarda gerek aynı otobüste karşılaştığım benim gibi Şehir Dışı Talebe Mesullüğü yaptığını bildiğim kişilerden biriside sanıktı. Muhsin benden sonra okulu uzattı bir kaç sene daha okula devam ettiğini biliyorum. Fakat bu dönemde fetö ile bir alakası varmıydı bilmiyorum. 2012 yılında Konya ilinden ayrıldıktan sonra sanığı bir daha hiç görmedim, telefon ile de iletişimimiz olmadı. 2012 Yılından sonra sanığın fetö ile iltisakının devam edip etmediğini bilmiyorum." Başvurucu müdafiinin hazır bulunduğu aynı celsede alınan savunmasında önceki savunmalarını tekrar etmiş, tanıkların ifadelerini kabul etmediğini beyan etmiştir. Mahkeme, bu celsede tanık İ.Ç.nin istinabe yoluyla dinlenilmesine karar verilmiştir. Dördüncü celsede tanık İ.Ç.ye duruşma gününü bildirir SMS gönderilmesi, yapılan yoklamada hazır olmadığının anlaşılması üzerine mahkemece dosya kapsamı ve delil durumuna göre tanık İ.Ç.nin dinlenilmesi yönündeki ara kararından vazgeçilmesine karar verilmiştir. Anılan celsede iddia makamı esas hakkında mütalaa sunmuştur. Başvurucu ve müdafii süre talebinde bulunmamıştır. Aynı celsede başvurucu; müdafiinin de hazır bulunmasıyla esas hakkında mütalaaya karşı beyanında önceki savunmalarını tekrarlayarak isnat edilen suçu inkâr etmiştir. Başvurucu müdafii ise örgüt üyeliği suçunun gerçekleşmediğini, önceki savunmaları doğrultusunda müvekkilinin beraatine olmadığı takdirde lehine olan hükümlerin uygulanmasını talep etmiştir. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan alt sınırdan uzaklaşarak 9 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:"[Tanıkların anlatımları] dosyaya ifadesi gönderilen [İ.Ç.nin] beyanları ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirdiğinde; Sanığın FETÖ/PDY terör örgütü içerisinde bulunduğu yıllarda örgüte ait evlerde kalması, ev abiliği yapması, Bölge Lise Mesullüğü, Bölge Talebe Mesullüğü, Bölge Üniversite Mesullüğü, Büyük Bölge Lise Mesullüğü, Büyük Bölge Talebe Mesullüğü, Büyük Bölge Üniversite Mesullüğü şeklinde örgüt içerisinde çok çeşitli görevler üstlenerek örgütsel görev ve faaliyetler yürüttüğü, ayrıca örgütün askeri mahrem yapılanmasında Şehir Dışı Talebe Mesulü (askeri öğrenci abisi) olarak görev yaptığı, bu görev kapsamında sohbet adı altında örgütsel toplantılar düzenlemesi, örgüt lideri Fethullah Gülen'e ait vaaz CD'lerinin izletilmesi ve kitaplarının okunması, örgüt içerisinde bulunduğu süreçte 'Mahmut' kod adını kullanması şeklindeki süreklilik, çeşitlilik ve devamlılık arz eden örgütsel eylem ve faaliyetleri ile örgütle organik bağ kurarak örgüt hiyerarşisine dahil olduğu tüm dosya kapsamı ile sabit olmakla, suç ve cezadan kurtulmaya yönelik sanık ile müdafiinin savunmalarına itibar edilmeyerek sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğu sonuç ve kanaatine varılmakla mahkumiyetine karar verilmiştir. Sanığın örgüt içerisindeki konumu, örgüt içerisinde yer aldığı yıllarda çok sayıda farklı görevler üstlenmesi, askeri öğrencilerle ilgilenerek örgütün askeri mahrem yapılanmasında görev üstlenmesi, kod adı kullanması hususları ve tüm dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde sanığın suç kastının yoğunluğu ve suç konusunun önem ve değeri nazara alınarak sanığa alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edilmiştir. Sanığın Edirne ili askeri yasak bölgeden yasa dışı yollarla yurt dışına kaçmak isterken yakalanmış olması, suç işlendikten sonra yargılama sürecinde halen daha örgütün talimatları doğrultusunda hareket ettiği izlenimi edinildiği, pişmanlık gösterir herhangi bir tavır ve davranış sergilemediği, duruşmadaki hal ve tavırlarından hakkında TCK maddesinin uygulanmasını gerektirir somut bir neden görülmediğinden hakkında TCK Maddesi gereğince takdiri indirim yapılmamış, sanığın üzerine atılı terör örgütü üyeliği suçunun niteliği, mevcut delil durumu, müsnet suçun CMK'nın 100/3-a,11 maddesinde öngörülen suçlardan oluşu, sanığın yurt dışına kaçmak isterken yakalanmış olması ve verilen ceza miktarına göre tekrar kaçma şüphesinin bulunması nazara alınarak sanığın hükümle birlikte tutukluluk halinin devamına karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." Başvurucu; istinaf ve temyiz dilekçelerinde diğerlerinin yanı sıra beyanları hükme esas alınan tanıkların duruşmada dinlenilmediğini, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlantı kurulmadığını ve soru sorma hakkının kullandırılmadığını belirtmiştir. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek 2/3/2020 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucu, nihai hükmü 10/8/2020 tarihinde öğrendikten sonra 11/8/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyon hakkaniyete uygun yargılanma hakkıyla bağlantılı olarak tanık sorgulama hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/23228
Başvuru, beyanları belirleyici ölçüde hükme esas alınan tanıkların başvurucu (sanık) tarafından duruşmada sorgulanmasına imkân verilmemesi nedeniyle tanık sorgulama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, bir suç nedeniyle yakalanan şüphelinin nezarethanede bulunduğu sırada polis memuruna ait silahla ölmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 25/7/2016 tarihinde yapılmıştır. Aynı olay nedeniyle başvuruculardan Şeyhmus Sözen'in 25/7/2016 tarihinde yaptığı başvuruya dair 2016/13578 sayılı dosya ile 2016/13577 sayılı dosyanın aralarında irtibat bulunması nedeniyle birlikte incelenmek ve değerlendirilmek üzere birleştirilmesine, 2016/13578 sayılı dosyanın kapatılmasına ve incelemenin 2016/13577 sayılı dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru dilekçesi ve ekleri ile onaylı suretleri Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı ve İzmir İdare Mahkemesi tarafından gönderilen dosyalar içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular 21/7/2009 tarihinde yakalanan ve aynı tarihte İzmir'in Bayraklı ilçesi Gümüşpala Polis Merkezi Amirliğinde (Polis Merkezi) nezarethanede tutulurken ölen 1982 doğumlu A.S.nin annesi ve babasıdır.A. A.S.nin Polis Merkezine Götürülmesi ve Ölümü 21/7/2009 günü saat 30 civarında Gümüşpala ilçesinde av tüfeği ile yaralama olayına Y.A. isimli kişiyle birlikte başvurucuların oğlu A.S.nin de karıştığı ve her iki şüphelinin kaçtığı bilgisinin güvenlik kuvvetlerine bildirilmesi üzerine Bayraklı ilçesi Asayiş Ekipler Amirliği A.S.yi aramaya başlamıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda A.S. kendi ikamet adresinde aynı gün içinde yakalanmış ve Gümüşpala Polis Merkezine (Polis Merkezi) saat 55 sıralarında getirilerek nezarethaneye konulmuştur. Yaralama olayı nedeniyle A.S.nin el svap örneklerinin alınması talimatının yerine getirilmesi, bu nedenle de A.S.nin herhangi bir nesneye dokunmaması gerektiği -o sırada nöbet değişimi olması nedeniyle- polis memuru Y.A. tarafından nöbeti devralacak K.ya bildirilmiştir. Aynı dakikalarda başka bir olay nedeniyle maddi hasarlı trafik kazasına dair tutanağın düzenlenmesi sırasında A.S. nezarethanenin demir parmaklıklarını sarsarak ve yüksek sesle bağırarak su istemiştir. A.S.nin ısrarlı ve yoğun bir şekilde bağırması üzerine polis memuru K., svap örneklerinin alınması işleminin zarar görmemesi için gözlem odasının kapısını açmadan küçük su şişesini iki eliyle tutmak suretiyle A.S.ye su içirmeye çalışmıştır. A.S. tam su içerken demir parmaklığa yaklaşan polis memuru K.yı yakalayarak belindeki silahı ele geçirmiş, doldur-boşalt diye tabir edilen ve silahı ateşlemeye hazır hâle getiren işlemi yapmıştır. Silahın nezarethanede bulunan A.S. tarafından ateşe hazır hâle getirilmesi üzerine polis memuru K. hızlıca karakol giriş kapısına doğru ''Aptallık etme, silahı bırak, geri ver.'' şeklinde seslenerek diğer odaya gitmiştir. Aynı yerde bulunan ve nöbeti devralmak için bekleyen diğer polis memurları da uyarılmıştır. Polis merkezinde bulunan diğer kişiler de güvenli bir şekilde hızlıca dışarıya çıkarılmıştır. Polis Merkezi amiri, A.S.nin karıştığı yaralama olayının müştekisinin ifadesini almak üzere bu kişinin adresine gitmesi nedeniyle olay anında Polis Merkezinde bulunmamaktadır. Bununla birlikte A.S.nin gerçekleştirdiği bu olay amire bildirilmiştir. A.S. polis memurunun silahını ele geçirdikten ve doldur-boşalt yaptıktan sonra birkaç dakika içinde iki el ateş etmiştir. İlk mermi gözlem odasının karşısında bulunan idari kısmın kapısına isabet etmiştir. A.S. silahı sağ şakağına dayayarak ikinci kez ateş etmiş ve olay yerinde ölmüştür.B. Cumhuriyet Başsavcılığınca Başlatılan Soruşturmada Yapılan İşlemler Olaydan haberdar edilen Cumhuriyet savcısı vakit geçirmeksizin olaya el koymuş; olayı gören ve olaya karışan şahısların el svaplarının alınması, olay yerinde bulunan hiçbir şeye dokunulmaması, şüpheli polis memuru ile tanıkların bir arada tutulmaması, maktulün olduğu şekliyle muhafaza edilmesi ve nezarethanede parmak izlerinin alınması talimatlarını vermiştir. Cumhuriyet savcısı, olay yeri ve keşif incelemesi ile ölünün muayene işlemini başvurucular vekilinin de katılımı ile olay yerinde saat 00 sıralarında gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet savcısının olay yerini keşfi sırasında olay yerinin ve cesedin fotoğrafları uzman kişilerce çekilmiş ve kamera kaydı yapılmıştır. Olay Yeri Keşif ve Ölü Muayene Tutanağı'na göre A.S.nin vücudunda darp ve cebir belirtilerine, kesici alet yaralanmasına rastlanmamıştır. Olayda kullanılan tabanca, tabancaya ait şarjör, olay yerinde bulunan fişek ve kovanlar ile mermi çekirdeği gömlek ve kurşun parçaları, polis memuru K.ya ait deri tabanca kılıfı muhafaza altına alınmış; daha sonra tüm bu deliller üzerinde kriminal incelemeler yapılmıştır. Olay yerinde yapılan inceleme sonrasında başta atış mesafesinin tespiti olmak üzere kesin ölüm sebebinin tayini için klasik otopsi işlemi gerçekleştirilmiştir. Olayla ilgili olarak Polis Merkezi Amiri T.B. başta olmak üzere polis memurları ve başka bir olay nedeniyle karakolda bulunan kişilerin ifadelerine başvurulmuştur. Şüpheli olarak hakkında soruşturma yürütülen K.nın ifadesine başvurulduğuna dair bir belgeye ise ulaşılamamıştır. Soruşturma Sonucu Verilen Karar Başsavcılık başlatmış olduğu soruşturma sonucunda 4/12/2009 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir: ''...Şüphelinin olay sırasında silahın takılı olduğu deri muhafazanın 22/07/2009 günlü İzmir Kriminal Polis Laboratuarı ekspertiz raporuna göre kilitleme kopçasının kilitli vaziyette iken çekildiğinde kolaylıkla açılabildiğinin belirtildiği,... tüm soruşturma evrakı kapsamı, olay yeri inceleme raporu, ölü muayene tutanağı, otopsi raporu, tanıklar[ın]... Anlatımları, ekspertiz raporları birlikte değerlendirildiğinde ölenin şüpheli polis memurunun silahını kendisine su içirdiği esnada bir anda aniden çekerek intihar ettiği, olayın meydana gelmesinde polis memuru şüpheliye atfı kabil kusur, suç ve suçluluk halinin bulunmadığı, idari yönden İç İşleri Bakanlığı müfettişlerince soruşturma yapılmasının şüphelinin üzerine atılı suçun unsurları bakımından oluştuğu anlamına gelmediği, olayın tamamen ölenin kendi davranışından kaynaklandığı anlaşılmakla, şüpheli hakkında KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA... [karar verilmiştir.]'' Anılan karara yapılan itiraz üzerine Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi 25/2/2010 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. İşkence ve Kötü Muamele İddialarının Soruşturulması Başvurucular bu olaydan bağımsız olarak A.S.nin yakalanması ve polis merkezinde gerçekleştirildiği iddia edilen kötü muamele olayları ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunmuşladır. Polis memurları hakkında görevi kötüye kullanma suçundan yürütülen bu soruşturma sonucunda 29/12/2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ve karar Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesince itirazın reddedilmesi suretiyle 7/2/2011 tarihinde kesinleşmiştir. E. Tam Yargı Davası Süreci Başvurucular, uğradıklarını iddia ettikleri zararlar karşısında 000 TL maddi, 000 TL manevi tazminat ödenmesi için 20/7/2010 tarihinde İçişleri Bakanlığına müracaatta bulunmuşlardır. Yapılan müracaatın 11/8/2010 tarihinde reddedilmesi üzerine başvurucular, İzmir İdare Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmışlardır. Mahkeme 22/12/2011 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Anılan karar aleyhine yapılan temyiz başvurusu sonucunda Danıştay Onuncu Dairesi 11/1/2016 tarihli ilamı ile hükmün vekâlet kısmına ilişkin kısmını bozmuş, diğer kısımları ise onamıştır. Danıştay kararının başvurucular vekiline 28/6/2016 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine başvurucular 25/7/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. F. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuru Süreci Başvurucular A.S.nin kötü muameleye maruz kalması ve nezarethanede ölmesi nedeniyle başlatılan soruşturmalar sonucunda verilen kararlara karşı 3/11/2010 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Dostane çözüm sağlanmasına yönelik girişimlerden sonuç alınamaması üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti 30/4/2019 tarihli bir mektupla, başvuru kapsamında ileri sürülen sorunun çözülmesi amacıyla tek taraflı bir deklarasyon sunmayı teklif ettiğini AİHM'e bildirmiştir. Başvurucular 17/5/2019 tarihli bir mektupla, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin teklif ettiği tazminat miktarını yeteriz bularak, tek taraflı deklarasyonun şartlarından memnun olmadıklarını belirtmişlerdir. AİHM 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesinde yapılan değişikliğe vurgu yaparak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Sözleşme'ye ek protokollerle güvence altına alınan insan haklarına saygının başvurunun incelenmeye devam edilmesini gerekli kılmadığına ve başvurunun kayıttan düşürülmesine 3/10/2019 tarihinde karar vermiştir. Başvurucular 13/12/2019 tarihinde verdikleri dilekçe ile AİHM kararı üzerine Başsavcılık tarafından yeniden soruşturma başlatıldığını beyan etmişlerdir.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/13577
Başvuru, bir suç nedeniyle yakalanan şüphelinin nezarethanede bulunduğu sırada polis memuruna ait silahla ölmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve duruşmada hazır bulunma ile hakkaniyete uygun yargılanma hakları dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan haklara ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanmıştır. Edirne Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülen yargılama beş celsede tamamlanmıştır. Yargılamada 18/1/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda duruşmanın 20/4/2017 tarihinde yapılmasına ve başvurucunun duruşma tarihinde hazır edilmesi için tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumuna müzekkere yazılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, yargılamanın 20/4/2017 tarihli ilk celsesine tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumundan Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katılarak savunma yapmıştır. Yargılamanın ikinci ve üçüncü celseleri de başvurucunun duruşmaya uzaktan katılımı sağlanarak gerçekleştirilmiştir. Üçüncü celse sonunda duruşmanın 8/11/2017 tarihine ertelenmesine ve başvurucunun duruşma tarihinde SEGBİS aracılığı ile hazır edilmesine karar verilmiştir. Başvurucu celse arasında Mahkemeye ilettiği 3/10/2017 tarihli dilekçede önceki celselerde yaşanan iletişim aksaklıkları nedeniyle söyledikleri ve tutanağa geçenler arasında farklılıklar oluştuğunu, bir sonraki celseye SEGBİS ile katılarak savunma yapmayı kabul etmediğini, mahkeme huzuruna çıkarak yüz yüze savunma yapmak istediğini beyan etmiştir. Başvurucu yargılamanın 8/11/2017 tarihli dördüncü celsesine SEGBİS aracılığıyla katılmıştır. Duruşma Tutanağı'nda başvurucunun duruşmada hazır bulunma talebi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Anılan celsede Savcılık makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Duruşmada başvurucunun esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma yapmak amacıyla süre talebinde bulunması üzerine Mahkeme talebi kabul etmiş ve başvurucunun duruşma tarihinde SEGBİS aracılığı ile hazır edilmesine karar vererek duruşmayı 19/12/2017 tarihine ertelemiştir. Başvurucu 19/12/2017 tarihli hüküm celsesinde de duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katılmıştır. Yargılamanın beş celsede tamamlandığı ve başvurucunun tüm celselere SEGBİS aracılığı ile katılımının sağlandığı anlaşılmıştır. Yargılama sonucunda başvurucunun anılan suçtan hapis cezasıyla cezalandırılmasına hükmedilmiştir. Başvurucunun duruşmalara SEGBİS aracılığı ile katılımının neden gerekli olduğu hususunda Mahkemenin gerekçeli kararında herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Başvurucu, kanun yolu başvuru dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- tüm duruşmalara SEGBİS aracılığı ile katılmak zorunda bırakılması nedeniyle savunma hakkının kısıtlandığını belirtmiştir. Hüküm kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. İlgili hukuk için bkz. Şehrivan Çoban [GK], B. No: 2017/22672, 6/2/2020, §§ 38-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/14036
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ceza soruşturmasında şikâyetçi olan başvurucunun delil toplanmasına dair taleplerinin reddedilerek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Tekirdağ Valiliği İl İdare Kurulu müdürü olarak görev yapan başvurucu, Tekirdağ Vali Yardımcısı ile yaşadığı tartışma esnasında silahla tehdit edildiğini belirterek suç duyurusunda bulunmuştur. Başvurucu, şikâyet dilekçesinde şüphelinin silahını çekip kendisinin üzerine yürüdüğünü ve öldürmeye teşebbüs ettiğini iddia etmiştir. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı yürütülen soruşturma neticesinde toplanan delilleri değerlendirerek 24/11/2017 tarihinde yetkisizlik kararı vererek soruşturma dosyasını İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 4/2/2019 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Kararda tanıkların dinlendiği, olay yeri kamera kayıtlarının incelendiği ve bilirkişi incelemesinin yaptırıldığı, buna göre kayıtlarda herhangi bir konuşmanın bulunmadığı, soruşturmaya konu iddialara ait herhangi bir görüntünün olmadığı belirtilmiştir. Kararda ayrıca kayıtların tamamında sadece başvurucunun görüntülerinin bulunduğu, şüpheliye ait herhangi bir görüntünün bulunmadığı, şüphelinin başvurucuya yönelik söylediği iddia olunan "terbiyesizlik yapma" sözünün ise hakarete varmayan nezaket dışı kaba söz kapsamında olduğu ve bu suretle hakaret suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı ifade edilmiştir. Başvurucunun karara itirazı üzerine İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 28/3/2019 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. Başvurucu, nihai kararı 10/4/2019 tarihinde öğrendikten sonra 26/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/14760
Başvuru, ceza soruşturmasında şikâyetçi olan başvurucunun delil toplanmasına dair taleplerinin reddedilerek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idarece tesis edilen işlemlerin iptali talebiyle açılan davaların süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/6/2013 tarihinde Mersin İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. 7/10/2015 tarihinde kişi yönünden hukuki irtibat nedeniyle aynı başvurucu tarafından yapılan diğer başvurulara ait 2013/3960, 2013/3961, 2013/3962, 2013/3965, 2013/3966, 2013/3967, 2013/3968, 2013/3969, 2013/3970 ve 2013/3971 numaralı bireysel başvuru dosyalarının kapatılarak incelemenin 2013/3915 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/10/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 5/1/2016 tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Habur Gümrük Müdürlüğünce, başvurucu Şirket adına Habur Gümrük Müdürlüğünde tescilli transit beyannameleri muhteviyatı eşyanın tesliminde meydana gelen eksikliklerle ilgili olarak gümrük vergi ve resimlerinin 27/10/1999 tarihli 4458 sayılı Gümrük Kanunu'nun maddesinde yer alan on gün içinde ödenmediği takdirde eşyanın alıcısı tarafından verilen teminat mektuplarının nakde çevrilmesi suretiyle tahsil edileceği şeklindeki düzenleme gereğince işlemler tesisedilmiştir. Başvurucu Gümrük Başmüdürlüğüne itirazlarda bulunmuştur.  Gümrük Başmüdürlüğünün itirazları reddetmesi üzerine başvurucukararın iptali istemiyle Diyarbakır Vergi Mahkemesinde davalar açmıştır. Mahkeme, açılan davalar hakkında verdiği kararlar ile dava konusu işlemlerin kısmen iptaline, kısmen de davaların reddine karar vermiştir. Temyiz üzerine Danıştay Yedinci Dairesi 14/3/2007 tarihli kararları ile İlk Derece Mahkemesi kararlarının reddine ilişkin kısımlarının temyiz isteminin reddine, iptale ilişkin kısımlarının temyiz isteminin kabulüne karar vermiştir. Bu kararlara karşı yapılan karar düzeltme başvuruları da aynı Dairenin 22/1/2008 tarihli kararları ile reddedilmiştir. Bozma kararlarına uyan İlk Derece Mahkemesi 9/4/2008 tarihli kararları iledavaların süre aşımı yönünden reddine karar vermiştir. Başvurucu, Anayasa’nın Maddesinde idari işlemlerde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiği kuralına yer verilmesine karşın dava konusu işlemlerde bu hususların belirtilmediğini ve bu nedenle dava açma süresini kaçırdığını ileri sürerek kararları temyiz etmiş; Danıştay Yedinci Dairesi 15/3/2010 tarihlikararlarıyla İlk Derece Mahkemesinin kararını onamıştır. Onama kararlarında başvurucunun iddiaları hakkında bir değerlendirme yapılmamıştır. Başvurucu karar düzeltme dilekçelerinde de aynı iddiayı dile getirmiş ise de Danıştay Yedinci Dairesi, yine bu iddia hakkında bir değerlendirme yapmayarak 19/3/2013 tarihli ve E.2010/8499, K.2013/1181; E.2010/8503, K.2013/1185; E.2010/8510, K.2013/1192; E.2010/8504, K.2013/1186; E.2010/8502, K.2013/1184; E.2010/8505, K.2013/1187; E.2010/8506, K.2013/1188; E.2010/8507, K.2013/1189; E.2010/8501, K.2013/1183; E.2010/8509, K.2013/1191; E.2010/8500, K.2013/1182 sayılı kararlarıyla talepleri reddetmiştir. Anılan kararlar 9/5/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 7/6/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk Anayasa’nın maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi şöyledir:“ Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Bu süreler;a) İdari uyuşmazlıklarda; yazılı bildirimin yapıldığı,… Tarihi izleyen günden başlar.” 2577 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“ İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.” 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir:“Karşılığında teminat gösterilmiş bulunan amme alacağı vadesinde ödenmediği takdirde, borcun 7 gün içinde ödenmesi, aksi halde teminatın paraya çevrileceği veya diğer şekillerle cebren tahsile devam olunacağı borçluya bildirilir. 7 gün içinde borç ödenmediği takdirde teminat bu kanun hükümlerine göre paraya çevrilerek amme alacağı tahsil edilir.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/3915
Başvuru, idarece tesis edilen işlemlerin iptali talebiyle açılan davaların süre aşımı yönünden reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, yaş tashihine ilişkin yargı kararının yaşlılık aylığı bağlanması sırasında dikkate alınmayacak olması nedeniyle adil yargılanma, çalışma ve sosyal güvenlik haklarının ihlal edildiğine ilişkindir. Başvuru 27/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/4/2015 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 28/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesine herhangi bir görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 4/6/1984 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) kapsamında bir işe başlamıştır. Başvurucuya velayeten annesi tarafından açılan dava sonucunda Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin 6/5/1987 tarihli ve E.1986/622, K.1987/309 sayılı kararıyla başvurucunun 1969 olan doğum tarihi 4/2/1967 olarak tashih ettirilmiştir. Başvurucu 16/5/2011 tarihinde, kendisine yaşlılık aylığının ne zaman bağlanacağını öğrenmek için Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) başvuruda bulunmuştur. SGK'nın 2/3/2012 tarihli yazısında başvurucunun 48 yaşını 4/2/2017 tarihinde dolduracağı ve ayrıca yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için 24/5/1983 tarihli ve 2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanun gereği son yedi yıllık fiilî hizmet süresi içinde Kuruma tabi çalışma süresinin 1260 gün olması gerekirken başvurucunun Kuruma bağlı çalışma süresinin 286 gün olduğu belirtilmiştir. Başvurucunun, SGK'nın bu yazısına binaen açtığı tespit davası Ankara İş Mahkemesinin 30/11/2012 tarihli ve E.2012/977, K.2012/1873 sayılı kararıyla yaş tashihi davası sigortalı olarak çalışmaya başlanan tarihten sonra açılmış olması nedeniyle reddedilmiştir. Kararın gerekçesi şu şekildedir:"GEREKÇE: Yapılan inceleme, celp edilen kayıtlar, taraf açıklamaları ile tüm dosya kapsamından, her ne kadardavacı vekilince müvekkilinin tashih edilen doğum tarihine göre emeklilik hesabının yapılması ve kurum işleminin iptali istenilmiş ise de, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2004 gün, 2004/21-316 E. Ve 2004/322 K., 2005 gün, 2005/10-313 E. Ve 2005/341 K. Sayılı ilamları ile 506 sayılı yasanın 120, Anayasamızın 138, 1479 sayılı yasanın maddeleri gözetildiğinde davacının sigortalı olarak çalıştığı sırada 1987 tarihinde dava açarak 1969 olan doğum tarihini 1967 tarihi olarak tashih ettirdiği anlaşıldığındankurumun1969 tarihini esas alan işleminin yerinde olduğu kanaat-sonucuna varılmakla açılan davanın reddine..." Başvurucunun kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesinin 18/2/2014 tarihli ve E.2013/2511, K.2014/2589 sayılı kararıyla hüküm onanmıştır. Söz konusu karar başvurucuya 30/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 27/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. B. İlgili Hukuk 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı; sigortalının, mülga 2/6/1949 tarihli ve 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanununa, mülga 4/2/1957 tarihli ve 6900 sayılı Malûliyet, İhtiyarlık ve Ölüm Sigortaları Hakkında Kanuna, 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununa, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanununa, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa ve 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesi kapsamındaki sandıklara veya bu Kanuna tâbi olarak malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih olarak kabul edilir. Uluslararası sosyal güvenlik sözleşmeleri hükümleri saklıdır.Bu Kanunun uygulanmasında 18 yaşından önce malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tâbi olanların sigortalılık süresi, 18 yaşını doldurdukları tarihte başlamış kabul edilir. Bu tarihten önceki süreler için ödenen malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primleri, prim ödeme gün sayılarının hesabına dahil edilir.” 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar Kanunu’nun maddesi şöyledir: “Yaşlılık aylığından yararlanma esas ve şartları aşağıda gösterilmiştir:  …G) Bu maddenin uygulanmasında; 18 yaşından önce Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına tabi olanların sigortalılık süresi, 18 yaşını doldurdukları tarihte başlamış kabul edilir. Ancak, bu tarihten önceki süreler için ödenen Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortaları primleri, prim ödeme gün sayılarının hesabına dahil edilir. …” 506 sayılı mülga Kanun’un geçici maddesi şöyledir: “01/04/1981 tarihinden önce malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tescil edilmiş olanlar hakkında 60 ıncı maddenin (G) fıkrası hükmü uygulanmaz.” 5510 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına ilişkin yaş ile ilgili hükümlerin uygulanmasında, sigortalıların ve hak sahibi çocuklarının, mülga 2/6/1949 tarihli ve 5417 sayılı Kanun ve mülga 4/2/1957 tarihli ve 6900 sayılı Kanun ile 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı ve 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı kanunlara, 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesine tâbi sandıklara veya bu Kanuna göre ilk defa malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tâbi olduğu tarihte, nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihleri, sigortalının bu Kanuna göre ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonra doğan çocuklarının ise nüfus kütüğüne ilk olarak yazılan doğum tarihleri esas alınır.İş kazası, meslek hastalığı, malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarından gelir ve aylık tahsisleri ile sermaye değerinin hesabında, iş kazasının olduğu veya meslek hastalığının hekim raporuyla ilk defa tespit edildiği veya sigortalıların bu Kanuna ve bu Kanunla yürürlükten kaldırılmış kanunlara tâbi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş düzeltmeleri dikkate alınmaz.” 506 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:“Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına ilişkin yaş ile ilgili hükümlerin uygulanmasında, sigortalıların ve hak sahibi çocuklarının, sigortalının yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı kanunlara veya bu kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihleri, sigortalının sigortaya tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonra doğan çocuklarının da nüfus kütüğüne ilk olarak yazılan doğum tarihleri esas tutulur. İş kazalarıyla meslek hastalıkları, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasından gelir ve aylık tahsisleri ile sermaye değerinin hesabında, iş kazasının olduğu veya meslek hastalığının hekim raporuyla ilk defa tespit edildiği veya sigortalıların yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı kanunlara veya 506 sayılı Kanun ile diğer sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş tashihleri dikkate alınmaz.” Anayasa Mahkemesinin 506 sayılı mülga Kanun’un maddesinin üçüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle yapılan bir itiraz başvurusuna ilişkin 18/1/2005 tarihli ve E.2005/4, K.2005/7 sayılı kararı şöyledir: “Devletin, personel politikasını belirlemede büyük önemi olan emeklilik düzenini, aktüeryal dengeleri gözeterek bilimsel verilere göre belirlemesi ve buna göre gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Devletin bilimsel verilere dayanarak kurduğu bu düzenin korunması Anayasa'nın maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının güvenceye alınması için de zorunlu bir gerekliliktir. Nesnel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sosyal güvenlik kuruluşunun, mahkeme kararları ile alınan yaş düzeltmeleri sonucu ortaya çıkan erken emeklilik gibi nedenlerle aktüeryal dengesinin bozulması, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülemez bir duruma gelmesine sebep olabilir.  Sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak çalışılmaya başlanıldığı tarihten sonraki yaş düzeltmelerinin dikkate alınmayacağını öngören itiraz konusu kuralın, sosyal güvenlik sisteminin kimi aksaklıklara yol açmadan sürdürülmesi amacına yönelik olarak düzenlendiği kuşkusuzdur. Burada yargı kararı hukuksal olarak değerini ve geçerliliğini korumakta, sadece emeklilik yönünden sonuç doğurmamaktadır. Öte yandan, yasa önünde eşitlik ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. İtiraz konusu kural, herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olarak çalışanlardan ilk defa çalışmaya başladıkları tarihten sonra yaş düzeltmesi yaptıranlar arasında farklılık yaratmadığından eşitlik ilkesine aykırılık görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa'nın , ve maddelerine aykırı olmadığından istemin reddi gerekir.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/10398
Başvuru, yaş tashihine ilişkin yargı kararının yaşlılık aylığı bağlanması sırasında dikkate alınmayacak olması nedeniyle adil yargılanma, çalışma ve sosyal güvenlik haklarının ihlal edildiğine ilişkindir.
0
Başvuru, ulusal ölçekte yayın yapan bir gazetede yayımlanan habere karşı cevap ve düzeltme (tekzip) metninin yayımlanması talebinin mahkemece usulden reddedilmesi nedeniyle hak arama hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 23/11/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Ulusal ölçekte yayın yapan Yeni Şafak gazetesinin (gazete) 7/9/2015 tarihli nüshasında başvurucu hakkında “Barodan PKK için Başvuru” başlıklı bir haber yayımlanmıştır. Başvurucu, Ankara Noterliğinin 8/9/2015 tarihli ihtarnamesi ile gazeteye cevap ve düzeltme metni göndermiştir. Başvurucu; noter aracılığıyla gönderilen tekzip metninin gazetede yayımlanmadığını, bahsi geçen haber nedeniyle şeref ve itibarının zedelendiğini ileri sürerek 1/10/2015 tarihinde Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinden tekzip talebinde bulunmuştur. Hâkimlik 2/10/2015 tarihinde talep dilekçesinin ekine eklenmesi gereken evrakın eklenmediğini gerekçe göstererek talebi usulden reddetmiştir. Başvurucunun itirazı, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 23/10/2015 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Ret kararı, başvurucuya 6/11/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 23/11/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/17944
Başvuru, ulusal ölçekte yayın yapan bir gazetede yayımlanan habere karşı cevap ve düzeltme tekzip) metninin yayımlanması talebinin mahkemece usulden reddedilmesi nedeniyle hak arama hürriyetinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kişisel verilerin güvenlik soruşturmasına esas alınması nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu; kişisel verilerin güvenlik soruşturmasına esas alınması nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme, çalışma, adil yargılanma ve kamu hizmetine girme haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; öncelikle başvurucunun iddialarının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olup olmadığı hususunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Görüşte ayrıca özel hayata saygı hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşulları dikkate alınarak bir inceleme yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı beyanında bireysel başvuru formundaki ileri sürdüğü iddiaları tekrarlamıştır. Anayasa Mahkemesi Hüseyin Aşkan (B. No: 2017/15649, 21/7/2020) kararında otuz günlük süre kuralının bireysel başvurunun ön şartlarından biri olduğunu ve bu sürenin başlangıç tarihinin tespitinde kanun hükmü gereği öğrenme tarihinin esas alınacağını belirtmiştir (Hüseyin Aşkan, § 20). Anılan kararda bireysel başvuru süresinin işlemeye başlaması yönünden nihai kararın gerekçesinin tebliğinin öğrenme şekillerden biri olduğu, bununla birlikte başka şekillerde de öğrenmenin söz konusu olabileceği ifade edilmiştir (Hüseyin Aşkan, § 23). Bu doğrultuda Hüseyin Aşkan kararında; kullanıcıların Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yaptıkları işlemlerin (doküman oluşturma, düzenleme, imzalama, açma, okuma ve yazdırma vb.) kayıt altına alındığı evrak işlem kütüğünün Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesi sonucunda nihai kararın açılarak okunduğuna ilişkin bir işlemin tespiti hâlinde bu işlemi yapan ilgililerin işlem sırasında nihai kararın sonucunu öğrendiklerinin kabul edileceği, böyle bir durumda bireysel başvuru süresinin de bu tarihten itibaren başlatılması gerektiği belirtilmiştir (Hüseyin Aşkan, §§ 26-29). Somut olayda da nihai kararın başvurucu tarafından UYAP üzerinden 15/12/2019 tarihinde okunduğu ve başvurunun otuz günlük bireysel başvuru süresi geçtikten sonra 17/1/2020 tarihinde yapıldığı anlaşıldığından başvurunun süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/4522
Başvuru, kişisel verilerin güvenlik soruşturmasına esas alınması nedeniyle özel hayata saygı hakkı kapsamındaki kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, bireysel başvuru konusu yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/23078
Başvuru, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/64820
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 21/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, hakkındaki yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla 21/8/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru sonrasında 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a geçici madde eklenmiştir. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeyle yargılamaların uzun sürmesi, yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Komisyon) tarafından incelenmesi öngörülmüştür. 6384 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Bu Kanun;a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği,iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar." 6384 sayılı Kanun'un "Komisyon ve çalışma esasları" kenar başlıklı maddesinin (1) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:"(1) Bu Kanun kapsamında yapılacak müracaatlar hakkında karar vermek üzere Bakanlığın merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında çalışan hâkim ve savcılar arasından Adalet Bakanı tarafından atanacak dört kişi ile Maliye Bakanı tarafından Maliye Bakanlığı personeli arasından atanacak bir kişiden oluşan toplam beş kişilik bir Komisyon kurulur. Komisyon Başkanı bu üyeler arasından Adalet Bakanı tarafından seçilir. 3) Komisyon, üye sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir." 6384 sayılı Kanun'un "Müracaat hakkında karar ve karara itiraz" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Komisyon, müracaat hakkında dokuz ay içinde karar vermek zorundadır.(2) Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal kararlarını da gözetmek suretiyle müracaat konusunda gerekçeli olarak karar verir.(3) Komisyon kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz dilekçesi müracaata ilişkin diğer tüm belgelerle birlikte derhal itiraz merciine gönderilir. Bu itiraz öncelikli işlerden sayılarak üç ay içinde karara bağlanır. Mahkeme tarafından Komisyon kararı yerinde görülmezse işin esası hakkında karar verilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.(4) Ödenmesine karar verilen tazminat, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde Bakanlık tarafından ödenir. Ödemeye ilişkin düzenlenecek kâğıtlar damga vergisinden, yapılacak işlemler harçlardan müstesnadır." 6384 sayılı Kanun'un "Anayasa Mahkemesinde bulunan bazı bireysel başvurular hakkında Komisyona müracaat" kenar başlıklı geçici maddesi şöyledir:"GEÇİCİ MADDE 2- (Ek:25/7/2018-7145/20 md.) (1) Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamında olup, münhasıran bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan bireysel başvurular, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Komisyon tarafından incelenir.(2) Komisyona müracaat, müracaat edenin kimlik bilgileri ile Anayasa Mahkemesine başvuru tarihi ve numarasını içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. Dilekçeye, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruya ilişkin form, kabul edilemezlik kararı ve bu kararın tebliğine dair belge ile ihlal iddiasına ilişkin diğer bilgi ve belgeler eklenir.(3) Müracaat evrakındaki eksikliğin giderilmesi için müracaat edene otuz günü geçmemek üzere süre verilir. Bu süre içinde, geçerli bir mazereti olmaksızın eksikliğin tamamlanmaması hâlinde müracaat reddedilir. (4) Bu madde uyarınca Komisyona gelen müracaatlar bakımından 7 nci maddenin birinci fıkrasındaki dokuz aylık süre, on altı ay olarak uygulanır. "
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13828
Başvuru, yargılamanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/11/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilir olduğuna, esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, 29/4/1959 tarihli ve 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun'a muhalefet suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 17/2/2010 tarihinde başvurucunun ifadesi alınmış, (kapatılan) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde (CMK madde ile görevli) hakkında kamu davası açılmıştır. Mahkemece 17/3/2014 tarihinde görevsizlik kararı verilmiştir. Yargılama Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/19040
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılama yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının; başvurucular hakkında verilen iletişimin dinlenmesi ve teknik araçlarla izleme kararlarının hukuka aykırı olması nedeniyle haberleşme hürriyetinin; başvurucuların üyesi oldukları siyasi partinin bazı faaliyetlerine katılmalarının terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet kararında delil olarak değerlendirilmiş olması nedeniyle toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının; ceza infaz kurumu koşullarının sağlık bakımından uygun olmaması nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/2/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular Gaffar Bayram, Kamber Söylemez, Zeki Kılıçgedik ve Gökan İmer sırasıyla 1974, 1950, 1950 ve 1979 doğumlu olup olayların meydana geldiği tarihte Malatya'da ikamet etmektedir. Soruşturma evresinde Malatya Ağır Ceza Mahkemesince (CMK madde ile yetkili) bazı başvurucular hakkında PKK/KCK terör örgütüne üye olma suçunun işlendiğine yönelik kuvvetli belirtiler olduğu gerekçesiyle ve delil elde edilebilmesi amacıyla iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme kararı verilmiştir. Başvurucular, PKK/KCK terör örgütüne üye olma suçundan 19/6/2012 tarihinde gözaltına alınmış ve 22/6/2012 tarihinde tutuklanmışlardır. Daha sonra Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının (TMK madde ile görevli) 10/12/2012 tarihli iddianamesiyle başvurucu Gaffar Bayram hakkında terör örgütü yöneticisi olma; Kamber Söylemez, Zeki Kılıçgedik ve Gökan İmer hakkında ise terör örgütüne üye olma suçundan kamu davası açılmıştır. Malatya Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 30/7/2013 tarihinde, terör örgütüne üye olma suçundan başvurucu Gaffar Bayram'ın 5 yıl 22 ay 15 gün; Kamber Söylemez, Zeki Kılıçgedik ve Gökan İmer'in ise 6'şar yıl 3'er ay hapis cezasıyla mahkûmiyetine karar vermiştir. Mahkeme, gerekçeli kararına iddianameyi ve sanık savunmalarını özetleyerek başlamış; PKK/KCK terör örgütünün yapısını ve işleyişini kısaca açıklamıştır. Daha sonradosyadaki her bir sanık hakkında ayrı başlıklar hâlinde iddia, savunma ve delilleri belirten Mahkeme bu delillerin değerlendirmesini yapmıştır. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucu Gaffar Bayram hakkında yapılan değerlendirmelerde özetle;i. Başvurucunun KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında, silahlı çatışmalarda öldürülen terör örgütü üyeleri ile herhangi bir irtibatı bulunmamasına rağmen farklı tarihlerde yirmiden fazla kez bahse konu terör örgütü üyelerinin aileleriyle ve cesetlerinin ailelerine teslimi ile yakından ilgilenerek cenazeleri sahiplendiği, onları şehit olarak nitelendirdiği belirtilmiştir. ii. Başvurucunun PKK/KCK terör örgütünün yayın organı olan Roj Tv'ye bağlanıp terör örgütü üyelerinin cenazeleri ile ilgili bilgi ve görüntü aktararak örgütle işbirliği yaptığı belirtilmiştir.iii. Başvurucunun terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanışını protesto etmek için kendini yakarak öldüren E.nin ve ayrıca silahlı çatışmada öldürülen bir terör örgütü üyesinin ölüm yıl dönümünde mezarı başında anılması etkinliklerine katıldığı belirtilmiştir. Başvurucunun bu şekilde terör örgütü üyelerini ve örgüt lideri olan Abdullah Öcalan'ı sahiplendiğine vurgu yapılarak bu eylemler terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edilmiştir.iv. Başvurucunun PKK/KCK terör örgütü tarafından verilen talimatlar üzerine Abdullah Öcalan'a ve PKK/KCK tutuklularına destek vermek amacıyla süresiz açlık grevine gittiği ve örgüt lideri ile PKK/KCK terör örgütünün diğer üyelerini uğrunda açlık grevi yapacak derecede sahiplendiği ifade edilmiştir. v. İddianamede başvurucunun PKK/KCK terör örgütünün talimatları doğrultusunda 18/3/2012 tarihinde Diyarbakır'daki izinsiz nevruz gösterilerine katılmış olmasının terör örgüt üyeliğine bir delil olarak ileri sürülmesiyle ilgili olarak, yasaklanmış olmasına rağmen bir etkinliğe katılmanın ancak örgüt talimatı ile hareket ettiğinin anlaşılması hâlinde terör örgütü üyeliğinin delili olabileceği belirtilmiştir. Somut olayda ise 17/3/2012 tarihli telefon görüşmelerine göre başvurucunun anılan etkinliğe Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Merkezinin talimatı ile katılmış olduğu anlaşıldığından bu eylem terör örgütü üyeliğine delil olarak değerlendirilmemiştir. vi. Başvurucunun 17/5/1994 tarihinde silahlı çatışma neticesinde öldürülen yirmi sekiz terör örgütü üyesini anmak amacıyla KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında çatışma bölgesine giderek etkinlik düzenlediği ve anma etkinliği sırasında terör örgütünün marşının birlikte söylenmiş olması ve örgüt lideri Abdullah Öcalan lehine slogan atılması da dikkate alınarak, terör örgütü üyelerini sahiplendiği belirtilmiştir. vii. Başvurucunun fiziki takibi neticesinde, PKK/KCK terör örgütütarafından kurulduğu ve örgütün amaçlarına hizmet eden bir Dernek olduğu tespit edilen KÜRDİ-DER (Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği) isimli Derneğe girip çıktığının tespit edildiği, bu eylemin de terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edildiği belirtilmiştir.viii. Başvurucunun Diyarbakır'dan PKK/KCK terör örgütü mensuplarının defin işlemlerini gerçekleştirmek üzere bir cenaze nakil aracı aldığına ilişkin iddia, bahsi geçen nakil aracının terör örgütüne ya da örgütün bir oluşumuna ait olup olmadığı konusunda dosyada bir delil bulunmadığı gerekçesiyle terör örgütü üyeliğine delil olarak dikkate alınmamıştır.ix. Başvurucunun ikametinde, işyerinde ve aracında çok sayıda örgütsel doküman, PKK/KCK terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan ve örgüt mensuplarının fotoğraflarının bulunduğu belirtilmiştir. x. Ayrıca başvurucunun faaliyetlerinde yer aldığı BDP'nin Malatya parti binasında duvarlara ve camlara asılı şekilde PKK/KCK terör örgütünün silahlı üyeleri ile örgütün kurucusu ve lideri olan Abdullah Öcalan'a ait fotoğrafların ve örgüt bayrağının bulunması, bu kişilerin "şehit" ya da "fedailer" olarak yüceltilmesi, örgütün propagandasını içeren kitapların bulundurulması, içeriğinde örgütün propagandasına dönüştürülmüş eylemlere ait görüntülerin yer aldığı videoların bulundurulması da değerlendirmeye alınarak, başvurucunun, siyasi parti faaliyetleri adı altında PKK/KCK terör örgütünün amaçlarına hizmet ettiği belirtilmiştir.xi. Sonuç olarak, başvurucunun eylemlerinin 2011 ve 2012 yılları içinde çeşitli tarihlerde ve süreklilik arz edecek şekilde belli bir yoğunluğa ulaştığı, böylelikle terör örgütü PKK/KCK ile başvurucu arasında organik bir bağ oluştuğu ve başvurucunun terör örgütünün bir üyesi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Buna karşılık, başvurucu hakkında her ne kadar terör örgütü yöneticisi olma suçundan kamu davası açılmış ise de başvurucunun eylemlerinin örgütü sevk ve idare seviyesine varmadığı kanaatine varıldığından eylemlerin terör örgütü üyesi olma suçu aşamasında kaldığı kabul edilmiştir. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucu Kamber Söylemez hakkında yapılan değerlendirmelerde özetle; i. Başvurucunun KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında, silahlı çatışmalarda öldürülen terör örgütü üyeleri ile herhangi bir irtibatı bulunmamasına rağmen farklı tarihlerde altı kez bahse konu terör örgütü üyelerinin aileleriyle ve cesetlerinin ailelerine teslimi ile yakından ilgilenerek cenazeleri sahiplendiği, onları şehit olarak nitelendirdiği belirtilmiştir.ii. İddianamede başvurucunun PKK/KCK terör örgütünün talimatları doğrultusunda izinsiz nevruz gösterisine katılmasının terör örgüt üyeliğine bir delil olarak ileri sürülmesiyle ilgili olarak, yasaklanmış olmasına rağmen bir etkinliğe katılmanın ancak örgüt talimatı ile hareket ettiğinin anlaşılması hâlinde terör örgütü üyeliğinin delili olabileceği belirtilmiştir. Somut olayda ise 17/3/2012 tarihli telefon görüşmelerine göre başvurucunun anılan etkinliğe BDP Genel Merkezinin talimatı ile katılmış olduğu anlaşıldığından bu eylem terör örgütü üyeliğine delil olarak değerlendirilmemiştir. iii. Başvurucunun örgüt talimatıyla Midyat ve Gemlik'e giderek çeşitli faaliyetlerde bulunduğu yönündeki iddianın dosyadaki mevcut delillere göre bunun ispatlanamadığı belirtilerek bu eylemler terör örgütü üyeliğine delil olarak değerlendirilmemiştir. iv. Başvurucunun bazı telefon görüşmelerinde, ölen bir örgüt mensubunun Yüksekova dışında bir yere defninin sağlanması için öğretmenlerden para toplanmasını teklif etmesi de, başvurucunun bunu KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesi" kapsamındaki görevleri doğrultusunda yaptığı ve böylece örgüte maddi gelir sağlamaya çalıştığı vurgulanarak delil olarak değerlendirilmiştir.v. Başvurucunun ikametinde yapılan aramada elde edilen dokümanlarda PKK/KCK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'a ait görüşlerin bulunduğu bazı belgeler ile PKK/KCK terör örgütü üyesi şahısların terör örgütüne katıldıktan sonra çektirmiş olduğu fotoğrafların bulunduğu ifade edilmiştir. Ayrıca bu aramada ele geçirilen dijital malzemelerin içinde, ölü olarak ele geçirilen bazı örgüt üyelerinin fotoğraflarının; müzik dosyaları arasında ise PKK/KCK terör örgütünün 2007 yılında Hakkari Dağlıca Karakoluna yaptığı ve 12 askerin şehit olduğu karakol baskınını övgüyle anlatan "Awaze Çiya-Oramar" isimli şarkının bulunduğu belirtilmiş, bunlar da başvurucunun terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edilmiştir.vi. Faaliyetlerinde başvurucunun da yer aldığı BDP'nin Malatya parti binasında PKK/KCK terör örgütünün silahlı üyeleri ile örgütün kurucusu ve lideri olan Abdullah Öcalan'a ait fotoğrafların duvarlara ve camlara asılması, örgüt bayrağının bulunması, bu kişilerin şehit ya da fedailer olarak yüceltilmesi, örgütün propagandasını içeren kitapların ve içeriğinde örgütün propagandasına dönüştürülmüş eylemlere ait görüntülerin yer aldığı videoların bulundurulması da değerlendirmeye alınarak, başvurucunun siyasi parti faaliyetleri adı altında PKK/KCK terör örgütünün amaçlarına hizmet ettiği belirtilmiştir.vii. Sonuç olarak, başvurucunun eylemlerinin 2011 ve 2012 yılları içinde çeşitli tarihlerde ve süreklilik arz edecek şekilde belli bir yoğunluğa ulaştığı, böylelikle terör örgütü PKK/KCK ile başvurucu arasında organik bir bağ oluştuğu ve başvurucunun terör örgütünün bir üyesi olduğu sonucuna varılmıştır. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucu Zeki Kılıçgedik hakkında yapılan değerlendirmelerde özetle;i. Başvurucunun KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında, silahlı çatışmalarda öldürülen terör örgütü üyeleri ile herhangi bir irtibatı bulunmamasına rağmen farklı tarihlerde on dokuz kez bahse konu terör örgütü üyelerinin aileleriyle ve cesetlerinin ailelerine teslimi ile yakından ilgilenerek cenazeleri sahiplendiği, onları şehit olarak nitelendirdiği belirtilmiştir.ii. Başvurucunun terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanışını protesto etmek için kendini yakarak öldüren E.nin ve ayrıca silahlı çatışmada öldürülen bir terör örgütü üyesinin ölüm yıl dönümünde mezarı başında anılması etkinliklerine katıldığı belirtilmiştir. Başvurucunun bu şekilde terör örgütü üyelerini ve örgüt lideri Abdullah Öcalan'ı sahiplendiğine vurgu yapılarak bu eylemler terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edilmiştir. iii. Başvurucunun 17/5/1994 tarihinde silahlı çatışma neticesinde öldürülen yirmi sekiz terör örgütü üyesini anmak amacıyla KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında çatışma bölgesine giderek anma etkinliğine katıldığı ve anma etkinliği sırasında, terör örgütünün marşının birlikte söylenmiş olması ve örgüt lideri Abdullah Öcalan lehine slogan atılması da dikkate alınarak, terör örgütü üyelerini sahiplendiği belirtilmiştir. iv. Başvurucunun PKK/KCK terör örgütü tarafından verilen talimatlar üzerine Abdullah Öcalan ve PKK/KCK tutuklularına destek vermek amacıyla süresiz açlık grevine gittiği ve örgüt lideri ile PKK/KCK terör örgütünün diğer üyelerini uğrunda açlık grevi yapacak derecede sahiplendiği belirtilmiştir. v. Başvurucunun evinde yapılan aramada "Abdullah Öcalan" isimli kitabın bulunması diğer delillerle birlikte değerlendirilerek örgüt kurucusuna ve dolayısıyla örgüte bağlılığını ortaya koyduğu kanaatine varılmış ve buda başvurucunun terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edilmiştir. vi. Başvurucu Gökan İmer'in ikametinde yapılan aramada ele geçirilen fotoğraflarda PKK/KCK terör örgütünü simgeleyen bayrak altında yüzlerini kapatmış şahısların ellerinde ve yerde, atmaya hazır hâlde molotof patlayıcıların olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra aynı gün ve aynı makine ile çekildiği teknik olarak tespit edilen başka bir fotoğrafta ise başvurucunun Zeki Kılıçgedik ile birlikte diğer başvurucular Gökan İmer ve Gaffar Bayram'ın da birlikte olduğu görülmüştür. Gökan İmer'in alınan beyanına göre bahsi geçen fotoğraf, Silopi'deki bir eylem sırasında çekilmiştir. Böylelikle başvurucunun Silopi'de gerçekleşen ve PKK/KCK terör örgütünün propagandasına dönüştürülen bu eyleme katıldığı sonucuna ulaşılmıştır.vii. Ayrıca faaliyetlerinde başvurucunun da yer aldığı BDP'nin Malatya parti binasında PKK/KCK terör örgütünün silahlı üyeleri ile örgütün kurucusu ve lideri olan Abdullah Öcalan'a ait fotoğrafların duvarlara ve camlara asılı olması ve örgüt bayrağının bulunması, bu kişilerin şehit ya da fedailer olarak yüceltilmesi, örgütün propagandasını içeren kitapların ve içeriğinde örgütün propagandasına dönüştürülmüş eylemlere ait görüntülerin yer aldığı videoların bulundurulması değerlendirmeye alınarak, başvurucunun siyasi parti faaliyetleri adı altında PKK/KCK terör örgütünün amaçlarına hizmet ettiği belirtilmiştir.viii. Sonuç olarak, başvurucunun eylemlerinin 2011 ve 2012 yılları içinde çeşitli tarihlerde ve süreklilik arz edecek şekilde belli bir yoğunluğa ulaştığı, böylelikle terör örgütü PKK/KCK ile başvurucu arasında organik bir bağ oluştuğu ve başvurucunun terör örgütünün bir üyesi olduğu sonucuna varılmıştır. Mahkemenin gerekçeli kararında başvurucu Gökan İmer hakkında yapılan değerlendirmelerde özetle: i. Başvurucunun KCK Sözleşmesi'nin maddesinin fıkrasının (e) bendinde yer alan "Şehit Aileleri ile Dayanışma ve Gaziler Komitesindeki" görevleri kapsamında silahlı çatışmalarda öldürülen terör örgütü üyeleri ile herhangi bir irtibatı bulunmamasına rağmen farklı tarihlerde on kez bahse konu terör örgütü üyelerinin aileleriyle ve cesetlerinin ailelerine teslimi ile yakından ilgilenerek cenazeleri sahiplendiği, onları şehit olarak nitelendirdiği belirtilmiştir.ii. Başvurucunun terör örgütü üyelerinin cenazelerinin ailelerine teslimi sırasında kamera ile görüntülerini çekerek örgütün yayın kuruluşlarına gönderdiği, ayrıca zaman zaman bu yayın kuruluşlarına canlı bağlanarak terör örgütü üyelerinin cenazelerine ilişkin bilgiler aktardığı belirtilmiştir.iii. Başvurucunun fiziki takip tutanaklarına göre, PKK/KCK terör örgütütarafından kurulduğu ve örgütün amaçlarına hizmet eden bir dernek olduğu tespit edilen KÜRDİ-DER isimli Dernekte örgüt sempatizanlarına ders vererek örgüt bilincinin yerleşmesini sağladığı, bu eylemin de terör örgütü üyeliğinin bir delili olarak kabul edildiği belirtilmiştir.iv. Başvurucunun terör örgütünün amaç ve ideolojileri doğrultusunda toplantı, yardım ve aidat adı altında para toplayarak örgüte maddi destek sağladığı, BDP Malatya parti binasında el konulan gelir gider defterine göre başvurucu ve diğer sanıkların örgüt yanlısı şahısların işyerlerine kendi yaptırdıkları kumbaraları koyarak buralara yapılan bağışları topladıkları ve bunları çatışmalarda ölen terör örgütü üyelerinin ailelerine teslim ettikleri ifade edilmiştir. v. Başvurucunun ikametinde yapılan aramada ele geçirilen fotoğraflarda PKK/KCK terör örgütünü simgeleyen bayrak altında yüzlerini kapatmış şahısların ellerinde ve yerde, atmaya hazır hâlde molotof patlayıcıların olduğu tespit edilmiştir. Fotoğrafta başvurucunun da bulunduğu belirtilmiş, başvurucunun alınan beyanına göre bahsi geçen fotoğraf Silopi'deki bir eylem sırasında çekilmiştir. Böylelikle başvurucunun Silopi'de gerçekleşen ve PKK/KCK terör örgütünün propagandasına dönüştürülen bu eyleme katıldığı sonucuna ulaşılmıştır.vi. Başvurucunun PKK/KCK terör örgütünü simgeleyen sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan bayrağı, PKK/KCK terör örgütü üyelerine ait "Ey şehit, senin yolun bizim yolumuzu aydınlatıyor" ibareli fotoğrafları ve örgüt lideri Abdullah Öcalan'ı övücü sloganların atıldığı video görüntülerini evinde bulundurduğu, tüm bunların başvurucunun örgüte ve örgüt liderine bağlılığını ortaya koyduğu ifade edilmiştir.vii. Ayrıca faaliyetlerinde başvurucunun da yer aldığı BDP'nin Malatya parti binasında PKK/KCK terör örgütünün silahlı üyeleri ile örgütün kurucusu ve lideri olan Abdullah Öcalan'a ait fotoğrafların duvarlara ve camlara asılı olması ve örgüt bayrağının bulunması, bu kişilerin şehit ya da fedailer olarak yüceltilmesi, örgütün propagandasını içeren kitapların ve içeriğinde örgütün propagandasına dönüştürülmüş eylemlere ait görüntülerin yer aldığı videoların bulundurulması değerlendirmeye alınarak, başvurucunun siyasi parti faaliyetleri adı altında PKK/KCK terör örgütünün amaçlarına hizmet ettiği belirtilmiştir.viii. Sonuç olarak, başvurucunun eylemlerinin 2011 ve 2012 yılları içinde çeşitli tarihlerde ve süreklilik arz edecek şekilde belli bir yoğunluğa ulaştığı, böylelikle terör örgütü PKK/KCK ile başvurucu arasında organik bir bağ oluştuğu ve başvurucunun terör örgütünün bir üyesi olduğu sonucuna varılmıştır. Mahkemece başvurucular hakkında verilen mahkûmiyet kararı Yargıtay Ceza Dairesi tarafından yapılan temyiz incelemesi sonucu 5/12/2014 tarihinde onanarak kesinleşmiştir. Onama kararının ilgili kısmı şöyledir:"Modern demokrasilerde özgürlüklerle doğrudan ilişkili olan ve yüksek bir meşruiyete sahip bulunan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün, diğer başka özgürlükler gibi; terör örgütlerince kötüye kullanılmak istenebileceği açıktır. Nitekim bir siyasi faaliyetteki asıl hedef ve amaçların açıklanan hedef ve amaçlardan daha başka olabileceği, asıl hedef ve amaçların gizlenebileceği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 'Yazar ve diğerleri' kararında da vurgulanmıştır.Anayasamızın maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddesi ile tanınan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün kötüye kullanımı, yine Anayasamızın 14/2 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin maddeleri uyarınca yasaklanmıştır. Bir faaliyetin siyasi faaliyet-örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmesi ve Anayasa ile Sözleşmenin korumasından yararlanabilmesi için gerçekleştirilmekte olduğu bağlam ile birlikte cebir ve şiddet ile ilişkisi, kullanılan yöntem ve takip edilen amacın hukuk ve demokrasi kurallarına uygun olup olmadığı ve bir terör örgütü ile amaç veya yöntem bakımından ya da yapısal bir bağlantısının bulunup bulunmadığına bakılmalı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17 Temmuz 2001 tarihli 'Sadak ve diğerleri' kararında yaptığı ayrım da dikkate alınmalıdır...Bir kısmı bir siyasi partiye üye de olan sanıkların, siyasi faaliyet görünümü altında gerçekleştirdikleri eylemleri bu ilkeler çerçevesinde ve olay yeri görüntüleri, olay, arama, el koyma, döküman inceleme, iletişimin tespiti, teknik ve fiziki takip tutanakları ve tüm dosya kapsamına göre değerlendirildiğinde salt siyasi faaliyet kapsamında görülemeyeceği anlaşıldığından eylemlerin bir bütün halinde silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil üyesi olma suçunu oluşturacağına ilişkin kabulde bir isabetsizlik görülmemiş ve sanıklar müdafilerinin bir siyasi partinin yetkilileri olarak yürütülen siyasi faaliyetlerin suç sayılarak cezalandırılamayacağına ilişkin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir..." Başvurucular Yargıtay ilamından 29/1/2015 tarihinde haberdar olduklarını belirtmişlerdir. Başvurucular 27/2/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Metin Birdal (GK), B. No: 2014/15440, 22/5/2019, §§ 28-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/3712
Başvuru, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılama yapılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının; başvurucular hakkında verilen iletişimin dinlenmesi ve teknik araçlarla izleme kararlarının hukuka aykırı olması nedeniyle haberleşme hürriyetinin; başvurucuların üyesi oldukları siyasi partinin bazı faaliyetlerine katılmalarının terör örgütüne üye olma suçundan verilen mahkûmiyet kararında delil olarak değerlendirilmiş olması nedeniyle toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının; ceza infaz kurumu koşullarının sağlık bakımından uygun olmaması nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvurucu, hakkında birtakım basın yayın organlarında çıkan haber ve yayınlar nedeniyle, ilgililer hakkında yaptığı şikâyet neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini belirterek, Anayasa’nın , , , , , , ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuru, 1/4/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 10/7/2013 tarihinde, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru dilekçesindeki ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu vekili tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına (12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu madde ile görevli) verilen 11/9/2012 tarihli dilekçe ile, başvurucunun İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcılığına atanmasının akabinde Akşam gazetesinin internet sitesinde başvurucu hakkında “terör artık işkenceci polise emanet”, “davalar rütbe almaya engel değil” gibi başlıklar taşıyan haberler yayınlandığı, haber içeriklerinde başvurucunun kimliğinin açıklandığı belirtilerek, ilgililer hakkında 3713 sayılı Kanun’un maddesi uyarınca işlem yapılması talep edilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 17/10/2012 tarih ve 2012/1883 soruşturma numaralı evrak kapsamında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş, hakaret ve iftira suçları yönünden görevsizlik kararı verilerek dosya Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Başvurucu tarafından, ek kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen karar aleyhine yapılan itiraz, Bursa Ağır Ceza Mahkemesinin 31/1/2013 tarih ve 2013/127 Değişik İş sayılı kararı ile kesin olarak reddedilmiştir. İtirazın reddine dair karar 7/3/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir.B. İlgili Hukuk 3713 sayılı Kanun’un “Açıklama ve yayınlama” başlıklı maddesi şöyledir:“İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.Bu Kanunun 14 üncü maddesine aykırı olarak muhbirlerin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.”
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/2355
Başvurucu, hakkında birtakım basın yayın organlarında çıkan haber ve yayınlar nedeniyle, ilgililer hakkında yaptığı şikâyet neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini belirterek, Anayasa’nın 15. , 17. , 19. , 20. , 2 22. , 26. , 36. ve 40. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
0
Başvuru; öğretmen olarak görev yapan başvurucu hakkında yapılan soruşturmalar neticesinde idari görevinin geri alınmasının ve disiplin cezaları verilmesinin mobbing (psikolojik taciz) oluşturması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının, idare tarafından mahremiyetine ilişkin bilgi ve belgelerin toplanması ve ifşa edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 31/10/2013 tarihinde Kırıkkale İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 31/3/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 15/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 14/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 25/8/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 9/9/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyaları içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, kimya teknolojisi öğretmeni ve kimya teknolojileri alanı bölüm şefi unvanıyla görev yaptığı Hacı Hidayet Doğruer Çok Programlı Lisesi müdürü hakkında okulu kendi koyduğu kurallara göre yönettiği, şahsi menfaatlerine öncelik verdiği, çalışanlar arasında ayrımcılık yaptığı, geçinemediği öğretmenleri rencide ettiği, yıldırmak amacıyla kendisine karşı açık bir tavır içinde olduğu ve psikolojik baskı uyguladığı gerekçeleriyle idari yönden soruşturulması talebiyle 28/2/2012 tarihinde Bahşılı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne dilekçe sunmuştur. Hakkında soruşturma yapılması istenen okul müdürü tarafından 3/4/2012 tarihinde aynı makama sunulan dilekçe ile başvurucu hakkında muhakkik görevlendirilmesi talep edilmiştir. İlgili gerekçe şöyledir: “i. 2011-2012 eğitim ve öğretim dönemi içerisinde sürekli olarak sevkli olduğu, sağlık kuruluşuna gittiğini beyan ettiği saatler ile sağlık kuruluşuna başvurduğu saatlerin uyuşmadığı,  ii. Planlama ve bakım-onarım görevleri sırasında laboratuar yerine kütüphane ve öğretmenler odasında zaman geçirdiği,  iii. Bölüm şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevini yapmadığı, bu görevleri alanındaki diğer öğretmenlere bıraktığı, iv. İkinci dönem alan zümre toplantısını yapmayıp, kağıt üzerinde yapılmış gibi gösterdiği ve ikinci dönem ders zümre toplantılarını organize etmediği,  v. 19/3/2012, 26/3/2012 ve 2/4/2012 tarihlerinde nöbetçi olduğu halde görevine geç geldiği ve İstiklal Marşı törenlerine katılmadığı,  vi. Alan ve bölümlerde tutulması gereken tüketim malzemeleri sarf defterini tutmadığı, idare tarafından yapılan uyarıları da dikkate almadığının tespit edildiği,  vii. Bölüm öğretmenleri ve okul idaresi ile iletişim ve işbirliğine yanaşmaması nedeniyle okuldaki iş ve işlemleri aksattığı...” Bölüm şefliği görevini yürüten başvurucunun planlama, bakım ve onarım görevlerini aksattığı gerekçesiyle okul idaresi tarafından farklı tarihlerde sevkli olduğu sağlık kuruluşlarına giriş-çıkış saatleri ile poliklinik kayıtları sorulmuş ve bu kapsamda bilgi edinilmiştir. Başvurucu ve görev yaptığı okulun müdürü hakkında idari yönden soruşturmalar yürütülmüş ve her ikisi hakkında Kırıkkale Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü Eğitim Denetmenleri Başkanlığınca 19/6/2012 tarihli ve 07/8 sayılı soruşturma raporu düzenlenmiştir. Söz konusu raporda, okul müdürü hakkındaki iddiaların sübut bulmadığı, dolayısıyla herhangi bir işlem yapılmasına yer olmadığı; başvurucu hakkındaki “2011-2012 eğitim-öğrenim dönemi içerisinde sürekli olarak sevkli olduğu, sağlık kuruluşuna gittiğini beyan ettiği saatler ile sağlık kuruluşuna başvurduğu saatlerin uyuşmadığı” şeklindeki iddianın, tedavilerin başlangıç ve bitiş saatlerinin belirlenmesi ile ilgili yasal bir düzenlemenin olmayışı ve tedavilerin belirli saatlerle sınırlandırılmayan bir süreç olduğu gerekçesiyle sübut bulmadığı, diğer iddiaların ise 10/6/1930 tarihli ve 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’un maddesi ile 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesi gereğince disiplin yönünden ayrı ayrı ihtar cezası gerektirdiği ve idari yönden, kimya teknolojisi alanı bölüm şefi olan başvurucunun bu göreve atanma onayının geri alınması gerektiği şeklinde teklif getirilmiştir. Anılan raporda soruşturulan okul müdürü hakkında yapılan değerlendirmeler şöyledir: "Okulu yasa ve yönetmeliklere göre değil kendi koyduğu kurallara göre yönettiği iddiasıyla ilgili olarak; ... tanık olarak ifadelerine başvurulanların benzer ifadelerinde okul müdürü Yalçın Bey’in okulu yasa ve yönetmeliklere göre değil kendi koyduğu kurallara göre yönettiği iddiasının doğru olmadığını, bu tür bir duruma ve yasa ve yönetmeliklere aykırı bir durumuna tanık olmadıklarını, okul müdürünün okulu yasa ve yönetmelikler çerçevesinde yönetmekte olduğunu belirtmekle, hizmetli Gani B. ifadesinde okul müdürünün 2010 yılında okuldaki doğalgaz arızasını Hacer Hanım’ın İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne ve yetkililere bildirelim demesine karşı müdür beyin Hacer Hanım’a bunu yaparsanız beni karşınızda bulursunuz, köprüleri yıkarsanız sözlerini duymadığını, böyle bir konuşma duymadığını ifade etmekle ... iddia sübut bulmamaktadır. Okulun menfaatleri yerine şahsi ilişkilerine öncelik tanıdığı ile ilgili olarak; ... tanık olarak ifadelerine başvurulanların benzer ifadelerinde okul müdürleri Yalçın Bey’in okulun menfaatleri yerine şahsi ilişkilerine öncelik tanıdığı iddiasına tanık olmadıklarını, Yalçın Bey’in okulun menfaatlerini koruduğunu ve gözettiğini, eğitim ve öğretimi, öğrencilerin menfaatlerini ön plana almakta olduğunu, okulu daha iyi geliştirmek için elinden geleni yapmakta olduğunu ifade etmekle ... iddia sübut bulmamaktadır. Çalışanlar arasında ve ders programı, ek derslerin öğretmenlere dağıtılması ... vs. gibi konularda öğretmenler arasında ayrım yaptığı iddiasıyla ilgili olarak; ... tanık olarak ifadelerine başvurulanların benzer ifadelerinde okul müdürünün çalışanlar arasında ve ders programı, ek derslerin öğretmenlere dağıtılması ... vs. gibi konularda öğretmenler arasında ayrım yaptığı iddiasına tanık olmadıklarını, okul müdürü Yalçın Bey’in ders programlarını yaparken öğretmenlerin görüşlerini aldığını, adil, eşit bir şekilde programı yaptığının ifade edilmesiyle, programdaki değişikliğindeki düzenlemenin öğretmen Gülüzar K.’nın rapor alması nedeniyle olduğunun, Gülüzar K.’nın rapor sonrası göreve başladıktan sonra eski programa dönüldüğünün, yapılan program değişikliğinde öğretmenlerin mevcut görevlerinin, boş günlerinin, boş ders saatlerinin gözönünde bulundurularak hazırlandığının ve Hacer KAHRAMAN’ın bu değişiklikten sadece bir ders saatinin eksildiğinin, bölüm öğretmenleri arasında ders sayısı açısından yıl içerisinde anlamlı bir farklılığın olmadığının anlaşılmasıyla ... iddia sübut bulmamaktadır. Ayrıca geçinemediği öğretmenleri öğrencilerin önünde rencide ettiği iddiası ile ilgili olarak; ... tanık olarak ifadelerine başvurulanların benzer ifadelerinde okul müdürünün herhangi bir öğretmeni, Hacer Hanım’ı, personeli veya başka birini öğrencilerin, öğretmenlerin, personelin yanında veya başka bir yerde rencide ettiğine, rencide edici bir sözüne, psikolojik bir baskı uyguladığına tanık olmadıklarını ifade etmekle ... iddia sübut bulmamaktadır.” Anılan raporda soruşturulan başvurucu hakkında disiplin cezası verilmesi teklifini içeren değerlendirmelerin bulunduğu ilgili kısımlar şöyledir: "Planlama, bakım, onarım görevleri sırasında laboratuar yerine kütüphane ve öğretmenler odasında zaman geçirdiği iddiasıyla ilgili olarak; ... okul idaresince 2012, 2012 ve 2012 tarihli müdür yardımcılarının tuttuğu tutanakla tespit edildiğini belirtmekle, müdür yardımcıları ... ifadelerinde bu durumu tutanaklarla tespit ettiklerini belirtmekle ve bu durumun tutanaklarla belirlendiğinin görülmesiyle öğretmen Nilgün Ç. ifadesinde Hacer Hanım’ın planlama, bakım, onarım görevleri sırasında genelde öğretmenler odasında olduğunu görüyor olduğunu ifade etmekle öğretmen Hacer KAHRAMAN ifadesinde planlar doğrultusunda plana uygun olarak yapması gereken işlerini aksatmadan yaptığını, bunun yanında ek olarak laboratuarlarla ilgili risk eylem planları, risk analizleri, malzeme kullanım talimatları gibi bilgisayarda yapması gereken işlerinde olduğunu ve bu işleri de dizüstü bilgisayarda zor yaptığı için kütüphane veya öğretmenler odasındaki bilgisayarda yaptığını kabullenmekle iddia sübut bulmaktadır. Sübutbulan bu hususla ilgili olarak ... Hacer KAHRAMAN’ın “Talimatname ve emirler mucibinde yapılması lazım olan vazifelerin ifasında kusur etmek” eyleminin faili durumunda olduğu ve fiilinin 1702 sayılı Kanunun 20/ maddesi kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Alan şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevini yapmadığı, bu görevleri alanındaki diğer öğretmenlere bıraktığı iddiasıyla ilgili olarak Hacer KAHRAMAN alan şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevini yürüttüğünü belirtse de, okul müdürü Yalçın K. ifadesinde öğretmen Hacer KAHRAMAN’ın alan şefliği görevinden kaynaklanan bölüm öğretmenleri arasında iş bölümünü yapamıyor olduğunu, 2011-2012 eğitim öğretim yılında sene başında ders programının hazırlanması amacıyla alan derslerinin alan öğretmenlerine dağıtımını kendisi yapamamış öğretmenler arasında bu nedenle huzursuzluk çıktığını, 2011 yılı METEF fuarına hazırlanmak amacıyla Hacer Hanım’a görev verildiğini ancak tarafından hiçbir hazırlık yapılmamış olduğunu, alana alınacak malzemelerle ilgili bölüm öğretmenlerinin görüşlerine dikkat etmeyip kendi görüşünde ısrarcı olduğunu ifade etmiş, müdür yardımcısı Fatih K. ifadesinde öğretmen Hacer KAHRAMAN’ın bölümle ilgili yönetim ve organize faaliyetlerini yapmaktan kaçındığını, bölümle ilgili işlerin diğer bölüm öğretmenleri tarafından yürütüldüğünü görüyor olduğunu, bölüm öğretmenleri arasındaki koordinasyon ve iş bölümü sürecinde sorumluluk almamakta olduğunu, ... diğer yedi öğretmenin benzer ifadelerle Hacer Hanım’ın bölüm şefi olarak bölümdeki diğer öğretmenlerle koordinasyonu sağlayamadığını ifade etmeleri ve kimya laboratuarının durumu ile ilgili olarak tutulan tutanağın görülmesiyle, öğretmen Hacer KAHRAMAN’ın alan şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevlerini aksattığı ve bu görevleri alandaki diğer öğretmenlerin zaman zaman yaptığı hususu sübut bulmaktadır. ... Hacer KAHRAMAN’ın “Talimatname ve emirler mucibinde yapılması lazım olan vazifelerin ifasında kusur etmek” eyleminin faili durumunda olduğu ve fiilinin 1702 sayılı Kanunun 20/ maddesi kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca idari yönden, öğretmen Hacer KAHRAMAN’ın alan şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevlerini aksattığı anlaşıldığından, kimya teknolojisi alanı bölümü şefi olarak atanma görev onayının geri alınmasının uygun olacağı sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır. ... 19/3/2012, 26/3/2012 ve 2/4/2012 tarihlerinde nöbetçi olduğu halde görevine geç geldiği ve İstiklal Marşı törenlerine katılmadığı iddiasıyla ilgili olarak, ... müdür yardımcıları ve nöbetçi öğretmen tarafından tutulan ve tutanaklar ve bu kişilerin benzer ifadelerinde Hacer Hanım’ın belirtilen günlerde sabah nöbet görevine geç geldiğini ve istiklal Marşı törenlerine katılamadığını tutanaklarla tespit ettiklerini belirtmekle ve tutanaklarda da bu durumun görülmesiyle, Hacer KAHRAMAN ifadesinde bu günlerde arkadaşının arabası ile geldiğinden biraz geciktiğini, nöbet görevine geç geldiğini kabullenmekle iddia sübut bulmaktadır. Sübut bulan bu hususla ilgili olarak ... Hacer KAHRAMAN’ın “Talimatname ve emirler mucibinde yapılması lazım olan vazifelerin ifasında kusur etmek” eyleminin faili durumunda olduğu ve fiilinin 1702 sayılı Kanunun 20/ maddesi kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Mesleki Teknik Eğitim Yönetmeliğine göre alan ve bölümlerde tutulması gereken “Tüketim Malzemeleri Sarf Defterini” tutmadığı, idare tarafından yapılan uyarıları da dikkate almadığının tespit edildiği iddiasıyla ilgili olarak; ... Hacer KAHRAMAN ifadesinde tutulması gereken tüketim malzemeleri defterini bilgisayar ortamında tuttuğunu, ancak okul bilgisayarların laptoplardan birinde virüs bulunduğu için bütün klasörlerdeki dosyalarının silindiğini, defalarca kurtarmaya çalıştığını, ancak kurtaramadığını belirtmekle iddia sübut bulmaktadır. . Sübut bulan bu hususla ilgili olarak ... Hacer KAHRAMAN’ın “Talimatname ve emirler mucibinde yapılması lazım olan vazifelerin ifasında kusur etmek” eyleminin faili durumunda olduğu ve fiilinin 1702 sayılı Kanunun 20/ maddesi kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Hacer KAHRAMAN’ın bölüm öğretmenleri ve okul idaresi ile işbirliğine yanaşmaması nedeniyle okuldaki iş ve işlemlerin aksadığı iddiası ile ilgili olarak; ... öğretmenler Ali A., Nilgün Ç., Murat E., Orhan Ç., Hakan Şahin E. benzer ifadelerinde Hacer Hanım’ın alan şefi olması nedeniyle okul idaresi ve kimya bölümü öğretmenleri arasındaki koordinasyon görevi sorumluluğunda bir birlik sağlayamıyor olduğunu, alan şefliğinden kaynaklanan görevlerini tam olarak yerine getirememesi nedeniyle aksaklıklar ortaya çıkıyor olduğunu,bölümün idari işlerinde aksaklıkların ortaya çıkıyor olduğunu, Gülüzar K. bu durumun Hacer Hanım’ın iletişim biçiminden kaynaklandığını düşünüyor olduğunu, İsmail K. kimya bölümü olarak aralarında koordineli bir şekilde işbirliği içerisinde işleri yürütemediklerini, Aynur A. bölüm şefi Hacer Hanım’ın okul idaresinin bölüm işleri ile ilgili söylediklerini bazen yapmama gibi bir tutum içerisine girdiğini birkaç defa gördüğünü ifade etmekle, Hacer KAHRAMAN ifadesinde okul idaresinin kendisine bölüm şefi olarak bildireceği bazı konularda yerine diğer arkadaşlardan birine kasıtlı olarak bildiriyor olmasının alan şefi olarak kendisini dikkate almadığını gösteriyor olduğunu ve bunun da idareyle alan şefi olarak aralarındaki iş ve işlemlerin aksamasına neden olduğunu belirtmekte, ifadelerden öğretmen Hacer KAHRAMAN’ın alan şefi olarak alan öğretmenleri ve okul idaresi ile koordinasyonu sağlayamadığı, bu durumda iş ve işlemlerde aksaklıklara neden olduğu hususu sübut bulmaktadır. Sübut bulan bu hususla ilgili olarak ... Hacer KAHRAMAN’ın “Görevin işbirliği içinde yapılması ilkesine aykırı davranışlarda bulunmak” eyleminin faili durumunda olduğu ve fiilinin 1702 sayılı Kanunda tam karşılığının olmadığı, 657 sayılı Kanunun 125/A-h maddesi kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Hacer KAHRAMAN’ın alan şefi olarak alan öğretmenleri ve okul idaresi arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlayamadığı ve bunun da iş ve işlemlerin aksamasına neden olduğu anlaşıldığından ... Hacer KAHRAMAN’ın kimya teknolojisi alanı bölüm şefi olarak atanma görev onayının geri alınmasının uygun olacağı sonuç ve kanaatine ulaşılmıştır.” Söz konusu raporda getirilen teklif dikkate alınarak Kırıkkale Valiliğinin 18/7/2012 tarihli ve 11136 sayılı kararıyla başvurucunun kimya teknolojileri alanı bölüm şefliği görevlendirmesi iptal edilerek asli görevi olan aynı okul kimya teknolojileri öğretmenliğine döndürülmesine karar verilmiştir. Okul müdürü hakkında ise iddialar sübut bulmadığı gerekçesiyle herhangi bir işlem yapılmamıştır. Ayrıca anılan rapora karşı başvurucunun 19/7/2012 tarihinde savunması alınmış ve başvurucu hakkında Bahşılı İlçe Millî Eğitim Müdürlüğünün 2/8/2012 tarihli ve 679-1077 sayılı işlemiyle aşağıdaki şekilde disiplin cezaları verilmiştir: “i. Planlama, bakım, onarım görevleri sırasında laboratuar yerine kütüphane ve öğretmenler odasında zaman geçirdiğinizle ilgili fiiliniz mesleki yönden yasak fiillere ilişkin özel kanun olan 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’un 20/1 maddesi kapsamında “İHTAR” cezası ile tecziye edilmeniz gerekmekte ise de; savunmanız yeterli bulunduğundan herhangi bir işleme gerek bulunmamıştır. ii. Bölüm öğretmenleri ve okul idaresi ile işbirliğine yanaşmamanız nedeniyle okuldaki iş ve işlemlerin aksadığıyla ilgili mesleki yönden yasaklı fiillere ilişkin özel Kanun olan 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’da tam ve açık karşılığının bulunmaması nedeni ile genel nitelikte yasal bir düzenleme olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125/A-h maddesi gereğince “UYARMA” cezası ile tecziye edilmesi gerekirken, geçmiş hizmetleriniz sırasında olumlu davranışlarınız tarafımdan değerlendirilmiş olup, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun maddesinin E/k fıkrasından sonra gelen paragraf göz önünde bulundurularak cezai tayinine gerek görülmemiştir. iii. Alan şefliği görevinden kaynaklanan yönetim ve koordinasyon görevini yapmayarak, bu görevleri diğer öğretmenlere bıraktığınızla ilgili olarak 19/7/2012 tarihli savunmanız yeterli görülmemiştir. 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’un 20/1 maddesi gereğince “İHTAR” cezası ile tecziye edildiniz. iv. 19/3/2012, 26/3/2012 ve 2/4/2012 tarihlerinde nöbetçi olduğunuz halde göreve geç geldiğiniz ve İstiklal Marşı törenlerine katılmadığınızla ilgili olarak 19/7/2012 tarihli savunmanız yeterli görülmemiştir. 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’un 20/1 maddesi gereğince “İHTAR” cezası ile tecziye edildiniz. v. Mesleki Teknik Eğitim Yönetmeliğine göre alan ve bölümlerde tutulması gereken tüketim malzemeleri sarf defterini tutmadığınız, idare tarafından yapılan uyarıları da dikkate almadığınızla ilgili olarak 19/7/2012 tarihli savunmanız yeterli görülmemiştir. 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun’un 20/1 maddesi gereğince “İHTAR” cezası ile tecziye edildiniz.” 3/8/2012 tarihinde tebliğ edilen söz konusu disiplin cezası işlemine karşı başvurucu tarafından 9/8/2012 tarihinde yapılan itiraz, Kırıkkale İl Millî Eğitim Müdürlüğünün 13/8/2012 tarihli yazısı ile reddedilmiştir. Başvurucu tarafından Bahşılı İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne sunulan 3/8/2012 tarihli dilekçe ile bilgi edinme hakkı kapsamında kendisi hakkında düzenlenen soruşturma dosyasının rapor ve eklerinin birer suretinin kendisine verilmesi talep edilmiş ve idare tarafından 7/8/2012 tarihli yazı ile soruşturma raporunun ilgili sayfaları ile sonuç, kanaat ve teklif bölümlerinin bir sureti başvurucuya verilmiştir. Yine aynı makama başvurucu tarafından sunulan 10/8/2012 tarihli dilekçe ile 28/2/2012 tarihli şikâyet dilekçesinin akıbeti sorularak soruşturma dosyasının bir sureti talep edilmiş; idarenin 14/8/2012 tarihli cevap yazısı ile söz konusu iddialar sübut bulmadığından işlem yapılmadığı şeklinde başvurucuya bilgi verilmiştir. Ayrıca başvurucu tarafından görev yaptığı Okul Müdürlüğüne sunulan 12/4/2013 tarihli iki farklı dilekçe ile kendisi hakkındaki planlama, bakım ve onarım görevleri ile ilgili aylık ve haftalık çalışmaların bir örneği ile nöbet defterinin belirli tarihlerdeki sayfalarının birer suretleri talep edilmiş; 25/4/2013 tarihli cevap yazısı ile talep edilen hususların 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun maddesi kapsamına girdiği gerekçesiyle talep reddedilmiştir. Başvurucu; görev yaptığı okulun idarecisi tarafından psikolojik tacizlere varan işlem ve eylemlere maruz kaldığını, sürekli olarak soruşturulma baskısı hissettiğini, haksız yere ve yıldırma amacıyla hakkında başlatılan ve sistematik bir hâl alan soruşturmaların çalışma barışını olumsuz olarak etkilediğini, takdir yetkisi kötüye kullanılarak bölüm şefliği görevinden alındığını, disiplin cezalarının gerçek dışı ithamlara dayanılarak verildiğini ileri sürerek hakkında verilen disiplin cezalarının iptali ile bölüm şefliği görevinden alınması işleminin iptali istemiyle 28/9/2012 tarihinde Kırıkkale İdare Mahkemesinde iki ayrı dava açmıştır. Disiplin cezalarının iptali istemiyle açılan dava Kırıkkale İdare Mahkemesinin 1/3/2013 tarihli ve E.2012/535, K.2013/87 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:“..davacının Hacı Hidayet Doğruer Çok Programlı Lisesi'nde Kimya bölümü alan şefi olarak görev yaptığı dönemde, alan şefliği görevinin vermiş olduğu sorumlulukların yerine getirilmesinde aksamalara meydan verdiği için bazıişlerin Kimya Teknolojisi Alanı Kimya Dalı Laboratuar Şefi Nilgün Ç. tarafından yerine getirildiği, alan şefliği görevinden kaynaklanan bölüm öğretmenleri arasında iş bölümü ve koordinasyon ilişkisini yapamaması nedeniyle öğretmenler arasında huzursuzluklara sebep olması nedeniyle yasal mevzuat hükümleri çerçevesinde alan şefi olarak kendisine yüklenilmiş olan vazifelerin ifasında kusurunun bulunduğunun sübuta erdiği, bu çerçevede davacının bu eylemlerininyürütmekte olduğu alan şefliği görevininkendisine yüklediği hizmet, görev ve sorumluluk yükümlülüklerine aykırı olduğu, alan şefi olarak yerine getirmesi gereken görev ve emirlerin ifasında kusurlu davrandığı sonuç ve kanaatine varıldığından, davacının eylemine uyan 1702 sayılı Kanun’un maddesinin fıkrası gereğince ihtar cezası ile cezalandırılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.” Bölüm şefliği görevinden alınma işleminin iptali istemiyle açılan dava Kırıkkale İdare Mahkemesinin 1/3/2013 tarihli ve E.2012/537, K.2013/88 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir: “..davacının Hacı Hidayet Doğruer Çok Programlı Lisesi Kimya Teknolojisi Alan Şefi olarakgörev yaptığı dönemde, alan şefliği görevinin vermiş olduğu sorumlulukların yerine getirilmesinde aksamalara meydan verdiği için bazıişlerin Kimya Teknolojisi Alanı Kimya Dalı Laboratuar Şefi Nilgün Ç. tarafından yerine getirildiği, alan şefliği görevinden kaynaklanan bölüm öğretmenleri arasında iş bölümü ve koordinasyon ilişkisini yapamaması nedeniyle öğretmenler arasında huzursuzluklara sebep olunduğunun sabit olması karşısında, sorumluluğunda bulunan birimdeki hizmetleri ilgili mevzuat hükümlerine göre yürütmekle yükümlü olan davacının yöneticilik vasfına ilişkin alan şefliği görevinin üzerinden alınmasına ilişkin dava konusuişlemdekamu yararı ve hizmet gerekleri yönündenhukuka aykırılık bulunmadığı sonuç ve kanaatinevarılmıştır.” İtiraz incelemesi neticesinde kararın usul ve yasaya uygun bulunduğu gerekçesiyle ilk dava açısından Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesinin 29/5/2013 tarihli ve E.2013/375, K.2013/372 sayılı ilamı ile, ikinci dava açısından aynı Mahkemenin 29/5/2013 tarihli ve E.2013/350, K.2013/373 sayılı ilamı ile kararlar onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi, yine aynı Mahkemenin 10/9/2013 tarihli ve E.2013/650, K.2013/634 sayılı kararıyla reddedilmiş ve karar 1/10/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 31/10/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 1702 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir: “İhtar ve tevbih cezaları şu hareketlere karşı verilir: 1- Talimatname ve emirler mucibince yapılması lazım olan vazifelerin ifasında kusur etmek (bu halin neticesinde bir şahıs veya müessese zarar görürse zararın mahiyet ve derecesine göre daha ağır ceza verilebilir); 2 - Mektep dahil ve haricinde muallimlik vakarına uymayacak hareketlerde bulunmak; 3- Arkadaşlarına ve talebesine karşı kaba muamelede bulunmak ve kaba lisan kullanmak; 4- Amirlerine karşı hürmetsiz tavır göstermek; 5- Talebenin vazifelerini tashih etmemek; 6- Yoklama ve imtihan evrakını idareye vaktinde teslim etmemek; 7- Vazifeye geç gelmek veya vazifeden erken çıkmak. Yukarki hallerin ilk defasında ihtar, tekrarında tevbih cezası verilir.” 657 sayılı Kanun’un “Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller” başlıklı maddesinin uyarma cezası ile ilgili bölümü şöyledir: "... A- Uyarma : Memura, görevinde ve davranışlarında daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile bildirilmesidir. Uyarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: a) Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak, b) Özürsüz veya izinsiz olarak göreve geç gelmek, erken ayrılmak, görev mahallini terketmek, c) Kurumca belirlenen tasarruf tedbirlerine riayet etmemek, d) Usulsüz müracaat veya şikayette bulunmak, e) Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak, f) Görevine veya iş sahiplerine karşı kayıtsızlık göstermek veya ilgisiz kalmak, g) Belirlenen kılık ve kıyafet hükümlerine aykırı davranmak, h) Görevin işbirliği içinde yapılması ilkesine aykırı davranışlarda bulunmak. ...” Türkiye açısından 27/9/2006 tarihinde onaylanan ve 9/4/2007 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 3/5/1996 tarihli Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın “Onurlu çalışma hakkı” başlıklı maddesi şöyledir:  "Akit Taraflar, tüm çalışanların onurlu çalışma haklarının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak,  Çalışanların işyerinde ya da işle bağlantılı cinsel taciz konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunun engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı;  Çalışanların birey olarak işyerinde ya da işle bağlantılı olarak maruz kaldıkları kınanılacak ya da açıkça olumsuz ya da suç oluşturan, yinelenen eylemler konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunların engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı taahhüt ederler.” 4982 sayılı Kanun’un “İdari soruşturmaya ilişkin bilgi veya belgeler” başlıklı maddesi şöyledir: “Kurum ve kuruluşların yetkili birimlerince yürütülen idarî soruşturmalarla ilgili olup, açıklanması veya zamanından önce açıklanması hâlinde; a) Kişilerin özel hayatına açıkça haksız müdahale sonucunu doğuracak, b) Kişilerin veya soruşturmayı yürüten görevlilerin hayatını ya da güvenliğini tehlikeye sokacak, c) Soruşturmanın güvenliğini tehlikeye düşürecek, d) Gizli kalması gereken bilgi kaynağının açığa çıkmasına neden olacak veya soruşturma ile ilgili benzeri bilgi ve bilgi kaynaklarının temin edilmesini güçleştirecek, Bilgi veya belgeler, bu Kanun kapsamı dışındadır.” 3/7/2002 tarihli ve 24804 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Mesleki ve Teknik Eğitim Yönetmeliği’nin “Şefler” başlıklı maddesi şöyledir: “Kurumlarda, Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okul ve Kurumların Yönetici ve Öğretmenlerinin Norm Kadrolarına İlişkin Yönetmelik hükümlerine ve uygulanan mesleki eğitim programlarının tür ve özelliklerine göre alan/bölüm, atölye, tesis, laboratuar şeflikleri oluşturulur. Şefliklere; atölye, laboratuar ve meslek dersleri öğretmenleri arasından müdürün önerisi ile valilikçe atama yapılır.” 2617 sayılı Tebliğler Dergisi’nde yayımlanan Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Mesleki ve Teknik Eğitim Okul ve Kurumlarında Alan/Bölüm, Atölye ve Laboratuvar Şefliklerine İlişkin Yönerge’nin (Yönerge) maddesi şöyledir: "(1) Alan/bölüm, atölye ve laboratuar şefleri, şeflik görevinden ayrılma isteğinde bulunabilirler. (2) Ayrıca; a) Haklarında yapılan adli ve idari soruşturma sonucu hazırlanan raporların yetkili amir ve kurullarca değerlendirilmesi sonucuna göre alan/bölüm, atölye ve laboratuar şefliği görevi üzerinden alınması uygun bulunanların, b) Sicil raporlarına göre son iki yıl sicili üst üste 76 puanın altında değerlendirilenlerin, c) Son iki yıl sicili üst üste olumsuz değerlendirilenlerin görevlendirilmeleri valilikçe iptal edilir.”
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7935
Başvuru, öğretmen olarak görev yapan başvurucu hakkında yapılan soruşturmalar neticesinde idari görevinin geri alınmasının ve disiplin cezaları verilmesinin mobbing psikolojik taciz) oluşturması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının, idare tarafından mahremiyetine ilişkin bilgi ve belgelerin toplanması ve ifşa edilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 2/9/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia dışındaki iddialar yönünden kısmi kabul edilmezlik kararı verilerek makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu hakkında 30/10/2000 tarihli iddianameyle canavarca hisle ve eziyet çektirerek insan öldürmek suçundan kamu davası açılmış, Uşak Ağır Ceza Mahkemesinin 6/3/2006 tarihli kararıyla başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar bozulmuş, bozmaya uyularak yürütülen yargılamada Mahkemece görevsizlik kararı verilmiştir. (Kapatılan) İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK mülga madde ile görevli) 8/12/2010 tarihli kararıyla başvurucunun beraatine karar verilmiştir. Temyiz üzerine karar bozulmuş, bozmaya uyularak yürütülen yargılamada İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin 3/10/2012 tarihli kararıyla başvurucunun hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 6/5/2014 tarihli ilamıyla karar onanmıştır.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/15207
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Komisyon, adli yardım talebinin kabulüne ve duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki şikâyetlerinin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetinin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) 14/12/2017 tarihli iddianamesinin kabulü ile başvurucu hakkında Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kamu davası açılmıştır. Malatya Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülen yargılamada duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda duruşmanın 10/4/2018 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir. Mahkemece 20/12/2017 tarihinde Çorum L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna (Ceza İnfaz Kurumu) müzekkere yazılarak duruşma gün ve saatinde Ses ve Görüntü Bilişim Sisteminin (SEGBİS) kurulu bulunduğu ortamda başvurucunun hazır bulundurulması talep edilmiştir. Başvurucu 10/4/2018 tarihli celseye SEGBİS aracılığı ile katılmıştır. Bu celsede savunmasını yaptıktan sonra Başsavcılık makamınca esas hakkında mütalaa sunulmuştur. Devamında mütalaaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra Mahkemece hüküm açıklanarak başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir. Başvurucu tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine yapılan incelemede Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi, başvuru hakkındaki yargılamanın da yapıldığı Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin başka bir esasına kayıtlı olarak devam eden başvurucu hakkındaki silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçuna ilişkin yargılamanın bahse konu mahkûmiyet açısından belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Kararda başvurucuya yüklenen silahlı terör örgütü kurma veya yönetme ile silahlı terör örgütüne üye olma suçlarının temadi eden suçlardan olması nedeniyle bu iki dosyanın mümkün ise birleştirilmesi, kesinleşmiş olmaları durumunda ise onaylı örnekleri dosya arasına alındıktan sonra bir bütün hâlinde değerlendirilip sonucuna göre başvurucunun hukuki durumunun takdir edilmesi gerektiği belirtilerek 2/7/2018 tarihinde hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma sonrası yapılan yargılamada, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucu hakkında silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçunda ayrıca bir iddianame düzenlendiği ve iddianamenin kabulüyle açılan kamu davasının Mahkemenin başka bir esasına kayıtlı olduğu tespit edilerek bu iki dosyanın birleştirilmesine ve yargılamanın diğer dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme suçuna ilişkin yapılan yargılamada Mahkemece duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda duruşmanın 11/9/2018 tarihinde yapılmasına, başvurucunun duruşma günü hazır edilmesi için ilgili Ceza İnfaz Kurumuna müzekkere yazılmasına karar verilmiştir. Başvurucu; savunmasını yaptığı, tanığın Mahkemece bizzat dinlendiği, istinabe suretiyle ifadeleri alınan tanıkların beyanlarının okunduğu ilk iki celseye SEGBİS vasıtasıyla katılmıştır. Üçüncü celsede başvurucunun tutukluluk durumu dosya üzerinden incelenmiş ve tutukluluğunun devamına karar verilmiştir. Başvurucu 8/1/2019 tarihli dördüncü celse öncesinde tutuklu bulunduğu Ceza İnfaz Kurumu aracılığı ile Mahkemeye gönderdiği 27/12/2018 tarihli dilekçeyle dosyadaki delillerin ve belgelerin savunma yapabilmesi amacıyla kendisine gönderilmesini ve yapılacak duruşmada bizzat hazır edilmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Başvurucu, yargılamanın 8/1/2019 tarihli dördüncü celsesine tutuklu bulunduğu Ceza İnfaz Kurumundan SEGBİS vasıtasıyla katılmıştır. Duruşma Tutanağı'nda başvurucunun duruşmada hazır bulunma talebi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunulmamış, başvurucunun SEGBİS vasıtasıyla duruşmaya katılmak istemediği yönünde Mahkemeye itirazda bulunduğuna dair herhangi bir beyanı da yer almamıştır. Başvurucu hakkında beyanda bulunan iki tanığın dinlendiği bu duruşmada başvurucuyla ilgili suçlamaya konu deliller okunmuş ve Başsavcılık esas hakkındaki mütalaasını açıklamıştır. Başvurucu müdafiinin mesleki mazereti nedeniyle katılamadığı celsede başvurucu esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma yapabilmek için süre talep etmiştir. Celse sonunda mütalaaya karşı diyeceklerini bildirebilmesi ve son savunmasını hazırlayabilmesi için başvurucu ve müdafiine gelecek celseye kadar süre verilmesine karar verilirken başvurucunun 17/1/2019 tarihindeki duruşma gün ve saatinde SEGBİS vasıtasıyla hazır edilmesi için bulunduğu Ceza İnfaz Kurumuna yazı yazılmasına karar verilmiştir. Başvurucu, Ceza İnfaz Kurumu aracılığıyla Mahkemeye gönderdiği 9/1/2019 tarihli dilekçesinde SEGBİS vasıtasıyla duruşmaya bağlandığı için dördüncü celsede hakkında verilen esas hakkındaki mütalaayı savunma yapmaya yetecek kadar anlayamadığını belirtmiştir. Bu nedenle mütalaaya karşı savunma yapabilmek amacıyla dosyadaki deliller ve belgelerin kendisine gönderilmesini, 17/1/2019 tarihli celseye de SEGBİS vasıtasıyla değil fiziken katılmayı talep etmiştir. Başvurucu, yargılamanın 17/11/2019 tarihli beşinci ve son celsesine tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumundan SEGBİS vasıtasıyla katılmıştır. Duruşma Tutanağı'nda başvurucunun duruşmada hazır bulunma talebi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Bu celsede başvurucu mütalaaya karşı diyeceklerini bildirdikten ve son savunmasını yaptıktan sonra Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararda da başvurucunun duruşmalara SEGBİS vasıtasıyla katılımının neden gerekli görüldüğü hususunda herhangi bir açıklamada bulunulmamıştır. Başvurucu, gerekçeli istinaf ve temyiz dilekçelerinde -diğerlerinin yanı sıra- duruşmalarda bizzat hazır bulunarak savunma yapma talebini celse arasında Mahkemeye ilettiği hâlde talebi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunulmadan duruşmalara SEGBİS vasıtasıyla katılmak zorunda bırakılması nedeniyle savunma hakkının kısıtlandığını belirtmiştir. Hüküm, kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/12437
Başvuru, ceza davasında başvurucunun (sanığın) hazır bulunma talebi reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, disiplin cezasının iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 3/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Edirne Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğünde tam zamanlı sözleşmeli mimar olarak çalışmakta iken hakkında CRK inşaat sahibi A.E. tarafından şikâyet dilekçesi verilmiştir. A.E., dilekçesinde başvurucuyla aralarında gayrimenkul alım satım sözleşmesinden kaynaklanan bir husumetin olduğunu vurgulayarak başvurucunun kendisinden konut satın aldığını ancak evi henüz teslim edemediğini belirtmiştir. Belediyede ruhsat işlerinde görevli olan başvurucu tarafından anılan husumet nedeniyle inşaat tadilat ruhsatı talebinin yerine getirilmediğini iddia etmiştir. Anılan dilekçe üzerine başvurucunun ifadesi alınmış, Belediyedeki görev ve sorumluluklarını kullanarak menfaat sağladığı iddiasıyla hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır. Başvurucuya yürütülen soruşturma neticesinde Edirne Belediye Başkanlığı İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğünün 5/2/2013 tarihli kararı ile uyarma cezası verilmiştir. Başvurucu, anılan işlemin iptali istemiyle Edirne İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Edirne İdare Mahkemesinin 13/11/2013 tarihli ara kararı ile Edirne Belediyesinden başvurucuya A.E.nin tadilat ruhsatı alma işinin havale edilip edilmediği, bünyesinde başka mimar çalışıp çalışmadığı, bahsi geçen tadilat ruhsatı işinin ne kadar sürede sonuçlandırılması gerektiği hakkında detaylı bilgi istenmiştir. Belediye 16/12/2013 tarihli ara karara cevap yazsında başvurucunun İmar ve Şehircilik Müdürlüğü Ruhsat Bürosunda mimar kadrosuyla büro şefi olarak görev yaptığını, dolayısıyla ruhsat bürosu görev alanına giren her konuda kadrosu itibarı ile mahiyetindeki personel tarafından yerine getirilmesi gereken her işlemden sorumlu olduğunu ifade etmiş ve tadilat ruhsatı talebinin en geç otuz gün içinde sonuçlandırılması gerektiği belirtilerek bu süre içinde anılan talebe yönelik herhangi bir işlem yapılmadığını bildirmiştir. Edirne İdare Mahkemesi 18/12/2013 tarihli kararıyla davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, soruşturma evrakları ve olayın birlikte değerlendirilmesinden başvurucu ile inşaat sahibi arasında bir husumet olduğunun anlaşıldığı vurgulanarak inşaat sahibi A.E. tarafından 6/8/2012 tarihinde faklı bir proje inşaatı için tadilat ruhsat talebinde bulunulduğu ancak başvurucu tarafından yakın tarihli ruhsat talepleri zamanında karşılanmasına rağmen A.E.nin talebinin geciktirildiği, bu davranışın ise hem verilen görevi zamanında yapmamak hem de devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldığı ifade edilmiştir. Başvurucu tarafından itiraz edilen karar, Edirne Bölge İdare Mahkemesinin 17/4/2014 tarihli hükmüyle onanmıştır.Bu karar, başvurucu vekiline 7/5/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili 3/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:'' Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:A - Uyarma : Memura, görevinde ve davranışlarında daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile bildirilmesidir.Uyarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:a) Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak,...e) Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak,..."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7971
Başvuru, disiplin cezasının iptali istemiyle açılan davada hakkaniyete aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, beyanları mahkûmiyete esas alınan gizli tanığın sorgulanmasına imkân verilmemesi ve delillerin takdirinin hatalı bir şekilde yapılması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/11/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 1984 doğumlu olan başvurucu olayların gerçekleştiği tarihte Diyarbakır'da ikamet etmektedir. Başvurucunun da aralarında yer aldığı bazı şüphelilerin 11/5/2012 tarihinde K.K. isimli şahsın ateşli silahla öldürülmesi olayına karıştıkları iddia edilmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) olayla ilgili soruşturma başlatılmış ve olaya doğrudan tanıklık ettikleri anlaşılan maktulün kızları K. veS.K ile birçok kişi tanık olarak dinlenmiştir. Başvurucu, bahsi geçen soruşturma kapsamında kasten öldürme suçundan Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesinin 15/5/2012 tarihli kararıyla tutuklanmıştır. Soruşturmada Kemik ve Kırmızı Gül isimli gizli tanıkların beyanlarına başvurulmuştur. Tanıkların kimliklerinin gizlenmesi hususunda Başsavcılık tarafından gerekçe gösterilmemiş, karara dayanak olabilecek hukuki ve fiilî nedenlere yer verilmemiştir. Beyanına başvurulan gizli tanık Kırmızı Gül 24/5/2012 tarihli beyanında; olay yerine yakın bir alanda oturmakta iken başvurucuyu biri beline takılı vaziyette, diğeri ise elinde olmak üzere iki adet silahla olayın meydana geldiği apartmana doğru hızlı bir şekilde yürürken gördüğünü ifade etmiştir. Gizli tanığın 24/5/2012 tarihli beyanının ilgili kısımları şöyledir:"Olay günü dericiler sitesinin yakınındaki sürücü kursu pistinde oturmaktaydım, üzerimde saat olmadığı için saatin kaç olduğunu hatırlamıyorum, ancak yanlış hatırlamıyorsam akşama doğruydu ve buradan kalkarak evime gitmek isterken daha önceden tanıdığım Şeyhmus isimli sürücü pistinin yanında çay ocağı işleten kişinin hızlı bir şekilde pistin karşısında bulunan yan yana olan iki apartmana doğru hızlı adımlarla yürüdüğünü gördüm, gördüğüm kadarıyla yanında kimse yoktu, gördüğüm kadarıyla bir tane elinde bir tanede tişörtünün üzerinde gözükecek şekilde belinde iki tabanca olduğu halde gidiyordu....Benim bildiğim kadarıyla olayın meydana geldiği apartman ve etrafında ikamet eden insanların bir çoğu olayı zaten görmüşler, ancak [Ş]eyhmustan çekindikleri için tanıklık yapmıyorlar, ben de daha önce söylediğim gibi çekindiğim için gizli tanık olarak ifade vermek istedim aksi halde bu ifadeyi vermezdim çünkü aleyhine tanıklık yapıldığını öğrenmesi halinde [Ş]eyhmus her türlü kötülüğü yapabilir. Bunun polis tarafından araştırılması halinde rahatlıkla tespit edilebileceğini düşünüyorum." Beyanına başvurulan Kemik isimli gizli tanık 25/5/2012 tarihli beyanında olayın taraflarını tanıdığını ve olayı baştan sona kadar gördüğünü ifade etmiş; can güvenliği konusunda ciddi tereddütleri olduğundan kimliğinin gizli tutulması talebinde bulunmuştur. Gizli tanığın 25/5/2012 tarihli beyanının ilgili kısımları şöyledir:"Olay günü motosiklet ile olay mahallinden geçtiğim sırada Şeyhmus [Ö]zdemir in telefonla konuşarak konuştuğu kişiye ağır küfürler ettiğini duydum. Bir süre konuştuktan sonra iş yerinin karşısındaki apartmanın önüne ölen [K.nin] oturduğu apartmana gitti, burada [K.nin] kızları ile aralarında küfürleşme oldu arkasından üzerinde taşıdığı ve daha öncede taşırken gördüğüm biri 9 mm diğeri 7,65 mm çapında iki tabancasını çıkararakölenin bulunduğu yere doğru ateş etti yaklaşık 7-8 el kadar ateş ettikten sonra olay mahallinden on gözlü köprü istikametine doğru kaçtı ve ben ola[y] mahalline gittiğimde [K.] isimli şahsın ölmüş olduğunu gördüm bu olayı aynı binada oturan kişiler ile binanın altında market işletin [K.] isimli şahıs baştan sona gördü olay sırasında Şeyhmus un yanında başka biri yoktu." Cumhuriyet Başsavcılığının 15/9/2012 tarihli iddianamesiyle başvurucu ile birlikte G. ve H.A. isimli şüpheliler hakkında kasten öldürme, yaralama, ruhsatsız ateşli silahlarla mermileri satın alma ve suçluyu kayırma suçlarından cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmış; olayın diğer şüphelileri R.İ., Y. ve R.T. hakkında ise kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. İtiraz üzerine şüphelilerden R.T. yönünden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı kaldırılmış ve Cumhuriyet Başsavcılığının 19/2/2013 tarihli iddianamesi ile R.T. hakkında maktul K.K.yı kasten öldürme suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin (Mahkeme) sırasıyla E.2012/463 ve E.2013/209 sayılı dosyaları üzerinden görülmeye başlanan davalar Mahkemenin E.2012/463 sayılı dava dosyasında birleştirilmiştir. Mahkemece gizli tanıklar Derya, Deniz ve Pusu'nun beyanları alınmıştır. Mahkeme, tanıkların kimliklerinin gizlenmesi hususunda gerekçe göstermemiştir. Beyanına başvurulan gizli tanık Derya, başvurucu ve müdafiinin bulunmadığı 19/10/2012 tarihli celsede maktul K.K.nın sanıklardan R.T. tarafından vurulduğunu gördüğünü beyan etmiştir. Gizli tanığın 19/10/2012 tarihli beyanının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:"Sürücü kursunun pistinin yanında da sanık Şeyhmus Özdemir'in çay ocağı vardı. Bu çay ocağında çırağı ve garsonu olarak bildiğim yine ismi [Ş.] olan bir gencin çalıştığını biliyorum. Çırak[Ş.] ile son bir yıldır bu civarlar takılan[R.] isimli yan yanaydı. Pist civarında bildiğim kadarıyla esrar alım satımı da yapılıyor. [R.] sürekli buralara takılıyordu. Garson [Ş.] bu sırada maktül[K.ye] taş attı. Bu sırada maktülde küfürlerine devam ediyordu ve taş almak için yere eğileceği sırada garson[Ş.nin] arkasındaki [R.] elindeki silahla tek bir el ateş ederek maktülü vurdu. Bu sırada Şeyhmus Özdemir olay yerinde değildi." Beyanına başvurulan gizli tanık Derya 19/10/2012 tarihli celsede özetle olay yerinde bulunmadığını, bu nedenle K.K.nın kim tarafından vurulduğunu görmediğini ancak daha sonra sanıklardan R.T.nin ateş ederek K.K.yı öldürdüğünü duyduğunu ifade etmiştir. Mahkeme 21/11/2014 tarihli celsede, soruşturma aşamasında beyanları alınan gizli tanıklar Kemik ve Kırmızı Gül'ün ara celsede dinlenilmeleri için Tanık Koruma Şube Müdürlüğüne müzekkere yazılmasına karar vermiş, yazılan müzekkereye gelen cevapta gizli tanıklarla ilgili bilgi veya belgeye rastlanılmadığının bildirilmesi üzerine 13/1/2015 tarihli ara kararla söz konusu tanıkların dinlenilmesi kararından vazgeçmiştir. Yargılamanın 16/2/2015 tarihli celsesinde ise gizli tanık Pusu'nun beyanı alınmıştır. Gizli tanık Pusu başvurucu ve müdafiinin bulunmadığı 16/2/2015 tarihli celsede K.K.nın başvurucu tarafından vurularak öldürüldüğünü gördüğünü beyan etmiştir. Gizli tanığın beyanının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:"Benim evim şehitliktedir, ben [R.T.] ve Şeyhmus Özdemir'i tanırım, Şehitliğin orada Şeyhmus Özdemir'in çay ocağının oradaki geniş bir alanda ben arabanın içindeydim, telefonla konuşuyordum, telefonu kapattım bağrışma sesleri duydum, çay ocağının içinde 2-3 kişi çıktı, Şeyhmus Özdemir ile birkaç kişi çıktı, daha sonra binanın evlerinden cisimler atılmaya başlandı, daha sonra maktül binadan çıktı, Şeyhmus Özdemir de maktüle doğru yöneldi, Şeyhmus'uniki elinde silah vardı, bir eliyle havaya ateş etti, diğer eliyle de maktüle ateş edip karşılıklı küfürler ediyorlardı, daha sonra maktül elini göğsüne tutup yere düştü, daha sonra Şeyhmus iki binanın arasından kaçtı,maktül yere düştükten sonra zayıf 16-18 yaşlarında şapkalı bir şahıs maktüle taş attı, o da daha sonra kaçtı, şapkalı şahsı şuan görsem tanımayabilirim, olay yeri ile aramızda 70-80 metre mesafe vardı, Şehitlik mahallesinde Şeyhmus Özdemir'den illallah etmişlerdi belalı bir kişiydi, benim olaya dair bilgim ve görgüm bundan ibaretti, dedi." Mahkemece tanıklar A., G., S.Ç., H.B., İ., H., S.K., F.K., Ş.K., Ö. ve E.K.nın da beyanları alınmıştır. Mahkeme 30/4/2015 tarihli kararıyla başvurucunun kasten öldürme suçundan müebbet hapis, silahlı tehdit suçundan 3 yıl 9 ay süreyle hapis, ruhsatsız silah taşıma suçundan ise 1 yıl 6 ay süreyle hapis ve 000 TL adli para cezalarıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Mahkeme; diğer sanıklardan H.A.nın suçluyu kayırma suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına, bu cezaya ilişkin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanıklar R.T. ve G.nin ise kasten öldürme suçundan beraatine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:"Müşteki [S.K.] 11/05/2012 tarihli otopsi sırasında alınan beyanında ''Şeyhmus balkona ve babama ateş etti'' demiş, aynı gün yapılan canlı teşhiste kardeşi[] ile birlikte kendilerine gösterilen kişiler arasında [G.yi] ''Kesin ve net olarak teşhis ettiklerini'', 12/05/2012 yani bir gün sonra emniyet ifadesinde bu defa Şeyhmus'un sadece kendilerini hedef gözeterek balkona 2-3 el ateş ettiğini, silah sesi kesilince olay yerine gelen bir şahıs ile birlikte Şeyhmus'un babasına ateş ettiğini, 30/05/2012 tarihli savcılık ifadesinde ise Şeyhmus'un silahı ile balkona ateş ettiğini, sonrasında kaçtığını, daha sonra onun adamları olduğunu tahmin ettiği 2 kişinin olay yerine geldiğini, birinin babasına taş attığını, babasının da ona taş atmak için yerden taş almaya davrandığı sırada Şeyhmus'un silahına benzeyen bir silahla diğer şahsın babasına bir el ateş ettiğini, 07/12/2012 tarihinde mahkememiz huzurundaki beyanında ise Şeyhmus'un yine kendilerini hedef gözeterek balkona ateş ettiğini, bir yandan da olay yerinden kaçmaya çalıştığını, babasının kendilerine bir şey olup olmadığını merak saikiyle yukarı çıkarak kendilerini kontrol ettiğini, kendilerine bir şey olmadığını gördükten sonra karakola gittikten sonra aşağıya indiğini, olay yerine iki kişinin geldiğini, birinin babasına taş attığını, babasının yerden taş almaya davrandığı sırada diğerinin bir el ateş ettiğini, [G.nin] olay yerinde olmadığını, olayın şokuyla kendisine yapılan canlı teşhis sırasında [nin] [R.ye] benzemesi nedeniyle yanlış teşhis ettiğini, babasını vuranın aslında [R.] olduğunu, teyze kızı[nin] söylediğini, bu sebeple babasını vuran kişinin aslında [R.] olduğunun kanaatine vardığını olay yerine sonradan gelen [nin] kolunda iki kişinin bulunduğunu biri çocuk diğerinin ise [R.] olduğunu söylemiştir. Bu tanığın beyanlarının incelenmesinde; olayın sıcağı sıcağına otopsi sırasında Şeyhmus'un babasına ateş ettiğini söylemesine itibar edilmiştir. Diğer değişkenlik arz eden aşamalardaki beyanları ise değişik saiklerle yapıldığı, Şeyhmus'un üvey kız kardeşi [G.] ile kız arkadaşı olması sebebiyle Şeyhmus'u korumaya yönelik olduğu değerlendirilmiştir. Olayın ortaya çıktığı tarihten yaklaşık 7 ay sonra mahkeme huzurunda sanık [R.T.den] bahsetmesi, [R.nin] fotoğrafı gösterilmesine rağmen hatırlayamadığını ifade etmesi de bunun göstergesidir.(...)müşteki [nin] diğer müşteki olan ablası [S.] gibi Şeyhmus'un direk olarak babasına ateş ettiğini söylememişse de 11/05/2012 yani olay günü canlı teşhiste [G.yi] kesin ve net olarak teşhis ettiğini, 30/05/2012 savcılık beyanında ise yine bu teşhisin arkasında bulunduğu ve sanık [G.nin] babasının 1 el ateş eden şahıs olduğunu söylediği, en son mahkememizdeki beyanında ise[yi] yanlış teşhis ettiğini ve ateş edenin [R.] olduğunu söylemesi karşısında müştekinin beyanlarında samimi olmadığı, beyanlarının ve beyanlarına itibar edilemeyeceği aşamalardaki değişkenlik arz eden beyanlarından anlaşılmıştır. ( ...)Gizli tanık Kemik'in 25/05/2012 tarihli savcılık beyanında; tarafları tanıdığını, olay mahalinde olduğunu, sanık Şeyhmus'un 9 mm ve 7,65 mm çapında iki silahıyla olay yerine gittiği, sanığın her iki silahıyla birlikte ateş ettiği ve maktülü vurduğunu, bunu market sahibi [K.] ve mahalle sakinlerinin net olarak gördüğünü, Şeyhmus'un olay yerine yalnız olarak geldiğini, tanık [S.nin] ve sanık [G.nin] olay mahalinde olmadığını, [R.nin] de olaydan önce çay ocağında çay içtikten sonra oradan ayrıldığını, Şeyhmus'un kardeşi [A.A.nın] kendisini tehdit ettiğini ve olayı [R.nin] yaptığını söylemesini istediğini, tanık [nin] yalan söylediğini, ölene taş atmadığını, müşteki [G.nin] olay sonrası çay ocağına geldiğini bardakları kırdığını, etrafı dağıttığını ve fakat Şeyhmus'un o sırada çay ocağında olmadığını söylediği, cezaevinden mahkememize hitaben gönderdiği 05/10/212 tarihli yazılı beyanlarıyla kendi kimliğini deşifre eden bu gizli tanık Şeyhmus'un çay ocağında çalışan Ş.K.dır. (...)olayın hemen ardından sıcağı sıcağına beyanlarına başvurulan müşteki [S.nin] sanık Şeyhmus'u işaret etmesi, ayrıca bütün tanıkların beyanıyla sanık [nin] olay yerinde bulunmadığının beyanı, aralarında [R.nin] bulunduğu canlı teşhiste [S.] ve [nin] sanık [R.yi] teşhis etmemeleri, hatta mahkememiz huzurunda [yi] teşhis etmelerinin [R.] ile benzediklerinden olduğundan dolayı yanlışlıkla olduğunu belirtmelerine rağmen kendilerine [R.nin] fotoğrafı gösterildiğinde[R.yi] olay mahalinde hatırlayamadıklarını beyan etmeleri ve tüm dosya kapsamına göre (...) Sanık Şeyhmus Özdemir'in maktul [K.K.yı] kasten öldürdüğü subut bulmakla, (...)" Yargıtay Ceza Dairesinin 3/11/2016 tarihli kararıyla hüküm onanmıştır. Başvurucu 24/11/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu 28/2/2018 tarihli ek beyan dilekçesinde bireysel başvuru formunda ileri sürdüğü ihlal iddialarını tekrar etmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/27021
Başvuru, beyanları mahkûmiyete esas alınan gizli tanığın sorgulanmasına imkân verilmemesi ve delillerin takdirinin hatalı bir şekilde yapılması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, memur olan başvurucunun sosyal medya hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşım nedeniyle kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/7/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1981 doğumlu olan başvurucu, Yalova iline bağlı bir ilçe müftülüğünde veri hazırlama ve kontrol işletmeni olarak görev yapmaktadır. Başvurucu 31/8/2015 tarihinde Facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde, akrabası F.E.nin Rize'nin Güneysu ilçesinde bulunan Kıble Dağı Camisi'ne yapmış olduğu ziyarete dair fotoğrafının altına yorum yapmıştır. Başvurucu ve iki akrabası arasında geçen yazışmalar şu şekildedir:"E.B. : Orası neresi?F.E. : Geçenlerde Cumhurbaşkanı'nın açılışını yaptığı Rize/Güneysu Kıble Dağı CamiE.B. :Maşallah seyyah gibisinBaşvurucu : İmparatorun yaptırdığı bazilikaF.E. : Hayırdır zoruna mı gitti? Bu adamın her yaptığı batıyor sizeBaşvurucu : Yo niye gitsin, gidip gelip kutsanın " Başvurucunun yapmış olduğu yorumlar nedeniyle Cumhurbaşkanı'na hakaret edildiği iddiasıyla ihbarda bulunulmuştur. İhbar üzerine Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkında Cumhurbaşkanı'na hakaret suçundan kamu davası açmıştır. Yargılamayı yapan Yalova Asliye Ceza Mahkemesi, kullanılan ifadelerin hakaret suçunu oluşturmadığı gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Karar, temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Başvurucu hakkında başlatılan disiplin soruşturması sonucunda Yalova Valiliği İl Disiplin Kurulu tarafından 2/1/2017 tarihinde 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının D bendinin (l) alt bendi uyarınca amirine, maiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine hakarette bulunmak veya bunları tehdit etmek fiilinden dolayı başvurucu üç yıl süreyle kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezası ile cezalandırılmıştır. Başvurucunun itirazı Diyanet İşleri Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığının 9/2/2017 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Başvurucu, verilen disiplin cezasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek işlemin iptali için dava açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde; Kıble Dağı Camisi'nin Cumhurbaşkanı tarafından yaptırılmadığını, kendisinin yalnızca açılışını yaptığını, bu nedenle söz konusu paylaşımın Cumhurbaşkanı'na yönelik olmadığını belirtmiştir. Paylaşımda hedef alınan kişinin akrabası F.E. olduğunu, F.E.nin dini vecibelerini yerine getirmeyen yalnızca gösteriş amacıyla ibadethaneleri ziyaret eden bir kimse olması nedeniyle bu şekilde bir ifade kullandığını belirtmiştir. Başvurucu; kültürümüzde ıssız, şehir merkezinden uzak, ulaşılması güç yerlerde ibadethane yaptırma geleneği olmadığını, camilerin toplanma, ibadet etme ve sosyalleşme amacıyla kullanılması gerektiğini belirtmiştir. Başvurucu, anılan caminin ise dikdörtgen kare örtü planı, kubbe çapının dar olması ve abartılı süsleme anlayışı nedeniyle Türk İslam mimarisinden çok Roma mimarisini anımsatan bir bazilikaya benzediğini vurgulamak istediğini ileri sürmüştür. Başvurucu yapmış olduğu yorumun caminin konumu ile teknik ve mimari yapısına yönelik eleştirilerden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Bursa İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 21/6/2017 tarihli kararı ile davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"...Devletin başı konumundaki Cumhurbaşkanı'nı kastederek 'İmparator' ve kral sarayı anlamında 'bazilika' kelimelerinin kullanıldığı, Müslümanların ibadet yeri olan caminin açılışına ilişkin yazıların yazıldığı bir yazışmada yazılan 'İmparatorun yaptırdığı bazilika' kelimesi ile amirine, maiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine hakarette bulunmak fiilinin sübuta erdiği kanaatine varıldığından dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir..." Başvurucunun itirazı İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 24/4/2018 tarihli kararı ile reddedilmiş ve nihai karar başvurucuya 26/6/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 18/7/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 657 sayılı Kanun'un "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...D - Kademe ilerlemesinin durdurulması : Fiilin ağırlık derecesine göre memurun, bulunduğu kademede ilerlemesinin 1 - 3 yıl durdurulmasıdır.Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...l) Amirine, maiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine hakarette bulunmak veyabunları tehdit etmek,... "B. Uluslararası Hukuk İlgili uluslararası hukuk için bkz. Gülistan Atasoy ve diğerleri [GK], B. No: 2017/15845, 21/1/2021, §§ 31-33; Yasin Agin ve diğerleri [GK], B. No:2017/32534, 21/1/2021, §§ 26-
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/23057
Başvuru, memur olan başvurucunun sosyal medya hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşım nedeniyle kademe ilerlemesinin durdurulması cezası ile cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, Anayasa Mahkemesinin masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada ihlal kararına uygun karar verilmemesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/1/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne süresi içinde cevap vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Anayasa Mahkemesinin A. (B. No: 2015/19048, 24/5/2018) kararına göre ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Olayın Arka Planı Başvurucu, Ankara Barosuna kayıtlı olarak avukatlık mesleğini icra etmekteyken hakkında sahtecilik suçu isnadıyla kamu davası açılmıştır. Ceza Mahkemesi 17/11/2009 tarihli kararıyla başvurucunun sahtecilik suçunu işlediğine kanaat getirerek cezalandırılmasına hükmetmiş ancak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar vermiştir. Bu karara yönelik itiraz ağır ceza mahkemesince reddedilmiştir. Ankara Barosu, başvurucunun ceza yargılamasına konu eylemi nedeniyle hakkında disiplin soruşturması başlatmıştır. Disiplin soruşturması sonucunda 17/2/2011 tarihli işlemle 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun maddesinin (a) bendi ile ve maddeleri uyarınca başvurucunun iki yıl süreyle meslekten yasaklanmasına karar verilmiştir. Söz konusu disiplin işlemine karşı başvurucunun yaptığı itiraz Türkiye Barolar Birliğince reddedilmiş ve Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünce ceza onaylanmıştır. Başvurucu, disiplin cezasının iptali talebiyle dava açmıştır. Ankara İdare Mahkemesi (Mahkeme) 4/3/2013 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "... hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının sanık hakkında hukuki sonuç doğurmayacağı hükme bağlanmış ise de, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının mahkemece bütün delillerin denetime imkan verecek şekilde toplanması, fiil ve faile bağlı olarak suç vasfının tayini ve bu vasıflandırmaya uygun bir şekilde mahkumiyet kararı verilerek yargılamanın bitirilmesi, ancak verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmaması ve sanığın belirli bir denetim süresi içinde denetimli serbestliğe tabi tutulması anlamında bulunduğu, genel veya özel af niteliği taşımadığı, mahkemenin söz konusu karar ile işten elini çektiği, verilen kararın itiraz kanun yolundan geçmek suretiyle kesinleştiği, böylece ortada şekli anlamda bir kesin hükmün bulunduğu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına konu sahtecilik suçunun Avukatlık Kanunu'nun 5/1-a maddesine göre avukatlığa engel suçlardan olduğu, anılan Kanunun 136/ maddesi uyarınca meslekten çıkarma cezasını gerektirdiği görülmektedir. Bu durumda; sahtecilik eyleminde bulunduğu hususu mahkeme kararı ile sabit olan davacının, eyleminin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 5/a maddesiyle bağdaşmadığı açık olup, aynı Kanunun 135/ maddesi gereğince takdiren iki yıl süreyle işten yasaklama cezası ile cezalandırılmasına ilişkin dava konusu disiplin cezası işleminde ve bu işlemin onanmasına ilişkin işlemlerde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Ret hükmü Ankara Bölge İdare Mahkemesi Kurulunun 25/3/2015 tarihli kararı ile onanmış ve karar düzeltme talebi aynı Kurulun 14/9/2015 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Diğer taraftan Ceza Mahkemesi 31/12/2015 tarihli kararıyla başvurucunun beş yıl içinde yeni bir suç işlememiş olduğu gerekçesiyle davanın düşürülmesine hükmetmiştir.B. Başvurucunun Anayasa Mahkemesine Yaptığı Bireysel Başvuru ve Verilen İhlal Kararı Başvurucu, disiplin cezasına karşı açtığı davanın reddedilmesi üzerine 11/12/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru formunda, hukuki sonuç doğurmaması gereken HAGB ile sonuçlanan ceza yargılaması esas alınarak davasının reddedildiğini, yargılama sürecinde gerekçesiz karar verildiğini belirterek masumiyet karinesinin ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi A. kararında, başvurucunun iddialarını masumiyet karinesi yönünden değerlendirmiştir. Kararda; İdare Mahkemesinin disiplin cezasının hukuka uygun bulunduğu yönündeki gerekçesini uyuşmazlık konusu disiplin cezasına esas olan olaylara ilişkin yeni bir değerlendirme yapmadan HAGB kararına dayandırdığı ve başvurucuya isnat edilen suçun mahkeme kararı ile sabit olduğunu ifade ettiği belirtilmiştir. İdare Mahkemesi kararında yalnızca ceza dosyası kapsamında verilen kararın esas alındığı, Mahkemenin ceza yargılamasından bağımsız, kendi görüşünü ortaya koyacak herhangi bir delili kararında irdelemediği, olay ve olgular hakkında yeni bir değerlendirme yapmadığı ifade edilmiştir. Başvurucunun masumiyet karinesinin ihlal edildiği sonucuna varılmış ve kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesinin A. Kararı Üzerine Yapılan Yeniden Yargılama ve Verilen Karar Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında İdare Mahkemesince yeniden yargılama yapılmıştır. Mahkeme 26/10/2018 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Dava dosyasında yer alan bilgi, belgeler ile soruşturma raporunun incelenmesinden; davacı hakkında, alacaklı Türk Telekom A.Ş. vekili sıfatıyla başlattığı icra takiplerine ilişkin olarak 168 adet icra dosyasında, icra müdür ve yardımcılarının bilgisi olmaksızın, zapta muhtelif talepler yazıp alt kısmına 'usul ve yasaya uygun talep gibi işlem yapılmasına karar verildi' şeklinde sahte kaşe basarak, tarih atıp icra müdür yardımcısı yerine imzalayarak, talepleri doğrultusunda işlem yapılmasını sağladığından bahisle Adalet Bakanlığınca 25/6/2004 tarihli 'Olur' ile soruşturma izni verilmesi üzerine başlatılan disiplin soruşturması sonunda disiplin kovuşturması açılmasına karar verildiği, yapılan disiplin kovuşturmasında, davacı yaptığı savunmada; 'İcra müdürlüğünde işlerin çok yoğun olması nedeniyle her dosyaya elle ' usul ve yasaya uygun talep gibi işlem yapılmasına karar verildi sözünü yazmak zaman alacağından kaşe yaptırıldığını, yetkili imzanın kendi tarafından atılmadığını, yanında çalışan elemanların imzalamış olabileceğini, bununda bilgisizlikten kaynaklandığını..' şeklinde savunma yaptığı, Ankara İcra Müdürlüğü'nce davacıya isnat eyleme ilişkin 25/05/2004 tarihli tutanağın incelenmesinden; davacının takip ettiği 168 adet icra dosyasında 'usul ve yasaya uygun talep gibi işlem yapılmasına karar verildi' şeklinde sahte kaşe basılarak yapılan dosyalardaki son işlemlerin müdürlüklerinde kullanılmayan ve kendilerine ait olmayan kararların müdürlüklerinde çalışan müdür/müdür yardımcılarına ait olmadığı ve kaşe üzerindeki imzanın da aynı şekilde müdürlük yetkililerine ait olmadığının tespit edildiğini belirtilerek, 168 adet dosya numarasının yazılması suretiyle icra müdürü, iki icra müdür yardımcısı ve dört zabıt katibi tarafından imza altına alınarak tutanak tutulduğu, iş bu tutanakla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulduğu, ayrıca Ankara Barosu tarafından da yapılan disiplin soruşturması neticesinde disiplin kovuşturması açılmasına karar verildiği, disiplin kovuşturmasına konu eylemi nedeniyle sahtecilik suçundan açılan ceza davası sonunda Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nin 17/11/2009 tarih ve Esas:2009/292, Karar:2009/350 sayılı kararı ile 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 342/1 ve maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/ maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, ceza davasında yapılan yargılamada Ankara İcra Müdürlüğü'nce davacıya isnat eyleme ilişkin 25/05/2004 tarihli tutulan tutanakta isimleri yer alan İcra Müdürlüğü personelinin tanık olarak ifadelerine başvurulduğu, ifadelerin tamamının aynı yönde olduğu ve 'bahse konu icra dosyalarında, davacı vekilince yapılan taleplerin altında 'usul ve yasaya uygun talep gibi işlem yapılmasına karar verildi icra müdürü' yazılı kaşenin müdürlüklerine ait olmadığı ve kaşe üzerindeki imzalarında müdürlüklerinde çalışan herhangi bir personele ait olmadığı,' şeklinde ifade verildiği, ayrıca davacının kendi vekaletnamesinin bulunduğu ve hukuki sorumluluğun kendisine ait olduğu dosyalarda, İcra müdürlüğünde işlerin çok yoğun olması nedeniyle her dosyaya elle 'usul ve yasaya uygun talep gibi işlem yapılmasına karar verildi' sözünü yazmak zaman alacağından kaşe yaptırıldığını, yetkili imzanın kendi tarafından atılmadığını, yanında çalışan elemanların imzalamış olabileceğini, bunun da bilgisizlikten kaynaklandığını ve iş bu çalışanların adreslerini bilmediğini' şeklinde savunma yaptığı anlaşılmaktadır.Bu durumda, kovuşturmaya konu disiplin soruşturma dosyası içeriği ve açılan kamu davası dosya içeriğinde yer alan bilgi ve belgeler ile tanık anlatımları ve yukarıda bahsedilen atılı eyleme ilişkin tutulan tutanak ile davacının kısmi ikrar niteliğindeki savunmasının birlikte değerlendirilmesinden; davacının üzerine atılı disiplin cezası gerektiren eyleminin sübuta erdiği sonucuna varıldığından Avukatlık Kanunu'nun 140 ve maddeleri uyarınca adli yargı yerinde yapılan yargılamanın sonucunun disiplin cezası verilmesini etkilemeyeceği açık olduğundan eylemine karşılık olarak anılan Kanunun 135/ maddesi gereğince takdiren iki yıl süreyle işten yasaklama cezası ile cezalandırılmasına ilişkin dava konusu disiplin cezası işleminde ve bu işlemin onanmasına ilişkin işlemlerde hukuka aykırılık bulunmamaktadır." Başvurucunun karara karşı yaptığı istinaf başvurusu Bölge İdare Mahkemesince temyiz yolu açık olmak üzere reddedilmiştir. Başvurucunun temyiz talebi, dava konusu uyuşmazlığa karşı temyiz yolunun açık olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvurucuya nihai karar 11/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 9/1/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. A., §§ 18-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/879
Başvuru, Anayasa Mahkemesinin masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada ihlal kararına uygun karar verilmemesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru bir vakfın mazbut vakıflar arasına alınması işlemine karşı açılan davanın ehliyet yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/8/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. OLAY VE OL GULAR Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Başvurucu merkezi Kudüs şehrinde olan Ermeni kilisesi vakfıdır. Vakıflar Genel Müdürlüğünce (Genel Müdürlük) "İstanbul-Kumkapı'da Kudüs'e bağlı Maryakup Ermeni Kilisesi Vakfının" teftişi sonucu bir rapor düzenlenmiştir. Bu raporun ilgili kısmı şöyledir:"...mezkûr vakfın 1322 tarihli ilâmla Kudüs'deki Maryakup Kilisesi fukaralarına yardım gayesi ile kurulduğu, Kudüs'deki Maryakup Ermeni Kilisesinin Ürdün Krallığı hudutları içerisinde kalan Ermeni Patrikhanesine bağlı olduğu, Kudüs Patrik Kaymakamı tarafından vakfın idaresi hususunda İstanbul Kumkapı'daki Ermeni Patrikhanesi Hukuk Müşaviri [A.ya] vekâletname verildiği, ancak vakfın gelir-giderlerinin hâlen İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğünce takip edildiği, bu durum muvacehesinde gelirleri ile yurt dışındaki gayesini gerçekleştirmesine fiilen imkân olmayan vakfın 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 3513 sayılı Kanunla değişik maddesinin (D) fıkrası gereğince mazbut vakıflar arasına alınması [uygun olur.]..." Vakıflar Genel Müdürlüğü 12/4/1973 tarihli bir yazı ile söz konusu vakfın gelirlerinin kaç senedir idarelerince tahsil edildiği ve hangi kilisenin fukarasına sarf olunduğunun tetkikini İstanbul Bölge Müdürlüğünden sormuştur. Bölge Müdürlüğünce verilen cevap yazısında; gelir fazlalarının 1934 ila 1950 yıllarına ait olanlarının emanet hesabına alınarak Av. A.ya ödendiğini, ancak hangi kilisenin fukarasına sarf olunduğu veya paranın akıbeti hususunda bir bilgiye rastlanılmadığı bildirilmiştir. İdare Meclisi 18/7/1973 tarihinde bu vakfın mazbut vakıflar arasına alınmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrasının (D) bendine göre kanunen veya fiilen hayri hizmeti kalmamış olan vakıfların, Genel Müdürlükçe idare edileceği ve bunlara mazbut vakıflar denileceği belirtilmiştir. Kararda, bu hükme göre Türkiye'deki akarların meşrutunleyhi olan hayrata hizmeti ve gelirlerinin hayratına sarfı fiilen kalkmış olduğundan bu vakıf namına kayıtlı akarların mazbut vakıflar hâline geldiği ve Patrikhane ile Manastırın müdahale hakkının kalmadığı vurgulanmıştır. Ayrıca yönetici veya yönetim kurulu seçimine rastlanılmayan vakfın mülhak vakıf gibi idare edilerek yıllık kesin hesaplarının tanzim edildiği açıklanmıştır. Bu vakfın vakfiyesine rastlanılmamış olup Rumi takvime göre 1322 tarihli (Miladi 1906-1907) bir hüccet mevcuttur. Söz konusu hüccetin ilgili kısmı şöyledir:"Kudüsi şerifte kain ermeni milletine mahsus Mar Yakup manastırının ba senedi hakani mali müşteresı olan İzmid sancağına tabi Yalova kazasında Süleyman Bey mahallesinde mukaddema ... Sırf mülk bir bap hane maa bahçe ve elvyevm ... bir bap mağaza ve ... bir bap han ve ... Fırın maa odalar ve ... İki bap dükkan ve .. Bir kıta tarla manastırı mezkûrda vakfedilmek ve icareteyn suretiyle ileride talibine satılmak üzere vakfiyesinin tanzimi hakkında Kudüsü şerif ermeni patrikliği dersaadet vekili Kiğork Elpiskopos mührüyle memur nezareti celilei evkafa takdim olunup ... Kudüsü Şerifte vaki Mar Yakup manastırına merbut olmak üzere mukayyet iken ... İstanbul'da Kumkapı'da kâin Kudüsü Şerif ermeni patrikhanesine merbut patrikhane odasına varup ceridede ... huzurlarında akdi meclisi şer'i ali ettikte Kudüsü Şerifte kâin ermeni milletine mahsus Mar Yakup kilisesinde bulunan fukarai ruhi ve eytam ve bikesler vakfının mütevellisi ve Kudüsü şerif patrikliği dersaadet vekili hürmetlü Kiğork piskopos Efendi veledi papas ... İştira olunup taliplerine icar ile hasıl olan icarat ve gallatı meşrutünleh olan Kudüsü Şerifte kain Mar Yakup kilisesi evkafından olup benim asla ve kat'a alaka ve ... yoktur deyu ... [bittaleb ketb ve imlâ olundu]."B. Başvuruya Konu İptal Davası Süreci Başvurucu, mazbut vakıflar arasına alınma yönündeki idari işleme karşı 19/7/2012 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde 18/3/1888 tarihli St. James Kardeşliği Genel Kurulunca çıkarılan yönetmelikle kurulan ve aynı yönetmelikle Kudüs St. James Ermeni Patrikhanesince yönetilen bir vakıf olduğunu, Türkiye'de herhangi bir şubesi veya temsilcisinin de bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucu davaya konu idari işlemin hukuka aykırı olduğunu ifade etmiştir. Vakfın fakir ve fukaranın barınma, yeme ve içme masrafları ile eğitim masraflarının karşılanması için kurulduğunu belirten başvurucu yabancı vakıf statüsündeki vakıflar yönünden Genel Müdürlüğün işlem yapma yetkisinin olmadığını öne sürmüştür. Davalı idarenin cevap dilekçesinde; başvurucunun 18/3/1888 tarihinde Kudüs'te kurulmuş bir vakıf olduğu ve o tarihte yürürlükte olan mevzuat gereği yabancı tüzel kişilerin Osmanlı toprağında taşınmaz edinmesine imkân bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca 16/2/1912 tarihli Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus Kanun-u Muvakkat hükümlerinden yalnızca Osmanlı cemaat ve müessesatı hayriyesinin yararlanabileceği ifade edilmiştir. Davalı idareye göre, yabancı bir hükmi şahıs olduğu için söz konusu mevzuata göre başvurucu Türkiye'de taşınmaz edinemeyeceğinden, kendisine ait olduğunu ileri sürdüğü taşınmazlar başka bir vakfa aittir. Bunun yanında, vakıf kayıtları arşivine göre 647 numaralı defterin sayfasının sırasında kayıtlı Kudüste Maryakop Ermeni Manastırı Vakfına ait Hicri 21 Zilhicce 1246 (Miladi 2/6/1831) tarihli hüccet ile Hicri 1270 (Miladi 1854) tarihli temessük kaydına göre söz konusu vakfın Şeyhülislam nezaretinde yönetilip Osmanlı devleti hukuk kurallarına göre kurulan ve işleyen bir vakıf olduğu belirtilmiştir. İdare başvurucu vakfın ise 1888 yılında İsrail'de kurulduğu ifade edildiğine göre bu vakıf ile bir ilgisinin olmadığını savunmuştur. İdare son olarak Hicri 1246 tarihli hüccete göre Miladi 1831 yılında kurulan vakfın 1948 yılında bağımsızlığını kazanan İsrail'de kurulan başvurucu vakıf ile aynı vakıf olmadığını ifade etmiştir. Mahkeme 12/12/2013 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, Genel Müdürlüğün Kültür ve Tescil Daire Başkanlığı arşivindeki 647 numaralı defterin sayfasının sırasında kayıtlı 21 Zilhicce 1246 (Hicri) tarihli hüccete değinilmiştir. Gerekçede, Kudüs-i Şerifte Kain Maryakop Ermeni Manastırı Vakfından bahsedilen bu hüccete göre İstanbul'un çeşitli semtlerinde taşınmazı bulunan ve dava konusu işlemde mazbut vakıflar arasına alınan vakfın da bu hüccette geçen vakıf olduğunun kabulü gerektiği belirtilmiştir. Mahkeme, Hicri 1246 yılının Miladi olarak 1831 yılına tekabül ettiğine işaret ederek bu açıdan mazbut vakıflar arasına alınan vakfın 1831 yılında mevcut olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme başvurucu vakfın ise dava dilekçesinde belirtildiği üzere 18/4/1888 tarihli St. James Kardeşliği Genel Kurulunca çıkarılan yönetmelikle kurulduğunu belirtmiş, bu sebeple dava konusu işlemde bahsi geçen vakıf ile davacı vakfın aynı vakıf olmadıklarını açıklamıştır. Mahkeme başvurucu vakfın dava konusu işlemde bahsi geçen vakıf olmadığı kanaatiyle bu davayı açmada menfaatinin ve ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varmıştır. Başvurucunun temyiz ettiği karar Danıştay Onuncu Dairesince 15/12/2014 tarihinde onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi ise aynı Daire tarafından 13/6/2016 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 1/8/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 26/8/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Alacak Davası Süreci Başvurucu İstanbul'un Üsküdar ilçesinde bulunan bazı taşınmazlara ilişkin olarak vakıf lehine icareteyn şerhi olmasına rağmen davalı idare tarafından taviz bedeli tahsil edilerek haksız olarak şerhlerin kaldırıldığı gerekçesiyle Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) 6/11/2013 tarihinde Genel Müdürlük aleyhine alacak davası açmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi, Kudus-i Şerifte Kain Maryakop Ermeni Kilisesi Vakfı ile Mazbut Maryakop Ermeni Kilisesi Vakfının aynı olup olmadığını İstanbul Ermeni Patrikliğinden sormuştur. Patrikliğin 23/7/2013 tarihli yazısında, Maryakop Ermeni Kilisesi Manastırı Vakfının merkezinin Kudüs'te olup Türkiye'de Maryakop Ermeni Kilisesi adında merkezi olan bir vakfın bulunmadığı bildirilmiştir. Patriklik ayrıca Maryakop Ermeni Manastırı Dünya'da sadece Kudüs'te bulunduğunu ve Kudüs Ermeni Patrikliği tarafından idare edildiğini, Türkiye'de şubesinin bulunmadığını açıklamıştır. Asliye Hukuk Mahkemesinin yazısı üzerine Dışişleri Bakanlığınca gönderilen cevap yazısının ekinde 30/8/2013 tarihli Kudüs Başkonsolosluğunun vakıf hakkındaki notu gönderilmiştir. Bu notta, vakıf hakkında bilgi edinmek üzere Piskopos ile görüşüldüğü, bu vakfın Selahaddin Eyyubi zamanından itibaren bin yılı aşkın bir süredir Kudüs'te bulunduğu ve Yavuz Sultan Selim'den başlamak üzere bütün Osmanlı padişahlarının manastıra ilişkin fermanlarının Patrikhanede saklandığı belirtilmiştir. Nota göre Patrikhanedeki eşyanın üzerinde İngilizcesi Saint Jamese karşılık gelen Maryakop Manastırı Vakfına ait olduğuna dair etiketler bulunmaktadır. Patrikhanenin tam adı The Armenian Orthodox Patriarchate (Convent) of St. James olarak geçmektedir. Notta Maryakop Kilisesi, Maryakop Manastırı, Maryakop Manastırı Vakfı gibi tanımların hepsinin halk tarafından Kudüs Ermeni Patrikhanesini işaret ettiği, Kudüs Ermeni Patriğinin vakfın başkanı olduğu belirtilmiştir. Ayrıca vakfın Ermeni toplumuna çeşitli hizmetler götürdüğü, 1865 yılında açılan kız okulunun 1927 yılından beri karma eğitim verdiği, vakfa bağlı bir din okulunun da bulunduğu açıklanmıştır. Son olarak Kudüs Eski Şehir'deki Ermeni mahallesinde vakfın hissedar olduğu taşınmazlardan toplanan gelirler ve cemaatin bağışları gibi gelir kalemlerinin olduğu ifade edilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi 24/3/2015 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"... Toplanan deliller, Ermeni Patrikliği cevabi yazısı, İstanbul İdare Mahkemesinin 2012/1162 esas 2013/1751 karar sayılı ilamı, keza İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/18 esas ve 2014/156 karar sayılı ilamı nazara alındığında davacı Maryakop Ermeni Kilisesi Vakfı ile davalı idarenin belirttiği mazbut Maryakop Kilisesi Vakfının aynı vakıflar olmadığı, dava dilekçesinde belirtilen taşınmazlarla ilgili olarak da davacı vakfın bir ilgisinin olmadığı, davacı vakfın 8 Mart 1888 tarihinde St. James Kardeşliği Genel Kurulunca çıkarılan bir yönetmelikle kurulan bir vakıf olduğu, mazbut Maryakop Kilisesi Vakfının ise 1831 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan bir vakıf olması nedeniyle davacı vakfın Maryakop Kilisesi Vakfı ile bu vakıf adına kayıtlı taşınmazlar ile bir ilgisi bulunmadığından açılan davanın reddi gerektiği sonucuna varmıştır." Bu karar tebliğe çıkarılmamıştır. A. Ulusal Hukuk 2762 sayılı mülga Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “4 birinci teşrin 1926 tarihinden önce vücut bulmuş vakıflardan...D - Kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan vakıflar,... Vakıflar Umum Müdürlüğünce idare olunur. Bunların hepsine birden (Mazbut vakıflar) denir. (Değişik: 31/5/1949-5404/1 md.) Mütevelliliği vakfedenlerin fer`ilerine şart edilmiş vakıflara (Mülhak Vakıflar) denir. Bunlar mütevellileri tarafından idare olunur. Mütevelliler Vakıflar Genel Müdürlüğünün ve Genel Müdürlük de İdare Meclisinin kontrolü altındadır...." 2762 sayılı mülga Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Birinci maddede zikredilen mülhak vakıfların tevliyetleri bu kanun hükümleri dairesinde Umum Müdürlükçe tevcih olunur. Milli sınırlar dışında kalan vakıfların mütevellilikleri vakfiyetlerine göre tevcih olunur." 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Bu Kanunun uygulanmasında; ... Mazbut vakıf: Bu Kanun uyarınca Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıfları, Mülhak vakıf: Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş vakıfları, Cemaat vakfı: Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıfları, ... İfade eder." 5737 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Mazbut vakıflar, Genel Müdürlük tarafından yönetilir ve temsil edilir. Mülhak vakıflar, Anayasaya aykırılık teşkil etmeyen vakfiye şartlarına göre Meclis tarafından atanacak yöneticiler eliyle yönetilir ve temsil edilir. Vakıf yöneticileri kendilerine yardımcı tayin edebilirler. Mülhak vakıf yöneticilerinde aranacak şartlar ile yardımcılarının nitelikleri yönetmelikle düzenlenir. Vakfiyedeki şartları taşımamaları nedeniyle kendilerine yöneticilik verilemeyenler bu şartları elde edinceye, küçükler ile kısıtlılar fiil ehliyetlerini kazanıncaya ve boş kalan yöneticilik yenisine verilinceye kadar, vakıf işleri Genel Müdürlükçe temsilen yürütülür. Cemaat vakıflarının yöneticileri mensuplarınca kendi aralarından seçilir. Vakıf yöneticilerinin seçim usûl ve esasları yönetmelikle düzenlenir. ..." 5737 sayılı Kanun’un maddesinin ikinci fıkrası şöyledir: "Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce mazbut vakıflar arasına alınan vakıflarla, bu Kanuna göre mazbut vakıflar arasına alınan vakıflara bir daha yönetici seçimi ve ataması yapılamaz." 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Dilekçeler üzerine ilk inceleme" kenar başlıklı maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "Dilekçeler, ...c) Ehliyet, ... yönlerinden sırasıyla incelenir." 2577 sayılı Kanun'un "İlk inceleme üzerine verilecek kararlar" kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin; ... b) 3/c, 3/d ve 3/e bentlerinde yazılı hallerde davanın reddine, ... Karar verilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..." İlgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı için bkz. Ali Diren, B. No: 2015/13108, 18/4/2018, §§ 26-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/14982
Başvuru bir vakfın mazbut vakıflar arasına alınması işlemine karşı açılan davanın ehliyet yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kamulaştırmasız el atma ve haksız işgal tazminatı davalarında hükmedilen tazminat bedellerinin ödenmemesi ve Mahkeme kararlarının kesinleşme tarihinden itibaren hükmedilen tazminatlara kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 20/12/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 12/2/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 22/6/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile dava dosyasında yer aldığı şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, 9/9/2009 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde Ankara Valiliği aleyhine açtıkları kamulaştırmasız el atma tazminatı davasında Ankara ili Çankaya ilçesi Topraklık mevkiinde bulunan ve kendilerine miras yolu ile intikal eden taşınmazları üzerine davalı idare tarafından ilköğretim okulu yapıldığını belirterek taşınmazlarının idare adına tesciline karar verilmesini ve dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte lehlerine toplam 000 TL tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir. Başvurucuların bir kısmı davanın ilerleyen aşamalarında istem miktarlarını yükselterek ıslah talebinde bulunmuştur. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 8/2/2011 tarihli ve E.2009/303, K.2011/39 sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne, söz konusu taşınmazın idare adına tapuya tesciline, toplam 539,92 TL'nin dava tarihinden itibaren değişik oranlarda yasal faiz uygulanmak suretiyle davalı idareden tahsil edilerek başvuruculara ödenmesine hükmetmiştir. Temyiz incelemesi sonucu Yargıtay Hukuk Dairesinin 2/4/2012 tarihli ve E.2012/1528, K.2012/6514 sayılı ilamı ile İlk Derece Mahkemesi kararı onanmış ve karar düzeltme yoluna başvurulmaması üzerine kesinleşmiştir. Başvurucular, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararına dayanarak 27/6/2012 tarihinde Ankara İcra Müdürlüğü nezdinde icra takibi başlatmış; borçlu idareye 6/7/2012 tarihinde icra emri tebliğ edilmiş ve icra takibi kesinleşmiştir. Borçlu idare Ankara İcra Müdürlüğüne gönderdiği 3/12/2013 tarihli yazı ile kamulaştırma faslında yeterli ödenek bulunmadığından yeterli ödenek temin edildiğinde ilgili dosyaya ödemenin yapılacağını bildirmiştir. Başvurucular ayrıca 9/9/2009 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde aynı taşınmaz ile ilgili olarak açtıkları haksız işgal tazminatı davasında söz konusu taşınmazları üzerinde yirmi yıldır ilköğretim okulu bulunduğunu, tüm başvurularına rağmen taşınmazın kamulaştırılmadığını ayrıca kendilerine herhangi bir kira da ödenmediğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla toplam 500 TL haksız işgal tazminatına el atma tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte hükmedilmesini istemişlerdir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 13/10/2011 tarihli ve E.2009/317, K.2011/321 sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne, başvuruculara toplam 442,62 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine hükmetmiştir. Başvurucular, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararına dayanarak 27/12/2011 tarihinde Ankara İcra Müdürlüğü nezdinde icra takibi başlatmış; borçlu idareye 29/12/2011 tarihinde icra emri tebliğ edilmiş ve icra takibi kesinleşmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararının temyiz edilmesi sonucu Yargıtay Hukuk Dairesinin 11/6/2012 tarihli ve E.2012/10123, K.2012/14694 sayılı ilamı ile karar onanmış ve karar düzeltme yoluna başvurulmaması üzerine kesinleşmiştir. Borçlu idare Ankara İcra Müdürlüğüne gönderdiği 6/12/2013 tarihli yazı ile kamulaştırma faslında yeterli ödenek bulunmadığından ödenek temin edildiğinde ilgili dosyaya ödemenin yapılacağını bildirmiştir. Başvurucular ayrıca 19/7/2012 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları haksız işgal tazminatı davasında aynı taşınmaz için Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2009/317 sayılı dosyasında geriye dönük beş yıllık süre için haksız işgal tazminatı davası açtıklarını, bu davanın kabulüne karar verildiğini belirterek söz konusu dava tarihinden sonraki otuz iki aylık dönem için 799,20 TL haksız işgal tazminatına hükmedilmesini talep etmişlerdir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 25/3/2013 tarihli ve E.2012/420, K.2013/81 sayılı kararı ile davanın kabulüne, başvuruculara toplam 799,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine hükmetmiştir. Başvurucular, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararına dayanarak 29/4/2013 tarihinde Ankara İcra Müdürlüğü nezdinde icra takibi başlatmış; borçlu idareye 30/4/2013 tarihinde icra emri tebliğ edilmiş ve icra takibi kesinleşmiştir. Borçlu idare Ankara İcra Müdürlüğüne gönderdiği 7/6/2013 tarihli yazı ile kamulaştırma faslında yeterli ödenek bulunmadığından ödenek temin edildiğinde ilgili dosyaya ödemenin yapılacağını bildirmiştir. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi kararının temyiz edilmesi sonucu Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/12/2013 tarihli ve E.2013/15359, K.2013/18097 sayılı ilamı ile karar onanmış ve karar düzeltme yoluna başvurulmaması üzerine kesinleşmiştir. Başvurucular hâlen söz konusu tazminatların ödenmediğini bildirerek 20/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvurucular 6/7/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sundukları dilekçeyle Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi ile Ankara Asliye Hukuk Mahkemesince lehlerine hükmedilen tazminatların 20/1/2014 tarihinde yapılan ödemeler ile Ankara Asliye Hukuk Mahkemesince hükmedilen tazminatın ise 24/9/2014 tarihinde yapılan ödeme ile tahsil edildiğini ancak alacaklarının ödenmesindeki gecikmeler nedeniyle mağduriyetlerinin söz konusu olduğunu ifade etmişlerdir.B. İlgili Hukuk 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici maddesinin , , ve Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun 13/11/2014 tarihli ve E.2013/95, 2014/176 sayılı kararı ile iptal edilmeden önceki fıkraları şöyledir:“Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır.…Kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden bu madde uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, merkezi yönetim bütçesine dâhil idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerinin (Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerin) yüzde ikisi, belediye ve il özel idareleri ile bağlı idareleri için en son kesinleşmiş bütçe gelirleri toplamının, diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleri toplamının en az yüzde ikisi oranında yılı bütçelerinde pay ayrılır. Kesinleşen alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemeler, sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerle gerçekleştirilir. Taksitlendirmede, bütçe imkanları ile alacakların tutarları dikkate alınır. Taksitli ödeme süresince, 3095 sayılı Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir. İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir. …Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez. …4/11/1983 tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadar kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazların idare tarafından kamulaştırılması hâlinde kamulaştırma bedeli ve mahkemelerce malikleri lehine hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icra vekalet ücretleri de, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerden ayrılacak paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır. Bu alacaklar için de bu maddenin on birinci fıkrası, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan her türlü davalarda ise yedinci fıkra hükümleri uygulanır. Bu fıkra hükmü, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır…” 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun “Ödenemeyen giderler ve bütçeleştirilmiş borçlar” kenar başlıklı maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:  “Ödeme emri belgesine bağlandığı halde ödenemeyen tutarlar, bütçeye gider yazılarak emanet hesaplarına alınır ve buradan ödenir. Ancak, malın alındığı veya hizmetin yapıldığı malî yılı izleyen beşinci yılın sonuna kadar talep edilmeyen emanet hesaplarındaki tutarlar bütçeye gelir kaydedilir. Gelir kaydedilen tutarlar, mahkeme kararı üzerine ödenir.Kamu idarelerinin nakit mevcudunun tüm ödemeleri karşılayamaması halinde giderler, muhasebe kayıtlarına alınma sırasına göre ödenir. Ancak, sırasıyla kanunları gereğince diğer kamu idarelerine ödenmesi gereken vergi, resim, harç, prim, fon kesintisi, pay ve benzeri tutarlara, tarifeye bağlı ödemelere, ilama bağlı borçlara, ödenmemesi halinde gecikme cezası veya faiz gibi ek yük getirecek borçlara ve ödenmesi talep edilen emanet hesaplarındaki tutarlara öncelik verilir.” 16/5/1956 tarihli ve 1956/1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı şöyledir:  “Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan malik, el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, bu eylemli duruma razı olduğu takdirde taşınmaz bedelini isteme hakkı da bulunmaktadır. Taşınmaz sahibinin el konulan taşınmazın bedelini talep ederek dava açması halinde, taşınmazın el koyma tarihindeki bedeli değil, mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki değerinin belirlenerek tahsiline karar verilir.” Yargıtay Hukuk Dairesinin 15/11/2011 tarihli ve E.2011/5396, K.2011/22096 sayılı kararında şöyle denilmektedir:"… Kamulaştırmasız el atma davaları uygulamada sıklıkla karşılaşılan davalardan olmakla birlikte, yasa ile düzenlenmiş değildir. Bu konuya ilişkin tek yasal düzenleme olan 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun maddesi de 2003 tarih ve 2002/112 E. 2003/33 K. sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir. Uygulamada kamulaştırmasız el atma davaları; İBK, HGK ve Hukuk Dairelerinin içtihatlarıyla yön bulmaktadır. Konunun Dairemizi ilgilendiren yönü ise, bu nevi davalarda hükmedilen tazminatların zamanında ödenmemesi halinde uygulanacak faizin ne tür ve oranda olması gerektiği noktasındadır. Zira kamulaştırma yasası gecikme faizini öngörmemektedir. Bu cümleden olmak üzere, HGK kararları ve Dairemizin istikrar bulmuş içtihatlarında; "Kamulaştırma bedelinin arttırılması ilamlarında uygulanan T.C Anayasasının 4709 Sayılı Yasanın maddesi ile değişik 46/son maddesinde yer alan kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan arttırma bedellerine, son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı" hükmünden farklı olarak, "Kamulaştırmasız el atmanın hukuksal niteliği itibariyle bir haksız eylem olduğu, haksız eylemden doğan borçların, tazmini nitelikte olmaları nedeniyle uygulanacak faizin 3095 Sayılı Yasada belirlenen yasal faiz olduğu belirtilerek, uygulama bu güne kadar yasal faizin uygulanması şeklinde sürdürüle gelmiştir. Ancak, Anayasa'nın maddesi ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkının, hak sahibinin rızasına bakılmaksızın kamulaştırmasız el atma nedeniyle ihlali halinde, toplumun genel menfaatleri ile bireyin temel haklarının korunması arasında adil bir denge gözetilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, mülkün gerçek değeriyle orantılı makul bir tazminat ödenmediği sürece, bir mülkten mahrum bırakılmanın genelde aşırı bir ihlal teşkil edeceği, yasal faiz oranında gecikme faizi ödenmesinin yeterli olmadığı görüşü gerek öğretide gerekse uygulamada ağırlık kazanmaya başlamıştır.Bu bağlamda mülkiyete saygı hakkının ihlalinin, mahkemelerin, kamulaştırmasız el atmaya maruz kalan kişiler lehine hükmettikleri tazminat tutarının tayininde, yargılama süresi ile enflasyon arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan değer kaybını dikkate almalarına imkân sağlayan yasal bir düzenlemenin olmayışından da kaynaklandığı, bu nedenle adil tatmin taleplerinin karşılanması gerektiği hususu benimsenmeye başlanmıştır.Tüm bu açıklamalar ışığında idare, kendisine Anayasa tarafından tanınan olanak ve yetkileri yasaya uygun bir biçimde kullanmaksızın taşınmaza el atarak kamulaştırma ilkelerine aykırı davranamaz. Anayasa'nın maddesinde öngörülen kamulaştırma, Anayasa'nın maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş anayasal bir sınırlama olmakla, Dairemizce içtihat değişikliğine gidilerek, özü ve vardığı hukuki sonuç itibariyle aynı nitelikler taşıyan kamulaştırmasız el atmaya ilişkin ilamlarda hüküm altına alınan tazminatlara da Anayasanın 46/son maddesinde düzenlenmiş olan kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiği sonucuna varılmıştır." (Aynı yönde diğer bir karar için bkz. Yargıtay HD., 26/10/2011, E.2011/5698, K.2011/20397)
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/9404
Başvuru, kamulaştırmasız el atma ve haksız işgal tazminatı davalarında hükmedilen tazminat bedellerinin ödenmemesi ve Mahkeme kararlarının kesinleşme tarihinden itibaren hükmedilen tazminatlara kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, süresi içinde yapılmıştır. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası dışındaki iddiaları Komisyon tarafından kabul edilemez bulunmuş, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/9516
Başvuru, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, işe iade istemiyle açılan davanın karar verilmesine yer olmadığına dair bir hükümle sonuçlanması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, muhtelif tarihlerde yapılmıştır. Başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Komisyonca muhtelif tarihlerde, başvuruların kabul edilebilirlik incelemelerinin Bölümler tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Sırasıyla yukarıdaki başvuruculara ait 2018/10941, 2018/11104 ve 2018/10963numaralı dosyaların konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2018/10941 başvuru numaralı dosya ile birleştirilmesine; incelemenin bu dosya üzerinden yürütülmesine ve diğer bireysel başvuru dosyalarının kapatılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Bismil Belediyesinde taşeron işçi olarak çalışmakta olan başvurucuların olağanüstü hâl kapsamında yapılan istihbari çalışmalar neticesinde terör örgütü ile bağlantılı olduklarının tespit edildiği gerekçesiyle iş akitleri feshedilmiştir. Başvurucular, iş akitlerinin geçerli bir nedene dayanmadan feshedildiğini belirterek asıl işveren ve alt işveren aleyhine işe iade istemiyle Bismil Asliye Hukuk Mahkemesinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) dava açmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi muhtelif tarihlerde verdiği kararlarda, karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir. Karar gerekçesinde, kamu kurumu niteliğindeki işyerinde işçi statüsüyle çalışmakta olan başvurucuların iş sözleşmelerinin 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (667 sayılı KHK) hükümlerine dayalı olarak feshedildiği belirtilmiştir. Kararda 29/4/2017 tarihli ve 30052 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 690 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin maddesi ile 23/1/2017 tarihli ve 29957 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (685 sayılı KHK) geçici maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen hüküm gereğince talep hakkında inceleme yapmak üzere dosyanın Olağanüstü Hâl İşlemleri Komisyonuna (OHAL Komisyonu) gönderilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucular süresinde bireysel başvurularda bulunmuşlardır. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Ahmet Özdoğan, B. No: 2017/26326, 9/1/2019, §§ 14-
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/10941
Başvuru, işe iade istemiyle açılan davanın karar verilmesine yer olmadığına dair bir hükümle sonuçlanması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, avukat olan başvurucu tarafından vekâleten açılan kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davasında lehe hükmedilen nispi vekâlet ücretinin karar düzeltme aşamasında maktu olarak değiştirilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/4/2014 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 25/3/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuruya ilişkin bir görüş bildirmemiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu avukat olup K.Ç. ve arkadaşları adına vekâleten Millî Savunma Bakanlığı aleyhine 2/12/2009 tarihinde Çerkezköy Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davası açmıştır. Mahkemece 23/5/2012 tarihli ve E.2009/915, K.2012/250 sayılı karar ile davanın kabulüne, 101 TL'nin davalıdan tahsiline, 456,06 TL nispi vekâlet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine karar verilmiştir. Temyiz edilen karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 22/5/2013 tarihli ve E.2013/5537, K.2013/10232 sayılı ilamıyla onanmıştır. Karar düzeltme talebi üzerine aynı Dairenin 16/1/2014 tarihli ve E.2013/22119, K.2014/593 sayılı ilamıyla “4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici maddesinde değişiklik yapan ve 11/06/2013 tarihinde yürürlüğe giren 24/5/2013 tarihli ve 6487 sayılı Kanun'un maddesi ile 'kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davalarında mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretleri bedel tespit davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir. ... açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır.' hükmünün getirilmiş olduğu gözetildiğinde, harç ve vekalet ücretininmaktu olarak hüküm altına alınması gerektiği” belirtilerek temyiz edilen kararın hüküm fıkrasının vekâlet ücretine ilişkin fıkrasındaki 456,06 rakamın çıkarılarak yerine 200 rakamı yazılmak suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili sıfatıyla başvurucuya 12/3/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 9/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir:“(1) Yargılama giderleri şunlardır:…ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.…” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.(2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.(3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir.” 6100 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekâlet ücreti, taraf lehine hükmedilir.” 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder.…Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenecek vekâlet ücreti avukata aittir. Bu ücret, iş sahibinin borcu nedeniyle takas ve mahsup edilemez, haczedilemez.” 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na 18/6/2010 tarihli ve 5999 sayılı Kanun'la eklenen geçici maddenin 24/5/2013 tarihli ve 6487 sayılı Kanun'un maddesiyle eklenen yedinci fıkrası ile fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:“Bu madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretleri bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir....Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise, bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır.”
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/5004
Başvuru, avukat olan başvurucu tarafından vekâleten açılan kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davasında lehe hükmedilen nispi vekâlet ücretinin karar düzeltme aşamasında maktu olarak değiştirilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmemesi sonucu başlatılan idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında Van Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonuna 20/6/2005 tarihinde başvurmuş ve talebinin reddedilmesi üzerine Van İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Van İdare Mahkemesinin iptal kararı vermesi üzerine başvurucunun dosyası Danıştay temyiz incelemesindedir. Başvurucu 31/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/2531
Başvuru, terör olaylarından doğan zararların tazmin edilmemesi sonucu başlatılan idari ve yargısal sürecin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, gözaltı sürecinde kolluğun fiziki saldırılarına maruz kalınması ve bu eylemlerle ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 31/5/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen, Beypazarı Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu ve olay sırasında görevli olmayan polis memuru Ş.K. arasında trafikte tartışma yaşanmış ve şahıslar birbirlerini karşılıklı olarak darbetmiştir. Olayın kolluk birimlerine haber verilmesi üzerine polis memurları E.G. ve S.Y. başvurucunun ikamet adresine giderek adli işlemler için başvurucuyu polis merkezine davet etmiş, başvurucunun karşı çıkması üzerine zor kullanarak başvurucuyu polis aracına bindirmişlerdir.A. Başvurucunun Beyanı Soruşturma aşamasında başvurucunun olayın gerçekleştiği gün olan 15/12/2017 tarihinde alınan ifadesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Aracımıza binerek ikamet adresimiz olan ... yere geldik. Araçtan ineceğim sırada yanımıza sivil bir araç geldi ve benim aracımın önünü kesti. Araçtan yine sivil kıyafetli 2 erkek şahıs indi. Sonra bende araçtan indim. Yanıma gelen şahıslar 'biz polisiz' dediler ancak kimliklerini göstermediler. Bana hitaben 'sen nasıl polis döversin, sana göstereceğiz, dön arkanı dön' diye bağırdılar. Bende ne olduğunu anlamadan 'bir dakika durun, ne oluyor' dedim. Eşim [F.B.] polis olduğunu iddia eden şahıslara kimliklerini göstermesini söyledi. Ancak şahıslar herhangi bir kimlik göstermediler. Sonra bana zor kullanarak ellerimi arkaya doğru getirdiler ve ellerimi arkadan kelepçelediler. O esnada eşim [F.] birşeyler söyledi ancak ben dediğini şu an hatırlamıyorum. Eşimin söylediklerine karşılık ise polisler 'git nereye şikayet edersen et' diye karşılık verdiler. Beni kelepçeledikten sonra polis aracına bindirdiler ve beni oradan alarak götürmeye başladılar. Araca binerken ismini sonradan öğrendiğim [E.G.] isimli polis memuru bana ana avrat küfür etti. Diğer polis memuru [S.Y.] hiç hakaret etmedi, kötü davranışta bulunmadı. Ekip aracıyla giderken sürücü koltuğunda [E.G.] vardı. Araç ile giderken mezarlığın arkasına doğru gittik. Araç orada durdu. [E.] isimli polis araçtan indi ve yanıma geldi 'sen demek polis döversin, hadi şimdi de beni döv bakalım, sen vatan haini misin, terörist misin' diyerek kolumdan tutup beni aşağıya indirmeye çalıştı. Bende 'ben terörist vatan haini değilim, bana bu şekilde vatan haini terörist diyemezsin' diyerek karşılık verdim. Sonra [E.G.] beni bıraktı ve araca tekrar bindi. Sonrasında beni polis merkezine götürdüler. Polis merkezine geldiğimde ismini bilmediğim 2 sivil kıyafetli erkek şahıs, sanırım sivil polisler bana 'ananı avradını s... O... çocuğu' diyerek hakaret ettiler. Ayrıca hakaret eden bu iki şahıs beni polis merkezinde göğsüme ve karın bölgeme elleri ve ayaklarıyla vurarak darp ettiler. Ben sivil kıyafetli olan bu iki polis memurunu ismen tanımıyorum ancak şahısları görsem tanırım ve net olarak teşhis edebilirim..."B. Soruşturma İşlemleri Neticesinde Verilen Kararlar Soruşturma kapsamında Başsavcılık, başvurucu ile Ş.K., T. ve B.Ö. hakkında 16/3/2018 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamenin ilgili kısmı şöyledir: "Yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı olan Ş.K.nın 14/12/2017 tarihinde, sevk ve idaresi altında bulunan... plakalı araçla, eşi [B.K.] ile birlikte Hacıkara Mahallesi Yıldırım Beyazıt Caddesi üzerinde seyir halinde olduğu, Hasan Başaran’ın ise eşi [F.B.] ile birlikte belirtilen cadde üzerinde sevk ve idaresi altında bulunan ... plakalı araç ile bekleme yaptığı, [Ş.K.] nın yola devam edebilmek maksadıyla Hasan Başaran’a sellektör yaptığı, bunun üzerine önce Hasan Başaran’ın, daha sonra [Ş.K.] nın araçlarından indikleri, tarafların yol ve sellektör meseleleri yüzünden tartıştıkları, taraflar arasında çıkan sözlü tartışmanın kavgaya dönüştüğü,Hasan Başaran’ın eniştesi olan ve olay yerinde bulunan [T.] nin kavgaya müdahil olarak [Ş.K.] nın yüzüne yumruk attığı, Hasan Başaran ve [T.] nin yere düşen [Ş.K.] ya tekme attıkları ve elleri ile yine vücudunun çeşitli yerlerine vurdukları, kavga sırasında [Ş.K.] nın da Hasan Başaran'a yumruk attığı,Akabinde Hasan Başaran ve [T.] nin olay yerinden uzaklaştıkları, Hasan Başaran’ın [F.B.] ile birlikte ... bulunan ikametgahına gittiği, gerekli adli işlemlerinin yapılabilmesi için olay tarihinde görevli polis ekibince Beypazarı İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne davet edildiği, bunun üzerine Hasan Başaran’ın görevli polis memurlarına hitaben 'Terörist mi alıyorsunuz lan, ben gelmiyorum' dediği, görevli polis memuru [E.G.] yi iteklediği ve bu şekilde ekipten kurtulmaya çalışarak direndiği sırada [E.G.] nin ayağına bastığı ve yaralanmasına neden olduğu,Daha sonra ekip aracına bindirildiği ve adli işlemleri için Beypazarı Ş.E. Polis Merkezi Amirliği’ne götürüldüğü, olay tarihinde nöbetçi amir olan [B.Ö.] nün bu nedenle karakolda bulunduğu, olay nedeniyle Hasan Başaran’ın göğsüne ve karnına, elleri ve ayakları ile vurduğu, ayrıca Hasan Başaran’a hitaben 'O çocuğu ne hale getirmiş onun a.ına koyacam, a... koduğumun ... seni, anasını s... evladı, ...Senin a.. koyacam a... koduğumun şerefsizi' dediği, incelenen kamera kayıtları, bu kameralara ait ses kayıtları, özellikle ses kayıtlarında geçen '[] çok pis dal...abi....[] çok pis dal....' şeklindeki ibareler ve suçtan kurtulmaya yönelik olduğu değerlendirilen [B.Ö.] nün savunması nazara alındığında açıklanan eylemlerin son derece sabit olduğunun görüldüğü,Alınan adli muayene raporlarında, [Ş.K.] nın ve Hasan Başaran’ın yaralanmalarının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun, [E.G.]nin yaralanmasının ise bu nitelikte olmadığının, vücudunda kemik kırığına neden olduğunun, bu kemik kırığının hayat fonksiyonlarına etkisinin hafif (1) derecede olduğunun tespit edildiği,Tüm dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde; iştirak iradesi ile hareket eden Hasan Başaran ve [T.] nin [Ş.K.]yı darp ederek yaraladıkları, [Ş.K.] nın da Hasan Başaran’ı yaraladığı, Hasan Başaran’ın görevli polis memurlarına hitaben 'Terörist mi alıyorsunuz lan, ben gelmiyorum' diyerek hakarette bulunduğu ve direndiği, görevli polis memurlarından [E.G.] yi iteklediği, ayrıca bu sırada [E.G.]nin ayağına basarak yaralanmasına neden olduğu, [B.Ö.] nün ise adli işlemler için karakolda bulunan Hasan Başaran’ı darp ederek yaraladığı, ayrıca yukarıda belirtilen şekilde hakarette ve tehditte bulunduğu,Hasan Başaran’ın eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nın 86/2, 125/1-a-4, 265/1-5 ve 86/1, 87/3 maddelerinde düzenlenen kasten yaralama, hakaret, görevi yaptırmamak için direnme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları kapsamında kaldığı, hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarının aynı yasanın 43/2 maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerine tabi olduğu, [T.] ve [Ş.K.]nın eylemlerinin86/2 maddesinde düzenlenen kasten yaralama suçu kapsamında kaldığı, [B.Ö.]nün eyleminin ise 86/2- d, 125/1-4, 106/cümle maddelerinde düzenlenen kasten yaralama, hakaret ve tehdit suçları kapsamında kaldığı kanaati ile..." Başsavcılığın 16/3/2018 tarihli kararıyla şüpheliler E.G., S.Y., Ş.K. ve A. hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:"Hasan Başaran’ın [F.B.] ile birlikte ... bulunan ikametgahına gittiği, gerekli adli işlemlerinin yapılabilmesi için olay tarihinde görevli polis ekibince Beypazarı İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne davet edildiği, bunun üzerine Hasan Başaran’ın görevli polis memurlarına hakaret ettiği ve direndiği, [E.G.]nin sevk ve idaresi altında bulunan ekip aracına bindirildiği, araçta görevli polis memuru [S.Y.]nin de bulunduğu, tahkikat evrakında bulunan krokide ayrıntılı bir şekilde belirtildiği üzere Hasan Başaran’ın ikametgahı önünden hareket eden aracın sırasıyla Ankara Üniversitesi Beypazarı Meslek Yüksek Okulu ve Beypazarı İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü önünden geçtiği ve mezarlığın arka giriş kapısına doğru ilerlediği, ancak 3 dakika 31 saniye sonra geri döndüğü ve Beypazarı Ş.E. Polis Merkezi Amirliğine doğru hareket ettiği, bu hususta başkaca bir kamera kaydı bulunmadığının tespit edildiği,Hasan Başaran’ın Beypazarı Ş.E. Polis Merkezi Amirliği’ne götürüldüğü,Hasan Başaran’ın olayın sıcağı sıcağına alınan ve Cumhuriyet başsavcılığımızda da aynen tekrar etmiş olduğu ilk ifadesinde [E.G.]nin kendisine ana avrat küfrettiğini, [S.Y.]nin ise hakaret etmediğini ve herhangi bir kötü davranışta bulunmadığını, karakolda 2 sivil polis tarafından darp edildiğini ve bu polislerin kendisine hitaben 'ananı avradını s... o... çocuğu' dediklerini belirttiği, kolluk görevlilerince yapılan mülakatta1 polis memuru tarafından darp edildiğini, diğer polis memurunun sadece hakaret ettiğini beyan ettiği, müdafii aracılığıyla ibraz etmiş olduğu ve sonradan geliştirildiği kanaatine ulaşılan dilekçede ise bu sırada [E.G.] tarafından darp edildiğini beyan ettiği, [S.Y.] hakkında da çeşitli ithamlarda bulunduğu ayrıca bu sefer şikayetçi de olduğunun görüldüğü,Karakolda bulunan sivil polis memurlarının açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edildiği, alınan ifadelerinde atılı suçları kabul etmediklerinin görüldüğü, ancak görevli polis [B.Ö.]nün eylemlerinin sabit bulunduğu,Olay yerinde ve karakolda bulunan kamera kayıtlarının incelendiği, yine tanık olan şahısların ifadelerinin alındığı ve olayın etraflıca araştırıldığı, toplanan delillerin açıklanan hususları dışında Hasan Başaran’ın iddialarını destekler nitelikte olmadıklarının tespit edildiği,Bu kameralara ait ses kayıtlarının incelenmesinde ise Hasan Başaran’ın çok uzun bir süre suç ortağının açık kimlik ve adres bilgilerini paylaşmadığının, ısrarla olayı tek başına gerçekleştirdiğini belirttiğinin, ayrıca [A.]ye ait olabileceği düşünülen herhangi bir hakaret ve tehdit içeren söze de rastlanmadığının görüldüğü,Tüm dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde; [Ş.K.]nın [T.]ye karşı suç içeren herhangi bir eyleminden söz edilemeyeceği, Hasan Başaran’a karşı tehditte bulunduğuna dair Hasan Başaran’ın soyut iddialarından başkaca herhangi bir delilin dosyada mevcut olmadığı, olaya karışan şüpheli şahıs sayısı, bu şahıslardan birinin hala yakalanmamış olması, bu hususta devam eden çalışmalar, şahsın bulunduğu iddia edilen mevkii, zaman dilimi ve destekler nitelikteki kameralara ait ses kayıtları da gözetildiğinde [E.G.] ve [S.Y.]nin Hasan Başaran’a karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlediklerinden de söz edilemeyeceği, ayrıca [E.G.]nin Hasan Başaran’a karşı hakarette ve tehditte bulunup Hasan Başaran’ı darp ettiğine, yine [A.]nin Hasan Başaran’a karşı darpta, hakarette ve tehditte bulunduğuna dair iddiadan başkaca herhangi bir delilin dosyada mevcut olmadığı, salt iddia ile kamu davası açılamayacağı anlaşılmakla..." Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz, Ankara Batı Sulh Ceza Hâkimliğinin 7/5/2018 tarihli kararıyla kesin olarak reddedilmiştir. Anılan karar 15/5/2018 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 31/5/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel Başvuru Sonrasındaki Süreç Başvurucu, polis memurları tarafından mezarlığa götürüldüğünü, 3 dakika 31 saniye sonra mezarlıktan döndüklerinin kamera kayıtlarıyla sabit olduğunu, burada hürriyetinden yoksun bırakıldığını, tehdit, hakaret ve darp eylemlerine maruz kaldığını ileri sürmüş; ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz üzerine verilen karara karşı kanun yararına bozma talebinde bulunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesi 16/12/2019 tarihinde, anılan karara karşı yapılan kanun yararına bozma talebini kabul etmiştir. Yargıtay Ceza Dairesi, şüpheliler E.nin ve Y.nin başvurucuyu polis merkezine götürmek için araca bindirdikten sonra mezarlığa doğru gittikleri ve 3 dakika 31 saniye sonra aynı güzergâhtan dönüp polis merkezine döndükleri hususunun kamera kayıtlarıyla sabit olduğu, şüphelilerin başvuruya karşı hürriyetinden yoksun kılma suçunu işledikleri konusunda yeterli delilin bulunduğu, ayrıca şüpheli nin azmettiren sıfatıyla sorumlu olup olmadığının tespit edilmesi gerektiği gerekçesiyle Ankara Batı Sulh Ceza Hâkimliğinin kararını bozmuştur. Kanun yararına bozma kararı üzerine Ankara Batı Sulh Ceza Hâkimliği ek kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın kısmen isabetsiz olduğu gerekçesiyle kaldırılmasına karar vermiştir. Anılan karar üzerine Başsavcılık, şüpheliler E.G., S.Y. ve A. hakkında8/12/2020 tarihli iddianame düzenlenmiştir. İddianamenin ilgili kısmı şöyledir: "Tüm dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde; şüphelilerden A.]nın müştekiye yönelik BTM ile giderilecek şekilde yaralama eyleminde bulunduğu, müştekiye yönelik "ananı avradını s..., o... çocuğu" şeklinde tehdit ve hakarette bulunduğu, diğer şüpheliler [E.] ve [S.]nin müştekiyi ekip aracına aldıktan sonra hakkında işlem yapmak üzere polis karakolunun zıt istikametine araç ile gittikleri, yaklaşık 3 dakika 31 saniye sonra dönüşe geçtikleri, araç içerisinde iken müşteki darp ettikleri, bu haliyle şüpheliler [E.] ve [S.]nin üzerilerine atılı Cebir Tehdit veya Hile Kullanarak Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma suçunu işledikleri anlaşılmakla,...." İlgili hukuk için bkz. İsmail Buğra İşlek, B. No: 2013/1177, 26/3/2013, § 17; Bayram Gök, B. No: 2012/946, 26/3/2013, § 18; Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 55; Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, §
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/15130
Başvuru, gözaltı sürecinde kolluğun fiziki saldırılarına maruz kalınması ve bu eylemlerle ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, karar düzeltme talebinin süre yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/8/2014 tarihinde Mut Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 24/12/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için 25/3/2016 tarihinde Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Mut Asliye Hukuk Mahkemesinin (Mahkeme) E.2010/353 sayılı dosyasında tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Mahkemenin E.2010/352 sayılı bir başka dosyasında aynı konuda üçüncü şahıslar tarafından tapu iptali ve tescil davası açılmıştır. Mahkeme 20/1/2012 tarihli ve E.2010/353, K.2012/34 sayılı kararı ile dosyayı E.2010/352 sayılı dosya ile birleştirmiştir. Mahkeme 2/3/2012 tarihli ve E.2010/352, K.2012/101 sayılı kararı ile başvurucunun birleşen dosyadaki davasını reddetmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/12/2013 tarihli ve E.2012/11299, K.2013/19067 sayılı ilamı ile onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 20/5/2014 tarihli ve E.2014/9460, K.2014/9959 sayılı ilamı ile süre yönünden reddedilmiştir. İlamın ilgili kısmı şöyledir:"...Somut olayda 12/2/2014 tarihinde Yargıtay onama kararı usulüne uygun olarak davacılar vekiline tebliğ edilmiştir. Davacılar vekili, 28/2/2014 tarihli dilekçesi ile karar düzeltme isteğinde bulunmuştur. Karar düzeltme süresi, 27/2/2014 tarihi çalışma saati bitimi olup tebliğ tarihinden karar düzeltme dilekçesinin verildiği tarihe kadar Kanunda belirtilen 15 günlük karar düzeltme süresi geçmiş bulunmaktadır. Süresinden sonra yapılan karar düzeltme istemi geçersizdir...." Karar düzeltme ilamı başvurucuya tebliğ edilmemiş, başvurucu 8/7/2014 tarihinde ret kararını öğrendiğini beyan etmiş, 5/8/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici maddesi şöyledir:"(1) Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.(2) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.(3) Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır." 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun maddesi şöyledir: "Temyiz dilekçesi, kararı veren bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine veya Yargıtayın bozması üzerine hüküm veren ilk derece mahkemesine yahut temyiz edenin bulunduğu yer bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine veya ilk derece mahkemesine verilebilir.Temyiz dilekçesi kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye verilmişse temyiz defterine kaydolunur ve durum derhâl kararı temyiz edilen mahkemeye bildirilir.Temyiz edene ücretsiz bir alındı belgesi verilir." 1086 sayılı mülga Kanun'un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Yargıtay kararlarına karşı tefhim veya tebliğden itibaren 15 gün içinde aşağıdaki sebeplerden dolayı karar düzeltilmesi istenebilir:..." 6100 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: "Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP), adalet hizmetlerinin elektronik ortamda yürütülmesi amacıyla oluşturulan bilişim sistemidir. Dava ve diğer yargılama işlemlerinin elektronik ortamda gerçekleştirildiği hâllerde UYAP kullanılarak veriler kaydedilir ve saklanır.Elektronik ortamda, güvenli elektronik imza kullanılarak dava açılabilir, harç ve avans ödenebilir, dava dosyaları incelenebilir. Bu Kanun kapsamında fizikî olarak hazırlanması öngörülen tutanak ve belgeler güvenli elektronik imzayla elektronik ortamda hazırlanabilir ve gönderilebilir. Güvenli elektronik imza ile oluşturulan tutanak ve belgeler ayrıca fizikî olarak gönderilmez, belge örneği aranmaz.Elektronik ortamdan fizikî örnek çıkartılması gereken hâllerde tutanak veya belgenin aslının aynı olduğu belirtilerek hâkim veya görevlendirdiği yazı işleri müdürü tarafından imzalanır ve mühürlenir.Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter.Mahkemelerde görülmekte olan dava, çekişmesiz yargı, geçici hukuki koruma ve diğer tüm işlemlerde UYAP’ın kullanılmasına dair usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir." 15/1/2004 tarihli ve 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu'nun maddesi şöyledir: "Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı hukukî sonucu doğurur. Kanunların resmî şekle veya özel bir merasime tabi tuttuğu hukukî işlemler ile teminat sözleşmeleri güvenli elektronik imza ile gerçekleştirilemez." 6/8/2015 tarihli ve 29437 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Bölge Adliye ve Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ileCumhuriyet Başsavcılıkları İdarî ve Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik'in (Yönetmelik) maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Taraf ve vekilleri ile diğer ilgililer güvenli elektronik imza ile imzalamak suretiyle UYAP vasıtasıyla birimlere elektronik ortamda bilgi ve belge gönderebilirler.Gelen evraktan sorumlu personel, UYAP üzerinden birimlere gönderilen ve iş listesine düşen belgeleri derhâl ilgili kişiye ya da doğrudan dosyasına aktarır. Onay gerektiren evrak ilgilinin iş listesine yönlendirilir....Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter. Elektronik ortamda yapılacak işlemlerin, ertesi güne sarkmaması açısından saat 00:00'a kadar yapılması zorunludur...." Yönetmelik'in maddesinin (9) numaralı fıkrası şöyledir:"Taraf vekillerince UYAP üzerinden güvenli elektronik imza ile kanun yolu başvuru dilekçesi gönderilebilir. Bu işler için ayrıca elle atılmış imzalı belge istenmez. Avukatların UYAP Avukat Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu başvuru dilekçesi gönderebilmeleri için güvenli elektronik imza sahibi olmaları gerekir. Kanun yolu harçları avukat tarafından elektronik ortamda mahkeme veznesi hesabına aktarılır. Ayrıca bu işlemlerin Barokart veya kredi kartı gibi ödeme araçlarıyla yapılması sağlanabilir. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin sisteme kaydedildiği tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur." 3/4/2012 tarihli ve 28253 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren mülga Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği'nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "...Taraf ve vekilleri ile diğer ilgililer güvenli elektronik imza ile imzalamak suretiyle UYAP vasıtasıyla mahkemeler veya hukuk dairelerine elektronik ortamda bilgi ve belge gönderebilirler.Gelen evraktan sorumlu personel, UYAP üzerinden mahkeme veya hukuk dairelerine gönderilen ve iş listesine düşen belgeleri derhal ilgili kişiye ya da doğrudan dosyasına aktarır. Hâkimin onayını gerektiren evrak hâkimin iş listesine yönlendirilir....Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter. Elektronik ortamda yapılacak işlemlerin, ertesi güne sarkmaması açısından saat 00:00’a kadar yapılması zorunludur.Fizikî ortamda yapılan işlemlerde süre mesai saati sonunda biter." Mülga Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği'nin maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"...Taraf vekillerince UYAP üzerinden güvenli elektronik imza ile kanun yolu başvuru dilekçesi gönderilebilir. Bu işler için ayrıca elle atılmış imzalı belge istenmez. Avukatların UYAP Avukat Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu başvuru dilekçesi gönderebilmeleri için elektronik imza sahibi olmaları gerekir. Kanun yolu harçları avukat tarafından elektronik ortamda mahkeme veznesi hesabına aktarılır. Ayrıca bu işlemlerin Barokart veya kredi kartı gibi ödeme araçlarıyla yapılması sağlanabilir. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin sisteme kaydedildiği tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.Elektronik ortamda kanun yolu başvurusu saat 00:00’a kadar yapılabilir."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/12996
Başvuru, karar düzeltme talebinin süre yönünden reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru "silahlı terör örgütü üyesi olma, tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurma, kamu malına zarar verme, resmi belgede sahtecilik" suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 20/3/2006 tarihinde gözaltına alınan başvurucu hakkında açılan kamu davasının makul sürede sonuçlandırılamaması nedeniyle adil yargılama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 5/11/2013 tarihinde İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/12/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 16/4/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 5/5/2015 tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. OLAYLAR VE OLGULARA. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK madde ile görevli) yürütülen soruşturma kapsamında 20/3/2006 tarihinde gözaltına alınmış 22/3/2006 tarihinde tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK maddesi ile görevli) 25/5/2006 tarihli ve E.2006/214 sayılı iddianamesi ile "silahlı terör örgütü üyesi olma, tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurma, kamu malına zarar verme, resmî belgede sahtecilik" suçlarından kamu davası açılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (CMK maddesi ile görevli) 10/3/2011 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (CMK maddesi ile görevli) 27/10/2011 tarihli ve E.2006/115, K.2011/181 sayılı kararı ile başvurucunun "silahlı terör örgütü üyesi olma" suçundan 6 yıl 3 ay hapis, "tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurma" suçundan 3 yıl 9 ay hapis ve 750 TL adli para, "kamu malına zarar verme" suçundan 1 yıl 1 ay 10 gün hapis, "resmî belgede sahtecilik" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu 5/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Temyiz üzerine Yargıtay Ceza Dairesinin 21/1/2014 tarihli ve E.2012/9214, K.2014/733 sayılı ilamıyla hüküm onanmıştır.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi, maddesinin (1) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası, maddesinin (1) numaralı fıkrası.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/8325
Başvuru silahlı terör örgütü üyesi olma, tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurma, kamu malına zarar verme, resmi belgede sahtecilik suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 20/3/2006 tarihinde gözaltına alınan başvurucu hakkında açılan kamu davasının makul sürede sonuçlandırılamaması nedeniyle adil yargılama hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 12/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün (İçtüzük) maddesi uyarınca sınır dışı işleminin yürütmesinin tedbiren durdurulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun sınır dışı işleminin yürütmesinin tedbiren durdurulması talebi 2017/26060 sayılı bireysel başvuru dosyasında kabul edilmiş, İçtüzük'ün maddesi uyarınca sınır dışı işleminin durdurulmasına karar verilmiştir. Başvurucu, Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşı olup öğrenci ikamet izni ile Türkiye'de yaşamakta iken vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün 11/4/2017 tarihli yazısı üzerine başvurucu hakkında güvenlik birimi nezdinde tahkikat yaptırılmış ve başvurucu hakkında Millî İstihbarat Teşkilatının 19/4/2017 tarihli yazına dayanarak 11/5/2017 tarihinde G-87 (genel güvenlik) tahdit kayıtlı ülkeye giriş yasağı konulmuştur. Başvurucunun öğrenci ikamet izni iptal edilmiş ve Samsun Valiliğinin 23/5/2017 tarihli kararıyla başvurucu hakkında 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi kapsamında sınır dışı işlemi tesis edilmiş ve başvurucu idari gözetim altına alınmıştır. Başvurucu, hakkında alınan sınır dışı etme kararının iptali istemiyle Samsun İdare Mahkemesinde iptal davası açmış; 23/5/2017 tarihli kararla sınır dışı işleminin iptaline karar verilmiştir. Başvurucu, hakkındaki genel güvenlik tahdit kayıtlı ülkeye giriş yasağının iptali istemiyle dava açmış; Ankara İdare Mahkemesinin 27/4/2018 tarihli kararıyla işlemin iptaline karar verilmiştir. İstinaf istemi üzerine karar bozulmuş 10/10/2018 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Başvurucu 12/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Genel güvenlik tahdit kayıtlı ülkeye giriş yasağının iptali istemiyle açılan davanın reddedilmesi üzerine bu kayda dayanılarak Samsun Valiliğinin 10/1/2019 tarihli kararıyla başvurucu hakkında 6458 sayılı Kanun’un maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sınır dışı işlemi tesis edilmiş ve başvurucu imza atma yükümlülüğüne tabi tutulmuştur. Başvurucu, hakkında alınan sınır dışı etme kararının iptali istemiyle Samsun İdare Mahkemesinde iptal davası açmış, 14/7/2020 tarihli kararla sınır dışı işleminin iptaline karar verilmiştir. Kararda; yapılan araştırmada başvurucu hakkında somut bir tespitin olmadığı, ilgili kaydın sehven konulmuş olabileceği gerekçesine dayanılmıştır.
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/36105
Başvuru, kötü muameleye maruz kalma riski bulunan ülkeye sınır dışı edilme kararı verilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru; avukat olan başvurucuların baro adına gözlemci olarak katıldıkları 2012 yılında Şanlıurfa'da düzenlenen Nevruz kutlamaları sırasında kolluk görevlileri tarafından gözaltına alınmaları nedeniyle özgürlük ve güvenlik haklarının, bu işlem sırasında orantısız güç kullanılması ve sonrasında insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamelelere maruz kalmaları ve etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle işkence, eziyet ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu Hidayet Enmek'e (birinci başvurucu) ait başvuru 24/10/2013, başvurucu EyüpsabriTinaş'a (ikinci başvurucu) ait başvuru ise 25/10/2013 tarihlerinde Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemeleri neticesinde başvuruların Komisyonlara sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliklerinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/4/2014 tarihinde, birinci başvurucunun başvurusunun; Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 16/5/2014 tarihinde, ikinci başvurucunun başvurusunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Birinci Bölüm Başkanı tarafından 5/6/2015 tarihinde, ikinci başvurucunun; İkinci Bölüm Başkanı tarafından 15/6/2015 tarihinde, birinci başvurucunun başvurusunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 6/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 20/8/2015 tarihinde ikinci başvurucuya, 26/8/2015 tarihinde ise birinci başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamışlardır. Bölümler Başraportörlüğünün 2/2/2016 tarihli kararı ile 2013/7908 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyasınınkonu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2013/7907 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2013/7907 başvuru numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) bilişim sistemi vasıtasıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, Şanlıurfa Barosuna (Baro) kayıtlı olarak avukatlık yapmaktadır. Maddi Olay Başvurucular, gelen talep üzerine Baro tarafından 21/3/2011 tarihinde Şanlıurfa ili Haleplibahçe mevkisinde düzenlenen Nevruz kutlamalarında "gözcü avukat" olarak bulunmak üzere görevlendirilmişlerdir. Birinci başvurucu olay tarihinde kutlamaların yapılacağı alana saat 00 sıralarında geldiğinde başka bir avukat arkadaşının sivil polisler tarafından gözaltına alındığını görmüştür. Başvurucu, kendi beyanına göre görevlilere şahsın avukat olduğunu söyleyerek uyarıda bulunmuş; sonra kendisi de sürüklenerek gözaltına alınanların tutulduğu otobüse götürülmüştür. İkinci başvurucu da kendi beyanına göre kutlama alanındaki arama noktasına yakın bir yerde kolluk görevlilerinin bir şahsı etkisiz hâle getirmeye çalıştığını görmüş ve uygulamanın hukuka ve insan onuruna aykırı olduğunu söylemesi üzerine başlayan tartışma, yerini itişmelere bırakmıştır. Bunun üzerine görevlilerce yere yatırılan başvurucunun elleri arkadan kelepçelenmiştir. Bir süre olay yerindeki otobüslerde bekletilen başvurucular, daha sonra devlet hastanesine götürülmüşlerdir. Götürüldükleri hastanede başvurucuların adli muayeneleri yapılmış, müteakiben kendilerine tıbbi müdahalede bulunulmuştur. İlgili Kolluk Görevlileri Hakkında Yürütülen Adli Soruşturma Başvurucular, olayın meydana geldiği 21/3/2012 tarihinde Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığına (Cumhuriyet Başsavcılığı) müracaatta bulunarak şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca başvurucuların talebi üzerine Adliyede görevli zabıt katibi tarafından başvurucuların maruz kaldıkları yaralanmalara ilişkin olarak fotoğrafları çekilerek soruşturma dosyasına eklenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 21/3/2012 tarihli yazısı ile Şanlıurfa Adli Tıp Şube Müdürlüğünden başvurucuların muayenelerinin yapılarak maruz kaldıkları yaralanmaların mahiyetine ilişkin rapor düzenlenmesi istenmiştir. Adli Tıp Şube Müdürlüğünce ikinci başvurucu hakkında düzenlenen 21/3/2012 tarihli ön raporda "Kişinin mevcut şikayetlerine yönelik en yakın sağlık kuruluşuna sevkinin sağlanarak ortopedik muayenesinin yapılarak düzenlenecek olan raporun tarafımıza gönderilmesi sonrasında görüş bildirilebileceği" yönünde görüş bildirilmiştir. Adli Tıp Şube Müdürlüğünce ikinci başvurucu hakkında düzenlenen ön rapor gereği Cumhuriyet Başsavcılığınca 21/3/2012 tarihinde Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesine yazı yazılarak yaralamanın hayati tehlikeye neden olacak veya basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olup olmadığı hususlarında kesin rapor düzenlenmesi istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 21/3/2012 tarihli yazısı ile Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğünden 21/3/2012 tarihinde yapılan Nevruz kutlamalarına ilişkin olarak olay yerini gösteren tüm mobese kamera kayıtlarının, olay yerinde çekim yapan İl Emniyet Müdürlüğüne ait tüm kamera kayıtlarının, olay yerinde çekim yapan tüm ulusal ve yerel televizyon kanallarına ait kamera kayıtlarının, Balıklıgöl Devlet Hastanesi Acil Servisinin iç ve dış mekân güvenlik kamera görüntülerinin temin edilmesi istenmiştir. Adli Tıp Şube Müdürlüğünce birinci başvurucu hakkında düzenlenen 22/3/2012 tarihli raporda ise başvurucunun yaralanmasının yumuşak doku lezyonlarına neden olduğu, yaşamını tehlikeye sokan bir durum olmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu bildirilmiştir. Bu kapsamda temin edilen görüntüleri içeren CD ve DVD'leri incelemesi içinaynı birimde zabıt katibi olarak görev yapan A.Y., Cumhuriyet Başsavcılığınca 2/4/2012 tarihinde bilirkişi olarak görevlendirilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 2/4/2012 tarihli yazısı ile Şanlıurfa Baro Başkanlığından başvurucuların Nevruz kutlamalarında görevlendirilip görevlendirilmedikleri, görevlendirilmişler ise bunun hangi gerekçe ve hukuki dayanakla yapıldığı sorulmuştur. Baro Başkanlığının bila tarihli yazısı ile görevlendirmenin dayanaklarının Anayasa'nın maddesi ile 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun , , , ve maddeleri olduğu, "... 'hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak' için meşru her türlü araçla ve yolla izleyerek raporlar hazırlamak, hazırlanan bu raporları gereği yapılmak üzere ilgili mercilere göndermek, açıklamak suretiyle kamuoyunu aydınlatmak, ... Baro bünyesinde kurduğu ... merkez ve komisyonları eliyle veya doğrudan görev vereceği avukatlar kanalıyla müdahil" olmanın Baro Yönetim Kurulunun hak, görev ve yetkisi dâhilinde olduğu, gözlemci avukat görevlendirilmesinin de bu kapsamda yapıldığı bildirilmiş ve başvurucuların gözlemci avukat olarak görevlendirildikleri teyit edilmiştir. Bilirkişi tarafından düzenlenen 16/4/2012 tarihli bilirkişi raporunda, ikinci başvurucunun bir kolluk görevlisi ile itişip bağrıştığı, daha sonra olayın büyümesi üzerinepolis memurlarınca çelme takılarak başvurucunun yüzüstü yere yatırıldığı ve başvurucuya arkadan kelepçe takıldığı belirtilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 18/4/2012 tarihli yazısı ile Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesinden ikinci başvurucunun adli muayenesinin yapılması istenmiştir. Şanlıurfa Barosu tarafından Bakanlığa gönderilen bir adet DVD ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 30/4/2012 tarihli yazısı ile gönderilen bir adet DVD'nin incelenmesi için aynı birimde zabıt katibi olarak görev yapan A.Y., Cumhuriyet Başsavcılığınca 14/5/2012 tarihinde bilirkişi olarak görevlendirilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 14/5/2012 tarihli yazısı ile İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğünden 21/3/2012 tarihinde yapılan Nevruz kutlamalarında görevli olup başvuruculara müdahalede bulunan kolluk amir ve görevlileri ile anılan kişileri adli muayenelerinin yapılması için Hastaneye götüren ve Hastanede meydana gelen olaylara müdahale eden kolluk amir ve görevlilerinin kimlik bilgileri ile teşhise imkân sağlayacak nitelikte fotoğraflarının gönderilmesi istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 23/5/2012 tarihli yazısı ile Adli Tıp Şube Müdürlüğünden 21/3/2012 tarihli ön rapora istinaden ikinci başvurucu hakkında kati rapor düzenlenmesi istenmiştir. Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 11/6/2012 tarihli raporu ile başvurucudaki lateral menisküs yırtığı ve yumuşak doku lezyonlarına neden olan yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir durum oluşturmadığı ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek derecede hafif olmadığı bildirilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 6/11/2012 tarihli yazısı ile Asayiş Şube Müdürlüğünden aynı tarihli çağrı kâğıdının başvurucuların da içinde yer aldığı şikâyetçilere tebliğ edilmesi istenmiştir. Başvurucular, şikâyetçi sıfatıyla ifade vermek üzere 18/2/2013 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat etmişlerdir. Aynı tarihte her iki başvurucunun ifadesi alınmış ve kendilerine gösterilen fotoğraflardan, şikâyetçi oldukları görevlileri teşhis etmişlerdir. Ekinde başvurucuların ifade tutanaklarının yer aldığı 18/2/2013 tarihli yazı ile Asayiş Şube Müdürlüğünden ilgili emniyet görevlilerinin açık kimlik, görev ve adres bilgilerinin tespit edilmesi istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 4/3/2013 tarihli yazısı ile Asayiş Şube Müdürlüğünden aynı birimde görevli olan Emniyet Müdürü H.T.nin ifadesinin alınması için Cumhuriyet Başsavcılığına başvurması gerektiğinin tebliğ edilmesi istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 13/3/2013 tarihli yazısı ile Asayiş Şube Müdürlüğünden yazı ekinde gönderilen şikâyetçi K. ve Emniyet Müdürü H.T.ye ait ifade tutanakları dikkate alınarak Polis Memurları Z.G. ve Y.nin tanık olarak ifadelerinin alınması istenmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının 11/6/2013 tarihli ve S.2012/7074, K.2013/5237 sayılı kararı ile tüm şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"21 Mart 2012 günü Haleplibahçe mevkiinde yapılmasına izin verilen kutlamaları izlemek üzere alanda Şanlıurfa Barosunca gözlemci olarak Avukat [Eyüpsabri TİNAŞ], Hidayet ENMEK, .. E... U...'in görevlendirildiği, görevli polislerce darp edildiklerini, yere yatırılarak kelepçelen...dikleri[ni], akabinde gözaltına alındıkları[nı] ve yüzlerine biber gazı sıkıldığı[nı] konu ile ilgili Baro Başkanı ... tarafından sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısına avukatların gözaltına alınmayacağı bildirilmesine rağmen bu çabanın sonuçsuz kaldığı[nı], hastaneye götürülen meslektaşlarına destek için gelen diğer müşteki avukatların da hastanede benzer muamele gördükleri[ni], durumun hastane kameralarına da yansıdığı[nı], darp olayının sonucunda avukatların kafasında kırıklar, yüzlerinde ve gözlerinde kanamalar ve vücutlarının değişik bölgelerinde ekimozlar... oluştuğu[nu] bu nedenle şüpheli polis memurlarından şikayetçi olduklarını beyan ettikleri, Şanlıurfa Valilik makamınca 4483 [s]ayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca soruşturma izni verilmemesine ilişkin 14/12/2012 gün ve 2012/160 sayılı karar vermiş olduğu,Şanlıurfa Barosu tarafından karara itiraz edildiği, Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin 10/04/2013 tarih ve 2013/109 kararı ile atılı bulunan yukarıda yazılı eylemden dolayı soruşma açılmasına gerekli kılacak nitelik ve yeterlilikte olmadığı, verilen kararda yöntem ve yasaya aykırılık görülmediği anlaşıldığından [ş]ikayetçi Şanlıurfa Barosu'nun yaptığı itirazın reddine ve kararın onanmasına,kesin olarak karar verildiği, Şüpheli polis memurlarının kamu görevi icra ettikleri sırada yasal yetki kapsamında sınırlı ölçülü ve tutarlı olarak Nevruz günü toplumsal olayı önlemek amacıyla PVSK. ve TCK. m anlamında güç kullandıkları şüphelilerin eylemlerinin yasal yetki kapsamında olduğu ve suç ve suç unsuruna rastlanılmadığı anlaşılmakla;Şüpheliler hakkında KAMU ADINA KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA, ..." Başvurucuların anılan karara karşı itirazları, Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesinin 31/7/2013 tarihli ve 2013/2040 Değişik İş sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın gerekçesi ile birlikte yerinde görüldüğü belirtilerek reddedilmiştir. İtirazın reddine dair karar, birinci başvurucuya 24/9/2013; ikinci başvurucuya ise 25/9/2013 tarihlerinde tebliğ edilmiştir. Birinci başvurucu 24/10/2013, ikinci başvurucu ise 25/10/2013 tarihlerinde bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili Kolluk Görevlileri Hakkında Yürütülen İdari Soruşturmalar Başvurucuların iddiaları ile ilgili olarak Valilik tarafından disiplin ve ceza sorumlulukları yönünden incelemeler başlatılmıştır. Anılan incelemelerin resen veya bir başvuru üzerine başlatıldığı hususunda bilgi edinilememiştir.a. Disiplin Soruşturması Disiplin sorumluluğu yönünden yapılan inceleme kapsamında Şanlıurfa Valiliği İl İdare Kurulunun 25/5/2012 tarihli ve 5750 sayılı yazısı, ilgili vali yardımcısının 28/5/2012 tarihli uygun görüşü ile valinin oluruna sunulmuştur. Valinin 29/5/2012 tarihli oluru ile iddiaların sübuta ermediği gerekçesiyle disiplin yönünden işlem yapılmasına gerek olmadığına ve dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir. Başvurucularla birlikte aynı olay kapsamında şikâyetçi olan Avukat E.U., disiplin yönünden işlem yapılmasına gerek olmadığına ve dosyanın işlemden kaldırılmasına dair karara karşı Gaziantep Bölge İdare Mahkemesine itiraz yoluna başvurmuştur. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin 24/1/2013 tarihli ve E.2013/22, K.2013/16 sayılı kararı ile disiplin soruşturmalarının2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun kapsamında olmadığı, idari davaya konu olabileceği gerekçesiyle başvurucunun itirazının reddine karar verilmiştir.b. Ön İnceleme Ceza sorumluluğu yönünden 4483 sayılı Kanun gereğince yapılan inceleme kapsamında Şanlıurfa Valiliği İl İdare Kurulunun 25/5/2012 tarihli ve 5749 sayılı yazısı, ilgili vali yardımcısının 28/5/2012 tarihli uygun görüşü ile valinin oluruna sunulmuştur. Valinin 29/5/2012 tarihli oluru ile "[s]onuç olarak; ... şikayet dilekçelerine istinaden yapılan araştırma sonucuna göre 4483 sayılı Yasa'ya göre; İl Emniyet Müdürlüğü görevliler[i] hakkında ön inceleme yapılmasını gerektirecek suç yada suç unsuruna rastlanılmadığından, 4483 sayılı Yasa'nın maddesine göre 'ihbar ve şikayetin ..." işleme konulmamasına karar verilmiştir. Başvurucularla birlikte aynı olay kapsamında şikâyetçi olan Avukat E.U., 4483 sayılı Kanun kapsamında verilen ihbar ve şikâyetin işleme konulmamasına dair karara karşı Gaziantep Bölge İdare Mahkemesine itiraz yoluna başvurmuştur. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin 17/9/2012 tarihli ve E.2012/244, K.2012/289 sayılı kararı ile "ihbar ve şikayetin soyut ve genel nitelikte olmadığı, ihbar veya şikayet eden kişi veya olayın belirtilmiş olduğunun anlaşıldığından 'ihbar ve şikayetin işleme konulmamasına' ilişkin kararın ... Yasa kurallarına açıkça aykırı olduğu ..." gerekçesine dayanılarak itirazın kabulüne ve 5749 sayılı kararın kaldırılmasına karar verilmiştir. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin anılan kararı üzerine başlatılan ön inceleme neticesinde Şanlıurfa Valiliği İl İdare Kurulunun 14/12/2012 tarihli ve K.2012/160 sayılı kararı ile haklarında ön inceleme yapılan görevliler hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:"Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin ... kararı gereğince ... hakkında yapılan ön inceleme sonucunda düzenlenen rapor ve eklerinin incelenmesinde;Şanlıurfa Barosu Başkanlığının görüntü CD'leri, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığından alınan 25 adet görüntü CD'sinin bilirkişi tarafından incelenerek hazırlanan dökümü, Şanlıurfa Balıklıgöl Devlet Hastanesinden alınan görüntü CD'leri ve adli sağlık raporları incelendiğinde: 21 Mart 2012 tarihinde yapılan Nevruz kutlamalarında alana kimlik göstermeden girmeye çalışan bazı kişilerin emniyet güçlerince yakalanarak gözaltına alındığı, alanda Şanlıurfa Barosu tarafından gözlemci olarak görevlendirilen avukatlardan [Eyüpsabri] TİNAŞ, E... U... ve Hidayet ENMEK'in alanda yaşanan olayları insan hakları bağlamında gözlemleyerek suç unsuru teşkil eden bir durum gözlemlediklerinde durumu tutanağa bağlayarak adli ve idari mercilere duyurmak yerine, ilgili yasaya aykırı davranışları nedeniyle yakalanarak gözaltına alınan şahısları görevli emniyet mensuplarının elinden almaya çalıştığı, emniyet görevlileri ile sözlü ve fiili müdahale içerisine girdikleri, emniyet mensuplarının görevli memura mukavemet ettikleri ve görev yapmalarını engelledikleri gerekçesi ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu['nu]n 23/b ve Uygulamasına Dair Yönetmeliğin 16/g maddesi; 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu['nu]n 2/11, 4, 9, 16, Ek-4 ve Ek-6 [m]addeleri; Yakalama Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 5, 6, 7, 9 ve [m]addeleri ve Ceza Muhakemesi Kanunu['nu]n 90, 161 ve [m]addeleri kapsamında ilgili kişileri yakalama işlemine tabi tuttukları, bu işlem sırasında direnişle karşılaştıkları için karşılıklı arbede yaşandığı, bu arbede neticesinde yakalanan avukatlar [Eyüpsabri] TİNAŞ, E... U... ve Hidayet ENMEK'te BTM (Basit Tıbbi Müdahale) ile giderilebilir yumuşak doku zedelenmeleri oluştuğu, adı geçen avukatların direnmesi neticesinde ise yakalama işlemini gerçekleştiren emniyet görevlilerinin 5'ine çeşitli sürelerde sağlık raporu verildiği ve bu emniyet görevlilerinden birinin ayağının kırılarak alçıya alındığı mevcut rapor, bilgi ve belgelerden anlaşıldığından, ..." Şikâyetçi olan Avukat E.U., izin verilmemesine dair karara karşı Gaziantep Bölge İdare Mahkemesine itiraz yoluna başvurmuştur. Anılan itirazı inceleyen Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin 5/3/2013 tarihli ve E.2013/76, K.2013/77 sayılı kararı ile "Ön inceleme dosyasında yer alan bilgi ve belgelerin; haklarında ön inceleme yaptırılan ... üstüne atılı bulunan yukarıda yazılı eylemlerden dolayı soruşturma açılmasını gerekli kılacak nitelik ve yeterlilikte olmadığı, verilen kararda yöntem ve yasaya aykırılık görülmediği anlaşıldığından, ..." itirazın reddine karar verilmiştir.B. İlgili Hukuk Ulusal Hukuk 4483 sayılı Kanun'un "Kapsam" kenar başlıklı maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:“765 sayılı Türk Ceza Kanununun 243 ve 245 inci maddeleri ile 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 154 üncü maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında açılacak soruşturma ve kovuşturmalarda bu Kanun hükümleri uygulanmaz.” 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un "Yollamalar" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:  “Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan Türk Ceza Kanununa yapılan yollamalar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelere yapılmış sayılır.” 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nun maddesi şöyledir:"(Değişik: 235 - 1961) (Değişik Fıkra: 4449 - 1999) Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.Fiil neticesinde ölüm vukua gelirse 452 nci, sair hallerde 456 ncı maddeye göre tertip olunacak ceza üçte birden yarıya kadar artırılır." 765 sayılı mülga Kanun'un maddesi şöyledir: "(Değişik: 235 - 1961) Kuvvei cebriye imaline memur olanlar ve bilûmum zabıta ve ihzar memurları memuriyetlerini icrada ve mafevkinde bulanan âmirinin emrini infazda kanun ve nizamın tâyin ettiği ahvalde başka surette bir kimse hakkında suimuamele veya cismen eza verecek hale cüret eder yahut o kimseyi darp ve cerheylerse üç aydan (Değişik ibare: 4449 - 1999) 'beş seneye kadar hapis' ve muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezaları ile cezalandırılır. Eğer işlediği cürüm bu fiillerin fevkinde ise o cürümlere terettüp eden ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.(Ek fıkra: 4778 - 2003 / md.1) 243 üncü madde ile bu maddede yazılı suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "İşkence" kenar başlıklı maddesi şöyledir:(1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(2) Suçun;a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,İşlenmesi halinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.(5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.(6) (Ek: 11/4/2013-6459/9 md.) Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez. 5237 sayılı Kanun'un "Eziyet" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin;a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe karşı,İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur." 5237 sayılı Kanun'un "Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır." 1136 sayılı Kanun'un "Avukata karşı işlenen suçlar" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Görev Sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır." 1136 sayılı Kanun'un "Soruşturmaya yetkili Cumhuriyet Savcısı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanununun duruşmanın inzibatına ilişkin hükümleri saklıdır. Şu kadar ki, bu hükümlere göre avukatlar tutuklanamayacağı gibi, haklarında disiplin hapsi veya para cezası da verilemez." 1136 sayılı Kanun'un "Suçüstü hali" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü halinde soruşturma, bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından genel hükümlere göre yapılır." Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından kabul edilen (11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’na 6524 sayılı Kanun’un maddesi ile eklenen geçici maddenin (6) numaralı fıkrası gereğince yürürlükten kaldırılmış olan ancak başvuruya konu soruşturmanın yürütüldüğü dönemde yürürlükte olan) 18/10/2011 tarihli ve (8) No’lu Genelge’nin ilgili kısımları şöyledir:“…2- İnsan hakları ihlali, işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin olarak yapılan soruşturmaların, kolluk kuvvetlerine bırakılmayarak bizzat Cumhuriyet başsavcısı ya da görevlendireceği bir Cumhuriyet savcısı tarafından etkili ve yeterli bir şekilde yürütülmesi,…” Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20/2/2015 tarihli ve 158 sayılı Genelge'sinin ilgili kısımları şöyledir:“…2- İnsan hakları ihlali, işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin olarak yapılan soruşturmaların, kolluk kuvvetlerine bırakılmayarak bizzat Cumhuriyet başsavcısı ya da görevlendireceği bir Cumhuriyet savcısı tarafından etkili ve yeterli bir şekilde yürütülmesi,…” Uluslararası Hukuk Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10/12/1984 tarihli ve 39/46 sayılı kararıyla kabul edilen, 3441 sayılı Kanun ile onaylanan, 29/4/1988 tarihli ve 19799 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Alçaltıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin maddesi şöyledir:“Her Taraf Devlet, yetkisi altındaki ülkelerde bir işkence eyleminin işlendiğine inanmak için ciddi sebepler mevcut olan her halde, yetkili mercilerin derhal ve tarafsız soruşturma yürütmelerini sağlayacaktır.” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nun (İstanbul Protokolü) birinci ekinin maddesi şöyledir:“Devletler, işkence ve kötü muamele şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde soruşturulmasını sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikayetin olmadığı durumlarda bile işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa, soruşturma yapılmalıdır. Soruşturmayı yürütenler, bu tür olayların faili olduğundan şüphelenilen kişiler ve onların hizmet ettiği kurum ve kuruluşlardan bağımsız, soruşturma yürütebilecek vasıfta, tarafsız kişiler olmalıdır. Bu kişilerin tarafsız tıp uzmanlarına veya konuyla ilgili diğer uzmanlara erişim veya bu tür uzmanları çağırma yetkileri olmalıdır. Soruşturmalar yürütülürken, en yüksek profesyonel standartlara uygun yöntemler kullanılmalı ve soruşturma sonuçları kamuya açıklanmalıdır.” İstanbul Protokolü’nün birinci ekinin maddesi şöyledir:“6a) İşkence ve kötü muamele soruşturmalarında çalışan tıp uzmanları her zaman en yüksek etik standartlara uygun biçimde davranmalı ve tıbbi araştırma ve muayeneden önce kişinin bilgilendirilmiş onamını almalıdır. Muayene, tıp biliminin kabul edilmiş standartlarına uygun biçimde yürütülmelidir.Muayene, tıp uzmanın denetimi altında, devlet görevlileri ve güvenlik güçleri mensuplarının mevcut olmadığı bir ortamda, kişinin mahremiyetine saygı göstererek yapılmalıdır. 6b) Tıp uzmanı muayenenin hemen sonrasında doğru bir yazılı rapor hazırlamalıdır. Bu raporda en azından aşağıdaki bilgiler yer almalıdır:(i) Görüşme Koşulları: Görüşme yapılan kişinin adı, muayene sırasıda mevcut olanların adları, bu kişilerin muayene yapılan kişiyle olan ilişkileri, görüşmenin kesin tarihi, saati, görüşme yapılan yerin adresi (uygun olduğu durumlarda görüşme yapılan odanın yeri), görüşme yapılan yerin tanımı (örneğinklinik, cezaevi, ev vb.); görüşme yapıldığı sıradaki koşullar (muayene için geldiğinde veya muayene sırasında kişinin tabii olduğu kısıtlamalar, görüşme sırasında odada güvenlik güçlerinin mevcut olup olmadığı, tutukluya eşlik edenlerin hal ve tavrı, muayeneyi yapan kişiye yönelik tehditkar ifadeler vs.) ve diğer geçerli unsurlar;(ii) Öykü: Gerçekleştiği iddia edilen işkence ve kötü muamele yöntemleri, işkence ve kötü muamelenin ne zaman gerçekleştiği, bütün fiziksel ve psikolojik semptomlar ve şikayetler de dahil olmak üzere kişinin görüşme sırasında anlattığı öykünün detaylı bir raporu;(iii) Fiziksel ve Psikolojik Muayene: Uygun tanı koyucu testler ve mümkün olduğu durumlarda bütün yaralanmaların renkli fotoğrafları da dahil olmak üzere klinik muayene sonucunda elde edilen bütün fiziksel ve psikolojik bulguların kaydı.(iv) Değerlendirme: Fiziksel ve psikolojik bulgular ile işkence ve kötü muamele arasındaki muhtemel ilişkinin değerlendirilmesi. Gerekli tıbbi ve psikolojik tedavi ve/veya yapılması gereken başka tıbbi testler ve muayeneler için görüş ve tavsiyeler;(v) Yazar: Raporda muayeneyi yapan kişilerin adları açıkça belirtilmeli ve rapor hazırlayanlar tarafından imzalanmalı; 6c) Hazırlanan rapor gizli tutulmalı ve rapor muayene edilen kişiye veya kişinin yasal temsilcisi olarak atadığı kimseye teslim edilmelidir. Muayene edilen kişi veya temsilcisinin muayene süreci hakkındaki görüşleri de sorulmalı ve raporda bu kişilerin görüşlerine de yer verilmelidir. Uygun olduğu durumlarda, işkence veya kötü muamele iddialarını soruşturmakla yetkili olanlara da yazılı rapor verilmelidir. Bu raporun yetkili kişilere güvenli bir biçimde ulaştırılmasını güvenceye almak, Devlet'in sorumluluğudur. Muayene edilen kişinin rızası veya bu tür bir talepte bulunma yetkisi bulunan mahkemenin yetki vermesi istisna olmak üzere, rapor başka kimseye verilmemelidir.”
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7907
Başvuru, avukat olan başvurucuların baro adına gözlemci olarak katıldıkları 2012 yılında Şanlıurfa da düzenlenen Nevruz kutlamaları sırasında kolluk görevlileri tarafından gözaltına alınmaları nedeniyle özgürlük ve güvenlik haklarının, bu işlem sırasında orantısız güç kullanılması ve sonrasında insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamelelere maruz kalmaları ve etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle işkence, eziyet ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru; kentsel dönüşüm projesi kapsamında hak kazanılan artan hisse bedelinin ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 17/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvurucu Mehmet İşyapan 23/10/2017 tarihinde, Fahrettin İşyapan ise 1/11/2021 tarihinde ölmüştür. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Sait Kaya İşyapan 1961 doğumlu olup Çanakkale'de ikamet etmektedir. Başvurucuların iştirak hâlinde malik olduğu ve Bursa ili Osmangazi ilçesi Doğanbey Mahallesi'nde bulunan 4430 ada 7 parsel numaralı 123,31 m² büyüklüğündeki taşınmaz Doğanbey Kentsel Dönüşüm Projesi alanında kalmaktadır. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), Osmangazi Belediye Başkanlığı (Belediye) ve başvurucular arasında taşınmazın kentsel dönüşüm projesinde kullanılmasına yönelik olarak muvafakat senedi imzalanmıştır. Söz konusu muvafakat senedine göre şu hususlarda anlaşmaya varılmıştır:"Konut Sözleşmesi Esasları Tapulu Arsalar İçin Hisse KarşılığıDoğanbey Kentsel Dönüşüm Projesi Alanı'nda bulunan tapulu arsaların her 2 m²'lik hissesine karşılık, aynı proje alanı içinde T.O.K.İ. tarafından üretilecek konutların brüt 3 m²'lik hissesi eşdeğer tutulacaktır ancak, T.O.K.İ. tarafından üretilecek konutlar için, yapılacak ihale sonucunda ortaya çıkacak yapı birim maliyeti dikkate alınarak borçlanma miktarı kesinleştirilecektir. ... Borçlanma EsaslarıKonut sözleşmelerinin gerçekleşmesi için; taşınmaz sahiplerinin de ifade edilen, sözleşme yapılmaya hak kazanılmış konut hisseleri, konut tam büyüklüğüne tamamlanacağından; 'Toplam Konut Büyüklüğü'nden 'Hak Kazanılmış Konut' büyüklüğü () çıkarılır ve 'Borçlanılacak Konut Hissesi' ortaya çıkar.Taşınmaz sahiplerinin konut hisseleri (m²) T.O.K.İ. tarafından yapılacak ihale sonucunda kesinleşecek olan yapı birim m² maliyet bedeli ile çarpılarak; taşınmaz sahibinin 'borçlanma miktarı' hesaplanır. e göre tüm taşınmaz sahiplerinin borçları/alacakları, T.O.K.İ ihalesi sonrası kesinleşecek bedele göre hesaplanacaktır. Taşınmaz sahibi bir adet konut için sözleşme yapıyor ise borcunu 72 ayda, birden fazla konut için sözleşme yapıyor ise ilave konutun borcunu defaten öder. Borçlanma bedeli, T.O.K.İ.ye bakiye borcun ve taksit tutarının vade süresince her altı ayda bir, bir önceki 6(altı) aylık dönemdeki memur maaş artış oranına göre artış uygulayarak taksitlerle ödenecektir. Taşınmaz sahipleri, taşınmazlarının toplam arsa büyüklüğünün bir kısmı ile borçlanmaksızın konut sözleşmesi yaparak, geri kalan kısmını nakti değer olarak talep edebilir ve artan hisselerinin karşılığını, arsa metrekaresi 000 YTL ye karşılık gelecek şekilde T.O.K.İ. tarafından belirlenecek takvime göre almaya hak kazanır.... Taşınmazların Devriİşbu mavafakat senedini imzalayan ve binasız olan tapulu hak sahipleri 15 gün içinde, mülkiyetlerinde bulunan arsa/arazileri üzerindeki her türlü takyidatın kaldırılmasını sağlayarak T.O.K.İ.ye devredecektir. Binalı olan arsa sahipleri, elektrik, su, doğalgaz ve emlak vergisi vb. Borçlarını kapatarak, yapı ve müştemilatı boş olarak Belediye'ye teslim edecekler ve tapularını T.O.K.İ.ye devredeceklerdir....... arsa hissesi - konut programı - toplam konut- ... - tesis bedeli - borçlanma... (m²) (m²) (m²) YTL YTL...31 1 ADET 90 9 985,38 295,38" Başvurucular 12/11/2007 tarihinde taşınmazı tapuda TOKİ'ye devretmiştir. TOKİ ile başvurucular arasında 26/9/2012 tarihinde gayrimenkul satış sözleşmesi imzalanmıştır. Anılan sözleşmeye göre B-6 blok katta bulunan 67 numaralı ve 149,90 m² büyüklüğündeki daire katma değer vergisi hariç 813 TL'ye başvuruculara satılmıştır. Başvurucular 2/2/2012 tarihinde Bursa Tüketici Mahkemesinde (Tüketici Mahkemesi) Belediye ve TOKİ aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde, artan 35,065 m² hissesinin bedelinin taşınmazın TOKİ'ye devir tarihinden itibaren güncellenerek ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Dava dilekçesinde; taşınmazın m² birim fiyatının devir tarihinde 000 TL olduğu ifade edilmiş, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak şimdilik 000 TL tazminata hükmedilmesi talep edilmiştir. Tüketici Mahkemesi 7/2/2013 tarihinde davayı görev yönünden reddetmiş, talep hâlinde dosyanın Bursa Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Başvurucuların talebi üzerine dosya Bursa Asliye Hukuk Mahkemesine (Asliye Hukuk Mahkemesi) gönderilmiştir. Belediyenin cevap dilekçesinde 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun maddesine atıfta bulunularak başvurucuların özel parselasyon sonucunda rızaen kamuya terk ettiği taşınmazları için tazminat talep etme haklarının olmadığı savunulmuştur. TOKİ'nin cevap dilekçesinde ise muvafakat senedinin sözleşme olarak kabul edilemeyeceği ve muvafakat senedinde konutun teslim tarihiyle ilgili bir hükme yer verilmediği belirtilmiştir. TOKİ, konut teslimi gerçekleşmeden başvurucuların alacaklı olup olmadığının netleşemeyeceğini ifade etmiş; ayrıca arsa bedelinin güncellenmesinin de mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Asliye Hukuk Mahkemesince bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan 13/1/2015 tarihli raporda, başvurucuların 35,065 m² artan hissesinin bulunduğu tespiti yapılmıştır. Raporda, muvafakat senedine göre artan hissenin m² bedelinin 000 TL olduğu, dolayısıyla başvurucuların artan hisse bedelinin 065 TL şeklinde hesaplandığı belirtilmiş ancak muvafakat senedinde bu tutarın 295,38 TL olarak belirlendiği vurgulanmıştır. Taşınmazın TOKİ'ye devredildiği 12/11/2007 tarihinin ödeme tarihi olarak kabulü gerektiği değerlendirilen raporda, 295,38 TL'nin dava tarihi itibarıyla ulaştığı değer denkleştirici adalet ilkesine göre 591 TL biçiminde hesaplanmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi 11/3/2015 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde; borcun ödeme zamanının belli olmadığı, bu nedenle vadenin belirlenmesi için öncelikle borçluya ihtar çekilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kararda, muvafakat senedinde herhangi bir ödeme takviminin tayin edilmediği ve ödeme zamanının TOKİ'nin tercihine bırakıldığı vurgulanmış; projenin kapsamının genişliğine de işaret edilerek davanın sübut bulmadığı açıklanmıştır. Başvurucular bu karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, sözleşmeye göre devir tarihinin aynı zamanda idarenin borcu bakımından vade tarihi olduğu ve bu vadenin kesin nitelikte bulunduğu savunulmuştur. Yargıtay Hukuk Dairesi (Daire) 21/6/2018 tarihinde gerekçesini değiştirmek suretiyle kararı onamıştır. Daire kararında, muvafakat senedinin maddesine değinilerek konutlar için yapılacak ihale sonucunda ortaya çıkacak yapı birim maliyeti dikkate alınarak borçlanma miktarının kesinleştirileceği belirtilmiş; buna göre muvafakat senedinin gereğinin yerine getirilmesi için borçlanma miktarının kesinleştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Taraflar arasında 26/9/2012 tarihinde imzalanan sözleşme ile başvuruculara kaç metrekare daire verileceğinin kesinleştiği vurgulanan kararda, sözleşme tarihinin dava tarihinden sonraki bir tarih olduğu gözetilerek davanın henüz tarafların alacak-borç durumunun kesinleşmediği bir tarihte açıldığı gerekçesiyle reddi gerektiği sonucuna varılmıştır. Nihai karar 27/7/2018 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. A. Ulusal Hukuk 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun'un ek maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: "Başkanlık gecekondu bölgelerinin tasfiyesine veya iyileştirilerek yeniden kazanımına yönelik olarak gecekondu dönüşüm projeleri geliştirebilir, inşaat uygulamaları ve finansman düzenlemeleri yapabilir. Bu amaçla gecekondu bölgelerinde, gerçek kişilerin ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan gayrimenkuller ile 1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna göre hak sahibi olan kişilerin haklarına konu gayrimenkullerin değeri Başkanlık tarafından tespit edilir ve Başkanlık bu kişilerle proje çerçevesinde anlaşmalar yapabilir. Bu anlaşmaların usul ve esaslarını belirlemeye Başkanlık yetkilidir.Gecekondu Dönüşüm Projesi çerçevesinde idare tarafından yapımı gerçekleştirilen konutların bedelleri proje uygulamalarının yapıldığı illerdeki mevcut ekonomik durum, doğal afetler, konut rayiç bedelleri ve gecekondu bölgesindeki kişilerin gelir durumu göz önünde bulundurularak gerekli görüldüğünde kamuoyuna ilân edilerek yapım maliyetlerinin altında tespit edilebilir. Bu madde uyarınca konut bedellerini, ödeme şeklini ve süresini belirlemeye Toplu Konut İdaresi Başkanının önerisi üzerine Başkanlığın bağlı bulunduğu Bakan yetkilidir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) özellikle bir kişinin taşınmazının kamulaştırmaya tabi tutulduğu hâllerde, ilgili yargılama sürecinin kamulaştırılan mülkün değeriyle uyumlu bir bedel verilmesi, bedelden yararlanma hakkına sahip olanların belirlenmesi ve kamulaştırma ile ilgili bütün konular ile kamulaştırmanın sonuçlarının kapsamlı bir değerlendirilmesini içermesi gerektiğini belirtmektedir (Alfa Glass Anonymi Emboriki Etairia Yalopinakon/Yunanistan, B. No. 74515/13, 28/1/2021, §§ 36-44). AİHM'e göre bu gibi durumlarda ilgili davaya taraf olan başvuruculardan yeni bir dava açması istenemez (Bistrović/Hırvatistan, B. No. 25774/05, 31/5/2007, § 28; Yel ve diğerleri/Türkiye, B. No: 28241/18, 13/7/2021, § 72).
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25711
Başvuru, kentsel dönüşüm projesi kapsamında hak kazanılan artan hisse bedelinin ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun 14/1/2011 tarihinde açtığı dava 21/6/2018 tarihinde kesin olarak sonuçlanmıştır. Başvurucu 15/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/31809
Başvuru, idari davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 18/3/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu Denizli'nin Merkez ilçesi Çukurköy mevkii 348 ada 4 parsel sayılı taşınmazın imar durumu, Aydın-Denizli otoyolu kamulaştırma sınırlarını gösteren 1/1000 ölçekli planda Cankurtaran Belediyesi Meclisinin 6/4/2006 tarihli kararıyla yol olarak belirlenmiştir. Aydın-Denizli otoyolu kapsamında kaldığı gerekçesiyle başvuru konusu taşınmazla ilgili olarak 14/9/2011 tarihinde kamulaştırma işlemine başlanmış ve 20/9/2011 tarihinde de kamu yararı kararı alınmıştır. Başvurucu, imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Karayolları Genel Müdürlüğü (İdare) aleyhine 29/6/2011 tarihinde Denizli Asliye Hukuk Mahkemesinde kamulaştırmasız el atma nedenine dayalı tazminat davası açmıştır. Mahkeme 4/7/2013 tarihinde yargı yolu yönünden görevsiz olduğundan dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Başvurucu, açmış olduğu davada idari yargı mercilerinin görevli olduğunun tespiti üzerine bu kez 17/9/2013 tarihinde Denizli İdare Mahkemesinde (Mahkeme) İdare aleyhine maddi tazminat istemli tam yargı davası açmıştır. Mahkeme 11/4/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde, kamulaştırılmasına karar verilen ancak yol projesinde yapılan değişiklik üzerine alınan kamu yararı ve kamulaştırma çalışmalarına başlama kararlarının kaldırılmış olması (ref'i) nedeniyle kamulaştırmasız el atmadan bahsedilmeyeceği belirtilmiştir. Karar, başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Danıştay Altıncı Dairesi (Daire), ara kararı ile İdareye yazılan müzekkereye verilen cevapta taşınmazın bulunduğu alanda yeni bir kamulaştırma planı hazırlanmakta olduğu, söz konusu planın hazırlanmasını müteakiben gerekli işlemlere başlanacağı ve satın alma görüşmelerine geçileceği belirtilmiştir. Pamukkale Belediye Başkanlığına yazılan müzekkereye ise yürürlükte olan imar planında başvuru konusu parselin taşıt yolunda ve kamulaştırma sınırı içinde kaldığı, İdare tarafından hazırlanan yol projesinin 1/5000 ölçekli nazım imar planı ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planına işlendiği cevabı verilmiştir. Temyiz edilen karar, Danıştay Altıncı Dairesinin (Daire) 13/10/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Kararda, söz konusu taşınmaz hâlen kamulaştırma kapsamında olduğundan kamulaştırma işleminin tamamlanarak bedelinin ödeneceği hususunun kuşkusuz olduğu belirtilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Daire tarafından 10/2/2016 tarihinde reddedilmiştir. Nihai karar 15/3/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine 18/3/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal (B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-29) kararı.
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/5392
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ceza infaz kurumu dışına hediye gönderilmesi talebinin reddi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Şikâyet konusu müdahale tarihi itibarıyla başvurucu, Balıkesir L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Kurum) silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu, kardeşinin doğum günü olduğu gerekçesiyle ceza infaz kurumunda yaptığı bilekliğin mektupla birlikte iletilmesi ve ücreti kendi hesabından kesilmek üzere çiçek gönderilmesi için Kuruma başvurmuştur. Kurum başvurucunun talebini reddetmiştir. Kararda; silahlı terör örgütü suçları kapsamında tutuklu/hükümlü olan kişilerin kendi imal ettikleri hediyelik eşyaların içerisine şifreli mesajlar yazarak örgüt içi haberleşme yapabildikleri, hediyelik eşyaların denetiminin ise eşyalarda fiziken bozulmaya neden olabildiği belirtilmiştir. Bu nedenle başvurucunun mektupla birlikte iletilmesini istediği bilekliğin gönderilemeyeceği, ayrıca mevzuat uyarınca hükümlü ve tutukluların kurum aracılığı ile çiçek gönderme gibi bir haklarının da bulunmadığı ifade edilmiştir. Başvurucu, Kurum kararına karşı Kocaeli İnfaz Hâkimliğine (İnfaz Hâkimliği) başvurmuştur. İnfaz Hâkimliği Kurum kararının usul ve yasaya aykırılık arz etmediğini belirterek 14/11/2019 tarihinde şikâyeti reddetmiştir. Başvurucunun bu karara itirazı Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 4/12/2019 tarihinde öğrendikten sonra 25/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/608
Başvuru, ceza infaz kurumu dışına hediye gönderilmesi talebinin reddi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, mahkeme kararında gösterilen süreye uygun şekilde kanun yolu başvurusunda bulunulduğu hâlde talebin süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucunun açtığı ve Yüksekova İcra Hukuk Mahkemesinde görülen (E.2018/33, K.2020/19) icra takibine (borca) itiraz davasında kanun yolu başvurusu, Van Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (E.2021/268, K.2021/2098) tarafından yasal kanun yolu süresi içinde yapılmamış olması nedeniyle reddedilmiştir. Anılan kararın temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi, kararın temyizi kabil olmadığı gerekçesiyle ret kararı vermiş ve hüküm kesinleşmiştir. Nihai karar başvurucu vekiline 10/8/2021 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu vekili 8/9/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/42073
Başvuru, mahkeme kararında gösterilen süreye uygun şekilde kanun yolu başvurusunda bulunulduğu hâlde talebin süre aşımından reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, çocuğun cinsel istismarına yönelik şikâyetin soruşturma makamlarınca etkili soruşturulmaması sonucu kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/9/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: İkinci ve üçüncü başvurucu, birinci başvurucunun çocukları olup sırasıyla 2006 ve 2005 doğumludurlar. Türk vatandaşları olan birinci başvurucu, eşi ve çocukları İngiltere'de ikamet ederlerken 2015 yılının Temmuz ayında tatil nedeniyle Türkiye'ye gelmişlerdir. Türkiye'ye gelmeden önce çocuklarında fark ettiği davranış bozukluklarının sebebini tespit etmek amacıyla birinci başvurucu S.B., birlikte yaşadıkları eve kamera yerleştirmiştir. Yerleştirilen kamera vasıtasıyla elde edilen görüntülerde, birinci başvurucunun eşi B.nin ortak çocukları olan ikinci ve üçüncü başvuruculara yönelik cinsel istismara yönelik davranışlarının olduğu iddiasıyla S.B. Denizli Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) şikâyette bulunmuştur. Bu arada S.B.nin eşi B. aleyhine Denizli Aile Mahkemesinde boşanma davası açmasının ertesinde B. yanında çocukları olmaksızın İngiltere'ye dönmüş, hakkındaki suçlamayı reddetmiş ve S.B.yi özel hayatın gizliliğini ihlal etme suçunu işlediği iddiasıyla Savcılığa şikâyet etmiştir. Savcılıkça 22/12/2015 tarihinde çocuğun cinsel istismarı ve özel hayatın gizliliğini ihlal etme suçlarından yürütülen iki soruşturma, aralarında bağlantı olduğu gerekçesiyle birleştirilmiştir. Başvurucu S.B. soruşturma dosyasına, çocukların ruhsal tedavi gördüğüne dair sağlık ve değerlendirme raporları sunmuştur. Pamukkale Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 11/1/2016 tarihli raporlara göre çocuklar "depresif duygudurum ile giden uyum bozukluğu" tanısı ile takip ve tedavi edilmektedir. Özel bir psikoloji ve aile danışma merkezi tarafından düzenlenen 16/12/2015 tarihli değerlendirme raporuna göre anneye karşı aşırı korku tepkileri gözlemlenen çocukların anneleriyle olan ilişkileri nedeniyle ortaya çıkan duygusal tahribatla ilgili uzun süreli psikiyatrik ve psikolojik destek almaları gerekmektedir. Kolluk aracılığıyla dinlenen çocuk başvuruculardan B.B, soruşturma konusu olayla ilgili ifade vermek istemezken, diğer çocuk A.H.B. babasının iddialarını kısmen doğrular mahiyette beyanda bulunmuştur. Başvurucu A.H.B.nin ifadesine göre annesi B. evde iç çamaşırlarıyla dolaşmış, cinsel organlarını göstermiş, çocukların da kendi cinsel organlarını göstermelerini istemiş, onlara dokunmuş ve zaman zaman çocuklara küfürle hitap etmiştir. Birinci başvurucunun akrabaları olan F.K. ve A.K. çocuklardaki davranış bozukluklarına ilişkin tanıklık yapmış, ayrıca A.K. çocuklarının önünde şüpheli B.nin bazı cinsel davranışlarını gördüğünü ifade etmiştir. Yapılan soruşturma sonucu Savcılık 28/1/2016 tarihinde, çocuğun cinsel istismarı suçuna ilişkin olarak B. hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:"Her ne kadar müşteki gizli kayıtlarla eve kamera yerleştirerek takibat yapmış ise de, elde edilen yasak delillerle hüküm kurulamayacağı ve mahkumiyet kararı verilemeyeceği, Yargıtay'ın bir çok içtihat kararlarında belirtilmiş olması nedeniyle şüpheli hakkında yüklenen suçtan kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına.." Diğer taraftan bu soruşturmayla birlikte yürütülen özel hayatın gizliliğini ihlal etme suçuna yönelik olarak birinci başvurucu hakkında yapılan soruşturmaya ilişkin bir işlem yapılmadığı, şikâyet hakkında herhangi bir karar verilmediği anlaşılmaktadır. Savcılığın B. hakkındaki kovuşturma yapılmamasına yönelik kararına başvurucu S.B. tarafından yapılan itiraz, Denizli Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiş; anılan karar başvurucuya 19/8/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 16/9/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvurudan sonra başvurucunun eşi B. başvurucu S.B. aleyhine 25/10/1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine Dair Lahey Sözleşmesi ile 22/11/2007 tarihli ve 5717 sayılı Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Yön ve Kapsamına Dair Kanun'a dayanarak çocukların mutat meskenine iadesini talep etmiştir. Talep, Denizli Aile Mahkemesince 25/1/2018 tarihinde reddedilmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...müşterek çocukların velayetlerinin yargılama (boşanma) sonuçlanıncaya kadar tedbiren davalı babaya verilmesine karar verildiği, davalı [S.B.nin] müşterek çocukları gönüllü olarak İngiltere'ye iade etmeyeceğini beyan ettiği, müşterek çocukların mahkememiz huzurunda alınan beyanlarında davacı annelerinin kendilerine yönelik olarak cinsel istismarda bulunduğunu, uygunsuz hal ve hareketler sergilediğini, şiddet uyguladığını, babalarının yanında kalmak ve Türkiye'de yaşamak istediklerini, İngiltereye dönmek istemediklerini beyan ettikleri, mahkememizce aldırılan sosyal inceleme raporunda müşterek çocukların davalı babaları yanında mutlu olduklarının ve davalının sunduğu yaşam standartlarına uyum sağladıklarının gözlemlenmesi, davalı anne hakkında müşterek çocuklara yönelik cinsel istismara dair suçlamalar ve deliller bulunması doğrultusunda, müşterek çocukların da davacı yanında kalmak istememeleri neticesinde müşterek çocuklar [B.] ve [A.H.nin] davacı anneye iade edilmesinin uygun olmayacağı kanaatine varıldığının belirtildiği, müşterek çocukların davacı annenin davranışlarından olumsuz yönde etkilendikleri, bu sebeple psikolojik tedavi gördükleri, çocukların anne yanında kalmalarının bedeni, fikri, ahlaki gelişmelerine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı deliller bulunduğu, geri dönmelerinin çocukları fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı yönünde ciddi risk bulunduğu, çocukların yaşadıkları ortama ve koşullara uyum sağladıkları Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair 1980 tarihli Lahey Sözleşmesinin 13/b maddesi hükmü uyarınca çocukların mutad meskenlerine iadesi isteminin reddine karar verilmesi gerektiği..." Başvurucu ve eşi arasında görülen boşanma davası sonunda Denizli Aile Mahkemesi, 19/2/2019 tarihinde tarafların boşanmalarına ve çocukların velayetlerinin başvurucu S.B.ye verilmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"...davalının K. isimli erkek ve başka erkekleri evine alarak evlilikte bulunması gereken sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, B.A. isimli kişiyle de görüşerek güven sarsıcı davranışlar sergilediği, davalının çocuklarına karşı uygunsuz cinsel davranışlarda bulunduğu, davacı erkeğin de davalı kadına fiziki şiddet uyguladığı, davacı erkeğin evin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayarak birlik görevlerini ihmal ettiği, taraflar arasında geçimsizlik bulunduğu ve evlilik birliğini yürütme iradesinden uzak oldukları, evli kalmalarının kendilerine, müşterek çocuklarına, topluma, ailesine fayda sağlamayacağı, mevcut olaylara göre evlilik birliğinin, devamı eşlerden beklenmeyecek derecede, temelinden sarsıldığının kuşkusuz olduğu, mahkememizce boşanmaya neden olan olaylarda davalı kadının daha fazla kusurlu olduğu kanaatine varılarak ... tarafların boşanmalarına karar vermek gerekmiştir.Tarafların müşterek çocukları B. ve A.H.nin babalarının yanında kalıyor olması ve kurulu düzeninin bozulmaması ve aldırılan sosyal inceleme raporu ve Denizli Aile Mahkemesi'nin ... sayılı dosyasındaki beyanları dikkate alınarak velayetlerinin davacı birleşen davalı babaya verilmesine, ... alınan sosyal inceleme raporu ve çocuklarına karşı olan davranışları dikkate alınarak yatılı olmayacak şekilde anneyle şahsi ilişki kurulmuştur..." Boşanma davasına ilişkin yargılama inceleme tarihi itibarıyla istinaf aşamasındadır. İlgili ulusal ve uluslararası hukuk için bkz. Z. [G.K.], B. No: 2013/3262, 11/5/2016, §§24-29, 32-43; G.G.K., B. No: 2014/19797 9/1/2018, §§ 27-
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/59765
Başvuru, çocuğun cinsel istismarına yönelik şikâyetin soruşturma makamlarınca etkili soruşturulmaması sonucu kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurucu, evli kadının evlilik öncesi soyadını tek başına kullanmasına engel olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun maddesine istinaden yapılan uygulama neticesinde, cinsel olarak ayrımcılığa maruz tutularak özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmemesi nedeniyle, Anayasa’nın , ve maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle, uyuşmazlık hakkında yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Başvuru, 29/4/2014 tarihinde İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtası ile yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 5/1/2015 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 9/3/2015 tarihli yazısı başvurucuya tebliğ edilmiş olup, başvurucu tarafından Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunulmamıştır. A. Olaylar Başvuru dilekçesi ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, evlenmeden önceki soyadını tek başına kullanmak amacıyla açtığı dava, Kadıköy Aile Mahkemesinin E.2012/893 sırasına kaydedilmiştir. Kadıköy Aile Mahkemesinin 28/12/2012 tarih ve E.2012/893, K.2012/1092 sayılı kararı ile dava reddedilmiştir. Temyiz üzerine karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 4/12/2013 tarih ve E.2013/9479, K.2013/28417 sayılı ilamı ile onanmıştır. Bu aşamada Kadıköy Aile Mahkemesinin kapatılması nedeniyle, dosya İstanbul Anadolu Aile Mahkemesine devredilmiştir. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 20/3/2014 tarih ve E.2014/3882, K.2014/6346 sayılı ilamı ile reddedilmiştir. Ret kararı, 28/4/2014 tarihinde başvurucu tarafından öğrenilmiştir. Başvurucu tarafından 29/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.B. İlgili Hukuk 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Kadının soyadı” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.”
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/5836
Başvurucu, evli kadının evlilik öncesi soyadını tek başına kullanmasına engel olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesine istinaden yapılan uygulama neticesinde, cinsel olarak ayrımcılığa maruz tutularak özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmemesi nedeniyle, Anayasa’nın 10. , 20. ve 4 maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, ihlalin tespitiyle, uyuşmazlık hakkında yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
1
Başvuru, bir iş kazasına ilişkin düzenlenen rapora itiraz dilekçesinde sarf edilen sözlerden dolayı iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu 1964 doğumlu olup 2018 yılından iş sözleşmesinin feshedildiği tarihe kadar Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığında (asıl işveren/TPAO) hizmet alım sözleşmesi kapsamında iş gören özel bir şirkette belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışmıştır. Başvurucu, iş sözleşmesinin feshedildiği sırada Trakya Bölge Müdürlüğünde A sınıfı iş güvenliği uzmanı olarak çalışmaktadır. 27/2/2019 tarihinde başvurucu, işyerindeki bir kısım eksikliğe dair ilgili birimlere bildirimde bulunmuştur. Akabinde de 17/4/2019 tarihinde işyerinde bir kaza meydana gelmiş ve bir işçi yaşamını yitirmiştir. Söz konusu kaza sonrası TPAO tarafından başvurucunun çalıştığı işyerine müfettiş gönderilmiş ve müfettiş kazaya yönelik bir teftiş raporu hazırlamıştır. Anılan raporda söz konusu kaza nedeniyle başvurucu ve bir ustabaşı sorumlu tutulmuştur. Başvurucunun iddiasına göre rapor hazırlanmadan önce bilgisine başvurulmamıştır. Başvurucu, söz konusu rapora bir dilekçe ile itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazı üzerine yeniden bir müfettiş görevlendirilmiş ve ikinci bir rapor hazırlanmıştır. Bu esnada başvurucunun bilgisine de başvurulmuştur. İkinci raporda başvurucuya herhangi bir kusur izafe edilmemiştir. Başvurucunun ilk rapora yönelik yazdığı itiraz dilekçesinde geçen "yandaşlık, aklayıcı, tetikçi, ciddiyetsiz, yalancı, iftiracı" şeklindeki ifadeler nedeniyle başvurucunun iş sözleşmesi 8/7/2020 tarihinde ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırılık kapsamında haklı sebeple feshedilmiştir. Başvurucu, fesih işleminin haksız ve geçersiz olduğunu belirterek işveren aleyhine işe iade talebiyle tespit davası açmıştır. Davanın görüldüğü Lüleburgaz İş Mahkemesi (İş Mahkemesi) 29/3/2021 tarihinde davanın kabulüyle başvurucunun işe iadesine karar vermiştir. Gerekçeli kararında Mahkeme; işyerinde meydana gelen ölümlü iş kazası sonrası yürütülen soruşturma kapsamında düzenlenen teftiş raporuna itiraz dilekçesinde yer alan sözlerin (bkz. § 5) ağır eleştiri ve kaba hitap olarak kabul edebileceğini ve hakaret niteliği taşımadığını belirtmiştir. Devamında Mahkeme; davacının iş güvenliği uzmanı olması nedeniyle ölümlü bir iş kazasından dolayı ağır eleştiride bulunmasının hayatın olağan akışına uygun olduğunu belirterek feshin geçersiz olduğu kanaatine varmıştır. Ayrıca TPAO tarafından alt işverene gönderilen bildirimde başvurucunun iş sözleşmesinin feshinin talep edilmediğini, başka bir işçinin görevlendirilmesinin istendiğini ancak alt işverenin başvurucunun işyerini değiştirebilecek olmasına karşın bunu yapmayıp iş sözleşmesini feshetmesinin son çare prensibine de uygun olmadığını belirtmiştir. İşveren tarafından karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi/Daire) 9/3/2022 tarihinde İş Mahkemesi tarafından verilen kararın ortadan kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar vermiştir. Gerekçeli kararında Daire; başvurucunun iş kazasına yönelik hazırlanan ilk rapora itiraz dilekçesinde "yandaşlık, aklayıcı, tetikçi, ciddiyetsiz, yalancı, iftiracı" gibi sözler kullandığını belirtmiştir. Devamında Daire; başvurucunun tespit edilen tavır ve davranışlarının işveren ile güven ilişkisini zedelediğini, bu tür olumsuz davranışlarının işyerinde uyumu olumsuz yönde etkilediğini, iş akışını ve çalışma düzenini bozduğunu ve işveren tarafından artık iş ilişkisinin devam ettirilmesinin mümkün olmadığını belirterek feshin geçerli olduğu kanaatine varmıştır. Başvurucu, nihai kararı 8/4/2022 tarihinde öğrendikten sonra 27/4/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/58456
Başvuru, bir iş kazasına ilişkin düzenlenen rapora itiraz dilekçesinde sarf edilen sözlerden dolayı iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, ilave tediye alacağının tahsili amacıyla açılan davanın Yargıtay daireleri arasında süregelen görüş ayrılığı dolayısıyla reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 1/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş.de (PTT) 9/6/2008 tarihi ile 21/11/2014 tarihi arasında posta dağıtım elemanı olarak çalışmıştır. Başvurucu, kamu personeli olduğunu ileri sürerek 4/7/1956 tarihli ve 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkında Kanun uyarınca her bir yıllık çalışma süresi içinde ödenmesi gereken iki aylık tutarındaki ilave tediye alacağının ödenmesi amacıyla PTT aleyhine dava açmıştır. Bursa İş Mahkemesi (Mahkeme) 14/12/2017 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun davalının anlaşma sağladığı alt işverenin işçisi olduğu ifade edilmiştir. Davalı ile alt işveren arasında asıl işveren ve alt işveren ilişkisinin bulunduğu, bu ilişkinin muvazaa şartlarını taşımadığı belirtilmiştir. Başvurucunun asıl işveren olan PTT'nin işçisi olmaması nedeniyle 6772 sayılı Kanun kapsamında olmadığı ve ilave tediye alacağına hak kazanmadığı sonucuna varılmıştır. Başvurucu istinaf yoluna başvurmuştur. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi (Bölge Adliye Mahkemesi) Hukuk Dairesinin 25/5/2018 tarihli kararıyla istinaf talebi reddedilerek mahkeme kararı kesin olarak onanmıştır. Nihai karar başvurucuya 16/7/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 1/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun Hükümleri 6772 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Umumi, mülhak ve hususi bütçeli dairelerle mütedavil sermayeli müesseseler, sermayesinin yarısından fazlası Devlete ait olan şirket ve kurumlarla belediyeler ve bunlara bağlı teşekküller, 3460 ve 3659 sayılı kanunların şümulüne giren İktisadi Devlet Teşekkülleri ve diğer bilcümle kurum, banka, ortaklık ve müesseselerinde müstahdem olanlardan İş Kanununun şümulüne giren veya girmiyen yerlerde çalışmakta olan ve İş Kanununun muaddel birinci maddesindeki tarife göre işçi vasfında olan kimselere, ücret sistemleri ne olursa olsun, her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye yapılır.'' 6772 sayılı Kanun’un maddesi şu şekildedir:"Birinci maddede sözü geçen işçilerden maden işletmelerinin munhasıran yeraltı işlerinde çalışanlarına bu işlerde çalıştıkları müddetle mütenasip olarak her yıl için ayrıca birer aylık istihkakları tutarında bir ilave tediye daha yapılır.'' 6772 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Birinci ve ikinci maddelerde yazılı olan işçilere mezkür maddeler gereğince yapılan tediyelerden ayrı olarak her yıl için bir aylık istihkakları tutarını geçmemek üzere Cumhurbaşkanı karariyle aynı nispette bir ilave tediye daha yapılabilir.'' 6772 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:"Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer'idir.'' Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin 14/1/2020 tarihli ve E.2019/8139, K.2020/219 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Dosyada mevcut taraflar arasındaki hizmet alım sözleşmesi posta taşıma işlerinin yürütülmesine yönelik olup davacıya ait iş sözleşmesinde yapılacak iş olarak, PTT kargo yükleme ve taşıma işi, gösterilmiştir. Yine dinlenen davacı tanıklarının beyanlarından davacının kargo teslimi işinde yükleme, teslim alma, taşıma işlerinde çalıştığı anlaşılmaktadır. Yukarıda özetlenen bozma ilamında da belirtildiği üzere 5584 sayılı Posta Kanununda özel hüküm olup ve maddelerindeki hükümler nedeniyle davacının yaptığı iş alt işverene verilebilecek bir iştir. Mutemet olarak çalıştığı iddiası da ispatlanamamıştır. Bu açıklamalara göre davalı idare ile feri müdahil arasındaki ilişkinin asıl işveren-alt işveren ilişkisi olduğu kabul edilerek ilave tediyeye yönelik talebin reddine karar verilmesi gerekirken çelişkili gerekçe ile kabul edilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/5/2019 tarihli ve E.2017/10389, K.2019/10147 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:''Somut uyuşmazlıkta mahkemece gerekçede “ davacının Posta ve Telgraf müdürlüğüne bağlı değişen taşeron firmalarda aralıksız olarak çalıştığı anlaşılmakla, Yargıtay içtihatlarında alt işveren işçilerinin üstlenilen iş dışında başka bir işte çalıştırılmaları halinde asıl işveren işçisi olarak işlem göreceği, işçi teminine yönelik sözleşmelerin muvazaa kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, kamu işverenleri için farklı bir uygulamaya gidilmesinin hukuken korunmayacağı belirtilmekte olup davacı işçinin 4857 sayılı İş Kanunun 2/6 maddesi gereği davalının işçisi olarak çalıştığının kabulü gerekmektedir.” şeklinde hüküm kurulmuş ise de, gerekçede hem davacının4857 sayılı İş Kanunu'nun 2/6 maddesi gereği davalı kurumun işçisi olarak çalıştığının kabulünün gerektiği belirtildiği hem de ilave tediye alacağının reddine karar verildiği anlaşıldığından kendi içinde çelişkili olan, davalı kurum ile taşeron şirketler arasındaki alt işverenlik sözleşmesinin muvazaalı olup olmadığı hususunda mahkemenin kabulünün ne olduğu belirlenemeyen ve anlamlı bir bütünlük oluşturmayan kararın bozulması gerekmiştir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/9/2018 tarihli ve E.2018/5933, K.2018/15732 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Somut uyuşmazlıkta; Dairemizin bozma kararı sonrasında Mahkemece yapılan araştırmaya göre dosya içeriği dikkate alındığında, davacı işçinin davalı kurumun posta ve kargo dağıtım işinde alt işveren işçisi olarak (şoför) çalıştığı, yapılan alt işverenlik sözleşmelerinin muvazaalı bir ilişkiye dayandığının davacı tarafından somut olarak kanıtlanmadığı, aksine davalı kurum ile ihbar olunan şirketler arasındaki ilişkinin asıl işveren-alt işveren ilişkisine dayandığı anlaşılmakta olup, baştan beri davalı Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş. Genel Müdürlüğü nezdinde kamu işçisi olduğu kanıtlanmayan davacının ilave tediye alacağından yararlanamayacağı ortadadır. Mahkemece de bu durumun tespit edilmesine karşın, karar gerekçesi ile çelişki yaratılarak davacının ilave tediye alacağı talebinin hüküm altına alınması 6100 sayılı HMK’nun 298/ maddesine aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir." Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/11/2017 tarihli ve E.2017/7054, K.2017/19527 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Mahkemece, 5584 Sayılı Posta Kanununun maddesine eklenen fıkra ile, “PTT idaresinin postaların ayrım ve dağıtım işlerini ihale yolu ile üçüncü şahıslara gördürebileceği” şeklindeki düzenleme gerekçe gösterilerek, muvazaa bulunmadığı gerekçesiyle davacının ilave tediye alacağı talebinin reddine karar verilmiş ise de, yukarıda belirtilen açıklamalara göre yeterli araştırma yapılmadığı anlaşılmıştır.Mahkemece, yapılan alt işverenlik sözleşmelerinin iş hukukunun öngördüğü kamusal yükümlülüklerden kaçınmayı amaçlayıp amaçlamadığı, işçilerin iş sözleşmesi, toplu iş sözleşmesi yahut mevzuattan kaynaklanan bireysel veya kolektif haklarını kısıtlamaya ya da ortadan kaldırmaya yönelik yapılıp yapılmadığı, araştırılmalı, davalı idare ile dava dışı şirketler arasındaki ilişkinin asıl işveren-alt işveren ilişkisi mi, yoksa muvazaalı bir ilişki mi bulunduğu açıkça tespit edilip sonucuna göre bir karar verilmelidir. Eksik inceleme ile karar verilmesi hatalıdır.'' Yargıtay Hukuk Dairesinin 28/5/2019 tarihli ve E.2016/13315, K.2019/11884 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu'nun 25/3-e. maddesinde yönetim kurulunun görev ve yetkileri arasında 'Faaliyet ve iş alanlarına ilişkin olarak gerçek ve tüzel kişilerle sözleşme imzalanması veya ortaklıklar kurulmasına, postaların ayırım ve dağıtım işleri için iş satın alınmasına karar vermek' hüküm altına alınmış olduğundan, davalı işverenler arasında geçerli ve muvazaaya dayanmayan bir asıl işveren-alt işverenlik sözleşmesi bulunduğu anlaşılmaktadır.Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kanuni unsurlarını taşıması durumunda, işçinin asıl işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden yararlanması mümkün değildir. Somut olayda; davalı Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi ile dava dışı Asgün Tur Tek. İnş. ve Oto. San. ve Tic. Ltd. Şti. arasında 4734 sayılı İhale Kanunu uyarınca 'Posta Hizmet Alımlarına İlişkin Pazarlık Usulü Tip İdari Şartname' imzalanmıştır. Konusu, posta gönderilerinin işlenmesi ve taşınıp dağıtılması işidir. Verilen işin ihale usulü yapılmasında engel bulunmamasına göre, 4857 sayılı Kanun'un 2/ maddesine uygundur. Bu durumda, mevcut olgulara göre davalılar arasındaki asıl işveren-alt işveren ilişkisi kanuna uygun ve muvazaaya dayanmadığı, alt işveren ile sendika arasında imzalanmış herhangi bir toplu iş sözleşmesinin bulunmadığı, bu sebeple alt işveren işçilerinin, asıl işverenin kadrolu işçileri için sendika ile imzaladığı toplu iş sözleşmesi ile sağlanan haklardan yararlanması mümkün olmadığından, davanın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.'' Yargıtay Hukuk Dairesinin 24/11/2016 tarihli ve E.2016/30942, K.2016/25867 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Muvazaa Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiş olup tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmesi arzu etmedikleri görünüşte bir anlaşma olarak tanımlanabilir. Üçüncü kişileri aldatmak kastı vardır ve sözleşmedeki gerçek amaç gizlenmektedir. Muvazaanın ispatı genel ispat kurallarına tabidir. Bundan başka 4857 sayılı Kanun’un maddesinin fıkrasında sözü edilen hususların adi kanuni karine olduğu ve aksinin ispatlanmasının mümkün olduğu kabul edilmelidir.Alt işverene verilmesi mümkün olmayan bir işin bırakılması veya muvazaalı bir ilişki içine girilmesi halinde işçilerin baştan itibaren asıl işverenin işçileri olarak işlem görecekleri 4857 sayılı Kanun'un maddesinin fıkrasında açık biçimde öngörülmüştür. Kamu işverenleri bakımından farklı bir uygulamaya gidilmesi hukuken korunmaz. Muvazaaya dayanan bir ilişkide işçi, gerçek işverenin işçisi olmakla kıdem ve unvanının dışında bir kadro karşılığı çalışması ve diğer işçilerle aynı ücreti talep edememesi 4857 sayılı Kanun'un maddesinde öngörülen eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur. Yine şartların oluşmasına rağmen işçinin toplu iş sözleşmesinden yararlanamaması Anayasal temeli olan sendikal hakları engelleyen bir durumdur.6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu'nun 25/3-e. maddesinde yönetim kurulunun görev ve yetkileri arasında 'Faaliyet ve iş alanlarına ilişkin olarak gerçek ve tüzel kişilerle sözleşme imzalanması veya ortaklıklar kurulmasına, postaların ayırım ve dağıtım işleri için iş satın alınmasına karar vermek' hüküm altına alınmış olduğundan, davalı işverenler arasında geçerli ve muvazaaya dayanmayan bir asıl işveren-alt işverenlik sözleşmesi bulunduğu anlaşılmaktadır.Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kanuni unsurlarını taşıması durumunda, işçinin asıl işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden yararlanması mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında ve dosya içeriğine göre, somut olayda, davalı Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi ile dava dışı Asgün Tur Tek. İnş. ve Oto. San. ve Tic. Ltd. Şti. arasında 4734 sayılı İhale Kanunu uyarınca 'Posta Hizmet Alımlarına İlişkin Pazarlık Usulü Tip İdari Şartname' imzalanmış olup, konusu, posta gönderilerinin işlenmesi ve taşınıp dağıtılması işidir. Davalı Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi ile dava dışı Asgün Tur Tek. İnş. ve Oto. San. ve Tic. Ltd. Şti. arasındaki asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kanuna uygun olduğu ve muvazaaya dayanmadığı açıktır. Bu itibarla, alt işveren ile sendika arasında imzalanmış toplu iş sözleşmesi bulunmamasına göre, alt işveren işçilerinin davalı asıl işverenin sendika ile imzaladığı toplu iş sözleşmesi ile sağlanan haklardan yararlanmasının mümkün olmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir...” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adil yargılanma hakkının hukukun üstünlüğünün Sözleşmeci devletlerin ortak mirası olduğunu belirten Sözleşme’nin ön sözüyle birlikte yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı garanti altına alan ve kamuoyunun mahkemelere olan güvenine katkıda bulunan hukuki güvenlik ilkesidir. Toplumun yargısal sisteme olan güveni hukuk devletinin esaslı unsurlarından biri olmasına rağmen birbirinden farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesi, bu güveni azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilecektir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, § 57). Diğer yandan hukuki güvenlik ilkesinin gerekleri ve bireylerin meşru beklentilerinin korunması, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmemektedir (Unédic/Fransa, B. No: 20153/04, 18/12/2008, § 74; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 58). Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evrilen bir yaklaşımın sürdürülememesi reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi idaresine aykırılık teşkil etmez (Atanasovski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, B. No: 36815/03, 14/1/2010, § 38). Yüksek mahkemelerin oynaması gereken rol, tam da yargı kararları arasında doğabilecek içtihat farklılıklarına bir çözüm getirmektir. Bununla birlikte yeni kabul edilmiş bir kanunun yorumlanmasında olduğu gibi bazı hâllerde içtihadın müstakar hâle gelmesinin belirli bir zamana ihtiyaç duyacağı açıktır (Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve digerleri/Fransa [BD], B. No: 24846/94, ...34173/96, 28/10/1999, § 59; Schwarzkopf ve Taussik/Çek Cumhuriyeti (k.k.), B. No: 42162/02, 2/12/2008). AİHM, açık bir keyfîlik bulunan durumlar hariç ulusal mahkemelerin iç hukuku yorumlama şeklini sorgulamanın kendi görevi olmadığına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde bu konuda -görünüşe göre benzer davalarda verilmiş olsalar bile- ulusal mahkemelerin farklı kararlarını karşılaştırmak da prensipte AİHM'in görevi değildir. AİHM, söz konusu mahkemelerin bağımsızlığına saygı göstermek durumundadır (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 50). AİHM, iki ihtilafa farklı muamele yapılmasının incelenen gerçek olayların farklılığından kaynaklanmış olması hâlinde çelişkili içtihatlardan bahsedilmesinin mümkün olmadığını belirtmektedir (Ucar/ Türkiye (k.k.) B. No: 12960/05, 29/9/2009). AİHM, mahkeme kararlarının çatışma ihtimalinin her biri kendi yargı alanında yetkili olan yargılama ve temyiz mahkemeleri ağına dayalı yargı sistemlerinin doğal bir özelliği olduğunu kabul etmiştir. Bu tip uyuşmazlıklar aynı mahkeme içinde de ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, kendi içinde Sözleşme'ye aykırı olarak değerlendirilemez (Santos Pinto /Portekiz, B. No: 39005/04, 20/5/2008, § 41; Tudor Tudor/Romanya, B. No: 21911/03, 24/3/2009, § 29; Remuszko/Polonya, B. No: 1562/10, 16/7/2013, § 92; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 51). AİHM, bu konuda hüküm verirken değerlendirmesinin dayandığı kriterleri açıklamıştır. Söz konusu kriterler yüksek mahkemenin içtihadında derin ve süregelen farklılıklar olup olmadığı, iç hukukta bu tutarsızlıkların üstesinden gelmek için bir mekanizma bulunup bulunmadığı, bu mekanizmanın uygulanıp uygulanmadığı ve uygulandı ise ne ile sonuçlandığının tespitine dayanmaktadır (Beian/Romanya, B. No: 30658/05, 6/12/2007, §§ 37, 39; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 53). AİHM, bu bağlamda mahkemelerin uygulamalarında tutarlılığın ve içtihatlarında yeknesaklığın sağlanması için mekanizmalar oluşturulmasının önemini birçok defa hatırlatmış; yargı sistemlerini birbirine zıt kararlar verilmesini önleyecek şekilde yapılandırmanın devletlerin sorumluluğunda olduğunu ifade etmiştir. Ne var ki bu ilkelerin AİHM'in incelemek durumunda kaldığı çelişen yorumların bir yüksek mahkemenin birleştirici yetkisini uygulayabileceği yasal hükümlerle bağlantılı olarak yargı sisteminin aynı dalında meydana gelen davalar için öngörüldüğü belirtilmelidir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, §§ 55, 80).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/25075
Başvuru, ilave tediye alacağının tahsili amacıyla açılan davanın Yargıtay daireleri arasında süregelen görüş ayrılığı dolayısıyla reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, idari işlemin iptali istemli davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemelerinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 17/5/2010 tarihinde dava açmıştır. Danıştay Onikinci Dairesi 9/5/2019 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiş, hüküm kesinleşmiştir. Başvurucu, idare mahkemelerinde açtığı davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddiasıyla 16/7/2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/24579
Başvuru, idari işlemin iptali istemli davada yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, isim değişikliği talebinin reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 30/10/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1985 doğumlu olan başvurucu 11/12/2017 tarihinde Bergama Nüfus Müdürlüğüne karşı Bergama Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) isim değişikliği davası açmıştır. Başvurucu dava dilekçesinde on yılı aşkın bir süredir cinsel yönelimine uygun ve benimsediği bir isim olan Sanem Özel adını kullandığını, çevresinde de bu isimle bilindiğini belirtmiş ve isminin bu şekilde değiştirilmesini talep etmiştir. Dava dilekçesinde; küçüklüğünden beri kendisini kadın olarak hissettiğini ve yaşı büyüdükçe de yaşantısını, giyim tarzını buna göre sürdürdüğünü, maddi imkânsızlıklar sebebiyle cinsiyet değiştirme ameliyatı olamadığını dile getirmiştir. Bu kapsamda nüfus kayıtlarındaki isminin Turgay olmasının karışıklıklara sebep olduğunu ifade etmiştir. Mahkeme, Bergama İlçe Emniyet Müdürlüğünden araştırma yapılmasını talep etmiştir. Emniyet Müdürlüğünce Mahkemeye gönderilen yazıda başvurucunun yaşadığı çevrede Sanem ismi ile bilindiği belirtilmiştir. Mahkeme 29/3/2018 tarihli duruşmada tarafları sözlü olarak dinlemiş ve 8/4/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, nüfus kaydına göre erkek olan başvurucunun kadın ismi kullanabilmesi için öncelikle cinsiyet değişikliği davası açması ve bu davanın sonucunu beklemesi gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu dava dilekçesindeki iddialarını tekrarlayarak istinaf başvurusunda bulunmuştur. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (İstinaf Mahkemesi) 17/9/2018 tarihli kararıyla istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Kararın usul ve yasaya uygun olduğunu belirten İstinaf Mahkemesi; nüfus davalarının kamu düzeni ile ilgili olduğunu, talebin kabulü hâlinde kamu düzeninde karışıklığa neden olabileceğini ve erkek olan birinin isminin Sanem olarak değiştirilmesini kabul etmenin hukuken mümkün olmadığını vurgulamıştır. Ayrıca erkek olan başvurucunun kadın kimliğini benimsemiş olmasının ve çevresinde Sanem Özel olarak tanınmasının haklı bir neden teşkil etmediğini değerlendirmiştir. Nihai karar başvurucuya 1/10/2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 30/10/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "Adın değiştirilmesi" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Adın değiştirilmesi, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir.Adın değiştirildiği nüfus siciline kayıt ve ilân olunur.Ad değişmekle kişisel durum değişmez.Adın değiştirilmesinden zarar gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebilir." 4721 sayılı Kanun’un "Cinsiyet değişikliğinde" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "Cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini isteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, istem sahibinin onsekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transseksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır. Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbî yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmî sağlık kurulu raporuyla doğrulanması hâlinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir." İlgili Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin 2/11/2017 tarihli ve E.2017/6122, K.2017/14423 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Hangi hallerin haklı sebep teşkil ettiği konusu her davadaki özel koşullara göre mahkemece belirlenecektir. Bu belirleme yapılırken objektif koşullardan çok değiştirme isteminde bulunanın mahkemeye sunacağı özel nedenlerin dikkate alınması gerekir. Bu özel ve kişiye özgü nedenler; istemde bulunanın kişiliği, sosyal statüsü, aile ilişkileri de gözönünde bulundurularak hakim tarafından değerlendirilmelidir. Ad ve soyadı kişiliğin ayrılmaz bir unsurudur. Kişi bununla anılır ve tanınır ve tanımlanır. Ad veya soyadı niteliği gereği onu taşıyan kişi tarafından benimsendiğinde anlam taşır. Adını benimsemeyen kişiliği ile özdeşleşmeyen kimsenin, adını değiştirmek istemesi en doğal hakkıdır. Böyle bir durumda, ad değiştirme istemlerini içeren davalarda davacının tercih ve arzusunun ön planda tutulması ve öncelikle dikkate alınması gerekir.Türk Medeni Kanununun öngördüğü 'haklı sebep' bu kapsam içinde değerlendirildiğinde hakimin bu konudaki takdiri ileri sürülen sebebin ve yeni alınmak istenen ad veya soyadının toplum değerlerine ve kanunun buyurucu hükümlerine ters düşmeyen, özellikle başkalarına veya çevreye zarar vermeyen, incitmeyen nitelikte bulunduğunun tespiti gerekir. Yargıtay uygulamalarında, kişinin toplum içerisinde bilinip tanındığı soyadı ile anılmayı ve onu kayden de taşımayı istemesinin haklı sebep teşkil edeceği kabul edilmiştir.Mahkemece; yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, davacının dilekçesinde dayandığı sebepler ile tarafların göstereceği deliller toplanıp, tanıklar dinlendikten sonra davacının isteminin haklı sebebe dayanıp dayanmadığının denetime elverişli biçimde dosyaya yansıtılması ile oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi yerine, uygun bulunmayan gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir...". Yargıtayın benzer yöndeki kararları için bkz. Hukuk Dairesinin 22/10/2007 tarihli ve E.2007/7881, K.2007/8649 sayılı kararı; Hukuk Dairesinin 28/4/2011 tarihli ve E.2011/3049, K.2011/5810 sayılı kararı; Hukuk Dairesinin 9/3/2017 tarihli ve E.2017/1156, K.2017/3268 sayılı kararı; Hukuk Dairesinin 12/4/2018 tarihli ve E.2017/7435, K.2018/11219 sayılı kararı. B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özel ve aile hayatına saygı hakkı" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel hayatın eksiksiz bir tanımı bulunmayan geniş bir kavram olduğu belirtilmektedir. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen özel hayat kavramını AİHM oldukça geniş yorumlamakta ve bu kavrama ilişkin ayrıntılı bir tanım yapmayı uygun bulmamaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51). Kişinin bireyselliğinin yani bir kişiyi diğerlerinden ayıran ve onu bireyselleştiren niteliklerin hukuken tanınması ve bu unsurların güvence altına alınması son derece önemlidir. Birçok uluslararası insan hakları belgesinde kişiliğin serbestçe geliştirilmesi kavramına yer verilmekle beraber Sözleşme kapsamında bu kavrama açıkça işaret edilmediği görülmektedir. Bununla birlikte Sözleşme’nin denetim organlarının içtihatlarında bireyin kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi kavramının özel hayata saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır. Özel hayatın korunması hakkının sadece mahremiyet hakkına indirgenemeyeceği gerçeği karşısında kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu hakkın kapsamına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda dış dünya ile ilişki kurma noktasında son derece önemli olan isim hakkı da Sözleşme denetim organları tarafından ön ad ve soyadını kapsayacak şekilde maddenin güvence alanı içinde yorumlanmıştır (Burghartz/İsviçre, B. No: 16213/90, 22/2/1994, § 24; Stjerna/Finlandiya, B. No: 18131/91, 25/11/1994, § 37). Bu bağlamda isimleri üzerinde değişiklik yapılması hususunda ciddi nedenlere sahip olan kişilerin belirli şartlar altında bu imkâna sahip olması, Sözleşme’nin maddesinin koruma alanına girmektedir. Ancak AİHM'e göre nüfus bilgilerinin eksiksiz olarak kaydedilmesi, kimliğin belirlenmesi veya belli isimdeki kişilerin belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerektirdiği durumlarda isim değiştirme imkânına yasal birtakım sınırlamalar getirilmesi mümkündür (Stjerna/Finlandiya, § 39; Kemal Taşkın ve diğerleri/Türkiye, B. No: 30206/04…, 2/2/2010, § 48). AİHM Güzel Erdagöz / Türkiye (B. No: 37483/02, 21/10/2008) kararında, isim değişikliği talebinin kabul edilmemesine ilişkin başvuruda Sözleşme'nin maddesinin asıl amacının güvence altına alınan hakkın kullanılmasında kamu erklerinin keyfî müdahalelerine karşı bireyi korumak olduğunu vurgulamakla birlikte buna ek olarak özel hayatın korunmasına saygı gösterilmesini sağlayacak pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Buna göre Sözleşme'nin maddesi bağlamında devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırı kesin olarak tanımlamak mümkün değildir. Her hâlükârda uygulanabilecek ilkeler birbirine benzemektedir. Her iki hâlde de bir bütün olarak bireyin ve toplumun yarışan menfaatleri arasında adil bir dengenin gözetilmesi gerekir (Güzel Erdagöz/Türkiye, §§ 44-46). AİHM; A.P., Garçon ve Nicot /Fransa, (B.No: 79885/12, 52471/..,6/4/2017) kararında ise daha önce geçirdikleri cinsiyet değişikliği ameliyatına dayalı olarak doğum belgelerinde cinsiyet hanesinin ait olduklarını hissettikleri cinsiyete uyumlu şekilde değiştirilmesi taleplerine ilişkin şikâyeti pozitif yükümlülükler kapsamında incelemiştir (A.P., Garçon ve Nicot/Fransa, §§ 97, 98). AİHM, doğum belgesinin cinsiyet hanesinde değişiklik yapılabilmesi için mahkemelerin koşul olarak cinsiyet kimliği bozukluğunun varlığı koşulunu aramalarına ve bunun için başvurucunun tıbbi bir raporu mahkemeye sunması gerektiğine ilişkin şartı medeni statünün devredilmezliği, medeni statü kayıtlarının güvenilirliği ve tutarlılığı ile yasal kesinlik ilkesinin korunmasına yönelik kamu yararına vurgu yaparak bu durumun pozitif yükümlülüklerin ihlali anlamına gelmeyeceğini değerlendirmiştir (A.P., Garçon ve Nicot/Fransa, §§ 139-144). Bu çerçevede AİHM taraf devletlerin geniş bir takdir yetkisi bulunduğunu, bu takdir yetkisi kullanılarak getirilen düzenlemeleri soyut olarak denetlememekle birlikte düzenlemelere dayanılarak alınan kararların Sözleşme'nin ihlaline yol açıp açmadığının incelenmesi gerektiğinin altını çizmiş (Güzel Erdagöz/Türkiye, §§ 47, 48), özel hayat ve aile hayatına saygı hakkına getirilen kısıtlamanın gerekli olup olmadığının ortaya konulabilmesi için özellikle müdahaleyi gerçekleştiren kamu makamları veya mahkemeler tarafından talebi reddetmek için dayanılan gerekçenin incelemeye esas alınacağını ifade etmiştir (Güzel Erdagöz/Türkiye, §§ 49, 50). Buna göre özellikle başvurucunun isim değiştirme talebine dayanak oluşturan sebeplerin haklı bir neden teşkil edip etmediğinin ve bunun bir başka özel yarar ve kamu yararı ile çatışıp çatışmadığının ortaya konulmadığı durumda Sözleşme'nin maddesinin ihlal edileceği sonucuna ulaşmıştır (Güzel Erdagöz/Türkiye, §§ 51-56).
Özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/34343
Başvuru, isim değişikliği talebinin reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular, süresi içinde yapılmıştır. Başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Ekli tabloda yer alan başvurular bu başvuru ile birleştirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/33837
Başvurular, davanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun, 12/7/2007 tarihinde açtığı tapu iptali ve tescili davası yerel Mahkemece reddedilmiş ve karar 21/1/2014 tarihinde Yargıtay tarafından temyiz aşamasında onanarak kesinleşmiştir.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3679
Başvuru, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru; başvurucunun başkanı olduğu baronun internet sitesinde ve sosyal medya hesabında yayımlanan basın açıklamaları nedeniyle başvurucu hakkında sistematik olarak ceza soruşturması açılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 16/12/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Diyarbakır Barosu Başkanlığı (Baro) 24/4/2019 tarihinde, hem Baronun internet sayfasında hem de sosyal medya hesabında bir basın açıklaması yayımlamıştır. Basın açıklaması şöyledir:"Diyarbakır Barosu Başkanlığı; 1915 yılında Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşayan Ermeni halkının yaşadığı büyük felaketin farkında olduğunu, acılarını paylaştığını ve bu acıyı yüreğinin derinliklerinde hissettiğini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmaktadır." Anılan paylaşım hakkında suç duyurusunda bulunulması üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na uygun şekilde soruşturmaya kaydetmeden 2019/11374 numaralı muhabere dosyası üzerinden ön inceleme işlemlerine başlamıştır. Konuyla ilgili olarak 15/4/2020 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü tarafından soruşturma izni verilmiştir. Başsavcılık 2/6/2020 tarihinde başvurucuyu yazılı ya da sözlü savunmasını yapmak üzere davet etmiş, aksi takdirde savunma hakkından vazgeçmiş olacağını hatırlatmıştır. Bireysel başvuru dosyasında başvurucunun yazılı ya da sözlü savunmasına rastlanmamıştır. Hem Baronun internet sayfasında hem de sosyal medya hesabında 24/4/2020 tarihinde "1915 yılında; zorla yerinden edilen, tehcire uğrayan, büyük felaketler yaşayan, soykırım mağdurlarını saygıyla anıyoruz" başlıklı; 26/4/2020 tarihinde ise "Diyanet İşleri Başkanı'nın Nefret Söylemi Hakkında Basın Açıklamamız" başlıklı basın açıklamaları paylaşılmıştır. Anılan paylaşımlar hakkında suç duyurularında bulunulması üzerine Başsavcılık her iki paylaşım için de 1136 sayılı Kanun'a uygun şekilde soruşturmaya kaydetmeden 2020/19479 ve 2020/7398 numaralı muhabere dosyaları üzerinden ön inceleme işlemlerine başlamıştır. Başsavcılık, anılan işlemleri başvurucunun savunmasına başvurmadan yürütmüştür. Başvuru tarihinde anılan dosyalar derdesttir. A. Ulusal Hukuk 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür." 1136 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:"(Değişik: 23/1/2008-5728/331 md.) Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır..."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ilgili kişilerin kesinleşmiş bir kararla mahkûm olmadığı durumlarda ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulup bulunulmadığına ilişkin yaklaşımını birçok kararında ortaya koymuştur. AİHM bazı durumlarda, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkisi olan bazı şartların -ilgili kişiler kesinleşmiş bir kararla mahkûm olmamış olsalar bile- mağdurluk sıfatı sağlayabildiği görüşündedir. Eldeki başvuruya ışık tutabilecek ilkeleri içeren Altuğ Taner Akçam/Türkiye (B. No: 27520/07, 25/10/2011) kararında AİHM, başvurucunun mağdur statüsüne sahip olduğunu kabul etmiştir. Anılan başvuruda AİHM, başvurucunun çalışma alanının Ermeni nüfusuna ilişkin olarak 1915 yılında gerçekleşen tarihî olayları da kapsayan bir tarih profesörü olduğuna ve anılan olaylara dair pek çok kitap ve makale yayımladığına dikkat çekmiştir. AİHM başvuru konusu olayda, başvurucu hakkında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi çerçevesinde soruşturma yapılmaması ve mahkûmiyet kararı verilmemesine rağmen aşırı milliyetçi kişiler tarafından Ermenilere ilişkin görüşleri nedeniyle yapılan suç duyurularının taciz kampanyalarına dönüştüğü ve başvurucunun anılan hüküm çerçevesinde yapılan suçlamalara cevap vermek zorunda kaldığı tespitini yapmıştır. AİHM; başvurucunun kamuda “vatan haini” veya “casus” olarak nitelendirildiği karalama kampanyasında hedef olduğunu ve kampanyayı müteakip birçok kişiden kendisinin aşağılandığı ve ölümle tehdit edildiği nefret mektupları aldığını belirtmiştir. AİHM ayrıca konuyla ilgili süreçlerin akademisyen olan başvurucunun soruşturulma riskinden korunmak için akademik çalışmalarında kendisini sınırlayarak davranışlarını yeniden düzenlemek zorunda bıraktığını belirtmiştir (Altuğ Taner Akçam/Türkiye, §§ 65-84). AİHM, Financial Times Ltd. ve diğerleri/Birleşik Krallık (B. No: 821/03, 15/12/2009, § 56) kararında, emir uygulanmamasına rağmen bir yayıncıya anonim bir bilgi kaynağının kimliğini açıklaması emri verilmesini ifade özgürlüğüne müdahale olarak kabul etmiştir. Bir başka kararda ise AİHM, çok ciddi bazı suçlar dolayısıyla yapılan ceza yargılaması çerçevesinde araştırmacı gazetecilerin yaklaşık bir yıl süreyle tutuklu kalmasını gazetecilerin ifade özgürlüğüne müdahale olarak değerlendirmiştir (Nedim Şener/Türkiye, B. No: 38270/11, 8/7/2014, §§ 94-96). AİHM bir diğer kararında, hâkim olan başvurucunun anayasal bir konuya ilişkin olarak devlet başkanının görüşüne aykırı bir açıklama yapması nedeniyle devlet başkanının başvurucuyu başka bir kamu görevine atamayacağı yönündeki niyetini açıklamasını ifade özgürlüğüne müdahale saymıştır (Wille/Lihtenştayn [BD], B. No: 28396/95, 28/10/1999, § 50). AİHM'e göre ceza yargılamaları usule ilişkin nedenlerle sonlandırılsa bile suçlu bulunma ve yaptırıma uğrama tehlikesi devam ediyorsa ilgili kişi mağdur olduğu iddiasında bulunabilir (Bowman/Birleşik Krallık, B. No: 141/1996/760/961, 19/2/1998, § 29). AİHM'in Nikula/Finlandiya (B. No: 31611/96, 21/3/2002, § 54) kararına konu olayda; bir dava sırasında avukat, savcı tarafından izlenen yönteme dönük eleştirileri nedeniyle hakaretten mahkûm edilmiştir. Karar, istinaf mahkemesince onaylandıktan sonra yüksek mahkemece mahkûmiyet hükmü onaylanmış ancak avukata yönelik para cezası kaldırılmıştır. Yine de avukat, zararları ve yargılama giderlerini ödemek durumunda kalmıştır. AİHM para cezası kaldırılmış olsa bile zararları ve yargılama giderlerini ödemek durumunda kalınmasının avukatların müvekkilerinin çıkarlarını hararetle savunma görevi üzerinde caydırıcı etki oluşturabileceği sonucuna varmıştır. Benzer şekilde AİHM, Klass ve diğerleri/Almanya (B. No: 5029/71, 6/9/1978, § 33) davasında, başvurucunun o tarihte yeni çıkan Telefon Dinleme Kanunu kapsamında kendisinin dinlenme olasılığı olduğu ve Kanun'un keyfî dinlemelere karşı korumadığı iddiasını incelemeye değer bularak işin esasına girmiştir. Campbell ve Cosans/Birleşik Krallık (B. No: 7511/76, 7743/76, 25/2/1982) davasında ise başvurucular, çocuklara dayak atma yetkisi veren disiplin hukuku kuralının müşterek çocuklarının kötü muameleye maruz kalma tehlikesini ortaya çıkardığını iddia etmiş ve bu iddia somut bir zarar olmasa da incelemeye değer bulunarak sonuçta ihlal kararı verilmiştir. Keza Dudgeon/Birleşik Krallık (B. No: 7525/76, 22/10/1981, § 43) davasında da rızaya dayalı olsa da homoseksüel ilişkiyi cezalandıran kanun hükmünü soyut bir biçimde dava eden bir homoseksüelin başvurusunu kabul eden AİHM, ihlal olduğunu tespit etmiştir. Yine Open Door ve Dublin Well Woman/İrlanda (B. No: 14234/88, 14235/88, 29/10/1992) kararında, İrlanda dışındaki kürtaj kliniklerinin isim ve adreslerinin doğum yapma yaşına gelmiş kadınlara verilmesini engelleyen bir mahkeme emrinin mağduru olduğunu iddia eden iki sivil toplum örgütünün davasını da sırf bu kadınların çocuk doğurma yaşında olmalarından ötürü bu mahkeme kararından olumsuz etkilenebilecekleri gerekçesiyle kabul etmiştir.
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/421
Başvuru, başvurucunun başkanı olduğu baronun internet sitesinde ve sosyal medya hesabında yayımlanan basın açıklamaları nedeniyle başvurucu hakkında sistematik olarak ceza soruşturması açılmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, iş kazası nedeniyle açılan hukuk davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 29/5/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden ulaşılan bilgi ve belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, İzmir'de faaliyette bulunan bir özel şirkete ait işyerinde çalışmaktayken 24/5/2012 tarihinde iş kazası geçirmiştir. Başvurucu, geçirmiş olduğu iş kazası nedeniyle İzmir İş Mahkemesinde 17/9/2013 tarihinde maddi ve manevi tazminat istemiyle dava açmıştır. Açılan bu davada süreç içinde davaya bakan hâkimin reddedilmesi, ihtiyati tedbir taleplerinin reddedilmesi veya kabul edilmesi ya da bunlara yapılan itiraz ve temyiz incelemeleri nedeniyle karar ancak 20/12/2018 tarihinde verilebilmiştir. Gerekçeli karar evrakı başvurucu vekili tarafından Ulusal Elektronik Tebligat Sistemi (UETS) üzerinden elektronik ortamda 17/1/2019 tarihinde açılmıştır. Bu karara karşı taraflarca kanun yollarına başvurulmaması nedeniyle karar 29/4/2019 tarihinde kesinleşmiştir. Kesinleşme şerhinin başvurucuya 27/5/2019 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine başvurucu 29/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/18546
Başvuru, iş kazası nedeniyle açılan hukuk davasının uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, devlet memurluğundan çıkarılma işleminin iptali istemiyle açılan davada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile sonuçlanan ceza yargılaması esas alınarak karar verilmesi ve kullanılan dil nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/12/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Samsun İl Özel İdaresi bünyesinde veri hazırlama ve kontrol işletmeni olarak görev yapmakta iken 2014 yılında kadrosu Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanlığına (Belediye) devredilmiş ve aynı yıl Bafra Şube Müdürlüğü bünyesinde (sebze hali) tahsildar olarak görevlendirilmiştir. Takip eden süreçte de başvurucunun belediyenin ilan ve reklam biriminde görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Başvurucu hakkında, tahsildar olarak çalıştığı dönemde 22/10/2014 ile 28/11/2014 tarihleri arasında yaptığı 300 TL tutarında tahsilatı Belediye hesaplarına yatırmadığı ve uhdesinde tuttuğu iddiasıyla 21/1/2016 tarihinde idari soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, durumun kendisine bildirilmesi üzerine 22/1/2016 tarihinde söz konusu tutarı faiziyle birlikte Belediye hesaplarına yatırmıştır. Başvurucu soruşturma sürecinde alınan ifadesinde, belirtilen tarih aralığında topladığı paraları belediye hesabına yatıramadığını, daha sonra bu görevden ayrılıp farklı bir birimde görevlendirilince paranın üzerinde kaldığını, kendisine durum bildirilince de parayı hemen ertesi gün faiziyle iade ettiğini, zimmet gibi bir kastının olmadığını beyan etmiştir. Soruşturma sonucu hazırlanan raporda; başvurucunun, tahsilatın günlük olarak yatırılması talimatını daha önce tebellüğ etmesine karşın 22/10/2014 ile 28/11/2014 tarihleri arasında topladığı belediye gelirlerini günlük olarak banka hesaplarına yatırmadığı, paranın uzun süre kendisinde kaldığı, her ne kadar kamu zararı oluşmasa da eylemin memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareket kapsamında kaldığı ifade edilmiştir. Soruşturma sonucunda isnat edilen fiili gerçekleştirdiği kanaatine varılan başvurucu, 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun maddesinin (E) bendinin (g) alt bendi uyarınca (memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak) 18/5/2016 tarihli Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Yüksek Disiplin Kurulu işlemiyle devlet memurluğundan çıkarılmıştır. Diğer taraftan başvurucu hakkında 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi kapsamında zimmet suçu isnadıyla kamu davası açılmıştır. Bafra Ağır Ceza Mahkemesi 19/4/2016 tarihli kararıyla başvurucunun isnat edilen eylemin gerçekleştiği kanaatine ulaşarak 1 yıl 1 ay 26 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiş ancak 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Hüküm, temyiz edilmeden kesinleşmiştir. Bafra Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir; "... sanığa, olay tarihinden önce, göreve başladığında, görevin tanımı ve kapsamının ne olduğu konusunda yazılı bildirimde bulunulmasına rağmen sanığın, görevi nedeniyle 22/10/2014 ile 28/11/2014 tarihleri arasında zilyedliği kendisine devredilmiş olan ve makbuz karşılığı tahsil ettiği belediye gelirlerine ilişkin paraları kurumun banka hesaplarına günlük olarak yatırması gerekirken yatırmayıp toplam 300,00 TL'yi uhdesinde tuttuğu, sanığın eylemini bir suç işlemek kararının icrası kapsamında bir çok kez gerçekleştirerek atılı 'zincirleme şekilde zimmet' suçunu işlediği ...anlaşıldığından... " Başvurucu, hakkında tesis edilen devlet memurluğundan çıkarılma işlemine karşı Samsun İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Mahkeme 16/2/2017 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Ret gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:"Olayda, davacı hakkında zimmet suçuyla ilgili olarak yapılan ceza yargılaması sonucunda Bafra Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016 gün ve E:2016/68, K:2016/85 sayılı kararıyla, davacının üzerine atılı zimmet suçunu işlediği sübut bulduğundan, neticeden davacının 1 yıl 1 ay 26 gün hapiscezasıyla cezalandırılmasına, CMK maddesindeki hükmün açıklanmasının geri bırakılması için belirlenen koşulların gerçekleştiğinden bahisle, CMK madde gereğince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği görülmekte olup; mahkumiyet kararının hükmün açıklanmasının geri bırakılması nedeniyle hukuki sonuç doğurmaması ve infaza ilişkin hükümlerin beş yıl süre ile askıda bırakılması disiplin hukuku açısından zimmet fiilinin sanık tarafından gerçekleştirilmemiş sayılması şeklinde değerlendirilemeyeceğinden, dosyadaki bilgi ve belgeler ile davacı hakkında düzenlenen disiplin soruşturmasına ilişkin raporun ve eklerinin incelenmesinden, davacının, 2014-2014 tarihleri arasında yaptığı 300,00-TL tutarındaki tahsilatı davalı idarenin hesaplarına aktarmayarak zimmetine geçirdiğinin; davacının disiplin soruşturması ve ceza yargılamasında verdiği ifade ve savunmalarda da ikrar edildiği, dolayısıyla davacı üzerine atılı fiilin sübuta erdiği anlaşıldığından, söz konusu fiilin memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerden olduğu kanaatine varılmakla, davacının Devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamıştır. " Samsun Bölge İdare Mahkemesi Dava Dairesi 12/4/2018 tarihli kararıyla ret hükmünü yönelik yapılan itirazı reddetmiştir. Danıştay Onikinci Dairesi de istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı 19/9/2018 tarihinde kesin olarak onamıştır. Başvurucu, nihai kararı 20/11/2018 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 19/12/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5237 sayılı Kanun'un zimmet suçunu düzenleyen maddesi şöyledir:"Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir." 657 sayılı Kanun'un "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin Devlet memurluğundan çıkarma cezasını düzenleyen (E) bendinin ilgili kısmı şöyledir: "E - Devlet memurluğundan çıkarma : Bir daha Devlet memurluğuna atanmamak üzerememurluktan çıkarmaktır. Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır: ... g) Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak, " 5271 sayılı Kanun'un maddesinin (5) numaralı fıkrasının son cümlesi şöyledir:"Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:"Kendisine bir suç isnat edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrasının kişilerin suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılma hakkını güvence altına aldığını belirtir. AİHM, içtihatlarında masumiyet karinesi ile sağlanan güvencenin iki yönünün bulunduğunu ifade etmiştir. Ceza yargılamasının yürütülmesine ilişkin -usule ilişkin güvence- bu güvence ile, sonucunda mahkûmiyet kararı dışında bir hüküm kurulan ceza yargılaması ile bağlantılı olan durumlarda, daha sonra yürütülecek yargılamalar boyunca kişinin masumiyetine saygı gösterilmesinin sağlanması amaçlanır. Bu usule ilişkin yön kapsamında, masumiyet karinesi ilkesi, ceza yargılamasının kendisinin adil olmasını sağlayacak usule ilişkin güvence olarak kamu görevlilerinin davalının suçluluğu ve eylemleri hakkında erken açıklamalarda bulunmasını yasaklar. Ancak bu husus, cezai meselelerde usule ilişkin güvence ile sınırlı değildir, bu kapsam daha geniştir ve Devletin hiçbir temsilcisinin, mahkeme ile suçluluğu ispatlanıncaya kadar kişinin bir suçtan suçlu olduğunu söylememesini gerekli kılar. Bu kapsamda, sadece ceza yargılaması kapsamında değil aynı zamanda ceza yargılaması ile eş zamanlı olarak yürütülen bağımsız hukuk yargılamaları, disiplin işlemleri veya diğer yargılamalarda da masumiyet karinesinin ihlali söz konusu olabilir. Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrası kapsamındaki güvencenin ilk yönü, kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanıncaya kadar ceza gerektiren bir suçla suçlandığı süreye ilişkin iken masumiyet karinesi güvencesinin ikinci yönü, ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet dışında bir hüküm kurulduğunda devreye girer ve daha sonraki yargılamalarda ceza gerektiren suç karşısında kişinin masumiyetinden şüphe duyulmamasını gerektirir (Seven/Türkiye, B. No: 60392/08, 23/1/2018, § 43). AİHM, Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrasının disiplin yetkisini haiz makamların ceza yargılaması kapsamında kendisine suç isnat edilen ve eylemi usule uygun bir şekilde tespit edilen bir kamu görevlisine yaptırım uygulamasını engellemek gibi bir amacı veya etkisi bulunmadığına kanaat getirmiştir. AİHM, Sözleşme’nin herhangi bir eylem nedeniyle hem ceza hem de disiplin yargılamalarının başlatılmasına veya söz konusu iki yargılama türünün eş zamanlı olarak yürütülmesine halel getirmediğine vurgu yapmaktadır. AİHM ayrıca, cezai sorumluluğun kaldırılması hâlinde bile daha hafif bir ispat külfeti temelinde aynı olaylardan doğan hukuki veya diğer sorumlulukların tesis edilmesine halel getirilmediğine işaret etmektedir. Ancak nihai bir cezai hüküm olmaksızın disiplin yargılaması kapsamında başvurana iddia konusu eylemi nedeniyle cezai sorumluluk yükleyen bir ifadenin bulunması hâlinde maddenin (2) numaralı fıkrası kapsamına giren bir mesele söz konusu olacaktır (Seven/Türkiye, § 51). Bu bağlamda, Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrasının sağladığı korumanın ikinci yönüne göre sanığın beraatıyla veya davanın düşmesiyle sonuçlanan ceza yargılamaları sonrasında, söz konusu kişiye masumiyetine uygun bir muamelede bulunulmasını gerekir. Bu ikinci yönde, maddenin genel amacı, bir suçtan beraat eden bireyleri veya ceza yargılaması düşen kişileri, itham edildikleri suçtan aslında suçlu olduklarını düşünen kamu görevlileri ve makamlarına karşı korumaktır. Bu davalarda masumiyet karinesi, adil olmayan bir cezai hükmün önlenmesi için, sağladığı usule ilişkin güvencenin çeşitli koşullarının yargılamada uygulanması suretiyle hayata geçirilmiştir. Beraat veya herhangi bir düşme kararına riayet edilmesi hakkının korunmaması hâlinde, Sözleşme’nin maddesinin ikinci fıkrasında yer alan adil yargılanma güvenceleri teorik ve hayali olma riskiyle karşı karşıya kalabilir (Seven/Türkiye, § 54). Disiplin ve yargı makamlarının kişinin davranışlarının iş disipliniyle ve devlet memurluğunun gerekleriyle bağdaşıp bağdaşmadığını disiplin hukuku bakış açısıyla nasıl tespit ettiğini ve değerlendirdiğini anlaşılır kılan bir gerekçeyi sunmaları şarttır. Bu gerekçenin yokluğunda disiplin sorumluluğunu cezai sorumluluktan ayıran çizgiler, teorik ve belirsiz/yanıltıcı hâle gelmektedir. Bu bağlamda kişi hakkında yetkili ceza mahkemesi tarafından kesin bir mahkûmiyet kararı verilmedikçe hiçbir yetkili makam bu kişiye suçlu muamelesi gösteremeyecektir (Kemal Coşkun/Türkiye, B. No. 45028/07, 28/3/2017, § 54).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/37580
Başvuru, devlet memurluğundan çıkarılma işleminin iptali istemiyle açılan davada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile sonuçlanan ceza yargılaması esas alınarak karar verilmesi ve kullanılan dil nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, hastane acil servisi müşahede odasında lavman yapmak isteyen hemşire hakkındaki şikâyetle ilgili olarak soruşturma izni verilmemesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 27/5/2014 tarihinde Salihli Hukuk Mahkemeleri Ön Bürosu vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 29/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 9/2/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü 11/3/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 22/3/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 4/4/2016 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: 1967 doğumlu olan başvurucu, Salihli’de öğretmenlik yapmaktadır. Karın ağrısı nedeniyle 5/12/2013 günü saat 30 civarında Salihli Devlet Hastanesi acil polikliniğine müracaat eden başvurucunun, doktor E.K. tarafından muayene edildikten sonra batın grafisi çektirilmiş, röntgen sonucuna göre “BT Enama” lavman uygulanması uygun görülerek diğer tetkikler için başvurucu müşahede odasına alınmıştır. Hastanede hemşirelik yapan S.Ç.nin ifadesinde, hemşire lavman tüpünü başvurucuya verdiğini, yapabilirse yanında bulunan kız kardeşi A.H.nin yardımıyla başvurucunun bizzat kendisinin lavman uygulayabileceğini, yapamadıkları takdirde ise hemşire olarak kendisinin yardımcı olacağını söylemiştir. Kısa bir süre geçtikten sonra başvurucu, A.H. ve Hemşire S.Ç.lavman uygulanması konusunda tartışmaya başlamışlar, hemşirenin beyanına göre başvurucu “Sen bu iş için maaş alıyorsun, eşek gibi yapacaksın, bu senin işin.” demiş, kendisi bunun üzerine etrafı perdeyle kapalı müşahede odasında lavman uygulaması yapmak istemiş; başvurucu, işlemin ayrı bir odada yapılmasını isteyerek müşahede odasında uygulama yapılmasına izin vermemiştir. Başvurucu, yardımcı olmadığı için kendisinden şikâyetçi olacağını hemşireye söylemiş, başvurucunun tepkisinin devam etmesi üzerine hemşire tarafından “beyaz kod alarmı” (saldırı, taciz kodu) verilmiştir. Salihli Devlet Hastanesinin 5/12/2013 tarihli ve 13505463 protokol No.lu ayaktan hasta hizmet ekstresine göre acil polikliniğinde başvurucunun damar yolu açılmış, batın ultrasonu ve röntgen çektirilerek çeşitli kimyasal analizler yapılmıştır. Olayla ilgili Hemşire S.Ç., Dr. E.K. ve Acil Tıp Teknisyeni A. tarafından tutanak düzenlenmiştir. Tutanakta hasta olan başvurucuya “BT Enama” uygulanması için tüp verildiği, hastanın uygulamayacağını söyleyerek geri geldiği, perdeleri çekip sedyede yapılmak istenen uygulamayı hastanın reddettiği, hemşirenin üzerine gelerek hakaret ettiği yazılıdır. Olay günü Hemşire S.Ç. şiddete maruz kaldığını belirterek Manisa İl Sağlık Müdürlüğü Hukuk İşleri Bürosuna gönderilmek üzere dilekçe vermiş, 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin maddesine göre hukuki yardım talep etmiştir. Bu talep üzerine Salihli Devlet Hastanesi 6/12/2013 tarihli yazıyla Salihli Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuş, Başsavcılığın 2013/7607 sayılı dosyasında başvurucu hakkında soruşturma başlatılmıştır (Bu soruşturmayla ilgili olarak dosyada herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.) Başvurucu -olaydan altı gün sonra- 11/12/2013 tarihinde ilgili acil servis görevlileri hakkında Salihli Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuş, 2013/7684 sayılı dosyada Hemşire S.Ç. ve Dr. E.K. hakkında soruşturma başlatılmıştır. Başvurucunun 11/12/2013 tarihli Cumhuriyet Savcılığında müşteki sıfatıyla verdiği beyanı şöyledir:“5 Aralık Perşembe günü 50 civarında Salihli Devlet Hastanesi acil servisine şiddetli karın ağrısı nedeni ile öğretmen arkadaşım tarafından götürüldüm. Doktor E.K. bana ağrı kesici iğne yaptırdı. İğneden sonra uzun süre kimse benimle ilgilenmedi. Tedavim için hemşirenin yapması gereken bir durum vardı, ben hemşire S.Ç.’den yardım istedim, ancak bana yardımcı olmadı, ‘dinlen dinlen 30 dakika sonra kendin yap’ dedi. 90 derece oturamadığım için bu uygulamayı yapacak halde değildim. Sonradan öğrendiğime göre bu uygulamayı hemşirenin bana yaptırması gerekiyormuş. Hemşireye bana yardımcı olmadığı için şikâyette bulunacağımı söyledim. Bunun üzerine çok sinirlendi, öfkeli bir şekilde yanıma gelerek, mahremiyetimi ihlal edecek şekilde o uygulamayı yapmak istedi. Hemşirenin hal ve hareketleri beni ürküttü. O ortamda yapılacak olan mahrem uygulamayı kabul etmedim. Daha sonra sağlık meslek lisesinden stajyer kız öğrenci yanıma verilerek WC’ye gönderildim. Öğrenci bana bu işi pek bilmediğini ama yapmaya çalışacağını söyledi. Beceremedi. Bende herhangi bir değişiklik olmadı, sancılarım devam etti. Ben tekrar müşahede odasına yatırıldım. Burada ablam A.A. ve teyzemin kızı T.A.ya yaşadığım muzdariplikten dolayı gerekli mercilere şikâyet edeceğimi söylüyordum. Kendi aramızda konuşuyorduk. Hemşire S.Ç araya girerek ‘ben de seni şikâyet edeceğim, hadi bakalım’ diyerek beni korkutmaya çalıştı. Teyzemin kızını dışarı çıkardılar, tek refakatçinin yeterli olacağını söylediler. Bu olaylardan sonra doktor benimle ilgilenmeye başladı, gerekli tahlil ve tetkiklerim yapıldı. Sancıdan kıvrandığım halde bana kimse tekerlekli sandalye getirmedi. Ablam A.H. gitti ve tekerlikle sandalye bulup getirdi. Bana Hastanede çok ilgisiz davrandılar. Hemşirenin yapacağı bütün işleri sağlık meslek lisesi öğrencileri yaptı. Stajyerlerin başında rehberlik edecek kimse olmadığından hata üstüne hata yaptılar. Bu nedenle iki kez tahlilim alındı, gereksiz yere yaklaşık 4 saat tahlil sonucu bekledim. Ben bu olaylar nedeniyle başta mahremiyetim olmak üzere hasta haklarımı ihlal eden ve görevini ihmal eden S.Ç.den ve benim tahlil ve tetkiklerimde çok geç kalan Doktor E.K.dan şikâyetçiyim. Gereğinin yapılmasını istiyorum. Ayrıca Doktor E. Hanım bana herhangi bir reçete yazmadı. Bana ‘Ertesi gün kadın doğum, genel cerrahi ve dahiliye doktorlarının seni görüp gerekli araştırmaların yapılması gerekli.’ dedi. Ben de ertesi gün aile hekimliğine giderek tahlil sonuçlarımı gösterip, ilaçlarımı yazdırdım.” Salihli Cumhuriyet Başsavcılığının 10/3/2014 tarihli yazısıyla Doktor E.K. ve Hemşire S.Ç. hakkında 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un maddesi uyarınca soruşturma izni talep edilmiştir. Salihli Kaymakamlığının 11/3/2014 tarihli ve 1202 sayılı yazısıyla ön inceleme yapılması için Başhekim Yardımcısı Z.U. muhakkik olarak tayin edilmiştir. Şüpheli Hemşire S.Ç.nin muhakkike verdiği 20/3/2014 tarihli ifadesi şöyledir:“Benim o günkü nöbetimde Y. isimli hasta müşahedeye geldi. Ben evrakını alarak gözleme aldım. Röntgen sonucuna göre hastaya Dr. E. Hanım lavman uygulanmasını söyledi. Hastaya yapabilirse kendisinin, yapmazsa benim yardımcı olabileceğimi söyledim. Hasta kendisinin uygulayacağını söyledi. Bir süre sonra bağıra çağıra geldi. O sırada başka bir hastanın tedavisini yapıyordum. 5 dakika beklemesini söyledim. Hasta beni bekleyeceği yerde bağırıp çağırmaya devam etti. ‘Eşek gibi yapacaksın bu senin işin, mecbursun, maaş alıyorsun.’ tarzında hakaretler etti. O kadar yüksek sesle beni ve müşahededeki diğer hastaları rahatsız edecek kadar bağırdı ki S.İ. isimli güvenlik görevlisi bu sese geldi. Bu duruma şahit oldu. İşim biter bitmez hastaya lavmanın sedyede perdeleri çekerek uygulanacağını söyledim. Hasta perde aralığı var diye istemedi. ‘Perde arası açılabilir.’ dedi. Ben de bunu hoş görüp öğrencinin perdeyi kapalı olarak tutacağını ve böylece rahatsız olmadan uygulayacağımı söyledim. Fakat hasta bunu da kabul etmediği gibi ‘Sen kendine uygula, seni şikâyet edeceğim.’ dedi. Ben hastanın mahremiyetine önem vererek lavman işlemini sedyede (etrafı kapalı) uygulamak istedim. Ben moralim bozulmasına rağmen sakinliğimi korudum. Hasta daha önce Uşak Devlet Hastanesini de şikâyet ettiğini ve haklı bulunduğunu defalarca bağırarak söyledi. Buna istinaden kavga ettiğini düşünüyorum. Bütün bu durumlar beni çok üzdü, moralman çöktüm. Hasta Y. benim kendisi ile tuvalete gidip lavmanı yapmayarak müşahedede yapmak istediğim için bu tür şikâyetlere başvurmuştur.” Şüpheli Doktor E.K.nin 20/3/2014 tarihinde muhakkike verdiği ifadesi şöyledir:“Salihli Devlet Hastanesinde acil serviste acil hekimi olarak görev yapmaktayım. 5/12/2013 tarihinde tahmini saat 30 sularında bir hasta muayene ederken adını sonradan öğrendiğim Y. isimli hasta koşturarak sedyeye oturdu. Otobüsten indiğini karın ağrısı şikâyetinin olduğunu ultrason çektirmek istediğini söyledi. Ben de kendisine muayene etmeden tahlil isteyemeyeceğini söyledim… Batın muayenesi yapıldı, batın rahat, defan, rebaunt bulgusu saptanmadı, bağırsak sesleri hiperaktif bulundu. Muayenemde acil bir patoloji saptanmadı. Ayakla direkt batın grafisi istedim. Sonuçlarına göre hastayı değerlendirdim. Karında gaz şikâyeti nedeni ile BT Enama lavman uygulanmasını uygun gördüm. Diğer tetkilerinin de yapılması için müşahede odasına aldım. Yaklaşık yarım saat sonra Hemşire S.Ç. yanıma gelerek Y. isimli hastanın kendisine bağırdığını söyledi. Hastayla görüştüm. Hemşire hanım lavman uygulamasını istemiş uygulayamaz iseniz haberimiz olsun demiş. Ancak hasta bu tür işlemlerin personel tarafından uygulanması gerektiğini söyledi. Ben de hemşire hanım yardımcı olacak dedim. Müşahede odasına geldiğimde yatağın perdeleri kapalıydı. Hemşire hanım uygulamak üzereydi. Ancak hasta bunun burada uygulanmayacağını, perdelerin yetersiz olduğunu, niye sizin ayrı odanız yok, sizi şikâyet edeceğim gibi serzenişlerde bulunuyordu. Daha önce Uşak Devlet Hastanesinde böyle bir şeyin başından geçtiğini, personele ceza aldırdığını söylüyordu. Bu arada Hemşire S.Ç.ye parmağıyla işaret ederek ‘Seni şikâyet edeceğim, bu işlemi yapmak zorundasın insanlara kötü davranıyorsun, şikâyetle iş yapıyorsunuz.’ diye bağırdığını duydum. Çünkü müşahede odasındaydım bu hasta ile ilgili bulguları bilgisayara işliyordum. Daha sonra gerekli tetkik ve tahliller tamamlandı, acilde ilk müdahalesi yapılmıştı. Yapılan tahliller sonucu anemi dispeptik şikayetler nedeni ile ileri tetkik ve tedavisi için dahiliye, genel cerrahi ve kadın doğum polikliniklerine hasta yönlendirildi. Hasta ‘Hemşire hanımı şikâyet edeceğim.’ diyerek odadan çıktı.” Güvenlik görevlisi S.İ.nin muhakkike verdiği ifadesinde o günkü nöbetinde koridorda yürürken başvurucunun bağırışlarını ve hakaretlerini duyarak müşahede salonuna yaklaştığını; başvurucunun,Hemşire S.Ç.ye "Mecbursun yapmaya, sen benim vergimle maaş alıyorsun, eşek gibi yapacaksınız, sizin işiniz bu." diye bağırdığını, hemşirenin de başvurucuya sakin olması gerektiğini söylediğini ifade etmiştir. Başvurucunun ablası tanık A.H. muhakkikteki ifadesinde kardeşinin hemşireye karşı hakaret etmediğini söylemiştir. Acil Tıp Teknisyeni tanık A. muhakkikte verdiği ifadesinde başvurucunun lavman uygulamasını Hemşire S.Ç.den talep edince, hemşirenin perdeyle kapalı müşahade odasındalavman yapmak istemesi üzerine hemşireye hakaret ettiğini söylemiştir. Muhakkik tarafından hazırlanan 20/3/2014 tarihli rapor doğrultusunda Salihli Kaymakamlığının 24/3/2014 tarihli ve 25 sayılı kararıyla söz konusu olayda soruşturma izni verilmesini gerektirecek şekilde herhangi bir kasıt ve ihmal bulunmadığı gerekçesiyle soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Bu karara karşı başvurucu tarafından yapılan itiraz Manisa Bölge İdare Mahkemesinin 16/4/2014 tarihli ve E.2014/71, K.2014/67 sayılı kararıyla ön inceleme raporu ve belgelerinin isnat edilen suçtan dolayı Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlık soruşturması yapılmasını gerektirecek nitelik ve yeterlikte olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 5/5/2014 tarihinde tebliğ edildiğinden 27/5/2014 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımının bulunmadığı anlaşılmıştır. Salihli Cumhuriyet Başsavcılığının 5/5/2014 tarihli ve K.2014/1819 sayılı kararıyla soruşturma izni verilmediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Bu karara başvurucu tarafından yapılan itiraz bireysel başvuru yapıldıktan sonra Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesinin 16/6/2014 tarihli ve 2014/575 Değişik İş sayılı kararıyla delillerin takdiri ile verilen kararda isabet bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.B. İlgili Hukuk 8/3/2010 tarihli ve 27515 sayılı ResmiGazete’de yayımlanan Hemşirelik Yönetmeliğinin 19/4/2011 tarihi Resmi Gazete’de yayımlanan “Çalışılan birim/servis/ünite/alanlara göre hemşirelerin görev, yetki ve sorumlulukları”nı düzenleyen ikinci eki şöyledir:“…B) ACİL SERVİS HEMŞİRESİGörev, Yetki ve SorumluluklarHemşirelerin genel görev, yetki ve sorumluluklarının yanı sıra; Hemşirelik bakımı:a) Hastanın acil servise kabulünü sağlar.…e) Periferik IV kateter takar ve kateter pansumanlarını yapar, oksijen ve buhar tedavisini uygular, trakealaspirasyon yapar; gerekirse endotrakeal tüp, trakeostomi, kolostomi, gastrostomi bakımı verir; nazogastrik tüp takar, gastrik lavaj uygular; rektal tüp uygular, lavman yapar; perine bakımı verir, prezervatif sonda / üriner kateter takar ve kateter bakımı verir; sıcak ve soğuk uygulama yapar; göğüs tüplerini ve diğer drenaj sistemlerini kontrol eder, drenaj torbalarını değiştirir; yaptığı işlemleri gözlemleri ile birlikte kaydeder.…” 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı ResmiGazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğinin , , ve maddeleri şöyledir:“AmaçMadde 1- Bu Yönetmelik; temel insan haklarının sağlık hizmetleri sahasındaki yansıması olan ve başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, diğer mevzuatta ve milletlerarası hukuki metinlerde kabul edilen "hasta hakları"nı somut olarak göstermek ve sağlık hizmeti verilen bütün kurum ve kuruluşlarda ve sağlık kurum ve kuruluşları dışında sağlık hizmeti verilen hallerde, insan haysiyetine yakışır şekilde herkesin "hasta hakları"ndan faydalanabilmesine, hak ihlallerinden korunabilmesine ve gerektiğinde hukuki korunma yollarını fiilen kullanabilmesine dair usül ve esasları düzenlemek amacı ile hazırlanmıştır.TanımlarMadde 4- Bu Yönetmelik'te geçen deyimlerden;…g) (Ek:RG-8/5/2014-28994) Tıbbi müdahale: Tıp mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından uygulanan, sağlığı koruma, hastalıkların teşhis ve tedavisi için ilgili meslekî yükümlülükler ve standartlara uygun olarak tıbbın sınırları içinde gerçekleştirilen fizikî ve ruhî girişimi,…h) (Ek:RG-8/5/2014-28994) Rıza: Kişinin tıbbi müdahaleyi serbest iradesiyle ve bilgilendirilmiş olarak kabul etmesini,ifade eder.İlkelerMadde 5- Sağlık hizmetlerinin sunulmasında aşağıdaki ilkelere uyulması şarttır:a) Bedeni, ruhi ve sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde yaşama hakkının, en temel insan hakkı olduğu, hizmetin her safhasında daima gözönünde bulundurulur. b) Herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını haiz olduğu ve hiçbir merci veya kimsenin bu hakkı ortadan kaldırmak yetkisinin olmadığı bilinerek, hastaya insanca muamelede bulunulur.…d) Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz.…f) Kanun ile müsaade edilen haller ile tıbbi zorunluluklar dışında, hastanın özel hayatının ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.Mahremiyete Saygı GösterilmesiMadde 21- Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır. Hasta mahremiyetinin korunmasını açıkça talep de edebilir. Her türlü tıbbi müdahale, hastanın mahremiyetine saygı gösterilmek suretiyle icra edilir.Mahremiyete saygı gösterilmesi ve bunu istemek hakkı;a) Hastanın, sağlık durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde yürütülmesini,b) Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesini,… kapsar.…” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesi şöyledir:“Görevi kötüye kullanmaMadde - (08/12/2010 tarihli ve 6086 sayılı Kanun’la değişik) (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 4483 sayılı Kanun’un , , , ve maddeleri şöyledir:“Amaç Madde 1 – Bu Kanunun amacı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemektirİzin vermeye yetkili merciler Madde 3 – Soruşturma izni yetkisi a) İlçede görevli memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında kaymakam,…Yokluklarında ise vekilleri tarafından bizzat kullanılır.…Ön inceleme Madde 5 – İzin vermeye yetkili merci, bu Kanun kapsamına giren bir suç işlediğini bizzat veya yukarıdaki maddede yazılı şekilde öğrendiğinde bir ön inceleme başlatır. …Ön inceleme, izin vermeye yetkili merci tarafından bizzat yapılabileceği gibi, görevlendireceği bir veya birkaç denetim elemanı veya hakkında inceleme yapılanın üstü konumundaki memur ve kamu görevlilerinden biri veya birkaçı eliyle de yaptırılabilir. İnceleme yapacakların, izin vermeye yetkili merciin bulunduğu kamu kurum veya kuruluşunun içerisinden belirlenmesi esastır. İşin özelliğine göre bu merci, anılan incelemenin başka bir kamu kurum veya kuruluşunun elemanlarıyla yaptırılmasını da ilgili kuruluştan isteyebilir. Bu isteğin yerine getirilmesi, ilgili kuruluşun takdirine bağlıdır.…Ön inceleme yapanların yetkisi ve rapor Madde 6 – Ön inceleme ile görevlendirilen kişi veya kişiler, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren merciin bütün yetkilerini haiz olup, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre işlem yapabilirler; hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesini de almak suretiyle yetkileri dahilinde bulunan gerekli bilgi ve belgeleri toplayıp, görüşlerini içeren bir rapor düzenleyerek durumu izin vermeye yetkili mercie sunarlar. Ön inceleme birden çok kişi tarafından yapılmışsa, farklı görüşler raporda gerekçeleriyle ayrı ayrı belirtilir. Yetkili merci bu rapor üzerine soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu kararlarda gerekçe gösterilmesi zorunludur.İtiraz Madde 9 – Yetkili merci, soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine ilişkin kararını Cumhuriyet başsavcılığına, hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisine ve varsa şikayetçiye bildirir. Soruşturma izni verilmesine ilişkin karara karşı hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisi; soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı ise Cumhuriyet başsavcılığı veya şikayetçi itiraz yoluna gidebilir. İtiraz süresi,yetkili merciin kararının tebliğinden itibaren on gündür.İtiraza, 3 üncü maddenin (e), (f), g (Cumhurbaşkanınca verilen izin hariç) ve (h) bentlerinde sayılanlar için Danıştay İkinci Dairesi, diğerleri için yetkili merciin yargı çevresinde bulunduğu bölge idare mahkemesi bakar. İtirazlar, öncelikle incelenir ve en geç üç ay içinde karara bağlanır. Verilen kararlar kesindir.”
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/7296
Başvuru, hastane acil servisi müşahede odasında lavman yapmak isteyen hemşire hakkındaki şikâyetle ilgili olarak soruşturma izni verilmemesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
0
Başvuru, kadastro davasının makul sürede bitirilememesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru, 6/9/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 22/7/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 13/3/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 14/4/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Mardin ili Derik ilçesi Hisaraltı köyünde, 1967 yılında yapılan kadastro çalışmaları sonunda 103, 119, 120, 121 ve 122 parsel numaralı taşınmazlar mera olarak tespit edilmiş, başvurucunun murisi Ömer Gökalp ve arkadaşlarının tespite yaptığı itiraz Kızıltepe Tapulama Müdürlüğünün 26/7/1967 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Bu karardan sonra S. tarafından 16/8/1967 tarihli dilekçeyle 103 parsel numaralı taşınmaza ilişkin olarak Derik Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmış, dava, Derik Kadastro Mahkemesinin E.1967/78 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Başvurucuların murisi ve arkadaşları tarafından, 25/8/1967 tarihli dilekçeyle de Derik Kadastro Mahkemesinde kadastro tespitine itiraz davası açılmış, dava, Derik Kadastro Mahkemesinin E.1967/89 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Mahkemece, 30/4/1971 tarih ve E.1967/89, K.1971/18 sayılı karar ile hakimlerin davadan çekinmeleri nedeniyle merci tayini için dosyanın Yargıtaya gönderilmesine karar verilmiş, Yargıtay Hukuk Dairesi, 25/5/1971 tarih ve E.1971/610, K.1971/5033 sayılı ilâmıyla Kızıltepe Kadastro Mahkemesini davaya bakmak için görevlendirilmiştir. Merci tayininden sonra dava, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1972/10 sayılı dosyasına kaydedilmiştir. Derik Kadastro Mahkemesi, 18/8/1972 tarih ve E.1967/78, K.1972/9 sayılı kararıyla E.1967/78 sayılı dava dosyasının sehven mükerrer açıldığı gerekçesiyle E.1967/78 sayılı dosya ile Kızıltepe Kadastro Mahkemesinde devam eden E.1967/89 sayılı dosyanın birleştirilmesine, E.1967/78 sayılı dosyanın E.1967/89 (E.1972/10) sayılı dosyanın içine konulması için Kızıltepe Kadastro Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Mahkeme, 25/3/1974 tarih ve E.1972/10, K.1974/76 sayılı kararı ile davayı kısmen kabul etmiş, temyiz üzerine anılan karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 1/12/1978 tarih ve E.1978/10147, K.1978/14408 sayılı ilâmı ile bozulmuştur. Bozma ilamı sonrası Kızıltepe Kadastro Mahkemesi, 20/3/1981 tarih ve E.1979/11, K.1981/25 sayılı kararı ile dosyanın görevsizlik nedeniyle Derik Tapulama Mahkemesine gönderilmesine karar vermiş, anılan karar da Yargıtay Hukuk Dairesinin 20/10/1981 tarih ve E.1981/12510, K.1981/10719 sayılı ilâmı ile bozulmuştur. Bu ilâm sonrası dava dosyası, Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin E.1982/38 sayılı dosyasına kaydedilmiş, Mahkeme, 23/5/2000 tarih ve E.1982/38, K.2000/6 sayılı karar ile davanın, aynı Mahkemenin E.1981/23 sayılı dosyası ile birleştirilmesine ve yargılamanın E.1981/23 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine karar vermiştir. Kızıltepe Kadastro Mahkemesinin kapatılması ve dava dosyalarının Mardin Kadastro Mahkemesine devredilmesinden sonra dava dosyası, Mardin Kadastro Mahkemesinin E.2013/75 sayılı dosyasına kaydedilmiş olup yargılama halen devam etmektedir. Başvurucu, 6/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi ile 21/6/1987 tarih ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci fıkrası, maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları, maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, maddesinin birinci fıkrası ve maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi (bkz. Güher Ergun ve Tosun Tayfun Ergun, B. No: 2012/12, 17/9/2013, §§ 16-22).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/6850
Başvuru, kadastro davasının makul sürede bitirilememesi nedeniyle adil yargılanma ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, bir kamu kurumu aleyhine verilmiş mülkiyete ilişkin ve icra edilebilir bir yargı kararının uzun süre icra edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkı ile adil yargılanma hakkı kapsamındaki kararın icrası hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 31/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. İkinci Bölüm tarafından 29/6/2021 tarihinde yapılan toplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 1948 doğumlu olup Antalya'da ikamet etmektedir. Başvurucunun Antalya'nın Ahatlı Mahallesi'nde kâin 4315 ada 1 parsel numaralı taşınmaz üzerinde 180 m² bina alanı olan bir gecekondusu bulunmaktadır. Muratpaşa Belediyesi (Belediye) Meclisince 8/3/2002 tarihli ve 166 sayılı kararla kabul edilen ıslah imar planında taşınmazın bulunduğu ada konut adası olarak gözükmektedir. Başvurucu 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun'dan yararlanmak üzere Belediyeye müracaat etmiştir. Belediye tarafından yeminli özel teknik büro kaydının bulunmadığı ve başvuru tarihi itibarıyla üzerine kayıtlı başka bir taşınmazın olup olmadığının incelenmekte olduğu gerekçeleriyle başvurucunun hak sahipliği hakkında karar verilmemiştir. Başvurucunun beyanına göre aynı mahalledeki 176 kişiyle ilgili olarak tahsis işlemi yapılmıştır. Başvurucu, Belediyenin karar almamasını hak sahipliği talebinin reddi biçiminde yorumlayarak bu işleme karşı 2005 yılı içinde -ancak dosyadan tam olarak anlaşılamayan bir tarihte- Antalya İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) E.2005/1395 sayısına kayden dava açmıştır. Bu arada Belediye Encümenince 4/4/2006 tarihli kararla Zeytinköy Gecekondu Önleme Bölgesi'nde 6536 ada 5 parsel numaralı taşınmazdan 257 m²lik hissenin 125 TL bedel karşılığında tahsis edildiği, bunun 4 yılda ve 12 eşit taksit hâlinde ödenmesi gerektiği hususu başvurucuya bildirilmiştir. Başvurucu 17/4/2006 tarihli dilekçeyle bu tahsis işlemine itiraz etmiştir. Başvurucu; bunun bir tahsis işlemi değil taşınmazın yeniden kendisine satılması işlemi olduğunu, diğer 176 kişiye nasıl bir muamele yapılmışsa aynısının kendisine de uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Dilekçede başvurucu; diğer kişilerin 000 TL yatırarak kooperatif üyesi yapıldığını ve birer bağımsız bölüm almaya hak kazandıklarını, bunun karşılığında taksitle 500 TL yatırma yükümü altına girdiklerini ifade etmiştir. Dilekçede ayrıca diğer kişilerin uygun fiyatla daire sahibi olmaları sağlanırken kendisine şehrin dışında ve yüksek bir bedelle taşınmaz tahsis edilmesinin hakkaniyete uygun olmadığını vurgulamıştır. Belediyece 25/4/2006 tarihli işlemle Zeytinköy Gecekondu Önleme Bölgesi'ndeki tahsis iptal edilmiş ve başvurucu tarafından açılan davanın neticesinin beklenmesine karar verilmiştir. Başvurucu 25/4/2006 tarihli kararın iptali istemiyle dava açmış ise de İdare Mahkemesinin 28/6/2007 tarihli kararıyla dava reddedilmiştir. Anılan karar, Danıştay Altıncı Dairesinin 6/10/2009 tarihli kararıyla onanmıştır. İdare Mahkemesi E.2005/1395 sayılı dosyada 31/5/2006 ve 30/11/2006 tarihlerinde ara kararı vererek başvurucuya tahsis yapılmamasının gerekçesini davalı idareden sormuştur. Ancak davalı idare gereken bilgi ve belgeleri İdare Mahkemesine göndermemiştir. İdare Mahkemesi 8/3/2007 tarihli kararla başvurucunun hak sahipliğinin kabul edilmemesine ilişkin işlemi iptal etmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun ihtilaf konusu parselde 10/11/1985 tarihinden önce inşa edilmiş gecekondusunun olduğunun ve başvuru tarihi itibarıyla üzerinde kayıtlı ev yapmaya müsait taşınmazının bulunmadığının sabit olduğu ifade edilmiştir. Gerekçede; Belediye Meclisince 8/3/2002 tarihli ve 166 sayılı kararla kabul edilen ıslah imar planında konut adası olarak belirlenen ihtilaf konusu parselde işgal edilen yapı alanı büyüklüğünde hisse tahsisi yapılması gerektiği, gerekçesi açıklanmadan aksi yönde işlem tesis edilmesinin hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Karar, Danıştay Altıncı Dairesinin 30/9/2009 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucu, beyanına göre İdare Mahkemesinin 8/3/2007 tarihli iptal kararının kesinleşmesinden sonra birçok defa kararın uygulanması için idareye başvurmuştur. Yine başvurucu 26/11/2015 tarihinde adına tahsis yapılması için Belediyeye müracaat etmiştir. Müracaat dilekçesinde, önceki kararla -4/4/2006 tarihli kararla- kendisine tahsis edilen taşınmazı maddi imkânsızlıklardan dolayı satın alamadığını belirtmiş; mağduriyetinin giderilmesi için yeni bir tahsis yapılmasını talep etmiştir. Belediye Encümeni 23/2/2016 tarihli kararla dosyanın Takdir Komisyonuna gönderilmesine karar vermiştir. Anılan kararda, İdare Mahkemesinin 8/3/2007 tarihli iptal kararına atıfta bulunularak başvurucunun yürürlükteki mevzuat çerçevesinde hak sahipliği yönünden gerekli araştırmanın yapılması ve bunun sonucunda Gecekondu Önleme Bölgesi'nden arsa tahsis edilmesi, tahsis edilecek arsanın miktarı, bedeli ve ödeme süreçlerinin saptanması gibi hususların belirlenmesi için dosyanın Takdir Komisyonuna gönderildiği belirtilmiştir. Belediye 3/10/2016 tarihli yazıyla konuyla ilgili olarak işlemlerin devam ettiğini başvurucuya bildirmiştir. Anılan yazıda, Belediyenin taşınmazdaki hissesinin de paydaşlara satıldığı belirtilmiştir. Belediye Encümeninin 29/5/2018 tarihli kararıyla Ermenek Mahallesi Yamansız Gecekondu Önleme Bölgesi'nde 980 m² büyüklüğünde bir taşınmazın 215 m²si 125 TL bedelle başvurucuya tahsis edilmiştir. Başvurucunun bu öneriyi de kabul etmediği anlaşılmıştır. Başvurucunun mahkeme kararının gereği gibi uygulanmaması nedeniyle yaptığı şikâyet üzerine Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) soruşturma başlatılmıştır. Başsavcılıkça 29/1/2018 tarihli yazıyla Muratpaşa Kaymakamlığından (Kaymakamlık) 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca soruşturma izni verilmesi talep edilmiştir. Kaymakamlık, Muratpaşa Belediye Başkan Yardımcıları Ş. ve H.K. ile Emlak ve İstimlak Müdürü O. hakkında ön inceleme yapmıştır. Ön inceleme sonucunda 14/5/2018 tarihli kararla ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde başvurucunun Belediye aleyhine açtığı dava devam etmekte iken yeminli özel teknik büro dosyasını Belediyeye ibraz ettiği ve bunun üzerine İdare Mahkemesi kararından önce başvurucunun hak sahipliğinin tanınarak 2981 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca Zeytinköy Gecekondu Önleme Bölgesi'nde 6536 ada 5 parsel numaralı taşınmazdan 257 m²lik hissenin 125 TL bedel karşılığında kendisine tahsis edildiği belirtilmiştir. Kararda, İdare Mahkemesi kararından önce yapılan bu tahsisle İdare Mahkemesi kararının gereklerinin yerine getirildiği ifade edilmiştir. 2981 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre gecekondunun bulunduğu arsanın hak sahibine tahsisi zorunluluğunun bulunmadığı vurgulanan kararda, Belediye tarafından yapılan tahsisin hukuka uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Kararda ayrıca ihtilaf konusu parselde hisse tahsisi yapılan kişiler -ki hissedarlardan birisi Belediyedir- ile bir inşaat şirketi arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığına işaret edilerek bu nedenle ihtilaf konusu parselde başvurucuya hisse tahsisi yapılmasının hukuken mümkün bulunmadığı görüşü açıklanmıştır. Kararda son olarak gecekondusu korunamayan hak sahibine başka bir yerde hisse tahsis edilmesinin kanuna uygun olduğu belirtilmiş, kamu görevlilerine atfedilebilecek bir kusurun bulunmadığı kanaatine ulaşılmıştır. Başvurucu bu karara karşı Konya Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinde (Bölge İdare Mahkemesi) itiraz yoluna başvurmuştur. Bölge İdare Mahkemesi 5/7/2018 tarihli kararla itirazı reddetmiştir. Bu karar 3/8/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 31/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başsavcılık 4483 sayılı Kanun uyarınca izin şartının gerçekleşmemiş olması sebebiyle dosyanın işlemden kaldırılmasına 3/9/2018 tarihinde karar vermiştir. Diğer taraftan başvurucu, İdare Mahkemesi kararının uygulanmaması nedeniyle 000 TL tazminat ödenmesi istemiyle 27/9/2016 tarihinde Belediyeye başvurmuştur. Başvurunun reddi üzerine İdare Mahkemesinde 000 TL tazminat ödenmesi istemiyle tam yargı davası açmıştır. İdare Mahkemesi 10/10/2017 tarihinde davayı süre aşımı gerekçesiyle usulden reddetmiştir. Ancak bu karar Konya Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 1/3/2018 tarihli kararıyla kaldırılarak davanın esasının incelenmesi için dosya İdare Mahkemesine geri gönderilmiştir. Dosyayı yeniden ele alan İdare Mahkemesi 14/2/2019 tarihli kararıyla davayı esastan reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucu adına iki kere tahsis yapıldığı hâlde başvurucunun bunları reddettiği vurgulanmış; başvurucu gecekondunun bulunduğu taşınmazı öz malı gibi değerlendirerek taşınmazın bedelinin ödenmesini talep etmiş ise de idarenin bir kusurunun bulunmadığı, bu nedenle tazminat isteminin reddi gerektiği belirtilmiştir. İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusu, Bölge İdare Mahkemesinin 28/2/2020 tarihli kararıyla esastan reddedilmiştir. Anılan karara ilişkin olarak başvurucu tarafından yapılan bireysel başvuru 20/5/2021 tarihli kararla makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyet yönünden açık bir ihlalin bulunmadığı, diğer şikâyetler yönünden ise başvurunun temellendirilemediği gerekçesiyle kabul edilemez bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 2981 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının 22/5/1986 tarihli ve 3290 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik (b) bendi şöyledir:"Hazine, belediye, il özel idarelerine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresinde olan veya bu Kanun uyarınca mülkiyetlerine geçen arsa veya araziler üzerinde, ıslah imar planları ile meydana getirilen imar parselleri içinde hak sahiplerine, yapılarının işgal ettiği arazi de dikkate alınarak ıslah imar planında getirilen ölçülere uygun şekilde arsa veya hisse tahsis edilir. Gecekondusu muhafaza edilemeyen hak sahiplerine aynı bölgede veya diğer gecekondu ıslah veya önleme bölgesinde başka bir arsa veya hisse verilir. Tahsis edilen arsa veya hissenin bedeli 4/11/1983 tarih ve 2942 sayılı Kanun veya 6/6/1984 tarih ve 3016 sayılı Kanuna göre tespit edilir. " 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez ... (Değişik: 2/7/2012-6352/58 md.) Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerekti-ren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem te-sis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkeme-de maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. (Değişik: 21/2/2014-6526/18 md.) Mahkeme kararlarının süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi hâlinde tazminat davası ancak ilgili idare aleyhine açılabilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun kamuya açık olarak makul bir süre içindegörülmesini isteme hakkına sahiptir...” Sözleşme'ye ek (1) No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne götürme ve aynı zamanda mahkemece verilen kararın uygulanmasını isteme haklarını da kapsar. Mahkeme kararlarının uygulanması, yargılama sürecini tamamlayan ve yargılamanın sonuç doğurmasını sağlayan bir unsurdur. Karar uygulanmazsa yargılamanın da bir anlamı olmayacaktır (Hornsby/Yunanistan, B. No: 18357/91, 19/3/1997, § 40). Bu açıdan Sözleşme'nin maddesi kapsamında herhangi bir yargı kararının icrası, yargılamanın ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir (Metaxas/Yunanistan, B. No: 8415/02, 27/5/2004, § 25). AİHM, kesinleşmiş ve bağlayıcı bir yargı kararının lehine karar verilen tarafın zarar görmesine rağmen infaz edilmemesi durumunda Sözleşme'nin maddesinin teminat altına aldığı mahkemeye erişim hakkının bir anlam ifade etmeyeceğini vurgulamaktadır (Burdov/Rusya, B. No: 59498/00, 7/5/2002, § 34). AİHM, Sözleşme'nin maddesi kapsamında bir yargı yerine ulaşma hakkının sadece teorik olarak bu hakkın tanınmasını değil aynı zamanda o yargı yerinden alınan nihai kararın icrasına yönelik meşru bir beklentiyi de koruduğunu kabul etmiştir (Apostol/Gürcistan, B. No: 40765/02, 28/2/2007, § 54). Reisner/Türkiye (B. No: 46815/09, 21/7/2015) kararına konu olayda, bir bankaya elkonulması işleminin yargı kararıyla iptal edilmesine rağmen bu bankanın üçüncü bir kişiye satışı nedeniyle söz konusu yargı kararının uygulanmaması söz konusudur. AİHM başvurucunun dava açabilmekle birlikte iptal kararının icrasının mümkün olamadığına dikkati çekmiştir. AİHM'e göre yerel icra usulünün karmaşıklığı veya devletin bütçe sistemi, Sözleşme uyarınca bağlayıcı ve icra edilebilir yargısal kararların makul bir süre içinde icra edilmesini herkes için sağlama yükümlülüğünden devleti muaf tutamaz. Bu bağlamda fon ve diğer kaynak eksikliklerinin hüküm altına alınmış bir borcun ödenmemesi için gerekçe olarak gösterilemeyeceği vurgulamıştır. AİHM olayda, sonradan hukuka aykırı olduğu tespit edilen idari bir eylem temelinde mülkiyetinden yoksun bırakılan başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin hukuka dayalı olmadığı gibi aynı zamanda ölçüsüz olduğu sonucuna varmıştır (Reisner/Türkiye, §§ 48-50).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/27882
Başvuru, bir kamu kurumu aleyhine verilmiş mülkiyete ilişkin ve icra edilebilir bir yargı kararının uzun süre icra edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkı ile adil yargılanma hakkı kapsamındaki kararın icrası hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin tam yargı davasının süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/3/2019 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formları ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Türkiye'de, PKK terör örgütünün neden olduğu şiddetin sona erdirilmesi amacıyla 2012 yılında başlatılan, yaklaşık üç yıl devam eden ve demokratik açılım olarak adlandırılan süreçte -güvenlik güçlerinin raporlarına göre- terör örgütünün bazı şehirlerde silah ve mühimmat yığınağı yapması sonucu 2015 yılının ortalarından itibaren terör ve şiddet eylemleri özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yoğun olarak yaşanmaya başlamıştır. Gerçekleşen geniş çaplı operasyonlarda beş yüze yakın güvenlik görevlisi şehit olmuş, iki binin üzerinde terörist etkisiz hâle getirilmiştir (sürece ilişkin detaylı aktarım ile operasyonlara ilişkin arka plan bilgisi için bkz. Gülser Yıldırım (2), B. No: 2016/40170, 16/11/2017; Ayşe Çelik, B. No: 2017/36722, 9/5/2019; Seyid Narin [GK], B. No: 2018/20156, 18/5/2022; Gazal Kolanç ve diğerleri [GK], B. No: 2017/37897, 5/7/2022). Başvurucunun oğlu B.G. Şırnak ili, Cizre ilçesinde ikamet etmekte iken, bölgede 14/12/2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde 11/2/2016 tarihinde vefat etmiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturma sonucu, güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyon esnasında öldürüldüğü değerlendirilen B.G.'ye yönelik fiilde meşru müdafaa şartlarının oluştuğu gerekçesiyle 26/3/2017 tarihinde kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucu 7/3/2017 tarihinde kayda alınan dilekçesi ile oğlunun ölümü olayında idarenin kusurlu olduğunu ileri sürerek İçişleri Bakanlığından (Bakanlık) uğradığı zararın karşılanmasını talep etmiştir. Başvurucunun talebi Bakanlıkça 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun Hükümleri uyarınca Şırnak Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) gönderilmiştir. Komisyonun 31/3/2017 tarihli kararıyla başvurunun süresinde yapılmadığı gerekçesiyle talep reddedilmiştir. Başvurucu, Komisyonun ret işleminin 15/5/2017 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine 13/7/2017 tarihinde idarenin sorumluluğuna dayalı olarak maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Dava, Mardin İdare Mahkemesinin (Mahkeme) 24/1/2018 tarihli kararıyla süre aşımı nedeniyle reddedilmiştir. Mahkeme kararının gerekçesinde özetle; Şırnak ili, Cizre ilçesinde 14/12/2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde başvurucunun oğlu B.G.'nin 11/2/2016 tarihinde hayatını kaybettiği, bölgede uygulanan sokağa çıkma yasağının 2/3/2016 tarihinden itibaren saat 00-30 arasında geçerli olmak üzere kaldırıldığı, başvurucu tarafından 7/3/2017 tarihinde Bakanlık kaydına giren dilekçe ile tazminat talebinde bulunulduğu, talebin Bakanlık tarafından Şırnak Valiliğine gönderilmesi üzerine Şırnak Valiliği Zarar Tespit Komisyonunca anılan talebin reddedildiği belirtilmiştir. Mahkeme, davanın 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesi kapsamında maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi istemiyle 13/7/2017 tarihinde açıldığı, anılan Kanun hükmü uyarınca bölgedeki sokağa çıkma yasağının kısmen kaldırıldığı 2/3/2016 tarihinden itibaren bir yıl içinde davalı idareye tazminat başvurusunda bulunulması gerekirken bu süre geçirildikten sonra 7/3/2017 tarihinde Bakanlığa başvuruda bulunulduğunu belirterek süre aşımı nedeniyle davanın esasının incelenmesine olanak bulunmadığına karar vermiştir. Mahkeme kararı hakkında istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesinin 13/11/2018 tarihli kararıyla istinaf isteminin reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir. Başvurucu, nihai kararı 11/2/2019 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 13/3/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun;i. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “ İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, ...”ii. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. "iii. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir." 5233 sayılı Kanun’un;i. "Amaç" kenar başlıklı maddesi şöyledir:  “Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”ii. "Kapsam" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:  “Bu Kanun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar ...” iii. "Başvurunun süresi, şekli, incelenmesi ve sonuçlandırılması" kenar başlıklı maddesinin ilk cümlesi şöyledir: "Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine başvurmaları hâlinde gerekli işlemlere başlanır." Danıştay İçtihadı Danıştay Sekizinci Dairesinin 30/12/2022 tarihli ve E.2022/1604, K.2022/8506 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"İdari eylem, idarenin işlevi sırasında bir hareketi, bir davranışı, bir tutumu veya hareketsizliği; idari karar ve işlemle ilgisi olmayan, başka bir deyişle öncesinde, temelinde bir idari karar veya işlem olmayan salt maddi tasarrufları ifade etmektedir. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir.Özellikle idare personelinin görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir.2577 sayılı Kanun'un maddesinde yer verilen sürelerin; kişilerin haklarını ihlal eden eylemlerin, idare ile illiyet bağının kurulduğu, başka bir ifadeyle eylemin idariliğinin öğrenildiği tarihten itibaren başlatılacağı kuşkusuzdur. Aksi yorumun, zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğü ile örtüşmeyeceği açıktır." Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 19/2/2015 tarihli ve E.2013/509, K.2015/454 sayılı kararının ilgili kısmı şu şekildedir: "Anayasanın maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış[tır]; ......İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir." Danıştay Onuncu Dairesinin 17/1/2017 tarihli ve E.2016/2637, K.2017/180 sayılı kararı şöyledir:"Tam yargı davaları idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur. (...)Söz konusu eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılaması sonucu ortaya çıkabilmektedir.Bu itibarla, 2577 sayılı Kanunun maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır.Uyuşmazlıkta tazmini istenilen zarar, idarenin hizmet kusuru nedeniyle uğranılan zarar olduğuna göre, davacıların kardeşinin Şanlıurfa Kapalı Cezaevi'nde meydana gelen olaylar sonucunda 16/6/2012 tarihinde çıkan yangında hayatını kaybetmesinde davalı idareye yüklenebilecek hizmet kusurunun varlığı, idarenin bir kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlıdır. (…)Dolayısıyla davacıların yakınının hayatını kaybetmesinde eylemin idariliğinin bulunup bulunmadığı, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair karar ile kesinlik kazanmıştır.Bu durumda, olayda eylemin idariliğinin kesin olarak ortaya çıktığı tarihin, …Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar'ın verildiği tarih olması nedeniyle bir yıllık sürenin de bu tarihten itibaren başlayacağı açıktır." Danıştay Onbeşinci Dairesinin 18/10/2012 tarihli ve E.2012/189, K.2012/7048 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"...İdare, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.Bununla birlikte; bilimsel ve yargısal içtihatlarla geliştirilen sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağan dışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmıştır.Belirtilen niteliğine göre, sosyal risk ilkesinin uygulanabilmesi için olayın tüm toplumla ilgilendirilmesi ve zararın toplumsal nitelikli bir riskin gerçekleşmesi sonucu meydana gelmesi yanında, olay ve zararın yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmaması, başka bir deyişle zarar ile idari eylem arasında bir nedensellik bağının da kurulamaması gerekmektedir.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla kabul edilmiş olup; bu amaç, anılan Kanunun genel gerekçesinde 'Devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine hedef olan kişiler kendi kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar görmektedirler. ... Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması, toplumun diğer kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın denkleştirilmesi, hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. ... İdarenin önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da kabul edilmiştir. ......Görüldüğü üzere; 5233 sayılı Kanun, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen 'sosyal risk' ilkesinin yasalaşmış halidir. Bu nedenle, adı geçen Kanunun uygulama alanı yalnızca 'sosyal risk ilkesi' uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle; zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağının kurulabildiği hallerde sosyal risk ilkesinin uygulanmasına olanak bulunmadığından; idare hukuku kuralları çerçevesinde öncelikle hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkesine göre zararın tazmin edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi; dolayısıyla idari eylemlerden doğan zararın, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri uyarınca tazmini gereken davalarda, 2577 sayılı Kanunun maddesinin uygulanması gerekmektedir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir...” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Dava açma hakkını kullanmak yasal birtakım şartlara bağlansa da mahkemelerin usul kurallarını uygularken hem yargılamanın adil olmasına halel getirecek aşırı şekilcilikten hem de yasalar tarafından konulan usul kurallarını ortadan kaldırma sonucunu doğuracak aşırı esneklikten kaçınmaları gerekir (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007, § 29). Yapılan düzenlemelerin hukuk güvenliği ilkesi ve adaletin iyi bir şekilde tecelli etmesi amaçlarına hizmet etmediği, dava açmak isteyen kişinin önünde davasının esasını yetkili ve görevli mahkeme önünde inceletmek bakımından bir engel oluşturduğu durumlarda mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiş olur (Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, B. No: 36998/02, 27/7/2006, § 24). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), dava hakkını süre koşuluna bağlayan iç hukuk hükümlerinin yorumlanmasının öncelikli olarak kamu otoritelerinin ve özellikle mahkemelerin görevi olduğunu belirtmekte; AİHM'in rolünün bu yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığının tespitiyle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Süre sınırı getiren kuralların uygun adalet yönetiminin güvence altına alınması amacına dayandığına işaret eden AİHM, bu kuralların veya bunların uygulanmasının ilgililerin ulaşılabilir başvuru yollarına müracaatlarını engelleyecek mahiyette olmaması gerektiğini değerlendirmektedir. AİHM, bu bağlamda her bir olayın somut başvuru yolunun özellikleri ışığında ve Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının amaç ve hedefleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 20). Tazminat davasının ileri sürülen bir kusur veya ihmale dayandığı durumlarda başvurucunun yalnızca bu kusur ya da ihmalin sonuçlarından haberdar olduğu veya haberdar olması gerektiği andan itibaren yani haklarının ihlal edildiğiyle ilgili belge ya da karardan haberdar olduğu tarihten itibaren dava açma süresi işleyebilecektir (Yeşilkaya/Türkiye (k.k.), B. No: 47157/10, 26/5/2015, § 39). Süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşulları birden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise mahkemeye erişim hakkı kapsamında o yorumlardan birinin davayı açmak isteyen kişileri engelleyecek şekilde katı bir şekilde kullanılmaması veya söz konusu koşulların katı bir uygulamaya tabi olmaması gerekir (Běleš ve diğerleri/Çek Cumhuriyeti, B. No: 47273/99, 12/11/2002, § 51).
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/8569
Başvuru, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin tam yargı davasının süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, devlet memurluğundan çıkarma cezasına konu olan fiil nedeniyle açılan ceza davasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olması rağmen anılan cezaya ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada Danıştay ilgili dairesinin benzer konuda verdiği karardan farklı karar vermesi nedeniyleeşitlik ilkesinin ve masumiyet karinesinin; buna ilişkin iddianın kanun yolunda ileri sürülmesine rağmen karşılanmaması nedeniyle de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 3/3/2014 tarihinde Kahramanmaraş İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/12/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 4/1/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 3/2/2016 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğünde sivil savunma uzmanı olarak görev yapmakta iken hakkında hırsızlığa teşebbüs ettiği suçlaması ile kamu davası açılmıştır. Kahramanmaraş Asliye Ceza Mahkemesi, başvurucunun hırsızlığa teşebbüs suçunu işlediği sonucuna ulaşmış; 13/11/2006 tarihli ve E.2006/378, K.2006/687 sayılı kararı ile başvurucuya 6 ay hapis cezası verilmesine ve verilen hapis cezasının ertelenmesine karar vermiştir. Bunun yanında ceza davasına konu fiil nedeniyle başvurucu hakkında disiplin soruşturması başlatılmış ve İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulunun 16/1/2008 tarihli ve 1 sayılı kararı ile başvurucunun devlet memurluğundan çıkarılmasına karar verilmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"2006 günü saat 45 sıralarında Y. Mağazasının ikinci katında bulunan giyim reyonundan (2) adet R. Marka Gömlek ve diğer reyondan (2) adet Plastik Kepçe alıp herhangi bir ödeme yapmayarak hırsızlık suçuna teşebbüs etmek suretiyle "Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak" fiilini işlediği dosya münderecatından anlaşılmıştır.Ayrıca; ilgilinin Kahramanmaraş Asliye Ceza Mahkemesinin 2006 tarih ve E:2006/378, K:2006/687 sayılı kararı ile 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve söz konusu cezanın ertelenmesine karar verilmiştir.Adı geçenin; özlük dosyasının incelenmesinden sicillerinin iyi derecede olduğu anlaşılmakla birlikte, suçun niteliği, oluş şekli göz önüne alındığında bir derece hafif ceza uygulanmasına mahal olmadığına,Mehmet TEMİZEL'in, yukarıda izah edilen hırsızlık suçunu işlediği sübuta erdiğinden, eylemine uyan 657 sayılı Devlet memurları Kanununun 125/E-g maddesi uyarınca DEVLET MEMURLUĞUNDAN ÇIKARMA CEZASI ile [cezalandırılmasına, ...]" Başvurucu tarafından anılan disiplin cezasının iptali istemi ile açılan dava, Gaziantep İdare Mahkemesinin 18/11/2008 tarihli ve E.2008/207, K.2008/1258 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Dava dosyasının incelenmesinden; davacının Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü'nde sivil savunma uzmanı olarak görev yaptığı sırada, hakkında; 2006 günü saat 11:45 sıralarında, Y. Mağazasının ikinci katında bulunan giyim reyonundan 2 (iki) adetR. marka gömlek ve diğer reyondan 2 (iki) adet plastik kepçe alarak herhangi bir ödeme yapmadan dışarı çıktığı, gömlekleri kabanının içine saklarken reyon görevlisi P. P. tarafından görülerek bu durumun mağaza görevlisi B.'e bildirimesi üzerine ilgilinin takip edilerek mağazanın yaklaşık üçyüz metre ilerisinde belirtilen malzemeler ile birlikte yakalandığı iddiasıyla ilgili olarak açılan soruşturma sonucunda, davacı hakkındaki iddiaların sübut bulduğundan bahisle disiplin yönünden tevhiden 657 sayılı Kanun'un 125/E-g maddesi gereğince devlet memurluğundan çıkarılması cezasıyla cezalandırılmasının önerildiği, teklif doğrultusunda dava konusu disiplin cezasına ilişkin işlemin tesis edilmesi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.Yukarıda anılan olay ile ilgili Kahramanmaraş Asliye Ceza Mahkemesinde açılan davada, 2006 tarih ve E:2006/378 K:2006/687 sayılı karar ile, "hırsızlık suçuna teşebbüs" suçu sabit görülerek davacı hakkında altı ay hapis cezasına hükmedildiği görülmekle, dava dosyasına ekli soruşturma raporu, tanık ifadeleri ile anılan mahkeme kararının değerlendirilmesinden, davacı hakkında öne sürülen iddiaların sübuta erdiği anlaşıldığından, tesis edilen işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir." Diğer taraftan başvurucu tarafından ceza yargılaması üzerine verilen kararın bozulması istemiyle yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Ceza Dairesi 25/11/2008 tarihli ve E.2008/4165, K.2008/22166 sayılı kararı ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesinin tartışılması gerektiği gerekçesiyle Kahramanmaraş Asliye Ceza Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermiştir. Kahramanmaraş Asliye Ceza Mahkemesi 16/11/2009 tarihli ve E.2009/113, K.2009/745 sayılı kararıyla başvurucunun hırsızlık suçunu işlediğinden bahisle 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve devamında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Başvurucu, devlet memurluğundan çıkarılması işleminin iptali istemiyle açtığı davada Gaziantep İdare Mahkemesince verilen kararı temyiz etmiş, Danıştay Onikinci Dairesi 30/11/2010 tarihli ve E.2009/3033, K.2010/5924 sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesi kararını onamıştır. Karar gerekçesi şöyledir:"İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun Maddesinde belirtilen nedenlerden burunun halinde mümkündür. Gaziantep İdare Mahkemesince verilen 30/11/2010 günlü, E.2009/3033, K.2010/5924 sayılı karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, ..." Başvurucu, ceza yargılaması sonucunda hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği, benzer bir kanun yolu incelemesinde Onikinci Dairesinin işlemin iptali gerektiği yönünde kararının bulunduğu hususlarını ileri sürmek suretiyle karar düzeltme başvurusunda bulunmuş; Danıştay Onikinci Dairesi 11/11/2013 tarihli ve E.2011/2468, K.2013/7947 sayılı kararıyla karar düzeltme talebinin reddine karar vermiştir. Karar gerekçesi şöyledir:"Danıştay dava daireleri ile İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurulları tarafından verilen kararların düzeltme yolu ile yeniden incelenebilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun maddesinde yazılı sebeplerden birinin varlığı ile mümkündür. Düzeltilmesi istenen karar kanun ve usule uygun olup, düzeltmeyi gerektiren bir sebep de bulunmadığından düzeltme isteminin reddine, 11/11/2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi." Karar, başvurucuya 5/2/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 3/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...E - Devlet memurluğundan çıkarma : Bir daha Devlet memurluğuna atanmamak üzere memurluktan çıkarmaktır.Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:...g) Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak,..."
Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/3044
Başvuru, devlet memurluğundan çıkarma cezasına konu olan fiil nedeniyle açılan ceza davasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olması rağmen anılan cezaya ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada Danıştay ilgili dairesinin benzer konuda verdiği karardan farklı karar vermesi nedeniyle eşitlik ilkesinin ve masumiyet karinesinin; buna ilişkin iddianın kanun yolunda ileri sürülmesine rağmen karşılanmaması nedeniyle de gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, çocuğun bazı organlarında maluliyetle doğması nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının; buna ilişkin olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 18/6/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Birinci başvurucu Elif Dandan 26/6/2009 tarihinde özel bir hastanede doğum yapmış ve ikinci başvurucu İpek Melis Dandan'ı dünyaya getirmiştir. İkinci başvurucunun her iki el parmaklarının yapışık olduğu, rahminin olmadığı, tek yumurtalığının ve tek böbreğinin bulunduğu tespit edilmiştir. Birinci başvurucu 13/4/2010 tarihinde kendisi adına asaleten ve ikinci başvurucu adına velayeten, çocuğunun söz konusu rahatsızlıklarının meydana gelmesinde kusurları bulunduğunu ileri sürerek doğumu gerçekleştiren doktor ve hastane aleyhine Gaziosmanpaşa Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Birinci başvurucu dava dilekçesinde; hamileliği sırasında takip ve kontrollerinin aynı özel hastane ve aynıdoktor tarafından yürütüldüğünü, hamileliği boyunca sürekli olarak doktorunun kendisine her şeyin yolunda olduğunu söylediğini, sağlıklı bir bebek beklerken bebeğinin ömür boyu sürecek maluliyetle doğduğunu belirtmiştir. Dilekçede davalı doktorun ve onu istihdam eden hastanenin özen ve dikkat borcunu yerine getirmediği ileri sürülmüştür. Dava dilekçesinde ayrıca fakirlik belgesi de sunulmak suretiyle adli yardım talebinde bulunulmuştur. Başvurucular vekili 24/6/2010, 20/10/2010 ve 23/2/2011 tarihli duruşmalarda adli yardım istemi hakkında bir karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme 24/6/2010 tarihli duruşmada, birinci başvurucunun mali durumunun araştırılması için zabıtaya yazı yazılmasına karar vermiştir. 23/2/2011 tarihli duruşmada adli yardım talebi ile ilgili yazışma cevaplarının beklenmesine karar vermiştir. Mahkemenin sonraki tarihli duruşmalarında adli yardım talebi hakkında herhangi bir karar verilmemiştir. Başvurucular vekili tarafından dava dosyasına 12/12/2013 tarihinde 50,45 TL karar düzeltme harcı, 19/3/2013 tarihinde 143,30 TL temyiz yoluna başvurma ve karar harcı, 13/4/2010 tarihinde dava açılırken 37,05 TL harç ve bilirkişi ücreti için 205 TL civarında da avans ödenmiştir. Mahkeme tarafından tıbbi bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiş ve Adli Tıp Kurumundan bilirkişi raporu düzenlenmesi istenmiştir. Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan 29/6/2011 tarihli raporda, ikinci başvurucuda görülen rahatsızlıkların gebelik tetkiklerinde harici yapılan hiçbir yöntemle tespit edilemeyeceği ve hekimin eylemi ile ortaya çıkan bir sonuç olmadığı belirtilmiştir. Raporda, hekimin ve hastanenin eyleminin tıp kurallarına uygun olduğu ve eylemde kusur bulunmadığı bildirilmiştir.Bilirkişi raporunun ilgili kısmı şöyledir:"...Down sendromu tarama tetkiki yapıldığı sonucun normal olduğu, kişinin ...haftalık gebelik muayenesi ve ve USG tetkiki yapıldığı, herhangi bir anomali tespit edilmediği, normal ölçülerde gebelik olarak tespit edildiği,...intrauterin gebelik USG tetkiklerde bebekte over, uterus tespit edilemeyeceği, sindaktilinin (yapışık parmak) intrauterin görülmeyebileceği, bu tür anomalilerin harici yapılan hiç bir yöntem ile tespit edilemeyeceği, bu tür anomalilerin intrauterin tespiti halinde tıbbi tahliye endikasyonun bulunmadığı, bebekte tespit edilen anomalilerin hekimin eylemi ile ortaya çıkan bir sonuç olmadığı cihetle doktor ... ve hastanenin eyleminin tıp kurallarına uygun olduğu, hekimin eyleminde kusur olmadığından maluliyet tayinine mahal olmadığı oybirliği ile mütalaa olunur." Mahkeme 28/11/2012 tarihli kararı ile bilirkişi raporu doğrultusunda davayı reddetmiştir. Karar gerekçesinde; bilirkişi raporunun hüküm vermeye yeterli olduğu, meydana gelen zararda davalılarının kusurunun bulunmadığının rapordan anlaşıldığı belirtilmiştir. Bunun yanı sıra kararda, reddedilen maddi tazminat miktarları üzerinden hesap edilen 850 TL nispi vekâlet ücretinin de birinci başvurucudan alınarak davalılara verilmesine hükmedilmiştir. Gerekçeli kararda, adli yardım ile ilgili yazışmaların yapılmış olduğu belirtilmiştir ancak adli yardım talebi hakkında herhangi bir değerlendirme yapılmamış ve bu talebe ilişkin hüküm kurulmamıştır. Başvurucular tarafından temyiz edilen bu karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 30/9/2013 tarihli ilamı ile onanmıştır. Başvurucular temyiz dilekçesinde diğer şikâyetlerinin yanı sıra adli yardım talepleri hakkında bir karar verilmemiş olmasından da yakınmışlardır. Başvurucuların karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin 19/3/2014 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bu karar 21/5/2014 tarihinde başvurucuların vekiline tebliğ edilmiştir. 18/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 1/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:"Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür." 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Adli yardımla ertelenen yargılama giderlerinin tahsili" kenar başlıklı maddesi şöyledir: "(1) Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile Devletçe ödenen avanslar dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur. Adli yardımdan yararlanan kişinin haksız çıkması hâlinde, uygun görülürse yargılama giderlerinin en çok bir yıl içinde aylık eşit taksitler hâlinde ödenmesine karar verilebilir. (2) Adli yardım kararından dolayı Devletçe ödenen veya muaf tutulan yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece açıkça anlaşılırsa, mahkeme, hükümde tamamen veya kısmen ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesi kapsamında yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier v. Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006;İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90;Calvelli ve Ciglio/İtalya, 32967/96, 17/1/2002, § 51; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye). AİHM'e göre taraf devletler,uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkmasıdurumunda ilgili devlet, hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilmektedir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k), B. No: 28870/05, 25/5/2010 ;Trocellier/Fransa).
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/9973
Başvuru, çocuğun bazı organlarında maluliyetle doğması nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının; buna ilişkin olarak açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, ceza davasında sanığın hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 14/8/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon; adli yardım talebinin kabulüne ve duruşmada hazır bulunma hakkı dışındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna, anılan hakka ilişkin şikâyetin kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanmıştır. Konya Ağır Ceza Mahkemesince (Mahkeme) görülen duruşma dört celsede tamamlanmıştır. Yargılamada 29/9/2017 tarihinde duruşma hazırlığı işlemleri yapılmıştır. Tensip Tutanağı'nda ilk celsenin 28/11/2017 tarihinde yapılmasına, başvurucunun savunmasının Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile alınmasına karar verilmiştir. Bu nedenle Mahkemece başvurucunun tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumuna müzekkere yazılarak başvurucunun celse tarihinde ceza infaz kurumunun SEGBİS odasında hazır edilmesi istenmiştir. Yargılamanın 28/11/2017 tarihli ilk celsesine SEGBİS aracılığı ile katılan başvurucunun müdafiinin de hazır bulunmasıyla savunması alınmıştır. Mahkeme, duruşmayı 6/3/2018 tarihine ertelemiş ve başvurucunun ikinci celse tarihinde duruşma salonunda hazır edilmesine karar vermiştir. Başvurucu, celse arasında Mahkemeye gönderdiği 1/3/2018 tarihli dilekçe ile 6/3/2018 tarihinde yapılanması planlanan ikinci celseye tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumundan SEGBİS aracılığı ile katılma talebinde bulunmuştur. Başvurucu, yargılamanın 6/3/2018 tarihli ikinci celsesine talebine de uygun olarak SEGBİS aracılığı ile katılmıştır. Bu celsede Savcılık makamı esas hakkındaki mütalaayı dosyaya sunmuştur. Başvurucunun esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma yapmak için süre talep etmesi üzerine talebi Mahkemece kabul edilerek duruşma 15/5/2018 tarihine ertelenmiştir. Yargılamanın 15/5/2018 tarihli üçüncü celsesine de SEGBİS aracılığı ile katılan başvurucunun müdafii tarafından SEGBİS üzerinden gerçekleştirilen duruşma sırasında ses sisteminde sorun yaşandığı belirtilerek bir sonraki celsede hazır bulundurulma yönündeki talep Mahkemeye iletilmiştir. Duruşma Tutanağı'na göre "celse arasının kısa olduğu" gerekçesiyle Mahkemece talep reddedilmiş ve duruşma 23/5/2018 tarihine ertelenmiştir. Başvurucunun SEGBİS aracılığı ile katıldığı yargılamanın 23/5/2018 tarihli son celsesinde hüküm açıklanmıştır. Mahkeme, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu, gerekçeli temyiz dilekçesinde -diğerlerinin yanı sıra- duruşmalara bizzat katılamamış olması nedeniyle etkili savunma yapamadığını belirterek hükmün bozulmasını talep etmiştir. Hüküm kanun yolu denetiminden geçerek kesinleşmiştir. Duruşmada hazır bulunma hakkına ilişkin ilgili hukuk için bkz. Şehrivan Çoban [GK], B. No: 2017/22672, 6/2/2020, §§ 38-
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı)
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/22928
Başvuru, ceza davasında sanığın hazır bulunma talebinin reddedilerek ses ve görüntü aktarımı suretiyle duruşmaya uzaktan katılımının sağlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 7/12/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurunun içtihadın oluştuğu alana ilişkin olduğu değerlendirilerek Bakanlık cevabı beklenmeden incelenmesine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun maliki olduğu başvuruya konu taşınmaz 1/1000 ölçekli revizyon uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Başvurucu, bu taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Belediyeye başvurmuş fakat bu yoldan bir sonuç elde edememiştir. Başvurucu, bunun üzerine imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemelerince uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Kararda, 20/8/2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na birtakım hükümler eklendiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Başvurucu, nihai kararın tebliği üzerine bireysel başvuruda bulunmuştur. Konu ile ilgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal, B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-
Adil yargılanma hakkı (Hukuk)-Mülkiyet Hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/38617
Başvuru, taşınmazın imar planında kamu hizmeti alanına ayrılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
1
Başvuru; başvurucuların müşterek çocuklarının 1992 yılında güvenlik güçlerive Millî İstihbarat Teşkilatı adına çalışan kişilerce zorla kaybettirildikten ve işkenceye maruz bırakıldıktan sonra öldürülmesi, bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi ve idare aleyhine açtıkları tazminat davasının reddedilmesi nedenleriyle adil yargılanma, yaşam, kişi hürriyeti ve güvenliği hakları ile işkence yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.        Başvuru 21/10/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 18/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 09/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 1/10/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlere atfen başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A.   Olaylar    Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) bilişim sistemi aracılığıyla erişilen başvuruya konu ceza soruşturması dosyası ve idari dava dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucuların 1960 doğumlu ve bekâr olan müşterek çocukları Ayten Öztürk (A.Ö.), olay tarihinde Tunceli ili Mazgirt ilçesine bağlı Akpınar kasabasında faaliyet gösteren Tunceli İl Özel İdaresine ait bir fabrikada çalışmakta ve bu bölgede ailesinden ayrı olarak tek başına yaşamaktadır. A.Ö. 27/7/1992 tarihinde saat 30 sıralarında mesaisini tamamlayarak söz konusu fabrikadan ayrılmış, daha sonra kendisinden haber alınamamıştır.              Ceza Soruşturması Süreci Kendisi de Tunceli İl Özel İdare Müdürlüğünde memur olarak çalışmakta olan başvurucu baba Hıdır Öztürk, kızı A.Ö.den haber alamamaları üzerine 29/7/1992 tarihinde Mazgirt Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek kızının, fabrikadan çıktıktan sonra N. isimli bir komşusunun evine gitmek için Tunceli-Elazığ kara yolu üzerinde yürüdüğü sırada kimliklerini belirleyemedikleri kişilerce beyaz renkli bir otomobile alınıp götürüldüğünü, bu otomobilin plakasını da tam olarak tespit edemediklerini ve kızının hayatından endişe ettiğini belirterek olayın faillerinin en kısa zamanda bulunmasını ve cezalandırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.   Aynı başvurucu, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına da bu yönde şikâyet dilekçesi verdikten sonra Kovancılar Cumhuriyet Başsavcılığına 5/8/1992 tarihinde müracaat ederek Kovancılar ilçesinde ikamet eden N.A. adlı kişi hakkında şikâyet dilekçesi vermiş ve bu dilekçesinde, adı geçen kişinin kızını olay öncesinde pek çok kez evlenmek amacıyla rahatsız ettiğini, kızının da başvurucu annesine, başına kötü bir şey gelirse bu kişinin sorumlu olduğunu söylediğini ileri sürmüştür. Akabinde başvurucu Hıdır Öztürk'ün kolluk tarafından ifadesi alınmış olup ifadesinde bu dilekçesindeki olay ve olguları tekrar ederek N.A. isimli kişiden şikâyetçi olduğunu söylediği görülmüştür. A.Ö.nün annesi başvurucu Dilif Öztürk'ün de aynı tarihte kollukta alınan ifadesinde, N.A. isimli kişinin kızıyla evlenmek istediğini ve N.A.nın babasının bu evliliğe karşı çıkması nedeniyle bu evliliği istemeyen kızını rahatsız ettiğini söylemiştir. Başvurucu Hıdır Öztürk 7/8/1992 tarihinde yeniden Mazgirt Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuş ve kızından hâlâ haber alamadığını, kaybolmadan bir süre önce her zaman uğradığı marketten alışverişini aniden ve sebepsiz şekilde kestiğini, bu nedenle ve çevreden edindiği bilgilere göre bu marketi işleten Ş.Ç. adlı kişinin kızını kaçırmış olabileceği kanaatine vardığını söylemiş; adı geçen kişi ve bu kişinin suç ortağı olduğunu ileri sürdüğü başka bir kişi hakkında daha soruşturmanın genişletilmesi talebinde bulunmuştur. Başvurucunun söz konusu şikâyetleri üzerine açılan soruşturma devam ederken Elazığ ili Karşıyaka     Mahallesi Kartaltepe mevkinde yerleşim yerlerinden uzak bir bölgede bulunan ve Köy Hizmetleri Müdürlüğüne ait etrafı yer yer bozulmuş olmakla birlikte tel örgüler ile çevrili bir alanda, çevrede yaşayan köylüler tarafından 8/8/1992 tarihinde toprak yüzeyine çıkmış bir elin görüldüğünün ihbarı üzerine kolluk görevlileri, ihbara konu yere intikal ederek olay yerini fotoğraflamış ve durumdan Cumhuriyet savcısını haberdar etmişlerdir. Elazığ Cumhuriyet savcısı, iki doktor bilirkişisi ile birlikte olay yerine gelerek ilk tespitlerde bulunduktan sonra topraktan yüzeye çıkmış bir elin bulunduğu yeri, kazma ve küreklerle kazdırarak üzerinde günlük kıyafetleri bulunan bir kadın cesedine ulaşmıştır. Olay yerinde yapılan ilk incelemelerde toprak yüzeyinde yeşil desenli bir kadın mendili, biri üzerinde muhtemelen kan lekesi olduğu bu makamlarca değerlendirilen iki erkek mendili ve bir kadın ayakkabısı tespit edilmiş; bu eşyaya delil araştırması yapılmak üzere el konmuştur. Ayrıca olay yeri krokilendirilmiş ve belirtilen tespitlere ilişkin bir tutanak tanzim edilmiştir. Toprağa gömülü hâlde bulunan ceset, çıkartıldıktan sonra ölü muayene ve otopsi işlemleri yapılmak üzere bir hastaneye götürülmüş ve burada Cumhuriyet savcısı ve refakatinde bulunan iki doktor tarafından yapılan harici muayenesinde saçlarının yer yer döküldüğü ve dökülen bölgelerdeki derinin açığa çıktığı belirlenmiş; saç dökülmesinin cesedi çıkarmak için toprağın kazılması sırasında kazma ve küreklerin saçlara teması neticesinde meydana gelmiş olabileceği değerlendirilmiş; ayrıca cesedin gözlerinin, burnunun ve dudağının çürümüş olduğu; boynunda urgan hâline getirilip bir sefer tam, ikinci seferde önden arkaya doğru dolanıp bağlanmamış olan muhtemelen yanlarından çekilip sıkılmış sağlam beyaz bir bez parçasının bulunduğu tespit edilmiştir. Ölü muayenesinde ayrıca cesedin, çenesinin altından boynunun arkasına kadar bağın oluşturduğu telem izi, boynunun altında göğüs nahiyesinden omuzlara doğru şişkinlik ve hematom (kan toplanması), kol ve diğer bölgelerinde yer yer çürüme, sabunlaşmaya bağlı deri kalkması, böceklenme ve yer yer kurtlanma, ayak ve el tırnaklarının ojeli, el tırnaklarının uzun, ayak tırnaklarının ise normal boyutlarda olduğu belirlenmiş; cesette ayrıca ateşli silah, kesici ve delici alet veya künt cisim yarası, darp ve cebir izi ise saptanmamıştır. Yapılan bu muayeneden sonra kişinin ölümünün, boynuna dolanan bezinsıkılması suretiyle buradaki hyoid kemiğinin (dil kemiği) kırılması nedeniyle meydana gelen beyin anoksisi (beynin tamamen oksijensiz kalması) ve asfiksi sonucu gerçekleştiği, ayrıca cesedin bulunduğu arazinin şartları -yüksek ve meyilli oluşu, rüzgara açık bir alan olması ve cesedin üzerindeki toprağın azlığı gibi- dikkate alındığında cesedin 1,5-2 ay önce gömülmüş olmasının kuvvetle muhtemel olduğu belirlenmiştir. Ölü muayene tutanağında "cesedin fotoğraflandırıldığı (6 adet) ve tıbbi kesin ölüm nedeni belirlendiğinden klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı" da belirtilmiştir. Kimliği meçhul kadın cesedinin bulunup kesin ölüm sebebinin de bu şekilde belirlenmesinden sonra durumdan 9/8/1992 tarihinde haberdar edilen başvurucular, aynı tarihte kendilerine gösterilen söz konusu kadın cesedinin kızları A.Ö.ye ait olduğunu teşhis etmişlerdir. İlgili tutanağa göre başvurucular bu teşhislerini, cesedin yüzündeki ve vücudunun diğer bölümlerindeki defarmosyon sonucu tanınamayacak durumda olması nedeniyle üzerinden çıkartılan giysilerine, küpelerine ve dişlerine dayandırmışlardır. Teşhise başvurucuların yanında katılan ve ölenin akrabası olan diş doktoru Y.Ö. de daha önce ölenin dişlerinin tedavisini yaptığını, bu nedenle cesedin dişlerinden ölen kişinin A.Ö. olduğunu teşhis ettiğini söylemiştir. Hıdır Öztürk (başvurucu), 10/8/1992 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği beyanında Ş.Ç. adlı kişinin kendisine, kızı A.Ö.yü olay günü birkaç kişi ile birlikte E.A. isimli kişinin otomobilinde gördüğünü söylediğini ifade etmiştir. S.Ç. 20/8/1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadesinde, başvurucunun bu iddialarını reddetmiş ve E.A. adlı kişinin otomobilinde gördüğü kişilerin başka kişiler olduğunu söylemiştir. Olay hakkında yürütülen soruşturma kapsamında A.Ö.nün kaybolduğu gün içinde teşhis edemedikleri üç erkek şahsın bulunduğu beyaz renkli bir otomobilde sakin bir ruh hâliyle görüldüğü bazı tanıklarca ifade edilmiştir. Tanıklar, otomobilin, markası ve modeli konusunda bir bilgi vermemişler; plakasını ise göremediklerini söylemişlerdir. Şüpheliler N.A., E.A ve S.Ç. soruşturma kapsamında alınan ifadelerinde üzerilerine atılı suçlamaları reddetmişlerdir. N.A., A.Ö. ile evlenmek istediği, bu isteğinin reddedilmesi nedeniyle A.Ö.yü rahatsız ettiği iddialarının doğru olmadığını savunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 21/8/1992 tarihinde bu şüpheliler hakkında A.Ö.yü taammüden (tasarlayarak) öldürme suçundan kamu davası açılmıştır. Elazığ Ağır Ceza Mahkemesince (Ağır Ceza Mahkemesi) yürütülen yargılama sırasında olayın tanıklarının ve davaya müdahil olan başvurucuların ifadeleri ile sanıkların savunmaları alınmış; sanıkların araba sahibi olup olmadıkları ve olduğu belirlenenlerin sahibi oldukları arabaların markaları, modelleri, plaka sayıları ve renkleri araştırılmış; yargılama sonucunda Mahkemenin 5/11/1992 tarihli kararıyla üzerilerine atılı suçları işlediklerine dair mahkûmiyetlerine yeter kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediği gerekçesiyle beraatlerine, ayrıca olayın fail ya da faillerinin tespit edilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiştir. İncelenen belgelerden bu kararın temyiz edilip edilmediği kesin olarakanlaşılamamıştır. Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen bu yargılama sırasında tanzim edilen duruşma tutanaklarının incelenmesinden sanık Ş.Ç. müdafisinin; ölüm olayının nedeninin A.Ö.nün kız kardeşinin ve bu kardeşinin eşinin bir silahlı terör örgütü saflarında bulunmasının olduğunu, bu terör örgütü mensuplarının ölüm olayından on gün sonra sanıkların ikamet ettiği Akpınar kasabasına silahlı baskın yaparak bir kişiyi öldürüp iki kişiyi yaraladıklarını, şayet sanıkların ölüm olayıyla bir bağlantıları bulunsaydı örgütün bu baskında sanıkları da öldüreceğinin mutlak olduğunu, bu terör örgütünün yanlısı olduğunu ileri sürdüğü bir gazetede olayın farklı şekilde anlatıldığını ve bu gazetenin "örgüt kontrgerilla cinayetini lanetledi" şeklinde haberler yayımlandığını söyleyip söz konusu gazete kupürünü Mahkemeye ibraz ettiği anlaşılmıştır. İncelenen belgelerde bu kupüre rastlanılmadığından ve duruşma tutanaklarında bu kupürlere ilişkin herhangi bir açıklama bulunmadığından haberin detayları belirlenememiştir. Ancak başvurucuların başvuru formuna suretlerini ekledikleri ve yayımlandığı tarihleri kesin olarak anlaşılamamakla birlikte içerikleri itibarıyla A.Ö.nün cesedinin bulunmasının hemen akabinde yayımlandığı anlaşılan yerel gazete kupürlerinde ise "Kaçırılan kızın cesedi bulundu" ve "Kaçırılan kızın cesedi" başlıklı haberlerde kayıp olan A.Ö.nün cesedinin gözleri çıkartılmış, kulakları ve saçları kesilmiş hâlde Elazığ ilinde bulunduğu, A.Ö.nün yakınları tarafından, kaçırılma olayının şahsi nedenlerle gerçekleştirildiğinin düşünülmeyip eylemin güvenlik güçleri adına hareket eden bazı kişiler tarafından gerçekleştirildiğinin sanıldığının belirtildiği görülmüştür. Söz konusu duruşma tutanaklarına göre sanık müdafisi ayrıca maktulün terör örgütü ya da (kendi beyanına göre) kontrgerilla tarafından öldürüldüğü hususunun savunmalarının temelini oluşturduğunu, bu nedenle başvurucuya diğer kızlarından birinin ve bu kızının eşinin bir terör örgütüyle bağlarının bulunup bulunmadığının sorulmasını istemiştir. Başvurucu ise gazete haberlerinde belirtildiği gibi bir durumun -varsa- Akpınar kasabası küçük bir yerleşim yeri olduğundan sanıklar tarafından bilinebileceğini ifade etmiş hatta sanıkların bu olaya karışmış olabileceklerini de düşündüğünü söylemiştir. Mahkeme, yargılamayla bir ilgisi bulunmadığı gerekçesiyle sanık müdafisinin, başvurucuya diğer kızının ve damadının terör örgütüyle bir bağının bulunup bulunmadığının sorulması talebini reddetmiştir. Başvurucu vekili de sanık müdafisinin olayı saptırma amacında olduğunu, söz konusu davanın, yargılanan üç kişinin maktulü öldürdüğü iddiasından ibaret olduğunu söylemiştir.   Yukarıda değinildiği gibi yargılamanın tamamlanması ve Ağır Ceza Mahkemesinin suç duyurusunda bulunması üzerine Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından aynı soruşturma numarası üzerinden yürütülen soruşturmada 7/12/1992 tarihinde, olayın fail ya da faillerinin dava zamanaşımına kadar devamlı şekilde aranmalarına yönelik "daimî arama" kararı verilmiş;aramalara ilişkin her üç ayda bir bilgi verilmesinin, faillerin daimi olarak aranılmalarının ve yakalandıklarında ifadeleri alınmak üzere mevcutlu olarak Cumhuriyet Başsavcılıklarında hazır edilmelerinin temini için Elazığ Asayiş Şube Müdürlüğüne müzekkere yazılmıştır. Soruşturmada faillerin aranılmasına bu şekilde devam edilirken İnsan Hakları Derneği (İHD) Tunceli Şubesi Başkanının ve bir avukatın, ulusal yayım yapan bir gazetenin 26/8/1993 tarihli nüshasında, kimliği açıklanmayan bir subayla yapılan mülakata ilişkin haberin yayımlandığını; bu haberde A.Ö.nün ölümü olayıyla ilgili bölümlere de yer verildiğini ileri sürülerek 1993 yılında Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdukları soruşturma dosyasındaki belge ve tutanaklardan anlaşılmıştır. İncelenen belgelerde bu başvuruya ilişkin dilekçeye rastlanılmadığından bu haberde, kimliği açıklanmayan subayın ölüm olayı hakkında ne tür açıklamalarda bulunduğunun haber yapıldığı kesin olarak belirlenememiş ise de aşağıda açıklanacak belge ve bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bu kişinin, A.Ö.nün güvenlik güçleri adına hareket eden kişiler tarafından öldürüldüğünü iddia ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca başvurucular tarafından başvuru formu ekinde ibraz edilen ve hangi tarihte yayımlandığı belirtilmediği ve içeriğinde bu yönde bir bilgiye yer verilmediği için kesin olarak anlaşılamayan gazete kupürü fotokopisinde "Ölüm Mangası" başlıklı bir haberin yapıldığı, bu haberin içeriğinde özel harp uzmanı olduğu belirtilen bir subayla yapılan mülakata ilişkin bilgilere yer verildiği, bu bilgilere göre ismi verilmeyen subayın haberi yapan gazeteciye verdiği mülakatta, "Yeşil" kod adlı A. (aşağıda yer verilen belge ve ifadelerde bu kişi Y. diye anılmaktadır) ve Mehmet Y. isimli kişilerden bahsederek bu kişilerin başvurucuların kızı A.Ö.nün öldürülmesi olayı dâhil bölgede yaşanan bazı zorla kaybettirilme, işkence ve hukuka aykırı öldürme eylemlerini devlet adına gerçekleştirdiklerini, eylemi gerçekleştirmelerinde lojistik destek ve maddi yardımı da devletten aldıklarını ileri sürdüğü anlaşılmıştır. Söz konusu gazete haberine göre ismi verilmeyen subay bu mülakatta, A.Ö.nün öldürülmesine ilişkin olayın gerçekleştirilme şekli hakkında detaylı bilgi vermemiş; sadece ismini verdiği kişilerin eylemlerinden bahsederken bu olaya da değinmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, İHD Tunceli Şubesi Başkanı ve bir avukat tarafından yapılan bu başvuruyu Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş; Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı da bu başvuruyu soruşturmaya kaydettikten ve 1993/3603 numarasıyla iddialar hakkında soruşturma başlattıktan sonra başkaca bir işlem yapmaksızın bu dosyayı A.Ö.nün ölümüne ilişkin yürüttüğü 1992/3111 numaralı soruşturma dosyası ile birleştirmiştir. Soruşturmada 16/2/2010 tarihine kadar aradan geçen zaman zarfında kolluk, olayın faillerinin tespit edilmesi çalışmalarına devam edildiğine ilişkin yazıları her üç ayda bir Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı da bu tarihe kadar aralıklarla daimî arama kararının akıbetini kolluktan sormuş, belirtilen tarihte ise yeniden kolluğa yazı yazarak dava zamanaşımı tarihinin yaklaşması gerekçesiyle daha kapsamlı ve titiz bir çalışmanın yapılmasının temini için deneyimli bir polis memurunun görevlendirilmesini istemiş; kolluk da 1/3/2011 tarihinde bu yazıya verdiği cevapta, olaya ilişkin kıdemli bir memurun görevlendirdiğini, 26/10/2011 tarihinde gönderdiği yazıda da olayın faillerinin belirlenemediğini ve bu yöndeki araştırmalarının ise devam ettiğinibildirmiştir. Soruşturma bu şekilde devam ederken Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonunca terör ve şiddet olayları kapsamında yaşam hakkı ihlallerinin incelenmesine yönelik olarak kurulan alt Komisyonun (Komisyon) çalışmaları sırasında başvurucu bu Komisyon tarafından davet edilerek 13/12/2011 tarihindedinlenmiştir. Anılan Komisyonunun başvurucuyu, kamuoyunun yakından takip ettiği aşağıda belirtilen kitap yayımları ve medya haberleri üzerine mi yoksa kendi isteğiyle mi davet edip dinlediği, incelenen belgelerden kesin olarak anlaşılamamıştır. Soruşturma dosyası içeriğinde bulunan söz konusu Komisyon tutanaklarının onaylı suretlerine göre başvurucu, kızı A.Ö.nün ölümü olayıyla ilgili Komisyona anlatımlarda bulunmuştur. Bu anlatımlarında özetle 1992 yılında kızının öldürülmesinden önce Tunceli İl Jandarma Komutanı olan ve ismini hatırlamadığı kişinin kendisini telefonla arayarak makamına birkaç kez çağırdığını, önceleri kendisinin bu çağrıya uymadığını ancak akabindebu çağrıya uyup bu kişinin makamına giderek yaptıkları görüşmede kendisine "Kızlarından biri dağa çıkmak istiyor." dediğini, buna itiraz edip bu fikre ne şekilde vardığını sorunca da cevaben "Öyle ise çocuklarını getir göreyim." dediğini, sonraki bir tarihte ölen kızı ile birlikte diğer iki kızını da yanına alarak makamına gittiklerinde bu kişinin kızlarına nerede çalıştıkları ve oturduklarına ilişkin bazı sorular sorduğunu ve görüşmenin sonunda "Devletinize çalışın." diye öğüt verip astlarına "Bunları .. Bey'e götürün." şeklinde talimat verdiğini, akabinde hep birlikte Komutanlık binasının alt katına götürüldüklerini, çocuklarının burada bir odaya alındıklarını, bu sırada dışarıdan içeriye baktığında zayıf ve sakallı bir kişiyi masada otururken gördüğünü, peşinden odanın kapısının kapatıldığını, burada fiziksel görünümünü tarif ettiği kişi tarafından çocuklarına bazı sorular sorulduğunu ve nerede çalıştıklarının öğrenildiğini görüşme sonrasında çocuklarından duyduğunu, bu olaydan yaklaşık iki ay sonra da kızı A.Ö.nün kaçırıldığını, akabinde Elazığ Devlet Hastanesine, morgunda bulunan bir kadın cesedini teşhis etmek için ailesiyle birlikte gittiğini, cesedi önce teşhis edemeyip söz konusu morgdan çıktıklarını, dışarıda beklerken sivil giyinimli bir polis memurunun yanlarına gelerek karısı başvurucu Dilif Öztürk'e "Bu senin kızın, sana benziyordu." demesi üzerine kendilerinin de "Sen yaptın o zaman." şeklinde çıkıştıklarını, sonrasında kızının kıyafetlerini tanıyıp cesedin kızına ait olduğunu teşhis ettiklerini söylemiştir. Başvurucu bu anlatımlarında kızının işkence edilerek öldürüldüğünü, gözlerinin yerlerinden çıkartıldığını, saçlarının kazındığını, kulaklarının ve burnunun kesildiğini, cesedinin parçalandığını da ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, anlatımlarında geçen Y. isimli kişiyi bu olaylardan çok sonra televizyon kanallarında gördüğünü, kızlarının da bu kişiyi görünce kendisine "İşte baba bak, işte budur. Bizi sorgulayan bu adamdı." dediklerini, ayrıca ölen kızı A.Ö.nün terör örgütleriyle bir bağlantısının bulunmadığını, kızının cesedinin bulunmasından üç gün sonra Tunceli Valiliğinin 13/8/1992 tarihli yazısıyla ikamet ettiği İl Özel İdaresi lojmanını, oturma süresi dolmadığı hâlde tahliye etmesinin istenildiğini ve aynı tarihlerde A.Ö.nün iş sözleşmesinin de işe mazeretsiz olarak gelmediği gerekçesiyle feshedildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu bunların yanında kızının öldürülmesinden sonra bu olaylarla ölüm olayını hemen irtibatlandıramamasına, kamu görevlilerinin böyle bir eylemi gerçekleştirmiş olabileceklerine ihtimal vermemesinin neden olduğunu belirtmiş; tüm bu olup bitenlerin nedeninin, diğer kızlarından birinin daha önce terör örgütüne katıldığı için iddialarında belirttiği kişilerin kendilerinden intikam alma isteği olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, olaydan bir süre sonra bölgenin bir milletvekiliyle birlikte ifadelerinde adı geçen İl Jandarma Komutanıyla görüşmek istediklerini ancak bu kişiyi makamında bulamadıklarından dolayı görüşmeyi gerçekleştiremediklerini söylemiştir. Komisyonun bir üyesinin bu iddialarıyla ilgili olarak daha önce yetkili makamlara bir başvuru yapıp yapmadığı yönündeki sorusu üzerine başvurucu, olayın gerçekleşmesinden sonra isimlerini verdiği bir avukat ve İnsan Hakları Derneği Başkanı tarafından Tunceli ve Elazığ Cumhuriyet Başsavcılıklarına ve o dönemin Adalet Bakanına dilekçe ve basın açıklamaları gönderildiğini ancak bu başvurularına cevap verilmediğini söylemiştir. Başvurucunun hangi tarihli bir dilekçeyle söz konusu iddialarına ilişkin Cumhuriyet Başsavcılıklarına başvuruda bulunduğu Komisyon tutanaklarına yansımamış olmakla birlikte Komisyonun aşağıdaki paragrafta açıklanan yazısında bu tarih belirtilmiştir. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, başvurucuyu dinledikten sonra Tunceli ve Elazığ Cumhuriyet Başsavcılıklarına yazı yazarak söz konusu olaya ilişkin soruşturma işlemleri ve soruşturma dosyasının safahatı konusunda, özellikle de başvurucunun 3/9/1993 tarihinde kızının terörle mücadele sırasında güvenlik güçleri adına çalışan kişilerce kaçırılarak öldürüldüğü iddiasına ilişkin başvurusu hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi verilmesini istemiş, ayrıca başvurucunun Komisyonda verdiği ifadesine ilişkin tutanağı bu yazıya ekleyerek gereğinin takdiri için göndermiştir. Komisyonun, çalışmalarını tamamladıktan sonra bu olaya ilişkin ne şekilde bir değerlendirme yaptığı ve raporunda bu olaya yer verip vermediği, incelenen belgelerde Komisyonun inceleme ve değerlendirme raporu bulunmadığından belirlenememiştir. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı, Komisyona 28/12/2011 tarihinde yazdığı cevap yazısında, soruşturmanın safahatı hakkında kronolojik olarak bilgi vermiştir. Bu yazıda, Komisyona önce A.Ö.nün kaybolması ve akabinde yapılan soruşturma işlemleri hakkında bilgi verildikten sonra, Ağır Ceza Mahkemesinin 5/11/1992 tarihinde sanıklar hakkında beraat kararı verip olayın fail ya da faillerinin bulunması için Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunmasından sonra, soruşturmaya aynı numara (1993/3111) üzerinden devam edildiği ve 7/12/1992 tarihinde verilen daimî arama kararıyla olayın fail ya da faillerin aranılması çalışmalarına başlandığı, soruşturma bu şekilde devam ederken "26/8/1993 tarihli bir gazetede kimliği açıklanmayan özel harp uzmanı olan bir subayla gazeteci-yazar S.Y.nin yaptığı iddia edilen görüşmede, A.Ö.nün ölüm olayıyla ilgili bölümlerin bulunması nedeniyle İHD Tunceli Başkanı G. ve avukat A. tarafından Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunulduğu", bu başvurunun Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gereği için Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderildiği, "bu iddialara ilişkin 1993/3603 numaralı evrakla bir soruşturmanın başlatılıp bu soruşturmanın olay hakkında yürütülmekte olan 1999/3111 numaralı soruşturma dosyasıyla birleştirildiği", 16/2/2010 tarihinde ise dava zamanaşımı süresinin yaklaşmakta olduğu gerekçesiyle olayın fail ya da faillerinin yakalanması için daha titiz ve ayrıntılı bir çalışma yapılması için Elazığ Emniyet Müdürlüğüne yazı yazıldığı bildirilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının Komisyona 24/1/2012 tarihinde yazdığı cevap yazısında ise "başvurucunun kızının kamu görevlilerince işkence edilip öldürüldüğü iddialarıyla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılıklarınca herhangi bir soruşturma işleminin gerçekleştirilmediği" (bkz. § 33) ve başvurucunun ifadesinin yer aldığı tutanağın ekli bulunduğu ilgi yazılarının 2011/2248 soruşturma numarasına kaydedildiği; bu soruşturmanın suç yeri itibarıyla Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olması nedeniyle olay hakkında yeni bir işlem yapılıp yapılmayacağı hususunun takdiri ve ifası için yetkisizlik kararı verilerek bu Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğini bildirmiştir. Başvurucu 1/2/2012 tarihinde vekili aracılığıyla Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden bir dilekçeyle başvurmuş ve kızının "devlet içinde yapılandırıldığını iddia ettiği" Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele'nin (JİTEM) bazı mensupları ve Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adına çalışan bazı kişiler tarafından zorla kaybettirilerek öldürüldüğünü, kamuoyunda "Susurluk raporu" olarak bilinen raporda kendisine on yedi sayfa yer ayrılan "Yeşil" kod adlı Y.nin, ekibi ile birlikte kızını öldürdüğü yönünde pek çok haber ve yorumun medyada yer aldığını; söz konusu raporda da ifadelerine yer verilen kişilerin, Y.nin başka kişilerle birlikte pek çok faili meçhul olaya karıştığını söylediklerini, yetkili makamların bu olayı aydınlatmakta ve adı geçen kişiyi yakalamakta zafiyet gösterdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, söz konusu dilekçesinde, 2009 ila 2011 yıllarında yayımlanan birçok gazete ve internet haberleri ile kitaplar ve Y. tarafından 1993 yılında Ankara'da öldürüldüğünü iddia ettiği Jandarma Komutanlığında binbaşı rütbesiyle görev yapan "A.E.nin İtirafları" isimli yayımlanan başka bir kitapta yer verildiğini ileri sürdüğü bilgilerden alıntı yapmış; söz konusu haber ve yorumların suretlerini dilekçesine eklemiştir. Başvurucunun söz konusu dilekçesinde yer verdiği haberler ve yorumlarda, başvurucunun kızının ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdüğü Y.nin 1992 yılı ve bu yılı takip eden birkaç yıl içinde ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde pek çok faili meçhul ölüm ve kayıp olaylarına karıştığına ve bu olayların planlayıcısı ve azmettiricisi olduğuna, ayrıca yaşadığı hâlde bazı kamu görevlilerince saklandığına, yine bu kişilerce yetkili mercilerden kaçmasına müsaade edildiğine ilişkin birçok iddianın yer aldığı görülmüştür. Bu iddiaların bir kısımında A.Ö.nün, Y. ve ekibi tarafından Diyarbakır ilindeki Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği yerleşkesinin yanında bulunan bir binaya götürüldüğü, burada iki gün süreyle tutulduğu, sonrasında da Y. ve yanındakiler tarafından buradan alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü ileri sürülmüştür. A.Ö.nün ölümüne ilişkin haberler ve yorumların bir kısmı, daha önce terör örgütü mensubu iken sonrasında bir dönem Jandarma bünyesinde görev aldığını ileri süren (haber ve yorumlarda itirafçı diye anılmaktadır) ve bu haberlerin yayımlandığı tarihte İsveç'te yaşayan A.A. isimli bir kişinin bu ülkede bir internet sitesine 18/8/2009 tarihinde verdiği haber edilen mülakata ve bu mülakatı haber yapan 16/9/2009 tarihli gazete haberine dayandırılmıştır. Başvurucu bu dilekçesinde Y. adlı kişi ve onunla birlikte hareket ettiğini ileri sürdüğü bazı kamu görevlileri ve üçüncü kişiler haricinde ona MİT bünyesinde görev veren, suç işlemesini sundukları devlet imkânlarıyla kolaylaştıran, yardım eden ve eylemlerine göz yuman olduklarını ileri sürdüğü bazı kolluk ve kamu görevlileri ile MİT mensupları hakkında da suç duyurusunda bulunmuş; kızının kaybolma tarihi ile ölü olarak olarak bulunduğu tarih dikkate alındığında cesedinin, ölü muayene raporunda belirtildiği gibi deforme olma ihtimalinin bulunmadığını ileri sürerek otopside görev alan Cumhuriyet savcısı ve doktorların ifadelerinin alınmasını; ayrıca bazı Cumhuriyet Başsavcılıkları ve Mahkemelerde, Y.ye ilişkin birtakım soruşturmaların ve davaların yürütülmekte olduğunu, bu soruşturmalar ve davalara ilişkin dosyaların ilgili makamlardan getirtilerek kızının ölüm olayıyla bağlantılı olarak incelenmesini talep etmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun 1/2/2012 tarihli dilekçesinisoruşturmaya kaydetmiş ve 9/2/2012 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı da bu dosyayı, olayla ilgili önceden yürüttüğü soruşturma dosyası ile birleştirerek isnat edilen cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve bu teşekküle katılarak mensubu olmak, kasten insan öldürmek ve kasten insan öldürmeye teşebbüs suçlarını soruşturmanın Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına ait olduğu gerekçesiyle başvurucunun şikâyet dilekçesinde ve TBMM İnsan Hakları Komisyonuna verdiği ifadelerinde ismi geçen Y. ve içlerinde bazı kolluk ve kamu görevlileri ile MİT mensuplarının da bulunduğu diğer kişiler hakkında fezleke düzenleyerek soruşturma dosyasını Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı 23/2/2012 tarihinde MİT Müsteşarlığına yazı yazarak Y.nin MİT bünyesinde herhangi bir görev alıp almadığını, MİT mensubu olup olmadığını, MİT adına haber elemanı olarak görev yapıp yapmadığını, görev yapmışsa tarihlerini ve E. isimli bir MİT mensubunun, soruşturmaya konu cinayetten sonra Y.yi korumak için adı geçeni MİT bünyesinde görevlendirdiğinin ve yetkili makamlara teslim etmeyerek bu suça ortak olduğunun iddia edildiği de belirtilerek bu kişinin MİT bünyesindeki görevlerinin ve görev tarihlerinin bildirilmesini istemiştir. MİT Müsteşarlığının 15/3/2012 tarihli yazısıyla 4/6/1973-Haziran 1989 (3/11/1973-Kasım 1975 tarihlerinde askerlik yükümlülüğünü yerine getirmesi nedeniyle irtibatları kesilmiş olmakla birlikte) ve Eylül 1994-30/11/1996 tarihleri arasında konuları itibarıyla zaman zaman Y. adlı kişiden istifade edildiği bildirilmiştir. Aynı yazıda, sorulan E. isimli MİT yöneticisinin farklı tarihlerdeki görevlerine ilişkin bilgilere de yer verilmiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığına 29/2/2012 tarihinde talimat yazılmış ve Savcılığın yetki sınırları içinde ikamet ettiği anlaşılan, A.Ö.nün ölü muayene işlemine katılan Doktor Z.K.nın, A.Ö.nün öldürülmeden önce gözlerinin yerlerinden çıkarıldığı, saçlarının kazındığı, kulaklarının ve burnunun kesildiği ve cesedinin parçalandığı iddialarına ilişkin ayrıntılı ifadesinin alınması istenmiştir. Doktor Z.K., talimat üzerine 9/3/2012 tarihinde kollukta verdiği ifadesinde özetle ölü muayene tutanağını tekrar ederek cesedin kulak ve burnunun yerinde olduğunu ancak çürümeye başladığını, gözlerini ise hatırlamadığını, ayrıca bu olaydan önce veya sonra söz konusu cinayetin kamu görevlilerince işlenip işlenmediğine ilişkin bir duyum da almadığını söylemiştir. Başvurucunun A.Ö.ye işkence edildiğine ilişkin iddialarının bazı gazete ve internet sitesi haberlerinde yer alması ve bu haberler ve yorumlarda, A.Ö.nün ölü muayene işlemini yapan doktorlar Z.K. ve N.A hakkında kesin olmayan bulguları kesin bulgu gibi göstererek klasik otopsiye gerek olmadığını bildirdirdiklerinin, işkence bulguları olan vakada mesleki bilgi ve becerilerini gerçeğin ortaya çıkarılması için kullanmadıklarının ve tıbbi deontoloji kurallarına aykırı davrandıklarının iddia edilmesi üzerine Türk Tabipler Birliği Merkezi Konseyi tarafından 23/2/2012 tarihinde Elazığ Tabip Odasına bu konuda ön inceleme başlatılması istemiyle yazı yazılmış; akabinde Tabip Odasınca adı geçen doktorlar hakkında ön inceleme işlemi başlatılarak söz konusu odanın yönetim kurulu üyesi olan bir doktor (İlgili belgelerin incelenmesinden Adli Tıp uzmanı olup olmadığı belirlenememiştir.) ön incelemeci olarak tayin edilmiştir. Bu ön inceleme sırasında ifadeleri alınan doktorlar Z.K. ve N.A., ölü muayene tutanağını tekrar edip bu tutanağı hiçbir baskı ve tehdit altında kalmadan serbest iradeleriyle ve mesleki etik kurallara uygun biçimde düzenlediklerini, ölenin cesedinde işkence edildiğine ilişkin bir bulgu saptamadıklarını, bu iddiaların tamamen bir kurgudan ibaret olduğunu, olay günü her ikisinin de nöbetçi olması nedeniyle Cumhuriyet savcısının bu yöndeki talimatıyla ölü muayene işlemine birlikte katıldıklarını, kişinin tıbbi ölüm nedenini harici muayene ile belirlediklerinden klasik otopsi yapılmasına gerek görmediklerini, ölü muayene işlemi sırasında cesedin fotoğraflarının çekildiğini, söz konusu fotoğrafların bulunmasının ve iddialarla ilgili olarak değerlendirilmesinin bu konudaki şüpheleri gidereceğini söylemişlerdir. Ön incelemeci doktorun, Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazarak getirttiği ölü muayene tutanağı suretini ve yukarıda değinilen doktorların ifadelerini değerlendirerek 25/12/2012 tarihinde düzenlediği fezlekede; olayda soruşturulan doktorların kesin olmayan bulguları kesin bulgu gibi göstererek klasik otopsiye gerek olmadığını bildirdikleri iddiaları yönünden Cumhuriyet savcısının talebinin kişinin ölüm nedeninin belirlenmesi yönünde olduğu ve bilirkişi doktorların kesin ölüm nedenini harici muayene ile tespit ettikleri, bu nedenle de olayda klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı, işkence bulguları olan olguda mesleki bilgi ve becerilerini gerçeğin ortaya çıkarılması için kullanmadıkları ve tıbbi deontoji kurallarına aykırı davrandıkları iddiası yönünden ise ölü muayene tutanağında ölenin el ve ayak tırnaklarının ojeli olduğunun, el tırnaklarının uzun ayak tırnaklarının normal olduğunun ve vücudunda herhangi bir darp ve cebir izinin bulunmadığının bildirildiğinin görüldüğü;sonuç olarak incelenen bilgi ve belgelerden ölenin üzerinde işkence emaresi olabilecek herhangi bir bulguya rastlanılmadığı, bu konuda bir mesleki bilgi ve beceri eksikliğinin olmadığı kanaatine vardığını bildirdiği anlaşılmıştır. Elazığ Tabip Odası Yönetim Kurulunun 6/5/2013 tarihli toplantısında, ilgili bilgi ve belgeler ve alınan ifadelerin incelenmesi sonucunda adı geçen doktorlar hakkında ileri sürülen iddiaların delile değil varsayımlara dayalı olduğuna ve doktorların ilgili etik kurallarına, 23/1/1953 tarihli ve 6023 sayılı Türk Tabipler Birliği Kanunu'na, 19/2/1960 tarihli ve 10436 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Tıbbi Deontoloji Tüzüğü'ne, ilgili kanun hükümlerine uygun işlem yaptıklarına ve olayda herhangi bir cezai işlem yapılmasına gerek olmadığına karar verilmiş ve bu karar 10/10/2013 tarihinde Türk Tabipler Merkez Konsey Başkanlığına bildirilmiştir. Başvurucu, vekili aracılığıyla 25/4/2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuş ve Jandarma Teşkilatı içinde var olduğunu daha önce de iddia ettiği JİTEM'in bünyesinde görev aldığını ileri sürdüğü A.A. isimli kişinin yabancı bir ajansa verdiği görüntülü mülakata ilişkin elektronik kaydı (DVD) Cumhuriyet Başsavcılığına sunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığınca da bu kaydın çözümü kolluk görevlilerine yaptırılmıştır. Soruşturma dosyasında yer alan bu çözüm tutanağından söz konusu mülakatın yapıldığı tarih kesin olarak belirlenememiş ise de içeriği itibarıyla A.Ö.nün ölümü ile ilgili bazı kitapların yayımlandığı tarihlerden sonra yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu mülakatta A.A, Y.nin başvurucunun kızının öldürüldüğü tarihlerde Diyarbakır ilinde bulunduğunu ileri sürdüğü (kendi beyanına göre) JİTEM binasına gidip gelmeye başladığını, burada MİT ve Olağanüstü Hâl Valiliği tarafından kendisine bir arazi aracı tahsis edildiğini, A.Ö.nün de Diyarbakır Ceza İnfaz Kurumunda tutulan ancak bazı operasyonlarda görev alması için zaman zaman buradan çıkartılan isimli kişi tarafından 1992 yılının Temmuz ayının sonu veya Ağustos ayının başlangıcında Y.ye tahsis edilen arazi aracıyla Diyarbakır'daki JİTEM binasına getirildiğini söylemiştir. Anılan mülakatta A.A. ayrıca, A.Ö.yü burada gördüğünü ve Y.ye kim olduğunu sorduğunu, Y.nin de cevaben A.Ö.nün, bir terör örgütünün o dönemdeki Tunceli bölge sorumlusu olduğunu ve örgüt içinde sözü geçen biri olduğunu açıkladığı S.Ç. isimli kişinin karısının kardeşi olduğunu söylediğini ifade etmiştir. A.A. mülakatta, A.Ö.nün bu kişiler için bilgi temin etmeyi reddettiğinden ve S.Ç. ile çevresindekilere göz dağı verilmesi amacıyla öldürüldüğünü düşündüğünü söylemiştir. Aynı mülakatta A.A, A.Ö.yü gördüğünde sakin ve rahat olduğunu gözlemlediğini, yüzünde ve vücudunda kötü muameleye maruz bırakıldığına dair bir emarenin bulunmadığını ancak Y.nin, A.Ö.ye işkence ettiğinin iddia edildiğini söylemiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun ölüm olayından bir süre önce çocuklarıyla birlikte Tunceli İl Jandarma Komutanlığına çağrıldığı ve burada kızlarına Y. isimli kişi tarafından bazı sorular sorulduğu iddiasına ilişkin olarak önce iddiaya konu tarihte İl Jandarma Komutanlığının kim tarafından yürütüldüğünü araştırmış; ilgili makamlarla yazışması sonucu bu hususu tespit etmesiyle de bu kişinin şüpheli sıfatıyla ifadesi alınması için bulunduğu yer Cumhuriyet Başsavcılığına talimat yazmıştır. Talimat gereğince 28/3/2012 tarihinde şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan Emekli Kıdemli Albay S.Y., başvurucunun tüm iddialarını reddederek bu iddialarda adı geçen Y. isimli kişiyle aralarında hiçbir fiilî ve hukuki ilişkinin yaşanmadığını, bu kişiyi görmediğini, Komutanlığındaki istihbarat işlemlerinin bu konuda görevli olan astları tarafından gerçekleştirildiğini, başvurucuyla iddia ettiği gibi bir görüşme yapmadığını, A.A. adlı kişiyi de tanımadığını söylemiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talebiyle ve Malatya Ağır Ceza Mahkemesinin 31/5/2012 tarihli kararıyla şüpheli Y. hakkında kendisine çağrı yapılamadığı ve tüm aramalara rağmen ulaşılamadığı gerekçesiyle yoklukta tutuklama kararı verilmiş ve aynı tarihte bu konuda bir emir düzenlenerek gereği için ilgili birimlere dağıtılmıştır. Soruşturma belgelerinden Malatya Ağır Ceza Mahkemesince 21/10/2011 tarihinde İHD Elazığ Şubesi Başkanı ve Dr. H.K.nin 27/2/1993 tarihinde zorla kaybettirilerek öldürülmesi olayına ilişkin de Y. hakkında başka bir yoklukta tutuklama kararı verildiği, ayrıca hakkında Tunceli Eski İl Jandarma Komutanı K.Ç.nin belirtilmeyen tarihte ölümü olayıyla ilgili olarak "Kırmızı Bülten" kararı çıkartıldığı anlaşılmıştır. Soruşturma belgelerinde adı geçen hakkında yürütülmekte olan başka soruşturma ya da görülmekte olan dava ya da davaların bulunup bulunmadığının, ilgili mercilerdeki bu soruşturma ya da dava dosyalarının içeriklerinde A.Ö.nün ölümü olayına ilişkin tanık beyanı ve benzeri delillerin bulunup bulunmadığı yönünden incelenebilmesi bakımından araştırılıp araştırılmadığı kesin olarak anlaşılamamıştır. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun ifadesini 8/6/2012 tarihinde yeniden almıştır. Başvurucu bu ifadesinde genel olarak Komisyona verdiği ifadesini tekrar etmiş, farklı olarak 1992 yılının Mayıs ayında Tunceli İl Jandarma Komutanın çağrısı üzerine ölen A.Ö ve diğer iki kızı ile birlikte İl Jandarma Komutanlığına gittiklerinde binanın alt katında bulunan odada sakallı bir kişi tarafından kızlarına bazı sorular sorulması sırasında terör örgütünün bazı mensuplarının fotoğraflarının gösterildiğini, bu kişilerin arasında büyük kızı Aysel Ö.nün de fotoğrafının bulunduğunu, kızlarının, kardeşleri Aysel Ö.nün evlendikten sonra örgüte katıldığını ve sonrasında eşi S.Ç. ile birlikte yurt dışında yaşamaya başladığını söylediklerini, olay günü kızı A.Ö.nün biri sakallı olmak üzere üç erkek şahıs tarafından beyaz bir otomobille götürüldüğünün görüldüğünü söylemiş; ayrıca kamuoyunda "Susurluk raporu" diye bilinen raporda ismi geçen Jandarma Emekli Astsubay H.O. isimli kişiyle yakın zamanda telefonla görüştüğünü, bu kişinin kendisine kızı A.Ö.nün öldürülmesi olayıyla ilgili bilgisinin olduğunu söylediğini ileri sürmüştür. Başvurucu, bu ifadesinin alınması sırasında Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınaayrıca Tunceli İl Özel İdare Müdürlüğünün 13/8/1992 tarihli kendisine tahsisli konutun beş yıldan fazla kalındığı gerekçesiyle tahliyesinin istendiği yazısını ve Tunceli İl Özel İdaresi Müdürlüğüne ait şirketin (TUNGAŞ) 9/9/1992 tarihli kızı A.Ö.nün 27/7/1992-29/7/1992 tarihlerinde aralıksız iki iş günü mazeretsiz olarak işe gelmediği gerekçesiyle 31/7/1992 tarihinde alınan yönetim kurulu kararıyla iş akdinin feshedildiğini bildirir yazısını ibraz etmiştir. Başvurucunun bu ifadesinde olayla ilgili bilgisi olduğunu ileri sürdüğü H.O.nun talimatla 13/6/2012 tarihinde alınan ifadesinde, 1992 yılında Uşak İl Jandarma Komutanlığında Sorgu Kısım amiri olarak görev yaptığını, 1993 yılı Temmuz ayında Malatya İl Jandarma Komutanlığı Sorgu Kısım amiri olarak tayin olduğunu, Elazığ (kendi beyanına göre) JİTEM bölge komutanı olan Yüzbaşı Z. ile aynı yıl içinde Elazığ iline gittiğinde görüştüğünü, bu görüşmede bölgedeki faili meçhul cinayetler hakkında konuştuklarını, Yüzbaşı Z.nin kendisine "Yeşil" kod adlı Y.nin Mazgirt'den Ayten isimli bir kadını, eniştesi bir terör örgütünün Tunceli bölge sorumlusu olmasından dolayı kaçırdığını, yanında da örgüt itirafçısı olarak bilinen isimli kişinin bulunduğunu, kaçırdıktan sonra Diyarbakır (kendi beyanına göre) JİTEM'ine getirdiklerini, bu dönemde JİTEM'in komutanı olan A.K.nin huzuruna çıkardıklarını ve akabinde , Y., A.K. ve sonradan İsveç'de yaşamaya başlayan A.A.nın, Ayten isimli kadına üç gün süreyle işkence ettiklerini anlattığını ancak bu kişinin Ayten isimli kadının nasıl öldürüldüğü konusunda bilgi vermediğini söylemiştir. H.O., A.A. isimli kişinin A.Ö.yü soyup işkence ettiklerini doğruladığını da ileri sürmüş; başvurucunun ifade vermesinden kısa bir süre önce kendisini telefonla arayıp bu konuda ifade verip veremeyeceğini sorduğunu, kendisinin de verebileceğini ifade ettiğini söylemiştir. H.O., aynı ifadesinde bu bölgede işkence edilenlerin Jandarma Komutanlıklarının yetkili olduğu bölgelerde öldürüldüklerini, böylece olayın gereği gibi soruşturulmasının önüne geçildiğini, A.Ö. kaçırıldığında bu olaydan Mazgirt İlçe Jandarma Karakol Komutanının da haberdar olduğunu duyduğunu, 1994 yılında Tunceli iline görevli olarak gittiğinde birlik komutanı olan B.nin de bu olayı örnek göstererek "Yeşil" kod adlı kişinin birçok kişiyi kaçırıp işkence ettikten sonra öldürdüğünü söylediğini, aynı kişinin bu durumdan rahatsızlığını da ifade ettiğini, A.Ö.nün ölümüyle sonuçlanan olaya ilişkin kayıtların Mazgirt İlçe Jandarma Komutanlığında tutulduğunu, kendisinin de Malatya İl Jandarma Komutanlığının istihbarat bölümünde buna ilişkin kayıtları tuttuğunu, 1996 yılında Malatya'dan ayrıldığını, kayıtların bu tarihten sonra muhafaza edilip edilmediğini ise bilmediğini ve ifadesinde adı geçen nin Mersin'de ikamet ettiğini söylemiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla başvurucunun iddialarında ismi geçen ve olay tarihinde Tunceli İl Özel İdaresi Müdürü olan K.K.nin 23/10/2012 tarihinde alınan ifadesinde başvurucu ve A.Ö.yü hatırlayamadığını, iddialara konu lojmanın boşaltılması işlemini gerçekleştirmekle yetkili olduğunu ancak bu dönemde herhangi bir memurun lojmanını boşaltması yönünde özel bir talimat almadığını, A.Ö.nün İl Özel İdaresine ait fabrikasındaki iş akdinin kaybolmasından bir süre sonra feshedilip edilmediğini ise hatırlamadığını söylemiştir. Yine Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla 26/11/2012 tarihinde şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan ; H.O. isimli kişiyi tanımadığını, ismini basından duyduğunu, A.Ö.nün öldürülmesi olayıyla ilgili bilgisinin olmadığını, terör örgütü üyesiyken 1991 yılında güvenlik güçlerine teslim olduğunu, akabinde bir yıl süreyle ceza infaz kurumunda kaldığını söylemiştir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, incelenen soruşturma belgelerine göre 13/3/2014 tarihine kadar başkaca bir işlem gerçekleştirmemiş, belirtilen tarihte ilgili kanunda yapılan değişikliği gerekçe göstererek yetkisizlik kararı vermiş ve soruşturma dosyasını yenidenElazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı, şüpheli Y. hakkında önceden çıkartılan yakalama emrini, bu kararı takip edemeyeceği gerekçesiyle resen kaldırarak Elazığ Sulh Ceza Hâkimliğinden yeni bir yakalama emri çıkartılmasını talep etmiştir. Hâkimlik de talep gereğince 29/9/2014 tarihinde Y. hakkında yeni bir yakalama emri çıkarmış ve aynı tarihte bu yönde bir emir düzenlemiştir. İncelenen belgelerden, Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığının 21/1/2016 tarihinde Elazığ Tabip Odasına yazı yazarak ölü muayene tutanağını düzenleyen doktorlar hakkında herhangi bir idari inceleme yapılıp yapılmadığını sormasına kadar soruşturmada, Y. hakkında çıkartılan yakalama emrinin infazının beklenilmesinden başka herhangi bir işlemin gerçekleştirildiği tespit edilememiştir. Elazığ Tabip Odası 9/2/2016 tarihli cevabi yazısıyla yukarıda değinilen ön inceleme işlemine ilişkin belgeleri Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu soruşturma dosyasının onaylı suretlerinin gönderilmesi Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığından talep edilmiş olup talep gereğince 29/2/2016 tarihinde onaylı suretleri UYAP üzerinden gönderilen dosyanın incelenmesinden soruşturmanın derdest olduğu ve Y. hakkında çıkartılan yakalama emrinin henüz infaz edilemediği anlaşılmıştır. İdari Dava Süreci Başvurucular 25/5/2005 tarihinde vekilleri aracılığıyla Tunceli Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Zarar Tespit Komisyonu) 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında başvurmuş ve kızlarının güvenlik güçleri adına hareket eden bazı yapılanmalar tarafından zorla kaybettirildiğini, işkence edildiğini ve akabinde öldürüldüğünü ileri sürerek tazminat talebinde bulunmuşlardır. Zarar Tespit Komisyonunun 10/10/2006 tarihli kararıyla talebe konu failimeçhul olayın gerçekleşme şekliyle ilgili iddiaların herhangi bir somut belgeye dayandırılmadığı, konuyla ilgili gazete kupürlerinin duyum, kanaat ve faraziye mesabesinde olduğunun ve iddia konusunun bu noktadan bakıldığında tam tersi bir mütalaada konu olabileceğinin değerlendirildiği ile bilgi ve belge eksikliği gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiştir.   Başvurucular tarafından, yasal süresi içinde Tunceli Valiliği hasım gösterilerek Malatya İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde söz konusu ret kararının iptali talebiyle dava açılmıştır.   Mahkemenin 3/6/2010 tarihli ve K.2010/1287 sayılı kararıyla davanın reddine karar verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:"...Dava dosyasının incelenmesinden, davacıların çocuğu olan Ayten Öztürk'ün 27/8/1992 tarihinde Tunceli ili Mazgirt ilçesi Kepektaş köyünden, kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldıktan sonra öldürüldüğünden bahisle 5233 sayılı yasa kapsamında taraflarına tazminat ödenmesi istemiyle yaptıkları başvurunun reddine ilişkin Zarar Tespit Komisyonunun 10/10/2006 tarihli kararının iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığıanlaşılmaktadır. Olayda; dava dosyasında mevcut bilgi ve belgeler incelendiğinde; davacı Hıdır Öztürk tarafından kızı Ayten Öztürk'ün tanımadıkları kişiler tarafından zorla kaçırıldığı, kızının N.A. tarafından evlenmek maksadıyla rahatsız edildiği ve kaçırılmış olabileceği, kanaatiyle Kovancılar Cumhuriyet Savcılığına 5/8/1992 tarihinde şikâyette bulunduğu, yine davacıların Akpazar Jandarma Karakolunda 6/8/1992 tarihinde alınan ifadelerinde, kızlarının kaçırılması ile ilgili olarak market sahibi Ş.Ç. Ve taksicilik yapan E.A.dan şikâyetçi oldukları, bu arada davacıların kızı Ayten Öztürk'ün 8/8/1992 günü Elazığı ili Karşıyaka Mahallesi Kartaltepe Mevkiinde toprağa gömülü cesedinin bulunduğu, yapılan otopside maktulün boğularak öldürüldüğünün tespit edildiği, davacılar tarafından şikâyetçi olunan E.A, N.A, Ş.Ç isimli kişiler hakkında,maktulün kaçırılması ve öldürülmesi olayıyla ilgili olarak Elazığ Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava neticesi 5/11/1992 gün ve E.1992/132,K.1992/140 sayılı kararla, sanıklar hakkında 'atılı suçları işlediklerine dair cezalandırılmalarına yeterli kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden beraatlerine' karar verildiği, maktulün kimler tarafından öldürülmüş olduğu hususunun araştırılmaya devam ettiği görülmektedir.Bu durumda; yukarıda anlatılan hususlar dikkate alınarak yapılan değerlendirme sonucu, davacıların çocuğu Ayten Öztürk'ün terör veya terörden kaynaklanan bir olaydanötürü kaçırıldığı ve akabinde öldürülmüş olduğu hususunda herhangi bir tespit, hatta bunu düşündürebilecek bir emare bulunmadığı, ölüm olayının 5233 sayılı yasa kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı kanaatiyle davacıların başvurusunun reddine ilişkin dava konusuişlemde hukuka aykırılıkbulunmamaktadır...." Başvurucuların temyizi üzerine bu karar, Danıştay Onbeşinci Dairesinin (Daire)9/5/2012 tarihli ve K.2012/2827sayılı ilamıyla onanmıştır.  Başvurucuların karar düzeltme istemi de Dairenin 11/4/2013 tarihli veK.2013/2738 sayılı ilamı ile oyçokluğuyla reddedilmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üyenin karşıoy gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:"Ayten Öztürk'ün öldürülmesi olayının faillerinin bulunamamış olmasına rağmen, dosyada mevcut itiraf mahiyetindeki açıklamalar ve Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma ve olayın meydana geldiği dönemdeki faili meçhul cinayetler bir arada değerlendirildiğinde, davacıların kızının bir terör eylemi sonucu hayatını kaybettiği kanaati uyanmaktadır. ...Uyuşmazlık konusu olayda da kişinin yaşam hakkının ihlal edildiği, ancak sorumluların da bugüne kadar açığa çıkarılamadığı görülmektedir. Bu durumda faili ortaya çıkarılamayan bu cinayetlerden dolayı Anayasa ve insan haklarına ilişkin sözleşmeler uyarınca yaşam hakkını korumakla yükümlü olan idari birimlerin, bu tür olaylardan doğabilecek zararları karşılaması hukuk devleti olmasının gereğidir...."  Nihai karar başvuruculara 23/9/2013 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucular otuz günlük yasal süresi içinde 21/10/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. B.İlgili Hukuk Ulusal Hukuk  6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”  5233 sayılı Hakkında Kanun’un maddesi şöyledir:“Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesişöyledir:        "(1) Engelleyici sebepler olmadıkçaölü muayenesinden veya otopsiden önce ölünün kimliği her suretle ve özellikle kendisini tanıyanlara gösterilerek belirlenir ve elde edilmiş bir şüpheli veya sanık varsa, teşhis edilmek üzere ölü ona da gösterilir.       (2) Ölünün adli muayenesinde tıbbi belirtiler, ölüm zamanı ve ölüm nedenini belirlemek için tüm bulgular saptanır.       (3) Bu muayene, Cumhuriyet savcısının huzurunda ve bir hekim tarafından görevlendirilerek yapılır."  13/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ve maddelerinin ilgili bölümleri şöyledir:“Madde 102 - Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası:1 - Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbed ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene, 2 - Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,... geçmesiyle ortadan kalkar.Madde 104 - Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkumiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesi ile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.” 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:   “Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından kabul edilen (11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’na 6524 sayılı Kanun’un maddesi ile eklenen geçici maddenin (6) numaralı fıkrası gereğince yürürlükten kaldırılmış olan ancak başvuruya konu soruşturmanın yürütüldüğü periyotta yürürlükte olan) 18/10/2011 tarihli ve faili meçhul olay ve cinayetlerin soruşturma usul ve esaslarına ilişkin Genelge'nin ilgili bölümü şöyledir:    “…      Faili meçhul olay ve cinayetlerin soruşturulmasında,        ...g) Soruşturma evraklarının ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından sık sık gözden geçirilmesi, ancak sadece soruşturma evrakının en üstündeki müzekkereye cevap verilmiş olup olmadığı ile yetinilmeyerek içeriği itibarıyla başkaca eksik kalmış bir husus varsa onun da tamamlanması için gerekli yazının yazılması, sonucunun uygun aralıklarla takip edilmesi,…” Uluslararası Hukuk Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10/12/1984 tarihli ve 39/46 sayılı kararıyla kabul edilen ve onaylanmasına dair 3441 sayılı İşkenceye ve Diğer Zalimane Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna DairKanun'un dayanak oluşturduğu 29/4/1988 tarihli ve 19799 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Alçaltıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin maddesi şöyledir:“Her Taraf Devlet, yetkisi altındaki ülkelerde bir işkence eyleminin işlendiğine inanmak için ciddi sebepler mevcut olan her halde, yetkili mercilerin derhal ve tarafsız soruşturma yürütmelerini sağlayacaktır.”   Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu’nun (İstanbul Protokolü) birinci ekinin maddesi şöyledir:“Devletler, işkence ve kötü muamele şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde soruşturulmasını sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikayetin olmadığı durumlarda bile işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa, soruşturma yapılmalıdır. Soruşturmayı yürütenler, bu tür olayların faili olduğundan şüphelenilen kişiler ve onların hizmet ettiği kurum ve kuruluşlardan bağımsız, soruşturma yürütebilecek vasıfta, tarafsız kişiler olmalıdır. Bu kişilerin tarafsız tıp uzmanlarına veya konuyla ilgili diğer uzmanlara erişim veya bu tür uzmanları çağırma yetkileri olmalıdır. Soruşturmalar yürütülürken, en yüksek profesyonel standartlara uygun yöntemler kullanılmalı ve soruşturma sonuçları kamuya açıklanmalıdır.” 
Yaşam hakkı-Kötü muamele yasağı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/7832
Başvuru, başvurucuların müşterek çocuklarının 1992 yılında güvenlik güçlerive Millî İstihbarat Teşkilatı adına çalışan kişilerce zorla kaybettirildikten ve işkenceye maruz bırakıldıktan sonra öldürülmesi, bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi ve idare aleyhine açtıkları tazminat davasının reddedilmesi nedenleriyle adil yargılanma, yaşam, kişi hürriyeti ve güvenliği hakları ile işkence yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
1
Başvuru; hükümlü olarak bulunduğu cezaevinde slogan atılması nedeniyle başvurucuya disiplin cezası verilmesinin haberleşme ve ifade özgürlüğünü, disiplin cezasına yapılan itirazın infaz hâkimliğince yeterli araştırma yapılmadan reddedilmesi ve itiraz incelemesinin duruşmalı yapılmamasının adil yargılanma hakkını, itiraz incelemesindeki işleyişin etkili başvuru hakkını ve disiplin cezasını gerektiren düzenlemenin soyut ve muğlak olmasının suç ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiği iddialarına ilişkindir. Başvuru, 5/7/2013 tarihinde Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/12/2014 tarihinde, adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/12/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 7/5/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği 8/6/2015 tarihinde bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, tanınan ek süre sonunda görüşünü 8/7/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş, başvurucuya 15/7/2015 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, karşı görüşlerini, 22/7/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvuru tarihinde Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda “Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak” suçundan hükümlü olarak bulunmaktadır. Başvurucu arkadaşlarıyla birlikte 24/9/2012 tarihinde nakil yoluyla Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna gelmiş ve B-14 numaralı odaya yerleştirilmiştir. Emanet eşya memurluğundaki eşyaların aldırılması amacıyla Kurum görevlileri tarafından hükümlülerin kaldıkları odadan çıkarılıp kapı önünde üst aramalarının yapıldığı sırada görevlilerce ayakkabıların da çıkarılmasının istenmesi üzerine başvurucu ve arkadaşlarının, ayakkabılarının çıkarılmasını protesto etmek amacıyla “Onursuz aramaya son.” şeklinde slogan attıkları tespit edilmiştir. Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığının 5/10/2012 tarihli ve K.2012/325 sayılı kararı ile başvurucu ve arkadaşları, yukarıda belirtilen disiplin suçunu işlemeleri nedeniyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrasının (e) bendi hükmü uyarınca “1 ay süre ile ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma”disiplin cezası ile cezalandırılmıştır. Söz konusu karara başvurucunun yaptığı itiraz Kırıkkale İnfaz Hâkimliğinin 15/5/2013 tarihli ve E.2012/549, K.2013/358 sayılı kararı ile reddedilmiştir. İnfaz Hâkimliği kararının gerekçe kısmı şöyledir:“…Hükümlülerin dosyada bulunan beyanları, disiplin kurulunun 5/10/2012 tarihli 2012/325 sayılı kararı ve tüm dosya kapsamından slogan attıkları anlaşıldığından cezaevi idaresince verilen disiplin cezası, kanuna uygun olduğundan şikayetin reddine…” İnfaz Hâkimliği kararına karşı yapılan itiraz, Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesinin 5/6/2013 tarihli ve 2013/657 Değişik İş sayılı kararı ile “…infaz hakimliği kararında usul ve yasaya aykırı herhangi bir yön bulunmadığı...” gerekçesiyle dosya üzerinden inceleme yapılarak reddedilmiş ve karar başvurucuya Cezaevinde 7/6/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 5/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu’nun “İnfaz hâkimliğince şikâyet üzerine verilen kararlar” kenar başlıklı maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:“Şikâyet başvurusu üzerine infaz hâkimi, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir hafta içinde karar verir; ancak, gerek gördüğünde karar vermeden önce şikâyet konusu işlem veya faaliyet hakkında resen araştırma yapabilir ve ilgililerden bilgi ve belge isteyebilir; ayrıca ceza infaz kurumu ve tutukevi ile ilgili Cumhuriyet savcısının da yazılı görüşünü alır. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) Disiplin cezasına karşı yapılan şikâyet üzerine infaz hâkimi, hükümlü veya tutuklunun savunmasını aldıktan ve talep edilen diğer delilleri toplayıp değerlendirdikten sonra kararını verir. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) Hükümlü veya tutuklu, savunmasını, hazır bulunmak ve vekaletnamesini ibraz etmek koşuluyla avukatıyla birlikte veya avukatı aracılığıyla yapabilir. (Ek cümle: 22/7/2010-6008 S.K./md.) İnfaz hâkimi gerekli görmesi durumunda hükümlü veya tutuklunun savunmasını ceza infaz kurumunda da alabilir.” 5275 sayılı Kanun’un maddesi şöyledir:“(1) Hükümlü hakkında kurumda, düzenli bir yaşamın sürdürülmesi, güvenliğin ve disiplinin sağlanması bakımından kanun, tüzük, yönetmelikler ile idarenin uyulmasını emrettiği veya gerekli kıldığı davranış ve tutumları, kusurlu olarak ihlâl ettiğinde, eyleminin niteliği ile ağırlık derecesine göre Kanunda belirtilen disiplin cezaları uygulanır.(2) Suç oluşturan eylemlerden dolayı açılan kamu davası, disiplin soruşturması yapılmasını ve cezanın uygulanmasını engellemez.” 5275 sayılı Kanun’un maddesinin (2) numaralı fıkrasının (e) bendi şöyledir:“(1) Haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakma veya kısıtlama cezası, hükümlünün bir aydan üç aya kadar mektup, faks ve telgraf almak ve yollamaktan, televizyon izlemekten, radyo dinlemekten, telefon etmekten ve diğer iletişim araçlarından yararlanmaktan tamamen veya kısmen yoksun bırakılmasıdır.(2) Bu cezayı gerektiren eylemler şunlardır:…e) Gereksiz olarak marş söylemek veya slogan atmak,…” 5275 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (2) numaralı fıkrasının (d) bendi şöyledir:“(1) Ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası, hükümlünün bir aydan üç aya kadar ziyaretçi görüşüne çıkarılmamasıdır.(2) Ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasını gerektiren eylemler şunlardır:... d) Kurumda korku, kaygı veya panik yaratabilecek biçimde söz söylemek veya davranışta bulunmak.”
İfade özgürlüğü
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2013/5444
Başvuru, hükümlü olarak bulunduğu cezaevinde slogan atılması nedeniyle başvurucuya disiplin cezası verilmesinin haberleşme ve ifade özgürlüğünü, disiplin cezasına yapılan itirazın infaz hâkimliğince yeterli araştırma yapılmadan reddedilmesi ve itiraz incelemesinin duruşmalı yapılmamasının adil yargılanma hakkını, itiraz incelemesindeki işleyişin etkili başvuru hakkını ve disiplin cezasını gerektiren düzenlemenin soyut ve muğlak olmasının suç ve cezada kanunilik ilkesini ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.
0
Başvuru, protesto eylemi sırasında yolu zincirle trafiğe kapatması nedeniyle başvurucuya trafik idari para cezası verilmesinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 24/4/2015 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 1968 doğumlu olan başvurucu, olay tarihinde İzmir Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Türkiye Genel Hizmetler İşçileri Sendikası (Genel-İş Sendikası/Sendika) 3 No.lu Şube Yönetim Kurulu üyesidir. Başvurucu ile Genel-İş Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi F.E.nin de aralarında bulunduğu yedi kişi 17/9/2014 günü saat 15 sıralarında, İzmir Büyükşehir Belediyesi İzenerji Şirketinde (İzenerji) çalışan 170 işçinin yürüttüğü park, bahçe ve yeşil alanların bakım ve onarımı hizmetine ilişkin ihalenin T. firmasına verilmesini ve bu firmanın İzenerji'de çalışan işçileri işten çıkaracağı ya da taşerona devredeceği iddiasıyla taşeron sistemini protesto amacıyla gösteri yapmıştır. Göstericiler, Konak ilçesi Cumhuriyet Bulvarı Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile Akbank önünde bulunan Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu (MOBESE) direkleriyle ve bellerine karşılıklı olarak zincir bağlamak suretiyle araç yolunu Vapur İskelesi istikametinde kapatmışlardır. Eylem sırasında aralarında anılan Sendikanın şube yöneticilerinin de bulunduğu 50-60 kişilik grup kaldırımda ve yol üzerinde toplanmıştır. Eylem sırasında sireni açık bir şekilde yaklaşan özel bir ambulansın geçmesi için gruptan yolu açmaları istenmiştir. Yaklaşık üç dakika bekletilen ambulansın üzerine grup içinden iki kişi çıkarak zinciri ambulansın tepesinden atlatmış ve ambulansın geçişine bu şekilde imkân verilmiştir. Grup üyeleri o sırada alkışlı protesto yapmış ve akabinde emniyet yetkilileri demir kesme makası ile olay yerine intikal etmiştir. Bunun üzerine Sendikanın İzmir 2 No.lu Şube Başkanı T.Ş.nin ikazı ile birlikte yolu zincirle kapatan şahıslar kilitleri çözmeye başlamış ve yol tamamen trafiğe açılmıştır. Göstericiler zincirlerle birlikte olay yerinden ayrılmışlardır. Gösteri yapılacağına dair idareye önceden bildirim yapıldığına ilişkin olarak dosyada herhangi bir bilgi mevcut değildir. Olay tutanağına göre zincirleme eylemi sırasında yol, tek yönlü olarak vapur iskelesi istikametinde yaklaşık 15 dakika boyunca araç trafiğine kapalı kalmıştır. Protesto eylemi saat 25'te emniyet kuvvetlerinin herhangi bir müdahalesi olmadan, kendiliğinden sona ermiştir. Başvurucuya, eylem sırasında yolu trafiğe kapattığı gerekçesiyle 356 TL trafik idari para cezası verilmiştir. Başvurucu 10/4/2015 tarihinde para cezasını ödemiştir. Başvurucu 23/10/2014 tarihinde para cezasına itiraz etmiştir. İzmir İl Emniyet Müdürlüğünün itirazı inceleyen İzmir Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) gönderdiği 25/11/2014 tarihli yazısında, başvurucunun İzmir şehir merkezinin en önemli ana arterlerinden olan Cumhuriyet Bulvarı'nı araç trafiğine kapatanlar arasında olduğunun tespit edildiği ve bu nedenle kendisine trafik idari para cezası kesildiği belirtilmiştir. Hâkimlik 6/3/2015 tarihinde itirazı kesin olarak reddetmiştir. Hâkimlik ret kararında; başvurucu hakkında 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun maddesine göre trafik idari para cezasının düzenlendiğini belirttikten sonra anılan Kanun maddesinde kara yolu yapısı üzerine trafiği güçleştirecek, tehlikeye sokacak veya trafiğin akışında engel yaratacak, trafik işaretlerinin görünmelerini engelleyecek veya güçleştirecek şekilde bir şey atmak, dökmek, bırakmak vb. hareketlerde bulunmak, kara yolu yapısı ve güvenlik tesisleri ile trafik işaretlerine zarar vermek, yerlerini değiştirmek veya ortadan kaldırmak gibi fiillerin yaptırım altına alındığını ifade etmiştir. Hâkimlik, başvurucunun İzmir şehir merkezinin önemli arterlerinden olan Cumhuriyet Bulvarı'nın araç trafiğine kapatarak yürüyüşe geçen topluluk içinde bulunduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Bu nedenle başvurucuya verilen idari para cezasında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmadığına karar vermiştir. Derece mahkemelerinin başvurucu tarafından sunulan kararlarına göre İzmir Sulh Ceza Hâkimliğinin (10/3/2015-2014/189 İş) K.K. hakkında, İzmir Sulh Ceza Hâkimliğinin (17/12/2014-2014/1267 İş) T.Ş. hakkında verdiği kararlarla aynı olaya ilişkin kesilen idari para cezaları iptal edilmiştir. İzmir Sulh Ceza Hâkimliği, K.K.nın Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ile güvence altına alınan demokratik hakkını kullanmış olduğunu, protesto yürüyüşü yapan topluluk içinde yer aldığına, 2918 sayılı Kanun'un maddesine aykırılık meydana getirdiğine ve demokratik hakkını kullanırken şiddet veya terör eylemlerinde bulunduğuna dair dosyada tutanak dışında somut delil bulunmadığını ifade etmiştir. İzmir Sulh Ceza Hâkimliği de T.Ş.nin kastının trafiği engellemek veya güçleştirmek olamayacağını belirtmiştir. Her iki Hâkimlik de kararlarında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde teminat altına alındığını belirtmiştir. Ret kararı başvurucuya 26/3/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/4/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 2918 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Karayolu yapısı ve trafik işaretleri ile ilgili olarak;a) Karayolu yapısı üzerine, trafiği güçleştirecek, tehlikeye sokacak veya engel yaratacak, trafik işaretlerinin görülmelerini engelleyecek veya güçleştirecek şekilde bir şey koymak, atmak, dökmek, bırakmak ve benzeri hareketlerde bulunmak,b) Karayolu yapısını, trafik işaretlerini ve karayoluna ait diğer yapı ve güvenlik tesislerini, üzerlerine yazı yazarak, çizerek veya başka şekillerde bozmak, yerlerini değiştirmek veya ortadan kaldırmak, Yasaktır.Meydana gelen tehlike ve engeller, ilgili kuruluşlar ve zabıtaca ortadan kaldırılır, bozukluk ve eksiklikler yolun yapım ve bakımından sorumlu kuruluşca derhal giderilir, zarar karşılıkları ve masrafları sorumlulara ödetilir.(Değişik fıkra: 21/05/1997 - 4262/4 md.) Bu madde hükmüne uymayanlara ... para cezası verilir."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) trafik akışının engellendiği olaylara ilişkin başvurularda verdiği kararlar şu şekilde özetlenebilir:i. Barraco/Fransa (B. No: 31684/05, 5/3/2009) kararına konu olayda sendika üyesi ve kamyon şoförü olan başvurucu, sendikanın aldığı salyangoz eylemi kararı çerçevesinde on altı sürücü ile birlikte sabah saat 00'dan itibaren A46 otoyolu üzerinde kortej hâlinde, saatte 10 km hızla giderek trafiği yavaşlatmıştır. Bir müddet göstericilere eşlik ve eskortluk eden polis, başvurucunun da aralarında bulunduğu üç sürücünün arabalarını tamamen durdurması ve geçişi bloke etmesi üzerine onları trafiği engellemek suçundan yakalamış; saat 10'da bu kişilerin eylemine son vermiştir. Açılan davada başvurucu suçlu bulunmuş, 3 ay hapis ve 500 avro para cezasına çarptırılmış, hakkındaki hapis cezası ertelenmiştir. AİHM başvurucuya yapılan müdahalenin kamusal düzenin bozulmasının engellenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından meşru amaç güttüğünü tespit ettikten sonra kamuya açık bir yerde düzenlenen her gösterinin rahatsızlık doğurabileceğini ancak barışçıl bir gösteri söz konusu olduğunda yetkililerin bu durum karşısında hoşgörü göstermesi gerektiğini belirtmiştir. Bununla birlikte AİHM, otoyol trafiğinin bloke edilmesinin her gösterinin yol açabileceği rahatsızlığın ötesine geçtiğini belirterek başvurucunun yargılanmasını ve belirtilen cezaya çarptırılmasını gösteri yürüyüşü yapma hakkı ile kamu düzeninin korunması arasındaki dengenin sağlanması açısından orantılı bularak Sözleşme'nin maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.ii. AİHM'in Budaházy/Macaristan (B. No: 41479/10, 15/12/2015) kararında da 2002 yılı yasama seçimlerine ilişkin oy pusulalarının yeniden sayım olasılığı bulunduğu gerekçesiyle imhasının engellenmesi için düzenlenen protestoda, şehir merkezinde bulunan bir köprünün altı şeridi de köprü üzerine kapıları kilitli altı araç park edilerek kapatılmıştır. Ambulanslar dışında hiçbir aracın bu barikattan geçişine izin verilmemiştir. Saat 20'de başlayan eylem 00'de polisin arabaları çekmesiyle son bulmuş ve 00'de trafik normale dönmüştür. Başvurucu, park kurallarının ihlali nedeniyle 000 Macaristan forinti para cezasına çarptırılmıştır. Ayrıca başvurucu hakkında, kamu işlerinin aksaması suçundan ceza soruşturması yapılmış ve soruşturma sonucunda başvurucunun otuz gün kamu hizmeti yapmasına hükmedilmiştir. AİHM, başvurucunun köprüyü bloke etmesinin barışçıl toplantının neden olduğu karışıklığın üzerinde bir karışıklık yarattığı gerekçesine dayanan yerel mahkemenin değerlendirmesinden ayrılmayı gerektiren bir husus görmemiştir. Kişinin gösteri yapma biçiminde ortaya koyduğu siyasi içerikli görüşünü açıklama niyeti ile bunu yaparken gösterdiği davranışları karşılaştıran AİHM, kişinin davranışının orantısız olduğunu ve sürücüler açısından belirgin bir rahatsızlık yarattığını tespit etmiştir. Son olarak AİHM, başvurucunun davranışının yerel mahkemeler tarafından ceza kanununun ihlali olarak kabul edilmesinin Sözleşme'nin maddesi bağlamında haksız bir müdahale teşkil etmediği sonucuna ulaşırken başvurucunun gösteriye katılma ya da gösteri düzenleme nedeniyle değil trafiği engellediği gerekçesiyle suçlu bulunduğuna dikkat çekerek Sözleşme'nin maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. iii. Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya ([BD], B. No: 37553/05, 15/10/2015) kararında, 16/5/2003 tarihinde hükûmetin tarım politikalarını protesto etmek amacıyla ziraat odası tarafından üç büyük otobanın yakınındaki üç farklı yerde gösteri yapılmasına karar verilerek belediyeden gerekli izinler alınmıştır. 19/5/2003 tarihinde gösteriler başlamış, 21/5/2003 tarihinde öğle saatlerinde üç otoban da göstericiler tarafından bloke edilmiştir. Blokaj, otobanlardan birinde 22/5/2003 günü saat 00'da, diğer ikisinde ise 23/5/2003 tarihinde öğle vakti sona ermiştir. Litvanya Hükûmeti otobanların bloke edileceğine ilişkin önceden bir bildirim bulunmadığını, göstericilerin neden olduğu blokajın gümrük kapılarından Polonya'ya geçişleri engellediğini, ağır yük taşıtlarının ve araçların kuyruklar oluşturduğunu belirtmiştir. Yerel mahkemece başvuruculardan bir kısmı ayaklanma organize etme, bir kısmı da ayaklanma sırasında kamu düzenini ciddi derecede bozma suçlarından 60 gün hapis cezasına mahkûm edilmiş ve bu ceza bir yıl süreyle ertelenmiştir. AİHM; başvurucuların davranışlarının ayaklanma şeklinde değerlendirilerek cezalandırılmalarında Litvanya makamlarınca kamu düzeninin korunması ve başkalarının haklarının korunması ile toplanma özgürlüklerinin gereklilikleri arasında adil bir denge kurulduğunu, bu kararın olay ve olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandığını belirterek gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğuna, dolayısıyla Sözleşme'nin maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. AİHM'in yukarıda yer verilen Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya (aynı kararda bkz. §§ 97, 171)kararında, başkalarının hak ve özgürlüklerinin doğrudan etkilendiği eylemlere ilişkin daha önce verdiği kararlara kısaca yer verilmiş olup kararlar özetle şu şekildedir: Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık (B. No: 24838/94, 23/9/1998) kararında; birinci başvurucu keklik avını avcıların önüne geçmek suretiyle engellemiştir. İkinci başvurucu da 25 kişilik grupla birlikte sürekli olarak inşaat alanına girerek ve makinelerin üzerine çıkarak yol yapımını geciktirmiş, fiziken engellemeye çalışmıştır. Drieman ve diğerleri/Norveç ((k.k.), B. No: 33678/96, 4/5/2000) kabul edilemezlik kararında; Greenpeace eylemcileri, balina avını fiziken engellemek üzere botlarını Norveç'in münhasır ekonomik bölgesindeki deniz canlılardan yasal şekilde yararlanan balina avcılarının önlerine manevra yaparak avcıları uzaklaşmaya zorlamışlardır. Lucas/ Birleşik Krallık ((k.k.), B. No: 39013/02, 18/3/2003) kabul edilemezlik kararında da nükleer bir denizaltının elde tutulmasını protesto etmek amacıyla donanma üssüne giden yolu bir grupla birlikte yola oturmak suretiyle yolu kapatan başvurucunun -somut olayda eylem barışçıl da olsa- trafik akışının kesintiye uğratması, yolu kapatma niyetiyle hareket eden bir grubun yaptığı geniş protestonun bir parçası olarak araç sürücüleri de dâhil birçok kişiye ciddi anlamda rahatsızlık verebileceği ve birçok kişiyi endişeye sevk edebileceği, yola oturarak tehlikeli bir durum ortaya çıkarmış olması dikkate alınarak para cezasıyla cezalandırılmıştır. Söz konusu kararlarda uygulanan yaptırımların (Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık kararında 44 saat gözaltı ve avın engellenmesinden dolayı 28 gün hapis cezası ile otoyol yapımının engellenmesi suretiyle protesto edilmesinden dolayı 17 saat göz altı ve 7 gün hapis cezası; Drieman ve diğerleri/Norveç kararında, 2 gün gözaltı ve ödenmemesi hâlinde hapis cezasına çevrilebilir para cezası ve bir botun müsaderesi; Lucas/Birleşik Krallık kararında 4 saat gözaltı ve 150 İngiliz sterlini para cezası) başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması meşru amacı çerçevesinde orantılı olduğuna karar verilmiştir. AİHM Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık ve Drieman ve diğerleri/Norveç kararlarına konu olaylara ilişkin olarak başvurucuların seçtiği protesto yönteminin avcıları yasal faaliyetlerini terk etmeye zorladığına dikkat çekerek bu protesto şeklinin siyasi fikirlerin ya da kamuoyu ilgisini çeken konuların ifade edilmesi ya da barışçıl toplantılarla aynı derecede bir korumadan yararlanamayacağını belirtmiştir. AİHM söz konusu kararlarda ulaşılan sonuçlara Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya kararına konu olayda evleviyetle ulaşılması gerektiğini zira yukarıda anılan Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık ile Drieman ve diğerleri/Norveç kararlarındakinin aksine protestonun hedefindeki kişilerin değil eylemin amacı ile doğrudan bağlantısı olmayan kişilerin (özel ve ticari araçların) hak ve özgürlüklerinin engellendiğini ifade etmiştir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2015/7453
Başvuru, protesto eylemi sırasında yolu zincirle trafiğe kapatması nedeniyle başvurucuya trafik idari para cezası verilmesinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
0